İKİNCİ KISIM... 2

IBN-İ TEYMİYYE'NİN AKAÎD VE KELÂMA DAİR GÖRÜŞLERİ 2

İbn-İ Teymiyye'nin Görüşleri Ve Hukuki Düşüncesi 2

Genel Olarak Metodu. 4

Kur'an'ı Anlamadaki Metodu. 9

İslam Akidesini Öğrenme Metodu Ve Felsefi Ekollerle İlişkisi 21

Felsefeyi İncelemesi: 21

İbn-i Teymiyye İle Gazrolî Arasındaki Fark: 22

Filozofları Tenkidi: 24

Akaidi Anlamada Âlimlerin Metodları: 25

Mantığın Reddi: 27

İbn-i Teymiyye'nin Naklettiği Mantık Tartışması: 28

Mantığın Gerekmezliği: 30

Akaid. 36

Allah'ın Birliği Ve Sıfatları 36

Allah'ın Birliğinin Manası: 36

Üzerinde İttifak Edilen Husus, Öz: 37

Allah'ın Zatının Birliğinin Manası  Üzerinde Mezheplerin İhtilafı: 37

Dalâlet Ehli: 39

İbn-i Teymiyye'ye Göre Selefin Vahdaniyet Anlayışı: 41

İbn-i Teymiyye'yi Tenkid. 46

İbn-i Teymiyye Ve İbn-i Cevzî: 47

Allah'ın (C.C) Sıfatlarındaki Hakikat ve Mecaz : 51

İbn-i Teymiyye Ve Selef: 51

Müteşabih Lâfızlar Ve Te'vil 53

Te'vilîn Manası: 55

Kelâmcıların Te'vil Hakkındaki Görüşleri: 58

Gazzali'nin Te'vil Hakkındaki Görüşü : 59

Gazzalî ve İbn-i Teymiyye'nin Görüşlerinin Değerlendirilmesi: 62

Kur'an'ın Yaratılması 64

Allah'ın Yaratma Ve Tekvin Açısından Birliği 68

İbn-i Teymiyye'nin Cebriyye'yi Tenkidi: 69

Eş'ariler Hakkındaki Görüşü : 71

Mu'tezile Hakkındaki Görüşü : 72

Selef Hakkındaki Görüşü: 73

Allah'ın  (C.C.) Fiillerinin Tahlili 77

İbadette Vahdaniyet 80

İbn-i Teymiyye'nin Evliyanın Kerametini İkrarı 81

Keramet Ve Velayet Birbirine Bağlı Değillerdir. 82

Veliler Vasıtası İle Allah'a Yaklaşma. 83

Allah'tan Başkasından Yardım  Dilemenin Yasak Oluşu. 85

Ölüler Vasıtasıyla Allah'a Yaklaşma. 85

Sâlihlerin Kabrini Ziyaret 86

Vahdaniyet Ve Tasavvuf Hulul-Vahdet-i Vücud-İttihad. 91

İman. 99

İmamet-i  Uzmâ (Devlet Başkanlığı) 101

İbn-i Teymiyye'nin Fıkhi Yönü (Hukukî Düşüncesi) 106

Hanbeli Mezhebi Dahilinde Verdiği Fetvalar. 119

A- Mükreh Ve Sarhoşun Talakı Meselesi: 120

B- Sarhoşun Cürümleri: 122

C- Yazı (Hat) İle Amelde Bulunmak: 123

D- Zulmü Bertaraf Etmek Ve Hakka Ulaşmak İçin Hediye Vermek (Rüşvet) 124

E- Helalin Haramla Karışması: 128

Mukayeseli Fıkhî  İncelemeleri 129

Savaş Konusundaki  Kaide (İslam'da Savaş) 129

Müslümanların Diğerleri İle Olan İlişkileri 132

Antlaşmaların Hükümleri 134

Akitler Ve  Şartları 135

Vazu'l-Cevaih (Beklenmedik Hal Nazariyesi) 144

Caihanın Anlamı 148

Vaz-ı Caihanın Söz Konusu Olduğu Akitler. 149

İbn-i Teymiyye'nin Tercihleri 152

Talak Konusundaki İçtihadı 160

Bîdî Talak  Sünni Talak. 161

Üç Talak (Talak-ı Selase) 164

Talaka Yemin. 171

İbn-i Teymiyye'nin İctihad Mertebesi 178

İçtihad Mertebeleri 185

İbn-i Teymiyye'ye Göre Hukukun Kaynakları Ve Hukuk Metodolojisi (Usul) 192

Nusüs (Naslar) 193

İcma. 197

Kıyas. 206

Hanbelilerin Usulla İlgili Değer Prensipleri 222

Sahabe ve Tabiilerin Fetvaları: 222

İstishâb: 223

Masâlih-i Mürsele (Kamu Yaran): 224

Zerâyi 228

İbn-i Teymiyye'nin  Eserleri 235

Kitapları 236

Tefsir İle İlgili Kitapları: 237

Akaid Kitapları 238

El-Cevâbu's-Sahih... Adlı Eseri: 240

Fıkıhla İlgili Kitapları 245

İbn-i Teymiyye'nin Kitaplarının Genel Niteliği 246

2. İbn-i Teymiyye'nin Talebeleri 249

İbnu'l-Kayyım (El-Cevzî) (691-751/1292-1350) 250

3) İbn-i Teymiyye'nin Fikir Ve Görüşlerini Benimseyenler. 252

Vahhabîlik: 253

 

İKİNCİ KISIM

 

IBN-İ TEYMİYYE'NİN AKAÎD VE KELÂMA DAİR GÖRÜŞLERİ

 

İbn-İ Teymiyye'nin Görüşleri Ve Hukuki Düşüncesi

 

225- İbn-i Teymiyye'nin düşünceleri yalnızca bir tek alanla ilgili ol­mayıp, birbirleriyle alâkası olmayan çok değişik alanlara uzanır. Siyaset konusunda, akıl ve düşüncenin çok farklı sonuçlara vardığı ve pratik bir değer kazanmayan bir takım hayâller peşinde koşmayip, müslümanlann gidişatıyle ilgilenen, uygulamanın içindeki bir insan gibi düşündü. İnsan­ların, sahabe ve tabî'ûnun değeri hakkındaki ihtilâfları konusunda fikir yü­rüttü, cemaatin (çoğunluğun) görüşünü benimseyen ve icma'in hükmüne boyun eğen selefî bir âlim idi. Kur'ân-ı Kerim ve O'ndan ilim ve irfan elde etme konusunda fikir yürüttü. Kur'ân-i Kerim'den hukukî hükümler ve ma­nâlar çıkarmaya, hükümleri ve gayelerini öğrenmeye yöneldi. Bu konuda da selef yolunu izleyip onlara uyuyor ve bid'at çıkarmıyordu. Kur'ân-i Ke-rim'de Allah'ın sıfatlarıyle ilgili müteşabih âyetleri te'vii konusunda ka­fa yordu. Sancağı, selef-i salihin inandığı görüşlerini yüksek sesle haykı-rarak taşıdı. Kendinden önceki veya çağdaş muhaliflerine aldırmadı. O, bu konuları gerçek sahibinden, Hz. Peygamber'den (S.A.V.) ve ayrıca 0'-nun yetiştirdiği ve O'nun kaynağından içenlerden, sahabe ve tabiûndan öğreniyordu. Kendisine bu yoldan bir haber geldiğinde, sonrakilerin O'na muhalefeti kendisini bağlamıyordu. O, sadece selef-i salihine ve onların izinden gidenlere uyardı. O'nu bağlayan yegâne şey hakikatti. İbn-i Tey-miyye, hakikati kişilerin isimlerine değil, bilâkis yajnızca Rasulullah ve ashabına bağlanarak kabullenirdi. Bunlar dışında, insanlar katında değeri ne kadar yüce, tarihteki mevkileri ne kadar büyük, izleyenleri ve seven­leri ne kadar çok olursa olsun, kimseye uymazdı. O, Hz. Ali'nin (R.A.) şu sözünü ilke edinmiştir: «Hakikati kişilere göre değil, ehline göre değer­lendirerek öğren.»

İbn-i Teymiyye, Allah'ın (C.C.) genel olarak bütün sıfatları, özel ola­rak da kelâm sıfatı konusunda kafa yordu. İlâhî iradeyle birlikte insan iradesi konusunda söz söylediği gibi, Kur'ân'ın yaratılışı (halku'l-Kur'ân) konusundan da bahsetti. Bu konularda, kendince selefi salih kabul ettik­lerinin yolunu izledi. Onlar dışındakilerinin görüşlerine iltifat etmedi. Bi­lâkis onları tenkide tabi tuttu. Cehmiyye'yi tenkid etti. Cebir konusunda Eş'ariyye ve Maturidiyye'yi de onlarla birlikte ele aldı. Bu konularda Mu'tezile'ye tam olarak katılmadı. Bilâkis sağlam bir yolda yürüdü. İnsan İra­desini inkâr etmedi. Aksi takdirde şeriatlerin iptali gerekir. Mecusîlerin benimsediği gibi, biri hayır, dğeri şer iradesi şeklinde iki irade benimse­medi.

Şia'ya ve Mutasavvıflara görüşlerinin kusurlu olduğunu belirterek meydan okudu. Çağındaki Suriye Şiîleriyle tartışmalar yaptı. Bunların ço­ğu, Hâkimiyye Nusayrİyye'si ve kamuflaj için kullandıkları islâm'ın is­minden başkasını bilmeyen ayrı yapıdaki kişilerdi.

Mutasavvıflara Vahdet-i Vücud ve Panteizm konusunda savaş açtı. Onlara ateş püskürdü. Onlara İnkâr kapısından başka girecek kapı bırak­madı. Küfür ve ilkad kelimelerini kullanmakta hiç de cimrilik etmedi. Bu konuda, tepkiyle karşılaştı. Ama hedefini bulan ikna edici okları atmaya da son vermedi.

Aynı selefî aklı, fıkıh alanında da kullandı. Fıkha, imam Ahmed b. Han-bet'in mezhebinde başladı, ve bütün sahih hadislerini okuduğu gibi. müs-nedini de okudu. Diğer bütün imamların kitaplarını da okudu. İmamların ittifak ve ihtilâf noktalarını bilmek bakımından insanların üstünüydü. Hz. Peygamber'in (S.A.V.) sünnetini, sahabe ve tabîûn asarını incelemesi, O'-na dört mezhep İmamının belirtmemiş olduğu görüşleri ortaya koyma im­kânını bahşetti. Bazan başkalarının görüşünü paylaşır, bazan da eğer Kitap ve Sünnet'ten kendilerine uyduğu ve dost bildiklerini sevdiği Selefi salih-ten dayandığı bir prensip olursa hiç kimsenin söylemediği yeni bir görüş ortaya koyardı. Sahabenin bir görüşünü veya Hz. Peygamber'den (SAV.) nakledilen bir eser bulursa, O'na başka hiçbir sözü denk tutmazdı.

226- Görüşleri böylesine değfşik alanlarla ilgili olunca, bütün bun­ların hepsini sıralamak zordur. Bununla birlikte, O'nun görüşlerini belli bir şekilde sistemleştirerek kısım ve bölümlere ayırabiliriz. Buna göre, İbn-i Teymiyye'nin ulemaya muhalefet ettiği belli başlı meseleleri seçe­rek kısım ve bölümler yapabilir ve her kısımda metoduna işaret edebili­riz. Ana başlıklarımız şunlardır:

1.  Gene! olarak metodu.

2.  Kur'ân'ın tefsifindeki metodu. Akaid konularında da bu metoda gö­re fikir yürütmüştür.

3. Akaid incelemelerindekî metodu. Genel olarak akaid konusundaki, ayrıca müteşabih âyetler, halku'l-Kur'ân, kudret, İrâde, tevessül, vesile ve kabir ziyareti konularındaki görüşleri.

4. Tasavvuf ve Sofiler hakkındaki  görüşleri, Vahdet-i Vücud hakkın­daki incelemeleri.

5.  Siyaset ve sahabenin değeri ve dereceleri konusundaki görüşleri.

6.  Fıkhî düşüncesi,  kendinden önceki ve çağdaşı  fukaha  arasındaki yeri, ictihad konusundaki değeri.[1]

 

Genel Olarak Metodu

 

227- Geçen bölümlerde, İbn-i Teymiyye'nin hep aynı mantık ve me-todla yürüdüğünü görmüştük. Tefsir konusundaki eser yazma metodu, ay­nen akaid, fıkıh ve tasavvuf konusunda da geçerlidir. Konuyu Sünnet'e dayandırır, sonra Sünnet'İ akılla karşılaştırırdı. Aklı inşa için değil, tezki­ye için, kılavuzluk içîrv değil mukayese için kullanırdı.

Bu yüzden, O'nun tek bir metodu ve özelliği bulunduğunu görüyoruz. Doğrudan görüşlerini incelemeye girişmezden önce, söz konusu bu özel­lik ve metodu belirtmemiz gerekir. Çünkü, metodunu bildiğimiz takdirde, -katılalım ya da katılmayalım- görüşlerini anlamamız kolaylaşır.

228- İbn-i Teymiyye'nin izlediği metod, dört noktada özetlenebilir:

1) Akaide ve ahlâka dair konularda hükmün mukaddimelerinde, ön­cüller (prensipler), özellikle müteşabih konusunda, uygunluğu veya uygun­suzluğu açısından akla tam bir güven duymaz. Bu yüzden, düşüncede ve ulaştıkları neticeleri dayandıkları mukaddimelerde filozoflara, onların me­todunu ve yolunu izleyenlere karşı çıkar ve onlardan farklı neticelere var­masını, yol ve metod ayrılığına bağlar.

O'na göre, Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in (S.A.V.) sünneti doğ­ru yolu bulacağımız aklî esasları göstermişlerdir. Aklın yanılgıları, filozof­ların, ayrıca akaidin çıkarılması ve akaid konusunda fikir yürütmede on­ların yolunu izleyen kelâm bilginlerinin ortaya koyduklarındadır. Bu ko­nuda şöyle diyor:

«Bir kısım aşın giden kelâm ve hadis ehli, fakihler, sofiler ve başka­larının zannettiği gibi. Kitap ve Sünnet'in dinî esasları göstermesi, yal­nızca haberle olmayıp, İnsanlara burhan (açık ve kat'î delil) ve dinî asilla-t'r açıklayan delilleri de gösterirler. Bu aşın guruplar, Kur'ân'dakİ aklî de-Hllerden ve yakîn burhanlardan habersizdirler.»[2]

Filozofların sapma sebebini şöylece gösterir:

«Kitaplarında nazar (akıl yürütme), delil ve ilim kavramlarına öncelik verir­ler. Nazarın ümi gerektirdiğini ve vacip olduğunu belirtirler. Nazarın, delilin ve ilmin türleri hakkında doğru ve yanlışın karıştığı bir takım açıklamalar yapar­lar. Dinin asıl ve deliline gelince, arazın sonrahğmı (hudusunu), cisimlerin sonra. lığına delil getirirler. Oysa bu, dinde sonradan ortaya çıkarılan bir delildir ve ak-Ien de yanlıştır.»

Her ne kadar akaid konusunda Kurân'ı önder kabul etmişlerse de, onları ispat konusunda Kur'ân'ın dışında bir yola girmiş olmaları ve Kur'-ân'ın muhtevasını yalnızca haber sanıp, ondaki delilleri ortaya koymama­ları ve akaid konusundaki delillerini Kur'ân'in önermelerine göre açıkla­maları sebebiyle kelâmcılara hücum eder. Filozofları şiddetli bir şekilde eleştirirken, kelâmcılara karşı nisbeten daha yumuşak davranır. Bu konu­da şöyle diyor:

«Filozoflar; Kur'ân'da anlaşılır (vehabi) deliller ve cumhuru (halkı) ikna eden prensipler bulunduğunu, Kelâmcilarm cedelci yola girdiklerini kendilerinin ise, burhan-ı yakın ehli olduklarını ileri sürerler. Oysa onlar, ilahiyat alanında bur­handan, kelâmcılara göre daha uzaktırlar. Kelâmcılar ilahiyat ve külliyat konu­sunda burhanı işlemleri çok daha iyi bilirler. Buna karşılık, filozoflar ilahiyat ala­nının aksine, tahiyyât (tabiat felsefesi) alanında belirgin bir derinliğe sahiptirler. Filozoflar, ilahiyat dalında insanların en bilgisizi ve bu alanda doğruyu en az ta­nıyanlarıdırlar. Üstadları Aristo'nun ilahiyat alanındaki görüşleri az olması bir yana, son derece hatalıdır. Bu görüşleri, tıpkı, sarp bir dağın tepesindeki zayıf bir oğlak eti gibidir ki dağ düz değil çikılsm, oğlak semiz değil kızartılsın.»

229- Bunlardan cja anlaşılacağı gibi, îbn-i Teymiyye, akaidi olsun, fıkhı olsun, bütün din konularında Kitap ve Sünnete uygun olana güve nlrdi. Akâid ilmi konusunda, Kur'ân'i yalnızca haber ve nakil kabul etmez, bilâkis delilli ve burhanlı olarak görür. Akaid alanında yalnızca akla daya-nanın gözü kapalı bir tutum içinde olduğunu, filozofların ilahiyata dalın­ca hata yaptıklarını, yalnızca tabiat alanında kaldıklarında ise daha tutarlı olduklarını belirtir.

Bu açıklamaların da gösterdiği gibi, îbn-i Teymiyye, dinî hakikatlere ulaşmada, yalnızca aklın yeterli olmadığını ve naklin de gerekli oiduğu-nu düşünür. O, ekli, ihmal etmez, bilâkis arar. Ancak, akıl uyulacak değil, uyacak bir nesne olarak değerlendirilir. Akıl, istidlal {düşünme ve delil­lere bakma) konusunda, Kur'ân'ın metoduna karşı gelemez. Buna bağlı ola­rak, kendisine aykırı düştüğünde Kur'ân-i te'vil edemez, bilâkis ona dü­şen, tefekkürle ve Kur'ân âyetleri arasında mukayeseler yapmak suretiy­le Kur'ân-ı anlamaya yönelmektir. Kur'ân'ın te'vili, filozoflar, .kelâmcılar ve diğerlerinin sözleriyle değil, yine Kur'ânla olur.

