IBN-İ TEYMİYYE'NİN AKAÎD VE KELÂMA DAİR GÖRÜŞLERİ
İbn-İ Teymiyye'nin Görüşleri Ve Hukuki Düşüncesi
İslam Akidesini Öğrenme Metodu Ve Felsefi Ekollerle İlişkisi
İbn-i Teymiyye İle Gazrolî Arasındaki Fark:
Akaidi Anlamada Âlimlerin Metodları:
İbn-i Teymiyye'nin Naklettiği Mantık Tartışması:
Üzerinde İttifak Edilen Husus, Öz:
Allah'ın Zatının Birliğinin Manası
Üzerinde Mezheplerin İhtilafı:
İbn-i Teymiyye'ye Göre Selefin Vahdaniyet Anlayışı:
İbn-i Teymiyye Ve İbn-i Cevzî:
Allah'ın (C.C) Sıfatlarındaki Hakikat ve Mecaz :
Kelâmcıların Te'vil Hakkındaki Görüşleri:
Gazzali'nin Te'vil Hakkındaki Görüşü :
Gazzalî ve İbn-i Teymiyye'nin Görüşlerinin Değerlendirilmesi:
Allah'ın Yaratma Ve Tekvin Açısından Birliği
İbn-i Teymiyye'nin Cebriyye'yi Tenkidi:
Allah'ın (C.C.) Fiillerinin Tahlili
İbn-i Teymiyye'nin Evliyanın Kerametini İkrarı
Keramet Ve Velayet Birbirine Bağlı Değillerdir
Veliler Vasıtası İle Allah'a Yaklaşma
Allah'tan Başkasından Yardım
Dilemenin Yasak Oluşu
Ölüler Vasıtasıyla Allah'a Yaklaşma
Vahdaniyet Ve Tasavvuf Hulul-Vahdet-i Vücud-İttihad
İmamet-i Uzmâ (Devlet Başkanlığı)
İbn-i Teymiyye'nin Fıkhi Yönü (Hukukî Düşüncesi)
Hanbeli Mezhebi Dahilinde Verdiği Fetvalar
A- Mükreh Ve Sarhoşun Talakı Meselesi:
C- Yazı (Hat) İle Amelde Bulunmak:
D- Zulmü Bertaraf Etmek Ve Hakka Ulaşmak İçin Hediye Vermek (Rüşvet)
Savaş Konusundaki Kaide (İslam'da
Savaş)
Müslümanların Diğerleri İle Olan İlişkileri
Vazu'l-Cevaih (Beklenmedik Hal Nazariyesi)
Vaz-ı Caihanın Söz Konusu Olduğu Akitler
İbn-i Teymiyye'nin İctihad Mertebesi
İbn-i Teymiyye'ye Göre Hukukun Kaynakları Ve Hukuk Metodolojisi (Usul)
Hanbelilerin Usulla İlgili Değer Prensipleri
Sahabe ve Tabiilerin Fetvaları:
Masâlih-i Mürsele (Kamu Yaran):
El-Cevâbu's-Sahih... Adlı Eseri:
İbn-i Teymiyye'nin Kitaplarının Genel Niteliği
2. İbn-i Teymiyye'nin Talebeleri
İbnu'l-Kayyım (El-Cevzî) (691-751/1292-1350)
3) İbn-i Teymiyye'nin Fikir Ve Görüşlerini Benimseyenler
225- İbn-i
Teymiyye'nin düşünceleri yalnızca bir tek alanla ilgili olmayıp, birbirleriyle
alâkası olmayan çok değişik alanlara uzanır. Siyaset konusunda, akıl ve
düşüncenin çok farklı sonuçlara vardığı ve pratik bir değer kazanmayan bir
takım hayâller peşinde koşmayip, müslümanlann gidişatıyle ilgilenen,
uygulamanın içindeki bir insan gibi düşündü. İnsanların, sahabe ve tabî'ûnun
değeri hakkındaki ihtilâfları konusunda fikir yürüttü, cemaatin (çoğunluğun)
görüşünü benimseyen ve icma'in hükmüne boyun eğen selefî bir âlim idi. Kur'ân-ı
Kerim ve O'ndan ilim ve irfan elde etme konusunda fikir yürüttü. Kur'ân-i
Kerim'den hukukî hükümler ve manâlar çıkarmaya, hükümleri ve gayelerini
öğrenmeye yöneldi. Bu konuda da selef yolunu izleyip onlara uyuyor ve bid'at
çıkarmıyordu. Kur'ân-i Ke-rim'de Allah'ın sıfatlarıyle ilgili müteşabih
âyetleri te'vii konusunda kafa yordu. Sancağı, selef-i salihin inandığı
görüşlerini yüksek sesle haykı-rarak taşıdı. Kendinden önceki veya çağdaş
muhaliflerine aldırmadı. O, bu konuları gerçek sahibinden, Hz. Peygamber'den
(S.A.V.) ve ayrıca 0'-nun yetiştirdiği ve O'nun kaynağından içenlerden, sahabe
ve tabiûndan öğreniyordu. Kendisine bu yoldan bir haber geldiğinde,
sonrakilerin O'na muhalefeti kendisini bağlamıyordu. O, sadece selef-i salihine
ve onların izinden gidenlere uyardı. O'nu bağlayan yegâne şey hakikatti. İbn-i
Tey-miyye, hakikati kişilerin isimlerine değil, bilâkis yajnızca Rasulullah ve
ashabına bağlanarak kabullenirdi. Bunlar dışında, insanlar katında değeri ne
kadar yüce, tarihteki mevkileri ne kadar büyük, izleyenleri ve sevenleri ne
kadar çok olursa olsun, kimseye uymazdı. O, Hz. Ali'nin (R.A.) şu sözünü ilke
edinmiştir: «Hakikati kişilere göre değil, ehline göre değerlendirerek öğren.»
İbn-i Teymiyye,
Allah'ın (C.C.) genel olarak bütün sıfatları, özel olarak da kelâm sıfatı
konusunda kafa yordu. İlâhî iradeyle birlikte insan iradesi konusunda söz
söylediği gibi, Kur'ân'ın yaratılışı (halku'l-Kur'ân) konusundan da bahsetti.
Bu konularda, kendince selefi salih kabul ettiklerinin yolunu izledi. Onlar dışındakilerinin
görüşlerine iltifat etmedi. Bilâkis onları tenkide tabi tuttu. Cehmiyye'yi
tenkid etti. Cebir konusunda Eş'ariyye ve Maturidiyye'yi de onlarla birlikte
ele aldı. Bu konularda Mu'tezile'ye tam olarak katılmadı. Bilâkis sağlam bir
yolda yürüdü. İnsan İradesini inkâr etmedi. Aksi takdirde şeriatlerin iptali
gerekir. Mecusîlerin benimsediği gibi, biri hayır, dğeri şer iradesi şeklinde
iki irade benimsemedi.
Şia'ya ve
Mutasavvıflara görüşlerinin kusurlu olduğunu belirterek meydan okudu. Çağındaki
Suriye Şiîleriyle tartışmalar yaptı. Bunların çoğu, Hâkimiyye Nusayrİyye'si ve
kamuflaj için kullandıkları islâm'ın isminden başkasını bilmeyen ayrı yapıdaki
kişilerdi.
Mutasavvıflara
Vahdet-i Vücud ve Panteizm konusunda savaş açtı. Onlara ateş püskürdü. Onlara
İnkâr kapısından başka girecek kapı bırakmadı. Küfür ve ilkad kelimelerini
kullanmakta hiç de cimrilik etmedi. Bu konuda, tepkiyle karşılaştı. Ama
hedefini bulan ikna edici okları atmaya da son vermedi.
Aynı selefî aklı,
fıkıh alanında da kullandı. Fıkha, imam Ahmed b. Han-bet'in mezhebinde başladı,
ve bütün sahih hadislerini okuduğu gibi. müs-nedini de okudu. Diğer bütün
imamların kitaplarını da okudu. İmamların ittifak ve ihtilâf noktalarını bilmek
bakımından insanların üstünüydü. Hz. Peygamber'in (S.A.V.) sünnetini, sahabe ve
tabîûn asarını incelemesi, O'-na dört mezhep İmamının belirtmemiş olduğu
görüşleri ortaya koyma imkânını bahşetti. Bazan başkalarının görüşünü
paylaşır, bazan da eğer Kitap ve Sünnet'ten kendilerine uyduğu ve dost bildiklerini
sevdiği Selefi salih-ten dayandığı bir prensip olursa hiç kimsenin söylemediği
yeni bir görüş ortaya koyardı. Sahabenin bir görüşünü veya Hz. Peygamber'den
(SAV.) nakledilen bir eser bulursa, O'na başka hiçbir sözü denk tutmazdı.
226- Görüşleri
böylesine değfşik alanlarla ilgili olunca, bütün bunların hepsini sıralamak
zordur. Bununla birlikte, O'nun görüşlerini belli bir şekilde sistemleştirerek
kısım ve bölümlere ayırabiliriz. Buna göre, İbn-i Teymiyye'nin ulemaya
muhalefet ettiği belli başlı meseleleri seçerek kısım ve bölümler yapabilir ve
her kısımda metoduna işaret edebiliriz. Ana başlıklarımız şunlardır:
1. Gene! olarak metodu.
2. Kur'ân'ın tefsifindeki metodu. Akaid
konularında da bu metoda göre fikir yürütmüştür.
3. Akaid
incelemelerindekî metodu. Genel olarak akaid konusundaki, ayrıca müteşabih
âyetler, halku'l-Kur'ân, kudret, İrâde, tevessül, vesile ve kabir ziyareti
konularındaki görüşleri.
4. Tasavvuf
ve Sofiler hakkındaki görüşleri,
Vahdet-i Vücud hakkındaki incelemeleri.
5. Siyaset ve sahabenin değeri ve dereceleri
konusundaki görüşleri.
6. Fıkhî düşüncesi, kendinden önceki ve çağdaşı fukaha
arasındaki yeri, ictihad konusundaki değeri.[1]
227- Geçen
bölümlerde, İbn-i Teymiyye'nin hep aynı mantık ve me-todla yürüdüğünü
görmüştük. Tefsir konusundaki eser yazma metodu, aynen akaid, fıkıh ve
tasavvuf konusunda da geçerlidir. Konuyu Sünnet'e dayandırır, sonra Sünnet'İ
akılla karşılaştırırdı. Aklı inşa için değil, tezkiye için, kılavuzluk içîrv
değil mukayese için kullanırdı.
Bu yüzden, O'nun tek
bir metodu ve özelliği bulunduğunu görüyoruz. Doğrudan görüşlerini incelemeye
girişmezden önce, söz konusu bu özellik ve metodu belirtmemiz gerekir. Çünkü,
metodunu bildiğimiz takdirde, -katılalım ya da katılmayalım- görüşlerini
anlamamız kolaylaşır.
228- İbn-i
Teymiyye'nin izlediği metod, dört noktada özetlenebilir:
1) Akaide ve
ahlâka dair konularda hükmün mukaddimelerinde, öncüller (prensipler),
özellikle müteşabih konusunda, uygunluğu veya uygunsuzluğu açısından akla tam
bir güven duymaz. Bu yüzden, düşüncede ve ulaştıkları neticeleri dayandıkları
mukaddimelerde filozoflara, onların metodunu ve yolunu izleyenlere karşı çıkar
ve onlardan farklı neticelere varmasını, yol ve metod ayrılığına bağlar.
O'na göre, Kur'ân-ı
Kerim ve Hz. Peygamber'in (S.A.V.) sünneti doğru yolu bulacağımız aklî
esasları göstermişlerdir. Aklın yanılgıları, filozofların, ayrıca akaidin
çıkarılması ve akaid konusunda fikir yürütmede onların yolunu izleyen kelâm
bilginlerinin ortaya koyduklarındadır. Bu konuda şöyle diyor:
«Bir kısım aşın giden
kelâm ve hadis ehli, fakihler, sofiler ve başkalarının zannettiği gibi. Kitap
ve Sünnet'in dinî esasları göstermesi, yalnızca haberle olmayıp, İnsanlara
burhan (açık ve kat'î delil) ve dinî asilla-t'r açıklayan delilleri de
gösterirler. Bu aşın guruplar, Kur'ân'dakİ aklî de-Hllerden ve yakîn
burhanlardan habersizdirler.»[2]
Filozofların sapma
sebebini şöylece gösterir:
«Kitaplarında nazar
(akıl yürütme), delil ve ilim kavramlarına öncelik verirler. Nazarın ümi
gerektirdiğini ve vacip olduğunu belirtirler. Nazarın, delilin ve ilmin türleri
hakkında doğru ve yanlışın karıştığı bir takım açıklamalar yaparlar. Dinin
asıl ve deliline gelince, arazın sonrahğmı (hudusunu), cisimlerin sonra. lığına
delil getirirler. Oysa bu, dinde sonradan ortaya çıkarılan bir delildir ve
ak-Ien de yanlıştır.»
Her ne kadar akaid
konusunda Kurân'ı önder kabul etmişlerse de, onları ispat konusunda Kur'ân'ın
dışında bir yola girmiş olmaları ve Kur'-ân'ın muhtevasını yalnızca haber
sanıp, ondaki delilleri ortaya koymamaları ve akaid konusundaki delillerini
Kur'ân'in önermelerine göre açıklamaları sebebiyle kelâmcılara hücum eder.
Filozofları şiddetli bir şekilde eleştirirken, kelâmcılara karşı nisbeten daha
yumuşak davranır. Bu konuda şöyle diyor:
«Filozoflar; Kur'ân'da
anlaşılır (vehabi) deliller ve cumhuru (halkı) ikna eden prensipler
bulunduğunu, Kelâmcilarm cedelci yola girdiklerini kendilerinin ise, burhan-ı
yakın ehli olduklarını ileri sürerler. Oysa onlar, ilahiyat alanında burhandan,
kelâmcılara göre daha uzaktırlar. Kelâmcılar ilahiyat ve külliyat konusunda
burhanı işlemleri çok daha iyi bilirler. Buna karşılık, filozoflar ilahiyat alanının
aksine, tahiyyât (tabiat felsefesi) alanında belirgin bir derinliğe sahiptirler.
Filozoflar, ilahiyat dalında insanların en bilgisizi ve bu alanda doğruyu en az
tanıyanlarıdırlar. Üstadları Aristo'nun ilahiyat alanındaki görüşleri az
olması bir yana, son derece hatalıdır. Bu görüşleri, tıpkı, sarp bir dağın
tepesindeki zayıf bir oğlak eti gibidir ki dağ düz değil çikılsm, oğlak semiz
değil kızartılsın.»
229-
Bunlardan cja anlaşılacağı gibi, îbn-i Teymiyye, akaidi olsun, fıkhı olsun,
bütün din konularında Kitap ve Sünnete uygun olana güve nlrdi. Akâid ilmi
konusunda, Kur'ân'i yalnızca haber ve nakil kabul etmez, bilâkis delilli ve
burhanlı olarak görür. Akaid alanında yalnızca akla daya-nanın gözü kapalı bir
tutum içinde olduğunu, filozofların ilahiyata dalınca hata yaptıklarını,
yalnızca tabiat alanında kaldıklarında ise daha tutarlı olduklarını belirtir.
Bu açıklamaların da
gösterdiği gibi, îbn-i Teymiyye, dinî hakikatlere ulaşmada, yalnızca aklın
yeterli olmadığını ve naklin de gerekli oiduğu-nu düşünür. O, ekli, ihmal
etmez, bilâkis arar. Ancak, akıl uyulacak değil, uyacak bir nesne olarak
değerlendirilir. Akıl, istidlal {düşünme ve delillere bakma) konusunda,
Kur'ân'ın metoduna karşı gelemez. Buna bağlı olarak, kendisine aykırı
düştüğünde Kur'ân-i te'vil edemez, bilâkis ona düşen, tefekkürle ve Kur'ân
âyetleri arasında mukayeseler yapmak suretiyle Kur'ân-ı anlamaya yönelmektir.
Kur'ân'ın te'vili, filozoflar, .kelâmcılar ve diğerlerinin sözleriyle değil,
yine Kur'ânla olur.
İşte bu sebeple,
Gazzâlî'nin birinci yolunu iyi görmemiş, bilâkis risalelerinde bu yola itiraz
etmiştir. Bununla birlikte, bazı noktalarda ve filozoflara karşı tutumlarında
Gazzalî'ye katılır. Allah'ın (C.C.) kullarıyla konuşması konusunu işlerken,
Minhâcu's-Sünne'de Gazzaiî ve fiiozuflar hakkında şöyle diyor:
Allah'ın kelâmının,
manalardan nefislere taşması, bazılarına göre faal akıl-hazılarına göre başkası ndandır. Bu,
Sabit ve îbn-i Sina gibi vahdet-i yücu-'
vunanlar ile filozof ve kelâmci sofilerden, onlara katılan filozofların
görü--H"r El-Madnûn biha alâ
Gayr-i Ehlihâ ve Mişkâtu'I-Envar vb.
gibi kitanlarm ?U arlarının (Gazzali'nin) sözlerinden de buna yorulacak
görüşler vardır. O, baş-v-3 kitaplarında bunun tersini söyler. Fakat, O'nun
sözü, bazan onlara uygun, bada muhaliftir. Son görüşünde onlara muhalefet ve
Hz. Peygamber'in (S.A.V.) hadislerine uymakta karar kılmıştır.»
Bu sözlerden de
anlaşıldığı gibi, Ibn-i Teymiyye, aklı nasiara haKim kılanları kınıyor,
Gazzalî'ye karşı çıkıyor. Çünkü Gazzaiî, bazı fikrî devirlerde bu yolu
benimsemiştir. Çünkü el-Madnun biha alâ Gayri Ehliha ve Mişkatu'l-Envâr'ın
yazarı odur. Zira, bu r
230- Sözün
kısası, İbn-i Teymiyye, akla mutlak olarak güvenmediği gibi, O'nıT büsbütün de
ihmal etmemiştir. Bilâkis, aklı şeriat çerçevesinde tutmaya çalışır, akıl
bunun dışına çıkmaz ve sınırını aşamaz. Çünkü o, sınırını aşarsa yanlışlıklar
yapar, haddini çok aşar, herhangi bir gayeye ulaşamaz ve bir sona varamaz. Bu
yüzden, eski filozoflar ve onların yolunu tutanlar şaşırıp kalmışlar ve
mücerred akılla maddenin ötesine uza-namamışfardır. Filozof, kâinatın dış
görünüşünü tahlil eder, maddenin kanunlarını ve ondaki gizli güçleri keşfeder.
Tek başına madde ötesine yönelince, yasak bölgeye girer ve sınırlarını aşar.
Bu durumda, O'na rehberlik eden prensipleri açıklayan veya onlara işaret eden
dinî bir nassın ve şeriatı indirenden bir naklin kılavuzluk etmesi gerekir.
Peygamberin
gönderilmesine dair bir mucize delili ortaya çıkınca, kainat ve maddenin
ötesindeki meçhul karanlıkların ortasında bu mucizeyi getirenin rehber ve
kılavuz olması gerekir. Akaid ve fürua dair dinî bilgi, işte bu şekilde vahiy
yoluyla alınır. Çünkü, onu indiren her şeyi bilir. İnsanoğlu tek başına kendi
idrakiyle yetinemez, çünkü o, ikamet ve hilâfet yeri olduğundan yalnızca
yeryüzünü ve onda olanları bilebilir.
231- Bu
İbn-i Teymiyye'nin metodunun birinci
unsurudur. İkinci özelliğe
gelince, İbn-i Teymiyye, kişilere isimlerine bakarak uymaz. O'na göre,
söyleyenin derecesi ne olursa olsun, alınan ve delilsiz olarak uyulması caiz
olanlar dışında Kitap, Sünnet veya selef-i sâlihin asarından bir delili
olmayanın bir değeri yoktur.
İstidlale, şer'î delilleri
ölçmeye ve muhtelif naslar
arasında mukayeseler yapmaya muktedir olanların delili-ni ve hakikat yönünü
bilmeden çeşitli sözlere ve görüşlere uyanlara şiddetle hücum eder. İbn-i
Teymîyye, herhangi bir mezhebe mensup mukallidin, mezhebine muhalif bir hadis gördüğünde anlamaya muktedir ise.bu hadis konusunda
mezhebinden dönmesini gerekli
görür O'na göre,
bir imamı taklid edip, sünneti bilir ve imanın ona muhalefet ettiğini
görür de hâlâ taklidde direnirse, bu kişi Hz. Peygamber'e (S.A.V.) uymamaktan
başka, imamına da uymuş olmaz. İbn-i Teymiyye, dört mezhep imamının dinde
aykırısını gördükleri takdirde kendi görüşlerine uymalarını öğrencilerine
yasakladıklarını anlatır. Ebu Hanife'nİn bu hususta şöyle dediğini anlatıyor:
«Bu benim kendi
görüşüm. Kim ondan daha üstün bir görüş getirirse, ben ona uyarım.»
İmam Malik'ten de şunu
naklediyordu:
«Ben sadece hata ve
İmam Şafii de şöyle
diyordu:
«Hadis sahih olunca,
benim görüşümü duvara çarpın.» İmam Ahmed'in şöyle dediğini nakleder:
«Beni taklid etme. Malik'i,
Şafiî'yi ve Sevrî'yi de taklid etme. Bizim gibi sen de öğren.»
Yine İmam Ahmed şöyle
diyordu: «Dinini kişilere bağlama, çünkü onlar hata etmekten uzak değiller.»[3]
Kendisi de yalnızca
delile uyar. Bu metodu uygulamak için, İnsanlara âşinâ olmadıkları görüşler
sunmuştur. Fakat O, bu görüşlerini usulüne irca ediyor ve bu görüşünün bid'ât
olmadığını, bilâkis bid'âtçi değil, tam bir müttebî (selefe uyan biri) olduğunu
açıklıyordu.
Bu konuda, furu ve
akide ayrımı yapmazdı. Bilâkis, makul olan, furû konusunda taklidin caiz
olduğu, akîde konusunda ise hiçbir şekilde caiz olmadığıdır. Çünkü, o, dinin
özü ve aslıdır.
232- Bu,
İbn-i Teymİyye'nin metodunun ikinci unsurudur. Üçüncüsüne gelince, Kur'ân
şeriatın aslı ve Hz. Muhammed (S.A.V.) O'nun tefsir edicisidir. Hz.
Peygamber'den [S.A.V.) bu tefsiri, açıklama ve tebliği alanlar sahabedir.
Sahabe; Allah'ın (C.C.) dinini Muhammed b. Abdullah'tan almışlar, duydukları ve
anladıkları gibi O'nun mesajını korumuşlar ve gözetmişlerdir. Sonra, bu dini
kıyamete dek, onlara güzellikle uyanlara nak-letmişlerdir. Bunun için, İbn-i
Teymiyye, din konusunda düşündüklerinde Allah'ın (C.C.) kitabı ve Peygamberinin
sünnetine müracaat eder. Allah (C.C.) ve Peygamberinden sonra yalnızca sahabeye
uyar, tabîunun görüşlerine sempati duyar, münazaralar sırasında bazen onlardan
delil getirirdi. İbn-i Teymiyye ile çağdaşı ulema arasında ortaya çıkan
şiddetli çatışmaların çoğu, O'nun dinden saymadığını diğerlerinin dinden kabul
etmeleridir. İbn-i Teymiyye onları er-R
«Bir konuda bana karşı
çıkana üç yıl süre verdim: Benim belirttiğime aykırı düsen ilk üç nesilden
zikrettiğime uygun düşen bütün gurupların nakillerini getirmem gerekil'.»[5] .
Zikrettiğimiz ilk üç
nesil, Hz. Peygamberden (S.A.V.) sonraki üç tabaka, yani sahabe, tabiûn ve
tebe-i tabiûn tabakalarıdır. Bu münazaranın susturma amacı güttüğü ortaya
çıkıyor. Çünkü tebe-i tabîîni mutlak olarak taklid ettiğini bilmiyoruz veya bu
bid'atlerin bu nesillerden sonra ortaya çıktığını belirtmek istiyor. Sözkonusu
bu bid'atler, müteşâbihat ve onunla alakalı konularda konuşmasıdır.
233- Bu,
İbn-i Teymİyye'nin araştırmalarındaki metodun üçüncü unsurudur. Dördüncü
unsur, düşüncesinde mutaassıp olmayışıdır. Taassup gösterdiği vn donup kaldığı
belli bir fikir O'na hakim olmamıştır. Bilâkis, hür düşünceliydi, doğruyu
görünce düşüncesinden vazgeçebilirdi. Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihin âsân
dışında, bütün kayıtlardan kendisini azade saymıştır. Büyüme çağında, Hanbelî
mezhebine mensuptu. Yaşı ilerledikçe, diğer bütün İslâm mezheplerini
incelemiş, kaynaklarına inmiş, her görüşün kaynağını ve benimsemeye götüren sebebleri
incelemiştir. Bu incelemeleri, bazı görüşlerinin dört mezhebe aykırı olması
sonucunu doğurmuştur. Tekfir etmediği Şia'nın bazı görüşlerinde olduğu gibi,
başkalarından da iktibaslar yapmıştır. Talâk konusundaki görüşünden söz ederken
belirteceğimiz gibi, çevresindeki Şiâ ismini taşıyanlara şiddetli davranmakla
birlikte, talâk konusunda İmamiyye'nin görüşlerinden önemli ölçüde
etkilenmiştir. Şayet görüşlerine taassup hakim olsaydı, İmamiyye'nin bütün
ortaya koyduklarından uzaklaşırdı.
Bu selefî, fakih,
istidlal ve derinlemesine inceleme olmaksızın fikrini, taklidini veya
bağlılığını [ittiba) oluşturmuyordu. İbn-i Teymiyye, sapık veya hatalı
muhalefetin bilerek ve kasıtla olacağını düşünemiyordu. Bilâkis müctehid
olduğunu, müctehidin hata ve
«Müslümanların Allah
(C.C.) ve Peygamberinden (S.A.V.) sonra mü'minleri de sevmeleri gerekir. Bunu
en önce, Kur'ân ve özellikle Allah'ın (C.C); karaların ve denizlerin
karanlıklarında yol bulmaya yarayan yıldızlar mertebesinde kıldığı
peygamberlerin mirasçısı bilginler ifade etmişlerdir. Müslümanlar, onların kılavuzlukları
ve dirayetleri konusunda icma etmişlerdir. Çünkü, Hz. Peygamber'den (S.A.V.)
önceki müslümanlar hariç, her ümmetin uleması onların en şerlileri olmuştur.
Müslümanların âlimleri ise onların en üstünleri, Hz. Peygamberin (S.A.V.)
halifeleri Ölen sünnetinin dirilticileridir. Kitap onlar sayesinde ayaktadır,
onlar da Kur'ân sayesinde ayaktadırlar, onlar sayesinde Kitap konuşur,onlar da
Kitap sayesinde konuşurlar. Bilinmelidir ki, ümmet içinde genel kabul görmüş
olan imamlardan hiçbirisi Hz. Peygamber'in (SA.V.) küçük veya büyük herhangi
bir sünnetine kasıtlı olarak muhalefet etmemiştir. Çünkü onlar, Hz.
Peygamber'in (S.A.V.) uymanın vacip olduğu konusunda yine Rasûlullah dışında
herkesin sözünün alındığı veya terkedildiğinde kesin bir şekilde ittifak
etmişlerdir. Herhangi birinin sahih hadise aykırı bîr görüşü bulunursa, bunu
terk etmesi konusunda mutlaka bir mazereti vardır. Bu mazeretler üç gruptur: 1)
Rasûlullah'm (S.A.V.) onu söylediğine inanmaması. 2) Bu sözüyle, bu meselenin
çözümünün kastedildi, ğine inanmaması. 3) Bu hükmün mcnsuh olduğuna inanması.»
Böylece İbn-i
Teymiyye'nin muhalif olsa bile, kendi dışındaki ilmi takdir ettiğini
görüyoruz. O, muhalife lanet etmiyor, onu yalanlamıyor, onu töhmet altında
tutmuyor, fakat mazereti bulunduğunu kabul ediyor, görüşüne katılsa da
katılmasa da onu takdir ediyordu. Bu, ufku geniş bir âlimin tutumudur. Ancak,
bir takım bid'âtler uydurarak müslümanları aldatan, içlerinde sadece küfürden
ibaret olan gizlediklerini bunlar vasıtasıyla gösteren yıkıcılara çok canı
sıkılırdı.[6]
234- Söze,
İbn-i Teymiyye'nin Kur'ân-ı anlamasıyla başladsk. Çünkü, O'nun Kur'ân1! tefsir
ve anlamadaki metodu, Allah'ın (C.C.) sıfatları, akâid, fıkıh, ve İslâm
düşüncesiyle ilgili her konuda da esastır. Bu sebeple, bunu, kendi
görüşlerinden bir parça olarak değil, metodunun bir parçası olarak kabul
ediyoruz.
İbn-i Teymiyye'yi
selef metodundan ayrılmayan tam bir selefi olarak görmekteyiz. Sanki O'nun
metodu, her yönüyle sadece ve dâima selefin görüşleri almaktadır, bu
görüşlerden öteye gitmez ve biraz bile olsa onlardan dışarı çıkmaz. Her
nerede, asarla çelişmeyen bir selefî görüşünü bulursa konusuyla ilgili olarak
onu İslâm'ın hükmü kabul eder ve ondan öteye geçmez. Çünkü selefin yolu,
mü'minlerin yoludur ve Allah'ın (C.C.} şeriatidir.
235- İbn-i
Teymiyye'nin tefsir metodunda göze çarpan ilk husus şudur: O, kesin bir
şekilde inanır ki, Hz. Peygamber (S.A.V.) bütün Kur'ân'ı açıklamış, O'nda
açıklamadığı bayana muhtaç bir kısım, tafsil edilmeğe ihtiyacı olan bir bölüm,
kendisinin takyid etmediği ama takyide muhtaç bir mücmel (kapalı) ve
kendisinden muradın ne olduğunu tayin etmediği ama bu tayine muhtaç bir
müşterek (birden çok anlamlı) lâfız bırakmamıştır.
Bu inanç Kur'ân'a ve
Hz. Peygamber'in (S.A.V) getirdiklerine İmanın bir parçasıdır. Çünkü Allah,
(C.C.) Peygamber'in (S.A.V.) «Taki, insanlara, kendilerine ne indirildiğini
açıkça anlatasin.» (Nahl, 44} buyurmuştur.
Hiç şüphesiz ki, bu
açıklamayı ilk öğrenen bizzat Rasûlullah'la (S.A.V.) karşı karşıya bulunan ve
Kur'ân'ı O'nun ağzından duyan sahabedir. Yine, hiç şüphe yoktur ki, Hz.
Peygamber (S.A.V.) Kur'ân'ı onlara öğretiyordu, içindeki hükümleri, akâidle
iîgili meseleleri öğretiyor, yine onlara O'nun lâfızlarını öğrettiği gibi
manalarını da öğretiyordu. Ebu Abdurrahman es-Sülemi şöyle demiştir:
«Kur'ân'ı bize
okurken, Osman b. Affan, Abdullah b. Mes'ud ve başkaları, Hz. Peygamber'den
(S.A.V.) on âyeti öğrendiklerinde, içindeki ilim ve ameli öğreninceye kadar
başkalarına geçmediklerini, Kur'ân'ı da, ilmini (teori) ve amelini (pratik) de
öğrendik» dediklerini bize söylerdiler.»[7]
İbn-i Teymiyye,
sahabenin Kur'ân1! sadece tefsiri için öğrendiklerini, O'nu ezberlediklerinde
tefsirini de ezberlemiş olmaları gerektiğini anlatır. Bu hususta şöyle diyor:
«Bilindiği üzere, her
sözden maksad, manasının anlaşılması olup, sırf lafzı değildir. Durum böyle
olunca, kendilerini kötülüklerden ve haram söylemekten koruyan, kurtuluş ve
saadetleri, din ve dünyalarının ayakta durması bizzat ken. dişiyle mümkün olan
kelâmda başka türlü davramlamaz. Bu sebeple, sahabe arasında Kur'ân tefsiri
konusunda ortaya çıkan pek az tartışma olmuştur.»[8]
Ibn-İ Teymiyye,
tabiûnun Kur'ân tefsirinin tamamını sahabeden öğrenen kimseler olduğunu
belirtir. Mücâhid'in (R.A.) şöyle dediğini nakledîr:
«Mushaf'ı, her âyetin
üzerinde önemle durarak ve sorarak îbn-i Abbas'a arzettim.»
Bundan dolayı, Sevrî,
«Tefsir, sana Mücahid tarikiyle yeter», demiş. İmam Şafii, Buharî ve bu
ikisinden başka ilim adamları onun tefsirine iti-mad etmişlerdir. İmam Ahmet ve
tefsir yazan diğer alimler de O'na güvenîr ve Mücahidden gelen tefsir
tariklerinin diğerlerine göre daha sahih olduğunu kabul ederler.[9]
Buradan, Kuran tefsiri
ve manalarının anlaşılması konusunun bütünüyle sahabeden, öğrencileri olan
tabiûna intikal etmiş olduğu sonucuna varılır. Onlar, bu ilmi kendilerinden
sonra gelenlere miras bırakmışlar, bu anlayış ise, Kur'ân'ı Mübin'de bulunan
herşeyi açıklayan bir ışık olmuştur.
236- Elbette
böyle bir düşünce zinciri bizi, insanların Kur'ân'ı anlayıp tefsir etmek
konusunda başıboş, kendilerini aydınlatan bir mürşid-den ve kendilerine yol
gösteren bir delilden mahrum kalmadıkları sonucuna götürür. Bil'âkis, Kur'ân
tefsirini, âlimler Hz. Peygamber'den (S.A.V.) itibaren nesilden nesile
birbirlerine aktarmışlardır.
O, böyle bir anlayışın
ışığı altında Kur'ân'm anlaşılıp tefsir edilmesi için, en güzel metodu ortaya
koyar. En iyi metodu anlatmak için de, tefsiri, farklı birtakım derecelere
ayırır. Tefsirin en üstünü ve evlâsı, Kur'ân'm yine Kur'ân'daki tefsiridir. Bu
metodda, Kur'ân bir yerde mücmel bıraktığını başka bir yerde açıklar. Ve
tefsir eder, bir yerde kısaca geçtiğini başka bir yerde genişletir. Bu en
üstün yoldur, çünkü bu metod, kudret sahibi Yüce Allah'ın kendi kelâmını
bizzat kendisinin tefsir etmesidir.
Hiç şüphesiz, Kur'ân'ı
anlamak, O'nunİa hükmetmek nev'indendir ve bu hususta evvelâ O'na başvurulur.
İkinci derecede,
Hz. Peygamber'in [S.A.V.) sünneti
gelir. Kur'ân'da Kur'ân 't
tefsir eden bir şey bulamazsak, tefsir yapmak İçin sünnete yöneliriz. Muhakkak
ki, O da, Kur'ân'ı açıklayıcı durumdadır. Bunu beyan etmek için Yüce Allah
»Hakikat, biz sana kitabı, Allah'ın sena gönderdiği veçhile hükmetmen için hak
olarak indirdik. Hâinlere müdcfacı olma» (N
237- Üçüncü
dereceyi, sahabe kavillerine göre tefsir alır. Kur'ân tefsirini en iyi
bilen sahabedir. Zira onlar, tefsiri bizzat gözleriyle görerek Kur'ân'ın da
açıklayıcısı olan Hz. Peygamber'den (S.A.V.) öğrendiler. Daha sözümüzün
başında, İbn-i Teymİyye'nin; Peygamberimizin (S.A.V.) sahabeye Kur'ân'ı
tamamen tefsir etmiş olduğunu, onların manaları tamamen elde ettiklerinden
dolayı bazılarının bilmedikleri tefsirler bulunsa da, bunları diğer çoğunluğun
bildiğine inandığını ortaya koymuştuk. İbn-i Mes'ud'-dan şöyle dediğini rivayet
etmiştir:
«Kendisinden başka
ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, AHahVı kitabından nazil ölen her bir
âyetin kimin hakkında ve nerede nazil olduğunu bilirim. Allah'ın (CC.)
kitabını benden daha iyi bilen birisinin yerini öğrenirsem, binitimi alır ve
doğruca ona giderim.»[10]
İbn-i Teymiyye bunu
Abdullah b. Mes'ud ve Abdullah b. Abbas hakkında nakletmiştîr.
Rivayet tefsiri yapmış
olan âlimlerin çoğu, bu iki bilgin sahabîden, Abdullah b. Mes'ud ve Abdullah
b. Abbas'tan tefsir almışlardır.[11]
238-
Tefsirde dördüncü derecede, bazı tabiûn kavilleri yer alır. Çünkü tabiûn,
sahabenin tefsir bilgisini bizzat kendilerinden almışlardır. Sahabenin Yüce
Peygamber'den (S.A.V.) alması gibi tabiûn da sahabeden tefsir almıştır.
Onların tefsir bilgisi, mevsuk (güvenilir) bir isnadla Hz. Pey-gamber'e
(S.A.V.) ulaşmıştır. Hiç şüphesiz, onlardan gelen haberler ve sözler, bunu
sağlam ve tam bir şekilde alıp öğrendiklerine dalâlet eder. Onların görüşleri,
bizzat kendilerinin söylediği şeyler değildir. İbn-i Teymiyye bu hususta,
Mücâhid'in (R.A.) «Her bir âyetinde durup sorarak Mushaf'ı İbn-i Abbas'a üç
defa arzettim» dediğini nakleder. Tabiûn müfessirlerinden biri olan Katâde'nin
de «Kur'ân'da hiçbir âyet yoktur ki O'nun hakkında bir şey işitmiş olmayayım»
dediğini rivayet etmiştir.[12]
Tefsir rivayeti ve
kavillerine İtimad etme açısından Sâid b. Cübeyr, Abdullah b. Abbas'in mevlâsi
İkrime, Atâ b. Ebî Rebâh, Hasan Basrî, Meş-ruk b. el-Ecdâ', Said b. Müseyyeb,
Ebu'l-ÂJiye, er-Rabî, Dahhâk b. Müzâhim, ve benzerleri Kur'ân ve Sünnet
bilgisine büyük önem veren tabiûn büyükleri, Mücâhid, ve Katâde ile aynı
durumdadırlar.
İbn-i Teymiyye, bu
konuda sadece, büyük imamlara uymuş oluyor. Zira, onların çoğu Kur'ân'ı anlama
konusunda seçkin tabiûnun kavillerine başvurmuşlardır. İbn-i Teymiyye, ittifak
etmedikleri takdirde tabiûn kavillerini (görüşlerini) bağlayıcı bir hüccet
olarak almaz. Bu hususta şöyle diyor:
«Bir meselede ittifak
ederlerse, O'nun hüccet olmasında şüphe yoktur. Ama, ihtilâf ederlerse,
kavilleri birbirlerine ve kendilerinden sonrakilere hüccet olmaz. Bu konuda Kur'ân'ın
lügatma, sünnete, veya arap dilinin umumuna ya da ilgili sahabe
kavillerine müracaat edilir.»[13]
Demek oluyor ki, İbn-i
Teymiyye, tabiûn görüşlerinin ihtilâf ettiklerini görürse, onlardan Arap diline
en uygun veya sahabe kavillerine ya da Hz. Peygamber'in (S.A.V.) sünnetine en
yakın olanları tercih etmektedir.
239- İbn-i
Teymiyye, tabiûna veya sahabeye nisbet edilen bir kısım kavillerin, İsrâiliyyat'tan olduklarına inanır. Bu ise, müslümanlan farkına varmadan
hatalı tefsire götürmesinden korkulduğu için, onlara dayanmayı batıl kılar ve
İtimadı sarsar. Bu açıdan, o, İsrâiliyyât'i üçe ayırır:
a) Elimizde
bulunan bilgilerden, sahih olduklarını anlayıp doğruluğunu kabul ettiğimiz
bilgiler. Bu konuda Abdullah b. Amr, Yermük
savaşında (Bu müslümanlarla Bizanslılar arasında vuku bulan savaş olup,
bu savaş sonunda Şam fethedilmiştir.) Ehi-i kitabın kitaplarından iki deve yükü
kadarını elde etti. Bu konuda izin bulunduğu için ve konuyla ilgili hadise dayanarak
anlayıp bildiklerini o kitaplardan aktarırdı.[14]
b)
Elimizdeki bilgilerden yalan olduklarını anladığımız bilgiler ki, şüphesiz
bunlar kabul edilemez.
c) Hakkında
herhangi bir şey söylemeyemediğimiz, her iki çeşidin de dışında kalan bilgiler.
Onları ne tasdik eder ne de yalan sayabiliriz. Böyle olan İsrâiliyyat'ın çoğu
dinî herhangi bir konuda faydası olmayan şeylerdir. Bunlar üzerinde, eh!-i
kitap bilginleri, ekseriya ihtilâf
halindedirler. Bu sebeple,
müfessirlerden ashab-ı kehf'in isimleri, köpeklerinin rengi ve sayıları,
ayrıca Musa'nın (A.S.) asasının hangi ağaçtan olduğu şeklindeki meselelerde
birçok ihtilâflar gelmiş bulunmaktadır.
240- İbn-i
Teymiyye, tefsirde sadece rivayet tefsiri yolunu tutar, rivayet bulursa başka
bir şeye iltifat etmez. Biz O'nun sahabeden sonra ta-biûndan, sonra da tebe-i
tabîûndan sırasıyla tefsir alma konusundaki tutumunu gördük. Bu sebeple o, üç
tabakaya yönelir, tefsirde mücerred re'y yolunu tutmayı reddeder. Bu konuda
şöyle diyor:
«Mücerred re'y ile
tefsire gelince, bu haramdır.»
Bu görüşünü isbat için,
sahih hadisleri, tefsir edici mahiyette bir hadis bulamadıkları zaman tevakkuf
ettiklerine dair sahabeden geien rivayetleri ve bu hususta çok titiz
davrandıklarını gösteren tabiûn haberlerini sıralar.
Hadisler şunlardır:
Hz. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Kim
Kur'ân hakkında
bilmeden söz söylerse, Cehennem'dekî yerine hazırlansın. Kim Kur'ân hakkında
bilmeden söz söylerse,
Rasûlullah'ın (S.A.V.)
ashabı ise, Kur'ân veya Sünnete dayanmaksızın tefsir yapan kimse hakkında, çok
ağır sözler söylemişlerdir. Onlardan Kur'ân hakkında uluorta kendi re'yine göre
söz söyleyenlerin, bilmediği bir şey hakkında söz söylemiş olacağı, tefsirde
Sahabe'nin yaygın
sahih sünnete dayanmaksızın Kur'ân hakkında uluorta söz söylemekten
çekindiklerine dair haberler meşhurdur. Hz. Ebu Bekir (R.A.) şöyle demektedir:
«Allah'ın kitabı hakkında bilmediğim bîr şeyi söylersem, hangi yer beni
barındırır ve hangi sema ben! gölgelendirir?» O'nun bu sözü, Abese Sûresi,
80/31. âyetîndekî «ebba» kelimesinin tefsiri hakkında söylemiş olduğu rivayet
edilmiştir. Enes'ten (R.A.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Biz gömleğinin
sırtında dört yama olduğu halde, Ömer b. el-Hattöb'Ia oturuyorduk. O, Abese
Sûresi, 70/31. âyetini okudu ve «Ebba nedir?» diye sordu. Sonra, soruyu
bırakarak 'Elbette, bu bir tekliftir, bilmediğin taktirde bir sakınca yoktur'
buyurdu.»
Tabiuna gelince, onlar
da bir rivayet bulunmadıkça, Kur'ân'ı tefsir etmekten kaçınırlardı. Sadece Hz.
Peygamber'den (S.A.V.) veya sahabeden gelen tefsirle ilgili rivayetlere göre
tefsir yapıyorlardı. Kendi talebelerin den biri, onlar hakkında şöyle demiştir:
«Medine fakihlerine ulaştım. Onlar tefsirde bîr görüş beyan etmeyi, çok büyük
bir iş sayıyorlardı.» İbn-i Şirin de tefsirden kaçınır. «Ubeyde es-Selmani'ye
Kur'ân'ın bir âyetini sordum. O da şöyle dedi: «Nazil olan Kur'ân hakkında
bilgi sahibi olanlar gitti, Allah'tan sakın, işi sağlam tut» derdi.
İbrahim en-Nehâî,
«Bizîm arkadaşlarımız, tefsirden korkuyor ve ondan sakınıyorlardı.» demiş,
Şa'bî de «Allah'a yemin ederim ki, kendisi hakkında bir şeyler sorup
öğrenmediğim hiçbir âyet yoktur. Çünkü o, ancak Allah'tan rivayettir.»
buyurmuştur[16].
241-
Böylece, İbn-i Teymiyye'ye göre Peygamber, sahabe ve tabiûn sahabenin bizzat
O'nu insanlara açıklamak için gönderilmiş olması hasebiyle, tefsirde Kur'ân-ı
tefsir eden ve ahkâmını açıklayan Hz, Peygam-ber'in (S.A.V.) sözlerine
dayanmasının şart olduğunu gösterdiğini görmekteyiz.
Hiç şüphesiz, o, vefat
etmeden önce, Kur'ân'ı tamamen tefsir edip, iyice açıklamıştır. Yoksa bunun
manası, r
242- İbn-i
Teymİyye, re'y ile tefsirin yasaklanmış olduğunu açıklayan ilk âlim değildir.
Bunu O'ndan önce haber veren başka âlimler de vardır. Onların böyle bir görüşe
sahip olmalarının sebebi, selef-i sâlihin rey'e tefsirden kaçınmaları ve bazı
dirayet tefsircilerini doğru yoldan uzakiaş-tırmış bulmalarıdır. Öyle ki, bu
tefsircilerden bazıları «Fir'avun'a git. Çünkü o hakikaten azdı» ayetindeki
Fîr'avun'u, «Fir'avun'un kalbi» olarak tefsir etmişler, murad edilen mananın
bu olduğunu söylemiş ve işaret etmişlerdir. Bâtınıyye ve benzerleri de re'y
ile tefsirin aynı metodu üzerinde yürüyüp gitmişlerdir. Böylece yapılması
gerekenin tamamen aksine, yanlış tefsir ve te'vil başlamıştır. Hatta onlar,
Kur'ân'ın bir zahiri ve bir de batını olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onları bu
duruma sürükleyen, re'y ile tefsir kapısının açılmasından başka bir şey
değildir. Önce işe akılla an-. lamaya uğraşmak şeklinde başlandı, sonra da
tefsirde heva ve heveslerin ağır basmasına kadar gidildi! En sonunda, Kur'ân'm
bir zahiri ve bir de batını olduğunun kabul edilmesi, re'y ve müteşâbihlerin
peşine düşen fitne, fesad ve sapıklık davetçilerlnin yaptıklarının bile çok
üzerinde büyük felâketlere meydan verilmiştir. Böylece hataya düştüler ve
başkalarını da yanlışlığa sürüklemiş oldular.
Batınîlerle çağdaş
olan ve kendileriyle mücadele eden İbn-i Teymiy-ye'yi de böyle düşünmeye ve bu
fikirlere sımsıkı sarılmaya sevkeden, belki de onların bu durumları olmuş,
fesada götüren sebepleri ortadan kaldırmak için bu kapıyı iyice kapatmıştır.
243- Hatta
şu da bir gerçektir ki, bir dirayet (re'y) tefsircisi, itidal noktasında
kalıp,.te'vile gitmek ve fesad çıkarmak maksadı olmaksızın müteşâbih âyetlerin
peşinden gitmese biTe, nakilden İstifade etmeyip sadece mücerred re'ye
dayandığından, Kurtubî'nin de belirttiği gibi, Kur'-ân'dan, O'nun gözünden-ve
manasından.uzaklaşmış olur. O'nun meseleyi şu şekilde ele aldığını görmekteyiz.
«Kur'ân'daki garip
kelimelere, mühim, mübdel lâfızlara[17]
ondaki iht
244-
Hüccetü'l-İsiâm Gazzâlî, Kur'ân'm zahirî tefsiriyle İlgili sahih bir nas varsa,
artık tefsire gidilmeyeceği görüşündedir. O'na muhalefet de etmez. Ancak, sahih
nas yoksa, veya sahih olmayan nakiller varsa, durak-İanmayip tefsire gidileceği
görüşündedir. O, akıl sahipleri İçin, Kur'ân'da çok geniş bir tefsir sahası
bulunduğu hususuna haberlerin bizzat delâlet ettiklerini söyler ve Hz. Ali'den
(R.A.) «Aziz ve Celil olan Allah'ın kendi kitabı konusunda bir kula vermiş
olduğu anlayıştan ayrı olarak, Rasulullah (S.A.V0 bana insanlardan gizlediği
herhangi bir şey vermedi.» buyurduğunu rivayet eder. Allah'ın kitabını
anlayabilme ise, kendilerine ihsan ettiği kimselere Allah'ın en büyük bir
nimeti olmalıdır.
Böylece, Gazzâlî,
Kur'ân'm manalarını anlamak ve açıklamak için bir müfessirde bulunması gerekli
şartları taşıyanlar, Peygamber'imizden (S.A.V.) gelen herhangi bir sarih nassa
aykırı olmaksızın tefsir yapabilme (Kur'ân'ı anlama ve istinbat) kapısını açık
tutmaktadır. Bu husus da aşağıdaki delillere dayanmaktadır:
1) Dinî
ilimlerin hepsi, bîr kısmı açık İbare yoluyla bir kısmı işaret yoluyla, bazısı
mücmel, bazısı biraz mufassal bir şekilde Kur'ân'da mevcut bulunmaktadır. Bu
bilgileri kazanmak, anlamada derinleşmeyi ve hakikatleri ortaya çıkarmayı
gerektirir. Bir kısım selefin diliyle [nakliyle) gelen tefsirin zevahiriyle
yetinmek de mümkün değildir. Bilakis, derinlere inmek ve sarih nakillere ters
düşmedikçe bir takım manaları çıkarmak gereklidir. Ancak, bu manalar da açıkça rivayetlerin arkasından gider ve onların ışığı altında ve
gösterdikleri yolda elde edilebilirler. İbn-i Mes'ûd (R.A.) şöyle buyurmuştur;
«Kim öncekilerin ve sonrakilerin ilmini isterse Kur'ân'ı iyice düşünsün.»
Şüphesiz bu, anlamada derinleşmeden, işaret ve maksadları anlamaya çalışmadan
ve zahirî manayı aşmadan olmaz.
2) Kur'ân'da
Allah'ın sıfatlan ve fiilleri beyan edilir, mukaddes zâtı ve güzel isimleri
zikredilir. Onların, sonradan yaratılan varlıklara benzetilmeden
açıklanabilmesi, lâfızların ve manaların zahirinden kurtulmakstzın,
yaptığımız tefsirin sonucunu iyice düşünmeksizin ve hatta
birbirleriyle uyuşanları bir araya getirip, çelişenleri ortadan
kaldırmaksızın asla mümkün değildir.
3) Kur'ân'ın
manalarını İyice düşünüp kavramaya davet eden birçok nakil gelmiştir. Hz. Ali
[R.A.) «Kim Kur'ân'ı iyice anîarsa, onunla bütün ilimler! tefsir eder.»
buyurmuştur. Bu işe tefsir ilminde derinleşmeden ol-
maz.
4) Kur'ân'ın
ibareleri de iyi bir tefsir yapmaya yönlendirir. Yüce Allah (C.C.), «Kime de
hikmet verilirse, muhakkak ki, O'na çok hayır veril-mistir.» (Bakara, 2/269}
buyurur. Selef müfessirleri, hikmet kelimesini, Kur'ân'ın anlaşılması şeklinde
anlamışlardır. Kur'ân tefsirini çok hayırlı kabul ettiği için, Yüce Allah
tefsir ilmini elde etmeye çağırmaktadır. Bu da iyi bir araştırma ve derin
düşünceyle olur.
Allah Taalâ; «Onlara
eminiik veya korku haberi geldiği zaman O'nu yayıverlrler. Halbuki, Peygamber'e
(S.A.V.) ve onlardan (mü'minlerden) emir sahiplerine müracaat etmiş olsalardı,
bunun aslını elbet onlardan öğrenirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki lütfü inayeti
ve esirgemesi olmasaydı, birazınız müstesna olmak üzere, muhakkak ki, şeytana
uymuş gitmiştiniz.» (N
5) Hz.
Peygamber (S.A.V.) İbn-i Abbas'a (R.A.) Kur'ân'ı anlaması için dua etmiş ve
«Allah'ım. O'nu dînde fakih kıl ve O'na te'vili öğret» demiştir. Te'viİ,
tefsirden başka bir şey değildir. O da, ibarelerin istediklerini ve gayelerini
anlamaktır. Şayet tefsir, vârid olan haberlere münhasır olsaydı, «ona ezberlet»
diye dua ederdi[19]
245-
Gazzalî, Kur'ân'ın re'y ile tefsir edilebileceğini benimseyenleri
desteklemekle yetinmemiş, bilâkis, sahabe ve tâbiûndan rivayet edilen tefsirin
sınırı dışına çıkamayanların delillerini de tenkid etmiştir. Onlara başlıca şu
tenkidleri yöneltir:
1) Tefsirin
tamamı Hz. Peygamber'e (S.A.V.) ait olduğundan, tefsir konusunda seleften
rivayet edilenlerin, yine- Hz. Peygamber'e (S.A.V.) sahih bir senedle isnad
edilmiş ve kendisinden işitilmiş olması gerekir. Bu ise, Kur'ân'ın tamamı
hakkında değil, sadece bir kısmı hakkında sabittir. Peygamberimiz Kur'ân'ın
tamamını tefsir etmiş, fakat bize ancak bir kısmı ulaşmış olduğuna göre bir
kısmının tefsiri hakkında kendisinden nakledilenlere dayanarak, diğer bir
kısmının manalarını anlamaya çalışmak hakkımız olmalıdır.
2) Sahabenin
tefsirle ilgili olarak söyleyip de Hz. Peygamber'e (S. A.V.) nisbet
edemedikleri görüşleri, kendilerinin re'y'erine göre yapmış oldukları
tefsirlerdir. Onlar bizden önceki gerçek müslümanlar olduklarına göre, bizim de
onların metodunu benimsememiz, gittikleri yoldan gitmemiz, fıkhî görüşlerinden
istifade ettiğimiz ve Arapça'yla ilgili sözlerini hüccet kabul ettiğimiz gibi,
tefsirle ilgili görüşlerden de istifade etmemiz gerekir. Bütün bunlar, sağlam
ve doğru esaslara dayanan tefsir vâsıtaları elimizde gayet bol miktarda
bulunduğu takdirde Kur'ân'! kendi cehd ve gayretimizle anlamaya çalışmamızda
bir engelle karşılaşmayacağımızı gösterir.
3) Hiç
şüphesiz, sahabe ve onlardan rivayette bulunan tabiun, bazı âyetlerin
tefsirinde ihtilâf etmişlerdir ve aralarını cem ve te'Iif edemeyeceğimiz
(uyuşturmayacağımız) farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bu görüşlerin
hepsinin Peygamberimizden (S.A.V.) duyulmuş olması imkânsızdır. Birisi ondan
duyulmuşsa, diğerleri kabul edilmez. Halbuki, hangisinin reddedilip, hangisinin
kabul edileceği bilinmiyor. Çünkü ondan duyulanlar beli değildir. Bu durum
bizi şüphesiz şu İki sonuca götürür:
a) Bu re'ye
dayanan görüşlerden biri, Hz. Peygamber'den (S.A.V.) duyulmuş olmayabilir. Bu
takdirde, sahabe kendi görüşüne göre tefsir, yapmış demektir. Öyleyse, onlara
uyarak müfessir olma şartlarını taşıyıp dilde, hadis ilminde ve İslâm
esaslarında âlim olanların Kur'ân'ı kendi görüşüne göre tefsir edip anlaması
gerekir.
b)
Kendilerine ulaşan rivayetleri izleyen bir kimse, bunlar arasından birisini,
bir istinbat ve tercih esasına dayanarak tercih eder. Bu da tefsir yapma ve
gizli manaları ortaya çıkarma sayesinde mümkün olur. Belki de bu, mücerred
anlamadan da üstündür. Çünkü, sahabe görüşlerinin bazısını doğru, bazısını
hatalı bulup, tefsirde onların görüşleri konusunda karar verecektir. Bu ise,
kendisine dirayet tefsiri yolunu kapatan kimseden nasıl beklenebilir? Çünkü bu,
onun benimsediği esasa aykırıdır, dolayısıyla bu yönelişi de doğru olmaz.[20]
246-
Gazzalî, dirayet tefsirinin caiz olmadığı yerleri açıklar ve onları iki
noktada toplar:
«Müfessirin âyetin
bahsettiği konuda daha Önceden peşin bir görüşe sahip olup, tabiatında ve
arzularında da ona karşı bir meyil bulunması, aynı zamanda âyeti kendi
maksadlannm doğruluğuna delil olarak gösterebilmek için ele alıp incelemiş
olması halidir. Eğer, o önceden bu görüşe ve arzuya sahip olmasaydı âyetten
elbette onun istediği tefsir ortaya çıkmazdı. Bu bazan bilerek olur ki^ bir
kimse kendi bid'atinin doğru olduğunu ortaya koymak için âyeti ele ahr, fakat
âyetin manasının da ortaya koyduğu mana olmadığını bilmektedir. O, sadece
hasmının zihnini karıştırmak ister. Bazan da bilmeyerek olur, fakat âyetin
muhtemel olması halinde tefsir maksada uygun olan tarafa doğru meyleder, in.
dan da kendi görüş ve isteğine göre bu vechi tercih eder. Yani, görüşü onu bu
tefsiri yapmaya yöneltir. Önceden böyle bir görüşe sahip olmasaydı, bu son görüşü
tercih durumu ortaya çıkmayacaktı. Bu çeşit tefsiri, Batınîler, insanları aldatıp
kendi sapık mezheplerine davet etmek için kötü maksadları doğrultusunda
kullanmışlardır. Onlar, Kur'ân'i kendi görüş ve mezheplerine göre mananın kendi
yaptıkları tefsir olmadığını bile bile ele almışlardır. îşte bu tefsir re'yle
tefsirdir ve yasaktır, işte bu şekildeki re'y, içtihada aykırı sırf arzu ve
isteklere uygun fâsid bir görüşten başka bir şey değildir.»[21].
2) İkincisi,
o konuda nakledilenleri öğrenmeden, âyetleri birbirleriyle karşılaştırmadan,
lâfızları tahsis eden İslâmî örfü anlamadan, rnutlakı takyîd, âmmı tahsis gibi
istinbat yollarını iyice tefrik etmeden ve İzmar, hazf, takdim, te'hir vb.
Kur'ân'm mucizevî üsluplarını iyice kavramadan lâfızların zahirine göre
alelacele tefsire gitmektir. Hiç şüphesiz, bu da ehil olmayanlarca ve
şartlarına uyulmadan yapılmış bir tefsir, tefsirde gerekli malzeme
kullanılmadan yapılmış bir ictihaddir. İşte bu durumda, hata edilmiş ve
sakatlık ortaya çıkmış olur.
Bu aslında, re'y ile
tefsir değildir, ancak güzel olmayan işlere koşmak, sağlam olmayan işler
yapmaktır ki, sadece tefsirde değil her şeyde kötüdür.
247- Gazzalî
ile O'na tabi olan Kurtubî ve ekseri âlimler, Kur'ân tefsirinde, sırf nakle
dayanıp, onunla yetinmenin doğru olmadığı gibi, sırf, rey'e dayanıp onunla
yetinmenin de doğru olmadığı sonucuna varmışlardır. Kuf'ân'ı anlamanın en güzel
ve üstün yolu, Hz. Feygamber'den (S.A.V.) işitip rivayet etme yoludur.
Kur'ân'm, lâfızların delâtet ettiği zahirî tefsirini yapabilmenin yolu, eğer
mevcutsa sahih nakle dayanmaktır. Bu rivayetlerin ve lâfızların lügat manalarının
ışığında, insan aklı, bu manaların aklı ve fikri en ince kevnî ve nefsî
gerçeklere yönelttiği, ufukları ve sınırları çok geniş olan Kur'ân manalarını
açığa çıkarmaya çalışır. Akıl, varlık alemiyle ilgili olayları doğru bir
kavrayışla ortaya koydukça, âyetlerde bu olaylara işaret eden bir takım şeyler
bulur. İnsan aklının kâinat gerçekler ve din hakkında bilgisi genişledikçe,
Kur'ân'ı anlayışı da genişler. Herhalde bu, sahabeden bazılarının işaret
ettiği gerçek olmalıdır..Çünkü Ebu'd-Derdâ şöyle buyurmuştur: «Kişi Kur'ân'daki
vecihleri öğrenmedikçe âlim olamaz.»
İbn-i Hibbân da, !bn-i
Mes'ud'un «Kur'ân'm zahiri, bâtını ve muttali olunacak bir mahalli vardır.»
dediğini rivayet etmiştir. Buradaki bâtın, Şia'nın bir kısmının Hz.
Peygamber'in (S.A.V.) yakınlarına mahsus gördüğü bazı haller değildir. Bâtın
ancak Allah'ın kendilerine üstün akıl ve doğru düşünme kabiliyeti verdiği
üstün basiret sahibi büyük âlimlerin ulaşabileceği Kur'ân tefsiriyle ilgili
olan kevnî (kâinat), nefsî (insan), teşriî, (hukukî) ve diğer gerçekleri
göstermektir. Nitekim, «Göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları yarıp,
birbirinden ayırdığımızı, her canlıyı da sudan yarattığımızı küfür ve inkâr
edenler görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı onlar?» (Enbiya,21/30) âyetinden
tabiat âlimlerinin anladıkları manalara işaret batinî bir tefsir olur. Arap
dilini iyi bilen herkese göre âyetin zahirî manası, zamanla göklerle yerin
bitişik olduğudur. Bu, âyetin zahirî olarak doğru tefsiridir. Fakat kevnî
olayları inceleyip, onların hakikatlerine vâkıf olan âlimler ise, gök ve yerin
nasıl güneş kütlesi içinde olduklarını ve yerin gökten nasıl ayrıldığını
anlarlar ve âyetin bunlara İşaret ettiğini benimserler. Bunları, tabiat
âlimleri, yaratılmış safhalarını ve olaylarını inceleyenlerden başkası
anlamasa bile, âyet onlara işaret etmektedir.
248-
Gazzalî, Arapça lâfızların zahirinden çıkan ve bir kısmı Hz. Peygamber (S.A.V.)
ve sahabeden sema yoluyla sabit olan mananın, ilim ilerledikçe, insanlar tabiat
olaylarına muttali olup, daha önce bilmedikleri şeyleri öğrendikçe, elde edilen
tefsire esas olduğunu anlatır ve şunları söyler:
«Muhtemel
yanılmalardan sakınabilmek için zahiri tefsirde nakil ve sema şarttır. Bundan
sonra anlama, istinbat ve ancak kulaktan kulağa anlaşılabilen garip lâfızların
çıkarılması çok genişlik kazanır. Zahirî tefsiri sağlam olarak ortaya
koymadan, batma ulaşmaya yol yoktur. Kim zahirî tefsiri elde etmeden Kur'ân'ın
sırlarını anlamaya çalışırsa, kapıdan geçmeden evin ortasına vardığım iddia
eden veya Türkçe bilmediği halde Türklerin konuştuklarını anladığım söyleyen
kimsenin durumuna düşer. Bundan dolayı, zahirî tefsir, anlamak için yeterli
bir Arapça Öğrenimine ihtiyaç gösterir.»
O'nun kastettiği
batinî tefsir, daha önce de zikrettiğimiz gibi, Batinî-lerin anladığı manada
batinî tefsir değildir. Batınî tefsir, ancak, Kur'ân lâfızlarının ihtiva
ettikleri incelikleri ve çeşitli ilimlerde yalnızca mütehassıs âlimlerin
lâfzın zahirini, ondaki mecaz, hazf, izmar, umum, husus, mutlak, mukayyed gibi
meseleleri öğrenmeleri ve kendi ilmi seviyeleri ölçüsünde Kur'ân'ın esrarını
araştırıp ortaya çıkarmalarıdır. Kur'ân'm manaları ve sırları konusunda şöyle
diyor:
«Bu sırlardan bir
kısmı, ilimde yüksek payeye ulaşanlara, ilmî seviye, kal-3Î safvet, iyiden
iyiye düşünebilme ortamı ve istekli olmaları ölçüsünde ortaya çıkar. Herkesin
bu hususta en üstteki dereceye yükselmede bir sınırı vardır. Bu »aı üst noktayı
elde etmeye tamah edilmez. Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa bile Allah
kelâmının sırlarına nihayet yoktur ve en son noktasına varmak mümkün
değildir..»
İşte bundan dolayıdır
ki, zahirî tefsir bakımından âlimler ortak bir noktada oldukları halde,
tefsirdeki sırlar açısından farklı şeyler ortaya koyarlar. Ancak tefsirde
zahirle yetiniimez.»[22]
249-
Gazzalî'nin açıklamasından öncekiler, !bn-i Teymiyye'nîn, kendi ifadeleri ve
onlar için gösterdiği delillerin işaret ettiği gibi, Kur'ân tef-sirindeki
re'yeten kaçınan görüşleridir. Gazzalî'ye gelince o, gördüğümüz gibi, tamamen
rivayet tefsirine bağlı kalmaz, fakat O'na muarız olmayı ve sahih bir isnadla
ve Hz. Peygamber'den (SAV.) duyulmuş olduğu takdirde, onun aksine bir tefsir
ortaya koymayı da mubah görmez. O'na böre müfes-sir ancak, Arapça'nın
üsluplarına, Kur'ân'ın anlatım metoduna, Hz. Peygamber'den (S.A.V.) rivayet
edilenlere, Kur'ân'daki umum, husus, takyid, itlak, izmar ve hazf gibi
hususlara tam olarak bağlı kalacaktır. Bunlar gerçekleştikten sonradır ki,
müfessir geri kalan manalara dalabilir, ibarelerin işaret ve üslubun ima
ettiği, âlimlerin iyice düşünüp ortaya koyabileceği ve ilmi keşiflerin çoğalıp
genişlemesiyle izah edilebilecek olan lâfızlar içinde gömülü bir takım sırları
ortaya çıkarabilir.
Acaba, İbn-i
Teymiyye'nin böyle bir yönelişe gönlü razı olur mu? Yani o, Kur'ân'ın sırlarını
anlamaya, manalarını ve sırlarına daima cihetine gitmeye yönelmez mi? Biz,
İbn-i Teymiyye'nin, hükümlerin
illetlerini çıkarmak, maksadlarını ve ne murad ettiklerini, izlenilen
sebebi [menati) kavrayabilmek için maslahatla (yarar) ilgili manaların peşine
düştüğünü. Kitap ve Sünnet'in kendisini aydınlatan ışığında yürüdüğünü, daha
çok fıkhı derinliğini gösteren bir incelemeye giriştiğini ve zahirde kalmayıp
maslahatla ilgili gayelere ve maksadlara yöneldiğini görüyoruz. Varlık âlemi
ve insan tabiatıyla ilgili olan âyetlerin ufku geniştir. Bunlarla ilgili
olayların keşfedilmesiyle Kur'ân hükümleri ve manalarının inceliği ortaya
çıkabilir. Acaba, İbn-i Teymiyye bunlardan uzak kalmış mıdır? Bunları, arkasından gitmenin sahih olmadığı
bir bid'at mı sayar? O, Kur'ân'daki i'cazın bir kısmını ve manalarını anlamaya gayret sarfetmekte bir engel görmez mi? O'nun icaz ve tefsirini ortaya
koymakta, üslup ve i'caz metodlarıyla ilgili belagat sırlarını kavramaya çalışmakta
bir engel görür mü? O'na bakmayı bid'at mi sayar? Böylelikle, İbn-i Teymîyye;
icaz bablarından birinden, hem de en açığından gafil midir?
Elbette, biz, İbn-i
Teymiyye'yi böyle olumsuz bir tutum içinde olmaktan tenzih ederiz. Çünkü, o,
Kur'ân'daki yakın ve uzak işaret ve maksad-lan iyice anlamaya çalışır. Nitekim,
«İyi şeyler iyilerindir» (Nur, 24/26) âyetinin tefsirinde, kadın ile erkeğin
sahih olmayan bir akidle evlenmelerinin zayıf bir evlenme olduğunu, sağlam bir
evliliğin kalbi beraberlik olduğunu anlatır ve şöyle der:
«Yüce Allah'ın (C.C.)
bu sözü, lâfız cihetinden bunu gösterir. Yine, aynı şekilde, günahkârlarla
arkadaş olmamaya onlarla evlenmenin yasaklanmasına da delâlet eder. Bu
sebeble, arkadaşlık, sihrî hısımlık kurma ve dost olmak,( ancak Allah'ın
(C.C.) istediği şekilde kendisine kulluk edenlerle olabilir. Bu hususa,
Sü-nen'deki «Mü'minden başkasıyla arkadaşlık etme, yemeğini de Allah'tan
hakkıyla korkandan başkası yemesin.» hadisi de delâlet etmektedir.»[23]
Hiç şüphe yoktur ki,
bu, âyeti anlatmak istediği yakın ve uzak manalara göre tefsir etmektir.
250- İbn-i
Teymiyye, bu görüşte olduğuna, bunu beğendiğine, böylece tefsir yaptığına
göre, O'nun kendi mücerret re'yi ile tefsire yanaşmadığını nasıl
söyleyebiliriz? Onunla Gazzalî'nin ayrıldığı noktalar nelerdir?
Bana öyle geliyor ki,
birbirlerinden ayrıldıkları başlıca İki nokta var:
1)
İbn-i Teymiyye'ye göre, zahirî tefsir
ister sahabe, ister tabiûn-dan gelsin rivayetlere dayanır. Ayrıca, sözün ifade
tarzı gözönünde bulundurularak gerekli mana, geçen âyette görüldüğü üzere, bu
rivayetlerin, bilinen zarurat-ı diniyyenin ve gelen sahih haberlerin ışığında
çıkarılır. O, bütün bu gerekli olan manaları alır ve doğruluklarına nebevî
hadisleri delil gösterir, belagat sırları hususunda asardan olan esas manayı
kavrar. Bu tefsirin ışığında da belagat esrarını ve i'caz delâletlerini
kavramaya gayret eder.
Gazzalî'ye gelince,
âyet hakkında Rasulullah'tan (S.A.V.) işitilmiş olan sahih isnadı iyice öğrenir
ve o noktadan öteye geçmez. Eğer böyle bir haber gelmemişse, kendi görüşü
doğrultusunda içtihad eder ve bu görüşünün ışığında yürür, sonra da dinin
ruhuna aykırı düşmeyecek şekilde geniş tefsirlere girişir.
2)
Ayrıldıkları diğer nokta, Allah'ın (C.C.) sıfatlarıyla ilgili âyetlerin tefsiri
hususudur. İbn-i Teymîyye bu noktada tamamen selef-i sâlihinin görüşü üzerinde
kalır, O'ndan dışarı çıkmaz, asla bu sınırı aşmaz. Metod olarak onların
metoduna sâdık kalır ve başka hiçbir metoda başvurmaz, O, bu noktada sahabeden
gelen tefsiri iyice açıklığa kavuşturma maksadı dı-Şinda başka tefsirlere
girişmeye izin vermez.
Vine O, herhangi bir
rivayet bulamadığı takdirde, bazı âyetlerin tefsi-riyle ilgili olarak
tahlillerde bulunsa ve gelen haberlerden bazılarını tercih etse bile, Allah'ın
(C.C.) sıfatlarıyla ilgili âyetlerde sahabe kavilleri üzerinde kalıp, onlardan öteye
bir tefsire girişmez. Bu husustaki bakış açısı, böyle bir tefsirin vahdaniyet
akidesinden bir parça olması ve Peygamber'!-mizin (S.A.V.) O'nu tefsir etmeden
bırakmış olmasının düşünülemeyeceğidir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu
tefsin O'ndan alıp öğrenenler ise sahabedir. Başka bir açıdan, o, diğer bir
takım âyetlerde ihtilâf etmiş olsalar bile, sahabenin Allah'ın sıfatlarıyla
ilgili âyetlerin tefsirinde ihtilâf etmedikleri görüşündedir. Bu konuda aynen
şöyle demektedir:
«Şüphesiz ki, Allah'ın
(C.G.) sıfatlarıyla ilgili âyetlerin te'vilinde sahabeden gelen herhangi bir
ihtilâf yoktur.Ben, sahabeden nakledilen tefsirleri ve onların rivayet
ettikleri hadisleri inceledim. Bu hususta, Allah'ın lütfettiği kadarıyla bir
çok büyük ve küçük tefsir kitabına vakıf oldum. Fakat, şu ana kadar, sahabe-den
birinin Allah'ın (C.C.) sıfatlarıyla ilgili âyetleri veya Allah'ın (C.C.)
sıfatlarıyla ilgili hadisleri bilinen manalarının muktezasmın aksine herhangi
bir şekilde te'vil ettiğini görmedim.»[24]
Bu anlatılanlar,
Allah'ın sıfatları açısından, İbn-i Teymiyye'nin rivayet tefsirindeki bakış
açısıdır. Gazzalî ise Allah'ın (C.C.) sıfatları ve başka tefsir meselelerinde,
Rasulullah'tan (S.A.V.) işitildiği sabit olanlar dışında hiçbir şeye bağlı
kalmaksızın İugavî manaların, Arapça anlatım tarzının, Kur'ân'î metodun ve
mutlak tenzih ruhuyla bağdaşan durumların ışığında yürür.
Görülüyor ki, İki yol
arasındaki farklılık, büyük ve derindir. Herhalde, bu iki âlimin özel olarak
Allah'ın (C.C.) sıfatlarının tevilinde, genel olarak da Kur an'ın tefsirindeki
ihtilâflarının da esasını teşkil etmektedir.
251- İşte
bu, Huccetü'l-İslâm Gazzalî'nİn metoduyla mukayeseli olarak, her ne kadar
sahip olduğu vasfın verdiği bir kürsüye oturmasa da asrının Şeyhülislâmı olan
İbn-i Teymiyye'nin tefsir metoduna bir işarettir.
Görüyoruz ki,
tefsirindeki bu metod, bu İki âlimin birçok meseledeki ve insanların «ilimde
derinleşenler dışındakilerine tevili gizli olan müte-şâbihlerdendir» dediği
lâfızların manalarındaki ihtilâflarının da esasıdır.
Şimdi, tefsir
metodunu, Allah'ın (C.C.) sıfatları ve akâid konularına uygulamaya geçelim.[25]
252- İbn-i
Teymiyye, felsefeyi inceledi ve öğrendi. Fakat, onu yıkmak için inceledi.
Felsefeyi müslümanlarm düşüncesine
«Bu konularda, Hz.
Peygamber'in (S.A.V.) neyi arzu ettiğinin açıklanması, ancak aklen zıt (aklî
muarızı) olan düşünceyi terketmek ve bunu Peygamberlerin getirdiği naslardan
önce yer verilmesinden kaçınmakla tamam olduğuna göre, biz bu kitapta insanları
Allah'ın yolundan Peygamber'imizin (S.A.V.) gayesini anlamaktan ve haber
verdiği konularda O'nu tasdikten alıkoyan bozuk kanunun fesadım açıkladık.
Çünkü, Hz. Peygamber'in (S.A.V.) ne kasdettiğini anlamaya karşı hangi delil
getirilirse getirilsin, O'nu reddeden aklî bir muarız takdir edilmesi fayda
vermez. Aksine, bu durumu, Hz. Peygamber'i (S.A.V.) ve onun sözüyle istidlal
eden bir kimseyi eksik görmek olur. Bu kimse, kendisinde, gıdanın faydasını engelleyen
zararlı karışımlar (maddeler) bulunan bir hasta gibidir. Bu gıda, O'nu bozan
zararlı karışımların bulunmasıyla birlikte bir fayda vermez. Cenab-ı Hakk'-m
sıfatlarının tamamını veya bir kısmını, O'nun her şeyi yaratmasının genel oluşunu,
emrini ve nehyini, âhiretin mümkün oluşunu ve bunun gibi konulan inkâr etmek
üzere kesin bir delil bulunduğuna inanan bir kalb de bu hasta gibidir. Bu
konuda, O'na Kitap ve Sünnet ile istidlal etmek fayda vermez.. Ancak bozukluğu
bazan özetle, bazan tafsilâtlı olarak bilinen bu zıt düşüncenin (muarızın)
bozukluğunun açıklanmasıyla bu fayda gerçekleşebilir.»[26]
253- O
halde, İbn-i Teymiyye felsefeyi ve filozofların fikirlerini, arkasındaki
gerçekleri öğrenmek için değil, İslâm dinine zıt olan düşüncelerinin batıl
olduğunu açıklamak için okuyup incelemiştir. Evvelâ Hz. Peygamber'in (S.A.V.)
getirdiklerine inanmaktadır. Sonra, onlar vasıtasıyla, felsefenin
kötülüklerini iskat etmek istemiştir. Bu kötülüklerin mahiyetini bilmek, buna
bağlı olarak bu bilgiden sonra onun saçma olduğunu açıklamak İstemiştir.
İbn-i Teymiyye, bu
konuda Gazzalî'nİn (R.A.) metodundan ayrılmıştır. Gazzalt felsefeyi, hakikati
öğrenmek için okumuştur. Doğru olan gerçeğe ulaşmak için nefsini her şeyden arıtmış
ve «şüphe»yi bir yol kabul etmiştir. Fakat, Gazzalî'ye filozofların
söylediklerinin bâtıl olduğu aşikâr olmuş, tekrar dine dönmüş, kendini tanıdığı
sufîyâne halvetlerde hakikatların nuru gönlüne doğmuştur. Sonra filozoflara
hücuma yönelmiş ve onların düştüğü tutarsızlıkları açıklamıştır.
Bununla beraber, o,
felsefî düşüncelerden acaba sıyrılabilmiş midir? Gerçek şudur ki; Gazzalî'de bu
düşüncelerden bir iz kalmıştır. Hatta, o, bunları terkedememiş ve aklı, felsefî
bir hüviyete sahip olmuştur. Felsefenin dallarından birisi olan mantığı
müstakil bir bölüm yapmış ve onu kendi İncelemesinin bir parçası kılmıştır.
Usulu'l-Fıkh ilmine dair üç temel eserden [27] birisi
kabul edilen el-Mustasfa fî ilmi'l-usûl'ün girişinde, ölçüsü mantık olmadıkça
ilim dallarından herhangi birinde hakikatlerin tam olarak bilinmesinin mümkün
olmadığını ortaya koyar. Mantık ilmini kısaca açıkladığı Kitabu'l-Mustasfa'nın
girişinde şöyle diyor:
«Bu girişte, aklın
idrak edebileceği hususlar ile onların tarif ve burhan konusunda kapsamını
zikredeceğiz. Hakiki tarifin ve hakiki burhanın şartını ve kısımlarını,
Mihakku'n-Nazar ve Mi'yaru'1-tlm kitaplarında zikrettiğimizden, bir metod veya
bir parça olarak zikredeceğiz. Bu giriş, Usul ilmine ait olmadığı gibi, onun
özel mukaddimelerinden de değildir. Bilâkis o, bütün ilimlerin mukad-dîmesidir.
Bunu iyice bilmeyen bir kimsenin bilgilerine asla güvenilmez.»[28]
Bu, felsefenin
bölümlerinden birine olan derin inançtır. Çünkü Mantık ilmi, felsefenin
dallarından birisidir, hatta Aristo'nun kendisinden sonraya bıraktığı en büyük
mirastır.
254- Bu
durum, felsefenin incelenmesinde iki âlimin maksadı arasındaki başlıca
farklılıktır. Birincisi onu yıkmayı, ikincisi onun bir kısmını baştacı yapmayı
vazife edinmiştir. Bundan dolayı, Gazzalî'nin öğrencilerinden bazıları şöyle
demiştir: «Gazzalî, felsefenin derinliklerine girmiş ve fakat çıkmak
istediğinde bunu başaramamıştır.» Akaid ve usulu'l-fıkh incelemesinde de
benimsediği bu felsefî metodlar, felsefe Ve filozoflar hakkında görüşlerinde
beliren hayret duygusu, bundan dolayıdır. O'nun filozoflara hücum edip,
tutarsızlıklarını açıkladığını görürken, aynı anda ilimlerinden birini alip,
bunu ilimlerin tek ölçüsü yaptığını da görürsünüz. Bu tutumu yüzünden, İbn-i
Teymİyye, Gazzalî hakkında şunları söylemiştir:
«Ebu Hâmid'in
sözlerinde, filozofları reddetme ve onların tekfiri, nübüvvet ve başka
konuların ta'zimi bulunmakla, yine sözlerinde doğru, güzel, hatta çok kıymetli
ve faydalı hususlar bulunmakla birlikte, bazı sözlerinde felsefi unsur ve
nübüvvete, hatta sarih akla aykırı ve fakat filozofların metodlanna uygunluğu
sözkonusu hususlar da bulunmaktadır. Bu konuda, Horasan, Irak ve Mag-rib
âlimlerinden bazı gruplar hayli söz söylemişlerdir.»[29]
Yine bu konuda, İbn-i
Teymİyye şunları söylüyor:
«Ebu Hâmid,
filozofların söylediklerinin tamamına katılmaz. Her ne kadar kendisine nisbet
edilen kitaplarda, onların metodlarına uygun görüşleri varsa da, bir yerde
onları küfre ve dalâlete nisbet ediyor. Hatta felsefe konusunda yazılmış,
belki de «Madnûnetun biha alâ gayri ehlihâ» denilen kitaplarında, onları Is.
lâmî ifadelerle anlatmış olmakla birlikte, müslümanlann, yahudilerin ve
hırisiİ-vanlarm dinlerine sırf muhalefet vardır. Fakat, bazı kimseler, bu
kitapların Gaz-zali'ye nisbetinin iftira olduğunu, bazıları ise o fikirlerden
vazgeçtiğini söylüyorlar. Bu kitaplarda söylediklerinin bazılarını, çeşitli
yerlerde açıkladığı konusunda şüphe yoktur. Bu nevi dalâlet (hata) cinsinden
şeyleri, el-Munkiz mine'd-Da-lâl ve diğer kitaplarında kaydetmiştir.»[30]
Sonra, Gazzalî'nin
felsefe kitaplarından ve filozofların sözlerinden nakiller yaptığını açıklamış
ve hukukçu ve kelâma Ebu Abdillah al-Mazerî'-nin şöyle dediğini nakletmiştir:
«îbnu Mazeri şöyle
dedi: Felsefî ilimlerde İbn-i Sina'nın İşaret ettiği birçok konuda Gazzalî'nin
ona itimad ettiğini gördüm. Hatta, bazı yerlerde O'nun sözünü hiç
değiştirmeden» bazan da değiştirerek naklediyor. $eriatm sırlan konusunda
O'ndan daha bilgili olduğu için, îbn-i Sina'dan daha ileri derecede o sözleri
şeriata uyguluyor. Gazzalî, felsefe ilminde İbn-i Sina'ya ve Ihvanu's-Safa risalelerinin
müellifine itimad etmiştir.»[31]
255- Bu
anlatılanlardan, Gazzalî'nin kendisini nasıl felsefeye verdiği ve ondan dışarı
çıkamadığı ortaya çıkıyor. Çünkü, o, felsefenin gerisindeki hakikati öğrenmeyi
amaçlamıştır. Buradaki niyeti, felsefeyi derinliğine öğrenmek için bir sebeb
olmuştur. Zaten, felsefe muhitinde yaşamıştır. Şeriat ilmini,, felsefî akılla
karıştırmıştır. Şeriata felsefeyi sokmuş veya bilerek ya da bilmeyerek
felsefeye şeriat kisvesini giydirmiştir.
İbn-İ Teymiyye'ye
gelince o, felsefeyi yıkmak için öğrenmiştir. Felsefeyi okur ve anlardı.
Felsefî muhitin dışında bulunmuş ve onun derinliklerine girmemiştir. Metodunda
Gazzalî'ye şiddetle karşı çıkmış, hatalarını ve sürçmelerini derinlemesine
araştırmaya başlamıştır.
O, ister akaid
metodunda olsun, ister pratik hukukta ve amelî hükümlerde olsun, şeriat
ilminin sadece nübüvvetten kaynaklandığmı düşünmüştür. Çünkü, nübüvvet,
bunların tamamını getirmiştir. Nübüvvetin getirdiği husus, onu bilmenin kaynağı
ve onu tanımanın yoludur, onun di-şında başka bir yol yoktur. İbn-i Teymiyye'ye
göre, aklî mukaddimeleri, şer'î incelemeden öne alanlar, Kur'ân'da vârid olanların
o metodla yürüdüğünü kabul edip, mukaddimelere uygun olması için onları açık
bir şekilde te'vîl edenler, akıl ilmini nübüvvet ilmine üstün kılan
kimselerdir. Bu konuda şunları söylemiştir:
«Kitaplarında nazar,
delil ve İlim kavramlarına öncelik verirler. Nazar İlmi gerektirir ve vaciptir.
Nazarın, delilin ve ilmin cinsi konusunda, doğru ve yanlışın karıştığı bîr
takım açıklamalar yaparlar, Sonra, dinde asıl ve delil olana gelince, arazın
sonralığını cisimlerin sonralığma delil getirirler. Oysa bu, dinde sonradan
ortaya çıkarılan bir delildir.»[32]
İbn-i Teymiyye,
aşağıdaki sebeplere dayanarak bunları tenkid ediyor;
Onlar, incelemelerinde
bu aklî açıklamayı, nübüvvetin getirdiklerinden öne alırlar. Sonra, Kur'ân'da
gelen sıfatlar hakkında onun kanunlarıyla hükmediyorlar ve onun
yönlendirmesine göre yönlendiriyorlar. Ona uygun düşeni geldiği şekliyle kabul
ediyorlar; uygun düşmüyorsa o yönde tevcih ve ona göre te'vil ediyorlar. Bu
metodda sünnete iltifat etmezler. Sünnetin, Kür'ân'ın sarihi, onda bulunan her
şeyin açıklayıcısı ve onun tefsiri için tek yof olduğunu tanımazlar.
İbn-i Teymiyye, bu
metodu, hakimi mahkum kıldıkları, hüküm verici ve akıllara kılavuzluk yapan
nübüvveti aklî araştırmaya mahkum ettikleri ve ona boyun- eğdikleri için tenkid
ediyor.[33]
256-
Meâricü'l-Vüsûi adındaki r
1) Filozoflar: Bunlar şu görüştedirler:
«Kur'ân halkın
çoğunluğuna kendisini kabul ettiren hatabî (bir metod ve iknâi mukaddimeler
getirmiştir. Filozoflar, kendilerinin burhan-ı yakın olduklarını iddia
etmektedirler.»
2)
Kelâmcılar (Mütekellimûn) : İbn-i Teymiyye, bunların, aklî hükümleri, Kur'ân
âyetlerinin düşünülmesinden öne aldıklarını, az önce belirttiğimiz gibi
mahkumu hakim kıldıklarını
zikretmektedir. O'nun, bu grup
hakkındaki sözlerinden, bu keiâmcıların Mu'teziie olduğu anlaşılmaktadır.
3)
Alimlerden bir grup, Kur'ân "a, doğru yola ulaştırıcı, mürşid olması,
gerçeği ortaya koyan ve ispat eden delilleri içermesi ve sadece ikna smacı yönünden bakmazlar. Bilakis, Kur'ân'da tevhid
ve Allah'ın sıfatlarına delâlet eden âyetlere, ispat edici deliller olarak
değil de haber olmaları yönüyle bakarlar. Hz Peygamber'e (S.A.V.) imanın sabit
olduğu, bunu gösteren delillerin İzaha muhtaç olmadığı görüşündedirler. İbn-î
Teymiyye onları, Cenab-ı Hakk'ın kitabında açıkladığı esaslardan
yüzçevirmeleri, bizatihi kendileri kat'î ve kesin bilgi ortaya koyan delillere
iltifat etmeyişleri dolayısıyla kınamıştır. Bu grup ile az önce geçen
kelâmcılar hakkında şöyle diyor:
«Yüce Allah'ın (C.C.)
kitabında açıkladığı esaslardan yüz çevirdikleri için, bu iki grup kınanır.
Çünkü, bu esaslar, dinin esasları, delilleri ve âyetleridir. Bu İki srup. bu
esaslardan yüz çevirince, Cenab-ı Hakk'ın; «Bunlar da eraredildikleri
hakikatlerden nasib almayı (Peygamber'e İman etmeyi) terkettiler. Biz de aralarına,
kıyamet gününe kadar sürepek kin ve düşmanlık bıraktık.» (Maide, 5/14)
buyurduğu gibi, aralarında düşmanlık ortaya çıkmıştır.»
İbn-i Teymiyye'nin bu
grup adına kınadığı kusur, onların Kür'ân'ın haberlerine sarılmaları ve
delillerine ise iltifat etmemeleridir. Kelâmcılar da bunlar gibidir. Çünkü,
kelâmcılar, her ne kadar diğer.aklî deliller yoluna girmişlerse de, Kur'ân
delillerine itifat etmemişler ve metodundan ayrı bir tarzda onunla tanışmaya
yönelmişlerdir. Fakat bu üçüncü grup, herhangi bîr şeye yönelmiş ve sadece
Kür'ân'ın haberleriyle yetinmişlerdir.
4) Bu grup,
Kur'ân'ın getirdiğine iman etmiştir, kendilerinin de bu konuda düşünceleri
vardır. Yukarıda zikredilen grupların hepsine muhalefet etmişlerdir. Bunlar,
şöyle düşünüyorlar: «Onların metodiarı zararlıdır. Selef de bu metoda ve
zemmedilmeyi gerektiren benzeri metodlara girmemiştir. Ancak, onların
düşüncesine göre, Kur'ân'tn delilleri mücmeldir ve tafsile muhtaçtır.
Muhalifleri silip süpürmek için, başka delillerle donanmak gerekir.»
Böylelikle, kelâmcılarm delillerine yönelmişler ve onların ulaştığı neticeye
varmışlardır. Bu fırka hakkında İbn-i Teymiyye şöyle diyor:
«Onlar, bid'at
olduğunu kabullenmelerine rağmen, bazan kelâmcılann metoduna inanırlar.
Peygamberin getirdiğinin gerçek olduğunu açıklayan Kur'ân'da Allah'ın
zikrettiği delillerin kapılarım açmazlar. Zeki kimse, o delilleri bilmekle
taklidden, dalâletten, bid'atten ve cehaletten kurtulur.»
Me'âricü'l-Vüsûİ
adındaki r
257- İbn-i
Teymiyye'nin bu gruplara yönelttiği tenkidlerden, şöyle bir düşünceye sahip
olduğu anlaşılmaktadır: Kur'ân, kendisindeki delil ve hüccetlerle birlikte,
İslâm âkidesini öğrenmek isteyene tek başına yeterlidir. Bu, O'nun Allah'tan
geldiği sabit olmuş bir kitap sıfatıyla değil, aksine vahdaniyet, Allah'ın
sıfatları ve âhiret gününü ispat etmek üzere, ortaya koyduğu delillerden
dolayıdır. Onda sadece, haber verme değil, bu haberin doğru olduğuna dair delil
de vardır. Kur'ân bizatihi kendinde doğruluğun delilini de taşımaktadır.
İbn-i Teymiyye'nİn
rftütekaddimûn ve müteahhirûndan muhalefet ettiklerine karşı yönelttiği en
önemli tenkit, Ku'r'ân'in delillerini ihmal etmeleridir. O'nu müteessir eden
hususların en önemlisi, filozofların Kur'ân'm delillerine hakkını vermemekle
yetinmeyerek, bilâkis:
«Kur'ân delilleri
hatabî ve iknaî delillerdir, onlar kesin ve bağlayıcı burhan değildirler.
Mantık ilminin ihtiva ettiği
deliller, hakikî burhanlardır.»
şeklinde hücum
etmeleridir. O, kelâmcıları da Mu'tezile'den kabul eder. Eş'arîler ve onların
kardeşleri olan Maturidilerden delillendirme konusunda Eş'arîlerin metodlarına
uyanlar bu konuda, filozofların görüşlerini kabul ediyorlar demektir. Hatta,
onlardan bazıları, konuyu filozoflar gibi açıklıyorlar. Razî şöyle diyor:
«Usul meselelerinde
sem'iyyât (peygamberden duyulanlar) ile istidlalde bulunmak, hiçbir durumda
mümkün değildir. Çünkü, onlarla istidlal etmek, zannî mukaddime ve aklî muarızı
kaldırmaya bağlıdır. Muarızın ortadan kalkmasıyla bilgi ortaya çıkmaz. Çünkü,
dinleyenin hatırına gelmediği halde, Kur'ân'm aynı konuda gösterdiğine aykırı
düşen aklî bir delili bulunabilir. Konunun lügat, na. hiv ve sarfın naklî,
mecaz, ızmar, tahsis, müşterek vb. nin nefyinde olduğu gibi, çeşitli yönlerini
uzunca açıkladık.»[34]
İbn-İ Teymiyye, bu
görüşe şiddetle karşı çıkmıştır. Çünkü bu düşünce, sadece Mantık ilminin
metoduna uygun olan burhanların varlığını kabule götürür. Sanki, İslâmî bilgi,
kendisinin anlaşılmasını Yunan Mantığına borçludur. O'nu bu tenkide yönelten
en önemli husus, sahabenin önünde bu hikmetli dini ve onun akaidini anlamak
için kafi vesileler olmadığı sonucudur. Çünkü, onlar hicrî ikinci asırda İslâmî
düşüncesine giren Aristo Mantığını bilmiyorlardı. Sanki, sahabe, bu dinin
esaslarını ancak zannî bir tarzda biliyor ve kat'î metodları bulunmuyordu. Bu
konuda İbn-i Teymiyye şunları belirtiyor:
«Onlar şunu
söylüyorlar: Hz. Peygamber (S.A.V.) kendisine indirilen âyetlerin manasım
bilmediği gibi, ashabı da bilmiyordu. Bilâkis, onlarm bu düşüncesinin zaruri
sonucuna göre, bizzat, sıfat hadisleri konusunda söylediğini bilmiyor,
hatta manasını bilmediği
sözlerle konuşuyordu.»[35]
Hz. Peygamber
(S.A.V.), Kur'ân'daki sıfatların, daha sonra kelâm âlimlerinin de benimsediği
gibi, felsefî kaidelerle uygunluk gösteren herhangi bir. te'vlline
yönelmemiştir. Çünkü, onun ilmi, Kur'ân'dır ve bildiği deliller de yalnızca
Kur'ân'm delilleriydi. Sahabe, onlardan sonra tabiûn, müçtehid fakîhler de
böyledir. Çünkü, onlar Yunan Mantığını ve Kur'ân'da bulunanları kelâm âlimleri
gibi te'vil etmeyi bilmiyorlardı.[36]
258-
Müslüman âlimlerin tutunduğu ve usul ilminin mukaddimesine Ebu Hâmid
Gazzalî'nin soktuğu Mantık'm tümünün Aristo Mantığından kaynaklandığını gördü.
Sabîîlerİn ilimlerinden saydığı bu Mantığa hücum etti ve onu toza dumana boğdu.
Mantık'ın İslâm düşüncesine sonradan girmiş olduğunu, İslâmî hakikatleri
idrakin ona ihtiyaç göstermediğini, onun doğru olmayan bir ölçü ve ancak bir
evham veya evhamın kaydedilmesi olduğunu açıklamaya başladı. Bu hücum konusunda
ona, Gazzalı'den önceki fakihlerin mantığa boş olmayan bir gözle bakmaları ve
İslâmî ilimler konusunda ondan çekinmeleri, onun ilimler için bir ölçü oîarak
ele alınmasının gerekliliğini ilk açıklayanın Gazzalî olması, ondan
öncekilerin bunu gizlice almaları ve bunu Hüccetü'l-telâm gibi açıkça
söyleyememelerl cesaret vermiştir.
İbnu's-Salâh, Mantık'm
tümünün kötü olduğunu kabul ediyor ve şöyle diyor:
«Mantık felsefeye
giriştir. Şerre giriş ise yine serdir. Onu Öğrenmek ve öğretmekle meşgul
olmak, Şâri'nin mubah kıldığı hususlardan değildir. Sahabe, tabiûn, müçtehid
imamlar, selef-i sâlih ve onlara uyanlardan hiç kimse onu mubah saymamıştır.»
İslâmî ilimlerde,
felsefî ve mantıkî terimler kullanma konusunda şöy-îe diyor:
«Bu, çirkin
münkerattan ve sonradan uydurulmuş yamalardandır. Şer'î hükümler konusunda
Mantık'a asla ihtiyaç yoktur. Mantıkçının, Mantık ilminde, tarif ve burhan
konusundaki iddiaları saçmalıktır, Allah' Taalâ, her doğru düşünce sâhibini ve
özellikle şer'î İlimler nazariyelerinin hizmetçilerini bunlardan müstağni
kılmıştır. Şeriat ve onun ilimleri tamamlanmıştır. Âlimleri, hakikatlerinin ve
inceliklerinin deryasına Mantık, Felsefe ve filozoflar olmadan dalmışlardı*. J?
kendisinin. Mantık ve Felsefe'yle umduğu bir fayda sağlamak için ilgilendiğini
iddia ederse, O'nu şeytan aldatmıştır.»[37]
259- İbn-i
Teymiyye, şüphesiz, İbnu's-Salâh'm fetvasını kabul ediyor. Gazzalî'nin
el-Mustasfâ girişinde ilimlerin tümünün
ölçüsü olarak
Mantık'ı kabul
etmesinin âiimlerce çirkin görüiüşünü naklediyor ve şöyle diyor:
«Tanınan
cedelcilerden, Bağdat Nizamiye Medresesi'nİn müderrisi Yusuf ed-Dımaşkî'den
nakledildiğine göre, o bu görüşü kabul etmez ve şöyle derdi: «Ebu Bekr, Ömer,
filanca, filanca... yani aydınlık ve kesin bilgisi büyük o mutlu insanlar, bu
girişi ve onun sebeplerini tanımamışlardır.» Şeyh Ebu Amr şöyle dedi -ki ben
bu konuda Kitabu'I-îmtâ ve'l- Muânese'nin yazarı Ebu Hayyan et-Tev-hidî'nin
naklettiği hususu zikrettim-: Vezir İbnu'l-Furât'ın Bağdat'taki meclisinde
seçkin kimseler, kelâmcı ve diğer gruplardan çeşitli kişiler biraraya geldi,
Mecliste hıristiyan filozof Matta da vardı. Vezir «Hakk't batıldan, hücceti
şüpheden, şekki yakinden ayırıp bilmek için Mantık'tan başka yol yoktur.»
görüşünde olan Matta ile tartışmak İçin aranızdan birinin ortaya çıkmasını
istiyorum» dedi. Faziletli bir kişi olan Ebu Sâid es-Seyrâfî ortaya çıktı ve
karşısındakini ikna edene kadar onunla tartıştı.»[38]
Böylece, İbn-i
Teymiyye'nin Mantık ilmine —daha önceki âlimlerin görüşlerine bağlanarak ve
Mantık'ı Yunancadan Arapçaya çeviren kimsenin onu savunmasından dolayı— hücum
ettiğini görüyoruz. O bu konuda şuna inanıyor: Filozofların ve kelâmcıİarın
izlediği ve sonradan Gazzalî tarafından bütün dinî ilimler için
genelleştirilen mantıkî usullerden dolayı âlimler Kur'ân delillerinde kusur
aradılar. Onların bu görüşleri, tevhid delilleri ve burhan-i yakîn konusunda
sahâbinin bilgisiz oldukları sonucuna götürür. Halbuki onlar, bu konuda sadece
zanna dayanarak hüküm vermiş oluyorlar.[39]
260- Ebu
Saîd es-Seyrâfî ile Matta b. Yunus arasında geçen ve İbn-İ Teymiyye'nin işaret
ettiği tartışmadan iktibas yapmak güzel olacak sanıyorum. Bu münazara, tam
olarak Ebu Hayyân et-Tevhidî'nin Kitabu'J-İmtâ ve'l-Muânese adlı eserinde
vardır. Münakaşa, Matta'nın Mantık ilminin gayesini açıklamasıyla başlar.
Matta; «Mantık,
kendisiyle, gerçek sözün zayıf sözden, bozuk mananın doğrusundan bir ölçü gibi
ayirdedilerek bilinebildiği söz vasıtalarından birisidir. Ben, Mantık vasıtası
iîe tam olanı eksikten, değerli olanı değersizden ayırıp bilirim.
Ebu Saîd:
— Hata ediyorsun.
Çünkü, gerçe?: söz zayıfından, alışılmış ibare ve nahiv kurallarıyla
ayırdedilir. Nitekim, biz Arapça konuşuyorduk... Bozuk mana doğrusundan akıl
vasıtasıyla ayırdedilir. Biz, akıl vasıtasıyla araştırırken, farzet ki, tam
olanı eksik olandan ölçü (vezin) metoduyla ayırdın. Pekiyi, Öîçülen şeyin
hangisinin demir veya altın yahut da sarı
bakır olduğunu nereden bileceksin?
Senin, Ölçüyü
bildikten sonra, ölçülen şeyin cevherinin, kıymetinin ve sayması uzayacak diğer
sıfatlarının bilgisine muhtaç olduğunu görüyorum. Buna göre güvendiğin ölçünün
sana bîr yaran olmamıştır. Onun gerçekleştirilmesinde, senin gayretin, bir tek
yönden az bir fayda sağlamıştır.
Felsefe, hikmet ve
bilinen bedihiyâtta Yunanlıların üstünlüğü etrafındaki tartışmadan sonra Ebu
Saîd şöyle dedi:
__Mantık'ı ortaya
koyan, Yunanlıların hepsi değil, onlardan sadece bir kişidir. O da kendisinden
önceki kişiden almıştır, tıpkı kendisinden sonra gelenler ondan aldığı gibi. O,
halkın çoğuna, büyük kalabalığa hüccet değildir ve kendisine o halktan ve
başkalarından muhalefet edenler vardır. Bununla birlikte, re'y, nazar, bahs,
soru ve cevap konusundaki ihtilâf asıldır ve fıtrîdir. Birisinin, bu ihtilâfı
kaldıran, azaltan veya onda bir tesir bırakan bir şey getirmesi nasıl caiz olur?
Ne yazık ki bu imkânsızdır. Âlem, onun Mantık'ı ortaya çıkarmasından sonra da
Mantık'tan önceki hali üzere kalmıştır. Güç yetirilmeyen bir şeyden dolayı
kendine teselli ara. Çünkü, o fıtrata ve tabiatlcre.kapalıdır.»
Bu konuda yine şöyle
diyor:
— Sana şöyle diyen
birinin halini anlat bakalım; «Benim halim, Mantık İlminin mucidi ortaya
çıkmadan önceki bir kavmin hali gibidir. Gerçekleri bilme, onları düşünme ve
araştırma konularında onlar gibi bakıyor ve onlar gibi düşünüyorum. Çünkü, dili
geldiği şekliyle biliyorum. Onun mefhumlarım, karine ve görüş, mukayese ve
içtihad ile araştırdım.» Bu kimseye ne dersin? Şöyle der misin? O bu varlıkları
senin bildiğin metod üzere bilmediği için, bu hüküm ve bu durum onun hakkında
doğru değildir. Belki sen, seni tenkid etmesine sevinirsin. Bâtıl üzere
olması, hak üzere de olsa, ona yaptığın baskı dolayısıyla seni daha çok
sevindirir.»
L
«— Şöyle konuşan
birisini dinledim: «Kitabu'l-Burhân'a olan ihtiyaç gerçekten önemlidir. Eğer
dediği gibiyse, neden bu kitaptan önceki kitaplarla zaman bağım koparmıştır?
Eğer delil, Burhan'dan öncesi için önemliyse, ondan sonrası İçin de önemlidir.
Böyle değilse, kendisine ihtiyaç olmayan ve kendisinden müstağni olunabilen bu
kitap niçin yazılmıştır? O, ancak, sîzi bilgisizce meşgul etmeyi, aziz
olduğunuz halde sizi zelil kılmayı, sizin cins, nev'i, hassa, fasıl, araz, şahs
terimleriyle ilgilenmekten korkmanızı ve yine heliyye[40] , eyniyye, key-nyye, zâtiyye, aradıyye,
heyuliyye, suriyye, eysiyye [41]ve
leysiyye terimleriyle konuşmanızı istiyor. (Daha da ileri giderek kibirleniyor
ve biz sihir getirdik diyorsunuz.)... Bütün bunların hepsi hurafe, bâtıl,
saçma ve karışık şeylerdir. îyi bir akıl, düşünce ve
Ebu Saîd devam ediyor:
«Çekişmeli kimseleri, Mantık sayesinde haklı-haksız diye ayirdedebildiniz mi?
İki kişi arasındaki ihtilâfı kaldırdınız mı? Mantık'ın kuvveti ve deliliyle, Allah'ın
üçün üçüncüsü olduğuna İnanıyor musun?»
Ebu Saîd es-Seyrâfî [42] işte
bu şekilde Mantik'ı tenkide ve onun zayıf olduğunu açıklamaya beliğ ibare ve
tutarlı gerekçeler kullanarak devam edi-yor.»
261- İbn-i
Teymiyye'nin işaret ettiği bu tartışma da [43] şüphesiz
gerçekleri açıkiamada Mantık'ın
yararlarının zayıf olduğunu ispata yöneliktir.
Bu münazara, âlimler arasında
Mantık'ın böyle fikrî mertebesinin bulunmasını caiz görmez. Mantık'tan
sonra filozoflar bulunacağı gibi, varlık konusunda Mantık'tan önce de âlimler
ve filozoflar var olmuş, hakikatleri tesbit etmiş ve onlar hakkında görüş açıklamışlardır. Mantık'ın meyvesi, insanlar arasındaki
ihtilâfları ortadan kaldırmak olmakla birlikte, âlimler arasında ihtilâf,
Mantık'tan önce olduğu gibi, ondan sonra da kabul edilen bir hakikattir.
Rabbinin merhamet ettikleri hariç, insanlar daima ihtilâf içindedirler. Eğer,
Mantık, ihtilâfı ortadan kaldıran bir araç ise, bu muhtelif fırkalar ve
birbirine zıt ekoller ve biri diğerini yıkan mezhepler niçin vardır?
Sonra, Mantık,
istidlali (delil getirmeyi) ölçer, delil meydana getirmez. O, delilin
kendisini kıyas eder, fakat icad etmez. Âlet ilimlerinin hepsi bunun gibidir.
Aruz ilmi, şiirin kendisini arttırmaz ve şaire mana ve yapıdan bir bölüm
vermez. Beyanı tenkid ilimleri (belagat, retorik) güzel ve tesirli sözün
mertebelerini ve güzelliğinin sırlarını ölçer, güzel ve tesirli sözün ifade
tarzlarına ve üstün şekilleriyle konuşana yardım etmez. Ölçüyü belirleyen,
düşünce sözleri ölçen ilimlerin tümü böyledir.
Ebu Sa'îd, Matta b.
Yunus'la yaptığı tartışmada işte bu noktaya yönelmiştir.[44]
262- İbn-i
Teymiyye, Mantık'a bu yönden de hücum ediyor. O'nun pratik veya teorik olarak
bir faydası olmadığını ortaya koyuyor.
Ne dinî ilimlerde ve ne de diğer
ilimlerde, herhangi bir dalda
bilgi edinmiş ve Mantık ilminde yardım görerek önder olmuş hiç kimseyi
yeryüzünde bulamayacağımızı belirtiyor. Tabibler, mühendisler, matematikçiler, kâtipler, ve başkaları
kendi ilim ve sanatlarında yaptıkları çalışmaları Mantık İlminden
yararlanmaksızın gerçekleştiriyorlar. İslâm'da nahiv, aruz, fıkıh, fıkıh usûlü
ve diğer ilimler tasnif edilmiş, fakat, bu ilimlerde «İmam» olmuş kimselerden,
mantık İlmine iltifat eden herhangi biri bulunmamıştır. Aksine bu imamların
hepsi, Yunan Mantıki'nın tanınmasından daha önceleri yaşamışlardır[45].
İbn-İ Teymiyye şöyle
diyor:
«Sırf peygamberlerden
miras kalan ilimlerde ehliyeti olanların, Mantık ilmine iltifat ettiklerinin
zannedilmesi büyük hata olur. Uç asır
boyunca, insanlar için çıkarılmış en
hayırlı ümmet olan
bu ümmetten Mantık'a iltifat eden veya meyleden yoktur. Onlar, ilmi tahkik ve
kemâlde kimsenin erişemeyeceği en üst noktada olmakla birlikte, insanların en
derin âlimi, en az zorluk çıkaranları ve ve iyi
kalblileriydi. Onlar dışındakilerin, üzerinde konuştukları
iki söz arasında, saç bitimi ile ayak arasından daha
büyük Eark görürsün. Hatta araştırma neticesi gördüğümüz
odur ki, ilimlerde, bu bilgi sahaları
mensuplarından halis niyetli
olanlar, insanlar arasında en çok şüphe ve sarsıntı içinde, ilim ve sağlam.
lığı açısından en alt seviyede ve yine
insanların sağlam bilgiyi gerçekleştirmekten en uzak olanlarıdır. Her ne kadar, bu
kişiler arasında bazan ilimden bir şeyler elde etmiş olanlar varsa da
bu Mantık'tan dolayı
değil, üzerinde düşünülen madde
ve delillerin, zihin ve anlayışının sıhhatinden duiayıdır. Bilâkis, sahih
ilimlere Mantik'ı karıştırmak, ifadeyi
uzatır, gayeye işareti
uzaklaştırır. îlme yakın olanı
uzak, kolayı zor kılar. Bundan dolayı, hilaf, cedel, kelâm, fıkıh, usulü ve
diğer İlimlere Mantik'ı sokan kimse, az bir ilim ve araştırmaya rağmen, bununla
ancak sözü uzatmış ve parçalayarak araya bir şeyler sokuşturmuş olur.»[46]
263- ibn-i
Teymiyye, insana bir yarar sağlamadığını, insanların doğru bir düşünce
ifadeyle gerçeklere onsuz ulaştığını, Mantık metodunu İzleyenlerin —bir fayda
sağlamaksızın— sözü parçaladıklarım açıklayarak, Mantık ilmini yıkmakla
yetinmez. Bilâkis, onu yok etmeye yönelir. Kaidelerinden bir yapı kurarak,
Mantık'ın dayandığı temellerin (prensiplerin) zayıf olduğunu ve o temellerin
bizatihi sağiam olmadığını ispata çalışır. Bu konuda şunları söylüyor:
«Onların Mantik'ı,
tarih ve çeşitleri konusundaki sözler üzerine kurdukları. m biliyorum. Bu
konuda; «Çünkü ilim ya tasavvur ya da tasdiktir. Kendisiyle tasavvurun elde
edildiği yol «had» (tarif), tasdikin elde edildiği yol ise «kıyas» dır. Bize
göre, kelâm, ikisi olumsuz, ikisi olumlu dört makamdır.» görüşünü belirtirler.
Belirttikleri ilk iki makamın birincisi, talep edilen tasavvura tarif yoluyla
ikincisi ise talep edilen tasdike kıyas yoluyla ulaşılmasıdır. Son ikisi,
tarihin, tasavvurları bilmeyi ve tavsif edilmiş burhanî tasdikatı bilmeyi
ifade etmesidir. Olumsuz iki makam, tasavvur ve tasdike ulaştırmada
Mantıkçıların dışındakilerin izledikleri yollan reddeder. Olumlu iki makam
ise, yalnızca Mantıkçıların izlediği iki yolun tasavvur ve tasdike
götürdüklerini ispat eder.»[47]
Kur'ân'da akidenin
beyanı, her yönden ihbarî beyan değildir. Aksine, onda kesin bilgi doğuracak
deliller vardır. Yine, Kur'ân'da, düşünmeye, akılların kâinata yöneltilmesi ve
o kâinatın mürîd ve âlim (dileyen ve bilen) yaratıcıya delâletini öğrenmeye
teşvik edilmesi de yer alır. Seief-I Sâlihîn onda, sahih bir tasdike götüren
deliller buldu. Diğer dînlerden olup, İslâm'ı din olarak seçmiş âlim ve
hakimlerin çoğunluğunda da durum böyledir. Onlar, Kur'ân'da, istidlal
konusunda veya delillerinde ihti-malî olma şeklinde bir kusur görmemişler,
Kur'ân'a inanmışlardır.
İbn-i Teymiyye'nîn bu
makamda söylediği şu sözler ne kadar güzeldir.
«Bilip bilmediğini
anlama konusunda, kişinin başvuracağı yer, kendisini âlim görüp görmemesidir.
Bundan dolayı, ilmi inkâr edenlere karşı, biz, kendimizi bilgili bulmamızı
delil gösteririz. Nitekim, mütevatir haberleri inkâr edenlere karşı, o konuda
kendimizi bilgili görmemizi veya duyularımızla idrak ettiğimiz bilgi ve
kat'iyet gibi kesin bilgimizi delil getiririz... îlim ifade eden bir delile itibar
eden bir kimse, tıpkı kendisini sesleri dinleme arasında işiten, güneşi, ayı ve
diğerlerini görme sırasında gören biri olarak değerlendirmesi, gibi, o delilin
bilgisiyle birlikte kendisini bilgili görür. Allah'ın (C.C.) sebepleri
yaratmasıyla idrakler ve hareketlerin meydana gelmesi gibi, ilim de nefiste
meydana gelir.»[48]
264-
Selef, iman etmiştir. Çünkü, onlar,
Kur'ân'da ispat edici deliller bulmuşlar ve nefislerinde imanı
hissetmişlerdir. İnsanlar her çağda iman ederler, çünkü Kur'ân'da İslâm
akidesinin açıklaması ve delillerin
bulunduğu, bu konuda kesin bilgi isteyene, heves ve sapıklığın bulaşmadığı
gerçeği arzulayana yeterli olduğu
noktalarında katıldığımız takdirde, Razî'nin
Nihayetu'l-Ukûl adlı kitabında yer alan: «Usul
meselelerinde sem'iyyat ile İstidlalde bulunmak, hiçbir durumda mümkün
değildir. Çünkü, bunlarla istidlal etmek, zannî mukaddimelere ve akl' muarızın
kaldırılmasına bağlıdır. Muarızın
ortadan kaldırılmasıyla bilgi edinmek mümkün değildir. Çünkü, aynı
konuda Kur'ân'm delâlet ettiği bir hususa muarız olan aklî bir delilin
bulunması mümkündür.» şeklindeki açıklamasına katılmıyoruz, demektir.
265-
Fahruddin Razî'nin bu görüşüne,
katılmayışımızın, üç sebebi vardır:
1) Kur'ân,
itikadı meselelerde sadece haber vermemiş, bilâkis haberin yanıbaşında uygun
delili de getirmiştir. Onun apaçık âyetleri, tefekküre, kâinata ve onda
bulunan güzelliğe ve sağlamlığa yöneltmektedir Tevhide delâlet eden her âyette
düşünceyi, kevnî hakikatlere çeviren emirler de vardır. Kur'ân'da bulunanlar,
sadece haber değildir, bilâkis basiretli bir düşünce için dosdoğru aklî
delildir.
2) O,
Kur'ân'ın getirdiği ve ortaya koyduğu delile karşı olabilecek aklî bir delilin
bulunabileceğini, ihtimalin olduğu yerde ise istidlalin hükümsüz kalacağını
düşünüyor. Bu garip bir düşüncedir. Çünkü Kur'ân, bir sonuca götüren delil
getirdiğinde, bir munakız (aykırı durum) meydana ge-. iinceye kadar o munakızı
var sayamayız. Aksi takdirde, her ne kadar akılların ve apaçık gerçeklerin
zuhurundan çıkarılmışsa da, kendisini bozacak bir muarızın bulunması
İhtimalinden dolayı, her delilin reddedilmesi doğru olurdu. Çünkü, munakızın
bulunma ihtimali, Kur'ân delillerine karşı olabildiği gibi, onun dışındakilere
karşı da olabilir.
«Filozof ve
benzerlerinin belirttiği deliller, akıldan kaynaklanmaktadır. Her delil,
kendini nakzedecek delili, bizatihi kendinde taşır.»
denebilir. Nitekim,
böyle bir fikir ileri sürülmüştür. Bu varsayımın, niçin, Kur'ân'ın âyetlerinde
farzedilmediğini bilmiyoruz. Çünkü Kur'ân delilleri, düşünceleri tabiatın
gerçeklerine çeviriyor. Halbukî, bu durum, munakızın bulunma ihtimalini veya en
azından kendine delili bulunan munakız ihtimalini bertaraf eder. Bu da kesin
kanaat ve bilgi konusunda yeterlidir.
3) Razî
ilahiyat konusunda aklî delillere tam olarak inanıyor. Âlimler ve hakîmler
arasında tartışma konusu olmakla beraber. Matematik kafi deliller ve bunlarla
ilgili olanlar, şüphe kaldırmayacak kesinlik ve kat'iyet meydana getirdikleri
aklî apaçık gerçeklerdendir. Çünkü, bunlar, aslî eşitliği açıklayan bedihiyyat
üzerine kurulmuşlardır. Bir eşitin eşiti, birinciyle eşit olur. Onlar, fikrî
dizilişlerinde daima bu sonuca ulaşırlar. Her ne kadar duyulara (müdrekâta)
bağlı iseler de, daima fikrî eşitlik prensibine varırlar.
Fakat, tabiat
ilimleriyle ilgili olan deliller, filozoflara göre zan doğurur. Çünkü, onların
esası istikradır (tümevarım). Oysa, istikra, bazan eksik olabilir.
266- İlahiyatla
ilgili delillerin durumu hakkında, araştırmacılar ihtilâf etmişlerdir.
Muhakkıklar şu görüştedir: O deliller, bizatihî tam bir kesinlik meydana
getirmezler. Fakat', onların benzeşmesi ve çokluğuyla ba kesin kanaat ve bilgi
meydana gelebilir.[49]
Razî, akaidi ispat
konusunda, Kur'ân'ı ve delillerini güvenilmez, sem'î delil olarak kabul edip
bir yana bırakınca, kesin kanaat ve bilgi, yerini akılların gafletlerine ve
anlayışların yanlışlıklarına bıraktı. Halbuki, bu, İbn-i Teymiyye'nin kaçındığı
bir husustur.
267-
Öyleyse, biz, bu konumda müslümanın bakış açısından Razi'ye katılmıyoruz.
Çünkü, müslümanın, akidesini öğrenmek için Kur'ân'dan başka bir şeye
başvurması caiz değildir. Çünkü saf akidenin bilgisi, Kur'ân'-dadır. Akıllar
O'nu idrak ve anlamaya çalışırlar. Kur'ân'da bize karışık gelenleri —eğer
te'vil ve tefsirin sebepleri varsa— te'vil ve tefsir ede riz. Tevile götüren
sebepler, akılların arzularından değii, vahyin getirdikle-rindendir.
Fakat, akıllar,
duraklayıp, Kuran ilminin ötesinde bir ilim istemezler mi? Müslüman olmayan bir
kimsenin, Kur'ân'ın hükümleri konusunda, onun delilleri dışında başka delil bulunmaksızın
ikna edilmeleri mümkün değil midir? Biz ikinci soruyu, birincisine dehazırhk
olacağı için, öncelikle cevaplandıracağız. Gayr-i müslimler iki guruptur. Bir
grubu, gerçekten başka bir şey aramazlar. Bu gurup için Kuran'da hidayet
vardır. Çünkü, onlarla gerçeği idrak etmek arasında sadece «doğru yolu bilme»
engeli vardır. Çünkü, Kur'ân'da, gerçeği bulmak için, ispat edici açıklama ve
doğru yola ulaştırıcı karakterdeki âyetlerle, doğru yolun belirtilmesi ve
gerçek yolun gösterilmesi vardır. Hz. Peygamber (S.A.V.J'in ashabından olan
selef-i sâlih, Kur'ân'ın bizzat kendisinin hak olduğunu bildikleri için iman
ettiler. Ne felsefî ispat ve ne de burhanı kıyas vardı. Bilâkis, orada gerçek
olduğuna dair sarih delillerde bulunan bir apaçıklık sözkonusuydu. Müşriklerden
inkâr edenler, O'nun delilindeki noksanlıktan dolayı değil, kalbleri-nin
sapıklığı ve şehvet sebebiyle nefislerinin fesadından, O'nu inkâr etmişlerdir.
Onlardan gerçeği açık bir şekilde görenler de vardır. Fakat zalim kibirlilik,
onların iman etmelerini engelliyordu. Mucizelerin Allah (C.C.) tarafından
olduğunu kalbleriyle yakinen bildikleri halde, nefislerine zulüm yaparak ve
kibirlenerek bütün mucizeleri (açıktan) inkâr ettiler. «Ey Rasûiüm (S.A-V.):
bak ki, müfsidlerin (kâfirlerin) akıbeti naşı! oldu? (Nasıl boğulup
gittiler)?» (Nemi, 27/14).
Gayr-i müslimlerin
ikinci gurubu, bilerek inkâr etmiş, inatlaşmiş, hakla batılı karıştırmış,
sapmış ve sapıtniştır. Ne mücerred gerçek ve ne de apaçık âyetlerle hidâyet
bulmuşlardır. İslâm için sadece bozgunculuk umarlar ve sadece fesad ararlar.
Onlara, Kur'ân'ın bizzat kendi delilleriyle okunması, kâinata yöneltilmeleri
ve akıllara doğru gösteren apaçık âyetler kâfi gelmez, önlerine başka deliller
ve kesin gerçek getirilmesidir. Onları bağlamak ve susturmak için, kendi
yollarını tutmaya ve şayet başarabili-yorsa, Kur'ân'a bağlamak için, onlarla
birlikte görüşlerini araştırmaya ve tartışmaya girişme için bir engel yoktur.
Şu halde, İslâm'ı
savunmak, korumak ve en güze! şekilde mücadelede bulunmak için bazı ilimleri
öğrenmenin caiz olduğunu kabul ediyoruz. Umulur ki, hidayet bulurlar ve hakka
boyun eğerler. İçlerinde şüpheye düşürücü ve kötü ifadeler kullananlar olsa
bile, kendi üslûplarının incelenmesi sonucunda onları susturacak ve ağızlarını
bağlayacak hususlar bulunablir. Kendilerinin delilleriyle mücadele,
onları imana götürmezse, de, şüphesiz bağlayıcı ve susturucu bir görev
yapabilir.