İşte bu sebeple, Gazzâlî'nin birinci yolunu iyi görmemiş, bilâkis ri­salelerinde bu yola itiraz etmiştir. Bununla birlikte, bazı noktalarda ve filozoflara karşı tutumlarında Gazzalî'ye katılır. Allah'ın (C.C.) kullarıyla konuşması konusunu işlerken, Minhâcu's-Sünne'de Gazzaiî ve fiiozuflar hakkında şöyle diyor:

Allah'ın kelâmının, manalardan nefislere  taşması,  bazılarına göre faal  akıl-hazılarına göre başkası ndandır. Bu, Sabit ve îbn-i Sina gibi vahdet-i yücu-'   vunanlar ile filozof ve kelâmci sofilerden, onlara katılan filozofların görü--H"r   El-Madnûn biha alâ Gayr-i Ehlihâ ve Mişkâtu'I-Envar vb.  gibi kitanlarm ?U arlarının (Gazzali'nin) sözlerinden de buna yorulacak görüşler vardır. O, baş-v-3 kitaplarında bunun tersini söyler. Fakat, O'nun sözü, bazan onlara uygun, ba­da muhaliftir. Son görüşünde onlara muhalefet ve Hz. Peygamber'in (S.A.V.) hadislerine uymakta karar kılmıştır.»

Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi, Ibn-i Teymiyye, aklı nasiara haKim kılanları kınıyor, Gazzalî'ye karşı çıkıyor. Çünkü Gazzaiî, bazı fikrî devir­lerde bu yolu benimsemiştir. Çünkü el-Madnun biha alâ Gayri Ehliha ve Mişkatu'l-Envâr'ın yazarı odur. Zira, bu risale ve el-Madnun bihi alâ Gay­ri Ehli's-Sagîr ve'İ-Kebîr onundur.

230- Sözün kısası, İbn-i Teymiyye, akla mutlak olarak güvenmediği gibi, O'nıT büsbütün de ihmal etmemiştir. Bilâkis, aklı şeriat çerçevesin­de tutmaya çalışır, akıl bunun dışına çıkmaz ve sınırını aşamaz. Çünkü o, sınırını aşarsa yanlışlıklar yapar, haddini  çok aşar, herhangi  bir gayeye ulaşamaz ve bir sona varamaz. Bu yüzden, eski filozoflar ve onların yo­lunu tutanlar şaşırıp kalmışlar ve mücerred akılla maddenin ötesine uza-namamışfardır. Filozof, kâinatın dış görünüşünü tahlil eder, maddenin ka­nunlarını ve ondaki gizli güçleri keşfeder. Tek başına madde ötesine yö­nelince, yasak bölgeye girer ve sınırlarını aşar. Bu durumda, O'na rehber­lik eden prensipleri açıklayan veya onlara işaret eden dinî bir nassın ve şeriatı indirenden bir naklin kılavuzluk etmesi gerekir.

Peygamberin gönderilmesine dair bir mucize delili ortaya çıkınca, kai­nat ve maddenin ötesindeki meçhul karanlıkların ortasında bu mucizeyi getirenin rehber ve kılavuz olması gerekir. Akaid ve fürua dair dinî bilgi, işte bu şekilde vahiy yoluyla alınır. Çünkü, onu indiren her şeyi bilir. İn­sanoğlu tek başına kendi idrakiyle yetinemez, çünkü o, ikamet ve hilâfet yeri olduğundan yalnızca yeryüzünü ve onda olanları bilebilir.

231- Bu İbn-i Teymiyye'nin  metodunun  birinci  unsurudur.     İkinci özelliğe gelince, İbn-i Teymiyye, kişilere isimlerine bakarak uymaz. O'na göre, söyleyenin derecesi ne olursa olsun, alınan ve delilsiz olarak uyul­ması caiz olanlar dışında Kitap, Sünnet veya selef-i sâlihin asarından bir delili olmayanın bir  değeri  yoktur.   İstidlale,   şer'î  delilleri  ölçmeye  ve muhtelif naslar arasında mukayeseler yapmaya muktedir olanların delili-ni ve hakikat yönünü bilmeden çeşitli sözlere ve görüşlere uyanlara şid­detle hücum eder. İbn-i Teymîyye, herhangi bir mezhebe mensup mukalli­din, mezhebine  muhalif bir hadis  gördüğünde anlamaya  muktedir ise.bu hadis  konusunda  mezhebinden   dönmesini  gerekli   görür   O'na   göre,   bir imamı taklid edip, sünneti bilir ve imanın ona muhalefet ettiğini görür de hâlâ taklidde direnirse, bu kişi Hz. Peygamber'e (S.A.V.) uymamaktan baş­ka, imamına da uymuş olmaz. İbn-i Teymiyye, dört mezhep imamının dinde aykırısını gördükleri takdirde kendi görüşlerine uymalarını öğrencilerine yasakladıklarını anlatır. Ebu Hanife'nİn bu hususta şöyle dediğini anlatı­yor:

«Bu benim kendi görüşüm. Kim ondan daha üstün bir görüş getirirse, ben ona uyarım.»

İmam Malik'ten de şunu naklediyordu:

«Ben sadece hata ve isabet eden bir insanım. Allahın (C.C.) kitabı ve Pey­gamberinin sünneti karşısında benim görüşümden vazgeçin.»

İmam Şafii de şöyle diyordu:

«Hadis sahih olunca, benim görüşümü duvara çarpın.» İmam Ahmed'in şöyle dediğini nakleder:

«Beni taklid etme. Malik'i, Şafiî'yi ve Sevrî'yi de taklid etme. Bizim gibi sen de öğren.»

Yine İmam Ahmed şöyle diyordu: «Dinini kişilere bağlama, çünkü onlar hata etmekten uzak değiller.»[3]

Kendisi de yalnızca delile uyar. Bu metodu uygulamak için, İnsanla­ra âşinâ olmadıkları görüşler sunmuştur. Fakat O, bu görüşlerini usulüne irca ediyor ve bu görüşünün bid'ât olmadığını, bilâkis bid'âtçi değil, tam bir müttebî (selefe uyan biri) olduğunu açıklıyordu.

Bu konuda, furu ve akide ayrımı yapmazdı. Bilâkis, makul olan, furû konusunda taklidin caiz olduğu, akîde konusunda ise hiçbir şekilde caiz olmadığıdır. Çünkü, o, dinin özü ve aslıdır.

232- Bu, İbn-i Teymİyye'nin metodunun ikinci unsurudur. Üçüncüsü­ne gelince, Kur'ân şeriatın aslı ve Hz. Muhammed (S.A.V.) O'nun tefsir edicisidir. Hz. Peygamber'den [S.A.V.) bu tefsiri, açıklama ve tebliği alan­lar sahabedir. Sahabe; Allah'ın (C.C.) dinini Muhammed b. Abdullah'tan almışlar, duydukları ve anladıkları gibi O'nun mesajını korumuşlar ve gö­zetmişlerdir. Sonra, bu dini kıyamete dek, onlara güzellikle uyanlara nak-letmişlerdir. Bunun için, İbn-i Teymiyye, din konusunda düşündüklerinde Allah'ın (C.C.) kitabı ve Peygamberinin sünnetine müracaat eder. Allah (C.C.) ve Peygamberinden sonra yalnızca sahabeye uyar, tabîunun görüş­lerine sempati duyar, münazaralar sırasında bazen onlardan delil getirir­di. İbn-i Teymiyye ile çağdaşı ulema arasında ortaya çıkan şiddetli çatışmaların çoğu, O'nun dinden saymadığını diğerlerinin dinden kabul etme­leridir. İbn-i Teymiyye onları er-Risaletu'l-Vâsıtıyye'de olduğu gibi hakem kabulüne çağırdı. er-Risaletü'1-Vasıtıyye'deki münazarada şöyle diyor:[4]

«Bir konuda bana karşı çıkana üç yıl süre verdim: Benim belirttiğime aykı­rı düsen ilk üç nesilden zikrettiğime uygun düşen bütün gurupların nakillerini getirmem gerekil'.»[5]                                 .                                        

Zikrettiğimiz ilk üç nesil, Hz. Peygamberden (S.A.V.) sonraki üç taba­ka, yani sahabe, tabiûn ve tebe-i tabiûn tabakalarıdır. Bu münazaranın sus­turma amacı güttüğü ortaya çıkıyor. Çünkü tebe-i tabîîni mutlak olarak taklid ettiğini bilmiyoruz veya bu bid'atlerin bu nesillerden sonra ortaya çıktığını belirtmek istiyor. Sözkonusu bu bid'atler, müteşâbihat ve onunla alakalı konularda konuşmasıdır.

233- Bu, İbn-i Teymİyye'nin araştırmalarındaki metodun üçüncü un­surudur. Dördüncü unsur, düşüncesinde mutaassıp olmayışıdır. Taassup gösterdiği vn donup kaldığı belli bir fikir O'na hakim olmamıştır. Bilâkis, hür düşünceliydi, doğruyu görünce düşüncesinden vazgeçebilirdi. Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihin âsân dışında, bütün kayıtlardan kendisini azade saymıştır. Büyüme çağında, Hanbelî mezhebine mensuptu. Yaşı ilerledik­çe, diğer bütün İslâm mezheplerini incelemiş, kaynaklarına inmiş, her gö­rüşün kaynağını ve benimsemeye götüren sebebleri incelemiştir. Bu incelemeleri, bazı görüşlerinin dört mezhebe aykırı olması sonucunu do­ğurmuştur. Tekfir etmediği Şia'nın bazı görüşlerinde olduğu gibi, başkala­rından da iktibaslar yapmıştır. Talâk konusundaki görüşünden söz eder­ken belirteceğimiz gibi, çevresindeki Şiâ ismini taşıyanlara şiddetli dav­ranmakla birlikte, talâk konusunda İmamiyye'nin görüşlerinden önemli ölçüde etkilenmiştir. Şayet görüşlerine taassup hakim olsaydı, İmamiyye'­nin bütün ortaya koyduklarından uzaklaşırdı.

Bu selefî, fakih, istidlal ve derinlemesine inceleme olmaksızın fik­rini, taklidini veya bağlılığını [ittiba) oluşturmuyordu. İbn-i Teymiyye, sa­pık veya hatalı muhalefetin bilerek ve kasıtla olacağını düşünemiyordu. Bilâkis müctehid olduğunu, müctehidin hata ve isabet edebileceğini dü­şünüyordu. Hatta o, Ref'ul-Kelâm ani'l-Eimmeti'l-Aiâm (Büyük İmamlardan Kınamanın Kaldırılması) adında bir risale yazdı. Bu kitapta büyük imamla­rın sahih sünnete muhalif görüşleri bulunduğunda, kınamaya kaldıracak nitelikte onlar adına çok kuvvetli özür beyanında bulunuyordu. Onların takdir edilmesine ve büyük tanınmasına davet ediyordu. İbn-i Teymiyye şöy. le diyor:

«Müslümanların Allah (C.C.) ve Peygamberinden (S.A.V.) sonra mü'minleri de sevmeleri gerekir. Bunu en önce, Kur'ân ve özellikle Allah'ın (C.C); karaların ve denizlerin karanlıklarında yol bulmaya yarayan yıldızlar mertebesinde kıldığı peygamberlerin mirasçısı bilginler ifade etmişlerdir. Müslümanlar, onların kıla­vuzlukları ve dirayetleri konusunda icma etmişlerdir. Çünkü, Hz. Peygamber'den (S.A.V.) önceki müslümanlar hariç, her ümmetin uleması onların en şerlileri ol­muştur. Müslümanların âlimleri ise onların en üstünleri, Hz. Peygamberin (S.A.V.) halifeleri Ölen sünnetinin dirilticileridir. Kitap onlar sayesinde ayaktadır, onlar da Kur'ân sayesinde ayaktadırlar, onlar sayesinde Kitap konuşur,onlar da Kitap sayesinde konuşurlar. Bilinmelidir ki, ümmet içinde genel kabul görmüş olan imamlardan hiçbirisi Hz. Peygamber'in (SA.V.) küçük veya büyük herhangi bir sünnetine kasıtlı olarak muhalefet etmemiştir. Çünkü onlar, Hz. Peygamber'in (S.A.V.) uymanın vacip olduğu konusunda yine Rasûlullah dışında herkesin sözü­nün alındığı veya terkedildiğinde kesin bir şekilde ittifak etmişlerdir. Herhangi birinin sahih hadise aykırı bîr görüşü bulunursa, bunu terk etmesi konusunda mutlaka bir mazereti vardır. Bu mazeretler üç gruptur: 1) Rasûlullah'm (S.A.V.) onu söylediğine inanmaması. 2) Bu sözüyle, bu meselenin çözümünün kastedildi, ğine inanmaması. 3) Bu hükmün mcnsuh olduğuna inanması.»

Böylece İbn-i Teymiyye'nin muhalif olsa bile, kendi dışındaki ilmi tak­dir ettiğini görüyoruz. O, muhalife lanet etmiyor, onu yalanlamıyor, onu töhmet altında tutmuyor, fakat mazereti bulunduğunu kabul ediyor, görü­şüne katılsa da katılmasa da onu takdir ediyordu. Bu, ufku geniş bir âli­min tutumudur. Ancak, bir takım bid'âtler uydurarak müslümanları aldatan, içlerinde sadece küfürden ibaret olan gizlediklerini bunlar vasıtasıyla gös­teren yıkıcılara çok canı sıkılırdı.[6]

 

Kur'an'ı Anlamadaki Metodu

 

234- Söze, İbn-i Teymiyye'nin Kur'ân-ı anlamasıyla başladsk. Çünkü, O'nun Kur'ân1! tefsir ve anlamadaki metodu, Allah'ın (C.C.) sıfatları, akâid, fıkıh, ve İslâm düşüncesiyle ilgili her konuda da esastır. Bu sebeple, bunu, kendi görüşlerinden bir parça olarak değil, metodunun bir parçası olarak kabul ediyoruz.

İbn-i Teymiyye'yi selef metodundan ayrılmayan tam bir selefi olarak görmekteyiz. Sanki O'nun metodu, her yönüyle sadece ve dâima selefin görüşleri almaktadır, bu görüşlerden öteye gitmez ve biraz bile olsa on­lardan dışarı çıkmaz. Her nerede, asarla çelişmeyen bir selefî görüşünü bulursa konusuyla ilgili olarak onu İslâm'ın hükmü kabul eder ve ondan öteye geçmez. Çünkü selefin yolu, mü'minlerin yoludur ve Allah'ın (C.C.} şeriatidir.

235- İbn-i Teymiyye'nin tefsir metodunda göze çarpan ilk husus şu­dur: O, kesin bir şekilde inanır ki, Hz. Peygamber (S.A.V.) bütün Kur'ân'ı açıklamış, O'nda açıklamadığı bayana muhtaç bir kısım, tafsil edilmeğe ihtiyacı olan bir bölüm, kendisinin takyid etmediği ama takyide muhtaç bir mücmel (kapalı) ve kendisinden muradın ne olduğunu tayin etmediği ama bu tayine muhtaç bir müşterek (birden çok anlamlı) lâfız bırakmamış­tır.

Bu inanç Kur'ân'a ve Hz. Peygamber'in (S.A.V) getirdiklerine İmanın bir parçasıdır. Çünkü Allah, (C.C.) Peygamber'in (S.A.V.) «Taki, insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasin.» (Nahl, 44} buyurmuştur.

Hiç şüphesiz ki, bu açıklamayı ilk öğrenen bizzat Rasûlullah'la (S.A.V.) karşı karşıya bulunan ve Kur'ân'ı O'nun ağzından duyan sahabedir. Yine, hiç şüphe yoktur ki, Hz. Peygamber (S.A.V.) Kur'ân'ı onlara öğretiyordu, içindeki hükümleri, akâidle iîgili meseleleri öğretiyor, yine onlara O'nun lâfızlarını öğrettiği gibi manalarını da öğretiyordu. Ebu Abdurrahman es-Sülemi şöyle demiştir:

«Kur'ân'ı bize okurken, Osman b. Affan, Abdullah b. Mes'ud ve başkaları, Hz. Peygamber'den (S.A.V.) on âyeti öğrendiklerinde, içindeki ilim ve ameli öğrenin­ceye kadar başkalarına geçmediklerini, Kur'ân'ı da, ilmini (teori) ve amelini (pra­tik) de öğrendik»  dediklerini  bize söylerdiler.»[7]

İbn-i Teymiyye, sahabenin Kur'ân1! sadece tefsiri için öğrendiklerini, O'nu ezberlediklerinde tefsirini de ezberlemiş olmaları gerektiğini anlatır. Bu hususta şöyle diyor:

«Bilindiği üzere, her sözden maksad, manasının anlaşılması olup, sırf lafzı değildir. Durum böyle olunca, kendilerini kötülüklerden ve haram söylemekten koruyan, kurtuluş ve saadetleri, din ve dünyalarının ayakta durması bizzat ken. dişiyle mümkün olan kelâmda başka türlü davramlamaz. Bu sebeple, sahabe ara­sında Kur'ân tefsiri konusunda ortaya çıkan pek az tartışma olmuştur.»[8]

Ibn-İ Teymiyye, tabiûnun Kur'ân tefsirinin tamamını sahabeden öğre­nen kimseler olduğunu belirtir. Mücâhid'in (R.A.) şöyle dediğini nakledîr:

«Mushaf'ı, her âyetin üzerinde önemle durarak ve sorarak îbn-i Abbas'a arzettim.»

Bundan dolayı, Sevrî, «Tefsir, sana Mücahid tarikiyle yeter», demiş. İmam Şafii, Buharî ve bu ikisinden başka ilim adamları onun tefsirine iti-mad etmişlerdir. İmam Ahmet ve tefsir yazan diğer alimler de O'na güvenîr ve Mücahidden gelen tefsir tariklerinin diğerlerine göre daha sahih ol­duğunu kabul ederler.[9]

Buradan, Kuran tefsiri ve manalarının anlaşılması konusunun bütünüy­le sahabeden, öğrencileri olan tabiûna intikal etmiş olduğu sonucuna va­rılır. Onlar, bu ilmi kendilerinden sonra gelenlere miras bırakmışlar, bu anlayış ise, Kur'ân'ı Mübin'de bulunan herşeyi açıklayan bir ışık olmuş­tur.

236- Elbette böyle bir düşünce zinciri bizi, insanların Kur'ân'ı an­layıp tefsir etmek konusunda başıboş, kendilerini aydınlatan bir mürşid-den ve kendilerine yol gösteren bir delilden mahrum kalmadıkları sonucu­na götürür. Bil'âkis, Kur'ân tefsirini, âlimler Hz. Peygamber'den (S.A.V.) itibaren nesilden nesile birbirlerine aktarmışlardır.

O, böyle bir anlayışın ışığı altında Kur'ân'm anlaşılıp tefsir edilmesi için, en güzel metodu ortaya koyar. En iyi metodu anlatmak için de, tefsiri, farklı birtakım derecelere ayırır. Tefsirin en üstünü ve evlâsı, Kur'ân'm yine Kur'ân'daki tefsiridir. Bu metodda, Kur'ân bir yerde mücmel bıraktı­ğını başka bir yerde açıklar. Ve tefsir eder, bir yerde kısaca geçtiğini baş­ka bir yerde genişletir. Bu en üstün yoldur, çünkü bu metod, kudret sahi­bi Yüce Allah'ın kendi kelâmını bizzat kendisinin tefsir etmesidir.

Hiç şüphesiz, Kur'ân'ı anlamak, O'nunİa hükmetmek nev'indendir ve bu hususta evvelâ O'na başvurulur.

İkinci  derecede,  Hz.   Peygamber'in [S.A.V.)  sünneti  gelir.   Kur'ân'da Kur'ân 't tefsir eden bir şey bulamazsak, tefsir yapmak İçin sünnete yöne­liriz. Muhakkak ki, O da, Kur'ân'ı açıklayıcı durumdadır. Bunu beyan etmek için Yüce Allah »Hakikat, biz sana kitabı, Allah'ın sena gönderdiği veçhile hükmetmen için hak olarak indirdik. Hâinlere müdcfacı olma» (Nisa, 4/105) buyurmuş, yine başka bir âyette de «(Habcbim) biz sana da Kur'ân'ı indir­dik. Ta ki, insanlara, kendilerine ne indirildiğini sçıkça anlstasm ve onlar da fikirlerini iyi kullansınlar.» (Nahl, 16/44) buyurmuş, bîr başka yerde ise «Bu kitabı sana (başka bir hikmetle değil) ancek hakkında ihtilâf ettikleri şeyleri açıkça anlatman için (...) gönderdik» (Nahl, 16/64) buyurmuştur. O, bu konuda, bundan sonra yukarda geçen ve Muâzdcn (R.A.) rivayet edi­len hüküm verme konusunda sünnetin Kur'ân'dan sonra İkinci sırayı aldı­ğını bildiren hadisi zikretmiştir. Bu sebeple, Sünnetin, tefsir yaparken de ikinci  sırayı  alması  gerekmektedir. Nitekim,  Hz. Peygamber (S.A.V.)  de şöyle buyurmuştur: «Şunu kafi olarak biliniz ki, bana Kur'ân'ı Kerim ve be­raberinde bir misli daha verilmiştir.»

237- Üçüncü dereceyi, sahabe  kavillerine  göre tefsir alır. Kur'ân tefsirini en iyi bilen sahabedir. Zira onlar, tefsiri bizzat gözleriyle görerek Kur'ân'ın da açıklayıcısı olan Hz. Peygamber'den (S.A.V.) öğrendiler. Daha sözümüzün başında, İbn-i Teymİyye'nin; Peygamberimizin (S.A.V.) sa­habeye Kur'ân'ı tamamen tefsir etmiş olduğunu, onların manaları tamamen elde ettiklerinden dolayı bazılarının bilmedikleri tefsirler bulunsa da, bun­ları diğer çoğunluğun bildiğine inandığını ortaya koymuştuk. İbn-i Mes'ud'-dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, AHahVı kitabından nazil ölen her bir âyetin kimin hakkında ve nerede nazil olduğu­nu bilirim. Allah'ın (CC.) kitabını benden daha iyi bilen birisinin yerini öğrenirsem, binitimi alır ve doğruca ona giderim.»[10]

İbn-i Teymiyye bunu Abdullah b. Mes'ud ve Abdullah b. Abbas hak­kında nakletmiştîr.

Rivayet tefsiri yapmış olan âlimlerin çoğu, bu iki bilgin sahabîden, Ab­dullah b. Mes'ud ve Abdullah b. Abbas'tan tefsir almışlardır.[11]

238- Tefsirde dördüncü derecede, bazı tabiûn kavilleri yer alır. Çün­kü tabiûn, sahabenin tefsir bilgisini bizzat kendilerinden almışlardır. Saha­benin Yüce Peygamber'den (S.A.V.) alması gibi tabiûn da sahabeden tef­sir almıştır. Onların tefsir bilgisi, mevsuk (güvenilir) bir isnadla Hz. Pey-gamber'e (S.A.V.) ulaşmıştır. Hiç şüphesiz, onlardan gelen haberler ve söz­ler, bunu sağlam ve tam bir şekilde alıp öğrendiklerine dalâlet eder. On­ların görüşleri, bizzat kendilerinin söylediği şeyler değildir. İbn-i Teymiy­ye bu hususta, Mücâhid'in (R.A.) «Her bir âyetinde durup sorarak Mushaf'ı İbn-i Abbas'a üç defa arzettim» dediğini nakleder. Tabiûn müfessirlerinden biri olan Katâde'nin de «Kur'ân'da hiçbir âyet yoktur ki O'nun hakkında bir şey işitmiş olmayayım» dediğini rivayet etmiştir.[12]

Tefsir rivayeti ve kavillerine İtimad etme açısından Sâid b. Cübeyr, Abdullah b. Abbas'in mevlâsi İkrime, Atâ b. Ebî Rebâh, Hasan Basrî, Meş-ruk b. el-Ecdâ', Said b. Müseyyeb, Ebu'l-ÂJiye, er-Rabî, Dahhâk b. Müzâhim, ve benzerleri Kur'ân ve Sünnet bilgisine büyük önem veren tabiûn büyük­leri, Mücâhid, ve Katâde ile aynı durumdadırlar.

İbn-i Teymiyye, bu konuda sadece, büyük imamlara uymuş oluyor. Zira, onların çoğu Kur'ân'ı anlama konusunda seçkin tabiûnun kavillerine baş­vurmuşlardır. İbn-i Teymiyye, ittifak etmedikleri takdirde tabiûn kavilleri­ni (görüşlerini) bağlayıcı bir hüccet olarak almaz. Bu hususta şöyle di­yor:

«Bir meselede ittifak ederlerse, O'nun hüccet olmasında şüphe yoktur. Ama, ihtilâf ederlerse, kavilleri birbirlerine ve kendilerinden sonrakilere hüccet olmaz. Bu konuda  Kur'ân'ın  lügatma, sünnete, veya arap dilinin umumuna ya da ilgili sa­habe kavillerine müracaat edilir.»[13]

Demek oluyor ki, İbn-i Teymiyye, tabiûn görüşlerinin ihtilâf ettiklerini görürse, onlardan Arap diline en uygun veya sahabe kavillerine ya da Hz. Peygamber'in (S.A.V.) sünnetine en yakın olanları tercih etmektedir.

239- İbn-i Teymiyye, tabiûna veya sahabeye nisbet edilen bir kısım kavillerin,  İsrâiliyyat'tan olduklarına  inanır. Bu ise, müslümanlan farkına varmadan hatalı tefsire götürmesinden korkulduğu için, onlara dayanmayı batıl kılar ve İtimadı sarsar. Bu açıdan, o, İsrâiliyyât'i üçe ayırır:

a) Elimizde bulunan bilgilerden, sahih olduklarını anlayıp doğruluğunu kabul ettiğimiz bilgiler. Bu konuda Abdullah b. Amr, Yermük    savaşında (Bu müslümanlarla Bizanslılar arasında vuku bulan savaş olup, bu savaş sonunda Şam fethedilmiştir.) Ehi-i kitabın kitaplarından iki deve yükü ka­darını elde etti. Bu konuda izin bulunduğu için ve konuyla ilgili hadise da­yanarak anlayıp bildiklerini o kitaplardan aktarırdı.[14]

b) Elimizdeki bilgilerden yalan olduklarını anladığımız bilgiler ki, şüp­hesiz bunlar kabul edilemez.

c) Hakkında herhangi bir şey söylemeyemediğimiz, her iki çeşidin de dışında kalan bilgiler. Onları ne tasdik eder ne de yalan sayabiliriz. Böyle olan İsrâiliyyat'ın çoğu dinî herhangi bir konuda faydası olmayan şeylerdir. Bunlar üzerinde,  eh!-i   kitap bilginleri,  ekseriya  ihtilâf  halindedirler.  Bu sebeple, müfessirlerden ashab-ı kehf'in isimleri, köpeklerinin rengi ve sa­yıları, ayrıca Musa'nın (A.S.) asasının hangi ağaçtan olduğu şeklindeki me­selelerde birçok ihtilâflar gelmiş bulunmaktadır.

240- İbn-i Teymiyye, tefsirde sadece rivayet tefsiri yolunu tutar, ri­vayet bulursa başka bir şeye iltifat etmez. Biz O'nun sahabeden sonra ta-biûndan, sonra da tebe-i tabîûndan sırasıyla tefsir alma konusundaki tu­tumunu gördük. Bu sebeple o, üç tabakaya yönelir, tefsirde mücerred re'y yolunu tutmayı reddeder. Bu konuda şöyle diyor:

«Mücerred re'y ile tefsire gelince, bu haramdır.»

Bu görüşünü isbat için, sahih hadisleri, tefsir edici mahiyette bir ha­dis bulamadıkları zaman tevakkuf ettiklerine dair sahabeden geien riva­yetleri ve bu hususta çok titiz davrandıklarını gösteren tabiûn haberlerini sıralar.

Hadisler şunlardır: Hz. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Kim

Kur'ân hakkında bilmeden söz söylerse, Cehennem'dekî yerine hazırlansın. Kim Kur'ân hakkında bilmeden söz söylerse, isabet etmiş olabileceği gibi, hata etmiş de olabilir.»[15]

Rasûlullah'ın (S.A.V.) ashabı ise, Kur'ân veya Sünnete dayanmaksızın tefsir yapan kimse hakkında, çok ağır sözler söylemişlerdir. Onlardan Kur'ân hakkında uluorta kendi re'yine göre söz söyleyenlerin, bilmediği bir şey hakkında söz söylemiş olacağı, tefsirde isabet etmiş olabileceği gibi, hata etmiş de olabilecekleri görüşünde oldukları rivayet edilmiştir. Çünkü böyle bir tefsir, ehlinden ve şartlarına uygun olarak ortaya çıkmamıştır. Bu şuna benzer ki, insanlar arasında bilgisi olmadan hüküm veren bir kim­se, hükmü gerçeğe uygun ve suçu hata etmiş olandan daha hafif olsa bi­le, Cehennem'dedir.

Sahabe'nin yaygın sahih sünnete dayanmaksızın Kur'ân hakkında ulu­orta söz söylemekten çekindiklerine dair haberler meşhurdur. Hz. Ebu Bekir (R.A.) şöyle demektedir: «Allah'ın kitabı hakkında bilmediğim bîr şe­yi söylersem, hangi yer beni barındırır ve hangi sema ben! gölgelendirir?» O'nun bu sözü, Abese Sûresi, 80/31. âyetîndekî «ebba» kelimesinin tef­siri hakkında söylemiş olduğu rivayet edilmiştir. Enes'ten (R.A.) şöyle de­diği rivayet edilmiştir: «Biz gömleğinin sırtında dört yama olduğu halde, Ömer b. el-Hattöb'Ia oturuyorduk. O, Abese Sûresi, 70/31. âyetini okudu ve «Ebba nedir?» diye sordu. Sonra, soruyu bırakarak 'Elbette, bu bir tekliftir, bilmediğin taktirde bir sakınca yoktur' buyurdu.»

Tabiuna gelince, onlar da bir rivayet bulunmadıkça, Kur'ân'ı tefsir et­mekten kaçınırlardı. Sadece Hz. Peygamber'den (S.A.V.) veya sahabeden gelen tefsirle ilgili rivayetlere göre tefsir yapıyorlardı. Kendi talebelerin den biri, onlar hakkında şöyle demiştir: «Medine fakihlerine ulaştım. On­lar tefsirde bîr görüş beyan etmeyi, çok büyük bir iş sayıyorlardı.» İbn-i Şirin de tefsirden kaçınır. «Ubeyde es-Selmani'ye Kur'ân'ın bir âyetini sordum. O da şöyle dedi: «Nazil olan Kur'ân hakkında bilgi sahibi olanlar gitti, Allah'tan sakın, işi sağlam tut» derdi.

İbrahim en-Nehâî, «Bizîm arkadaşlarımız, tefsirden korkuyor ve on­dan sakınıyorlardı.» demiş, Şa'bî de «Allah'a yemin ederim ki, kendisi hak­kında bir şeyler sorup öğrenmediğim hiçbir âyet yoktur. Çünkü o, ancak Allah'tan rivayettir.» buyurmuştur[16].

241- Böylece, İbn-i Teymiyye'ye göre Peygamber, sahabe ve tabiûn sahabenin bizzat O'nu insanlara açıklamak için gönderilmiş olması hasebiyle, tefsirde Kur'ân-ı tefsir eden ve ahkâmını açıklayan Hz, Peygam-ber'in (S.A.V.) sözlerine dayanmasının şart olduğunu gösterdiğini görmek­teyiz.

Hiç şüphesiz, o, vefat etmeden önce, Kur'ân'ı tamamen tefsir edip, iyice açıklamıştır. Yoksa bunun manası, risaletini tebliğ etmemiş ve da­vetini tamamlamamış olması anlamına gelirdi. Bu, aksinin düşünülmesi mümkün olmayan bir gerek olduğuna göre, Rasulullah (S.A.V.) görevini ifa etmiş ve Kur'ân'm tamamını ashabına tefsir etmiştir. Zâten sahabeden de buna dair haberler gelmiş bulunuyor. Buna göre Rasulullah [S.A.V.) bize Kur'an'Ia birlikte tefsir ve şerhini de bırakmıştır. O'nun yaptığı tefsirden ayrılıp, kendi re'yi ile tefsir etme yoluna giren, hiç şüphesiz ki doğru yol­dan sapmış ve uzaklaşmış olur.

242- İbn-i Teymİyye, re'y ile tefsirin yasaklanmış olduğunu açıkla­yan ilk âlim değildir. Bunu O'ndan önce haber veren başka âlimler de var­dır. Onların böyle bir görüşe sahip olmalarının sebebi, selef-i sâlihin rey'e tefsirden kaçınmaları ve bazı dirayet tefsircilerini doğru yoldan uzakiaş-tırmış bulmalarıdır. Öyle ki, bu tefsircilerden bazıları «Fir'avun'a git. Çün­kü o hakikaten azdı» ayetindeki Fîr'avun'u, «Fir'avun'un kalbi» olarak tef­sir etmişler, murad edilen mananın bu olduğunu söylemiş ve işaret etmiş­lerdir. Bâtınıyye ve benzerleri de re'y ile tefsirin aynı metodu üzerinde yürüyüp gitmişlerdir. Böylece yapılması gerekenin tamamen aksine, yan­lış tefsir ve te'vil başlamıştır. Hatta onlar, Kur'ân'ın bir zahiri ve bir de batını olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onları bu duruma sürükleyen, re'y ile tefsir kapısının açılmasından başka bir şey değildir. Önce işe akılla an-. lamaya uğraşmak şeklinde başlandı, sonra da tefsirde heva ve heveslerin ağır basmasına kadar gidildi! En sonunda, Kur'ân'm bir zahiri ve bir de batını olduğunun kabul edilmesi, re'y ve müteşâbihlerin peşine düşen fit­ne, fesad ve sapıklık davetçilerlnin yaptıklarının bile çok üzerinde büyük felâketlere meydan verilmiştir. Böylece hataya düştüler ve başkalarını da yanlışlığa sürüklemiş oldular.

Batınîlerle çağdaş olan ve kendileriyle mücadele eden İbn-i Teymiy-ye'yi de böyle düşünmeye ve bu fikirlere sımsıkı sarılmaya sevkeden, belki de onların bu durumları olmuş, fesada götüren sebepleri ortadan kal­dırmak için bu kapıyı iyice kapatmıştır.

243- Hatta şu da bir gerçektir ki, bir dirayet (re'y) tefsircisi, iti­dal noktasında kalıp,.te'vile gitmek ve fesad çıkarmak maksadı olmaksı­zın müteşâbih âyetlerin peşinden gitmese biTe, nakilden İstifade etmeyip sadece mücerred re'ye dayandığından, Kurtubî'nin de belirttiği gibi, Kur'-ân'dan, O'nun gözünden-ve manasından.uzaklaşmış olur. O'nun meseleyi şu şekilde ele aldığını görmekteyiz.         

«Kur'ân'daki garip kelimelere, mühim, mübdel lâfızlara[17] ondaki ihtisar, hazf, izmar, takdim ve te'hir gibi hususlarda sema ve nakle aldırmayıp Arapça'­nın zahiriyle Kur'ân'ı açıklamaya yönelen bir müfessir, zahiri tefsiri iyice anla­maz ve sadece Arapça bilgisine dayanarak tefsire girişip, manaları istinbat et­meye kalkarsa, birçok hata yapar ve re'y tefsircileri zümresine katılmış olur.»[18]

244- Hüccetü'l-İsiâm Gazzâlî, Kur'ân'm zahirî tefsiriyle İlgili sahih bir nas varsa, artık tefsire gidilmeyeceği görüşündedir. O'na muhalefet de etmez. Ancak, sahih nas yoksa, veya sahih olmayan nakiller varsa, durak-İanmayip tefsire gidileceği görüşündedir. O, akıl sahipleri İçin, Kur'ân'da çok geniş bir tefsir sahası bulunduğu hususuna haberlerin bizzat delâlet ettiklerini söyler ve Hz. Ali'den (R.A.) «Aziz ve Celil olan Allah'ın kendi kitabı konusunda bir kula vermiş olduğu anlayıştan ayrı olarak, Rasulullah (S.A.V0 bana insanlardan gizlediği herhangi bir şey vermedi.» buyurduğu­nu rivayet eder. Allah'ın kitabını anlayabilme ise, kendilerine ihsan ettiği kimselere Allah'ın en büyük bir nimeti olmalıdır.