268-
Muhaliflerinden bir grup, İslâm'ı kendi haline bırakmaz. Bilâkis onun
etrafında şüphe uyandırır. İşte, bunlarla mücadele etmek gerekir. Bundan
doiayı, geçmişte Mu'tezile, onlara meydan okumuştur. İslâm fetihleri başlayıp,
insanlar bölük bölük, Allah'ın (C.C.) dinine girince, Yahudi, Hıristiyan ve
Mecusilerden, İslâm'ı müslümanlara karşı ifsad etmeye yeltenen bağnazlar
ortaya çıktı. İslâm'ı tenkidde delil edinmek için, müslümanlar arasına
İslâm'dan uzak fikirler sokuyorlar, zaman zaman O'nun etrafında şüphe
bulutları kaldırıyorlardı. Müslümanlardan birçok grup, bu fikirleri reddetmek
üzere, meydana çıkmışlardır. Bu grupların en önemlisi, zikrettiğimiz gibi
Mu'tezile mezhebi olmuştur. Bu tarz istidlalde onlar çok mahirdiler. Başlarında
Vâsıl bin Ata, Amr b. Ubeyd ve diğerleri vardı. Daha sonra, Ebu'l-Huzeyl
el-Allaf, Nazzam ve Câhız geldi.
İslâm ülkelerinin dört
bir yanında, Yunan Sofistlerinin metodunu benimseyen, Sâlih b. Abdilkuddûs ve
diğerleri gibi bir grup sofist mevcut olmuştur. Metodlarının esası gerçeklerden
şüphedir. Bunlar lâedriyye (agnostisizm) ve indiyye (sübjektivizm)'dir. Bunlar,
İslâm akidesinin birliğini parçalamak ve böylelikle İslâm'ı yıkmaya bir yol
bulabilmek için fikirlerini müslümanlar arasında yayıyorlardı.
İşte bunun için, bu
gruplara karşı silâha sarılmak gerekti. Nitekim, Yunan filozofları da,
diyaloglarında Sokrat'ın ve Mantık'ında Aristo'nun yaptığı gibi, cedel ve
tartışma, daha sonra istidlal konusundaki mantıkî bağlar yoluyla Yunan
sofistlerine karşı savaş açtılar. Yunan filozoflarının savaştığı silâhın
kendisiyle savaşmak, müslümanlara bir görev haline geldi. Bu yol denendi ve
gerçekten faydalı da oldu.
Bu, Mu'tezile ve bu
mücadelede onların yanında yer alanlar tarafından yerine getirildi. Sonra,
Aristo Mantığı tercüme edildi. Bu faaliyet faydasını gösterdi ve meyvesini verdi.
İşte bu, Mantik'ın
faydasıdır. Mantık'ın faydası, birbiriyle mücadele edenler arasında gerçeğin
ölçüsü olması ve istidlalin sahtesini açıklamasıdır. O, tarifleri, mantıkî
kıyasın şekilleri ve temsil nev'ileriyle, sözdeki yanlışlığı açıklar. Yanlış
sözün, mantıki kıyas şeklinde ortaya konulması ve bütün cüzleriyle tariflerin
bilinmeye çalışılması yeterlidir. Kötünün iyiden ayrılıp ortaya çıkması için,
mukaddimelerinde umum ve hususu tarif eder.
Geçmişte, Mantık,
cedel, hakki batıla karıştırma ve kendisinde hiçbir hakikat olmayan şüpheler
yayma gibi işler yayginlaşınca, çok olmayan şüpheler yayma gibi işler
yayginlaşınca, çok kullanılır hale gelmiştir. Bu durumda, tıpkı muhtelif mezhep
mensupları arasında itikadı ve fıkhî meselelerde cedelin yaygınlaştığı
sıradaki gibi, gayesini de ulaştırıyordu.
Fakat, Mantık'in bir
şey meydana getirmek için yegâne yol olması mümkün değildir. Çünkü, aklî
neticeye ulaşma vasıtaları mantıkla sınırlanamaz. Mantık, bazan sağlam ölçü
olabilir. Bununla beraber, o, sağlam, ilmî metodun tek yolu değildir. Salim
fıtrat ve doğru akıl, meselelerin arasını birleştirmede, zıt konulan
uyumlaştırmada Mantık'a ihtiyaç hissettir-meyebilir. Mantık bilmedikleri halde,
ilmin çeşitli dallarında başarıya ulaşmış ilk âlimleri tanıman, bu konuda sana
yeterlidir. Sözgelimi, güzel bir düzen, bablara ayırma, tertip ve aklî
tutarlılık görmen için. Mantık konusunda herhangi bir bilgisi olmayan İmam
Şafiinİn R
269- Biz, bu
incelemeyle, İbn-i Teymiyye'nin filozofları ve ayni şekilde İslâm'î inançların
araştırılmasında ve incelenmesinde onların metodunu benimseyen bilginleri ve
Mantık ilmini bütün ilimler için bir ölçü kılan Hüccetül İslâm Gazzali'yi de
şiddetle tenkid ettiği sonucuna varıyoruz. İbn-i Teymiyye'ye göre, İslâm
akidesini, ahkâmını ve bunlarla ilgili olanları, kısaca veya genişçe bilmek
için Kur'ân ve O'nun açıklayıcısı sünnetten başka yol yoktur. Kendisi de bu
İki yolda yürümüştür. Kur'ân'ın belirttiğini ve sünnetin açıkladığını aynen
kabul etmiştir. Te'vili, tefsiri ve tahricinde, ancak ibarelerin izin verdiği
ve Hz. Peygamber'den (S.A.V.) rivayet edilen hadislerin desteklediği ölçü
dışında akla bir otorite tanımamıştır. Öyle ki, aklın normal olarak kabul
edeceği şeylerden olduğunu bildiğinde ve hiçbir şekilde akla aykırı olmadığını
ispat ettiğinde, onu hâkim ve şahit olarak kabul etmez, ancak nakli açıklayıcı
ve pekiştirici olarak kabul eder. Red ve kabuİ konusunda, akla otorite
tanımaksızın nakli akılla karşılaştırır.
Akâid konusundaki
görüşlerini incelemeye, selefî görüşlerini incelenmesiyle başlıyoruz. İleride
vahdaniyet, sıfatlar, daha sonra yaratma konusunda vahdaniyet ve nihayet
İbadetler konusunda vahdaniyet konusundan söz edeceğiz.[50]
270-
Allah'ın birliği, İsiâm dininin belirleyici bir vasfıdır. Allah'ın (C.C.)
birliğine inanmayan bir kimse müslüman olamaz. İslâm dininde Allah'ın birliği,
herbiri O'nun hakikatinin bir parçası ve esası olan üç hususun bir arada
bulunmasından doğar. Bu üç esas bulunmadıkça birlikten söz edilemez. Bu esaslar
şunlardır:
1)
Yaratıcının bir olması. Yüce Allah (C.C), yegâne yaratıcı ve var edicidir.
2) Kendisine
ibadet olunanın «bir» olması. Burada kişi yalnız âlemlerin Rabb'İne ibadet
eder, ibadetinde Rabb'inden başka kimseyi ortak kılmaz. Ne bir insana, ne bir
taşa ve nede herhangi bir varlığa Allah {C.C.) ile birlikte ibadet olunamaz. Bu
hususu İslâm ile şirki birbirinden ayıran bir noktadır. Çünkü şirk bir've tek
olan Allah (C.C.) ile birlikte bir başka varlığa ibadet etmektir. Binaenaleyh,
herhangi bir kimse başka bir varlığı ibadet derecesinde
yüceltirse şirke düşmüş olur. Bu hususta hiçbir müslüman ihtilâf etmemiştir.
Zaten bu husus ihtilâfa müsait de değildir. Çünkü yalnız Allah'a (C.C.) ibadet
etmek İslâm'ın hakikatidir. Binaenaleyh, İslâm'ın hakikatına uymayan, O'nun
ayırıcı vasfına sadık kalmayan bir kim se, müslüman sayılmaz.
Şu da bir gerçektir
ki, bazı insanlar bir takım eşya ve şahıslara hürmette aşırıya kaçmaktadırlar.
Acaba, bu, Allah'ın (C.C.) yasak ettiği bir şirk midir? Yoksa günah olan bir
fiil midir? Çünkü böyle bir fiil Allah'tan (C.C.) başkasına tapmaya, İslâm'ın
takdis etmediği, bir şeyi takdis etmeye sebep olmaktadır. İşte bu bakış
açıları, evİiyayı takdis etmek, onların mezarlarını ziyaret etmek ve
kendilerini Allah'a (C.C.) aracı kılmak gibi hususlarda İbn-i Teymiyye ile
diğer ulema arasında ihtilâflara sebep- olmuştur. İbn-i Teymiyye bu hususta
sert bir tavır alıyor, bu nevi davranışları şayet tevhide mugayir değilse bile,
tevhide mugayir bir noktaya götürücü davranışlar olarak görüyordu. O'na göre
bu nev'i davranışlar Allah'ın (C.C.) şeriatında şirk olduğu veya şirke
götürdüğü tarzında bir beyana konu olmamış olsalar bile, bu takdirde dinde bir
bid'at, Allah'ın (C.C.) dinine ve şer'ine bir ilâveden başka bir şey olamaz.
Birinci ve ikinci esaslar üzerindeki sözümüzü üçüncü esastan sonraya
bırakalım.
3) Allah'ın
(C.C.) zatının birliği: Allah Teala'nin (C.C.) bir benzeri yoktur. Göklerde ve
yerde en yüce sıfatlar O'na mahsustur. O izzet ve hikmet sahibidir. Hiçbir şey
O'na denk değildir. Yüce zatı bir olup diğer mahluklar gibi parçalardan meydana
gelmez.[51]
271-
Allah'ın (C.C.) zatının bir oluşunu
bütün rnüslümanlar kabu! ederler.
Bu hususta ehl-i kıble arasında hiçbir ihtilaf yoktur, Allah'ın (C.C.) zatının
birliği herhangi bir âlimin, bir fırkanın, felsefeye yakın veya uzak bir mezhebin
kendisinde şüphe etmediği, dinin zorunlu olarak bilinen esasları
mertebesindedir.[52]
272- İslâm
mezhepleri Allah'ın (C.C.) zatının birliği üzerinde ittifak etmelerine rağmen,
Kur'ân'da-geçen ve insanların da vasıflandığı, kemâl sıfatlarıyla vasıflanması
konusunda ihtilâf etmişlerdir. İbn-İ Teymiyye bu hususta şöyle demektedir:
«Tevhid, tenzih,
teşbih ve tecsim lâfızları kelâm alimlerinin ve diğerlerinin bu terimlerin
manalarında ihtilâf etmeleri yüzünden değişik manaları ifade eden kelimeler
haline gelmişlerdir. Mezhepler bu kelimelerden birbirlerinden farklı manalar
anlamışlardır. Meselâ Mu'tezile ve diğerleri tevhid ve tenzih kelimelerinden,
Allah'ın (C.C.) bütün sıfatlarını inkâr etmeyi, teşbih ve tecsim kelimelerinden
ise o sıfatları kabul etmeyi anlamışlardır. Hatta onlara göre Allah'ın (C.C.)
ahi-rette görüleceğini, ya da ilim sıfatının olduğunu kabul eden kimse mücessim
(Allah'ı cisim kılan) bir kimsedir. Allah'ın (C.C.) sıfatlarım kabul eden pek
çok mezhep, tevhid ve tenzih kelimeleriyle haberi sıfatların [53]hepsini
veya bir kısmını Allah'a isnad etmemeyi, tecsim ve teşbih İle de o sıfatları
veya bir kısmını zat-i ilâhiyye isnad etmeyi anlarlar. Allah'ın birliği
konusunda Mu'tezile gibi davranan İslâm filozofları, Allah'ın (C.C.) selbî veya
izafî ya da bunların birleşmesi [54]halindeki
sıfatlardan başka sıfatları olmadığını iddia ederken, ittihâ diyye de onu
Allah'ın (C.C.) mutlak varlık olduğu tarzında telâkki ederler.»[55]
Görüldüğü üzere
İbn-i Teymiyye tevhid (Allah'ın birliği)
konusunda ileri sürülen bütün
görüşleri naklettikten sonra bütün
ulemanın Allah'ın (C.C.) birliğinin manası konusunda, Allah'ın (C.C.) bir
benzeri bulunmadığı ve her şeyin yaratıcısının yalnız O olduğunda müttefik
olduklarını bildiriyor. Ne var ki, Tevhid
(Allah'ın (C.C.) birliği)
kelimesinin müşterek bir lâfız
olduğunu, bu özelliğin de asıl mana bakımından değil de tenzihde aşırılık
bakımından olabileceğini İleri sürüyor. Meselâ İslâm filozofları ve Mu'tezile
tenzihde aşırı davranmış, Cenab-ı Allah'ın aklın İdrak edebileceği bir sıfatla muttasıf
olmadığını iddia etmişlerdir. Onlara göre Allah'ın (C.C.) zatını tavsif ettiği,
sıfatlar O'nun isimleridir. Allah'a (C.C.) bu sıfatları isnad etmek, O'nu
hadis olan şeylere benzetmeden başka bir şey değildir. Eş'âriler Allah'ın
(C.C.) sıfatlarının bir kısmını kabul ederken bir kısmını da reddediyorlar.
İttihadiyye olan Sofiyye ise Allah'ın (C.C.) mutlak bir varlık olduğunu, sadece
O'nun varlığının mutİak varlık olduğunu savunurlar. Nitekim,. İbn-i Arabî
Fusus'unda şöyle demektedir:
«O'nun varlığı,
bizatihi vücudu, kâinatta var olan herhangi bir surete nis-bet edilmeksizin
düşünüldüğü zaman ezelidir. Allah'ın (C.C.) muhtelif eşyanın suretlerinde
bulunan varlığı olarak da ezelî değildir.»[56]
Yani Allah (C.C.)
zatında mutlak var olandır. Bütün alem ise O'nun varlığının suretleridir.
Bu ihtilâflar Tekfir'i gerektirmez.
273- Çeşitli
İslâm mezheplerinin Tevhid'den (Allah'ın birliği) ne anladıklarını nakleden
İbn-i Teymiyye, bu anlayışlardan hiçbirinin selefin tevhid anlayışı olmadığı
hükmünü verir. O'na göre her mezhebin din olarak takdim ettiği bu
anlayışlardan hiçbiri selefin anlayışı değildir. Burada ibn-i Teymiyye'nin
konuyla ilgili görüşünü zikretmeden önce şunu kaydedelim ki, ne İbn-i Teymiyye
ve ne de herhangi bir kimse tevhid konusundaki anlayışından ötürü Mu'tezile
veya Eş'ariyye'yi tekfir etmemiştir. Bu kimselerin yalnız dalâlette olduklarına
hükmedilmiştir. Çünkü bu İnsanlar Kur'ân'da mevcut olan hiçbir şeyi inkâr
etmemiş, sadece te'vi! ve tefsir etmişlerdir. İbn-i Teymiyye bu mezhep uleması
ve diğerlerinin görüşlerini er-R
«Selef yolundan
ayrılıp" sapanlar, kâfirler, müşrikler, ehl-i kitap, aynı görü-Şu paylaşan
sabiiler, filozoflar, cehmiyye batini Karamita ve benzerleri Allah'ı (C.C.)
seîbî sıfatlarla geniş bir şekilde tavsif ederler. Bunlar Allah (C.C.) için
ha-Hçte hakikati olmayan, dış âlemde bulunması imkânsız olan ve ancak
zihinlerde mevcut bulunan mutlak bir varlıktan başka bir varlık tanımazlar. Bu
grupların ifadeleri Allah'ı inkâr ve mahlukâta benzetme sonucunu doğurur. Çünkü bunlar,
Allah'ı mümtenî, ve
cansızlara benzetiyor. O'nun isim ve sıfatlarını zatını inkâra götürecek tarzda
inkâr ediyorlar. Meselâ bu gruplardan aşın olanlar Allah'ın (C.C.) birbirine
zıt olan (nakizayn) şeylerle mevsuf olmadığını ileri sürerek, O'nun ne var ne
yok olduğunu, ne diri, ne de ölü olduğunu ve ne bilen ne de bilmeyen olduğunu
kabul ederler. Bunlar Allah'ı (C.C.) bu sıfatlarla vasıflandırdıkları takdirde
O'nu sonradan var olanlara benzetmiş olacaklarını iddia ederek birbirine zıt
olan sıfatlan Allah'tan (C.C.) nefyederler. Bu ise kesinlikle akla aykırı, dır.
Bunlar Allah'ın (C.C.) âyetlerini ve Rasûlullah'm (SAV.) sünnetini değiştirmiş,
sakındıklarından daha kötü bir duruma düşmüşlerdir. Çünkü Allah'ı (C.C.) muhal
olan şeylere benzetmişlerdir. Zira birbirine zıt olan iki şeyin birlikte bulunması
gibi, bir anda, ikisinin de yok olması da muhaldir. Çünkü kesinlikle bilinmektedir
ki, mutlak varlık, zatının gereği olarak mevcudiyeti zorunlu olan, kendinden
başka hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan kadim ve ezelî olan, hakkında hudus,
(sonradan olma) ve yokluk sözkonusu olmayan bir mevcudu gerektirir. Bunlar
zorunluluk, varlık veya varlığının başlangıcının olmaması bir yana, O'nu muhal
olan bir varlıkla vasıflandirmişlardır.. îslâm filozofları ve onlara yakın
düşünenler de bahsettiğimiz gruplara benzer bir tarzda davranmış, Allah'ı
(C.C.) subutî sıfatları reddederek sadece selbî ve izafî sıfatlarla
vasıflandırmış, zat-x ilâhi'nin itîak şartıyla mutlak olan bir varlık olduğunu
savunmuşlardır. Kesinlikle bilinmektedir ki, böyle bir varlık ancak zihinde
var olabilir ve dış alemde mevcut olamaz. Bunlar kesin kaziyelere karşı inat
etmiş, sıfatın mevsuftan, ilmin âlimden başka bîr şey olmadığını iddia
etmişler, zarurî ilimleri inkâr ede-rek ilim kudret ve maişet arasında bir
ayırım yapmamışlardır. Kelâmcılardan Mu'tezile ve onlar gibi düşünen bazı
kimseler de bunlara yakın bir tutum içine girmişlerdir. Bunlar Allah'a (C.C.)
isimleri isnad etmiş, fakat sıfatlan nefyetmişlerdir. Bir kısmı âlim, kadir,
sem'i ve basir isimlerini birbiriyle eş anlamlı olan özel isimler olarak kabul
ederken, bazılarıda Allah'ın (C.C.) ilim sıfatı olmaksızın bilen, kudret
sıfatı olmaksızın güç yetişen işitme ve görme sıfatları olmaksızın işiten ve
gören olduğunu iddia etmiş ve gerekli sıfatları inkâr ederek sade. ce isimleri
isnad etmişlerdir.»[57]
274- İbn-i
Teymiyye'nin daha önce anlattığımız ve ilende nakledeceğimiz gibi dalâletle
suçladığı grupların sayısı beştir. Birinci grup Batınî-ler olup Karamîtâ da
onlardan sayılır. Bunlar Allah'ın (C.C.) zihinlerde idrak olunan fakat zihin
dışında gerçekleşmeyen bir varlık olduğunu iddia eder, her türlü sıfatını inkâr
ederler. Allah'ın (C.C.) zatını inkâra götüreceği için bu görüş batıldır.
İkinci grup İslâm
filozoflarıdır. Bunİar Allah'ın (C.C.) var olduğunu, kr-dem, muhalefetün lil
havadis gibi selbî sıfatlarının bulunduğunu, O'nun alemlerin rabbi ve eşyanın
yaratıcısı olduğunu kabul ederler.
Üçüncü grup ise İbn-î
Arabi'nin tabileri olan İttihadiye'dir. Bunlar zat-i
ilâhî'nin mutlak var
olan olduğunu varlığında ortaya çıkıp zahir olduğunu kabul ederler.
Dördüncü grup
Mu'teziledir. Bunlar selbî sıfatlar dışında Allah'ın (C-C.) diğer sıfatlarını
İnkâr ederek bu hususta İslâm filozoflarına yaklaşırlar. Allah'ın [C.C.) mana
sıfatlarını ve Kur'ân'da gelen sıfatları İnkâr ederler. Mu'tezile'ye göre
Kur'ân'da gelen sıfatlar zat-i ilâhi'nin isimlerdir. Yani Allah Taaİa'nın
mahlukat üzerindeki etkilerine göre farklılık arzeden seçkin isimleridir.
Beşinci grup ise
Eş'ariyye'dir. Bunlar selbî sıfatlan, ilim, İrade ve kudret gibi maânî, subutî
sıfatları kabul ederl'er. Fakat bu noktadan ileri gitmez. Allah Taalayı
Kur'ân'da geçen ve ibarelerinin ifade ettiği Arş üzerine istiva ve tecellî
gibi sıfatlarla vasıflandırmazlar.
275- Bütün
bunları şöyle özetleyebiliriz: îbn-i Teymiyye bu çeşîtii gruplardan farklı,
düşünmektedir. O, İslâm filozofları ve İttihadiyye'ye tamamen muhaliftir,
onların hiçbir fikrine muvafık değildir.
İbn-i Teymiyye'nin
Eş'ariyye ve Mu'tezile ile olan İhtilâfı ise cüz'i bir ihtilâftır. Çünkü
Eş'ariyye ve Mu'tezile İbn-i Teymiyye gibi düşünür. Ne var ki, onlar bazı
noktaları te'vil ederlerken, İbn-i Teymiyye te'vil etmiyor. Nasslann zahir
manası ile hükmediyor. Binaenaleyh, naslardan anladığı kadarıyla istiva vb.
konularda her ikisine, Allah'a (C.C.) sıfatlan ispat hususunda ise
Mu'tezile'ye muhalefet ediyor.
Hakikat şudur ki,
Mu'tezile Allah'ın (C.C.) birliğinden, O'nu mutlak olarak tenzih etmeyi
anlamışlardır. Şimdi Makalatü'l-İslâmiyyin'den konuyla ilgili olarak bir
alıntı yapalım. Bu eserde şöyle demektedir:
«Allah birdir, tektir.
O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. îşitici ve görücüdür. Allah cisim, hayal,
beden, suret, et, kan, kişi, cevher ve araz değildir. Renk, tad, koku, ısı,
soğukluk, yaşlık, kuruluk, sıvılık, katılık, uzunluk, genişlik ve derinlik
özelliği yoktur. O'nun için birleşme,
ayrılma, hareket etme ve durma söz konusu olmaz. Sağı, solu, önü,
arkası üstü ve altı da yoktur. O'nu bir mekân kuşa-tarnaz. Zamanla mukayyed
değildir. Mahlukâtm sıfatlarıyla onlarm hudusuna delâlet eden herhangi bir
sıfatla vasıflandırılamaz. Bir sınırı olmakla, bir ölçümü olmakla, herhangi
bir cihete gitmekle vasıflandırılamaz. Allah Taala sınırlı değildir. Baba ve
evlât değildir. Hiçbir kudret O'nu
kuşatamaz, hiçbir engel O'na perde
olamaz. Duyular O'nu idrak edemez.
Allah (C.C.) insanlara benzetilemez. Yaratılmışlar O'na hiçbir
surette benzemez. Allah (C.C.) için musibet ve hastalık sözkonusu olamaz. Akla
gelen hayal edilen hiçbir şeye benzemez. Had
276- Buraya
kadar İbn-i Teymiyye'nİn Mu'tezİle ve Eş'ariyye ile olan ihtilâfını nakletmiş
bulunuyoruz. Şimdi İttihadiyye ve diğerleri hakkındaki görüşlerini Sofiyye
hakkındaki bahsimize bırakarak, O'nun birçok vesile Üe açıklamış olduğu
kendisinin ve selefin görüşünü nakletmeye çalışalım.
İbn-i Teymiyye selefin
Allah'ın (C.C.) sıfatlan ve Kıır'ân'da varid olan güzel isimleri konusundaki
görüşünün kesinlikle hak olduğunu, buna aykırı bir görüşün ise küfür ve şirk
değilse de, en azından bir delâlet ve sapıklık olduğunu benimser.
İbn-i Teymiyye'ye göre
Selef Allah'ı £C.C.) Kur'ân'ında kendisini tavsif ettiği bütün sıfatlarla
vasıflandırmaktadır. Allah (C.C.) Kur'ân'daki muhkem âyetlerinde zatının sıfat
ve isimlerini zikretmiştir.
Şöyle kî; «Allah'tan
(C.C.) başka ilah yoktur. O diri, baki, ve ezelidir.» «De ki, Allah birdir,
sameddir. Kendisi doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi
olmamıştır.» «O çok bilen hikmetli olandır.» İşiten ve görendir. Bilen ve güç
yet irendir. İzzet ve hikmet sahibidir. Bağışlayan, rahmet eden, şefkat
edendir. Arş'ın sahibi ve yücedir. Dilediğini yapandır. İlk, son, açık, gizli
olan, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arşa'a
yükselen O'dur. Yere gireni ve oradan çıkanı gökten ineni ve oraya çıkanı
bilir. O, siz nerede olursanız sizinle beraber olan, yaptığınız her şeyi
görendir. «Bu onların Allah'ı (C.C.} kızdıracak oîan şeyleri yaptıkları ve
O'nun razı olduğu şeylerden hoşlanmadıkları içindir. Bunun üzerine Allah
(C.C.) onların emellerini sonuçsuz kıldı.» «İleride Allah bir mîllet getirir.
Onlar Allah'ı (C.C.) severler, Allah da (C.C.) onları sever. Onlar mü'minlere
karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler.» «Allah
onlardan, onlar da Allah'tan (C.C.) razı olurlar. Bu Rabb'in-den korkanlar
içindir.» «Kim bir mü'mini kasden öldürürse O'nun cezası ebedî olarak
cehennemdir. Allah (C.C) O'na gazap ve lanet eder.» «İnkâr edenlere de
bağırılır: -Allah'ın (C.C.) size kızması sizin kendinize kızmanızdan daha
büyüktür. Zira siz imana çağrıldığınızda
inkâr ederdiniz.» «Onlar buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve
meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?» «Sonra duman
halinde bulunan göğe yöneldi, O'na ve arza isteyerek veya istemeyerek varlığa
gelin dedi. Onlar da isteyerek geldik dediler.» «Allah Musa ile konuştu» «Biz
O'na Tur'un sağ tarafından çağırdık ve O'nu kurtararak kendimize yekin kıldık,»
«Allah o gün onlara çağırır ve der.» «O'nun işi bir şeyi olmasını istedi mi ona
sadece 'ol' demektir, hemen oluverir.» «O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka
tanrı yoktur, padişahtır, mukaddestir, selâm (esenlik veren), mü'min (güvenlik
veren), Müheymin, (gözetip koruyan) aziz (üstün, galip), Cebbar (istediğini
zorla yaptıran)dır. O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel
isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedirler.»
«O, galip ve herşeyi hikmetiyle uyarınca yapandır.» Bu âyetler, ve benzerleri
Allah'ın (C.C.) isim ve sıfatlarını ihtiva eden hadisler Ai-lah'in (C.C.) zat
ve sıfatlarını tafsilatlı şekilde O'na hiçbir şeye benzet-meksizin
açıklamaktadır. Bu nokta Allah'ın (C.C.) kullarını ilettiği doğru yol ve bütün
peygamberlerin (S.A.V.) yoludur.[59]
277- İbn-i
Teymiyye'ye göre selef Kur'ân ve hadiste Allah'a (C.C.) isnad edilen bütün
sıfatlan kabul etmekte, Peygamber'in (S.A.V.) yoluna ve Kur'ân'ın nassina sadık
kalarak Allah'ın (C.C.) bunlarla mevsuf olduğuna iman etmenin vacip olduğunu
benimsemektedir. Bu tutumda tenzihe ters düşen veya tevhide aykırı olan ya da
Allah (C.C.) ile sonradan olanlar arasında bir benzeşmeyi gerektiren bir durum
da yoktur. Çünkü'isim birliği vasıfta benzeşmeyi gerektirmez. Allah'ı (C.C.)
tehsbbur sıfatı ile vasıflandırdığımız zaman bunun manası O'nun bu sıfatının
kullarının tahabbü-rü gibi olması değildir. Allah Taalâ (C.C.) kendi kendini
gazap sıfatı ile vasıflandırdığı zaman da yaratılmışların gazabı gibi olmaz.
O'nun sevmesi de böyledir. Yaratılmışların sevmesi gibi değildir. Bütün bu
sıfatlar O'nun yüce zatına lâyık tenzih ile, sonradan olanlarla benzeşmemek
ile, O'nun benzeri hiçbir şeyin mevcut olmaması ile uyuşan sıfatlardır. O'nun
zatı diğer zatlar gibi olmadığı gibi, aynı ismi taşısalar da sıfatları diğer
sıfatlar gibi değildir. İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:
«Zorunlu olarak
bilinmektedir ki, varlık âleminde; bir kendinden ve zorunlu olarak var bir,
kadim olan ve varlığı da yokluğu da mümkün olan sonradan var olan diye iki
türlü varlık mevcuttur. Bunların her ikisi de vardır. Bu İki türün varlık
ismini almış olmaları her ikisinin varlığının aynı olmasını gerektirmez.
Onların her ikisi de kendine özgü bir varlığa sahiptirler. Genel bir isimde
toplanmaları, özel ve kayıth olduğu zaman o ismin gereğinde birbirlerine
benzemelerini gerektirmez. Meselâ Arş var olan bir şey olduğu gibi, Sivrisinek
de var olan bir şeydir. Aklı olan hiçbir kimse bu iki nesnenin var olma ve şey
olmada birleştikleri için, birbirlerinin aynı olduğunu ileri süremez.»[60]
Her şeyin varlığı
kendine göre özellik kazandığı için, cansız bir nesnenin varlığı hayvanın
varlığı, insanın varlığı gibi olmaz. Aynen bunun gibi varlığı zorunlu olanın
varlığı, varlığı mümkün olanın varlığı gibi değildir. Burda müştereklik kayıtlı
ve vaki olanda manasında değil, mutlak ve zihnî olan manasmdadir. Bunun gibi,
Allah'ın (C.G.) sıfatları, mahluk olanların sıfatları ile aynı ismi aldığında,
bu sıfatlar sonrsdan olanlara benzemekten münezzeh olan Allah'a (C.C.) isnad
edildiği zaman O'nun zatına lâyık yüce zatı ve mutlak kemâli ile uyuşacak özel
bir mana kazanır. Meselâ Allah (C.G.) yüce zatını İlim sıfatı i!e
vasıflandırdığı zaman, bu ilim insanların ilmi gibi olmaz. O'nun zatına lâyık
bir ilim olur. İbn-i Teymiyye buna işaretle şöyle demektedir:
«Allah (C.C.) kendi
kendini «diri» olarak isimlendirmiş, «Alîah ki, O'ndan baş. ka Tanrı yoktur
daima diri ve yarattıklarım koruyup yöneticidir.» buyurmuş, bazı yaratıklarını
da diri olarak isimlendirmiş «Diriyi ölüden, ölüyü de diriden çıkarır»
buyurmuştur. Burada geçen iki diri birbirinin benzeri değildir. Çünkü birinci
ayetteki «diri» kelimesi Allah'ın (C.C.) zatına mahsus bir isimdir. İkinci
âyetteki «diri» kelimesi de yaratılmış olan dirinin kendine mahsus bir isimdir.
Bu iki isim ancak mutlak oîarak kullanılıp birine özel olmaktan çıkarıldığı zaman
aynı manaya gelirler. Mutlak olan diri hariçte mevcut değildir. «Diri» keli.
mesi mutlak olarak zikredildiği zaman, akıl ondan bütün müslümanlarca anlaşılan
manayı anîar.»
İbn-i Teymiyye'ye göre
bu husus Kur'ân'da zikroîunan bütün sıfatlar İçin uygulanır, onlarla bazen
insanlar da adlandırılırlar. Ancak bu takdirde iki isnadda isimler birbirinin
benzeri olmaz. Meselâ .Allah Taalâ bilen ve halim olan sıfatlarıyla hem zatını
hem de bazı kullarını tavsif ediyorsa, her iki halde de ilim ve bilim
birbirinden ayrı özelliktedirler. Meselâ Ai-lah (C.C.} kendini işitme, görme,
konuşma, şefkat etme, rahmet etme, mülk ve izzet sahibi olma, güçlü ve
kahredici olma ile vasıflandırıyor. Sonra aynı sıfatlarla kullarını da tavsif
ediyor. Burada kuldaki sıfatlar Allah'ın (C.C.) sıfatlarının benzeri değildir.
Her taraftaki sıfatlar diğerinkinden ayrı hakikate sahiptir. Her iki sıfatın
hakikati ayrı olduğuna göre Allah'ın (C.C.) sonradan var olan varlıklara
benzemesi söz konusu olmaz, onlara benzememe ve noksanlıktan tenzihi devam
eder.
278- İbn-i
Teymiyye sonuç olarak Allah'ın (C.C.) Kür'ân'da zâtını vasıflandırdığı, Hz.
Peygamberin (S.A.V.) sünnetinde O'nu tavsif ettiği bütün sıfatlarla, İbn-i
Teymiyye'nin zikrettiği ve Allah'a fC.C.) İzafe olunan bütün fiil ve hallerle
vasıflandıracağım kabul etmektedir. O'na göre bu isim sıfat fiil ve haller her
ne kadar isim olarak insanların bildikieriyle aynı ise de, bunlardan Allah'a
(C.C.) isnad olunanlar insanlarınkinden farklıdır. Bunlar Allah Taalâ'nm
(C.C.) en üstün tenzihi ile uyuşur niteliktedir. Mu'tezileden biri Allah'ın
(C.C.) zatı İle kaim bîr irade ve kelâm sıfatının olmadığını, çünkü bunların
ancak, yaratılmışlarda bulunacağını îleri sürdüğü zaman O'na şöyle denir:
Allah'ın (C.C.) muttasıf olduğu bu sıfatlar sonradan olan varlıkların
sıfatları gibi değildir. Buna göre Allah'a (C.C.) isnad olunan sevme, razı
olma, vb. gibi sıfatlar için de aynı izahda bulunulur.
İbn-i Teymiyye bu
telâkkisinin sonucu olarak Allah'a fC.C.) istiva el, vs. sıfatları isnad eder.
Fakat bu isnadına şu açıkiamayı da yapar: Ancak bu sıfatlar Allah'ın (C.C.)
zâtına lâyık olan, bizim onİarın hakikatlerini bilmediğimiz, fakat kendilerine
iman etmekle yükümlü olduğumuz sıfatlardır. İbn-i Teymiyye diğer sıfatları
kabul edip de haberi sıfatları inkâr edenlere de şöyle seslenir:
«Hayat, ilim ve kudret
gibi bizde bir araz olan sıfatlar ile Allah'ı (C.C.) vasıflandırdığı halde, el
ve ayak gibi bir cüz'ü veya organı ifade eden sıfatları O'ndan nefyedenler bu
gibi, organların bizde duyularla müşahede edilen bir terkibi meydana getirdiği
gibi, Allah'a isnadı halinde de O'nun alenen tasavvur olunan bir birleştirme ve
tecsim (cisim) şekline sokmayı gerektireceğini ileri sürerler. Onlara şöyle
denir: O halde bu sıfatları da bir terkibi, cüz'ü ve organlar olmayıp Allah'a
(C.C.) isnada mani olmayacak şekilde isnad ediniz.»[61]
Böylece İbn-i Teymiyye
vasıf ve sonradan var olanlara benzemeyi doğurmayacak bir esastan hareket
ederek fikir yürütmeye devam ediyor.
279- İbn-i
Teymiyye bu konuda İki esası uygular:
1) Kur'ân ve
sünnette varid olan bütün ilâhî sıfatları kabul etmek. Ibn-i Teymiyye bunları
zahir manasıyla anlar, te'vil etmez. Bu zahir manaların aklen muhal olduğunu
ve aklın verileriyle uyum sağlaması için Kur'ân ve Sünnetin getirdiklerinin
aklın hükmüne boyun eğmesi gerektiğini düşünmez. O'na göre bu gibi konularada
akla düşen en uygun şey, onları olduğu gibi kabullenmektedir.
2) Kur'ân ve
Sünnetin zahirinin Allah'ı (C.C.) mahlukata benzetmeyi, O'nu bir cisim olarak
kabul etmeyi gerektirmez. Çünkü Kur'ân ve Sünnette Allah'a (C.C.) sıfat olarak
sabit olan manalar mahluk olanlar için sabit olanlar cinsinden değildir. Kur'ân
ve Sünnetteki bu sıfatlar ve haller O'nun Yüce Zatına lâyık olan, O'nun tanzîh
ve birliğine halel getirmeyen sıfat ve hallerdir. İki şey arasındaki isim
benzerliği onların hakikatlarında benzeşmelerini gerektirmez. Dinin kabul
etmediği, Aliah (C.C.) ile mahlukların aynı isimdeki sıfatları almaları değil,
bu sıfatlarının hakikatlarmın birbirine benzemesidir. Allah Taalâ (C.C.)
sıfatların hakikatları konusunda sonradan
var olanlara tamamen muhaliftir.
Yukarıdaki esaslardan
hareket eden İbn-i Teymiyye Kur'ân ve Sünnette varid olan bütün sıfatlara
inanır ve bu konuda şöyle der:
«Doğrusu, Allah'ın
yolundan ayrılmayan imamların tutumudur. Bu da Allah'ın (C.C.) Kur'ân'da
kendini ve Peygamber'inin (S.A.V.) de sünnetinde Allah'ı (C.C.) vasıflandırdığı
bütün sıfatlar ile vasıflandınlması, Kur'an ve Sünnetin dışına çı-kılmamasıdır.
Bu konuda ilim ve iman sahibi olan selefin yolundan gidilmelidir. Kur'ân ve
Sünnette varid olan sıfat ve haller bazı şüphelerle inkâr olunamaz. Onlar görmemezlikten
gelinemez. Kur'ân'm anlayışı terk olunamaz. Aksi halde Kur'ân tahrif edilmiş
olur. Kur'ân âyetlerine uyulmamış olur. Kur'ân'm sadece hesabına gelen
âyetlerine inanılmış olur.»[62]
280- Kuran
ve Sünnette varid olan İlâhî sıfat ve halleri bir keyfiy-yet ve benzetmeye
girmeden Allah'a (C.C.) isnad eden İbn-i Teymiyye Mücessime ve Müşebbihe'ye
muhalefet ettiği gibi, bu haberi sıfatları inkâr edenlere de muhalefet
etmektedir. Çünkü mücessime ve müşebbihe Allah'ın (C.C.) bir cisim olmasını ve
yaratılmışlara benzemesini kabul etmişler veyahut en azından bunları
reddetmemişlerdir. Haşeviyye veya Müşebbihe ya da Mücessime bu konuda şöyle
demişlerdir:
«Allah'ın (C.C.)
bizimki gibi bir ilmi, bir gücü işitmesi ve görmesi vardır. Allah (C.C.)
ahirette bir keyfiyyet ve sınır çerçevesinde görülür. O, Arş üzerinde oturur.
Arş O'nun mekânıdır. Kur'ân'da varid olan ve Allah'a (C.C.) nisbet edilen el,
organ mahiyetinde bir el, yüz çehre manasında olan yüzdür. Allah (C.C.) hareket
ve bir yerden ötekine intikal manasında nüzul eder (îner). O'nun Arş'a
istivası, O'nun üstünde oturma ve O'na hulul etmesidir. Kur'ân konusunda ifrata
giden bu kimseler bu konuda da şöyle derler: «Harfler, bunların üzerine yazıldığı
cisimler ve mürekkepler, mushafın kapaklan arasında bulunan her şey kadim ve
ezelidir.»[63]
İşte bunun içindir ki,
İbn-i Teymiyye kendini sıfatların bütününü veya bir kısmını inkâr edenler ile
mücessime arasında orta yoida görür, mezhebini ise mücessim ve müşebbih değii
münezzih olarak kabul eder. Kendisi bu hususta şöyle demektedir:
«Selef mezhebi —O'na
göre bu, aynı zamanda kendisinin de mezhebidir— sıfatlan inkâr (ta'til) ile
Allah'ı (C.C.) yaratılmışlara benzetme (temsil) arasındadır. Selef Allah'ın
(C.C.) sıfatlarını, yaratıklarının sıfatlarına benzetmezler. Nitekim O'nun
zatını da mahlukların zatına benzetmezler. Allah'ın (C.C.) ve Rasulü'-nün O'nun
zatını vasıflandırdıkları ilâhî sıfatları inkâr edip de güzel isimlerini, yüce
sıfatlarını reddetmezler. Böylece Nassı tahrif etmekten, Allah'ın (C.C.) isim
ve âyetlerini inkâr etmekten uzak dururlar.»[64]
281- Ne
varki, mezhebinin selef mezhebi olduğunu açıklayan, teşbih ve teesimi reddeden
İbn-i Teymiyye'nin Allah'a (C.C.) üstte olma vasfını isnad ettiğini de
görüyoruz. Nass'ların zahirleriyle istidlal
ederek Allah'ın (C.C.) üstte olduğunu kabul eden İbn-i Teymiyye bu
konuda şöyle demektedir:
«Allah'ın (C.C.)
kitabı ve Rasülullah'm (S.A.V.) sünneti baştan sona kadar, sahabe ve Tabiinin
(R.A.) çoğu sözleri ve diğer imamların sözleri ya nas veya zahir olarak Allah'ın
(C.C.) herşeyin üstünde olduğunu, Arş'm üstünde olduğunu ve semanın üstünde
bulunduğunu ifade eden lâfızlarla doludur «İyi sözler O'na yükselir, salih amel
ise O'nu yükseltir» «Ben seni Öldürecek ve bana yükselteceğim.» «Gökte olanın
sizi yere batırmayacağından emin misiniz? Yoksa siz gökte olanın üzerinize taş
yağdıran göndermeyeceğinden emin misiniz?» «Aksine Allah O'nu kendisine
yükseltti.» «Sonra Arş'a istiva etti.» «Rahman Arş'a istiva etti.» gibi ayetler
bunu ihtiva etmektedir.
«Çok sayıda sahih ve
hasen derecesinde hadis de Allah'ın (C.C.) üstte (yukarıda) olduğunu ispat
eder. Rasülullah'm (S.A.V.) miraç hadisi, meleklerin Allah'ın (C.C.) katından
inip yine O'nun katma yükselmelerini anlatan hadisler bunlardan birkaçıdır.
Ayrıca Havariç ile ilgili bir hadis de şöyle demiştir: «Siz bana güvenmiyorsunuz.
Oysa gökte olan bana güveniyor. Sabah ve akşam ondan haber geliyor.»
İbn-i Teymiyye bu
konudaki sözlerini şöyle tamamlamaktadır;
«Ne Kur'ân'da ne
sünnette, ne selef, sahabe, Tabiin sözünde ve ne de bid'ât ve ihtilâf zamanına
yetişen imamların sözlerinde nass ve zahir olarak buna aykırı bir kelime
yoktur. Bunların hiçbiri Allah'ın (C.C.) gökte olmadığını, Arş'm üstünde
olmadığını, O'nun her yerde olduğunu her yerin O'nun için bir olduğunu O'nun bu
âlemin İçinde veya dışında bulunmadığını, âleme bitişik veya ondan ayrı
olmadığım, O'na parmak vs. ile işaret olunayacağını ifade eden bir söz
söylememişlerdir.[65]
282- İbn-i
Teymîyye eksiksiz ve fazlasız böyle demektedir. Burada itiraf edelim ki,
Allah'a (C.C.) parmakla işaret etme ile, O'nun gökte olmasını kabul etme ve
O'nun Arş'ın üstüne istiva etmesini kabul etme ile cisim, olma ve sonradan
olanlara benzemekten mutlak olarak münezzeh olduğunu inanmak nasıl bağdaşır,
aklımız almamaktadır.
Şüphesiz te'vil, inanç
konularının İnsan aklınca kabulünü kolaylaştırmaktadır. İnsan ancak gücü
dahilinde olanlarla mükellef kılınır. Her ne kadar İbn-i Teymiyye'nin aklı
Allah'a hissi işaretle O'nun bir mekânda bulunmasının imkânsızlığını veya
mutlak tenzihini kavrayabiliyorsa da, O'nun sözünü doğru kabul etsek bile,
insanların aklının bu vüs'ate ulaşamayacağı bir gerçektir.
Gariptir ki, İbn-i
Teymiyye bir yandan bu nevi nassları te'vii edenlere veya en azından kendisinin
İfadesiyle Allah'ın gökte oluşunu manevî yükseklik olarak kabul ederek
«Rızkınız ve size va'dol un an göktedir» âyetinde ifadesini bulan ve hiçbir
kimsenin erişemiyeceği rızkı, takdir etme manasında anlayarak mecazî bir
tefsirle tefsir edenlere son derece kızmaktadır.
Ayni İbn-i Teymiyye bu
konuda bu denli kızıp sert tenkitler yaparken aynı zamanda Cennetin nimetleri
konusunda varid olan isimleri mecazi olarak anlamakta ve şöyle demektedir:
«İbni .Abbas dünyadaki nimetlerle Cennettekiler arasında sadece isim
benzerleri vardır, demiştir. Allah Taalâ (C.C.) ise Cennette şarap, süt, su
ipek, altın ve gümüşün vb. mevcut olduğunu haber vermiştir. Biz kesin olarak
bilmekteyiz ki, Cennetteki o nimetlerin hakikati bu dünyadakilere benzer
değildir. Aksine aralarındaki benzerliğe rağmen birbirlerinden tamamen ayrıdırlar.
Nitekim, «Onlara benzerleri getirilir» mealindeki âyette bir rivayete göre buna
işaret edilmektedir. Buna göre cennetteki nimetler bu dünyadakîlere benzemekle
birlikte, onların misli değildirler. Sadece iki hakikatin ismi birbirine benzemektedir.
Nitekim bu iki âlemi nimetlerinin hakikatleri de bazi noktalardan birbirine
benzerler. Bize bu cisimler seslenildiği zaman biz o hakikatleri aralarındaki
ortak noktadan anlarız. Ancak Cennetteki nimetlerin burada dünyada iken idrak
edemeyeceğimiz bazı özellikleri vardır. Onların zatını veya her yönden
benzerini idrak edemediğimiz için kendilerini de burada idrak edemeyiz.[66]
Eğer bu konu mecazi
kabul ediyorsa O'nu sıfatlar konusunda da geçerli kılıp her türlü cismiyet
anlayışını giderek ve nefse şüpheler gelmesine mahal bırakmayacak bir yol
takip edilmeli değilmiydi? İbn-i Teymiyye ise sıfatlar konusunda nasslara
uyduğunu, muhkem şeriatte yalın aklı hakem kılmadığım İleri sürüyor.
Halbuki diyor,
Rasulullah (S.A.V.) Allah'tan (C.C.) naklen «Cennette kullarım için onların
daha önce gözlerinin, görmediği ve kulaklarının işitmediği nimetler
hazırladım» İbni- Abbas ise Hz. Muhammed (S.A.V.) dünyadaki nimetleri ile
Cennettekİİer arasında sadece biri İçin benzerliği olduğunu söylediğini
rivayet ediyor. Binaenaleyh, burada mecaz olduğunu yine nass bildiriyor. Oysa
sıfatlar meselesinde ne sahabeden, ne de Tabi-in'den lafzi hakikat manasından
alıp mecaz manasına sarfetmeye işaret eden herhangi bir nass varid olmamıştır.
Eğer akıl nassi kayıtlıyor, diyecek olursak bu takdirde aklı nassa üstün
kılmış oluruz. İbn-İ Teymiyye işte böyle mantık yürütüyor.
Ancak biz biliyoruz
ki, sahabe bu konuda susmuş, te'vile karşı bir söz söylememiştir. Her
ne kadar rivayet
olunan lâfızlar tefvize delâlet ediyorsa da, bunlar arasında Allah
(C.C.) için bir yönü ispat eden de mevcut değildir.
Öte yandan, İbn-i
Teymiyye'nin naklettiği naslarda o derece açık bir mecaz vardır ki, adeta bir
hakikat gibidir.
«İyi sözler O'na
yükselir. Salih amel ise O'nu yükseltir.» ve «Sizin rızkınız ve size va'dolunan
şey göktedir» mealindeki âyetlerde olduğu gibi.
Allah'ın (C.C.) gökte
olduğunu dalâlet eden nass'Iarın bu bir kısmı ise bu hususu açık olarak değil,
zimnen delalet etmektedir.
Hz. Peygamber'in
(S.A.V.) veda hutbesinde Allahı'm sen şahid ol, dediği zaman göğe işaret
etmesinde olduğu gibi.[67]
283- Burada
akla şöyle bir şey gelmektedir: Acaba İbn-i Teymiyye'nin ortaya koyduğu bu
akide gerçekten selef-i salihin'in akidesi miydi? Şüphesiz seleften İbn-i Teymiyye'nin
söylediklerine benzer bazı ifadeleri naklolunmuştur. Ne varki, yine seleften,
zımnen de olsa bu konuda mecazî tefsiri kabul ettiğini en azından tam
manasıyla sükut ettiğini gösteren başka ibareler de naklolunmuştur.
İbn-i Teymiyye haberî
sıfatlar mevzuundaki bu tavrını ortaya koyarken bu konuda ilk kişi değildi.
Kendisinden önce başkaları O'nun tarzında bazı açıklamalar yapmıştı. Fakat bu
açıklama İbn-i Teymiyye'ninki gibi güç lü ve açık değildi.
Nasçı fıkıh âlimi,
İbn-i Cevzî İbn-i Teymiyye'den önce gelen selefîlere cevap verir ve nisbetleri
sıfat kabul edip istiva vb. sıfat olarak anladıkları, lâfızları zahir
manasında telâki ettikleri için zannî delillerle akaid meselelerini
belirledikleri ve bu yolu selefin yolu olmadığını açıklayan İbn-İ Cevzî, bu
kimseleri yedi tarzda yanıldıklarını söyler. Şöyleki:
«1)
Haberleri sıfat haberleri olarak anlamışlardır. Oysa o haberler nisbet
haberleridir. Allah'a (C.C.) nisbet edilen olmuştur, haberlerin hepsi sıfat
değildir. Meselâ bir âyette «O'na ruhumdan üfledim» buyurmuştur. Oysa Allah'ın
(C-C.) «ruh» diye bir sıfatı yoktur. Binaenaleyh nisbet haberlerini sıfat
haberleri olarak anlayanlar bid'ât yapmışlardır.
2) Haberî
sıfatları ihtiva eden hadisler için «bunlar Allah'tan (C.C.) başka bir kimsenin
manasını bilemediği müteşabih
hadisler» dedikten sonra
«onları zahirine hamlederiz.» gibi bir söz sarfetmişlerdir.
3) Böylece
Allah'a (C.C.) bazı
sıfatlar isnad etmişlerdir. Oysa
ilâhî sıfatlar, iâtı gibi ancak kati delillerle sabit olur.
4) Allah'a (C.C.) sıfatlar isnat ederken «Allah (C.C.)
dünya semasına iner» mealindeki meşhur hadisle «Rabbimi en güzel surette
gördüm» mealindeki sahih olmayan hadisi aynı kefeye koymuşlardır.
5) Hz.
Peygamber'e (S.A.V.) kadar varan merfû hadis ile sahabî veya tabiinde duran
mevkuf hadisi birbirinden ayırmamışlar, biriyle kabul ettiklerini diğeriyle de
kabul etmişlerdir.
6) Bazı
lâfızları bir yerde te'vil ederken, bir başka yerde te'vil etmemişler.
dir. «Bana yürüyerek
gelene ben koşarak gelirim»
mealindeki hadisi kudsideki «koşarak» gelme»yi «iman etme» manasında
bir deyimdir, tarzında
te'vil etmişlerdir.
7) Bu nevi
hadisleri duyularla algılanabilecek şekilde anlamış, «zatı ile iner, zatı ile
intikal eder» demişlerdir. Ne var ki, «bu iniş ve intikal bizim bildiğimiz iniş
ve intikal gibi değildir,» diye bir ilâve ve mugalata yapmış, duyular ve akıl
karşısında tavır almışlardır.[68]
İbn-i Cevzî hakkında,
onların kendi tutumlarına dayanarak işte böyle diyor. O'na göre selef ne kadar
teşbihten kaçmaya, çalışırsa çalışsın, bundan kurtulamamıştır. İbn-i Cevzî'den
bir asırdan fazla bir zaman sonra, yaşayan İbn-i Teymiyye ise bu hususta şöyle
demiştir:
«Haberi sıfatlarda
mahlukların ki ile sadece bir isim ortaklığı vardır; bunlar aynı hakikate
sahip değildirler. Görülüyor ki, bunlar meselâ «istiva'yi lâfzın zahiri ile
tefsir etseler «oturma» sıfatı doğar ki bu durumda Allah'ın (C.C.) cisim olması
kaçınılmaz olur. Aynı kelimeyi hislerimizle algıladıklarımızdan başka bir
oturma ile tefsir etseler, bu defa da te'vil yapmış, yasak ettikleri fiili
işlemiş olurlar. Hülâsa her iki halde de Selefin yolu olan «durma»ya uymamış
olurlar.»
284- Her ne
kadar İbn-i TeymiVye'den önceki Hanbeliler teşbih iddia ediyorlarsa da İbn-i
Cevzî teşbihi reddetmekle kalmayıp, bunun aslında Ahmed b. Hanbel'in
mezhebinde bulunmadığını da ortaya koymuş ve şöyle demiştir:
«Akaid konularında
kitabı olan ve yanlış sözler sarf eden üç kişi gördüm: Ebu Abdullah b. Hamid,
Kadı Ebû Ya'lâ, îbn-i Za'vanî. Bu kimseler selefe karşı adeta avam gibi
davranmış, onlara gölge düşüren kitaplar yazmışlardır. Haberi sıfatları
duyularımızla idrak ettiğimiz sıfatlar olarak anlamış; Allah'ın (C.C.) Adem'i
(A.S.) kendi suretinde yarattığını, O'nun zatından ayrı olarak sureti, yüzü,
gözleri, ağzı, dişleri, yüz, rengi, elleri, parmakları, avucu, serçe parmağı,
baş parmağı, göğsü, bacağı, baldın, ayaklan olduğunu söylemişlerdir. Allah'ın
(C.C.) başının olup olmadığını duymadıklarını söyleyerek bu konuda bir isnadda
bulunmamışlardır. Bunlar müteşabih nasslardaki isim ve sıfatlan zahiri manasında
anlamış onlara İslâm'da olmayan bir sıfat ismi vermişlerdir. Bunların bu
tutumlarında ne nakli ve ne de akli bir delilleri yoktur. Bunlar sıfatlarla
ilgili lâfızları zahiri manalarından Allah'a (C.C.) uygun olan manalara
sarfetmeyi emreden nasslara, iltifat etmemiş bu lâfızların zahirinin
gerektirdiği sonradan olmaya mahsus sıfatları reddetmeye yönelmemişlerdir.
Onların bir fiil sıfatı olduğu noktasında
durmamış, bir zatı sıfat olduğunu iddia
etmişlerdir. Bu kelimeleri birer zatî sıfatlar olarak
anlamakla da yetinmemiş, «Onlardan eli, kudret ve nimet gelmeyi iyilik ve
lütuf, kolu şiddet manasına dil açısından ele almayız. Bilinen dış manalarında
anlarız» demişlerdir. Oysa bu nasslarm zahir ve bilinen manası insanların
sıfatlan nevindendir. Ve eğer bir kelimeyi hakiki manasına hamletmek mümkün ise
hamledilir. Fakat eğer bir mani olursa mecazî manasında anlaşılır. Sonra aynı
kimseler teşbihten kaçınmaya çalışıyor. «Biz ehl-i sünnetiz» diyorlar. Pek çok
halk da bunların peşinden gidiyorlar. Ben bunların âlimlerine ve avamına
nasihat ettim ve kendilerine şöyle dedim: «Arkadaşlar, nakil ve taklit taraftan
olan kimselersiniz. Büyük imamınız Ahmed b. Hanbel mezhep görüşlerini kırbaçlar
altında açıklamıştır. Ben O'nun demediği bir sözü nasıl söylerim? O'nun
söylemediği sözleri mezhebine sokmaktan sakınınız. Sıfat hadislerinin zahiri
manasında anlaşılacağını söylemişsiniz. Oysa; ayak kelimesinin zahiri manası
bir organı ifade eder» ve «Allah mukaddes zatiyle istiva etti» diyen bir kimse
Allah'ı (C.C.) mahluklar gibi telakki etmiş olur. Kendisiyle asim sabit olduğu
aklı görmezlikten gelemeyiz. Çünkü Allah'ı (C.C.) onunla biliyor ve O'nun ezelî
olduğuna hükmediyoruz. Eğer «hadisleri okur ve ne manaya geldiği hususunda hiç
bir şey söyleyemeyiz» deseydiniz» sizi kimse yadırgamazdı. Fakat sizin o
lâfızları zahiri manalarına hamletmeniz doğru değildir. Bu salih, selefi zatın
mezhebine onda olmayan şeyleri sokmayınız.»
285-
Yukarıdaki sözlerinden anlaşıldığı üzere İbn-î Cevzî, sıfat âyet ve hadislerini
dış manasında anlayan kimsenin, ondan kaçmaya çalışsa da teşbihten
kurtulamayacağı görüşündedir. O'nun yazdıklarını okuduğunda şüphe etmediğimiz
İbn-i Teymiyye, kendisinin bu görüşleri hakkında neler söylemiştir? Biz İbn-i
Cevzî'nin bu görüşü ve bu konuda İbn-i Teymiyye'nin kendisine yakın bir görüşe
sahip olduğu İbn-i Cevzî'nin hocası Ebu Ya'la'yı tenkidini öğrenmek için İbn-i
Teymiyye'nin kitaplarına müracaat ettiğimizde O'nun;
«Haşeviyye [69]iki
kısımdır: Biri teşbih ve tecsimini gizlemez. Diğeri
diyen Izz b.
Abdüsselâm'a karşı olduğunu gördük. İbn-i Teymiyye şöyle demektedir:
«îzz b. Abdüsselâm'm
bu sözünde görüşlerini bilmediği halde veya onların görüşlerine bazı ilâveler
yapmak ya da bazı görüşlerini reddetmek retiyle selefe muhalif davranmakla
birlikte, selef mezhebinden olduğunu iddia edenlere bir cevap vardır. Çünkü
Haşviyye densin veya denmesin, Allah'ı (C.C.) yaratıklarına benzetmek ve
selefe iftira etmek yanlış bir davranıştır. Atın teri [70]Allah'ın
(C.C.) boz bir deve üzerinde dünyaya inip koyunla musâfaha etmesi ve
binek-lüerin boynuna sarılması, yerdeki oğullanna görünmesi, veya yerle gök
arasında bir kürsü üzerinde görülmesi, yahut tavaf sırasında veya Medine
sokaklarında görülmesi gibi sıfatlar mevzuunda uydurma hadis rivayet eden pek
çok kimse bu sözlerin konusuna girerler. Ben bu neviden nice büyük hatalar
gördüm. Pek çok kimse, bana içinde Allah'a (C.C.) ve Rasul'üne (S.A.V.) ait
iftiradan başka bir şey olmayan ve senetleri de zikrolunan hadisleri ihtiva
eden nice r
O halde görülüyor ki,
İbn-i Teymiyye Haşviyye'ye karşı çıkarak Izz b. Abdüsselâm'ın sözünün birinci
kısmına iştirak ediyor. Ancak bazı kimselerin, sözlerinin selefin görüşü
olduğunu ileri sürerek kendi hüviyetlerini gizledikleri mealindeki ikinci şıkka
gelince, İbn-i Teymiyye bu noktada şunları söylemekle yetiniyor:
«Selefin metodu
Kur'ân'da ve sahih hadiste varid olan sıfatları zahiri mana. sinda, fakat zat-ı
ilâhi'ye uygun bir tarzda kabul etmektir. Allah'ın (C.C.) zatı nasıl ise
sıfatları da öyledir. Çünkü Allah'ın (C.C.) ne zatında, ne sıfatlarında ve ne
de fiillerinde bir benzeri yoktur. Allah'ın (C.C.) hakikat olarak diğer zatlara
benzemeyen bir zatı olduğuna göre, zatı da yine hakikat olarak diğer sıfatlara
benzemeyen hakiki sıfatlara sahiptir. Bunun nasıl olduğu sorulacak olursa,
Rabîa, Malik vb. (R.A.) nm «istiva ma'lumdur. Nasıl olduğu ise bilinmez. Buna iman
etmek vaciptir. Bunun hakkında soru sormak ise bid'attir» dediği gibi cevap verilir.
Çünkü bu insanın bilemeyeceği bir şeyi sormaktır. Yine biri çıkar da «Allah
(C.C.) dünya semasına nasıl iner?» diye sorar. Ona «Allah (C.C) nasıl bir
şeydir» diye sorulur. «O'nun nasıl bir şey olduğunu bilemem» diye cevap
verecektir. Bunun üzerine «Biz de O'nun nasıl indiğini bilemeyiz» diye
karşılık veririz. Çünkü O'nun zatının bilinmesi, O'nun inme keyfiyyetinin
bilinmesine ihtiyaç bırakmaz, ilim O'nun zatının bir fer'idir ve O'na tabidir.»
Keza İbn-i Teymiyye
şöyle demektedir:[72]
«Müteşabih âyetlerde
lâfızların zahiri murat olunup olunmadığı sorulacak olursa, bu lâfızların
zahiri manasında icmal ve iştirak olduğu söylenir. Eğer bu soruyu soran kimse
zahir mananın yaratılmış olanların sıfatlarına veya onlara mahsus fiillere
benzemeyi gerektirdiğine inanıyorsa, bu lâfızlarda zahiri mananın murat
edilmediğinin kesin olduğu söylenir.
Ancak selef ve mezhep
imamları bu mananın nass'ların zahiri olduğunu da söylemiyorlar. Kur'ân ve
hadisin zahirinin küfür ve batıl olmasına razı olmuyorlar. Eğer manasında
ihtilâf olunan bu lâfızların zahiri manasında ittifak olunan lâfıziar nevinden
olduğunu kabul ediyorsa, bu durumda bu tür lâfızların hepsinde zahir mananın
murat olunduğu söylenir. Çünkü Allah Taalâ kendisinin her-şeyi bildiğini ve her
şeye güç yetirdiğini haber vermiş ve bütün ehl-i sünnet uleması ve mezhep
imamları bu sıfatların (lâfızların) zahir manasına varid olduğunda ve bu
manaların murat olunduğunda İttifak etmişlerdir. Bu ise O'nun ilminin,
kudretinin bizim ilim ve kudretimiz gibi olmadığı esasına istinat etmektedir.
Tıpkı bunun gibi, selef, «Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. «Allah
onlardan razı olur ve onlar da Allah'tan razı olurlar.» «Sonra Arş'uı üzerine
istiva etti» mealindeki âyetlerde geçen sevme razı olma ve istiva etmenin
zahiri manasında bulunduğunu söyledikleri zaman, burada Allah'ın (C.C.) istiva etme, sevme ve razı olmasının
mahlukatmki gibi olması gerekmez.»[73]
286- Yukarıdaki
paragraftan İbn-i Teymiyye'nin daha önce de naklettiğimiz gibi, el, inme,
ayak, yüz, ve istiva sıfatlarından zahiri manalarını ve fakat zatı ilâhiye
yaraşır bir şekilde anladığı neticesine varıyoruz:
Burada bir nebze
duralım. Bu lâfızlar hakiki olarak duyularla algılanan bu manalar için
vazolunmuşlardır. Hakikat olarak başka manalara kullanılamazlar. Bilinsin veya
bilinmesin, bu manalardan başka bir manaya kullanıldıkları zaman hakiki ve asıl
manalarının dışında kullanılmış olurlar; zahiri manasında kullanılmamış ve
te'vil edilmiş olurlar. Binaenaleyh İbn-i Teymiyye bir te'vilden kaçmış fakat
bîr başka mecazî tefsire düşmüştür.
Sonra bu lâfızları
zahirî manasıyla tefsir etmekten gaye ve maksat nedir? Böyie bir tefsir bizi
hakikate mi götürür yoksa bir takım yanılgıları mı götürür? İbn-i Teymiyye'ye
göre bu gibi hususlarda hakikat bilinmez. Binaenaleyh, Allah'ın (C.C.)
mahiyyeti bilinmeyen bir yüzü, istivası, eli, ayağı vardır.
Biz burada şunu ifade
edelim ki, bu kelimeleri, dil bakımından müsait oldukları ve kendilerinde
mecazın bulunduğu kesin olduğu sürece, bu kelimeleri bilinmeyenlere sevketmeye
zorlamayan bir tarzda tefsir edersek, bu tefsir daha kabule şayan olur.
Meselâ, eli, kuvvet, ve nimet, «is-tiva»yi tam bir hakimiyyet, «inme»yi de
ilâhî nimetlerin akması ile tefsir etmek gibi. İbn-i Teymiyye bu durumda bizim
bu lâfızların zahiri manalarını almadığımız tarzında bir itirazda bulunamaz.
Çünkü kendisinin tuttuğu yol da onların zahirî manalarını almak değildir.
İbn-i Teymiyye şöyle
diyordu :
«Nasıl ki, Allah'ın
(C.C.) kudretine kudret, ilmine ilim diyoruz ve bunlar İnsanların kudret ve
ilmine benzemiyorsa O'nun istiva sıfatı da böyledir; insanlarınkine benzemez.
Biz de şöyle diyoruz; «Allah'ın kudretine el isminin verilmesi O'nun
insanlarınki gibi olması demek değildir. Kudretin zahir manası elin z?.hir
manası gibi değildir. Aksine kudret İlim ve irade sıfatları manevî şeylerdir.
Bu sıfatlar nakıs manada zahir olduğu gibi, kâmi manada da zahir olabilirler.
Meselâ Allah'ın (C.C.) kudreti kâmil, insanmkî ise nakıstır.»[74]
287- İbn-i
Teymiyye yukarıdaki görüşlerinde Selefe dayanıyordu. Şöyle de diyebiliriz: O'nu
o yasak bölgeye geçmeye iten sebep, selefin de aynı görüşte olduğuna inanması;
kendisinin bu konuda onlara tabi olduğuna, seleften naklettiklerinin kesinlikle
doğru olduğuna inanmasıdir. Ancak, hiçbir kimse İbn-i Teymiyye'nin sahabeden
müçtehid imamlara kadar bütünüyle seleften nakolunan sözlerin tamamını
bildiğini iddia edemez. Bir başka mesele de o müçtehid imamlardan rivayet
olunan lâfızların Allah'a (C.C.) yükseklik yönü ve oturma manasında bir
istivayı açıkça isnad edip etmediği meselesidir. Bu konuda onlardan naklolunan
sözler bu kelimeleri tefsir etmekten veya belli bir manaya almaktan çok,
tefvize daha yakındır. Şimdi isterseniz bu sözlerden en yakında zikrettiğimize
İmam Maiik'ten (R.A.) rivayet olunan bir ibareyi ele alalım. İmam Malik (R.A.);
«İstiva malumdur. O'nun nasıl olduğu ise meçhuldür. O'na iman etmek vacip, bu
konuda sual sormak ise bid'attır.» demiştir. İmamın bu sözleri, istiva'nın
bizim bildiğimiz oturma manasına olduğuna delâlet etmez. Burada İmam bu
kelimenin Kur'ân'da mevcut olduğunun kesinlikle bilindiğini, ve Kur'ân'da
bulunan bir şeye iman etmenin vacip olduğunu söyledikten sonra, bu kelime
hakkında sual sormanın yasaklanmasını savunmuş ve onu bid'at olarak kabul
etmiştir. Bu sözler nass'ın bulunduğu noktada durmanın gerekliliğine delâlet
eder. İbn-i Cevzî de selefin bu konuda tevakkuf ettiğini (durduğunu)
nakletmiş, onların bu konuda kesinlikle bir görüş beyan etmediklerini nakletmiş
ve Ahmet b. Hanbel'i de böyle kabul etmiştir.
Rivayete göre inme,
görülme ve ayağı kayma ile ilgili hadisler hakkında görüşü sorulan Ahmed b.
Hanbel (R.A.); «Onlara inanır ve tasdik ederiz. Ama nasıl olduğuna ve ne manaya
geldiğine ilişmeyiz» cevabını vermiştir. Haliai ise Müsned'inde Ahmed b.
Hanbel'e (R.A.) istiva hakkında sual sorulduğunu ve imamın buna «Allah (C.C.)
Arş'a nasıl murad etti ise tarifsiz ve kimsenin tavsif edemeyeceği bir şekilde
istiva etti» cevabını verdiğini rivayet etmiştir. Bu bîr tefviz ve tenzihtir.
Burada lâfzı ne zahir ve ne de mecaz manasında anlamak söz konusu değildir.
Hatta Ahmed b.
Hanbei'in (R.A.) kardeşinin oğlu imamın şöyle dediğini duyduğunu rivayet
etmiştir: Münazara günü «ahirette Bakara suresi gelir, Tebareke, suresi gelir»
gibi hadisleri delil göstererek bana karşı çıktılar. Ben de bunların manası
«sevapları gelir» tarzındadır, diye cevaplandırdım. Çünkü Allah Taalâ (C.C.)
«Rabbin ve melek saflar halinde gelir» buyurmuştur ki, «Rabbinin kudreti
gelir», demektir. Burada Ahmed b. Hanbel'in (R.A.) mecaz yolunu esas alarak
tefsir ettiği görülüyor. İbn-i Tey-miyye (R.A.) ise bunun manası Allah'ın
(C.C.) gelmesi tarzındadır, diyor.
İbn-i Hazım da el-Fas!
adil eserinde Ahmed b. Hanbel'in (R.A.) «Rabbin gelir» âyetine «Rabbinin emri
gelir» tarzında mana verdiğini zikretmiştir.
Biz Seleften
naklolunan rivayetlerde, onlardan bazılarının istiva hakkında tevakkuf
ettiğine (durduğunu), İbn-i Teymiyye'nin dediği gibi O'nu zahir manası ile
tefsir etmediğine meyletmekteyiz. Keza onlar «Rabbingelir>>
ayetinde olduğu gibi,
mecazın bulunduğu aç.k olan yerlerde
açık olan mecazı tefsire meylettiklerini biliyoruz. Burada sıfat-ı, ilâhiye ile
ilgi- konuyu sona erdirmeden önce sıfatlarla yakından ilgili olan mutesabıh t
VII ile Kur'ân ve O'nun yaratılmış olup
olmadığı konularından bahse ve delim.[75]
288-
Müteşabih lâfızların te'vil konusunun Allah'ın (C.C.) sıfatları ve birliği
konusuyla sıkı bir alâkası vardır. Bunlardan birinden bahsetmek, diğerinden
bahsetmeyi gerektirir. Aslında müteşabih
kelimesi Kur'ân'da muhkem
âyetlerin zıddı manasında varid olmuştur: «Kitabı sana o indirdi. O'nun bazı
âyetleri muhkemdir, bunlar Kitab'tn arasıdır. Diğerleri de mü-teşabihtir
(biribirine benzer). Kaİblerinde eğrilik
olanlar, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için
O'nun benzer (müteşabih) âyetlerinin
ardına düşerler. Oysa O'nun te'vilini Allah'tan (C.C.) başka kimse bilmez ileri
gidenler «O'na inandık, hepsi Rabbimiz kalındandır,» derler, akli selim
sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz».
Müfessirlerin
çoğunluğu Kur'ân'daki müteşabihlerin sıfatlarla ve «Allah'ın eli onların
ellerinin üstündedir», «Rahman Arş'a istiva etti» ve «O Allah'ın Meryem'e
söylediği sözü ve ruhudur» mealindeki âyetlerde Allah'a (C.C.) isnad edilen
fiil ve isimlerle ilgili olduğu görüşündedir. Büyük bir müfessirler topluluğu
ise ahiret ahvali gibi gaybla ilgili haberler dışında Kur'ân'da müteşabih
bulunmadığı görüşündedirler.
Müfessirler müteşabih
ile ilgili bu iki âyette duruş yeri hakkında iki meşhur rivayetin olduğu
görüşünde ittifak etmişlerdir. Bu rivayetlerden birinde «O'nun te'vilini ancak
Allah bilir» cümlesindeki Allah lâfzında durulmuştur ki, bu rivayet Cumhura
göre tefvizi, yani insanların bu gibi kelimelerin manalarına iiişilmemesini,
ancak kalbinde eğrilik olanların onları te'vil etmeye kalkışacaklarını ifade
etmektedir. İkinci bir rivayette ise «ilimde ileri gidenler» lâfzında
durulmuştur ki, buna göre İlimde İleri gidenlerin bu lâfızların manalarını,
te'vilini bilecekleri anlaşılır.
289-
Müteşabih âyetlerle ilgili olan âyetlerde de ihtilâf olunca, ilim adamları
selefin bu konudaki tutumunun ne olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Acaba selef
fitneye düşmemek İçin müteşabih âyetlerin manasını Allah'a (C.C.) havale edip
bu hususta tevakkuf mu (bir mana vermemek) ediyordur? Yoksa araçlarına
sahiptiler, eğriliğe düşmekten emindiler, ilmi uygun olan şekilde arıyor, doğru
kapıdan iniyorlar ve sapıklığa düşmüyorlardı da O'nun İçin hakkı arayıp bu
kelimeleri te'vil ve tefsir mi ediyorlardı? Sonra te'vi! ne demekti? Tefsir mi
yoksa gaye ve maksat mı? İbn-i Teymiyye de.bazıları gibi bu konulara girmiş ve
daha önce zikrettiğimiz görüşünü burada da tekrarlamıştır.
İbn-i Teymiyye bu
konuya selefin görüşü hakkındaki bakış açısından girmektedir. O'na göre selef
müteşabihfer mevzuunda tevakkuf etmemiş, aksine keyfiyete girmenin eğrilik
olduğunu İleri sürüp keyfiyete dalmamış bu nevi lâfızları zahiri manasına
almışlardır. Bunun içindir ki, İbn-i Tey-miyye'ye göre sıfat âyetlerindeki
birbirine benzerlik (teşabuh), sıfatların zatı açısından söz konusu olmayıp
sadece akıl nokta-ı nazanndandir. Çünkü müteşabih âyetlerin aklın bilinen şeylere
uygun olduğunu, sapıklığın aklın keyfiyet ve hakikati tanımada uğradığı
şaşkınlıktan doğduğunu, apaçık ve zahir manadan kaynaklanmadığını ileri
sürmektedir. O halde müteşabih hayrete düşen ve şaşıran akıl açısından söz
konusudur. Yoksa hakkı kaynağından alan kaleler açısından değildir.
Binaenaleyh, müteşabih, insanların anlayamadığı' lâfızlar tarzında
anlaşılmamalıdırlar. Çünkü bu sahabenin bu lâfızları anlamayıp manalarını
Allah'a (C.C.) havale etmelerini gerektirir. Bu da Hz. Peygamber'in (S.A.V.) de
O'nu anlamadığını ortaya koyar ki bu makul değildir. Bunun için İbn-i Teymiyye
şöyle demiştir:
«Burada kasdolunan
husus Allah'ın (C.C.) manası olmayan bir lâfız indirmesinin ve bazı müteahhir
âlimlerin dediği gibi peygamber (S.A.V.) ve ümmetin onun manasını
bilmemelerinin caiz olmamasıdır. Bu kesinlikle yanlıştır. Eğer mesele
Rasulullah'ın (S.A.V.) Kur'ân'daki müteşabih lâfızların manasını bildiğini kabul
etmek arasında dolaşırsa burada ilim erbabının onları bildiğini söylemek bilemeyeceklerini
söylemekten daha hayırlıdır. Çünkü Kur'ân, Sünnet ve seleften bize ulaşan pek
çok delil vardır.
Seleften pek çok kimse
müteşabih lâfızların te'vilini bildiğini söylemiştir. Değerli âlim, mücahid,
Rabi b. Enes ve Muhammed b. Ca'fer b. Zübeyr bunlardan bazılarıdır. Ibn-i
Abbas'ın da (R.A.) bu zümreden olduğu ve «ben müteşabihlerin te'vilini bilme
ilminde ileri gidenlerdenim» dediği naklolunmuştur. Ahmed b. Han-bel (R.A.) de
Kur'ân'daki müteşabihleri konu edinen ve onları uygunsuz bîr tarzda te'vil
eden zındıklar ve Cehmiyye'ye cevap olarak yazdığı bir r
İbn-I Teymiyye selefin
müteşabih âyetlerin te'villerini bildiklerini, bu konuda kötülenen hususun müteşabihi
sormak olduğunu kabul ettiklerini zikreder. Çünkü müteşabihin ne manaya
geldiğini soran kimse fitne çıkarmak istemektedir. Aslında buradaki kötüleme
sırf sormadan, dolayı değil, bununla güdülen gayeden dolayıdır. Meselâ Hz.
Peygamber (SA.V.) müteşabih lâfızların peşine düşenlerden sakınılmasını
istemiştir. Çünkü bir kimsenin her şeyi bırakıp sadece bunun peşine düşmesi
onun niyetinin kötü olduğunu gösterir ve ondan sakınmak gerekir. Ancak, sadece
öğrenmek için bu konuda sual sormanın ise kötü ve yasak olduğu bilinmemektedir.
Hz. Ömer (R.A.) de sırf öğrenmek için
sorana ceza vermemiştir. Eğer müteşabih olan bir âyetin manası bilinmese ve
soran adamın niyeti iyi olsaydı, Hz. Ömer (R.A.) O'na bu âyetİerin
bilinemeyeceğini açıklar ve O'nu cezalandırmazdı. Hülasa fitne çıkarmak için bu
konuda sual sorulmasının yasaklanması, Hz. Ömer'in O'nu bilmediğini ve
bu âyetlerin asla bilinemeyeceğini göstermez. Muaz b. Cebelin (R.A.) şöyle
dediği rivayet olunmuştur:
«Kur'ân'ı iki sınıf
insan okur. Bîri bir fitne bulup onunla insanları sapıttırmak ister. Bunlar
ümmetin en kötüleridir. Allah (C.C.) doğru yolu görmemeleri için onları kör
eder. Diğerinin ise böyle bir kötü niyeti yoktur. Manasını anlayabildiği
âyetlerle amel eder. Şüpheli olanları ise Allah'a (C.C.)' havale eder. BunSar
hiç kimsenin elde edemediği kaeter ilim elde ederler. Hatta bunlardan biri
yirmi sene beklese Allah yine kendi katından birini gönderir ve O'na kapalı
kalan âyeti açıkiar ve anlatır.»[76]
290-
Görüldüğü üzere İbn-i Teymiyye sahabenin müteşabih âyetleri zahir manalarına
göre anladıklarını, Allah'ın (C.C.) zatının hakikatini nasıl sormuyorlarsa bu
âyetlerin manalarının hakikatlarım da öylece sormadıklarını kabul ediyor.
Ancak bu durumda iki mesele ile karşı karşıya kalmaktayız:
1) Bazı
âlimler «O'nun te'vilini ancak Allah bilir» cümlesinde durup «ilimde ileri
gidenler İse onlar biz O'na inandık. Hepsi Rabbimiz katın-dandır, derler. Aklı
selim sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz,» cümlesiyle yeniden
başlamaktadırlar. Ki bu okuyuş bu gibi âyetlerin îe'vilini Allah'tan (C.C.)
başka bir kimsenin bilemeyeceğini ifade etmektedir.
2) Bu manaya
göre te'vllden murat nedir? Bu kıraatia İbn-i Teymîy-ye'nin görüşüne göre bazı
veya çoğu selefin bu âyetlerin manalarını bilmeleri ve onları zahir manasına
göre anlamaları nasıl te'lif edilecektir?[77]
İbn-î Teymiyye birinci
meseleye bu kıraatin müteşabih âyetlerde tevakkuf edip tefsir etmeyen selefin
görüşü olduğunu, söyledikten sonra, kendi kanaatine göre selefin çoğunluğunun bu
âyetleri tefsir ettiklerini, fakat onların te'vil kelimesini mutlak manada bir
tefsir tarzında anlama-yıp hakikati ve maksadı bilmek olarak kabul ettiklerini
zikrediyor. O'na göre te'vil kelimesi Kur'ân'da bu manada kullanılmıştır.
Te'vilin tefsir veya daha ileri bir manada kullanılması ise bir iâfzı orada
bulunan bir delilden dolayı zahir olan manadan alıp racih olmayan manaya
hamletmektir. Eğer böyle bir şey varsa, bu kullanış usul ve kelâm âlimlerinin
metodudur. Bunlardan herhangi biri bu nass müevveldir veya değildir dediği
zaman, başka âlimler bunu bir nevi te'vil olarak kabul ederler. İbn-İ Teymiyye
bu konuda şöyle demektedir:
«Te'vil yapmak İçin
delile gerek vardır. Te'vil yapan kimsenin iki görevi vardır: Te'vil ettiği
lâfzın iddia ettiği manaya geldiğini izah etmek ve kelimeyi zahir manadan
almayı gerektiren sebebi açıklamak.»[78]
Te'vilin istilâhî
manada bir tefsir olarak kullanılması İse hem müte-şabihleri tefsir edenler ve
hem de tevakkuf edenler açısından te'vil âyetine uygun düşmez. Çünkü tefsir
edenler âyetlerin zahir manasını almış, sadece zahiri dikkate almış ondan
sapmamışlardır. Bu kimseler te'vil yapmış sayılmazlar. Çünkü te'vil fukahaya
göre bu tarzda bir te'vil mutlak bir tefsir değildir; bir delilden dolayı zahir
mananın dışına çıkmaktır. Böyle bir te'vil seleften tevakkuf edenler açısından
te'vil âyetine uygun değildir. Çünkü bu kimseler ne tefsir etmiş ve ne de başka
bir manaya te'vil etmişlerdir.
291- Her
halükârda te'vil kelimesini maksat ve hakikati bilmek manasında tefsir etmek
seleften tefsir etmeyen, tefsir edip de «Allah'tan başkası bilmez» noktasında
duranların anlayışlarına tamamiyle uymaktadır. Te'viî kelimesinin, bu manada
kullanılması Kur'ân'ın birçok âyetindeki kullanışa ve dile de uygundur.
Te'vil kelimesinin hakikat
ve maksadı bilmek manasına kullanılmasının Kur'ân'daki kullanışa uygun oluşunu
İbn-i Teymiyye ihtilâflara konu olan A!-i İmran'daki âyet dışında Kur'ân'da
altı yerdeki kullanış ile izah etmektedir.
İkincisi A'raf iSuresindedir:<<Gerçekten onlar
bilgiye göre açıkladığımız ,inanan kavim için yol gösteri ve rahmet olan bir
kitap getirdik. İllâ O'nu te'vilini mi görmek istiyorlar. O'nun te'vili geldiği
gün önceden Onu tutmuş olantor derler kî: «Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği
getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut
geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yaptıklarımızdan başkasını yapalım.» (Araf,
52, 53)
Burada te'vll
kelimesinin sonuç ve akibet manasına kullanılmış olduğu açıktır. Çünkü mahşer
gününde amellerin sonucundan başka birşey olmaz.
Üçüncüsü: «Hayır,
bilgisini kavramadıkları, yorumu kendilerine gelmemiş olan bir şeyi
yalanladılar. Onlardan öncekileri de böyle yalanlamışlardı. O zalimlerin sonu
nice oldu?» (Yunus, 39)
Selef müfessirleri
buradaki te'vil kelimesini sonuç manasına tefsir etmişlerdir.
Dördüncüsü: Yûsuf
Suresinde rüyayı yorumlamak manasına gelen; «Böylece Rabbin seni seçecek ve
sana rüya olaylarının yorumlarını gösterecek.» «Bize onun yorumunu haber ver.»
âyetleridir. Rüyanın yorumu, onun manası yani sonudur. Bize göre te'vil
kelimesinin burada tefsir manasına alınması daha uygundur.
Beşincisi: «Ölçtüğünüz
zamsn ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir, sonu da
(te'vil) daha güzeldir ('İsra, 35) Te'vilin burada sonuç manasında olduğu
açıktır.
Altıncısı ise, «Sona
sabredemediğin şeylerin içyüzünü (te'vîlini) haber vereceğim.» (Kehf, 78)
mealindeki âyetledir ki, te'vil kelimesi burada da meal yani sonuç manasınadır[79].
Bu âyetlerdeki te'vil
kelimesinin manasının açık olduğu görülmektedir.
292- îbn-i
Teymiyye bu konuda sadece te'vil kelimesinin sonuç ve meal (amaç) manalarına
geldiğine delâlet eden bu âyetleri zikretmekle kalmamış, ayrıca onun dil
bakımından da doğru olduğunu isbat etmiştir. Kendisinin Arap dili ve onun kökü
hakkında ne denli geniş bir vukufu olduğunun bilinmesi için bu saadetle
söylemiş olduğu sözleri nakledelim: İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:
«Te'vil kelimesi
«evvele-Vüevvilü -Te'vilen» kelimesinin masdarıdır. «Have-le-Tahvilen» ve
«Avele-Ta'vilen» kelimeleri gibi. Havvele-Tahvilen kelimeleri, Hâ-le-Havlen
kelimelerinin müteaddisi geçişlisi olduğu gibi, «Evvele-Te'vilen» kelimeleri
de «e'le-yeuîu» kelimelerinin mÜteaddisidir. «Ele» kelimesi dönmek manasınadır.
Bir şeyin sonu demek olan meal kelimesi de aynı kökten gelmektedir. «Evvele»
kelimesinden gelen te'vil kelimesi ile «veele» kelimesinden gelen te'vil
kelimesi ile «veele», kelimesinden gelen mev'il kelimesi büyük türemede
birleşirler. Mev'İl kelimesi «Ondan başka bir merci (sığınak) bulamazlar»
âyetinde olduğu gibi «merci» manasınadır. Aynı kelime 'al' kelimesi İle de
küçük iştikakda (türemede) birleşir. Çünkü âl kelimesi kişinin ken-dişine
sığındığı kabilesi manasınadır. Bunun İçindir kî, ancak tamlayanı sığınmaya
müsait olacak şekilde kullanılır,
293-
Yukarıdaki paragraflardan anlaşıldığı üzere te'vil kelimesinin son ve maksat
manalarına kullanılması Kur'ân ve dil tarafından desteklenmektedir.
;
Sonuç olarak ifade
edelim kî, Seleften bazıları müteşabihler konusunda durmuş ve herhangi bir
tefsir yapmamışlardır. Te'vil kelimesi İster tefsir, ister sonuç manasına
olsun, «Onun te'vilini Allah'tan (C.C.) başkası bilmez» cümlesinde durmak bu
anlayışa tamamen uygun düşmektedir. Bazı selef uleması ise tevakkuf etmeyip
tefsir etmişlerdir ki, bu-da te'vllle ilgili âyette «Onun te'vilinl Allah ve
ilimde ileriye gidenlerden başka kimse bilmez» lâfzında durma anlayışına
göredir. Âyette «Allah'tan (C.C.) başkası bilmez» lâfzında durulmayı benimseyen
kıraate göre tevakkuf etmeyip tefsir etmek ise âyetteki te'vil kelimesini
maksat ve son manasında anlamaya göredir, bu Kur'ân'ın pek çok âyetteki
kullanımına uygundur.
Buraya kadar İbn-i
Teymîyye'ye göre Selefin sıfat âyetleri ve hadisleri hususunda tevakkuf
ettiğini (durduğunu) veya onların tefsir hususunda icmâ halinde
bulunmadıklarını yahut da bir kısmının bu kelimeleri zahirî manasına
aldıklarını tesbit etmiş bulunuyoruz.[80]
294- Burada
İbn-i Teymiyye'den başkalarının Kur'ân'daki
müteşa-bih âyetler hakkındaki görüşlerini zikretmemiz uygun olacaktır.
Önce İbn-i Teymiyye'nin tenkit ettiği kelâmcılarm, sonra da GazzaM'nin bu
konudaki görüşlerini nakledelim.
Daha önce selefin bu
konudaki görüşünü öğrenmiş bulunuyoruz. İbn-i Teymiyye'nin dediği gibi selef
müteşabih kelimelerin zahiri manalarını alıyorlardı. En azından bazısı bu
tutum içindeydi. İbn-i Teymiyye dışındaki İbn-i Cevzî gibi âlimler ve
kelâmcılar bunların bu konuda tevakkuf ettikleri görüşündeydiler. Müteahhİr
kelâmcıiar müteşabihleri te'vil etmiş, sı-fat-ı ilâhiyye ile ilgili
müteşabihleri O'nu tenzihle bağdaşacak şekilde te'vil etmişlerdir. Onlara göre
«el» nimet veya güç, «inmek» yerine göre nimetin veya emrin inmesi, «istiva»
ise istilâ manasınadır.
Bazı âlimler ise
müteahhir kelâmcılar ile selef arasında bir yol takip etmişlerdir. Bunlar
zahir manasından alındığı zaman bir tek mecazî manaya gelen müteşabih ile bu
durumda birden fazla mecazî manaya gelenleri ayrı değerlendirmiş; sadece
birinci nevi te'vil etmenin gerekli olduğunu söylemişlerdir. Bu kısımda
te'vilin açık olduğunda şüphe yoktur. Böyle mecazî bir tek mana kesinleştiği
zaman bu neredeyse kaçınılmaz olur. İkinci nevide ise, ağırlık kazanan bir mana
mevcut olmadığı için te'-vile imkân yoktur.
Bu konuda sonraki
kelâmcılar gibi bir tutum içinde olan Taftazanî Şerhu'l-Makasid'da şöyle
demektedir:
«Şer'in ihtiva ettiği
bazı kelimeler vardırki onları hakiki manalarına hamletmek mümkün değildir.
«Rahman Arş'ı istiva etti» âyetindeki istiva kelimesi, «Allah'ın eli, onların
ellerinin üstündedir, âyetindeki el kelimesi, «gözümün önünde büyüyesin diye»
«Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu» âyetlerindeki göz kelimeleri bu
ne'videndir. Eş'ariden bir kavle göre bunların herbiri bir sıfattır. Cumhura
göre ise bu Eş'ârî'nin bir diğer görüşüdür. Bu kelimelerde mecaz vardır.
Bunlara göre istiva istilâ ve Allah'ın (C.C.) azametini anlatmada mecazdır.
Keza el, kudret, yüz, varlık, göz görmek manasınadır. «Gözlerimizin Önünde akıp
gidiyordu» demek, bizim bakıp gözettiğimiz ve koruduğumuz yerde gidiyordu
demektir. Falan kimse kralın gözünün önündedir, dendiği zaman, o kimsenin
kralın koruma ve gözetiminde olduğunu ifade ederiz. Muhakkik edebiyat âlimlerine
göre istiva istilâ, el ve sağ kelimeleri, kudret, göz, görmek manalarmdadır,
demek, Allah'ı (C.C.) mahlukâta benzetme ve O'nu bir cisim gibi telâkki etmekten
süratle kaçınmak içindir. Aslında bu müteşabih ifadeler sadece aklen bilinen
şeyleri hissi şeyler suretinde tasvir ve temsil etmekdir. Bu hususları telhis
şerhinde açıklamış bulunuyoruz.»
295-
Görüldüğü gibi Taftazanî müteşabih sıfatlardan, «elin kudretle tefsir edilmesini ve «gözümüzün
önünde» ibaresinin koruma, kollama ve gözetme ile açıklanmasını sadece akılla
idrak olunan şeylerin hislerle algılanan benzerleriyle temsil suretiyle ifade
edilmesi olarak değerlendirmekte; ince bir edebiyat anlayışı içinde
manalandtrmaktadır. Binaenaleyh zahiri ve edebî fakat müteahhir kelâmcıların
te'vilci yaklaşımları içinde bir tefsir yapmıştır. Dolayısıyla meseleyi beyan
üslupları ile ele almıştır. Ortada bir karışıklık veya benzeri bir şey yoktur.
Bu lâfızların konu
edilen güzel izahı ancak bu tür ibarelerden bir tek mecazî manaya delâlet
edenler de olabileceğinde şüphe yoktur. Fakat bazı surelerin başlarındakiler
gibi birçok mecazî manaya ihtimali olan ve herhangi bir mananın müreccah
olmadığı kelimelerde ise tevakkuf etmek ve konuyu Allah'a havale etmekten,
başka bir yol yoktur. Hiçbir kimse bu kelimelerin kesin bir manasının
bulunduğunu iddia edemez.[81]
296-
Yukarıda zikrettiğimiz Taftazanî'nin konuyla ilgili görüşlerini ondan önce
Gazzali de ileri sürmüştür. İbn-i Teymiyye gibi Gazzali de selefin veya
onların çoğunun sıfat âyetlerini bu ölçüde tefsir ettiğini, bu konuda tamamen
tevakkuf etmediklerini ileri sürmüştür. Bu kimseler bahsettiğimiz âyetleri
(istiva, el, göz, yüz v.b.) zahiri üzre tefsir etmişlerdir. Ancak Gazzali,
Allah'ın (C.C.) Arş'a istivasının zahirinin bilinmeyen veya zatına lâyık istiva
etmesi v.b. olmadığını burada zahiri mananın mecazî mana olduğunu, mecazın açık
olduğunu, hatta, te'vil hangi manada anlaşılırsa anlaşılsın, bu mecazî mananın
te'vi! olmayıp zahiri mana olduğunu ileri sürmüştür. O'na göre apaçık bir mecaz
hiçbir zaman te'vil olmaz. Çünkü te'vil fukahanm anlayışına göre bile, bir
lafzî gerekli kılan bir sebepten dolayı zahir manasından başka bir manaya
hamletmektir. Müteşabih bir lâfzı yukarıdaki gibi tefsir etmek ise onu zahir
olmayan bir manaya hamletmek değil, aksine onu zahir manaya hamletmektir
Bu düşünceyi
«İlcâmü'l-A'vam an ilmi'I-Kelâm» adlı eserinde geniş bir şekilde açıklayan
Gazzali selef mezhebi hakkında şöyle demektedir:
«Bize göre selef
mezhebinin takındığı tavır haktır. Bana göre müteşabih sıfatları ihtiva eden
herhangi bir âyet veya hadis ile karşılaşan avamdan bir kimsenin yedi esasa uyması gerekir.
1. Takdis, Allah'ı
(C.C.) cisim olmaktan ve
cisim olmanın özelliklerinden
herhangi bir şeyden tenzih etmektir.
2. Tasdik, Hz.
Peygamber'in (S.A.V.) yetişmiş
olduğu her şeye iman etmek. Onların hak ve doğru olduğuna ne suretle ve hangi
manada söylenmiş ise öylece hak olduğuna inanmaktır.
3. Aczini
itiraf etmek İse o kelimelerden ne murad edildiğini bilmenin kendi gücü
dahilinde olmadığım kabul etmektir.
4. Sukut
kişinin bu kelimelerin manasını sormaması onu bulmaya çahşma-masıdır. Bu
hususta soru sormanın bid'at olduğunu,
onu anlamaya çalışmanın dini
tehlikeye sokmak olduğunu, O'nun peşine düşenin küfre bile düşebileceğini
bilmelidir.
5. imsak, bu
lâfızlarda çekim yapmamak, onları başka bir dilde Allah'a (C. C) isnad etmek,
artırma ve eksiltme yapmak gibi bir tasarrufta bulunmamak, sadece nazil olduğu
dilde, sığasını bozmadan telâffuz etmektir.
6. Kef; bu
lâfızları düşünmemekten onları tahkik etmek düşüncesi taşımaktan kaçınmaktır.
7. Ehli olana teslim etmek ise kendisi
aciz olduğu için bu lâfızların
hakikatini bilemese de Rasulullah'in (C.C.) diğer peygamberlerin, sıddik ve
evliya nm onların hakikatim bildiklerine inanmaktır.
îşte bu yedi
esas selefin, avamın
uymasının gerekli olduğuna inandığı ve kendilerinin de uydukları hususlardır.»
Daha sonra selefin
takdis hakkındaki görüşlerini geniş bir şekilde zikreden Gazzalî şöyle
demektedir:
«Takdisin manası İse
böyle bir kimsenin Allah'a (C.C.) isnad olunan el ve parmak sıfatlarını ve
«Allah Adem'i kendi eliyle mayaladı», «Mü1-minin kalbi Allah'ın iki parmağının
arasındadır», hadislerini duyan kimsenin el kelimesinin iki manada
kullanıldığını bilmesi demektir:
1. Hakiki
mana: Buna göre el kelimesi, et, kemik ve sinirlerden oluşan bir organdır. Et
ve kemik beili bir cisim ve belli birtakım sıfatlardır. Cisimle; uzunluğu,
genişliği ve derinliği olup kendisi oradan ayrılmadıkça başkasının onun
bulunduğu mekanda bulunmasına mani olan bir hacmi kasdediyorum. Bu kelime bazan
istiva yoluyla cisim olmayan bir manayı ifade eder. Meselâ şehir valinin
elindedir dendiği zaman bunun manası doğru bir şekilde anlaşılır. Burada
valinin elinin kesik olması bu ifadenin doğruluğunu etkilemez. Aynen bunun gibi
bir kimse avamdan olsun veya olmasın, Rasulullah'ın (S.A.V.) bu el ve parmak
kelimeleri ile et, kan ve kemikten oluşan bir organ olan bir cismi
kasdetmediğini, Allah (C.C.) için bir cisme sahip olmanın caiz olmadığını,
Allah'ın (C.C.) böyle bir şeyden münezzeh olduğunu kesin olarak bilir. Eğer bir
kimse Allah'ın (C.C.) organlardan oluşan bir cisim olduğunu düşünecek olursa,
o kimse puta tapıyor demektir. Çünkü cisim olan her şey yaratılmıştır.
Yaratılmış olan bir şeye ibadet etmek de küfürdür. Puta tapmak ise put yaratılmış
olduğu için küfürdür. Hülâsa, selef olsun, halef olsun bîr kimse cisim olan
bir Allah'a (C.C.) ibadet ederse ümmetin icmai ile kâfir olur. Fakat bir kimse
Allah'ın (C.C.) el ve parmağının cisim olmadığına inanırsa O'nun bir organı
olduğunu et ve kemikten olmadığını kabul etmiş, Allah'a (C.C.) cisim ve araz
olmaktan, sonradan var olmayı gerektirecek hallerden tenzih etmiş olur. Bu
kimse böylece Allah'ı (C.C.) zatına lâyık bir şekilde tanır, fakat bunun
hakikatinin ne olduğunu İdrak edemezse ona bundan bir sorumluluk doğmaz. Bu
durumda Allah'a (C.C.) isnad olunan el ve parmak lâfızlarının manasını bilmesi
de gerekmez. Hatta ileride de bahsedileceği gibi, onun bu mevzu ile meşgul
olmaması gerekir.
Bir başka misâl: Bir
kimse «Allah Adem'i kendi suretinde yarattı» ve «Rabbimi en güzel suretinde
gördüm» mealindeki hadisleri duymuş olsun. Bu kimsenin «Suret» kelimesinin
müşterek bir kelime olduğunu, onunla bazan burun, göz, ağız, ve yanak gibi
belli bir şekli olan organlardaki gibi bir mana kasdedüdiğini bu taktirde et
ve kemikten meydana gelen bir organ olduğunu bilmesi gerekir. Keza bazan da
aynı kelime ile cisim olmayan bir mana murad edildiğini anlamalıdır.
Binaenaleyh, her mü'-minln Allah (C.C.) hakkında varid olan suret kelimesi ile
burun, ağız ve yanaktan oluşan bir cisim murad edilmediğini bilmesi gereklidir.
Çünkü bu uzuvlar cisimdir. Bütün cisim ve şekilleri yaratan Allah (C.C.) ise
onlara ve onların sıfatlarına benzemekten münezzehtir. Kesinlikle buna inanan
kimse, mü'mindir. Onun aklına, «Acaba bu kelime ile yukarıdaki mana
kastolunmamışsa hangi mana kasdolunmuştur?» gibi bir soru gelecek olursa,
kendisinin bunu bilmekle rne'mur olmadığını, aksine güç yeti-remeyeceği İçin bu
tarafa girmemesi emredildiğini bilmelidir. Bu kimsenin yapması gereken şey bu
kelime ile Allah'ın (C.C.) büyüklük ve yüceliğine lâyık cisim ve araz türünden
olmayan bir mana kastedildiğini bilmektir.
Bir başka misâl: Bir
kimse; «Allah Taala her gece dünya semasına iner» mealindeki hadisi işitmiş
olsun. Bu kimsenin inme kelimesinin müşterek bir kelime olduğunu bilmesi
gerekir. Binaenaleyh bu kelime ile bazan üç cismi gerektiren bir mana
kastolunur: Yukarıdaki cisim, aşağıdaki cisim ve aşağıdan yukarıya, yukarıdan
aşağıya intikal eden bir cisim. Eğer bu intikal aşağıdan yukarıya olursa,
çıkmak ve yükselmek manasına gelir. Yukarıdan aşağıya olması halinde ise inmek
manasına gelir. Aynı kelime bazan da başka bir manaya kullanılır ve bu
takdirde bir intikal ve cisime gerek olmaz. «Sizin için sekiz çift hayvan
indirdi» âyetinde olduğu gibi. Çünkü gökten inen bir deve ve sığır
görülmemiştir. Aksine bu hayvanlar dişilerinin rahiminde yaratılmaktadır. Ancak
onların indirilmesinin de bir manası vardır. Bu Şafii hazretlerinin «Mısır'a
girdim. Sözlerimi anlamadılar. Ben de indim, indim, indim." sözündeki
inmek gibidir. Hüsâla bu mü'min hadisteki inmek kelimesi ile bir şahsın ve
cesedin yukarıdan aşağıya intikali demek olan birinci mananın murad
edilmediğini kesinlikle bilmelidir. Çünkü şahıs ve ceset bir cisimdir. Allah (C.C.)
ise cisim değildir. Bu mü'mînin akltna bu inme ile ne mana murad olunmuş
olacağı gibi bir düşünce gelecek olursa ona şöyle denir: Sen devenin gökten
inmesini anlayamryorsun. Allah'ın (C.C.) inmesini nasıl anlayacaksın? Bu sana
göre bir iş değildir. Sen ibadetinle, işinle meşgul ol ve sonrasına karışma,
şunu kesinlikle bilmelisin ki, bu kelime ile Arap dilinde onunla murad olunan
ve Allah'ın (C.C.) yücelik ve büyüklüğüne yakışan bir mana murad olunmaktadır:
Sen O'nun ne ve nasıl olduğunu bilmeyebilirsin.
Bir başka misâl: «O
kullarının üstünde tam hakimdir ve Rabblerin-den üstlerinden korkarlar.»
mealindeki âyetlerindeki «üst» kelimesi ile karşılaşan mü'min düşünelim. Bu
kimse «üst» kelimesinin iki manaya gelen müşterek bir kelime oİduğunu
bilmelidir:
1. Bir
cismin diğer bir cisme göre durumunun yani birinin yukarıda diğerinin ise
aşağıda olmasıdır, yukarıdakinin aşağıdakinin baş tarafında olmasıdır. Bu
kelime bazan rütbe bakımından yukarıda olmayı ifade eder. Meselâ «halife
hükümdarın üstündedir.» denir. Nitekim
ilim ilimin üstündedir» dendiği gibi. Birinci
mana diğer cisme göre vaziyeti olan
bir cismin bulunmasını gerektirir.
2. İkinci
mana birinci gibi iki cismin bulunmasını gerektirmez. Bu
kimsenin âyetteki «üst» kelimesi ile birinci mananın murad edilmediğini, bu
mananın Allah (C.C.)
için caiz olmadığına inanması gerekir. Çünkü böyle bir mana cisimlerle veya
arazlarla birlikte bulunur. Bu mü'min böyle muhal bir mana murad edilmediğini
bildikten sonra onunla ne murad olunduğunun
peşine düşmemelidir. İşte zikrettiğimiz
bu müteşabih kelimeler
zikrettiklerimiz için bir ölçü kabul edilmelidir[82].
297- Buraya
kadar Gazzali'nİn konuyla ilgili sözlerini uzunluğuna rağmen nakletmiş
bulunuyoruz. Çünkü bu sözler selefin konuyla ilgili görüşlerini öyle açık,
ince bir şekilde açıklıyor ki, yaptığımız bu iktibastan da anlaşıldığı üzere
Gazzali selefin müteşabih âyet ve hadisleri manevi bir şekilde tefsir
ettiklerini, onları bir cisim ve organ olarak anlamadıklarını kabul
etmektedir. Ona göre selef âyette geçen «üst» kelimesini cihet manasına tefsir
etmemiştir, «el» kelimesini Allah (C.C.) için bir organ manasına anlamamışlar
onu «vali şehre e! koydu» sözündeki manaya hamletmişlerdir. Bu anlayışa göre
«suret» bir şekil değil bir manadır. «İnmek» ise, Şafi'inin (R.A.) «indim
indim» sözündeki inmekten başkası değildir. Yukarıda (üstte) olmak ise rütbe
açısındandır.
Gazzali'nin bu
sözlerinin İbn-İ Teymiyye'nin konuyla ilgili sözlerine yakın olduğu
söylenmiştir. Çünkü görüldüğü üzre Gazzalî avam mü'minlerinin «inme»
«yukarıda olma» gibi kelimelerin hakikatini araştirmalarını doğru
bulmamaktadır. Şüphesiz bu görüş İbn-i Teymiyye'ninkine yakın bir görüştür.
Bunun içindir ki, İbn-i Teymiyye Gazzali'nin İlcamu'l-Avam an İlmi'l-Kelâm adlı
eserinde felsefî ve kelâmı metodu bırakarak selef metoduna döndüğünü ileri
sürmektedir.
Ancak gerçekte
Gazzali'nin selef anlayışı, İbn-i Teymiyye'nİnkinden farklıdır. Meselâ İbn-İ
Teymiyye Allah'ın (C.C.) zatına layık «eli» ve «inmesi» olduğunu,
mahlukatınkine benzemeyen bir «üstte» ve «yukarıda» olma sıfatının bulunduğunu
kabul eder ve bunun da selefin anlayış ve tefsiri olduğunu ileri sürer. Bu
konuda başka hiçbir şey yapmaz ve avam olsun, olmasın, herkesin böyle
yapmasının gerekli olduğunu söyler. Gaz-zali ise bu kelimelerin manalarını
İnceler ve selefin «el» kelimesinden bir Arab'ın eli olmasa bile «vali şehre el
koydu» cümlesinden anlaşıldığı manayı, «inmek» kelimesinden ise Şafii hazretlerinin
«indim, indim, indim» cümlesindeki «inmek» manasını, «üstte olma» kelimesinden
de rütbe bakımından üstte olmak manasını anladığını kabul eder.
Gazzaliye göre bu
anlayış sadece avam mü'minler için yeterlidir. O, bundan fazlasını yapamaz.
Kısacası bize göre
Gazzalî ve İbn-i Teymiyye üç noktadan birbirlerinden ayrılırlar:
1. Gazzalî
cevher ve araz konularına girmiş, Allah'ın fC.C.) cisim ve sraz ve ona göre
cisimlere mahsus olan herhangi bir şey olmadığını kabul etmiştir. İbn-i
Teymiyye ise cevher ve araz konularına girmemiş, Ke-lâmciların bu konulara
girmelerinin bâtıldan hali olmadığını ileri sürerek onların düşünce ve
metodlarının doğru olmadığını ispata girişmiştir.
2. Gazzalî
selefin bu lâfızları manevi bir şekilde
anladıklarım, yani «el» kelimesini bizim ellerimiz gibi, «üstte olma» yi
yükseklik, «inmeyi» ise alçalmak biçiminde anlamadıklarını kabul etmiştir. Ki
bu düşünce İbn-i Teymiyye ile arasında esaslı bir farktır.
3. Anlaşıldığı
kadarıyla Gazzaiî bu kelimelerin asıl manasının ne olduğunu idrak edemeyen
avam mü'minin konuyu Allah'a (C.C.) bırakmasının gerektiğini söylerken,
avamdan olmayanların ise te'vile girebileceklerini kabul etmiştir.
298- Müteşabihler
konusunda avam mü'minin tevakkuf etmesini, diğerlerinin ise te'vile
gidebileceğini söyleyen Gazzalî, bu metodunun devamı gereği, avamın en kolay
anladığı delillere dayanması gerektiğini, akaid konularım anlamada Kuran ve
Sünnet delillerine dayanıp onları aşmamasının doğru olduğunu söyleyerek bu
konuda şunları söylemektedir:
«Deliller anlaşılması
avamın gücünün dışında ince bir tefekkürü gerektiren delil ile ilk bakışta
anlaşılan ve herkesin kolaylıkla anlayabileceği delil diye ikiye ayrılır. Avam
ince bir düşünmeye ihtiyaç bırakan birinci delili anlamaz.»
Ayrıca Kur'ân'daki
delilleri avam olsun, olmasın herkes.için yeterli bulan ve onları mü'minin ruhî
bir gıdası olarak gören Gazzalî bu konuda şöyle demektedir:
«Kur'ân delilleri
herkesin kendisiyle faydalandığı kesin gibidir. Kelâmcıların delilleri ise bazı
insanların fayda görüp zarar gördüğü ilâç gibidir. Hatta Kur'ân delillerinin
süt çocuğunu ve yetişkin insanın kendisinden faydalandığı suya benzediğini,
diğer delillerin ise büyüklerin bazan fayda bazan da zarar gördüğü, çocukların
ise hiçbir zaman fayda görmediği yemeklere benzer. Bunun içindir ki biz avamdan
olan bir mü'minin Kur'ân delillerine bedihiyyat gözüyle bakmasını, onlar
üzerinde derinlemesine münakaşaya girmemesini, kendini derin düşün, çelere
mecbur etmemesini uygun görüyoruz.»
299-
Müteşabih lâfızlar hakkında söylenmiş olan çeşitli görüşleri dikkatlere
sunduktan sonra burada şunu itiraf edelim. Biz müteşabihle-rin anlaşılması
hususunda İbn-i Teymiyye'nin düşüncesine iştirak etmiyoruz. Çünkü o tarz bir
anlayışın bizi Allah'ı (C.CJ teşbih ('benzetme) ve tecsime (cisim yapmaya)
götüreceğini biliyoruz. Bu husus bilhassa avam için geçerlidir. Bize
Gazzali'nin bu lâfızları anlayışı daha kabul edilebilir gelmektedir.
Bize göre selefi
Gazzalî gibi anlamak daha zararsız bir yoldur. Biz İbn-i Teymîyye'yi tenkit
ederek Gazzali'nin daha haklı ve doğru olduğunu söylememizin doğru olmadığını
fakat daha ince ve zararsız olduğunu söylüyoruz.[83]
300-
Allah'ın (C.C.) sıfatları ve birliği ile ilgili meselelerden biri de ilk olarak
Cehm b. Safvan ve Ca'd b. Dirhem'in Emevî döneminde ortaya attıkları Kur'an'ın
yaratılmış olması meselesidir. O sırada Küfe valisi olan Halid b. Abdullah
el-Kısrî Ca'd b. Dirhem'i bu görüşünden dolayı öldürmüştür.
Cehm ve Ca'd'm «Kur'ân
yaratılmıştır, tarzındaki sözleri üzerine kurdukları görüşlerin temelinde
Allah'ın (C.C.) kelâm sıfatının ve bütün di-9er subutî sıfatlarının inkârı
vardır. Bu iki zat Kur'ân'ın mahluk olduğunu söylemişler ve onlardan sonra
gelen Mu'tezile de aynı şeyi söylemiş ve bu sıfatları inkâr etmişlerdir. Bunun
içindir ki, İbn-i Teymiyye bu sırtları inkar eden herkesi Cehmî olarak
anmıştır. Çünkü İbn-i Teymiyye İlâhî sıfatları inkar eden herkesi Cehm'in
peşinden gidiyor kabul etmiş-tjr- Çünkü Mu'tezile Kur'ân mahluktur, demiş,
onlar gibi düşünen Me'mun oa aynı sözü söylemiştir. Bu zat halkı da aynı görüşe
zorlamış ve ömrünün son demlerinde bu görüşe katılmayanları Allah'tan başka
kadimler kabul ettikleri için dinsiz kabul etmiştir.
Me'mun H. 212 yılında
bu görüşünü ilân etti. Bu konunun tartışılma* sı için oturumlar düzenleyerek
burada delillerini de açıkladı. Me'mun ilk zamanlar halkı serbest bırakmıştır.
Çünkü bu sırada kendisi gibi inanmayanların dinsiz olduğunu ilân etmemiş
bulunuyordu. Bunun için onları du* şüncelerinden dolayı suçlamamiş ve kabul
etmedikleri ve üzerinde tartışmayı doğru bulmadıkları bir düşünceye
zorlarnamiştır. Fakat öldüğü H. 218 yrhnda devlet otoritesini kuiianarak halkı
budüşünceyi benimsemeye zorlamaya başladı. Artık kendisi gibi inanmayanları
bozuk inançlı buluyordu. Kendisiyle aynı görüşü paylaşmayan fukaha ve
muhaddislerin zincirlere vurulmalarını emretti. Kendisinden sonra tahta
çıkacak olan hükümdarların başlayan bu uygulamayı devam ettirmelerini vasiyyet
etti. Me'mun bunları Mu'tezileden biri olan veziri Ahmed b. Ebû Davud'un verdiği
direktiflerle yapıyordu. Me'mundan sonra Mu'tasim ve Vasık onun vasiyetine
uydular. Onlardan sonra tahta çıkan Mütevekkil ise bulutları giderdi ve
işkenceleri kaldırdı.
301- Bu
baskıya karşı en ta'vizsiz davranan ve direnen ehl-i eserin lideri olan Ahmed
b. Hanbei olmuştur. Ahmed b. Hanbeî bu uğurda üç halife: Me'mun, Mu'tasim ve
Vasim döneminde işkencelere maruz kalmış Mu'tezileyi saraydan uzaklaştırıp
işkencelere son veren Mütevekkil zamanına kadar bundan kurtulamamıştır.
Burada Ahmed b.
Hanbel'in konuyla ilgili görüşünü bilmemiz gerekmektedir. Çünkü İbn-i Teymiyye
de O'nun görüşündedir ve O'nu savunmuştur. Ve İbn-i Teymiyye Ahmed b.
Hanbei'in görüşünün selef-i salihi-nin görüşü olduğunu kabul etmektedir.
Ahmed b. Hanbel'in bu
konudaki görüşünü Mütevekkil'e yazmış olduğu bir r
Keza bu r
Aslında mesele şudur:
Allah'ın (C.C.) sıfatlan ve kudretinden bir şevin ortaya çıkmasına yaratma
denir mi? Böyle bir şeye yaratılmış denir mi? Denmez mi? Selef böyle bir şeye
yaratılmış denmeyeceğini benimserken, Mu'tezile ve Cehmiyye yaratılmış denir
demişlerdir.
302- İşte
Ahmed b. Hanbei'in konuyla ilgili görüşü budur. Aynı görüşe sahip olan ve onun
mücadelesini veren İbn-i Teymiyye'de Kur'ân'ın yaratılmış olmadığını
benimsemekte ve bunun selefin görüşü olduğunu kabul etmekte, aksini
söyleyenlerin bid'atçi olduklarını söylemektedir. İbn-İ Teymiyye benimsediği bu
fikri, Ahmed b. Hanbel'ini fikrini delillerle açıklamış, nakillerle desteklemiş
ve akla uygun hale getirmiştir.
İbn-i Teymiyye bu
görüşü izah ederken, okunan Kur'ân,
Allah'ın (C. C.) konuştuğu ve
Peygamber'ine (S.A.V.) vahyettiği
kelâmıdır. Okuyucunun işitilen sesiyle Kur'ân okuması ise Kur'ân değil,
insanın (nutku) söylemesidir. Fakat Kur'ân Allah'ın (C.C.) kelâmıdır. Nitekim Allah Taala «Eğer ortak koşanlardan
biri eman düeyip yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah'ın sözünü
işitsin; sonra ona güven içinde bulunacağı yere ulaştır, buyurmuştur. Hz.
Peygamber (S.A.V.} de «Kur'an'ı seslerinizle süs-leyiniz» buyurmuştur. Yine bir
defasında Rasulullah (S.A.V.) Kur'ân okumakta olan Ebu Musa el-Eş'ari'yi
dinlemişti. Durumu öğrenen Ebu Musa Hz. Peygamber'e (S.A.V.) şöyle dedi: «Dinlediğinizi bilseydim, sizin için
daha güzel okurdum.»
Burada görüldüğü gibi
okuma insanın sesi olduğuna göre insan gibi o da yaratılmıştır. Okumak gibi
Kur'ân'ın yazıldığı mürekkep de Allah'ın (C.C.) sözü değildir. Fakat yazılan
Allah'ın (C.C.) sözüdür. Nitekim Allah Taala «De ki: Rabbin sözlerini yazmak
için deniz mürekkep olsa, Rabbi-min sözleri tükenmezden deniz tükenir. Yardım
için bir o kadarını daha getirsek (yine yetmez)» buyurarak sözlerinin yazıldığı
mürekkebi ayrı, sözlerini ayrı olarak zikretmiştir[85].
İbn-i Teymiyye daha
sonra, Ahmed b. Hanbel'in ve selefin Allah Taa la'nın Kur'an'ı kcnuştuğu ve
onun mahluk olmadığı cümleleriyle ifp.de olunan düşüncelerinin izahına
girişerek şöyle demektedir:
«Selef der ki: Allah
Taala'mn ezelden beri dilediği zaman Arapça olarak konuşmuştur. Allah'ın (C,C.)
kendisini konuştuğu ve Allah ile kaim olan şey O'ndan ayrı bir yaratılmış
değildir. Binaenaleyh, Allah'ın (C.C.) güzel isimlerinin ve İndirdiği
kitaplarının temeli olan harfler yaratılmış değildir. Çünkü Allah (C.C.) onları konuşmuştur.»[86].
303- Ahmed
b. Hanbel'in en çok tenkid edilen görüşü Kur'ân'ın yaratılmış olmadığı
fikiridir. Onu bu görüşünden dolayı tenkid edenler, bu takdirde Kur'ân'ın kadim
olmasının gerekeceğini ve dolayısıyla birden fazla kadim bunacağından
Allah'tan £C.C.) başka bîr kadimin bulunmamasını gerekli kılan vahdaniyyetin
(Allah'ın birliği) gerçekleşmeyeceğini ileri sürerler. Binaenaleyh, Mu'tezile
ile diğerleri arasındaki ihtilâf Mu'tezile'-nin birden fazla kadimin
bulunmasına karşı çıkmaları ve Kur'ân yaratılmamıştır dendiği zaman birden
fazla kadimin bulunacağını düşünmeleri gerekçelerine dayanmaktadır.
İbn-i Teymiyye bu
gerekçeyi reddetmiş, meseleye esasından yaklaşmıştır. O'na göre Kur'ân'ın
yaratılmamış olması O'nun kadim olması manasına gelmez. Nitekim Ahmed b.
Hanbel de Kur'ân'ın kadim olduğunu söylememiş, «O mahluk değildir,» noktasını
aşmamıştır. Kur'ân'ın yaratılmamış olması ile kadim olması arasında bir
ayrılmazlık yoktur. Binaenaleyh, Kur'ân'ın yaratılmamış olması kadim olmasını
gerektirmez. Çünkü Allah'ın (C.C.) yüce zatıyia kaim olan herşeyin O'nun kadîm
oluşuyla kadim olacağı kabul edilmez. Çünkü Allah'ın (C.C.) yüce zatın nisbet
olunan her fiil ve var etme, O'nun zatından çıkar. İbn-i Teymiyye bu fiil ve
var etmelerin ortaya çıkmaları sırasında var olduklarını, mahallerinin hadis
olması sebebiyle de hadis olduklarını kabul etmektedir. Dolayısıyla Allah
(C.C.) yaratıcıdır. Yaratılan şey sonradan olmadır. Yaratma ve var-etme de
konusunun sonradan olması sebebiyle hadistir. Yaratma ve var etmeyi ise ne
yaratılmış ne de kadim denmez. Kadim olma ile yaratılmamış olma arasında ayrılmazlık
olduğunu ilk iddia edenler filozoflardır. Onları bu tarz düşünmeye sevk eden
şey bazı aklî prensiplerdir. Bu prensipler zannî olup ne sonuçlan da zannî
olduğu için selefi ilzam etmezler.
İbn-i Teymiyye bu
noktada şöyle demektedir:
«Selef Allah'ın (C.C.)
kelâmını indirilmiş olup yaratılmış olmadığı hususunda ittifak etmişlerdi!*.
Bazı alimler onların bu sözünden maksatlarının Kur'ân'ın kendisinin kadim oluşu
olduğunu zannetmişlerdir. Bir grup da Allah'ın kelâmının bir tek mana olduğunu,
O'nun bütün emredilenleri emretmek, yasaklananları ya-saKiamak ve haber
verilenleri haber etmek olduğunu; Allah (C.C.) O'nu Arapça ifade ettiği zaman
Kur'ân, îbranice ifade ettiği zaman Tevrat ve Süryanice ifade ettiği zaman da
încil olacağını söylemişlerdir. Bu söz hem nassa ve hem de akla aykırıdır.»[87]
Keza İbn-İ Teymiyye
şöyle demektedir: Bu durumda Allah'ın fC.C.) irade ve kudretiyle konuşmasına
rağmen, O'nun kelâmı kadim olur. Eğer denirse ki, Allah (C.C.) nida ediyor ve
bir sesle konuşuyor ve bundan belli bir
sesin kadim olması gerekmiyor. Allah (C.C.) Kur'ân, Tevrat ve
İncil ile konuştuğuna
yöre «ya» harfinin «sin» harfinden önce konuşması da muhal olmaz.»[88]
Bunun manası Allah'ın
(C.C.) zati kadim olduğu için, Kelâm sıfatının da kadim olmasıdır. Ancak konuşmanın
kendisi kadim değildir. Binaenaleyh, Kur'ân yaratılmış olmadığı gibi kadim de
değildir.
304- Netice
olarak, İbn-i Teymiyye «Kur'ân yaratılmamıştır* diyor, «kadimdir» demiyor. O'na
göre Allah'ın (C.C.) kendi iradesi ile konuştuğu ve sözünü Cebrail (A.S.) ile
Peygamber'ine (S.A.V.) indirdiği zamanki konuşmasının hadis olması sebebiyle
Kur'ân da hadistir.