Böylece, Gazzâlî, Kur'ân'm manalarını anlamak ve açıklamak için bir müfessirde bulunması gerekli şartları taşıyanlar, Peygamber'imizden (S.A.V.) gelen herhangi bir sarih nassa aykırı olmaksızın tefsir yapabilme (Kur'ân'ı anlama ve istinbat) kapısını açık tutmaktadır. Bu husus da aşa­ğıdaki delillere dayanmaktadır:

1) Dinî ilimlerin hepsi, bîr kısmı açık İbare yoluyla bir kısmı işaret yoluyla, bazısı mücmel, bazısı biraz mufassal bir şekilde Kur'ân'da mev­cut bulunmaktadır. Bu bilgileri kazanmak, anlamada derinleşmeyi ve haki­katleri ortaya çıkarmayı gerektirir. Bir kısım selefin diliyle [nakliyle) ge­len tefsirin zevahiriyle yetinmek de mümkün değildir. Bilakis, derinlere inmek ve sarih nakillere ters düşmedikçe bir takım manaları çıkarmak ge­reklidir. Ancak, bu  manalar da açıkça  rivayetlerin arkasından  gider ve onların ışığı altında ve gösterdikleri yolda elde edilebilirler. İbn-i Mes'ûd (R.A.) şöyle buyurmuştur; «Kim öncekilerin ve sonrakilerin ilmini isterse Kur'ân'ı iyice düşünsün.» Şüphesiz bu, anlamada derinleşmeden, işaret ve maksadları anlamaya çalışmadan ve zahirî manayı aşmadan olmaz.

2) Kur'ân'da Allah'ın sıfatlan ve fiilleri beyan edilir, mukaddes zâtı ve güzel isimleri zikredilir. Onların, sonradan yaratılan varlıklara benzetil­meden açıklanabilmesi, lâfızların ve manaların zahirinden kurtulmakstzın, yaptığımız  tefsirin sonucunu iyice  düşünmeksizin ve  hatta  birbirleriyle uyuşanları bir araya getirip, çelişenleri ortadan kaldırmaksızın asla müm­kün değildir.

3) Kur'ân'ın manalarını İyice düşünüp kavramaya davet eden birçok nakil gelmiştir. Hz. Ali [R.A.) «Kim Kur'ân'ı iyice anîarsa, onunla bütün ilimler! tefsir eder.» buyurmuştur. Bu işe tefsir ilminde derinleşmeden ol-

maz.

4) Kur'ân'ın ibareleri de iyi bir tefsir yapmaya yönlendirir. Yüce Al­lah (C.C.), «Kime de hikmet verilirse, muhakkak ki, O'na çok hayır veril-mistir.» (Bakara, 2/269} buyurur. Selef müfessirleri, hikmet kelimesini, Kur'ân'ın anlaşılması şeklinde anlamışlardır. Kur'ân tefsirini çok hayırlı kabul ettiği için, Yüce Allah tefsir ilmini elde etmeye çağırmaktadır. Bu da iyi bir araştırma ve derin düşünceyle olur.

Allah Taalâ; «Onlara eminiik veya korku haberi geldiği zaman O'nu yayıverlrler. Halbuki, Peygamber'e (S.A.V.) ve onlardan (mü'minlerden) emir sahiplerine müracaat etmiş olsalardı, bunun aslını elbet onlardan öğ­renirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki lütfü inayeti ve esirgemesi olmasaydı, bi­razınız müstesna olmak üzere, muhakkak ki, şeytana uymuş gitmiştiniz.» (Nisa, 4/83) buyurmuştur. Burada, ümmetin içinde Kur'ân'dan hüküm çıka­ranlar ve doğru bir şekilde Kur'ân'ı anlamaya çalışanlar olduğuna, aynı şe­kilde sahih rivayetlere göre tefsir yaptıklarına işaret bulunmaktadır. Sağ­lam akıl ve sağlam nakil ile tefsir yolu, tefsirin doğru iki yoludur. Bu iki­sinden birini bırakan, hiç şüphesiz akla ve nakle muhalefet etmiş olur.

5) Hz. Peygamber (S.A.V.) İbn-i Abbas'a (R.A.) Kur'ân'ı anlaması için dua etmiş ve «Allah'ım. O'nu dînde fakih kıl ve O'na te'vili öğret» demiş­tir. Te'viİ, tefsirden başka bir şey değildir. O da, ibarelerin istediklerini ve gayelerini anlamaktır. Şayet tefsir, vârid olan haberlere münhasır olsaydı, «ona ezberlet» diye dua ederdi[19]

245- Gazzalî, Kur'ân'ın re'y ile tefsir edilebileceğini benimseyenle­ri desteklemekle yetinmemiş, bilâkis, sahabe ve tâbiûndan rivayet edilen tefsirin sınırı dışına çıkamayanların delillerini de tenkid etmiştir. Onlara başlıca şu tenkidleri yöneltir:

1) Tefsirin tamamı Hz. Peygamber'e (S.A.V.) ait olduğundan, tefsir konusunda seleften rivayet edilenlerin, yine- Hz. Peygamber'e (S.A.V.) sa­hih bir senedle isnad edilmiş ve kendisinden işitilmiş olması gerekir. Bu ise, Kur'ân'ın tamamı hakkında değil, sadece bir kısmı hakkında sabittir. Peygamberimiz Kur'ân'ın tamamını tefsir etmiş, fakat bize ancak bir kıs­mı ulaşmış olduğuna göre bir kısmının tefsiri hakkında kendisinden nakle­dilenlere dayanarak, diğer bir kısmının manalarını anlamaya çalışmak hak­kımız olmalıdır.

2) Sahabenin tefsirle ilgili olarak söyleyip de Hz. Peygamber'e (S. A.V.) nisbet edemedikleri görüşleri, kendilerinin re'y'erine göre yapmış ol­dukları tefsirlerdir. Onlar bizden önceki gerçek müslümanlar olduklarına göre, bizim de onların metodunu benimsememiz, gittikleri yoldan gitme­miz, fıkhî görüşlerinden istifade ettiğimiz ve Arapça'yla ilgili sözlerini hüc­cet kabul ettiğimiz gibi, tefsirle ilgili görüşlerden de istifade etmemiz ge­rekir. Bütün bunlar, sağlam ve doğru esaslara dayanan tefsir vâsıtaları eli­mizde gayet bol miktarda bulunduğu takdirde Kur'ân'! kendi cehd ve gay­retimizle anlamaya çalışmamızda bir engelle karşılaşmayacağımızı göste­rir.

3) Hiç şüphesiz, sahabe ve onlardan rivayette bulunan tabiun, bazı âyetlerin tefsirinde ihtilâf etmişlerdir ve aralarını cem ve te'Iif edemeye­ceğimiz (uyuşturmayacağımız) farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bu gö­rüşlerin hepsinin Peygamberimizden (S.A.V.) duyulmuş olması imkânsız­dır. Birisi ondan duyulmuşsa, diğerleri kabul edilmez. Halbuki, hangisinin reddedilip, hangisinin kabul edileceği bilinmiyor. Çünkü ondan duyulan­lar beli değildir. Bu durum bizi şüphesiz şu İki sonuca götürür:

a) Bu re'ye dayanan görüşlerden biri, Hz. Peygamber'den (S.A.V.) du­yulmuş olmayabilir. Bu takdirde, sahabe kendi görüşüne göre tefsir, yap­mış demektir. Öyleyse, onlara uyarak müfessir olma şartlarını taşıyıp dil­de, hadis ilminde ve İslâm esaslarında âlim olanların Kur'ân'ı kendi görü­şüne göre tefsir edip anlaması gerekir.

b) Kendilerine ulaşan rivayetleri izleyen bir kimse, bunlar arasından birisini, bir istinbat ve tercih esasına dayanarak tercih eder. Bu da tefsir yapma ve gizli manaları ortaya çıkarma sayesinde mümkün olur. Belki de bu, mücerred anlamadan da üstündür. Çünkü, sahabe görüşlerinin bazısını doğru, bazısını hatalı bulup, tefsirde onların görüşleri konusunda karar ve­recektir. Bu ise, kendisine dirayet tefsiri yolunu kapatan kimseden nasıl beklenebilir? Çünkü bu, onun benimsediği esasa aykırıdır, dolayısıyla bu yönelişi de doğru olmaz.[20]

246- Gazzalî, dirayet tefsirinin caiz olmadığı yerleri açıklar ve on­ları iki noktada toplar:

1)  Birincisi;

«Müfessirin âyetin bahsettiği konuda daha Önceden peşin bir görüşe sahip olup, tabiatında ve arzularında da ona karşı bir meyil bulunması, aynı zamanda âyeti kendi maksadlannm doğruluğuna delil olarak gösterebilmek için ele alıp incelemiş olması halidir. Eğer, o önceden bu görüşe ve arzuya sahip olmasaydı âyetten elbette onun istediği tefsir ortaya çıkmazdı. Bu bazan bilerek olur ki^ bir kimse kendi bid'atinin doğru olduğunu ortaya koymak için âyeti ele ahr, fa­kat âyetin manasının da ortaya koyduğu mana olmadığını bilmektedir. O, sade­ce hasmının zihnini karıştırmak ister. Bazan da bilmeyerek olur, fakat âyetin muhtemel olması halinde tefsir maksada uygun olan tarafa doğru meyleder, in. dan da kendi görüş ve isteğine göre bu vechi tercih eder. Yani, görüşü onu bu tefsiri yapmaya yöneltir. Önceden böyle bir görüşe sahip olmasaydı, bu son gö­rüşü tercih durumu ortaya çıkmayacaktı. Bu çeşit tefsiri, Batınîler, insanları al­datıp kendi sapık mezheplerine davet etmek için kötü maksadları doğrultusun­da kullanmışlardır. Onlar, Kur'ân'i kendi görüş ve mezheplerine göre mananın kendi yaptıkları tefsir olmadığını bile bile ele almışlardır. îşte bu tefsir re'yle tefsirdir ve yasaktır, işte bu şekildeki re'y, içtihada aykırı sırf arzu ve isteklere uygun fâsid bir görüşten başka bir şey değildir.»[21].

2) İkincisi, o konuda nakledilenleri öğrenmeden, âyetleri birbirleriy­le karşılaştırmadan, lâfızları tahsis eden İslâmî örfü anlamadan, rnutlakı takyîd, âmmı tahsis gibi istinbat yollarını iyice tefrik etmeden ve İzmar, hazf, takdim, te'hir vb. Kur'ân'm mucizevî üsluplarını iyice kavramadan lâ­fızların zahirine göre alelacele tefsire gitmektir. Hiç şüphesiz, bu da ehil olmayanlarca ve şartlarına uyulmadan yapılmış bir tefsir, tefsirde gerekli malzeme kullanılmadan yapılmış bir ictihaddir. İşte bu durumda, hata edil­miş ve sakatlık ortaya çıkmış olur.

Bu aslında, re'y ile tefsir değildir, ancak güzel olmayan işlere koşmak, sağlam olmayan işler yapmaktır ki, sadece tefsirde değil her şeyde kö­tüdür.

247- Gazzalî ile O'na tabi olan Kurtubî ve ekseri âlimler, Kur'ân tefsirinde, sırf nakle dayanıp, onunla yetinmenin doğru olmadığı gibi, sırf, rey'e dayanıp onunla yetinmenin de doğru olmadığı sonucuna varmışlardır. Kuf'ân'ı anlamanın en güzel ve üstün yolu, Hz. Feygamber'den (S.A.V.) işitip rivayet etme yoludur. Kur'ân'm, lâfızların delâtet ettiği zahirî tefsi­rini yapabilmenin yolu, eğer mevcutsa sahih nakle dayanmaktır. Bu riva­yetlerin ve lâfızların lügat manalarının ışığında, insan aklı, bu manaların aklı ve fikri en ince kevnî ve nefsî gerçeklere yönelttiği, ufukları ve sınır­ları çok geniş olan Kur'ân manalarını açığa çıkarmaya çalışır. Akıl, varlık alemiyle ilgili olayları doğru bir kavrayışla ortaya koydukça, âyetlerde bu olaylara işaret eden bir takım şeyler bulur. İnsan aklının kâinat gerçekler ve din hakkında bilgisi genişledikçe, Kur'ân'ı anlayışı da genişler. Herhal­de bu, sahabeden bazılarının işaret ettiği gerçek olmalıdır..Çünkü Ebu'd-Derdâ şöyle buyurmuştur: «Kişi Kur'ân'daki vecihleri öğrenmedikçe âlim olamaz.»

İbn-i Hibbân da, !bn-i Mes'ud'un «Kur'ân'm zahiri, bâtını ve muttali olu­nacak bir mahalli vardır.» dediğini rivayet etmiştir. Buradaki bâtın, Şia'nın bir kısmının Hz. Peygamber'in (S.A.V.) yakınlarına mahsus gördüğü bazı haller değildir. Bâtın ancak Allah'ın kendilerine üstün akıl ve doğru dü­şünme kabiliyeti verdiği üstün basiret sahibi büyük âlimlerin ulaşabilece­ği Kur'ân tefsiriyle ilgili olan kevnî (kâinat), nefsî (insan), teşriî, (hukukî) ve diğer gerçekleri göstermektir. Nitekim, «Göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları yarıp, birbirinden ayırdığımızı, her canlıyı da sudan yarat­tığımızı küfür ve inkâr edenler görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı on­lar?» (Enbiya,21/30) âyetinden tabiat âlimlerinin anladıkları manalara işa­ret batinî bir tefsir olur. Arap dilini iyi bilen herkese göre âyetin zahirî manası, zamanla göklerle yerin bitişik olduğudur. Bu, âyetin zahirî olarak doğru tefsiridir. Fakat kevnî olayları inceleyip, onların hakikatlerine vâkıf olan âlimler ise, gök ve yerin nasıl güneş kütlesi içinde olduklarını ve yerin gökten nasıl ayrıldığını anlarlar ve âyetin bunlara İşaret ettiğini be­nimserler. Bunları, tabiat âlimleri, yaratılmış safhalarını ve olaylarını ince­leyenlerden başkası anlamasa bile, âyet onlara işaret etmektedir.

248- Gazzalî, Arapça lâfızların zahirinden çıkan ve bir kısmı Hz. Peygamber (S.A.V.) ve sahabeden sema yoluyla sabit olan mananın, ilim ilerledikçe, insanlar tabiat olaylarına muttali olup, daha önce bilmedikleri şeyleri öğrendikçe, elde edilen tefsire esas olduğunu anlatır ve şunları söyler:

«Muhtemel yanılmalardan sakınabilmek için zahiri tefsirde nakil ve sema şarttır. Bundan sonra anlama, istinbat ve ancak kulaktan kulağa anlaşılabilen garip lâfızların çıkarılması çok genişlik kazanır. Zahirî tefsiri sağlam olarak or­taya koymadan, batma ulaşmaya yol yoktur. Kim zahirî tefsiri elde etmeden Kur'ân'ın sırlarını anlamaya çalışırsa, kapıdan geçmeden evin ortasına vardığım iddia eden veya Türkçe bilmediği halde Türklerin konuştuklarını anladığım söy­leyen kimsenin durumuna düşer. Bundan dolayı, zahirî tefsir, anlamak için ye­terli bir Arapça Öğrenimine ihtiyaç gösterir.»

O'nun kastettiği batinî tefsir, daha önce de zikrettiğimiz gibi, Batinî-lerin anladığı manada batinî tefsir değildir. Batınî tefsir, ancak, Kur'ân lâ­fızlarının ihtiva ettikleri incelikleri ve çeşitli ilimlerde yalnızca mütehas­sıs âlimlerin lâfzın zahirini, ondaki mecaz, hazf, izmar, umum, husus, mut­lak, mukayyed gibi meseleleri öğrenmeleri ve kendi ilmi seviyeleri ölçü­sünde Kur'ân'ın esrarını araştırıp ortaya çıkarmalarıdır. Kur'ân'm manala­rı ve sırları konusunda şöyle diyor:

«Bu sırlardan bir kısmı, ilimde yüksek payeye ulaşanlara, ilmî seviye, kal-3Î safvet, iyiden iyiye düşünebilme ortamı ve istekli olmaları ölçüsünde ortaya çıkar. Herkesin bu hususta en üstteki dereceye yükselmede bir sınırı vardır. Bu »aı üst noktayı elde etmeye tamah edilmez. Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa bile Allah kelâmının sırlarına nihayet yoktur ve en son noktasına varmak müm­kün değildir..»

İşte bundan dolayıdır ki, zahirî tefsir bakımından âlimler ortak bir nok­tada oldukları halde, tefsirdeki sırlar açısından farklı şeyler ortaya koyar­lar. Ancak tefsirde zahirle yetiniimez.»[22]

249- Gazzalî'nin açıklamasından öncekiler, !bn-i Teymiyye'nîn, ken­di ifadeleri ve onlar için gösterdiği delillerin işaret ettiği gibi, Kur'ân tef-sirindeki re'yeten kaçınan görüşleridir. Gazzalî'ye gelince o, gördüğümüz gi­bi, tamamen rivayet tefsirine bağlı kalmaz, fakat O'na muarız olmayı ve sa­hih bir isnadla ve Hz. Peygamber'den (SAV.) duyulmuş olduğu takdirde, onun aksine bir tefsir ortaya koymayı da mubah görmez. O'na böre müfes-sir ancak, Arapça'nın üsluplarına, Kur'ân'ın anlatım metoduna, Hz. Peygam­ber'den (S.A.V.) rivayet edilenlere, Kur'ân'daki umum, husus, takyid, itlak, izmar ve hazf gibi hususlara tam olarak bağlı kalacaktır. Bunlar gerçekleş­tikten sonradır ki, müfessir geri kalan manalara dalabilir, ibarelerin işaret ve üslubun ima ettiği, âlimlerin iyice düşünüp ortaya koyabileceği ve ilmi keşiflerin çoğalıp genişlemesiyle izah edilebilecek olan lâfızlar içinde gö­mülü bir takım sırları ortaya çıkarabilir.