Mesele İbn-i
Teymiyye'nin Ahmed b. Hanbef'in konuyla ilgili sözüne yaptığı yorum gibi olursa
selef ile Mu'tezile arasında Kur'ân ile ilgili olarak esaslı bir ihtilâf
mevzuu olmaktan çıkmaktadır. Çünkü her İki taraf da Kur'ân'ın kadim olmadığını
söylemektedirler. Buradaki ihtilâf sadece Kur'ân'a yaratılmış denilip
denilmeyeceği konusundadır. Onun için Muhammed Abduh konuyla ilgili olarak
şöyie demiştir:
«Eğer ihtilâfa düşüren
ve bilhassa H. 111. başlarında meydana gelen olaylar ve bazı imamları Kur'ân'ın
mahluk olduğunu söylemekten imtina etmelerinin sebebi sorulacak olursa bunun
asıl sebebinin bazılarının Kur'ân'a karşı aşın derecede saygı göstermeleri ve
günah işlemekten korkmaları olduğu söylenebilir. Aksi halde Ahmed b. Hanbel
gibi bir imamın her gece diliyle okuyup sesiyle-şekillendirdiği Kur'ân'ın kadim
olduğuna inanmaması gerekir.»
Ahmed b. Hanbel sadece
Kur'ân'ın yaratılmamış olduğunu söylemiştir. O'nun görüşünü yorumlayan İbn-i
Teymiyye, Allah'tan {C.C.) sadır olan ve O'nun zatıyia kaim olan bir şeyin
O'nun mahluku olmayacağını söylemiştir. O'na göre, Ahmed b. Hanbel'in Kur'ân'ın
kadim olduğunu söylediği yolundaki iddia 4. asırda meçhul biri tarafından
imcma nisbet edilerek yayılmıştır. İbn-i Teymiyye bu iddiayı reddetmiştir.
Tarihçi Zehebî de kendisine ait tarih kitabında O'nu desteklemektedir.
Böylece İbn-i
Teymiyye.ve Ahmed b. Hanbel'in görüşleri Kur'ân'ın yaratılmamış olduğu ve kadim
olmadığı cümlesi İle ifade edilmiş oluyor.[89]
305- Bundan
önce İbn-i Teymiyye'nin Allah'ın (C.C.) Yüce Zatının birliği ve yüce sıfatlan
konusundaki düşüncesini açıklamış O'nu âlimlerin görüşleriyle karşılaştırmıştık.
Bundan sonra Allah'ın
(C.C.) yaratma açısından birliğinden, yani Ce-nab-i Allah'ın (C.C.) bütün
mahlukatt yarattığı, O'nun mülkünde bir ortağının ve otoritesinde bir
rakibinin olmadığından bahsedeceğiz. Allah Taala (C.C); «Eğer yerde, gökte,
Allah'tan başka tanrılar olsaydı, İkisi de (yer de, gök de) bozulup gitmişti.
Arş'ın sahibi Allah onların nitelendirmelerinden yücedir» mealindeki âyetiyle
bu manadaki birliğine işaret etmiştir. Burada yaratılanların yaratanın
iradesine karşı koyan bir iradeleri yoktur. Hepsi Allah Taala'dan gelmekte ve
O'na dönmektedirler.
Tevhîd ve İnsanın
İradesi:
306-
Müslümanlar Allah'ın (C.C.) birliği ve insanın iradesinin olduğu hususunda
ittifak etmişlerdir. Bu tevhidin esasından ve dinden olduğu da kesinlikle
bilinen İsiâmî esaslardan biridir. Ancak filozoflar ve onlar gibi düşünenler
ile onların peşlerinden gidenler insanın dünyada işlediği işlerinden sorumlu
olması, ahirette mükâfat ve cezayı hak etmesi, kişiye, hayır ve şer oluşuna
göre muamele edecek olan Allah'ın (C.C.) ilâhî adaletinin gerçekleşmesi için
kişinin fiillerinde irade hürriyetinin ve kudretinin olduğu hususunda uzun
bahisler açmışlardır.
İnsanın irade
hürriyeti ve kudreti konusunu ortaya atanlar ve akılların sapıttığı konuların
peşinde olanlar, sahabe döneminin sonuna doğru Müslümanların karşısına
çıkmışlardır. Mesele, kaza ve kader konusundan insanın yaptığı bütün fiillerin
daha önce Allah (C.C.) tarafından tescil ve takdir edildiği ve O'nun
yazdığından dışına çıkılamayacağı inancından çıkmıştır. İnsanın irade ve
kudreti konusunun peşine takılanların ortaya attığı problem şudur: insanın
yapacağı taat ve ma'siyyet, herşey ezelde yazılmış ise niçin İlâhî emir ve
vahiyler gelmiştir? Allah'ın (C.C.) şaki olarak yazdığı bir kimse O'nun
yazdığını uyguladığına göre uhrevî ceza niçin olmaktadır? Allah bir kulunu muti
olarak yazmış ise ve o kul, Rabbinln yazdığının dışına çikamıyorsa, bu kimse işlediği hayra karşılık niçin
rnükâfatlandırıfmaktadır?
Hz. Ali (R.A.)
Sıffın'den dönerken kendisine ihtiyar bir adam yanaşarak kaza ve kader
konusunu sormuş ve kaza ve kader hak olduğuna insanı yaptığı her hayır ve şerre
kader ittiğine göre kulun nasıl muti olup mükâfata İâyık olduğunu veya asi olup
cezayı hak ettiğini öğrenmek İstemişti. Ali (R.A.) ihtiyarın şüphelerini
giderdiği cevabını şu sözleriyle bitirmişti: «Şüphe3İ2 Allah'ın CC.C.)
emri-tahyirî fsorîamsmayO, yasskia-ması sakmdırmayı ve teklifi de
kolaylaştırmayı ifade eder. ÂÜah'a (C.C.) isysn eden kimse O'nu yenmiş olmaz.
Allah (€.G.) kullarına gönderdiği Paygemfaer'i faydasız olarak göndermemiştir.
Gökleri, yeri ve onların arasındakiler! boş yere yaraîmamıştir. Bu, inkâr
eden!erin zanmdir. Su yüzden o inkâr edenlere ateşten heîâk vardır.»[90]
307- Felsefî
ve aklî çalışmaların alanı müslümanlar arasında genişleyip İslâmî fırkalar
ortaya çıkınca Emevî döneminde bazı kimseler in-sanm fiilleri ve sözlerinde
cebir altında bulunduğunu söylemeye başladılar. Bu grubun başında Cehm b.
Safvan bulunuyordu. Cehm ve O'na tabi olanlar insanın hür bir iradesinin
olduğunu kesinlikle reddetmişlerdi. Daha önce Cehmiyye'den bahsetmiş
bulunuyoruz. Dileyen oraya bakabilir.
Bunların yanında bir
de ceza ve mükâfatta ilâhi adaletin gerçekleşmesi dünyada sorumluluk ve
cezanın yükümlülüklerinin bulunması için insanın yaptığı fiillerinde tam bir
irade ve seçmesinin bulunduğunu söyleyenler vardır. Bunlara göre kul bu irade
ve ihtiyarını (seçmesini) Allah'ın (C.C.) kendisinde yaratıp koyduğu bir güç
ile yapmaktadır. Bunların başında da Gaylan ed-Dimaşkî vardır. Mu'tezilî'ler
Gaylan'm yolunu tutmuş ve O'nu kendi âlimlerinden saymışlardır. İnsana sonsuz
bir hürriyet tanıyan bu görüşün bayraktarlığını üstlenen Mu'tezile O'nu
Allah'ın (C.C.) mükâfat ve cezalandırmadaki adaleti adı altında kendine
dördüncü esas olarak almışlardır.
Bundan sonra Eş'ariler
geldiler. Filozofların ve Mu'tezile'nin görüşlerini kabul etmeyen bu kimseler
onların ortasında bir yol tuttular. Eş'ariler Cehmiyye gibi her şeyi Allah'ın
(C.C.) yarattığını kabul ettiler. Fakat kulun fiillerini kendi ihtiyariyle
işlediğini söylediler. Buna göre herhangi bir fiili Allah yaratmış kul da
kendi ihtiyariyle işlemiş olmaktadır. Kulun bu işlemesinden dolayı sorumluluk
mükâfat ve ceza söz konusudur.
Ancak burada akla
şöyle bir soru gelmektedir: Acaba bu işleme (ikt
308-
Filozoflar, Mu'tezile, Eş'ariyye ve diğerlerinden sonra dünyaya gelen İbn-i
Teyrniyye bütün bu mezhepleri incelemiş ve onların görüşlerini süzgeçten geçirmiştir.
O'nun bütün bu fırkalar hakkındaki görüşünün onların bu konuda İsabet
edemedikleri tarzında olduğu ilk nazarda göze çarpmaktadır. İbn-i Teymiyye
diğer konularda olduğu gibi bu konuda da selef gibi düşünmektedir. Burada kaza
ve kadere, Allah'ın (C.C.) mülkünde O'nun istemediğinin olmayacağına, kulun hür
olduğuna, hayır ve şer yaptığı her fiilden sorumlu olduğuna inanmak vardır. Bu
konuda sahabe ve tabiinden nakiller vardır. Binaenaleyh onun kaza ve kadere
inanması gerekir. Allah'ın (C.C.) hükmünü aşan bir hüküm yoktur. Nitekim
herkes kendi sorumluluğunu ve ihtiyarını da hissetmektedir. Kader, sorumluluk
ve ihtiyar konusunda bu deiil yeterlidir. Başka bir delil aranmamalıdır.
İbn-İ Teymiyye bu
konuyu muhtelif görüşleri bilen bir kişi olarak işlemiş, her görüşü teker
teker ele almıştır.
Cebriyye mezhebini
bilgili ve yetkili biri olarak eleştirirken şöyle demektedir:
«Bir takım âlimler,
abidler kelâm ehli ve tasavvufçulardan oluşan bu kimseler kadere, Allah'ın
(C.C.) her şeyin Rabb'i ve sahibi olduğuna, O'nun istediğinin olduğu ve
istemediğinin olmadığına ve herşeyin yaratıcısı olduğuna iman etmek. tedirler.
Burası güzel ve doğrudur. Ne var ki, bunlar ilâhî emir ve nehiy va'd ve vaid
hususunda gevşeklik göstermiş, hatta bu gevşeklikte çok aşın giderek hatta
inkâra giderek şu âyette ifade olunan müşriklerden olmuşlardır: «Eğer Allah
(C.C.) isteseydi ne biz ne de babalarımız şirk koşmaz hiçbir şeyi haram kılmazdık»
Çünkü bu müşrikler de Allah'ın (C.C.) yer ve göklerin ve kendilerinin
yaratıcısı olduğunu herşeyin idaresinin O'nun elinde olduğunu ve kaderi kabul
ediyorlardı. Araplar Cahiliyet döneminde kadere inanıyorlardı!*. Onların şiir
ve nesirlerinde bunu görmek mümkündür.»[92]
«İnsan kendisine
verilen bir kuvvet ile kendi fiillerini yaratır» diyen Kaderiyye ve Mu'teziie
hakkında ise şöyle demektedir:
«Kaderiyye insanın
tâat ve ma'siyet ne olursa, olsun, bütün" fiilerini kendisimin yarattığı hususunda ittifak
etmişlerdir. Bunlara göre Allah (C.C.) ne taati ve ne de ma'siyyeti
yaratmıştır. Allah (C.C.) sadece taati, emretmiş ma'sîyyeti yasaklamıştır.
Allah (C.C.) dini bakımdan mü'mine ikram ettiği her nimeti kâfire de ikram
etmiştir. Buna göre Allah'ın (C.C.) dini nimetleri bakımından Ali (R.A.) ile
Ebu Leheb birbirine eşittirler. Çünkü onların her birine Peygamber gönderilmiş
emredilerek fiile zorlanmış ve illeti hazırlanmıştır. Fakat biri iman etmesi
için ayrı bir nimeti olmadığı halde kendiliğinden iman etmiştir. Bunlara göre
Allah Taala imam Ali (R.A.) ve benzerleri gibi mü'minlere sevdirip onu kalplerinde
süsledi gibi, Ebu Leheb ve benzeri kâfirlere de sevdirmiş ve süslemiştir. Ne
var ki, bir taraf ayrı bir nimetleri bulunmadığı halde, Allah'ın (C.C.) hoşlanmadığından
hoşlanmamış, öbür. taraf ise bunun aksine hareket etmişlerdir.»
Muhalifleri «Kaderiyye
bu ümmetin Mecusiieridir» hadisine uymaları için bunlara Kaderiyye adını
vermişlerdir. Çünkü Mecusiler bu alemde hayır için bir kuvvet, şer için de bir
başka kuvvet olmak üzere iki kuvvetin bulunduğunu; hayır kuvvetinin hayır
ilâhi, şer kuvvetinin de şer ilâhi olduğunu iddia etmişlerdir. Muhalifleri
bunların, ma'siyetin Allah'tan (C.C.) değil de kuldan olduğunu kabul etmeleri
sebebiyle, kendilerine Kaderiyye demişlerdir. İbn-i Teymiyye bunu reddetmiş
Kaderîyye'nin böyle bir söz söylemediğini iieri sürerek şöyle demiştir:
«Her kim Kaderiyye'nin
taatin Allah'tan, ma'siyyetin ise kuldan olduğunu söylediklerini iddia ederse,
o Kaderiyye mezhebini bilmiyor demektir. Çünkü Kaderiyye âlimlerinden hiçbir
kimse böyle bir söz söylememiştir, söylemesi de mümkün değildir. Kaderiyyenin
bu konudaki sözünün esası, kulun taat olan fiilinin ma'siyyet olan fiili gibi
olduğu, bu fiillerin her İkisinin de ona özgü bir irade olmaksızın onun
kudretiyle olduğu, kulda bu fiillerden herhangi birine mahsus bir kudretin
bulunmadığı tarzındadır.»[93]
309- İbn-i
Teymiyye Eş'arilerin Cebre kaydıklarını kabul etmektedir. Ona göre Eş'arilerin
«Fiilleri Allah yaratır, kul da işler» tarzındaki sözleri cebir düşüncesine
karşı, ona zıt bir görüşü ifade etmez. İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle
demektedir:
«Cebre meyledenlerin
bir kısmı da şöyle demektedirler: tşlenen fiiller Allah'ın (C.C.) mahluku olup
kul tarafından işlenirler. Kulun kudreti bir fiilin meydana gelmesinde ve onun
herhangi bir sıfatında herhangi bir etkiye sahip değildir. Allah Taala'nm
(C.C.) fiilleri kulların kudretine bitişik olarak yaratma adeti vardır.- Fiil
Allah (C.C.) tarafından yaratılır ve yoktan var edilir. Aynı fiil kulun
kudretine bitişik olarak meydana geldiği için de onun işlemesi (kesbî) olmuş
olur. Kul, fiilinin ne var edicisi ne de yoktan icad edicisîdir. Ancak biz tam
bir cebrî kabul etmiyoruz. Bize göre kulun sonradan olma bir kudreti vardır.
Ceb-riyye ise kula asla bir kudret isnad etmemektedir.
Bize göre yaratma ve
işleme (kesb) ayrı şeylerdir. îşleme (kesb) meydana gelen fiilin sonradan
var olan kudret ile birleşmesinden ibarettir.
Yaratma ise o filin kadim kudret ile birleşmesidir. Keza İşleme (kesb)
kendisi ile birlikte bulunan kudretin mahallinde bulunur. Yaratma ise kudret
mahallinin dışında bulunur.»[94]
İbn-i Teymiyye
naklettiği ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Eş'arilerİ bu konuda Cebrİyye'den
en azından Cebre meyyal olduklarını kabul etmektedir. Eş'arilerin görüşleri de
bu kanaate müsaittir. Nitekim İbn-i Tey-miyye'nin talebesi olan
İbn-i Kayyim bu hususu
açıkça zikretmiştir.
İbn-i Teymiyye
Eş'arilerin fiille kesbi ayrı ayrı kabul etmelerini doğru bulmamaktadır. Çünkü
eğer kesb [işleme) hiçbir etkisi bulunmayan sırf bir birlikte olmak ise bu sorumluluk
ceza ve mükâfata lâyık olmak için kâfi değildir. Fakat eğer kesb var etme, red
etme gibi bir özelüğe sahip ise, bunu Allah'a (C.C.) verirseniz Cebriyye, kula
verirseniz Mu'tezile mezhebinden olursunuz.[95]
310- İbn-i Teymiyye
Eş'ariyye ve Cebriyye'yi yukarıda zikrettiğimiz görüşlerinden dolayı tenkit
ederken Kaderiyye yahut Mu'tezile'yî görüşlerini selef görüşü olarak kabui
etmemekle birlikte, hakka daha yakın bulmaktadır. İbn-İ Teymiyye bu hususta
şöyle demektedir:
«Bu mesele ayakların
kaydığı, zihinlerin saptığı, müslümanların dinlerini değiştiren bir meseledir.
Bu meselede son derece tevhid, tahkik ve marifet ehli olan kelâm ehli olan ile
putperestler birbirine karışmıştır. Allah'a (CC.) ve Rasu. lüne iman eden herkes
emir, nehiy, va'd ve vaid kabul eden Mu'tezile, Şia ve Kaderiyye'nİn mü'min ile
kâfiri İtaatkâr ile günahkârı, hak peygamber ile yalancı peygamberi ve
Allah'ın dostları ile selefin zemmettiği düşmanlarını bir tutanlardan daha iyi
oldukların] bilir. Hatta bunlar Hallal'in es-Sünnetü ve'r-Red-dü
ala'l-Kaderiyye adlı eserinde dediği gibi Mu'tezile'den daha çok zemme lâyıktırlar.»[96]
Hatta daha ileri
giderek «Kaderiyye bu ümmetin Mecusilendir, mealindeki Kaderiyye kelimesinin
cebri kabul eden herkesi içine aldığını kabul etmekle Hailal'ın onlar
hakkındaki sözlerini yerinde bularak şöyle demektedir:
«Burada Hallal ve
diğerlerinin cebir kabul edenleri hadisteki Kaderiyye kapsamına aldıkları
görüin.ektedir. İşlenen günahlarla cezalandırılma konusunda kaderi bir bahane
olarak görmeyenler için böyle düşünülürse, günahlar konusunda Kaderi bahane
ederek sorumluluğu kaldırmak isteyenler
için ne demelidir? Kaderi bahane ederek ilâhî
emir ve nehyi ortadan kaldıranların kaderi inkâr edenlerden daha çok
Allah'ın (C.C.) Kaderiyye'yî zemmi kapsamına girdikleri herkesçe malumdur.
Çünkü kaderi bahane edenlerin dalâletleri daha büyüktür. Onun içindir ki
seleften pek çoğu Kaderiyye'yi Mürcie
ile birlikte zikretmişlerdir [97].
311-
Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi, İbh-i Teymiyye Tev-hid ve şeriete en
uzak olan mezhebin Cebriyye mezhebi olduğunu, Mu'-tezile'nin onlar kadar
bid'ate bulaşmadıklarını, Cebriyye'nin «Kaderiyye bu ümmetin mecusiîeridir,
hadisini kapsamına daha çok girdiklerini kabul etmekle bu hususta Hallal'ln
es-Sünnetü ve'r-Reddü ala'l-Kaderiyye kitabındaki görüşlerine dayanmaktadır.
îbn-i Teymiyye'yi bu
tarz düşünceye iten sebep O'nun Mu'tezile'ye meyletmiş olmasından değildir.
Çünkü kendisi Mu'tezile gibi düşünmez Ö'nu bu tarz bir düşünceye iten sebep
olsa olsa cebre kail olan bazı ta-savvufçularda görmüş olduğu bir takım haller
olabilir. Çünkü şeriat tev-hid esası üzerine oturduğu gibi gayesi de ilâhî emir
ve nehiy, itaat edenle asi olanı ayırma, mükâfat ve cezada adaletli olmak gibi
hususlarla toplu islah etmektir. Cebriyye ve İbn-i Teymiyye'nin kabulüne göre
onlara meyleden Eş'ariyye mezhebinin bu konudaki görüşü Allah'ın (C.C.) insanları
mükellef kılmasını haksız kılar. Bunlar Allah'ın (C.C.) birliği hakkında aşın
giderek şer'i hükümleri ortadan kaldırma noktasına, bir ve tek olan Allah'ı
(C.C.) tenzihde aşırı giderek O'nun adalet sıfatını yok etme noktasına
gelmişlerdir. Bu yol Rasulullah'ın (S.A.V.) yolu değildir.
312- Özel
olarak ifade etmek gerekirse, İbn-i Teymiyye birinin bid'atının diğerinin ki
kadar olmamakla birlikte her iki mezhebin bid'ate düştüklerini kabul
etmektedir. Çünkü her iki mezhep de Allah'a (C.C.) itaat eden ile isyan edeni
bîr tutmaktadırlar. Birinciler itaat eden ile İsyan eden; herhangi bir
iradelerinin olmadığı, çünkü sadece Allah Taala' nm fail-i muhtar olduğu için,
işlediği fiillerden sorumlu tutmamışlardır. İkinci mezhep, yani Mu'tezile ise
itaatkâr ile günahkârı yaptığı UU\ imanda muvaffak kılma nimeti ile taltif
edilmediği, küfürde ondan mahrum kı-lınmadığı, ikisinin de asılda eşit
oldukları ve farklılığın daha sonra amelde olduğu noktasından bir
tutmuşlardır. Oysa Allah Taala «O dilediğini sapıttırır, dilediğini de hidayete
erdirir,» buyurmuştur.[98]
313- İbn-i
Teymiyye'ye göre selef, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan (C.C.) olduğuna,
Allah'ın (C.C.) kudret ve iradesinin her şeye şamil olduğuna, O'nun kuiun
yaptığı fiilleri kendi meşieti, kudreti ile dileyip yarattığına inanmaktadır.
İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:
«Bilinmelidir ki,
selef; «Allah (C.C.) her şeyin yaratıcısıdir.Allah (C.C.) kulunu hırslı
yaratmıştır. Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Hayır dokundu mu da
(yoksullara) vermez» tarzında düşünürken, insanın gerçek bir fail ,iş, İşleyen)
olduğunu, O'nun dileme ve kudretinin bulunduğunu da kabul eder. Çünkü Allah
(C.C.) «Bu sizden doğru olmak isteyenlere mahsus tur. Alemler in Rabbi olan
Allah (C.C.) dilemedikçe dileyemezsiniz. Şüphesiz bu bir hatırlatmadır. Artık
dileyen hatırlar. Onlar ancak Allah'ın (C.C.) dilediğini hatırlarlar. O takva
ve mağfiret ehlidir», buyurmuştur.»
İbn-İ Teymiyye böylece
biı taraftan Allah (C.C.)'ın iradesinin umumi olduğuna inanırken öte yanden
insanın da bir kudreti olduğunu kabui etmektedir. Fakat yine İbn-i Teymiyye
ilâhî irade ve kudretin umumiliğinin ve her şeye şâmil olduğunun nasiarla,
insan kudretinin ise akılla sabit olduğunu kabui etmekte, nass île sabit olanın
inkâr edilemeyeceğini, duygularla karşı gelinemeyeceğini düşünmektedir. Ona
göre insanlar his ve akıl ile dünyadaki davranışlarından sorumlu olurlar. İnsan
kader ve kazayı bahane ederek sorumluluktan kurtulamaz. Kişi kendini aldatıp
büyük görmedikçe kadere karşı çıkmaya kalkamaz. «Binaenaleyh kişi işlediği
günahlarında kaderi bahane edemez. O, günahları işlememekle yükümlüdür. Şayet
bir günah işleyecek olursa Adem'in (A.S.) yaptığı gibi terketmesi gerekir.
Nitekim bazı âlimler iki kişinin, Adem (A.S.) ve îb-lis'in günah işlediklerini
ancak Adem'in (A.S.) tevbe ettiğini, Allah'ın (C.C.) O'nu affedip peygamber
yaparak hidayete erdirdiğini, İbtis'in İse günahında ısrar ederek kaderini
bahane ettiğini söylemişlerdir. Binaenaleyh tevbe edenler, Adem'e (A.S.)
günahta ısrar edip kaderi bahane eden ise İblis'e benzerler.[99]
Şu cümleler de İbn-i
Teymiyye'ye aittir:
«Herkesçe kabul edilmektedir ki, adalet
fiilini işleyen kimse âdil zulüm fiilini işleyen ise zâlim olur. Yalan fiilini
işleyenin de yalancı olduğu gibi. Buna göre kul kendi yalan, zulüm ve
adaletinin faili olmayıp onların faili Allah (C.C.) olursa bu takdirde Allah'ın
(C.C.) yalan ve zulüm ile vasıflanması gerekir.»[100]
314- İbn-i
Teymiyye'nin bu konudaki görüşleri üç noktada toplanabilir:
1) Allah
Taala herşeyin yaratıcısıdır. O'nun kâmil manada bir yaratma ve var etme
birliği vardır. Kâinatta hiçbirşey O'nun iradesi dışında Çıkamaz. Hiçbir kimse
O'nun iradesine denk bir iradeye sahip oiamaz. İbn-i Teymiyye bu noktada
Cebriyye ile birleşmektedir.
2) İnsan
gerçek manada faiİdir. İnsanın yaptıklarından sorumlu kılan, kâmil manada bir
iradesi vardır. İbn-i Teymiyye'nin bu noktada da Mu'tezile veya Kaderiyye ile
birleştiğini görüyoruz. Nitekim O'nun çağdaşı Eş'ariler de bu hususu ifade
etmişlerdir.
Ancak Allah şerrin
işlenmesini sevmez ve O'na razı olmaz. İbn-i Tey-miyye bu noktada da kendi
anladığı Mu'tezile'den ayrılmaktadır. Bu görüş «O dilediğini dalalete götürür,
dilediğini hidayete erdirir» ve «sen istediğini hidayete erdiremezsin. Fakat
Allah dilediğini hidayete erdirir» mealindeki âyetlere de uymaktadır. Pek çok
âyette bu mana tekrarlanmıştır. Bu aynı zamanda pek çok hadis ile teyid edilen
ve Kur'ân'da zikredilen bir hakikattir.
Acaba bu hakikatler
nasıl uzlaştiniabiîir? Allah'ın (C.C.) herşeye kar-. şı kâmil bir üstünlük ve
umumi bir iradeye sahip oluşu ile insanın ihtiyar sahibi bir fail olması nasıl
uzîaştinlabilir? Allah Taala hem tam bir adalet sahibi olsun, hem de hayır
yolunu muvaffak kıldığı itaatkâr bir kulunu mükâfatlandırsın, muvaffak
kılınmaktan mahrum ettiği günahkâr kulunu da cezalandırsın; bu nssıl
uzîaştinlabilir? Burada böyle bir soru yatmaktadır. İbn-i Teymiyye bu
uzlaşmayı sağlamaya çalışmış, bazan bunu başarmış, bazan da yaklaşmıştır.
315- İbn-i
Teymiyye Allah'ın (C.C.) kudretinin umumiliği ve her-şeyi yaratması ile insanın
işlediği fiillerinin gerçek manada faili olması konusunda şöyle demektedir:
Allah (C.C.) her şeyin yaratmış olduğu sebepleri vasıtasıyle yaratıcısıdır.
Allah (C.C.) kulunu onunla fiilini İşleyeceği bir irade ve kudret ile birlikte
yaratmıştır. Çünkü kui hakiki manada fiilinin failidir. Binaenaleyh, ehl-l
sünnetin insanlık fiilinin Allah'ın irade ve kudretiyle olduğu yolundaki
sözleri diğer olayların sebepleriyle olduğu tarzındaki sözleri gibidir [101].
O halde insanın
fiillerinin Allah'a (C.C.) isnadı, Allah'ın (C.C.) o fiillerin sebeplerini
yaratması bakımındandır. Bu sebepler kulun kudretidir. İbn-i Teymiyye'ye göre
Allah Taala bütün mahlukati bu arada kulların fiillerinin taalluk ettiği
nesneleri de yaratmaktadır. Ku! ile Allah'ın (C.C.) kendisinde yarattığı
kendine ait iradesi arasında bağlantı olur. Böylece kul fiili işler, Allah
(C.C.) da yaratır. İşler Allah'a (C.C.) ve kula iki ayrı açıdan nisbet edilir.
İbn-i Teymiyye burada da şöyle demektedir:
«Bir kimse herhangi
bir fiili Allah'a (C.C.) ve kula nisbet ettiği zaman eğer, Allah'ın (C.C.)
O'nun kaynağı olduğunu kastediyorsa bu müs-lümanlann icmai ile batıldır. Fakat
eğer Allah'ın (C.C.) diğer mahlukat gibi bir mahluku olduğunu kastederse bu
doğrudur[102]
Bu demektir ki, kulun
İradesinin taalluk ettiği şeyler herşeyin fiilinin veya sebebinin Allah'a
(C.C.) nisbet edilmesi açısından, Allah'ın (C. C.) mahlukudurlar. Bunu inkâr
eden sebepleri de inkâr etmiş olur. Ancak kulun iradesinin taalluku Allah'a
(C.C.) nisbet edilmez. Çünkü bu, kulun sıfatıdır.
Buradan anlaşıldığı
üzere şunu bilmelidir ki, Allah Taala'ya günahların (faili) sıfatı verilmez.
Bu sıfat Allah'ın (C.C.) kendisinde yarattığı bir irade ile serbest bir şekilde
O'nu murat eden kula verilir. Çünkü Allah (C.C.) yarattığı şeylerle
vasıflanamaz. Allah'ın (C.C.) yarattığı şeylerle ancak onu işleyen insanlar
vasıflanabilirler. Meselâ Allah Taala insanın rengini yaratmıştır ve o rengi
alan kendisi değildir. Hoş olmayan bir kokuyu veya acı bir yiyeceği ya da
çirkin bir şekli vb. yarattığı zaman bu çirkin ve sevilmeyen yaratıkla da
vasıflandırılmaz[103].
316- İbn-i
Teymiyye'nin bu konudaki görüşünü talebesi ve ilminin varisi olan İbn-i
Kayyim'ın şu sözlerinde son derece açık bir şekilde görmekteyiz:
«Doğrusu bu konuda
şöyle demelidir; Herhangi bir hareket Allah'ın (C.C.) insanda yaratmış olduğu
kudret ve İrade ile meydana gelir. Allah Taala bir kulunun fiilini murad
ettiği zaman o kulda o fiili yapmak için gerekli olan kudret ve ona götüren
sebebi yaratır. Bunun sonunda meydana gelen fiil bir şeyin sebebi yaratır.
Bunun sonunda meydana gelen fiil bir şeyin sebebine nisbet olunması gibi kulun
kudretine nisbet edilir. Aynı fiil, bir mahlukun halikina nisbet edilmesi gibi
Allah'ın kudretine nisbet edilir. Bir şeyin bîrinin kudreti diğerinin
kudretinin sonucudur. Aslında böyle bir meydana gelme olayının iki kudretinin
ortak olduğu bir meydana gelme olduğunu söylemek yanlış ve aldatıcıdır. Çünkü
böyle bir ifade «şu elbise de iki kişi ortaktır. Şu ev iki ortağındır»
cümlelerin-deki gibi bu iki kudret sahibinin kudret bakımından birbirlerine
denk olduklarını akla getirir. Oysa bizim konumuzda bu meydana gelme bir şeyin
sebebiyle meydana gelmesi olayıdır. Sebep, sebepten sonra meydana gelen şey,
fail ve alet hepsi Allah'ın (C.C.) ezelî kudretinin ürünüdür. Bir fiilin
sebep-müsebbeb nisbetiyle kulun kudretine nisbet edilmesi Allah Taala'nin
kudretinin herşeyi kapsaması ve tam olmasına mani olmaz. Allah'ın (C.C.) irade
ve kudretinden başka bağımsız olarak bir şeyin meydana gelmesine etki eden bir
şey yoktur. Allah'tan (C.C.) başka herşey O'nun mahlukudur. O'nun kudret ve
iradesinin ürünüdür. Bunu kabul etmeyen bir kimse Allah'tan (C.C.) başka bir
yaratıcının varlığını veya eşyanın yaratılmış olduğunu. Fakat yaratîcı bir
varlığın mevcut olmadığım kabul etmek
zorunda kalır.»[104].
317-
Görüldüğü gibi İbn-i Teymiyye'nin görüşü
Cehmiyye'ye uzak ve Mu'tezi I e'ye yakın bir görüştür. Bunun için olmalıdır ki,
kendisi de Mu'-tezile'nin hakka Cebriyye'den daha yakın olduğunu söylemiştir.
Ne var ki hemen bunun
peşinden İbn-i Teymiyye'nin Allah'ın (C.C.) bir şeyi hem murat edip hem de
nehyetmesini birbiriyle uzlaştırırken Mu'tezile'ye muhalefet ettiğini
görüyoruz. Çünkü Mu'tezile'ye göre «Aİ-lah (C.C.) günahları murat edip seçmez.
Çünkü Aliah (C.C.) yasakladığı bir şeyi murat etmez. Binaenaleyh, insanların
işlediği günahlar Allah'ın (C.C.) onları dinlemesi olmaksızın meydana gelirler.
Keza Allah emrettiği bir şeyi mutlaka murad eder. Görüldüğü gibi, Mu'tezile
İlâhî emir ve iradenin birbirinden ayrılmayacağını benimsemiş bulunuyorlar.
İbn-i Teymiyye ise
Allah Taala bir şeyi emretmediği halde onu murad edeceği ve o şeyin meydana
geieceği görüşündedir. Binaenaleyh Allah (C.C.) hayrı murad ettiği gibi günahı
da murad eder. Günahla bağdaşmayan sadece Allah'ın (C.C.) O'nu sevmesi ve O'na
razı olmasıdır. Onun İçin Allah Taala günahları sevmez ve onların işlenmesine
razı olmaz. Buna göre Allah'ın sevme ve razı olması O'nun emrinden ayrılmamış
olurlar. Ancak Allah'ın (C.C.) iradesi ise O'nun emrine bağlı değildir.
Bu husus İbn-i
Teymiyye'nin- bütün olarak görüşüne de uygundur. Çünkü O, Allah'ı (C.C.) O'nun
Kur'ân'da zâtını vasıflandırdığı herşey ile vasıflandırmaktadır. Allah Taala
Kur'ân'da zâtını seven, razı olan, kızan ve gazap eden olarak
vasıflandırmıştır. Binaenaleyh sevme O'nun bir sıfatıdır. Ancak sevme iradeden
başka bir şeydir. Sevmeye dini irade adı verilir. îbn-i Teymiyye bu konuda
şöyle demektedir:
«Bütün mezheplerden
ehl-İ sünnetin cumhuru' ve Eş'arilerin çoğu irade ile sevme ve razı olmanın
ayrı şeyler olduğunu kabul ederler. Bunlar Allah'ın günahları murad ettiği
halde onları sevmediğini onlara razı olmadığını aksine onlardan hoşlanmayıp
gazap ettiğini ve nehyettigini kabul ederler. Allah'ın dileme, si ile
sevmesinin ayrı şeyler olduğunu söylerler. Bu görüş selefin görüşüne tamamen
uymaktadır.«
Ebu'l-Meâli el-Cüveynî
de bu görüşün ehli sünnetin, selefi âlimlerin görüşü olduğunu ve Eş'arî'ntn
onları muhalefete ederek Allah'ın (C.C.) iradesi Üe sevmesinin aynı şey
olduğunu ileri sürdüğünü zikretmiştir. Ayrıca Cüveynî Selefin Aüah'in murad
ettiği şeyin olduğu etmediğinin ise olmadığını, murad ettiği her şeyi yarattığı
görüşünde olduğunu benimsediklerini nakletmiştir. Allah'ın (C.C.) sevmesinin
emrinden doğduğunu, O'nun emrettiği şeyi sevdiğini benimsediklerini
nakletmiştir [105].
318- İbn-i
Teymiyye'nin Allah'ın (G.C.) günahı murad etmesi ile onu yasaklaması, bir şeyi
murad etmesinin onu nehyetmesine mani olmaması arasını uzlaştırmasını yukarıda
görmüş bulunuyoruz. Allah'ın (C.C.) adaleti ile, hidayet etmesi ve hidayete
ermeyeni hidayetsiz bırakmasını ise şöyle uzlaştinyor:
İbn-i Teymiyye
Allah'ın CC.C.) hayır yoluna gitmek isteyen bîr kulunun bu yola gitmesine
yardım etmesi ve onu muvaffak kılmasında ve kendisini inkâr eden bir inatçıyı
onu kendi sapıklığına bırakmasında, herhangi bir zulüm görmemektedir. Bunların
her ikisi de yaptıkları işi Allah'ın (C.C.) kendilerinde yarattığı tam bir
hürriyeti hissettiğine, hür bir irade ile o fiili seçtiğine göre bunda bir
zulmün bulunması söz konusu değildir. Böylece Mu'tezile'den farklı bir görüşü
ortaya koyan İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:
«Allah Taala
kullarından müstağnidir. Onlara ancak faydalı olanı emretmiş, zararlı olanı ise
nehyetmiştir. O, kullarına emrederek ve kendisine itaat etmeleri için iyilik
etmektedir. Şimdi insanlara faydalı bazı şeyleri emretmiş olan iyi ve bilgin
bir kimse düşünelim. Bu zat daha sonra bu insanların bir kısmına, emrettiği o
şeyi yapmaları için yardım edip diğerlerine etmeye birincilere tam olarak
iyilik etmiş olurken, yardım etmediği diğerlerine zulmetmiş olmaz. Bu kimse
ayrıca suç işleyen bazı kimseleri adalet ve kanununun gerektirdiği bir ceza
ile cezalandirsa O'nun bu davranışı yine güzel olur. Bir de en büyük hikmet
sahibi, en büyük merhamet sahibi olan Allah'ın (C.C.) hikmet ve merhametini
düşünelim. O'nun insanlara ilettiği emir ve nehiyler onları uyarmak ve Öğretmek
içindir. Eğer Allah (C.C.) emrettiği şeyleri işlemeleri için insanlara yardım
ederse, onlara lütfetmiş olduğu nimetleri tamamlamış olur, bundan dolayı
kendisine şükredilir. Fakat yardım etmek ve terk ederse ve o da suç işlerse
bunda başka bir hikmet vardır. Eğer bu fiil sonucu onu işleyen bir acı duyacak
olursa bu o kişinin kendi acı veya tat veren ihtiyarî fiillerinin sonucudur.
Bunun Allah'ın (C.C.) kaza ve kaderiyle olması bir çelişki arz etmez. Aliah'm
(G.C.) kulunu- hür bir irade sahibi kılması O'nun kudret ve hikmetinin mükemmelliğini
gösterirken, o ihtiyari fiillerin sonuçların kula döndürmesi de hikmet ve
kudretinin tam oluşunu ifade eder.»
Bu ifadelerde kaza ve
kadere iman ve kabul çok bilen ve hikmet sahibi olan Allah'ın (C.C.) hikmetine
teslim olma manalarını görebiliriz. Burada Allah'ın (C.C.) fiillerinin bir
illeti bulunup bulunmayacağı gibi yeni bir konuya gelmiş bulunuyoruz. Şimdi bu
konuyu kısaca ele alalım.[106]
319- Allah
Taala varlık âleminin yaratıcısıdır. Oradaki her şey Allah Taala'mn iradesiyle
olmuştur. O'nun yanında hiçbir şeyin saltanatı, kudreti yoktur. O bir ve
tektir. Gökte ve yerde mülk O'na mahsustur; ancak, O'nun işleri maslahatla
kayıtlıdır. Bunun manası Allah (C.C.) maslahata uygun olandan başkasını
yaratmaz, demektir. Çünkü Allah (C.C.J her türlü kemâl ile muttasıftır; kâmil
olan ise maslahata uygun olandan gayrisini yapmaz, yaratmaz. O halde eşyadan
zatî (aslında gelen) hüsn ve zatî kubh var mıdır?
Kelâmciların
uğraştıkları, aralarında ihtilâf ettikleri bu (konu) idi. İbn-İ Teymiyye de
buna girmekle büyük bir sele daldı. Çünkü konu kendisine sorulmuş ve o da
fetva vermişti. Zira o kendisinden (bir konuda) görüş istenildiğinde saklamazdı
ve (bu da) O'na sorulmuştu.
İbn-i Teymiyye
meseleye, âlimlerin bu husustaki görüşlerini öğrenip inceleyerek; konuya
onların görüşlerinin ışığında bakarak girdi. Sonra âlimlerden her bir gurubun
tercih edip benimsemesi ve konunun gerçeği olarak görmesi itibariyle meseleyi
üç görüşe ayırdı.
Birinci görüş: Allah
(C.C.), ne bir illet, ne bir sebep ve ne de bir gerekçeye bağlı olmaksızın;
bilâkis sırf meşiet ve iradesiyle mahİukatı yaratmış ve emirler vermiştir.
Ebu'l-Hasen el-Eş'âri ve tabilerinin, kıyası reddeden Zahirilerin, Malik, Şafii
ve Ahmed b. Hanbel'ln ashabından bir kısım fukahanın görüşleri budur. Buna göre
şayet eşya bir takım illetlere bağlı olursa Allah Sübhanehu Taalâ'nın iradesi
de (bazı illetlerle) mukayyet [kayıtlı, sınırlı) olur; Allah (C.C.) mutlak
irade sahibi mutlak İhtiyar sahibi olmamış olur. Sonra iradeyi kayıtlayan bu
illetin de irade sıfatına bağlı olarak kadim (ezeli) olması gerekir. İllet
ezelî olunca ma'lülun (illete bağlı olan şey) —ki bu fiildir— de ezelî olması
gerekir. Zira illetin bulunduğu anda ma'lül de vardır.
İkinci görüş: Allah
Sübhanehu Taala'nın yaratması, emri ve nehyînin bir illete, bir gayeye bağlı
olduğu; bu İllet ve bu gayenin de ezelî farze-diîdiği görüştür. Bu da, âleminin
ezeliliği sonucunu ortaya koyan felsefecilerin görüşüdür.
İbn-i Teymiyye'nİn
ifâdeleri onun İkinci görüşü kabul etmediğini, sahiplerini reddettiğini ifade
etmektedir. Sözündeki işaretlerden taraftarlarını reddetmemiş olmakla birlikte
birinci görüşü de hüsn-ü kabulle karşılamadığını anlaşılmaktadır.
Üçüncü görüş: Buna
göre Allah Sübhanehu Taala bir hikmet-t mahmude için mahlukatı yaratmış,
emredilecekleri emretmiş ve yasaklanacakları da yasaklamıştır. Bu görüş İçin
de şunları söylemektedir:
«Müslüman ve gayr-ı
müslim insanların ekserisinin, Ebû Hanife, Şafii, Malik, Ahmed b. Hanbel ve
diğerlerinin, Mu'tezile, Kerrâmiye, Mürcie ve diğer ehl-i kelâm taifesinin
tasavvuf, hadis ve tefsircilerin ekserisinin, mütekaddimin felsefecilerin
ekseriyeti ve Ebu'l-Berekât ve emsali müte-1 ahhirin filozofların bir çoğunun
görüşü budur [107].
Ancak bu ilmiyye
gruplarının, emir ve nehyin sebebi olan bu hikmet-I mahmude'nin manası
hakkındaki görüşleri farklıdır: Mu'tezile'ye göre bu emredilen veya nehyolunan
eşya (nın kendisi) dir. Diğerlerine göre ise, o,
Allah'ın takdir, irade
ve fiMindedir; neyi yaratmış ise o hayır ve hasen (güzel) dir, neyi emretmiş
ise o hasendir. Neyi yasaklamış ise o da kabih (çirkin) dir.
320- Bundan
sonra hasen-i aklî, kabih-i aklî ve buna
göre sâlih (maslahata uygun düşeni) yaratmanın (Allah'a) vacip olup
olmadığı hususuna sıra gelmiştir: Mu'tezile Şia ve onların yanında yer
alanlara göre eşyanın bazısında emredilmesîni gerekli kılacak zatî bîr husus
(aslından gelen bir güzellik) vardır. Bazılarında da yasaklanmasını gerektiren
zati bir kubh (çirkinlik) mevcuttur. Allah Taala kabih (çirkin)'i emretmez,
hasen (güzel)'i de nehyetmez. Ancak
hasen olanı emretmesi ve yalnız kabih olanı yasak
kılması yaratıcı, idare edici, hikmet ve ilim sahibi Allah'ın (C.C.) kemâl sahibi
olmasındandır. Haseni emretmek,
salih (maslahata, iyiliğe uygun)
olandır; kabihi emir O'nun şanına yakışmaz, nitekim haseni yasaklamak da
böyledir. Buradan salih olanla aslah (maslahata en uygun) olanı yaratmanın
Allah (C.C.) a vacip olduğu; çünkü O yüce kudret sahibine lâyık kemâlin bu
olduğu görüşüne vardılar.
Şehfistânî mezhepler
için şunları söylemektedir:
«Onlara göre bütün
bilgiler akılla anlaşılır, akla nazaran vaciptir. Nimeti verene şükür
(peygamberi) duymadan da vaciptir. Husn ve kubh, hasen ve ka-bîhe ait iki zatî
sıfattır. [108]Cübbâî şöyle demiştir:
(Allah Taalâ'nm emretmesi mümkün olan her bir masiyet, nehyolunması sebebiyle
kabihtir. Allah Taala'nın mubah kılması caiz olmayan, kendi zatını tanımamak ve
O'na muhalif itikatta olmak gibi, her bir masiyet de kendiliğinden (zati
olarak) kabihtir. Bunun gibi Allah sübhanehu ve Taalâ'nm emretmesiyle caiz olan
her bîr şey emrolunduğu için hasen; O'nun ancak emretmesi caiz olan her bir şey
de kendiliğinden hasendir.»[109]
Bu bakışlarıyla
Mu'tezile'nin çoğunluğu Allah Sübhanehu Taalâ açısından salâh (uygun) ve aslah
(en uygun olanO yaratmanın vacip olduğu görüşüne vardılar.
321-
Şüphesiz İbn-i Teymiyye, bu bakış tarzını kabu! etmedi ve onlar için de
şunları söyledi:
«Bu hususu kul
açısından hasen ve kabîh olana kıyas etmekle ise başladılar; kula vacip
kıldıklarını -Allah Sübhaneh Taalâ'ya vacip, kula haram kıldıklarını O (C.C.)
na da haram kılmaya kalktılar. Onun hikmetini anlamaktan aciz oldukları halde
buna adi ve hikmet adını verdiler. O'nun umumi meşiet (irade-İ külliye) ve tam
kudretini isbat (ve kabul) etmediler. Onlar «Allah ne diledîyse o olmuş, neyi
de dilememiş ise o olmamıştır» demezler)[110]
İbn-i Teymiyye bu
görüşü tercih etmez ve ibtal için âyetler ve hadisler serdeder. O ikinci
görüşü benimser. (Bu görüşe göre) Allah Taalâ'nın fiilleri, emirleri ve
yasakları kendisinin bildiği bir hikmete mebnidir. Kulun, bir fiiün O'na vacip
olduğunu söylemesi veya netice itibariyle bu manayı intaç edecek söz
sarfetmesi asla doğru olamaz.
O, ilâhî fiiller, dinî
emirler ve nehîylerdeki hikmeti inkâr etmez, bilâkis onların her şeyi en
mükemmel şekilde yaratanın bildiği bir hikmete mebni olduğunu ikrar eder.
Bunların (hikmetlerin) hepsini veya bazısını bütün insanların veya bazılarının
bilmesi gerekmez. İnsanların bazısı O'nun muttali kıldığı ölçüde hikmeti
bilebilirler, çoğu kere de bilemezler. Umumî olarak peygamberleri, hususi
olarak da Muhammed (S.A.V.)'i göndermek gibi O'nun yaptığı işlerin umumi
hikmet ve rahmet için olduğuna inanmak vaciptir. Nitekim Hak Taalâ (Biz seni
ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.) buyurmuştur.
O'nu EHz. Peygamber'i)
yalanlayan müşrikler gibi bir grup insan O'nun peygamberliğinden dolayı zarar
görmüştür, diyen birisine İbn-İ Tey-miyye'nin cevabı şöyle olmuştur:
«Bu zararın bir kısmından
fayda meydana gelir. Allah onların serlerini zayıflatmıştır, bunda da bir
fayda vardır. Sonra o şöyle devam ediyor: (Onların uğradığı zarar, fayda husulü
ciheti kapalı bir meseledir. (Bu durum) evlerin bazılarının harap olmasına,
yolcular ve elbise boyayıcıları vb. çalışanların işlerinden ahkonmasma sebep
olan (ve fakat) faydası umumi olan yağmur m
322- Bundan
îbn-i Teymiyye'nin üç hususu tesbit ettiği sonucuna varıyoruz:
Birincisi: Şüphesiz
Allah Sübhanehu Taalâ mahkukâtı kendisinin bildiği bir hikmete binaen
yaratmıştır. Ancak yaratmaya sebep olan bu İllet ilâhî iradeyi bağlayıcı,
kayıtlayıcı değildir. Bilâkis Allah Taalâ'nın iradesini hiçbir şey
kayıtlayamaz. Lâkin Allah Sübhanehu Taalâ'nın abesten (lüzumsuz ve boş şeyden)
münezzeh olması hasebiyle fiilleri, emirleri ve ne-hiyleri kendisinin yakinen
ve kat'î olarak bildiği ve bizim bazılarını, O'nun bildirmesi suretiyle bazan
bilebildiğimiz, çoğunu blmediğimiz hikmetler sebebiyledir. O, noksanlardan
münezzeh, alîm, hakîm, latîf ve habîrdir.
İkincisi: Eşyada,
Allah Sübhanehu Taalâ'nın salİh (maslahata uygun) veya asiah (en uygun) olanı
emretmesini vacip kılacak hüsn-i zatî (aslından gelen İyilik) ve kubh-i zatî
(aslından gelen çirkinlik) yoktur ki, O'na hasen'i emretmek, kabih'i de
yasaklamak vacip olsun. Zira bütünü Allah
Sübhanehu'nun emir ve
yaratmasıyledir. Bunlar nisbî ve izafî frolatif, gö-relik'li) şeylerdir. Bu
durumda hayır ve şer izafî hususlardır, zatî değüdir-İer. Husn ve kubh kulların
fiillerine nisbetle vardır, Allah Sübhanehu Taa-lâ'nın fiillerine göre
değildir.
Üçüncüsü: Allah
Sübhanehu'nun yarattığı her şey, bütün emir ve yasakları, peygamberleri ve
semavî şeriatlar göndermesi, bunların hepsi insanların faydası ve onlardan
zararı uzaklaştırmak içindir. Bazısına zarar gelse de çoğunluğa fayda sağlamak
veya daha büyük bir zararı defetmek içindir. Her şeyi yaratan ve takdir eden
Alîah Sübhanehu Taalâ'dır.[112]
323- İbn-i
Teyrniyye'ye göre zât ve sıfatlarda vahdaniyetin ne demek olduğunu, sonra
insan ve yaratıştaki vahdaniyetin ne demek olduğunu ortaya koyacağız.
ibadette vahdaniyet
iki şeyi gerektirir:
Birincisi: Ancak tek
olan Allah'a kul olmak ve Allah Taaİâ'dan başkasının ilâh olduğunu kabul
etmemek. İslâm tek olan Allah'a teslimiyeti, yainrzca O'na teslimiyet de sadece
O'na ibadet etmeyi gerekli kılar. Kim ibadette bir kişi veya bir şeyi Allah'a
(C.C.) ortak kılarsa Allah Sübhanehu ve Taalâ'ya şirk koşmuş, müşrik olmuştur.
Sübhanehu Taalâ şöyle buyurmaktadır: «Beşerden hiç kimseye yakışmaz ki Allah
kendisine Kitab't hükmü Peygamberliği versin de sonra o, insanlara: «Allah'ı
[C.C:) bırakıp da (gelip) bana kul olun» desin.
Kim her hangi bir
ibadette yaratılanla yaratanı denk tutarsa Allah (C.C.) yanına başka ilâhlar da
ittihaz etmiş olur. Yaratmada, zat ve sıfatlarda Hâlık Taalâ'nm vahdaniyetine
inanmış olması durumu değiştirmez. Zira müşrik Araplar da göklerin ve yerin
yaratıcısının yalnızca Allah olduğunu ikrar etmekteydiler. Nitekim Allah
Taalâ'da: «Onlara gökleri ve yeri kim yaratmıştır? diye soracak olsan
kesinlikle «Allah» tır diyeceklerdir.» buyurmaktadır. Bununla beraber onlar
(yine de) müşrik idiler.
İkincisi: Allah
Sübhanehu'ya, peygamberlerine gönderdiği yolla, ibadet etmemiz de uluhiyet ve
(İbadette tevhidin gereklerindendir. O'na ancak, itaat ve şükür ifade eden
vacip, müstehap ve mubah ile ibadet etmeliyiz. İbn-i Teymiyye diyor ki; Dua da
ibadetler cümlesindendir. Kim ki ölüler ve görünmeyenlere dua eder ve onlardan
yardım dilerse dinde bidatçi, Allah'a (C.C.) şirk koşmuş ve mü'minierin
yolundan başka yola tabi olmuş olur. Yaratılmışlar aracılığıyla Allah'tan
(C.C.) dilekte bulunan veya yemin eden kimse, Allah'ın (C.C.) hiçbir burhan
(kudret) indirmediği [vermediği) bir şekilde yaratılmışları ortaya çıkarmış,
onlara önem vermiş olur[113]
324- İbn-i
Teymiyye tevessül ve vesile hususundaki düşüncesin! uluhiyet ve ibadette
vahdaniyet konusundaki görüşü üzerine bina etmiş ve buna göre üç şeyi yasak
addetmiştir; (Birincisi) salih kişiler ve velî kullar vasıtasıyle Allah'a
(C.C.) yaklaşmaya çalışmak, (İkincisi) Ölüler vasıtasıyle yardım istemek ve
Allah'a yaklaşmak (tevessül). (Üçüncüsü) Mübarek sayma ve benzeri sebeplerle
salihlerin ve peygamberlerin kabirlerini ve bizim peygamberimiz (SiA.V.J'in
kabrini ziyaret etmek yasaktır.
İbn-i Teymiyye bu üç
konuyla çok uğraşmış ve muasirlarıyla ters düşmüştür. Bu konudaki görüşleri
onların görüşleriyle şiddetle çatışıyor. Bu yüzden de hapishanede çok zor
durumda-bırakılmıştır.[114]
325- Bu
hususların ilki olan sâlih veliler vasıtasıyle Allah'a yaklaşmakla söze
başlayalım: İbn-i Teymiyye Allah Taalâ'nın bazı insanlara verdiği kerameti
kabul eder. Böylece onlar tarafından harikulade (normal insanların yaptıklarını
aşan) şeyler ortaya konulmaktadır. O bu konuyla, kabul eden (ve
fakat)-derinliklerine İnip açıklayan, araştıran biri olarak uğraştı. Zamanında
bazı sûfîler ve diğer insanların, kendilerinden harikalar sâdır olduğunu
anlattıkları, yardım diledikleri ve kendileri vasıtasıyle Allah'a (C.C.)
yaklaşmak istedikleri bazı salih kulların kabirlerini ziyaret etmeleri onu bu
konuya itti. İbn-İ Teymiyye bu konuyu inceledi, onlardan harika şeylerin meydana
gelmesinin Allah'a (C.C.) yaklaşmaya vesile ittihaz edinilmelerini meşru
kılmayacağını açıkladı. İbn-i Teymiyye harika (normal üstü) işleri zikrederek
bunların bazısının keşf olduğunu söyledL Bu (keşf) ilmî harikalar babandandır
ki insan bir başkasından duymadığı şeyleri ondan duyar. Zira o uyanıkken veya
uykuda başkalarının göremediklerini görmekte yahut vahiy, ilham, İlm-i zaruret
(kendiliğinden meydana gelen bilgi) veya ferâset-i sadıka (doğru netice veren
İnce sezgi) yoluyla başkasının bilmediklerini bilebilmektedir[115]
Harikulade haller
peygamberlere ve (peygamber olmayan) diğerleri' ne ait hallerdir. İbn-i
Teymiyye, harikaları mucizeler ve mucize olmayanlara ayırdı. Mu'cizelef
peygamber tarafından meydana getirilen, (başkalarına benzerini meydana
getiremeyecekleri açısından) meydan okuyan eşsiz delillerdir. Bu harikalar
mutlaka hayır ve insanlann faydasınadır. Çünkü bunlar peygamberin
peygamberliğinin ve Allah Taalâ narhına konuştuğunun îsbatıdır.
Peygamberlerden
başkaları tarafından meydana getirilenleri İbn-I Teymiyye üçe ayırıyor ve
şöyle devam ediyor:
- «Bu harika, dinî bir
fayda sağlar ise, dinen ve şer'an emredilmiş bulunan salih amellerden olur.
Şayet mubah olan bir iş meydana gelirse o takdirde harika, Allah Taalâ'ya
şükrü gerektiren dünyevî nimetlerdendir. Eğer tahrimen veya tenzihen
yasaklanmış olan —haram veya mekruh— bir şey ihtiva etmek dufumundaysa o zaman
azap veya bugza vesile olur.»
Harikulade şeylerin
siddık salih kişilerden sadır olduğu gibi onların dıştndakilerden de sadır olabildiğini
görürsün. Adaletin yerini bulması için Ailah'a (C.C.) dua etmek ve duanın kabul
olunması matlup —ve makbul— olan hususu muhtevi harikalardandır; başkasına hak
etmediği halde beddua etmek ise yasaklanmış olanıdır.
Bunlardan,
harikaların, dinen ya mahmûd (övgüye lâyık) veya mez-mûm (yerilmiş) olduğu, ya
da ne mahmûd, ne de mezmûm olmayıp mubah olduğu özetle anlaşılmaktadır. Şayet
kendisinde, bir menfaat varsa nimet olur ki buna keramet adı verilir.
Keramet bizatihi
fazilet vermez. Görülür ki câdde-İ şeriatta kendisine istikamet: (doğruluk)
verilen kimse kendisine keramet verilenden daha üstündür. Bundan dolayı Ebû
Ali el-Cürcâni'den şu hikmetli söz nakoİu-nur: (Keramet isteyen olma, istikamet
isteyen ol. Zira nefsin keramet isteme —istidadıyia— yaratılmıştır. Halbuki
Rabb'ın senden istikamet istemektedir)[116]
326- İbn-i
Teymiyye, kerametler ve velilerle ilgili araştırması sonucu, Allah'a (C.C.)
veli kul olmanın harikuladelere bağlı olmadığı neticesine varmıştır. Aksine
(kul) herhangi bir harikası olmadan da Allah'a (C.C.) veli (dost) olabilir,
Allah Taalâ O'nun elinden hiçbir harikanın nasıl olmasını nasip etmez. Nitekim
geçen taksimden anlaşılacağı gibi Allah'a (C.C.) itaatkâr ve O'nun velisi
olmayan bir kişiden de harikalar sadır olabilir. Mezkûr velayet (Allah
Taalâ'ya veli, dost olma) da esas, Allah (C. C.)'ın şu havl-i şeriflerindeki
gibi olmasıdır: «Haberiniz olsun ki Allah'ın veli kulları İçin hiçbir korku
yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.» (Yunus, 62) Allah Taalâ'nın:
«Onlar iman edip tskvâya ermiş olanlardır.» (Yunus; 63) ve «Sizin veliniz,
yâriniz ancak Allah'tır, O'nun peygamberidir... o mü'minlerdir.» (Maide; 55)
(Bu âyeti kerimelerde) Allah Taalâ'nın da tarif ettiği üzere bu (velayet) iman
ve takvadır.
Buharı (R.A.)
Sahih'inde Ebû Hureyre (R.A.) dan Peygamberimiz (S. A.V.) in şöyle buyurduğunu
naklediyor: Allah Taalâ hadis-i kudside buyuruyor ki: «Kim bir velîme
düşmanlık ederse bana ilân-i harp etmiş olur. Kulum bana, kendisine farz
kıldığım ibadetlerin edası vb. ile yaklaşıp nafilelerle yaklaşmakta devam
eder. Nihayet (böylece) ben de onu sevip (dostu) olurum. Onu sevince de duyan
kulağı, gören gözü, tutan eli, ve yürüyen ayağı olurum. (Artık) o benimle
işitir, benimle görür, benimle tutar ve benimle koşar.»[117]
Bütün bunlardan
anlaşılmaktadır ki, gerçek velî (Allah dostu) muttaki mü'mindir; kendisinden
harikalar sadır olan kişi değildir. Şayet takva ve iman unsurları tahakkuk
etmemişse, harikalar sahibi kişi velî olmayan biri olsa gerektir.
327-
Harikulade hal sahipleri yanlışlık da yapabilirler. İsabet de ederler; her
zaman
«Mûkâşefe ve muhataba
ehli, nazar (mantık) ve istidlal ehlinin içtihad konularında yanıldıkları
gibi, bazan
328- Tarif
ettiğimiz üzere muttaki, harikulade halfer sahibi olan ev-liyâ kullar dinî
hükümlerden muaf olmayıp mutlaka sorumludurlar. Herkes kendi işinden
sorumludur. Bir veliye sığınmakla veya yaklaşmakla, yahut da onun yüksek
derecesiyle duada bulunmakla Allah'a yakın olunmaz. Onların amellerinden mesul
olduğu gibi o (kişi) de dünyadaki amelinden kesinlikle sorumludur.
Allah'a EC.C.) kulları
vasıtasıyle yaklaşmak (tevessül) dinen caiz değildir. Allah Sübhanehu herkesin
ancak kendi amelini kabul eder, bir peygamber ya da velî vasıtasıyle imdat
İstemesi veya onun yüce makamı vesilesiyle mağfiret dilemesiyle kötülüklerini
silmez, Rabbu'I-âiemîn ancak tevbe edip kendine yönelen, isyandan vaz geçip
mü'minlerin yoluna girenlerin günahlarını yarlığar.
Bunun için Nebî
(S.A.V.) de müşrikler için mağfiret dilemekten nehyo-lunmuştur. Nitekim Allah
Taalâ şöyle buyuruyor: «Cehennem ehli oldukları kendilerince açığa çıktıktan
sonra, akrabaları bile otsa ne Nebi (S.A. V.) ve ne de İman edenlerin müşrikler
için (Allah'tan) mağfiret dilemeleri (doğru) olmaz.» Nebî (S.A.V.) de yakın
akrabaları için şunları söylemiştir: «Ey Kureyş toplumu, nefislerinizi
Allah'tan satın alınız. Ben katiyen Allah'tan bir fayda sağlayamam. Ey
Abdulmuttalip oğulları, si2in için de Allah'tan bir fayda temin edemem. Ey
Abdulmuttalİb'in oğlu Abbas, sana da Allah'tan bir fayda sağlayamam. Ey
Rasulullah (S.A.V.)'in halası Sa-fiyye, senin için de Allah'tan bir fayda
sağlamam imkânsız. Ey RasuluIIah*-in kızı Fatıma,= malımdan dilediğin kadarını
benden iste, fakat senin için Allah'tan hiçbir fayda temin edemem.»[119]
Sahabe Nebî (S.A.V.)'den şefaat dilerler, hayatında O'nun
huzuriyle Allah Taalâ'ya yakınlaşmaya vesile ararlardı..
Buhari'nin Sahih'inde
Enes b. Malik (R.A.) dan, Hz. Ömer (R.A.) in, İn* sanlar kuraklığa maruz
kalınca Abbas b. Abdulmuttalib (hürmeti) vesilesiyle istiska (Allah'tan su
dileme) da bulunduğu ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Ya Rabbi biz
kuraklıkta kalınca Nebimiz (S.A.V.) vasıtasıyla sana yol arardık. (Şimdi de)
Nebimizin amcası vesilesiyle sana yol arıyoruz, bize su ver. Peygamber
(S.A.V.) zamanında insanlar kuraklıkta kalmışlardı. Bir bedevi Peygamberin
(S.A.V.) huzuruna geldi, ve dedi ki: «Ya Rasulallah, mallar telef oldu, yollar
kesildi. Allah Taalâ'ya dua et de bize yardım etsin.» Bunun üzerine Peygamber
(S.A.V.) ellerini kaldırdı ve; «Ya Rabbim bize yardım eyle... ya Rabbim bize
yardım eyle... ya Rabbim bize yardım eyle..» diye dua etti. Akabinde deniz
tarafında bir bulut oluştu ve bir hafta hiç güneş görmeden (devamlı) yağmur
yağdı. Nihayet (önceki) bedevi veya başka birisi geldi ve dedi ki: «Ya
Rasulallah, yollar kesildi ve binalar yıkıldı. Allah Taalâ'ya duada bulun da
(yağmuru) bizden kaldırsın.» Rasulullah (tekrar) ellerini kaldırdı ve, «Ya Rabbİ
üzerimize değil civarımıza yağdır... Ya Rabbi tepelere, dağlara, ağaçlık
yerlere, vadilerin içlerine...» (Bundan sonra) elbisenin soyunulduğu gibi şehir
(Medine'nin üzerindeki bulut} açıldı. Ebû Davud'un rivayetine göre
adamın birisi Rasulullah (S.A.V.)'e: «Biz senin vasıtanla Allah'tan, Allah
vasıtasıyla da senden şefaat diliyoruz» deyince Peygamber Efendimizi (S.A.V.)
(öfkesinden veya hayretinden dolayı) «Sübhanallah» (Allah'ı noksan sıfatlardan
tenzih ederim) dedi ve bu (hayret veya öfke alâmeti) ashabının yüzlerinde de
hissedildi ve buyurdu ki, «Sana yazıklar olsun... Allah'ın ne olduğunu biliyor
musun? Allah vasıtasıyla yarattıklarından birinden şefaat dilenmez. Allah'ın
şanı bundan yücedir, münezzehtir.»[120]
Ashâb hayatta olan en
hayırlılarına dua ile şefaat dilerlerdi, ölümlerinden sonra bunu yapmazlardı.[121]
328- a.
Burada ikinci bir husus gelmektedir, o da diriler ve ölülerden yardim dileme
yasağı ile yardım dileme veya bir başka suretle ölüler vasıtasiyle Allah'a
yaklaşmaya yol aramanın mutlak olarak yasak oluşudur. Allah'tan başkasından
yardım dilemek mutlak olarak yasaktır. Nebî (S.A.V.) de kendisinden medet
ummayı yasaklamıştır. Taberânî Mu'cem-i Kebirinde şöyle (bir vakıa) nakletmekteydi.
Ebû Bekir (R.A.); «Kalkın bu münafığa karşı Rasulultah'la (S.A.V.) (O'nun
hürmetine) Allah'tan medet dileyelim» dedi. Peygamber (S-A.V.) «Kesinlikle
benimle (benim vasıtamla) medet dilenmez. Ancak Allah'tan medet dilenir»
buyurdu [122]. Burada da olduğu gibi
Allah Sübhahehu Taalâ'dan gayrı kimsenin güç yetire-meyeceği bir şeyi, bir nebî
veya bir velîden dilemek caiz değildir. Bundan dolayı (İbn-i Teymiyye) diyor
ki:
«Beşerin muktedir
olamayacağı bir şey Allah'tan başkasından istenilmez. Bunun ne meleklerden, ne
peygamberlerden ve ne de başkalarından istenmesi olmaz. Allah'tan gaynsma (Bana
mağfiret eyle), (Bize yağmur ver), (Kâfir kavimlere karşı bize yardım eyle),
(Kalblerimize hidayet ver) vb. denilmesi caiz değildir. Beşerin gücü dahilinde
olanlar bu baptan değildir. Allah Taalâ: «Hani Rabbinizden medet umuyordunuz
da size (duanıza) icabet etmişti...» buyurmaktadır. Musa (A.S.) m duasında da
şu ifadeler yer almaktadır: «Ya Rabbî, hamd ancak sanadır, şikâyet (ler)
yalnızca sanadır, yardım senden dilenir, medet senden umulur, ancak sana
tevekkül edilir, kudret ve kuvvet ancak senindir.» Ebû Zeyd el-Bistâmî,
«Yaratılmışın yaratılmış olandan medet umması bağlanmakta olan birinin diğer
boğulmak üzere olan birinden medet umması gibi dir» demiştir. Ebû Abdullah
el-Kureşi de, «Mahlukun mahluktan yardım dilemesi mahpusun mahpustan yardım
istemesi gibidir» demektedir.» [123]
329- İbn-i
Teymiyye enbiya ve sâlihlerin ölmüş olanlarıyîe Allah'a (C.C.) yaklaşmayı tecvîz
etmez. Çünkü Allah'a (C.C.) yaklaşmak, onlara uymak ve onların yollarında
yürümekle mümkündür, onlardan medet ummak ve dua taleb etmekle değildir. Zira
bu Allah'a şirk koşma sonucunu doğurur. İbn-i Teymiyye bu hususu şöyle takrir
ediyor:
«Kabirlerinde hayat
sahibi de olsalar ve onların yaşayanlar için dua etmeleri mukadder olsa da
bizim, vefatlarından sonra nebiler ve salihlerden hiçbir şey istememiz olmaz.
Haberlerde bu tip şeyler yer alsa bile kimsenin onlardan böyle bir istekte
bulunması doğru olmaz. Selef, bunu yapmamıştır. Çünkü bu şirke ve Allah'tan
(C.C.) başkasına ibadete yol açar. Hayatta iken onların birisinden istekte bulunmak böyle
değildir. Zira bu şirke
götürmez.»[124]
Peygamber de olsalar
ölülerden istekte bulunmak şirk korkusundan dolayı memnu olunca kabirlere,
kabirlerin sakinlerine veya kabirlere bağlananlara adakta bulunmak, putlara
yapılan adaklar gibi haram ve batıl adaklardır. (Kandillere) yağ veya başka bir
şey adamak arasında fark yoktur... Böyle bir adağı, meselâ yağ adağını,
mescitlerin aydınlatmasına, şeyhin yakınlarından dahi olsalar fakir
müslümanlara sarfetmek müstah-sendir, güzeldir...
İbn-i Teymiyye, «Kim
kabirlere yapılan adaklarda bir menfaat, bir ecir olduğuna inanırsa o sapık bir
câhildir» demektedir. Sonra, bunun masiyet olan bir adak olduğuna hükmediyor:
«Kim bunların (bu adakların) Allah'a (C.C.) (açılan) ihtiyaç kapısı olduğuna,
zararı defedeceğine, nzık (kapısını) açacağına, ömrü muhafaza edeceğine
inanırsa öldürülmesi vacip olan kâfir bir müşriktir.»[125]
Bunlardan anlıyoruz ki
İbn-i Teymiyye ölülerin dirilere herhangi bir tesirinin olduğuna
inanmamaktadır. Onlara (ölülere) dua tevcihi (kesinlikle) doğru değildir.
Onlara seslenmek veya medet ummak sapıklıktır. Onların menfaat sağhyacaklarına,
ihtiyaç kapılarını açacaklarına inanmak öldürülmeyi meşru kılacak bir şirktir.
Çünkü bu onun nazarında riddet (dinden dönme) sayılmaktadır. Bunu sapıklık
saymakla kalsa, sanıyoruz ki bu bir ifrat ve aşırılık olmayacaktı. Ancak bunun
küfür olduğu hükmüne varması, sanırım keskin mücadeleciliğinin sevkettiği bir
aşırılıktır.[126]
330- Bundan
sonra şiddetli münakaşaların cereyan ettiği üçüncü meseleye; nebiler ve
sâlihlerin kabirlerinin ziyareti meselesine ve etrafında gürültüler kopan
Peygamberimiz (S.A.V.) den medet umma konusuna geçiyoruz. O (İbn-i Teymiyye)
meydanda tek başına münakaşa ve mücadele etmekteydi ve neticede ümerânın
desteğini kaybetti ve hapsin dibini boyladı.
O (İbn-i Teymiyye)
ders almak için mutlak olarak kabirleri ziyaret etmenin caiz hatta mendûp
olduğu görüşündedir. Çünkü bu bir ibret alma, bir hatırlama ve düşünmedir.
Fakat sâiih bir adamın veya bir peygamber'-in kabrini, yalnızca O'nun şahsından
dolayı ziyaret etmek caiz değildir. Ebû Hamid el-Gazzalî, Ebû Muhammed b. Kudâme
el-Makdlsî vb. Peygamber (S.A.V.) in «Kabirleri ziyaret ediniz» hadis-i
şerifinin umumiliğinden dolayı O'na muhalefet ettiler.
İbn-i Teymiyye bu
yasağı, ölülere dua edilemeyeceği esasına bina etmiştir. O'na göre bu,
putperestlik ve şirke götürür. Zira Peygamber (S. A.V.) de ziyaret edilmemesi
için, kabrinin mescid ittihaz edilmesini yasaklamıştır. Sahih-i Buharî ve
Müslim'de Hz. Aişe (R.A.)'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (S.A.V.) ölüm
hastalığı sırasında şöyle buyurmuştur: «Allah Yahudi ve Hirtstiyanlara ta'net
etmiştir. Onlar Peygamberlerinin ka-kabirlerini mescitler edindiler.» Ashab
diğer insanlara yapılan adet hilâfına O'nu (S.A.V.) kabr-i kerimi namazgah
veya ziyaretgâh edinilmesin diye Aişe (R.A.) in odasına defnetmişlerdi. Bu
durum şirke benzer bir davranışa yol açardı. Ravza-i Nebevîyye, Velid b.
Abdiimelik zamanına kadar (S.A.V.) in mescidinden ayrı haldeydi. Kimse oraya
giremez, Nebiy-i Ke-rîm'in kabrine dokunamaz ve orada hiç bir duada
bulunamazdı.
Selef, vefatından
sonra Peygamber (S.A.V.) e selâm etmek veya duada bulunmak istediklerinde
kıbleye yönelerek yaparlar kabre yönelmez-ler idi
İmamlar Nebi (S.A.V.)
in kabrine dokunulmayacağı ve öpülmeyeceği (veya yönelinmeyeceği)'nde ittifak
etmişlerdir [127]. Peygamberimiz «Ya
Rabbim, benim kabrimi tapınılan bir put kılma. Peygamberlerinin kabirlerini
namazgahlar edinen kavme Allah'ın gazabı şiddetli olmuştur.» buyurmuştur.
Bütün bunlara tevhid
akidesini muhafaza edicidir. Kabirlerin namazgah ittihaz edilmesi şirk
sebeblerindendir.
331- Salihler
ve peygamberlerin kabirlerini ziyaret ve oralara yapılacak seferlerin
yasaklığı hususunda İbn-i Teymiyye'nin görüşü budur ve hükmünün umumundan
Ravza-i Şerifeyi istisna etmeyip bilâkis umuma dahil etmiş ve O'nun hakkında
özel olarak konuşmuştur. Bu geçen (söz)le-ri(ni) hadis-i şerifle temize
çıkarmıştır: «Mescid-i Haram şu benim Mescidim ve Mescid-i Aksa, bu
üç Mescidin dışındaki mescidler için sefere çıkılmaz.»
Bu mescitler İçin
yolculuk yapmanın müstehap olduğunda mezkûr hadis-i şerif açıktır, sarihtir.
Bunların dışında bir yer için yolculuğa çıkmak yasağın umumuna dahildir.
Bilâkis Nebî (S.A.V.) kabrinin mukaddes bir yer ittihaz olunmasından Allah'a
sığınmıştır; «Ey Rabbim, kabrimi tapınılan bir put kılma. Peygamberlerinin
kabirlerini, ibadet yeri edinen topluluğa Allah'ın gazabı şiddetli olmuştur.»
buyurmuştur.
Mücerret ziyaretle
Allah'a yaklaşmak için kabirleri ziyaret etmek umumî olarak yasak olunca,
Rasûl-i Kerîm (S.A.V.) in kabrini bu niyetle ziyaret etmek de hususî şekilde
yasaklanmış olmaktadır.
332- Muasırı
âlimlerin çoğunluğu ve günümüze kadar olan müsİü-manların cumhur-u a'zamı bu
görüşünde İbn-i Teymiyye'ye itiraz etmişlerdir. Zira Peygamberimiz (S.A.V.) in
«Allah'tan bir şey istediğinizde benim makamımla isteyiniz. Şüphesiz benim Allah
indindeki makamım çok büyüktür.» ve «Beni vefatımdan sonra ziyaret eden de
sanki hayatımda ziyaret etmiş gibidir» buyurduğu rivayet edilmektedir.
Fakat İbn-i Teymiyye
birinci hadis için şunları söylemektedir:
«Bu hadis (hadîs
olarak aslı olmayan) bir yalandır. Ehl-i hadis'in itimat et-tiği kitapların hiç
birisinde yer almamaktadır. Ehl-i ilimden hiç birisi de hadise dayanarak O'nun
(S.A.V.) indindeki makamının bütün enbiya ve mürselinkin-den daha büyük
olduğunu söylememiştir.[128]
İkinci hadis de zayıftır,
yalanlığı aşikârdır, müslürnaniartn dinine muhaliftir, demektedir. Çünkü
mü'min olarak hayatta iken O'nu gören, bilhassa onunla cihât eden muhacirler
ise, O'nun (S.A.V.) ashabından olur. Peygamberimizin ise, «Ashabıma sövmeyiniz.
Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki sizden biriniz Uhud dağı
kadar altını (Allah için) sadaka verse onların bir müddü (832 gr. lık bir
hububat öiçeğij'ne, ve hatta yarısına bile ulaşamaz.» buyurduğu sabittir,
kesindir[129].
İbn-i Teymiyye
muhaliflerinin cevaplarına böylece sert ve şiddetli karşılıklar vermekte, daha
önce de zikrettiğimiz üzere Nebi (S.A.V.) in kabrine dokunmanın doğru
olmayacağındakî icmâları gibi, eimme-i erba'a (dört imam) in görüşlerini de
şahit getirmektedir.
333- Bu
İbn-i Teymiyye'nin tozunu sertçe ve şiddetle silktiği hükümlerden birisidir. O
bununla muasırlarının şuurlarını
şiddetle uyarmış ve böylece onları fena halde rahatsız etmiştir.
İbn-i Teymiyye'nin bu
görüşünü bina ettiği esas yalnız ve sadece Allah'a (C.C.) kulluk etmek, putçuiuk
ve ona yol açan her şeyden uzaklaşmaktır. Sonra o, putçuiuğu yasaklayan
nasslan, kabirleri ziyaret ve özellikle Rasuîullah'ın (S.A.V.) kabrini
ziyarete (yasaklığına) hamletmiştir.
Biz onun, sâlihlerin
kabirlerini ziyaret konusundaki görüşüne biraz meylederiz. Nebî (S.A.V.)'in
kabrini ziyarete gelince, bu konuda kendisine tamamen muhalifiz. Zira onun
görüşünü tesis ettiği temel putçuluktur. Şayet Peygamber'în [S.A.V.) kabr-İ
şerifini ziyaretin bir çeşit putçuiuk olduğunu kasdediyorsa bu garip, yadırganacak
bir şeydir. Bunu putçuiuk olarak tefsir edebileceğin gibi vahdaniyet olarak da
yorumlayabilirsin. Bu görüşte aşırılık da vardır: zira vahdaniyet (Allah'ın
birliği inancı) Nebi'sinin kabrini ziyaret, onun hakikatini duymak arzusudur,
onun manasını takdistir. Şüphesiz peygamberlere ulaşan takdis de ancak onların
düşünce ve hidayetlerindendir. Muhammed'i (S.A.V.) takdis, O'nun davet ve
teşvik ettiği manaları takdistir. Muhammedi davetin hakikatini bilen bir
mü'mi-nin herhangi bir putçuluk maksadı ihsas etmiş olacağı nasıl tasavvur olunabilir?
Halbuki o, yüce huzu rve Ravza-i Şerife'de İbretler almakta, zekâsı ve
basireti açılmaktadır.
Şayet İbn-i Teymiyye
asırların ve devirlerin geçmesiyle bunun putçu-luğa götüreceği endişesinde ise,
bu zıddı olmayan (bir hususta) endişe etmektir. Çünkü Peygamber (S.A.V.)'in
kabrini insanlar sekizinci asrın başlarına kadar ve ondan sonra asırlar boyu
günümüze kadar ziyaret etmişlerdir. Bununla beraber hiçbirisi ona ibadet veya
putperestlik nazariyle bakmamıştır. Halk arasında O'nun makamiyle Allah'a
(C.C.) yaklaşmaya vesile aramak veya O'nun şefaatiyle şefaat dilemek gibi
ifadeler yayılmıştır. Bunlarda hiçbir putperestlik (işareti) yoktur, fakat en
yakın teville ona tevil edilmektedir. Cahiller (bile bunu) anlar. Ziyaretten
men edilmeleri yerine doğru yolu kendilerine göstermek, tekfir edilmeleri
(kâfir sayılmaları) yerine (hakikati) kendilerine anlatmak daha uygun olup
avamdaki ifade ve tabirlerden dolayı bu hoş ziyaretler, hatırlamalar
yasakla-namaz. Allah Taalâ kesinlikle tevhidi kıyamete kadar korumuştur. Hz.
Mu-hammed (S.A.V.) artık Şeytan'ın Arap topraklarında kendisine ibadet edileceğinden
ümit kestiği müjdesini mü'minlere vermek suretiyle ömrünün sonunda bunu bizzat
zikretmiştir. Artık İbn-i Teymiyye'nin tcvhid adına bir korkuya kapılmasına yer
yoktur.
334-
Nakiller, selef-i salihinin (Allah onlardan razı olsun) O'nun kabr-i şerifini
ziyaretten bereket umduklarını tesbit etmektedir. Bunda ne putperestlik, ne de
benzeri bir şey görmediler. Ulu Şeyhler, Hz. Ebube-klr ve Hz. Ömer (R.A.) O'nun
(S.A.V.) mübarek vücudunun yakınına defno-lunmakta hırslı değiller miydi? Ve bu
arzuda ne putperestlik, ne de putperestliğe benzer bir durum görmemişlerdir.
İbn-i Teymiyye (Allah
ondan razı olsun), seief-i sâiih (Allah Tebareke ve Taalâ'nın rızası onlara
olsun)'in Nebî (S.A.V.) in ravza-İ şerifi'ne uğradıklarında selâm verdiklerini
nakletmiştir. İmam Nâfi diyor ki, İbn-i Ömer kabre selâm verirdi. O'nu yüz defa
daha fazla kabre gelip, selâm Nebî (S.A.V.) e, selâm Ebu Bekr'e, selâm babama
dediğine şahit oldum. Nebî (S.A.V.) in minberde oturduğu yere elini koyup sonra
da yüzüne koyduğu da görülmüştür.
İbn-i Vehb, İmam Malik
(R.A.) in şöyle dediğini söylemiştir: «Seferden dönen veya sefere çıkan
birisinin Nebî (S.A.V.) in kabrinin başında durup O'na salât okuması, Hz. Ebu
Bekr ve Hz. Ömer'e (R.A.) dua etmesinde bir sakınca yoktur.» Denildi ki, bugün
Medine'İilerden bazıları ilk defa veya daha sonra bunu yaparken ne seferden
dönüyor, ne de sefere niyetlenmiyorlar. Çoğu zaman Cuma'da ya da başka günler
bir, iki kere veya daha fazla kabrin yanında durum selâm okuyor ve bir müddet
dua ediyorlar. İmam Malik dedi ki, beldemizdeki fıkıhçılardan bu bana ulaşmadı.
Terkedilmesî uygundur. Bu ümmetin ilkine uygun düşmeyen şey sonuna da uygun
düşmez. Bu ümmetin ilki ve evveli (olanlar) m, seferden dönen veya sefere
niyetlenenleri haricinde, hoş görülmediği halde bunu yaptıkları bana
ulaşmamıştır.»[130].
İbn-i Teymiyye de
imamların ekserisinin dua ederken kabre dönü-le(bile)ceğini rivayet ettiklerini
nakletmiştir.
335- İbn-i
Teymiyye'nin kaleminden çıkan bu ve diğer nakiller Ra-sulullah (S.A.V.) in
kabrini ziyaret etmenin ve O'nun (S.A.V.) hayatından İzler taşıyan asil
hatıraları duymanın caiz olduğunu gösterir. Bu nakillerin bazıları şöyledir:
1. Onlar (selef)in
(S.A.V.) in kabirini
çok ziyaret etmeleri. Hatta İbn-i
Ömer (R.A.) O'nu yüz defadan fazla ziyaret etmiştir. Talebesi İmam Nafi, O'nun
Rasûlullah (S.A.V.) İn minberde oturduğu yere elini koyup sonra da yüzüne
sürdüğünü görmüştür.
2. İmamların
bazısının kabr-i şerifi ziyaret edenin kabre yönelerek Allah'a (C.C.) dua
etmesini tecvîz etmiş olması. İmamların çoğu buna kaildir,
3. Malik
(R.A.) in sefere giderken ve sefere niyetlenince kabr-İ şerifi ziyarete teşvik
etmesi. Takiyyüddinin nakli de böyledir.
Ravza-i Şerife'ye
yaklaşarak ziyaret ve tezekkür serbest olmayacak da ya ne serbest ve caiz
olacak? »Yalnızca üç mescide yolculuğa çıkılır...» hadis-i şerifi Muhammed
(S.A.V.) in hayatta iken bulunduğu ve vefat edince defnedildiği yerin şerefine
delildir. Kabe'nin şerefi Allah'ın (C.C.) evi ve insanlar için yapılan ilk ev
olmasıdır. Önceki peygamberlerin mescidi, isrâ (gece yolculuğu) hadisenin yeri
olması ve mi'raç (göklere yükselme)-nin oradan (başlamış) olması da Mescid-i Aksa'nın
şerefidir. O halde Mes-cid-i Muhammedi'nin şerefi ne olmaktadır? Ancak O'nun
şerefi de Rasû-lullah'ın orada ikamet etmiş olması, nur-i Muhammedi ve İslâmî
hidayetin yeri olması, görenin vahyin vatanını ve nübüvvetin menzilelerini görmek
için oraya sefer kılmasındadır. Şüphesiz bu hatıralar Mescid-i Şerifte
gerçekleşeceği gibi Ravza-i Şerife'de de tahakkuk eder. Ancak şurada
(mescidde) namaz kılınır da orada (Ravza'da) kabrin namazgah edinile-meyeceği
yasağının yeri olduğu için, yasağın varlığıyla yetiniiip namaz kılınmaz.
336- İbn-i
Teymiyye Rasûlullah (S.A.V.) in niçin defnedileceği yerin meskeni, yani Hz.
Aişe'nin (R.A.) hücresi olmasını istediğini soruyor. Bu (sorusu)na da Kabr-i
Şerifi'nİn namazgah edinilmemesi ve herhangi bir şekilde ibadet yeri olmaması
içindir, cevabını tercih ediyor. Bu akla uygun bir cevap ya da doğru cevabın
bir parçası olabilir. İkinci kısmı ise Kabri'nin Mescid'ine yakın olması;
Kabri'nin meçhul kalmayıp bilinmesidir. Zira şayet çölde Baki' mezarlığına
defn olunsaydi yeri zamanla bilinmez olabilirdi, Mescid'den uzak olurdu. Fakat
Hz. Aişe' (R.A.) m odasına defn olununca vahyin İndiği, davetin verildiği yere
ve tenzilin (Kur'ân1-m indirilmesi) mekânına yakın olacaktı.
Sonra biz İbn-İ
Teymiyye'ye Rasu! (S.A.V.) in kabrini ziyaretten bereket ummayı ve orada
münacatta bulunmayı menetmesi ve ziyarete davet yapılmayacağı hususlarında da
muhalefet ediyoruz. Bizim kastettiğimiz te-berrük (bereket umma) mekân-mevki
vasitasiyle Allah'a ibadet veya yaklaşma değildir. Teberrük olsa olsa
hatırlama, ibret ve ders almadır. Allah'ın (C.C.) zikrinden yüz çevirenler ve
basiret sahiplerinden olmayanlar müstesna Rasûlullah (S.A.V.) İn hayatını,
sîretini, hidayetini, gazvelerini ve cihadını bilen hangi müslüman Medine'ye
gider de Rasûluliah'tn (S.A.V.] bu yerlerde yürüdüğünü, dua edip amel
ettiğini, idare edip cihad-da bulunduğunu duymaz, veya ibret alıp düşünmez,
İslâm'ın ruhanîyetini ve Nebİy-i Emİn'in büyüklüğünü hissetmez, veyahut Allah
(C.C.) ve Rasû-lunun (S.A.V.) muhabbetinden, Allah'ın (C.C.) emrettiğini, tutup
nehyetti-ğinden kaçınmak arzusundan duygulan sarsılmaz, titremez? Kabr-i
Ra-sul'u ziyaret hatırlama ve ibret almanın kendisidir, hidâyet ve idrâktir.
Kabrin yanıbaşmdaki dua ise korkan kalbin, itatkâr aklın, ihlâs sahibi nefsin
ve uyanık vicdanın duasıdır ki işte bu en bereketli, en mübarek duadır.[131]
337- İslâmî
düşünce, tasavvufçuların yaydığı, Allah
Sübhanehu Taalâ'nin yarattıklarıyle yakınlığı ile ilgili bir takım
fikirlerle meşgul olmuştur. Müslüman alimlerin aralarında malum olan ve dîni
kaynaklarında mukarrer olan, yaratanın yaratığıyla icad edenin icadiyle
yakınlığı, ilgisinin var olduğudur. Allah
(C.C.) hiçbir misli bulunmayan
vacibul vücud (varlığı zatının, gereği
olan) dur. Yaratılan ise mümkünü'I-vücud (varlığı da yok olması da
mümkün) dur, hiç mevcud değilken sonradan varlık kendisine verilmiştir.
Fakat bazı
mutasavvıflar sıla (yakınlık)'y' yalnızca böyle bir- keyfiyyet olmaktan çıkaran
durumlar ihdas ettiler, eski bir görüşe tabi olarak, ku! nefsinin temizliği ve
ruhunun ağırlığı ile buna hazır ise, Allah'ın (C.C.) insanoğlundan bazılarına
huîû! edebileceğine kail oldular. Mutasavvıflarda anlattığımız gibi bu görüşte
olanların en kuvvetlisi Hallac'dir. Sonra İbn-i Arabî gelmiş ve vahdet-i vücud
görüşünü ortaya atmıştır: Mevcut tektir; suretleri, şekilleri ve tezahürleri
çeşitlidir. Bundan sonra da muhabbet ve şevk suretiyle yaratılanla yaratan
arasında birleşme düşüncesi geldi. (Ku!) bu mahabbetle Allah'la (C.C.) itt
338- İbn-i
Teymiyye yaratıcıyla yaratılmışı birleştiren bu görüşlere İtiraz etmiştir.
Çünkü evvelâ bunu, şerh ve beyan ettiği Allah Sübhanehu Taalâ'nın birliği
mefhumuna münâfî, zıt bulmuştur. İkinci olarak bu görüşte olan bazıları
kendilerinin mükellefiyeti aşan bazı hallere sahip olduklarını iddia
etmektedirler. İbn-i Teymiyye'ye göre böyle bir iddiada bulunan kimse şeriatın
ahkâmını geçersiz saymış ve mükellefiyet bağını çska-rıp atmıştır. Üçüncü
olarak, insanların bu hallerin sahiplerinde harikulade kudret olduğunu ileri
sürerek onlar vasıtasıyle Allah'a (C.C.) yaklaşmaya çalıştıklarını ve onlar
indinde bunların evliya diye isimlendirildiğini görmüştür.
İbn-i Teymiyye onlarda
bunu gördü ve uykularını kaçıran şiddetli bir harp açtı. Onlar da kendisini
idare ve halk yanında tahkir ettiler. O da onları halk yanında tahkir etti.
Onların görüşlerini bilen, inceliklerini araştıran ve esrarını öğrenen bir
gözle münakaşa etti. Bu üç hususta, yani vahdet-i vücud, hulûi ve mahabbetle
Allah'ta fani olma hususlarındaki müşterek mefhuma nazaran bunların bütününe
ittihad ve ittîhadçılar mezhebi adını verdi. Çünkü bu üç mefhum ittihad,
yaratılanın yaratanla ittihadı (birleşmesi) kavramında birleşir. Ancak
Vahdet-i Vücud'da mütead-did olmayan bir ittihad vardır. Bunda iki yoktur,
özellikle istisnası olmayan bir vahdettir. Öbür ikisi, istilâhlar arasında
farklılık olmakla birlikte, iki şey arasındaki ittihad [birleşme)'dir.
Kendi düşüncesinde bu
ittihadçıların mezhebini —anlayabildiği ölçüde— şöyle anlatıyor:
«Kendi aralarında
fırkalara ayrılmışlardır. Ayrı olduklarının farkında olmakla birlikte
fırkalarını, biribirinden temyiz edemezler. Bu sebeple tabileri ve reislerinden
bazı taifelere görüşlerinin hakikatini ve mezheplerinin sırrını açıklayınca
bunu büyük bir mesele olarak gördüler. Bu açıklamamla birlikte cevap verme ve
yermede bulunmasaydım beni imamları araşma dahil ederler; hiristiyan-ların
reislerine, Ismâiliyye'nin ulularına ve Firavun'un taifesinin Firavun'a yaptıkları
gibi,.tariften vareste bir şekilde nefislerini ve mallarını bana itaata amade
kılarlardı. Bunların görüşünü kabul eden ya onların durumunun hakikatim
bilmemektedir veya yeryüzünde yükselme ve fesatçılık isteyen haksızdır, ya da
her iki vasfa da sahip biridir ki Allah'ın (C.C.) «O kavmini istihfaf etti de
onlar da ona itaat ettiler.» buyurduğu Firavun'un tabllerinin halidir. [133]
339- İbn-i
Teymiyye, bu görüşlerin reddi için onların tasavvurlarının yeterli olduğu
görüşündedir. Zira onları tasavvur edip düşünmek, fasit olduklarını açıklamaya
yeterlidir. İyi düşünmenin yanında başka bir delile ihtiyaç yoktur. (Sadece
şüphe peşinden gidilmektedir. Zira insanların ço ğunluğu onların görüşlerinin
hakikatini ve ne demek İstediklerini anlayamıyorlar.)
Vahdet-i Vücud
nazariyesinin takbîh ederek şunları söylüyor: «Onların (görüşlerini) bina
ettikleri temel; mahlukâtın
ve mevcudatın vücudu (varlığı), hatta cinler, şeytanlar,
kâfirler, fâsıklar, köpekler, domuzlar, zararlılar, küfür, günah ve isyanın
vücudu, O'nun (Allah'ın) (C.C.) yarattığı, mülk ve icadı olsalar ve O'nunla
varlıklarını devam ettirebilseler bile O'ndan ayrı ve kendi zâtıyla müstakil
olmayıp Rabbin vücudunun (varlığının) aynı olduğu esasıdır. Onlar kâinatta his
ve akla açık bir farklılık ve kesret görüyorlar. Bu yüzden de kesreti (çokluğu)
giderecek bir cem'e (toplanmaya), subutuyla farklılığı kaldıracak bir
vahdete (birliğe) ihtiyaç duymuşlardır.»
Görüş ve sahiplerine
karşı sert tutumuna rağmen İbn-i
Teymiyye, İbnî Arabî hakkında nisbeten yumuşak konuşuyor ve diyor ki:
«Konuşması küfür
olmakla birlikte kelâmında uygun söz bulunması ve başkası gibi İttihad
(birleşme) fikrinde devam etmemesi sebebiyle İslâm'a en yakın olanları îbn-i
Arabi'dir. Bilhassa o kâh halkı, kâh batılı hayal ettiği geniş hayaline dalıp
gitmiştir. Ne üzere öldüğünü en doğru bilen Allah'tır.» [134]
340- İbn-i
Teymiyye'nİn nazarında İbn-i Arabi'nin görüşü iki temel veya iki sütun üzerinde
durmaktadır. O bunları şöyle ifade etmişti.
«Birincisi: Yok,
yokluk halinde sabit bir şeydir. Yani her bir yok'un var olması mümkündür,
hakikati, mahiyeti ve zâtı yoklukta da sabittir. Zira sabit olmasaydı, icadım
irade etmek suretiyle onu istemek doğru olmazdı. Çünkü is-temek temyizi
gerektirir. Temyiz ise ancak sabit şeyde oîur. Buna göre mâhiyeti hakikati ve
zatı sebebiyle yok'un icadı (var edilmesi) halk (yaratma) değildir; aksine bu
hayvanlık, bitkilik, madenlik, taşlık vb. değişen arazların muh-des (sonradan
var edilmiş) surete verilmesidir. Cevher'e gelince, o, sabittir.[135]
İkincisi: Halik
(yaratıcı)nm varlığı, hakkın ve zatının varlığının kendisidir. İbn-i Teymiyye
bunun İbn-i Arabi'nin kelâmının [136]ve
felsefesinin anahtarı olduğunu tesbit ediyor. Bu konuda şöyle konuşuyor: «Bunu
anlayan İbn-i Arabi'nin kelâmını, nazmını, ve nesrini, Hakkın Halkla (yaratmakla)
beslendiği iddiasını anlar. Çünkü hadis zatların vücudu, ademdeki (yokluktaki)
sabit zâtlara dayanır. Bunun İçin o, varlık itibariyle cem'e, mahiyet ve hadis
zatlar itibariyle de fark'a kaildir ve kader'in sırrının bu olduğunu söyler.
Zira mâhiyetler ancak ademde iken kendileri için sabit olan şeyleri kabul
ederler. İyilik eden de, kötülük eden de, öven de, yeren de işte bunlardır,
Hak onlara adem halinde bulundukları hal ve arız suretten başka bir şey
vermemiştir.
341- İbn-i
Teymiyye İbn-i Arabi'nin görüşünün - nakzetmek ve yıkmak sebebiyle
yönelerek -anladığı gibi olduğunu
tesbit onu yıkmaktaki maksadının İslâm'daki sabit hakikatlarla uyuşmayışı, o ve
İslâm'ın birleşip uzlaşmaları mümkün olmayan iki zıt tarafta yer almakta
olduklarını beyan ' etmek olduğunu açıkladıktan sonra nakzetmek meyanında
ma'ku! ve menkule itimat ediyor. İki
sebepten dolayı nakle daha çok
itimat ediyor:
Birincisi: Bu seiefî
görüş, âlemin ezeiiliğine hükmeden felsefecilerin görüşü arasında yer
almaktadır. Oniar gibi olmasa bile onlara yaklaşmakta ya da metodiarını takip
etmektedir. İbn-i Teymiyye Minhacü's-Sünne vb. gibi kitaplar ve muhtelif
araştırmalarında bu filozofların görüşlerini tartışmış ve batıl olduğunu
açıklamıştır.
İkincisi: İbn-i
Arabi'nin reyini müslümanlarm çoğu benimsedi ve bunu İslâmiyet, hatta
İslâmiyetin özü ve manası sandılar. Bilhassa İbn-i Arabi, Muhammed (S.A.V.)'in
akl-i evvel olduğunu ve her şeyden önce var oİ-duğunu isbatla görüşünü onlara
güzel gösterdi.Böylece bazı müslümanlarm onu kabulü kolaylaştı. Onu benimsemek
çoğunun da hoşuna gitmişti. İbn-i Teymiyye'nin asrında O'nun düşüncesi hemen
hemen bütün safilere yayılmıştı. Bu sebeple İbn-i Teymiyye yalnızca aklî
yönünün iptalinin yetmeyeceğini, bilhassa naklî cihetten İptalinin zaruri bir
ihtiyaç olduğunu gördü. Bunun İçin de objektif bir biçimde biz-zarure, İslâm'da
malum olan İslâmî bakikatlara zıt olduğunu tam olarak tasvir suretiyle ona
hücum etti ve dedi ki:
«Söylediklerini düşün,
iki şeyi nasıl düzenlemiş: Hakkın vücudunu inkâr ve mahlukatı yarattığını
inkâr? O, yaratan Rabb'ı inkarcıdır. Ne Rabb'ı, ne de yaratmayı kabul
etmemektedir. Ne Rabb ve ne de yaratılmış âlemler mevcuttur. Zira ortada
yalnızca sabit zâtlar ve bunlarla kâim olan vücud (varlık) vardır. Ne zâtlar,
ne de vücud mahlûk (yaratılmış) tur. [137]
342- İbn-i
Teymiyye bu mezhebi aklen ve kailen iptale yönelir, vücudu mümkün olan ma'dûm
(yok)un bir şey olduğu ve mahiyetinin de sabit olduğu şeklindeki mühim rükünlerinden
ilkini iptalle işe başlar. Bu hususta şöyle der:
«Ehl-i Sünnet
ve'1-Cemaat'in ve her sınıftan ademoğlunun akıllarının umumunun üzerinde
ittifak ettikleri nokta ma'dum (yok)un bizatihi hiçbir şey olmadığıdır. Onun
sübutu, vücudu ve husulü bir şeydir. Kitap, sünnet ve geçmişteki icma' buna
delâlet etmektedir. Allah Taalâ Zekeriya (A.S.) a,- «Şüphesiz ben seni yarattım
ve sen daha önce hiçbir şey değildin.» (Meryem/9) buyurmuş ve (yaratmadan önce)
O'nun hiçbir şey olmadığını haber vermiştir. «İnsanoğlu, bundan Önce o hiçbir
şey değil iken bizim onu yarattığımızı hatırlamaz mı?» (Meryem/67) ve «Hiçbir
şey olmadan mı yaratıldılar yoksa, onlar (kendileri) mi yaratıcıdırlar?»
(Tur/35) buyuran Allah Taalâ onların hiçbir şey olamadan yaratılmış olmaları
veya kendi kendilerini yaratmış bulunmaları şeklindeki inançlarını takbih etmiştir.»
«Biz bir şeyi murad
ettiğimizde ona sözümüz sadece, «ol» dememizdir. O da hemen oluverir.» âyet-t
kerimesi gibi bazı âyetleri delil olarak ileri sürenlere cevaben diyor ki:
Ma'dum (yok) bir «şey»dir ve da bunun delilidir; çünkü Allah'ın «şey»i murad
ettiği ve onu var ettiği haber verilmektedir, diyenler bununla istidlal
etmektedirler. Onlara göre bu (şey) adem (yokluk) de sabittir ve sadece sureti
murad edilmektedir, zatı ve nefsi değil. Kur'ân ise nefsinin, zatının murad ve
var edildiğini haber vermiştir. Onlar, vücudun zâta ariz olan bir vasıf
olduğu, zatın gayrı olduğu inancına itimat etmektedirler. İbn-i Teymiyye de
onların kavillerini şöyle
reddetmektedir:
«Sünnet ve cemaat ehli
aktl sahiplerinin umumunun inancı o ki, mahiyetler mahluktur. Her şeyin
mahiyeti de onun vücudur. Bir şeyin vücudu mahiyetine ilâve olunan fazladan bir
şey değildir. Hariçteki «şey» yine o «şey» dir ki, onun aynı, zâtı, mâhiyeti ve
hakikatidir. Hariçteki vücudu ve sübutu buna zaid (fazladan bir şey) değildir[138].
343- îbn-i
Teymiyye, Hakk ve halk veya Hâlık ve mahlûk arasındaki vahdet (birlik)
şeklindeki ikinci temeü bir çok akiî açıdan ve şer'î vecihten iptal ediyor. Biz
serdettiği aklî delillerden birini, birincisini tercih edelim.
İbn-i Teymiyye bunların, hakaik-i kevniyye
(yaratılmışlar alemindeki gerçeklerdin nefisleri itibariyle ma'dum,
ancak zatları itibariyle ve Allah Sübhanehu'nun ilminde, mutlak tecellisi ile
mutlak vücudunda «eşya» (şeyler) olduklarr görüşünü taşıdıklarını tesbit etti.
(Onlara göre eşya) Allah'ın nefsi ve vahdet-i zatiyyesiyle birleşikti, sonra bu
şekillerle var oldular. İbn-i Teymiyye bunların (eşyanın) İlk halinden nasıl
değiştiğini düşünüyor: Allah onları halkedip yarattığı da mevcut mu kıldı?
Yoksa ilk hali üzere madum ve mahiyet sahibi bir «şey» olarak devam mı ettiler?
Şayet ma'dum olarak devam etmekte idiyse bu durumda mükevvenattan hiç bir şeyin
mevcut olmaması icabeder ki, bu da hissî, aklı ve şer'i inkâr etmek olur.
Hiçbir akıl sahibi böyle düşünmez ve düşünmemiştir de. Adem kavramında kabul
ettikleri şekilde onlar (eşya)mn ve mucit
(yaratıcı) terinin aynı şey olmaması gerekir. Çünkü O (yaratıcı, mucit)
ma'dum olup (sonradan) mevcut olmuş değildir. Çünkü onlardaki (eşyadaki) bu değişikliklerin müessiri
O'dur, müessir (etkileyen) ve müteessir (etkiSenen)'in iki ayrı şey olmaları
gerekmektedir.[139]
344- Dinî
yönden bu mezhebi açıklıyor ve diyor ki: el-Füsûs sahibi [140]ve
yakınlarının meselelerinin toplandığı nokta üç iman esasını yıkmaktır. İman
esasları Allah'a iman peygamberlerine İman ve Kıyamet gününe imandır. Aflah'a
imana gelince, onlar O'nun vücudununun alemin vücudu olduğuna inanmışlardır.
Alemin bizatihi kendisinden başka bir yaratıcısı yoktur (derfer). Sıra
Rasûlullah (S.A.V.) e geldiçjindeyse onlar, Allah'ı (G.C.) O'ndan ve bütün
peygamberlerden daha İyi tanichklarına inanmışlardır. Bazıları da Allah'la
[C.C.) ilgili bilgiyi -ki bu ta'tii [sıfatları inkâr) ve vahdet-i vücuddur
-Mişkat'tan [141]alıyorlar, Allah'ın
şeriatından öğrenmekle ondan öğrenmeyi müsavî görüyorlar. Ahiret gününe iman konusunda
da şöyle demiştir:
Sadece tek başına
Sâdiku'I-V'ad kaldı,
Ve (bir de) hak olan
vaîdi (tehdidi) gören bir göz.
Bedbahtlık yurduna
(Cehennem'e) de girseler, Onlar
İçinde farklı bir
rahatlık [sükunet) bulunan bir lezzettedirler.
Ehl-i dalâlden birinin
daha önce de şunları söylediğini zikrediyor: (Ce-henem, içinde bulunanlara
faydalanacakları bir itaatkâr ateşe dönüşür. O takdirde korku, sakınılacak bir durum
ve azap yoktur. Çünkü bu hoş bir durumdur.) [142]
Ibn-i Teymiyye'ye göre
bu mezhep mükellefiyeti ıskat etmekte ve günahı mubah görmektedir. O bu
hususta şöyle konuşmaktadır: «Sonra, O'na (İbn-i Arabî) şöyle emir ve nehiy
konusunda emreden (âmir) ile emredilen (me'mur) ve nehyeden (nâhiy) ile
nehyolunan (menhiyy) birdir. Bunun için İbn-i Arabî en büyük kitabı
el-Fütuhatü'l-Mekkiye'sinde ilk olarak şunları söyler:
Rabb da haktır,
kul da hak... Mükellef kim, keski bir
anlasam? Kul desen İşte o Rab'dır, Rab dersen nasıl mükellef olur?
Nefisleri —manasını
anlamssaiar da— bu fikirleri isteyen halk nazarında mezhebini takbih etmek
için, onlar indinde'mertebe sahibi olan Mısır ve Şam'daki alimlerin İbn-i
Arabî ve O'nun kâfirliği konusundaki görüşlerini, mezhebini takbihlerini
nakleder; Kastallânî, İbn-i Dakik el-İyd'in görüşlerini aktarır. İzzuddin b.
Abdisselâm'ın hakkında:
«Kötü ve kotülenmîş
bir şeyh... Alemin ezeliliği görüşünü benimsiyor. Namusun mahremiyetini kabul etmiyor»
dediğini rivayet eder.
Sadece fakihier ve
hadisçiierden nakillerle kalmayıp bizzat safilerden de nakiller yapar.
Ebu'l-Hasen eş-Şazelî'nin şakirdi Ebu'i-Abbas eş-Şazeli'-nin Vahdet-i Vücud
görüşü sahipleri için, «Bunlar sanat'ın sanatkâr'in bizzat kendisi olduğuna
inanan kâfirlerdirdir.» dediğini
zikreder.[143]
Bazıları O'nu
(Vahdet-i Vücud görüşünü) anlamaksızın benimsediler. Halkın da buna
kapılmasından korkunca İbn-i Teymiyye bu mezhebi iptal için kâh aklî deliller,
kâh nakiller getirir; asrın büyüklerinin de kavilleriy-le bunun şenaatini
ortaya koyar. Bu suretle insanları ondan nefret ettirir ve uzaklaştırır.
345- İbn-i
Teymiyye'nin Vshdet-I Vücud görüşüne bakışında bu kadarla yetiniyoruz.
Mefhumda ayrı da olsalar Allah Taalâ'nın (C.C.) zatı ile birleşme konusunda
biribiriyle ortak olan diğer iki mezhep hakkındaki bakışına geçiyoruz.
Bunların ilki daha önce de açıkiadiğırmz üzere Hallâc ve diğerlerinin
propagandasını yaptığı hulul görüşüdür. Bunun hakkında görüşler değişiktir.
İbn-i Teymiyye'nin
ifadesine göre hulul görüşünü benimseyenler iki gruptur: Birinci grup Allah
Sübhaneh Taalâ'nın bizatihi her mekâna hulul ettiği görüşündedirler. O bunlara
hulûliyyetu'l-cehmiyye ismini verir ve âer ki: «Hasen en-Neccar'ı taraftarları
olan Neccariyye gibi bunlar da Allah'ın (C.C.) bizatihi her bir mekâna hulul
ettiğini benimseyen kimselerdir.» [144]Bu
şekliyle hulûlu kabul edenlerin vahdet-i vücud'u kabul edenlere yaklaştığı
görüşünde. Ancak ortada çok ince bir nüans var; vahdet-i :vücud taraftarları
vücudun (varlık), bütünü bir şeydir, aynı şeydir, derler. Hulul ehli ikisinin
(yaratan ve yaratılan) ayrı olduklarını benimserler. Ancak mucid (yaratıcı)
mevcuda (yaratılana) hulû! etmiştir.
İkinci grup Allah'ın (C.C.)
bazı yaratıklarına hulul ettiğini benimseyenlerdir. Nitekim bunlar Hak Taalâ'nın
(C.C,) Hallac'a hulul ettiğini iddia etmektedirler. Ne olursa olsun Hallaç da
aynı görüştedir. Şöyle demektedir:
«Beşerî tabiatını
izhar edeni teşbih ederim, (ki böylece) O'nun parlak ulu-hiyetini tanıdık. Öyle
ki yarattıkları içinde zahir olarak göründü. Yiyen ve içen suretinde...»
İbn-i Teymiyye bu
görüşün hıristlyanlann Hz,
İsa (A.S.) hakkındaki
görüşlerine benzediğini/hatta bunun hirlstlyanlârınkinden daha beter olduğunu
söylüyor:
«Hz. İsa (A.S.)
babasız yaratıldığı için hristiyanlar bu iddiada bulunmuşlardır. Şeyhler ise
bizzat yaratılıştan üstün kılınmış değillerdir. Ancak ibadet; marîfet, tahkik
ve ittihad sebebiyle üstün kılınmışlardır. Bu durum (başlangıçta) yokken
sonradan olmuş bir haldir. Şayet hululün sebebi bu ise onlara hululün de hadis
(sonradan) olması, mukarin (sürekli beraber) olmaması gerekir. O takdirde
Rabb'ın onların bedenleri veya kalblerinden göz açıp kapayacak bir an kadar
dahi ayrılmadığı şeklinde sözleri batıl bir kelâmdır.»[145]
Bunlarla
hıristiyanların görüş ayirdedenler aynı zamanda diyorlar ki, onlara göre Mesih
İsâ (A.S.) Allah'ın oğludur. Onda asıl olan ilâhî unsurdur, beşerî tabiat
sonradandır. İslâm'daki hulul görüşçüleri ise insanî unsur asıi olduğunu,
ilâhî unsurun ona hulul ettiğini söylüyorlar. Bq, Allah Sübhaneh Taalâ'da yok
(fena fi'üâh) olacak derecede kulluk ve me-habbetln üstünlüğü sebebiyledir,
diyorlar.
Hallâc ile
hıristiyanların düşünceleri arasında ne kadar yakınlık olursa olsun açık olan
şu ki onun görüşünü de hıristiyanlarınki kadar İslâm'dan uzaktır.
Bu yolu takip edenin
hem ma'ku! (aklî deliller], hem de menkule (nakli delillere) aykırı
davrandığında hiç şüphe yoktur.
346- İbn-i
Teymiyye'nin hulul görüşüne bu bakışı şüphesiz sıhhatli bir bakıştır. Üçüncü
görüş îttihaddir: Daha önce de belirttiğimiz gibi bunun sahipleri İbn-i
Teymiyye zamanındaki sûfiler, nâsikler ve müteahbid-lerin nefislerinin
arındığını ve yüceldiğini, neticede Allah Sübhanehu Ta* aîâ'nin zatında fena
bulduğunu (fena fillâh) kabul ederler. İbn-i Teymiyye bu mezhebe, önceki İki
mezhep gibi küfür nazariyle bakmaz. Ancak Şeriatın hakikatından uzaklıktan
hâli olmadığı görüşündedir. Şöyle ki, onların iddia ettikleri hale ulaşınca
mükellefiyetin düşmesini maku! karşılamaz, kabul etmez. Şüphesiz bu, ona
inananın sapıklığıdır. Fena fillâh'ı da bazı mutasavvıfların inandığı görüşe
yol açmadığı müddetçe kabul eder.
İbn-i Teymiyye fenayı
da ikisi gayr-i makbul, birisi makbul olmak üzere üç kışıma ayırıyor:
Birinci kısım:
Peygamberlerin getirdiği, kitapların indirildiği, makbul olan dinî ve serî
fenadır. Bu, Allah'ın (C.C.) emrettiklerini yapmak suretiyle
emretmediklerinden, O'na ibadet etmek suretiyle başkasına İbadetten fena
bulmaktadır. O'na ve Rasul'une (S.A.V.) itaat suretiyle başkasına itaatten,
O'na tevekkül ile başkasına tevekkülden, O'na ve Rasul'une (S.A.V.) mahabbet
suretiyle başkalarına sevgiden ve O'ndan korkmak suretiyle başkalarından korku
duymaktan fena bulmaktır. Böylece kul Allah'tan (C.C.) gelen hidayeti bırakıp
kendi .nevasına uymaz. Bu suretle Allah (C.C.) ve Rasul'u (S.A.V.) ona, başka
her şeyden daha sevgili olur. Nitekim Allah Taalâ (C.C.) buyuruyor ki: «(Ey
Habibim) de ki, eğer babalarınız»
oğullarınız,
kardeşleriniz, eşleriniz, kazanıp biriktirdiğiniz mallar kesâda uğramasından
korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden meskenler size Allah ve Rasul'undan ve
O'nun yolunda cihaddan daha sevgili ise Allah (C.C) emrini getirinceye kadar
bekleyin» Bunun hepsi Allah'ın (C.C.) em-rettiklerindendir.
İkinci kısım,
sûfilerin zikrettiği fenadır, Bu Allah'tan (C.C.) başkasını şuhöddan fena
bulmaktadır. Böylece Ma'budfun zâtı) sebebiyle O'na ibadetten, mezkûr
(zikredilen) sebebiyle zikirden, ma'ruf sebebiyle marifetten fena bulur.
Bu suretle mâsivâ
(Allah'tan (C.C.) gayri) den olduğu için nefsini şuhuddan (görmekten) uzaklaşır. Bu, sâliklerin
bazısına arız olan nakıs bir haldir ve Allah £C.C.) yolunun levazımından
değildir. Bu sebeple de böylesi bir hal Nebî (S.A.V.) ve sâbıkîn-i
evvelin (ashab) da arız olmamıştır. Bunu
sâliklerin sonu {sen mertebesi)
kılan, apaçık bir sapıktır. Hakeza
Allah (C.C.) yolunun levazımından olduğunu
söyleyen de hata etmiştir. Bu, ancak Allah (C.C.) yolunun.arızî hallerinden olup bazı insanlarda olur., bazılarında
bulunmaz. Her sâiikte bulunması gereken levazımdan değildir.
Üçüncü kısım: Bu da
gayrın vücudundan fena bulmaktır, (fena fi'l-vü-cud). Bu suretle sûfî mahlûkun
vücûdunun Hâhk'ın vücudunun kendisi olduğunu görür, anlar. «Bu da kulların en
sapıklarından olan ilhad ve ittihad ehlinin görüşüdür»[146]
İttihad görüşü
sahiplerinin kabul ettiği fenâ'ya uyan ikinci kısım (fena fiş-şuhûd) dır.
Üçüncü kısım (fena fi'l-Vücud) ise vahdet-i vücud taraftarlarının görüşüne
uymaktadır. O, ikinci kısım taraftarlarının sapık olduğuna hükmetmiştir.
Mülhid veya zındık olduklarına değil de câhil veya sapık olduklarına hükmeder.
Ancak iddialannea mükellefiyetin sakıt olduğu bir hale erdiklerini
söyledilerinde verdiği hükmü değiştirir.
347- Vahdaniyet
görüşü ve ona muttasıl olarak Allah Taalâ'nın (C.C.) sıfatlarından isbat ve
nefiy sadedine uzun uzun söz ettik. Çünkü bu konu el-Akidetü'l-Hameviyye'nin [147]sebep
olduğu ilk savaştı ve bu yüzden bu ulu alim hapsin derinliklerine atıldı ve
onsekiz küsur ay orada kaldı.
Sonra inşa (var etme)
ve tekvin (yaratma) itibariyle vahdaniyetini an-lattık. Çünkü insanî irade ve
ilâhî kudret meselesi ile mükellefiyet ve ihtiyar (muhayyerlik) mevzuu
öncekiler ve sonrakiler arasında araştırma alanı olmuş, İbn-i Teymiyye de
hepsine dalmış; bu hususlarda Eş'arilere hücum etmiştir. Onlarla arasındaki
çekişme bu meseie ve onlara muhalif düştüğü diğer meseleler yüzünden olmuştur.
Daha sonra ibadetteki
vahdet, evliya ve kullar vasıtasıyie Allah'a (C-C.) yakınlaşma, Allah'tan
(C.C.)başkasmdan medet umma, ölümlerinden sonra sâlihierin kabirlerini Nebî
(S.A.V.) in kabrini ve Ravza-i Şerife'yi ziyaretten bahsettik. Bu son konu,
İbn-i Teymiyye Ue muasırları ve hatta günümüze kadar müslümanların çoğunluğu
arasında çetin çekişmeler cereyan eden, konularını konusu bir mesele
olumuştur. İbn-i Teymiyye'nin buna bakış şekliyle muhaliflerinin bakış tarzını
ve bu davada hak olarak gördüğümüz şeyi —ki O (Allah ondan razı olsun) son
nefesine kadar eza çekmiş ve hatta nihayet hapiste baskı altında ölmüştür.
—İncelememiz gerekli idi. Nihayet vahdet-i vücud mezhebi, hulul taraftarlarının
ve itti-had taraftarlarının görüşü ile beraber vahdaniyeti araştırdık. Çünkü
Onunla sufiyye arasında bu meseleîerdeki çekişme ateş alanı olmuştu. Bu yüzden
sıkıntılara kaldı ve aynı sebeple Kahire'den İskenderiye'ye sürgüne gönderildi.
Etrafında muhalefetin cereyan ettiği meselelerin bilinmesi için bu konunun da
açıklanması gerekli idi. (Bu konu da) yüce âlimin hayatının akışını etkilemiş,
o yüzden sürgün edilmiş ve baskı altına alınmıştır.
O halde bu konuların
incelenmesi gerekiyordu. Zira bunların incelenmesi hayatının öğrenilmesinden
bir parçadır ve çünkü bu O'nunla hasımları arasındaki savaştan bir bölümdür.
Savaşın hakkıyle bilinmesi ancak hilafın nevilerinin gereği şekilde
bilinmesiyle kabildir. Bu sebeple bu hususlardaki sözü biraz uzattık.
Okuyucunun kelimelerden yazarın hatıralarına, kuvvetli kalbinin atışlarına ve
dirayetli aklının temayüllerine dokunabilsin diye çoğu hallerde O'nun
ifadelerini (aynen) naklettik.
İman mevzuu haricinde
itikada müteallik meselelerden (zikredilme-yen)kalmadı. Bu mevzudaki görüşleri
tartışmalara konu olmamış, o yüzden başına herhangi bir belâ gelmemiştir. İman
konusundakr görüşleri muasırlarınkine yakın olduğu için yadırgamadılar. Bunun
için bu konudaki görüşlerine temas edip geçeceğiz, şu. iki hususu anlatmakla
yetineceğiz: (Birincisi), artması ve eksilmesi itibariyle iman ile amelin
imandan bir cüz olup olmadığına dair sözleri. (İkincisi) imamet ve sahabenin
mertebeleri hakkındaki görüşü. Şimdi bunlardan kısaca söz edeceğiz.[148]
348- Amelin
imanın hakikatına dahil olması noktasında alimler ayrılığa düştüler. Kısmen
ittifak kısmen ihtilâf ettiler: Rasul (S.A.V.) in getirdiklerini tasdik ve
ikrar ile Allah'tan (C.C.) başka ilâh olmadığına ve Muhammed (S.A.V.) in
Allah'ın (C.C.) elçisi olduğuna şehadet etmenin imanın iik rüknü olduğunda
ittifak ettiler. Amellerin imandan bir cüz sayılıp sayılmayacağında da ihtilâf
ettiler: Haricîler ve Mu'tezile amelleri imanın bir parçası kabul ettiler. Buna
göre büyük günah işleyen mü'min değildir; Haricîlere göre kâfir, Mu'tezilelere
göre ise el-menzlle beyne'İ-menzileteyn (imanla küfür arasında bir mertebe)
dedir ve onlara göre böyle birine mü'min ismi verilemezse de müslüman
denilebilir. Ehl-i Sünnetin bir kısmı amellerin imandan bir parça olmadığını
kabul ettiler. .Bunu ilk söyleyen Ebû Hanife'nin hocası Hammad b. Süleyman
(R.A.) dır. Şu kadar ki bunlar günahkâr mü'minin mezmum (yerilmiş, kötülenmiş)
olduğunu ve Cehennem'e gireceğini kabul ederler, böylece Mürcie'den ayrılırlar.