Acaba, İbn-i Teymiyye'nin böyle bir yönelişe gönlü razı olur mu? Yani o, Kur'ân'ın sırlarını anlamaya, manalarını ve sırlarına daima cihetine git­meye yönelmez mi? Biz, İbn-i Teymiyye'nin, hükümlerin  illetlerini çıkar­mak, maksadlarını ve ne murad ettiklerini, izlenilen sebebi [menati) kav­rayabilmek için maslahatla (yarar) ilgili manaların peşine düştüğünü. Ki­tap ve Sünnet'in kendisini aydınlatan ışığında yürüdüğünü, daha çok fıkhı derinliğini gösteren bir incelemeye giriştiğini ve zahirde kalmayıp masla­hatla ilgili gayelere ve maksadlara yöneldiğini görüyoruz. Varlık âlemi ve insan tabiatıyla ilgili olan âyetlerin ufku geniştir. Bunlarla ilgili olayların keşfedilmesiyle Kur'ân hükümleri ve manalarının inceliği ortaya çıkabilir. Acaba, İbn-i Teymiyye bunlardan uzak kalmış mıdır?  Bunları, arkasından gitmenin sahih olmadığı bir bid'at mı sayar? O, Kur'ân'daki i'cazın bir kıs­mını ve manalarını  anlamaya gayret sarfetmekte bir engel  görmez mi? O'nun icaz ve tefsirini ortaya koymakta, üslup ve i'caz metodlarıyla ilgili belagat sırlarını kavramaya çalışmakta bir engel görür mü? O'na bakmayı bid'at mi sayar? Böylelikle, İbn-i Teymîyye; icaz bablarından birinden, hem de en açığından gafil midir?

Elbette, biz, İbn-i Teymiyye'yi böyle olumsuz bir tutum içinde olmak­tan tenzih ederiz. Çünkü, o, Kur'ân'daki yakın ve uzak işaret ve maksad-lan iyice anlamaya çalışır. Nitekim, «İyi şeyler iyilerindir» (Nur, 24/26) âyetinin tefsirinde, kadın ile erkeğin sahih olmayan bir akidle evlenmelerinin zayıf bir evlenme olduğunu, sağlam bir evliliğin kalbi beraberlik ol­duğunu anlatır ve şöyle der:

«Yüce Allah'ın (C.C.) bu sözü, lâfız cihetinden bunu gösterir. Yine, aynı şekil­de, günahkârlarla arkadaş olmamaya onlarla evlenmenin yasaklanmasına da de­lâlet eder. Bu sebeble, arkadaşlık, sihrî hısımlık kurma ve dost olmak,( ancak Al­lah'ın (C.C.) istediği şekilde kendisine kulluk edenlerle olabilir. Bu hususa, Sü-nen'deki «Mü'minden başkasıyla arkadaşlık etme, yemeğini de Allah'tan hakkıyla korkandan başkası yemesin.» hadisi de delâlet etmektedir.»[23]

Hiç şüphe yoktur ki, bu, âyeti anlatmak istediği yakın ve uzak mana­lara göre tefsir etmektir.

250- İbn-i Teymiyye, bu görüşte olduğuna, bunu beğendiğine, böy­lece tefsir yaptığına göre, O'nun kendi mücerret re'yi ile tefsire yanaş­madığını nasıl söyleyebiliriz? Onunla Gazzalî'nin ayrıldığı noktalar neler­dir?

Bana öyle geliyor ki, birbirlerinden ayrıldıkları başlıca İki nokta var:

1) İbn-i  Teymiyye'ye göre, zahirî tefsir ister sahabe, ister tabiûn-dan gelsin rivayetlere dayanır. Ayrıca, sözün ifade tarzı gözönünde bulun­durularak gerekli mana, geçen âyette görüldüğü üzere, bu rivayetlerin, bi­linen zarurat-ı diniyyenin ve gelen sahih haberlerin ışığında çıkarılır. O, bütün bu gerekli olan manaları alır ve doğruluklarına nebevî hadisleri delil gösterir, belagat sırları hususunda asardan olan esas manayı kavrar. Bu tefsirin ışığında da belagat esrarını ve i'caz delâletlerini kavramaya gayret eder.

Gazzalî'ye gelince, âyet hakkında Rasulullah'tan (S.A.V.) işitilmiş olan sahih isnadı iyice öğrenir ve o noktadan öteye geçmez. Eğer böyle bir ha­ber gelmemişse, kendi görüşü doğrultusunda içtihad eder ve bu görüşü­nün ışığında yürür, sonra da dinin ruhuna aykırı düşmeyecek şekilde ge­niş tefsirlere girişir.

2) Ayrıldıkları diğer nokta, Allah'ın (C.C.) sıfatlarıyla ilgili âyetlerin tefsiri hususudur. İbn-i Teymîyye bu noktada tamamen selef-i sâlihinin gö­rüşü üzerinde kalır, O'ndan dışarı çıkmaz, asla bu sınırı aşmaz. Metod ola­rak onların metoduna sâdık kalır ve başka hiçbir metoda başvurmaz, O, bu noktada sahabeden gelen tefsiri iyice açıklığa kavuşturma maksadı dı-Şinda başka tefsirlere girişmeye izin vermez.

Vine O, herhangi bir rivayet bulamadığı takdirde, bazı âyetlerin tefsi-riyle ilgili olarak tahlillerde bulunsa ve gelen haberlerden bazılarını tercih etse bile, Allah'ın (C.C.) sıfatlarıyla ilgili âyetlerde sahabe kavilleri üzerinde kalıp, onlardan öteye bir tefsire girişmez. Bu husustaki bakış açısı, böyle bir tefsirin vahdaniyet akidesinden bir parça olması ve Peygamber'!-mizin (S.A.V.) O'nu tefsir etmeden bırakmış olmasının düşünülemeyeceği­dir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu tefsin O'ndan alıp öğrenenler ise sahabedir. Başka bir açıdan, o, diğer bir takım âyetlerde ihtilâf etmiş olsalar bile, sahabenin Allah'ın sıfatlarıyla ilgili âyetlerin tefsirinde ihti­lâf etmedikleri görüşündedir. Bu konuda aynen şöyle demektedir:

«Şüphesiz ki, Allah'ın (C.G.) sıfatlarıyla ilgili âyetlerin te'vilinde sahabeden gelen herhangi bir ihtilâf yoktur.Ben, sahabeden nakledilen tefsirleri ve onların rivayet ettikleri hadisleri inceledim. Bu hususta, Allah'ın lütfettiği kadarıyla bir çok büyük ve küçük tefsir kitabına vakıf oldum. Fakat, şu ana kadar, sahabe-den birinin Allah'ın (C.C.) sıfatlarıyla ilgili âyetleri veya Allah'ın (C.C.) sıfatla­rıyla ilgili hadisleri bilinen manalarının muktezasmın aksine herhangi bir şe­kilde te'vil ettiğini görmedim.»[24]

Bu anlatılanlar, Allah'ın sıfatları açısından, İbn-i Teymiyye'nin rivayet tefsirindeki bakış açısıdır. Gazzalî ise Allah'ın (C.C.) sıfatları ve başka tef­sir meselelerinde, Rasulullah'tan (S.A.V.) işitildiği sabit olanlar dışında hiçbir şeye bağlı kalmaksızın İugavî manaların, Arapça anlatım tarzının, Kur'ân'î metodun ve mutlak tenzih ruhuyla bağdaşan durumların ışığında yürür.

Görülüyor ki, İki yol arasındaki farklılık, büyük ve derindir. Herhalde, bu iki âlimin özel olarak Allah'ın (C.C.) sıfatlarının tevilinde, genel ola­rak da Kur an'ın tefsirindeki ihtilâflarının da esasını teşkil etmektedir.

251- İşte bu, Huccetü'l-İslâm Gazzalî'nİn metoduyla mukayeseli ola­rak, her ne kadar sahip olduğu vasfın verdiği bir kürsüye oturmasa da as­rının Şeyhülislâmı olan İbn-i Teymiyye'nin tefsir metoduna bir işarettir.

Görüyoruz ki, tefsirindeki bu metod, bu İki âlimin birçok meseledeki ve insanların «ilimde derinleşenler dışındakilerine tevili gizli olan müte-şâbihlerdendir» dediği lâfızların manalarındaki ihtilâflarının da esasıdır.

Şimdi, tefsir metodunu, Allah'ın (C.C.) sıfatları ve akâid konularına uygulamaya geçelim.[25]

 

İslam Akidesini Öğrenme Metodu Ve Felsefi Ekollerle İlişkisi

 

Felsefeyi İncelemesi:

 

252- İbn-i Teymiyye, felsefeyi inceledi ve öğrendi. Fakat, onu yık­mak için inceledi. Felsefeyi müslümanlarm düşüncesine isabet etmiş bir hastalık olarak değerlendirdi. İslâm kelâmcılarmı ve felsefe metodunu iz­leyenleri de bu guruptan saydı. Yine felsefeyi, İslâm düşüncesine sirayet etmiş ve O'nu hükmü altına almış bir unsur olarak değerlendirdi. O'na gö­re İslâm akidesini ve O'nun sarih (açık) düşünceye uygunluğunu açıklama­ya girişmezden önce, sıhhatinin tamam olması için İnsan bedeninden za­rarlı maddelerin atılması gibi, hayaller ve vehimlerden ibaret olan felsefî unsurları da bir tarafa atmak gerekir. Bu konuda şöyle diyor:

«Bu konularda, Hz. Peygamber'in (S.A.V.) neyi arzu ettiğinin açıklanması, an­cak aklen zıt (aklî muarızı) olan düşünceyi terketmek ve bunu Peygamberlerin getirdiği naslardan önce yer verilmesinden kaçınmakla tamam olduğuna göre, biz bu kitapta insanları Allah'ın yolundan Peygamber'imizin (S.A.V.) gayesini anlamaktan ve haber verdiği konularda O'nu tasdikten alıkoyan bozuk kanunun fesadım açık­ladık. Çünkü, Hz. Peygamber'in (S.A.V.) ne kasdettiğini anlamaya karşı hangi delil getirilirse getirilsin, O'nu reddeden aklî bir muarız takdir edilmesi fayda vermez. Aksine, bu durumu, Hz. Peygamber'i (S.A.V.) ve onun sözüyle istidlal eden bir kimseyi eksik görmek olur. Bu kimse, kendisinde, gıdanın faydasını en­gelleyen zararlı karışımlar (maddeler) bulunan bir hasta gibidir. Bu gıda, O'nu bozan zararlı karışımların bulunmasıyla birlikte bir fayda vermez. Cenab-ı Hakk'-m sıfatlarının tamamını veya bir kısmını, O'nun her şeyi yaratmasının genel olu­şunu, emrini ve nehyini, âhiretin mümkün oluşunu ve bunun gibi konulan inkâr etmek üzere kesin bir delil bulunduğuna inanan bir kalb de bu hasta gibidir. Bu konuda, O'na Kitap ve Sünnet ile istidlal etmek fayda vermez.. Ancak bozuk­luğu bazan özetle, bazan tafsilâtlı olarak bilinen bu zıt düşüncenin (muarızın) bozukluğunun açıklanmasıyla bu fayda gerçekleşebilir.»[26]

 

İbn-i Teymiyye İle Gazrolî Arasındaki Fark:

 

253- O halde, İbn-i Teymiyye felsefeyi ve filozofların fikirlerini, ar­kasındaki gerçekleri öğrenmek için değil, İslâm dinine zıt olan düşüncele­rinin batıl olduğunu açıklamak için okuyup incelemiştir. Evvelâ Hz. Pey­gamber'in (S.A.V.) getirdiklerine inanmaktadır. Sonra, onlar vasıtasıyla, fel­sefenin kötülüklerini iskat etmek istemiştir. Bu kötülüklerin mahiyetini bil­mek, buna bağlı olarak bu bilgiden sonra onun saçma olduğunu açıklamak İstemiştir.

İbn-i Teymiyye, bu konuda Gazzalî'nİn (R.A.) metodundan ayrılmıştır. Gazzalt felsefeyi, hakikati öğrenmek için okumuştur. Doğru olan gerçeğe ulaşmak için nefsini her şeyden arıtmış ve «şüphe»yi bir yol kabul etmiş­tir. Fakat, Gazzalî'ye filozofların söylediklerinin bâtıl olduğu aşikâr olmuş, tekrar dine dönmüş, kendini tanıdığı sufîyâne halvetlerde hakikatların nu­ru gönlüne doğmuştur. Sonra filozoflara hücuma yönelmiş ve onların düş­tüğü tutarsızlıkları açıklamıştır.

Bununla beraber, o, felsefî düşüncelerden acaba sıyrılabilmiş midir? Gerçek şudur ki; Gazzalî'de bu düşüncelerden bir iz kalmıştır. Hatta, o, bunları terkedememiş ve aklı, felsefî bir hüviyete sahip olmuştur. Felse­fenin dallarından birisi olan mantığı müstakil bir bölüm yapmış ve onu ken­di İncelemesinin bir parçası kılmıştır. Usulu'l-Fıkh ilmine dair üç temel eserden [27] birisi kabul edilen el-Mustasfa fî ilmi'l-usûl'ün girişinde, öl­çüsü mantık olmadıkça ilim dallarından herhangi birinde hakikatlerin tam olarak bilinmesinin mümkün olmadığını ortaya koyar. Mantık ilmini kısa­ca açıkladığı Kitabu'l-Mustasfa'nın girişinde şöyle diyor:

«Bu girişte, aklın idrak edebileceği hususlar ile onların tarif ve burhan ko­nusunda kapsamını zikredeceğiz. Hakiki tarifin ve hakiki burhanın şartını ve kısımlarını, Mihakku'n-Nazar ve Mi'yaru'1-tlm kitaplarında zikrettiğimizden, bir metod veya bir parça olarak zikredeceğiz. Bu giriş, Usul ilmine ait olmadığı gi­bi, onun özel mukaddimelerinden de değildir. Bilâkis o, bütün ilimlerin mukad-dîmesidir. Bunu iyice bilmeyen bir kimsenin bilgilerine asla güvenilmez.»[28]

Bu, felsefenin bölümlerinden birine olan derin inançtır. Çünkü Mantık ilmi, felsefenin dallarından birisidir, hatta Aristo'nun kendisinden sonraya bıraktığı en büyük mirastır.

254- Bu durum, felsefenin incelenmesinde iki âlimin maksadı ara­sındaki başlıca farklılıktır. Birincisi onu yıkmayı, ikincisi onun bir kısmını baştacı yapmayı vazife edinmiştir. Bundan dolayı, Gazzalî'nin öğrencilerin­den bazıları şöyle demiştir: «Gazzalî, felsefenin derinliklerine girmiş ve fakat çıkmak istediğinde bunu başaramamıştır.» Akaid ve usulu'l-fıkh in­celemesinde de benimsediği bu felsefî metodlar, felsefe Ve filozoflar hakkında görüşlerinde beliren hayret duygusu, bundan dolayıdır. O'nun filozoflara hücum edip, tutarsızlıklarını açıkladığını görürken, aynı anda ilimlerinden birini alip, bunu ilimlerin tek ölçüsü yaptığını da görürsünüz. Bu tutumu yüzünden, İbn-i Teymİyye, Gazzalî hakkında şunları söylemiştir:

«Ebu Hâmid'in sözlerinde, filozofları reddetme ve onların tekfiri, nübüvvet ve başka konuların ta'zimi bulunmakla, yine sözlerinde doğru, güzel, hatta çok kıymetli ve faydalı hususlar bulunmakla birlikte, bazı sözlerinde felsefi unsur ve nübüvvete, hatta sarih akla aykırı ve fakat filozofların metodlanna uygun­luğu sözkonusu hususlar da bulunmaktadır. Bu konuda, Horasan, Irak ve Mag-rib âlimlerinden bazı gruplar hayli söz söylemişlerdir.»[29]

Yine bu konuda, İbn-i Teymİyye şunları söylüyor:

«Ebu Hâmid, filozofların söylediklerinin tamamına katılmaz. Her ne kadar kendisine nisbet edilen kitaplarda, onların metodlarına uygun görüşleri varsa da, bir yerde onları küfre ve dalâlete nisbet ediyor. Hatta felsefe konusunda yazıl­mış, belki de «Madnûnetun biha alâ gayri ehlihâ» denilen kitaplarında, onları Is. lâmî ifadelerle anlatmış olmakla birlikte, müslümanlann, yahudilerin ve hırisiİ-vanlarm dinlerine sırf muhalefet vardır. Fakat, bazı kimseler, bu kitapların Gaz-zali'ye nisbetinin iftira olduğunu, bazıları ise o fikirlerden vazgeçtiğini söylüyor­lar. Bu kitaplarda söylediklerinin bazılarını, çeşitli yerlerde açıkladığı konusun­da şüphe yoktur. Bu nevi dalâlet (hata) cinsinden şeyleri, el-Munkiz mine'd-Da-lâl ve diğer kitaplarında kaydetmiştir.»[30]

Sonra, Gazzalî'nin felsefe kitaplarından ve filozofların sözlerinden na­killer yaptığını açıklamış ve hukukçu ve kelâma Ebu Abdillah al-Mazerî'-nin şöyle dediğini nakletmiştir:

«îbnu Mazeri şöyle dedi: Felsefî ilimlerde İbn-i Sina'nın İşaret ettiği birçok konuda Gazzalî'nin ona itimad ettiğini gördüm. Hatta, bazı yerlerde O'nun sö­zünü hiç değiştirmeden» bazan da değiştirerek naklediyor. $eriatm sırlan konu­sunda O'ndan daha bilgili olduğu için, îbn-i Sina'dan daha ileri derecede o söz­leri şeriata uyguluyor. Gazzalî, felsefe ilminde İbn-i Sina'ya ve Ihvanu's-Safa ri­salelerinin müellifine itimad etmiştir.»[31]

 

Filozofları Tenkidi:                                                      

 

255- Bu anlatılanlardan, Gazzalî'nin kendisini nasıl felsefeye ver­diği ve ondan dışarı çıkamadığı ortaya çıkıyor. Çünkü, o, felsefenin ge­risindeki hakikati öğrenmeyi amaçlamıştır. Buradaki niyeti, felsefeyi de­rinliğine öğrenmek için bir sebeb olmuştur. Zaten, felsefe muhitinde ya­şamıştır. Şeriat ilmini,, felsefî akılla karıştırmıştır. Şeriata felsefeyi sok­muş veya bilerek ya da bilmeyerek felsefeye şeriat kisvesini giydirmiştir.

İbn-İ Teymiyye'ye gelince o, felsefeyi yıkmak için öğrenmiştir. Fel­sefeyi okur ve anlardı. Felsefî muhitin dışında bulunmuş ve onun derin­liklerine girmemiştir. Metodunda Gazzalî'ye şiddetle karşı çıkmış, hata­larını ve sürçmelerini derinlemesine araştırmaya başlamıştır.