Mürcletü's-Sünne dediklerini istisna edersek Mürcie, nasıl küfürle birlikte
hiçbir taat fayda vermezse İmanla beraber hiçbir masiyetin de zararı
olmayacağı görüşündedir.
349- Bu,
amelin imanın parçası olup olmadığına dair alimlerin görüşlerinin son derece
özleştirilmiş bir hülâsasıdır. İslâmî fırkalardan bahsederken uzun uzun
anlattık ve her bir firkanm görüşünü de zikrettik.
İbn-i Teymiyye bu
konuda selef-i salih gibi düşünür: İman, Nebî (S.A.-V.) in bütün getirdiklerini
tasdik ve ikrardır. Peygamber (S.A.V.) in şu hadisini nakleder: «İman,
Allah'a, meleklerine kitaplarına, peygamberlerine, Ahiret gününe inanman,
kadere, hayır ve şerrine iman etmendir.» Ona göre amel imandan bir parçadır.
Peygamberimiz (S.A.V.) bunun için şöyle buyurmuştur: «İman altmış veya yetmiş
küsur şubedir. En üstünü «Lâilâhe illallah» (Allah'tan başka hiçbir ilâh
yoktur) demektir. En alt derecesi de yoldaki eziyet veren şeyi yok etmektir.»[149]
Ame! imandan bir cüz
olunca Ibn-f Teymiyye'ye göre iman artar ve eksilir. Buna sarih Kur'ân âyetlerini
delil getirir, onları te'vil etmeyip sarih olan zahir manasiyle alır. Bunları
araştırma ve düşünmeye hacet bı-rakmıyan nass olarak kabul eder: «Mü'minler
ancak o kimselerdir k! Allah (C.C.) zikrolunduğunda kalbleri korkuyla titrer,
onlara Allah'ın (C.C.) âyetleri okunduğunda imanlarını artırır ve ancak
Rab'lerine tevekkül ederler.» «Herhangi bir sûre inzal buyurulduğunda onlardan
bir kısmı der ki: Bu sizin hanginizin imanını artırdı? İnananlara gelince, bu
onların imanlarını artırır ve onlar hoşnûd olurlar. Kalblerinde bir hastalık
olanların ise murdarlıklarına murdarlık katar.» «İmanlarına iman katsınlar diye
mü'm inlerin gönüllerin sekine (güven, huzur) indiren O'dur.» «Doğru yolda
olanların hidayetlerini artırdı.» ve «Onlar Rab'larına iman etmiş gençler idi
ve biz de onların hidayetini artırdık.» kavli şerifleri.
Aynı şekilde sahabe ve
onlardan sonrakilerin imanının artıp eksile-bifeceği görüşünde olduklarını
İsbat edici nakiller serdediyor. Ebu'd-Der-dâ (R.A.)'m şöyle dediğini rivayet
ediyor: «İmanına ve onun eksilenine dikkat etmesi kulun ince anlayışındandır,
onun artmakta mı eksilmekte mi olduğunu bilmesi de kulun ince zekâsmdandir.
Şeytanın gelişlerinin nereden olacağını bilmesi de kişinin İnce zekâsındandır.
Ali b. Ebî Tâlib'-İn şöyle dediği rivayet edilmiştir: «İman kalpte beyaz bir
nokta gibi başlar. İman arttığında beyazlık da artar.»[150]
350- Fakat
iman artar ve eksilirse, ameller de imandan bir parça ise bir büyük günah
işleyen imandan çıkmış sayılır mı? Bu noktada İbn-i Tey-miyye —artması ve
eksilmesini kabul etmekle beraber— imanın bir esası olduğunu ikrar eder ki bu
nasıl bulunmazsa şahıs, kâfir olur, mü'min sayılmaz. Bunun haricindeki
şeylerle kişi kâfir olmaz; imanı eksik de olsa mü'min sayılır. Terkettiği
takdirde kâfir olacağı esas Allah'tan (C:C.) başka ilâh olmadığına ve Muhammed
(S.A.V.) in getirmiş bulunduğu her şeyin doğru olduğuna şehadet etmektir. İşte
bu kısım bulunmazsa şahıs mü'min. olmaz ve inananlar zümresinden çıkar.
Büyük günah işleyene
gelince, o kâfir sayılmaz, isyankâr veya fâsık sayılır. Nitekim o e!-menzile
beyne'l-menzileteyn'de (imanla küfür arasında bir noktada) de denilemez.
Mü'mindir, fakat imanı kemâle ermemiştir. Bu konuda o(Allah kendisinden razı
olsun) şunları söylüyor:
350- «Mutlak iman kavramının Allah ve Rasul'unun
(S.A.V.) bütün emrettiklerini içine aldığı söylenirse bu takdirde
günahkârların, Haricilerin dediği gibi kâfir sayılmalarını veya Mu'tezile'nin
dediği gibi Cehennem'de ebedî bırakılmaları ve bütünüyle mü'minlik vasfından
tecrit edilmelerini gerektirir. Bu görüşlerin her ikisi de Mürcie —ki âlimler
ve ümmet arasında hayırla anılan kullardan bir grup onlardandır— ninkinden daha
kötüdür. Hâriciler, Mu'tezile, Ehl-i Sünnet ve bütün taifelerin bir kısmı
onların zemmedilmesinde mutabık ise de Sahabe ve iyilikte onlara tabi
olanlarla diğer müslüman imamlar, kalbinde imandan bir zerre bulunanın
Cehennem'de ebedî kalmıyacağmda ittifak halindedirler.»
Diğerlerinde
müsamahakâr bir selefi olduğu gibi bu konuda da İbn-i Teymiyye'yi öyle
görüyoruz; şiddetli bir haricî değil... Sözünde Allah (C-C.)'dan başka ilâh
olmadığı ve Muhammed (S.A.V.) in O'nun elçisi olduğuna şehadet getirmeye
münâfî, zıt düşen bir şey olmadıkça kişi ehl-i kıb-le'den hariçte kalmaz.
Bundan dolayıdır ki bakışında bid'at, sapıklık ve dalâlet sözleri çok ise de,
mücâdelelerinin çokluğuna nazaran tartışmasında küfür sözünü fazla
göremezsiniz. Allahu a'lem (Allah en iyi bilendir).[151]
351-
Cemaatlere namaz kıldıracak, cezalan uygulayacak, zenginlerden alıp fakirlere
vermek üzere zekâtı tahsil edecek, sınırları koruyacak, bizzat kendisi veya
(yetkisini devrettiği) nâibieri aracılığıyla insanlar arasındaki ihtilafları
çözüme kavuşturacak, ayrıları bir araya getirecek, sözbirliğini sağlayacak,
şer'î hükümleri uygulayacak ve İslâm'ın kurulmasını teşvik ettiği faziletli
(hukuka bağlı) devleti kuracak bir imamın bulunması zarurîdir.
Müslümanlar bu konuda
sözbirliği etmişler ve tarihin ilk devrinde din işi (emru'd-din) bu şekilde
karar kılmıştır. İmamın bazı şartları taşi-ması gerektiği konusunda da
müslümanlar icma etmişlerdir. Ancak bu şartların neler olduğu konusunda ihtilaf
vardır: Bazıları, imamın Kureyş'e mensup olması gerektiğini benimsemişlerdir.
Bunlar, dinî doğruluğu, mümkünse müslümanlann en faziletlisi olması
şartlarıyla birlikte, Kureyş'e mensup olma şartını yeterli bulmuşlardır.
Haricîler, Kureyş'e mensup olmayı şart koşmamışlardır. Onlar, Kureyşli
olmasını aramaksızın, mümkünse çağdaşlarının en faziletlisi olmasını şart
koşmuşlardır. Bütün Şîa, imamın Haşîmî ve Hz. Ali soyuna mensup olmasını şart
koşar. Bununla birlikte, Şîat'nın Zeydiye kolu, insanlar uygun gördükleri
takdirde, Haşimî olmayanın ve ayrıca faziletlilerin imametine cevaz
vermişlerdir. Buna bağlı olarak, bîatleri sahih olduğundan, Hz. Ali onlara
rıza gösterdiğinden ve onlara itaat ettiğinden dolayı, Hz. Ebu Bekr ve Hz.
Ömer'in imametini inkâr etmemişlerdir.
Şîa'dan bir kısmı
—meselâ Keysâniye— imamın Hz. Fatıma soyundan olması şartını aramamıştır. Büyük
çoğunluğu ise, imamın Hz. Ali ve Hz. Patıma soyundan gelmesini şart
koşmuşlardır. Bunlara göre, mezhepleri anlatırken belirttiğimiz gibi,
aralarında ayrıntılı görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte, sadece Hz. Fatıma
soyundan gelenler İmam olabilir. Böy-lelerine, Râfıza denir. Çünkü onlar, Hz.
Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in imametini inkar etmişlerdir. Böylece bir inkâra
gitmediğinden dolayı, Zeydiye'yo Râfıza denmez.
352- Ehl-î
Sünnet ve Cumhurla birlikte, İbn-i Teymiyye, Kureyş'in faziletini belirten ve
imametin onlara ait olduğunu gösteren çok sayıda rivayete dayanarak, İmamın
Kureyş'e mensup olmasını şart koşar.
Hz. Peygamber (S.A.V.)
şöyle buyurmuştur: «Bu durum, insanlardan iki kişi kalıncaya kadar Kureyş'e ait
olacaktır.», «İnsanlar bu konuda Ku-reyş'e tabidirler. Müslümanlar müslümanlarınm,
kâfirler kâfirlerinin tâbi-leridir.», «İnsanlar hayır ve serde Kureyş'in
tâbileridir.» Muâvlye, Hz. Peygsmber'in şöyle buyurduğunu işîtmiştir: «Bu iş,
Kureyş'e aittir. Dini ayakta tuttukları sürece,AIlah'ın yere çarptığı dışında
kimse onlara düşmanlık etmez.»[152]
Ancak, İbn-i Teymiyye,
Kureyş'e mensup olma şartını aramakla yetinmez. Ayrıca üç şart daha arar: 1) Göreve getirilmesi müslümanlarm
şurasıyla olmalı, 2) Bîat edilmiş
bulunmalı, 3) Adalet (karakter)
sahibi olmalı.
Bîat yapılmış olma şartında
herhangi bir tartışma yoktur. Şûra şartını, Hz. Ömer'in rivayet ettiği
hadisten alır:«Müsiümanların şûrası olmadan bîata kalkışma durumunda, bîat
eden de, bîat edilen de gerçekte biati yerine getirmiş olmaz. Adalet şartının
seçim sırasında aranacağında İttifak etmişlerdir. Fakat, fâsık çıkması ya da
halife olmadığı halde başlarına fâsık birinin emir olması halinde, itaat
edilip edilmeyeceği noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda üç görüş
belirtilmiştir:
1) Bütün
yaptıkları reddedilir. Velayeti (görevde
olması) zulüm olduğundan ne hak, ne de
ma'siyette ona itaat edilir. Ona adaletinde bile olsa itaat, bu zulmü
kabullenmek olur.
2) Bu görüş
en kuvvetli ve üstün görüştür, çoğunluk da bunu benimsemiştir. Çoğunluğa göre, «Allah'a isyan
konusunda mahluka itaat
edilmez.» hadisine dayanarak, hak
konusunda itaat edilir, ma'siyet fgü-nahve isyan) konusunda itaat edilmez.
3) Fasık olan, en büyük imam ise, hakta itaat
edilir, ma'siyette edilmez. Fakat, fâsık olan, en büyük imam değil, bölge veya
diğer yerlerin yöneticilerinden birisi olduğunda, adalette ve zulümde itaat
edilmez ve kabul edilmez. Çünkü, en büyük imamın değiştirilmesi, ancak
fitneyle mümkündür. [153]Oysa,
daha alttakilerin fitnesiz bir şekilde
değiştirilmesi mümkündür.
İbn îeymiye, «adalette
itaat, zulümde itaatsizlik» şeklindeki orta görüşü benimsiyor. Şu halde,
Müslümanlar ma'siyet konusunda asla. itaat edilemeyeceğinde ittifak
etmişlerdir. Onların ihtilafları, hak ve adalet konusundadır.
353- Burada,
iki noktayı tartışmak gerekiyor:
1) En büyük
İmamın mesela Kureyş'e mensup olmak, şûra yoluyla seçilmek veya adalet sahibi
olmak gibi velayet şartlarını taşıması mümkün olmayınca İnsanlar halifesiz mi
kalacaklardır?
2) Fitne
halinde değiştirmek için müşterek hareket sahih midir, yoksa asla sahih
olmayıp da fitnesiz bir şekilde değiştirmeye çalışmak mı gerekir?
İbn-i Teymiyye, işte
bu İki noktayı tartişır ve tarihteki örneklere bakarak sünnetin metodunu ve
selef yolunu benimseyerek onlara cevap verir. Birinciye, ehl-i sünnet gibi,
hakimleri İki gruba ayırarak cevap vermektedir.[154]
(188)
a) Hz. Peygamber'in halefleri olan hâkimler,
b) Müslümanların başına kılıç veya başka biri
vasıtasıyla zorbalıkla geçen melik hâkimler.
Birinciler, Kureyş'ten
olmak, sahih meşveretle seçilmek, bîatleşme, adalet ve hakkı yerine getirmek
gibi hilâfet şartlarını taşıyanlardır. Bu şartlardan birini kaybedince, onların
hükmü[155] peygamberin hilâfeti olmaz,
bilakis mülk (saltanat) olur. Tarihi araştırma, İbn-i Teymiyye "yi. Hz.
Peygamber'in hilâfetinin, peygsmberin vefatından sonra sadece otuz yıl olduğuna
götürür. Bundan sonra sımsıkı bağlanılan mülk-i adud (ısırıcı hükümdarlık)
olmuştur. Bu araştırma, Hz. Peygamber'in şu hadisince doğrulanır: «Benden
sonra hilâfet otuz yıldır. Sonra mülk-i adud olacaktır.» Bu konuda İbn-i
Teymiyye şöyle diyor:
«Hodis kitaplarında
geçtiğine göçe, Hz. Peygamber'in hilâfeti otuz yıldır» sonra meliklik
olacaktır.»
Daha sonra, İbn-i
Teymiyye, Emevîler ve Abbasîlerin halîfe adıyla anılan melikler olduklarını
söylüyor. Yezid b. Muâviye hakkında ise şöyle diyor; «Ehl-i sünnet, Emevîler
ve Abbasilerden başka örneklerinde olduğu gibi, onun, müslümanlarm çoğunluğunun
meliki, zamanın halifesi ve hakimi olduğuna inanırlar. Yezîd yeryüzündeki
müslümanlarm bu şekilde veli-ahdlık yoluyla gelen meliklerinden bindir.»
İbn-i Teymiyye, her ne
kadar, sahih nebevî hilâfet şartlarını taşımadıklarından, Hz. Peygamber'in halifeleri olmasalar da, veliahdhkla gelen meliklere
itaat etmeyi gerekli görür. Onların, hükümlerine boyun eğmek gerekir. Zira,
onlar, vulâtu'l-umûrdur (İktidarın sahipleridir). Çünkü İbn-i Teymiyye de,
Ahmed, Şafîî ve Malik gibi, fitnesiz bir şekilde değiştirene kadar her zorbaya
itaati gerekli görür. Zira o, hakim oldukları sürece durumları ne olursa olsun,
müslümanların melikleri sayılacağını düşünür' Hz. Peygamberin halifesi olma
şartlarını taşıyan âdil güvenilir biri ona karşı gelemez. Çünkü, bunlar,
cumaları ve cemaat namazlarını kıldırırlar, cezaları uygularlar, velayeti
tanzim ederler, müslümanların düşmanlarıyla savaşırlar, ülkeyi savunurlar.
İtaat ma'siyetsiz olduğu sürece veya bizzat ma'siyet ve fücurda olmadıkça,
fâcir olmaları onlara itaat gösterilmesine engel olmaz. Bu konuda İbn-i
Teymiyye şunları söylüyor:
«Bu konudaki en genel
geçer doğru şudur: Adaletli olarak hükmeden ve da. ğıtanın (taksim edenin)
hükmü ve taksimi geçerli olur. iyiliği emredene ve kötülükten alıkoyana, bir
mefsedetr-i râciha [156]olmadıkça,
bu konuda yardım edilir. Çünkü, cuma ve cemaat namazlarının kıldinlması
gerekir. Eğer iyi bir imamı işbaşına getirmek mümkünse, fâcirin ve bid'atini
açığa vuran mubtedi'in (bid'. atçinin) getirilmesi caiz olmaz. Çünkü, bunların
imkânlar oranında hoşgörülme-mesi gerekir, işbaşına getirilmeleri caiz olmaz.
Biri dindar, fakat cihad yönünden zayıf, diğeri günahlarına rağmen cihad
konusunda yaran bulunan yalnızca iki kişiden birini iş basma getirmek
gerekirse, İşbaşına getirilmesi müslüman-lara daha faydalı olanın, daha zararlı
olana tercih edilmesi gerekir. Eğer, cuma ve cemaat namazları ile diğerlerini
ancak fâcir ve mübtedi (bid'atçi) arkasında kılmak mümkünse, namaz onların
arkalarında kılınır ve kılınan namaz iade edilmez.[157]
354- Bundan
da anlaşılıyor ki, İbn-i Teymiyye'nİn bakışı pratiktir, onu İslâm devletinin
ayakta durması, dini ahkâmın uygulanması, düşmanlardan sınırların ve devletin
korunması, dirlik ve düzenin sağlanması ve temellerinin güçlendirilmesi
ilgilendirir. Eğer adaleti kurmaya imkan varsa, işte bu dinin özü ve
gerçeğidir. Hârîmi İsmeti koruyan kuvvetli adaleti sağlamak mümkün değilse,
tedbiri güze! yapan, görüş ve tedbiri güze! kuvvetli emir bulunursa, her
durumunda adaletli olmasa bile, ona itaat gerekli olur. İbn-İ Teymiyye, bu
konuda İmam Ahmed'in yolunu tutar. İmamAhmed'e «Mücahid, biri kuvvetli fâsık
(günahkar) diğeri muttaki zayıfın hangisiyle beraber olur?» diye sorulunca,
«Kuvvetliyle tabiî: çünkü onun fışkı kendisine, kuvveti müslümanlaradır.
Zayıfla hareket edilmez. Çünkü onun takvası kendisine, zaafı ise
müslümanlaradır.>>[158]
iste bu bakış açısıyla, İbn-i Teymiyye, ma'siyet
olmayan konuda ve-"lem're jtaatj gerekli görür ve bunu pekiştirmek için
şunları söyler:
«Yüce Allah; «Ey İman
edenler! Allah'a ve peygamberine, içinizden buyruk sahibi olanlara itaat edin.»
(N
355-
Ma'siyet konusunda olmadıkça, bu itaat vaciptir. Ma'siyet konusunda itaat
kesin olarak caiz değildir. Ancak, acaba zâlime veya insanları ma'siyetlerde itaate zorlayana karşı
ihtilal yapmak caiz midir? İşte bu, sözümüzün başında işaret ettiğimiz
İkinci durumdur. İbn-i Teymiyye, mü'minin ma'siyette kesinlikle itaat
etmeyeceği görüşündedir. Bu itaatsizlik, bir cihaddır. Bu yüzden, kendisi.talak, kabir ziyareti vb. ma'siyet olarak değerlendirdiği
noktalarda fetva vermekten kaçınmasını
emrettiklerinde buna itaat etmemiştir. Ancak, ihtilal ve ayaklanmaya da izin
vermemiş, bilakis sabrederek tahammül göstermeyi emretmiştir. Çünkü, o
ih-tilal ve fitneleri, kargaşa, anarşi ve yıkıcılık olarak değerlendirir.
Anarşi durumunda İse birçok haksızlıklar olur. Hükmün otorite her türlüsü, anarşinin
her türlüsüne üstündür. Anarşiyle
birlikte adalet olmaz. Bazen fâ-sıklann hükmünde hayır olabilir. Tarihî araştırmalar
gösteriyor ki, fitne adaleti sağlamaz, zuimü kaldırmaz, bilakis isyan, tecavüz
ve fesad odaklarına kapıyı açar. Çünkü,
değiştirme (düzeltme), İrşad ve güzel
öğütle olur. Ölüm ve hapis sonucunu doğursa da, hak ve doğru söz, zâlim hakimlere
söylenir. İbn-İ Teymiyye, Hz. Peygamberin (S.A.V.) şu hadisini esas alır:
«Zalim sultana karşı yapılacak en büyük cihad, hak sözüdür.» İbn-i Teymiyye,
ulemanın, zâlim hâkimleri hak sözler,
adalet ve irşadla alıkoymalarını gerekli görür. Bu, onların en önemli ve
lüzumlu görevleridir. Fakat, onlara karşı, fitne veya fitneye daveti caiz
görmez. Çünkü, tarih, fitnenin, hiçbir hakkı ortaya çıkarmadığını ve ayakta
tutmadığını göstermiştir. Bu konuda şunları söylüyor:
«Ehl-i sünnetin meşhur
görüşüne göre, Hz. Peygamber'in (S.A.V.) meşhur sahih hadislerinin de
gösterdiği gibi, zulüm de yapsalar, imamlara karşı hurûc (ayaklanma) olmaz ve
kılıçla savaşılmaz. Çünkü, kıtal ve fitnedeki fesad, onla-nn kıtalsiz ve
fitnesiz zulümleri dolayısıyla ortaya çıkan fesaddan daha büyüktür. İki
fâsidden daha küçük olanına katlanılarak, daha büyüğü defedilir. Belki de,
otorite sahibine karşı çıkan grubun, bu karşı çıkışındaki fesadın, bu otorite
sahibinin ortadan kaldırdığı fesaddan daha büyük olduğunu bilemeyiz. Allah her
bağı ile olduğu, her zâlimle de savaşmamızı emrediyor. Yüce Allah, azgınlarla
doğrudan savaşı emretmiyor, bilakis şöyle buyuruyor: «Eğer mü'ıiiinlerden iki
topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz, eğer biri diğerine
saldırırsa, saldırganlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız;
eğer dönerlerse aralanın adaletle bulunuz, âdil davranınız, şüphesiz Allah
âdil davrananla, n sever.» (Hucurat, 49/9). Görüldüğü gibi, Yüce Allah azgm
gurupla, doğrudan savaşı emretm emiş tir. Ümmü Seleme'nin rivayetine göre, Hz.
Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Hoş göreceğiniz ve görmeyeceğiniz
emirler olacak. Kim kÖ-tüIÜğü tanıyıp bilirse günahından beri olacak, kim
(kalben) hoşgörmezse sorumluluğundan salim olacak. Fakat, kim -hoş görür ve
tâbi olursa sorun:Iu olur. Bunun üzerine, «Onlarla savaşmayalım mı?» diye
sordular. Hz. Peygamber «İslâm esaslarından biri olan namazı kıldıkları sürece
hayır.» buyurdu. (Müslim, İmare, 33/62). Hz. Peygamber, hoşgörülmeyen işler
yapacaklarını haber vermekle bir-likte, onlarla savaşmayı yasaklamıştır. Buharı
ve Müslim'de, îbn Mes'ud'un şöyle dediği rivayet edilmektedir: Hz. Peygamber
bize şöyle buyurdu: «Benden sonra kayırma ve hoşlanmayacağınız işler
göreceksiniz.» Bunun üzerine, «Ne yapmamızı emredersin, ey Allah'ın rasûlü?»
diye sorduklarında, Hz. Peygamber, «Size düşen hakkı verir, kendi alacağınızı
Allah'tan istersiniz.» cevabını verdi. Hz. Peygamber şöyle buyurur: «Kendisine
tayin edilen. yöneticinin Allah'a isyan olan bir iş yaptığını gören, bu
ma'siyeti hoşgörmesin, fakat elini de itaatten çekmesin.»[161]
356- İşte,
İbn-i Teymiyye'nin iktidar ve iktidar
sahiplerine bakışı böyledir. O, Rasûlullah'ın da haber verdiği, tarihte otuzyıl
süren Nebevi hilâfet iktidarı gibi, bu otuz yıldan sonra mülk'e (saltanata)
dönüşen yönetime, müsiümanları bir araya topladıkça itaatin vacip olduğunu
benimser. Onlar namazı, İslâm'ın şartlarını ve İslâm devletinin korunması görevini
yerine getirdikçe, ma'siyet dışındaki konularda
itaat vaciptir. Ma'si-yetlere gelince buniar hoşgörülmez, ancak iktidar
sahiplerine de hurûc ve savaş açmak da caiz değildir. Bu yüzden, o, hayat
hikâyesinde de gördüğümüz gibi,
Memluk sultanlarına itaat
gösterirdi. Böylelikle, yaptıkları düşüncesiyle bütünlük
içindeydi.
357-
Sahabenin fazilet derecelerini, selef gibi sıralar. Onları, fazilet açısından
Hilâfet zamanlarına göre sıraya koyar. Önce, Hz. Ebu Bkr, ikinci olarak Hz. Ömer,
üçüncü olarak Hz. Osman ve dördüncü olarak Hz. Ali gelir. Hz. Peygamberin
(S.A.V.) bu en yakınlarından sonra, ilk sırada Hz. Peygamberin (S.A.V.) razı
olarak ayrıldığı Ebu Ubeyde, Zubeyr, Talha, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî
Vakkas gibi cennetle müjdelenen on kişinin
diğerleri yer alır. Bunları, Hz.
Peygamberin Hudeybiye suihünden önceki sahabesi izler. Daha
sonra, bu sulhten sonra müslüman olanlar gelir. Hudeybiye sulhu ve
sonraki sahabe arasındaki ayrım, Hz. Peygamberin Halid b. Veiid'e söylediği şu
hadisine dayanır: «Ashabım hakkında kötü konuşmayın. Çünkü, sîzden bîriniz Uhud
kadar altın harcasa, onlardan birinin derecesine, hatta yan derecesine
ulaşamaz.» Fetihten önce müsiüman olanlar, ağaç altında ona bîat edenlerdir,
bunlar da aynı derecededir. İbn Teymiyye'ye göre, sahabenin fazilet sırasının
en alt basamağında, Mekke'nin fethinden sonra müslüman olanlar yer alır.
Muâviye ve babası bu son gruptandır. Bununla birlikte, İbn-i Teymiyye, onların
sahâ-beliğini inkar etmez. Yüce Allah, en iyisini bilir[162].
358- İbn-i
Teymiyye'nin akaid konusundaki göröşierini ortaya koyma hususunda bu kadarla
yetinelim. Bu konuda sözü bir hayli uzattık. Çünkü bu konu kendisi ile
hasımları arasında meydana gelen ve Allah'ın huzuruna kavuşuncaya kadar da
süren şiddetli savaşın konusunu teşkil
ediyordu. Siyaset konusundaki görüşlerine de kısaca temas etmiş olduk. Zira
bu husus hasımları ile kendisi arasında mücadele ve niza konusu değildi. Hatta
bu hususta şiaya karşı koyarak ehl-i
sünneti savunmuştu. !bn-i
Teymiyye «Minhacu's-Sünne» adlı eserinde
ehl-i sünnete muhalif olarak ileri sürdükleri her konuda Şia ile
mücadele etmiş, ehl-i sünnet fırkalarından hangisi olursa olsun muhalif oldukları bütün meselelerin müdaasm! kitabına almış
ve kendisi nazarında meselenin doğruluk yönünü açıklamıştı.
Biz burada «el-Cevab
es-sahih limen beddele dine'l-Mesih» adlı kitabında ortaya koyduğu
münakaşalardan etraflıca söz edemeyeceğimizden dolayı özür diliyoruz. İbn-i
Teymiyye (r.a.) bu kitabında Hıristiyanlık hakkında gerçeği açıklamıştı. Bu
kitabın tamamını İncelemekle uğraşmak, İbn-i Teymiyye'nin tam olarak fikri
istiklalinin ortayer çıktığı Fıkhî yönünü incelemekten bizi alıkoyacaktır.
Bununla birlikte bu kitaba İbn Teymiyye'nin Eserleri Bölümünde birkaç sözle de
olsa temas edeceğiz.
Her ne kadar onun
akaid konusundaki görüşleri ve müdafaları, bu gibi konular etrafındaki
mücadelesi geniş ve derin bîr düşünceyi ortaya koyuyorsa da bunlar haddizatında
Hz. Peygamberin ravza-ı şerifesini ziyaret etmek ve Hz. Muhammed'in
ruhaniyetinden yardım isteme meselesini istisna edersek yeni olmayan
şeylerdir. Ama fıkıhtaki incelemeleri böyle değildir, bazan dört mezhepten
muayyen birine tabi olmaksızın müstakil tercihler belirtmekte bazan da bir
kısım görüşlerinde tamamen fikri istiklalle dört mezhebin dışına çıkmaktadır.
Bu yüzden, her ne
kadar hüküm istinbatı konusunda Ahmed b. Han-bel'in metodundan genelde
çıkmamışsa da, sahip olduğu bu fikri istiklali mülahaza ederek onun fıhki
yönünü incelemeye yöneliyoruz.
359- İbn-i
Teymiyye ilk önce Hanbeli olarak
öğrenimini gördü. Hanbeli
fıkhını babasından aldı. Ailesi tamamen Hanbeli İdi. Kendisi dedesinin
başladığı ve babasının devam ettirdiği bir kitabı (e!-Mûsvedde) tamamladı,
Kitab Hanbeli fıkhına aitti. Bu yüzden çoğunluk âlimler onu halis bir Hsnbeli
fakihi sayarlar. Kendisi Hanbelîleri müdafaa ederdi ve Hanbeliler ona cephe
alanlara iştirak etmemişlerdir. Çünkü evvelce o kendüerindendi. Karşı cephe alınan
görüşleri ise aslında Hanbeli mezhebinden çıkarılmış görüşlerdi. Her ne kadar
bazı meselelerde dört mez-hebde bulunmayan başka görüşlere ulaşmış ve bu gibi
meselelerde tamamen başlı başına kalmış ise de aslında hareket noktası Hanbeli
mezhebi olmuş ve fukahadan büyük bir çoğunluk onu Hanbelilikten çıkarmamışlardır.
Zira o, ulaştığı hiçbir meselede Hanbeli usulünden dışarı çıkmamıştır.
Şu kadar varki İbn-i
Teymiyye daha gençlik yıllarında sadece Hanbeli mezhebini öğrenip daha ötesine
geçmemek gibi bir anlayışla kendisini bağımlı görmemiş aksine Hanbeli fıkhı
ile beraber diğer mezhebleri de öğrenmiştir. Özellikle bu devirde pek çok
kitap, ansiklopedik uzun eserler, mukayeseli fıkıh kitapları, sahabe, tabiin ve
onları takip eden neslin görüşlerinin pek çoğu tedvin edilmiş bulunuyordu.
Bazıları hadis kitaplarında, bazıları da bu konuya tahsis edilmiş fıkıh
kitaplarında not edilmiş bulunuyordu. İbn Kudame'nin el-Muğnî'si, İbn-i Hazm'ın
el-Muhal-la'sı bunlardandı.
İbn-i Teymiyye Hanbeli
mezhebi çerçevesini aşmış ve mukayeseli "bîr- fikhi çalışmaya yönelmişti;
İnanıyorum ki o, İmamiyye Şiasmın fıkhını-da derinlemesine etüd etmişti. Onun
şîa ile mücadelesini sürdürdüğü «Minhacu's-Sünne» adlı eseri, onun şîanın
imamet ve akaid konularındaki görüşlerini çok iyi bildiğine, araştırıcı ve iç
yüzünü ortaya koyucu bir inceleme ile etüd etmiş olduğuna delalet etmektedir.
Akidelerini bu şekilde bir incelemeye tabi tuttuğuna göre mutlaka bunlarla
birlikte onların fıkhını da incelemiş olmalıdır. Biz onun üç lâfzı ile verilen
üç talak ve talîk-i talak konularındaki görüşlerinin şianın görüşleri ile her
ne kadar tam birlik arzetmese de uyum ve yaklaşım arzettiğini görüyoruz. Başına
birçok musibetlerin gelmesine sebep olan talak hakkındaki görüşleri üzerinde
söz ederken, birleştikleri ve ayrıldıkları noktalara temas edeceğiz.
360- Mezhebî
kayıtlardan ne kadar kurtulursa kurtulsun, o Âh-med b. Hanbel'in mezhebini
İsfâmî mezhebler içinde nümüne-i imt
«Ahmed b. Hanbel
kitabı, sünneti, sahabe ve güzellikle onların yoluna uyan tabiilerin sözlerini
diğerlerinden daha iyi biliyordu. Bu yüzdendir ki nerdeyse onun görüşlerinden
diğerlerinin hilafına nassa muhalif düşen bir görüş bulunmamaktadır. Eğer
mezhebinde zayıf bir görüş varsa o konuda mutlaka daha kuvvetli olan görüşe
uygun başka bir görüş vardır. Tek kaldığı görüşlerinden çoğunda —eğer farklı
görüşü yoksa— görüşü tercihe şayan olmaktadır. Sefer anında vasiyyet meselesi
hacet anında zimmilerin müslümanlar hakkındaki şehade-tinin kabulü, tevbe
etmedikçe zina eden kadının nikahını haram sayan görüşü ve kölenin şehadetinin
makbul olacağına hükmetmesi... gibi. Ama bazılarının İmam Ahraed'in yalnız
başına kaldığı yerler saydıkları, imam Malikle o konuda görüş birliği halinde
veya birbirlerine yakın olmalarına rağmen îmam Ebu Hanife ve Şafii'den
ayrıldığı yerlere gelince, bunların çoğunluğunda imam Malikle imam Ahmedin
görüşleri tercihe şayandır. Eğer karşı görüş ağır basıyorsa mutlaka o mesele,
Ahmed b. Hanbel'den farklı görüşlerin bulunduğu bir meseledir. Bunlara m
361- Bu
nakilden öyle gözüküyor ki İbn-i Teymiyye Hanbeli mezhebini diğer mezheblere
tercih etmektedir. Ve bu tercihini İmam Ah-med'in diğer mezheb imamlarının
muhalefet ettiği ve tek başına kaldığı görüşlerinin nassa daha yakın olması,
karşı görüşlerin tercih edilmesi durumunda ise mutlaka İmam Ahmed'İn
mezhebinde tercih edilen görüşe uygun başka bir kavlin mevcut olması ve onun
mezhebinde ne bir hadise, ne de bir esere ters düşen nerdeyse hiçbir görüşün
olmaması, tek kaldığı meselede eğer İmam Malik'le birlikte ise görüşün
diğerlerinden daha üstün olması şeklinde haklı göstermektedir.
Vakıa şu ki, îmam
Ahmed'in mezhebindeki kavillerin çok olması ve görüşlerini eserden alan bir
mezheb olması onun herhangi bir nassa muhalif olmamasını intaç etmiştir. Bu
hususa İmam Ahmedin sünnet ulemasından en büyük biri olması, hadisleri büyük
ölçüde toplamış olması da yardımcı olmuştur, İmam Ahmed Cr.a.) yalan olduğu
sabit olmadıkça zayıf da olsa bir eser bulamadığı zaman, Süfyan b. Uyeyne,
es-Sevrî ve Malik gibi eser ulemasına tabi olurdu. Bu yüzden de İmam Malikle
muvafakati çok olmuştur. Şiddetli zaruret olmadıkça da kıyasa gitmezdi.
İmam Ahmed b. Hanbeiin
mezhebinde kavillerin çokluğu ise İmam'-m sünnete yapışmasından ve kesin bir
tavırla kıyasla hükmetmekten kaçınmasından kaynaklanıyordu. İmam bazan mesele
hakkında fetva verir sonra mesele ile ilgili bir hadis görürse hadisin gereği
ile fetva verir ve ilk önceki görüşünü terkederdi. Ne var ki her İki görüşü de
rivayet edilirdi. Kaldıki İmam Ahmed bazan bir mesele hakkında iki görüş
bıraktığı da olurdu. Bu durum, sahabenin ihtilaf ettikleri ve fakat onlardan
birinin görüşünü diğerine tercih ettirecek bir hadis bulamadığı zaman olur ve o
meselede iki görüş belirtirdi. Bu konuda İbn-i Kayyum şöyle demektedir:
«Sahabeler kendi
aralarında ihtilafa düşdükleri zaman îmanı Ahmed onların görüşlerinden kitap ve
sünnete en yakın olanını tercih eder' ve onların görüşleri haricine çıkmazdı.
Eğer bu kavillerden birinde kesin karar çıkamazsa o zaman aykırı görüşü de
nakleder ve bir görüş üzerine kesin kanaat belirtmezdi. Böyle bir mesele ondan
rivayet edilir ve o meselede ondan rivayet edilir ve o meselede birini
diğerine tercih imkanı bulunmayan iki veya daha fazla görüş bulunursa biı
durumda o meselede îmam Ahmed'in (kendisine ait) iki kavli olmuş olur.» [164]
İbn-i Teymiyye bu
farklılıkta faydalı bir kaynak bulmuştur. Çünkü bu durum Hanbeli mezhebinin
asla şaz hükümler ihtiva etmemesini temin etmiştir. Zira bir konuda me'cuh bir
kavil varsa mutlaka racihi de mevcuttur. Bu İbn-i Teymiyye'nin güze! bulduğu
bir meziyettir ve bu husus mezhebi ona sevdirmiştir. Bu pencereden İbn-i
Teymiyye sahabe ve tabiunun fıkhını etraflıca incelemek için ışık yakmış,
araştırıcı, belirleyici ve mahiyetini ortaya koyucu bir şekilde fıkhı etüd
etmek yolunu açmıştı.
362- Şu
halde İbn-i Teymiyye Hanbeli taraftarıdır. İmam Ahmed'in mezhebini diğer
mezheblere tercih etmekte, hüküm istinbatmda onun usulü ile kayıtlı olmaktadır.
Mezheplerin dördü de, ehl-i sünnet mezhepleri olmaları hasebi ile İslâmî
mezhepler oldukları gibi. Zira İbn-i Teymiyye bu mezhebde diğerlerinde
bulunmayan bir verimlilik bulmuştur. Özellikle de haram kılacak bir nas
bulunmadıkça, menedici sâriden bir delil gelmedikçe insanların teamül (örf)
haline getirdikleri şeyleri, akitleri, şartları itibara alması konusunda
oldukça müsamaha göstermiştir.
Bununla beraber onun,
doğrunun sadece bir mezhebde bulunup başkalarında olmayacağını tecviz eden
veya böyle bir iddiada bulunan kimselerden olmadığı da bilinmelidir.
İmamlardan herbiri hakkı aramakta ve onu talep yolunda ihlasla ve fütur
göstermeksizin, tenbellik etmeden çalışmaktadır. Bu yüzden îbn-i Teymiyye üç prensip
vaz etmektedir ki bunlardan her biri onun rnezheb taassubuna meyletmediğini,
Hanbefİ mezhebini takdir etmesinin mezhep taassubu kabilinden olamadığını,
aksine kendisinde bulunan selefilik eğiliminin tabii bir neticesi olduğunu
ortaya kor. Bu üç prensip İbn-i Teymiyye'nin bütün ilminde metod olarak tercih
ettiği esaslardır.
Bu üç prensip
şunlardır:
1. Kendisi
dört imamı fıkhî mevkileri açısından" en üstün bir takdirle karşılar.
2. Tahkik
erbabı fakihe, doğruyu bir başkasında bulduğu zaman belli bir mezhebe
yapışmamasını tavsiye eder.
3. Muhalif
bir hadis gördüğü zaman hadisle amel ederek bütün mezhepleri terkeder. Bu üç
prensip de bize göstermektedir ki İbn-i Teymiyye müctehid bir fakihdir.
Bütün mezhep
imamlarını takdiri:
363- Bütün
mezheb imamlarını takdir etmesi, onun fukahanın görüşlerine yaptığı muhtelif
incelemelerde, aralarında yaptığı mukayese ve amel etmeye en uygun olanını
tercih etmede gözükür. Nitekim bu durum onun, ister hata, ister doğru olsun
imamların görüşlerini takdir etmesinde de ortaya çıkar. Sünnete muhalif olan
hatalı görüşleri mazur görür ve çeşitli mazeretler ileri sürer. Kendisi bu
konuda bir r
«Hamd ve senadan,
salat ve selamdan sonra derim ki; Allaha
ve rasûlüne itaat ve sevgiden sonra,
müminleri veli edinmeleri, Kur'anı Kerim'in de
ifade ettiği gibi müslümanlar
üzerine vacibtir. Özellikle
de peygamberlerin varisleri olan Allah Tealâ'mn kara ve denizin
karanlıklarında ışıkları ile yol bulunan yıl. diz-lar menzilesinde tuttuğu
âlimlere itaat etmek ve peşlerinden gitmek vaciptir. Bütün müslümanlar âlimlerin hidayet ve dirayeti üzerine icnia
etmişlerdir. Hz. Muhammed'in
gönderilmesinden önce diğer bütün milletlerin en şerlileri âlimleri idiler. Ama bu ümmetin âlimleri
onların en hayırlılarıdır. Zira onlar ümmet içerisinde Hz. Peygamberin
halifeleri ve sünnetlerinden unutulanları ihya edenleridir. Onlarla Kitabın
hükümleri kaim olmakta, Kitabın emirleri ile de onlar itibar ve itaat
görmektedirler. Kitap onların dili ile, onlar da onun muhteviyatı ile konuşmaktaydılar. îyice
bilinmelidir ki, ümmet
içerisinde genel kabul görmüş imamlardan hiç birisi, büyük küçük
hiç bir konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)'in .
sünnetine muhalefet etmeye yönelmemiştir. Çünkü onlar Hz. Peygamber'e
ittiba etmenin vacip olduğuna ve Hz. Peygamber hariç istisnasız her insanın
görüşlerinin kabul de, red de edilebileceği konusunda kati bir birlik
göstermişler, ittifak etmişlerdir. Bununla birlikte bunlardan birinin bir
görüşü bulunur ve bu görüşe muhalif olan sahih bir hadis de bulunursa mutlak o
hadisin terkini mazur kılan bir sebep bulunmaktadır.»
İbn-i Teymiyye
hadislerin terkini mazur gösterecek mazeretlerin izahına başlar ve bunları üç
sebebe bağlar. Birincisi : Hadisi o imamın bilmemesi,
İkincisi: Hadisi
bilmesi ancak, fetva verdiği meselenin o hadisin genel kapsamına girdiğine
veya o hadisten hususi ile o meselenin kasde-dilmiş olmasına itikat etmemesi,
Üçüncüsü: Bu hadisi neshedllmiş zannetmesi.
364- Sonra
İbn-i Teymİyye bazı hadisleri
bilmemenin, müctehîd
imamın kadrine gölge
düşürmeyeceğini açıklamış ve bazı
hadisleri bilmemenin çeşitli
sebebleri olduğunu açıklamıştır. Bu
sebeplerden bazısı hakkında şöyle demektedir:
«Bir kimsenin, Hz.
Peygamberin bütün hadislerini ihata ettiğini iddia et. mesi asla mümkün
olmayacak bir husustur, Hz. Peygamberin işlerini, sünnetlerini, özel hallerini
ümmet içerisinde en iyi bilen raşid halifelere ibretle baksana, özellikle de
Hz. Ebu Bekir ne seferde ne hazarda kendisinden ayrılmaz hemen her zaman onunla
beraber bulunur hatta gecelerde bile beraber olup müslümanlann işlerini
aralarında müzakere ederlerdi. Ömer b. Hattab da böyle idi. Hz. Peygamber çoğu
kez hadislerinde şöyle der: «Ben, Ebu Bekir ve Ömer'le girdim. Ben, Ebu Bekir
ve Ömerle çıktım.» (Bu ifadeler sürekli beraberliği ifade eder) Bununla
birlikte Hz. Ebu Bekir'e cedde (nine) nin mirasçı olup ol. maması hususu
sorulduğu zaman kendisi şöyle demiştir: «Allahm kitabında senin hakkında bir
şey yok. Hz. Peygamberin sünnetinden de seninle ilgili bir şey bilmiyorum.
Ancak diğer sahabelere soracağım.» Sonra da Hz. Ebu Bekir bu konuyu onlara
götürmüş Mugire b. Şube ile Muhammed b. Mesleme kalkarak Hz. Peygamber'in
ceddeye südüs (altıda bir) verdiğine dair şehadette bulunmuşlardır. Yine Hz.
Ömer mesela kadının kocasının diyetine varis olacağını bilmiyordu. Bilâkis
diyetin akileye ait olduğunu düşünüyordu. Bu durum Hz. Peygamberce bazı
badiyeler üzerine emir olarak tayin edilen Dahhak b. Süfyan'm bir mektup
yazarak Hz, Peygamberin Eşyem ed-Dababî'yi kocasının diyetine varis kıldığını
bildirmesine kadar sürmüş, bunun üzerine Hz. Ömer bu konudaki görüşünü
terketmiş ve «Eğer bu haberi işitnıeseydik hilafına kendi kanaatimizle
hükmederdik» demiştir.
Yine Suriye bölgesinde
(Şam) taun çıktığı haberi kendisine ulaşınca (Kendisi oraya gidiyordu) girip
girmeme konusunda ilk muhacirlerle, sonra ensarlâ, daha sonra da Mekke fethinde
müslüman olanlarla istişarede bulundu. Hiçbir kimse bu konu ile ilgili bir
sünnetten haber vermedi. Sonunla Abdurrahman b Avf taunla ilgili Hz.
Peygamberin sünnetini haber verdi ve onun şöyle dediğini rivayet etti: «Eğer
bir yerde taun çıkar ve siz de orada bulunursanız taundan kaçarak oradan
çıkmaymız. Bir yerde de taun olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz.»[165]
365- İkinci
sebeb, yanf hadisi bilmeleri ancak hadisin fetva verdikleri mesele ile ilgili
olmadığını zannetmeleridir. Mesela merfu bir hadis oian «İğlak durumunda ne
talak vardır ne de Hak (köle azadı)» hadisi gibi. Çünkü âlimler bu hadisdeki
«iğlak» ifadesini ikrah (zorlama) ile tefsir etmişlerdir. Şimdi bu hükme
muhalefet eden kimseler bu tefsiri bilmemektedirler
Sonra hadisi bilmekle
birlikte manasını tatbik etmemenin sebebi konusunda şunları söylemektedir:
«Bazan hadisin manası;
hadisle istidlalde bulunan imamın kendi lügat ve örf-Ierindeki anlamı, Hz.
Peygamberin lûgatındaki. anlamından farklı olur. Kendi lûgatmın kalıcı
etkisinden hareketle Hz. Peygamberin hadîsini kendi lügat ve Ör-fündeki
anlamına hamleder nitekim bazıları ne bize - ruhsat konusunda bazı hadisler
işitmiş ve bunun bazı müskirat nevinden biri olduğunu zannetmişler. dir. Çünkü
kendi lügatlerinde nebiz denilince mûskinat kasdedilmektedir. Halbuki nebiz
suyun tathlaştınlması (için kullanılan) ve üzüm veya hurmadan elde edilen
şıradır. Çünkü bu anlamda olduğu pekçok sahih hadislerle tefsir edilmiş-dir.
Sonra bazıları kitap ve sünnette zikri geçen «hamr» sözcüğünü işitmişler ve
bunun hususi bir (sadece) şiddetlenmiş (köpük atmış) üzüm şırası olduğuna itikat
etmişlerdir. Çünkü lügatte bu anlama gelmektedir. Halbuki «hamr» kelimesinin
sarhoşluk veren her çeşit içkinin adı olduğunu açıklayan sahih hadisler
bulunmaktadır. Bu durumda lafız (hamr sözcüğü) müşterek veya mücmel veya. hut
da hakikatle mecaz arasında dolaşan bir kelime olmuş olur ve müctehid imam
kendisince en yakın olan anlama hamleder. Bazan ise nassm delaleti hafi (gizli)
olur. Çünkü sözlerin delaletleri gerçekten çok geniştir. İnsanlar bu delaletleri
anlamakta, sözün çeşitli yönlerini idrak etmede, AUahın kendisine olan lutfu ve
kabiliyetleri hasebi ile farklıdırlar. Sonra kişi bunları umum açısından
değerlendirir de, bu mananın o aramın delaleti altına girmiş olduğuna aklede-mez.
Bazan bunu akledebilir fakat daha sonra unutur. Bu konu gerçekten çok geniş bir
sahadır ve AUahtan başka kimse ihata edemez.» [166]
366- İbn-i
Teymiyye, hadisin mensuh olduğunu zannetmesi dolayısı ile hadise muhalefetin
sebebini beyan eder ve bazı âlimlerin başka bir nassa muhalefetinden dolayı
hadisin müevvei veya mensuh olduğuna inandıklarını zikreder ve buna m
İkinci bir m
367- Böylece
biz İbn-i Teymiyye'nin fukaha, imam ve mezheb imamlarını tam bir takdirde
karşıladığını, onların hatalarını mazur gördüğünü görüyoruz. O, onların
hatalarında sevap kazandıklarını, çünkü onların ihlaslı birer müctehid
olduklarını, bidatçi ve dinde fitne çıkarmak isteyen kimseler olmadıklarını
açıklar. Müctehid
Hz. Peygamber Es.a.v.)
de hiçbir müctehidi —şayet içtihad için gerekli anlayışa sahipse içtihadından
ötürü kınamamış hata eden müctehide dünyevi de olsa herhangi bir ceza takdirine
gitmemiştir. Bu yüzdendir ki gavzelerden birinde kılıç korkusu altında «la
ilahe illallah» diyen birisini, ölümünün cevazına inanarak öldüren Üsame b.
Zeyd'i, ne kısas ne diyet ne de keffaretle cezalandırma yoluna gitmemiştir.
Buradan görüyoruz ki,
İbn-i Teymiyye, akaid konusunda müsamaha göstermezken, furuda muhalefet
konusunda müctehid için içtihad şartları tam bulunduğu sürece hoş görülü
davranmaktadır. Belirttiğimiz gibi akaid konusunda müsamaha göstermez bu yüzden
akaid konularında kendisine muhalif olanları bazan bidatçilikle bazan
sapıklıkla az da olsa küfürle suçlar. Bunun sebebi öyle anlaşılıyor ki, o itikatla
ilgisi olan hiçbir konuda ihtilaf istememektedir. Naşı! ki asıl farzlarda
ihtilaf yoksa akaid-de de olmamalıdır. Çünkü akide ve asıl farzlar dinin
cevheri ve özüdürler. Hakikat şudur ki, akide konusundaki ihtilaflar akidenin
özü ve cevheri ile ilgili olmayan cüzi ihtilaflar kabilindendir, hatta
ihtilaflar nerdeyse lafzı ihtilaflar olmaktadır.
Bir konuda, eğer doğru
başkasında ise bir imamın mezhebi bağlayıcı olsmaz.
368- Her ne
kadar İbn-i Teymiyye, İslâm topiumunun üstünlüğünü
itiraf ettiği imamları
takdir ediyor ve İmam Ahmed b. Hanbel'in mezhebini de sünnete oian
yakınlığından dolayı tercih ediyorsa da, o, şer-1 şerife sabit olmuş hakkı
başka hiç bir şeye iltifat etmeden daha üstün bir takdirle karşılar ve hiçbir
kimse için eğer hakkın daha önce seçmiş olduğu mezhebin dışında olduğu açığa
çıkarsa, belli bir mezhebe bağlanmasının caiz olmayacağın! söyler! Çünkü
şeriate talip olan kişinin önderinin ancak. «Hak İçin hak» prensibi olması
gerekir ve imamlık derecesi ne kadar yüksek olursa olsun bir insana îaassubla
bağlanması, şeriata ancak onun görüşü arkasından ve onun dürbünü ile bakması
caiz olamaz. Zira Ravza-i Şerife sahibi Hz. Muhammed (s.a.v.) hariç istisnasız
herkesin sözü, görüşü kabul de edilebilir terk de...
Bu yüzden mezhebierden
herhangi birini edinen hak talibinin her hangi bir konuda hakkın bir
başkasında olduğunu görmesi durumunda İlle de edindiği mezhebe bağlanmasını
caiz görmez ve bu konuda şöyle der: İnsan babasının veya efendisinin ya da
hemşehrilerinin, dini üzere neşet eder. Nitekim çocuk din konusunda
ebeveyninin, efendi ve hemşehrilerinin dinine tabidir, Sonra baliğ olduğu
zaman nerede olursa olsun Allah'a ve Peygamberi'ne taate yapışması üzerine
vaciptir ve kendisine; «— Al-lahın indirdiklerine tabi olunuz» denildiğinde, «—
Hayır bilâkis biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeylere uyarız,»
diyenlerden olamaz. Kitap ve sünnete ittibadan, Allah ve Rasulüne taatten yüz
çevirerek kendi adetine, babasının ve kavminin adetine uyan her kimse
cahilîyye ehlinden olmuş olur. Aynı şekilde şimdi, birinin katında herhangi bir
meselede Allah'ın Rasulü ile göndermiş olduğu hak kendisince tebeyyün eder
sonra ondan kendi adetine dönerse o (âyetteki) zemme müstahak olan kimselerdendir.»[168]
369- Ancak
her şahıs için taklid etmekte olduğu mezhebi —isterse şahıs ilim erbabından
olmasın veya bu neticeye iten saik arzu ve he-vaya uyma olsun— hak (doğru) bir
başkasındadır, zannı İle bırakması caiz midir? İbn-i Teymiyye bu konuya
nisbetle insanları üç kısma ayırmaktadır:
Birinci kısım: Mezhebini
iltizam ettiği imamının görüşü üzerine başka b'r görüşün üstünlüğü kendisince
tebeyyün eden kimseler. Bunlar tafsili delilleri biliyor, racih olanı
mercuhundan ayirabiliyorsa, kendilerinde muvazene kabiliyeti ve naslardan ve
kıyaslardan çıkarılan hükümlere bilgi mevcutsa
bu gibilerin Allah Teaİâ'nın dinindeki doğruya tabi olması ve başkasına tabi
olmaması vaciptir. Böylece Allah Tealâ'nın şu kavilleri i|6 amel etmiş olsun:
«Hayır. Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeyler de seni hakem tayin
edip de, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen
kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (N
İbn Teymiyye'de dini
mesailde içtihada kadir oian kimsenin taklidde bulunmasının caiz olmadığı
kanaatindedir. Tekbir meselede istidlale kadir olan kimsenin de aynı şekilde o
konuda taklidde bulunamayacağına inanır. İmam Ahmed b. Hanbel'den «Eğer taklid
ederse günahkâr olacağını» rivayet eden İbn-i Teymiyye, İmam Şafiî ve
ashabının, Sûfyan es-Sevri'nin de mezhebinin böyle olduğunu zikreder.
370- İkinci
kısım: İstinbat kudreti bulunmayan kimse. Böyle olan kimse delile tabi olmaz
aksine salih müctehid imamlardan birine tabi olur. İbn-i Teymiyye bunlar
hakkında şöyle der:
«insanlardan pek çoğu
ahkamı bilmeyince insanlar bu konuda bilenlere (müctehidlere) başvururlar.
Çünkü onlar Hz. Peygamber'in söylediklerini daha iyi bilirler, hadisden
muradını daha iyi anlarlar. Müslümanların takip etmekte oldukları imamları,
insanlarla Hz. Peygamber arasında bulunan vasıtalar, yollar ve delillerdir. Hz.
Peygamberin söylediklerini insanlara tebliğ ederler. îçtihadları ve istinbata
kudretleri hasebi ile Hz. Peygamberin muradını onlara anlatırlar.»
Bunlar her zaman
çoğunluktadırlar. Bu yüzdendirki İmam Şafii (r.a.) ilmi iki kısma taksim
ederdi: Has zümrenin ilmi, çoğunluk halkın ilmi (ilm-i hass, ilm-i âmme).
Çoğunluk halkın ilmi akide ile farzlardır. Has zümrenin ilmi ise bunun ötesinde
olan, nasih ve mensuhu, muhkem ve müevveli, hass ve zahiri, âmm ve hassı ve
diğer şer-i şeriften ahkam istinbati yollarını bilmek gibi konuları içerir. Bu
gibi konulan da herkes değil ancak seçkin bir zümre bilir. Birinci kısım farz-ı
ayındır. İkinci kısım ise farz-ı kifayedir.
Âmî (halktan biri)
istinbat usulünü, istidlal yollarını bilmediğine göre delile tabi değildir.
Bilâkis insanlara uyar. Aslında onun mezhebi voktur. Mezhebi müftinin
fetvasıdır. Bir görüşten bir diğerine intikali kendi başına mümkün olmayıp
ancak bir başkasına tebean olabilir:
«Bu şu surette olur:
îki müftiden birini o meselede diğerinden daha âlim gö-"r veya birini
diğerinden daha muttaki bulur da böyle bir durumda bîr kavilden diğerine
intikal eder. İşte bu caizdir. Hatta vaciptir. îmam Ahmed b. Hanbel bunun böyle
olduğunu ifade etmiştir.»[170]
jbn-i Teymiyye; «Âmî
üzerine belli bir mezhebi iltizam etmesi gerekir mi, yoksa müftüye sorar o da
fetva verir ve böylece amel mi eder» konusunda ihtilafın bulunduğunu nakleder.
Bu meselenin aslı acaba âmînin üzerine belli bir mezhebi iltizam etmesi, o
mezhebin azimetlerini ve ruhsatlarını kabul etmesi vacip midir, değil midir
konusudur. İmam Ah-med'in tabilerine ait bu konuda iki görüş (vecih) vardır ki
bunlar aynı zamanda İmam Şafii'nin tabilerine de aittir. Bu iki gruptan oluşan
cumhur bunu vacip görmemektedirler. Vacip görenler ise şöyle demektedirler: Bir
mezhebi âmî iltizam ettikten sonra artık onu iltizam ettiği sürece veya bir
başka mezhebin iltizama daha layık olduğu kendisince tebeyyün etmedikçe o
mezhebden çıkamaz [171].
371- Üçüncü
kısım: İstidlal ehlinden olan kimsenin delilsiz âmînin ise dini bir maksat
olmaksızın arzu ve hevadan yahut menfaatten dolayı ve kolaylaştırmak ve kolay
olanı talep etmek için intikali tecviz edecek şer-İ bir mazeret bulunmaksızın
bir mezhebden diğerine intikal etmesi. Bu kısım caiz değildir. Çünkü
mezheblerle ve şeriatle oynamaktır. İbn-i Teymiyye, Ahmed b. Hanbel ve
diğerlerinin bundan yasakladıklarını çünkü bir şahsın sırf arzu ve hevadan
dolayı bir şeyin vacip veya haram olduğuna inanması, sonra dönerek aynı şeyin
vacip veya haram olmadığına inanmasının caiz olmadığını zikreder. Meselâ
kişinin Ebu Hanife'-nin mezhebine yapışarak komşuluk sebebi ile şufa talebinde
bulunması ve bunun hak olduğuna itikat ederek bu mezhebi iltizam etmesi, sonra
komşuluk (civar) sebebi ile kendisinden şufa talebinde bulunulduğu zaman bu
hükmün nasla sabit olmadığını söyleyerek karşı çıkması gibi.
Bir başka örnek ana
baba bir veya baba bir kardeşlerin mirasda dede ile birlikte asabe
olacaklarına ve belirli payların (feraiz) taksiminden sonra geride kalan malı
beraberce paylaşacaklarına itîkad eden bir şahıs dede durumunda olup beraberinde
de kardeş bulunması durumunda mezhebini değiştirerek mirasda babanın
bulunmaması durumunda, dedeyi baba yerine kaim kılan Ebu Hanife'nin mezhebine
yapışarak mirasda kardeşlerin dedeye bakide ortak olmalarının sahih
olmayacağını, nasıl ki baba kardeşleri hacb ediyorsa, dedenin de kardeşleri
hacbedeceğini söylemesi gibi.
Bir diğer örnek de
şudur: Eğer satranç oynayan veya İhtilaflı bir şey olan nebizi içen, sema
meclislerinde hazır bulunan kişi kendisinin düşmanı ise ona tepkide şiddetli
davranması, onları kesinlikle terketmesini istemesi ve ilgililerden, o kişiyi
bu gibi şeylerden alıkoyacak bir cezaya çarptırılmasını istemesi ve fakat aynı
şeyleri bir arkadaşı veya itibar sahibi biri yaptığında sesini kısarak bu
konuların ihtilaflı konulardan olduğunu söylemesi gibi.
İbn-i Teymiyye bu m
Hiç şüphe yok ki, bir
mezhebi iltizam etmek veya ondan çıkmak eğer mal, mevki, ve benzeri dünyevi bir
maksada ulaşmak için bir mezhebi iltizam etmek gibi - dini olmayan bir garaza
matufsa asla övülecek bir şey değildir, aksine aynı anda onun zemmedilmesi
gerekir. îsterse İntikal ettiği mezhep vazgeçtiğinden hayırlı olsun. Bu kişi
müslüman olan fakat sadece dünyevi bir amaç için müslü-man olan veya bir
kadınla evlenmek ya da dünyalık ele geçirmek amacı ile Mekke'den Medine'ye
hicret eden kimse gibidir. Nitekim Hz. Peygamber hicret zamanında bir adam
Ümmü Kays denilen bir kadınla evlenebilmek için hicret etmişti ve bu adama
«Ümmü Kays muhaciri» deniliyordu. Hz. Peygamber sahih bir hadisde varid olduğu
üzere minber üzerinde iken şöyle buyurmuştur: «Ameller niyetlere göredir.
Herkes neye niyet etmişse onun karşılığını alır. Kimin hicreti Allah'a ve
Rasûlü'ne hicret niyeti ile ise onun hicreti hakikaten Allah'a ve Ra-sûlünedir.
Kimin hicreti de elde etmek istediği bir dünyalık veva evlenmek ıs-tediği bir
kadın için ise onun hicreti de hicret etliği şeyedir.»[172]
Hadisten dolayı
mezhebin terki:
372- İbn-i
Teymiyye hadis-i nebeviden dolayı mezhebi terk eder; sahih hadis varken ona
muhalif bir konuda mezhebe bağlı kalmayı asla tecviz etmez. Çünkü bir hadisin
sıhhatine inanan kişi üzerine onunla amel etmesi vaciptir. Zira Allah Tealâ
Kur'ân-ı Kerim'de «Eğer bir şeyde çekı-şirsenin —Allah'a ve ahiret günü
inanmışsamz— onun halini Allah'a ve Peygamber'e bırakın (dönderin).» (N
Ve yine selefi salih
sahabe devrinden tutun da müetehid imamlar devrine kadar, Hz. Peygamber'den bir
hadis sabit olduktan sonra hiçbir kimsenin sözüne itibar etmiyorlardı. Bu
hususda rivayet edilir ki Abdullah b. Abbas İslâm'da mubah olduğuna kani
olduğu muta nikahı konusunda münakaşa esnasında ve kendisine Hz. Ebu Bekir'le,
Hz. Ömer'in muta nikahının butlanı ile hükmettikleri söylenince şöyle demiştir:
Bunların nerdeyse başlarına gökten taş yağacak. Ben size «Allah Rasulü (s.
av.) şöyle dedi» diyorum. Oniarsa «Ebu Bekir ve Ömer şöyle diyor» diyorlar [173].
Sahabe ve tabiun
devrinden sonda gelen dört imam insanları eğer kendi görüşlerine muhalif bir
hadis bulurlarsa kendilerini taklit etmelerinden men ederlerdi. Mesela Ebu
Hanife'nin talebesi olan Ebu Yusuf vakıfların lüzumu konusunda hocası ile aynı
görüşte bulunuyordu. Hac edince ve bu esnada İmam Malik sahabenin yapmış
oldukları vakıflara onu muttali kılınca hocası Ebu Hanife'nin mezhebinden rûcu
etmiş ve vak'a icazetle lüzumuna hükmetmiş ve İmam Malik'e (r.a.) «Ey Ebu
Abdİllah senin görüşüne rucu ettim. Eğer hocam Ebu Hanife'de benim gördüğümü
görseydi o da benim rûcu ettiğim gibi rûcu ederdi.» [174]demiştir.
İmam Malik (r.a.)
şöyle derdi: «Ben de nihayet bir insanım. Hata da ederim
İmam Ahmed b. Hanbel
de şöyle derdi: «Dinin konusunda İnsanları taklid etme. Çünkü onlar hataya
düşmekten salim değildirler. Hadisi terkedip de insanların görüşünü alan kimse,
hata etmeyeni terkederek hata edeni tercih etmiş olur.»
373- Hiç
şüphe yoktur ki, istidlale kudreti bulunan bir kimsenin, derecesi ne kadar
yüksek olursa olsun İmamlardan birinin görüşünden dolayı Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) bir hadisini terketmesi caiz değildir. Çünkü bu durumda istidlale
kadir kişi sözü bağlayıcı bir hüccet olan Hz. Peygamber'in sözünü terk ederek,
sözü hiçbir halde bağlayıcı hüccet olmayan kişinin görüşüne yapışmaktadır.
İmamların görüşleri ne olursa olsun reddi kabildir. Hz. Peygamberin sözlerine
gelince bunları reddetmek asla Kabil değildir. Ancak hadislerin dengi bir
hadisle sabit olmadıkça aslolan hadislerin kabulüdür. Kim kalkar da bir imamın
görüşünden dolayt bir ha-ısı terkederse aslı fer. feri de asıl yapmış olur.
Çünkü imamın görüşü endısıni taklid eden
kimse İçin ancak ve
ancak mukallidin nazarında,
Allah'ın kitabını ve
Rasulü'nün sünnetini incelemiş olması mülahazasına binaen mukallid hakkında
kabul ve hüccet itibar edilir. Şimdi mukallid Hz. Peygamber'in hadisini değil
de imamının görüşünü kabul ederse bu durumda imamın görüşünü asıl, Hz.
Peygsmber'in hadisini far (tabi) yap. mış olur ve kuşkusuz o zaman bu durum
«Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını... rableri olarak kabul eden»lerle
(Tevbe, 31) bir benzerlik ar-zetmiş olur. Çünkü onlar haham ve papazlarının
dinleri hakkındaki sözlerine itibar etmişler ve dini aslından öğrenmeye
çalışmamışlardır.
Hadisin sıhhatine
itimad eden kimse istidlal ehlinden olmazsa ve mezheb imamının görüşü acaba bu
kişinin hadisi terketmesi ve mezheb imamının görüşü ile amel etmesi caiz midir?
İbn-i Teymiyye'nin bu durumda hadisin terkedilmesi o kişi için caiz değildir.
Çünkü o meselede ilgili delili öğrenmiş ve o konuda ilim sahih olmuştur. İbn-i
Teymiyye şöyle devam eder: İçtihad tecezzi ve ink
İbn-i Teymiyye hadisin
sahih olduğuna ve manasını da tam olarak anlayan bir kimseye, o hadisin bir
muarızı olduğunu bilmedikçe ve muarızında o hadisten daha kuvvetli olduğu
tebeyyun etmedikçe, ya da men-suh olduğu sabit olmadıkça o hadisi terketmesine
asla cevaz vermemektedir. Muarız ve neshin sûbutu durumunda, o hadise
muhalefet etmesi ve delili daha kuvvetlisi ile amele, hadisi daha sahihine
mensuhu nasihe terketmesi caizdir. İbn-i Teymiyye bir meselede bir hadis bulup
ona uyan, daha sonra da o hadisin bir muarızı olduğunu öğrenen kimse hakkında
şöyle demektedir:
«İlim ve fıkıhtan
gücün gösterdiki bir meselede bu görüş racihtir (üstündür). Artık o görüşü tabi
olman sana vaciptir. Daha sonra aynı konudaki delile (ha-r dişe) muarız olan
daha kuvvetli bir delilin olduğu sence ortaya çıksa bu durumda senin hükmün,
içtihadının değişmesi durumundaki müstakil müctehidin hükmü gibidir. Bir
insanın hakkın ortaya çıkmasından dolayı bir görüşten başka bir görüşe intikal
etmesi —hüccetsiz bir görüş üzerinde ısrar etmesinin aksine— övgüye layık bir
şeydir.[176]
374- İşte bu
İbn-i Teymiyye'nin fikhî etüdlerindeki, kişilere ve görüşlerine bakışındaki
tavrıdır: Dört imamı ve İslâm cemaatini doğruya hidayet eden imamlar, müçtehid
fakihler olarak telakki ettiği her fakihi üstün bir takdirle karşılamakta
onların topluca koydukları fıkha hiçbir mezhep taassubu göstermeden, hiçbir imamın tarafını tutmadan sanki hir fıkhî ünite gibi
bakmaktadır. Her mezhebin incelenmesinde san-l adece o mezhebi etüd ediyormuş,
o mezhebe de İht
Bu geniş ufuklu
bakışlara rağmen, açıkladığımız gibi taassub göstermeden İmam Ahmed b.
Hanbel'ln mezhebine meylediyordu. Belki de İbn-i reymiyye'yi, hadise olan
ihatası, sünnete olan yakınlığı, eseri rivayeti ve ona bağlılığı yüzünden İbn-i
Hanbel'in meziyetlerine muttali kılan, kendisinin bu ihatalı ve mukayeseli
çalışmaları idi.
Bu kapsamlı takdir,
imamların mezheplerine, tabiinin mezheplerine olan etraflı vukufu yanında o,
kitap ve sünnet semalarında, ancak onların nasları ile kendisini kayıtlı
görerek kanat çtrpardı. Onun bu tür incelemeleri, kendisini dört İmama ve
cumhurun görüşlerine muhalefet etmesine götürmüştür. Çünkü İbn-i Teymiyye,
sünnetin onların dediklerinin haricinde olduğunu Kur'ân naslarının zahiri ve
gözettiği gayeler ile onların ulaştığı görüşlerin dışında başka hükümleri
tasrih ettiğini görmüş, bu yüzden de onların tamamına talaka yemin ve üç talak
konularında muhalefet etmiştir. Bu konular da Şia'nın kail olduğu görüşe
muvafakat_ etmiş veya yaklaşmış bütün ehl-i sünnet fukahasına muhalefet
etmiştir. İleride, talak ve talaka yemin konularında İbn-i Teymiyye'nin ulaşmış
olduğu görüşlerinin İmsmiyye şiasının mezhebi ile genelde ve kısmen de bazı
tafsilatında aynılık arzettiğint göreceğiz.
375- Bu
yüzden İbn-Î Teymiyye'nin yapmış olduğu fıkhî araştırma ve incelemeleri dört
kısma ayırıyoruz: Birincisi: Ahmed b. Hanbel'in mezhebine kayıtlı olarak ve
hakkın bu mezhebde olduğunu ortaya koyarak verdiği fetvalar. İkincisi:
Meselelerin muhtelif fıkıh mezhebleri içerisinde mukayesesi sureti ile yaptığı
incelemeler. Üçüncüsü: Ehl-i sünnet mezheblerinden belli birine bağlı
kalmaksızın ve fakat bu mezheblerin de tamamen dışına çıkmaksızın herhangi
birinden yapmış olduğu tercihler. Dördüncüsü: Ehl-i sünnet mezhepleri
kayıtlarından sıyrılmasına ve tamamen onlara muhalefet etmesine neden olan
bazı meselelerdeki içtihadı. Bu dört kısımdan her biri için ayrı bir bahis
açacak ve orada m
376- İbn-i
Teymİyye uzun zaman Hanbeli fakihi olarak kaldı. Ah-med b. Hanbel'in mezhebinde
bulunan kavillerden delilce en kuvvetli bulduğunu veya maslahata en yakın
olanı, veya kıyasça en kuvvetli olanı ya da diğer mezheblere en çok muvafakat
edeni seçerek fetvalar verdi. O verdiği
cevaplarda Hanbeli mezhebi ile
diğer mezhebler arasında mukayeseden geri durmadı. Ancak bu mukayeseyi bir
mukayese ve inceleme yapmış olmak için yapmamış konunun ortaya konması açıklık
getirilmesi amacı ile yapmıştır.
Mısırda iken vermiş
olduğu fetvaların çoğu bu kabildendir. Mısırda iken bir Hanbeli fakih sıfatı
ile kendisinden fetva isteniliyor o da mezhebi ortaya koyuyor, gereği ile
hükmediyordu. Her ne kadar mezhepler arası mukayeseye giriyorsa da Hanbeli
görüşünün açıklanmasını ve cumhur kavilleri arasındaki yerini beyan etmeyi
amaçlıyordu. Dört mezhebin çoğunluğuna muhalefet etmesi durumunda, Hanbeli
mezhebinden tercih etmiş olduğu konunun doğruluk yönünü açıkça ortaya
koyuyordu.
İbn-i Teymiyye'nin bu
şekildeki fetvaları çok ve geniş kapsamlıdır. İçlerinden bir kısmını bırakıp
diğerini tercih etme imkanımız yoktur. Mezhebin nakli, açıklama, istidlal ve
selef-i şalinin kavilleri ışığı altında meselelere yaklaştşi konularından ki
hassas araştırmada bulunması bakımından hepsi de aynı minval üzeredir. Bununla
birlikte bu fetvalardan, «Mısır Yeni Ahvali Şahsiyye Kanunu»nun Hanbeli
mezhebinden tercih etmiş olduğu bazı hükümlerle ilgisi olan veya asrımızdaki
kanun anlayışına yaklaşmış olduğunu gördüğünüz ya da İçtimai hastalıklar için
bir çare olarak mütalâa ettinimiz bazı meseleleri seçmek istiyoruz. Bunlardan
aşağıda gelenleri takdim ediyoruz.[178]
377- İbn-i
Teymiyye mükreh ve sarhoşun
talakının olmayacağına dair
fetva vermiştir ki Ahmed b. Hanbelin mezhebi olmaktadır. Mükrehin talakı
konusunda şöyle demektedir:
«Mükrehin talakı îmam
Malik, Şafiî gibi cumhura göre vaki olmaz. Şayet talak anında kendisine
düşmanlık eden ve kendisini dövecekleri bilinen kimseler tarafından etrafı
çevrilir ve o anda kendini onlardan başka türlü koruma imkanı bulamaz ve talak
vermeden önce kendisini talaka zorlarlarsa talaki vaki olmaz.»
İbn-i Teymiyye bu
ifadelerle Ahmed b. Hanbelin görüşünü açıklamakta ve fukahadan onun görüşüne
muvafakat eden kimseleri zikretmekte ve fakat muhalif görüşe temas
etmemektedir. Muhalif olan görüş Ebu Hanl-fe'ye aittir. İbn-i Teymiyye ikrahı
hezle benzetmiştir. Hezlde bulunan (hâ-zil) talakı nasla (hadisle) sabittir ki
vaki olunan dolayısı ile mükrehin talakı da vaki olmaz. Çünkü her ikisinde de
rıza unsuru içermemektedir. Ebu Hanife'ye göre nikah talak ve itak (köle
azadında) hezl yolu ile icrasında geçerli saymak sureti ile rıza unsuru
aranmayınca, bunların şakasının da ciddi, ciddisinin de ciddi olduğu esası
kabul edilince ortaya çıkmıştır ki bu tasarrufların sebebi bulunduğu zaman
hüküm derhal terettüp etmekte ve rıza unsuru hükmün sıhhati için gerekli
bulunmaktadır. Sonra ihtiyar ikrah durumunda tam olarak bulunmaktadır. Zira
kişi kendisine ezanın ulaşacağına talakı ihtiyar etmiştir. Dolayısı ile vaki
olur.
İkrah Ahmed b.
Hanbel'e göre talak konusunda etki ettiği gibi ibra konusunda da etki eder ve
ibra üzerine terettüp eden hul konusunda etkisini gösterir. Bu yüzden İbn
Teymiyye şöyle der:
Bir kadın; babası
tarafından, kocasını ve talakını ibra etmeye zorlansa ve kadın haksız yere
ikrah altında ibrada bulunsa bu ibra sahih değildir ve bu ibra üzerine talik
edilen talak vaki olmaz. İsterse kadın babasının hacri altında olsun. İbn-İ
Teymiyye bu görüşü tercih etmede kadının lehine bir maslahat görmüştür. Çünkü
bunun caiz olması Maliki mezhebindeki âlimlere ait iki görüşten birine ve
Hanbeli mezhebindeki bir görüşe göre vakidir. Maslahata binaen o da bunu tercih
etmiştir[179].
Kuşkusuz ikrah
durumunda Ebu Hanife'ye göre mal vacib olmaz. Çünkü mali akitlerde mutlaka
rıza unsurunun bulunması gereklidir. Hul kadına nisbetle mali bir tasarruftur
ve mali tasarrufların inşası için gerekli hükümlerin tamamının bulunması
gerekir. Rıza unsuru maİİ tasarrufların bağlayıcı (lazım) olması için şarttır.
Ama talaka gelince Hanefi mezhebindeki esaslara göre vaki olmalıdır. Çünkü hul
kocaya nisbetle mali iltizam etmenin sıhhatine değil de, malın kabulüne talik
edilen bir talaktır. (İkrah altında kadının kabul etmesi ile) kabul tahakkuk
etmiş dolayısı ile de talak vaki olmuştur. İkrahın eseri ise kabulün
tahakkukunda olmayıp aksine kadının malı iltizamının sıhhatinde kendini
göstermektedir. Talakın talik edildiği şart da bu değildir.
378-
Sarhoşun talakı vaki olmaz derken İbn-i Teymiyye bu konuda da Ahmed b. Hanbelin
bir kavline tabi olmuştur. Bu konuda fetva istenildiğinde şöyle demiştir:
Sarhoşun talakı konusunda İmam Ahmed ve diğerlerinin ihtilafı vardır. Kitap ve
sünnete en uygun olan sarhoşun talakının vaki olamamasıdır. Bu Hz. Osman
(r.a.) dan da sabittir ve Ashabdan buna muhalif olan da sabit değildir. Bu
Şafii'ninde kadim kavlidir. Ebu
Hanifenin bazı
talebeleri de bu görüşte olup selef ve fukahadan pek çoğunun görüşü bu
şekildedir. İkinci görüşe göre sarhoşun talakı vakidif Ebu Hanife'nin,
Malik'in, Ahmet bin Hanbel'in, Şafiin mezhebi böyledir İmam Malik, Şafii ve
Ahmed b. Hanbel'in mensublarından bazıları bu konudaki ihtilafın sarhoşun
tamamen şuurunu kaybetmemesi durumunda olduğunu, ne dediğini ve kendisine ne
denildiğini bilmeyecek derece sarhoş olan kimse hakkında ise ihtilaf
olmadığını ve ittifakla talakının vaki olamayacağını zannetmişlerse de durum
onların zannettikleri gibi değildir. Zira büyük İmamlar her iki durumda da
ihtilaf halindedirler[180].
Bunlar İbn-i
Teymiyye'nin fetvalarındaki sözleridir. 1929 tarih ve 25 sayılı kanun ikrah
halinde olduğu gibi sarhoşluk halinde de verilen talakın vaki olmayacağını
kabul etmiştir. Daha önce kendisi ile amel edilen Ebu Hanife'nin mezhebi ise
sarhoşun tasarrufları hakkında genel bir kaide şeklindedir.
Buna göre tasarruflar
İster akit olsun ister iskat kabilinden bulunsun, sarhoşluğun sebebine
bakılır: Eğer alınması haram olan bir maddenin isteyerek alınması neticesi
sarhoşluk meydana gelmişse bu takdirde sarhoş hem mali hem de mali olmayan
tasarruflardan sorumludur. Buna göre talakı vaki olur, tasarrufları geçerli
bulunur. Eğer sarhoşluk haram olmayan bir yolla veya ikrah altında meydana
gelmişse bu takdirde akit ve tasarrufları bağlayıcı değildir. Beyi, hibesi v.b.
vaki olmadığı gibi talakı da vaki olmaz.[181]
379- İbn-î
Teymiyye sarhoşun irtikap ettiği cürümlere temas etmiş ve zamanımızdaki kanun
bilginlerinin ulaşmış oldukları en ince noktalar hakkında söz etmiştir. Bu
konuda şöyle demektedir: «Hitabı anlamak (fehm) teklifin şartıdır. Ne mecnun
ne de sarhoş mükellef değildir. Buna göre sarhoşun talakı vaki olmaz ve
birisini öldürme durumunda üzerine kısas icra edilmez. Şöyle denebilir: Sarhoş
olur da sonra öldürürse bu adam sarhoş olma ve öldürmeden dolayı günahkar olur.
Onun bu yaptıklarına günah terettüp etmesi onun mükellef olduğuna delalet
eder. Çünkü mükellef olmayan kişi üzerine günah terettüp etmez. Bu konuda ne
denir? Buna iki türlü cevap verilebilir: Birincisi, günahın öldürme üzerine
terettüp etmeyip sadece içme ve sarhoş olma üzerine terettübünü kabul etme. Bu
görüş «sarhoş diğer söz ve fiillerinde aynen mecnun gibidir, şu kadar ki
teklifi vacîbdir» diyenlerin görüşüdür. İkincisi, Eğer öldürme ve sarhoşluk
üzerine günah beraberce terettüp edecek olursa o zaman ayık iken öldürüp de
sonra sarhoş olanla, sarhoş iken öldüren kimsenin gü-hrla eşit olması gerekir
ki, hiçbir kimse buna kail değildir. Çünkü şuu-113 kaybeden, ne yaptığını
anlamayan sarhoş hakkında nasıl olurda öldürme durumunda kazanacağı günah,
seri hitabı anlayan ve fiili üzerine
terettüb eden ayık
insanın öldürme durumda kazanacağı günah gibidir denebilir.
İbn-i Teymiyye'nin de
takrir ettiği gibi bu Ahmed b. Hanbel'in mezhebidir. Ancak bu ince düşünceli
fakih bu kadarı ile yetinmez ve dakik, pratik değeri olan fıhki takdirlerde
bulunur ve sarhoş katilin öldürmeye ikdam için yani kalbini öldürüp vicdanını
(acıma duygularını) söndürüp cesaretle ve korkusuzca ileri atılmak için sarhoş
olabileceğini var sayarak şöyle der: «Şöyle de denebilir: Sarhoşun eğer sarhoş
olmaktaki kasdı öldürmek, zina etmek veya benzeri haram olan şeylerden birini
işlemek ise ve sarhoş olduktan sonra da bunları İrtikap etmişse bu durumda onun
günahı bunları ayık iken yapanın günahının dengi ve daha fazlası olur. Ama
kasdı bu olmaz ve de mücadeleyi başkası başlatır ve sarhoş da onu öldürürse bu
durumda günahı daha az olur [182].
380- Kanuncuların
sarhoşun cürümleri konusundaki bakışları bu seri müstakim bakışa
yaklaşmaktadır. Şöyle ki kanun âlimlerinden bir grup, sarhoşun irtikap ettiği şeylerden
mesul olmadığını benimsemekle onu kasıtlı saymamakta, bir kısmı da tam
anlamiyle mesul olduğunu kabul etmektedir. En incesi de cürmü işlemek için
sarhoş olmakla böyle bir kast olmadan sarhoş olma sonra da bu sarhoşluk haline
tebean bir cürmün işlenmesi durumlarını farklı kabul eden yaklaşımdır. Bu
konuda Prof. Dr. Muhammed Mustafa şöyle demektedir:
«Cezalandırmaya karşı
olan görüşün aşın taraftarlarından bazıları ileri giderek şahıs sarhoşluk
halinde yaptıklarından dolayı —isterse cürüm işlemek kasdı ile müskirat almış
olsun— cezalandırmaya gidilemez demektedir. Gerçek şu ki bunların bu görüşleri
yaklaşımları açısından mantıklıdır. Madem ki sarhoşluk temyiz ve idraki ortadan
kaldırmıştır, Öyleyse mesuliyetin bir anlamı yoktur. Şu kadar var ki Prof.
Carole onun da dediği gibi «bu teorik mücerred bir varsayımdır. Şahıs cürmün
irtikabını aklına koyuyor sonra o cürmü işlemek için cesaretlenme kasdı ile
sarhoş edici bir madde alıyor vs sarhoş olduktan sonra da cürmü işliyor. Bu
durumda şuuru tamamen kaybettiğini söylemek mümkün değildir. O daha Önce aklına
koyduğu bir şeyi gerçekleştirmiştir' Bu durumda nasıl onun belleğini (şuurunu)
kaybetmiş olduğunu söyleyebilirsiniz.»[183]
Hiç şüphe yok ki İbn-i
Teymiyye öldürmeye ısrarla, adem-i ısrarını açıklayan ayırımı koyması konusunda
gerçekte derin (düşünüyor)du. Şöy-le ki, sarhoşun sarhoşluğu anında, daha
önceki tasarısını kaybettiği şek- lindeki hükümde bulunmak mümkün değildir.
Mesuliyetin düşmesi tasarı ve kasdı kaybetmesi dolayisı Ne olduğuna göre bu
tasan ve kasdın sarhoşluk halindeki azime hasredilmiş olması gerekir. Ama işi
daha önce takdir eder, her yönden ölçer biçer ve İcra etmeden acizlik hisseder
ve sarhoşluğu bu acizliğin defi için bir zeria (yol) edinirse o zaman şüphesiz
işlediği cürmün neticesine tahammül etmek ve tam bir mesuliyetle işlediği
cinayetten sorumlu olmak durumundadır. Çünkü suça ikdam kendisi mümeyyiz iken,
şuuru yerinde ve işleyeceğini programlamış iken bulunmuştur. Hatta bu durum
daha kuvvetli ısrara, suçun işlenişine karşı daha aşırı bir kasıd ve azme
delalet eder.[184]
381- İbn-i
Teymiyye el yazısı (hat) ile amelde bulunmanın vacib olduğunu ortaya kor. Bu
konuda «Hat İsbat edici bir beyyine veya ilzam edici bir delil itibar edilmez.
Çünkü yazı yazıya benzer dolayısı ile yazı ile kadı hüküm veremez.» diyen
Hanefilerin çoğunluğuna muhalefet etmiştir, ibn-i Teymiyye görüşünü Ahmed b.
Hanbel'in mezhebi üzerine bina ederek isbat ve ikna'da yazı ile amel
edileceğini açıklamıştır. Bu konuda şöyle demektedir: «Yazı ile amelde
bulunmak kuvvetli bir yoldur. Hatta selefin çoğunluğunun görüşü olmaktadır. Bir
kişi babasının yazısı île yazılmış lehine bir hakkın varlığını görse —onun
doğru olduğunu bilse— o hakkı iddia etmesi ve yemin verdirmesi caizdir. Şahit
ölse onun (ölmeden önce şehadetini yazması durumunda) yazısı ile hükmedilir. Bu
İmam Ahmed ve Malik'in mezhebidir. İmam Şafii yazı İle hükmetmeyi mazbata
şeklinde tanzim edilmesi durumunda tecviz etmiştir[185].
İbn-i Teymîyye yine yazının söz gibi olduğunu ifade etmiştir. Mesela «Bîr kimse,
birşeyin yanında vedîa olmak üzere bulunduğunu ve onu kabz etmiş bulunduğunu»
yazmış olsa nasıl bunu telaffuz ettiğinde bu sözle amel edilirse, yazısı ile de
amel edilir[186].
Yine şöyle demektedir:
«İşçilerin makbuz karşılığı çalıştırıldıkları adet olduğu zaman çalıştırılan
işçilerden biri ölse, işverenlerden bazısı ölen işçinin kendisinden (ücretini)
kabz etmiş olduğunu iddia etse beyyine veya makbuz olmadıkça sözü kabul
edilmez[187].
Böylece İbn-i Teymiyye
bugün insanların en ideal ispat yolu olarak uygulamakta oldukları yazı ile amel
prensibini ortaya koymuş oluyordu e!-Mahakim eş-Şeriyye lahiyası aynı esas
üzerinde yürümüştür. Hanefiler den £bu
suud el-İmadî ve diğerleri gibi müteahhir fakihlerin isbat konusunda
beyyineler gibi hat ile de amel etmenin vucubu ile fetva vermelerini söylemekte insaftan olacaktır.[188]
382- İbn-i
Teymiyye sözünü Hanbeli mezhebi üzerine bina ederek rüşvet ve kısımlarından,
açığından, gizlisinden söz etmiş, hakimlere şefaatçilik etmek ve hakların elde
edilmesi için hükmü teminde bulunmak için ücret alma konularında, verenin de
alanın da günahı hakkında, bu zamanda vaki olan durumlar için seri bir tavsif
bulduğumuz bir ifade ile konulmuştur. İbn-İ Teymiyye hakimlerin velayet
konularında, haklan sahiplerine ulaştırma ve insanlardan zulmü bertaraf etme
konusunda hediye kabul etmelerinin caiz olmadığını ortaya koymuştur. Çünkü
bunlar zaten onların işlendir. Eğer haklan sahiplerine ancak bir mal
karşılığında ulaştın-larsa o zaman bu katmerli bir zulüm olur: hakkı edadan
imtina etme zulmü ve bu hakların edası yolunda mal kabul etmeleri
zulmü. İnsanlara zulmederler ve
bu zulmü ancak bir mal karşılığında kaldınrlarsa yine durum aynıdır. İki kat
zulüm işlemiş olurlar. Allah da dünya ve ahirette onlara gazabı ve acıklı bir
azabı kat kat artırır. Çünkü onlar hem zulm etmişler hem de haksız yere mal
almışlar, malvermeye kadir olandan, bu zulmü kaldırmışlar, fakirleri ise
fakirlik ve zulüm ile başbaşa bırakmışlardır. Hiç bir şahsın mal karşılığında
ne bir makama getirilmesi ne de mal veremediği için bulunduğu makamdan
azledilmesi caiz değildir. Çünkü makam ve mevkiler toplum menfaati
ile ilgilidir ve devlet başkanı onları müstahak olanlara verir. İbn-i
Teymiyye bu konuda şöyle der: «Menfaat
umum insanlara yani müslümanlara hastır. Dolayısı ile her mevkiye layık
olanlardan en uygununun getirilmesi
savaşçılara ve başkanlara yapılan harcamalardan bunlara da yapılması
vaciptir. Hem ilim hem de din (takva) sahipleri müslümanlar içinde en layığı
ve müslümanlara en çok faydalı olanlardır. Bu devlet başkanı üzerine vaciptir
ve ümmetin de bu konuda devlet başkanına yardımcı olmaları görevleridir[189].
383- Valiler
ve idarecilerle ilgili bu konudaki hüküm İşte budur. Bunların herhangi bir şey
almaları mutlak olarak sahih değildir. Çünkü bu bir rüşvettir. Ancak acaba
şefaatçilerin ve hakimleri tanıyan, onların yanlarında bir saygınlıkları olan
kimselerin araya girerek hakkın sahiplerine ulaştırılmasını temin etmeleri
karşılığında bir şeyler almaları caiz midir?
Bunların da bir şey
almalarının caiz olmayacağına dair icmâ vaki olmuştur. Eğer bunu yaparlarsa
bundan nehyeden hadisten dolayı bunlar da günahkar olurlar: «Hz. Peygamber bu
konuda: Kim bir kardeşi için şefaatçi olur bunun üzerine kendisine bir hediye
trkdim olunur o da hediyeyi kabul ederse, rîba nevilerinden büyük bir nevîi
irtikrp etmiş olur.» İbn-i Me-sud'a Kur'an'da zikri geçen sı.'ht (haram) dan
sorulmuş o da «Kardeşin için şefaatçi olman ve bu iş için onun tekelim edeceği
bir hediyeyi kabul etmendir» demiş «ya batıl yolda hediyeye ne dersin?»
denildiğinde de İbn-i Mesud «O küfürdür» demiş ve «Kim Allanın indirdikleri ile
hükmet-se onlar kâfirlerin ta kendisidir.» âyetini okumuştur.
Çünkü bu durum rüşvete
neden olur, vazife ve maaşların (erzak) satımına götürür. Böylece fesad revaç
bulur. Zira bu karşılığı mal ile değerlendirilen bir bedel olmadan alınan bir
maldır. Aracı olmak «Emr-i bilma-ruf ve nehy-i ani'l-münker» kabilinden olan
dini bir vecibedir. Bu devlet başkanına yardımcı olmak vacib olan âmme
maslahatları ile ilgili bir görev olup edası —eğer haksa— idarecilere nasihat
ve onları irşad kabilinden olmaktadır.
Mazluma yardımcı
olmak, adaleti ikame etmek ve her hakkı hak sahibine verme uğrunda çaba
gösteren kimselerin bu yolda karşılığında bir mal almalarının caiz olmadığına
dair bunca açık deliller, vazıh naslar ve selef-i salihin ile müctehid
imsmların icmasına rağmen, zulüm, fesad vo anarşinin hüküm sürdüğü asırlarda
kendilerine ulema süsü veren kimselerden bazılarının idarecilerin yanında
hatırları sayılan kimselerin, şefaatçilerin, hakkı yüceltmek için çalıştıkları
sürece karşılığında mal almalarının caiz olacağını söylediklerini görmekteyiz.
İşte bu yüzden İbn-İ Tey-miyye bunları şiddetle kınamış ve tenkit etmiştir.
Merhum şöyle demiştir
«Mütechhirindcn bazı
fakihîer buna cevaz vermiş ve bunun «ceâle» kabilinden olduğunu
söylemişlerdir. Çünkü bu tür ameller ifa edilmesi ya farz-i ayın ya da fnrz-i
kifaye olan amme maslahatlarmdandir. Şimdi bu gibi ameller karşılığında cu'I
(konulan bir nevi ücret) almak meşru kılımrsa o zaman velayet ve fey mr-llarınm
ve daha başka şeylerin tevcihi bu konuda mal verenlere ait olur, mr<l
verenden zulmün kaldırılmasına neden olur. Mal vermeyene ise netice olarak ne
velayet tevcih edilir. Ne hakkı kendisine verilir ne de kendisinden zulüm
kMdırıhr. İsterse o getirilecek vazifeye en lâyık kişi olsun, müslümanlnr İçin
diğerinden dr-.ha faydalı olsun bunlara bakılmaz. Bu gibi konularda menfaat
sadece malı takdim edene ait değil ki kaçak kÖlevi, azgın deveyi tutup
petirene- serilen cu'lde olduğu gibi ondan cu'I alınsın ve bu alınacak mal
caiz olsun.»[190]
Hikmet dolu ve adil
bir bakış neticesinde İbn-i Teymiyye, bir mev-kiye gelmek için verilen malı
veya zulmün kaldırılması veya hakkın sahibine verilmesi için aracı olan kişinin aldığı ücreti, kaçak bir deve
veya köleyi arayıp bulan ve sahibine
teslim eden kişinin
aldığı ücrete (cul) benzeten
kimselerin görüşlerini garip bulmakta ve üç yönden tenkit etmektedir.
Birincisi: Cealede menfaat özeldir, kaçak deve
veya kölenin sahibine aittir. Velayet atıyyeler ve benzeri
durumlarda ise iş umuma ait, fayda da umumî bulunmaktadır. İkincisi:
Mazluma yardımda bulunma ve adaleti
gerçekleştirmeye çalışma devlete münesib
amellerdendir. Ya farzı kifaye kabilinden olur ve bazılarının ikamesi
ile diğerlerinden de düşer. Veyahut da bu vazifeler (taayyün etmesi durumunda)
farz-ı ayın olur. Ama kaçak deve veya köleyi arayıp bulmak böyle bir fariza
türünden değildir. Üçüncüsü: Bir şahsa yardımda bulunmadan dolayı ondan bir
ücret almanın topluma bir zararı yoktur ve bunun üzerine şer ve fesadı yayan
her hangi bir umumî günah da terettüp etmez. Ama velayet tevcihinden dolayı
veya zulmün defi, hakkın ihkakı için alınan ücret İse bizatihi adale-' tin
çökmesini gerektiren bir manaya, devlet işlerinin ancak cu'I veren kişilere
yarar sağlar hale gelmesine, zulmün ancak para ile kaldırılmasına ihkak-ı
hakkın ancak para ile sağlanır olmasına neden olur. Devletin temellerinin ve
düzeninin üzerine kaim bulunduğu esas kriterlere itibar, kal-
maz.
384- İbn-i
Teymİyye'nin hakim ve İdarecilerle, bunlar katında hatırı sayılan kişilerden
hediye alanlarla ilgili bakışı bu olmaktadır. Ama veren ve hediye eden kişiye
gelince bunun hakkında İbn-i Teymİyye'nin nazarına göre üç durum söz
konusudur: Birincisi: Hakkı olmayan bir şeye talip olması veya istediği şeye
kendinden daha layık birinin talip olması, yahut da kendisi için taayyün
etmeyen bilâkis bir başkası ile ikamesi daha doğru olacak bir şeye talip
olması. İkincisi: Kendi hakkı olan bir şeye ta-iip olması. Bu durumda o şeye
kendisinin daha layık olması ve kanaatine göre de kendisinden daha hayırlı ve
hak sahibi kimsenin bulunmaması hakkına ulaşmanın hibe ve hediyeler yolu île
değil de aksine ikna ve istidlal yolu ile mümkün olması buna rağmen hibeyi
hakkına ulaşmak için bir yol olarak kullanması. Üçüncüsü: Hak sahibi olması ve
hakkına bu yoldan başka ulaşma imkanının bulunmaması.
İbn-i Teymiyye bu son
durumda mazlumun kendisinden zulmü defetmek için mal vermesinin caiz
olacağını, günahının da kendine zulmedene ve hakkın sahibine ulaşmasını
zorlaştıran kimseye ait olacağını söylemiştir. Buna göre verilen hediye her
iki tarafa nisbetle farklı hükümler alacaktır. Hediyeyi veren kimseye göre
günah yoktur, ve afv ve mağfiret mahallidir. Alan tarafa nisbetle İse haramdır.
İbn-i Teymiyye veren açısından hükmün helal olacağına Hz. Peygamberin şu sözü
ile istişhadda bulunmaktadır: «Ben onlardan birine attyye veriyorum da o da
cehennem ateşini koltuğunun altına alarak buradan çıkıyor.» Bunun üzerine «Ya
Rasûlallah! Peki onlara niye veriyorsunuz?» diye sorulduğunda, Hz. Peygamber
«Benden istemedikçe (ve istediklerini almadıkça) yüz çevirmiyorlar. Allah ise
beni cimrilikten uzaklaştırdı.» buyurmuştur. İstemede ısrar Peygamber (a.s.)
İçin (hakları olmadığı halde) onlara vermeyi caiz kılarsa nasıl olurda mazlum
kendisinden zulmü defetmek için vermesi caiz olmaz.
385- Bu
İbn-i Teymiyye'nin son durumdaki hediyye ile ilgili görüşüdür. Bu durumda
verilen hediye alan hakkında rüşvettir, ve bunda bir şüphe yoktur. Veren kişi
hakkında ise helaldir. Birinci hale yani hakkı olmayan bir şeyi isteme
durumuna gelince bu durumda verilen hediye her iki taraf için de rüşvettir.
Böyle bir hediyenin verilmesi ve kabulü şer ve fesadın yayılması, işlerin ehil
olanlardan başkasına tevdi edilmesi demektir. Hz. Peygamberin «Allah rüşvet
verene de, alana da lanet etsin» buyruğunun kapsamı içine girer. İbn-i Teymiyye
şöyle diyor: Araplar rüsete «bırtîU derler. Bırtîl lugattan ağzı dört köşe uzun
taşa denilmektedir [191].
Rüşvete bu ad verilmesinde düşvet alanla verenin teşbihi söz konusudur. Çünkü
her ikiside ağzını kendisinin hakkı olmayan şeye uzatmakta ve hakkı olmayan
şeyi almaktadır.
Bu halin hükmüne
başkalarına tercih edilmek üzere kendisinden bir mal istenilen ve veren
kimsenin durumu da girer. Mesela velayeti haiz bir makama bir başkası ile denk
olduğu veya başkasının kendinden daha layık bulunduğu durumlarda tercihen
getirilmesi ve verilmesi gibi. Bu durumda hem alan hem de veren her ikisi de
günahkar olurlar ve din, millet ve devlet hakkında bir cürüm irtikap etmiş
olurlar. Zira rüşmet haddi zatında bir cürümdür ve ancak zaruret halinde, zulüm
bertaraf edilmesi durumunda ruhsat verilebilir ve alanın da verenin de günahını
alan yüklenir. Söz konusu bu durumda ise bir zulüm yoktur ve rüşvet verilmesi
bir yol olarak taayyün etmemiştir. Dolayısı ile de vermek için bir ruhsat
yoktur ve hüküm asli hali üzere kalır, ve bir cürüm irtikab etme manası ondan
ayrılmaz. Kaldı ki kendine müsavi müstahak kişilerin bulunduğu zaman
velayetin, (idari makamların) talep edilmesi bile caiz değildir. Nasıl olur da
bu uğrda rüşvet cerimesinin irtikap edilmesi caiz olabilir. Bu konuda İbn-i
Teymiyye «İdari makamlarrı bizzat istenilmesi yasaklanmıştır. Ya bedel
mukabilinde satın alınmasının hükmü ne olur?» demektedir.
Kendinden başkasının
daha evla olması durumunda o makamı istemesi haram ve zulümdür. Ne talepte
bulunması caizdir ne de ma! vermesi. Bu haramın talep edilmesi kabilinden
olur.
386- Diğer
hale gelince, bu herhangi bir hakkı talepte bulunması ve bu hakkı hediye veya
hibe dışında başka bir yolla elde etmesinin mümkün olması buna rağmen bu yolu
tercih etmesi durumudur. Acaba bu durumda hakkı talep eden kişiye mal. vermek
helal olur mu? İbn-i Teymiyye bu durumun hükmüne açık bir ifade ile temasda bulunmamıştır. Ancak onun sözü zımnında bu
durumda mal vermede bulunmanın haram olacağı hükmü anlaşılmaktadır. İbn-i
Hanbel'in mezhebi de böyledir. Çünkü rüşvet
bizatihi haramdır ve halkın dilindeki
adı «bırtîl»( = ağzı
dört köşe uzun taşVdir. Harama
yeltenmek caiz olamaz imkan anında korunur, kudret halinde ortadan kaldırılır. Çünkü helale ulaşmak için ıztırar
hali olmadıkça haram, yol olarak kullanılamaz. Zaruret halinde de
zararı daha çok olanı defetmek için zararı daha az olanı irtikap etmek helal
olur. Bahis mevzu bu durumda ise ne ıztırar hali ne de ıztırar haline benzer
bir hal vardır. Adil olmayan idarecilerden hüccet ve ikna yolu İle hak talebinde
bulunmak bir cîhaddir. Cihad ise hangi tarzda olursa olsun ifası İstenilmekte
ve yapıldığında sevap kazanılmaktadır. Sevap kazanılacak bir yerden cezaya
çarptırılacak bir yere dönülemez. Çünkü imkan çerçevesinde bulunduğu sürece
zalimleri adalete yönlendirmek vaciptir. Hediye vermek sureti ile hak
talebinde bulunmak, hakkın meni ve sahiplerine ulaştırılmasını zorlaştırmaktan
daha büyük bir zulümdür.
Meramına, hediye vermeksizin
ulaşabilecekse ve sonunda da ulaşmışsa bu durumda hem zalimin zulmünü men
etmiş hem de kendi nefsini ikinci bir zulümden (rüş* vet) alıkoymuş olur. Güç
yetirme durumunda iki zulmün irtikabına gidilemez. Allah (c.c.) hüküm
verenlerin en üstünüdür.[192]
387- İbn-i
Teymiyye helal-haram birbirine karışan malın hükmünden de söz etmiştir: Bu
konuda söz üç açıdandır: Birincisi: Sahibine helal olması açısından. Hiç şüphe
yok ki, mal sahibinin helal-haram ayırması mümkün olanları ayırması ve
kendisine haram olanı değer sahibi belli ise sahibine ulaştırması vaciptir.
Eğer sahibi belli değilse bu durumda ta-sadduk edilmesi gerekir. Çünkü durumu
şüpheli veya haram olan malın hükmü kimden aldıysa ona ulaştırmak böyle bir
imkan yoksa tasaddukta
bulunmaktır.
Birinci açı işte
budur. İkinci açı İse m
Eğer şüphe az ise bu
takdirde İbn-i Teymiyye şöyle demektedir: «Eğer ye-meği terk durumunda sila-i
rahmi koparmak veya aranın bozulması gibi mefsedet bulunursa o zaman icabet
maslahatı bulunuyorsa ve İcabet durumunda da içinde şüphe bulunan bir şeyi
yemek bulunursa bu durumda hangisi tercih edilecektir? Bu konuda görüş ayrılığı
vardır.» [193] Bazı fa-kihler helal
olur demişler bazıları da helal olmaz görüşünü ileri sürmüşlerdir. İbn-i
Teymiyye meseleyi bir tercihte bulunmaksızın terketmiştir. Bu konuda iş mübtela
olan kişinin vicdanına ve takdirine bırakılmıştır. Çünkü maslahatlar ve
mefsedetler karşı karşıya gelirse o zaman mesele mübtela olan kişinin diyanet
ve takdirine bırakılır. Allah (c.c.) kendisini gözetmektedir ve O'na ne yerde
ne gökte hiç bir şey gizli değildir.
Üçüncü yön malına
haram karışanlarla muamelede bulunmak, riba ile muamele edenler ve yiyenler,
borç ilişkisinde anaparaya faiz ekleyenler gibi kimselerle muamele. İbn-i
Teymiyye bu konuda şöyle diyor: Bunlarla muamelede bulunmak konusunda şüphe
vardır. Ne kesin olarak haramdır denebilir, ne de kesinlikle helal oiduğu
söylenebilir. Mesele şüphe mahallidir. Kendisine haram olandan verdiği sabit
olmadıkça haram olduğuna dair kesinlikle hükmedilemez. Nitekim helaldan
verdiği sabit olmadıkça da helal olduğuna kati bir şekilde hükmedilemez. O
şöyle diyor: «Eğer helal kısmı galebe çalıyorsa —her ne kadar başkası ile
muamelede bu^ lunmak daha evla ise de— o kişi ile muamelede bulunmanın haram
olduğuna hükmedilemez. Eğer haram galip ise bu durumda bir görüşe göre o kişi
ile muamele helal olur, diğer bir görüşe göre ise helal olmaz.[194]
İbn-İ Teymiyye riba
ile muamele de bulunan kişinin çoğunluk başka bir yoldan sabit olmadıkça galip
malının helal olacağını takrir eder.
388- Bunlar
İbn-i Teymiyye'nİn fetvalarından örneklerdir. Bunlar mevzu itibarı ile vaki
olan olaylarla ilgili sorulardır. Verilen cevaplar ise her ne kadar bizim
tercih ettiklerimiz külli kaziyyelere işaret etse de cüzi açıklama ile
yetinmesede bunlar cüzi hükümler olup külli kaideler değildir. Bu fetvalar her
nasıl olursa olsun Hanbeli mezhebi çerçevesi ile mukayyet görüşler verilmektedir.
O, her ne kadar Hanbeli mezhebi ile kendisini kayıtlasa ve bu mezhebi öte
aşmasa da mezhebde müctehid idi.
. İbn-i Teymiyye'nİn
fıkıhda bu fetvalarından başka araştırmaları da vardır. Bu araştırmalarda
belli bir konuda mezhebler arası mukayeselere girişmiştir. İmamların
görüşlerini ve her imamın delillerini ortaya koymuştur; mevzuyu ilmi bir
şekilde arzetmiştir, tahlil etmiş ve sonra her imamın kullanmış olduğu
deNllerin ve kaidenin zikri ile meseleyi sona erdirmiştir. Şimdi de onun bu
konudaki metodunu incelemeye geçelim.[195]
389- İbn-i
Teymiyye derin görüşlü, fıkhı ufku geniş, kavrayışı güçlü bir fakihtir. Dört
mezhebin mantığını ve onların kıyaslarını en ince noktalarına kadar bilir. O
mukayese yaptığı zaman nazariyeleri ve her görüşün üzerine bina edildiği
esasları gayet temkinli ve sağlam bir şekilde ortaya koyar. Bu fıkhî kudretin
ve mukayesedeki derinlik ve nüfuzun ortaya çıkması için, mukayeseli olarak
incelemede bulunduğu meselelerden üç mevzuyu seçecek ve bu konulardaki
düşüncesini arz edeceğiz. Seçeceğimiz, bu konular: 1— İslam'da savaş hakkındaki kaide 2— Akîdler-de ileri sürülen şartlar hakkındaki kaidesi 3— Vazu'i-ceva'ih (beklenmedik ha!
nazariyesi) konusundaki kaide. Bu.akid mahallerinin tesliminden evvel helak
olması ile ilgili kaidedir.[196]
390- İbn-i
Teymiyye bu konuda, savaşın meşruiyetinin aslı ve savaşı gerektiren haller
hakkında söz etmiş ve bu konu hakkında üzerine görüş bina edilen hususları ortaya
koymuştur. Hz. Peygamber kendisi ve ashabı üzerine tecavüzde, düşmanlıkta
bulunan kafirlerle savaşmış ve on-lan yurtlarından çıkarmıştır. Şimdi bu
savaşlardaki sebep acaba nedir? Acaba onların kafir olmaları yüzünden mi yoksa
düşmanlıkta, tecavüzde bulunmaları yüzünden mi yapılmıştı? Eğer sebep birincisi
ise ortada bir shid bulunmadıkça bütün kafirlerle savaşmak helal olur. Eğer
sebep İkincisi ise bu durumda ancak mütecavizkarlarla savaşmak helal olabilir
ve bütün kafirlerle savaşmak caiz olmaz. Savaşın küfür vasfından olması halinde
müslümanlarla diğer unsurlar arasındaki ilişkilerde asıl olan -ahid olmadıkça-
harp halidir. Eğer savaş düşmanlık ve tecavüzden dolayı ise harbi tecviz eden
bir durum olmadıkça ilişkilerde ası! olan barış hali olacaktır. Sonra asıl
olan barış hali ise buna göre daimî sulh anlaşması yapmak sahih olacaktır.
Zira bu anlaşmanın manası tecavüzde bulunmamaya söz vermek demek olacaktır.
Asıl olanın harp hali olması durumunda 'se ancak muvakkat olması halinde barış
anlaşmaları akdedilebilir. Buna göre bu konuda birbiri üzerine bina edilen üç
meseie vardır. Birincisi: Savaşın küfürden mi yoksa düşmanlık ve tecavüzden
dolayı mı olduğu. İkincisi: Müslümanlarla diğer unsurlar arasındaki
ilişkilerde asıl olan harp haii mi yoksa barış hali mi olduğu, üçüncüsü devamlı
barış antlaşmalarının caiz olup olmaması konusu.
Bu üç meseleyi îbn-i
Teymiyye incelemektedir. Bu konudaki kaide birinci meseledeki düşünce üzerine
kaim bulunmaktadır.
391- Birinci
meseleye yani savaşın küfür vasfı sebebi ile mi yoksa düşmanlık ve tecavüzden
dolayı mı olduğu konusunda İbn-i Teymiyye meselede iki görüş olduğunu ortaya
koyar: Birincisi: Malik, Ahmed b. Han-bel, Ebu Hanife ve daha başkaları gibi
cumhurun kavlidir. Buna göre savaş düşmanlık ve tecavüzden dolayıdır. Bu görüş
savaş halinin ancak hücum pazisyonunda olsa bile savunma (müdafaa) içindir ve
yine bu görüşe göre ancak savaşa iştirak edenler yahut da savaşa girmeseler
bile bu konudaki tecrübelerinden dolayı kendilerinden istifade edilen kimseler
öldürülebilir; kadınlar öldürülemez. Ruhbanlar, kötürümler, savaşa iştirak
etmeyen, savaşçılara tecrübesi ile yön vermeyen, onları teşvik etmeyen
ihtiyarlar öldürülemez. Kısaca savaşa iştirak etmeyen, savaşa teşvik etmeyen;
savaş sırasında kendilerinden herhangi bir yolla istifade edilmeyen kimseler
öldürülemez.
İkinci görüş:
Kafirlerle savaşı gerektiren sebeb onların kafir olmalarıdır, yoksa onların
düşmanlık ve tecavüzünde bulunmaları değildir. Bu imam Şafii'nin görüşüdür; Bu
görüşe göre kafirlerden akıl baliğ olan herkes öldürülür; ister savaşmaya
kadir olsun ister olmasın, ister savaşa bilfiil iştirak etsin veya yardımcı
olmasın hiçbir farkı yoktur.
İbn-i Teymiyye sahih
olanın cumhurun görüşü olduğu kanaatindedir. Bu konuda Kur'an naslarmdan, Hz.
Peygamberin savaş konusundaki sünnetinden deliller getirir.
Merhum şöyle der:
«Cumhurun kavli, kitap, sünnet ve kıyasın delalet ettiği görüştür.»[197]
392- İbn-i
Teymiyye Kur'an'dan şu delilleri getirir: Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
«Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah
aşırı gidenleri sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları
yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.
Mescid-i Haramın yanında onlar savaşmadık-ça siz de onlarla savaşmayın, sizinle
savaşırlarsa onları öldürün. İnkar edenlerin cezası böyledir. Vazgeçerlerse
onları bağışlayın. Şüphesiz Allah bağışlar ve merhamet eder. Fitne kalmayıp,
yalnız Allahın dini kalıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın,
Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. Hürmetli ay hürmetli aya mukabildir;
hürmetler karşılıklıdır. O halde size tecavüz edene, sîze tecavüz ettikleri
gibi tecavüz edin. Allah'tan sakının ve Allah'ın sakınanlarla birlikte olduğunu
bilin.» (Bakara; 190-194). Bu âyet savaşın düşmanlık ve tecavüzü bertaraf etmek
için meşru olduğuna çeşitli yönlerden delalet eder: Birincisi: Allah Teala
«sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın» buyurmaktadır. Müslümanların
savaşmalarının mubah olması başkalarının kendileri ile savaşmalarına mebnidir.
Dolayısı ile İllet onların savaşmasıdır. İkincisi: Allah Teala'nin bu
âyetlerdeki; mealinde «aşırı gitmeyin, tecavüzde bulunmayın» buyuruğudur. Bu
buyruk bizimle savaşmayanlarla savaşmanın veya savaşmak durumunda olmayan
kimseleri öldürmenin yasaklanmış bir tecavüz (udvan) olduğuna delalet eder.
Üçüncüsü: «Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalıncaya kadar onlarla
savaşın» emridir. Bu âyet savaşın nedenine ve niyetine delalet etmektedir:
Neden fitne çıkarmak sureti ile düşmanlık ve tecavüzde bulunmak olmakta,
savaşa nihayet vermek de fitnenin ortadan kalkması ile olmaktadır.
Bu âyetler nassı ve
manası ile, onlar tarafından olan savaşçılar mü-tecavizkar, bizim tarafımızdan
olan savaşçıları da tecavüzü bertaraf eden kimseler olarak tavsif etmek sureti
ile savaşın illetine (nedenine) işaret etmektedir ki bu düşmanlık ve tecavüzün
defedilmesi olmaktadır. Yine âyet savaşın gayesini de ortaya koymaktadır; o da
fitnenin önlenmesi olmaktadır.
Ancak İbn-i Teymiyye'nin
bu istidlaline karşı bu âyetlerin mensuh olduğuna dair bir itiraz vakidir.
Çünkü bu âyetler savaştan gayenin sadece düşmanlık ve tecavüzün defnedilmesi
olmadığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden İbn-i Teymiyye nesh iddiasında bulunan
kavilleri serdeder ve bunları birer birer münakaşa eder. Sonunda da bu
âyetlerin mensuh olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin zayıf bir görüş olduğunu
söyler. Merhum şöyle der:
«Nesih iddiası delile
muhtaçtır. Kur'an'da bu âyetle tenakuz teşkil eden bir-şey yoktur. Aksine
muvafakat eden âyetler vardır. Peki nâsih nerdedir?» [198]
Tecavüzde bulunmaktan
neyheden bir hükmün nasıl neshedilebilece-ğini garip bulan İbn-i Teymiyye
«Tecavüzde bulunmak zulmün ta kendisidir. Allah ise asla zulmü mubah kılmaz»
demektedir.
İbn-i Teymiyye savaşın
düşmanlık ve tecavüzü önlemek İçin meşru kılındığına yine Kur'an'dan Allah
Teala'nın su kavli ile de İstidlalde bulunmuştur: «Dinde zorlama yoktur. Arîîk
hak ile batıl iyice ayrılmıştır.» (Bakara; 256) Bu âm(gene! kapsamlı) bir
nassdir. Eğer savaş küfür vasfından dolayı olsaydı bu durumda İslama girme için
zorlama söz konusu olacaktı. Merhum şöyle demektedir: «Biz hiç kimseyi İslama
girmek için zorlamayız. Eğer kafir müslüman olmadıkça öldürülecek olursa bu
durum dîn üzerinde en büyük zorlama olur.»
Ancak İbn-İ Teymiyye,
«Dinde zorlama yoktur...» âyetinin bazı alim-lerce mensuh telakki edildiğini
görmüş ve önlerin bu görüşlerini sert bir şekilde reddetmiştir. Şöyle
demektedir: «Selefin çoğunluğu bu âyetin tahsis ne de nesh edilmiş olduğuna
kaildir. Aksine onlar «Biz hiçbir kimseyi Islama zorlamayız, ancak bizimle
harbedenlerle savaşırız. Harp sırasında eğer müslüman olursa kanını ve malını
korumuş olur. Eğer savaşabilecek kimselerden değilse biz onu öldürmeyiz.
Müslüman olması için de zorlamayız.» [199]demişlerdir.
393- Merhum
İbn-i Teymiyye sünnetten de deliller sevketmekte-dir. Hz. Peygamber (a.s.)
gazvelerinden birinde öldürülmüş bir kadına rastlamıştı. «Bu kadın savaşan
biri değildi.» buyurmuştur. Bundan anlaşılmaktadır ki kadının ölüdürülmesinin
haram kılınmasının illeti onun savaşa iştirak etmiş olmamasıdır. Buna göre
bizim onlarla savaşmamızın sebebi onların bizimle savaşa girişmiş olmalarıdır.
Ve yine Hz. Peygamber
(S.A.V.) sürekli ordusuna; savaşa iştirak edenlerden başka kimseyi öldürmemelerini
tavsiye ediyor ve şöyle buyuru-yordu: «Allahın ismi ile yola çıkınız Allah ve
Rasûlünün şeriatı üzere olunuz. İhtiyarları, çocukları, kadınları
öldürmeyiniz, ganimet malları konusunda hıyanet etmeyinîz ve iyilikte
bulununuz. Allah iyilik yapanları sever.»
Yine Hz. Peygamber ve
beraberindeki müminler müşriklerden erkek ve kadınları esir alıyorlar vs fakat
onları islamı kabul etmeye zorlami-yorlardı. Hatta Hz. Peygamber (S.A.V.)
Sumame b. Esâl'ı müşrik iken esir etmiş, sonra ona ihsanda bulunmuştu.
Kendiliğinden İslamı kabul edinceye dek de onu İslama zorlamamıştı. Yine Hz.
Peygamber (S.A.V.) bazı Be-% esirlerine de iyilik ve ihsanda bulunmuştu.
Merhum İbn-i Teymiyye
şöyle der: «Peygamberin tutumu (sireti) kafirlerden kendisi ile mütarekede
bulunan herkesle savaşmaması şeklinde idi. Bu siyer, hadis, tefsir, fıkıh ve
megazi kitaplarının ortaya koyduğu bîr husustur ve Hz. Peygamberin tutumu ile
ilgili tevatür derecesine ulaşan bir durumdur. O hiçbir kimseye karşı ilk önce
kendisi savaşı başlatmamıştır.[200]
394- İbn-i
Teymiyye cumhurun görüşünü ve delillerini serdetme neticesinde müslümanlarm
diğer unsurlara karşı yaptıkları savaşın ancak kafirlerin müslümanlar üzerine
tecavüzleri sebebi ile olduğu, sadece dini ayrılıktan dolayı olmadığı hükmüne
ulaşmıştır.
Şüphesiz bu görüş
üzerine bina edilecek şey müslümanlarm diğer unsurlarla olan ilişkilerinde asıl
olan hususun harp hali değil de barış hali olduğu şeklindeki hükümdür. Onlar
düşmanlık ve tecavüzde bulundular mı ilişki harp şekline dönüşür. Çünkü bu
savaş konusunda illetin düşmanlık ve tecavüz olduğuna itibarın zarurî
neticesidir. Eğer tecavüz olmazsa o zaman da ilişki barış ilişkisi olacaktır.
Ancak İbn-i Teymiyye bu meseleye başlıbaşina müstakil bir fasıl ayırmamıştır.
Bu neticeye delalet eden hususlar sözlerinin arasında dercedilmiş
bulunmaktadır. Bu tabi birinci konu hakkındaki sözünün tabii neticesinden başka
sözlerdir. Şu sözü bu meyandadır: «Bu cumhurun benimsemiş olduğu asıl ile ilgili
babdır. Bu asıl savaşın kafirlerin savaşması yüzünden olduğu şeklindeki
hükümdür. Onlar düşmanlık ve tecavüzde bulundular mı ilişki harp şekline
dönüşür. Çünkü bu savaş konusunda illetin düşmanlık ve tecavüz olduğuna
itibarın zarurî neticesidir. Eğer tecavüz olmazsa o zaman da ilişki barış
ilişkisi olacaktır. Ancak İbn-i Teymiyye bu meseleye başlıbaşma müstakil bir
fasıl ayırmamıştır. Bu neticeye delalet eden hususlar sözlerinin arasında
dercedilmiş bulunmaktadır. Bu tabi birinci konu hakkındaki sözünün tabii
neticesinden başka sözlerdir. Şu sözü bu meyandadır: «Bu cumhurun benimsemiş
olduğu asıl ile ilgili babdır. Bu ası! savaşın kafirlerin savaşması yüzünden
olduğu şeklindedir. Sulh yapan ve savaşmayan hiçbir kimse ile savaşılmaz.
İster ehli kitab olsun ister müşrik, farketmez.»[201]
Sonra İbn-i Teymiyye
Hz. Peygamberin müşriklerle ancak müdafa amacı ile savaştığını zikreder. Çünkü
müşrikler Hz. Peygamberi yurdundan çıkarmışlar ve onunla savaşmışlardır. Hz.
Peygamber Hristiyanlara karşı da düşmanlık ve tecavüzü ilk başlatan kişi
olmamıştır, aksine onların gönderdiği elçilere tecavüzde bulunmaları yüzünden
onlarla savaşmıştır. «R
«Hz. Peygamber
Hudeybiye sulhunden sonra İslama davet etmek üzere bütün meliklere elçiler
gönderinceye kadar hristiyanl ardan hiçbiri ile mukateleye girişmemiştir.
Kayser'e Kisra'ya Mukavkis'a Necasi'ye Doğu Arabistan ve Suriye bölgesinde
bulunan Arap meliklerine elçiler göndermiştir. Hristiyanlardan ve diğerlerinden
îslâraa girenler girmişti. Suriyedeki hristİyanlar kalkmış ve îslama giren bazı kimseleri öldürmüşlerdi.
Böylece müslümanlaıa karşı ilk tecavüzde bulunan hristiyanlar olmuştur.
Kendilerinden müslüman olanları taşkınlık ve zulümle öldürmüşlerdi.
Hristiyanlar müslümanları öldürmeye başlayınca Hz. Peygamber onlara karşı bir
seriyye göndermişti ki bu seriyye'ye ilk önce Zeyd b. Harise komuta etmiş,
sonra Cafer sonra da Abdullah b. Revaha komutayı üstlenmişti. Bu Suriye
topraklarında Mute'de Müslümanların hristîyanlara karşı giriştikleri ilk
savaştı. Hz. Peygamberin ashabı üzerine pek çok sayıda hristiyan çullanmış ve
komutanlar üstüste şehid edilmişti. Sonunda da sancağı Halid b. Velid almıştı.»[202]
Böylece îbn-i
Teymiyye'ye göre m üs I uman I arla gayri müslim unsurlar arasındaki
ilişkilerde asıl olan hususun savaşa kalkışmak sureti ile tecavüzde
bulunmadıkça barış hali olduğu neticesine ulaşıyoruz. İslam zuhur ettiğinden
beri melikler İslama düşman nazarı ile bakıyorlardı. Çünkü İslam milletleri
hürriyete kavuşturuyor, hürriyetleri koruyor, eşitlik prensibini ortaya
koyuyordu. Bu yüzden melikler hep birden İslama cephe almışlar ve tek yaydan
oka tutmuşlardı. İslamla savaşıyorlardı. İslam da onlarla savaştı. Saltanatları
altındaki ülkeleri daru'l-harp ilan etti. Bu itibar bunlarla İslam arasındki
ilişkilerde ahit olmadıkça asıl olan hususun harp hali olmasından değil aksine
onların düşmanlık ve tecavüzde bulunmaları yüzündendi. Zira onlar barışçı değil
savaşçı idiler.[203]
395-
İlişkilerde asıl olan barış olduğuna göre daimi veya kayıtsız bir antlaşmanın
akdedilmesi caizdir. Bu savaşın küfür yüzünden değil de düşmanlık yüzünden
meşru olduğuna, tecavüzde bulunmayanlarla savaş yapılmayacağı kanaatinde olan
cumhurun ortaya koyduğu görüştür.
İbn-i Teymiyye, belirli
bir süre ile muvakkat olarak akdedilen muahedelerin bütün müslümanların
ittifakı ile caiz olduğunu belirtir. Zira Hz. Peygamber böyle muahadele
bulunmuştur. Kayıtsız yapılan veya daimi olmak üzere yapılan muahedelelere
gelince fukahadan çoğunluğuna göre böyle bir antlaşmanın yapılması caizdir ve
devlet başkanının bu konuda müs-lümanların maslahatı neyi gerektiriyorsa onu
yapma yetkisi mevcuttur. Eğer maslahatı belli bir süre ile kayıtlamada görürse
süreli bir anlaşma yapar, yok maslahatları süresiz olan muahade de ise onu
yapar.
Antlaşmalar Ebu Hanife
dışında cumhura göre bağlayıcıdır. Ancak bunlar (belli bir süre ile kayıtlı
olmayan) mutlak ahitlerin bağlayıcı (lazım) akitlerden olmadığını, «Eğer bir
topluluğun antlaşmaya hıyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara karşı
anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran» (Enfal; 58) âyetinin hükmü gereğince
ancak düşmanlık ve tecavüzün bulunması veya zannedilmesi durumu hariç savaşma
halinin olmayacağını ortaya koymuşlardır. Bağlayıcı olan akitler -ki bunlar geçici
olan ahit-lerdir- bunlara vefa göstermek vaciptir. Berae (Tevbe) süresindeki,
savaş durumundan muahade yapanları, istisna eden âyetin söz konusu ettiği
muahadeler bu tür muvakkat olan muahadelerdir. Allah Teala bu âyette «Mescidi
Haram'in yanında andlaştıklarımzin muahadeleri hariç. Onlar size doğru
davrandıkça siz de onlara doğru davranın.» buyurmuştur. (Tevbe; 7)
Bu İbn-i Teymiyye'nin
ahid konusundaki görüşüdür. Bence doğrusu her iki nevi ile de ahitlere vefa
göstermek vaciptir. Hıyanet olmadıkça veya ortada şüpheyi doğuracak bazı emare
ve işaretlerin bulunması durumunda hıyanet korkusu bulunmadıkça ahitlerin
bozulması sahih değildir. Buna göre Enfal süresindeki «Eğer bir topluluğun
hıyanet etmesinden korkarsanız...» (Enfal; 58) âyeti, «Onlar size doğru
davrandıkça siz de onlara doğru davranın» (Tevbe; 7) âyeti ile tearuz halinde
değildir. Belki bunlar birbirlerini tamamlamakta birincisi hıyanet anındaki
hükmü beyan etmekte, ikincisi de ahde vefa gösterme hükmünü zikretmektedir.
İslam, İsteyen kimse
ile birlikte mutlak barış .haline davette bulunmuştur. Bu yüzden Allah (C.C.)
«Eğer barışa yanaşırlarsa sende yanaş ve Allah'a güven.» (Enfal; 61)
buyurmuştur.
396- İbn-i
Teymiyye bu meselede fukahanin görüşleri içerisine arif, anlayışlı ve ıttıla
sahibi, savaş için değil aksine barış için gelmiş olan İslamm hoşgörüsünü
anlamış bir kişinin dalışı gibi dalmıştır. Onun getirdiği barış yüce bir barış
olup silahı elden çekip alan ve tecavüzü önleyen bir barıştır. İslam herhangi
bir kimseye tecavüz demek değildir. Ancak o kendisine barışçı bir şekilde
yaklaşmadikça ve tecavüzden kaçma-dıkça düşmanlarına müsamaha etmez. Bu
yüzdendir ki İbn-i Teymiyye Hristiyan Kıbrıs Melikine yazmış olduğu bir r
«Biz herkes için hayrı
seven bir kavmiz. Allah'ın sizin için dünya ve ahiret hayrını bir araya
getirmesini severiz. Allah katında olan en büyük şey halka nasihatte
bulunmaktır... Bütün hristiyanlar bilirler ki ben esirlerin serbest bırakılması
için Kazan Han'la konuştuğum zaman, o müslüman esirleri serbest bıraktı ve
bana «Ancak Kudüs'ten aldığımız hristiyan esirler bizde kalacaktır, onlar
serbest bırakılmayacaktır» dedi. Ben ona «Hayır beraberinde bulunan ve bizim
zimmetimiz altında yaşayan bütün yahudi ve hristiyanları bırakacaksın. Biz onları
ihmal edemeyiz ve gerek müslüman ve gerekse zimmî hiçbir esiri bıraka-mayız.»
dedim ve Hristiyanlardan Allah'ın dilediği kadarını esaretten kurtardık.
tşte bu bizim yaptığımız ve ihsammızdır.
Mükâfat Allah katindadır,[204]
397- Bu konu
fikıhçılann üzerinde söz ettiği genel akit teorilerinden bir bölümü oluşturur.
Akitfeşme hürriyetine hastır ve bununla insanlara diledikleri ve tek bir
kayıttan başka hiçbir kayıt tanımadan ileri sürdükleri şartlarla akit
yapabilme hürriyetinin verilmesi kasdedilir. Buna göre ileri sürülecek
şartlarda uyulması gereken tek kayıt, akitleri sârice yasaklanmış ve haram
kılınmış şeyleri içermesidir. Mesela akdin İslam şeriatının yasaklamış olduğu
şeylerden faiz ve benzeri bir unsuru içermesi gibi. Akitler veya belirlenen
şartlar haram bir unsuru İçermediği sürece bunlara riayet edilmesi gereklidir.
Akdi yapan kişi söz verdiği şeyi yerine getirmek zorundadır. Eğer akitler
sarinin haram kılmış olduğu bir hususu ihtiva ederse o zaman akit fasittir veya
en azından o akitlerin İçermekte olduğu haram olan kısma ait şartların yerine
getirilmesi gerekli değüdir.
Bu manada akitleşme
hürriyeti fukaha arasında üzerinde ittifak edilen bir husus değildir. Aksine
bir ihtilaf konusudur. Alimlerin çoğunluğu tam bir serbesti şeklinde bu
hürriyeti tanımamaktadırlar. Diğer bir kısmı ise böyle bir serbestiyi
getirmekte ve yasaklayıcı bir nas bulunmadıkça bu kapıyı açmaktadırlar.
Bu konudaki ihtilaf
alimler arasındaki akitlerin neticelerini Şariin amelinden sayma konusundaki
aşırılık veya gevşeklik göstermedeki ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Aşırılık
gösterenler ve akitlerin neticelerini Şariin amelinden sayanlara göre akit ve
şartlarda asıl olan husus, mubah kılındığına dair delil bulunmadıkça men yani
meşru olmayışıdır. Eğer mubah kılınmış ise o zaman o akit veya şarta riayet
vacip olur. Bu konuda aşırılık yapmayıp gevşeklik gösterenler akitlerin
iradelerine ve onların ihtiyaçlarına; iltizamı ve akdin getirdiği sorumluluğu
yerine getirme hususundaki rızayı etkin bir unsur kılarak Sarice verilen umumî
İzin gereği akitlerin neticeleri hususunda büyük bir yetki tanıyan kimseler ise
akitlerde asıl olan hususun -menine ve haram kılındığına dair bir delil bulunmadıkça-
ibaha olduğu (mübahlik) ve akdi icra eden kişinin akitle yerine getirmesinin
vacip olduğu neticesine varmışlardır.
Birinci görüşe göre,
Sariden riayet edilmesinin vacip olduğuna dair delil bulunan akit ve şartlarla
kayıtlı olur, bunların dışına çıkamayız. Nas-dan veya kıyastan hakkında delil
bulunmayan her akit ve şart memnundur ve yerine getirilmesi gerekmez. Çünkü
iltizam ancak ve ancak Sarin ilzamı ile veya İltizam edilmesine cevaz verilmesi
ile olabilir.
İkinci görüşe göre ise
insanlar akitlerden dilediklerini akdetmede, ileri sürmekte menfaatlerini gördükleri
şartlan koşmada tamamen serbesttirler.
İltizam ettikleri şeyleri koştukları veya karşı
tarafın ileri sürdüğü şartları
yerine getirmeleri vaciptir. Ama bu şartın menine dair bir delil bulunursa o
zaman gereğini yerine getirmek gerekmez.
398- İbn-i
Teymiyye bu kaidenin izahına temas etmiş, mukayeseli bir incelemeye tabi
tutmuş ve bu konudaki görüşleri zikretmiştir. Şöyle 6er.
«üçüncü kabile akitler
ve akitlerde ileri sürülen şartlar, bunlardan helâl veya haram olanlar sahih
veya fasid olanlar hakkındadır. Bu babın meseleleri gerçekten çoktur. Zabtı mümkün olanlar iki görüş şeklindedir:
Birincisi: Akitlerde ve akitlerde ileri
sürülen şartlarda asıl olan, mübahlığma dair seri bir delil bulunmadıkça
haramlıktır (hazr). Bu görüş zahirilerin
görüşüdür. Ebu Hanife'nin icühad! ar in dan bir çoğu bu görüş
üzerine bina edilir. Yine
Şafii'nin, Malik ve Ahmed b. Hanbel'in
tabilerinden bir grubun
ictihadları da bu esasa mebnidir. Ahmed îbn Hanbel'in tabilerinden bir
kısmının şartların fasit olduğuna dair ak-din muktezasına muhalif olması şekli
ile talilde bulundukları olmuş ve akdin muktczasma muhalif olan şeylerin batıl olduğunu söylemişlerdir. Zahiriler ise, caiz olduğu bir nas İle
sabit olmadıkça hiçbir akdi veya şartı sahih görmemektedirler. Eğer cevazı
sabit olmamışsa onu iptal etmişler ve bunu umumî bir kaide olarak ortava
koymuşlardır. Ne var ki bunlardan, bir çoğunda başkalarının kendilerine tepki
ile (inkâr) karşılık verdikleri görüşlere ulaşmışlardır. Ebu Ha-nîfe'ye gelince onun benimsediği
prensipler ise akitlerde şart koşulan ve akdin mutlak muktezasına muhalif düşen herhangi bir şartın
sahih olmamasını gerektirir. O ancak feshi kabil olan
akitlerde ileri sürülen şartların sahih olabileceğini kabul eder. Bu yüzden
âkidin bey akdinde muhayyerlik şartı ileri sürme yetkisi vardır ve bu, bir mal
mukabilinde satılan malın tesliminin tehiri durumunda caiz değildir. Bunun
içindir ki kiraya verilmiş bir malın satımını men etmiştir. Yine bir kişi bir
ağaç satm alsa ve üzerinde satıcıya ait meyve bulunsa müşterinin, bayiden
bunların izalesini isteme hakkı bulunmaktadır... îmam Şafiî akdin muktezasına
muhalif olan her şartm batıl olduğu konusunda Ebû Ha-nife've muvafakat eder. Ve
üç günden fazla hıyar-ı şarta cevaz vermez mebinin menfaatinin istisna edilmesini
de caiz görmez.[205]
399-
Naklettiğimiz bu ifadeden !bn-i Teymiyye'nin ulemanın kavillerini büyük bir
dikkat içinde şerh ettiğini görüyorsunuz. Bunlar, Sarice kararlaştırılan
akitlerin neticeleri ve ileri sürülen şartları konusunda akitte tarafların
iradesini takyid (kayıtlama! taraftarı olan alimlerdir. İbn-i Teymiyye bunların
takyid konusundaki mertebelerini zikretmiştir. Bunlardan Zahiriler, akitlerin
iradesini takyidde en şiddetli olanlardır. Zira bunlar Sariden bir nas
olmadıkça ne bir şarta riayet gerekeceğini ne de bir akdin bağlayıcı olacağını
kabul etmezler ve tarafların anlaşmasından evvelki hal ne ise o halin
tstishabıni icra ederler. (Devam ettiğini ileri sürerler). İbn-İ Teymiyye
onların bu tutumlarının kendilerini bazı tepkileri üzerlerine çekme durumuna
götürdüğünü görmüştür.
Sonra Ebu Hanife'nin
mezhebini açıklamıştır. Bu Zahiri mezhebinden nisbeten daha kolaylaştırıcıdır.
Zira Ebu Hanife «delil» in manasını genişletmekte, kapsamına kıyası, istihsanı
ve örfü de sokmaktadır. Bu konuda Ebu Hanife'ye İmam Şafiî de yaklaşmaktadır.
Ama İmam Ahmed b. Hanbel ve ivlalik'e gelince en çok kolaylaştıranlar bunlar
olmaktadır. Bunların bazı tabileri deli! bulunmadıkça bu konuda asıl olan
hususun men (yasakhk) olduğunu kabul ederken diğer bir kısmı da menine dair
deül bulundurmadıkça şart koşma konusunda asıl olan hususun ibaha (mü-bahlık)
olduğunu ileri sürmüşlerdir.
İbn-î Teymiyye her
imamın görüşlerini güzel bir şekilde açıklar ve onun ksbul ettiği genel kaideyi
[asıl) ortaya kor, sonra bu genel kaideden olan istisnaları, istisnanın
üzerinde kaim olduğu esasları ve bu istisnanın dayanağının kitap, sünnet ve rey
olduğunu açıklar.
400- İbn-i
Teymiyye bu dikkatli tafsilden sonra İkinci görüşü yani «Menine dair delil
bulunmadıkça akitlerde ve ileri sürülen şartlarda asıl olan hususun îbaha
olduğu» şeklindeki görüşü
ve bu görüşe
kail olan kimselerin mezheblerini beyan eder ve şöyle der:
«îkinci görüş
akitlerde ve şartlarda asıl olan hususun cevaz sihhat olduğu şeklindedir.
Hiçbir akit veya ileri sürülen şart haramlığına ve iptaline delalet eden bir
delil veya kıyas bulunmadıkça haram ve batıl olmaz. İmam Ahmed b. Hanbel'in
hükümlerinin çoğu bu görüş Üzere caridir, imam Malik bu konuda Ahmed b.
Hanbel'e yakındır. Ancak îmam Ahmed şartları tashih açısından daha öndedir.
Dört imam içerisinde bu hususta ondan daha ileride bir kimse yoktur. Ahmed b.
Hanbel'in sahih olarak kabul ettiği akitler ve şartların tamamında nakli
delillerden (eser) veya kıyastan hususi bir delile tenbih vardır. Ahmed b.
Hanbel gerek Peygamberden ve gerekse sahabeden diğer imamların elde edemedikleri
akitler ve şartlarla ilgili pek çok haber elde etmiştir. Bu haberlerin gereği
ile ve bunlara kıyas yoluyla hükümlerde bulunmuştur. Başkalarının itimad
ettikleri bir nas varsa onu zayıf bulmuş veya delaletini zayıf bulmuştur. Yine
is-tinad ettikleri bir kıyas varsa onu da zayıf bulmuştur.»
401— Bu
ifadelerden görüyoruz ki İbn-i
Teymiyye İmam Ahmed'in mezhebini izah
etmekte ve onun dört imam içerisinde şartları tashih açısından en ileride
olduğunu ve onu takiben İmam IVlalik'in geldiğini, İmam Ahmed'in tashihde
bulunduğu şartlarla ilgili sahabe
kavillerinden veya hadisi
şeriflerden veya kıyastan hususi bir delil getirdiğini, ancak hakkında bir nas
bulunmayan veya hakkında yasakhğına dair hususi bir delil sabit olmayan, akit
veya şartların batıl olacağını kabul etmediğini ifade eder. Çünkü sünnete
ıttıla sayesinde büyük bir kısmı üzerine delalet eden delile sahip olmuştur ve
selefin tashih etmekte olduğu bu büyük çoğunluğu teşkil
eden şartlar onda, onların
hakkında butlanına delalet edecek
bir delil bulunmadıkça her şartı tashih
ettikleri kanaatini doğurmuştur.
İbn-i Teymiyye İmam
Ahmed'in akitlerde ileri sürülen şartlardan sahih bulduğu ve rivayetinin
lüzumuna inandığı çok sayıda örnekleri serde-der: Bir kısmını aşağıya alıyoruz:
1. Nikah
akdinde, belli bir müddet
içerisinde eşlerden birine şart
koşulan ve nikah feshetme yetkisi veren muhayyerlik şartına icazet ver-
mesi
2. Nikah
akdinde ileri sürülen her şart -eğer şart Sarice yasaklanmayan sahih bir amaca
matufsa- sahihtir. Kadının kocasına üzerine evlenmemesini veya memleketinden
gurbete götürmemesini şart koşması gibi. Sahihaynda rivayet edildiği gibi Hz.
Peygamberin «Şartlardan rivayet edilmeye en layık olanı, kendisi ile cinsel
ilişkileri helal edindiğiniz kimsenin şartlarıdır.» buyurması bunu ifade
etmektedir.
3. Cabir
hadisine ittibaen, satıcının satanın menfaatini belli bir süre için kendisine
şart koşması caizdir. Hz. Cabir devesini Hz. Peygambere sattığı zaman Medine'ye
kadar binmesini şart koşmuştu. Aynı durum köle azad eden kişi için de söz
konusudur ve azad eden kişinin azattan sonra belli bir süre kölenin menfaatini
kendisi veya bir başkası için istisna etmesi hakkı vardır. Çünkü İmam Ahmed bu
konuda Ümmu Seleme'nin bir köleyi azat ettiğinde ona, Hz. Peygamber yaşadığı
sürece ona hizmette bulunmasını şart
koştuğunu rivayet etmiştir.
4.
Satıcının, müşterinin malı satması durumunda kendisinin onu tekrar almaya daha
çok hak sahibi olmasını şart koşmasının caiz olması da bu kabildendir. Buna
göre kişi bir cariye satar ve müşteriye eğer satmak isterse kendisinden aldığı
fiata tekrar kendisinin almasını şart koşarsa bu şarta rivayet etmek vacip
olur. Hatta bu konuda malın menfaatini içeren şartlar bile ileri sürmek
caizdir. Mesela bir cariye satması ve satarken hizmet için değil de sadece
teserride (odalık için) bulunması şartını ileri sürmesi gibi, Bu gibi şartlar
sahihtir ve bağlayıcıdır.
5. Satıcının
bir aynı satması ve müşteriye vakfetmesini şart koşması, köle satması ve alana
azat etmesi şartını ileri sürmesi caizdir. Eğer böyle bir şart ileri sürerse bu
şart sahihtir. Şu rivayet bu meyandadır: Hz. Osman Suheyb'den bir ev satın aldığı
zaman, Suheyb ona kendisinden
sonra bu evi kendisine (Suheyb) ve zürriyetine vakfetmesini şart
koşmuş ve bu şarta icazet verilmiştir. Böylece îbn-i Teymiyye
müşterinin me-biden intifamı kısıtlayan
veya onunla ilgili tasarruflarını sınırlayan şartlardan pek çoğunun sıhhatine
delalet eden rivayetlerde bulunmuştur. İbn-i Teymiyye bu nevi şartlar hakkında
şöyle demektedir: «Bunların çıkış noktası
şudur. Mülkiyetten çeşitli
tasarruf şekilleriyle istifade edilir. Nasıl ki icma
ile mebiinin bir kısmına
satıştan istisna etmek
ve imam Ahmed ve başkalarınca yine mebinin bazı menfaatlerini istisna
etmek caiz ise o (îbn Hanbel) bazı tasarrufların istisnasını da tecviz
etmiştir. Bu şart, mutlak surette akdin muktezasına ters düşer diyen kişi eğer
birinciyi (asli muk-tezayı) kasdediyorsa her şart aynı şekildedir. Yok ikinciyi
(yani tebean geleni) kasdediyorsa o zaman da bu iddiasında kendisine
katılmamaz. Çünkü mahzur olan ancak akitten gözetilen maksada münafi olan
şartlardır. Meselâ talak şartı ile nikâh akdetmek, feshetme şartını ileri
sürerek akit yapmak gibi. Ama akitle kasdolunabilen ve akitten gözetilen
maksada da münafi olmayan bir şart ileri sürerse bu takdirde şarla riayet
gerekir.>>[206]
Bu ifadelerden
görüyoruz ki İbn-i Teymiyye'ye göre müşterinin veya mevhubun leh (hibe edilen
kişi) gibi müşteriye benzer pozisyonda olan kimsenin tasarruflarını kayıtlayan
her türlü şart sahihtir. Çünkü bu me-bînin bazı menfaatlerinin satıcı lehine
istisna edilmesine benzer. Mebi-nin bazı menfaatlerinin istisnası ise mebinin
bir kısmının istisnasına benzer ki bu sonuncusu icma ile caizdir. Dolayısı ile
ona benzeyenin de caiz olması gerekir. Akdin muktezasına muhalif olan şart,
akitten gözetilen maksadın bir kısmını belirleyen şart değil, aksine akitten
gözetilen maksada tamamen ters düşen şarttır.
402- îbn-i
Teymiyye: ikinci görüşü yani akit hürriyetini getiren görüşü tercih eder.
Hatta o şöyle der: Bu görüş kitab, sünnet, icma, ve istishabla birlikte kıyasın
delaleti ile sahih olan görüştür. [207]Sonra
bunun için dört neviden deliller gösterir.
A- Kitaptan
gösterdiği deliller akitlere vefa gösterilmesinin vacib olduğunu ifade için
varid olan âyetlerdir. Akit denilebilmesi mümkin olan her şeye vefa
gösterilmesi şu gibi Kur'ân âyetlerinin muktezasmca vaciptir: «Ey iman edenler.
Akidleri yerine getirin.» [Maide, 1]; «... Allahin ahdini yerine getirin..»
(Enam, 152); «Ahdi yerine getiriniz. Doğrusu verilen ahidde sorumluluk vardır.»
(İsra: 34). Böylece akitte bulunan her şart bir ahit ve iltizamdır, vefa
gösterilmesi vaciptir. Vefa gösterilmesini vacip görmeyenler Kur'an-i Kerim'in
nassına muhalefet etmiş olmaktadır.
B- İstidlal
ettiği hadîslere gelince bunlar gadretmekten [ahde vefa göstermemekten) men
sadedinde varid olan sahih hadislerdir. Mesela: «Dört haslet vardır ki bunlar
kimde bulunursa o halis münafık olur. Kimde de bunlardan biri bulunurca o
hasleti terketmedikçe onda nifaktan bir alamet bulunmuş olur: Konuştuğu zaman
yalan söyler, vadettiğinde vadinde durmaz, ahdettiği zarr.an gadreder,
münakaşa ettiği zsman kötü söyler», «Kıyamet gününde her gcdreden kişi için
bir bayrak dikilir ve o bayrakla onun gadrinin Ölçüsü bilinir.» hadisleri gibi
pek çok hadis gadrin zemmi ve ona verilecek ceza hakkında varid olmuştur. Şart
koşan, ssnra da koştuğu şarta riayet etmeyip bozan herkes gadretmiştir. Eğer
akitlerde asıl olan husus -Sarice mubah kılındığına dair bir delil olmadıkça-
hazr (haramlık) olsaydı, o takdirde mutlak olarak ahde vefa ile emredilmesi,
nakzedilmesinin ve gadrediimesinin kayıt getirilmeden zemmedilmesî caiz
olmazdı.
Bundan da ötesi
hadisler, kişinin kendi aleyhinde ileri sürdüğü her türlü şarta vefa
göstermesinin lüzumunu tasrih etmektedir. Hz. Peygamber bu hususta: «Sulh
müslünr.anlar arasında caizdir. Ancak bir haramı helal kılan veya bir helali
haram kılan sulh hariç. Müslümanlar, helali haram kılan, haramı da helal kılan
bir cart olmadıkça ileri sürdükleri şartlara uyarlar.» buyurmuştur. İbn Ömer
de (r.a.) Hz. Peygamberden «Hakka muvafakat ettiği sürece müslümanlar şarîEarı
üzerindedir» hadisini rivayet
etmiştir.
Aslında şart ileri
sürme (iştirat) ulemanın icmaı ile helaldir. Mubah (helal) olan birşey,
eğer kişi tarafından başkası lehine
kendi üzerine vacip kılınırsa,
başkasının hakkı taalluk edeceğinden vacip olur. Nikah, icare bey v.b. Bunlar aslında
mubahtır. Şahıs bunları kendi üzerine vacip kılarsa, buniara başkasının
hakkı taalluk etmiş olur. Şartlar
da haddizatında yasak olan bir şey
değilse aynıdır, kişi böyle bir şartı nefsi üzerine iltizam yolu ile vacip
kılarsa, bu iltizama başkasının hakkı taalluk etmiş olacağından şartın yerine
getirilmesi bağlayıcı (lazım) bir durum
haline dönüşür. Şartların mevzu eğer özel hallerde mubah oluyorsa bunun şartla
karşı tarafa ilzamı durumunda onu vacip kılar. Mesela, Semende, rehinde v.b.
ziyadede bulunmak, bunlar özel durumda
mubahtırlar, şart koşmak sureti ile
vacip hükmüne dönüşürler.
C- Bunlar
İbn-i Teymiyye'nin Kur-an, Hadis naslarından ileri sürmüş olduğu delillerdir.
«İtibar» adını verdiği kıyastan sevk ettiği delillere gelince bunlar çeşitli
yönlerdendir:
Birincisi: Akitler ve
şartlar normal muameleler ve filler kabilindedir. Çünkü bunlar ibadetlerden
değildir. Muamelelerde asıl olan husus ise iba-ha (haram olmama) durumudur.
«Allah haıotm olanları size tafsil etmiş (genişçe anlatmıştır)» (Enam, 119)
âyeti kerimesi, maddelerde (ayan), fiillerde ve tasarruflarda umumî (âm bir
hüküm) olup akit ve tasarrufların mü-bahlığını ortaya kor ve bir delil
olmadıkça akitlerin ve şartların haram olması sabit olamaz. Bir şey de haram
olmayınca onun fasid olmasından bahsedilemez. Zira fesat ancak tahrimden neşet
eder, (Haram kılmanın bir neticesidir.)
İkincisi: Akitlerde asıl olan akitte taraf olanların
nzasıdır. Akitlerin neticesi de tarafların akitleşme yolu ile kendi üzerlerine
vacip kıldıkları şeylerdir. Zira Allah Teala: Kur-ân'i Kerîmde: «Mallarınızı
aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin... »
(N
Üçüncüsü: Akitlerde
ileri koşulan şartlar, insanların ihtiyaç duydukları maksud umurdan olan
şeylerdir. Zira eğer ihtiyaçları olmasaydı böyle şartlan ileri sürmezlerdi.
Çünkü bir işe yeltenmek ona olan ihtiyacın varlığını gösterir. Haram kılındığı
da sabit olmamıştır. Öyle ise mubahtır. Zira şeriatte zorluk ve meşakkatin
(haraç), sıkıntısının kaldırılması vaciptir. Hiç kuşku yoktur ki, mevcut
ihtiyaç anında böyle bir iltizamın menine gitmek, nassız, delilsiz ve bunu
tecviz edecek bir maslahat da bulunmaksızın zorluk ve sıkıntıya, darlığa
sokmak demektir.
Dördüncüsü: Akitler
esnasında İleri sürülen şartlar konusunda durum şu üç halden hali bulunamaz:
Ya kitap, sünnet ve kıyastan hususi bir delil (deiil-i has] bulunmadıkça hela!
olmaması. Hususi delille helal olunca ona riayet etmekte vacip olur. Müslüman
hakimin bu şartın tenfizine yardımcı olması gerekir. Zira ancak sariden
tenfizinin vücubuna dair hususi bir delil bulunan şeyler tenfiz edilir. Ya da
vefa gösterilmesini gerektiren umumî bir delil ile (delil-âmm) helal olması
veyahut da ortada haram kılındığına dair delil bulunmadıkça delile ihtiyaç
duyulmadan helal kılınması.
Birinci durum,
yasaklanmış bir durumu içermediği sürece, cahiliyye devrinde akdedilen akitlere
vefa. göstermenin vücubuna dair olan müs-lümanların icmaı ile çürütülmüş olur.
Cahiliyye devrinde akdedilen akitlerin yasak olan şeyleri içermesi durumunda
da yasaklanış olmayan kısmının tenfiz edileceği ulemaca benimsenmiştir.
Nitekim Hz. Peygamber cahiliyye döneminde akdedilen ribevi akitlerde akit
gereği malı (ana parayı) vacip kılmış ribayı ise kaldırmış ve cahiliyye
ribasının kaldırılmış olduğunu söylemiştir.
İkinci durum ise yani
umûmi bir delilin delaleti ile şartların helal olması ve bunun gereği olarak
her türlü şarta vefa gösterme yasaklanmış bir husus değildir. Çünkü akitlerin
gereğinin ifasını âmir genel hükümler vardır.
Üçüncü duruma gelince
İbn-i Teymiyye bunların muamelat ve âdetlerden olduğunu, ibadetlerden
olmadığını dolayısı ile asli İbaha üzere olduğunu ifade eder.[208]
403- Bunlar
özetle İbn-i Teymiyye'nin kullanmış olduğu delillerdir veya özetle onun amacını
kısaca ortaya koymadır. İnsafı elden bırakmamak gerekirse -her ne kadar biz
İbn-i Teymiyye'nin görüşüne meylediyorsak da-muhalifierinin görüşlerini
destekleyen delilleri de zikretmemiz gerekecektir.[209]
Riayet edilmesinin
vücubuna delalet eden bir delil bulunmadıkça akitte ileri sürülen şartlara vefa
gösterilmesi gerekmez diyen ulemanın istidlalde bulunmuş oldukları deliller
şunlardır:
A- Şeriat
sınırlar koymuş böylece insanlar arasında
adaletle icra edilecek
muamelelerin taşkınlığa götürülmesine meydan vermemiştir. İnsanların işlevi
ile ilgili kuralsız, sınırsız, kayıtsız, hiçbirşey bırakmamış
böylece zulmü, aldatmayı, nizaya götürecek cehaleti önlemiştir. Hakkında
Sariden sabit bir delil bulunmayan veya sûbutanda kuşku olmayacak şe-' kilde
kesin genel prensiplere (usul) dayanmayan her
akit veya şart şeriatın koymuş
olduğu sınırlan tecavüz ve zorlama demektir. Şeriat ise sınırlarını tecavüz
eden bir tasarrufu tasvib etmez ve ona riayet etmek gerekmez. Yine vefanın
vûcubu hakim olan sariden
kaynaklanan bir ilzamdır. Şimdi bizim
bir şey ortaya koyupta bunun Sarice ilzam edilmiş bir husus
olduğunu iddia etmemiz, doğru
olmaz. Ancak şeriatın
genel prensiplerinde ve kaynaklarında kendisi ile ilzama ve yerine
getirilmesinin vücubuna delalet eden
bir delilin bulunması durumunda bu istismaî bir durum arzeder. Kim
kalkar da hakkında şeriatın kaynaklarında vefa gösterilmesinin vücubuna
delalet edecek bir delilin varid olmadığı bir şeyi ilzama kalkışırsa bu tutumu
ile ya bir helali haram ya da haramı helal
kılmış olur.
B- Hz.
Peygamber (S.A.V.) «Kim Allah ve Rasûlünce belirlenmemiş bîr iş işlerse o
merduddur» buyurmuştur. Bu hadis ilzamı ve iltizamın mü-bahlığı hakkında nas
bulunan akitler hariç her türlü akitlerin ve iltizam adilen şartların batıl
olduğuna delalet eder. Yine bir hadisde Hz. Peygamber kalkmış bir hutbe irad
etmiştir. Layıkı veçhile Allah'a hamdettikten sonra şöyle buyurulmuştur: «Bazı
insanlara ne oluyor ki bunlar Allah'ın kitabında olmayan şartları ileri
sürüyorlar. Allah'ın kitabında bulunmayan her şart batıldır. İsterse yüz şart
olsun. Allah'ın kitabı riayet edilmeye daha layık, Allah'ın belirlediği şart
daha güvenli şarttır.[210]
404- Bunlar
münakaşayı sürdüren iki grubun delilleridir. Bir tarafta Hanbeliler öbür
tarafta Zahiriler, Hanefiler ve Şafüler yer almaktadır. Bu ikinci taraf
arasında yani Zahiriler Şafüler ve Hanefiler arasında da delilin şümulünün
genişletilmesi ve daraltılması açısından bir fark mevcuttur. Zahiriler delilin
kapsamını daraltıyorlar ve sahabe ve tabiun kavilleri) ve bu ikisi anlamında
olan şeyler üzerine hasrediyorlar. Hanefiler ise delili nassa, icmaa, kıyas,
istihsana ve örfe şamil anlamda mütalaa etmekte ve kapsamını
genişletmektedirler. Şafüler ise delili örf ve istih-sanın dışında kalan
şeylere yani nass, icma ve kıyasa hasretmekteler. Delilin kapsamını tevsi
konusunda genişletme ve daraltma hususunda ihtilaf kendisini göstermektedir.
Birbirine tam karşı
olan bu İki grup yani Hanbelilerle diğer saydıklarımız arasında başka bir grup
daha vardır ki bunlar şartlar konusunda genişlik göstermekte ve sadece akdln
muktezasına muvafık olan şartlara hasretmemektedirler. Aksine başkalarının
akdin mutezasına muhalif bulduğu şartlara bile cevaz vermiş ancak Hanbelilerle
tam bir muvafakat göstermemişlerdir. Bunlar Malikilerdir. Hanbelilerle
yakındırlar ne var ki tam bir uygunluk arzetmezler.
Malikiler akitlere
iktiran eden şartları üç kısma ayırırlar:
Birinci kısım : Akitte
taraf olanlardan birince ileri sürülen ve kendisi için bir menfaat içeren ve
fakat karşı taraftakini de Şariin akdin mukte-zası olmak üzere kendisine
bahşettiği bir haktan mahrum etmeyen şartlar. Mesela satıcının, sattığı evin
süknasını az bir müddet için -bu müddet bir aydır. Bir yıl diyenler de var-
kendisine şart koşması gibi. Bu durumda, akdin muktezası olmak üzere kazanmış
olduğu haktan müşterinin men'i söz konusu değildir. Buna göre de bu akit ve
ileri sürülen şart sahihtir.
İkinci kısım: Akdin
muktezası olmak üzere Sarice kendisine tanınan tasarruftan birini meneden ve
koşulan şartlarda bir hayır ciheti bulunmayan şartlardır. Bunun örneği de
şudur: Bir şahıs diğerine bir mal satmakta ve ona bu malı satmamasını şart
koşmaktadır. Bu şartta müşteriyi, Allah'ın kendisine tanıdığı bir haktan
menetmek durumu söz konusudur. Zira beyin muktezası olmak üzere Sari ona
mutlak bir mülkiyet hakkı vermiş ve bu hakla her türlü tasarrufa yetkili
kılmıştır. Şimdi bir hayır ciheti olmaksızın bu tasarruf haklarını kısıtlayan
her hangi bir kayıt akdin rnukr tezası olmak üzere şahsın elde etmiş olduğu
hakkı men etmektedir. Doiayısı ile akdin müktezasını ortadan kaldırmış olur.
Netice itibarı İle bu şart sahih olmaz ve beyi ifsad eder.
Üçüncü kısım:
Kapsamında bazı tasarrufların takyidini İçeren fakat bir hayır ciheti bulunan
şartlar. Mesela bir şahsın diğerine bir akar (gayrimenkul) satması ve müşteriye
mescid olarak vakfetmesini şart koşması gibi. Eğer bu durumda akitte tacil de
(yani alır almaz vakfetmesi) de şart koşulmamışsa içinde mescidin inşa edilmesi
veya hayır cihetine sarfe-dilmesi gerekli olan müddet konusunda nizaya neden
olacak garar (bilinmezlik) söz konusu olacağından böyle bir şart caiz
olmayacaktır.
İmam Malik fukaha
arasında akdi ifsad eden şartlar konusundaki bir görüşü ile tekdir. Bu görüşü
şudur: Akdi ifsad eden şarta, eğer ileri süren taraf yapışmıyor ve vazgeçmişse
akit, fesat sebebi ortadan kalktığı için sahih şekle dönüşür. İmam Malik bu
konuda fukahanın çoğunluğuna muhalefet etmiştir. İmam Malik'in bu konudaki
bakış açısı şöyledir: Akdin fasit olması şart sebebinden ve şartta mevcut
bulunan akdin fesadını getiren makul bir İlletten dolayı idi. Bu makul illet
akdin manasına ve muktezasına münafi olan şartın mevcudiyetidir. Akdin fesadını
intaç eden bu illet zaii olduğunda, onunla birlikte fesad da zail. olur.
405- Bundan
anlaşılan Maliki mezhebi, İbn-i Teymiyye'nin en güzel şekilde takrir etmiş
olduğu Ahmed b. Hanbel'in mezhebine büyük ölçüde yaklaşmaktadır. Aralarındaki ihtilaf
iki noktada belirmektedir:
Birincisi: Hanbelİ
Mezhebi butlanına delalet eden bir delil bulunmadıkça her türlü şartları
tashih etmektedirler. İsterse bu şartlar geçen misallerde olduğu gibi (ayın)
üzerinde tasarrufları kayıtlamış olsun, İbn Han-bel tasarrufların istisnasını
da mebinin bir kısmının istisna edilmesi gibi telakki etmiştir. Maliki mezhebi
ise bir hayır ciheti için olmadıkça ve bu tasarruf da hemen olmadıkça akdin
muktezası olan tasarrufların kısıtlanmasına cevaz vermemektedir.
İkincisi: Hanbeli
Mezhebi evlilik akdinde İleri sürülen her türlü şartı saygıya layık ve riayeti
vacip bulur ve lehinde ileri sürülen kişiye, diğer tarafın şarta riayet
etmemesi durumunda akdi feshetme yetkisini tanır. İmam Malik'e gelince, onun
zahir mezhebi nikah aktine iktiran eden şartların, nikahın muktezasmdan
olmadıkça veya mutezasını teyid eder bulunmadıkça ya da hakkında örfün cari
olduğu bir eser bulunmadıkça lazım (bağlayıcı) olmayacağı şeklindedir. Bu
yüzdendir ki İbn Rüşd'ün el-Mukaddimat el-Mumehhİdat'inda şöyle denilmektedir:
«Nikâhdakİ mutlak
şartlara gelince ilim ehlinden bir kısmı bunu vacip kılmışlar ve bu şarta
riayet edilmesi üe hükmetmenin vacip olduğunu rivayet etmişlerdir. Ebu
Şihab'dan şöyle rivayet edilir: Ben ulemadan Hz. Peygamberin (s.a.v.)
«Şartların riayet edilmeye en lâyık olanı kendisi ile cinsi ilişkileri kendinize
helâl kıldığınız şartlardır.» hadisine binaen bu gibi şartlara riayetle hükmeden
kimseler gördüm. Mezhebde (Maliki) bilinen ve maruf olan bu gibi şart-larin bağlayıcı
olmayışıdır. Ancak vefa gösterilmesi müstahaptır. Bu şartlara örnek meselâ
evlilik akdinde zevcenin üzerine evlenmeme şartının ileri sürülmesi gibi. Şimdi
bu akit sahihtir ve şartta bağlayıcı değildir. Ama riayet edilmesi ise
müstehaptır. îmam Malik (r.a.) Nikahda tarafların şartlar ileri sürmesini
yasaklamıştır. O (r.a.), şöyle demiştir: Bir kadıya insanları şartlar üzerine
evlenmekten menetmesini, evlenirken kadının erkeğin dini ve emanetine güvenerek
evlenmesini önermesini işaret ettim. O bu konuda bir yazı yazdı, çarşılarda
ilan edildi ve bu gibi şartlan şiddetli bir şekilde ayıpladı.[211]
(Satılan şeyin
teslimden evvel beklenmedik bir afetle helak olması anında bedelden düşülmesi
durumu)
406- Yukarda
verilen bahisten, İbn-i Teymiyye'nin akde mukarin şartlar konusunda nasıl
fukaha arasında mukayeseli ve dakik bir izahta bulunduğu ve Ahmed b. Hanbeî'in
genişlik tarafı görüşünü nasıl tercih etmiş olduğu ortaya çıkmış oldu. İmam
Malik'in mezhebini de açıklamak suretiyle mukayeseyi tamamlamış olduk.
Özellikle de evlilik konusunda olmak üzere bu mezhebin daha salim ve ince bir
yol tuttuğunu görüyoruz. Şimdi burada İbn-i Teymiyye'nin görüşlerinden
incelemeyi tercih etmiş bulunduğumuz üçüncü kaideye intikal edelim. Bu alım
satım, icare ve benzeri muavazalı itibar edilen bağlayıcı akitlerde
vazu'I-cevaih adını verdiği kaidedir. Bu akit mevzuunun (makudun aleyh)
teslimden önce tabii bir afetle helak olması durumudur.
Bu konuda edilecek söz
genel bir kaide altına girmektedir. Bu kaide, elde edilmek istenilen akit
mevzunun kabzedilmesine imkan hası! olmadan telef olması ile İlgilidir. Bu
konuda söz iki nokta üzerine bina edilir ki bunlar araştırmanın direğini
oluşturur ve fukaha arasındaki ihtilaf da bu iki nokta etrafında döner dolaşır.
Birinci nokta: Batıl
yolla insanların mallarını yemek Şeriatın hükmü ile yasaklanmıştır. Mal
sahibinin rızası olmadan malı bedelsiz olarak elde etmenin hepsi insanların
malını batıl yolla yemek sayılır. Bu konuda Allah Teala: «Ey inananlar!
Mallarınız haksızlıkla değil karşılıklı rıza île yapılan ticaretle yeyin. (N
İnsanların mallarının
batıl yolla yenmesinden maksat akitlerde bedelin mal teslim edilmeden önce
veya tesliminin imkansız olmasına rağmen
alınmasıdır. Çünkü mali akitlerde
gözetilen maksad karşılıklı
be-dellerin kabzedilmesi ve âkitlerden her birinin üzerine akit yaptığı
şeyi karşismdakinden talep etmesidir. Zira ivazlı akitlerde asıl istenilen maksat
bedellerin kabzedilmesidir. Bunun içindir ki kabzın tamamlanması ile
sorumluluklar sona erer. Yine bu noktadan hareketledir ki gayri müslim iki kişi
bir akit yapsalar ve bedellerin kabzı işi de tamamlansa sonra müs-lüman olsalar
ve bize gelerek bu akdin iptali için mahkemeye başvursa-lar biz bu akdi iptal
edemeyiz. Çünkü bedellerin karşılıklı kabzının sona ermesi ile akdin bütün
hukuku sona ermiş ve bütün hükümleri tam ola rak bulunmuştur. Artık herhangi
birinin diğeri üzerinde bir hakkı kalmamıştır.
Eğer karşılıklı kabz
esası imkansız hale gelirse veya iki bedelden biri kabzedilmez ve her ikisi de
müeccel (ileri vadeye) olursa o zaman akid sahih olmaz. Çünkü veresiyenin
veresiyeye satışı demek olan beyu'l-kâlî bil-kâlî yasaklanmıştır. Hanbeli
mezhebindeki bazı kavillere göre cevaz verilse de ulemanın çoğunluğu borcun
borçludan başkasına satımın caiz olmadığını söylemişlerdir.[212]
İkinci nokta: Bey
(satış) ve icare (kiralama) ve bu ikisinin kapsamı altına giren diğer muavazalı
(bedelli) akitler her iki taraflı adalet ve eşitlik esasına dayanır. Çünkü
âkitlerden (akdi yapanlardan) herblri vermiş olduğu bedeli ancak karşılığında
istemiş olduğu şeyi elde etmek için vermiştir. Dolayıs: ile akitlerden herbiri
aynı anda hem alıcı hem verici, hem isteyen hem de istenilen durumundadır.
Âkitlerden sadece birinin iltizamda (sorumluluk altında) bulunması veya
diğerinden iltizam düşmüşken kendisininkinin devam etmesi ne adalet ne de
eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz. İltizam bulunmadan ilzam yoktur. Âkitlerden
birinin, kendisinden istenileni yerine getirememesi durumunda diğerinden
mutalebede (istekte) bulunması caiz olmaz.
407- Bu iki
esas prensibe göre muavazalı akitlerde şayet akit mevzuu mal tesliminden evvel
helak olursa tazmin sorumluluğu yoktur yani telefden doğacak zararı tazmin edecek
kimse yoktur. Çünkü akidle doğan iltizam (müşterinin aleyhine) devam ettiği
zaman adalet ve eşitlik ilkesinin ortadan kalkması sebebi ile akit münfesih
olacaktır. Eğer böyle olmazsa bu durum insanların mallarının batıl yollarla
yenmesi kabilinden olacaktır. Çünkü teslim yapılmadığı için akdin
sorumlulukları ile ilgili hukukunun tamamlanmasından önce husule gelmiştir. Bu
konuda Hz. Peygamber, Müslim'in Cabir (r.a.) dan rivayet ettiği bir hadisinde,
şöyle buyurmuştur: «Şayet kardeşine hurma satsan da ona semavi bir âfet arız
olsa, ondan herhangi bitşey alman sana helal olmaz. Kardeşinin malını neye
karşılık alıyorsun.» Başka bir rivayette de Hz. Peygamber vazu'lce-vaihle yani
afetle helak olan kısmın bedelden düşürülmesini emretmiştir.[213]
Fukaha bütün bağlayıcı
muvazalı (bedelli) akitlerde akit mevzuu malın kabzdan önce helak olması
durumunda akdin batıl olacağı konusunda müttefiktirler. Çünkü bu mebinin
(satılan malın) afetle helak olması durumunda bedelin düşürülmesini emreden ve
semenin (üretin) istenilmesinden meneden hadisin gereği olmaktadır.
İbn-i Teymiyye bunu
ortaya koyduktan sonra, naslardan ve önceki kıyaslardan istinbaî edildiğine
inandığı genel bir kaidenin konulmasına ulaşmıştır. İstinbat yolu İle ortaya
koyduğu bu kaideye «vazu'l-cevaih» adını vermiştir. Bu kaide «Akidde diğer
bedel lehine, bedellerden birine arız olan bütün telefin tazmin sorumluluğu
olmayacak şekilde düşürülme-. si» şeklindedir. Bu konuda İbn-i Teymiyye Vaz-ı
cevaih kaidesi nasla, sahabe ve tabiinden hiçbir muhalifi bilinmeyen kadim
teamülle ve konulmuş kaidelerle sabit bulunmaktadır [214]demektedir.
408- Bütün
âlimler, muvazalı akitlerde, kabzdan evvel akit mevzuu olan malda meydana
gelen telefin akde tesir edeceğinde müttefiktirler. Bu, malın kabz edilmediği
sürece, ona malik olanın ve henüz teslimde bulunmayan kişinin tazmin
sorumluluğu altında olduğu esasına meb-nidir. Bu konuda görüş birliği içinde
olan fukaha iki konuda ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Teslimden
önce tazmin sorumluluğunun sınırı, İkincisi: kabz konusu.
Satılan veya kiralanan
malın teslimden önce satıcının veya kiraya veren kişinin tazmin sorumluluğu
altında olduğuna ittifak edilmiştir. Ancak bu sorumluluğun sınırı konusunda
ihtilaf etmişlerdir.
Acaba bu sorumluluk, o
malda müşterinin herhangi bir tasarrufta bulunmasına cevaz vermeyecek ölçüde
kuvvetli midir? İmam Ahmed'in mezhebinde iki görüş vardır: Birincisi;
Müşterinin tasarrufu caiz değildir, malın da akar veya menkul olması arasında
bir fark yoktur. İkincisi; tasarruf caizdir. Birinci rivayete göre tazmin
sorumluluğu tamamen bayie aittir. Helak durumunda tamamen kendi hesabından
gider. İkincisine göre sorumluluk kamil değildir. Ancak yeni (ikinci)
müşterinin veya yeni kiracının kabzı eski müşteri veya kiracının kabzıdır
denilmesi durumunda kabz konusunda İzin ve tahliye ile iktifa olunur. İmam
Malik, Şafii ve Ebu Ha-nife'nin talebelerinden İmam Muhammedin mezheblerine
göre mutlak olarak tasarruftan menedilir. İster akar ister menkul olsun
satıcının tazmin sorumluluğundan çıkmadığı için kabzdan evvel mebide herhangi
bir tasarrufta bulunamaz. İmam Ebu Yusufun mezhebi ise mülkiyet hasıl olduğu
için mutlak olarak caiz olacağı şeklindedir. Ebu Yusufa göre tasarruf yetkisi
mülkiyete tabi olup tazmin sorumluluğuna bağlı değildir. Kuşku yoktur ki bu
durumda tazmin sorumluluğu kamil anlamda bulunmamaktadır. Ebu Hanife konuyu,
tafsilata tabi tutmuş ve eğer mebi akarsa, değişmeyeceğinden ve helak ihtimali
bulunmayacağından kabzdan evvel mebide tasarrufta bulunmak caiz değildir
demiştir.[215]
Bunlar tazmin
sorumluluğu hakkında ileri sürülen görüşlerdir. Kabzın mahiyetine gelince: bazı
fakihler izin ve tahliyenin kabz için yeterli olduğuna, tahliye ile tazmin
sorumluluğunun satıcı veya kiraya verenden müşteri veya kiracıya intikal
edeceğine kail olmuşlardır. Hatta İmam Şafii, tazmin sorumluluğunun sadece kabz
imkanının doğması ile bile bayiden müşteriye intikal edeceğini söylemiştir.
İmam Malik ve Ahmed ortada hazır olan mebinin kabzı mümkünse bu durumda mal
kabzedilmiş sayılır, aksi takdirde sayılmaz. Satıcının giymekte olduğu
elbiseyi satması gibi. Ama mebi ortada hazır değilse kabzın tahakkuk edebilmesi
için teslim alınması veya muayyen bir şekli olmaksızın örfün cari olduğu
biçimde tahliyenin bulunması gerekir demiştir[216].
Ebu Hanife hazır
malların, sırf tahliye ile fiilen kabzedilmiş olduğunu kabul etmektedir. Ama
mebinin satıcı elinde olması, giyiyor olması veya kucağında ya da omuzunda
olması, mebinin hayvan olması durumunda onu tutuyor olması gibi şekillerde
olduğu gibi tahliyenin bulunmaması durumunda kabz tamamlanmış olmaz. Helak
durumunda kimin sorumluluğunda ise onun hesabından gider. Yani ortada hazır
mallarda bayinin tazmin sorumluluğunun mesnedini fiili ihrazın imkanı saymakta
ortada mevcut bulunmayan mallarda ise teslim veya tahliye bulunmadıkça kabzın
tamam olmayacağını belirtmektedir[217].
İbn-i Teymiyye kabz
konusunda ulemanın görüşlerine kısaca temastan sonra kabz konusunda bir kaide
vazına ulaşmıştır. Buna göre «Kabz örfe göre belirlenir. Ne lûgatta ne de
şeriatta belirlenmiş bir tarifi yoktur. Ağacın meyvesinin kabz için mutlaka
olgunlaşıncaya kadar süren tahliyenin bulunması gerekir. Ama ağaçların
(gövdelerinin) satılması durumunda buna gerek yoktur. Her şeyin tahliyesi mahiyetine
göre değişir...[218]
409- Kabzın
mahiyeti ve tazmin sorumluluğunun sının konusundaki ihtilaf üzerine, kendini
kurtarmış bir halde iken satılan ve tahliyeden sonra henüz olgunlaşmadan evvel
helak olması halinde meyvenin kimin hesabından gideceği konusundaki ihtilaflar
terettüp eder. İbn-i Teymiyye Ahmed b. Hanbel'le birlikte zararın satıcıya ait
olduğu görüşündedir. Çünkü henüz tazmin sorumluluğu onun uhdesinden
çıkmamıştır. Zira kabz tamamlanmamıştır. Çünkü bu gibi hallerde sadece
tahliyede bulunmak kabz için yeterli değildir. Çünkü meyveden maksat onu yemek
suretile istifade etmektir. Bu ise ancak tam olgunlaşma sureti ile olur.
Dolayısı İle tam ol-gunlaşmadîkça kabzedilmiş sayılmaz. Tahliye bu durumda
yeterli değildir. Zira meyvenin ağaç üzerinde ondan gıda alarak olgunlaşıncaya
kadar orada bir süre kalması gerekmektedir. Sırf tahliye bunu temin edemez.
Dola-yısı ile meyvelerin olgunlaşması tamamlanıncaya kadar satıcının tazmin
sorumluluğu altındadır. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber afet sonucu ortaya çıkan
zararın semenden düşürülmesini buyurmuştur, İmam Ahmed, Malik ve kadim
kavlinde İmam Şafii bu görüştedir. İmam Şafii kavli cedidinde ise —ki bu
Hanefilerin görüşüdür— mademki tahliye tamamlanmıştır. Ve üzerinde tasarruf
caizdir. Öyleyse bir afetle helak durumunda zarar müşteri hesabına ait olur
demiştir.
Hiç kuşku yoktur ki,
İbn-i Teymiyjve'nin hükmün talili konusundaki .nazarı ince ve derindir. Zira
meyve ağaç üzerinde olduğu sürece satıcının mülkü üzerinde kaim bulunmakta ve
olgunlaşmadığı sürece ağaçtan müstağni olmamaktadır. Böylece akitten gözetilen
maksadın sadece böyle bîr tahliye ile tahakkuk etmesi mümkün değildir
Ekin konusundaki
söylenecek söz de tamamen meyve konusundaki söylenen söz gibidir. Çünkü ekin
her ne kadar tahliye olsa bile henüz gelişimi tamamlanmamıştır. Şayet salahı
belirmiş olsa ve satılsa bu halde iken bir afet olsa, helak olan ekinler İmam
Ahmed, Malik ve Şafii'nin kavli kadimine göre satıcının hesabından gider. İbn-i
Teymiyye'nin görüşü budur. Ebu Hanife ise —bu Şafiinin de kavli cedididir.—
tazmin sorumluluğunun satıcıdan müşteriye intikali için, kabzı mümkün kılacak
şekilde tahliyede bulunmanın yeterli olacağını söylemiştir.[219]
410- îbn-i
Teymiyye caihayı şöyle tarif eder. Caiha: Hiç bir kimseye tazmin sorumluluğu
getirmeyen semavi afettir. Rüzgar, dolu, sıcak, yağmur, don, yıldırım ve
benzeri sebeblerle meydana gelen zararlar gibi.
Buna göre zarar semavi
bir afet tarafından değil de, telef eden kim olursa olsun tazmin ettirilmesi
mümkün olacak şekilde bir insan tarafından olursa, müşteri muhayyer olur: isterse
satış akdine evet der ve zarar veren kişiye verdiği zararın kıymetini tazmin
ettirir ya da akdi feshederek, semeni geri ister veya henüz vermemişse
teslimden kaçınır.
Akit mevzu insan
tarafından itlaf edilir ve fakat tazmin ettirilmesi mümkün olmazsa, yağma yapan
ordular tarafından veya bilinmeyen hırsızlar tarafından yada bilinseler bile
tazmin ettirilmeleri mümkün olmayan -itlaf durumlarında olduğu gibi, bu durumda
bu zararlar semavi bir afet gibi caiha sayılır mı? Yoksa insan fiili olduğu
için itlaf mı İtibar edilir? Ibn-i Teymiyye bu hususta iki vecih olduğunu
söyler:
Birincisi: Bu bir
caiha değildir. Çünkü bu bir insan fiilidir.
İkincisi: Mezhebin
caiha olduğu şeklindeki kıyasıdır. Malikin mezhebi de budur. Çünkü hareket
noktası tazmin imkanıdır. Bu yüzdendir ki şayet itlaf eden küffar askerleri
veya ehl-i harp olsa bu semavi afetmiş gibi sayılır. Askerler ve hırsızlar
şayet bunu zulmen yapsalar o zaman hakikatte dolu ile helak olmuş gibi olur [220]. Bu
tamamen açıktır. Çünkü tazmin ettirmek mümkün olmadığından belirli bir şahıs
üzerine terettüp eden bir sorumluluk yoktur. Bu yüzden sanki herhangi birinin
fiili bulunmadan helak olmuş gibi olur.[221]
411- Her ne
kadar ulema, ekinlerin ve meyvelerin kabzının mahiyeti konusunda acaba sadece
tahliye ile gerçekleşir mi, yoksa tahliye ile birlikte hasat mevsiminin gelmesi
ile mi tamamlanır diye ihtilafa düşse-ler de, bey akdinde kabzdan önce mebiin
helak olması durumunda caiha-nın düşürüleceğine (vaz-i cevaih) dair ittifak
etmişlerdir. Bu konudaki ihtilafları da akdin meyve ve ekin üzerine yapılıp
ağaç ve toprağa (tarlaya) akitte temas edilmemek durumundadır. Bu durumda [yani
akit esnasında hasat mevsimine kadar meyve ya da ekinin ağaç veya tarlada kalması konusuna
temas durumunda) hilaf yoktur. Tazmin sorumluluğu satıcıya aittir.
Açıkladığınız ihtilaf üzere kabzın gerçekleşmesinden evvel mebinin helak olması
durumunda meydana gelen zararın satıcıya ait olacağı konusunda ittifak olduğu
gibi, menfaatin de elde edilmesinin mümkün olmaması durumunda icarenin batıl olacağında ittifak
vardır. İbn-i Teymiyye şöyle der:
Menfaatin elde edilmesine imkan hasıl olmadan evvel kiralanan malın muattal
hale gelmesi durumunda ücretin düşeceği konusunda imamlar arasında bir
muhalefet yoktur. Çünkü var olmayan bir menfaatin hiçbir şekilde kabzedilmesi
mümkün değildir. Bu yüzdendir ki, kiralanan malın kabzdan evvel helak olması
durumunda icarenin batıl olacağı konusunda icma olduğu nakledilmiştir. Yine
kabz edildikten ve fakat intifa imkanı doğmadan telef olması durumunda da
ittifak vardır. Çünkü makudun aleyh (hakkında akit yapılan şey} kabzdan sonra
telef olmuştur. Dolayısı ile de bey akdinde kabzdan sonra mebinin helak
olmasına benzemiştir. Bu görüş aynın kabzını menfaatin kabzı saymaktadır...
Ancak diyorlar ki burada makudun aleyh menfaatlerdir. Menfaatler İse madum
olup kabz edilmiş değildir. Menfaatlerin kabzı ancak kullanılması ile yahütta
istifade imkanının verilmesi ile olur. Aynın kabzı sadece mülkün intikali, istihkak
ve tasarrufun caiz olması konularında menfaatin kabzı olarak kabul edilmiştir.
Akit mevzuu ayın (ma!) helak olduğu zaman menfaatin elde edilmesine imkan
doğmadan telef olmuş olacağından icare de batıl olur. Kira müddeti içerisinde
kiralanan malın helak olması durumunda da geçen zaman için değil de geride
kalan süre için îcare akdi feshedilmiş olur. Geçen zaman için de feshedilmiş
olacağına dair az bir görüş mevcuttur. Kiralanan malların tamamen değil de
kısmen atıi hale gelmesi durumunda da mebinin kısmen heiak olması durumunda
oiduğu gibi payına İsabet eden miktar ücretten düşülür. Kiralanan hayvanlardan
bazısının ölümü, kiralanan evlerin kısmen yıkılması durumlarında olduğu gibi [222].
412-
Arzettiğimiz bu bilgiden anlaşıldığı üzere vaz-ı cevaih konusunda icare
ahkamı, bey ahkamı ile aynıdır. Aralarındaki hilaf, hükmün sadece her akdin
kendi tabiatına göre tatbiki kabilinden olmaktadır. Bey akdinde mebinin
teslimi nihâi olarak teslim itibar edilmiştir. Çünkü akdin mahalli ayın (mebi)
olmaktadır.
Icarede ise; akdin
mahalli menfaattir. Dolayisi ile icarede kabz sadece aynın kabzı ile değil
aksine müddetin sonuna kadar kiralanan ayndan tamamı ile intifanın mümkün
olması iledir Ayında meydana gelen noksan-iık ücretten payına
Böylece İbn-i
Teymiyye'nin ortaya koyduğu gibi icare menfaatin yok olması (tatili) ile batıl
olur. Menfaat, taalluk ettiği aynın telef olması ile veya aynın bakasına rağmen
kendisinden faydalanmanın imkansız hale gelmesi yolu ile ortadan kalkar. Ayından
elde edilmek istenilen menfaatin kısmen zail olması durumunda müstecir
(kiracı)'in icareyi feshetme konusunda muhayyerlik hakkı vardır. Bu, akid
mahallinde meydana gelen ayıp gibi olmuş olur. Şayet icareyi fesh etmez de
devamını isterse bu konuda İslâm Fıkhında iki görüş vardır ki, bunlar Ahmed b.
Hanbel mez-hebindedir: Birincisi: ücretin tamamı karşılığında icarenin devam
etmesi. Çünkü bu görüşe göre müstecirin ya akdi feshetme ya da ücretin tamamı
karşılığında elinde tutma yetkisi vardır. İkincisi: ücretten payına düşen
miktar karşılığında kiralanan aynı elinde tutması. Bu durum
icare müddeti içinde bir müddet menfaatin (kısmen değil de) tamamen
muattal olması durumundan farklıdır. Çünkü bu durumda bu müddet karşılığında
ücretin düşeceğinde ittifak vardır. Çünkü icarede akit teceddüt eder ve an be
an inikad eder. Sanki belirlenen zamana nisbetle her an vücut bulan akitler
cümlesidir.
413- İbn-i
Teymiyye icaredeki bu umumi mesele üzerine yani icarede menfaatin zail
olmasının icarenin feshedilmiş olmasını gerektirmesi veya kısmen yok olma
durumunda feshetme imkanını vermesi kazıyyesi üzerine şu meseleyi bina
etmiştir: Bir kimsenin ekmek için kiraladığı bir arazi sel altında kalsa veya
benzen kahir sebeblerle istifade edilemez ha-le gelse hüküm ne olur?
İbn-i Teymiyye: suyun
kesilmesi veya arazinin su altında kalması ister ekin ektikten sonra ister
önce ortaya çıksın eğer araziden istifadeyi tamamen ortadan kafdırırsa menfaat
elde edilmemiş (İstifa) olacağından ücret gerekmez, görüşündedir. Eğer kısmen
istifade İmkanı kalmışsa Ahmed b. Hanbeltn mezhebindeki iki görüşten birine
göre muattal olan menfaat karşılığında ücretin düşeceği görüşündedir.
İbn-i Teymiyye şöyle
diyor: Fukahadan bir kısmı suyun kesilmesi durumu ile, ekin ektikten sonra
arazinin su altında kalması durumunu hüküm açısından tefrik etmektedir. Suyun
kesilmesi durumunda hükmü tamim ederek ister ekin ektikten önce ister sonra
olsun, tamamen menfaatin muattal olması durumunda ücretin tamamını, kısmen
menfaatin zai! olması durumunda da ücretten payına düşen kadarını
düşürmektedir. Su basması durumunda ise tafsilata giderek eğer ekin ektikten
sonra basmışsa ücret gerekir. Çünkü ekin kendi mülküdür. Afet kendi mülküne
gelmiştir. Bir evde oturup da sel baskınına uğrayan ve eşyası telef olan
kimsenin haline benzer. Çünkü ekini ekmekle kabz tamam olmuştur. Ama su baskım
ekini ekmeden önce vaki olmuşsa bu durum kabzı engeller dolayısı iîe de ücret
sabit olmaz demiştir. Bunu Hanbelilerden Kadı İbn-i Ebi Ya'îa zikretmiştir ve
bunun İmam Malik'in mezhebi olduğunu söylemiştir. Bu hiç şüphesiz Hanbeli
mezhebinde bulunan İki kavilden biridir.
İbn-i Teymiyye, su
basması ile suyun kesilmesi durumu arasını ayıran bu görüşe karşı sert
çıkmakta ve şöyle demektedir:
Bütün imamlar
menfaatin peyderpey kabzedileceğine dair İttifak etmişlerdir. Bu yüzdendir kî
şayet müddet esnasında ayın helâle olursa veya menfaat tamamen muattal hale
gelirse ücret düşer, kısmen zail olması durumunda ücretin bîr kısmı düşer veya
fesh hakkına malik olur. Bu konuda şüpheye düşerek iki hükmün arasını ayıran
kimse, araziyi kiralamaktan maksadın ancak onu sür-inek ve tohum ekmek olduğu
zannından hareket etmiş ve ekinin su basması veya benzeri bir felâketle helak
olmasının hasaddan sonra ziraatçinin ekininin ziyan olması ve kiralık evde
oturan kiracının eşyasının telefi durumunda olduğunu sanmış olmaktadır.
Düşünen bir kimse için bu apaçık bir gaflettir. [223]
Yine İbn-i Teymiyye
şöyle demektedir:
«Arazî üzerine akit
yapan müstecirin maksadı arazi'nin toprağı, havası, suyu ve güneşi ile üretimi
gerçekleştirme imkânıdır. Ne zaman ki toprağın veya suyun veya havanın ya da
güneşin menfaati zail olursa ekin bitmez, akitle maksut olan menfaat de
gerçekleşmez. Akidden maksat, toprağı sürmek, tohum saç. maktan ibaret olan
müstecirin sadece fiili değildir ki, ona imkân hasıl oldu do. layısı ile her ne
kadar daha sonra ekini ifsad eden ve intifayı imkânsız kılan bir durum meydana
gelmişse de menfaati tamamen elde etmiş sayılır denilsin. Çünkü maksudun aleyh
arazinin menfaati ve ondan faydalanılmasıdir. Toprağı sürmek ise intifa değil
yorulmak ve ter dökmektir. Tohum saçmak onu bitirmek içindir. Bütün bunları
Allah Teâlâ'nm ektiği toprakta bitirmek sureti İle yaratacağı ekinle intifada
bulunmayı ummasmdandır. Allah Teâlâ nitekim «Onunla sizin İçin ekin, zeytin,
hurma ve üzümler bitirir.» buyurmuştur.»
Sonra İbn-i Teymîyye,
meseleyi her akıllının bileceği bedihi olan meseleler menzilesine koymakta ve
fukahanm bu konuya nasıl muhalefet ettiğine şaşarak şöyle demektedir:
«Aklı seîim sahibi
herkes bunu (yani akdin toprağı sürmek ve tohum saçmak üzerine icra
edildiğini) yadırgar. Hatta fıkıhla hiç iştigal etmeyen çiftçiler, fıkıhcı
geçinenler ve benzerleri bile bilirler ki makudun aley müstecirin kir-îf»-nan
aynın menfaati He intifaı olup, intifa için gerekli yol olan yorulma ve gs
rekli masraflarda bulunmak değildir. Bu aynen müstecirin kiraladığı atı gemlemesi
ve onu yemlemesine benzer. Bu makudun aleyh değildir. Bilakis ona binmek
sureti ile intifada bulunmanın yoludur. Şimdi kim kalkar da makudun aleyh
kiracının bu fiilidir derse hiçbir kuşku bulunmayan yakini bir konuda apaçık
bir hataya düşmüş olur. Hatasının sebebi de müstecirin fiilinin belirli olduğu
için duyulara hitap etmesi, arazinin faydasının ise —sabit olup duyulara hitap
etmediği için— aklen bilinebilir olmasıdır. Zihin duyulara hitap eden
müstecirin hareketini algılayınca onun makudun aleyh olduğuna tevehhüm etmiştir.
Bu diğer icare şekilleri ile nakzedilen bir hatadır. Çünkü makudun aleyh
kiralanan aynın menfaatidir. îster arazi, ev, elbise gibi hareketsiz olsun
isterse insan ve hayvan gibi hareketli olsun maksat ondan istifade olup
müstecir olan şahsın ameli değildir. Müstecirin kiralanan ayın üzerinde
çalışması sadece ondan menfaatin ortaya çıkarılması İçin bir yoldur.[224]
414- Böylece
görüyoruz ki îbn-i Teymiyye akitlerde vezu'I-cevaih kaidesini takrir ediyor ve
muavazalı akitlerde caihanın, makudun aleyhin elde edilmesinden önce olması
durumunda iltizam edilen bedelden karşıladığı kadarını düşürdüğünü ortaya
koyuyor. Eğer akit bey akdi ise, ve me-bi kabzdan evvel helak olmuşsa akit
batıl oluyor. İbn-i Teymİyye'nin kabul ettiği kabz örfün cari olduğu kabz
şeklidir ve intifal mümkün kılacak şekilde olmalıdır. Bu itibarla meyve ve
ekinlerin satışlarında mücerred derlemek veya yolmak için imkan bulunması ve
tahliye ile kabz tamamlanmış olmaz, aksine hasad mevsimine,kadar
(olgunlaşmcaya kadar) tahliyenin sürmesi gerekir ve kabz ancak o zaman
tamamlanmış olur. Menfaatler üzerine yapılan akitlerde ise (icare) menfaatin
tamamen veya kısmen elde edilmesi imkanı bulunmadığı zaman, ücretten de o
kadar (tamamen veya kısmen) düşer. İbn-i Teymiyye bunu muhkem bir uslub ve
derin bir tefekkür içinde arzeder. Öyie ki, kuvvetini hayat düsturlarından
yaşanan vakıalardan alır. Böylece fıkıh canlı, verimli ve gelişme halinde
olur. Fıkıh bablarından temas ettiği her konuda da aynı şekilde hareket eder.[225]
415- Daha
önce geçen kısımlarda, İbn-i Teymiyye'nin verdiği fetvalara örnek olmak üzere
bazılarını arzettik. İbn-i Teymiyye bu fetvalarında halis bir Hanbeli fakihi
idi. Arasira muhalif mezhep görüşlerine de işaret ediyordu. Sonra İbn-i
Teymiyye'nin mukayeseli incelemelerini ele aldık. Bu tür çalışmalarından onun
basiret gücünü, ince manalara dalmada, fıkıhla hayatı mezcetmede, şeriatın
maksatlarından uzaklaşmadan İslâm ahkamını dünyevi meselelere adilane
hükmetmede sahip olduğu anlayış gücünü ortaya koyan, hayat problemlerini ele
alırken şekilden öte, şeriatın ruhuna itibar etmeyi amaçlayan bir gayeye sahip
olduğuna delalet eden bir kaç örnek seçtik. İbn-i Teymiyye bu mukayeseli
incelemelerinde genelde Hanbeli mezhebine meylediyor bu mezhebden de insanlar
için en mü-nasib olanını, çıkarlarına en uygun bulunanı destekliyordu.
Geriye kendi
tercihlerinden bahsetmemiz kaldı. Bunlar İbn-i Teymiyye'nin hiçbir mezhebe
bağlı kalmadan bütün İslâm Fıkhından tercih etmiş olduğu ve bir kitapta
topladığı görüşlerdir. Bu görüşlerinde İbn-i Teymiyye herhangi bir mezheble
mukayyed olmadan tercihlerini yapmaktadır. Bununla beraber bu tip tercihlerinde
bile onun yine Hanbeli mezhebine meyletmekte olduğunu görüyoruz.
Onun tercih anlayışı
öyle görünüyor ki şu üç esas etrafında dönmektedir:
Birincisi: Nakle
[esere) yakınlık. İbn-i Teymiyye garip fıkhı görüşleri tercih etmemeye son
derece özen ile kaynağı ile sağiam bir bağlantısı olan görüşleri tercihe son
derece hırs gösterirdi.
İkincisi: İnsanların
ihtiyaçlarına, alışkanlıklarına, onların maslahatlarının teminine, aralarında
adaletin gerçekleştirilmesine itina (yakınlık). İbn-i Teymiyye hükümle, seri
kaynağı kitap ve sünnet arasında bağlantıyı tam bir güvenle ortaya koyduktan
sonra, seçim yapması gerektiğinde hakkaniyet, asra uygunluk ve insanların
ihtiyaçlarına cevap verme prensiplerine itibar eder, bunlara uygun olan görüşü
tercih ederdi.
Üçüncüsü: Şeriatın
ruhunu gözetmesi. İbn-i Teymiyye tercih etmiş olduğu, fetva verdiği,
açıkladığı her görüşünde seri hükümlerin konulmasında gözetilen gayenin
gerçekleştirilmesine gerçekten büyük bir hırs göstermiştir.
416- 1- îbn-i
Teymiyye'nin tercihlerinden biri tevbe etmedikleri sürece, günah işlemekte
devam eden kimselere fakir ve miskin (yoksul) o!salar bile zekat verilmeyeceği
görüşüdür. Şöyle der:
«Zekâtı, Allah'a taat
yolunda kullanmayacak kimseye vermek doğru değildir. Zira Allah Teâlâ zekâtı,
fakirler ve borçlular gibi müminlerden muhtaç olanların veya müminlere yardım
edenlerin kendisine taatte bulunmalarına bir yardım olsun diye arzetmiştir.
İhtiyaç sahiplerinden olup da namaz kılmayan kimseye tevbe edip, namaz eda etmeyi
üstlenmedikçe zekâttan bir şey verilmez.»[226]
Biz bu meselede İbn-i
Teymiyye'ye üç sebepten dolayı taraf değiliz:
Birincisi: Kur'an'da
mevcut zekatın sarf yerlerini belirten naslar umumi olup itaatkar-isyankar
ayırımı yapmamaktadır. Dolayisı ile hiç bir kimse, kendince güzel bulduğu bir
düşünceden dolayı, tahsis edici bir nas bulunmadan, âmm (genel) bir nassı
tahsis yoluna gidemez. Sonra kalplerini İslama ısındırmak İçin (müellef-i
kuluba) müslüman olmayan kimselere zekattan vereceğiz fakat müslüman olup da
günahkar [asi) olanlara veremeyeceğiz, doğrusu bunu anlayamıyoruz. Gayr-ı
müslimleri İslama ısındırmak için, onlara zekattan verdiğimiz gibi, Allah'ın
emirlerini yerine getirmeyen müslümanlan da taate alıştırmak için zekat veremez
miyiz? Bu bakımdan görüyoruz ki, İbn-i Teymiyye'nin görüşü zekat âyetlerinin
nassına muhalif değilse de ahvâsına (delilû'l-hıtap) ya da genelde bu âyetlerin
varmak istediği neticeye ters düşmektedir.
İkincisi: Zekat
yaşantı için bîr yardımdır ve hayatta bulunan bir insanın yaşantısını
sürdürmesi, ihtiyaçlarından zaruri olanları temin etmesi için verilir. Biz
İbn-i Teymiyye'nin mantığından hareket etsek, bunun neticesinde asi kimseye
hayat hakkının tanınmaması ve toplumun böyle bir insanı açıktan çığıra çığıra
ölüme terketmesinin mubah olması gerekir. Bu mubah olursa öldürülmesi mubah
olur. Zira kılıçla öldürme ile açlıktan öldürme arasında kullanılan vasıtadan
başka hiç bir fark yoktur. Her ikisinde de netice aynıdır. Bu görüşe ise
Haricilerden başka kimse kail olmamıştır. İbn-i Teymiyye'de onlardan değildir.
Zekat toplumun
tanzimi, fakirlik problemlerini hafifletmek için konulmuştur. Bir iyilik, bir
şefkattir. İyilik ve ihsanda bulunulurken, yardımia-şılırken belli bir grup
ayırımına gidilmez. Sonra ne bilelim, belki de kişinin isyanı fakirlik ve
ihtiyaçtan doğan tasasından kaynaklanmıştır. Bu gün ilimler ortaya koymuştur ki
suçlar toplum tarafından dışlanan kimselerin nefislerinden kaynaklanmaktadır.
Zira onlarda insanlara karşı bir düşmanlık ruhu doğmaktadır. Bu durumda fakir
olup da Allah'ın emirlerini yerini getirmeyen kimseleri, seri haklarından
mahrum etmek, onları taate sevketmeyecektir. Böylece İstenilen netice elde
dilemeyecek, büyük bir şerre, yaygın bir
tehlikeye neden olacaktır.
Üçüncü: Hz. Peygamber
sıkıntı zamanlarında müşriklere yardım ederdi. Hudeybiye barışından sonra
Kureyş bir âfete maruz kaldığında, Hz. Peygamber Ebu Sufyan b. Harb'e çoğu
müşrik olan Mekkeli fakirlerin ihtiyaçlarını giderecek şeyler satın alması
için 500 (Beşyüz) dinar (altın para) göndermişti. Müşrik birisine yardım etmek
caiz olduğuna göie; acaba İslâm mantığında günahkar bir müslümanin ölünceye
kadar aç bırakılması söz konusu olabilir mi? Tevbe etmezse kin ve öfkesinden
ölsün; yahutta hırsız, soyguncu olsun denilebilir mi?
İşte bu arzettiğimiz
sebeplerden dolayı bu konuda İbn-i Teymiyye'ye muhalefet ediyoru2. Her ne kadar
onu bu tercihe veya bu görüşe iten onun aşırı lakvasi ise de bu hususta ona
katılamıyoruz.
417- 2-
İbn-i Teymiyye'nin tercihlerinden biri de, yine zekat konusunda, humusun
(ganimet gelirlerinden beşte biri) beşte biri haklarından mahrum
edildiklerinde, Haşim oğullarına zekat vermenin caiz olduğu konusudur. Zira
onların humusun beşte biri olan hakları dört imamın da belirttikleri gibi,
onları zekata muhtaç halden kurtarmak içindir. Nitekim Allah Tealâ: «Eğer
Allah'a ve - hakkı hatıldan ayıran iki topluluğun karşılaştığı günde (Bedirde]
kulumuz Mu banı m e d'e indirdiğimize inanıyorsanız bilin ki, ele geçirdiğiniz
ganimetin beşte biri Allah'ın, Peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin,
düşkünlerin ve yolcularındır. Allah herşeye kadirdir» (Enfal, 41) buyurmuştur.
İbn-î Teymiyye,
haksızlıkla bu haklarından mahrum bırakılmaları durumunda, onların zekat
almalarının caiz olacağını ortaya koymuştur. Bu konuda şöyle der: «Bu görüş
Hanbeli İmamlarından Kadı (lyaz) Yakup ve diğerlerinin benimsediği görüştür.
Hanefiler'den Ebu Yusuf, Şafiilerden EMstar.hî de aynı görüştedirler. Bu
durumda Haşim oğullarına zekat verilmesi bir ihtiyaç sebebi iledir.»[227]Sahibi
kim olursa olsun İhtiyaçların giderilmesi gerekir. Şüphesiz bunları, humusun
beşte biri haklarından mahrum edip de, ihtiyaçlarını gidermek için zekat almaya
muhtaç bir hale gelmelerine sebep olan kişiden günah kalkmayacaktır.
Öyle gözüküyor ki
îbn-i Teymiyye, Hâşim oğullarının yine Hâşim oğullarından olmak üzere, her
halükarda zekat almalarını caiz görür ve sebep olarak da bunun birbirleri
arasında akrabalık bağlarını güçlendireceğini, birbiri olduğu için de bunda bir
aşağılanma olmayacağını zikreder. Hz. Peygamber (s.a.v.)'de Haşim oğullarını
zekat almaktan yasaklarken «0 insanların kirleridir» buyurmuş ve Haşim
oğullarının diğer insanlardan zekat almalarını yasaklamış, birbirlerinden
almalarını menetmemiştir. Bu konudaki İbn-i Teymiyye'nin ifadesi şöyledir:
«Haşim oğullarından olmak üzere zekat almaları caizdir.» Bu görüş ehl-i beytten
bir gruptan nakledilmiştir[228].
Bu ifadesinin
zahirinden anlaşılıyor ki, İbn-i Teymiyye bu görüşünü Ehl-i beyt fukahasından
almıştır. Bu aynı zamanda onun şia fıkhına muttali olduğuna da delalet eder.
İnşaallah Talak konusundaki görüşleri sırasında bu hususa işaret edeceğiz.
418- 3-Yine
zekat bahsinde İbn-i Teymiyye yukarıya veya aşağıya doğru ne kadar çıkarsa ve
inerse insin, usul ve furuya zekat vermenin caiz olacağı, kişinin, usul ya da
furuuna infakta bulunacak, kendi İhtiyacından fazla bir kazancı olmaması, buna
rağmen zekata/ermesi gereken bir n
Gerçekten bu ifade
doğrudur. Zira bir kişinin ekininden çıkacak ürün, kendine ve beraberindeki
çocuklarına veya ebeveynine yetmez İken, nasıl olur da onun zekatını (başkalarına)
vermesi caiz olabilir? Bu durumda bizzat usul ve furua verilmesi, zekatın
manasını ve ondan gözetilen maksadın doğru bir şekilde kavranması;
zenginliğin, ihtiyacın ve bunu giderme yollarının manasının tam anlaşılması
demektir.
İbn-i Teymiyye, kişinin
zekatı ile ebeveyninin ya da çocuklarının borçlarını kapatabileceğine cevaz
vermiş ve bunları da «borçlular» kısmından mütalâa etmiştir. Nitekim usul
ve.furuun kendi mallan ile faydalanmaları imkansız bir hal arzettiğinde ve
beslenme, giyinme ve barınma problemlerini bertaraf edecek bîr şeye ihtiyaç
duymaları durumunda, onlara zekat verebileceğini de caiz görmüştür. İbn-i
Teymiyye bunun da Hanbeli mezhebinde mevcut iki görüşten biri olduğunu
zikretmiştir. Hiç şüphesiz, bu tercih onun maslahatı gözeten yüce bir fıkhı
anlayışa sahip olduğunu gösterir.
419- 4- İbn-i
Teymiyye'nin tercihlerinden biri de Mekke'de ki evlerin kiraya verilmesi ve
satılması hakkındadır: Onun tercihi şu şekildedir: Mekke'nin evleri kiraya
verilemez. Kiralayan kişiye ücreti vermesi gerekmez. Zalim birinin bulunması,
ve Mekkelilerin hacılara kirasız barınacak yer vermemeleri suretiyle zaruret
hali bulunmadıkça kiracının ücret vermesi helal olmaz. Bu konuda İbn-i Teymiyye
şöyle diyor: «Mekke-i Mü-kerreme harp yolu ile fethedilmiştir. Kiraya verilmesi
caiz olamaz. Eğer birisi kiralarsa ücret düşer verilmesi haram olur»[230].
Bu ifade iki şeye
delalet eder: Birincisi: Mekke Hz, Peygamber zamanında sulh yolu ile değil
harp yolu fetholunmuştur. İkincisi: Evleri kiraya verilemez. Çünkü bir yer harp
yolu ile fetholunduğunda kiraya verilmesi caiz olmaz. Bu konunun kendine has
bir önemi olduğundan, Mekke'de mevcut İdarecilerin genelde Ahmed b. Hanbel'in
mezhebini ve İbn-i Teymiyye'nin görüşlerini tatbik ediyor olduklarından bu
meseledeki mevcut görüşlere kısaca temas edeceğiz.
Fukaha Mekke de
buiunan evlerin satılması ve kiraya verilmesi konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Ebu Hanife; kiraya verilebileceği fakat satılamayacağı görüşündedir. Bir yerin
savaşla fethedilmiş olması orada bulunan gayrimenkulun, elinde bulunduran
kimsenin mülkü olmadığını, dolayı-sı İle de satışının caiz olmayacağını
gerektirir. Ancak onlar menfaatine malik olduklarından İcare yolu ile
tasarrufta bulunmaları caizdir. Kiraya verdiklerinde malik oldukları şeyde (menfaatte)
tasarruf etmiş olurlar. Ve böyle bir icare de sahih olur. Ancak Ebu Hanife'den
sadece hac mevsiminde icarenin sahih olabileceği de rivayet edilmiştir.
İmam eş-Şafi'ye göre
Mekke sulh yolu ile fetholunmuştur. Dolayısı ile Mekke'de bulunan arazi ve
evlerin satışı ve kiraya verilmesi caizdir.
Hanbeli mezhebinde bu
konuda İmam Ahmed'den farklı rivayetler vardır. Bir görüşe göre İmam Şafii'nin
mezhebi gibi satılması ve kiraya verilmesi caizdir. Bir görüşe göre de ne
satılması ne de kiraya verilmesi caizdir.
Rivayete göre birisi
Ahmed b. Hanbel'e sorarak «Mekke'deki evlerin satılması konusunda ne
dersiniz?» demiş o da «Hoşuma gitmiyor. Hakkında çok yasak vardır.» demiştir.
Ebu Talip'in rivayetinde ise Mekke evleri kiraya verilmez. Ancak eşyasını depo için
olursa bu caizdir, demiştir.
Kendisine «Hz. Ömer hapishane olarak1
kullanmak üzere bir ev satın almadı mı?» denildiğinde îmam Ahmed «Müslümanlar
adına satın aldı ve fâsıkları orda hapsetti» demiştir. Yine kendisine birisi
orda otursa kira vermez Öyle mi? diye sorulmuş. «Evet kira vermese de
çıkarılmaz» demiş ve şöyle devam etmiştir. Ben hacamat yapanların kiralanmasını
hoş görmem. Bununla birlikte ücretlerini de veririm. Onların ücret almamaları
gerekir.»[231]
İmam Ahmed'den bir
başka rivayette de satılması caizdir. Çünkü Hz. Ömer hap
İbn-i Teymiyye
Mekke'nin harben fethediimesi gerekçesinden hareketle, satımın da kiranın da
caiz olmayacağı görüşünü tercih etmektedir. Kanaatimce Mekke evlerinin
kiralanmasının caiz olmayacağına, eskiden beri kail olanlar şu açıdan hareket
etmişlerdir: Mekke kıyamete kadar müslü-manların eman bulduğu haram bölgedir.
Bu da Allah Teafâ'nın Mescid-i Haram hakkındaki «Mukim ve yolcu bütün insanlar
için eşit kılınan Mescid-i Karamdan...» (Hac, 25) âyetinden alınmıştır:
Âyetteki mukim (âkîf) ifadesinden orda ve etrafında meskun olanlar, yolcu
(el-bâdî) ifadesinden de Mescid-i Harama yönelip, orada haccetmek isteyenler
kasdedilmektedir. Bu yüzdendir ki bizzat İbn-i Teymiyye de Mekke evlerinin
kiraya verilmesinin ve satılmasının yasakhğına dair İmam Ahmed'den yaptığı
rivayette şöyle demektedir: «Bazıları bu konuda «Mukim ve yolcu bütün insanlar
İçin eşit kılınan Mescid-i Haram..» âyeti kerimesini deli! olarak kullanmak
istemişlerdir.»
Sahih hadis
kitaplarında sahabe ve tabiinden yapılan rivayetler, Mekke evlerinin kiraya
verilmesinin caiz olmayacağı şeklindedir. İbn-i Mace'-nin rivayetine göre Hz.
Peygamber, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer devirlerinde Mekke konak yerleri sâibe
(sahipsiz) olarak bilinirdi. İhtiyacı olan oturur, ihtiyacı olmayan da
başkasını oturturdu[232].
Rivayete göre Hz. Ömer; hacıların, arsalarına konaklayabilmeleri için Mekke
evlerine dış kapı yapılmasını yasaklardı. İlk dış kapı yapan kişi Süheyl b.
Amr idi. Hz. Ömer bu konuda kendisine haber gönderdi ve yanına çağırttı. Süheyl
Hz. Ömer'e: Ey müminlerin emiri. Müsaade buyur. Ben tüccar biriyim. Kendimi
emniyette hissetmek için iki kapı yaptırdım, dedi. Hz. Ömer «Öyle ise tamam.
Sen mazursun» dedi. Hz. Ömer'in Mekkelilere «Ey Mekke ahalisi! Evleriniz için
kapılar yapmayın ki, hacılar konaklasın» diye hitap ettiği de rivayet edilir.
İbn-i Ömer'den mevkuf
olarak rivayet edilen bir habere göre de Hz. Feygamber «Kim Mekke evlerinin
kirasını yerse ateş yemiş olur,» buyurmuştur [233].
Bu haberlerden
anlaşılan, Mekke evlerinin kiraya verilmesi yasağından maksat, Mekkenin
müslümanlann emin olduğu haram bölge oluşu ve hacda kolaylığın sağlanmasıdır.
Haccın bir meşakkat sebebi kıimmaması gayesi, Mekke evlerinin kiraya verilmesini
tecviz edemez. Bu gayeden hareketledir ki, Hz. Ömer Hac mevsiminde yiyecek
maddelerinin satılmasını yasaklar, böylece insanların sıkıntıya düşmesini,
ihtikarı ve neticede fiyatların yükselmesini önlemek isterdi.
Bu itibarla Mekkenin
özel bir yeri vardır. Bunun için Ebu Ubeyde şöyle der:
«Hz. Peygamber Mekke
için diğer yerlerden hiçbiri için koymadığı usuller koymuştur: orası kim Önce
varırsa konaklayabileceği bir yerdir. Konak yerleri satılamaz, kiraya
verilemez. Buluntusu helâl olmaz. Evleri hacıların yüzüne kapatılamaz.
Evlerden alınacak kiralar helâl olmaz. Orası müslümanlar için bir mesciddir.»[234]
Biz bu sözleri, hac
işlerine bakan, Allah'ın mübarek evinin hizmetinde bulunan ve Mekke-İ
Mükerreme'de idarecilik yapan kimselerin, hac yapmak isteyenlere gerekli
kolaylığı sağlamanın idareciler İçin mutlaka yerine getirmesi gereken bir görev
olduğunu Hz. Peygamberin bu kolaylaştırma ile emrettiğini, ondan sonra ashabın
aynı doğru yola sülük ettiklerini, hatta Hz. Ömer'in hacıların barınak sıkıntısı
çekmemelerini temin için Mekke evlerine (dış) kapılar yapmaktan yasakladığını
bilmeleri için arzetmiş bulunuyoruz. Yine bu idarecilerin, hac yapmak
isteyenlere zorluk çıkaranların ancak onları Mescid-i Haramdan alıkoymak
olduğunu ve bununla da Allah Tealâ'nın haklarında: «Doğrusu inkar edenleri,
Allah yolundan, mukim ve yolcu bütün insanlar İçin eşit kılınan Mescid-i
Haram'dan alıkoyanları ve orada zulm ile yanlış yo ta saptırmak isteyeni can
yakıcı bir azaba uğratırız» (Hac, 25) buyurduğu kimseler gibi olacaklarını
bilmelerini istiyoruz.
Yine bu idareciler
bilmelidirler ki ilk imamları olan İmam Ahmed b. Hanbel'in mezhebindeki üstün
görüşe göre Mekke evleri kiraya verilemez. İbn-i Teymiyye —ki o da ikinci
İmamlarıdır— de kiraya verilemeyeceği görüşünü tercih etmiştir. Hadi biraz
genişten alalım da İmam Şafii ile Ebu Hanife'nin bu konudaki görüşleri ile amel
etmeye cevaz verelim. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, bu İmamlardan hiçbirisi
zorluk çıkarma, ve hacılara takatin üstünde mükellefiyetler getirme konusunda
asla ruhsat vermemişlerdir.
İnanıyoruz ki biz, bu
sözlerimizle Kur'an'ın hükmüne kulak veren, Hz. Peygamberin sünnetini öğrenmeye
çalışan «bidatçi değil, ittiba sahipten olan idarecilere hitap ediyoruz. Biz
onlara «Kur'an'ın hükmü ile bu helaldir şu haramdır» diyebiliriz. Onların
uyarılmaları, onların uyanlara kulak vermeleri, hatırlatılmaları ve o
doğrultuda hareket etmeleri yeterlidir.» Doğrusu bunda kalbi olana veya hazır
bulunup kulak verene mutlaka bir ders vardır.» (Kaf, 37)
420- 5- İbn-i
Teymiyye'nin tercihlerinden bir diğeri de Hz. Peygamberin karşılıklı
mübadelelerde fazlalığın haramliğina (ribel-fadl) hükmettiği ribevi mallarda
sanat değerinin itibara alınmasını caiz görmesidir. Ribel-fadlın cereyan ettiği
yerlerden biri, altınla altının, gümüşle gümüşün karşılıklı mübadeleleridir.
Fukahanın çoğunluğu sikke halindeki altın paranın, ya da İşlenmiş süs
eşyalarının kendi cinsi ile satılması durumunda, mutlaka ağırlıklarının eşit
olması gerektiğini, fazlalığın riba olacağını söylemişler, sanat değerine
İtibar etmemişlerdir. İbn Teymiyye ise cumhurun kail olmadığı diğer görüşü
tercih etmiştir. Buna göre sanat değeri takdir edilir ve bu durumda her iki
tarafın da ağırlıkça eşit olması gerekmez. Fazlalık bulunabilir ve bu fazlalık
sanat değerine mukabil olur, riba olmaz. Kendisi şöyle der: İşlenmiş altın ve
gümüş, kendi cinsi ile eşitlik şartı aranmaksızın satışı caizdir. Fazlalık
sanat değeri karşılığında olmuş olur ve bu bir riba değildir[235].
Bu görüş İmam Malik'in
görüşüne benzemekte ve Hanbeli mezhebindeki zayıf bir rivayetle uyum
arzetmektedir. el-Muğni sahibi İbn Kudame bu hususta her iki görüşü de
açıklayarak şöyle der: «Altın ve gümüş (paraların) her iki tarafın da eşit
olması durumunda satımının caiz olması, bir tarafın fazla olması durumunda da
haram olması konusunda sağlam (as-hih) ile kırılmış (meksur) olması arasında
fark yoktur. Bu ilim ehlinden çoğunluğun görüşüdür. Ebu Hanife ve Şafiî de
bunlardandır. İmam Malikten ise sikke halinde basılmış paranın, kıymeti
karşılığında kendi cinsi ile satılabileceği nakledilmiştir. Ancak onun
tabileri bunu inkar etmişler ve imam Malik'in böyle bir görüşü olmadığını iddia
etmişlerdir. Bazı Hanbeli fakihleri de İmam Ahmed b. Hanbel'den bir rivayet
bulunduğunu naklet-mişlerdir. Bu rivayete göre, «Sağlam paranın (sahih)
kırılmış para karşılığında (eşit olarak) satılması caiz değildir. Çünkü
sanatın bir değeri vardır. Bunu altın ve gümüş üzerinde sanat icra edilmesi
için yapılan siparişlerin caiz olması delili ile anlıyoruz. Bu durumda sanki
sanat değeri altın üzerine eklenmiş olur.»
Bizim delilimiz ise
Hz. Peygamberin «Altın altın karşılığında dengi dengine, gümüş gümüş
karşılığında dengi dengine (satılabilir)» hadisi ile Ubade'nin Hz. Peygamberden
rivayet ettiği «Altın Edengi) altın karşılığın-dadir, külçesi ve sikke halinde
olanı (aynıdır), gümüş dengi gümüş karşı-hğındadır. Külçesi ve sikke halinde
olanı (aynıdır)» hadisidir. Hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir. Müslim'in Ebu'l
Eşas'dan rivayet ettiği bir hadise göre ise Muaviye ganimetler arasında elde
edilen gümüş bir kabı halkın bağışlan arasında satmasını birine emretmiştir.
Halk bu alış verişe koşuştular. Derken Ubade b. Sâmit bunu duyarak ayağa
kalktı ve şunları söyledi: «Ben Rasûlullahın altına mukabil altın, gümüşe
mukabil gümüş, buğdaya mukabil buğday, arpaya mukabil arpa, hurmaya mukabil
hurma, tuza mukabil tuz satmayı yasakladığını işittim. Ancak misli misline
peşin olarak satılırsa o başka... Her kim ziyade verir veya alırsa muhakkak
riba yapmıştır.» (Müslim, Müsakat: 80) [236]
İbn-i Kudame böylece
rivayetleri serdetmiştir. Ancak İbn-i Teymiyye bunun sanatın bir değeri
olduğunu nefyetmediğini, eğer bir değeri varsa mübadele esnasında mutlaka
itibara alınması gerektiğini, hatta sanat değerine itibar etmemenin karşılıklı
mübadelelerde bir taraf İçin fazlalık olacağını, bunsuz denkliğin
bulunmayacağını ve böyle bir muamelenin caiz olmayacağını belirtir. Ve yine
Hanbelilerce ittifakla benimsendiğine göre sanat ücreti caizdir. Mesela birisi
bir sanatkara «Bana ağırlığı bir dirhem olan bir yüzük yap, sana yüzüğün
ağırlığınca gümüş, ücretin karşılığı da bir dirhem vereceğim.» dese bu riba
olmaz. Bu caiz olduğuna göre, nasıl olur da altın ve gümüşün sanat değeri
itibara alınamaz? Buna itirazla sanatkarla yapılan akit icare akdidir ve ona verilen
bir dirhem ücrettir, (Sanat değerine karşı tutulmamaktadır.) denilemez. Zira
ibret netice ve gayeyedir. Bu da gümüş üzerinde icra edilecek sanata değer
biçilmesidir.
İşte böyle İbn-i
Teymiyye'nin pek çok tercihleri vardır ki bunlar onun derin bilgisine, geniş
ufkuna, insanların maslahatlarına daha uygun olanını, fıkhın ve şeriatın
ruhunu nasıl kavradığına delalet etmektedir.[237]
421- Daha
önceki kısımlarda, İbn-i Teymiyye'nin Hanbeli mezhebi çerçevesinde verdiği
fetvaları, mezhep çerçevesini öte aşmayan tercihlerini açıkladık- Sonra,
tahkikçi, derinlemesine konuya dalan, delilleri muvazene eden bir alim sıfatı
ile mezhepler arası mukayeseli incelemelerini zikrettik. Daha sonra mezhepler
arasında belli bir mezhebe bağlı kalmadan dolaştığı, kavrayan bir akılla,
ileriyi gören bir gözle, maslahatçi doğru bir değerlendirme ile kıyaslarda
bulunduğu bazı tercihlerini arzettik.
Alimler derler kî,
İbn-i Teymiyye'nin Talak konusunda kendine has bîr metodu vardır. Ona göre
ictihad etmiş ve sonunda dört mezhebin kabul ettiği görüşe muhalif bir neticeye
ulaşmıştır. Bu konuda talakla ilgili üç mesele vardır:
Birinci mesele: Bidi
talak. Hakkında yasak bulunan bu bidi talak, günahla birlikte vaki olur mu?
Yoksa olmaz mı? Zira yasak bulunduğundan, bir şeyin vukua gelmesi ve icraya
konu olması ile günah bir arada toplanmaz.
İkinci mesele: Talak-ı
selase (üç talak). Bir lafızda yahut bir mecliste ya da tek bir temizlik
süresi içerisinde verilen üç talakla, acaba üç talak mı vaki olur? Nitekim
talakı verenin kasdf da böyledir, iradesi ve kullandığı İbare de buna delalet
etmektedir. Yoksa, talakın üç kerede verilmesinin esas kılınması ve böylece
talakı veren kişiye tekrar müracat için fırsat tanınmasından gözetilen maksadın
gerçekleşebilmesi için üç talak sadece tek bir talak olarak mı vaki olur? Yoksa
bidi talak olacağı için ve yasağın da, yasaklanan şeyin vukuuna ve icrasına
mani olacağı için hiç bir şey vaki olmaz mı?
Üçüncü mesele: Talaka
yemin. Bir başkasını bir fiili işlemesinden alıkoyma ya da kendisinin
kaçınmasını temin, veyahut da sözünü tekit etme kasdı bulunan, fakat asla
gerçekten talak kasdedilmeyen talaka yeminle, acaba kasıt bulunmasa da talak
vaki olur mu? Çünkü sarih talak sözü dilinden çıkmış ve bir şarta bağlamış, o
da tahakkuk etmiştir.
İbn-i Teymiyye'nin
gündeme getirdiği her zaman ve mekanda kaynayan ve bu yüzden eşlerin arasını
açan meseleler işte bunlardır. İbn-i Teymiyye bu meselede sözü kızıştırmış ve
cumhurun veya dört mezhebin kail oldukları görüşe ters düşen bir görüş ileri
sürmüştür. Bu yüzden fukaha ona karşı ateş püskürmüş ve bundan dolayı
hapsolunmuştur. Hayatından bahsederken söz. sırasında buna İşaret etmiştik.
Burada biz onunla
cumhur arasındaki hilafın ölçüsünü, görüşünü üzerine bina ettiği esasları,
kullandığı delilleri, cumhurun yerleşen görüşle-rindeki bakış açısını açıklamak
istiyoruz. Daha sonra Ibn-i Teymiyye'nin ileri sürdüğü bu görüşler acaba
kendinden önce biliniyordu da kendisi onu tercihte mi bulundu? Yoksa daha önce
bilinmeyen ve bizzat kendisinin kitap ve sünnetten ulaştığı bir görüş mü olduğu
üzerinde açıklama yapmamız gerekecektir.
Şimdi bu üç meselenin
açıklanması ile işe başlayalım.[238]
422- İbn-i
Teymiyye talakı iki kısma ayırır.
1- Haram
olan talak. Bu kitapla veya sünnet ve icma ile haram kılınan talaktır ve bîdî
talak adı verilir.
2- Haram
olmayan taiak. Fukaha buna da sûnnî talak yani sünnete uygun olarak vaki olan
talak adını verirler. İbn-i Teymiyye bu talaki tarifle şöyle der: Mubah olan
talak, alimlerin İttifakı ile kişinin karısını, hayızdan temizlenip yıkandıktan
sonra ve cinsi ilişkide bulunmadan evvel, tek bir talakla boşaması, sonra
bırakarak iddetini bitirinceye kadar başka bir talak vermemesidir. Bu talaka
sünni talak adı verilir. Bu durumda kocanın, karısı henüz İddetini bitirmediği
sürece tekrar karısına dönmek istediğinde bu hakkı (rucu hakkı) mevcuttur ve
bunun için karısının ya da velisinin rızasına ve yeni bir mehre ihtiyaç
yoktur. Eğer rucu etmez de kadın iddetini tamamlarsa artık kocasından ayrılmış
olur. İdde-tin bitiminden sonra, bir talakla boşandığı karısı île tekrar
evlenmek isterse bu mümkündür. Ancak yeni bir akde ihtiyaç vardır. Sonra koca
id-det bitiminden sonra ikinci defa evlenir ve tekrar boşamak isterse açıklandığı
şekilde boşar. Üçüncü defa boşaması durumunda ise artık başka biri İle evlenmedikçe kendisine ebediyen haram
olur.[239]
Bu zikrettiğimiz talak
sünni talaktır. Kesin olarak mubahtır ve yasaklanmış değildir. Bu arzedilen
vasıf ve kayıtlardan biri bulunmadığı zaman; o talak, hakkında yasak varid olan
bîdî talak olur veya en azından Kur'-an ve Hz. Peygamber'in çizmiş olduğu şekle
muhalif bulunmuş olur. Buna göre kadın hayız halinde iken, veya bîr defa da ya
da bir tek temizlik (tuhr) müddeti içerisinde birden fazla, veyahut da cinsi
münasebette bulunduğu temizlik süresi içinde verilen talaklar bidi talaktır,
haramdır, bunların cevazına dair bir nas ya da haber gelmemiştir, aksine bu tür
talakları nehyeden naslar varid olmuştur.
Bu durumda bidi talak
üç kısma ayrılmaktadır:
1- Hayız
halinde iken verilen talak.
2- Cinsi
münasebette bulunduğu temizlik süresi içerisinde verilen talak.
3- Bir
temizlik süresi içerisinde bir defada veya aynı mecliste peşipeşine birden
fazla verilen talak.
Bu üç kısım üzerinde
her halükarda ittifak edilmemiştir. Bir kısmında, bazı durumlara göre ihtilaflar mevcuttur. [240]
423-
Kendileri ile zifaf vaki olmuş kadınların hayız halinde iken boşanmaları
durumunda verilen talakın vaki olup olmayacağı hakkında İbn-i Teymiyye şöyle
der:
«Hayız halinde iken,
cinsi ilişkide bulunulan temizlik süresi içerisinde ve (ni. kâh) mahallinin
belirlenmesinden evvel haram yollu verilen talak vaki olur mu, olmaz mı? îster
bir otsun İster üç. Bu konuda selef ve halef için bilinen iki görüş vardır.»
İbn-i Teymiyye bu
konuda temel teşkil eden şeyin Hz. Peygamberin hadisi olduğunu zikreder. Bu
hadise göre Hz. Peygamber, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah karısını hayız halde iken
boşayınca babasına «Oğluna emret karısına dönsün. Karısı hayız görsün soma
temizlensin, sonra yine hayız görsün sonra temizlensin.» buyurur. Bu tür
talakın günah olmakla birlikte vaki olacağına kail olanlar bu hadîsteki Hz.
Peygamberin, Abdullah'ın barısına tekrar dönmesini emretmesini istihbafca
(müstohaplığa) hamlederler. Yahut da vûcup ifade eden ve bağlayıcı olan bir
emirdir. Ancak Hz. Peygamber, bununla verilen talakın muteber olmasına rağmen,
kadın id-det içerisinde iken müracat etmesini murad etmiştir, derler.
Hayız halinde İken
verilen talakın vaki olmayacağını ve Hz. Peyganv berin, müracatla emretmesinin
talakın vuku bulduğunu kabullenmek manasına gelmeyeceğini iddia edenler
«müracat»tan maksat bedenen birbirlerine dönmektir demişlerdir. Zira onu
boşadiğinda adet olduğu üzere eşinden ayrılmıştı. Hz. Peygamber de Hz. Ömer'e
«Oğluna emret (birbirlerine) dönsün [müracat etsin} buyurmuş (ve iki veya daha
fazla kişi arasında müşareket bildiren) «mufâale» babını kullanmıştır. Eğer
Hz. Peygamberin maksadı seri ricat (talaktan sonra iddet içerisinde zevcasine
tekrar dönme) olsaydı sûlasi veya iltial babından olmak üzere felyerteci 'hâ veya
felyerci 'hâ buyururdu. Çünkü serî manada ricat (dönme) sadece koca tarafından
yapılan tek taraflı bir iştir. Müracat ise karşılıklı yapılan bir iştir. Böyle
olunca da, Hz. Peygamberin bu ifadesinden maksadının, bedenen birbirlerine
dönmeleri olduğu aşikardır. Sonra bu ifadeden maksat, eğer talaktan sonra
zevcesine dönmek (ricat) olsaydı, bu durumda kadının iddeti uzatılmış ve
mağdur edilmiş olurdu, ve bu caiz olmazdı. Hz. Peygamber, İbn Ömer'in hayız
içerisinde haksız yere talak vermesinin günahını kaldırmak istemiştir. (Yoksa
onun verdiği talakın muteber olduğunu ikrar etmemiştir) Öbür taraftan ricat
(zevcesine dönüş) üzerine şahit tutmak, «İçinizden de iki adil şahit getirin»
(Talak, 2) âyeti gereğince istenilmektedir. Sonra hayız halinde iken talak
vermek, ihtilafsız yasaklanmış olduğuna göre böyle bir halde verilen talak,
Şariin emrine muhalif olarak vuku bulmuş olur. Hz. Peygamber «Emrimiz
doğrultusunda olmayan her şey merduttur.» buyurmuştur. Şariin emrine muhalif
olarak işlenen her şey kabullenilerek ve bir başkasını mağdur ederek
karşılanılmaz aksine hükümsüz saymak sureti ile bizzat o işi işleyenin
cezalandırılmasına gidilir.
İbn-i Teymiyye şöyle
der:
«Haram olan talak eğer
vaki olacak olsa, o zaman Hz. Peygamberin hoşlanmadığı fesad meydana gelmiş
olacaktır. Bu fesat da, arkasından talak vermek mubah olan bir ricatla ortadan
kalkmaz. Bir faydası bulunmayan ricatla emirde bulunması Hz. Peygamberin
münezzeh olduğu bir husustur. Zira Talak vermiş bir kimse, eğer karısına dönmek
istiyorsa zaten bu hak kendisine tanınmıştır. Eğer rağbeti yoksa, bu durumda da
rucu etmeyebilir. Hz. Peygamberin, talakın, vaki olmasına rağmen zevcesine
ricatte bulunmasını emretmiş olmasında seri bir maslahat yoktur, aksine aşırı
bir mefsedet gerektirecek emirde bulunmaktan münezzeh olması gerekir. Allah
Teâlâ bidi talakı, ancak neden olduğu fesa. dm bertaraf edilmesi için
yasaklamıştır.[241]
424- Her iki
görüşü delilleri ile birlikte arzederken, İbn-i Teymryye'-nin bidi talakın vaki
olmayacağına kail olanların delillerini desteklediğini görüyoruz. Her ne kadar
tercih konusunda açık ifade kullanmıyorsa da, onların delillerinin daha
kuvvetli olduğunu açıklaması, kendisinin de onların bu görüşlerine meylettiğine
delalet etmektedir. Bu konuda şöyle demektedir:
«İkinci grubun yani
bidi talakın vaki olmayacağına kail olanların görüşünde genel olarak kabul
edilen husus şudur: İbadetler ve yasak olan akitler haram yollarla ortaya
konursa bağlayıcı (lâzım) olmazlar. Selef, Şariin bir şeyi haram kılmasını, bu
yolla yapılmış İbadet ve akitlerin fasid olduklarına delil olarak
kullanmışlardı. Bu husus onlardan tevatür yolu ile sabittir. Sonra bir şeyden
yasaklamak, yasaklanan şeyin fesadına delalet etmeyecekse; o zaman, Sariden
bize ulaşan, sahihle fesad arasını ayıracak birşey bulunmayacaktır. Sari bîr şeyi
neden olacağı mefsedetten dolayı haram kılmaktadır. Haram kılmaktan maksadı,
neden olacağı fesattan men etmek ve onu yok saymaktır. Eğer bîr şey haram
olmakla birlikte, ona helâl üzerine terettüp eden hükümler gerekecek olsa,
aynen helâl gibi bağlayıcı ve nafiz olsa, o zaman bu Şariin olmasını, ortadan
kaldırılmasını istediği fesadın yine kendince kabullenilmesi demek olur. Bu durumda
da Allah Teâlâ bir taraftan fesadı istememiş, öbür taraftan da insanları
bununla bağımlı saymış olur. Bu ise bir çelişkidir. îslâm şeriatı bundan münezzehtir.[242]
425- Bundan
biz İbn-i Teymiyye'nin hayız halinde iken verilen talakın vaki olmayacağına
kail olanların delillerini tercih ettiği, dolayisı ile de görüşlerini
benimsediği neticesine ulaşıyoruz. Bu görüş selefin ve şianm • görüşüdür. İbn
Kudame bu konuda şöyle demektedir:
«Bîdî talakla yani
kişinin zevcesini, hayız halinde veya cinsi ilişkide bulunduğu temizlik süresi
içinde boşaması durumunda, ilim ehlinin hemen hemen tamamına göre talak vaki
olur. îbn Abdilmûnzir ve îbn Abdilberr, bu konuda sadece bidat ehlinin muhalif
olduğunu söylemişlerdir. Ebu Nasr bu konuda, îbn Aliyye, Haşim b. el-Hakem ve
Şia'dan, bîdî talakın vaki olmayacağını nakletmiş-tir. Bunlara göre talak
olmamaktadır. Zira Allah Teâlâ talakın —eğer verilecekse— iddetten evvel
verilmesini emretmiştir. Emrin doğrultusunda hareket etmez de başka zamanda
boşarsa —aynen emredildiğî zamanın dışında başka bir zamanda boşayan vekil m
Görüldüğü gibi hayız
halinde verilen talakın vaki olmayacağı görüşü şiaya nisbet edilmektedir, 7.
asırda kaleme alınan «Kitabu tabsıratt'l-müteallimin'de şu satılan buluyoruz:
«Bîdî talak kocanın
yanında olmasına rağmen hayız ve nifas halinde olan, u? ay geçmeden (hamile
olup olmadığı) şüpheli olan kadının boşanmasıdır. Hepsi de batıldır.»[244]
İbn-i Teymiyye'nin,
sarice belirlenen vaktin dışında vukubulmasi sebebi ile bîdî sayılan talak
hakkındaki bakışı budur. Bu tür talakın vaki olmayacağı görüşünün delillerini
tercih etmiş olması, kendisinin de bu görüşe meyletmiş olduğunun ifadesidir.
Böylece biz onun bîdî talakın vaki olmayacağını tercih etmiş olduğuna
hükmedebiliyoruz. Şimdi ikinci meseleye yani «üç talak» [talak-ı selase)
konusuna geçelim.[245]
426- Bidat
olan üç talakın üç şekli vardır: Birincisi: «üç» lafzı ile verilen talak.
İkincisi: Bir biri peşine verilen üç talak, üçüncüsü: Farklı meclislerde fakat
tek bir temizlik süresi içinde verilen bu yüzden de Sarice verilen fırsatların
tam olarak gerçekleşemediği üç talak . Bu üç kısma, ihtilaflı olmakla
birlikte, üç ayrı temizlik süresi içerisinde verilen ve araya ricat getirmeyen
üç talak da katılabilir. İbn-i Teyrniyye bu dört şekil hakkında söz etmiş, her
ne kadar dağınık, birbirine karışık vaziyette ele alsada ve kesin çizgilerle bu
kısımları birbirinden ayırmış olmasada bunların tamamının haram olan bîdî
talak türünden olduklarını söylemiştir.
Birinci kısım: Bu üç
talakı da tek bir sözde toplamaktır. Bu da «Sen üç talak ile boşsun» veya «Sen
boşsun, boşsun, boşsun» ya da «Sen on talak boşsun» ve benzeri ifadelerle, tek
bir temizlik süresi içerisinde bo-şsmak sureti ile olur. İbn-i Teymiyye bu
konuda alimlerin görüşlerinin üçe syrıldığını söyler: .
Birincisi: İmam
Şafii'nin görüşüdür. Bu tür boşamalarda üç talak vaki olur, günah yoktur. Zira
İmam Şafii'ye göre bid'at sadece vakit açısından söz konusudur. Hayız halinde
iken veya cinsi ilişkide bulunulan temizlik süresi içinde talak verilmesi
durumunda bîdî talak söz konusu olur.
İkincisi: Bu tür taîak
haramdır. Ancak kasdı ve ağzından çıkan neyse o vaki olur. Yani üç talak
gerçekleşir. Bu İmam Malik ve Ebu Hanife'-nin görüşüdür. Son dönemlerdeki İmam
Ahmed b. Hanbel'in görüşüde böyledir. Hanbeli mezhebinden çoğu da İmamlardan
yapılan bu rivayeti tercih etmişlerdir. Sahabe ve tabiinin pek çoğundan
rivayet edilen de bu görüştür.
Üçüncüsü: Bu talak
haramdır ve ancak tek bir talak vaki olur. İbn-i Teymiyye şöyle diyor:
«Bu görüş seleften bir
gruptan nakledilmiştir. Ashaptan Zübeyr b. eLAvvam, Abdurrahman b. Avf gibi Hz.
Ali'den, îbni Mesud ve İbni Abbas'tan da rivayet edilir. Davut ez-Zahiri ve
çoğunluk tabilerinin görüşü de budur.
Muhammed el-Bakır b. Ali b. Hüseyin ile
oğlu Cafer-i Sadık'tan da rivayet edilir. Bu yüzden ae Şia'dan bir kısmı bu
görüşe kail olmuşlardır.»[246]
İbn-i Teymiyye'nin
zikrettiği dördüncü bir görüş daha vardır ki, buna göre üç lafzı ve benzeri ile
verilen üç talaktan hiçbiri vaki olmaz. Bir kısım mutezile ile bazı şiiler bu
görüştedirler. İbn-i Teymiyye «bu görüşün seleften hiçbir kimsede bulunmadığım»[247]
söylemiştir.
İbn-i Teymiyye bu
görüşlerden üçüncüsünü tercih eder ve «Kitap ve Sünnetin delalet ettiği görüş
üçüncü görüştür» der.
427- İbn-i
Teymiyye bu tercihine Kur'an'dan, sünnetten ve kıyastan deli! getirir..
Kitaptan deliîi: «Boşanma iki defadır. Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak
bırakmadır. (Bakara, 229) âyetidir. Bu ifade talakın tek bir defada vuku
bulmayacağını, aksine bir defa, arkasına tekrar bir defa daha olmak üzere iki
kerede vuku bulacağını gerektirir. Allah bu âyette boşanma iki defadır
buyurmuş, «iki talaktır» dememiştir. Bu yüzden bir kimse karısına «Sen iki
talak veya üç talak veya on talak ya da bin talak boşsun» dese bu sözlerle
ancak tek bir kere boşamış olur.
İbni Teymiyye
Kur'an'dan şu âyeti de delil olarak kullanır: Allah talaktan söz eden âyetten
sonra «Allah kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar,
ona beklemediği yerden rızık verir.» (Talak, 2-3), talakın sınırını
açıkladıktan sonra da «Bilmezsin, olur ki Al!ah bunun ardından (kalplerde sevgi
gibi) bir hal meydana getirir» (65/1) bu-yrumuştur. Şimdi kim kalkar da normal
durumları aşar ve karısını tek bir kelime veya kelimelerle üç talak boşarsa
kendi üzerine çıkış yolunu kapatmış ve Allah Tealanın kalplerde eşlerine karşı
bir sevgi yaratması sureti İle bir ha! meydana getirmesine mani olmuş olur.
Bunlar İbn-i
Teymiyye'nin Kitaptan getirdiği delillerdir. Sünnetten getirdiği deliller ise
şunlardır: Tavus, Abdullah b. Abbas'ın şöyle dediğini rivayet eder. «Hz.
Peygamber, Hz. Ebu Bekir devirlerinde ve Hz. Ömer devrinin de ilk iki yılında
üç talak tek bir talok idi. Hz. Ömer dedi ki: İnsanlar teenni ile hareket
etmeleri gereken (bu talak) konusunda acele gösterdiler. Şunu onlara infaz
edelim de cezalarını görsünler dedi ve icra etti (Müslim, Talak: 15) Yine
Müslim'in Tavus'tan rivayetinde Ebu's-Sahbâ İbn Abbasa: Bize birşeyler anlat
bakalım; Fasûlullah (s.a.v.) ile Ebu Bekir devirlerinde üç ta I Ek bir sayılmaz
mı idî? İbn Abbas:
— Evet öyte idi. Fakat
Ömer zamanında insanlar talaka düşkünlük gösterînce o da üç talakı aleyhlerine
infaz etti; cevabını vermiştir. (Müslim-Talak, 17)[248]
İmam Ahmed b. Hanbel
de İkrime'den şöyle bir rivayette bulunmuş-tur.Muttalip oğulları kardeşi olan
Rukane b. Abdulaziz karısını bir mecliste üç talakla boşamiş pişman olarak
büyük bir üzüntüye düşmüştü. Durumu Hz. Peygambere sordu. Hz. Peygamber
kendisine nasıl boşadığmı sordu. O da üç talak boşadım dedi. Hz. Peygamber
«Tek bir mecliste mi?» diye sordu. O da «Evet» dedi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber «O sadece bir talaktır.» buyurmuştur.[249]
Hz. Peygamber aynı
mecliste vaki olan üç ayrı talağı tek bir talak saydığına göre, tek bir sözle
üç talakın birden verilmesi durumunda öncelikle bir talak sayılması gerekir.
Bunlar da İbn-i
Teymiyye'nin sünneetten getirdiği delilleridir. Kıyas delilini ise şöyle
arzedebiliriz: Sari talakı belli bir tarzda mubah kılmıştır. Bu tarza aykırı olan
şey şüphesiz Allah'ın iznine muhalif olur. Aslında talak yasaklanmış (memnu)
olup, Allah sadece belirli hallerde izin vermiştir. Bu belli bir vakitte ve
belli bir sayı ile olacaktır. Verilen izne aykırı olarak verilen talak asli
yasak kapsamı İçinde kalır. Aslen yasak olan talakın meşru olan kısmı,
Kur'an'ın açıkladığı tarzda vuku bulan talak şeklidir. Meşru surette meydana
gelmeyen talak, genel yasak kapsamı içindedir. Yasak olan bir şey ise (memnu)
batıldır. Bunun da ötesinde, Sari Teala bir akdi veya tasarrufu belli bir şekle
bağlı olarak mubah kıf-mışsa, o şekle uymayan başka akit ve tasarruflar mubah
olmamaktadır. Bu konuda şöyle demektedir: «Her türlü akit bazan mubah olur.