O, ister akaid metodunda olsun, ister pratik hukukta ve amelî hü­kümlerde olsun, şeriat ilminin sadece nübüvvetten kaynaklandığmı dü­şünmüştür. Çünkü, nübüvvet, bunların tamamını getirmiştir. Nübüvvetin getirdiği husus, onu bilmenin kaynağı ve onu tanımanın yoludur, onun di-şında başka bir yol yoktur. İbn-i Teymiyye'ye göre, aklî mukaddimeleri, şer'î incelemeden öne alanlar, Kur'ân'da vârid olanların o metodla yürü­düğünü kabul edip, mukaddimelere uygun olması için onları açık bir şe­kilde te'vîl edenler, akıl ilmini nübüvvet ilmine üstün kılan kimselerdir. Bu konuda şunları söylemiştir:

«Kitaplarında nazar, delil ve İlim kavramlarına öncelik verirler. Nazar İlmi gerektirir ve vaciptir. Nazarın, delilin ve ilmin cinsi konusunda, doğru ve yan­lışın karıştığı bîr takım açıklamalar yaparlar, Sonra, dinde asıl ve delil olana ge­lince, arazın sonralığını cisimlerin sonralığma delil getirirler. Oysa bu, dinde sonradan ortaya çıkarılan bir delildir.»[32]

İbn-i Teymiyye, aşağıdaki sebeplere dayanarak bunları tenkid ediyor;

Onlar, incelemelerinde bu aklî açıklamayı, nübüvvetin getirdiklerin­den öne alırlar. Sonra, Kur'ân'da gelen sıfatlar hakkında onun kanunlarıy­la hükmediyorlar ve onun yönlendirmesine göre yönlendiriyorlar. Ona uy­gun düşeni geldiği şekliyle kabul ediyorlar; uygun düşmüyorsa o yönde tevcih ve ona göre te'vil ediyorlar. Bu metodda sünnete iltifat etmezler. Sünnetin, Kür'ân'ın sarihi, onda bulunan her şeyin açıklayıcısı ve onun tef­siri için tek yof olduğunu tanımazlar.

İbn-i Teymiyye, bu metodu, hakimi mahkum kıldıkları, hüküm verici ve akıllara kılavuzluk yapan nübüvveti aklî araştırmaya mahkum ettikleri ve ona boyun- eğdikleri için tenkid ediyor.[33]

 

Akaidi Anlamada Âlimlerin Metodları:

 

256- Meâricü'l-Vüsûi adındaki risalesinden anlaşıldığına göre, İbn-i Teymiyye, İslâm akaidini anlama konusunda âlimlerin metodlarını dörde ayırmıştır:

1)  Filozoflar: Bunlar şu görüştedirler:

«Kur'ân halkın çoğunluğuna kendisini kabul ettiren hatabî (bir metod ve iknâi mukaddimeler getirmiştir. Filozoflar, kendilerinin burhan-ı yakın oldukla­rını iddia etmektedirler.»

2) Kelâmcılar (Mütekellimûn) : İbn-i Teymiyye, bunların, aklî hüküm­leri, Kur'ân âyetlerinin düşünülmesinden öne aldıklarını, az önce belirtti­ğimiz gibi mahkumu hakim kıldıklarını    zikretmektedir.    O'nun, bu grup hakkındaki sözlerinden, bu keiâmcıların Mu'teziie olduğu anlaşılmaktadır.

3) Alimlerden bir grup, Kur'ân "a, doğru yola ulaştırıcı, mürşid olma­sı, gerçeği ortaya koyan ve ispat eden delilleri içermesi ve sadece ikna smacı  yönünden bakmazlar. Bilakis, Kur'ân'da tevhid ve Allah'ın sıfatla­rına delâlet eden âyetlere, ispat edici deliller olarak değil de haber olma­ları yönüyle bakarlar. Hz Peygamber'e (S.A.V.) imanın sabit olduğu, bunu gösteren delillerin İzaha muhtaç olmadığı görüşündedirler. İbn-î Teymiyye onları, Cenab-ı Hakk'ın kitabında açıkladığı esaslardan yüzçevirmeleri, bizatihi kendileri kat'î ve kesin bilgi ortaya koyan delillere iltifat etmeyiş­leri dolayısıyla kınamıştır. Bu grup ile az önce geçen kelâmcılar hakkın­da şöyle diyor:

«Yüce Allah'ın (C.C.) kitabında açıkladığı esaslardan yüz çevirdikleri için, bu iki grup kınanır. Çünkü, bu esaslar, dinin esasları, delilleri ve âyetleridir. Bu İki srup. bu esaslardan yüz çevirince, Cenab-ı Hakk'ın; «Bunlar da eraredildikleri hakikatlerden nasib almayı (Peygamber'e İman etmeyi) terkettiler. Biz de arala­rına, kıyamet gününe kadar sürepek kin ve düşmanlık bıraktık.» (Maide, 5/14) buyurduğu gibi, aralarında düşmanlık ortaya çıkmıştır.»

İbn-i Teymiyye'nin bu grup adına kınadığı kusur, onların Kür'ân'ın ha­berlerine sarılmaları ve delillerine ise iltifat etmemeleridir. Kelâmcılar da bunlar gibidir. Çünkü, kelâmcılar, her ne kadar diğer.aklî deliller yoluna girmişlerse de, Kur'ân delillerine itifat etmemişler ve metodundan ayrı bir tarzda onunla tanışmaya yönelmişlerdir. Fakat bu üçüncü grup, her­hangi bîr şeye yönelmiş ve sadece Kür'ân'ın haberleriyle yetinmişlerdir.

4) Bu grup, Kur'ân'ın getirdiğine iman etmiştir, kendilerinin de bu konuda düşünceleri vardır. Yukarıda zikredilen grupların hepsine muhale­fet etmişlerdir. Bunlar, şöyle düşünüyorlar: «Onların metodiarı zararlıdır. Selef de bu metoda ve zemmedilmeyi gerektiren benzeri metodlara gir­memiştir. Ancak, onların düşüncesine göre, Kur'ân'tn delilleri mücmeldir ve tafsile muhtaçtır. Muhalifleri silip süpürmek için, başka delillerle do­nanmak gerekir.» Böylelikle, kelâmcılarm delillerine yönelmişler ve onla­rın ulaştığı neticeye varmışlardır. Bu fırka hakkında İbn-i Teymiyye şöyle diyor:

«Onlar, bid'at olduğunu kabullenmelerine rağmen, bazan kelâmcılann meto­duna inanırlar. Peygamberin getirdiğinin gerçek olduğunu açıklayan Kur'ân'da Allah'ın zikrettiği delillerin kapılarım açmazlar. Zeki kimse, o delilleri bilmekle taklidden, dalâletten, bid'atten ve cehaletten kurtulur.»

Me'âricü'l-Vüsûİ adındaki risalesinde, bu dördüncü gruptakilerle kim­leri kasteddiğini belirtmemiştir. O'nun tüm yazdıklarına başvurulması ha­linde, bununla Eş'arîleri ve Maturidileri kastettiği anlaşılmaktadır. Onlar, seleften gelenlerin tamamına inanmışlar, fakat istidlal konusunda Kur'ân'-dan deliller çıkarma yoluna girmemişlerdir. Bilâkis, Mu'teziie ile araların­da meydana gelen şiddetli husumet sebebiyle, aklî metodu takip etmişler, onların silâhlarını kullanmaya mecbur olmuşlardır. Onlara göre, savaşan kişi daima hasmının silâhına tutunur, hasmın kullandığı silâhların kulla­nılması gerekir. Dolayısıyla, mantık ve aklî delilleri kullanmışlardır. On-'arla mücadele edenlere, kendi kullandıkları metod ve burhanları kullan­mak bir görevdir.

257- İbn-i Teymiyye'nin bu gruplara yönelttiği tenkidlerden, şöyle bir düşünceye sahip olduğu anlaşılmaktadır: Kur'ân, kendisindeki delil ve hüccetlerle birlikte, İslâm âkidesini öğrenmek isteyene tek başına yeter­lidir. Bu, O'nun Allah'tan geldiği sabit olmuş bir kitap sıfatıyla değil, ak­sine vahdaniyet, Allah'ın sıfatları ve âhiret gününü ispat etmek üzere, or­taya koyduğu delillerden dolayıdır. Onda sadece, haber verme değil, bu haberin doğru olduğuna dair delil de vardır. Kur'ân bizatihi kendinde doğ­ruluğun delilini de taşımaktadır.

İbn-i Teymiyye'nİn rftütekaddimûn ve müteahhirûndan muhalefet ettik­lerine karşı yönelttiği en önemli tenkit, Ku'r'ân'in delillerini ihmal etmele­ridir. O'nu müteessir eden hususların en önemlisi, filozofların Kur'ân'm delillerine hakkını vermemekle yetinmeyerek, bilâkis:

«Kur'ân delilleri hatabî ve iknaî delillerdir, onlar kesin ve bağlayıcı burhan değildirler. Mantık  ilminin  ihtiva ettiği  deliller, hakikî burhanlardır.»

şeklinde hücum etmeleridir. O, kelâmcıları da Mu'tezile'den kabul eder. Eş'arîler ve onların kardeşleri olan Maturidilerden delillendirme ko­nusunda Eş'arîlerin metodlarına uyanlar bu konuda, filozofların görüşleri­ni kabul ediyorlar demektir. Hatta, onlardan bazıları, konuyu filozoflar gibi açıklıyorlar. Razî şöyle diyor:

«Usul meselelerinde sem'iyyât (peygamberden duyulanlar) ile istidlalde bu­lunmak, hiçbir durumda mümkün değildir. Çünkü, onlarla istidlal etmek, zannî mukaddime ve aklî muarızı kaldırmaya bağlıdır. Muarızın ortadan kalkmasıyla bilgi ortaya çıkmaz. Çünkü, dinleyenin hatırına gelmediği halde, Kur'ân'm aynı konuda gösterdiğine aykırı düşen aklî bir delili bulunabilir. Konunun lügat, na. hiv ve sarfın naklî, mecaz, ızmar, tahsis, müşterek vb. nin nefyinde olduğu gibi, çeşitli yönlerini uzunca açıkladık.»[34]

İbn-İ Teymiyye, bu görüşe şiddetle karşı çıkmıştır. Çünkü bu düşün­ce, sadece Mantık ilminin metoduna uygun olan burhanların varlığını ka­bule götürür. Sanki, İslâmî bilgi, kendisinin anlaşılmasını Yunan Mantığı­na borçludur. O'nu bu tenkide yönelten en önemli husus, sahabenin önün­de bu hikmetli dini ve onun akaidini anlamak için kafi vesileler olmadığı sonucudur. Çünkü, onlar hicrî ikinci asırda İslâmî düşüncesine giren Aris­to Mantığını bilmiyorlardı. Sanki, sahabe, bu dinin esaslarını ancak zannî bir tarzda biliyor ve kat'î metodları bulunmuyordu. Bu konuda İbn-i Tey­miyye şunları belirtiyor:

«Onlar şunu söylüyorlar: Hz. Peygamber (S.A.V.) kendisine indirilen âyetle­rin manasım bilmediği gibi, ashabı da bilmiyordu. Bilâkis, onlarm bu düşünce­sinin zaruri sonucuna göre, bizzat, sıfat hadisleri konusunda söylediğini bilmi­yor, hatta  manasını  bilmediği  sözlerle konuşuyordu.»[35]

Hz. Peygamber (S.A.V.), Kur'ân'daki sıfatların, daha sonra kelâm âlim­lerinin de benimsediği gibi, felsefî kaidelerle uygunluk gösteren herhangi bir. te'vlline yönelmemiştir. Çünkü, onun ilmi, Kur'ân'dır ve bildiği deliller de yalnızca Kur'ân'm delilleriydi. Sahabe, onlardan sonra tabiûn, müçtehid fakîhler de böyledir. Çünkü, onlar Yunan Mantığını ve Kur'ân'da bulunan­ları kelâm âlimleri gibi te'vil etmeyi bilmiyorlardı.[36]

 

Mantığın Reddi:

 

258- Müslüman âlimlerin tutunduğu ve usul ilminin mukaddimesi­ne Ebu Hâmid Gazzalî'nin soktuğu Mantık'm tümünün Aristo Mantığından kaynaklandığını gördü. Sabîîlerİn ilimlerinden saydığı bu Mantığa hücum etti ve onu toza dumana boğdu. Mantık'ın İslâm düşüncesine sonradan gir­miş olduğunu, İslâmî hakikatleri idrakin ona ihtiyaç göstermediğini, onun doğru olmayan bir ölçü ve ancak bir evham veya evhamın kaydedilmesi olduğunu açıklamaya başladı. Bu hücum konusunda ona, Gazzalı'den ön­ceki fakihlerin mantığa boş olmayan bir gözle bakmaları ve İslâmî ilimler konusunda ondan çekinmeleri, onun ilimler için bir ölçü oîarak ele alın­masının gerekliliğini ilk açıklayanın Gazzalî olması, ondan öncekilerin bu­nu gizlice almaları ve bunu Hüccetü'l-telâm gibi açıkça söyleyememelerl cesaret vermiştir.

İbnu's-Salâh, Mantık'm tümünün kötü olduğunu kabul ediyor ve şöyle diyor:

«Mantık felsefeye giriştir. Şerre giriş ise yine serdir. Onu Öğrenmek ve öğ­retmekle meşgul olmak, Şâri'nin mubah kıldığı hususlardan değildir. Sahabe, ta­biûn, müçtehid imamlar, selef-i sâlih ve onlara uyanlardan hiç kimse onu mu­bah saymamıştır.»

İslâmî ilimlerde, felsefî ve mantıkî terimler kullanma konusunda şöy-îe diyor:

«Bu, çirkin münkerattan ve sonradan uydurulmuş yamalardandır. Şer'î hü­kümler konusunda Mantık'a asla ihtiyaç yoktur. Mantıkçının, Mantık ilminde, ta­rif ve burhan konusundaki iddiaları saçmalıktır, Allah' Taalâ, her doğru düşünce sâhibini ve özellikle şer'î İlimler nazariyelerinin hizmetçilerini bunlardan müs­tağni kılmıştır. Şeriat ve onun ilimleri tamamlanmıştır. Âlimleri, hakikatlerinin ve inceliklerinin deryasına Mantık, Felsefe ve filozoflar olmadan dalmışlardı*. J? kendisinin. Mantık ve Felsefe'yle umduğu bir fayda sağlamak için ilgilen­diğini iddia ederse, O'nu şeytan aldatmıştır.»[37]

259- İbn-i Teymiyye, şüphesiz, İbnu's-Salâh'm fetvasını kabul edi­yor. Gazzalî'nin el-Mustasfâ girişinde ilimlerin tümünün    ölçüsü    olarak

Mantık'ı kabul etmesinin âiimlerce çirkin görüiüşünü naklediyor ve şöyle diyor:

«Tanınan cedelcilerden, Bağdat Nizamiye Medresesi'nİn müderrisi Yusuf ed-Dımaşkî'den nakledildiğine göre, o bu görüşü kabul etmez ve şöyle derdi: «Ebu Bekr, Ömer, filanca, filanca... yani aydınlık ve kesin bilgisi büyük o mutlu in­sanlar, bu girişi ve onun sebeplerini tanımamışlardır.» Şeyh Ebu Amr şöyle de­di -ki ben bu konuda Kitabu'I-îmtâ ve'l- Muânese'nin yazarı Ebu Hayyan et-Tev-hidî'nin naklettiği hususu zikrettim-: Vezir İbnu'l-Furât'ın Bağdat'taki meclisin­de seçkin kimseler, kelâmcı ve diğer gruplardan çeşitli kişiler biraraya geldi, Mecliste hıristiyan filozof Matta da vardı. Vezir «Hakk't batıldan, hücceti şüphe­den, şekki yakinden ayırıp bilmek için Mantık'tan başka yol yoktur.» görüşünde olan Matta ile tartışmak İçin aranızdan birinin ortaya çıkmasını istiyorum» de­di. Faziletli bir kişi olan Ebu Sâid es-Seyrâfî ortaya çıktı ve karşısındakini ikna edene kadar onunla tartıştı.»[38]

Böylece, İbn-i Teymiyye'nin Mantık ilmine —daha önceki âlimlerin gö­rüşlerine bağlanarak ve Mantık'ı Yunancadan Arapçaya çeviren kimsenin onu savunmasından dolayı— hücum ettiğini görüyoruz. O bu konuda şu­na inanıyor: Filozofların ve kelâmcıİarın izlediği ve sonradan Gazzalî tara­fından bütün dinî ilimler için genelleştirilen mantıkî usullerden dolayı âlimler Kur'ân delillerinde kusur aradılar. Onların bu görüşleri, tevhid de­lilleri ve burhan-i yakîn konusunda sahâbinin bilgisiz oldukları sonucuna götürür. Halbuki onlar, bu konuda sadece zanna dayanarak hüküm vermiş oluyorlar.[39]                                                                                 

 

İbn-i Teymiyye'nin Naklettiği Mantık Tartışması:

 

260- Ebu Saîd es-Seyrâfî ile Matta b. Yunus arasında geçen ve İbn-İ Teymiyye'nin işaret ettiği tartışmadan iktibas yapmak güzel olacak sanı­yorum. Bu münazara, tam olarak Ebu Hayyân et-Tevhidî'nin Kitabu'J-İmtâ ve'l-Muânese adlı eserinde vardır. Münakaşa, Matta'nın Mantık ilminin ga­yesini açıklamasıyla başlar.

Matta; «Mantık, kendisiyle, gerçek sözün zayıf sözden, bozuk mananın doğ­rusundan bir ölçü gibi ayirdedilerek bilinebildiği söz vasıtalarından birisidir. Ben, Mantık vasıtası iîe tam olanı eksikten, değerli olanı değersizden ayırıp bilirim.

Ebu Saîd:

— Hata ediyorsun. Çünkü, gerçe?: söz zayıfından, alışılmış ibare ve nahiv ku­rallarıyla ayırdedilir. Nitekim, biz Arapça konuşuyorduk... Bozuk mana doğru­sundan akıl vasıtasıyla ayırdedilir. Biz, akıl vasıtasıyla araştırırken, farzet ki, tam olanı eksik olandan ölçü (vezin) metoduyla ayırdın. Pekiyi, Öîçülen şeyin hangisinin demir veya altın yahut da sarı  bakır olduğunu nereden bileceksin?