Bazan da haram. Alış veriş ve nikah gibi. Eğer haram olan yolla yapılmışsa, Allah
Tealanın mubah kıldığı helal bir tasarrufun bağlayıcı olduğu gibi bağlayıcı ve
nafiz olmaz.»
428-
Buradaya kadar anlattıklarımız haram olan üç talakın birinci şekli, yani tek
bir kelime ya da o hükümde olan sözlerle üç talakın birden verilmesi durumu ile
ilgili İdi. Şimdi -talak sözleri peşi peşine veril-mese bile- bir mecliste arka
arkaya verilen üç talak şekline geliyoruz. Bu şekilde verilen üç talak da ancak
bir talak olarak vaki olur. Çünkü geçen delillerin hepsi bu konuda da delil
olmaktadır. Rukane hadisi bu konuda oldukça açıktır. Zira Hz. Peygamber
kendisine «Tek bir mecliste mi?» diye sormuştur. Böylece, verilen üç talakı
tek talak saymasının dayanağı, aynı
mecliste vaki olması olmuştur.
İbn-i Abbas hadisi
ise, alimler bu hadisin tekbir sözle üç talak vermeyi içerdiği gibi, birbiri
arkasında verilen üç ayrı talakı da içereceğini söylemişler, hatta bu hadisin
birbiri arkasına verilen üç talakla ilgili olduğunu, zira peşi peşine talağı
tekrar etmede tekit ihtimal bulunacağını, yani ikinci ve üçüncü defa
tekrarlanan sözlerin yeni bir talak değil de ilk verilen talak İfadesinin bir
tekidi olacağını belirtmişlerdir.
İbn-i Teymiyye'nin bu
kısımla ilgili kıyas delili de yukarda arzettiği-miz delilin aynıdır.
429- Üç
talakın ikinci kısmının hükmü de işte budur. Üçüncü kısmına yani tek bir
temizlik süresi içinde veya ayrı ayrı meclislerde verilen üç talaka gelince,
İbn-i Teymiyye bunun da bidi talak olduğunu ve ancak tek bir talak vaki
olacağını söyler. Hatta o daha ileri giderek, araya ricat girmemek kaydı ile,
iki veya üç temizlik süresi içerisinde verilen üç talakın da ancak tek bir
talak olarak vuku bulacağını söyler. Şöyle der:
«Alimlerin çoğunluğuna
göre bir temizlik süresi içerisinde verilen üç talak haramdır. Kişinin bir
talak verdikten sonra peşinden başka bir talak daha ver-mesi salahiyeti yoktur.
Ancak ricat olmaksızın ikinci temizlik süresinde ikinci talakı, üçüncü temizlik
süresinde de üçüncü talakı vermesinin caiz olup olmaması konusunda iki görüş
vardır. Her iki görüş de İmam Ahmcd b. Hanbel'den rivayet edilmiştir.
Birincisine göre böyle bir salahiyeti yoktur. İmam Malik ve Hanbeli imamlarının
çoğu bu görüştedir. Allah Teâlâ, karısını boşayan kimseye, kadın müddetini
doldurunca ve iyilikle tutmasını veyahut da güzellikle salıvermesini emretmiş,
yapabileceği üçüncü bir şık tanımamıştır.» Karısını ikinci defa boşaması ne
iyilikle tutmak ne de güzellikle salıvermektedir. Zira güzellikle salıvermek
(teşrih) iddeti bittiğinde onu serbest bırakması, onu tutmamasi-dır. Hz.
Peygamberin sözünün mefhumundan (mefhumu muhalefet) anlaşıldığına göre eğer
Rukane tekbir mecliste boşamış olmasaydı netice öyle olmayacaktı. Şöyle ki,
eğer verilen talaklar ayrı ayrı meclislerde olsaydı, adeten kadını ya. nında
olduğu için kocasının rucu etmiş olması mümkün olurdu. Ricatten sonra verilen
talak da vaki olur. Mefhum muhalefetin sükut edilen hususlarda umumu yoktur,
aksine bu durumlarda bazan tafsile ihtiyaç duyulur. Şu m
430- Bu
izahtan, İbn-i Teymiyye'nin ricattan önce diğer temizlik süresi içerisinde
verilen talakın bidi talak yani haram talak olduğuna, haram olan talakın da
vaki olmayacağına kail olduğunu görüyoruz. Buna göre, birinci talakın verildiği
temizlik süresi İçerisinde verilen İkinci talak da evleviyetle (öncelikle)
vaki olmayacaktır. Zira haramdır. Haram olan talak ise vuku bulmaz.
Doğrusu, sözünün
zahirinden vedelaletinden de anlaşıldığı gibi İbn-i Teymiyye üç talakın bir
temizlik süresi içerisinde verilmesi durumunda ancak bir talakın vaki
olacağını, ricat meydana gelmedikçe veya iddet bitip yeniden zevcesi üzerine
akdi yenilemedikçe ikinci talakın vaki olmayacağını, ikinci talaktan sonra da
aynı durumlar bulunmadıkça üçüncü talakın vuku bulmayacağını kabul eder. İbn-i
Teymiyye bu konudaki mütalasi-nı iki esas üzerine bina eder:
Birincisi: Aslında
yasak bulunan talakın ancak Allah ve Rasûlünün meşru kabul ettiği, izin verdiği
kısmı vuku bulur. Kur'ân-ı Kerim şöyle der: «Boşanma (talak) iki defadır, Ya
iyilik yaparak tutma, ya da iyilik yaparak bırakmadır.» (Bakara, 229) Bu âyet
erkekleri iki şey arasında muhayyer bırakmaktadır: Ya iyilikle eşlerini
tutacaklardır. Birinci talaktan sonra ikinci bir talak vermek iyilikle
salıvermek olamaz. Aksine Hz. Peygamberin takip edilmesi gereken bir yol
olarak belirttiği üzere, birinci talaktan sonra artık iddeti bitinceye ve
Allah'ın lutfu ile boşayan kocasından müstağni kalıncaya kadar, artık ikinci
talak vermemesidir. Zira birinciden sonra verilen ikinci talakın kadına zarar
vermek ve onun iddetîni uzatmak İçin hileye başvurmaktan başka hiçbir faydası
yoktur. Birileri şöyle diyebilir: «Hz. Peygamber, tek bir mecliste üç talak
boşadığı için Ru-kane'ye itiraz etmiş ve ona ricat etmesini emretmiştir. Bu
hadisin mefhumu muhalifi, eğer ayrı ayrı meclislerde boşamış olsaydı verilen
talakların vaki olacağına delalet eder.» İbn-i Teymiyye buna cevap vermekle ve
mefhumu -muhalefetin umumu olmadığını, sözle belirtilen hususun [mantûk)
zıddına mefhumun delalet etmesinin söz konusu olmadığını söylemekte ve buna
dair m
Âyet işaret ve ibaresi
ile İddeîin bitiminden önce (ikinci bir) talak verilmemesinin vücubunu, talakın
iyilik yaparak salıvermeye veya iyilikle tutmaya ters düşmemesini ifade eder.
Kurtubi bu konuda şöyle der: (İbn Abbas Hadisi hakkında) el-Bacinin yorumu,
el-Kiya el-Taberi'nin hadis alimlerinden naklettiği izah tarzıdır. Yani
«İnsanlar şu üç talakla bo-şadıklarım onlar bir talakla boşuyorlardı. Yani
onlar her temizlik süresi İçinde ayrı bir talak vermiyorlar, bütün iddet
içerisinde sadece bir talak veriyorlar ve böylece kadının iddetini bitirip
ayrılıyordu. Kadı Ebu muhammed Abdullvahhab bu sözü şöyle açıklar: (Hz
Peygamber ve Ebu Bekir devirlerinde ve Hz. Ömer'in hilafeti döneminin ilk iki
yılında) insanlar üç talaka acele ile koyulunca, o da aleyhlerine infaz etti .[251]şeklindeki
rivayetine daha uygun olduğunu da belirtir.
İkincisi: Üç talak
konusunda görüşlerine temel teşkil eden ikinci esas şudur: Hakkında nehiy
(yasak) bulunan ve seran haram kılınan her türlü akit ve tasarrufların, İcra
edilmesi batıldır. Sâri böyle bir tasarrufu yürürlüğe koymaz ve kişiyi onunla hükümlü
tutmaz. Zira kişi ancak Sarice benimsenen ve hakkında yasak bulunmayan şeylerle
yükümlü tutulur. Konu ile ilgili İbn-İ Teymiyye'nin sözleri şöyledir: «Bu
konunun aslı şudur: Allah'ın yasakladığı, bazı durumlarda helal, diğer bazı
durumlarda da haram kıldığı herhangi bir şeyin hükmü şöyle olur: Haram olan,
helal gibi sahih ve nafiz olmaz, helalin üzerine hüküm terettüp ettiği gibi
haram üzerine hüküm terettüp etmez. Helalin işlenmesi ile gözetilen maksadın
hasıl olduğu gibi haramın irtikabı iie de maksat hasıl olmaz [252]«Bir
şeyin yasaklanması, o şeyin fesadını gerektirir.» şeklindeki sözün anlamı da
budur. Bu sahabe, tabiin ve müchetid imamların çoğunun benimsedikleri yoldur.
İbn-i Teymiyye'nin fıkıhçı aklı, Sâri Taâlanın hem bir şeyden veya belli bir
durumdaki bir tasarruftan yasaklayıp, hem de onu geçerli ve bağlayıcı kabul
etmesini, İslam ahkamı ile hükmedecek kadının, böylesi haram oîan bir
tasarrufun icraya konulmasına hükmetmesini bir türlü tasavvur edememiştir.
Böyle bir tutumu İbn-i Teymiyye caiz görmemiş bu yüzden de, şarün yasakladığı
şeylerle İnsanları yükümlü tutmaması, haram kıldığı şeyleri yürürlüğe koymuş
olmaması için, hakkında yasak bulunan her türlü talakın vukuuna cevaz
vermemiştir.
431- Diğer
taraftan talak aslında caiz olmayan bir tasarruftur. Allah belli kayıtlar
çerçevesinde mubah kılmıştır. Bu kayıtlar çerçevesinde bulunmayan her talak
batıl ve anlamsız bir tasarruf olmuş olur. İbn-i Kayyım bu hususu
açıklamıştır. Biz burada, hocası İbn-i Teymiyye'nîn görüşünün açıklık kazanması
için onun açıklamasını zikredeceğiz. Özetle 2a-du'l-meâd'da şöyle demektedir:
«Haram olan talakın vuku bulmayacağı-nı savunanlar, kesin olan nikahın ancak
kitap, sünnet ya da icmadan kendisi gibi kesin bir delille ortadan kalkacağını
söyler. Eğer bu üç kaynaktan kesin bir delil bulursanız nikah hükmünü
kaldırınız. Başka türlü de nikahm kaldırılmasına imkan yoktur. Haram olan talak
nasıl vaki olabilir. Böylesi bir talakın meydana gelmeyeceğine dair deliller
pek çoktur. Allah haram talakı meşru kılmamış, böyle bîr tasarrufa izin
vermemiştir. Bu durumda nasıl sıhhatinden ve geçerliliğinden söz edilir.
Boşayan kişiye Allah hangi yetkiyi vermişse, ancak onu kullanabilir ve ancak
bu yetki içerisinde verdiği talak geçerli olur. Bunun içindirki verilen dördüncü
talak vukubulmaz. Çünkü böyle bir yetkisi yoktur. Bilinen bir husustur ki,
şahsın haram talaka yetkisi yoktur. Bu konuda mezun da değildir. Allah, karısı
hayız halinde ve cinsi münasebette bulunduğu temizlik süresi İçinde iken kocayı
talak konusunda kısıtlama (hacr) altına almıştır. Buna rağmen kocanın vermiş
olduğu talak vuku bulacaksa, bu yasağın ve Allah'ın kısıtlama altına almasının
bir anlamı yoktur. Hem de bu durumda sözlü tasarrufların, vuku bulmasını
önlemek konusunda kadının kısıtlama (hacr) anlaşması yapması, Allah'inkinden
daha kuvvetli olur. Zira kadının hacr kararı olması durumunda kısıtlanan
kimsenin sözlü tasarrufları hükümsüz olmaktadır. Sonra Allah Teala bu tür
talaka buğzettiği ve vuku bulmasını sevmediği için yasaklamış, buğzettiği
şeyin gerçekleşmemesi için onu haram kılmıştır. Böyle bir talakın sahih ve
geçerli kabul edilmesi bu maksada ters düşmektedir. Bu tür talak vuku bulmaz.
Zira haramdır ve hakkında yasak mevcuttur. Yasak (nehiy), nehyedilen şeyin
fesadını gerektirir. Buna rağmen biz böylesi bir talakı sahih kabul edersek, o
takdirde, sıhhat ve fesat açısından yasaklanılan tasarruflarla, izin verilenler
arasında bir fark kalmaz. Bunlar nikahla talak arasında bir benzetme yaparak
şöyle demektedirler. Yasak olan bir nikah, sade bu yasaktan dolayı sahih
olmuyor da, nikahla talak arasında ne fark var kî, talak sahih ve geçerli
oluyor? Nikah konusunda Allah'ın haram kıldığı şekilleri nasıl iptal ediyorsunuz
da, talak konusuna gelince Allah'ın haram kıldığı ve yasakladığı şekilleri
onaylıyor, sahih kabul ediyorsunuz. Yasak her iki yerde de ya' saklanan şeyin
butlanını (hükümsüz oluşunu] gerektirir.[253]
432- İbn-i
Teymiyye'nin haram olarak talak hakkındaki düşüncesi budur. Haramhk ister
vakitte, ister adedte olsun, farketmez her iki ta dirde de haram olan talakın
vaki olmayacağı görüşündedir. Bu konuda Ibn-
Teymiyye, üç lafzı ile
verilen talakın sadece tek bir talak olarak vaki olacağını benimseyen bazı şia
imamlarının yolunu tutmuştur. Bunlar, hayız halinde verilen talakın bir temizlik
süresi içerisinde verilen müteaddid [birden fazla) talakın, araya ricat veya
akdin yenilenmesi durumları girmediği sürece ikinci telakin vaki olmayacağı,
vuku bulacak üç talakın ancak araya iki defa ricatın girmesi ile söz konusu
olabileceği görüşünü benimsemektedirler.[254]
Bunlar talak konusunda
İbn-i Teymiyye'nin düşünceleridir. Delilleri ile arzetmiş olduk. Bu konuda o,
İslam toplumu içerisinde meşhur olan dört mezhebin imamına da muhalif bir
neticeye ulaşmıştır.
Bu konuda dört imamın
mevcut delilleri vardır. Onlar konu ile ilgili İbn-i Teymiyye'nin kullandığı
hadislerin çoğunu zayıf buluyorlar, bazılarının da yorumunda ona muhalefet
ediyorlar. Nitekim «Talak iki defadır» (Bakara, 229) âyetinin tefsirinde de onu
muhaliftirler. İmamlar Hz. Ömer'den sonra, verilen üç talak olarak vuku
bulacağına dair icmanın gerçekleşmiş olduğunu iddia etmektedirler. Bu icmanın
da elbette -ilan edilmese ve bizce bilinmese bile- bir dayanağı vardı. Mutlaka
bu dayanak Hz. Ömer'e muvafakat eden sahabece biliniyordu. İçlerinde Hz. Ali,
İbn Ab-bas, Zeyd b. Sabit gibileri de varken, onların delilsiz Hz. Ömer'e muvafakat
etmeleri düşünülemez. İcma ise kesin ve bağlayıcı bir delildir. Her ne kadar
icmanın dayanağı aslında zanni bir delil olsa da ondan, icma vaki olan hüküm
doğrultusunda istinbatta bulunulması ve üzerinde icma-ya katılan herkesin fikir
birliği etmesi, icmanın dayanağını zannilik mertebesinden katilik mertebesine
çıkarır. Muhammed ümmeti de kesinlikle bilinmelidir ki, sapıklık üzerinde görüş
birliği etmezler.
İbn-i Teymiyye bu
konuda, icmanın bulunmadığını, söyleyerek onlara cevap verir. Konuyu
karşılaştırmalı ve derinlemesine öğrenmek isteyen Zadu'l-mead'dan okusun. [255]
433- Bu konu
İbn-i Teymiyye'nin Talak konusunda içtihad ettiği meselelerden seçtiğimiz
ikinci meseledir. Bu meseleyi seçmemizin sebebi, İbn-i Teymiyye'nin bu meselede
dört mezheb çerçevesinden veya en azından dört mezhep içerisinde meşhur olan
görüşlerden ayrılmış olması, dört mezhep içerisinde unutulmuş görüşlerin
bulunduğunu ve bu görüşlerin dayanaklarının kendi görüne yaklaştığını veya
onunla uyum arzettiğini iddiada bulunmasıdır. Bununla bundan önceki üç talak
meselesini inceleme konusu olarak seçmemizin bir başka sebebi de Mısır (Medeni)
Kanununun talakla ilgili hükümlerde her ne kadar tam bir uyum olmasada kısmen
Ibn-I Teymiyye'nin görüşleri doğrultusunda hareket etmiş olmasıdır. Kanunun
neleri alıp neleri bıraktığının anlaşılması için konu ile ilgili İbn-i Teymiyye'nin
görüşünü açıklayacağız:
İbn-i Teymiyye, akıllı
bir kimsenin dilinden kasıtlı olarak talak sözü çıkması durumunda, kullandığı
ifadelerin üç kısma ayrılacağını söyler: Birincisi: Kullandığı ifadenin derhal
talakın İnşasına delalet etmesi, bir şarta bağlı ya da gelecek bir zamana
izafe edilmiş olmaması. Mesela kişinin zevcesine «sen boşsun, sen boş ol»
(Arapça ifadeleri ile enti talik, entı mutallaka, enti talâk) ve benzeri
ifadeleri kullanması. Bu gibi ifadelerle talakın vaki olacağında şüphe yoktur.
Zira söz, tasarrufa ehil olan kimsoden, ilgili mahalle (zevceye) izafe edilerek
çıkmış, ortada talaktan başka bir manaya delalet edecek bir delil de
bulunmamıştır. Aksine sözün zahiri, halin delaleti ve kullanılan ifadenin
anlamsız (boş) söz olmaktan korunması gibi nedenler talakın vaki olmasını
gerektirir. Böyle bir durumda talakın vuku bulmaması hem akla hem de nakle ters
düşer.
İkincisi: Derhal
talakın vukunu gerektirecek bir ifade kullanmayıp açıklığı İle talak üzerine
yemine delalet eden bir söz sarfetmesi. Bu ister bir şeyin yapılması veya bir
şeyden geri durulması ister bir başkasına bir şeyi yaptırmak veya bir şeyden
alıkoymak için olsun, isterse bir şeyi tasdik makamında bulunsun farketmez.
Bütün bu durumlarda talak üzerine yemin etmiş sayılır. Mesela birisi: «Bana
talak gereksin ki mutlaka şunu yapacağım, talak gereksin ki sen mutlaka şunu
yapacaksın" veyahut da «Bana talak gerek olsun ki bunu şu fiyata satın
aldım.» ve benzeri ifadeleri söylese bu ifadeler yemin olur. Bu ifadelerle
talak meydana gelir mi?
İbn-i Teymiyye dört
mezhep imamlarının, bu konuda iki görüşleri olduğunu söyler: Birincisi: Vaki
olmaz şeklindedir ve bunun Ebu Hanife'nin mezhebinde açıklandığını (mansûs),
Kaffal, Ebu Said el-Mütevelli gibi Şafii İmamlarından bir grubun da bu görüşte
olduğunu, söyler ve şöyle der:
«Doğu ülkelerinde
Cezire'de, Irak'ta, Horasan'da, Hicaz'da, Suriye bölgesinde ve Mağrib (Kuzey
Afrika) ülkelerinde bizzat bu görüşle fetva verilmekte ve kazada
bulunulmaktadır. Bu görüş Davud ez-Zahiri ve îbn Hazm gibi tabileri-nin, pek
çok Magrib Maliki ve daha başka alimlerinin görüşleridir. îmam Ah-med b.
Hanbei'den nakledilen sözü de buna delalet etmekte ve onun mezhebinin genel
prensipleri pek çok yerde bu görüşü teyid etmektedir.»
İkinci görüş: Yeminin
gereği yerine gelmezse talak vaki olur. Bu görüş, dört mezhebin meşhur olan
görüşüdür. Kişi, üzerine yeminde bulunduğu şeyi yapmazsa talak gerçekleşir.
Yine talak üzerine yemin etmesi ve yalancı
olması durumunda da talak meydana
gelir. Çünkü bu
durumda, talakı bir şey üzerine bağlamış (talik) ve talakın bağlandığı
şey de vücuda gelmiştir. Dolayısı ile talak da meydana gelecektir.
Bu konuda da üçüncü
bir görüş daha vardır: Buna göre talak meydana gelmez. Yemin keffareti vermesi
gerekir: Yani on fakiri doyuracak (veya giydirecek) ya da üç gün oruç
tutacaktır.
Üçüncü kısım: Bir
şarta bağlı olarak talak sözünün kişinin ağzından çıkması durumu. Eğer bu ifade
ile, şartın vukuu anında talakın meydana gelmesini kasdediyorsa, cumhura göre
şartın tahakkuku ile talak da gerçekleşir. İbn-i Teymiyye de bu görüştedir.
Ama şartın tahakkuku
anında talakın vukuunu kasdetmez de, bir işe yöneimek ya da bir işten geri
durmak için bu ifadeyi bir vasıta olarak kullanmak amacında olursa, bu
takdirde, kullandığı şarta bağlı talak sözü yemin hükmünde olur. Bunda da iki
görüş vardır: Birincisine göre, bir şey vaki olmaz. İkincisine göre ise yeminin
gereğini yerine getirmeme durumunda talak meydana gelir. Birinci görüşte
olanların bir kısmına göre, üzerine yemin keffareti vermesi gerekir. Diğer
kısmına göre ise talak vaki olmayacağı gibi
keffaret de gerekmez.
434- İbn-i
Teymiyye, talakın yemin ya da yemin hükmünde olması durumunda herhangi bir şey
vaki olmayacağını ve kişiye yemin keffareti gerekeceği görüşünü tercih
etmektedir. Buna göre «Bana talak gereksin ki şunu yapacağım» diyen kimse için
talak meydana gelmez ve yemin keffareti vermesi gerekir. Yine talak bir şeye
bağlayan ve bununla bir şeyi yapmayı veya ondan geri durmayı ya da bir
başkasını bir işten alıkoymayı kasdeden bir kişinin talakı da vaki olmaz ve
yemin keffareti vermesi gerekir. İbn-İ Teymiyye bu görüşü tercih ve teyid
etmektedir. O gerçekten talak vermek kasdedilmeyen bir şeye bağlı talakın ve
yine talak üzerine yapılan yeminlerin talak olarak vukubulmayacaklarını ve yemin
keffareti gerektirecekleri görüşündedir. Ve buna çeşitli deliller getirmektedir
ki, bunlardan bir kısmı şunlardır:
Birincisi:
Kişi talakı bir şeye bağlamakla yemin kasdederse veya talak yemin şekli ile
olursa, bu yemindir. Yeminin gereği yerine getirilmediği takdirde keffaret
gerektir. Hz. Peygamber: «Kim bir şey üzerine yemin eder, sonra onu bozmayı
sadakat göstermekten daha hayırlı görürse (yemini bozsun) daha hayırlı
gördüğünü yapsın.. Yeminin de kefaretini versin.» buyurmuştur. Bu ifade ister,
Allah adı ile yapılan yeminler olsun, ister başkası ile, müslümanların
yaptıkları bütün yeminleri içine alır.
İkincisi:
Allah Teala şöyle buyurmaktadır: Allah size rastgele yeminlerinizden dolayı
değil, bile bile ettiğiniz yeminlerden ötürü hesap sorar. Yeminin keffareti,
ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut giydirmek ya
da bir köle azad etmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yeminlerinizin
keffareti budur. Yemin ettiğinizde yeminlerinizi tutun..» (Maide, 89) Âyet,
burada geçen keffaretin, mükellefin yapacağı her türlü yeminin keffareti
olduğu konusunda açıktır ve bu konuda yeminin, Allah (adına) yapılması ile
-günah itibar edilmemesi ve hakkında açık bir yasak bulunmaması kaydı ile-
Allahtan başkası [adına) yapılması eşittir.
Üçüncüsü:
«Allah şüphesiz size, yeminlerinizi keffaretle geri almanızı meşru
kılmıştır... (Tahrim, 2) âyeti kerimesidir. Talak üzerine yapılan yeminler de
burdaki umumi ifadenin, altına dahildir. Çözülme (geri alma) şekli de Allah
Teala'nın bildirdiği keffaret
olmaktadır.
Dördüncüsü:
Allah Teala Talak suresinde şöyle buyurmaktadır. «Ey Peygamber! Kadınları
boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşa-yin ve iddetî sayın;
Rabbiniz olan Allah'tan sakının; onları -apaçık bir hayasızlık yapmaları hali
bir yana- evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasın-İar. Bunlar Allah'ın
sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim açarsa şüphesiz kendine yazık etmiş
olur. Bilmezsin olur ki, Allah bunun ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal
meydana getirir.» (Talak, 1). Talakın da yeminin de sınırları vardır. Yemin
olan bir şeyin, talak sınırı içine sokulması doğru değildir. Konu ile ilgili
olarak şöyle diyor: «Müslümanların, Allah'ın Rasulûne indirdiği şeylerin
sınırlarını bilmeleri, neyin talak, neyin yemin sınırlan içine girdiğini
öğrenmeleri ve bu konularda Allah ve Rasulûnün hükmü ile hükmetmeleri, Allah'ın
sınırlarını aşarak, yemin hükümlerine tabi kılmamaları gerekir. Zira bu
Allah'ın Kitabına, Rasulûnün sünnetine muhaliftir. Her ne kadar bu konu
müslüman alimlerin çoğunluğunca birbirine karıştırrtmışsa da, bazılarınca
bunların arası ayrılmıştır. Sahabe ve tabiinden bu ikisi arasını ayıran
kimseler, müslümanlar katında bunları birbirine karıştıranlardan daha yüce bir
şerefe sahiptirler. «İtibar» denilen ve en sağlam ve açık olan kıyas şekli bu
ikisinin arasını ayıranların görüşlerinin doğruluğuna delalet etmektedir.
Üstelik talakla yeminin arasını ayırmada, müslümantann dünya ve ahiretleri
için menfaatleri söz konusudur. Bu ikisini bir tutup da aralarını ayırmayan
kimseler, bu karıştırmanın sonunda kendilerini ya bir çıkmaz ve altından
kalkılmaz bir külfet içinde ya da şeriata karşı hile ve desise içerisinde
bulmuşlardır. Mesela yemin lafızlarında baş vurulan hileler, nikahın fasit
sayılması için yapılan hileler (Şafiilerce talak sayılmaması için fesh
sayılan) hul' hileleri, hülle şeklinde icra edilen hileler, hep bu iki şeyi
birbirinden ayırmamanın neticelerindendir. Allah gönderdiği peygamberi ile
müslümanları en doğruya ulaştırmış ve şöyle buyurmuştur: «O peygamber, onlara
uygun olanı emreder ve fenalıktan meneder. Temiz şeyleri helal murdar olan
şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir.»
(Araf, 157)
435- Şu
halde, İbn-i Teymiyye, kendisinden yemin kasdedilen talakla, talak üzerine
yapılan yeminlerin her iki kısmında da talak vaki olmayacağı, yemin olduğu
İçin kişiye yemin keffareti gerekeceği görüşündedir. Görüşünü zikrettiğimiz
delillere, kıyasa ve
maslahata dayandırmaktadır. Kıyas,
bu tür ifadelerin talaka değil de yemine daha yakın olduğunu ortaya koymakta
ve bu İfadelere yemin hükmünü vermeyi gerektirmektedir. Zira kişi bu
İfadelerle karısını boşamayı ne kastetmiş ne de dilemiştir. Bu ifadelerde
yemin manası talak manasından daha açıktır. Zira bunlarla sadece bir işten vaz
geçirmek veya geri durmak, bir işi yapmaya veya yaptırmaya ya da tasdik etmeye
veya yalanlamaya itici bir unsur olarak kullanmak kasdedilir. Bu saydıklarımız
ise talakta değil yeminde gözetilen maksatlardır. Herkes niyyetine göre hesaba
çekilir; kişinin sarfettiği sözlere, mana ve gayesi ile uyuşan hükümler
verilir.
Maslahata gelince bu
ikisi arasını ayırmamada yaygın bir
mefsedet vardır. Çünkü bu ifadelerle ağızdan çıkan talakın vukuuna dair fetva
vermek, insanları kasdetmedikleri bir
çıkmaz içine ve kaldıramayacakları
ağırlıklar altına sokar. Zira evlilik bağlan kopar. Halbuki insanlar bu bağların
kopmamasını istemektedirler. Bu yüzden, Allah'ın dininde hileye başvurmaya
çalışırlar. Ya hülle yoluna, ya da talak adedine itibar edilmemesi için İmam
Şifii'nin fesh kabul ettiği hil' yoluna başvuruyorlar, bunlar Allah'a karşı
kullanılması caiz olmayan hilelerdir. Uygun olan, bu durumlara meydan
vermeyecek açık hükmü kabul etmektir.
436- Burada
birisi çıkarak şöyle diyebilir: Keffaret söz konusu olan yeminler sadece Allah
Teala adına yapılan yeminlerdir. Zira bilinen ve meşhur olan yemin, Allah adına
yapılan yemindir. Eğer her çeşit yeminin keffareti gerektireceğini kabul
edersek Peygamber'e veya bir yere yemin edip de yeminin gereğini yerine
getirmeyen kimseye yemin keffareti gerekirdi. Halbuki müslümanlardan hiçbir
kimse yeminleri bu şekilde bir tamime (genellemeye) gitmemiştir.
İbn-i Teymiyye bu
itiraza cevap verir ve günah sayılan yeminlerle, hakkında yasak bulunan
yeminlerin keffareti gerektiren yeminler altına S'i'mediğini söyler. Günah ve
hakkında yasak olan yeminlere bir şahıs ya °a put adına yapılan yeminlerdir.
Diğer yeminlerde ise keffaret gerekir.
Bu esasa göre İbn-i
Teymiyye yeminleri üç kısma ayırmaktadır:
Birincisi:
Allah adına yapılan yeminler. Bu tür yeminlerde, yeminin gereğini yerine
getirmeme durumunda keffaret
vermek vaciptir. Bu hulusta sadece bazı cüzî hükümlerde ihtilaf vardır. Temelde farklılık yoktur.
İkincisi:
Allah'tan başkası adına veya Allah'tan başkası için yapılan yeminler. Bunlar,
babasına veya Kabe'ye veya mahlukattan başka birine yemin etmek gibi herhangi
bir mahlukun adına veya onun hakkı için yapılan yeminlerdir. Bu yeminlere
hürmet gerekmez ve yemin olarak da vuku bulmaz, bozulması durumunda keffaret
gerekmez. Üstelik bu tür yeminler seran yasaktır, caiz değildir.
Üçüncüsü:
Allah için yemin akdetmek. Bu adakta (nezir) söz konusudur. Bu konuda talakı
da adak yerinde tutmuştur. Bu yüzden şöyle der: Allah için akdedilen yeminlere
gelince bunlar iki kısımdır:
Birincisi:
Maksadın sadece bir işi yapmak veya ondan geri durmak için bir itici unsur
olarak kullanılması olmayıp, onunla Allah yaklaşma amacının güdülmesi. Bu tür
yeminler adaktır [nezir). Sahih hadiste Hz. Peygamber «Adek keffaretinfn yemin
keffaret! ile aynı olduğunu» söylemiştir. Yine Hz. Peygamberden sabit olduğuna
göre şöyle buyurmuştur: «Kim tEût konusunda Allah'a adakta bulunursa, adağını
yerine getirsin. Kim Allah'a isyan konusunda Allah'a adakta bulunursa Allah'a
isyan etmesin.» Eğer insanın kasdı adağını yerine getirmek sureti Üe Allah'a
ta-atte bulunmaksa adağını yerine getirmesi gerekir. Taat olmayan bir şeyi
adamişsa yerine getirmesi caiz olmaz. Ancak adağı yerine getirmemesi durumunda
selefin çoğunluğuna göre yemin keffareti vermesi gerekir, imam Ahmed b.
Hanbei'in de görüşü bu şekildedir.»[256]
İkincisi:
Maksadın sadece bir şeye teşvik veya ondan alıkoyma; tasdik veya yalanlama
olması. Bu tür ifadeler adak, talak, köle azadı ve nezirle iigili bîr çok
meseleler girer.
Bu sonuncu türden olan
ifadelerin hükmü hakkında alimlerin farklı üç görüşü vardır: Birincisi: Yeminin
gereğini yerine getirmemesi durumunda üstlendiği şey tahakkuk eder. Mesela
talaka yemin etmişse talak, köle azadına yedin etmişse azad gerçekleşir^ bir
sene oruç tutalım demişse, tutması gerekir. İkincisi: Hiçbir şey lazım gelmez.
Zira Hz. Peygamber «Kim yemin edecekse Allah adına etsin, ya da sussun,» bir
başka rivayette «Allah'tan başkasına yemin etmeyin» buyurmuştur. Üçüncüsü:
Bunlar yemindir ve yerine getirilmemesi durumunda keffaret icab eder.
İbn-i Teymiyye'nin
tercih ettiği görüş de bu sonuncusudur.
437- Bu
ifadelerden ve yaptığımız nakillerden de anlaşılıyor kî; İbn-i Teymlyye, yemin
kasdedilen talakın vuku bulmayacağı şeklindeki görüşünü, öncekilerin adak
hakkındaki sözlerine, keffaretin vacip olması açısından talak ve taat üzerine
yapılan yeminler hakkındaki görüşlerine bina etmiştir.
Doğrusu, şarta bağlı
talakın, şartın meydana gelmesi anında vuku bulmayacağı şeklindeki hüküm on
iki imama mensup şianın (imamiyye - İsna aşariyye) görüşüdür. Bizzat
kitaplarında bu görüşe temas etmişlerdir. «Ki-tabu tabsırat'il-muteallimin»
adlı eserin haşiyesinde şu ifadeler bulunmaktadır:
«Fukaha ıstılahında
«şart», hastanın iyileşmesi, yolcunun gelmesi gibi, olup olmaması mümkün olan
şeylerdir. «Sıfat» ise güneşin batması gibi muhakkak vuku bulacak şeylerdir.
Talakın bunlardan herbirine bağlanması bâtıldır.» [257]
Tabsıra'da de şöyle denmektedir:
«Talak şarta bağlı
olmaksızın ancak «sen boşsun» sözü gerçekleşir. îmamiy-ye'ye göre talakı bir
şarta bağlamakla talak meydana gelmez. Ancak bağlama halihazırda mevcut bir
şeye yapılmışsa bu durumda talak meydana gelir ki görüldüğü gibi bu durumda da
talakın şarta taliki değil aslında derhal talakm vücuda getirilmesi söz
konusudur.»
Talaka yerjıîn meselesinde
keffaretin gerekeceğine dair Imamİyyede mevcut bir görüşe rastlamıyoruz. Bizzat
talaka yemin konusuna değinerek, buna keffaretin gerekeceğini söyleyen hiçbir
fakihin varlığını da bilmiyoruz. İbn-i Teymİyye'nin, sözünün gelişinden, bunu
köle azadı, oruç tutma, sadaka veya hac gibi [taatler) üzerine yapılan
yeminlere kattığı gözükmekte ve talaka yemini, kişinin «Şunu yapmazsam veya
şunu yaparsam üzerime haccetmek lazım olsun.» demesi gibi mütala etmektedir.
Şüphesiz bu ve benzeri
ifadeler hakkında bazı fakihterden verine getirmemesi durumunda keffaretin
gerekeceğine dair sahih nakiller yapılmıştır. Bunda da bir şüphe yoktur. Zira
adak nevilerinden birini teşkil eder ve kuşkusuz bir taat ve Allah'a
yaklaştıracak bir vasıta özerine adakta bulunulmuştur. Yerine getirilecek,
getirilmediği takdirde de keffaret verilecektir. Bunlarda şüphe yoktur. Asıl
şüphe konusu «Şunu yaparsam bana talak vacip olsun» ifadesi ile «Şunu yaparsam
üzerime hac veya köle azadı ya da oruç vacip olsun,» ifadesi arasındaki benzerlik
hususundadır. Çünkü bunlarla talak arasındaki farklılık açıktır. Zira oruç,
hac, köle azadı kişiyi Allah'a ulaştıracak yollardan (kurbet)dır. Bunlarda
adak manası ve adanan şeyi yerine getirmekle bir taat işlenmiş olacağı oldukça
açıktır. Keffaret haddi zatında bir iyiliktir. Eğer yeminin gereğini yerine
getirmezse, bir iyiliğin yerine başka bir iyilik ikame edilecektir demektir.
Bu durumda da Şariin keffaretten gözetmiş olduğu mana gerçekleşmiş ve yerine
getirilmiş olur. Ama talak böyle değildir ki. Zira talakta bir iyilik yoktur.
Hatta talak helaller İçerisinde Allah'ın en çok buğzettiği bir hükümdür. «Kim
Allah'a itaat hususunda bîr adakta bulunursa ona riayet etsin»
şeklindeki, Hz.
Peygamberin sözünün geneİ kapsamı içine de girmez. Aynı cinsten bir vacip
bulunan, Allah'a ulaştıracak yollardan (kurbet) adanan şeylere de benzerlik
arzetmez. Bu durumda nasıl keffaret gerekebilir. Sonra talak aslında kişinin
kendisine helal olan şeyi haram kılması, hikmet sahibi yüce Allah'ın meşru
kıldığı nikah nimetinin izalesi demektir. Böyle olunca nasıl olur da, köle
azadı, hac, oruç ve zekâta [sadaka) kıyas edilebilir.
438- Bu
konuda es-Sûbkî [258]İbn-i
Teymiyye'yi tenkide tabi tutmuş ve onu yaptığı bazı nakillerde suçlamaya
gitmiştir. Bu nakillerden bazılarında ilave yapmakta, diğer bazısında da
atlamakta bulunmakla onu itham etmiş, konu Üe ilgili hüküm çıkarışına ve
yaptığı kıyaslara karşı çıkmıştır.
Önce talak ve köle
azadı üzerinde yapılan yeminlerin Allah adına yapılmış yeminler olduğunu
saymasına karşı çıkmış ve şöyle demiştir: «Allah için akdedilmiş.» (ma'kûdetün
lillah) sözü île eğer bunlarla Allah'a yaklaşmış olmayı kasdediyorsa, talak
üzerine yapılan yeminin böyle bir özelliği yoktur. Yok bu sözle hac gibi,
sadaka gibi Allah için yapılması vacip olan bir şeyin yapılmasını yüklenmez
manasını kastediyorsa, talakta bu anlam da yoktur. «es-Sübki bu ifade ile,
Allah adına yapılan yeminle, talak üzerine yapılan yemin arasında benzerlik
bulunmadığını ifade ile İbn-i Teymiyye'yi tenkid etmektedir.
es-Sûbki, sahabe
devrinde talakın «müslümanlarm yaptıkları yeminler» dahilinde itibar
edilmediğini zikreder ve ilk kez Haccac b. Yusuf es-Sakafi tarafından beyat
yeminlerine sokulduğunu söyler ve şöyle der: «İbn-i Teymiyye'nin «Bu
müslümanlarm yaptıkları yeminlere ve beyat yeminlerine dahildir.» ifadesi ve
bu konuda ihtilaf olduğunu bilmediği iddiası yerinde değildir. Beyat
yeminlerine talak ve köle azadının da sokulur olması Haccac zamanından başlar.
Haccac beyat yeminlerine talakr da katmış, beyat alırken müslümanları böyle
yemine zorlamış, talaka yemin o vakitten bu yana yapılagelmiştir.»
Sonra es-Sübki şöyle
diyor:
«Birinin «müslümanlarm
yeminleri» ifadesinden kasdı ya Allah Teâlâmn müslümanlara, üzerine yemin
etmelerini meşru kıldığı şeylerdir ya da müslümanlarm üzerine yemin etmeyi
teamül haline getirdikleri şeylerdir. (Eğer tbn-İ Teymiyye bu sözü ile)
birincisini kasdediyorsa, talak ve köle azadı üzerine yapılan yeminleri Allah
müslümanlara meşru kılmamıştır. Hatta bu tür yeminler «Kİm yemin edecekse Allah
adına yemin etsin, yoksa sussun.» hadisi ile yasaklanmıştır. Yok bununla
müslümanlarm üzerine yemin etmeyi teamül
(örf) haline . getirdikleri şeyleri kasdediyorsa, talak ve köle azadı üzerine
yapılan ye-'nler ne Hz. Peygamber devrinde yapılıyor ne de ondan sonra gelen sahabe
vrjnde teamül halinde
yaygın olarak" kullanılmıyordu. Bu durumda tbni Tey-'we nasıl olur da
talak üzerine yeminin «müslümanlarm
yeminleri» dahilinde
bulunduğunu söyler ve
bunu Hz. Peygamberden yaklaşık 70 sene
sonra ortaya
çıkan bir teamülle
(örfü-hâdis) demlendirmeye çalışır.
İkinci olarak, talakı
adağa (nezir) kıyas etmesine karşı çıkmıştır. Çünkü adakta terki günah olan
bir amelin vacip kılınması söz konusudur. Talakı üstlenmek ise, terki günah
olmayan bir durumdur.[259]
es-Sûbkî'nin birinci
karşı çıkışı yani talakın müslümanlarm yeminlerinden sayılması -eğer bu
konudaki es-Sûbkî'nin bakışı doğru ise- İbn-i Teymiyye'nin bütün delillerini
yıkmaktadır.
Her ne olursa olsun,
kendisinden yemin kasdedilen şarta bağlı talak konusunda keffaretin gerekeceği
hükmünün herhangi bir imama nis-betini kesinlikle kabul etmez ve şöyle der: «Bu
konuda keffaretin gerekeceği konusunda İbn-i Teymiyye'den önce müsiümanlardan
hiç bir kimseden böyle bir görüş sabit olmamıştır. Her ne kadar icmanın
mertebeleri bahsinde İbn Hazm'ın sözünün gereği böyle bir görüşün
mevcudiyetini çağrışım yapıyorsa da, ancak mübhem olması, görüş sahibinin
belirlen-memesi bir yana talakın şarta bağlanması konusunda olduğu kesin değildir.
Yemin çeşitlerinden birine hamledilmesi mümkündür. (278)
439- Böylece
es-Sûbkî'nin îbn-i Teymiyye'yi çürütmeye çalıştığını görüyoruz. Biz yemin
manası kastedilse bile şarta bağlı her türlü talakın vaki olacağı konusunda
es-Sûbkî'nin görüşüne katılmıyoruz. Ve bu konudaki delilimizi de bizzat
kendisinin ifadelerinden alıyoruz. Çünkü o, talak üzerine yemin edilmesinin
ancak Emevi valilerinden zalim Haccac zamanında ortaya çıktığını ve ondan önce
talakın yemin çeşitlerinden sayılmadığını, buna göre, Hz. Peygamberin
vefatından 70 sene sonrasına kadar, bununla talakın vuku bulacağının
bilinmediğini söylemektedir. Sonra da sahibinin kasdetmediği bir talakın vukuu
nasıl caiz olmaktadır. Bu nasıl telif edilebilir? Acaba talak istenilen,
teşvik edilen birşey midir? Ka-Ş!t bulunmasa bile, köle azadının gerçekleşmesi
aklıma yatar. Çünkü AI-'ah köle azadını teşvik etmektedir. Ama şarta
bağlamasında gerçekten kansıni boşama maksadı bulunmayan bir ifade ile, talakın
vuku bulmasını bir türlü anlayamıyorum. Çünkü Allah talakı iyi karşılamamakta
ve ancak ihtiyaçtan dolayı onu mubah kılmaktadır.
Ben (Ebu Zehra), kasıt
bulunmadığı zaman, talakın vukuu bulmayaca-9' konusunda İbn-i Teymiyye'ye
muvafakat ediyor, tabi öyle oluncada es- Sûbkî ve dört mezhebe bağlı imamların
çoğunluğuna katılmıyorum. Bununla birlikte delil bulunmadığı için keffaretin
gerekeceği konusunda İbn-i Teymiyye ile aynı fikirde de değilim. Talakla adak
arasında kıyas yapılamayacağına inanıyorum. Zira açıkladığımız gibi adakların
konusu Allah'a yaklaştıracak şeylerdir, (kurbet). Talakın ise bu türle bir
ilgisi yoktur.
440- 1929
Tarih ve 25 sayılı Mısır Medeni Kanunu İbn-i Teymiyye'-nin görüşünü tercih
etmiş ancak tamamen almamıştır. Şarta bağlı talakla eğer talak kasdedilmişse,
şartın tahakkuk etmesi anında talakın vuku bulacağına itibar etmiş, eğer talak
kasdedilmemişse bir şey gerekmeyeceğini benimsemiştir. Birinci şıkta kanun,
tamamen İbn-i Teymiyye'nin görüşündedir. İkinci şıkta ise İmamiyye'nin
görüşüne İbn-i Teymiyye'nin görüşünden daha yakındır. Çünkü kanun keffaretten
sözetmemiştir.
Söz konusu kanun
genelde, şarta bağlı talaka nisbetle halis şiî kökenli bir durum da arzetmez,
tam anlamda İbn-i Teymiyye doğrultusunda da değildir. Kanunun Şiilere
muhalefeti şuradadır: Kanun şarta bağlı talakta gerçekten talak kasdı varsa
talakın vukubulacağmi âmirdir. Halbuki İma-miyye fikası talakın ancak derhal
gerçekleştirileceği ifadelerle, veya şeklen şarta bağlı olan durumlarla vuku
bulacağı görüşündedirler. İkinci halde talakın vaki olmayacağı hususuna
nisbetle de şiaya muvafakat etmekte, İbn-i Teymiyye'ye katılmamaktadır.
Aslında her iki halde de İbn-i Teymiyye'ye muvafakat ettiğini de
söyleyebiliriz. Ancak kanun ikinci durumda keffaretin gerekliliğini tasvir
etmemiştir. Çünkü kefaret kişinin diyaneti ile İlgili bir konudur. Ve kaza
müdahale etmez. Kanunsa ancak kaza makamının yürüteceği konulan zikreder. Dini
konuları ise kişinin diyanetine havale eder. Kaza makamının keffaret
konularını icra ettiği görülmemiştir. Doîayısı ile asrımızda kişinin diyaneti
ile ilgili konuların kanunlarımızda ele alınması münasip de değildir. Doğruyu
en iyi Allah Teâlâ bilir.[260]
441- Geçen
bahislerde İbn-i Teymiyye'nin fıkhından
çeşitli görüntüler arzettik. Bunlardan bir kısmı insanlara dinlerini öğretmeğe,
dini konularda onları yönlendirmeğe çalışarak verdiği fetvalardı. Diğer bir
kısmı da mukayeseli fıkıh çalışmalarından bazı örneklerdi. Bunlar günlük
ilişkilerinde insanların yaşantısı ile, devlet yaşantısı ile, hisbe ve
mezalimle ilgisi bulunan konularda İslâm fıkhını ele aldığı çalışmalarıydı. Biz
bu tarz çalışmalarından meselenin iç yüzünü aydınlatan ve bu değerli fakihin
ilmi şahsiyetini ortaya koyan bazı örnekleri bu kitabımızda arzetmiş olduk.
Diğer bir kısım çalışmaları da vardır ki, İbn-i Teymiyye bu tür çalışmalarında
bilinen İslâm mezhebleri arasında dolaşmış ve nübüvvet nuruna selefi
sali-hinin örfüne en uygun bulduğu görüşleri tercih etmiştir. Bir başka kısım
da vardır ki, İbn-i Teymiyye bu kısımda bütün mezheblere karşı çıkmıştır. Bu son
kısımda göze çarpan bir husus vardır. İbn-i Teymiyye bu tür görüşlerini sürekli
mütekaddimin âlimlere nisbet etmeye veya onların görüşleri üzerine bina etmeye
veyahutta tahric yoluyla onların mezhebinin de kendi görüşü gibi olması
gerektiğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Nitekim yine o bu tür görüşlerinin
selefin mezhebi olduğunu, ilk önceki âlimlerin tercihleri doğrultusunda
bulunduğunu ispata çalışıyor, eğer
görüşü şianın görüşüyle benzerlik arzediyorsa (mesela şarta bağlı talak, talaka
ye-. nnin gibi konularda olduğu
gibi) kendi görüşüyle şianın görüşü
arasında yakın bir ilişki olmasına rağmen böyle bir benzerlik ve ilişkiden
bahsetmiyor.
Acaba İbn-i Teymiyye
neden böyle bir çaba gösteriyor, kendi ulaştığı neticelerle mezheb imamlarının
veya en azından bazısının kabul ettiği görüşler arasını uzlaştırmaya, bunları
birbirlerine yaklaştırmaya çalışıyor?
Cevaben deriz ki;
İbn-i Teymiyye selefidir. Bütün görüşlerini selefe nisbet etmeye çalışması onun
genel metodunun bir neticesidir. Onun bütün tercihlerinde, mukayeseli
incelemelerinde fetvalarında, ictihadlarında ortaya koyduğumuz tutumu ile
bağdaşacak olanda budur. Bilindiği gibi bütün çalışmalarında İbn-i Teymiyye,
görüşlerinin selefin ulaştığı görüşler çerçevesinde olmasına büyük özen gösteriyor,
bu çerçeveyi aşmıyor, onların durdukları yerde duruyor, gittikleri yere
gidiyor, onların yolunu parmak ucu kadar olsun aşmıyordu.
Talak meselesindeki
kendi düşüncesi ile dört mezhep imamının bazısının arasını uzlaştırmaya ve
bunları birbirlerine yaklaştırmaya masına gelince, bence bu iki sebebe
dayanmaktadır:
Birincisi: Dini Sebep,
bu İbn-i Teymiyye'nin takvası, ahlaki yapısı
i lâm toplumunun peşinden gittiği bu mezlıeb imamlarına karşı olan üstü
takdir auygusu ile ilgilidir. Ibn-i Teymiyye naslara, seleften gelen haberle
re, sosyal maslahat ve fesadın defedilmesi prensiplerine baktığında, hu. tün
bunların kendisini bir lafızla üç talakın vuku bulmayacağı, talak üzerine
yemin yapılması durumunda birşey gerekmeyeceği görüşüne uiaştır-dığını görmüştür.
Ama öte taraftan onun takvası, kendisini İslam fıkhında garib görülen bir fetva
vermekten geri durmaya itmiştir. Bu durumda o kendisini ayrı ayrı taraflara
iten iki duygu arasında bulmuştur.:
Birincisi; görüş
beyanına itiyor; ikincisi ise, garip fetvalar arayan ve bunların içinde
kendilerini bulan kimselerden biri olmamak için dört mezhep imamına muhalif
görüş beyanından kaçınmaya sevkediyordu. İşte bu duygular içerisinde ibn-i
Teymiyye mezhep imamlarına muhalif olarak ulaştığı neticelerle, bu imamların
kabul ettikleri görüşler arasına uzlaştırmaya ve birbirlerine yaklaştırmaya
çalışmıştır. (Bu sadece onun yaptığı bir şey de değildir.) İmam Malik,
insanların maslahatlarını öğrenmek ve bilmede derin vukufu olan o büyük fakih,
kendisine sorulan meselelerde Irak mektebinin görüşleri Üe kendi görüşleri
arasını uzlaştırmak için, onların ilgili meselelerde verdikleri fetvaları
öğrenmeye çalışırdı. Rivayete göre ders halkasında Ebu Hanife'nin oğlu
Hammad'ın olduğunu öğrenince onu yanına çağırmış ve çeşitli meseleler hakkında
babasının görüşlerini sormaya başlamış, Ha m m a d da babasının görüşlerini
söylemiştir.
İkincisi: İbn-i
Teymiyye'nin devri taassup devridir ve imamlara karşı görüş beyan etmenin tepki
ile karşılandığı bir zamandır. Böyle bir ortamda verdiği fetvalarla İmamların
görüşleri arasını uzlaştırmanın, birbirlerine yaklaştırmanın gerekli ve dini
bir siyaset olduğunu görmüştür. Verdiği fetvalardan kaçmamalarını, onları kabul
edip amel etmelerini sağlamak için bunu yapmıştır. Zira İbn-i Teymiyye halkın,
talak üzerine yemin ve uç talak meselesinde duçar oldukları hastalıkların,
ilacının içinden çıkılmaz hale gelen meselelerin çözümünün verdiği kendi
fetvalarında olduğunu 90 rüyor ve bu fetvalarının halk tarafından tutulmasını
istiyordu.
442- İbn-i Teymiyye'nin
fıkha ait yazdığı eserleri okuyan
kimse, her konudaki incelemelerinde, her
türlü mezhep kayıtlarından kurtulan müctehid bir
fakihin aklının ürünleri ile karşılaştığını görecektir. İbn-i Tey miyye
tercihlerinde olduğu gibi, mezhep içerisinde verdiği fetvalarına da, görüşler arasında seçim
yapmakta ve hüküm istinbatında bulunma
tadır. Şu kadar var ki, tercihlerinde bir mezheple kendini kayıtfamazkenmezhep içinde
verdiği fetvalarında Hanbeli mezhebi kurallarına riayet etmektedir. Mukayeseli
etütlerinde onun hüküm çıkarmada mahir bir fakih olduğunu, kıyasın yönlerini,
şeriatın kaynaklarını, hüküm çıkarılacak delilleri çok iyi bildiğini,
mukayesede doğru ve yerinde bir metodu olduğunu, ve bu hedef doğrultusunda,
seri delillerin ruhuna itibarla, içinden çıkılmaz altından kalkılmaz durumlara
meydan vermeden, insanların maslahatlarını gerçekleştirmeye çalıştığını
görüyoruz. Ve yine onun, içtihadlarında, Kitap ve sünnet semalarında, selef-i
salihin'in ve müctehid imamların me-todları doğrultusunda kanat çırpmakta
olduğunu müşahede ediyoruz.
Onun müctehid bir
fakih olmasına, ve kesinlikle mukailid olmamasına rağmen —çünkü mukailid, sırf
bir mezhebe mensup olduğu için (delilsiz) o mezhebi savunur— onun dört mezhep
imamından ayrı düştüğü görüşlerinin oldukça az olduğunu görüyoruz. Bunlar
talak üzerine yemin, bidi talak hakkındaki görüşleri; Ramazanda iftar etmeye,
namazı kısaltmaya ruhsat veren sefer (yolculuk) hakkındaki «burdaki seferden
maksat örfen sefer denebilecek her türlü yolculuktur» şeklindeki görüşü
ihtiyaçtan dolayı iki vakit namazı birleştirerek bir vakitte kılmaya —yolcu
olmasa bile— cevaz vermesi... gibi görüşleridir. Bunlar önemli görüşler olmakla
birlikte azdır. Bunların çoğu da dört mezhep içerisinde bulunmasa bile Şia, za-hiriyya
gibi diğer mezheplerde mevcuttur. Buna göre İbn-i Teymiyye'nin yalnız kaldığı
görüşleri nadir veya ender olmaktadır. Buna rağmen yine onun, yalnız kaldığı bu
görüşlerinde bile, İki görüş arasında ortayı bulduğunu veya ikisini
birleştirdiğini görüyoruz. Sonra O, bu tür içtihadlarında bile İmamlarca veya
tamamınca benimsenen özellikle de, te'Iîfinde kendisinin ve ailesinin de bir
yeri bulunan [261]Hanbelî fıkıh usulünden
dışarıya hiç bir zaman çıkmamıştır.
Bu durum,
müctehidlerin mertebeleri hakkındaki usulcülerin ifadelerine nazaran onun
içtihaddaki mertebesine bir sınır getirebilir, ama hiç bir zaman onun bu sahada
sahip olduğu kadrini, sürekli fıkıh, usul ve kaynaklarını incelemesi, önceki
nesillerin geride bıraktığı İslâm Fıkhı ile ilgili servet içerisinde yaptığı
karşılaştırma ve mukayeseleri, sonra gelenlerin, öncekilerden devraldığı
çözümleri, fetvalar, hükümleri incelemesi neticesinde kendisinde meydana gelen
fıkıh melekesinin değerini düşüremez. Usulcülerin koyduğu mertebeler açısından
O, hangi mertebede olursa olsun söz konusu meziyetlerini kimse inkar edemez.
443- İçtihad
için gerekli alet IllmlerK fıkıh kabiliyeti, sünnet, lügat, ve tefsir usul
bilgisi, Kur'ân'ı anlayışı, hadis usulüne vukufu, rivayet ve dirayet
yönlerinden hadise olan geniş ihatası açısından ele alındığında kesinlikle
İbn-i Teymiyye'nin, içtihadın birinci derecesinde, yani mutiak müctehid
olduğunu görürüz. Eğer biz sadece bunlara bakarsak bizim onu müstakil
rnüctehidlerin mertebesine koymamız gerekecektir. Ancak şu var ki, İbn-i
Teymiyye hüküm çıkarmada genelde Ahmed b. Hanbel'in yoluna uymakta, onun usulü
yalnız kaldığı görüşleri oldukça az veya nadirdir. Hatta belirttiğimiz gibi,
yalnız kaldığı görüşleri hemen hemen hiç yoktur. Bu açıdan baktığımızda,
benimsenmiş kurallar gereğince İbn-i Teymİyye'-yi Hanbeü mezhebi içerisinde
müctehid (müctehid fi'l-mezheb) kabu! etmemiz gerekecektir.
Hiç şüphe yoktur ki
İbn-İ Teymiyye, mutlak müctehidlik İçin gerekli her türiü alet, ilim ve
kabiliyet şartlarını kendi şahsında toplamıştır. Ancak farklı neticelere
ulaştığı mevzular açısından ve takib ettiği metod bakımından Hanbeli mezhebi
çerçevesinden dışarı çıkmamıştır.
Birisi çıkarak şöyle
diyebilir: İbn-i Teymiyye madem ki bütün içtihad için gerekli şartlan toplamış,
sünnet tefsir ve hüküm çıkarma ilimlerinde tam bir dirayet sahibidir, öyle ise
niçin diğer müçtehidierden ayrı kaldığı görüşleri çok az veya oldukça nadirdir?
Bu söze cevap tarihten ve hüküm çıkarma ufkunun genişlemiş olmasından
çıkarılacaktır:
Şöyle ki, İbn-i Teymiyye
ortaya çıktığında fıkıh iyice genişlemiş, verilen fetvalar çoğalmıştı. Tahric
kapısı sonuna kadar açılmış bulunuyordu. İbn-i Teymiyye 7. Hicri asrın
sonlarında 8. hicri asrın başlarında, önceki âlimlerin sonrakilere bir şey
bırakmadıkları bir dönemde yaşamıştır. İbn-i Teymiyye'den önce dört mezhebin
fıkhı tedvin edildiği gibi Zahiriy-ye, bütün fırkaları ile Şia ve İbaztyye
mezheplerinin fıkıhları da tedvin edilmiş bulunuyordu. Her mezhebten müctehid
ve tahric erbabı yeterince çok bulunmuş, yeni yeni meydana gelen olaylarla,
problemlerle ilgili çözümler getirmek amacı ile İmamlarının usulleri
doğrultusunda ictihad ve tan-riclerde bulunmuşlardı. Bütün mezheplere bağlı
müctehid ve tahric erbabı vuku bulan olaylarla ilgili çözümler getirmekle
yetinmemişler vukuu beklenilen olaylarla ilgili fetvalar da vermişlerdir. Hatta
aklen vukuu tasavvur olunabilecek her meseleye ve dördüncü, beşinci ve altıncı
asırlarda tasavvur ve takdir sınırını da aşarak hiç olmayacak şeyleri
varsayma-ya, sanki İnsanların yüzyüze geldikleri meselelermiş gibi onlar
hakkında hükümler koymaya başlamışlardır. Böylece varsayım üzerine kurulan
fıkıh alabildiğine genişlemiş, önceleri aklen olması mümkün olaylar hakkında
hükümler vermişler sonra da hayali ve hiç olmayacak meselelerle uğraşmışlardır.
Buna, âlimleri hüküm
ve fetvaya yönlendiren olay ve durumların zaman değişimi, çeşitli ülkelerde
farklı örf ve teamüllerin bulunuşu gibi çeşitli sebeplerden dolayı pekçok
olduğunu da eklersek İslâm fıkhının nasıl bir genişlik kazandığını düşünebiliriz.
İslâm ülkeleri doğuda Çin'den Avrupa'nın güneyine, hatta batı kısmından ta
ortalarına kadar uzanmış bulunuyordu. Her iklimin kendine has olayları, her
ülkenin, her şehrin kendine ait örf adetleri vardı. Böyle bir ortam içerisinde
âlimler mensup oldukları mezheplerin çerçevesi dahilinde karşılaştıkları olay
ve problemlere çözüm olmak üzere tahric de bulunmuş, fetvalar vermişlerdir.
İbn-i Teymiyye döneminde daha önce bir benzeri Maveraunnehir, İrak, Horasan,
İran, Mısır, Suriye, Mağrib ya da Endülüs'te vuku bulmayan bir olayın
bulunması ve hakkında verilen hükmün bir veya daha fazla mezhep kitaplarında
derce-dilmiş olmaması hemen hemen imkansız bulunuyordu.
«Herhangi bir mezhebe
tabi olanlar, düşünceleri donmuş bir vaziyette, o mezhep üzerinde
yürüyorlardı.» şeklinde bir düşünceye sahip olan kişi hata etmektedir. Zira
müntesipler mezhebi ayakta tutuyor, her asırda ortaya çıkan yeni fikri
şekillerle onu yeniliyorlar, ortaya çıkan olaylarla ilgili hale uygun, iyi
neticeler doğuracak fetvalar veriyorlardı. Bazan kendi İmamlarına muhalefet
ettikleri oluyor ve:
«Bu, delilden
kaynaklanan değil, zamanın değişmesinden doğan bir ihtilaftır. Eğer İmam bizim
zamanımızda olsaydı, o da bizim gibi düşünürdü.-» diyorlardı. Baksana,
Malikilerle Şafiiler dördüncü asırda zevilerham'-in mirasçı olabileceklerine
dair fetva vermişler ve Hanbelilerin yoluna uymak sureti ile kendi imamları,
İmam Malik ve İmam Şafiiye muhalefet etmişlerdir. Bu muhalefetlerinin sebebi,
kendi devirlerinde beytülmalin bozulmuş olması ve hak sahiplerine haklarının
verilmemesidir. Bu durum karşısında bu iki mezhep müntesipleri hale uygun fetva
vermişler ve İmamlarından açıkça nakledilen hükme bağlı kalmamışlardır. Ve
bilmişlerdir ki, eğer imamları kendi dönemlerinde yaşasalardı, kendileri gibi
düşünecekler ve nakle ençok bağlı olan Ahmed b. Hanbelin mezhebinden bu görüşü
almada tereddüt etmeyeceklerdi.
444- İbn-i
Teymiyye ortaya çıktığında sekiz büyük İslâm mezhebi içerisinde mevcut birçok
görüş ve fetvalarla karşılaşmıştı. Bu sekiz mezhep Hanefi, Maliki, Şafii,
Hanbeli mezhepleri ile İmamiyye, Zeydiyye, Za-hirîyye ve İbaziyye
mezhepleridir. Bu mezheplerden herbiri haddi zatında pek çok metod hatta
mezheplerin mecmuasından İbarettir. Bu durumda İbn-i Teymiyye'nin farklı mezhep
ve görüşlerden hiçbirinde bulunmayan yeni birşey getirmesi makul değildir.
Gerçekten de önce gelen âlimler sonrakilere, bir şey bırakmamışlardır. Onun
içtihad ettiği her konuda —üç talak bahsinde de görüldüğü üzere— mutlaka şia
veya zahiri mezheplerinde onun içtihadına benzer bir görüşün bulunması, İbn-i
Teymiyye için bir ayıp değildir. Aksine şaşılacak ve makul olmayacak husus
kendinden önce yaşayan âlimlerin metodlarının, görüşlerinin yaşadıkları
muhitlerin farklı olmasına, uzun bir zaman süreci içerisinde meydana gelen
olaylarının çokluğuna rağmen kendinden önce ileri sürülmemiş bir görüş orteya
atmasidır.
Dört mezhep
imamlarının fıkhı, ihtilaf ve ittifak konulan üzerinde araştırma yapıp
düşünecek olursak, bu İmamlardan birinin, diğer herhangi bir mezhepte veya
mezhep içerisindeki görüşlerde benzeri bulunmayan bir hükme varmış olmalarının
çok nadir olduğunu, özellikle bunların birbirlerinden istifade ettiklerini,
iktibasta bulunduklarını buluruz, Ebu Ha-nife'nin diğerlerine muhalif olarak
ileri sürdüğü görüşleri çok az, hatta nadirdir. Sonra bu dört imamdan birinin
diğer üçünden ayrılarak yalnız başına kail olduğu bir görüşünde mutlaka bu dört
mezhep dışında ya aynısının ya da bir benzerinin bulunduğunu görürüz. Bu
hiçbir zaman imamların Ictihad ve hüküm istinbatındaki mevkilerini gölgelemez.
Onların, kendinden sonra gelenlerin içmeleri için fıkıh menbaim açmış
olmalarını, kendilerini takip edecek nesillerin suluk etmeleri için yolu
hazırlamış olmalarını engellemez. Böyle bir telakkinin aksine, onlar, dini gayret
ve iman kuvvetlerinin fazlalığı sebebi ile, duyulmadık (garib) fetvalar vermekten
hoşlanmazlar, bir fakihin hiç kimsece bilinmeyen bir görüşle ortaya çıkmasını
iyi görmezlerdi.
445- Şu
halde, İbn-i Teymiyye'nin kendinden önce ileri sürülmemiş, yalnız kaldığı
görüşlerinin az veya çok ender olması onun içtihad derecesini gölgelemez.
Ancak birisi çıkarak onun Hanbeli usul ve metodundan dışarı çıkmadığını aksine
verdiği fetvalarında, çoğu tercihlerinde, mukayeseli incelemelerinde, genelde
görüşlerinde bir Hanbeli fakihi olduğuna hükmetmemizi gerektirecek hususların
bulunduğunu, Hanbeli mezhebi çerçevesinden çıkmış olduğu bazı görüşlerinin
kendisini Hanbeli mezhebine mensup olmaktan çıkaramayacağını, hatta bu Hanbeli
mezhebinden ayrıldığı görüşlerinde bile, kendisinin bu mezhebin usulünü tatbik
etmekte olduğunu söylediğinde, daha ötesi; bu görüşlerine, İmam Ahmed b.
Han-belîn mezhebi içersinde bir nazir ve benzer aramak için uğraşmakta olduğunu,
bütün bunlardan dolayı İbn-i Teymiyye'nin başlangıçta, da sonuçta da,
yetişmesinde de olgunluk çağında da Hanbeli mezhebine mensup bir âlim olduğunu
söyleyebilir.
Bu sözün gerçek payı
mevcuttur. Zira İbn-i Teymiyye'nin Hanbelilik vasfı ondan hiçbir zaman
ayrılmamıştır. Çünkü İbn-i Teymiyye içindeki iç-tihadlarm çokluğu açısından bu
verimli mezhebi mevcut İslâm mezhepleri içerisinde en genişi olarak görmüştür.
Çokları prensip olarak hiçbir devrin mutlak müctehidlerden hali
bulunamayacağını, belirtmişler, aralarında içtihad kapısının kapandığını
söyleyen kimse bulunmamıştır. Yine bu mezhepte ehil olan her kimsenin İmam
Ahmed'den bir nakil bulunmayan konularda, onun usul ve metodu doğrultusunda
îçtihadda bulunabileceğine izin verilmiştir. İbn-i Teymiyye'ye gelinceye
kadar, bu minval üzere hareket eden âlimler bulunmuş, hiçbir devirde bunlardan
hali kalınmamış, İbn-i Teymiyye'de en son gayeye ulaşmıştır. Bu mezhep
içerisinde, İmam Ahmed b. Hanbel'in zengin fıkhî mirasına sahip olan âlimler
pek çok aayretler sarfetmişler ve bu mirası nemalandirmışlardır. Bu yüzden Hanbeli
mezhebi içersinde görüş ve düşünceler pek çoğalmış, öyleki; hepsi de İmam
Ahmed'e nisbet edilen bir mesele hakkında bazen dört görüşün bulunduğu
olmuştur.
Hanbeli usulcüleri,
müctehidlerin İmam Ahmed'in görüşü olmak üzere elde ettikleri neticelere
«vecih» (çoğulu-vücûh) adını
vermişlerdir.
«Bil ki, mezhep
içerisinde sahih olan, İmam Ahmed'in sözlerine kıyas neticesinde elde edilen
görüşlerin de onun mezhebi sayılmasıdır. Bu el-Esrem, el-Hirakî ve
mütekaddinıinden daha başkalarının görüşü olmaktadır. Bunun böyle olduğunu İbnİ
Ahmed ve başkaları Riâyeteyn (Riâye isimli iki kitap) Adabu'l. müftî, el-Hâvi
ve daha başka eserlerde söylemişlerdir. Bu tür görüşlerin Ahmed b. Hanbel'in
mezhebi olmayacağı da söylenmiştir. Ibni Hamid şöyle der: el-Hal-lal «Ebu Bekir
b. Abdulaziz, Ebu Ali, İbrahim ve daha müşahade ettiğimiz diğerleri gibi
mezhep imamlarımızın çoğunluğu kıyas yolu ile elde edilen neticelerin îmam
Ahmed b. Hanbel'e nisbet edilmesini caiz görmemişler ve el-Hıraki. ye
kitabındaki görüşünden dolayı tepki göstermişlerdir. er-Riayetü'1-Kûbrâ'da
el-Hırakî şöyle demektedir: «Eğer İmam Ahmed illeti açıkça belirtmiş veya
işarette bulunmuşsa bu takdirde kıyas yolu ile elde edilen neticeler îmam
Ahmed'in mezhebi sayılır. Aksi halde hayır. Ama İmamın sözleri, fiilleri,
davranışları, çıkarılan illetin sıhhatine delalet ediyorsa bu takdirde de
İmama nisbet edilebilir. el-Muvaffak, er-Ravda; et-Tufi el-Muhtasar adlı
eserlerde ise şöyle diyorlar: «Eğer İmam illeti açıklamışsa, aynı illetin bulunduğu
her meselede ki İmamın mezhebi bizzat kendisinin açıklamış olduğu konudaki
mezhebi gibidir. Eğer illeti açıklamamışsa bu durumda hayır. İsterse illetini
belirtmeden görüşünü bildirdiği meselelere benzesin, (Kıyas yolu ile elde
edilen netice imamın mezhe. bidir denemez.) Zira bu kıyas yolu ile bir kişinin
mezhebini ortaya koymaktır. Ve, o mesele imamın karşısına çıkmış olsaydı, kıyas
yolu ile kendisine benzetilen görüşünden farklı mütalâa etmesi pekâlâ
mümkündür. (Bu yüzden böyle bir neticeye gitmek doğru değildir.»[262]
Bu ifadelerden Hanbeli
âlimlerinin, Hanbeli mezhebi usulü doğrultusunda hareket ettiği müddetçe
müctehidin görüşünü mezhepten saydıkla-nnı görüyoruz. Ancak bu görüşün İmam
Ahmed'e nisbeti doğru mudur, değil mi? Bu konuda el-Hırakî caizdir derken,
diğerleri illete bizzat İmam Ahmed değinmedikçe bunun caiz olmayacağını ileri
sürmüşlerdir. Bu durumda bu, İmamın belirlediği görüşün bir tatbiki
olmaktadır.
Başkaları İse elde
edilen illet; ister sözle ister fiilie, ister İşaretle olsun İmam Ahmed
tarafından gözönünde bulundurulan ifletse bu takdirde elde edilen neticenin
imama nisbetinin caiz olacağını
söylemişlerdir.
Bu konudaki bakış
açısı her ne olursa olsun, bu telakki ve HanbeM mezhebi içersindeki içtihadın
çokluğu bu mezhebi gelişken ve verimli hale getirmiştir.
446- Bu
verimli kaynaktan İbn-i Teymiyye, geiişinceye, ilimde kemal buluncaya kadar
İstifade etmiş ve kanmıştır. İçtihada başladığında hüküm çıkarmada İmam
Ahmed'in metodu üzere hareket ediyordu. Ve çoğunluğu İmamın mezhebine uygun,
azı bir başka mezhepten, çok ender olmak üzere de yalnız kaldığı neticelere
ulaşmıştı. O bütün bu ulaştığı neticelerde müctehiddi ve delilsiz asla hareket
etmiyor, hüccet bulunmadan hükme varmıyordu. Muvafakat ediyorsa delille,
muhalefet ediyorsa yine delille ediyordu. Bütün görüşlerinde, fetvalarına
tercihlerinde ve incelemelerinde onu mutlak taklid ile vasfetmek mümkün
değildir.» Bütün bunlarda içtihad ediyor, taklid yolu ile değil, delile tabi
olarak hareket ediyordu. Vardığı neticelerle diğer müctehidlerle aynı noktaya
varmış olabilirdi. İmam Ahmed b. Hanbel'in. görüşüne muvafakat eden İbn-i
Teymiyye aynı zamanda, eğer kıyas yönünün Ebu Hanife'nin görüşüne daha uygun
olduğunu görmüş ve o konuda bir nakil (eser) de bulamamişsa onun görüşünü almaya
da hazırdı. Bu durumda İbn-i Teymiyye'nin içtihad mertebesi nedir? Mutlak
müctehid midir? Yoksa mezhepte müctehid midir? Ya da tahric erbabından mıdır?
Önce müctehidlerin mertebelerini açıklayalım, sonra onu, uygun olduğu
mertebeye koyalım.[263]
447-
İçtihadın çeşitli mertebeleri vardır.
Bazan müçtehidin çalışmaları furua hasredilmiş olur ve
içtihadında belli bir mezhebin usulüne riayeti bir prensip edinir. Bu durumda
müntesip bulunduğu mezhebe feri meselelerde muhalefet edebilir, fakat
meseleleri çıkarmakta olduğu mezhebin genel prensiplerine (usul) muhalefet
etmez. Bazan müctehid mutlak (bağımsız) olur, herhangi bir mezheple
kendisini kayıtlı görmez. Ba-*an da içtihadı daha dar bir
çerçevede olabilir. Müctehid ne usulde ne de furuda içtihada girişmez, ancak
mezhepteki hükümlerin illetlerini çıkararak,
bunlar üzerinde kıyasla bazı yeni meseleler hakkında hükümler çıkarır
(tahric), mezhep içindeki farklı feri meselelerin müşterek yönlerinden elde
edilen kaide ve nazariyler üzerine yeni meseleler bina ederler. Bu kaideler
ışığı altında fetva verirler, tahricde bulunurlar. Buna göre fuka-ha,
müçtehidleri, adetleri farklı olan taksimlere tabi tutmuşlardır.
448- Biz bu
taksimler içerisinde İbni Teymiyye'nin tercih etmiş olduğu taksimi seçiyoruz.
Ebu Amr, İbn-i es-Sa!ah ve İbn-i Hamdan
müctehidleri beş kısma ayırmışlardır ki, Ibn-i Teymiyye bu taksimi. Dedesinin
başlayıp, babasının tamamladığı, kendisinin de İlaveler de bulunduğu el-Müsvedde
adlı eserde zikretmiştir:
Birinci kısım:
Müstakil veya mutlak müçtehid. Herhangi bir mezhebe bağlı değildir. Başka bir
imama has kurallarla kayıtlı değildir. Hüküm çıkarma yollarında fusul-ı
İstinbat), az çok başkalarına muhalif olan neticelere ulaşır. İbnu's-Salah bu
manada mutlak müctehidlik makamının kalkmış olduğunu söyler. Çünkü âlimler
bütün usulleri koymuşlar, o kadar çok furu ortaya koymuşlardır ki, bir
kimsenin daha öncekilerin ortaya koymadığı yeni bir şey getirmesi pek güç hale
gelmiştir.
İkinci kısım: Müntesip
müçtehid. Bu usulde ve furuda içtihada yetkilidir. Hükmü delilinden öğrenir.
İmamlardan bir! ile uyum arzeder. Bu uyum da ya o imamın mezhebi içerisinde
eğitim görmüş ve yetişmiş olmasındandır yahut da tamamen bağımsız çalışmaları
neticesinde usulde ve metodda o imama muvafakat neticesine ulaşmıştır. Bu tür
müçtehid-lere müntesib müçtehid denmiştir. Çünkü imamın içtihadlanna çağırmaktadır
ve yine onun mezhebi içerisinde yetişmiş olması durumunda onun tabilerinden
görüşlerini okumuş, öğrenmiş ve o imamı
Bu kısım müçtehidler,
mezhebi ayakta tutan ve geliştiren kimselerdir. Çünkü bunlar yeni yeni ortaya
çıkan meseleler, meydana gelen olaylar hakkında içtihadlarda bulunurlar.
İçtihadları imamlarının kovdukları metodlar doğrultusunda olur. Tercihlerini
taklîd yolu ile değil delile dayanarak yaparlar ve görüşleri o mezhebin
görüşlerinden sayılır. Bazı feri meselelerde imamlarına muhalif neticelere
ulaşabilirler. Bu muhalefet, o görüşlerin mezhepten sayılmasına engel teşkil
etmez. Bazan fetva için, bizzat imamlarının görüşünden başka bîr görüş tercih
edebilirler. Buna rağmen bu tercihleri yine de o mezhebin görüşlerinden
sayılır. Bu durum mezhebin atılımda bulunmasını ve mezheb içindeki ufkun
genişlemesini temin eder. Bu tür müntesîp müçtehidlerin, mezhep içerisindeki
görüşlerine «veecih» (çoğulu-vücûhklevcuh) adı verilir.
449- Üçüncü
kısım: Belli bir mezhep içerisinde mukayyed müçtehid. Mezhebin görüşlerini
ortaya kor, kaleme alır, hükümlerini toplar. Feri meseleler arasını birbirine
bağlayarak bunlardan genel kaide ve kurallar çıkarır. Bu kaideler feri
meseleleri belirleyici ve mezhebin hülasasını verici, mezheb dahilindeki
kıyaslar, hükme esas kabul edilen illetleri açıklayıcı mahiyettedir. Bu tür
müçtehid arasira, bağlı bulunduğu imamın hakkında bir görüşü bilinmediği bazı
olayların hükümlerini bulur. Ancak istidlalinde İmamının kendisi için hüküm
çıkarmada kullandığı metodu, hükümlere vakıf olmak için tuttuğu yolu asla öte
aşamaz. O bu usul ve metoda içtîhad ve hüküm çıkarma neticesinde ulaşmış ve
sonunda da imamı ile uyuşmuş değildir, aksine bu usul ve metodu İmamına tabi
olma ve onu taklid etme yolu ile elde etmiştir. Şüphesiz bu nevi müçtehidin
kitap, sünnet, icma ve içtihad yollarından (kıyas) oluşan temel kaynaklan
bilmesi şarttır. Ancak bu tür müçtehidi bir önceki müntesip müçtehid mertebesine
çıkmasından uzaklaştıran husus, içtihadını noksan hale getiren sebeplerden
hadis bilgisindekî bazı noksanlıklar veya hüküm çıkarılmasında karşılaşılacak
güçlükler hakkında yeterli bilgi sahibi olmamasıdır. Mukayyed müçtehid,
imamından açıklanmış hüküm bulunan bir meselede içtihad edemez. Ancak hakkında
mezhep imammca görüş beyan edilmemiş meseleler de içtihad edebilir. Bir mesele
hakkında, ancak hakkında belirlenmiş hüküm yoksa fetva verebilir. Bu durumda
ilk iki durumdaki müçtehidler-den fetva verecek kimsenin de bulunmaması
gerekir.
Kısaca mukayyed
müçtehidle müntesip müçtehid arasında üç yönden fark vardır:
1. Mukayyed
mûçtehîd usulde mukallittir Müntesip müçtehid ise usulde de
müctehiddir.
2. Müntesip
mûctehidin, hükümlerin kaynaklan hakkındaki bilgisinde bîr eksiklik ve kusur
yoktur. Mukayyed müçtehid ise ondan daha aşağı bir mertebededir.
3. Mukayyed
müçtehid, bir mesele hakkında belirlenmiş bir hüküm bulunmadığında, kendinden
üst iki dereceden de bir müçtehid yoksa zaruret veya ihtiyaç bulunmadıkça
mezheb dışındaki bîr görüşle fetva veremez. Müntesip müçtehid ise, mezhep
içerisinde hükmü belirlenmiş konularda bile, hatta mezhebe muhalefet de ederek
fetva verebilir. Mukayyed mûctehidin fetvası, mezhebteki feri meseleler üzerine
tahric yolu ile, fetva vermesi istenilen hadiselerle, mezhep içerisinde hükmü
belirlenmiş olaylar arasındaki benzerlikler yolu ile olur.
Buna göre mukayyed
müçtehid de mezhep içerisinde vecih (çoğulu-vücûh) sahiplerinden olur. Çünkü
ulaşmış olduğu görüşlerine «tarîk [ço-ğuîu-turuk)» ve «mezhepte tahric» adı
verilir.
450- Dördüncü
kısım: Ne vecih sahibi müntesip
müçtehid, ne de tahric erbabı mukayyed müçtehid seviyesine çıkmayan, ancak
fıkha kabiliyeti bulunup İmamının mezhebini ve delillerini bilen, bunları
ortaya koyup, savunabilen, meseleleri tasvir edip kaieme alabilen, takrir
edebilen, zayıf bulup tercihler yapabilen [265]
müctehiddir. Bu kısımdaki müçtehid, ya fıkıh usulü ve kaynakları konusundaki bilgisinin kendinden önceki kısımlardaki
müctehidlerin bilgisi seviyesinde
olmaması, ya âlet ilimlerin-deki noksanlığı, ya da mensup olduğu, mezhebi tam
ihata edememesi yüzünden ilk üç kısımdan aşağı durumdadır. Bu kısımdaki
müctehidler genelde üçüncü sınıf müctehidler gibi tahriclerde bulunurlar.
Hadise meydana gelmedikçe, mezhepte açık bir hüküm bulundukça ve kendilerinden
daha üst seviyede bir müçtehid bulundukça fetva veremezler. Fetvaları da
ihtiyaç ölçüsünde İstenilen şeyler kabilindendir. Sual sorulmadıkça mezhep
içerisinde, yeni benzer hükümler çıkarma
yetkisi yoktur. Bu
kısım hakkında İbnu's-Salah şöyle demektedir: «Bu mertebe, beşinci hicri
asrın sonlarına kadar olan tasnif sahiplerinin mertebesidir. Bunlar
mezhebin yerleştirilmesi, esaslarının ortaya konmasında öncekilerden geri kalmışlardır. Ama
fetvaya gelince iyice genişletmişler, celi kıyas, ve ilgâ-ı fâ-rıkla
yetinmeyerek, nakledilegelen, kitaplarda yazılı bulunan hükümlere kıyaslarda
bulunmuşlardır.»[266]
451- Beşinci
kısım: Mezhebi ezbere bilen, açık ve
müşkll bütün meselelerini anlayan, ancak delillerini ortaya koyamayan, mezhebin
üzerine kurulduğu esasları açıklayamayan müctehiddir. Bu
nevi mûctehidin nakline itimad edilir.
Fetvasına ise, mezhep içerisinde hükmü açıklanmış olanları aşmamak şartı ile
itibar edilir. Eğer mezhepte kendisine ulaşan bir nakil yoksa ve hale benzerlik
arzeden bir hüküm bulmuşsa bu durumda bir düşünce katmadan, içtihadda
bulunmadan, gizli bir benzerlik yönü ortaya koymaya çalışmadan fetva da
bulunur. Mesela şöyle olur. Mezhep içerisinde hükmü açıklanan mesele erkek köle
hakkında, hükmü sorulan şey de erkeklik ve
kadınlığa göre değişik hüküm arzetmeyecek hususlarda cariye ile ilgili
o!ur. Bu durumda —eğer sorulanın tam benzerini fu-ruda bulamamışsa ve mezhepte
genel bir hükmün altına giriyorsa— cariye ile ilgili meselede, erkek köle ile
ilgiii aynı meselenin hükmü ile fetvada bulunur. İbnu's-Salah şöyle
demektedir: «Ebu'l-Meâlî'nin de
dediği gibi mezhep içerisinde hükmüne açıkça temas edilmemiş, bir
olayın, veya arada bir fark bulunmaksızın hükmüne açıkça temas edilmiş olay babında
olmayan bîr hadisenin, ya da genel kuralların altına girmeyecek bir meselenin
vuku bulması oldukça uzaktır.[267]Bu
mertebede bulunan kimselerin,
meseleleri yerli yerinde tasavvur edebilmeleri ve ilgili hükümleri
nakledebilmeleri için mutlaka fıkha yetenekleri bulunmalıdır fFakihu'n nefs).
Bu işi ancak fıkıhta büyük bir kabiliyeti olan yanî, mezhebin gözettiği
gayeleri anlayabileceği özel bir fıkıh melekesine sahip olan kimseler ortaya
koyabilir.
452- İşte
bunlar müctehidlerîn veya daha doğru bir tabirle fetva verme selahiyetinde
olanların mertebeleridir. Bunlardan daha aşağı mertebede olanların Hanbeli
mezhebinde fetva verme yetkisi yoktur. Ibnu's-Salah şöyle der: «Bu beş sınıftan
başka kimselerin fetva verme vetkilerl yoktur.» Biz Hanbeli mezhebindeki bu
taksimi tercih edivoruz, Safiilerîn de buna yakın bir taksimleri vardır.
Hanefilerin de kendilerine has ayrı bir taksimleri bulunmaktadır. İbn-i
Teymiyye bu taksimler içerisinde yukarıda verdiğimiz taksimi tercih etmiş ve
üzerine ilavede bulunduğu «el-Müsvedde» adlı esere de bu taksimi almıştır.
Îbn-İ Teymivve hanqi mer-tebeve konulacaktır? Hiç şüphesiz o, son üç dereceden
daha üstün, daha büvüktür. Bizim nazannvzda o, «ashabı turuk» denilen
kimselerden daha üstündür. Nitekim son üç derecede olan kimselere bu ad
verilmektedir. Bizce o, bu son üc mertebeden birine konulamaz. Bazı hasımları
onu bu üc tabakadan birinden öteye peoirmîvorlarsa da, bizim kanaatirnizb
övle-dir. Onun fikhî nörüşlerini, tercihlerini, incelememiz, istidlal yollarını
bilmesi, sünnet. Kur'an tefsiri ve selefin sahip olduğu İlimlerde deni7 oibi
derin olması, bütün bunlar kesinlikle onu, bu üç mertebeden daha yüksek bir
mertebeye çıkarmakta, hatta onu genelde bağımsız kendi usul ve me-todları bulunan âlimler zümresine koymamızı
gerektirmektedir.
Bazıları onun hakkında
aşırı çiderek, onun her hanni bîr me7hebe münfesip bulunmayan mutlak
müctehidlerden olduğunu iddia etmişlerdir. Bu durumda onun hakkında söylenecek,
aşırılık ve taşkmlrk huîunmsvan hakkını inkar etmevip, noksanlaştırmadan
verilecek en adi! hüküm O'nun münteşiri müctehid oldunnnu sövîpmek olacaktır.
Bu duruma nöre îbn-i Teymiyye'nin içtihad mertebesi hakkında öç görüş
bulunmaktadır:
Birincisi: Mutlak
müctehiddir. Ancak bizzat İbn-i Teymiyye'nin çoğu devrelerinde Hanbeli
mezhebine yapışması, görüşlerinin çoğunda bu mezhebi benimsemesi, bu mezhebin
en hayırlı mezhep olduğunu, Ahmed b. Hanbelin görüşlerinin diğer imamlarla
ihtilaf ettiği zaman ağır bastığını (racih), bu mezhepte zayıfb ir görüş varsa
mutlaka kuvvetli bir görüşün de bulunduğunu, diğer imamlara muhalefetle yalnız
kalmışsa, aynı konuda mezhep içinde diğer İmamlara muvafık başka bir görüşün
de bulunduğunu, bu mezhepte bir konuda tek bir görüş varsa mutlaka diğer imamlardan
o görüşe muvafakat edenlerin bulunduğunu, Ebu Hanife ve Şafii muhalefet etmişse
İmam Malikin muvafakat ettiğini söylemesi bu iddiayı çürütmektedir.
Bizzat İbn-İ
Teymiyye'nin bu mezhebe davette bulunması kendisinin bu mezhebe müntesip
olduğunu açıklaması demektir. Usul ve metod bakımından bilgisi ne kadar yüksek
olursa olsun, durumu değiştirmez. Sonra biz İbn-i Teymiyye'nin bu mezhebe çok
az konuda muhalefet ettiğini görüyoruz. Muhalif görüşlerinde bile, yine bu
mezhebin usul ve metod-ları üzerinde yürüdüğü, ve bu mezhepten ayrılmadığı da
zikredilmektedir.
Bütün bunların
ötesinde, İbn-i Teymiyye'nin içtihadını üzerine bina ettiği usul bizzat Ahmed
b. Hanbel'in usulüdür. O Hanbeli mezhebince benimsenen hiç bir asla muhalefet
etmemiştir. Her ne kadar usulün takriri ve zihinlere yaklaştırılması konusunda
kendine has bir metodu varsa da, bu usullerin izah edilmesi, müdafaası ve
üzerine hüküm bina edilmesi içindir. Bu durum onun kesinlikle Hanbeli
mezhebine bağlanmış olduğunu, ondan sıyrılarak uzaklaşmasının mümkün
olmadığını gösterir.
İkinci görüş: İbn-i
Tevmiyye, müntesib müctehid mertebesinden aşa-ğ-dadır, mezhepte müctehiddir.
Ancak İbn-İ Teymivve'nin kamil anlamda sünnet bilgisi —zira nerdeyse bîr âlimin
takati dahilinde olan en cok miktarda hadisi ezbere bilirdi— İmamlar arasında
yapmış olduğu fıkhı mukayese ve değerlendirmeleri, derin bir usul bilgisi ve
bunları yerli verinde kullanabilmesi, bütün bunlar onun, içtihad için gerekli
vasıtalarda bir noksanlık göstermediğini kabullenmemizi gerektirmektedir. Onun
usul bilgisi banimsız. anlayışlı, kavrayışlı, tatbikçi bir âlimin bilgisi olup
taklit eseri değildir. İmam Ahmed b. Hanbelle usui konusunda çonu verde aörüs
birliği etseler de bu. delilden kaynaklanan bir görüş birlinidir. Fer? konularda
İmam Ahmed b. Hanbel'în görüşlerinden tercih ettikleri mutlaka hususi bir
delile dayanıyordu. Asla taklid yolunu tutmuyordu.
Şöyle bir görüş de
ileri sürülebilir: İbn-i Teymiyve'nin son devrelere kalması onun mutlak
müctehîdlik ya da müntesip müctehidllk derecesine çıkmasına mani olmuştur.
Çünkü bu İki mertebe ilmî kudret açısından aşağı yukarı birbirine yakındır.
İbn-i Teymivve yedinci asrın sonlarında, sekizinci asrın başlarında
yaşamıştır. İbnu's-Salah ise içtihadın beşinci asırda artık kalkmış olduğunu
söylemektedir.
Bu görüşte olan
olabilir. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, içtihada sadece zaman açısından
bakılmaz. Aksine içtihadda önemli olan, kişinin ortaya koyduğu ilmi gayret ve
çalışmalardır. Biz İbn-i Teymiyye'nin bu doğrultuda muvaffakiyetle yürüdüğünü,
İslâmî mezhepler arasında dolaştığını ve büyük çalışmalar ortaya koyduğunu
görüyoruz. Kendisinden sonra da bir kısım fakihler gelmiştir ki, bazıları
onların mutlak müctehidlik derecesine ulaştıklarını iddia etmişlerdir. Bazı Hanefiler,
Fethu'l Kadir sahibi Kemal b. el-Hûmanın içtihad mertebesine ulaşmış olduğunu
iddia ederler. Nitekim İbn Abidİn Reddu'l-muhtar ala şerhid-Durri'l-muhtâr adlı
haşiyesinde böyle olduğunu açıklamaktadır. İçtihad mertebesi, Ibnu'l-Hûmam ve
daha başkaları için söz konusu edildiğine göre, Ibn-f Teymiyye için de aynı
İddiada bulunup onun müntesip müctehid olduğunu söylemekte şaşılacak bir durum
olmamalıdır. Onun usule ve seri kaynaklara olan derin vukufu ortadadır. Usulde
ve furuda taklitten uzak kalmıştır. Çoğu fıkhında İmam Ahmed'e delilden dolayı
muvafakat etmiştir. Hanbeli el-Müzenin yerindedir. Her ne kadar zaman itibarı
ile sona kalsa da, bu durum yalnız başına onun himmetinin noksanlığını,
içtihad ve İstinbattaki zayıflığını ortaya koymak için yeterli değildir.
453- İbn-i
Teymiyye hakkında ileri sürülen bu her iki görüşte ona uygun düşmemektedir.
Çünkü birincisini yani mutlak müctehid olduğunu, İbn-i Teymiyye kendisi için
iddia etmemiş, bilakis başkaları tarafından bu iddia ileri sürülmüştür. Mutlak
müctehidliğin şartı, kişinin başkalarına değil kendi içtihadına çağrıda
bulunmasıdır. İkinci görüş ise, İbn-i Teymiy-ye'nin fıkhından, görüşlerinden
geride bıraktıklarına ters düşmektedir. Şu halde geriye üçüncü görüşü, onun bir
müntesip müctehid olduğu görüşünü benimsemek kalmaktadır.
Biz İbn-i Teymiyye'nin
müntesip müctehîd olduğunu mutlak müctehid veya mezhepte müctehid olmadığını
tercih ederken, onun ne ulaşmış olduğu fıkhı neticelerde, ne de takip ettiği
usulde mukallid olmadığını kabul ediyoruz. Çünkü o, dayanmakta olduğu usul ve
kaideleri araştırma, İnceleme ve derinleşmeden sonra tercih etmiş ve bu usul
ve kaideler genelde, İmam Ahmed b. Hanbel'In usulüne uygunluk arzetmiştir.
Tercih etmiş olduğu fıkhı meselelerde
de durum aynıdır. Tercihlerini hep
delile dayandırarak yapmıştır. Yine
Hanbeli mezhebi
doğrultusunda vermiş olduğu
fetvalarında da fetva için tercih
ettiklerini sırf İmam Ahmed tabi olma yo!u fle değil delil ve hüccet onu
gerektirdiği için seçmiş oluyordu. Onun
Hanbeli mezhebini takriri, el-Müzeni'nin Şafii mezhebini takririne
benzemektedir. el-Müzeni Şafiî mezhebini
nakleder, kendinden sonra gelenlere aktarır, bunun yanında İmam
Şafiî'nin taklitten ve delilsiz birine bağlanmaktan yasakladığını da
naklederdi. Kendinin ictîhad erbabından olmasının, kendisini üstadının
mezhebini, onun araştırma ve incelemedeki metodunu nakletmeden alıkoymayacağını
düşünürdü.
İbn-i Teymiyye
içtihada kadir olanları taklitten yasaklar ve iyi bir araştırmacının, başka
birşeye dayanmadan, ancak delilin kendisini ulaş-tırmiş olduğu neticeye tabi
olmasını başka birinin yoluna uymamasını tavsiye eder, İmamlardan tutundukları
delilin bilmeden kendilerine uyulmasını yasakladıklarına dair nakillerde
bulunur, ve bunun da kendinde istidlal kudreti bulunan kimseler için ictîhad
kapısını arkasına kadar açar, bütün konularda içtihada kadir değilse, kadir
olmadığı taklidde bulunabileceğine cevaz verir, içtihada kadir olduğu
konularda ise taklidde bulunmasını
asla caiz görmezdi.
454- Ibn-i
Teymiyye Hanbeli mezhebine müntesib müctehid olduğuna göre, fıkhın kaynakları
olarak itibar ettiği usul ve kaidelerin, İmam Ahmed'in tercih etmiş olduğu usul
ve kaidelerle aynı sayılması gerekir. Çünkü usulde ve furuda metod bakımından
aynıdırlar. Yine İbn-i Teymiyye'nin görüşlerinin Hanbeli mezhebi içerisinde
vecih (çoğulu-vucuh) kabul edilmesi gerekir. Bu durumda, üç talak, şarta bağlı
talak, talak üzerine yemin, müslümanlann yeminleri hakkındaki bütün
görüşlerinin Han-beli mezhebi içerisinde birer vecih olarak sayılması
gerekecektir. Ancak biz buna işaret eden hiç bir kimseye rastlamadık, Hanbeli
mezhebi çerçevesinde mütalaa etmemişlerdir. Belki de bunun sebebi şu iki husus
olmalıdır: Birincisi: Bu görüşler son dönemlerde ortaya çıkmıştır. Bilindiği
gibi İbn-i Teymiyye 8. hicri asrın başlarında gelmişti ve o zaman Hanbeli
mezhebi ayakları üzere doğrulmuş bulunuyordu. Mezhep içerisinde mütalaa edilen
vecihler, tarikler (çoğulu-turuk) ve müctehid imamların görüşleri tedvin
edilmiş bulunuyordu. Yaklaşık beş asır mezhebin yerleşmesi ve yönlendirilmesi
için kafi gelmiş ve artık yeni görüşler için yer kalmamıştı. İkincisi: İbn-i
Teymiyye'nin bu görüşlerine büyük tepkiler olmuştu. Zira İbn-i Teymiyye, bu
görüşleri ile Eh!-i sünnet fukahası arasında yalnız kalıyordu. Bu yüzden de
bizzat kendisi bu görüşlerini dört imamın benimsediği asıllara, onların
fetvalarına yaklaştırmaya onlarla uzlaştırmaya aynı değilse de onların
nevinden olduğunu açıklamaya çalışıyordu. Böyle bir sert tepki karşısında,
onun görüşlerinin eserci Hanbeli mezhebine nisbet edilmemesi mazur
görülebilirdi. Hanbeliler, önceki alimlerin İmam Ahmed b. Hanbel'e ait olanlar
dışında daha başka görüşleri mezhebe dahil ettikleri gibi onun görüşlerini de
mezhebe ilave etmeye gerekli cesareti bulamamışlardı. Görüşlerini açıkladıktan
sonra hapse atılması da, hür ve bağımsız olarak onlara davet imkanı
bulamamasının sebebi oluyordu.
İmam Ahmed b. Hanbel'e
muhalefet ettiği feri meselelerin ilmi kıymeti her ne olursa olsun, usul
birdi. Burada İbn-i Teymiyye'nin takip etmiş olduğu usul hakkında söz etmemiz
yerinde olacaktır. İbn-i Teymiyye'nin takip ettiği usuf genel anlamda İmam
Ahmed'in usulünün aynısı idi. Ancak İbn-i Teymiyye onu açıklamış, vazıh hali
getirmiş, yönlendirmiş müdâfaa etmiş, muğlak taraflarını açıklamıştır. Onun
sadece nazari olarak değil, aynı zamanda neticeye ulaştırıcı, verimli bir
incelemede bulunması bakımından usul incelemesinde önemli bir yeri vardır.
Artık burada onun bu incelemesine kısaca temas etmemiz gerekecektir. Zira bu
incelemesi onun fıkhî metodunun özünü teşkil etmektedir.[268]
455- İbn-i
Teymiyye'nin bağlandığı bütün usul
kaideleri hakkında geniş açıklamalar yapmak istemiyoruz. Çünkü, onun
usulü, İmam Ahmed'in (r.a.)
usulünün aynıdır. Bunları, «İbni Hanbel»
adındaki kitabımızda yeterli
ölçüde zikretmiştik. Ancak, İbn-i Teymiyye'nin öze! bir görüşü ya da Hanbelî
mezhebinde ona ait bir uygulamanın açıklaması
söz konusu olduğu zaman bir izah yapacağız. Diğer durumlarda konuyu
özet olarak zikredeceğiz. Çünkü, bu, İbn-i Teymiyye'nîn aklını ve düşüncesini
açıklamak olan asıl maksadımızın bir parçası olmaktadır.
İbn-i Teymiyye,
İstinbatın (hüküm çıkarmanın} dayandığı asılları, risalelerinin birinde
açıklamış ve ona «şer'î hükümlerin yolları» adını vermiştir. Bu hususta, İbn-i
Teymîyye «Şer'î hükümlerin yolları, rnüslüman-ların icma'ıyla, önce Kitab'dır.
İtikadı meselelerin bir kısmına delil getirme hususunda bir kısım dalâlet
ehlinin muhalefet ettiği gibi, imamlardan hiçbiri bu hususta ihtilaf
etmemiştir.» demektedir.[269]
İbn-i Teymiyye'nin
zikrettiği diğer yollar; sünnet, icma, nas ve inma üzerine kıyas, ıstıshab ve
mesâlih-i mürseledir. İstihsanı ise, mesalih-i mürsele içine sokmuş ya da ona
yakın saymıştır.
456- İbn-r
Teymiyye'nin sıraladığı deliller işte bunlardır. İbnu'l-Kay-yrm el-Cevziyye,
mesâlih-i mürsele'yi kıyasa soktuğu gibi, Ahmed b. Han-bel'in delillerini
sayarken, birinci ve ikinci aslı da birlikte ele almıştır. Birinci aslı
«Naslar (Nusûs)» olarak isimlendirmiştir. Naslar,
Kitab ve sünnetin hukukî düzenlemeleridir. İkinci delil, muhalifi
bilinmeyen sahabe fetvalarıdır. Üçüncüsü, sahabe fetvalarından Hz. Peygamber'in
(s.a.) sünnetine uygun olanı seçmektir. Dördüncü, yalan olduğuna dair delil
olmayan mürsel ve zayıf hadislerdir. Bunlar, yalan olduğuna dair bîr delil
bu-iunan mevzu (uydurma) hadislerden farklıdır. İbnu'l-Kayyım'ın zikrettiği beşinci
delil kıyastır.
İbn-i Teymiyye'nin
talebesi olarak gördüğümüz İbnu'İ-Kayyım, delillerden icma'i zikretmemiş ve
bazılarını kısa, bazılarını ayrıntılı anlatarak «Naslar» kavramına sahih
hadisler de dâhil etmiştir. Re'yden sayarak kıyas kavramına da, mesâlih-i
mürseîe (kamu yararı) ve istishâbı katmıştır. Hakkında ihtilaf bulunmayan
«sahabe fetvalarını da başlıbaşına bir bölüm, hakkında ihtilaf bulunan sahabe
fetvalarını İse aralarında en yakının seçilmesi sebebi ile istinbat
yollarından biri olarak almıştır. Sonra da, aynı şekilde, yalan olduğu sabit
olmayan zayıf bir mürsel hadisi delil olarak muteber saymıştır.
İbnu'l-Kayyım'ın
icma'ı zikretmemesinin sebebi, Hanbelî mezhebinde vukuu (meydana geldiği)
kabullenilen icma'ın sahabe icma'ı olmasıdır. Başkalarının icma'ının vukuu ise,
Hanbelî mezhebinde kabul edilmemiştir. İbnu'l-Kayyım, kabul edilen icma'ı,
sahabe fetvaları konusunda zikretmiştir. Bundan dolayı da, bu icma'ı doğrudan
hemen nasların arkasından ve mevzu olmayan zayıf hadislerden önce ele almıştır.
457- Öyleyse
bu asıllardan ya da yollardan her birini, İbn-i Teymiyye'nin terimlerine göre
ele alalım :[270]
Bu asılların
birincisi, naslardır. Bu da Kitab'ı, onu tefsir eden sünneti, sonra da diğer
sünnetleri kapsar. İbnu'l-Kayyim, Kİtab ve sünneti aynı yer ve dereceye
koymuştur. Gerçekten, İbnu'l-Kayyım, böylece Hanbelî mezhebinin konumunu
edicisi olmasıdır.
Birinci esas: Aslında
bütün müslüman hukukçular tarafından kabu! edilen bir konudur. Çünkü, Kur'ân,
İslâm'ın birinci delilidir. Sünneti delil olarak kabul etmek. Yüce Allah'ın şu
âyetleriyle sabittir: «Allah vo F>ay gam beri bîr şeye hükmettiği zaman,
inanan erkek ve kadına artık işlerinde fcoşka yolu seçmek yaraşmaz.» (Ahzeb,
33/36), «Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri
durun.» (Haşr, 59/7).
Öyleyse, sünnetin
hüccet olarak kabulü Kur'ân'la bilinince, bu hususta onun şüphesiz Kur'ân'dan
sonra olduğu yine Kur'ân yoluyla bilinmiş olur. Çünkü, Kur'ân olmasaydı, sünnet
hüccet sayılmayacaktı.
İkinci Esas: Bu da
aynı şekilde kabul görmüştür. Çünkü birden fazla anlam için «müşterek» tabirler
hususunda, sünnetin Kitab'in açıklayıcısı olduğu fukahanm ittifakıyla sabittir.
Sünnet, Kitab'ın insanlara kapalı gelen yerlerini açıklar ve «mücmeUini tafsil
eder. Bu hususta, bir ihtilaf sözkonusu değildir. Ancak, burada, iki noktanın
ele alınması gerekir:
1) Sünnetin
hakkında Kur'ân da herhangi bir nas bulunmayan yeni bir hüküm getirmesi,
2) Kur'an'ın
zahirine ya da genel nasiarına muhalefet ettiğ! zaman, sünnetin alınması ya da
terkedilmesi,
Birinci Nokta:
Sünnetin, bazan hakkında Kur'an'da nas bulunmayan hükümleri getirdiği ve tek
başına bu hükümlere delil olduğuna fukahanın çoğunluğu katılır. Sünnetin
düzenlediği her bir hüküm hakkında, onu kabul ettiğine deli! olması için,
Kur'ân'dan bir takım hükümler araştırılmaz. Ancak, muhakkak fukahadan
bazıları, sünnette yer alan her hükmün Kur'ân'dan bir aslı olduğunu kabul
etmişlerdir. Bunun manası, sünnetin getirdiği bir hükmü, ancak Kur'ân'da
açıklayan bir hüküm bulduğumuz zaman alabilmemiz demektir. Hatta, bunun
manası, sünnetin Kur'ân'a aykırı veya onu aşan bin hüküm getirmesinin mümkün
olmamasıdır. Ancak, ibare veya işaret yoluyla Kur'ân'da bu hükme ait bir asıl
olması durumu farklıdır. Bu takdirde, sünneti kabul etmesi için bir müslümamn
Kur'ân'dan şahitler aramaya kendini zorlaması gerekmez. Bilakis, her ne zaman
sahih olduğu sabit olur ve ulema da onu kabul ederek alırsa işte o zaman
müs-lümana düşen bu sünneti kabul etmektir.
İbn-i Teymıyye,
sünnetin delil olduğunu kabul etmiştir. Bu hususta, Kur'an'ın müfessiri olan
sünnetler arasında bir fark yoktur. O, sünneti de üç kısma ayırarak, hepsini
delil olarak zikretmiştir: '
1) Mütevatir
Sünnet: Sünnetin birinci çeşidi,
Kur'an'ın zahirine aykırı olmayan, bilakis namazın ve rek'atlarının
sayısını, bütün nevileriyle zekâtın n
2) Kur'ân'ı
tefsir etmeyen ve zahirine de aykırı olmayan sünnet: Bazan sünnet,
hırsızlıkta n
3) Âhâd
Hadisler: İbn-i Teymiyye'ye göre sünnetin üçüncü kısmı sıka (güvenilir)
raviler tarafından rivayet edilen âhâd hadislerdir. Aynı şekilde, bu da ilim
ehlinin, kabul edilmesi ve kendisine uyulmasında ittifak ettiği bir durumdur.
Bazıları, bu hadislerin kabulü için Kur'an'ın zahiriyle çelişmemesini şart
koşmuştur. Bu da ikinci esasın konusudur.
458- İkinci
Esas: Ümmetin sıka ravilerden kabul edip aldığı âhâd hadisler ile Kur'ân
arasındaki çelişmedir. Bu, Hanefîler ile Malikîler ve Şafîîler ile Hanbelîler
arasmda ihtilaf konusudur. Birinciler, âhâd hadisleri Kİtab'la karşılaştırarak
uyuşanlar kabul etmekte, uyuşmayanları ise reddetmektedirler. Hanefiler,
reddetmeyi gerektiren aykırılığı genelieştirdiler. İsterse bu aykırılık, nassa
ya da «âmm (genel)» gibi nassın zahirine olsun sonuç aynıdır. Çünkü, Hanefîler
âmm'ı, haber-i âhâd ile tahsis etmezler. Bu durum, bazan Malikîler için de söz
konusudur. Nitekim, köpeğin dilini kaba sokup yalaması hedisinde bu
görüştedirler. Çünkü, (r.a.) bu hadisi, şu âyette Kur'an'ın zahirine muarız
olmasından dolayı reddetti: «Alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı
hayvanlar. «Maide, 5/4). Çünkü, bu âyet, köpeğin avladığının yeneceğini ifade
etmektedir. Buna bağlı olarak Malik, köpeğin avladığını yemenin mubah olması
ile necis oluşunu birlikte düşünmeyi mümkün görmemiştir.
İmam Şafiî ise,
Kur'ân'ın zahirine aykırılığı sebebiyle sünneti reddetmez. Bilakis ona göre
sünnet, Kur'an'ın âmm'ını tahsis eder. Kur'ân sünnet yoluyla anlaşılır.
Öyleyse, sünnet, Kur'ân'm beyanı, tefsiri ve şerhidir. Hatta, bazı şafiîler bu
ifadeyi, «Sünnet Kur'ân'a hakimdir.» şeklinde yorumlamışlardır. Çünkü, sünnet,
Kur'ân'm tefsir yolu ve beyan tarzıdır, mücmelini açıklamakta, Kur'ân'daki
nâsih ve mensuhu beyan etmekte, mutlakmi takyid etmektedir... Bundan dolayı,
İmam Şafiî, ilk ve ası! Kur'-ân olmakla birlikte, istinbat açısından bu ikisini
aynı derecede kabul etmiştir. Çünkü, daha önce de belirttiğimiz gibi sünnetin
hüccet oluşu Kur1-ân yoluyla bilinmektedir.
459- Ahmed
b. Hanbel de konuyu bu şekilde ele alır ve bunun gereğine göre yürür. İbn-u!
Kayyım, Kur'ân naslanyla Hazreti Peygamberin sünnetini (naslarını) ayırmadan,
ilk iki delili naslar olarak zikrederken bunu dosdoğru nakletmiş oluyordu.
Ahmed b. Hanbel
sünneti Kur'ân'm müfessiri saymada ısrar etmiştir. Kurân'm zahiri ya sünnete
dayandırılır, ya da zahirde bir çatışma olmaz, zahirin, sünnete göre
yorumlanması gerekir. Büyük imam Kurân'ın zahirini alıp sünneti reddedenlere
reddiye niteliğinde bir kitap da yazmıştır. Bu kitabın girişinde şu ifadeler
bulunur:
«Övgüsü yüce ve
isimleri mukaddes olan Allah, Muhammed'i müşrikler istemese bile, bütün
dinlere üstün kılmak için hidayet ve hak dinle göndermiştir. Tabi olana hidayet
ve nur bahseden kitabı indirmiştir. Kitabın zahirinden, batınından, hâssmdan,
âmmmdan, nasihinden, mensuhundan ve kastettiği şeylerden dilediğini göstermesi
için peygamberini de bir delil kılmıştır, öyleyse Rasulullah (s.a.v.) Allah'ın
kitabının açıklayıcısı ve manalarının rehberidir. Dini için razı olduğu ve
kendine seçtiği ashabı da, ona bu hususta şahit olarak bunları ondan nakletmiş
tir. Onlar, Allah'ın peygamberini, Kitabındaki muradını ve kasteddiği-nin ne
olduğunu insanların en iyi bileniydiler. Böylece Rasulullah'tan sonra bunun
açıklayıcısı oldular.»[272]
Ahmed b. Hanbel'in
sözleri aynen böyledir. Burada ve kendisinden rivayet edilen birçok yerde,
Kitap ilmi ve dinin, sünnet yoluyla öğrenilebileceğini, yine islam fıkhı ve
onun düzenlemelerini öğrenmek için makbul yolun aynı şekilde sünnet olduğunu,
açıklama ve düzenlemelerini bilme hususunda sünnetten yardım almaksızın
yalnızca Kitab'ta yetinenlerin doğru yoldan çıktığını ve Allah'ın dininde hak
yola giremediklerini açıklamıştır. Bunun birçok sebepleri vardır:
1) Kur'ân
nasları, peygambere itaatin vacip olduğunu bildirmişlerdir. Ona itaat ise ancak
onun sünnetine tabi olmakla gerçekleşir. Hz. Peygambere hayatindayken
başvurmak ve vefatından sonra da kendisinden rivayet edilene başvurmak dinde
sabit bir durumdur. Bundan dolayı, «Hayır! Rabbİne and olsun ki, aralarında
çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü
içlerinde bir sıkıntı duymadan tanır, men kabul etmedikçe inanmış olmazlar.»
(N
2) Sünneti almanın vacip olduğunu gösteren
hadisler de vardır. Mesela «Çok yakında sizden bir atam koltuğuna kurularak,
benden bir hadis rivayet edip şöyle der: «Benimle sizin aranızda Allah'ın
kitabı vardır. Helal bulduğunuz şeyi helal, harem bulduğumuzu da haram sayarız
der. Ancak, dikkat edin! Rasulullah'ın
harem kıldığı da, Allah'ın haram kıldığının
benzeridir.»
3) Müslümanların icma ettiği bir çok İslâmî
hüküm de sünnetten alınmıştır. Bunlardan çoğu, Kur'ân'm âmmmı tahsis etmiştir.
Mesela, kadını halası ve teyzesi ile birlikte nikahlamanın haram oluşu sünnetle
sabittir. Sünnet, «Bunlardan başka sîze helal kılındı» (N
460- İbn-i
Teymiyye, bu yolu, bir delil dolayısıyla tercih etmektedir. Kur'ân'm zahirine
ya da geneline aykırılığı sebebiyle sahih bir hadisi reddettiği bilinmiyor.
Bilakis, İbn-i Teymiyye İmam Ahmed gibi, hadisle birlikte bir muarız
araştırmak suretiyle içtihada izin vermez. Sabit olma açısından aynı kuvvette
bir muarız olmazsa, sahih hadisi terketmez. Kur'ân'tn âmmını almak ve sahih
hadisi terketmek görüşünde değildir. Bilakis, sahih hadisin Kur'ân'ın âmmını
tahsis ettiği görüşündedir. Çünkü, Kur'ân nas-larında âmm (genel anlamlı)
olduğu iddia edilenlerin hepsi alınsaydı sıhhati sabit olan, birden çok
rivayet ve senedde manalarının tekrar etmesi dolayısıyla, manaca tevatüre varan
birçok hadis bir kenara bırakılırdı.-
Çünkü, İbn-i Teymiyye,
bu yoldaki görüşlerinde İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e katılrr. Ebu Hanife ve
bazan da İmam Malîk, Kur'ân'm âmmı-na ya da sadece Malik'in Medine ameline
aykırılığı sebebiyle, bazı hadisleri reddetmesi halinde, İbn-i Teymiyye onlara
katılmaz. Kabul ettiklerini açıkladıktan sonra, görüşlerini kabul etmediğini
gösteren bir ifadeyle verir. Bu ifade, sahih olduğu ve neshedilmediği sabit
olan bir sünnetin reddo-lunmayacağıdır. İbn-i Teymiyye, şöyle demektedir:
«Aradıkları bir takım
şartlarla ve muarızlarla -ki bunlarla bu hadisleri reddetmişler ve
kaldırmışlardır- re'y taraftarlarından birçoğu bir çok hadisi, bazıları İse
bir kısmını reddetmektedirler. Çünkü, Kur'ân'm zahirine aykırı olduğunu sanırlar
veya usullerine aykırıdır, ya da usullerinin veya Medine ehlinin hilafına olan
sonraki herhangi bir amele, ya da usulu'1-hkh, hadis ve fıkıh kitaplarında
bilinen diğer bir takım meselelere ters düşmektedir.»
461- İbn-i
Teymiyye, sünnete sarılmada ve onu Kitab'a hâkim kılmada, bütün gücüyle çalışarak
Kur'ân'ı kendi görüşleriyle
tefsir etmekten insanları menetmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) Kur'ân'ın hepsini
tefsir ettiğini nasıl ısrarla belirttiğini görmüştük. Çünkü, Kur'ân't
açıklamak, Hz. Peygamber'in görevidir. Kur'ân'ın beyanı da tebliğin
şartlanndandır. İster itikatla, isterse amelle ilgili olsun, sahabe bir nesil
olarak Kur'ân'm bütün tefsirini ve ilminin hepsini almışlardır. Hepsi,
Kur'ân'ın tefsirini ve hüküm çıkarmayı öğrenmişlerdir. Bazısının bilmediğini,
diğer bazısı bilmektedir. Hepsi de bildiklerini birbirlerine veriyordu.
Buna göre, tefsir önce
peygambere, sonra bunu verdiği sahabeye, daha sonra da sahabenin verdiğini alan
tabiûna ait olmaktadır. Öyleyse, Kur'ân'ı anlamada daha önce açıkladığımız
gibi, re'ye bir yer yoktur. Kur1-ân'ı nlamada mücerret re'y için bile, bir yer
olmayınca, Kur'ân'ın zahiri hadise nasıl tercih edilir ya da mücerred lügat
(dil) anlayışına dayanan bir mutlak anlayışla Kur'ân'ın zahirine aykırılığı
sebebiyle hadis nasıl zayıf sayılabilir? İbn-i Teymiyye'ye göre bu durumu, ne
akâidde, ne de amelde makuldür.[273]
462- İbn-i
Teymiyye, icma'ın delil oluşu ve naslardan hemen sonra gelen bir delil
olmasından şöyle sözetmiştir:
«Hukukçular,
mutasavvıflar, kelâm ve hadis ehlinin çoğu, prensip olarak ic-raa'm delil
oluşunda ittifak etmiştir. Mu'teziler ve Şia'dan bir kısım ehl-i bid'at ise
icma'ı reddetmişlerdir.»[274]
Naslardan sonra icma'ı
kat'î delilerden sayması sebebiyle İbn-i Teymiyye, herhangi bir hüküm üzerinde
müslüman ulemanın icma'ını muteber bir icma olarak kabul etmiştir. Bu konuda
şöyle diyor:
«İcma'ın manası,
müslüman âlimlerin hükümlerden biri üzerinde ittifak etmesidir. Herhangi bir
hüküm üzerinde ümmetin icma'ı sabit olunca, hiç kimse ona muhalefet edemez.
Çünkü, ümmet, delâlet (hata) üzerinde İttifak etmez.[275]
İcma meselelerinden
söz eden İbn-i Teymiyye, icma'ın Kitabdan delilini de söz konusu eder.
İlk önce, bu ümmetin
hata üzerinde ittifak etmeyeceğini belirtir. Çünkü, bu ümmet, insanlar için
çıkarılan, İyiliği emreden ve kötülükten sakındıran en hayırlı ümmettir. Bu,
orta yolu tutan bir ümmettir. Orta yol ise, daima hayır demektir. Bu hususta
İbn-i Teymiyye şöyle demektedir:
«Yüce Allah; (Siz,
insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan,
Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.). (AI-i İmran, 3/110) buyurmuştur.»
«Allah'ın dilediğini azaba uğratacağını, rahmetinin herşeyi kapladığını
Muhatraned'e uyanlara yazacağız. O, yanlarındaki Teymiyye'ye İncil'de buldukları
(Peygamber Muhammed) onlara uygun olanı emreder ve onları fenalıktan meneder.»
(A'raf, 3/157) âyetinde, peygamberlerinin bu şekilde nitelendirildiği gt-bi,
onlar da, her iyiliği emreden ve her kötülükten alıkoyanlar olarak nitelendirilmektedir.
Yüce Allah, şöyle buyurmuştur.: «Böylece, sizi insanlara şahit ve örnek olmanız
için vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve örnektir.» (Bakara,
2/143). Vasat; ortayol ve en iyi yol demektir.>>[276]
İkine! olarak da şu
âyeti deli! getirmektedir: «Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra,
peygamberden ayrılıp inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne
döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir. (N
«tmam Şafiî, usul'1-frkh
hakkında konuşmaya girişince, bu âyeti icma'a delil olarak getirdi. O halde,
âyet müslümanlarm yolundan başkasına tabi olanların va'îde (cezaya) müstehak
olacağına delâlet etmektedir. Kendisine hidayet beyan olunduktan sonra,
peygambere karşı gelenler de böyledir. Bu vasfın, tek başına cezayı
gerektireceği malumdur. Şayet, diğer vasıf da buna girmezse bir mana ifade
etmez.»
Yani, müslümanlardan
başkalarının yoluna tâbi olmak, bizzat zemmedilmeye bir sebep teşkil eder. O da
bu hususta peygambere karşı çıkmaya benzer. O halde ceza bu iki durumu için
aynı değildir. Bilakis, bu ikisinden her biriyle ayrı ayrı ilgilidir. İcma'a
muhalefet de şiddetli cezayı, zemmi ve mahrumiyeti gerektirmektedir.»
463- İbn-i
Teymiyye'nin bu sözlerinden, İmam Şafiî'nin, icma'ın-hüccet oluşuna, bu âyeti
delil getirdiği ve kendisinde ona katıldığı ortaya çıkmaktadır. Şafiî'nin bu
âyetle istidlali ve bu âyetin icma'ın hüccet olduğuna delâletinin kuvveti
etrafında bir münakaşa cereyan etmiştir. Birinci durumla ilgili olarak, icma'ın
sübutu için er-Risâle'de İmam Şafiî'yi bu âyetle istidlal ediyor bulamadık.
Bilakis, İmam Şafiî'yi bu âyetle istidlal ediyor bulamadık. Bilakis, İmam
Şafiî, Süleyman b. Yesâr'dan rivayet edilen şu hadisi delil getirmiştir: Ömer
b. el-Hattâb (r.a.), Câbiye'de hitap ederek şöyle demiştir: «Rasulullah (s.a.)
benim sizin aranızda kalkışım gibi kalkarak şunları söyledi; Ashabıma,
onlardan sonra gelenlere ve daha sonrakilere saygılı olunuz. Daha sonra
yalancılık zuhur edecek. Yemin etmesi istenmediği halde kişi yemin edecek,
şahitlik etmesi istenmediği halde şahitlik edecek. Dikkat edin! Kimi cennetin
ortası sevindiriyorsa, cemaate bağlansın! Şeytan, elbet tek olanla beraber
olup, iki kişiden uzaktır. Bir erkek, yabancı bir kadınla yalnız kalmasın. Çünkü,
üçüncüleri şeytandır. Kimi bir iyilik sevindiriyor ve bir kötülük de üzüyorsa
işte o müzmindir.»
Bu konuda, İmam Şafiî
(r.a.) şöyle diyor:
«Müslümanların
cemaatinin söylediğini söyleyen, onların cemaatine bağlan-mıştır. Müslümanların
cematmın söylediğine muhalefet eden de bağlanması emredilen bir cemaate
muhalefet etmişti. Gaflet, ancak ayrılıktadır. Cemaate gelince, tüm cemaatin,
ne Kitabın, ne sünnetin, ne de kıyasın manasından gafil olması mümkün
değildir, inşallah.»
Görüyorsun ki, İmam
Şafiî, usulünü derlediği er-Risâle'de sadece hadisle istidlal etmektedir.
Bununla birlikte,
İbn-i Teymiyye'nin zikrettiği bu âyetle istidlal ettiği konusu, İmam Şafiî'ye
nisbet ediîegelmiştir. Bunu, Şafiî'den, Fahreddin Râ-zî zikretmiştir;
et-Tefsîru'l-Kebîr'deki ifadesi şöyledir:
«Rivayet edildiğine
göre, icma'ın delil olduğunu gösteren bir âyet İmam Şafiî'ye soruldu. Derhal,
Kur'ân'ı üçyüz defa okudu. Nihayet bu âyeti buldu. Yani, «Doğru yol kendisine
apaçık belli olduktan sonra peygamberden ayrılıp inananların yolundan
başkasına uyan...» (N
Fahreddin Razî'den
önce Zemahşerî ve başkaları da icma'ın delil oluşuna bu âyetle delil
getirmiştir. Ancak, usul açısından birçok kimse bunlara karşı çıkarak şöyle
demişlerdir:
«Zemmetme ya ikisi
dolayısıyla, yani peygambere muhalefet ve buna lâzım gelen şey dolayısıyladir
ki bu da mü'minlerin yolundan başka bir yola tâbi olmaktır, ya da zemmetme,
sadece asıl itibarıyla peygambere muhalefet dolayı-sıyladır, ikincisi ise ona
bağlıdır. O halde, bununla icma arasında bir ilişki yoktur. Çünkü, âyet,
peygambere muhalefet etmenin bizzat zemmedilmesi hakkındadır.»
Gazzâlî de
el-Mustesfâ'da bu âyetin icma'ın hüccet olduğuna delâlet etmediğini, âyet ile
rema arasında bir ilişki bulunmadığını tercih etmiştir. Gazzâlî, bu âyet ve
konuya delil olacağı ileri sürülen diğer âyetler hakkında şunları söylemiştir:
«Bütün bu âyetler,
naslann zahirleri olup, maksadı göstermez. Hatta, zahirlerinin delâleti de
delil teşkil etmez. Bu âyetlerin en kuvvetlisi «Doğru yol kendisine apaçık
belli olduktan sonra, peygamberden ayrılıp inananların yolundan başkasına uyan
kimseyi, döndüğü yere döndürür ve onu cehenneme sokarız.» (N
«Biz, hepsinin bu
nassı bilmelerini şart koşmuyoruz. Haberler gibi, onu da mana olarak
nakledebilirler. Ancak, icma konularını tek tek incelediğimizde, hepsinin
nastan dayanağı olduğunu görürüz. Ulemadan çoğu, bu nassı bilmedikleri halde
cemaate (çoğunluğa) katılmıştır. Nitekim, aynı durum, kıyas yoluyla bir hüküm
çıkarılınca da meydana gelir. Halbuki, hükmün kıyasla çıkarıldığı bu konuda
bilmediği bir icma vardır. Böylelikle, icma'a katılmış olur. Yine, konu
hakkında özel bir nas vardır, ancak bu konuda umuma dayanarak hüküm vermiş
olabilir.»[277]
464- Her ne
olursa olsun, İbn-i Teymiyye, istidlal için bu âyeti seçmiş ve delil olarak da
onu kabul etmiştir. İcma'ı istinbat yollarından ve delillerinden biri kabul
eder. Ancak, İbn-İ Teymiyye, icma'ın sahih hadisten dayandığı bir senedin
bulunması gerektiği görüşündedir. Öyleyse, icma'ın varlığı İcma edenlerin,
hepsi olmasa bile, bazılarının bildiği bir hadisin varlığına delil teşkil
eder. Ancak, İcma'ın sahih bir hadise aykırı olması sahih olmaz. İcma'dan
sonra ve onun hemen arkasından, bu sebeple bir hadisin reddedilmesi sahih
değildir. İcma'ın dayandığı bir nassın zarureti hakkında da şunları
söylemektedir:
İbn-i Teymiyye,
icma'ın ancak bir nassa dayanması halinde var olabileceği sonucuna
ulaşmaktadır. Sırf İcma ile sabit olduğu iddia edilen birçok meselenin,
gerçekte sünnetle sabit olduğunu, bundan sonra İcma yapıldığını zikreder.
Mesela, mudârabe akdi böyledir. Bu hususta şöyle diyor:
«Bazıları, mudârabe
gibi, nas olmaksızın icma ile sabit olan bir takım meseleler zikretmektedir.
Halbuki, durum hiç öyle değildir. Bilakis, mudârabe, özellikle Kureyş arasında
Cahifiye devrinde meşhurdu. Onlar, en çok ticaretle uğraşırlardı. Mal (sermaye)
sahipleri, mallarını çalışanlara vermekteydiler. Hz. Peygamber (s.a.), Hz.
Hatice'nin [r.a.) malıyla ticaret yolculuğuna çıktığı gibi, peygamberlikten
önce başkasının malıyla da ticarî yolculuğa çıkmıştı. Ebu Süfyan'la yola çıkan
kafilenin çoğu, Ebu Süfyan ve
başkalarıyla mudârabe
(emek-sermaye şirketi) yapıyordu. Ashabı başkalarının mallarıyla mudârabe
olarak sefere çıktıkları bir sırada Hz. Peygamber (s.a.) bunu ikrar etmiş,
yasaklamamıştır. Sünnet, onun kavli, fiili ve ikrarıdır. Bir şeyi ikrar ettiği
zaman, bu sünnetle sabit demektir. İmam Malik'in Muvatta'da, Hz. Ömer'den
(r.a.) rivayet ettiği meşhur eser şudur: «Ebu Ivlusa el-Eş'arî fr.a.) bir
miktar malı borç vererek iki oğlunu gönderdi. Onlar da ticaret yapıp kâr
ettikleri zaman, Hz. Ömer (r.a.) kârın hepsinin müslümanlara eît olmasını
istedi. Çünkü, Hz. Ömer, bunun askerden sadece ikisine tahsis edilmemesini
istemişti. Birisi şöyle dedi: «Şayet kazanmasaydık, sorumluluk bize ait
olacaktı. Öyleyse, bize tazminat gerekirken, kâr nasıl sadece sana ait olur? O
zaman sahabeden biri; Onu mudârabe yap dedi. O da mudârabe yaptı. Hz. Peygamber
devrinin yakın oluşu ve aralarında mudârabenin biünmiş olması sebebiyle bunu
söyledi. Mudârabe sonradan ortaya çıkmadı, O halde, kasaplık, terzilik ve
çiftçilik gibi, mudârabe de Hz. Peygamber (s.a.) zamanında biliniyordu. Buna
göre, icma edilen konular, bazan müctehidterden bir grubun, hakkında nas
bilmediği meseleler olmaktadır. Bu meseleler hakkında nassa uygun düşen re'y
içtihadıyla görüş bildirirler. Ancak, kendilerinden başkalarınca nas
bilinmektedir. Bir grup da kıyasın sahih olduğu görüşüyle birlikte, icma'ın
peygamberden naklettikleri bir nas üzerine olacağını söyler.»[278]
Bundan, İbn-i
Teymiyye'nin, icma'ın bir nassa dayanması gerektiği görüşünde olduğu
anlaşılır. O halde, icma'ın senedinin kıyas değil, nas olduğu ortaya çıkar.
Bu,
Kıyasın illeti kapalı
olursa, bu, ancak nazar, istinbat, sabır ve taksim (seçme), vasıflan ile
bunların tesir yönleri arasında tekrar ederek tesir bakımından en kuvvetlisini
ve hükme bağlılığı en sağlam olanını çıkarmakla bilinebilir. Kıyasın açıklama
yönü üzerinde ittifak meydana gelmesi enderdir. Fukahanin nesilden nesile ve
bütün ülke ve bölgelerde ittifak ettiği vasıf illet olarak kabul edilir.
465- İbn-i
Teymiyye, icma'ın nassa aykırılığını kendi ifadesiyle; bi-iinen bir nassa
aykırılığını» kabul etmez. İmam Malik (r.a.) ve Rebî'atu'r-Re'y'in (r.a.) benimsediği
gibi, Medine ehlinin icma'ını kendilerindeki esere karşı bir delil olarak
kabul etmez. Bu, İmam Şafiî'nin de görüşüdür. Bu sebeple, Şafiî, er-Risâle'de,
bizzat sahabenin icmaı hakkında, icma bahsinde şöyle demektedir:
«Üzerinde icma
ettikleri hükmü, dedikleri gibi Hz. Peygamber'den (s.a.) naklen zikrettiler.
Rasulûllah'tan nakletmediklerine gelince, «Rasulûllah'tan nakledilmistir.»
demiş olmaları da, başkası da muhtemeldir. O halde, bunu, peygamberden bir
nakil saymak caiz değildir. Çünkü, ancak duyulan şeyin nakli caizdir. Tevehhüm
edilen bîr şeyi nakletmemiz caiz olmaz. Çünkü bu durumda, söylenilenden
başkasının bulunması da mümkündür. O halde, biz de onlara uyarak, dediklerini
aynen tekrarlarız. Rasulûllah'ın (s.a.) sünneti bulunduğu zaman, bunun bazısından
olsa bile, sahabenin hepsinden uzak olmayacağını biliyoruz. Yine sahabenin
çoğunun, inşallah, Rasulûllah'ın sünnetine aykırı bir şey ve bir hata üzerinde
ittifak etmeyeceğini de biliyoruz.»
466- İbn-i
Teymiyye'ye göre, İcma, ancak peygamberden gelen bir beyana dayalı olduğuna ve
bizzat nakli hikaye ederek olmadığına, çünkü esasen İşitme (sema) durumu ancak
bir işitme sonucu ortaya çıktığına göre, acaba delil getirme hususunda icma'ın
değeri nedir?
İbn-i Teymiyye icma
meydana geldiği zaman, icma'ın bizzat delil olduğunu, dayandığı sünnetin
araştırılmayacağını ve İhtilafsız icma'ın nassa kuvvet veren başka bir delil
olacağını kabul eder. Bu hususta şunları söylemektedir:
«tema edilen her
meselede, peygamberden bir beyan vardır. Bazan, bu, bir kısım insanlara kapalı
gelebilir ve nassin delâletini bilmeyen kimsenin nasla istidlal ettiği gibi,
icma'ı bilen de onunla istidlal eder. tşte, böylece icma, «Kitap, sünnet ve
icma buna delâlet etmektedir.» sözünde olduğu gibi, bir başka delildir. Bütün
bu deliller, hep birlikte doğruyu gösterirler. îcma'ın delâlet ettiği hükme, o
halde Kitab ve sünnet de delâlet etmiştir. Kur'ân'ın delâlet ettiği şey, ancak
peygamberden alınır. [279]Kitab
ve sünnetin her ikisinde ondan alınmıştır, îcma'ın itifak ettiği her meselede,
bir de nas vardır.»[280]
467-
Sözümüzün başında açıkladığımız gibi, İbn-i Teymiyye'ye göre, icma, herhangi
bir asırda yaşayan ulemanın icma'ıdır. Ulemanın diğerleri olmaksızın bir
kısmının icma'ı yeterli değildir. İcma edildiği ileri sürülen görüşün
benzerini, o asrın bütün âlimlerinin söylediği sabit olursa, işte o zaman"
icma vardır, eğer böyle olmazsa icma da yoktur. Farklı görüş bulunarak da icma
olduğunu iddia edenlerin görüşünü reddederek şöyle diyor;
«Fakat, insanların bir
kısmı birçok meselede icma bulunduğunu sanırlar. Halbuki, durum, hiç de böyle
değildir. Bilakis, diğer görüş, Kitab ve sünnet açısından daha üstündür. Dört
mezhep imamı ve diğerleri gibi, ümmetten bazısının görüşleri de bağlayıcı bir
delil değildir, müslümanlarm ittifakıyla icma da değildir. Bilakis, insanları
kendilerini taklitten men ettikleri, Kitab ve sünnette kendi görüşlerinden daha
kuvvetlisini gördüklerinde bunu alarak kendi görüşlerini bırakmalarını
emrettikleri bizzat kendilerinden sabittir. Bundan dolayı, bu imamlara tâbi
olan bazı büyükler, imamlarının görüşlerine aykırı olarak, Kitap ve sünnetin
delâleti kendilerine ortaya çıkınca buna tâbi olurlardı.»[281]
Bundan sonra, dört
mezhep imamına muhalefet ettiği meselelerden örnekler verir. Ramazan'da oruç
tutmamayı mubah kılan ve namazın kısaltılarak, kılındığı yolculuk müddeti
bunlardandır. İbn-i Teymiyye, mesafe ve zaman kaydı olmaksızın yolculuk diye
isimlendirilen herşeyde ruhsatı caiz görmektedir. Yine, bid'î talâkın vaki
olmayacağı (meydana gelmeyeceği) ve onunla, boşamadan yalnızca birinin meydana
geleceği meselelerinde de dört mezhep imamına muhalefet eder,.. İlgili yerde
belirttiğimiz gibi, talak konusundaki daha bir çok meselede onlara katılmaz.
468- İbn-i
Teymiyye, icma, için herhangi bir durumda, İslâm aleminin bütün ulemasının tek
bir görüş benimsemesini şart koştuğuna göre, icmaın esası da şüphesiz her
âlimin görüşünü bilmek olur. İşte bu, Han-belî fıkhındaki icma'ın birinci ve
kamil mertebesıdir. Hanbelî mezhebindeki icma'ın iki mertebesi vardır. Bu
ikisini, îbn-i Teymiyye'nin ilmî mirasını elde eden İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye
zikretmiş, açıklayıp sistem-leştîrerek insanlara tanıtmıştır:
İki mertebeden
birincisi, bütün ulemanın ittifak ettiği en yüksek ic-madır. İbn-i Teymiyye,
başkalarını bırakarak sırf bunu zikretmiştir. Bu İcma konuları, ona göre ancak
nassa dayanır.
Ikincr mertebe, bir
görüşün bilinmesi, şöhret bulması ve buna aykırı bir görüşün asla
bılinmemesîdir. Eğer icma diye isimlendirilmesi doğru olursa, icma'ın ikinci
mertebesi işte budur. Delil getirmede önceki mertebenin aşağısında, kıyasın
üstündedir. Bunun, nassa dayanmayip, kıyasa dayanmasının caiz olduğu açıktır.
İbnu'l-Kayyım bu hususta örnekler vererek şunları söylüyor:
«Yüce Allah'ın:
«Alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanlar» (Maide, 4) âyetine
dayanarak olduğu gibi yırtıcı hayvanlardan köpeğin dışındakilerin avını, köpeğe
kıyas edilerek elde edilen icma, esasen bir kıyastır. Yüce Allah «iffetli
kadınlara iftira edenler» (Nur, 4) şeklinde buyurmuştur. Övîeyse, namuslu erkekler
de bu hükme girmektedir. Cariyeler hakkındaki «Evlendiklerinde zina edecek
olurlarsa, onlara hür kadınlara verilen azabın . (cezanın) yarısı verilir.» (N
469- İbn-i
Teymiyye.'nin icma'ın menşeinin bütün İslâm ulemasının aynı meselede bir görüş
üzerinde ittifak etmiş olmasının zaruretinde ısrar etmesi, onu, icma edilen
meselelerin çok az olduğu sonucuna götürmektedir. «İslâmî meselelerin ekserisi
icma'a dayanmıştır.» diyenlerin bu görüşünü reddetmektedir. İcma'ın İslâm'ın çok
az meselesinde ve ilk devirde olduğu görüşündedir. Me'âricu'l-Vusul'de şöyle
demektedir:
«Müteahhirînden
(sonrakilerden) şeriatin çoğunun dayanağının icma olduğunu söyleyenler, kendi
halini haber vermiş olur. Çünkü, Kitab ve sünnet bilgisinin azlığı sebebiyle,
buna ihtiyaç duymuştur. Bu «Naslarm onları göstermeme. si dolayısıyle,
olayların çoğunda kıyasa ihtiyaç duyulur.» demeleri gibidir. İşte bu, Kitab ve
sünneti ve bu ikisinin hükümleri gösterme yolunu bilmeyenlerin sözüdür. îmam
Ahmed de «Sahabenin kendisi hakkında ya da benzerinde konuşmadığı bir mesele
yoktur.» demiştir. O halde, beldeler fethedilip İslâm yayıldığı zaman, her
çeşit durum meydana gelmiş, o zaman da sahabe bunlar hakkında Kitab ve sünnete
göre hüküm vermişlerdir. Ancak, bazıları pek az meselede re'yle hüküm
vermişlerdir. Çoğunluğu icma'ı delil getirmemişti ve buna ihtiyaç da duy.
mamıştı. Çünkü, onlar, bizzat kendileri icma ehli olup, kendilerinden Önce icma
yoktur. Ancak, tabiun devri gelince, Hz. Ömer, Şureyh'e şöyle yazdı: «Allah'ın
kitabında bulduğunla, şayet bulamazsan Rasulûllah'ın (s.a.) sünnetinde olanla
hükmet. Eğer bulamazsan, senden önceki iyi insanların hükmettiğiyle (bir başka
rivayette 'insanların üzerinde ititfak ettiğiyle') hükmet.» Hz. Ömer; önce
Kitab, sonra sünnet demiştir. îbn Mes'ud'da; «Öncelikle Kitab, sonra sünnet,
daha sonra icma demiştir.»[283]
470-
Belirtilen manada bir icma'ın varlığının çok zor olması sebebiyle İbn-i
Teymiyye, icma'ın ancak sahabe zamanında yapıldığının bilinebileceğini kabul
etmiştir. Yalnızca onların icma'ı bilinebilir. Onlardan sonra İcma'a ait her
iddia bir muhalifin varlığı dolayısıyla bozulmuştur. Bu hususta şöyle diyor:
«Bilinebilen icma,
ancak sahabenin icma'ıdir. Bundan sonra olana gelince, işte bunu bilmek
ekseriye mümkün değildir. Bu sebeple, ilim ehli, sahabeden sonra meydana
geldiği zikredilen icmalar hakkında ihtilaf etmişlerdir. Icma'yla ilgiti,
sahabe görüşlerinden biri üzerinde tabi'ûnun icma'ı, bazılarının muhalefet
etmesine kadar icma, ehlinin yaşadığı asnn bozmadığı icma, sükûtî icma
konusunda ve diğer birçok meselede ihtilaf etmişlerdir.»
Böylece, İbn-i
Teymiyye'nin sahabe devri hariç olmak üzere vuku bulan bir icma'ı bilmediğini
kabul etmiş görmekteyiz. Bundan iki sonuç çıkarılır:
1) İcma
kabul edilmiş bir şer'î delildir. O halde, vukuu mümkün olup, imkansız
değildir. Çünkü, meydana gelmesinin
imkansız olduğunu söylememiş, bilakis sadece meydana gelmediğini belirtmiştir.
2) Fiili
olarak vuku bulan îcma'ı da, çeşitli bölgelere gitmelerinden, kendileriyle birlikte Hz. Peygamber'in (s.a.) ilminin ve önceki sahabeye ait ictihadlarm dağılmasından Önceki sahabe icmai olarak görür. Bunların icma'ından sonra ileri sürülen her
icma ihtilaflıdır.
Bu görüşüyle, İbn-i
Teymiyye, icma'm, Hz. Peygamber'e (s.a.) nakli hususunda icma'ın ancak
sahabenin icma ettiği feraiz (miras) esaslarında yapıldığı görüşündeki İmam
Şafiî'yle buluşmaktadır.
471- İbn-i
Teymiyye'ye göre, delillerin sıralanmasında önce Kitab, sonra sünnet, üçüncü
olarak da icma yer alır. Her ne kadar, sünnet, prensipte Kitab'Ia buluşuyorsa,
yani onu açıklıyor ve tefsir ediyorsa, Kur'an ancak sünnetle anlaşılır ve beyan
edilirse de diziliş budur. Bunun, Hz. Ömer'in (r.a.) ve Abdullah b. Mes'ud'un
(r.a.) yolu olduğunu belirtir. Çünkü, o, bu ikisinin yolundan sapmamıştır.
Hiçbir müslümanın, icma'ın, nas-dan Öne alması sahih olmaz. Bunu yapan, ancak
aslın yerine fer'i, fer'In yerine de aslı koymuş olur. Ancak «mezhepte
müctehid» ya da «mukallid» oian müteahhirînden bazıları, meseleleri önce «icma
konusu mu yoksa değil mi?» diye araştırmışlardır. Şayet, bunlar, meseleleri
icma edilmiş olarak bulduysa, sünnet bu meselelerin yerini bildirerek, işaret
ederek seslenip ortaya çıksa bile, artık bu icma dışına çıkmadılar. Hakkında
icrrça olduğu ileri sürülen mesele, bazan çok tartışmalı bir konu olabilir.
Ancak, bu kişiler, bunu bilememekte ve ilim konusunda başka araştırma yapmak
sızın yalnızca dört mezhebin kurucusu fukahayia ve onlara yakın olanlarla
sınırlı kalırlar. Ibn-i Teymiyye, bu meseleyi tartışmış ve şöyle demiştir:
«İbn-i Abbas, sünnette
bulduğuyla, sonra Hz. Peygamber'in (s.a.) «Benden sonra, Ebu Bekr ve Ömer'e
uyunuz.» hadisi sebebiyle de Hz. Ebu Bekr'in (r.a.) ve Hz. Ömer'in (r.a.)
sünnetiyle fetva veriyordu. Bu eserler, îbn-i Mes'ud ve Îbn-İ Abbas'tan sabit
olmuştur. Bunlar, fetva ve kaza konusunda sahabenin en meşhurlarıdır. Doğru
olan da budur. Ancak, sonrakilerden bir grup; 'Müctehidin önce icma'a bakarak
işe başlayacağım, şayet icma bulursa başkasına bakmayacağını, eğer buna
muhalefet eden bir nasıl bulursa kendisine ulaşmayan bir nasla bunun nesh
edildiğine inanacağını' söylemişlerdir. Bazıları da icma'm zaten onu nes-hetmiş
olduğunu belirtmişlerdir. Doğrusu ise selefin yoludur.»
472- Bundan
İbn-i Teymiyye'nin selef yolunu, icma'ı naslardan sonraya bırakmak, şayet
icma, haber-i âhâd bile olsa, bir nassa muarız olduğunda bu nassın icma'dan
önce geldiği şeklinde değerlendirdiğini anlıyoruz. Bunun mütekaddimûn (öncekiler) ve müteahhirûnun (sonrakiler) takip ettiği yol olduğunu
belirtir. Müteahhirûndan bazıları da icma'ı, naslardan, hatta Kur'an'dan bile
öne alırlar. Bunlar iki gruptur: 1) Birinci grup, icma'a muhalif bir nas
bilindiği zaman, benzer bir nâsla bunun neshedii-miş olması gerektiğini ve bu
sebeble de icma'ın bu nesheden nas üzerine olduğunu kabul etmektedir. 2) Diğer
grup İse, icma'ın bizzat kendisinin bu nassı neshetmiş olduğu görüşündedir.
İbn-i Teymiyye, bu iki durumda konuların alt-üst edileceği görüşündedir.
Çünkü, icma'ı bilmek kolay değildir. Müctehid, icma yapılmadığı halde, icma'ın
meydana geldiğini zannedebilir. İcma olduğu ileri sürülen her mesele hakkında
ihtilaf olduğu ortaya çıkar. Nitekim, İmam Şafiî, münazaralarından birinde
şöyle demiştir:
«İnsanlar icma'm ancak
feraiz (miras) usulünde olduğu Üzerinde birleşmiştir.
«Apaçık bir durum,
yani nas nasıl terkedilir ve kendinde kesinlik bulunmayan muhtemel bir durum,
nasıl aranıp izlenir? Halbuki sahabeden sonra icma'a ulaşmak mümkün değildir.»
İbn-i Teymiyye,
birinci iddiayı, icma'a muhalefet ettiği zaman bu nas-stn bilinmeyen bir nasla
neshedilme iddiasını reddetmesiyle ilgili olarak şöyle demiştir:
«Bilinen bir nas
icma'a muhalefet ettiği zaman, icmayla birlikte icma'ın yapıldığı ve icma
edenlerin medlulüyle (delaletiyle fetva verdikleri bilmen başka bir nas
bulunması gerekir. Buna göre, bu nassı nesheden de başka bir nas olur.
Delaletine ve selametine icma edilen nassm meçhul ve diğerlerinin malum olması
düşünülemez. Çünkü o zaman bunun manası, ümmet muhkem olan nassı ziyan ederek,
neshedilen nassı muhafaza etmiş demektir. Tâbi olmaktan nehye-dildiği şeyi
korumuş ve tabi olması emredildiği şeyi de yitirmiş olma durumunun bütün
ümmete nisbeti sahih değildir.»[284]
İbn-İ Teymiyye'nin
icma'ı bizzat neshedici sayanların iddiasına ait bu cevabı, belirtilen iddianın
bütünüyle nesh kaidelerine aykırı olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü kitabı
ancak kitab, sünneti de ancak sünnet nesheder. O halde bunlardan olmayan birşey
onlardan birisini nasıl nes-hedebilir. Nesheden (nasih) mensuhu ortadan
kaldırır ve onun yerine hüküm koyar. Öyleyse, Kur'ân olmayan, Kur'ân hakkında,
sünnet olmayan da sünnet hakkında nasıl hüküm verebilir? Usul âlimleri deliller
arasındaki tearuzu (çatışmayı), ancak Kur'ân'ın Kur'ân'la, sünnetin sünnetle,
bu ikisinden birinin diğeriyle yâ da kıyasın nasla tearuzu olarak düşündüter.
İcma ile bu ikisinden biri arasında tearuz olduğunu zikretmediler, ki
böylelikle onlardan biri için nâsih sayılsın. İbn-i Teymiyye, bu muhkem ve ince
araştırmadan her yönüyle doğru, sahih bir hükme varmaktadır. Bu hüküm de sahih
icma'ın, hem kitaba, hem de sünnete aykırı olamayacağıdır
Buna göre, nas ile
icma arasında bir tearuz olduğunu tevehhüm edenin dayanağı, icma olmadığı
halde icma olduğunu zannetmesi ya da veh-metmesidir. Doğruyu en İyi bilen,
şüphesiz Yüce Allah'tır.[285]
473- İbn-i
Teymiyye'nin kıyas hakkında çok değerli bir r
474- İbn-i
Teymiyye, kıyası, diğer hukukçular gibi tanımlar. Bununla birlikte, kıyas
terimini, sahih olan ve olmayan kıyasın dahil olduğu mücmel (kapalı) bir terim
olarak görmektedir. İbn-i Teymiyye, bu hususta şöyle diyor:
«Şeriatin getirdiği
kıyas, benzer iki şeyin arasını birleştirmek ve farklı iki şeyin arasını
birleştirmek ve farklı iki şeyin arasını ayırmaktır.»
Birincisini, kıyas-ı
tard olarak isimlendirir. Çünkü, benzerler hakkında aynı hüküm verilmekte, bu
hüküm de birbirine benzeyenlerde düzenlilik ve süreklilik göstermektedir.
İkinciyi ise kıyas-ı aks olarak isimlendirmektedir. Çünkü, illet? bulunmadığı
için asl'ın hükmünü fer'den nefyetmek (kaldırmak) için yapılır. Hukukçuların
«fıkhî illet, tard ve aks olarak amel eder» dedikleri işte budur. Yani illet
bulunursa hüküm doğurmakta, şayet bulunmazsa hüküm bunun hilafına olmaktadır.
Fâsid kıyas, illette
benzerliğin ya da hükmün illetinde ayrılığın kendisinde gerçekleşmediği veya
illet bulunup, ancak hükmün devamına -asıl 9ibi- engel olan bir muarızın
bulunduğu kıyastır.
İbn-i Teymiyye, sahih
kıyasın, kendisi dolayısıyla Allah'ın peygamberini gönderdiği adaletin, bir
parçası olduğunu kabul etmektedir. Çünkü, bir muarız (aykırı) olmadan benzer
şeye farklı davranmak hükümlerde, şa-hısiar arasında ve bütün İşlerde haksızlık
olur. Ayırım sebepleri var olduğunda, eşitliği izlemek de böyledir. Benzer iki
şey arasında farklı davranmak nasıl ki zulüm ise, hüküm sebeplerinde farklı
olan İki şeyi eşit tutmak da zulümdür.
Sahih kıyası
anlatırken Ibn-İ Teymiyye, sözü biraz uzatarak şöyle diyor:
«Sahih kıyas, meselâ
hükmün bağlı olduğu asılda var olan illetin aynı şekilde ferde de aynı hükmü
engelleyen buna muarız bir şey olmaksızın mevcut olmasıdır. Şeriat, bu kıyasın
hilafını getirmez. Fârik'm ilgasıyla kıyas da böyledir. Bu, iki şekil arasında
şeriatte müessir bir farkın olmamasıdır. Şeriat bu kıyasın hilafını da
getirmez. Şeriat kendisiyle benzerlerini ayırdığı bazı özel hükümler
getirdiğinde, bu türün hükme ait oluşunu gerektiren ve başkasıyla eşit. ligini
engelleyen bir özel niteliğin bulunması lâzımdır. Ancak, bu özel nitelik,
ba-zan bir kısım insan için açık olur, bazan da olmaz. Herkesin sahih olduğunu
bilmesi, makul sahih kıyasın şartlarından değildir. Öyleyse, şeriatte kıyasa
aykırılık görenin, bu gördüğü aykırılık ancak kendinde oluşan kıyasla
ilgilidir. Bu da aynı şekilde sabit ve sahih kıyasın şartından değildir.»[286]
475- İbn-i
Teymiyye fâsid kıyasın özelliğini açıklar. Bu, kıyasın, nas-sa, sahih kıyasa
yani sahih kıyasla sabit olan hükümlerin ruhuna aykırı olmasıdır. Bu hususta
şöyle diyor:
«Nassın, kıyasa aykırı
geldiğini bilince, kesinlikle bu kıyasın fâsid olduğunu biliriz. Şu manada ki,
nassın düzenlemesi Şari'in kendisine özellikle bu hükmü vermesini gerektiren
nitejik açısından aynı olduğu zannedilen bu şekillerden büsbütün farklıdır.
Öyleyse, şeriatte sahih kıyasa aykırı bir düzenleme yoktur; halktan bunun
fasid olduğunu bilmeyenler olsa bile fâsid kıyasa aykırı düşen hüküm vardır.»
Ibn-i Teymiyye,
şeriatın daima bu kıyası iptal ettiğini, halkın ahlakını, akaidi, hükümleri ve
insanların ahlakını bozmaya yönelenlerin daima fâsid kıyasları kullandıklarını
belirtir. Buna bir takım örnekler vererek şöyle diyor:
«Şeriat, fâsid kıyası
daima iptal etmektedir. «Alım-satım da faiz gibidir» ye ölü hayvan kesilene
kıyas ederek, «Kendi öldürdüğünüzü mü, yoksa Allah'ın öldürdüğünü mü
yiyorsunuz?» diyen müşriklerin fâsid kıyası böyledir. Bunlar, insanın fiiliyle
öldürülmüş olmasını asılda illet kabul ettiler. Mesih'i kendi putlarına kıyas
edenlerin kıyası da böyledir. Bunlar şöyle dediler: «Bizim ilahlarımız
cehenneme girdikten sonra». Çünkü onlar Allah'tan başkasına kulluk ettiler.
Aynı şekilde, Mesih'in de ateşe girmesi gerekir. «Yüce Allah şöyle buyuruyor:
«Meryem oğlu Isa, bir m
Fâsid kıyasla ilgili
örnekler verdikten sonra şöyle diyor:
«Şeriat fâsid
kıyaslara aykırı düzenlemeler yapmıştır, diyen kimse elbette doğru söylüyor. Bu
da, Şeriatin kemalinden ve Allah'ın kendisi dolayısıyla Peygamberini gönderdiği
adaletine ve hikmetine şâmil olmasındandır. Buna benzer fâsid kıyaslara karşı
çıkmayıp, bilakis herhangi bir şeyde ortak olması sebebiyle iki eşit şeyi eşit
tutanın, varlığının belli bir noktasında müşterek olan her varlığı eşit tutması
gerekir. Böylece, Alemlerin Rabbi ile yaratıklarını eşit tutarak şirk
koşanlardan olur. İşte, fâsid kıyasın en büyüğü de budur.» (302)
476- İbn-i
Teymiyye, sahih kıyas İle fâsid kıyas arasındaki farklılığı uzatmış ve bunu
çok sayıdaki örneklerle aydınlatmıştır. Fâsid kıyaslar, bizi, ancak sahih
kıyası açıkladığı ölçüde ilgilendirir. Bu sebeple, misallerden sadece bir
kısmını zikredeceğiz. Ancak, bunları zikretmeden önce, iki duruma işaret
edeceğiz:
1) İbn-i
Teymiyye, bu farklılığı, gerek doğrudan nasla, gerekse nassa bağlamakla olsun,
İslâm Şerîatinin tümünün naslara dayandığını ispat etmek İçin araştırmıştır.
Öyleyse, Şeriat, bu nasların getirdiği ve bu naslara kıyas edilenlerdir.
İslâm Şeriatinin getirdiği her şey, tamamen insanların yaralarıyla ve sahih fıkhî
kıyaslarla uyuşur. Hukukçular, naslara kıyas ederek, bunlardan bir takım
kaideler çıkarmaya, uyuşanları bir araya getirmeye ve farklı
olanların farklılıklarını
açıklamaya yöneldiklerinde, bu
kaidelerin doğruluğunun göstergesi,
peygamberden nas veya ikrarla sabit
olan bir ibaha'nın (mubah kılmanın), şer'î yasaklamanın ya da emrin bu kaide ve
kıyaslara aykırı
bulunmamasıdır. Şeriatte kabul
edilen bir emre muhalefet edersen, işte
bu kıyas fâsiddir. Aynı şekilde, benzerlerin arasını birleştirmeye dayanan bir
kaide, şer'î bir nassa aykırı olduğu zaman, aykırılık bu kaidededir, nasta ya
da şeriatin kabu! ettiği durumda değildir.
2) İbn-i
Teymiyye, illet sayilan niteliklere, Hanefîler ve genellikle kıyas hukukçuları
gibi sınırlı bir şekilde bakmaz. Bilakis, hükmü gerektiren ve niteliğin
içerdiği yaran sağlayan münasib vasıflan (hikmet) kıyasta illet olarak kabul eder.
Çünkü, bu vasıflar, kıyasın gerçek sebebidirler.
477- Bunu
(illet-hikmet ilişkisini) kısaca da olsa biraz açıklayalım: Hanefîler ve
onların yolunu izleyenler, kıyasta ana esasın illet olduğunu kabul
etmektedirler. İllet ise, asıl (nas) ve fer de [nasta hükmü belirlenmeyen)
ortak olan düzenli (mazbut) ve
açık (zahir) vasıftır.
Hükmün asılda sabit olmasında
bu vasıf etkilidir. Buna bağlı olarak da, aynı hüküm fer'de de sabit
olur. Bu görüştekiler, müesser vasıf olan illeti ile münasib vasıf ya da
hikmeti birbirinden ayırırlar. Hükmü
olumlu ya da olumsuz olarak düzenlemede Şari'in
kastettiği yararın gerçekleştiği, düzenli olmayan
mülâim vasfa «hikmet»,
hükümde müessir olan düzenli, mülâim (hikmete uygun) ve açık vasfa da
«illet» diyorlar. İllet, çoğu durumlarda hikmetle kesişmektedir. Çünkü
aralarındaki ortak uygunluk, muri-zabıt olması dolayısıyla İllet olarak kabul
edilen niteliğin hükmün mena-tı (illeti) olmasını gerektirmektedir. Ancak,
bazan illet bulunup, fakat onunla birlikte hikmet bulunmayabilir. Bu durum,
illetin müessir olmasına engel değildir.
Çünkü, hüküm varlığı ve yokluğu
açısından illete bağlıdır. Hanefîler ve
onların yolunu izleyenler, hükmü, hikmete ya da mülâim vasfa bağlamazlar.
Çünkü, mülâim vasıf (hikmet), düzenli ve
sürekli değildir. Hükümler de bütün
diğer kanunlar gibi, düzenli ve sürekli (mazbut) kaideler üzerinde yürümelidir.
Bunlarda, aslolan maslahattır. Maslahat (yarar), bu kaidelerin ayrıntılı noktalarından geride kalabilir ya da açık olmayabilir. Bu
durum, onların başka hükümlere geçişini engellemez. Bu sebeple,
Hanefîler, kanunlar gibi, illetin
de genel oluşunu kabul etmişlerdir.
Öyleyse, illet, gerçekleştiği her durumda, daima hükmü de ortaya çıkarır. Usul
işte böylece kabul edilir ve hükümler düzenlilik gösterir. Şer'î naslara bağlama gerçekleşir,
kıyas yoluyla çıkarılan hükümler de bilinir. Bazan, nas ve benzerinin
düzenlediği şer'î hükümler, illetlerden oluşan kaidelere aykırı olarak gelir.
Bu durumda, bu hüküm kıyasa aykırıdır denir, saygı duyularak ona kıyas
yapılmaz.
478- Ancak,
İbn-i Teymiyye, bu duruma karşı çıktığı gibi ona dayanan kaideye de karşı
çıkar. Münasib vasfın kendisine çoğunlukla gerçekleştiği düzenli (mazbut)
vasıflan kıyasın illeti olarak görmez. Bilakis İbn-i Teymiyye, bazı zamanlarda,
kıyas illeti olarak bizzat münasib vasıfı esas almaya yönelir. Münasib vasıf,
bazı cüzlerde geri kalsa bile, gerçekleşmesi halinde onunla birlikte seri
hükümde gerçekleşir. Şayet gerçekleşmezse şer'î nassa uyar. Belki o, muayyen
münasib bir vasfa girmese bile şüphesiz başka birinin kapsamına alınabilir.
Çünkü her şer'î maslahat naslarda gerçekleşmiştir. Her şer'î hükümde araştırmacı,
sağduyulu ve idrak edebilen akıl sahipleri nazarında apaçık olan bir hikmet
için meşru kılınmıştır. Anlayış sahibi bazı kimselere kapalı gelse bile,
herkese gizli kalmaz.
Hanefîiere göre,
varlığı ve yokluğu açısından -hükümde müessir İllet olarak kabul edilen düzenli
(mazbut) vasıflarda sözkonusu bulunan istinbat edilmiş kaidelere aykırı olduğu
zaman, durum kıyasın hilafına olur, ya da kıyasa muhalif olarak gelir. Ancak,
İbn-i Teymiyye, olaya başka bir şekilde bakar. O, kısaca söylersek, maslahatları
sağlama ve mefsedetleri kaldırmadan ibaret olan şeriatin genel gayelerine
uygun bir durum gerçekleştiği zaman hükmün kıyasa uygun olacağı görüşündedir.
Şeriatte, hususî ve umumî naslann getirdiği her hükümde maslahat ve adalet,
genel prensipleri ve özel kuralı belirten her düzenlemede gerçekleşir.
Buna göre, ister nas,
ister kıyasla olsun genel veya ayrıntılı olarak şeriatin bütün hükümleri,
maslahatları celb ve mefsedetleri def etmeden ibaret şer'î maksatları
gerçekleştiren sağlam kıyasların gerektirdiğiyle uygunluk gösterirler.
479- İbn-i
Teymiyye ve onu izleyen öğrencisi İbnu'i-Kayyım, mülâim vasıf ya da mukaddime
bakarak, onu, bazan kıyasın illeti ve kıyasın dayandığı esas olarak kabul
ettiler. Bilinen bir hikmet ve meşru bir maslahat olmayan İslâmî bir nassın
bulunması mümkün değildir. Mülâim vasfı, gerçekleştiği kısımda, benzerleri
birbirine bağlayan nitelik saymış olmaları, iki sonuç doğurur:
1) Şer'î
kıyaslar, Şâri'nin maksatlarına yakın olur. Onun her hükmünü açıklar, küllî ve
cüz'îlerdeki gayeleri belirler. Böylece, fıkıh, insanların örfüne ve
maslahatlarına yakın bir durumda olur.
2)
Kıyasların illetleri genel ve mazbut
olmaz. Çünkü, hikmetler, bazan cüz'îlerin bir kısmında gerçekleşmez. Hanefîler
buna istihsan yoluyla çözüm getiriyorlar. İstihsan ise, mülâim vasfın
gerçekleştiği başka bir kıyas ya da maslahatın gerçekleştiği başka bir
hikmettir. Bu konuda, hikmet gerçekleşmediği zeman, İbn-i Teymiyye, bu kaideyi
kapsamsız (gayru şâmil) kebul eder ve
kaideyi birincinin dışında başka bir hikmetin umumuna sokar. Bununla, biz bu konuda birbirinden uzaklaşmayan ve fakat yakınlaşan iki görüş
bulmaktayız. Ancak, İbn-i Teymîyye, bu kaideler tam bir şekilde düzenli (mazbut
olmasa bile, fıkhı,) maslahatlara ve mefsedetleri defetmeye yaklaştırmaktadır.
Hanefîler ve onların
mantığını tercih edenler ise, fıkhî kaideleri, her konuda uyguladıkları ince ve
düzenli (mazbut) kıyaslarla, sağlam bîr şekilde belirüyorlar. Maslahat geri
planda kaldığı ve mülâim vasıftan uzaklaştığı zamen istihsan yoluyla istisnaî
bir uygulama yaparak, bu konularda istihsanı devreye sokarlar. Bu sebeple,
istinbatta Ebu Hanife'nin yolunu anlatanlar nas olmayan yerde kıyas yaptığını,
kıyasın uygun düşmemesi halinde istihsanı benimsediğini belirtirler.
480- İbn-i Teymiyye
ile Ebu Hanife'nin bu konudaki görüşleri her ne kadar birbirine yaklaşsa bile,
İbn-i Teymiyye'nin Hanefî mezhebindeki özellikle belli bir durumu hoşgörmesi
mümkün değildir. Bu, onların mazbut vasıflardan alınmış olan fıkhî kaideleri
uygulamalarıdır. Nitekim, bir nas bu kaidelere muhalefet ettiği zaman, nasla
fetva vermekte, nassın kıyasa aykırı olarak geldiğini ve ona kıyas
yapılamayacağını söylemektedirler. Sanki onlar, bu ifadeleriyle, kıyası
naslardan öne almaktadırlar. Bazı akitleri ele aldıklarında, bu akitlerin
kıyasa aykırı olarak gelmiş olduğunu söylemeleri bundan dolayıdır. İcare,
selem, müzâra'a ve diğer bir takım akidier kıyasa aykırı olarak gelmişlerdir.
Şuf'a ve başkaları da bunlar gibidir. Bunların, kıyasa aykırı olarak geldiğini ve
bu hususta naslara tâbi olunacağını söylemişlerdir.
İbn-İ Teymiyye, işte
bu yolu hiç beğenmez. İlmî açıdan onlara yaklaşsa, hatta neredeyse çakışacak
olsa bile, mücerred fıkhî bakış açısından, fıkhî konuların bu yolla alt-üst
edildiğini düşünmüştür. Bu sebeple, naslardan sahih kıyasa aykırı olarak gelen
hiçbir şeyin olmadığını ve sahih kıyasta da naslara aykırı hiçbir şeyin
bulunamayacağını kabul etmiştir. Şayet, haslar, kıyasa aykırı olursa ya da
fukaha bunda bîr aykırılık olduğunu vehmederse, bu aykırılığın sebebi, kıyası
anlamadaki hata olmalıdır. Bunlar, benzerlik olmadığı halde, benzerlik
olduğunu vehmetmişler-dir.
481- İbn-i
Teymiyye, mücerred nazarî olarak reddetmekle yetinmeyip, bilakis kıyasa aykırı
olduğunu ileri sürdükleri akitleri tek tek ele alarak, onların kıyasa
uygunluğunu ortaya koyar. Bu akitlerden bir kısmını ele alıp görelim.
Bunlardan, İbn-i Teymiyye'nin ince, sağlam ve doğru bir düşünceyle hareket
ederek, hüküm çıkarmada hükümleri kavramada, furûu usule cüz'îleri küllilere
dönüştürmede kendisini gösteren dehasını göre-; ceğiz. Hanefîlerin metoduna
muhalefet etmiş olsa bile, bütünüyle kıyasları kavramayı başarır.
A) Bu
akidlerden, konuya önce selem akdiyle başlayalım. Selem, bey falım-satım)
akidlerinden birisidir. Selem, bedelin peşin, malın daha sonra teslim edildiği
bir aiış-veriştir. Hukukçular, selem akdini tarif ederken, «peşin karşılığında
veresiyenin ya da aynı karşılığında borcun bey'i-dir.» demiştir. Çünkü, vasfı,
cinsi ve nev'iyle bilinmekte olan mal (mebD veresiye olmaktadır. Bu vasıftaki
bir mal, zimmette belirsiz bir borç olur. Hukukçular, selem akdinin kıyasa
aykırı olduğunu, Hz. Peygamber'in (s.a.) buna izin verdiğini ve örfün de böyle
olduğunu söylerler. Kıyasa aykırılık yönü şudur: Aslında, mebi'in belirli, oysa
zimmette borç olması sebebiyle semenin (bedelin) belirsiz olması gerekir.
Selemde ise durum tersinedir, yani semen belirli, mal belirsizdir. Aynı zamanda, mal, akid
esnasinda satanın mülkiyetinde değildir, insanın yanında bulunmayan bir şeyi
(ma'dum'u) satmaması kabul edilegelmiştir. Sonra, selemde mebî' (mal) akid
sırasında mevcut değildir. Aslolan, mevcut olmayan (ma'dum) bir şeyin
satımının caiz olmamasıdır. Bütün bunlardan dolayı hukukçular, selemin kıyasa
aykırı olarak istihsanla sabit olduğunu söylemiştir. İstihsan yönü, Hz.
Peygamber'in (s.a.) buna izin vermesi, Arap örfünün böyle olması ve bunda alan
ve satan için bir fayda bulunmasıdır. Elinde parası olan alıcının yaran,
gelecekte karşılığını alacağı bir şeyin parasını ödemesidir. Böylece, çok
kere, malı teslim alması sırasında meydana gelecek fiyat farklılıklarından
istifade edebilir. Satıcı da böylece kârlı bir ticarette, üretken bir sanatta,
ya da gelir getirici bir ziraatta faydalanacağı paralan elde etmiş olur.
Bu, Hanefîlerin kıyasa
aykırı olmakla birlikte, istihsanla sabit olan bir akid kabul ettikleri selem
akdi hakkındaki görüşleridir. Ancak, İbn-i Teymiyye, selemin kıyasa tamamen
uygun olduğunu, müeccel mebî (veresiye mal) üzerine dayanmayip, bilakis
muaccel mebî'e (peşin mal) dayandığını, o zaman da selemin bedelinin zimmette
sabit bir borç olduğunu söylemektedir. Bu takdirde, satıcıya paralan ödeyen
biri olarak bakıldığı zaman, mevcut olmayan bir malın satışı ve insanın
yanında bulunmayan bir şeyi satması sözkonusu olmaz. Bundan dolayı şöyle
diyor:
«Müeccel (veresiye)
seleme gelince, elbette bir borçtur. Veresiye bir bedelle satmak gibidir. O
halde iki ivazdan (bedelden) birinin zimmette veresiye olmasıyla, diğer ivazın
zimmette veresiye olması arasında ne fark vardır? Yüce Allah «Birbirinize
belli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız.» (Bakara, 282)
buyurmuştur. îbn Abbas, bu âyeti okuyarak, «Allah'ın kitabında zimmetteki
selemin helal olduğuna şehadet ederim» demiştir. O halde, selemin mubah oluşu
kıyasa aykırı değil uygun olarak gelmiştir.»[288]
482- B) Hukukçuların kıyasa aykırı olarak
geldiğini belirttiği akidlerden birisi de icare akididir. Bunun, ma'dumun
(elde olmayanın) satımı ve menfaatler konusunda bir akid olduğunu belirtirler.
Çünkü, menfaatler akid esnasında mevcut değildir. Elde olmayan malın satımının
caiz olmadığı kabul edilen kaidelerdendir. Ancak, duyulan şiddetli zaruret,
İnsanların bunun cevazına icma etmeleri ve nasların bunun sahih olmasını belirtmesinden
dolayı istihsan yoluyla caiz olmuştur. Burada da İbn-i Tey-miyye'yi fukaha
muhalif bulmaktayız. Onların sözlerini naklederek şöyle diyor:
«îcare akdinin kıyasa
aykırı olduğunu söyleyenler, bu akdin ma'dumun bey'i olduğunu da belirtirler.
Çünkü, akid yapıldığı menfaatler mevcut bulunmaktadır. Me'dumun bey'i ise caiz
değildir. Sonra, Kur'ân, şu âyette emzirme için süt anne tutulması hükmünü
getirmiştir.: «Çocuğu sizin
için emzirirlerse onlara
ücretlerini Ödeyin.» (Talak, 6). Çoğunluk, sütanne tutmanın icare
kıyasına aykırı olduğunu söylemiştir. Çünkü, icare akdi, menfaatler
konusundadır. Sütannenin icaresi ise, süt konusundadır. Süt ise ayn aksamından
olup, menfaatlerden değildir. Kur'ân'da bundan başka zikredilen caiz bir icare
akdi olmaması hayret vericidir. Yine de «Bu kıyasa aykırıdır» derler.»[289]
Bu sözlerinden de
anlaşılacağı gibi, İbn-i Teymiyye, önce onların ica-renin kıyasa aykırı olduğu
hükmünü, sonra da ikinci olarak sütanne tutmanın icaret kıyasına aykırı olduğunu bildiren
hükümlerini eleştirmektedir. Sanki onlar bu hususta icarenin başlıbaşma kıyas
olduğunu kabul ediyor gibidirler. Sonra, İbn-i Teymiyye, üçüncü olarak icareyi
açıklayan ve şeriatte onu sahih kılan bir Kur'ân nassının -bu da sütannenin
kiralanmasıdır.- bulunmasına hayret etmektedir. Çünkü, icareyi düzenleyen Kur'ân
nassınin, icare kıyasına aykırı gelmiş olduğunu söylemeleri tuhaf olmaktadır.
İbn-i Teymiyye,
icarenin kıyasa uygun olduğunu açıklamaya yönelmektedir. İcarenin, olmayan bir
şeyin satışı ve bunun da batıl oluşu sebebiyle kıyasa aykırı olduğunu söyleyen
Hanefîlerin görüşünü redderek şöyle diyor:
«Onların, icare,
olmayan bir şeyin satışıdır ve bey-i ma'dum da kıyasa aykırıdır» şeklindeki
sözleri, iki kısa mukaddime (Öncül) olup, bunlarda karıştırma sözkonusudur.
İcarenin bey (ahm-satım) olduğu sözleriyle, eğer icarenin aynlar üzerine
akdolunan özel bir bey olduğunu kastediyorlarsa, işte bu batıldır. Eğer bir ayn
ya da bir menfaat üzerine bedelli bir akid olan genel bir bey'i kastediyorlarsa,
bu takdirde ikinci mukaddimedeki «olmayan şeyin satışı caiz değildir» görüşü
belki aynlar konusunda kabul edilebilir, ama icarede kabul edilemez. Bey'
terimi, buna ve şuna muhtemel olduğuna göre hukukçular da zaten icarenin bey
terimiyle teşekkül edip etmeyeceği hususunda ihtilaf etmiştir.[290]
483- Bu,
eğer bey' sadece ayna has kılınırsa, icare bey' olmadığından dolayı, ikinci
mukaddimeyi iptal eden İnce bir tahlildir. Bu tahlil, eğer bey terimi muâvaza
(bedelli) akid terimiyle eşanlamlı olursa, terim ayn-ları ve menfaatleri
içerdiğinden ikinci mukaddimeyi de iptal etmektedir. Akit sırasında mevcut
olmadığı söylense bile, menfaatlerin satımı caiz olur. İbn-i Teymiyye, Şâri'in
madum üzerine muâvazayj caiz kıldığını kabul etmektedir. O esnada mevcut
olmasa bile, Şâri'in izniyle menfaatler üzerine muâvaza caizdir. Mevcut
olmadığı zaman aynların alim-satımı caiz olmadığı açısından menfaatlerin aynlar
üzerine kıyas edilmesi sahih değildir. Menfaatler üzerine muâvaza da böyledir.
Bu kıyasın batıl olduğunu kabul ederek söyle diyor:
«Bu son derece yanlış
bir kıyastır. Çünkü, asim hükmünün şer'de varlığı. nm mümkün olması kıyasın
şartmdandır. Burada, bu durum mümkün olmamaktadır. Çünkü, varlıkları anında
menfaatler üzerine akid yapılması mümkün değildir. [291]Var
oldukları sırada menfaatlerin satılmaları düşünülemez. Sâri, henüz meydana
gelmemiş aynlar üzerine yapılan akdi, meydana gelinceye kadar ertelemcı.1 erini
insanlara emretmiştir. Bu sebeple, olgunlaşmaya başlamadan Önce meyvanm,
hamile hayvanın karamdakinin ve sertleşinceye kadar da hububatın satışını
yasaklayarak, bunların satımını olgunlaşmcaya kadar geciktirmeyi emretmiştir.
Bunun anlamı, satımının bir halde yasaklanması, başka bir halde de serbest
bırakılmasıdır. Bunun^aynısı menfaatlerde imkansızdır. Çünkü, ancak, bu şekilde
satımı mümkündür. Öyleyse, aslın hükmü, fer'in hükmüne eşit olarak devam
etmiyor.»[292]
Buradan, İbn-i
Teymiyye'nin, bu kıyası esastan reddettiğini görüyoruz. Çünkü, bu, farklı iki
hakikat arasında bir kıyastır. Zira, aynlar bazan mevcuttur, bazan da mevcut
değildir, ama mevcut olması umulur. Bir engel bulunmadan mevcut olursa, şartın
gerçekleşmesi sebebiyle aynlar üzerine akid sahih olur. Şayet meydana
gelmediyse ve fakat var olma yolundaysa, bir musibet (câiha) vb. sebebiyle
tehlike ve garar olmaması İçin bunun üzerine akid yapmak sahih olmaz.
Menfaatlerde bu açıklama gerçekleşmez. Çünkü, mevcut sayılmasına bağlı olarak
menfaatler üzerine akid yapılması hiçbir şekilde mümkün değildir. Menfaatler
zamana bağlı olarak ortaya çıkarlar. Menfaatler üzerine ya hiç akid yapılmaması
gerekir, ya da başka bir bakışla, ona mahsus bir kıyasla ve akid konusunun
bulunması veya bulunmaması açısından alım-satımla ortak olmayan bir şekilde
menfaatler konusunda akid yapılabilir.
484- İbn-i
Teymiyye, meseledeki kıyas münakaşasını, kıyas hukukçusu gibi mahirane bir
şekilde uzatıyor. Onların, meydanda olmaması açısından menfaatlerdeki
muâvazayı bey-i ma'duma kıyas ettiklerini, mutlak icareyi mutlak bey'e kıyas
etmediklerini, hatta akid konusunda farklılık olduğunu düşünür. Bilakis,
bunlar ma'dum üzerine bir akid olmasından dolayı icareyi, yine aynı şekilde
ma'dum üzerine bir akid olduğundan dolayı bey-i ma'duma kıyas ederler. Bu
düşüncesiyle, İbn-i Teymiyye, kıyasın aslını kabul etmekle birlikte, bu sonucu
reddeder. İbn-i Teymiyye'-ye göre mevcudiyeti umulan bey-î ma'dumun batıl
olmasının illeti, icarenin de batıl olmasını gerektiren kıyas neticesini
doğuran ma'dum olma durumu değildir. Bilakis, buradaki illet, var olduğu zaman
üzerine akid yapılması mümkün olup, varlığı umulan bir ma'dum olmasıdır. Böylece,
burada, akidde bir muhatara (riziko, tehlike) ve uyuşmazlığa götüren bir garar
(rnechuilük) bulunmaması gözetilir. Bu illet ise, menfaatlerde gerçekleşmez.
Çünkü, menfaatler, üzerlerine akid yapılması mümkün olan bir halde asla
bulunmazlar.
İbn-i Teymîyye,
ikincisinin illet oluşunu tercih eder. Birinci illet, sadece yokluk ifade
eder. Buna göre, icare asla kıyasa aykırı olmaz. Bazan yalnızca yokluğun (adem)
illet olmaya, başkasından daha elverişli olduğu söylenir. İki illeti
birbiriyle karşılaştırır. Bey-i ma'dumun yasaklanma-sındaki illetin, varlığı
umulan ma'dum oluşu hakkında şöyle diyor:
«Bizim belirttiğimiz
muttarid (sürekli, düzenli) ilettir, seninki ise illet-i mün-tekiza (reddedilen
illet) dir. O halde, sen, yasaklamanın illetini sırf yokluk olarak gördüğün
takdirde, illetin bazı aynlar ve menfaatlerle bozulmuş ve reddedilmiş olur.
Eğer, sen bu yasaklamadaki illeti, bey'inin var olma haline kadar ertelenmesi
mümkün bir adem (yokluk) ya da akid yapılan şeydeki gararın yokluğu olarak
görürsen, illeti düzenli ve sürekli (mazbut, bütün durumlar için geçerli)
kılmış olursun.»
Böylece İbn-i
Teymİyye, iki illeti karşılaştırarak birincisini düzenli olduğundan illet
olmaya elverişli, ikincisini düzensiz olduğundan illet olmaya elverişsiz
olarak değerlendirir. Sonra, konunun özüne yönelerek, hikmet ve münasebetin,
illet oiarak seçtiği niteliği gösterdiğini ortaya koyar. Bu konuda şöyle
diyor:
«Münasebet bu illeti
gösterir. Çünkü, varlık, ve yokluk durumu olduğuna göre, yokluk durumunda
kendisinde tehlike ve kumar (muhatara ve belirsizlik) söz-konusudur. Hz.
Peygamber (s.a.) şu hadisiyle, bu yasaklamayı aynı şekilde illet-lendirmiştir:
«Sen Allah'ın meyvayı men ettiğini gördün mü? Sizden biriniz, kardeşinin
malını haksız olarak alır mı?». Hz, Peyganiber'in (s.a.) bu ta'lîli (jiletlendirmesi)
kendisinde sadece tek bir durum olanın hilafmadır. Bu tek durumda ise, üstün
olan selamettir, bu da tehlike değildir. İhtiyaç bunu gerektirmektedir.
Maslahat ve mefsedet çalıştığında, ikisinden üstün olanın tercih edilmesi şeriatın prensiplerindendir.
Hz. Peygamber (s.a.)
bey-i garar'ı (meçhul alim-satımi) taraflardan birine zarar veren bir tehlike
(muhtara) bulunduğundan dolayı yasaklamıştır. Yasaklamada ihtiyaç duydukları
ahm-saümdan daha büyük zarar vardır. Daha fazla zarara düşmeleri sebebiyle Hz.
Peygamber onları, az zarardan menetmemektedir. Bilakis, iki zarardan daha azma
katlanarak daha büyüğünü uzaklaştırmakta-. dır.»[293]
Bunda, illet konusunda
güzel bir değerlendirme örneği vardır. Çünkü, İbn-i Teymiyye'ye göre, akit
sırasında, akit konusunun bulunmaması sebebiyle icare akdinin yasaklanmasından
doğan zarar, akidden doğacak zarardan daha büyüktür. Kaldı ki, menfaatler akit
sırasında mevcut değildirler. Çünkü, zarar, akdin mahalli mevcut olmadığı zaman,
garar ve muhataradan (meçhüllük ve tehlike) dolayı ortaya çıkar. Zamanla ortaya
çıkan menfaatler üzerine akidde, tehlike ya da garar yoktur. Çünkü, bunlarda
galip olan, teslim zamanına kadar olan selamettir. Şayet biz akit esnasında
-menfaatleri de içeren- mevcut olmayan her şey üzerine akit yapılmasını mutlak
olarak yasaklarsak, sebepsiz yere insanlar şiddetli bir sıkıntı ve büyük bir
güçlük içinde olurlar. Sahih bir kıyasın bu durumu kabul edeceği söylenemez.
Çünkü, kuvveti ne olursa olsun kıyasın illeti bulununca, illeti tatbik etmeye
de bir engel bulunabilir. Halbuki, illetin tatbik edilmesi için herhangi bir
engelin bulunmaması gerekir. Burada, engel olarak, güçlük ve sıkıntı
yeterlidir. Bir engelin bulunduğu durumlarda kıyas doğru olmaz.
485- İbn-i
Teymiyye'nîn bayraktarlığını yaptığı bu münakaşanın esası, bey-i ma'dumun
(mevcut olmayan bir şeyin satışının) caiz olmadığını kabul etmektir. Bu
mukaddimeyle [öncülle) yürüyerek, neticenin bu noktada yoğunlaştığı ve böyle
bir sonucun da üretken olmadığı düşüncesine ulaşır. Gerçekte, İbn-i Teymiyye,
bu mukaddimeyi benimseyerek doğru kabul etmiş değildir. Bilakis, onu,
münakaşayla ilgili olduğu ölçüde kabul eder. İleri sürdükleri neticeyi de
vermediğini açıklar. Bu sebeple, sözko-nusu yolu izlenerek mukaddimenin yanlış
olduğunu belirtir. Böylece, üzerine dayandığı ilk direk yıkılınca, icarenin
kıyasa aykırı olduğu iddiası da kökünden yıkılmış olmaktadır. Bundan sonra da,
asıl direk olan bu meseleyi tartışmaya başlayarak, bunun genel olarak İki
açıdan yanlış olduğunu belirtir:
1) Ne umumî
bir lafızla, ne umumî manayla Kitab'ta, sünnette ve sahabenin birine ait
görüşte bey-i ma'dumun caiz olmadığı konusu vardır. Sözkonusu olan, sadece,
mevcut bazı şeylerin yasaklanması gibi, mevcut olmayan bazı şeyler hakkında da
yasak bulunmasıdır. O halde, yasaklamadaki illet, varlık ya da yokluk olmayıp,
sadece garardır. Sahih hadiste, Hz. Peygamber'în (s.a.) beygarar'ı yasakladığı
sabittir. Bu konuda, garar, mevcut olsun olmasın, teslim edilmesine güç
bulunmayan şey demektir. Hz. Peygamber'in (s.a.), kaçak köle ve deve vb.nin
satımını, teslimine imkan bulunmadığından dolayı yasaklamıştır. Öyleyse, bunun
alım-satımı kumar ve tehlikedir. Çünkü, halihazırdaki fiyatından daha aşağıya
bir bedelle satın alınmaktadır. Şayet, müşteri bunu bilirse, ziyan satana
aittir. Eğer müşteri bilmezse, bu takdirde ziyan müşteriye aittir. Satım mevcut
olmakla birlikte, şüphesiz akid sırasında, tehlike, kumar ve garar sabittir ve
gerçekleşmiştir. Olgunlaşmadan önce meyvanm satılması da böyledir. Bu tehlike,
icarede gerçekleşmez.
2) İbn-i
Teymiyye'nîn bey-i ma'dumun yasaklandığını benimseyenlerin tezini çürütmek
için ileri sürdüğü ikinci nokta kendi sözleriyle aynen şöyledir:
«Sari, bazı konularda
bey-i ma'dumu sahih görmüştür. Şâri'in birkaç yerde, oJgunlaşmcaya kadar
meyvanın ve sertleşinceye kadar da hububatın satışını yasakladığı sabit
olmuştur, öyleyse bu, olgunlaşması belirtikten sonra, iyice olgunlaşmaya doğru
giderken satışına, Şârî'm izin verdiğini gösterir. Ulemanın çoğunun görüşü
budur.» [294]
Olgunlaşması başladığı
halde, toprakta, bey-i ma'dum cinsinden kalmasına ,-tjmen, bunun satışını
kabul etmiştir. Çünkü, bu, henüz daha olgunlaşması tamamlanmış bir meyva ve
faydalanılacak bir hububat değildir. Öyleyse, satım esnasındaki varlığı,
faydalanılmak istenildiği esnadaki varlığından farklıdır. Ancak kendisinden
faydalanmcaya kadar devam eden de bu durumudur. Fakat, acaba, Sâri,
olgunlaşmasını tamamlayacağı belli olur veya kesine yakın bir şekilde tahmin
edilirse, olgunlaşmaya başladıktan sonra satışına izin vermiştir diyemez
miyiz? Çünkü, faydalanılacak en son durumundaki varlığı, akid sırasındaki
varlığının bir uzantısıdır, ma'dum değildir. Meselâ, birisi, hayvan satın alır,
ancak onu belli bir gelişmeden sonra teslim alırsa, teslim sırasındaki durum,
akid esnasındaki durumunun bir uzantısıdır. Akid sırasında var sayılır. Bazan,
olgunlaşmac; başlamasa bile bu şekilde mevcut olduğu söylenebilir. Çünkü son
halindeki mevcudiyeti faydalanma sırasındaki varlığına doğru bir gelişmedir.
Bunu reddederken İbn-i Teymiyye'nin görüşünü tekrarlarız: Olgunlaşmaya
başlamazdan önceki satışta büyük bir tehlike vardır, bunun zararı, bu satışa
yasaklama zararından daha büyüktür. Ancak, olgunlaşmaya başlama ânında, tehlike
daha az olur. Çünkü, bu işin selâmeti, zihne daha yatkındır.
486-
Böylece, İbn-i Teymiyye, icarenîn kıyasa aykırı olduğu tezinin üstünde duracağı
sahih bir fıkhı dayanağı bulunmadığı ve sahih kıyasın da buna aykırı
olamayacağı sonucuna varır.
Şimdi, geriye, sütanne
icaresi [tutulması) konusunda, Ibn-i Teymiyye'nin ve Hanefî fukahası ile
diğerlerinin «Sütanne icaresi, kabul edilen kıyasa aykırı olarak gelmiştir.
Çünkü, menfaatler üzerine yapılır. Sütanneye nisbetle, akdin konusu süttür. Süt
ise menfaat olmayıp, ayn'dır.» şeklindeki görüşlerini açıklamamız kaldı.
İbn-i Teymiyye,
onların görüşüne katılmaz. Bilakis, sütanne kiralanmasında, ne umumî olarak
kıyasa, ne de özellikle icare akdine aykırılık görür. İbn-i Teymiyye, bunu
benimseyen fukahayt, icareyi menfaatler üzerine akdedilmiş kabul etmelerinin
hataya düşürdüğünü belirtmektedir. Oysa menfaatler ise, iki zaman devam
etmezler ve süt mücerred ortaya çıkmakla tükenen bir nesne de değildir.
Bilakis, iki zaman, hatta uzun zaman devam eden bir maddedir. Bu da onları
sütanne kiralanmasını, genel icare kabilinden kılmak için bir çare bulmaya
yöneltmiş, böylece «bu ica-İmam îbn-î teymîyyerenin sütün kendisi üzerine değil
de, meme emzirme üzerine olduğunu»
söylemişlerdir.
İbn-i Teymiyye,
onların «İcarede akid konusu, daima iki zaman süren menfaatlerdir» şeklindeki
görüşlerini reddetmiştir. O, menfaatlerin aralıklı olarak veya zaman zaman
bulunan şeylerden sayıldığını kabul eder. Zira, arazilerin gelirleri,
araçların meyvasi ve hayvanların sütleri de menfaatlerden sayılır. Sütannenin
sütü de aynı şekilde menfaatlerdendir. Bu
konuda şunları
söylüyor:
«Sütanne icaresi
kıyasa aykırıdır görüşünü benimseyenin sözü, ancak, icarenin sadece ayn'ların
haketmediği nitelik (araz) olan menfaatler üzerine olduğuna inanmasından
dolayıdır. Bunu, Kitab, sünnet, icma ve kıyas düzenlememiştir. Bilakis, usulün
(delillerin) delalet ettiği, aslı
sabit olmakla birlikte, bir şey ortaya çıkaran aynların, ağaç
üzerindeki meyva ve hayvanlardaki süt gibi menfaatlerin hükmünü aldığıdır. Bu
durum, kendini, vakıfta iyice gösterir.
Çünkü, vakıf, asıl korunarak faydasının Allah yoluna
tahsisidir. Aslının devam etmesi ve faydanın da aslının bekasıyla birlikte
meydana gelmiş olması gereklidir. Vakfın faydasının oturma gibi menfaat,
ağaçların vakfedilmesindeki gibi meyva
ve sütünden faydalanmak için hayvanların
vakfedilmesindeki gibi süt olması caizdir... İcarede de durum böyledir. Oturma
ve binmede olduğu gibi, bazan ayn'da, ayn olmayan menfaatler
için, bazan da aslının bakasıyla birlikte zamanla ortaya çıkan ayn İçin icare
akdi yapılır. îcareyi caiz kılan, ikisi arasındaki ortak noktadır ki bu ortak
nokta akidden kastedilenin zaman İçinde meydana gelmesidir. Meydana gelenin,
ayn veya menfaat olması sonucu değiştirmez. Çünkü, onun, cisim veya cisimle
devam eden bir mana olmasının, cevazı gerektiren şeyde ortak olmakla birlikte,
cevaz yönünden bir etkisi yoktur. Bilakis,
bu, cevaza daha layıktır. Çünkü,
cisimler, sıfatlarından üstündürler. Onlar üzerine akid, ancak
bu şekilde mümkün olur.»[295].
487- İbn-i
Teymiyye, sütanne icaresinîn kıyasa uygun olarak geldiğini ve ona aykırı
olmadığını, buna izin veren ve ücreti gerekli kılan Kur'-ân âyetinin, kendisine
kıyas yapılabilecek bir illet gösterdiğini kabul eder. İbn-i Teymiyye, bu
illeti ona benzeyen her şey İçin düzenli (mazbut) kabul etmiştir. Buna göre,
sütanne icaresi, vereceği süt sebebiyle kiralanan hayvanlara benzemektedir.
Hayvanların sütleri konusunda icare akdi sahihtir. Bu konuda şöyle diyor:
«Bir ivaz (bedel)
karşılığında hayvanların sütü üzerine akit yapıldığı zaman, bazan yemlemesi
(alaf) ve hizmeti sahibine, bazan da müşteriye ait olmak üzere sütü satın
alınmış olur. Bu ikincisi, bahçelerin tazmin edilmesine benzer, fakat daha çok
icareye benzemektedir. Çünkü, sütü çocuğa verir, çocuğun karnına gider ve
çocuk da ondan yararlanır. Bu, sütü teslim alanın aksine, kendisiyle toprağını
suladığı pınarın kiralanmasına benzer, sütü teslim alan akdin konusu olan
ayn'ı almıştır. Bu ise bey (alim-saüm) olarak isimlendirilir.»[296]
Buradan, İbn-i
Teymiyye'nin belli bir ücret karşılığında muayyen bir zaman için, hayvanların
sütlerinden yararlanmak üzere yapılan ittifakı, ica-re kabilinden saydığını
görmekteyiz. Bu, sütannenin kiralanması, bahçenin kiralanması, toprağını
sulamak için pınarın kiralanması gibi, menfaati zaman içinde ayn'a dönüşen
diğer îcarelere benzemektedir. Şüphesiz, bunda halk için kolaylık, zarar
vermeden ve zarara zararla karşılık vermeden, garar ve kumar da bulunmadan
halkın örfüne göre hareket de vardır.
488- C)
Yine, hukukçuların kıyasa aykırı olarak geldiğini söylediği akitlerden bazısı
mudârabe, müzâra'a, müsâkat akidleridir. Mudarabe, elde edilen kârın % 50 gibi
şayi hisselerle olmak üzere, sermaye (mal) sahibinin, malını çalışmak için bir
başkasına vermesidir. Müzâra'a, mahsulün yine şayi hisselere göre ortak olması
şartına bağlı olarak toprağı ziraat yapacak kimseye vermektir. Musâkat ise,
aynı şekilde şayi hisselere bağlı olarak meyvanın ortak olması şartıyla, ağacı
bakacak kimseye vermektir.
Bu fukaha, yukarıdaki
akîdlerî, kıyasa aykırı görmüşlerdir. Çünkü, bunlar icare türündendir, ücret
de belli değildir. Halbuki, akid sırasında ücret miktarının malum olması
icarenin sahih olma şartıdır. Bunlarda ise, bilinen bir ücret yoktur. Bilakis,
kârda, ziraî mahsulde ve meyvada malum bir ücret değili şayi hisseler vardır.
Bunun da miktarı belli değildir. Ba-zan hiç kâr olmayabilir, toprak bir şey
bîtirmeyebilir, ağaçlardan da mey-va alınmayabilir.
İbn-i Teymiyye ise, bu
akitlerin kıyasa uygun olduğunu benimser. Çünkü, Sâri, bunların hepsini
düzenlemiş ve Hz. Peygamber'in (s.a.) ikrarı sebebiyle bunlar sünnetle sabit
olmuştur. İbn-i Teymiyye'ye göre, bunların kıyası olduklarının açıklaması, icare
değil, şirket akdi olmalarıdır. Şüphesiz, böyle olmaları, onları kıyası
kılmaktadır. Çünkü, iki taraf da ticarî kârında, ziraî mahsulde ve ağacın
meyvasında ortak olmuştur. Burada, sözü, İbn-i Teymiyye'ye bırakalım:
«Mudârebe, müzâra'a ve
nıusakat'ın kıyasa aykırı olduğunu belirtirler. Bir ivaz (bedel) karşılığında
yapılması sebebiyle, bunlar icare türünden akid zannettiler, îcarede ise,
ivazın ve ivaz olarak verilen nesnenin malum olması şartı aranır. Bu
akidlerdeki iş ve kârm malum olmadığım görünce, bunların kıyas3 aykırı olduğunu
benimsediler. Bu, onlara ait bir yanlıştır. Çünkü, bu akitler, şirket akdi
cümlesindendir, kendilerinde iki ivazın malum olması şart koşulan hususî ivazlı
akidler cinsinden değildir. Şirket akdi, her ne kadar bedelli olma şaibesi
vardır denirse de, muâvaza (bedelli) akidler türünden değildir. Kendisinde
muâvaza şaibesi olmakla birlikte, mukâseme (bölüşme) de, hususî muâvaza
cinsinden farklı bir akiddir. Nitekim bazı hukukçular, onu özel alım satım akdi
şartı aranan bir bey olduğunu zannetmiştir.»
489- İnsaf
ederek belirtmek gerekirse, bu akidlerin kıyasî akidler-den olmadığını kabul etmekle birlikte, Hanefiler bunları
kurallarına göre çıkarırken, İbn-i
Teymiyye'ye yaklaşmakta ya da bazılarında
onunla birleşmektedirler. Mudârebe, bir şirkettir demekte, onu
şirketler konusunda ele almakta ve
ondan «mudârebe şirketi»
diye sözetmektedirler. İcare hükmünü, ancak fasid olduğu zaman
almaktadır. Mudârabe akdi, fâsid olunca, emek tarafı ecr-i misil (emsal ücret)
alır. Kârın tamamı sermaye sahibinin olur. Emek sahibinin malda ahm-satım
tasarrufu, vekaleti içermeleri sebebiyle, şirket akidlerindeki gibi, vekîl
sıfatıyla olur.
Müzâra'a ve musakata
gelince, Hanefî hukukçular, icare kıyasının gereğini kabullenmeseler bile,
başlangıçta icare hükmünü, üretim sırasında müzara'anın şirket hükmü aldığını
ve böylece sonuçta şirket olduğunu ka-bu! etmişlerdir. Müsâkat da buna benzer,
musakata «muamele» de denir.
490- İbn-i
Teymiyye, bu akidlerin ortaklık kabilinden olduğuna işaret etmekle yetinmez.
Bilakis, amel (iş, emek) üzerine yapılan akidler için sağlam ve belirgin bir
kaide koyar. Bu bakımdan ameli üçe ayırmaktadır:
1) Belirgin,
bilinen, arzulanan ve teslimine güç yetirilen amel; Karşılığı açık bir şekilde
takdir edilir. Bu çeşit üzerine yapılan akit ise, sahih ve açık bir icare
akdidir.
2) Miktarı
ve neticesi belli olmayan bir iş üzerine yapılan akid, miktarı belli ve
teslimine güç yetiriiir bir ücreti olduğu zaman, bu iş üzerine yapılan akde
«cuâle» (ödül) akdi denir. Hastayı iyileştirmek için doktorla yapılan bir
hizmet akdi bu türdendir.
3)
Kendisiyle amelin değil, bilakis malın kastolunduğu kısım: Mudârabe, müzâra'a
ve müsâkat akidleri bu kısımdandır. Bunda iş için belli bir karşılık olmaz.
Bilakis, karşılık üretilenin miktarına bağlıdır, bu da malum değildir,
belirlenen şayi hisselere göre olur. Bunları, bizzat kendisinin anlatması
için, sözü yine İbn-i Teymiyye'ye verelim:
«Bunun izahı,
kendisiyle malın kastedildiği amelin üç kısmı oluşudur:
1)
Teslimine güç yetirilen, malum ve
arzulanan bir iş
olması. Bu, lâzım (bağlayıcı) bir icare akdidir.
2) îşin arzulanan,
ancak kendisinde garar
bulunması veya meçhul olmasidır. Bu da «cuâle» (ödül) akdi
olup, bağlayıcı olmayan caiz bir akiddir. Buna göre, birisi 'kaçan bazan geri
getirilebilir, bazanda getirilemez. Getiren onu ba-zan uzak bazan da yakın bir
yerden getirir. Bu sebeple, bağlayıcı akid olmayıp, caiz bir akiddir. Bu işi
yaparsa, ücrete (Ödüle) hak kazanır, yoksa kazanamaz. Bu akidde. ücretin şayi
bir parça ve teslime engel olmayan meçhul bir miktar olması caizdir. Meselâ,
savaşta komutanın 'kaleyi gösterene, içindekilerin üçte biri vardır' demesi
gibi... Hastayı iyileştirmesi dolayısıyla doktora bir ödül verilmesinin caiz
olması da böyledir. Şifaya bağlı olarak bağlayıcı bir icâre akdiyle bir doktor
tutmak caiz olmaz. Çünkü, şifa güç dahilinde değildir, hastaya şifayı ancak
Allah verir, doktor vermez. Bu ve benzerleri, kendisinde cuâle'nin caiz olduğu
akidlerdendir.
3)
Kendisiyle amel değil, bilakis mal kastedilen: Bu da mudârabedir. Çün. kü,
sermaye sahibinin, bizzat emek sahibinin İşinde bir arzusu ve yönelişi yoktur.
Bu sebeple, yapabileceğini yaptıktan sonra, bir şey kazanmasa, kendisinin bir
payı olmaz. Şayet, bu işle basıl olanlardan bir kısmını cuâle olarak
isimlendirir-se, o zaman lafzı sürtüşme olur. Bilakis, bu bir ortaklıktır. Biri
bedeninin, diğeri İse malının faydasıyla ortaklığa katılır. Allah'ın takdir
ettiği kârı aralannda şâyİ hisselidir. Bu sebeple, taraflardan birine, miktarı
belli bir kârm tahsisi caiz olmaz. Çünkü, bu durum, şirket akdinde gerekli olan
adaleten uzaklaştırır. Hz. Peygamber'in (s.a.), müzara'adan yasakladığı da
bu durumdur.»[297]
491- İşte,
bütün bunlar, fbn-i Teymiyye'nin yazdığı «kıyas r
1) İbn-i
Teymîyye'ye göre, şerîatte sağlam fıkhî kıyasa aykırı- hiçbir düzenleme yoktur.
Çünkü, nasların sahih fıkhî kıyaslardan bazısına aykırı uımasj, şeriatin
hükümleri ya da en azından metodları arasında görünüşte bir çelişki izlenimi
uyandırır. Bu ise esasen doğru değildir. Bundan dolayı, kıyasları, dikkatli
bir şekilde inceleyerek, naslardan kıyasa aykırı olduğu iddia edilenlerin,
aslında hepsinin kıyasa ve şeriatin metoduna uygun bulunduğunu, aykırılığın bu
görüştekilerin anlayışında olduğunu, gerçeğin kendisinde olmadığını ortaya
koymuştur.
2) Hayatın
gerçekleriyle uygunlaştırmak, kendileriyle insanlar arasında olup bitenleri
ince ve sağlam bir şekilde ilişki kurarak bağlamak suretiyle düşüncede
derinlik ve fıkhın gaye ve fonksiyonlarını sağlam bir şekilde kavrama.
Böylelikle, hakkı ayakta tutma, kötülüğü uzaklaştırma ve yararları sağlamada
şeriatin prensipleri en açık bir şekilde ortaya çıkar. Ayrıca, nasların hukukî
düzenlemeleri insanların ilişkilerini düzeltmek, zarar ve zulmü defnetmek
içindir. İbn-i Teymîyye, fıkhî anlayışının kuvvetiyle, esasen maslahat ve
adalet olmakla birlikte, tamamen kıyasa aykırı olduğu ortaya çıkan bazı
durumların, kıyasa uygunluğu ispat eder. Musar-rât hadisi bunun örneğidir. Hz.
Peygamber (s.a.) şöyle buyuruyor:
«Develerin ve
koyunların sütünü (çok sütlü görünsün diye} memede bırakmayın. Sütü
sağıltr.arm.ş bir hayvan alan kimse, onu bu halde sağdiktan sonra şu iki
durumdan kenidsi için hayırlısını seçebilir: İsterse hayvsnı alır, isterse bir
sa' (2,917 kg.) hurmayla birlikte geri verir.» [298]Hanefîler
bunu, Kur'ân'ın «Kim size tecavüz ederse, ona tecavüz ettiği şeyin benzeriyle
karşılık verin.» (Çakara, 2/194) âyetine, tazminatın ancak malın değeri veya benzeriyle
olduğunu ifade eden sünnete aykırı olması dolayisıyle redderler. Sütün
karşılığı olarak. Bir sa' hurma verilmesi, kıy-metîyle ve benzeriyle bir
tazminat değildir. Şu sebeplerle bu durum, kıyasa da aykırıdır: a) Hadis, sütün yanında bir sa1 hurma
verilmesini gerekli kılıyor. Süt ve hurma ayrı cinslerden mislî mallardır.
Mislî olan mal, kendi misliyle tazmin edilir. Başka cinsten bir şeyle tazmin
edilemez, b) Süt, satın ve teslim
aldıktan sonra sağılmaktadır. Müşterinin sorumluluğundadır, ve mülkünün bir
geliridir. Öyleyse, bunu kusurlu haksız fiili sebebiyle tazmin etmez. Çünkü
herhangi bir haksız fiili olmamıştır. Akid sebebiyle de tazmin etmez. Çünkü,
akdin sorumluluğu, teslim almayla sona erer. Bilindiği üzere, normalde, meydana
gelen süt tazmin edilmez. Önceden meydana gelip, teslim alındıktan sonra
sağılmış süt de böyledir, c) Satış
zamanı süt müstakil bir mal olmadığından, ana karnındaki yavru gibi olup tazmin
edilmez, d) Şayet mal olsaydı, o
takdirde yünü gibi mala bağlı olurdu, dolayısıyla tazmini gerekmez, e) Tazminat, akit sebebiyle gerekli
olsaydı, karşılığını bedelden düşürmek gerekirdi. Şayet, kusurlu haksız fiili
sebebiyle gerekseydi, sütün misli ya da kıymeti gerekirdi. Her iki halde de,
bir sa' hurmayla tazminat ödenmez.
İmam Şafiî, bu hadisi
almakla birlikte, bu sütü geri verme görüşünü benimsememiş ve bunun eserden
alınan «Nimet, külfete göredir» şeklindeki kıyasa aykırı olduğunu
belirtmiştir.[299]
İbn-i Teymİyye, bu
görüşlerden hiçbirini beğenmemekte ve bu hadisi sahih kıyasa uygun
görmektedir. Çünkü, dişi deveyi vb.ni sütünün çokluğu dolusuyle teslim almış,
ancak sonradan az süt verdiği ortaya çıkmıştır. Böylece de aranan nitelik
kaybolmuştur. İsterse fesih hakkından vazgeçerek, malı alır, ya da fesih
hakkını kullanır. Burada, görüyoruz ki, sağıldıktan sonra meydana gelen süt
müşterinin mülkiyetindedir, dolayısıyla tazmin edilmez. Bu, tıpkı mülkü
korumak gibidir. Daha önceden memede toplanan süt ise, satıcının mülkündeyken
meydana gelmiştir, bu miktarca da fazladır. Başka cinsten de geri verilebilir.
Adalet, bunun tazmin edilmesini gerektirir. Ancak, bedel olarak verilmesi
gereken sütün miktarı bilinmemektedir. Hz. Peygamber {s.a.) bunu bir sa' hurma
olarak takdir etmiş ve süt olarak
belirlememiştir. Çünkü, süt cinsi
ve veren
hayvan açısından
farklılık gösterir, satıcıya ait süt miktarı malum da değildir. Şayet, süt
olarak takdir etseydi, fazlalık ihtimali meydana gelir, bu ise ribadrr,
sakinilmalıdır. Tazminat, kendi cinsinden başkasıyla ve fakat kendisine yakın
bir şeyle olmuştur. Çünkü, Arapların besin maddesi süt veya hurmaydı. Hz.
Peygamber (s.a.) de, çekişmeyi ortadan kaldırmak ve mümkün olduğu ölçüde
adaleti gerçekleştirmek için bunu bir sa1 hurma şeklinde değerlendirmiştir.
Çünkü, koyun, memesinde bir sa' hurmanın kıymetinden daha fazlasını taşımaz.
3) Kıyas r
Kıyas, fıkhın özü ve
fakihin içtihadının görüntüsü olduğuna anlayışların farklılığı dolayısıyla
istidlal metodları da değişeceğine, hatta bundan dolayı -Şatıbî vb. nin yaptığı
gibi- bazı usul kitapları kıyas bölümüne «İc-tihad» başlığını verdiğine göre,
kıyastaki müstakil metodunun İbn-i Tey-miyye'nin fıkhî derecesini gösterdiğini
söylememiz gerekir. İmam Ahmed b. Hanbel'e nisbeti ve prensip olarak usulü de
ona katılması dolayısıyla İbn-i Teymiyye «müntesib müctehid»dir.[300]
492- İbn-i
Teymiyye'nin, İmam Ahmed b. Hanbel tarafından tercih edilen dinî prensipleri,
sırf taklid ve uymadan dolayı değil, ancak açık delil ve burhanlara dayanarak
tercih ettiğini açıkladık. Ancak İbn-i Teymiyye, ister inançla ister feri
meseleler (ahkâmj'le ister istidlal (delil getirme) metodlanyla ve isterse
cüz'i delillerle ilgili olsun incelediği bütün meselelerde tercih ettiği
görüşü, yalnız İmam Ahmed'e tabi olmak ve onu taklid etmek için değildir.
Aksine o, burhan ve delillere dayanarak bu görüşleri tercih ediyordu. Eğer
sen, «İbn-i Teymiyye'nin herhangi bir düşünce yönünde kimseye taklid
etmediğini bilakis onun, düşüncelerinde bağımsız olup Kur'ân, sünnet ve doğru
kıyasla vardığı neticelerden başka hiçbir şeye bağlı olmadığını» söylemeyi
uygun görürsen bu görüşü rahatça ileri sürebilirsin.
Onun kıyas hakkındaki
görüşlerini yukarıda yeterince zikrettik. Çünkü yukarıda, belirttiğimiz gibi
kıyasla ilgili görüşleri, onun akla uygun fıkhî bilgilerini izah eder. Kıyas,
fıkıhta delillerden hüküm çıkarmanın özünü teşkil eder. İbn-İ Teymiyye'nin
usulla ilgili diğer (prensipleri) tüm olarak İmam Ahmed b. Hanbel'in
prensiplerine uygundur. İbn-i Teymiyye bu prensipleri yazan, bunlar için delil
getiren, ve bu prensiplerin, İslam hukukunu gereği gibi anlamaya götüren fıkhî
yollar olduğunu açıklayan âlimlerdendir. Şimdi bu prensiplerden her birini
özetle zikredelim.[301]
493- Şayet
bir konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir hadisi bulunma-saydi İbn-i Teymiyye,
Sahabe fetvasına göre amel ederdi. Sonra sahabenin bir konuda ittifak
ettiklerini görünce onların sözlerine göre fetva verirdi. Şayet sahabe bir
konuda fikir birliğinde olmasaydı, onlar arasında bazı sahabenin sözünü
(fetvasını) tercih ederdi. Asla onların hepsinin görüşüne aykırı bir fetva
vermezdi. İbn-i Teymiyye'nin tefsir hakkındaki görüşlerini belirtmesinden
anlaşıldığına göre o, tabiilerin fetvasına göre de âmel ediyordu. Çünkü tefsir
hususunda bir hadis veya herhangi bir sahabenin fetvası bulunmadığı zaman o,
tabiinin tefsirine göre amel ediyor ve Kur'an-i Kerim'i onların görüşlerine
göre tefsir ediyordu, Tefsir'de Han-beiilere göre en meşhur görüş böyledir.
İbn-i Teymiyye'den
rivayet edilen görüşlerin tamamından anlaşılıyor-ki; O, Sa'id b. el-Müseyyeb,
Hasan el-Basri, Mücâhid, Abdullah b. Abbâs'-ın azatlı kölesi İkrime ve
sahabelerin ilmini nakleden diğer büyük tabiilerin fetvalarıyla ihticac
ediyordu, (delil getiriyordu). Gerçekten de tabiilerin her meşhur görüşü, ya
hsdise dayanır veya onlar, o görüşü sahabiler-den nakletmişlerdir.[302]
494- Bir
konuda nass bulunmadığı zaman, İbn-i Teymiyye, delillerden fıkhî hükümleri
çıkarmak istediğinde istishabı bir delil ve metod olarak kabul ediyordu.
Yaklaşık olarak bütün fakihler, istishabı delil olarak kabul etmede icmâ
etmişlerdir. İbn-i Teymiyye'ye göre; şer'i bir delil ile sabit olmayan veya
yasaklanmayan konuların aslına uygun kalmasına «is-tishâb» denilir. Bir hükmün
ortadan kalkması veya devam etmesi bir delile sabit olmadığı müddetçe söz
konusu hüküm, eski durumuna göre kalır. İkinci durumun varlığına dair bir
delil ortaya çıkıncaya kadar eski hükmün devam ettiği farzedilir. Şayet böyle
bir delil zuhur ederse, hüküm değişir. Mesela yaşaması veya ölümü hakkında
birşey bilinmeyen kaybolan kimsenin durumu gibi. Böyle bir kimse, ölümüne dair
bir delil bulununcaya kadar diri olarak takdir edilir. İbn-İ Teymiyye bu
hususta şöyle diyor: İs-tishâb (eski durumun devem etmesi), inanmamak için bir
delildir. İstishâb, bir şeyin yok olduğuna (ortadan kalktığına) inanma
hususunda değil midir? Bu konuda fukehâ arasında ihtilaf vardır.[303]
Bu sözün mânâsı
şöyledir: İstishâb, mükellefin durumunun değiştiğine dair inanmamasına, dair
bir delil sayılır. Kaybolan kimsenin durumunun değiştiğine inanmayan kimseye
göre istishâb, bir delildir. Çünkü bu durumun değiştiğine dair herhangi bir
delil yoktur. Öyle ise ne eski durumun değiştiğine ne de değişmediğine kesin
olarak hükmedilemez. Çünkü durumun değiştiğine inanmak için, bir delilin
bulunması gerekir. Durumun değiştiğine dair bir deli! bulunmadığı müddetçe,
durum değişikliğine inanmak uygun değildir. Fakat istishâb'ın, eski durumun
değişmediğine inanma hususunda delil olmasında ihtilaf vardır. Yani mükellef!
eski durumda değişiklik meydana gelmediğine inanmakla yetinmez. Bilâkis herhangi
bir değişikliğin meydana gelmediğine inanır ve böyle olduğuna kesin olarak
hükmeder. Bu ihtilaftan şöyle bir durum ortaya çıkar. Eski durumda değişiklik
meydana gelmediğine inanmak İçin istishâb'ın yeterli bir delil olduğunu
söyleyenler, mükellefin (olaylar karşısında) olumsuz bir tavır almaması için
istishâbtn bir şeyi isbatlamak için değil, ancak bir şeyi inkar etmek için
delil olduğunu söylerler. Yani haklan isbat etme hususunda değil, hakların
sabit kalmasında istishâbın delil olduğuna hükmediyorlar. Öyle ise kaybolan
kimsenin durumu bilinmedikçe ve mahkeme hükmü ile onun ölümüne hükmedilmedikçe
onun malı üzerindeki mülkiyet hakkı ortadan kalkmaz. Fakat onun lehine haklar
sabit olmaz. Çünkü hakların sabit olabilmesi için sadece onun ölmediğine
inanmak değil, belki onun yaşadığına da inanmak gerektir. İstishâb'ın eski
durumunun değişmediğine inanma hususunda bir delil olduğunu savunanlar,
istishâb iie, önce mevcut olan hakları, sonra yeni hakları tesbit ediyorlar. Bu
görüşte olan fükihler, kaybolan şahıs hakkında şöyle diyorlar: Yaşama durumunun
istishabı (devam etmesi), onun diri olduğuna inanmayı gerektirir. Ve buna göre
daha önce sahip olduğu malının mülkiyeti ve diğer mülkiyet hakları gibi
haklar, onun için devam eder. Ve bir takım yeni mülkiyet hakları da onun için
gerçekleşir. Mesela bağışlar, vasiyetler, miras hakları ve diğer haklar gibi.
Çünkü eski durumunun istishabı (devam etmesi) onun durumunun değişmediğine
İnanmayı gerektirir. [304] Teymiyye'nin
istishâb hakkında tercih ettiği görüşleri de tamamen bu bilgilere uygundur.[305]
495- İbn-i
Teymiyye, el-masâlihü'l-mürsele'yi (kamu yarsrınO'da izah etmiştir. Usûl
alimlerinin tesbitlerine göre Hanbeliler'de masâlihül-mürse-le ile amel
etmişler. İbn-i Teymiyye'nin masâlihi-mürsele'yi kabul etme hususunda tereddüt
ettiğini ve masâlih-i mürselenin tarifinde şöyle dediğini görüyoruz.
«Masâlih-ı mürsele» müetehid'in herhangi bir işi yapma-nın tercih edilen
maslahatı celbettiğine ve islam hukukunda bu işi yapmayı yasaklayan bir hükmün
bulunmadığına inanmasıdır.[306]
Maslahat, faydayı celbetmekle gerçekleştiği gibi zararı defetmekle de
gerçekleşir.
İbn-i Teymiyye
maslahatı, sadece nefisleri, malları, ırzları, akıllan ve dinleri korumaya
hasredenlerin bu görüşlerinde hatalı olduklarını belirtir. Ve bu konuda şöyle
der: «Maslâlthü'l-mürseie» delili, faydalı şeyleri cel-betmek ve zararlı olan
şeyleri defetmekle ilgili hükümleri içine alır. Usul-culerin, «Maslahat-ı
mürsele, yukarıda zikredilen beş şeyden zararı defnetmekten ibarettir.»
şeklindeki sözleri bu her iki kısmın bir şıkkidır. Menfaati celbetmek hem
dünyevî hem de dinî yönden olabilir. Dünyadaki faydaları; seri
bir yasak söz konusu olmaksızın halk için maslahat sayılan alışverişler
ve işleri içine alır. Dinî faydalar ise, şer'î bir yasaklama söz-konusu
olmaksızın insan için yararlı oian bilgiler, durumlar, ibâdetler ve zühdler
gibi şeylerdir. Kim maslahatları, yukarıda zikredilen ve insan vücudunu
korumak amacına yönelik olan beş şeyden zararı defetmek için konulmuş olan
cezalarla sınırlandınrsa o, maslahatları daraltmış sayılır.[307]
İbn-i Teymİyye,
fükehânın masâlihu'l-mürsele (kamu yararları) hakkındaki İhtilaflarından da
bahseder. Maslahatı, dinde delil sayanların delillerini zikreder. Bu
delillerin temelinin maslahatın faydalı olduğuna dayandığını belirtir.
Şeriatın da faydalı şeyleri ihmal etmediğini zikreder.
496- İbn-i
Teymiyye, maslahatı, istidlalin temel prensiplerinden bir prensip olarak sayma
hususunda tereddüt eder. Halbuki Hanbelilere göre maslahat, istidlalin temel
prensiplerinden bir prensip olarak kabul edilir. Ve ona göre amel edilir. Bu
görüş, meşhur ve yaygındır. Anlaşıldığına göre İbn-i Teymiyye kıyaslarında
uygun olan vasfa dayanıyordu. Buna göre, bütün muteber maslahatların sâri
tarafından (Muteber olduklarına şahitlik) eden bir delili olur ve bunlar
kıyasın umûmî tarifi altına girerler. Böylece kıyas çerçevesine girmesi mümkün
olmayan hiç bîr maslahat bulunmaz. Bundan dolayı İbn-i Teymiyye şöyle diyor:
«Bu konuda söylenecek
en kapsamlı söz şudur: Şeriat, hiçbir maslahatı ihmal etmiyor. Çünkü yüce
Allah, bu dini kemale erdirmiş, ve nimetini tamamlamıştır. Bizi cennete
yaklaştıran herşeyi mutlaka peygamber (s.a.v.) bize anlatmıştır. Ve o, bizi
öyle bir yol üzerinde bırakmıştır ki; gecesi gündüz gibidir.» Peygamberin
vefatından sonra ancak helak olan kimse bu yoldan sapar. Fakat akıl tarafından
maslahat olarak kabul edilen bir şey, şeriatta bu konuda hiç bir şey
soylenmemişse bile şu iki husustan birisinin bulunması gerekir. Ya müctehid'in
bilmediği bir açıdan sâri bunun için delil getirmiş veya maslahat olmadığı halde
müctehit onun maslahat olduğuna inanmıştır. Çünkü elde edilen veya faydalı olma
tarafı ağır basan şey menfaat sayılır. Umumiyetle insanlar, bir şeysn dünya
veya din için faydalı olduğunu zannederler. Fakat aslında o, şeyin zararı,
faydasından daha büyük olur. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: «Ey
Muhammed, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: Onlara da büyük günahlar
vardır. însanlar İçin bazı dünyevi faydalan da vardır. Ancak zararları, faydalarından
çok büyüktür.» (Bakara suresi, 219)[308].
îbn-i Teymiyye şöyle
diyor: Bazı fakihler tarafından maslahata re'y. diğer bazıları tarafından ise
İstihsân denilmiştir, bazı Mâliki fakihlere göre maslahat, istihsân kelimesinin
kapsamına girer. Çünkü Mâliki mezhebinde, «İstihsân ilmin onda dokuzudur.»
denildiğinde bu mâna kasdedilmiştir. Ayrıca maslahat, imam eş-Şâfiî'nin
«el-Ümm» ismindeki eserinin önemli bir kısmını meydana getiren ve
«îptâlu'l-iştihsân» istihsâm iptal etme adı altında işlediği istihsâmn genel
mefhumuna da girer.»
497- Hanbeli
mezhebinin, masâlihü'İ-mürseleyi (Kamu yararını) is-tinbâtın bir aslı saydığını
yukarıda belirttik. Bu konuyu delilleri ve sebepleriyle birlikte «Ahmed b.
Hanbel» kitabında açıkladık.[309]
Yerinde de
belirttiğimiz gibi İbn-i Teymiyye, muteber maslahatları, Kıyas'a havale eder.
Ve İbn-i Teymiyye'nin görüşüne göre mu'teber maslahatların, kıyasın umûmî
kapsamına girdiğini anlamış bulunuyoruz. Çünkü o, uygun niteliği, kıyasın
temeli ve rükünü olarak kabul etmiştir. Durum böyle olduğu müddetçe ve İbn-i
Teymiyye ile diğer bazı âlimlere göre İslam hukukunun, din ve dünya işlerinde
faydalı olan şeyleri celbetmek ve zararlı şeyleri ortadan kaldırmak için gelmiş
olduğu sabit olduğuna göre her çeşit maslahat İbn-i Teymiyye'nin kıyasları
kapsamına girer.
Böylece kabul edilen
usûl delilleri hakkında İbn-i Teymiyye ile Han-beiilerin görüşleri arasında
herhangi bir ihtilaf söz konusu olamaz. Çünkü o, uygun gördüğü yerlerde
maslahatları kabul eder. Ve ona göre; İslâm şeriatında mutlaka her işte ister
cevap verecek şekilde yakın olsun (yani i!k anda anlaşılsın) veya İbn-i
Teymiyye gibi üstün zekâya sahip olan kimselerin bu delilleri tanımak için
nasslara dalıp ince ve derin bîr araştırmadan sonra ancak istinbât edebilecek
kadar uzak olsun, her maslahat için İslam hukukunda mutlaka öze! bir delil
vardır. Öyle ise İbn-i Teymiyye, fıkıh usûlü ile ilgili konularda Hanbelilerle
aynı görüştedir, onlardan uzaklaşmamıştir. İbn i Teymiyye'nin bu kadar farklı
düşünmesi, onun şer'î asıllardan delilleri çıkarma hususunda müstakil bir
müctehid olduğunu ve onun mutlak surette kendisinden önceki fıkıhçılara tabi
olmadığını destekliyor.
498- Niçin
İbn-i Teymiyye masâlihül-mürsele karşısında şüpheli bir tavır almıştır? Halbuki
o, İslam hukukunu insanların
maslahatlarına yaklaştırmış ve şeriatla onların dert ve sıkıntılarını tedavi
etmiştir. Bu şekilde davranmasının bir sebebine İşaret ettik. O da; İbn-i
Teymiyye'nin kıyasın çerçevesini genişletmiş olmasıdır. Ve ona göre İslam
hukuku, mücmel ve tafsilatlı delillerinde her çeşit maslahata işaret etmiştir.
Yani ya bir nassla veya az da olsa maslahata delalet eden bir şahitle İslam hukuku
maslahata işaret etmiştir.
Bütün bu sebeplerin
bulunmasına ve kuvvetli olmalarına rağmen İbn-i Teymiyye'nin yaşadığı asırda,
onun masâlih-ı mürseleye karşı şüpheli bir tavır almasını gerektiren bazı
şeyler vardı. O, bu sebepleri kitaplarında zikretmiştir. Biz şimdi bu sebeplerden bazılarına işaret edeceğiz:
a) Bu
sebeplerden birisi: Bazı mutasavvıflar, maslahatlar veya ilhânv lar ve yahut
sofiyane zevkler olarak adlandırdıkları şeylerle âmel etmede aşırı davranarak
hadlerini aşıyorlardı. Yani kendilerine ait bazı tasavvufî
zevkleri, maslahat
gibi sayıyorlardı. Üstelik onlardan bazıları, ak!-ı selim ve mantika uygun
olarak vasfedemedikleri ve hayal ettikleri bu maslahatlarla nassları yıkmaya
uğraşıyorlardı. İbn-i Teymiyye, maslahat hakkında İlk olarak konuştuğunda bu
hususa işaret ederek şöyle demiştir. «Sofilerin zevkleri, vecidleri ve
ilhamları, rnasâlıh-i mürseleye yakın bir şeydir. Bunun özeti şudur: Sofiler,
kendi kalbîerinde bazı sözleri ve hareketleri maslahat sayıyorlar ve bunların meyvesinin
lezzetini tadıyorlar.»[310]
b) İbn-i
Teymiyye, maslahatla âmel edenlerin geniş bir düşünce anarşisi kapsamına
girdiklerini, sofilerin dinde bu maslahatları itibâr etmeyi engelleyen
hükümlerin bulunup bulunmadığı hususuna önem vermedikleri İnancındadır. Bundan
dolayı İbn-İ Teymiyye, maslahatlar bölümünde şöyle diyor:
«Din işleri, büyük bir
çalkantı ve kargaşa içine girdiği için, çok sayıda emirler ve âbidler, bazı
maslahatları uygun görmüşler. Ve bu delillere göre, bu maslahatları
kullanmışlar. Bazen bu maslahatlar, içinde din açısından sakıncalı olanlarda
bulunur. Fakat onlar, bunu bilmiyorlar, bazen masühh-ı mürsele hakkında
nassîara aykırı olan sözleri söylüyorlar. Onların çoğu, uygulanması ve itibara
alınması, gereken maslahatlar hakkında serî bir nass bulunmadığı için, bu maslahatları
ihmal etmişler. Böylece bir çok vâcib ve sünnetleri terketmiş veya yasak ve
mekruh olan şeyleri işlemişler. Bazen de İslam dininde bu maslahatlarla ilgili
nass bulunur fakat onlar bu naslardan habersiz olabilirler.»[311]
c} İbn-i
Teymiyye'yi masâlih-i mürsele hakkında şüpheye düşüren hususlardan birisi de;
O'nun, bazı alimlerin şu sözleri arasında sıkı bir ilişki bulmasıdır: «İşlerin
iyiliği ve kötülüğü akıl İle anlaşılır. Öyle ise masâ-Iıh-ı mürsele prensibine
göre hükmetmek; aslında herhangi bir işin akla göre güzel olduğuna hükmedildiği
için ona göre amel edilmiştir. Veya akla göre aslında kötü olduğuna dair
hükmedildiği için, ondan sakınılmış ve yasaklamıştır mânâsına gelen bu prensip,
İbn-i Teymiyye'nin benimsediği bir düşünce tarzıdır. Bu düşünce, yüce Allah'ın
müsâde etmediği şeyleri dinde meşru kılmaya yol açar.
İbn-i Teymiyye bu
konuda şöyle der: Masâhh-ı mürsele'ye göre hükmetmek, Yüce Allah'ın izin
vermediği şeyleri dinde meşru kılmaya vesile olur. Bu da bazı yönleriyle,
istihsana, akla ve keyfî olarak güzel görmeye benzer. Çünkü istihsân,
el-istihrâc (hüküm çıkarmak istemek) gibi güzeli ve en güzeÜ istemek
mânâsındadır. İstikbâh, bîr şeyi çirkin görmek mânasına geldiği gibi, istihsân
da bir şeyi güzel bulmak mânâsındadır. Güzellik, maslahatın ta kendisidir.
Öyle ise, el-istihsân ve el-istıkbâh İstılahı mânâ açısından birbirine
yakındırlar. Aklen güzel görmek ise, aklın güzel şeyleri idrak ettiği görüşünü
ileri sürmek manâsına gelir. Fakat, bu ıstılahlar arasında büyük farklar
vardır. İbn-İ Teymiyye'nin bu farkları kabul etmesine rağmen bu ıstılahların
hepsinin aynı kaynaktan çıktığını kabul ettiği onun sözlerinden açıkça
anlaşılır.
d) İbn-i
Teymiyye'yi masâlihu'l mürsele göre hükmetme karşısında şüpheye düşüren
sebeplerden biri de, insanların inanç ve amelle ilgili konularda bu
maslahatların gölgesi altında bidat işlemleridir. Bu bidâtlardan biri de
hükümdarlar ve padişahların maslahatı, halka zulmetme ve onları ezme kapısı
haline getirmiş olmalarıdır. Maslahata binâen halkın mallarını alıyorlar ve
onlara eziyet ediyorlardı. İslamdan önce ve sonra maslahat, halkın malına ve
canına kıymak için bir metod olarak kullanılmıştır.
493- Böylece
şer'î olmayan maslahatlara değil, yalnız şer'i maslahatlara güvenmek gerekir.
Bundan dolayı İbn-i Teymiyye (r.a.), bu konuda: İnsanların akaid ve amelle
ilgili konularda uydurdukları maslahatların çoğu; keîamcılar, tasavvufçular ve
r'ey ehli (Kıyas ile amel, akl ile hüküm edenlerdin uydurmalanndandır.
Hükümdarlar da kendi şahsî menfaâtları için uydurulan maslahatları; faydalı,
doğru ve gerçek saymışlar. Halbuki durum hiç de öyle değildir. Çünkü İslam
milletinden sayılmayan Yahudiler, Hıristiyanlar, müşrikler ve sabiîler
(Hıristiyanlık ve Yahudilikten Mür-ted olup meleklere tapanlar) de inandıkları
şeylerin, yaptıkları muameleler ve ibâdetlerinin din ve dünyada kendileri için
faydalı olduğuna inanıyorlar.[312]
Serî bir delile
dayanmayan maslahatların bazılarını reddeden ve bazılarını kabul eden İbn-i
Teymiyye, maslahatları kabul eden Mâliki ve Han-belî fakihlere fazla muhalefet
etmemektedir. Çünkü bu fakihler, maslahat kapısını açıyor. Ancak sözkonusu
fakihler, bizzat maslahata göre âmei ediyorlar. Ve maslahatları sınırlandırmada
kendi-fıkhî anlayışlarına dayanıyorlardı. İbn-i Teymiyye'ye gelince o,
gerçekten maslahat olan ve hayal mahsulü olmayan bütün maslahatları
değerlendirmek ve gözetmek için sâri tarafından bir delili bulunduğuna
inanıyordu. İbn-i Teymiyye, hilafına bir deli! sabit oluncaya kadar faydalı
olan her şeyin mubah olduğunu ge-rektiren istishâb hükmü gereğince kulların
bütün maslahatlarının ve gerçek menfaatlarının eşyalarda aslolan mübahlık
durumuna göre mubah olduklarını kabul ediyor.
İbn-i Teymiyye'nin,
akidlerin ibadetlerden değil, adetlerden oldukları kaidesine göre yapılan
akidlerin mubah olduğu görüşünde olduğunu yukarıda gördük.
Ayrıca ona göre
muameleler eşyanın aslındaki mübahlık kaidesine göre insanların maslahat ve
faydalarına uygun olan şekle göre yapılmalıdır.
Böylece İbn-i
Teymiyye'nin maslahat hakkındaki gerçek görüşü ortaya çıkmış olur. Aslında
onun bu görüşü ile zahiren bu görüşüne aykırı görünen sözleri arasında bir
uyuşmazlık yoktur. Çünkü o, geçerli olan gerçek maslahatların hepsini kabul
ediyor.[313]
500- İbn-i
Teymiyye, zerâyi'ln, ahş-veriş akitlerinde ve diğer tasarruflarda onların
sebeplerini ve neticelerini gözetmek mânasına geldiğini ve Hânbelî mezhebinin
üstünlüğünün zerâyi denilen delilden ileri geldiğini belirtiyor ve zerâyi'in
bu mezhebin en belirgin özelliklerinden biri olduğuna inanıyor. Zerâyi'in
mânası; istenen bir şeye açıkça vesile olan hususun gerçekleşmesinin istendiği
gibi, yasak olan bir şeye vesile olan şeyin de yasak olmasıdır. Bu prensibin
özeti şudur: Vasıtalar, maksat ve neticelere bağlıdır. Bu vesileler, iki ayrı
yönden ele alınarak incelenir;
Birincisi: Kişiyi, bir
işi yapmaya sürükleyen sebebi incelemek. İster bu sebeple helâl bir şeye ve
isterse harem bir şeye kavuşmak kasdedil-sin.
İkincisi: Sebeplere ve
niyyetlere bakmadan yalnız neticeleri incelemektir. Birinci kısım için şöyle
bir örnek verilebilir. Şer'i sebebini değil, aksine başka bir şeyi kasdederek
herhangi bir akit yapmak. Mesela sürekli ilişkiyi kasdetmeyîp bilâkis üç
talakla boşayan ilk kocasına eski eşini helal kılmak gayesiyle nikah akdini
yapan kîmse gibi.
Yine mülkiyetin
intikalini ve bedelinin kabzedilmesînî değil, aksine faiz yemek için hile
yapmayı kasdederek ahş-veriş akdini yapan kimse gibi. Bütün bu durumlarda ve
benzeri akitlerde böyle bir şey, Allah katında kendisine helâl olamaz. Akit
yapılırken, bu akdi yapan kimsenin niyetinin bozuk olduğuna dair deliller
bulunursa, bu kötü niyeti, akdin bozulmasına ve hükümsüz olmasına sebep olur.
Çünkü bazı fakihlere uyularak mücer-red sözlere değer vermektense akit yapılırken
var olan ve buna dair maddî delil bulunan niyete değer vermek daha uygundur.
Nitekim bazı durumlarda görülen alametler, niyeti ortaya koyup maksatları
meydana çıkarır. Akit esnasında söylenen lafızlarla, kişi maksatlarını
açıklamayı kasdeder. Bu maksatlara değer verilmeyip sadece [akit yapılırken]
kullanılan sözlere değer verildiği zaman; bu davranış, değerlendirilmesi
gereken bir şeyi iptal etmek ve bizzat kasdedümeyen bir şeye değer vermek
mânâsına gelir.
İkincisi: Yani
sebeplere önem vermeden yanlız neticeleri göz önünde bulundurmak. Burada
yapılan işlere bakılır: Eğer neticeler, insanların birbirleriyle yaptıkları
muamelelerle kasdetiklerl iyi maksat ve gayelere yönelik ise, İslam hukuku ile
sabit olan bu maksatları elde etmeyi istemek için bu vesilelerden gerekli olan
miktarını yapmak şerân uygundur.
Eğer vesileler, kötü
neticeleri vermeye yönelik ise neticelerin haram olma derecesine göre bu
vesileler de haramdır.
Yukarıda belirtilen
şekilde neticelere bakılırken görüldüğü gibi burada işi yapan kimsenin
niyetine bakılmaz, aksine onun işinin neticesine ve faydasına bakılır. Netice
ve faydasına göre dünyadaki işler ya güze! olur veya kötü olur. Sâri (dinin
vazıı olan Allah), ya bu işlerin yapılmasını İster veya onları yasaklar.
Niyete gelince; onun hesabı Allah katında görülür. Kim samimî bir niyyet iie
putlara sövse, kendi zannına göre o iyi niyetinin mükâfatını Allah'tan isteyebilir.
Putlarına sövüldüğünde
müşriklerin şiddetli bir şekilde öfkelenmelerinde ve onlarında bilmeyerek
haddlerini aşıp Allah'a sövmelerine sebep olmasın diye, Allah onların putlarına
sövmeyi yasaklamış Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: «Onların, Allah'tan
başka yalvarttıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek aşırı gidip Allah'a
sövmesinler.» Bu âyette, Yüce Allah, insanların dikkatini, netice ve semereye
yöneltmiştir.
501- Hanbeli
mezhebi, seddü'z-zerâi prensibine göre ame! ederek;
1- Fitne ve
kargaşalık zamanında silah satışını yasaklamış,
2-
Üreticinin, ticaret eşyasını çarşıya getirmeden bu eşyanın satın alınmasını yasaklamıştır.
Çünkü ahş-veriş
aslında her ne kadar caiz ise de, böyle bir ahş-veriş nevi serbest
bırakıldığında insanlar (stokçuluktan dolayı) sıkıntıya düşebilirler ve
ahş-veriş hürriyeti diye birşey kalmaz.
3- Gıda maddelerinin
ve İnsanların zarurî ihtiyacı
sayılan diğer maddelerin stok
edilmesini yasaklamıştır.
4- İmam Ahmed, seddü'z-zerâi prensibine
dayanarak; «bir kimse birisinin yemeğine veya suyuna muhtaç
olduğu halde, mal sahibi kendisine yemek veya su vermezse o da açlıktan ölürse
mal sahibine, bu şahsın diyeti vacib olur.» Dîye fetva vermiştir. Mal sahibi,
onun ölümüne sebep olduğu için, diyet vacib olmuştur. Çünkü o söz konusu
şahsı, yemek ve sudan menetmekle ölümüne sebep olmuştur. Bunun için diyet vacib
olur. Ayrıca kötülük ve fitne sebeblerini ortadan kaldırmak ve insanlar arasında dayanışma ve
yardımlaşma ruhunu yerleştirmek için ona diyet vacip olmuştur.
502- İbn-i
Teymîyye seddü'z-zerâ'i [kötüye götüren yolları, sebeble-fi kapama, tıkama)
prensibine göre âmel etmiş ve bu konuda güzel bir açıklama yapmıştır. Harama
götüren vasıtaları (sebebleri)
şu üç kısma ayırmıştır:
Birinci kısım: Harem
bir şeye vesile olan şey. Ve hile yapmak suretiyle harama götüren şey. Yani
bir işi yapan kimse harama kavuşmak gayesiyle onu yapar. Mesela faizle muamele
yapmaya vesile kılman alışverişler. Bu gibi alış-verişler, harama sebep olduğu
için, ve neticesi göz önünde bulundurularak haram sayılmıştır.
İkinci kısım:
Neticesine bakılmaksızın bizzat kendisi kötü olmayan fakat iyi olmayan bir neticeyi
doğurmaya vesile olan şeyler. Bunun İçin putları sövme örnek olarak
verilebilir. Çünkü bu hareket, müşriklerin Allah'a sövmelerine vesile olur.
Üçüncü kısım: Aslında
kendisi ile mubah şeyler kasdedilen hileli hareketler. Mesela zekat'tan kaçmak
gayesiyle yıl ortasında n
İbn-i Teymiyye,
seddü'z-zerâi hakkında şöyle diyor: Yüce Allah (harama) vesile olan şeyleri
haram kılmıştır. Bu vesilelerle haram kasdedil-mezse bile, bunların harama
götürmesinden endişe edildiği için bunları haram kılmıştır. Eğer bir şey ile
haramın kendisi kasdedilirse, bunun haram olması, vesilelerin haram olmasından
daha evladır. Bu yasaklama ile, satıcı faizi kasdetmezse bile-«iyne» [315]alış-verişi
ve benzeri alış-verişlerin haram kılınmasının sebebi ortaya çıkar.
Çünkü bu gibi
muamelelerde umumiyetle faiz kasdedilir. Ve böylece bu muameleler harama vesile
olurlar. Halkm faizi yemek için bu ahş-ve-"iş nevilerini vesile yapmaması
ve herhangi bîr kimsenin bununla faiz yemeyi kasdetmedim dememesi, halkm bazen
faizi kasdetmeden bu alış-verişi yaptığını söylememesi ve nihayet başka bir
defasında da faiz kasdet-mesi ve bu nevi muamelelerin aslının hela! olduğuna
inanmaması için bu kapı kapanmıştır. Bu alış-verişlerin kasıtlı veya kasıtsız
yapılmaları arasında fark yoktur. Ve insan, kendi zararına olan gizli bir
maksatla birlikte bu muameleleri yapmasın diye, bu muameleler yasaklanmıştır.
Haramı, yemeye sebep olan şeyleri yasaklamak ve kötülük kapısını kapatmak
hususunda sâri insanların karekterlerini İnsanın ruhunda hareket eden sonunda
onu helaka sürükleyen, içindeki gizli nefsânî arzularını bildiği için İslam
hukukunun sedd-İ zerâyi hakkında bazı gizli sırları vardır. Kim
Allah'a karşı
bilgiçlik taslarsa ve bazı haram şeylerin kendine göre tasarladığı sebeplerden
dolayı hararn kılındığını ve bu haramda bu sebebin kasdedildiğine inanırsa ve
bu yorumuyla haram olan şeyi helal kılmaya kalkışırsa, o kendi nefsine
zulmetmiş olur. Rabbının işinin hikmetini bilmez. Bu şahıs, küfürden kurtulsa
bile, umumiyetle bid'at işlemekten veya fasık olmaktan veya dini konularda
bilgisiz ve basiretsiz olmaktan kurtulamaz [316].
İbn-i Teymiyye, harama
götüren şeylerin haram olduğuna dair birçok
İslâmî delilleri
zikreder.
1- Hz.
Peygamber (s.a.)'in bir kimsenin ebeveynine
sövmeyi yasakladığını zikreder. Ve Hz. Peygamber (s.a.)'in: «Biriniz
başkasının babasına söver, bunun üzerine o da onun babasına söver. Başkasının
annesine söver. O da onun annesine söver.» Hadisini delil olarak zikreder. Bu
davranış anne-babaya sövmeye sebeb olduğu
için, Hz. Peygamber (s.a.) bu davranışı ebeveyne sövme olarak
değerlendirmiştir.
2-
İbn-i Teymiyye, şâriin (Allah'ın) iddette bulunan kadına evlenme teklif etmeyi yasakladığını
zikreder. Çünkü bu teklif, bazen daha büyük bir şeye vesile olur. O da, iddet
esnasında evlenmektir.
3- Hz.
Peygamber (s.a.), satış ve selem akdini (malı almadan parayı teslim etmek
suretiyle yapılan alış-veriş) bir arada yapmayı yasaklamıştır. Halbuki bu iki
alış-veriş şekli, ayrı ayrı yapılırsa caizdir. Böyle bir akdin yasaklanmasının
sebebi şudur: Çünkü satış ve selef
akitlerini birlikte yapmak bazan müşteriye sekizyüz lirayı borç olarak vermeye
ardından ona kıymetsiz bir şeyi bin liraya satmaya sebep olur. Bunun mânâsı,
«O, bin lirayı ödemek üzere sekizyüz lira borç almış demektir.»
4- Hz.
Peygamber (s.a.) alacaklının borçlunun
hediyesini almayı faize vesile
olmaması İçin yasakladığını zikreder. Böylece, hediye şeklinde verilmiş olur.
Veya hediye yüzünden vâde uzatılmış olur.
5- İbn-i
Teymiyye, şâriin akrabayı öldürmenin,
daha erken mirası elde etmeye vesile
kıiınmaması için katilin varis
olmasını yasakladığını zikreder.