Senin, Ölçüyü bildikten sonra, ölçülen şeyin cevherinin, kıymetinin ve sayması uzayacak diğer sıfatlarının bilgisine muhtaç olduğunu görüyorum. Buna göre gü­vendiğin ölçünün sana bîr yaran olmamıştır. Onun gerçekleştirilmesinde, senin gayretin, bir tek yönden az bir fayda sağlamıştır.

Felsefe, hikmet ve bilinen bedihiyâtta Yunanlıların üstünlüğü etrafındaki tartışmadan sonra Ebu Saîd şöyle dedi:

__Mantık'ı ortaya koyan, Yunanlıların hepsi değil, onlardan sadece bir kişi­dir. O da kendisinden önceki kişiden almıştır, tıpkı kendisinden sonra gelenler ondan aldığı gibi. O, halkın çoğuna, büyük kalabalığa hüccet değildir ve kendi­sine o halktan ve başkalarından muhalefet edenler vardır. Bununla birlikte, re'y, nazar, bahs, soru ve cevap konusundaki ihtilâf asıldır ve fıtrîdir. Birisinin, bu ihtilâfı kaldıran, azaltan veya onda bir tesir bırakan bir şey getirmesi nasıl caiz olur? Ne yazık ki bu imkânsızdır. Âlem, onun Mantık'ı ortaya çıkarmasından son­ra da Mantık'tan önceki hali üzere kalmıştır. Güç yetirilmeyen bir şeyden do­layı kendine teselli ara. Çünkü, o fıtrata ve tabiatlcre.kapalıdır.»

Bu konuda yine şöyle diyor:

— Sana şöyle diyen birinin halini anlat bakalım; «Benim halim, Mantık İl­minin mucidi ortaya çıkmadan önceki bir kavmin hali gibidir. Gerçekleri bil­me, onları düşünme ve araştırma konularında onlar gibi bakıyor ve onlar gibi düşünüyorum. Çünkü, dili geldiği şekliyle biliyorum. Onun mefhumlarım, karine ve görüş, mukayese ve içtihad ile araştırdım.» Bu kimseye ne dersin? Şöyle der misin? O bu varlıkları senin bildiğin metod üzere bilmediği için, bu hüküm ve bu durum onun hakkında doğru değildir. Belki sen, seni tenkid etmesine sevi­nirsin. Bâtıl üzere olması, hak üzere de olsa, ona yaptığın baskı dolayısıyla se­ni daha çok sevindirir.»

Lisanla ilgili meseleler üzerinde yapılan tartışmadan sonra Ebu Said şöyle diyor;

«— Şöyle konuşan birisini dinledim: «Kitabu'l-Burhân'a olan ihtiyaç gerçek­ten önemlidir. Eğer dediği gibiyse, neden bu kitaptan önceki kitaplarla zaman bağım koparmıştır? Eğer delil, Burhan'dan öncesi için önemliyse, ondan sonrası İçin de önemlidir. Böyle değilse, kendisine ihtiyaç olmayan ve kendisinden müs­tağni olunabilen bu kitap niçin yazılmıştır? O, ancak, sîzi bilgisizce meşgul et­meyi, aziz olduğunuz halde sizi zelil kılmayı, sizin cins, nev'i, hassa, fasıl, araz, şahs terimleriyle ilgilenmekten korkmanızı ve yine heliyye[40]  , eyniyye, key-nyye, zâtiyye, aradıyye, heyuliyye, suriyye, eysiyye [41]ve leysiyye terimleriyle konuşmanızı istiyor. (Daha da ileri giderek kibirleniyor ve biz sihir getirdik di­yorsunuz.)... Bütün bunların hepsi hurafe, bâtıl, saçma ve karışık şeylerdir. îyi bir akıl, düşünce ve isabetli görüş sahibi, gönlü aydın kimse Allah'ın yardımıyla, fazlıyla ve zihin açıklığıyla bütün bunlardan müstağni olur. înce düşünce, görüş isabetliliği ve gönül aydınlığı, Allah'ın bağışlarından ve kıymetli lütuflarmdandır. Bunları kullarından dilediği kimselere bahşeder. Mantık konusunu uzatmanızı bir türlü anlayamıyorum.»

Ebu Saîd devam ediyor: «Çekişmeli kimseleri, Mantık sayesinde haklı-haksız diye ayirdedebildiniz mi? İki kişi arasındaki ihtilâfı kaldırdınız mı? Mantık'ın kuvveti ve deliliyle, Allah'ın üçün üçüncüsü olduğuna İnanıyor musun?»

Ebu Saîd es-Seyrâfî [42] işte bu şekilde Mantik'ı tenkide ve onun zayıf ol­duğunu açıklamaya beliğ ibare ve tutarlı gerekçeler kullanarak devam edi-yor.»

261- İbn-i Teymiyye'nin işaret ettiği bu tartışma da [43] şüphesiz gerçekleri açıkiamada  Mantık'ın yararlarının zayıf olduğunu ispata yöne­liktir.  Bu münazara, âlimler arasında  Mantık'ın  böyle fikrî  mertebesinin bulunmasını caiz görmez. Mantık'tan sonra filozoflar bulunacağı gibi, var­lık konusunda Mantık'tan önce de âlimler ve filozoflar var olmuş, haki­katleri tesbit etmiş ve onlar hakkında görüş    açıklamışlardır.    Mantık'ın meyvesi, insanlar arasındaki ihtilâfları ortadan kaldırmak olmakla birlikte, âlimler arasında ihtilâf, Mantık'tan önce olduğu gibi, ondan sonra da ka­bul edilen bir hakikattir. Rabbinin merhamet ettikleri hariç, insanlar dai­ma ihtilâf içindedirler. Eğer, Mantık, ihtilâfı ortadan kaldıran bir araç ise, bu muhtelif fırkalar ve birbirine zıt ekoller ve biri diğerini yıkan mezhep­ler niçin vardır?

Sonra, Mantık, istidlali (delil getirmeyi) ölçer, delil meydana getir­mez. O, delilin kendisini kıyas eder, fakat icad etmez. Âlet ilimlerinin hep­si bunun gibidir. Aruz ilmi, şiirin kendisini arttırmaz ve şaire mana ve yapıdan bir bölüm vermez. Beyanı tenkid ilimleri (belagat, retorik) güzel ve tesirli sözün mertebelerini ve güzelliğinin sırlarını ölçer, güzel ve te­sirli sözün ifade tarzlarına ve üstün şekilleriyle konuşana yardım etmez. Ölçüyü belirleyen, düşünce sözleri ölçen ilimlerin tümü böyledir.

Ebu Sa'îd, Matta b. Yunus'la yaptığı tartışmada işte bu noktaya yö­nelmiştir.[44]

 

Mantığın Gerekmezliği:

 

262- İbn-i Teymiyye, Mantık'a bu yönden de hücum ediyor. O'nun pratik veya teorik olarak bir faydası olmadığını ortaya    koyuyor. Ne dinî ilimlerde ve ne de diğer  ilimlerde, herhangi  bir dalda bilgi edinmiş ve Mantık ilminde yardım görerek önder olmuş hiç kimseyi yeryüzünde bula­mayacağımızı belirtiyor. Tabibler, mühendisler,    matematikçiler, kâtipler, ve başkaları kendi ilim ve sanatlarında yaptıkları çalışmaları Mantık İlmin­den yararlanmaksızın gerçekleştiriyorlar. İslâm'da nahiv, aruz, fıkıh, fıkıh usûlü ve diğer ilimler tasnif edilmiş, fakat, bu ilimlerde «İmam» olmuş kimselerden, mantık İlmine iltifat eden herhangi biri bulunmamıştır. Ak­sine bu imamların hepsi, Yunan Mantıki'nın tanınmasından daha önceleri yaşamışlardır[45].

İbn-İ Teymiyye şöyle diyor:

«Sırf peygamberlerden miras kalan ilimlerde ehliyeti olanların, Mantık ilmi­ne iltifat ettiklerinin zannedilmesi büyük hata olur.  Uç asır boyunca, insanlar için çıkarılmış  en hayırlı  ümmet  olan  bu  ümmetten  Mantık'a iltifat eden  veya meyleden yoktur. Onlar, ilmi tahkik ve kemâlde kimsenin erişemeyeceği en üst noktada olmakla birlikte, insanların en derin  âlimi, en az zorluk çıkaranları  ve ve iyi  kalblileriydi. Onlar dışındakilerin, üzerinde  konuştukları  iki  söz  arasında, saç bitimi ile ayak arasından daha büyük  Eark  görürsün. Hatta araştırma neti­cesi  gördüğümüz  odur  ki, ilimlerde, bu bilgi   sahaları   mensuplarından  halis ni­yetli olanlar, insanlar arasında en çok şüphe ve sarsıntı içinde, ilim ve sağlam. lığı  açısından en alt seviyede ve  yine  insanların  sağlam  bilgiyi gerçekleştirmek­ten en  uzak olanlarıdır. Her ne  kadar, bu   kişiler arasında bazan  ilimden  bir şeyler elde etmiş olanlar varsa da bu  Mantık'tan  dolayı  değil, üzerinde düşünü­len  madde ve delillerin, zihin ve anlayışının sıhhatinden duiayıdır. Bilâkis, sahih ilimlere   Mantik'ı   karıştırmak,   ifadeyi  uzatır,   gayeye   işareti   uzaklaştırır.   îlme yakın olanı uzak, kolayı zor kılar. Bundan dolayı, hilaf, cedel, kelâm, fıkıh, usulü ve diğer İlimlere Mantik'ı sokan kimse, az bir ilim ve araştırmaya rağmen, bu­nunla ancak sözü uzatmış ve parçalayarak araya bir şeyler sokuşturmuş olur.»[46]

263- ibn-i Teymiyye, insana bir yarar sağlamadığını, insanların doğ­ru bir düşünce ifadeyle gerçeklere onsuz ulaştığını, Mantık metodunu İz­leyenlerin —bir fayda sağlamaksızın— sözü parçaladıklarım açıklayarak, Mantık ilmini yıkmakla yetinmez. Bilâkis, onu yok etmeye yönelir. Kaide­lerinden bir yapı kurarak, Mantık'ın dayandığı temellerin (prensiplerin) za­yıf olduğunu ve o temellerin bizatihi sağiam olmadığını ispata çalışır. Bu konuda şunları söylüyor:

«Onların Mantik'ı, tarih ve çeşitleri konusundaki sözler üzerine kurdukları. m biliyorum. Bu konuda; «Çünkü ilim ya tasavvur ya da tasdiktir. Kendisiyle tasavvurun elde edildiği yol «had» (tarif), tasdikin elde edildiği yol ise «kıyas» dır. Bize göre, kelâm, ikisi olumsuz, ikisi olumlu dört makamdır.» görüşünü belir­tirler. Belirttikleri ilk iki makamın birincisi, talep edilen tasavvura tarif yoluyla ikincisi ise talep edilen tasdike kıyas yoluyla ulaşılmasıdır. Son ikisi, tarihin, ta­savvurları bilmeyi ve tavsif edilmiş burhanî tasdikatı bilmeyi ifade etmesidir. Olumsuz iki makam, tasavvur ve tasdike ulaştırmada Mantıkçıların dışındakile­rin izledikleri yollan reddeder. Olumlu iki makam ise, yalnızca Mantıkçıların iz­lediği iki yolun tasavvur ve tasdike götürdüklerini ispat eder.»[47]

Kur'ân'da akidenin beyanı, her yönden ihbarî beyan değildir. Aksine, onda kesin bilgi doğuracak deliller vardır. Yine, Kur'ân'da, düşünmeye, akılların kâinata yöneltilmesi ve o kâinatın mürîd ve âlim (dileyen ve bi­len) yaratıcıya delâletini öğrenmeye teşvik edilmesi de yer alır. Seief-I Sâlihîn onda, sahih bir tasdike götüren deliller buldu. Diğer dînlerden olup, İslâm'ı din olarak seçmiş âlim ve hakimlerin çoğunluğunda da du­rum böyledir. Onlar, Kur'ân'da, istidlal konusunda veya delillerinde ihti-malî olma şeklinde bir kusur görmemişler, Kur'ân'a inanmışlardır.

İbn-i Teymiyye'nîn bu makamda söylediği şu sözler ne kadar güzeldir.

«Bilip bilmediğini anlama konusunda, kişinin başvuracağı yer, kendisini âlim görüp görmemesidir. Bundan dolayı, ilmi inkâr edenlere karşı, biz, kendimizi bil­gili bulmamızı delil gösteririz. Nitekim, mütevatir haberleri inkâr edenlere kar­şı, o konuda kendimizi bilgili görmemizi veya duyularımızla idrak ettiğimiz bil­gi ve kat'iyet gibi kesin bilgimizi delil getiririz... îlim ifade eden bir delile iti­bar eden bir kimse, tıpkı kendisini sesleri dinleme arasında işiten, güneşi, ayı ve diğerlerini görme sırasında gören biri olarak değerlendirmesi, gibi, o delilin bil­gisiyle birlikte kendisini bilgili görür. Allah'ın (C.C.) sebepleri yaratmasıyla id­rakler ve hareketlerin meydana gelmesi gibi, ilim de nefiste meydana gelir.»[48]

264- Selef,  iman etmiştir. Çünkü, onlar, Kur'ân'da ispat edici de­liller bulmuşlar ve nefislerinde imanı hissetmişlerdir. İnsanlar her çağda iman ederler, çünkü Kur'ân'da İslâm akidesinin    açıklaması ve delillerin bulunduğu, bu konuda kesin bilgi isteyene, heves ve sapıklığın bulaşma­dığı gerçeği  arzulayana yeterli olduğu noktalarında katıldığımız takdirde, Razî'nin  Nihayetu'l-Ukûl  adlı  kitabında yer alan:     «Usul     meselelerinde sem'iyyat ile İstidlalde bulunmak, hiçbir durumda mümkün değildir. Çün­kü, bunlarla istidlal etmek, zannî mukaddimelere ve akl' muarızın kaldı­rılmasına bağlıdır. Muarızın  ortadan   kaldırılmasıyla  bilgi edinmek müm­kün değildir. Çünkü, aynı konuda Kur'ân'm delâlet ettiği bir hususa muarız olan aklî bir delilin bulunması mümkündür.» şeklindeki açıklamasına katıl­mıyoruz, demektir.

265- Fahruddin Razî'nin bu görüşüne,   katılmayışımızın, üç sebebi vardır:

1) Kur'ân, itikadı meselelerde sadece haber vermemiş, bilâkis ha­berin yanıbaşında uygun delili de getirmiştir. Onun apaçık âyetleri, tefek­küre, kâinata ve onda bulunan güzelliğe ve sağlamlığa yöneltmektedir Tevhide delâlet eden her âyette düşünceyi, kevnî hakikatlere çeviren emirler de vardır. Kur'ân'da bulunanlar, sadece haber değildir, bilâkis basiret­li bir düşünce için dosdoğru aklî delildir.

2) O, Kur'ân'ın getirdiği ve ortaya koyduğu delile karşı olabilecek aklî bir delilin bulunabileceğini, ihtimalin olduğu yerde ise istidlalin hü­kümsüz kalacağını düşünüyor. Bu garip bir düşüncedir. Çünkü Kur'ân, bir sonuca götüren delil getirdiğinde, bir munakız (aykırı durum) meydana ge-. iinceye kadar o munakızı var sayamayız. Aksi takdirde, her ne kadar akıl­ların ve apaçık gerçeklerin zuhurundan çıkarılmışsa da, kendisini bozacak bir muarızın bulunması İhtimalinden dolayı, her delilin reddedilmesi doğru olurdu. Çünkü, munakızın bulunma ihtimali, Kur'ân delillerine karşı olabil­diği gibi, onun dışındakilere karşı da olabilir.

«Filozof ve benzerlerinin belirttiği deliller, akıldan kaynaklanmaktadır. Her delil, kendini nakzedecek delili, bizatihi kendinde taşır.»

denebilir. Nitekim, böyle bir fikir ileri sürülmüştür. Bu varsayımın, niçin, Kur'ân'ın âyetlerinde farzedilmediğini bilmiyoruz. Çünkü Kur'ân delilleri, düşünceleri tabiatın gerçeklerine çeviriyor. Halbukî, bu durum, munakızın bulunma ihtimalini veya en azından kendine delili bulunan munakız ihti­malini bertaraf eder. Bu da kesin kanaat ve bilgi konusunda yeterlidir.

3) Razî ilahiyat konusunda aklî delillere tam olarak inanıyor. Âlim­ler ve hakîmler arasında tartışma konusu olmakla beraber. Matematik kafi deliller ve bunlarla ilgili olanlar, şüphe kaldırmayacak kesinlik ve kat'iyet meydana getirdikleri aklî apaçık gerçeklerdendir. Çünkü, bunlar, aslî eşit­liği açıklayan bedihiyyat üzerine kurulmuşlardır. Bir eşitin eşiti, birinciyle eşit olur. Onlar, fikrî dizilişlerinde daima bu sonuca ulaşırlar. Her ne ka­dar duyulara (müdrekâta) bağlı iseler de, daima fikrî eşitlik prensibine varırlar.

Fakat, tabiat ilimleriyle ilgili olan deliller, filozoflara göre zan doğu­rur. Çünkü, onların esası istikradır (tümevarım). Oysa, istikra, bazan ek­sik olabilir.

266- İlahiyatla ilgili delillerin durumu hakkında, araştırmacılar ih­tilâf etmişlerdir. Muhakkıklar şu görüştedir: O deliller, bizatihî tam bir ke­sinlik meydana getirmezler. Fakat', onların benzeşmesi ve çokluğuyla ba­ kesin kanaat ve bilgi meydana gelebilir.[49]

Razî, akaidi ispat konusunda, Kur'ân'ı ve delillerini güvenilmez, sem'î delil olarak kabul edip bir yana bırakınca, kesin kanaat ve bilgi, yerini akılların gafletlerine ve anlayışların yanlışlıklarına bıraktı. Halbuki, bu, İbn-i Teymiyye'nin kaçındığı bir husustur.