6- Sahabenin
ittifak ettiği görüşe göre; bir kişiyi
öldüren bir cemaatın (kısas yoluyla) öldürüleceğini zikreder. Halbuki bunda,
kısasın mânâsını ve hikmetini gerçekleştiren katil ile maktul arasındaki
eşitlik yoktur. Bir kaç kişinin birisini öldürmeye katılarak bu suçu işledikleri
halde cezadan kurtulmalarına vesile olmaması için böyle bir hüküm konmuştur.
7- İbn-i
Teymiyye, Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'de iken müşriklerin Kur'an-ı
işittiklerinde, Kur'ân'a, onu İndirene ve onu getirene sövdüklerinden dolayı
yüce Allah, onun Kur'an-ı açıktan okumasını yasakladığını zikreder.
İbn-i Teymiyye, bu ve
diğer delillerle Seddüz-zerayi (Kötülüğe vasıta olan yollan kapamak)'in İslâm
hukukunda geçerli bir delil olduğunu açıklıyor ve bu konuda şöyle diyor:
«Seddü'z-zerâyi
hakkında söylenecek sözler, neredeyse yazı ile tesbit edilemeyecek kadar
çokfur. Biz bu delil'in m
504- İbn-i
Teymiyye, İslâm hukukunda, hilelerin yasak olmasını seddüz-zerâyi deliline
bağlar ve şöyle der:
«Hileleri mubah
kılmak, açık bir şekilde seddüz-zerâyi ile çelişir. Sâri, harama vasıta olan
bütün yollan kapatmıştır. Hileci, harama kavuşmak istiyor. Bundan dolayı sâri
satışta, para bozdurmada, nikahta ve diğer tasarruflarda bazı şartlarm
gerçekleşmesini şart koşmuştur. Bu şartlardan bazıları İle zina ve faiz yolunu
kapatmıştır. Bu şartlarla, ahş-verişlerin esas gayesini tamamlamıştır
hi-leci'nin zahiren bu şartlan terk etmesi mümkün değildir. Hilekâr, Şâri'in yasakladığı
vasıtalarla bu akidlerde hile yapmak istediği zaman o, kendi İddiasına göre
kendisini aynı neticeye götüren ve şarî'in yasakladığı diğer bir vasıtaya başvurarak
ve hile yoluyla bu akidleri yapar. Böylece şarî'in ortaya koyduğu şart-lann ne
bir faydası ne de bir mânâsı kalır. Üstelik bu şartlar, oyuncak gibi abes ve
batıl olurlar.»
Hileler, şer'i
hükümleri ihmal etmeye vesile olduklarından dolayı batıl oldukları zaman,
akdedilmesinde hilelere başvurulduğu açıkça bilinen her akid, İbn-i Teymiyye'ye
göre hükümsüzdür. Buna göre hile yolu ile faizi elde etmek için iki kişi arasında
yapılan her türlü akit hükümsüzdür. Öyle ise «iyne» yolu ile yapılan satış akdi
de hükümsüzdür. Bu akdi yapana sermayesi geri verilir. Aynı şekilde şahıs,
miras hükümlerinden kurtulmak maksadıyla hile yaparak varislerinden birine bağışta bulunursa onun bu bağışı hükümsüzdür.
Ayrıca bir şahıs, yabancı bir kimseye bağışta bulunursa bile, varislerine
zarar verdiği için bu bağışı hükümsüzdür. Bir akdin hile için yapıldığına dair
sabit deliller bulursa hakim bu akdi İptal edebilir. Şayet bu hile kasdi,
kendisiyle akit yapılan kimse tarafından bilinse ahş-veriş yapan her iki tarafa
göre akit hükümsüz olur.
İslam hukukuna göre,
kendisine mal bağışlanan kimseye bu mal, Allah katında helal değildir. Bu
konuda sözü İbn-i Teymİyye'ye bırakalım o şöyle diyor:
«Bir şahıs,
zekattan kurtulmak için bir satış akdini
yaparsa veya bağışta bulunursa; bu hile, tek taraflı olsa bile -meselâ; bir
şahıs kendisine zekatın farz olmaması için tekrar geri almak niyetiyle oğluna
bağışta bulunursa, böyle bir bağış tamamen hükümsüzdür.[317] Ve
seri hükümlere göre bu bağış sayılmaz. Fakat eğer bu şahısın maksadı
anlaşılırsa, zahir ve batına göre (açıkça ve hakiki-ta göre) bu maksadına göre
hüküm vermek lazımdır. Aksi takdirde bu akit, zahiren değil, yalnız batınen
bâtıl ve hükümsüz olur. Şayet yapılan hile, sadece kendisini ilgilendirmeyen
bir hile ise, mesela boşanan kadını ilk kocasına helal kılmak niyetiyle onunla
evlenmesi, ve bu niyetini söz konusu kadına açıklaması veya kadına zarar vermek
maksadıyla malını başkasına bağışlarsa veya benzeri akidleri yaparsa hem
kendisi açısından hem de onun maksadım bilen kimse açısından bu akitler,
hükümsüzdür. Böylece ilk kocasına helal olması niyetiyle evlendiği kadınla
cinsel temasta bulunması helal değildir. Ve bu kadın öldüğünde söz konusu
şahıs, ona varis olamaz. Kendisine mal bağışlanan veya vasiyet yapılan kimse
bu şahsın maksadını bilirse kendisine bağışlanan veya vasiyet edilen malın
gerçek mülkiyetini elde edemez, öyle ise mezkur maldan faydalanması da helal
değildir. Fakat söz konusu malı, esas sahiplerine geri iade etmesi lazımdır.»[318]
505- İbn-i
Teymiyye; herhangi bîr hakkın kaybolmasına veya haram bir şeyin mübâh
kılınmasına veya Şâri'in (Allah'ın) yasakladığı şartlardan birisini ortadan
kaldırmaya vesile olan bütün hileleri bâtıl ve hükümsüz saymıştır. Çünkü bu
hususların yerine getirilmesi istenmektedir. Bunları ihmal etmek ise haramdır.
Aslında mubah bir şey olsa bile, haram bir şeye vesile olan her şey haramdır.
Haram bir şeyi elde etmek için vesile olarak kullanılan her mubah tasarruf,
eğer halk tarafından biliniyorsa o tasarruf, zahiren vs bâtınen (hakikaten)
batıl ve hükümsüzdür. Şayet akdi yapan kimse haramı kasdettiğini veya İslam
dîninin şart koştuğu şartları ortadan kaldırmayı kasdettiğini halk arasında ilan
etmezse bu tasarruf, sadece akdi yapan kimse için batıl ve hükümsüzdür.
Aynı şekilde bir işi
veya akdi yapmak isteyen kimsenin esas maksadı, o işi yapmakla helal olan bir
şeyi elde etmek olursa fakat ancak haram bir şeyi yapmak sureti ile onu elde edebilirse
bu durumda yine hileye başvurması caiz değildir. Çünkü helali eide etmeye
vesile olan söz konusu haramı bizzat işlemek yaşatır. Mesela; hakkını elde
etmek için hileyi vesile edinen kimse veya inkâr edilen bir hak için yalan
yere şahitlik eden kimse gibi... Bu hareketler, caiz değildir. Çünkü hainlik
etmek bizzat haram olduğu gibi yalan şahitlik de haramdır. Şahitlik
müessesesinin bozulması ve emânetlerin zayi olmasıyla meydana gelen zarar,
halktan birisinin hakkının zayi olması İle meydana gelen zarardan daha
fazladır. Eğer haklan isbatlamak için yalan şahitlik caiz olursa, batılı
isbatlamak için de yalan yere şahitlik yapılabilir. Ve şayet hakkı elde etmek
için hıyanet etmek caiz ise bizzat hainlik yapmak isteyen kimse de kendi nefsi
lehine hainlik yapmanın caiz olduğuna hükmedebilir. Ve böylece İnsanlar
arasında anarşi meydana gelir. Aslında haram olan şey zaruret hariç, mutlak
surette ve hiç bir durumda mubah olamaz.
rur:
506- İbn-i
Teymiyye, yalnız iki çeşit hile
(kurnazhk)'yi mubah görür.
Birincîsi: Hakkı
aramak için esas mânâsından başka bir mânâ ifade eden üstü kapalı sözleri
kullanmak suretiyle hile yapmak.
İkincisi: Heİâl bir
şeyi elde etmek isteyen kimseye, Yüce Allah'ın helâl bir çare ilham etmesidir.
Şâri'in herhangi bir emrini, veya O'nun herhangi bir şer'i hükmünü veya
akidlerini, helal ve haramda şart koştuğu şartlardan herhangi birini hükümsüz
kılmadığı müddetçe bütün fakihlerin ittifakıyla böyle bir çareye baş vurmak
mubahtır. Bu çareye baş vuran kimse, meşru bir yolla İslam hukukunun gayelerine
uygun hareket etmiş olur.
İbn-i Teymiyye'de
böyle bir hileyi Allah'ın dinine karşı yapılan hilelerden saymaz. Çünkü bu
hile, Yüce Allah'ın istediği veya mubah kıldığı bir şeyi gerçekleştirmek için
yapılan bir harekettir. Bundan dolayı fbn-I Teymiyye bu konuda şöyle diyor:
«Gayeleri elde etmek ve hedefe ulaşmak için yapılan hileler, caiz olmayan
hilelerden sayılmaz. İster bu çarelere hile denilsin, ister denilmesin».
507- Bunlar,
İbn-i Teymiyye'nin hileler hakkındaki görüşleridir. O, hileleri yasaklıyor ve
meşru bir yolla hedefe ulaşmayı hilelerden saymıyor. Fakat İbn-i Teymiyye, bu
metodu ilk ortaya koyan âlim değildir. Çünkü Hanefilerden rivayet edilen
meşhur görüşe göre hile ve, kurtuluş çarelerine göre amel etmek caizdir. Hatta
rivayete göre Ebu Hanife'nin talebelerinden biri olan ve onun kitaplarını daha
sonraki nesillere aktaran İmam Muhammed'in hilelerle ilgili bir kitabı vardır.
Bu konuyu, es-Serahsî,
el-Kâfi şerhî «el-Mebsût» ismindeki kitabında zikretmiştir. Fakat bu kitabın,
imam Muhammed'e ait olup olmadığı hususunda âlimler ihtilâfa düşmüşlerdir. Bu
kitabın, Irak fıkhı râvisi Muhammed b. el-Hasan eşŞeybâniye ait olması ne
derecede doğru veya yanlış olursa olsun Hanefîler'de, hilelere başvurmak meşhur
ve yaygındır. Hanefî fakih (Ahmed b. Ömer b. Mahir eş-Şeybânî) el-Hassâr
(261/875)'ın m «el-Hiyel ve'I-Mehâric» isminde bir kitabı vardır. Bu hilelerin
bir kısmı, Ebû Hanife'den rivayet edilmiştir. Hanefi fıkıh imamlarından rivayet
edilen bu hileleri inceleyen kimse, bu hilelerden maksat, seri hükümleri yıkmak
olmadığını, bilakis seri hükümleri gerçekleştirmek ve onların kabul edilmesini
kolaylaştırmak olduğunu anlar. Ayrıca bu hilelerin, Hanefî'lerin akitlerînde,
halkın maslahat ve ihtiyaçlarını gidermek için ortaya koydukları ve seri
gayelere aykırı olmayan kıyaslarla şartları
birleştirmek için olduğunu görür. Onların, bu hilelerle haram olan bir
şeyi helal kılmak için değil, fakat İslam hukukunu, insan maslahatlarına yakın
bir halde uygulamak için olduğunu anlar[319].
Bunlar, İbn-i
Teymiyye'nin zerâyi' hakkındaki (bazı) görüşleridir. Fakat biz, bu
görüşlerinin delillerini ve dayandıkları temelleri zikretmedik. Çünkü bu delil
ve esasları, «İbn-i Hanbel» kitabımızda açıkladık. Kim bu delilleri öğrenmek
istiyorsa «Ahmet b. Hanbel» ismindeki kitabımıza müracaat etsin.
508- İbn-i
Teymiyye'nin istmbât (Seri delillerden hüküm çıkarmak) için yol olarak seçtiği
asıllar (deliller), bunlardır. İbn-i Teymiyye'nin bu metodları araştırma tarzı
ve bu deliller hakkında ortaya koyduğu değişik görüşleri onun, bu delilleri
seçmede bağımsız davrandığına delalet eder. Yani O, bu delillerden çıkardığı
hükümlerde kimseye tabi olmadığı gibi, bu delilleri seçmede de kimseye tabi
olmamıştır. Hatta bu delillerin bir kısmını ortaya koymadaki üstünlük ona
aittir. Mesela kıyas, İbn-i Teymiyye'den önce onun zikrettiği şekliyle
bilinmiyordu. Her ne kadar İbn-i Teymiyye kıyası, Hanbell mezhebine nisbet
ediyorsa da... O, kıyas ile fıkhı mânâların özüne yönelmiştir ve kıyasta
mücerred mazbut vasıflarla yetinmemiştir. Aksine o fıkhı, hayattaki olaylara
ve halkın maslahatlarına uygun hale getirmiştir. O, en ince istinbât
delillerini ve hadis fıkhını bilen ve bununla birlikte halkın maslahat ve
ihtiyaçlarını anlayan bilgili bir fakih gibi bu konulara dalmıştır. Böylece
onun yaptığı kıyas, sağlam bir metoda uygun düşmüş onun, fıkhını canlı ve
gelişen bir fıkıh haline getirmiştir.
Hiç kimse İbn-i
Teymiyye kadar Seddü'z-Zerâyt (Harama götüren yolları kapatmak) bölümü ve o
konudaki hilelerle ilgili açıklama yapamamış ve onun kadar bu konunun
inceliklerine dalmamıştır. Bu dalgıç, söz konusu delillerden dinî manaları ve
ince serî gerçekleri çıkarıyordu. Cnun, üzerinde çalıştığı bütün fıkhî
deliller böyledir. Onun bu delilleri araştırmasından açıkça anlaşılmıştır ki:
Hanbeli mezhebiyle aynı görüşte olması, sırf taklidden değil ancak bağımsız
olarak bu mezhebin delillerini seçmesinden ileri gelmiştir. Evet Hanbeli
mezhebi, fakihleri de bu delillerden faydalanmışlar. Böylece ister Hanbeli
mezhebine mensup olsunlar, ister olmasınlar İbn-i Teymiyye, müçtehidlerin
vardıkları sonuçlara yeni görüşler İlâve etmiştir.
509- Böylece
İbn-i Teymiyye'nîn [Hanbeli mezhebine) mensup fa-kih bir müctehid olduğu
sonucuna varmış oluruz. Çünkü o, istinbât için seçtiği deliller sayılan
metodlarda Hanbeli mezhebi ile aynı görüşte idi. Onun, delillerde Hanbelilerle
aynı görüşte olması, taklidden değil, kendi bağımsız içtihadından İleri gelir.
Onun bu tarzdaki İçtihadı onu, Hanbeli mezhebi âlimlerinin seçtikleri ve
uyguladıkları delillerin [asılların) aynısını seçmesine sebep olmuştur. İbn-i
Teymiyye bazı fetvalarında Hanbeli mezhebi dışındaki mezheplerin görüşünü
benimsemişse, bu durum, onu Hanbeli mezhebine mensup müctehitlikten çıkarmaz.
Çünkü o, aslî ve fer-î meselelerin çoğunda Hanbelilere muvafakat etmiştir.
Hatta dört mezhebe muhalif olarak yaptığı içtihadı da onu Hanbeli mezhebinden
çıkarmamıştır. Bu içtihadı, üç talakla yapılan boşamada yalnız bir talak'ın
vukubula-cağı hakkındaki içtihadı ile aybaşı halinde yapılan bid'î (Sünnete
uygun olmayan) boşama meseleleridir. Ona göre bu boşama vukubulmaz. Aybaşı
halinde yapılan boşama ile yalnız bir talak vuku bulur. İkinci talak ise; şayet
adam birinci talaktan sonra iddeti bitinceye kadar karısını terket-mişse ve
ondan sonra nikah akdini yapmışsa ancak ricat ve nikah akdinden sonra
vukubulur. Yine İbn-i Teymiyye'nl.n «Talak ile yemin etmekle talak vuku bulmaz.
Bir şeye bağlı kılınan, talak ile yemin kasdedilirse onunla hiçbir talak
vukubulmaz» şeklindeki içtihadı da böyledir.
Bu meseleler ve benzen
içtihadları onu Hanbefi olmaktan çıkarmaz. Çünkü herhangi bir mezhebe mensup
olan fakîhten böyle ihtilaflar vukubulur. Mesela Şafii fakihlerinden biri olan
el-Müzenî (264/878)'nin Şafiî'ye muhalefetinden dolayı Şafii olmaktan çıkmaz.
İbn-i Teymiyye'nin müstakil bir müctehid sayılması mümkün değildir. Çünkü bu
meseleler, ondan önceki diğer bazı imamlar —isnâ aşariye şiileri gibi—
tarafından da ileri sürülmüş konulardır. Ve çünkü onun metodları, Ahmed b.
Hanbel'in metodlarının aynısıdır. Önce yaşamış bir âlim ile ondan sonra yaşamış
bir âlimin metodları tamamen birbirine benzediği zaman, sonra yaşamış âlim,
müstakil (bağımsız) müctehid sayılamaz. Ve hicri dördüncü asırdan sonra mutfak
mücîehidlerin bulunması imkansızdır. Bu, ilmî seviyenin noksanlığından dolayı
değil, bilâkis araştırmaların çoğalması ve mezhep fıkıhlarında araştırma
ufuklarının genişlemesinden dolayıdır. Hatta neredeyse hiç bir fikıhçı
kendisinden önce yaşamış olan müctehid bir imamın değinmediği delilleri ortaya
koyamaz bir hale gelmiştir. Araştırma ve içtihaddaki hürriyete rağmen her
fakih, mutlaka bir imama intisâb etmiştir.[320]
510- İbn-i
Teymiyye, asrını; şahsiyeti, düşüncesi ve sözleriyle işgal etti (doldurdu). O,
nereye gittiyse orada devamlı ve sürekli bir fikrî hareket meydana gelirdi.
Ölürken, şöhreti İslam ülkesinin her tarafına yayılmıştı. Yalnız Mısır ve
Suriye de değil, aksine bütün İslam ülkelerinin hepsinde onun ismi ve şöhreti
yayıldı. Onun dersleriyle yetişen talebeleri olduğu gibi, eserleriyle yetişen
talebeleri de vardır. O, kendisinden sonraki nesillere, düşüncelerini ihtiva
eden bir kültür mirasını emanet bıraktı. Bu emanet; itikadında selef yolunu
ta'kip etmekle elde ettiği görüşleri ve bu görüşlerini destekleyen deliller,
eserlerinde serdettiği hadisler, haberler istişhad için kullandığı aklî
şahitler (deliller) ve düşünce ile ilgili apaçık delillerin tamamından
ibarettir. Sonra çoğu fakihler-den, keiamcılardan, tasavvufçulardan ve diğer
gruplardan olan hasımtarıy-la kendisi arasında geçen tartışmaları ve mesajları
bu eserlerinde zikretmiştir. O, yukarıda zikredilen gruplardan hiç birisini
bırakmamış, onun etkili sözlerinin bu mezhepler üzerinde etkileri olmuştur.
İbn-i Teymiyye'nin
Hicri VII. ve VIII. asırlarda müslümanlara miras olarak bıraktığı düşüncesi,
telif ettiği kitaplar ve makaleler içinde korunmuştur. Bu kitaplar ve bu
makaleler vasıtasıyla hocalarının bütün görüşlerine inanan, faal ve anlayışlı
talebeler yetişti. Daha sonraki nesillerde de onun görüşlerini kabul eden ve
onları mezhep edinen kimseler ortaya çıktı.
Biz bu bilgilere
dayanarak, «İbn-i Teymiyye'nin içinde fikirlerini yazdığı kitapları ve
makaleleri kendisinden sonraki nesillere miras olarak bıraktığını,
öğrencilerinin bu eserleri açıkladıklarını, bablarını düzenledikle-ni,
konularını tertip ettiklerini ve halkı bu fikirleri kabul etmeye çağırdıklarını,
ve müslüman grupların bu fikirlere sarıldıklarını ve bunları İslam dininin
yorumu olarak kabul ettiklerini» söyleyebiliriz.[321]
511- İbn-i
Teymiyye, şaheser bir düşünce gücüne sahipti. O, ilmi görüşleriyle halkı
hayrete düşürmüştü. O, bol miktarda açık seçik konuşma vasıtalarına sahipti
çünkü onun apaçık konuşan bir dili ve kuvvetli bir kalemi vardı. Bunların her
ikisi de hasımları kesen ve kendisiyle tartışanları yenen keskin bir kılıç
gibiydi. Bu durum, İbn-i Teymiyye'nin daima haklı, hasımlarının da devamlı
haksız olduklarından ileri gelmemiştir. Çünkü hak, âlimlerin ortak malıdır. Her
asırda yeryüzünde ortaya çıkan ve yüce Allah'ın delilleriyle galip gelen bir
miilet olmuştur. Fakat buna rağmen tarih, İbn-i Teymiyye'nin ilim açısından
kendisiyle mücadele ve münazara edenlerden daha avantajlı olduğunu kaydediyor.
Onlar, ne İbn-i Teymiyye gibi açık seçik bir dille konuşabiliyor ne de onun
gibi yazabiliyorlardı. Fakat İbn-i Teymiyye, önce dili ve kalemiyle akla uygun
olan şeyleri ortaya koyuyor. Sonra delilleriyle bunları ısbatlıyordu.
İbn-i Teymiyye,
çeşitli ilimlerle İlgili bir çok kitap ve makale miras bırakmıştır. Bunların bir
kısmı tefsir, bir kısmı fıkıh ve usul, bir kısmı kelam ve bir kısmı da onunla
hasımları arasındaki tartışmalarla ilgilidir.[322]
512- İbn-i
Teymiyye, tefsirle ilgili bazı r
İbn-İ Teymiyye'nin
öğrencilerinden rivayette bulunan tarihçiler, onun Kur'an-ı Kerim tefsiri
hakkında büyük malzeme topladığını söylemişlerdir. Bu malzemenin otuz cildden
daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Talebeleri, bu malzemenin bir kısmını
temize çekmişler, fakat çoğunu temize çekmemişlerdir. Belki araştırmacılar
mezkur tefsirinin tamamını bulacaklar. Çünkü ondan rivayet edilen tefsir,
derin görüşleri ve doğru dürüst zevkiyle karışan selef tefsirinin mükemmel bir
örneğidir. Bu tefsirde iç-tihâd, hadislere hakim olmamıştır. Ve doğru
görüşleri, değişik rivayetlerle çeşitli nakiller arasında kaybolmamıştır.
Aksine bu tefsiri inceleyen kimse onun mütefekkir, tedbirli, aklının, bu
rivayetler arkasından ve çok miktardaki hadisler içinden parladığını görür.
Okumakta olduğumuz,
ihlâs, el-müâvizeteyn ve Nûr suresinin tefsirleri, İbn-i Teymiyye'nin
tefsirinden bize intikal eden bazı bölümlerdir. Bütün bunlar, Mısırda basılmış
olup okunmaktadır. O, Kur'ân'ı tefsir ederken, ilim talebesinin samimiyeti ile
âyet. ve mânâsına yöneliyordu. O, tefsirde, seleften yapılan rivayetlerden ve
kelimelerin lügat mânasından faydalamyordu. Bazen de araştırma yapmasına rağmen
âyetten ne kasdedil-diğini anlayamiyordu. Kendisinden nakledilen bir rivayette
o şöyle demiş: «Bazan bir âyet için yüz kadar tefsire bakıyordum. Sonra âyetin
mânâsını anlayabilmem için şöyle dua ederdim: Ey Hz. Adem ve Hz. İbrahim'e ilim
öğreten (Allah)! bana da ilim öğret. Ve ben, (yıkıldığı için) terkedilmiş olan
cami v.s. gibi yerlere gidiyordum yüzümü toprağa sürerek Yüce Allah'a duâ eder
ve şöyle derdim: «Ey Hz. İbrahim (s.a.v.)'in muallimi! bilmediğim şeyleri bana
da ilham et!»[324]
Bu sözlerinden onun
Kur'ân-ı Kerime ve tefsirine verdiği önem ve Hz. Peygamber (s.a.), ashâb ve
tabiinden rivayet edilen sahih hadisler ışığında Kur'ân'ın ruhunu ve özünü ne
kadar anladığı anlaşılıyor. Talebelerinden biri şöyle demiştir. «İbn-i
Teymiyye, bütün Kur'ân hakkında, seleften nakledilen görüşleri istidlalsiz
yazmış. Ayrıca İstidlâla dayanan nakillerin çoğunu da yazmıştır.»
Yani İbn-i Teymiyye
(r.a.) önce Kur'ân'ı Kerimi tefsir eden rivayetleri tefsirde malzeme olarak
kullanmak için toplamış sonra bu rivayetlerin ışığında Kur'ân tefsirine
başlamıştır. Anlaşıldığına göre, o, bu rivayetleri, öncelikle ve bizzat tefsir
için sonra itikâdî ve fıkhî konulardan sayılan Allah'ın sıfatları v.s. gibi
dini araştırmalarda kendisinden faydalanmak için yazmıştır. Bundan dolayı o,
bazı rivayetlerin üzerine «Bu rivayeti, konuyu hatırlarnak için yazdım» diyor[325].
îbn-i Teymiyye, son
olarak hapsedildiğinde, Kur'an-ı Kerimi müzâkere ediyordu, onu okuyordu ve onu
anlamaya çalışıyordu. O hapiste iken talebelerinden birisi «Tertipsiz veya
âyetlere tatbik etmeksizin seleften yaptığı nakillerle yetinmesi yerine
Kur'ân-i Kerimin tamamı için düzenli bir tefsir yazmasını» istedi. İbn-i
Teymiyye ona şöyle cevap verdi: «Bazı Kur'ân âyetlerinin mânâsı kendiliğinden
anlaşılır. Bazı âyetleri de müfessirler bir çok tefsirde açıklamışlar. Fakat
bazı âyetlerin tefsiri, âlimlerin çoğu için müşkil olmuştur. Bazan bir şahıs,
bu âyetleri anlamak için birçok tefsir kitabını mütalaa eder fakat yino onların
tefsirini anlayamaz. Bazan bir müfessir, bir âyetin tefsirini yazmış, diğer
âyetleri, benzeri âyetlerle tefsir etmiş. Ben bu âyetleri, delil ile tefsir
etmek istiyorum. Çünkü delil diğer metodlardan daha önemlidir. Bir âyetin
mânası da anlaşılır.» ve sonunda şöyle demiş: «Bu defa, yüce Allah Kur'ân
mânâsından ve alimlerin öğrenmesini temenni ettikleri ilmi metodlardan bir
kısmını bana öğretmiştir. Vakitlerimin çoğunu Kur'ân'ın mânasını anlamak
dışında zayi ettiğime pişman oldum.» Veya
buna benzeyen bir cümle
söylemiştir.»[326]
513- Bundan
anlaşılıyor ki: İbn-i Teymiyye tefsirde seleften yapılan rivayetleri toplamaya
önem veriyordu. Muhtemelen onun bu konuda topladığı nakiller, yukarıda
zikrettiğimiz otuz cilddir.
Fakat o, bu nakilleri
yazınca ve âyetlere tatbik edince bütün Kur'ân'ın tefsirini yazmamıştfr. Çünkü
bazı âyetler, kendi tefsirini yaptığı İçin bunları tekrar tefsir etmek
gerekmez. Bazı âyetleri de; müfessirler tefsir etmiş ve bu konuda kitaplar
yazmışlar. Fakat İbn-i Teymiyye, müteşâbih veya mânâsı gizli olan âyetleri
tefsir etmeye önem vermiş. Böyle âyetleri anlamaya, araştırmaya ve bunların
tefsirinde en
514- İbn-i
Teymiyye akâidle ilgili bir çok kitap yazmıştır. Hatta belki o, en fazla bu
konuda eser yazmıştır. Akaidie İlgili eserlerinden biri, «Kitabu'I-îmân»dir. O,
bu kitabında, imân ile islam arasındaki farkı, imanın artması ve azalması,
âmelin imandan bir cüz olup olmadığını ve diğer konuları işlemiştir. Ayrıca bu
kitabında kendisinden önceki âlimlerin görüşlerine yer vermiş, bu görüşlerin
münakaşasını yapmış ve bunlar arasında doğru olan görüşü seçmiştir.
Akaidie ilgili
eserlerinden bazıları da şunlardır: «Kiîâbu'l-İstikâme», «Kitâbu'lFurkân»,
«Kitâbu iktizâi's sırâti'l-müsîekim» ve «Şerhu'l-İsfehâ-nîyye». Akaidie ilgili
makaleleri de şunlardır: «el-Hameviyye», «et-Tedmi-rîyye», «el-Vâsitiyye»,
«el-Ezheriyye», «el-iklîl»* «Risâletü mepatibil irâde», «Risâletü'I-Kazâi
ve'i-kader», «Beyânü'l-Hüdâ mine'd-delâl», «Ma'ârîcül-vü-sül»,
«Süalün'ani'I-arş» «Beyânü'l-firkati'n-nâciyye» ve diğer kitap ve makaleleri
vardır.
İbn-İ Teymiyye'nin
İstidlal prensipleri hakkında «Nakzü'l-mantık» ve «Raddü'İe'l-mantik» kitabı
ile filozofların görüşlerini çürütmek için birkaç ciltlik diğer bir eseri
vardır.
İbn-i Teymiyye'nin
sırf akaidie ilgili yazdığı eserlerini burada saymamız mümkün değildir. Çünkü
akaidie ilgili konular ve bu husustaki mücadeleler onun hayatının çoğunu işgal
etmiştir. Çünkü o, h. 698 tarihînde «el-Hameviyye» r
Onun akaidie ilgili
yazdığı bazı kitapları, münakaşa şeklindedir. O, bu kitaplardaki münakaşasında
birisiyle mücadele eden kimsenin metodunu takip etmiştir. «Minhâcü's-sünne» ve «Müvâfekâtü sahihi'l menkul l
515- İbn-i
Teymiyye, bir kitabını, din, akaid, helâl ve haram şeyler hakkındaki mücadeleye
tahsis etmiştir. Ve bu kitaba «Tenbihu'r-rec-üli'l-'âkıl alâ
temvihi'I-cedeli'l-bâtıl» ismini vermiştir. O, bu kitabının önsözünde en iyi
şekildeki mücâdele metodlarına işaret ettikten sonra şöyle demiştir:
«Ondan sonra gelen
müteâhirin alimler, bazı insanların zannına göre etkili olan, fakat gerçek
mânada iflas eden raetodlarla te'vil ve kıyas'm nevilerinde münazara yaptılar.
Fakat onlar, ancak faydalı münazarayı kabul ediyorlardı. Bu münazara,
müctehidin zayıf zannına dayansa bile onlar, söz ve âmelin sevabını ortaya
koyma hususunda yardımlaşmak üzere cedel'den oluşan bazı kanunlar üzerinde
anlaştılar. îstidlal kurallarının dağılmaması ve çözülmemesi için bu kuralları,
cedel kanunları halinde zaptettiler. Müteahirinlerin bu metodu her ne kadar ilk
âlimlerin metoduna göre bir gaye ve neticeye ulaşmak için tam ve yeterli
değilse bile, onların metodundan tamamen ayrı değildir ve hükmü etkileyen
delilleri de ihtiva etmez. Onlar, bazen münazarayı, güzel ibareler, kolay
anlaşılan işaretler, iyi kalıplar, münazara edenlerin hoşuna giden ve mücadele
edenler katında geçerli olan çeşitli belagat sanatlarıyla süslüyorlar. Bu
münazaraları, bazı şer'î delilleri ve şer'î mânaları da ihtiva ettiği gibi,
fıkhî deliller, şer'î esaslar ve azledilemeyecek olan şer'î hakimin hakemliğine
başvurmak ve kuvvetli doğru aklî deliller üzerinde kurulmuştur.
Sonra Fars ve Rum
ırklarından olan bazı ilim talebeleri hakkı batıl göstermek için cedele düşkün
idiler. Açıkça fitne için bir grub icad ettiği cedele, tartışma yapmaya düşkün
olmuşlardır. Bunu ortaya koymuş ve islam dinindeki fıkıh usulünü ona
eklemişlerdir Bu cedelde, tilki gibi hile ve .entrikalar çevir, diler, doğru
yoldan saptılar, âlimler tarafından söylenen ve onların sözleri içinde bulunan
ibareleri yalanla süslediler. Fakat onlar, âlimler tarafından kullanılan bu
sözleri, uygun olmayan yerlerde kullandılar. Delilleri, yanlış metodlar-la
uzlaştırdılar ve iyi neticeler veren sentezden saparak netice vermeyen kısır
senteze yöneldiler. Ancak onlar, ibareleri uzatmak, uzak işaretlerde bulunmak
ve önsözlerde birkaç mânâya gelen lafızlarla mecazları kullanmak suretiyle,
zan-ni delilleri kesin deliller yerine koymakla belli bir mânâya delâlet
etmeyen fa-kat umûmi ifâde eden delillerle istidlal ettikleri için onların bu
sözleri, delilleri saptırma ve uzatmayı gerektirdiği gibi, birbirine zıt olan
iki şeyi birleştirmeyi de gerektirir. Oysa bu hareket, mücadele esnasında
kendisi yanılan ve başkalarını yanıltan kimsenin hareketine benzer.[328]
Kitabının başında
yazdığı bu önsözünden İbn-î Teymiyye'nin, mantıki islâmî ilimler içine
karıştırmayı tenkid etme hususunda ne kadar katı davrandığını görürsün. O, bu
sözünden mantik'ın girdiği ilk İslâmî ilme işaret ediyor. Bu ilim, usulu'l-fikh
ilmidir. İbn-i Teymiyye, bu önsözündeki sözleriyle, «el-Müstesfâ» ismindeki
kitabının önsözünde mantık ilmini, onun tarifini, rnetodlannı ve önermelerini,
özetleyen Hüccetü'I-İsIâm imam Ga-zâlîye işaret ediyor.
516- İbn-i
Teymiyye'nin kitapları arasında, verimli faydalı tartışmaları ve sahih bilgileri
bir arada toplayan kitaplar da vardır. Bu kitaplar, bir taraftan kendi tarzı
içinde kaynak eser niteliğinde olup sağlam, derin ilmi gerçekleri ihtiva
ediyorlar. Diğer taraftan mükemmel sağlam ve derin mücadele ve tartışma
örneğini ihtiva ediyorlar. İbn-i Teymiyye'nin iki kitabı, bunun en
bariz örneğidir. Bunlardan birisi «Minhâcü's-sünne» dir. İbn-i
Teymiyye'nin halifelik ve akaid hakkındaki görüşleri ile şiâ ile yaptığı tartışmaları tahlil ettiğimizde bu kitabından çok iktibasta bulunduk. İkinci kitabı ise
«el-Cevâbu's-sahih limen beddele dine'l-mesih» adlı eseridir.[329]
517- Biz bu
kitap hakkında kısa bir açıklama yaparak bu kitabı tanıtacağız. Bu kitap,
İbn-i Teymiyye'nin eserleri arasında kıymetli ve ölümsüz bir eserdir. Bu
kitap, dört kalın ciltten ibaret olup şu iki sebepten dolayı te'lif
edilmiştir:
Birinci Sebep:
Şeyhülislam İbn-i Teymiyye'nin İslâmiyet!, hiristiyanlar arasında yaymayı ve
hakkı anlamaları için İslamin hakikatlarını hıristiyanla-rın inançlarıyla
karşılaştırarak açıklamayı, Hz. İsâ [a.sj'yı ve dâvasını açıklamayı arzu
etmesidir. İbn-i Teymiyye'yi bu konuyu.yazmaya sürükleyen se-beblerin
birincisi: müslüman ve hıristiyanlar arasındaki savaşların sürmesidir.
İkincisi: müslümanlar aleyhine yaptıkları kışkırtmalarıdır. Üçüncüsü:
zimmilerin müslümanlar aleyhine kışkırtılmalarıdır. Fakat zımmîlerin
faydalandıkları adaletten dolayı müslümanlar aleyhine kışkırtılmaları kolay
olmamıştır. Bundan dolayı özellikle İslamı müdâfaa etmenin gerekli olduğuna
inandığı her yerde İslam için mücâdele ve müdadafaa eden bir âlim olduğundan
dolayı İbn-i Teymiyye'nin bu konuda delil ileri sürerek dâvasını ısbatlaması
farz oldu.
İkinci Sebep: Asıl
sebep te budur: Şöyleki Kıbrıs'tan bir mektup geldi. Bu mektupta o asırdaki
Hıristiyanlık dininin, hıristiyanlann asıl kitaplarındaki dinin ta kendisi
olduğu yazılı bulunuyordu. Ayrıca sözkonusu mektupta, hiristiyanhğın ve ileri
gelen hıristiyanlann eski zamanlarda ve o asırda ihticac ettikleri işitmeye ve
akla dayalı delillerle İbn-i Teymiyye'nin görüşlerini reddeden deliller
bulunuyordu. Böylece İbn-i Teymiyye, bu mektuba cevap vermeye koyuldu ve bu
hususta şöyle dedi: «Bu mektup, tam
açıklayıcı cevabı zikretmemizi, doğru ve yanlışı birbirinden ayırarak açıklamamızı gerektirdi.
Akıllı kimselerin bu cevabımızdan faydalanmaları, yüce Allah'ın Peygamberleri
vasıtasıyla gönderdiği adalet ve kitabı üstün kılmak için bu mektubu yazdım.» [330]
İbn-i Teymiyye
hıristiyanlann kitaplarını araştırmaya önem verdi. Hıristiyanların iddiaları
olduğu gibi zikrettikten sonra ardından îbn-i Teymiyye cevabını yazmıştır.
Kitabm her bölümünde onların iddialarını zikrettikten sonra bu iddiaları
reddeden cevaplar da yazmıştır. İbn-i Teymiyye, onların bu mektuptaki sözleri,
bu sözleri söyleyenler ve mektubun gönderiliş sebebi için şöyle demiştir:
«Ben onların bu
mektupta söylediklerini aynı lafızlarla bölüm bölüm aktaracağım ve her bölüme
uygun olan cevabı fer'i ve asli delillerle aynı bölümde zikredeceğim.
Onların bu mektupta
zikrettikleri deliller, hirîstiyan âlimlerin zamanımızda ve eskiden kendisine
dayandıkları delil ve dayanaklardır. Her ne kadar bazı durumlarda bir kısım
hiristiyan âlimleri, diğer hiristiyan âlimlerden daha fazla delil
getirmişlerse de, bu mektupta zikredilen deliller, eski ve yeni Hıristiyan alimlerinin
güven içinde dayandıkları ve birbirlerinden naklettikleri delillerdir. Bu
mektuptaki yazılar eski olup mektup, italyan asıllı Sayda piskoposu rahip
Pav-los'a nisbet edilir. O, bu mektubu bazı arkadaşlarına yazmıştır. Pavlos'un
Hıristiyanlığı desteklemek üzere yazdığı bazı kitapları da vardır. [331]Pavlos,
mevcut hıristiyanliğın menşeî sayılan meşhur Ondört r
518- İbn-i
Teymiyye bu eserinde islamı müdafâacı durumdadır. (Hıristiyanlığa) hücum
pozisyonunda değildir. Fakat o, cedel'deki usulü gibi, hasmının delillerini
hükümsüz kılar. Hasmının kendisine
çektiği kılıcının ağzını kırar. Sonra kuvvet ve şiddetle ona hücum eder. Her ne
kadar onun bu kitaptaki tartışmaları sakin bir hava içinde geçiyorsa ve bu
kitabı yazmasının sebebi, onların İslama karşı yaptıkları hücumlarını cevaplandırmak ise de o
müdafaasında hücum pozisyonundadır. Çünkü en iyi savunma, hücum tarzında
yapılan savunmadır.
Bu kitabin bölümleri,
İbn-i Teymiyye'nin her kısımda hasımlarını gen püskürtüp islamı müdafaa
ettiğini teyid ediyorlar. Fakat o, yalnız hasımlarını yurtlarına kadar geri
püskürtmekle yetinmiyor. Bilâkis tekrar hücum etmemeleri için yurtlarının
içinde onları vuruyor.
519- Bu kitap,
altı bölümden ibarettir.
Her bölüm hıristiyanlann bîr
nevi hücumuna cevap mahiyetindedir ve
aynı konuda onlara hücum ediyor. Kitabın
birinci bölümünde, hıristiyanlar, Hz. Muhammed (a.s.)'in kendilerine gönderilmediği, aksine cahiliyye dönemindeki araplara
gönderildiğini ve Kur'ân'da da buna delalet eden âyetler bulunduğu İddiası vardır. İbn-i Teymiyye,
bu iddiaları reddeder. Onların bu iddialarına karşı
Hz. Muhammed (a.s.)'in
Peygamberliğinin umumî olduğuna dair deliller getirir. Onun, Peygamberliğinin
umumî olduğuna delalet eden ve hıristi-yanlann kendileri lehine zannettikleri
fakat aslında aleyhlerine olan rnüs-bet delilleri serdeder. Sonra o bu sırada
Hıristiyanların elinde bulunan kitaplarına, domuz etini helal saymalarına ve
sünnet olmamalarına, hacı mukaddes saymalarına ve diğer inançlarına hücum eder.
Özetle o, bu bölümde Hz. Muhmmed (s.a.)'in hak peygamber olduğunu, elçiliğinin
umumî olduğunu isbat eder. Ve ona dil uzatanlara saldırır.
520- Kitabın
İkinci bölümü: Hıristiyanların, «Hz. Muhammed (a.s.)'-in, Kur'ân'da onların
dinlerini övdüğünü ve onların benimsedikleri dinlerini terkedip
değiştirmelerini istemediğini, aksine dinleri üzerine kalmalarını övdüğünü
iddia ediyorlar.
Bu bölümde, İbn-i
Teymiyye, Kur'ân'ın tezkiye ettiği hıristiyanlığı ve hiristiyanlıkta meydana
gelen değişiklik ve tahrifleri belirtiyor. Ve Hıristiyanların dinî şiar
saydıkları bütün esasların Hz. İsa (a.s.)'nın getirdiği esaslardan farklı
olduğunu isbat eder. Kur'ân, Hz. İsa'nın getirdiği şeriatı övmüştür. Hz.
İsa'nın şeriatı, İbn-i Teymiyye'nin asrında yaşayan hiris-tiyanların iddia
ettikleri şeriat değildir. Kur'ân, İncil'i överek ondan bah-setmişse bu İncil,
hıristiyanların okumakta oldukları İncil değildir. Kur'ân, İncilin getirdiği
şeriattan saygıyla bahsetmişse, bu şeriat, hıristiyanların bugün kendisine
sarıldıkları şeriat değildir. Sonra hiristiyanlar, İncili değiştirdikleri ve
tahrif ettikleri için, doğru yoldan sapmalarının ve sözü esas mânâsından
saptırmalarının sebebini açıklayarak onlara hücum eder. İbn-i Teymiyye,.bu gibi
yerlerde hıristiyanların kendileri lehine ser-dettikleri Kur'ân âyetlerini
tefsir ediyor. Bu âyetlerin, hakikatim açıklıyor ve onların delillerinin batıl
olduğunu belirtiyor... İbn-i Teymiyye bazen savunucunun zırhını giyiyor, bazen
de hücum eden kimsenin kılıcını taşıyor. O, her iki durumda da hiristiyanlara
saldırıyor ve onları kovuyor.
521- Üçüncü
bölümde: Hıristiyanlar, ilk peygamberlerin ve onların Tevrat ve Zebur gibi
kitaplarının hıristiyanlık dininin yani uknum, üçlü ilah (baba, .oğul ve ruhu'l-Kudus),
bunların birliğine ve diğer hıristiyan inançlarının doğru ve gerçek olduklarına
ve bu prensipleri ortadan kaldıracak bir şeriatın ve onları reddeden bir aklın
bulunmadığı için, bu esaslara sımsıkı sarılmanın gerektiğine ve bu
prensiplerden vazgeçmenin caiz olmadığına şahitlik ettiklerine dair iddiaları
vardır. Bu bölümde, İbn-i Teymiyye'nin hıristiyanların naklettikleri
rivayetleri, teker teker ele aldığını ve onların bu metinleri, «üçlü ilâh» ile
«Allah'ın insan cismine hulû! etme» mânasına nasıl yorumlamaya uğraştıklarını
derinliğine incelediğini görüyoruz.[332]
Onların, bu hususta zikrettikleri metinlerin hepsini zikreder. Bu bölümde,
Hıristiyanların bu nassları hangi mânaya kullandıklarını, bu lafızlardan uzak
mânâları nasıl kasdettiklerini ve mezkur lafızların delâlet ettikleri gerçek
mânâları ile zorlanmadan kendisinden anlaşılan manalar arasında karşılaştırma
yapar. Ayrıca o, bazı ibarelerin, senedinin doğru olmadığını ve bunları
nakletmeye ihtiyaç olmadığını isbatlar. Sonra İbn-i Teymiyye, hıristiyanların
teslis ve hulul inançlarını isbatlamak için ileri sürdükleri delilleri,
çürütmekle yetinmez. Bilâkis bu delillerden çıkan neticeye itiraz edip akla
aykırı olduklarını isbatlar ve akıllı, sakin bir tarzda onlara hücum eder.
Bu konuda bazı Kur'ân
âyetlerinden faydalanır: mesela Yüce Allah'ın şu âyeti gibi: «Allah katında
İsa'nın durumu da Âdem'in durumu gibidir. Allah Âdem'i topraktan yarattı. Sonra
ona «ol!» dedi ve o da oluverdi.» (ÂH
İmrân, 3/59).
522-
Dördüncü bölümde ise; Hıristiyanlar üçlü ilâh inançlarının aklen sabit olduğunu
zikretmişler ve bu inançlarının akla uygun olan görüş ve rivayet edilen şer'i
delillerle sabit olup delillere uygun olduğunu söylemişlerdir. İbn-i
Teymiyye'nin bu bölümde, bir önceki bölümde zikrettiği bilgileri tamamladığını
ve bu görüşleri zikrettikten sonra islam dininin tevhîd ile ilgili görüşlerini
açıkladığını görüyoruz. İbn-i Teymiyye, bu- rada güçlü, bilgili kimse gibi aklî
delillere dalıyor. Çünkü bu konuda hıristiyanların Kur'ân'a hücum etmeleri
sözkonusu değil ki onu müdâfaa etsin. Bilâkis bu açıkça bilinen bir şeye hücum
etmektir. Bundan dolayı, İbn-i Teymiyye aklın hükümlerini ve aklî delillerin
aşikâr olduğunu açıklar. İlâ-hiyyatla ilgili meseleleri akıllı bir bilgine
yakışan bir şekilde yorumluyor. Aryosun sözlerini ve çelişkili olduklarını, Rum
padişahı Kostantin'in hiris-tiyanlığa girmesini ve hıristiyanların,
hıristiyanlığa girmeyen kimselere nasıl zulüm ve işkence ettiklerini ve
hıristiyanlık inancının tamamen nasıl tahrif edildiğini belirtiyor.
523- Beşinci
bölümün konusu ise: Hıristiyanların müvahhid olduklarını iddia etmeleri ve
onlar tarafından kullanılan ve bir kaç Allah'ın varlığına delalet eden
el-Ekânim (baba, oğul ve ruhu'l kudus) kelimeleri gibi lafızların aslında
müslümanlarin mukaddes kitabı Kur'ân'da bulunan ve kendisinden Allah'ın
mahluklara benzediği ve cismi olduğu anlaşılan âyetler nevinden olduklarını
belirterek bu konunun imkânsız olduğu tartışılıyor. İbn-i Teymiyye, bu
iddianın münakaşasını yapıyor. Ve bu her iki iddia arasında çelişki
bulunduğunu, bu ibarelerin birbirine benzemesinin imkansız olduğunu, tesis
(üçlü ilâh inancO'in tevhîd ile karşılaştırmanın imkansız olduğunu izah
ediyor. Çünkü bunlar, birbirine zıt olan iki ayrı inançtır.. İbn-i Teymiyye,
İbn el-Batrik'in «Allah'ın insanlığa geçmesi görüşünü, yeryüzüne inen güneş
ışınlarının yeryüzüne hulul etmediğini belirterek red-dediyor. Hıristiyan
âlimlerin, teslis inançlarının tevhid olduğunu isbatla-mak için müslümanlaria
yaptıkları tartışmalarda m
524- Kitabın
altıncı bölümü: İbn-i Teymiyye'nin, «Hıristiyanların Hz. Isa, Hz. Musa'dan
sonra son derece mükemmel bir bir şeriatla geldi. Öyle ise son derece mükemmel
olan bu şeriattan daha mükemmel bir şeriata ihtiyaç yoktur. Aksine bundan sonra
gelen şeriat geçerli olamaz» şeklindeki iddiaları üzerinde konuşuyor.
Hıristiyanlar, bu konuda şöyle diyorlar; «Şeriat, adalet ve faziletten
ibarettir, Hz. Musa adalet'ten ibaret olan şeriatı getirmiştir. Tevratta bu
şeriatın hükümleri tanzim edilmiştir. Bu şeriat, yerleşince ve insanlar onun
hükümlerine alışınca onlara daha üstün ve mükemmel olan, şeriat gönderildi.
Hz.İsâ, alemlere rahmet olarak bu mükemmel ve üstün şeriatla geldi. Böylece bu
iş, nizamlı adalet ve mükemmel faziletle tamamlandı.»
İbn-i Teymiyye (r.a.)
bu bölümde hınstiyanların İddialarını mükemmel bir şekilde reddeder. Onların
anlayışlarına göre hareket ederek şöyle der: «İki çeşit değil, üç çeşit şeriat
vardır. Adalet şeriatı, fazilet şeriatı ve adalet İle fazileti birleştiren
şeriat. Yani bütün şekilleriyle sosyal düzenin, zamanın değişmesiyle,
insanlığın olgunlaşması, görüş ve fikirlerin kuvvetlenmesiyle meydana gelen
bir şeriattır. Bu iki unsuru birleştiren şeriat, en mükemmel şeriattır. O da
islam şeriatıdır, îsfamin sağlam ince ve derin bir uslubla adalet ve hoşgörüyü
nasıl birleştirdiğini açıklıyor. Kitabın bu bölümü, -İslam dininin mükemmellik
unsurlarını, terbiye ve kültür metodlannı birleştirme hususunda adaleti, en
doğru ve en sıhhatli ölçüleri ortaya koymada, islamın mânâsını açıklamada
müstakil bir kitap olabilecek kapasitededir. Ayrıca bu bölüm, islamın getirdiği
prensiplerle Tevrat'ta bulunan hükümleri ince ve sağlam bir şekilde birbiriyle
karşılaştırır. İncil'de bulunan insanlığın olgunlaşması ile ilgili hükümlerle
Kur'ân'-da bulunan prensipleri karşılaştırır.
İbn-i Teymiyye, bu
hakikatları zikretmekle yetinmiyor. Aksine bunları aşarak, Muhammedi şeriatın
müjdelediği şeyleri isbatlıyor, mükemmel şeriata ve en üstün dine işaret
ediyor. İslamdan önceki şeriatların islam şeriatına hazırlık mahiyetinde
olduklarını islam şeriatının ise en son şeriat, önceki şeriatların yol, islam
şeriatının hedef ve gaye olduğunu, önceki şeriatların cüz'i (az), islam
şeriatının ise külli (bütün) olduğuna işaret eder. Bu bilgilerden sonra Hz.
Peygamber (s.a.)'in şahsiyetinin, şeriatının, mucizelerinin ve delillerinin
mükemmelliğini belirtiyor. Bu konuları, kitabın dördüncü cildinde ele alıyor.
Bu ciid, kitabın misk gibi koku veren son cildidir.
Bu kitap, İbn-i
Teymiyye'nin cedelle ilgili en sakin (yumuşak) kitabıdır. İbn-i Teymiyye'nin
ismini, ilmiyle amel eden âlimler, mücahid imamlar ve müfekkirier içinde yazmak
ve anmak için bu kitabı yeterli bir delildir.[334]
525- Fıkıh,
İbn-i Teymiyye'nin en fazla gürültü ve görkemli yönünü teşkil etmese
bile, bu ilim, onun en verimli
yönlerinden biridir. Çünkü İbn-i
Teymiyye, fıkıhta büyük bir mahsul meydana getirmiştir. Onun, derin bir mukayese ile fıkhın incelenmesinde
kullandığı fıkhî ölçüleri, en ince ve en mazbut ölçülerden sayılır. Onun, fıkhî
görüşleri, akaidle ilgili görüşlerinden daha meyveli ve daha mükemmel sayılır.
Her ne kadar akaidle ilgili çalışmaları, ömrünün en büyük kısmını işgal
etmişse bile... Muhtemelen bunu fıkıh konusunda daha verimli olmasının en
büyük sebebi, onun selefe ait eserleri çok iyi bilmesidir. Selefin eserleri,
fakihe, fıkıh bablannda büyük mükemmel unsurlarla yardım ederler. Bu eserlerin,
fıkhı oluşturmadaki etkileri, inanç konusunda araştırmacı yetiştirmelerinden daha büyüktür. Çünkü
selefin eserlerindeki ibarelerin çoğu, mecazî olup yoruma muhtaçtır. İsnadları,
kuvvet açısından kesin bilgi ve kanâati oluşturmak için yeterli değildir.
Halbuki akaid İlmi ve onunla İlgili delillerin kesin veya kat'i bilginin
mahsulü olması lazımdır. Ameli (pratik) hükümlere gelince bu hükümler, müctehid
fakihî sahabe ve tabiîn asrında yaşıyormuş gibi bir hale getirir. Müctehid,
onların fıkhî görüşleri seviyesine yükselir. Böylece o, fıkıh konusunda ince
manâlı ve islâmî fıkhın özüne uygun olan sözleri söyler.
526- îbn-i
Teymiyye, fıkıhla ilgili büyük eserler miras bırakmıştır: Bunlardan bazıları,
bir kısmı Mısır'da ve bir kısmı da Suriye'de bulunan değişik fetvalarıdır. Bu
fetvaları, büyük ciltler halinde toplanmıştır. Âlimlerin ihtilafa düştükleri
ve değişik görüşleri ileri sürdükleri problemlerde, İbn-i Teymiyye'nin mükemmel
kuralları (prensipleri) vardır. O, bu konular hakkında ihtilafa düşen alimlerin
etrafında birleşebilecekleri kurallar ortaya koymuştur. Bu kuralların bazıları
şunlardır: Vakıf ve vasiyetlerle ilgili kurallar, ictihâd ve taklidle ilgili
kural, Medine halkının mezhebinin üstün olduğunu isbatlayan kural, (Bu kural
«ei-Malıkiyye» ismindeki makalesinde işlenmiştir) Nassların şumûllu (genel)
oldukları kuralı, kıyasla ilgili kural, satranç oynamakla ilgili kural,
yolculukla ilgili kurallar. Kiliselere ait hükümlerle ilgili kurallar, aldanan
kimsenin kendisini aldatan şahıstan hak talep etme kuralı, tazminat kuralı, eti
yiyilen hayvanların artıklarının temiz olduğuna dair kural, cihad ve ona teşvik
etme kuralı, onun kitaplarında ve fetvalarında bulunan diğer kurallar. Kim,
onun fetvalarına başvurursa orada sayılamayacak kadar kuralları bulur.
Onun mükemmel kıymetli
bazı r
Fıkıh ve ahkamla
ilgili diğer kitap ve r
Gerçekten İbn-i
Teymiyye'nin fıkıhla ilgili makaleleri fıkhî kurallar ve kitapları büyük bir
külliyat teşkil etmektedir. Bu eserlerin, bazıları neşredilmiş, bazıları da
neşredilmemiştir. Fakat neşredilmeyen eserleri daha çoktur. Biz, çeşitli
bölümlerde ve değişik yerlerde onun fıkıhla ilgili görüşlerini naklettik.
Bütün bunlar, araştırma, inceleme mahsulü olup kapsamlı olmaları bakımından
eşsiz görüşlerdir.[335]
527- İbn-i
Teymiyye'nin kitapları, gözle görülebilen bazı niteliklere sahiptir. Hatta onun
kitaplarını sık sık okursan, sonra kendisine ait olduğunu bilmediğin bir
kitabını okursan bu kitabın ona alt olduğunu anlarsın. Neredeyse bu hususta
hatâ etmezsin. Onun eserlerinin en belirgin özellikleri şunlardır:
a) Açıklık:
Bu eserlerin üslûbu açık, parlak ve aşikârdır. Bu eserlerin kapalı ve
anlaşılmayan bir yönü yoktur. Muhtemelen bu açıklığın yegane sebebi, bu eserlerin,
genellikle ya bazı konuların cevabı veya bazı konularda ve bazı görüşler
hakkında yapılmış tenkidler veya anlaşılmayan bazı şer'i görüşleri açıklamak,
veya hatta usul hakkında yazılmış bazı fikirleri reddetmekle ilgilidir. Bütün
bu konularda söylenen fikir ve düşüncelerin açık ve vazıh olması gerekir. Ve bu
konulara delâlet eden ibarelerin apaçık olması gerekir.
b) İbn-i
Teymiyye, Hz. Peygamberin hadisleriyle. Sahabe, Tâbi'in ve Et-bâu't-Tâbi'în
sözleri gibi, selefe ait eserler ve müctehid imamların değişik metodlarla ileri
sürdükleri sözleriyle çok istişhâd ediyor (delil gösteriyor). Hattâ onun
eserlerini okuduğunda; sanki İbn-İ Teymiyye'nin nakletmiş olduğu selefe ait
ilmi okumuş olursun. Onun eserlerini okumaya daldığın zaman, düşüncen ve aklınla
selefin yaşadığı asra intikal edersin.
İbn-i Teymiyye, aklını selefin fikirlerine çekmek ve düşünce açısında onların metodunu
anlayacak seviyeye yükseltmek İçin, selefin
eserlerini ve gö- . rüşlerini nakleder.
c) İbn-i
Teymiyye'nîn eserleri, yukarıda zikredilen özelliklerden başka üslûbunun
parlaklığı, ibarelerinin güzelliği,
arapça üslûplarının doğru olması- gibi özelliklen vardır. Onun üslubu manaya
bir halel getirmeden veya okuyucuyu ilmî yazı çerçevesinden çıkarıp, ilmî
düşünceyi ve fikri harekete getirmeyen ve onu uyarmayan yalnız hayalı doyuran,
ona yön veren edebî yazı çerçevesinde yazılmış olmaktan uzak olup mükemmel
arapça kalıbına qöre yazılmış
olmaları gibi özelliklere
sahiptirler. O, lafızları ve mânaları,
güzelleştiren ilmî metoda uygun yazan bîr yazardır.
d) İbn-i
Teymiyye'nin yazıları, okuyucuyu çok derin düşünmeye sev-ketme özelliğine de
sahiptir. Eğer onun yüce Allah'ın sıfatlarıyla ilgili âyetler ve zatı ile
ilgili hadislerdekî tutumu ve bu âyetleri en yakın mecazî mânâlarına göre
yorumlaması için herhangi bir teşebbüste bulunmadan bu âyetleri zahir
mânâlarına göre yorumlaması olmasaydı, fikrî açıdan derin düşünmesi, onu en
büyük bir filozof derecesine çıkarırdı. Eğer bu tutumu , olmasaydı ve eğer o filozofları ve felsefî
ekollere hücum etmeseydi biz onu islam filozoflarından sayardık. İmam
eş-Şâfi'î, usul ilmiyle ilgili «er-Risâle»
ismindeki eserini yazıp istinbat metodlannı ortaya
koyduğunda bazı ilk âlimlerin ona fakihlerin filozofu dedikleri gibi,
fıkhî konuları mukayeseli olarak incelemesinden dolayı İbn-i Teymiyye'de
«fakihlerin filozofu» unvanını ilmî açıdan haketmiştir. Ve o felsefî
mücadelelerinde bile filozoflarla derin felsefî bir metodla mücâdele etmiştir.
528-
Yukarıda zikrettiğimiz bu ve diğer bazı özellikler İbn-i Teymiyye'nin
yazılarının özellikleri olduğu gibi, onun yazılarında veya eserlerinde bir çok
yerde gözle görülen bir kusur da vardır. O da sık sık istitrâd (bir konudan
diğer bir konuya geçmek'a başvurmasıdır. Hatta o, bazen itikadla ilgili konular
hakkında konuşurken konuyu değiştiriyor, hadis il-mindeki bir konuyu açıklıyor.
Bazen de fıkhî bir meseleyi yazarken uzun bir istidrâd yapıp sözkonusu fıkhî
konu ile birlikte usulle ilgili bir konuyu açıklıyor. Uzun bir seyahattan sonra
asıl konusu olan fıkhî meseleye dönüyor ve sözüne başlarken şöyle diyor:
«Maksadım......dır» Bu kusur, onun
bir çok fıkhî
araştırmasında tekrarlanmıştır. Bazen de cüz'î bir fıkhî meseleyi açıklarken
ve onun delilini zikrederken usulle ilgili mükemmel kuralları yazar. Bazen de
istitrâd yoluyla zikrettiği kural, esas
konudan daha ince, daha sağlam ve daha faydalı olur. Hülle'cinin
nikahının batıl olduğunu belirtmek için yazdığı araştırmada böyle bir metod
uygulamıştır. Bu nikahın fâsid olduğunu
belirtmek için delil zikrederken
fıkhın İki büyük kuralını zikretmiştir.
Bu iki kaideyi öyle geniş bir şekilde açıklamıştır kî; onun kadar bu kaideler
hakkında açıklama yapan başka bir âlim yoktur. Hatta İbn-i Teymiyye'nin
bu açıklamasından faydalanılarak konuyla
ilgili yapılan açıklamalardan başka bu açıklamaya benzeyen diğer bir
açıklamayı bulamazsınız. Bu her iki kaidenin birisi «Seddü'z-zerâi-Kötülüğe
götüren yollan tıkamak» diğeri ise, seri hileler kaidesidir. Talebesi İbnu'f-Kayyim el-Cevziye hariç, bu her iki
kural hakkında İbn-i Teymiyye kadar veya onun gibi araştırma ve inceleme yapan
diğer bir âlim göremezsiniz. Çünkü İb-nu'l-Kayyim, «I'Iâmül - muvakki'in» ismindeki
eserinde bu her iki
kaide hakkında uzun açıklama yapmıştır. Onun kitabını inceleyen kimse,
her münasebetle ilk bakışta bunun farkına varır. İbnu'I Kayyım, bu açıklamalarında hocasının bu
konudaki yazılarına dayanmıştır. Şüphesiz İbn-i Teymiyye'nin yaptığı istitrâd,
te'Iifte kusur sayılır. Kitabı okumayı zorlaştırır ve kitaptan faydalanmayı
olumsuz yönde etkiler. Çünkü onun eserlerinden bir konuyu öğrenmek isteyen kimse,
istemediği şeyleri okumak
mecburiyetinde kalır. Ve İstemeyerek bazı şeyler hakkında bilgi edinmiş olur.
Çünkü okuyucu İbn-i Teymiyye'nin nerede esas konuya döndüğünü öğrenmek için
ister istemez konuyla ilgili olmayan kısımları da okuyacaktır. Ve okuyucu,
istemeyerek okuduğu kısımdan faydalanamaz. Çünkü, okuyucu istitrâden zikredilen
kısmı okumak istemediği halde esas maksat ve gayesine kavuşmak için bu kısmı süratle
okuyup geçer. Ve bu kısmı ssçma ve anlamsız gibi sayarak üzerinden geçer.
Çünkü bu kısım, onun istediği şey değildir. Halbuki sözkonusu bölümler,
kıymetli ve faydalı bilgilerden ibarettir.
İstidrâd, yoluyla
zikredilen konulardan faydalanmak isteyen kimse de onlardan kolayca
faydalanamaz. Çünkü sözkonusu kimse, bu konuları öğrenmek istediğinde
bulacağını zannettiği yerlerde bu konulan arayacak ve orada bulamayacaktır.
Eğer okuyucu İbn-i Teymiyye'nin eserlerine alışmiş-sa ve onların çoğunu anlayıp
kavramışsa bazen istitrâden zikredilen konuları bulabilir. Çünkü bu konulan,
istitrâd yerinde bulması mümkündür.
529- İbn-i
Teymiyye, bu eserlerinde bazı konulan ve bilgileri tekrar tekrar yazmıştır. Bir
konuyu, birkaç kitabında yazdığını görüyoruz. Mesela «Minhâcü's-Sünne»
ismindeki kitabında onun, yüce Allah'ın birliği ve Allah'ın sıfatlarıyla ilgili
bir çok görüşünü gördüğün gibi; «Nakzu'l-Mantık»
ismindeki kitabında da
bu konuyla ilgili bazı görüşleri ile müteşâbih âyetler ve te'vil ile ilgili
görüşlerini görürsün. «et-Tedmûriyye» ismindeki eserinde bu konuyla ilgili çok
miktarda görüşleri bulunduğu gibi onun özeti olan «el-Hameviyye» ismindeki
eserinde ve «Risâİetu'l-Fânk» ismindeki kitabında bu konuları işlediğini
görüyoruz. Böylece İbn-i Teymiyye'nin bir konuyu, birkaç kitabında ve
makalesinde zikrettiğini görüyoruz. Öyle ise onun her bir kitabı veya her bir
makalesi, diğerlerinde bulunmayan bir takım bilgiler ve konulara tahsis
edilmemiştir. Ancak kitapların düzeni, tertibi ve bölümlere ayırması, konulan
tamamlamak kitabın bir konuya tahsis edilmesini gerektirirse o, kitaplarını
veya makalelerini bir konuya tahsis eder.
İbn-i Teymiyye'nin,
konuları tekrarlamasının iki sebebi vardır: Birincisi: onun çok miktarda
istitrâd yapmasıdır. Çünkü onun bazı konularda ist titrâd etmesi (konu
değiştirmesi) onu bu konulan bir kaç kitapta açıklamaya sürükler. Çünkü o, bu
konuları açıklamak gerektiğinde daha önce yazdığı yere atıfta bulunmadan konuyu
tekrar açıklar. İkinci sebebe gelince: Bu sebep, ilk sebepten daha açık ve
daha sarihtir. Şöyleki onun kitaplarının çoğu kendisiyle diğerleri arasındaki
tartışmalardan ibarettir. O, bazı makalelerini de sorulan konulara cevap vermek
üzere gönderdiği için konuyu tam olarak yazmıştır. Soruyu soran kimsenin veya
kendisiyle tartışma yapanların problemlerine cevap vermesi durumunda ise daha
önce yazdığı kitaplardaki bilgilere havale etme fırsatı yoktur. Kendisinden cevap
beklendiği halde onun susması uygun olmadığı gibi. Kendisiyle tartışma yapan
kimseyi derhal susturabileceği halde susarak ona cevap vermemesi de uygun
değildir.
Bu iki sebepten
dolayı, İbn-i Teymiyye'nin ilgilendiği gibi bir çok konu defalarca
açıklanmıştır. Bir konunun defalarca açıklanması, ve bazen kullandığı
kelimelerle mânâlarının aynı olması, onun söylediği- sözlerle, İleri sürdüğü
görüşlerine kuvvetli bir imanla inandığına delalet eder. İster hatâ etsin ve
isterse
530-
Muhtemelen İbn-i Teymiyye'nin asrında yaşayan nesil, İbn-i Teymiyye (r.a.)
kadar talebeleri ve müritleri çok olan diğer bir hocayı tanımamıştır. Onun,
Mısır ile Suriye arasında bir yerden diğer bir yere göçmesi, Mısır'da da;
İskenderiye ile, Kahire arasındaki seyahatları ve derslere, araştırmaya, ilmi
tartışmaya ve hitabete devam etmesi onun talebelerinin aşın miktarda
çoğalmasına sebep olmuştur. Onun, Mısır'da ve Suriye'de talebeleri olduğu
gibi, Mısır'ın Kahire ve İskenderiye şehirlerinde de talebeleri vardı.
Şu kadar varki onun
talebeleri, iki kısma ayrılıyor. Çünkü onun dersleri iki kısma ayrılıyordu.
Onun derslerinin birinci kısmı, halka doğru yolu göstermek, Hz. Peygamber'e
uymak ve bu uymanın hakikatlarmı açıklamak ve onları, bidattan sakındırmak
amacıyla büyük camilerde halka verdiği derslerdir. Mısır'daki derslerinin
çoğu, Suriye'deki umûmî dersleri ile gittiği diğer yerlerde verdiği dersler, bu
nevi derslerdir. Mısır'a yönelirken Gazza' şehrine uğradığında verdiği dersi
gibi. Onun bu umûmî derslerine devam eden bazı talebeleri vardır. Bunların
çoğuna onun müritleri demek daha uygundur. Çünkü onlar, İbn-i Teymiyye'nin
bütün düşüncelerini idrâk edemiyorlardı ki onlara onun ilmini miras yoluyla
elde eden özel talebeleri denilsin.
Derslerin ikinci
kısmına gelince; bunlar, İbn-İ Teymiyye'nin üstün zekalı sayılan ve
kendisinden sonra ilmînde onun varisi olabilecek, onun fikrî mirasını
üstlenebilecek ve bu hususta onun halifeleri olabilecek öğrencilerine özel
olarak verdiği derslerinden ibarettir. İbn-i Teymİyye, Suriye medreselerinde
ve Mısır ile Suriye'de düzenlediği özel toplantılarında bu öğrencilerine bütün
fikirlerini ve metodlarını öğretiyordu.
531- İşte
onun öğrencilerinin bu kısmı, onun ölümünden sonra fikrî mirasını yürüten
halîfeleridir. Onların en büyük kısmı, Hanbelilerden, birçoğu da,
ŞâfHlerdendİr. Ve bu öğrencileri, sayılamayacak kadar çoktur. İbn-i Teymiyye,
uzun süre ders verdiği için öğrencilerinin sayısı çok fazla idi. Çünkü o,
gevşemeden, usanmadan ve yorulmadan kırk altı yıl aralıksız ders vermiştir.
Yani o, babası vefat ettiğinde yirmi bir yaşında iken derse başlayıp Yüce Aliah
onun ruhunu alıncaya kadar aralıksız derslerini sürdürdü. İbn-i Teymiyye, vefat
ederken altmış yedi yaşında idi.
İbn-İ. Teymiyye,
tutuklandığı zaman, onun bu özel talebelerine de İşkence yapılırdı. Onlar,
derslerde onunla beraber oldukları gibi İşkence ve eziyette de onunla beraber
idiler.
İbn-i Teymiyye,
boşanma hususunda verdiği fetvalar ve sefer için hazırlanma hususunda yaptığı
konuşmaları yüzünden son olarak hapsedilince onun özel öğrencilerine de eziyet
edildi. Bazıları, cezalandırıldı. Bazıları kaçtı ve bazıları da bir müddet
hapsedildi. Bu öğrencileri arasında İbnu'l-Kayyım diye meşhur olan el-Cevziyye
imamı, Şemsüddin Ebû Ab-diilah Muhammed b. Ebubekir'de bulunur. Bir müddet
sonra İbnu'I-Kayyim hariç, diğer öğrencileri serbest bırakıldı. Diğer öğrenciler,
serbest bırakıldıktan sonra o, bir müddet hapiste kaldı. O, İbn-i Teymiyye'nin
en seçkin öğrencisi olduğu için ona özel olarak fazla işkence yapıldı.[337]
532- Burada
İbn-i Teymiyye'nin bütün öğrencilerinin ha! tercemesi-ni özel olarak
zikredemediğimiz halde İbnu'l-Kayyim'in hal tercemesini ihmal edemiyoruz.
Çünkü o, hocasının ölümünden sonra, yazma, eser telif etme, mücadele ve
tartışma açısından hocasının ilmî mirasını sürdürmüştür. İbn'ui-Kayyim, (691/1292)
yılında doğmuş ve (751/1350) yılında vefat etmiştir. O, yaklaşık olarak İbn-i
Teymiyye'den 30 yıl kadar küçüktür. İbn-i Teymiyye, ona karşı şefkatli bir baba
muamelesinde bulunmuştur. İbn'ui-Kayyim de, hocası İbn-İ Teymiyye gibi ilim ve
fazilet sahibi bir aileden doğmuştur. Çünkü onun babası el-Cevziyye'nîn emiri
ve efendisi Kayyi-mu'l-Cevziyye idi.
Bundan dolayı ona
İbnu'I-Kayyim el-Cevziyye denilmiştir. Sonra tamlayan hazfedilerek kendisine
İbn'l-Kayyım denilmiştir. O da hocası İbn-i Teymiyye gibi Hanbeli olarak
yetişmiştir.
İbnu'I-Kayyim, İbn-i
Teymiyye'den ilim öğrenmiş, onun ilmiyle kanaat etmiş, ilmini yaymış ve halkı
onun görüşlerine tabi olmaya çağırmış onun lehine mücadele vermiş ve onu
savunmuştur. İbnu'l Kayyim'in özel olarak neşrettiği ve halkı kendisine uymaya
teşvik ettiği ilim, İbn-i Teymiyye'nin fıkhıdır. İbnu'I-Kayyim, İbn-i
Teymiyye'nin boşanma konusundaki görüşlerini desteklemiş ve onun fetvalarıyla
İlgili İbarelerini yazmıştır. Onun ortaya koyduğu metodlarının çoğunu
toplamıştır. O, «İ'lâmu'l-müvaki'in», «Zâdü'l-me'âd» ve diğer kitaplarında
İbn-i Teymiyye'nin miras olarak bıraktığı fıkıhla ilgili görüşlerinin çoğunu
zikretmiştir. O, hocasından etkilenerek edindiği kuvvetli ruhu, serbest
fikirleri ve selefi yönelişi yanında birçok ilim dalında emsallerinden üstün
olmuştur. İbnu'l-Kayyim'in dostu ve öğrencilikte arkadaşı olan tarih müellifi
Ali b. Teymiyye b. Kesir onun hakkında şöyle demiştir: «O, hadis ilmini semâ'a
yoluyla öğrenmiş, ilimle meşgul olmuş, özellikle tefsir, hadis, fıkıh ve akaid
usulü ilimleri olmak üzere birçok ilimde emsalinden üstün olmuştur[338].
İbnu'i-Kayyim, İbn-i
Teymiyye h. 712 yılında Mısır'dan döndükten sonra ondan ilim öğrenmiştir.
Çünkü İbnu'I-Kayyim o tarihten önce iyi olgunlaşmamıştı. İbn-i Teymiyye'nin
çalışmalarının çoğu hayatının bu aşamasında gerçekleştirilmiş olup bu
çalışmaları, fıkıh ve fetvalar ve daha önceleri akaidle ilgili yazmış olduğu
bilgilen pekiştirmekle ilgilidir. İbnu'I-Kayyim, onun fıkhını öğrenmiş ve onun
metodfarını öğrenmiş olup ondan ayrılmamıştır. İbn-İ Kesir, bu konuda da şöyle
demiştir: «Şeyh Takiyûddin İbn-i Teymiyye h. 712 yılında Mısır'dan dönünce
İbnu'l Kayyim, hocası ölünceye kadar
kendisinden ayrılmadı. Daha önce
yaptığı ilmî çalışmalara ek olarak
ondan çok miktarda ilim öğrendi. Böylece o, kendi sahasıyla ilgili bir çok
branşta eşsiz bir âlim oldu. İlim öğrenmek için gece ve gündüz çok çalıştı ve
Allah'a yalvardı.»
533- İbn'ul
Kayyim, yumuşak mizaçlı, güzel ahlaklı bir insandı. Hocasından ilmini,
samimiyetini ve akidesini öğrenmişti. Ondan, öfkesini almamıştı. Dostu
İbni Kesir, İbnu'I-Kayyımı vasfederek
şöyle demiş: «O, Kur'ân-ı
güzel okuyordu ve
güzel ahlak sahibiydi. Dostları
ve kendisini sevenleri çoktu. Hiç kimseyi kıskanmaz ve kimseye eziyet etmezdi.
Kimsenin kusurunu araştırmaz ve hiç kimseye karşı kin beslemezdi. Ben
in-sanlar arasında onun en yakın dostu ve en fazla sevdiği kimse idim. Zamanımızda
yeryüzünde ondan fazla ibâdet yapan kimseyi tanımıyorum. Namaz kılmada onun
özel bir metodu vardı. O, namazı çok uzatıyordu. Rükû ve secdelerini
uzatıyordu. Bazen bir çok talebesi ona uyduğu halde İbnu'l-Kayyim (r.a.) yine
namazı uzatmaktan vazgeçmiyordu. [339]
Anlaşıldığına göre
İbnu'l-Kayyim, hocası'nm teşvikinden daha fazla tasavvufa düşkündü: Hatta o,
kendiliğinden ibâdete ve zahitliğe yönelmişti. Dinin özünün, Takvada olduğunu
anlamıştı. O, bu konuda «Medâricü's-sâlikin fî makami iyyâke na'budü ve iyyake
neste'in» (Yalnız şana ibâdet ediyoruz ve yalnız senden yardım diliyoruz
makamında sülük edenlerin yolları) isminde bir eser te'lif etmiş. Bu kitabında,
hakikat ilmî ve şeriat ilmiyle ilgili konuları işlemiştir. Hakikat ve şeriat
ilimleri bu kitapta birleşerek doğru bir dindarlık hikmete uygun bir düşünce
ve doğru-dürüst bir ahlak oluşturmuşlar. Bu kitap, okuyucusuna din, ahlak,
hikmet ve gerçek İslam felsefesi konularında faydalı olan bir kitaptır.
534-
İbnu'l-Kayyim, büyük bir ilmî serveti, kendisinden sonraki nesillere miras
bırakmıştır. Bu ilmî servet içinde hocası İbn-i Teymiyye'nİn ilminin özeti
vardır. O, bu servete kendi araştırmalarının semerelerini de ilâve etmiş olup
bu eserler, onun fikrî yönelişlerini de ihtiva etmektedirler. İbnu'l-Kayyim'in bazı eserleri
şunlardır: «İ'lâmü'l-müvakki'in», «el-Ke-limu't-tayyib», «Medâricü's-Sâlikin», «Merâhilü's-Sâir», «Zâdü'l-Müsâfirin», «Zâdül-Me'ad»,
«Kitâbü'd-Dâi ve'd-Devâ», «Kitabu Miftâhİ's-Se'âde», «Turu-ku'l-hikme»,
«İddetü's-Sâbirin», «İctimâ'u'l-cüyüşİ'l-İslâmiyye fi'r-Reddi ala'l-Mu'attala
ve'1-cehmiyye», «Kitabu İğaseti'l-Lehefân», «Kitâbu's-Sırâti'I-Müs-takîm»
«ei-Fethu'l-kudsî» ve «et-Tuhfetü'1-Mekkiyye».
535-
İbnu'l-Kayyimin eserleri, hocasının birçok kitabı gibi şiddetli mücadele
zamanında yazılmamıştır. Aksine onun eserleri, sükûnet ve emniyet zamanında
yazıldıkları için, bu eserler, muhteva açısından sakin ve
hareketsizdirler.
Fakat bu eserler, derin görüşleri ihtiva eden, çok faydalı ve uzun ömürlü
(zamanın geçmesiyle tazeliğini koruyan) eserlerdir. Tertip ve düzenleri
mükemmeldir.. Babları düzenli olup verdiği fikirler, ciddidir. İbareleri
tatlıdır. Çünkü İbnu'l-Kayyim, eserlerini sükûnet içinde yazmış ve eserlerinde
derin düşünce ile inceden inceye araştırma, açık ibare ile -laf kalabalığı
yapmadan- doğru üslubun güzelliğini uygun bir şekilde birleştirmiştir. Belki
bunun en açık örneği, onun «Medâricü's-Sâlikin», «'İdde-tü's-Sâbîrîn» ve
«Miftâhu'd-dâri's-Se'âdeti» ismindeki eserleridir. Çünkü bu eserler,
derinliğine incelenmiş, sağlam felsefe örneği ile bir fikri doğru apaçık
açıklama hususunda sânât güzelliğinin numunesi sayılırlar.
Bütün bu özelliklerine
ilâveten onun eserlerinde selefin nuru ve ilk âlimlerin hikmeti bulunuyordu.
Çünkü o, hocasından az olsa bile sahabe ve tabiinden oİan salih selefin
sözleriyle, birçok konuda delil getirmiştir. Fakat her şeye rağmen o, hocasının
kaynağından faydalanmış, İbn-i Teymiyye ve diğer alimlerin -Allah onların
hepsinden razı olsun- açtıkları pınarın bol suyundan içmiştir. (Onların İlim ve
marifetlerinden faydalanmıştır.)[340]
536- İbn-i
Teymiyye, yaşadığı asırda bir çağrıda bulunmuştur. Bu çağrının yankıları ondan
sonraki nesiller arasında yayılmıştır. İnsanlar, onun hakkında bir kaç kısma
ayrılmışlar. Bazıları, onu yüceltmiş, büyütmüş, onun şahsını, ilmini,
görüşlerini ve yönlendirmelerini beğenmiş ve takdirle karşılamışlar. Bir grup
da onu, küçültmüş, onu tecsim ve teşbih ile tenkid etmiştir. Sonra bu grup
aşırı davranarak onu zındıklık ve islam camiasından çıkmakla itham etmiştir.
Bu İki grup arasında aşın ifrat ve tefritten sakınan ve onu islam dininden
çıkarmayan, onu zındıklıkla, teşbih ve tecsimle itham etmemiş bulunan, bütün
sözlerini hatâ ihtimali olmayan doğru sözler olarak kabul etmemiş olan bilâkis
her iki grup arasında yer alan diğer bir grup vardır. İlk iki grup, onun
asrında ortaya çıktığı gibi bu son grupta onun zamanında ortaya çıktı. Fakat o,
tarihteki mücâdele gürültüsünden ve şiddetli kavgalardan dolayı İbn-i Teymiyye
hayatta iken bu grup sesini işittiremedi, varlığını hissettiremedi. Aksine o
devirdeki şiddetli, mücadele, vuruşmak için karşı karşıya gelen iki grup
arasında yapılıyordu. Birinci grubun başında bizzat mücadele eden ve kendi görüşlerini
müdâfaa eden İbn-i Teymiyye bulunuyordu.
İbn-i Teymiyye'nİn
ölümünden sonra iki grup arasındaki mücâdele kısa bir zaman devam etti. Fakat
bu mücâdele yavaş yavaş azalmaya başladı. Onun hakkında mutedil görüşte olanlar çoğaldı. Aşırt derecede onu
tenkid edenler azaldı. Nihayet, onun lehinde ve aleyhindeki taassup dindi.
Bütün insanlar (Müslümanlar), onun ilimlerini birbirinden miras yoluyla
almışlar, onu bağımsız düşünen bir fakih, sünneti ihya eden büyük bir
araştırmacı ve ilmiyle dini desteklemek için çalışan bir âlim olduğunu anladılar.
Onun hakkında değişik görüşlerde olanlar, onu takdir etmede, onun islam dininde
güzel bir çığır açtığı hususunda ve vazifesini yürütmekte sebatlı olduğu
hususunda birleştiler. Hanbelilerin çoğu ve diğer mezheplere mensup bazı
âlimler, bütün görüşlerinde ona muvafakat ediyorlardı. Birçok âlim de itîkadla
ilgili görüşlerinde ona muhalefet etmiştir. Fakat onun görüşlerini
benimseyenler ve benimsemeyenler, onun övgüye ve takdire değer bir âlim
olduğunda, hakikati arama ve dini savunmada samimî olduğunda, herkesin hem hatâ
edebileceği hem de
537- Tarih
dalgaları, yumuşak esen rüzgarın etkisinde fazla çalkalanmadan İbn-i
Teymiyye'dert, onun eserlerinden ve ilminden bahsetmeyi sürdürdüler. Nihayet
hicri XII. asırda veya milâdî XVIII. asırda Suudi Arabistan'ın Necd bölgesinde Muhammed b. Abdülvehhâb [ölm. 1792/1206) ortaya çıktı. O, Ibn-I
Teymiyye'nin fıkıh ve itikadla ilgili kitaplarını araştırmaya koyuldu, bu
eserleri iyice anlamaya uğraştı. İbn-i Teymîyye'nİn ortaya koyduğu fikirlere
inandı ve halkı bu fikirleri kabul
etmeye çağırdı. Hatta bu konuda, şiddetli bir müteâsıp oldu. Etrafındakiler!,
îbn-i Teymiyye'nin fikirlerine sarılmaya çağırdı. Neticede Muhammed b.
Abdülvehhâb, çağrısına kulak veren ve bu fikirleri gönülden kabul edip
etkilenen kimseleri gördü. Birçok kimse fikirlerine körükörüne inanarak onu
destekleyen kuvvetli yardımcıları haline
geldiler. Hatta bu fikirleri destekleyenlerden küçük bir devlet oluştu. Şöyleki
Suudi Arabistan kraliyet ailesinin dedesi ve Muhammed b. Abdülvehhab'ın kayın
pederi Muhammed b. Suud onun en kuvvetli yardımcısı ve destekleyicisi oldu. O,
çok cüretli bir savaşçı idi. O, İbn-i Teymiyye'nin mezhebinin sünnete uygun olduğuna inandığı için, bu
mezhebi yaymak ve korumak gayesiyle kıyasıya savaştı. Hatta Muhammed b. Suud,
bu dinî mezhebi desteklemekle siyâsî emeline kavuştu. Onlar, her ikisi
birbirine yardım ettiler. Böylece küçük Suudi Arabistan devleti kuruldu. Bu
ülkede, İbn-i Teymiyye'nin, mezarlar ve salîh kimselerin kabri -hattâ Hz.
Peygamber (s.a.)'in kabri ile ilgili görüşleri pratik olarak uygulandı-. Vehhabiler,
kendilerine göre bidat saydıkları şeylere hücum etmişler ve
ellerindeki bütün kuvvetleriyle bu bidâtlarla mücâdele etmişler. Kendi
görüşlerine göre sünnet saydıkları şeyleri amelleriyle ihya etmişler. Şiilerin
özel olarak mukaddes saydıkları camileri yıkmışlar. Minareleri camilere
bitişik yapmaya ve teşbih kullanmaya engel olmuşlar. Herşeyi, islamın ilk
asrındaki sadeliğine geri götürmek için uğraşmışlar. Suudi Arabistan ülkesine
yakın olan bütün islam ülkelerinde yaşayan müslümanlar onların bu
hareketlerini işitmişler. Bazıları, bu fikirlere inanarak onları desteklemiş ve
halkı bu fikirlere inanmaya çağırmışlar.
Böylece İbn-i
Teymiyye'ye uyanların -her ne kadar bunların değişik islam ülkelerindeki
sayıları az çok değişiyorsa da- işgal ettikleri bölgeler giderek
genişlemiştir.
538-
Vehhabilerin, kendi fikirlerinde olmayanlara karşı yaptıkları muameleler ve
itikatlanndaki sert tutum ve davranışları, bazı mubah şeylere karşı bidat
ismiyle mücâdele etmeleri islam ülkelerinde hasımlarının çoğalmasına sebep
olmuştur. Ve özellikle bu ülkenin silahlı kuvvetleri, veh-habîlerin görüşlerine
aykırı olan ve önlerine gelen her şeyi yıkmaya başladıktan sonra onların
düşmanları daha da çoğalmıştı.
Vehhabiler, bütün
Arabistan'ın dağlan ve ovalanyla bir vilayeti sayılan Osmanlı devletine karşı
ayaklandılar. Osmanlılarla savaştılar. Bu savaşta öyle şiddetli davrandılar
ki; Osmanlı devleti, onlarla mukavemet edemediği için, Mısır valisi, Mehmet
Ali'den yardım istedi. Mehmet Ali'nin elinde bol miktarda harp malzemesi ve
teçhizat ile donatılmış bulunan kuvvetli Mısır ordusu bulunuyordu. Mehmet Ali,
Mısır ordusuyla, Vehhabilerin üzerine saldırdı. Onları yendi ve onlara büyük
zayiatlar verdikten sonra Vehhabiler çıktıkları yere geri çekildiler.
539-
Vehhabîler, Suudi Arabistan memleketinde gizli bir güç olarak kaldılar. Onlar,
İbn-i Teymiyye'nin mezarları ziyaret etmek ve diğer konulardaki görüşlerine
uyma hususunda sert ve aşırı davranıyorlardı. Bazı vakitler hariç, onlar
bulundukları Necid bölgesini geçemiyorlardı. Nihayet I. Dünya savaşı
başlayınca ve Osmanlı İmparatorluğu Suudî Arabistan topraklarından vazgeçip bu
imparatorluk dağılınca Melik Abdülaziz Âlu Suud (r.a.) bu durumu bir fırsat
olarak değerlendirdi. Mekke ve Medine haremlerindekî Hâşimî ailesi üzerine
saldırdı. Onları, bu heriki haremden çıkardı. Beytullah'ın hizmetini üstlendi.
Böylece Arap yarımadasının çoğu onun otoritesi ve hükmü altına girdi.
Her ne kadar bazıları,
hac mevsiminde Suudi Arabistan'a gelen hacılarla ilişki kurdukları ve onlarla
karıştıkları için, bazı katı fikirlerinde biraz gevşemişlerse bile vehhabiler,
halen İbn-i Teymiyye'nin itikâd, kabirleri ve camileri ziyaret etmekle ilgili
görüşlerine sımsıkı bağlıdırlar. Hatta, Beytullâha hizmet etmeleri ve
Allah'ın hareminde hakimiyet sür
ettirmelerinden dolayı yumuşak davranmaları, onların muhaliflerine karşı
müsamahalı davranmalarına ve ilk zamanlardaki gibi sert davranmamalarına sebep
olmuştur.
540- Doğru
konuşmak üzerimize vacib olan vazifelerden biridir: Şöy-leki: Vehhabilerin
İbn-i Teymiyye'nin görüşlerine sımsıkı sarılmaları ve bu konuda katı davranmaları,
vahhabi âlimlerinin bu fikirleri kendi aralarında yaymaya düşkün olmaları
önceleri okuma yazma bilmemelerine rağmen kültürlü olmalarına sebep olmuştur.
Arap yarımadasında
yaşayan diğer kimseler, vehhâbiler kadar kültürlü değildir. Onlar, Arap yarımadasının
büyük bir bölümünde yönetimi ele geçirdikten sonra bu kültürlerini Hicaz halkı
arasında yaydılar. Daha önce Hicaz bölgesinde cehalet hakim idi. Nihayet
kafaları çalışınca ve zihinleri açılınca onlar, okulları yapmak ve kültürü
Arap ülkelerinde yaymak İçin gayret sarfetmeye yöneldiler.
Suûdlular, Hanbelı
oldukları için, onlar İbn-İ Teymİyye'yi, Ahmed b. Hanbel'den sonra kendileri
için İmâm sayıyorlar.
Yüce Allah'tan, Suudlu
emirlerin adaletle hükmetmelerini, onların İbn-î Teymiyye'nin takvası ve
doğruluğu üzerinde bulunup islamtn birer canlı örnekleri olmalarını ve adaleti
ihya etmeleri için başarılı olmalarını dileriz. Çünkü adalet yolu en güvenilir
ve en hayırlı yoldur. îbn-i Abdullah fMuhammed ZehraJ'ın en fazla tekrarladığı
duâ; «Başarı Allah'tandır.» du-âsidir.
Allah'a şükürler olsun
bu kitap tamamlandı.[342]
[1] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 203-205.
[2] Me'aricu'l-Vusûl
(Mecmu'atu'r-Resâili'l-Kubrâ), s.
183.
[3] Bu konuda bkz. el-Fetavâ (el-Kürdî baskısı), C. II, s.
386.
[4] Vâsit halkının sorduğu sorulara kendisiyle cevap
verdiğinden dolayı bu r
[5] Bkz. el-Akîdetü'1-Vâsıtıyye (Mecmuâtu'r-Resâil
içinde), s. 2. s.40
[6] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 205-210.
[7] İbn-i
Teymiyye, Mukaddime fi Usuli't-Tefsir (Dımaşk, 1926).
[8] îbn-i Teymiyye, Mukaddime fî
Usuİi't-Tefsir (Drnıaşk,
1926). Bu kitap, Türkçe'ye
çevrilmiştir: Tefsir üzerine, Çevr. Harun Ünal, (istanbul, 1985J, s. 28.
[9] Aynı eser, s. 6. (Tefsir Üzerine, s. 29.30).
[10] Ibn-i Teymiyye,
Mukaddime fî Usuli't-Tefsir, (Dımaşk 1926).
[11] A.g.e., s. 123.
[12] A.g,ev s. 133-134
[13] A.g.e., s. 136.
[14] İbn-i Teymiyye, Mukaddime fî Usuli't-Tefsir. (Dimaşk,
1926)
[15] Tirmizî, bu hadisin garip olduğunu söylemiş, bazı
hadis âlimleri de ra-vilerinden bir kısmını tenkid etmişlerdir (Tefsir Üzerine,
s. 139),
[16] Tefsir Üzerine, s. 142-143
[17] Namaz, abdest» kelimeleri gibi, esas sözlük
manalarından çıkarılıp bilinen îslâmî manalara nakledilmiş kelimeler.
[18] Kutubi Tefsiri,cüz. 1,s,29
[19] Bu delilleri, îhyâ'nın C. I., s. 260-262'den çıkardık.
[20] Bu ve daha önce geçenler, îhyâ'nın C. I, s. 261'den
genişletilerek alınmıştır.
[21] İhyâ'nın C. I, s. 261'den genişletilerek alınmıştır.
[22] îhyâ, C. I., s.
262.264.
[23] îbn-i Teymiyye, Tefsiru Sureti'n-Nûr, s. 36.
[24] Ibn-i Teymiyye,
Tefsîru Sureti'n-Nûr, s.
145.
[25] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 210-224.
[26] Muvafakat-u Sârih-i Ma'kul H-Sahihi'l-Menkul.
(Minhacü's-Sünne Kena-nnda), C. h, ş. 9.
Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları:
224-225.
[27] Uç temel eser şunlardır: Ebu'l-Huseyn el-Basrî'nin
el-Mu'temed'i, İma-mui-Harameyn'İn
el-Burhan'ı ve Gazzali'nin
el-Mustasfa'sı.
[28] el-Mustasfâ,
C. I., s.
10.
[29] Şerhu'l-Akidetn-îsfahaniyye, s.
15.
[30] Aynı eser, s. 49.
[31] Avm eser, s. 117.
Prof. Dr. Muhammed Ebu
Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 225-227.
[32] Meâricu'l.Vusûl
(Mecmuatu'r-Resâil, Hancî Baskısı)
s. 4.
[33] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 227-228.
[34] Muvafakatu sarihu'l-Ma'kul İi-Salihi'l-Menkul, C. I., s.
10.
[35] Nakzdu'l-Mantik, s. 57.
[36] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 228-231.
[37] İbnu's-Salâh, Fetâvâ, s. 435.
[38] el-Akidetu'Msfahaniyye, s. 116.
[39] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 231-232.
[40] Heliyye: Soru
edatı olan «Hel» (...mı, mi?) edatına,
Eyniyye, yer sorma edatı alan «Eyne»ye (Nerede) İzafedir,
[41] Eysiyye: «E Ieyse» (değil mi?) edatına izafedir ve
kendisiyle ispat kas-dedilmiştir: Leysiyye, «Leyse» (değildir) edatına izafedir
ve kendisiyle olumsuzluk kastedilir.
[42] Ebu Saîd es-Seyrâfî, diğer ismiyle Hasen b. Abdillah
el-Merzubanî, Bağ-dad'da oturmuş ve orada kadılık yapmıştır. Basra nahvini en
iyi bilenlerdendir. 368'de vefat etmiştir. Bu tartışma, 330 senesinde cereyan
etmiştir
[43] Bu münazara için bkz. Ebu Hayyan et-Tevhidî,
Kitabu'1-îmta vel-Muâ-nese, s. 104 (el-Leyletu's-Sâlise).
[44] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 232-234.
[45] Nakdu'l-Mantık, s. 169.
[46] Nakdu'l-Mantık, s. 169.
[47] Suyutî, Şavnu'I-Mantık ve'1-Kelâm an
Fenni'l-Mantık ve'1-Kelâm, s. 202./Ali Sami en-Neşşâr, Menâhicu'1-Bahs
înde'l-Müfekkiri'l-lslâm.
[48] Nakdu'l-Mantık, s. 28.
[49] Bu konuda bkz. Hüseyin Vâlî (merhum), Kitabu't-Tevhid.
[50] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 234-240.
[51] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 241-242.
[52] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 242.
[53] Kur'ân veya
sünnette Allah'a (C.C.) isnad
edilen sıfatlardır.
[54] Selbî sıfat,
kıdem, izafî sıfatı,
mevcudatı yaratması, bunları birleştiği sıfatı ise muhalefetü'n
li'İ-havadistir.
[55] Nakdu el-Mantık, s. 256.
[56] el-Fes el-Müvesvi, s. 256.
[57] R
Prof. Dr. Muhammed Ebu
Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 242-244.
[58] Makalatü'l-Islâmiyyin; Ebu Hasan el-Eş'arî.
Prof. Dr. Muhammed Ebu
Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 244-246.
[59] Ibn-i Teymiyye,
R
[60] îbn-i Teymiyye, R
[61] Tedmuriyye, s. 12.
[62] îbn-i Teymiyye,
el-îklil, s. 26. Mecmatûr - Resailül.Kubra C. I.
[63] îbn-i Asakir Tebyinu kezibi'l-müfteri fima nüsibe lî Ebi'1-Haseni'l-Eş'-âri, 148,149
[64] İbn-i Teymiyye, el-Akidetü'I-Hameviyyetül-Kübrâ,
(Mecmua), 249
[65] Ibn-i Teymiyye, A.g.e, 419/420,421
Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları:
246-251.
[66] Ibn-i Teymiyye, el-îklil, fi'1-Müteşabihi
ve't-Te'vil, 12.
[67] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 251-253.
[68] îbn-i Cevzî Def'u şüphet'teşbih, 8.
[69] Haşeviyye Allah'ı
(C.C.) amiyane anlayıp O'nu bir cisim olarak telâkki eden ve yaratıklara
benzetendir.
[70] Bu, mevzu bir hadistir. Meali; «Allah bir at yarattı.
O'nu yürüttü. At terledi. Sonra kendi nefsini o attan yarattı.»
[71] Ibn-i Teymiyye, Nakdu'l-Mantik, 119.
[72] İbn-i
Teymiyye, R
[73] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 253-257.
[74] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 257.
[75] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 257-259.
[76] Îbn-i Teymiyye, Tefsira Suretı'l-thlâs,.71 vd.
[77] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 259-262.
[78] Ibn-i Teymiyye,
el-Iklil fi'1-Müteşabihi ve't-Te'vil, 23
[79] Bak: Ibn-i Teymiyye,
el-îklîl fi'1-Müteşabihi ve't-Te'vil 26, Tefsiru Suretil-Ihlâs, 74.
[80] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 262-264.
[81] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 265-266.
[82] Gazzalî, Ilcâmu'1-Avam an Ilmi'I-Kelâm, s. 5,6,7.
Prof. Dr. Muhammed Ebu
Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 266-269.
[83] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 269-271.
[84] Bu r
[85] îbn-i Teymiyye, Mecmuatu'r-Resail ve'1-Mesail, Menar
Baskısı, 1 î 1.21 22
[86] Îbn-i Teymiyye. A.g.e., 45.
[87] ibn-i Teymiyye,
A.g.e, 156.
[88] Aynı eser, 106.
[89] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 271-275.
[90] Bu tartışmalar için bak: îbn-i Ebu'I-Hadid Şerhu Nehci'l-Belâğa; Ebu Zehra, Tarihu'l-Cedel,
Darü'l-Fikri'l-Arabî, s. 110
[91] îbn-i Hazm, el-FasI fil-Milel ve'n-Nihal, 111,22.
Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları:
277-279.
[92] İbn-i Teymiyye, er-ResaiI ve'1-MesâiI, V, 128.
[93] îbn-i Teymiyye, Mecmuatu'r-Rasail ve'I-Mesail,
V, 141
Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları:
279-280.
[94] İbn-i Teymiyye, Mecmuatur'r-Rasail ve'1-Mesail, V, 142.
[95] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 280-281.
[96] îbn-i Teymiyye, A.g.e. V, 130.
[97] ibn-i Teymiyye, A.g.e, V, 132
[98] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 281-282.
[99] îbn-i Teymiyye,
Minhacü's-Sünne, 1, 269.
[100] İbn-i Teymiyye, er-Resail ve'1-Mesâil, 143.
[101] îbn-i Teymiyye, Minhacü's-Sünne, 1,270.
[102] İbn-i Teymiyye,
Mecmua tu'r-Rasail ve'1-Mesaiî, V,
145.
[103] îbn-i Teymiyye. Mecmua, V, 146.
[104] Bak: İbn-i Teymiyye.
Sifau'l.alil. Ebu Zehra, Taruhu'l-Cedel,
196.
[105] îbn-i Tevmivve. Minhacü's-Sünne I. 266: Mecmua:
V. 152.
[106] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 282-287.
[107] Mecmuatur' - Resâil vel-Mesail, 1,119.
[108] el-Milel-ve'n-Nihal
ve Tarihu'l-Cedel, s. 212.
[109] Makalatü'l-îslâmiyyin
[110] Mecmuatu'r-Resail
ve'I-Mesail, C. V,
s. 121.
[111] Mecmuatu'r-Resaü
ve'1-Mesail. C. V, s. 123.
[112] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 287-291.
[113] Bu konuda İbn-i Teymiyye'nin et-Tevessül ve'I-Vesilc'si
s. 102'de büyük kaideye müracaat
[114] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 293-294.
[115] Mecmuatu'r - Rasail ve vel-Mesâü, C. V, s. 3.
[116] A.g.e. s. 7 vd. Burada harikanın tesirleri hususunda
uzun bir araştırma göreceksiniz.
Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları:
294-295.
[117] Mecmuatur-Resail ve'I-Mesail, C. I, s. 40.
[118] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 295-296.
[119] et-Tevessül vel-Vesile'de büyük düstur, s. 5.
[120] Büyük düstur, s.
103-104.
[121] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 296-298.
[122] Büyük Düstur, s. 97.
[123] et-Tevessül ve'1-Vesile'de büyült prensip s. 122
Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları:
298.
[124] A.g.e. s. 113.
[125] Mecmuatur'r-Rasail ve'1-Mesaîl s, I, s. 55.
[126] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 299.
[127] el-Ukudu'd-Dürriyye,
s. 335
[128] et-Tevessül ve'I-Vesile'de büyük prensip, s. 106.
[129] A.g.e. s. 57.
[130] et-Tevessül ve'1-Vesîle. s. 55.
[131] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 299-304.
[132] Bu kitabın 213-214-215 maddelerine müracaat. Bu
mefhumları münasip şekilde açıkladık,
burada tekrara lüzum görmüyoruz.
[133] Hakikiyyetu Mezhebu'I-Vahdet R
[134] Hakikiyyetu
Mezhebi'l-Vâhdet R
[135] R
[136] Merhum Reşid Rıza, üstad Muhammed Abduh'un «lbn_i Arabi'nin kelâmının bir anahtarı vardır.
Bunu bilen O'nun bütün kelâmını anlar. Îbnü'1-Esîr Tarihi okur gibi Futûhât
okuyorum.» dediğini nakletmiştir.
[137] Mezhebu'l-îttihadiyyin s. 17.
[138] Mezhebu'l-îttihadiyyin
s. 15.
[139] A.g.e. s. 27.
[140] Yani tbn-i Arabî, Zira o görüşünü kitapları el-Füsus
ve el-Futuhatu'l-Mekkiyye'de tedvin etmiştir.
[141] Mişkatu'l-Envar sahibi Huccetü'l-Islâm İmam Gazzalî'yi kâsdediyor.
[142] R
[143] R
[144] Mecmuatur-Resail ve'1-Mesail C. I» s. 70.
[145] A.g.e. C. I, s. 80.
[146] et-Tedmiriyye, s. 27-28-29.
[147] Hamalılar için kaleme aldığı r
[148] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 305-314.
[149] ibn-i Teymiyye, Kitabu'Uman s.
[150] İbn-i Teymiyye, KitabulJman, s..90.
[151] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 315-317.
[152] Minhacu's-Sünne,
C, II, s. 5.
[153] Fitne: Çatışma
ve uyuşmazlık, temel anlaşmanın sona
ermesi sonucu iç savaş ortaya çıkması.
(Çev.)
[154] Hâkim (Hukkâm): İktidar, siyasî otorite sahipleri.
(Çev.).
[155] Hüküm: İktidar, siyasî otorite. (Çev.).
[156] îyiliği emir,
kötülükten alıkoymada mefsedet-i râciha:
fitne sonucu doğurma veya
kamutandaki cihaddan alıkoymak
için komutan ve
idarecilerin güvenirliliğini zayıflatarak olur. Gerçekten, bu durumda
İstinkâr (hoşgörmeme) iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama türünden olmaz,
bilakis fitneye davet olur.
[157] Minhâcu's-Sünne, C. II, s. 240.
[158] ibn-i Teymiyye,
Siyaset (İstanbul 1985), s. 46.
[159] Buharî, Müslim.
[160] Minhâcu's-Sunne, C. II, s. 87.
[161] Minhâcu's-Sünne, C. II, s. 87
[162] Minhacu's-Sünne, C. II, s. 207.
Prof. Dr. Muhammed Ebu
Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 319-325.
[163] el-Fetâvâ, C. II, s. 119-200.
[164] îlamu'I-Muvakkıîn, C. I, s. 25.
[165] R
[166] R
[167] Refu'l-melam, s. 33-44.
[168] el-Fetâvâ, C. II, s. 202.
[169] el-Fetâvâ, C. II., s. 203 (özetle).
[170] a.g.e., s. 200.
[171] el-Fetâvâ, C. II., s. 200.
[172] el-Fetâvâ, C. II., s. 201.
[173] a.g.e.. s. 356.
[174] a.g.e,, S. 385.
[175] el-Fetâvâ, C. II., s. 384.
[176] el-Fetâvâ,
C. II., s. 385.
[177] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 327-341.
[178] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 342.
[179] Muhtasar el-Fetâvâ el-Mısrıyye, s. 436, 437.
[180] a.g.e., s. 547.
[181] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 342-344.
[182] Muhtasar fetava Ibn-i Teymiyye, s. 650.
[183] el-Mesûliyeyetu'1-cinaiyye, s. 412.
[184] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 344-346.
[185] Muhtasaru'l
fetâvâ, s. 601.
[186] Muhtasaru'l-fetâvâ, s. 608.
[187] a.g.e.
[188] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 346-347.
[189] el-Fetâvâ C. IV., s.
170.
[190] Fetava İbn-i
Teymiyye C. IV, s. 170.
[191] Fetava İbn Teymiyye, c. 4, s. 169
[192] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 347-351.
[193] Muhtasaru'l-Fetâvâ. s. 335.
[194] el-Fetava, c. 1, s. 304.
[195] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 351-352.
[196] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 353.
[197] Bu konuda bkz. R
[198] R
[199] a.g.e. s. 123.
[200] R
Prof. Dr. Muhammed Ebu
Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 353-356.
[201] a.g.e. s. 136.
[202] R
[203] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 357-358.
[204] er.R
Prof. Dr. Muhammed Ebu
Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 358-359.
[205] el-Fetâvâ, C. III, s. 324.
[206] el-Fetava, C. III, s. 327-328. Az önce geçen örnekler (furu) ve içerdiği
ihtilâflarla ilgili olarak bu metne tekrar bakınız.
[207] el-Feteva, C. III, s, 329.
[208] Bu delilleri, şartlar
konusundaki el-Fetava'mn 3. cilt
344-341 sayfalan arasındaki uzun
sözlerinden özetlemiş bulunuyoruz.
[209] Bu konuda «el-Mülkiyye ve Nazariyyettu'1-akd» adlı
kitabımıza bakınız.
[210] Bu konuda bkz. tbn Hazm, el-îhkam fi
usulil-ahkâm, C. V, s. 32 vd.
Ibn Teymiyye bu hadislerle istidlalde bulunmayı reddeder. Çünkü Allahin
kitabında bulunmayan şartlardan maksat Kitabın ve Sünnetin getirdiği hükümlere
Muhalif olan şartlardır. Köle azat edilmesi durumunda vela hakkını azad edenden
başkasına şart koşmak gibi ki Hz. Peygamberin irad ettiği bu hutbenin sebebi
de böyle bir hadisedir
[211] İbn Rüşd,,el-Mukadimat ve'l.mümehhidât, C. II, s.
59-60.
Prof. Dr. Muhammed Ebu
Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 360-370.
[212] îbn-i
Teymiyye'nin izahından Özetle, Mecmuatu'r-Resaiİ vel-Mesail,
el. Menar tabı, C. V, s. 208-210.
[213] Mecmuatur-Resail vel-Mesail C. V, s. 211 özet kısaltma
ve açıklamalar ile yapılmıştır.
[214] a.g.e. C. V, s. 212.
[215] İbn-i Teymiyye bu hilafa temas etmiş (s. 210-216)
ancak tamamlamamıştır. Mevzuya açıklık getirmek için biz tamamlamış
bulunuyoruz
[216] s. 213 (özetle).
[217] Bu konuda tmam Muhammed
b. Hasen'in el-Camîu's-Sagîr'ine
bak.
[218] Mecmuatu'r-Resâil C.
V,
s. 216.
[219] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 370-374.
[220] Mecmuatu'r-Resail ve'1-Mesail, C. V, s. 217.
[221] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 374-375.
[222] a.g.e. s. 224.
[223] Mecmuatur-resail ve'1-mesail, C. V, s. 228.
[224] Mecmuatu'r-Resaîl, C. V, s. 229.
[225] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 375-379.
[226] el-thtiyarât el-timiyye, s. 61.
[227] el-lhtiyârâtu'1-Hmiyye, s. 61
[228] a.g.e.
[229] a.g.e. 61
[230] el-ihtiyarat'u'1-Umiyye. s. 71.
[231] İbn Ebi
Yola, cl-Ahkamu's-sultaniyye.
[232] Tefsir-i İbn Kesir, C. III, s. 14.
[233] Tefsir-i
tbn-i Kesir.
[234] Ebu Ubeyd, Kitabu'l-emval.
[235] El-İhtiyârâtu'l-İImiyye, s. 75.
[236] el-Muğni, C. IV, s. 8.
[237] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 381-389.
[238] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 391-392.
[239] el-Fetava, C. III, s. 36.
[240] Aşağıdaki hususlar gözönünde bulundurulmalıdır:
1- Temizlik
müddeti içerisinde talakın verilmesi, kendileri ile zifaf vaki o!-muş
zevcelerle ilgilidir. Zifaf vaki olmayan eşlerin ise temizlik müddeti
içerisinde veya hayız halinde iken boşanması arasında bir fark yoktur.
2- Çoğunluğa
göre hamile bir kadının, cinsi münasebette bulunulan temizlik müddeti
içerisinde boşanması caizdir. Çünkü kadın hamile olduğu halde kocasının onu
boşamaya kalkışması ondan son derece nefret ettiğinin bir delilidir, Zi-la
genelde kişi hamile olan karısını tutmak İster.
3- Eğer talak
verilmesi konusunda kadının bir isteği
varsa bu durumda talakın cinsi münasebet bulunmayan temizlik müddeti
İçerisinde verilmesi şartı aranmaz. Zira bu bir nevi zevcenin
kendisini kurtarması sayılır. Hakimin hükmü ile verilen talak da aynıdır. Yine
buluğa erme, (delilikten v.b.) ifakat bulma, kefaet (denklik) veya Hanbeli'lere
göre ileri sürülen şartın bulunmaması gibi sebeplerden dolayı, evliliğin her türlü feshi de bu kabildendir.
4- Malikiler,
Hanbeliler, bir talakın sünni olabilmesi için, sadece tek bir rici talak verilmesini ve
iddet bitinceye kadar da o halde
bırakılmasını gerekli görürler. Hanefiler ise Maliki'lerle Hanbeli'lerin sünni saydıklarını en güzel talak şekli saymakla birlikte, en güzel
olmayan talak şeklini de yani her temizlik süreci içerisinde bir rici talak
verilmesi sureti ile verilen talakı da sünni talak sayarlar. Şafiiler ise talakta
sayıdan dolayı asla bidat olmayacağım, bidatin ancak vakit açısından söz konusu olacağım söylerler.
5-
Ay ile iddet bekleyen kadınların talakı hakkında bidat vakte göre değil sadece
talakın adedine itibarladır
[241] el-Fetâvâ, C.
III, s. 26-46
[242] el-Fetâvâ, C. ITT, s. 47
[243] el-Muğni, C. VII, s.
100.
[244] el-Hıllî-Kitabu tabsıratı'l-müteallimin, s. 172.
[245] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 392-396.
[246] el-Fetava,
C. III, s. 38.
[247] a.g.e.
[248] îbni Abdilberr,
Ebu's-Sahbâ hakkında (tenkitvari)
söz etmiş ve onun îbni Abbasın m eval ilerinden olarak bilinmediğini
söylemiştir. Ancak Kurtubî, bu yolla
îbni Tavus'tan rivayetin sahih
olduğunu, Mamer, İbn Cüreye ve daha başkalarının ondan rivayette bulunduğunu, tbn
Tavus'un (hadiste) imam olduğunu söylemiştir.
[249] Rukane hadisinde bir başka rivayette Rukane'nin
talakın üç talak sözü ile değil de
kesin talak (talak elbette) ifadesini
kullandığını söylemektedirler.
İbn Teymiyye üç
talakın sahabe ve tabiin
ıstılahında «talak elbette»
şeklinde ifade edildiğini söyler.
Nitekim başka rivayetlerde
de «üç talak»
ifadesi kulla-mlmıştir. Her iki
ifade de biri diğerini açıklar mahiyettedir.
[250] el-Fetâvâ, C. III, s. 230.
[251] Ahkamu'l-Kur'an,
C. III, s. 130.
[252] R
[253] İbnu'l-Kayyim, Zadu'1-meâd, C.
IV, s. 63-64
[254] el-Hillî, Kitabu tabsireti'l-mütcallimin, s. 173.
[255] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 396-403
[256] El-îctimâ ve'1-îftirâk fil-halif bi't-tailâk, s. 11.
[257] Tabsıretu'l-müteallimîn, s. 173.
[258] es-Subki 756 yılında vefat etmiş ve îbn-i Teymiyye'ye
ulaşmıştır. İbn-i Teymiyye'den yaşça küçük olmakla birlikte onun
çağdaşlanndandır.
[259] R
[260] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 403-412.
[261] îfani Teymiyye ailesinin (Dede, baba, torun) kaleme
aldığı ve Hanbeli usulü fıkhında önemli bir yeri olan «el-Müsvedde» adlı esere
işaret edilmekte, dir. (Ç.)
[262] Tashihu'1-furu Mukaddimesi, c. 1, s. 5.
[263] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 413-420.
[264] Biz Ebu Hanife'nin bu talebelerinin müstakil müçtehid
olduklarım kabul ediyoruz. Çünkü bunlar -her ne kadar en büyük şeref payt
imamlarına aitse de- hem usulde hem de furada imamlarına muhalefet etmişlerdir.
Bu konuda Ebu Hanife adlı kitabımıza
müracat ediniz.
[265] el-Medhal ila fıkh'il - îmam Ahmed b. Hanbel, s.
185.
[266] a.g.e.
[267] a.g.e., s, 168.
[268] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 420-427.
[269] Kur'an'm, hükümleri bilme yollarından biri olduğunda
icma bulunduğunu zikretmiştir. Bundan, Kur'an dışındakilerde ihtilaf olduğu
ortaya çıkar. Bununla birlikte, Basrahlardan yok olup giden bir grup hariç
olmak üzere sünnet de ihtilaf konusu değildir. Ancak, îbn-i Teymiyye'ye göre,
«ahkâm» terimi akaidi de İçine almaktadır. Bazı ulema, akaidin sünnetle sabit
olmasım, sünnetin isp-v tında ihtilaf bulunduğunu ileri sürerek reddetmiştir.
Ibn-i Teymiyye, muhaliflere de «ehl-i dalâl» adım vermiştir.
[270] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 428-429.
[271] er-Resâ'il ve'1-Mesâ'il, C. V, s. 20.
[272] M. Ebu Zehra,
İbn Hanbel, s. 210.
[273] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 429-434.
[274] er-Resa'il ve'1-Mesa'il, C. V, s. 21.
[275] îbn-i Teymiyye, Fetâvâ, C. I, s. 406.
[276] Ma'aricu'I-Usûl, C. I, s. 196.
[277] Me'âricu'l-Vusûl, C. I, s. 212
[278] Me'âricu'l-Vusûl, C. I, s. 212.
[279] Böylece, Kur'am anlama hususundaki metodunu
izlemektedir. Kur'an'ı anlamak, ancak peygamberden alınır, sırf akılla elde
edilmez.
[280] Fetâvâ, C. I, s. 206
[281] ag.e. s. 206.
[282] Bu dört meselede irma meydana seîdiame katrtıvonım.
Ancak, bu icma'ın esası nastır. kıyas değildir. Yüce Allah'ın «Av tutmak için
eğitilenler» (Ma-İde. 4) sözü, av hayvanlarmm her birini içine almaktadır. Zaten, sözlükte, avcı her hayvana «kelb» (köpek) adı
verilir. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.) Allahim! Köpeklerinden
birini ona musallat et!» diye dua etti. Daha sonra da bir arslan onu öldürdü.
Onlar bunu peygamberin duasına bir karşılık olarak değerlendirdiler. Bir
hükümde, erkek veya dişi sınıfından birinin zikredilmesi, diğeri için de bir
hatırlatmadır. Muhsanât (iffetli kadınlar) ve cariyelerin zikredilmesi,
muhsanlar (iffetli erkekler) ve erkek kölelerin de zikredilmesi demektir.
Cezaya sebeb olarak sırf dişiliğin sözkonusu olmadığı devam ettiği sürece bu
böyledir. Ikİ kızın üçte ikiye mirasçı kılınması da kıyasla değil, nassın
delaletiyle sabit olmuştur. Çünkü, iki kızkardeş, akrabalıkta iki kızdan daha
aşağıda bulunduğu halde üçte iki aldığına göre, iki kızın üçte İki alması
evleviyetle sabit olur. Bu da kıyasla değil, nassın ya da evlânın (daha uygun.
Öncelikli) delaletiyle olmuştur.
[283] Fetava, C.-I, s. 247
[284] Me'âricu-Vusûl,
s. 216.
[285] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 434-444.
[286] R
[287] Risâletu'l-Kıyas, s. 244-245.
[288] R
[289] a.g.e. s. 237.
[290] R
[291] Yani, varlığı halinde menfaatler üzerine akid
yapılması tasavvur olunmaz. Çünkü, menfaatler iki zamanda var olmazlar. Akid yapıldığı vakitte mevcut
olmayıp, bilakis faydalanmanın mümkün olduğu sırada bulunurlar.
[292] R
[293] R
[294] R
[295] R
[296] R
[297] R
[298] Musarrat, çok süt verdikleri zannedilsin diye, deve,
sığır ve koyunların uzun süre sağılmaksızın bırakılmasıdır. (Hadis şu
kaynaklarda yer alır: Buharı, Buyu, 64: Müslim, Buyu, 11).
[299] el-Harâc bi'd-Damân
(Gelir sahibi olma,
tazmin etme mükellefiyeti karşılığmdadır.) esası, Tİrmizi, Buyu, 53'de yer alır.
[300] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 445-462.
[301] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 463.
[302] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 463-464.
[303] Mecmu'ür-resâil ve'l-mesâil-V: 21.
[304] Bk. Ahmed
b. Hanbel kitabı, s.
289.
[305] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 464-465.
[306] Bk. Mecmü'atür-resâil ve'1-mesâil V, 22.
[307] A.g.e.
[308] Bk. Mecmu'atü'r-resâil ve'I-mfcsâil, V, 23.
[309] Bk. Muhammed Ebû Zehra, Ahmed b. Hanbel, s. 297 vd.
[310] Mecmu'atu'r-rcsâİI ve'1-mesâ'il, V, 22
[311] El-mecmû'a, II, 22.
[312] El-mecmû'a, II, 24.
[313] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 465-470.
[314] El-Fetâvâ,
III, 139.
[315] îyhe: Birisinin başkasına bir mal satıp onun
karşılığını kabzetmesi ve sonra bu malı daha yüksek bir fiyatla vadeli satm almasıdır. Bunun mânâsı şu demektir:
Bu alış-verişi yapan kimse,
birine ödünç para veriyor ki kendisine daha fazla
Ödeme yapsın.
[316] El-Fetâvâ, III, 240
[317] Ahmed b. Hanbel'e göre bir şahıs, oğluna yaptığı
bağışı geri alabilir
[318] El-Fetâva,
III, 146.
[319] Ebû Hanife» ismindeki kitabımızda hilelerle ilgili bir
bölüm yazdık. Ve orada hilelere karşı olanlarla -tabiiki bunların başında İbn-i
Teymiyye, hocasının fikirlerini yazan talebesi îbn Kayyim Cevziye gelir- Ebû
Hanife'nin görüşlerini karşılaştırdım. Örnekler için verdim, ittifak ve
ihtilaf yönlerini açıkladım. Bk. a.g.e. s. 417-434.
[320] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 470-478.
[321] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 479.
[322] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 479-480.
[323] Tefsir Üzerine,
Ifan-i Teymiyye, Pınar Yayınlan
[324] EI.Ukûdu'd-Dürriyye,
s. 26.
[325] Adı geçen eser, s. 27.
[326] Adı geçen eser, s. 28.
[327] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 480-482.
[328] el-Uküdü'd-dürriyye, s. 34.
[329] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 482-484.
[330] el-Cevabu's-Sahîhin önsözü, s. 19.
[331] a.g.e.
[332] Bu ibn-i
Teymiyye'ye ait bir tâbirdir. Bununla, hululü yani Allah'ın insanlık
tabiatına girdiğini kasdediyor.
[333] Bk.
El-Cevâbu's-sahîh, III. 130
vd.
[334] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 484-489.
[335] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 489-490.
[336] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 490-493.
[337] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 493-494.
[338] İbn Kesir, Tarih XIV, 234.
[339] îbn Kesir, Tarih XIV, 235.
[340] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 495-497.
[341] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 497-498.
[342] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye,
İslamoğlu Yayınları: 498-500.