267- Öyleyse, biz, bu konumda müslümanın bakış açısından Razi'ye katılmıyoruz. Çünkü, müslümanın, akidesini öğrenmek için Kur'ân'dan baş­ka bir şeye başvurması caiz değildir. Çünkü saf akidenin bilgisi, Kur'ân'-dadır. Akıllar O'nu idrak ve anlamaya çalışırlar. Kur'ân'da bize karışık gelenleri —eğer te'vil ve tefsirin sebepleri varsa— te'vil ve tefsir ede riz. Tevile götüren sebepler, akılların arzularından değii, vahyin getirdikle-rindendir.

Fakat, akıllar, duraklayıp, Kuran ilminin ötesinde bir ilim istemezler mi? Müslüman olmayan bir kimsenin, Kur'ân'ın hükümleri konusunda, onun delilleri dışında başka delil bulunmaksızın ikna edilmeleri mümkün değil midir? Biz ikinci soruyu, birincisine dehazırhk olacağı için, öncelikle ce­vaplandıracağız. Gayr-i müslimler iki guruptur. Bir grubu, gerçekten baş­ka bir şey aramazlar. Bu gurup için Kuran'da hidayet vardır. Çünkü, on­larla gerçeği idrak etmek arasında sadece «doğru yolu bilme» engeli var­dır. Çünkü, Kur'ân'da, gerçeği bulmak için, ispat edici açıklama ve doğru yola ulaştırıcı karakterdeki âyetlerle, doğru yolun belirtilmesi ve gerçek yolun gösterilmesi vardır. Hz. Peygamber (S.A.V.J'in ashabından olan selef-i sâlih, Kur'ân'ın bizzat kendisinin hak olduğunu bildikleri için iman etti­ler. Ne felsefî ispat ve ne de burhanı kıyas vardı. Bilâkis, orada gerçek olduğuna dair sarih delillerde bulunan bir apaçıklık sözkonusuydu. Müşrik­lerden inkâr edenler, O'nun delilindeki noksanlıktan dolayı değil, kalbleri-nin sapıklığı ve şehvet sebebiyle nefislerinin fesadından, O'nu inkâr et­mişlerdir. Onlardan gerçeği açık bir şekilde görenler de vardır. Fakat za­lim kibirlilik, onların iman etmelerini engelliyordu. Mucizelerin Allah (C.C.) tarafından olduğunu kalbleriyle yakinen bildikleri halde, nefislerine zu­lüm yaparak ve kibirlenerek bütün mucizeleri (açıktan) inkâr ettiler. «Ey Rasûiüm (S.A-V.): bak ki, müfsidlerin (kâfirlerin) akıbeti naşı! oldu? (Na­sıl boğulup gittiler)?» (Nemi, 27/14).

Gayr-i müslimlerin ikinci gurubu, bilerek inkâr etmiş, inatlaşmiş, hak­la batılı karıştırmış, sapmış ve sapıtniştır. Ne mücerred gerçek ve ne de apaçık âyetlerle hidâyet bulmuşlardır. İslâm için sadece bozgunculuk umar­lar ve sadece fesad ararlar. Onlara, Kur'ân'ın bizzat kendi delilleriyle okun­ması, kâinata yöneltilmeleri ve akıllara doğru gösteren apaçık âyetler kâ­fi gelmez, önlerine başka deliller ve kesin gerçek getirilmesidir. Onları bağlamak ve susturmak için, kendi yollarını tutmaya ve şayet başarabili-yorsa, Kur'ân'a bağlamak için, onlarla birlikte görüşlerini araştırmaya ve tartışmaya girişme için bir engel yoktur.

Şu halde, İslâm'ı savunmak, korumak ve en güze! şekilde mücadelede bulunmak için bazı ilimleri öğrenmenin caiz olduğunu kabul ediyoruz. Umu­lur ki, hidayet bulurlar ve hakka boyun eğerler. İçlerinde şüpheye düşü­rücü ve kötü ifadeler kullananlar olsa bile, kendi üslûplarının incelenmesi sonucunda onları susturacak ve  ağızlarını  bağlayacak hususlar bulunablir. Kendilerinin delilleriyle mücadele, onları imana götürmezse, de, şüp­hesiz bağlayıcı ve susturucu bir görev yapabilir.

268- Muhaliflerinden bir grup, İslâm'ı kendi haline bırakmaz. Bilâ­kis onun etrafında şüphe uyandırır. İşte, bunlarla mücadele etmek gere­kir. Bundan doiayı, geçmişte Mu'tezile, onlara meydan okumuştur. İslâm fetihleri başlayıp, insanlar bölük bölük, Allah'ın (C.C.) dinine girince, Ya­hudi, Hıristiyan ve Mecusilerden, İslâm'ı müslümanlara karşı ifsad etme­ye yeltenen bağnazlar ortaya çıktı. İslâm'ı tenkidde delil edinmek için, müslümanlar arasına İslâm'dan uzak fikirler sokuyorlar, zaman zaman O'­nun etrafında şüphe bulutları kaldırıyorlardı. Müslümanlardan birçok grup, bu fikirleri reddetmek üzere, meydana çıkmışlardır. Bu grupların en önem­lisi, zikrettiğimiz gibi Mu'tezile mezhebi olmuştur. Bu tarz istidlalde onlar çok mahirdiler. Başlarında Vâsıl bin Ata, Amr b. Ubeyd ve diğerleri var­dı. Daha sonra, Ebu'l-Huzeyl el-Allaf, Nazzam ve Câhız geldi.

İslâm ülkelerinin dört bir yanında, Yunan Sofistlerinin metodunu be­nimseyen, Sâlih b. Abdilkuddûs ve diğerleri gibi bir grup sofist mevcut olmuştur. Metodlarının esası gerçeklerden şüphedir. Bunlar lâedriyye (ag­nostisizm) ve indiyye (sübjektivizm)'dir. Bunlar, İslâm akidesinin birliğini parçalamak ve böylelikle İslâm'ı yıkmaya bir yol bulabilmek için fikirlerini müslümanlar arasında yayıyorlardı.

İşte bunun için, bu gruplara karşı silâha sarılmak gerekti. Nitekim, Yunan filozofları da, diyaloglarında Sokrat'ın ve Mantık'ında Aristo'nun yaptığı gibi, cedel ve tartışma, daha sonra istidlal konusundaki mantıkî bağ­lar yoluyla Yunan sofistlerine karşı savaş açtılar. Yunan filozoflarının sa­vaştığı silâhın kendisiyle savaşmak, müslümanlara bir görev haline gel­di. Bu yol denendi ve gerçekten faydalı da oldu.

Bu, Mu'tezile ve bu mücadelede onların yanında yer alanlar tarafından yerine getirildi. Sonra, Aristo Mantığı tercüme edildi. Bu faaliyet faydası­nı gösterdi  ve meyvesini verdi.

İşte bu, Mantik'ın faydasıdır. Mantık'ın faydası, birbiriyle mücadele edenler arasında gerçeğin ölçüsü olması ve istidlalin sahtesini açıklama­sıdır. O, tarifleri, mantıkî kıyasın şekilleri ve temsil nev'ileriyle, sözdeki yanlışlığı açıklar. Yanlış sözün, mantıki kıyas şeklinde ortaya konulması ve bütün cüzleriyle tariflerin bilinmeye çalışılması yeterlidir. Kötünün iyi­den ayrılıp ortaya çıkması için, mukaddimelerinde umum ve hususu tarif eder.

Geçmişte, Mantık, cedel, hakki batıla karıştırma ve kendisinde hiçbir hakikat olmayan şüpheler yayma gibi işler yayginlaşınca, çok olmayan şüpheler yayma gibi işler yayginlaşınca, çok kullanılır hale gelmiştir. Bu durumda, tıpkı muhtelif mezhep mensupları arasında itikadı ve fıkhî me­selelerde cedelin  yaygınlaştığı  sıradaki  gibi, gayesini de ulaştırıyordu.

Fakat, Mantık'in bir şey meydana getirmek için yegâne yol olması mümkün değildir. Çünkü, aklî neticeye ulaşma vasıtaları mantıkla sınırla­namaz. Mantık, bazan sağlam ölçü olabilir. Bununla beraber, o, sağlam, ilmî metodun tek yolu değildir. Salim fıtrat ve doğru akıl, meselelerin ara­sını birleştirmede, zıt konulan uyumlaştırmada Mantık'a ihtiyaç hissettir-meyebilir. Mantık bilmedikleri halde, ilmin çeşitli dallarında başarıya ulaş­mış ilk âlimleri tanıman, bu konuda sana yeterlidir. Sözgelimi, güzel bir düzen, bablara ayırma, tertip ve aklî tutarlılık görmen için. Mantık konu­sunda herhangi bir bilgisi olmayan İmam Şafiinİn Risalesini okuman ye­ter. Halbuki, o sırada Mantık, henüz daha tercüme edilmemiş veya en azın­dan yaygınlaşmamış ve çeşitli bölgelerin bilginleri onu kullanmamıştır.

269- Biz, bu incelemeyle, İbn-i Teymiyye'nin filozofları ve ayni şe­kilde İslâm'î inançların araştırılmasında ve incelenmesinde onların meto­dunu benimseyen bilginleri ve Mantık ilmini bütün ilimler için bir ölçü kılan Hüccetül İslâm Gazzali'yi de şiddetle tenkid ettiği sonucuna varıyo­ruz. İbn-i Teymiyye'ye göre, İslâm akidesini, ahkâmını ve bunlarla ilgili olanları, kısaca veya genişçe bilmek için Kur'ân ve O'nun açıklayıcısı sün­netten başka yol yoktur. Kendisi de bu İki yolda yürümüştür. Kur'ân'ın be­lirttiğini ve sünnetin açıkladığını aynen kabul etmiştir. Te'vili, tefsiri ve tahricinde, ancak ibarelerin izin verdiği ve Hz. Peygamber'den (S.A.V.) rivayet edilen hadislerin desteklediği ölçü dışında akla bir otorite tanıma­mıştır. Öyle ki, aklın normal olarak kabul edeceği şeylerden olduğunu bildiğinde ve hiçbir şekilde akla aykırı olmadığını ispat ettiğinde, onu hâ­kim ve şahit olarak kabul etmez, ancak nakli açıklayıcı ve pekiştirici ola­rak kabul eder. Red ve kabuİ konusunda, akla otorite tanımaksızın nakli akılla karşılaştırır.

Akâid konusundaki görüşlerini incelemeye, selefî görüşlerini incelen­mesiyle başlıyoruz. İleride vahdaniyet, sıfatlar, daha sonra yaratma konu­sunda vahdaniyet ve nihayet İbadetler konusunda vahdaniyet konusundan söz edeceğiz.[50]

 

Akaid

 

Allah'ın Birliği Ve Sıfatları

 

Allah'ın Birliğinin Manası:

 

270- Allah'ın birliği, İsiâm dininin belirleyici bir vasfıdır. Allah'ın (C.C.) birliğine inanmayan bir kimse müslüman olamaz. İslâm dininde Al­lah'ın birliği, herbiri O'nun hakikatinin bir parçası ve esası olan üç husu­sun bir arada bulunmasından doğar. Bu üç esas bulunmadıkça birlikten söz edilemez. Bu esaslar şunlardır:

1) Yaratıcının bir olması. Yüce Allah (C.C), yegâne yaratıcı ve var edicidir.

2) Kendisine ibadet olunanın «bir» olması. Burada kişi yalnız âlem­lerin Rabb'İne ibadet eder, ibadetinde Rabb'inden başka kimseyi ortak kıl­maz. Ne bir insana, ne bir taşa ve nede herhangi bir varlığa Allah {C.C.) ile birlikte ibadet olunamaz. Bu hususu İslâm ile şirki birbirinden ayıran bir noktadır. Çünkü şirk bir've tek olan Allah (C.C.) ile birlikte bir başka varlığa ibadet etmektir. Binaenaleyh, herhangi  bir kimse  başka bir var­lığı ibadet derecesinde yüceltirse şirke  düşmüş olur. Bu  hususta hiçbir müslüman ihtilâf etmemiştir. Zaten bu husus ihtilâfa müsait de değildir. Çünkü yalnız Allah'a (C.C.) ibadet etmek İslâm'ın hakikatidir. Binaenaleyh, İslâm'ın hakikatına uymayan, O'nun ayırıcı vasfına sadık kalmayan bir kim se, müslüman sayılmaz.

Şu da bir gerçektir ki, bazı insanlar bir takım eşya ve şahıslara hür­mette aşırıya kaçmaktadırlar. Acaba, bu, Allah'ın (C.C.) yasak ettiği bir şirk midir? Yoksa günah olan bir fiil midir? Çünkü böyle bir fiil Allah'tan (C.C.) başkasına tapmaya, İslâm'ın takdis etmediği, bir şeyi takdis etme­ye sebep olmaktadır. İşte bu bakış açıları, evİiyayı takdis etmek, onların mezarlarını ziyaret etmek ve kendilerini Allah'a (C.C.) aracı kılmak gibi hususlarda İbn-i Teymiyye ile diğer ulema arasında ihtilâflara sebep- ol­muştur. İbn-i Teymiyye bu hususta sert bir tavır alıyor, bu nevi davranışları şayet tevhide mugayir değilse bile, tevhide mugayir bir noktaya gö­türücü davranışlar olarak görüyordu. O'na göre bu nev'i davranışlar Al­lah'ın (C.C.) şeriatında şirk olduğu veya şirke götürdüğü tarzında bir be­yana konu olmamış olsalar bile, bu takdirde dinde bir bid'at, Allah'ın (C.C.) dinine ve şer'ine bir ilâveden başka bir şey olamaz. Birinci ve ikinci esas­lar üzerindeki sözümüzü üçüncü esastan sonraya bırakalım.

3) Allah'ın (C.C.) zatının birliği: Allah Teala'nin (C.C.) bir benzeri yoktur. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'na mahsustur. O izzet ve hikmet sahibidir. Hiçbir şey O'na denk değildir. Yüce zatı bir olup diğer mahluklar gibi parçalardan meydana gelmez.[51]

 

Üzerinde İttifak Edilen Husus, Öz:

 

271- Allah'ın (C.C.) zatının bir oluşunu  bütün  rnüslümanlar kabu! ederler. Bu hususta ehl-i kıble arasında hiçbir ihtilaf yoktur, Allah'ın (C.C.) zatının birliği herhangi bir âlimin, bir fırkanın, felsefeye yakın veya uzak bir mezhebin kendisinde şüphe etmediği, dinin zorunlu olarak bilinen esas­ları mertebesindedir.[52]

 

Allah'ın Zatının Birliğinin Manası  Üzerinde Mezheplerin İhtilafı:

 

272- İslâm mezhepleri Allah'ın (C.C.) zatının birliği üzerinde ittifak etmelerine rağmen, Kur'ân'da-geçen ve insanların da vasıflandığı, kemâl sıfatlarıyla vasıflanması konusunda ihtilâf etmişlerdir. İbn-İ Teymiyye bu hususta şöyle demektedir:

«Tevhid, tenzih, teşbih ve tecsim lâfızları kelâm alimlerinin ve diğerlerinin bu terimlerin manalarında ihtilâf etmeleri yüzünden değişik manaları ifade eden kelimeler haline gelmişlerdir. Mezhepler bu kelimelerden birbirlerinden farklı ma­nalar anlamışlardır. Meselâ Mu'tezile ve diğerleri tevhid ve tenzih kelimelerinden, Allah'ın (C.C.) bütün sıfatlarını inkâr etmeyi, teşbih ve tecsim kelimelerinden ise o sıfatları kabul etmeyi anlamışlardır. Hatta onlara göre Allah'ın (C.C.) ahi-rette görüleceğini, ya da ilim sıfatının olduğunu kabul eden kimse mücessim (Al­lah'ı cisim kılan) bir kimsedir. Allah'ın (C.C.) sıfatlarım kabul eden pek çok mez­hep, tevhid ve tenzih kelimeleriyle haberi sıfatların [53]hepsini veya bir kıs­mını Allah'a isnad etmemeyi, tecsim ve teşbih İle de o sıfatları veya bir kısmı­nı zat-i ilâhiyye isnad etmeyi anlarlar. Allah'ın birliği konusunda Mu'tezile gibi davranan İslâm filozofları, Allah'ın (C.C.) selbî veya izafî ya da bunların birleş­mesi [54]halindeki sıfatlardan başka sıfatları olmadığını iddia ederken, ittihâ diyye de onu Allah'ın (C.C.) mutlak varlık olduğu tarzında telâkki ederler.»[55]

Görüldüğü  üzere   İbn-i  Teymiyye  tevhid (Allah'ın   birliği)  konusunda ileri sürülen  bütün görüşleri naklettikten sonra bütün  ulemanın Allah'ın (C.C.) birliğinin manası konusunda, Allah'ın (C.C.) bir benzeri bulunmadığı ve her şeyin yaratıcısının yalnız O olduğunda müttefik olduklarını bildiri­yor. Ne var ki, Tevhid  (Allah'ın (C.C.) birliği)  kelimesinin  müşterek bir lâfız olduğunu, bu özelliğin de asıl mana bakımından değil de tenzihde aşırılık bakımından olabileceğini İleri sürüyor. Meselâ İslâm filozofları ve Mu'tezile tenzihde aşırı davranmış, Cenab-ı Allah'ın aklın  İdrak edebile­ceği bir sıfatla muttasıf olmadığını iddia etmişlerdir. Onlara göre Allah'ın (C.C.) zatını tavsif ettiği, sıfatlar O'nun isimleridir. Allah'a (C.C.) bu sıfat­ları isnad etmek, O'nu hadis olan şeylere benzetmeden başka bir şey de­ğildir. Eş'âriler Allah'ın (C.C.) sıfatlarının bir kısmını kabul ederken bir kıs­mını da reddediyorlar. İttihadiyye olan Sofiyye ise Allah'ın (C.C.) mutlak bir varlık olduğunu, sadece O'nun varlığının mutİak varlık olduğunu savu­nurlar. Nitekim,. İbn-i Arabî Fusus'unda şöyle demektedir:

«O'nun varlığı, bizatihi vücudu, kâinatta var olan herhangi bir surete nis-bet edilmeksizin düşünüldüğü zaman ezelidir. Allah'ın (C.C.) muhtelif eşyanın su­retlerinde bulunan varlığı olarak da ezelî değildir.»[56]

Yani Allah (C.C.) zatında mutlak var olandır. Bütün alem ise O'nun varlığının suretleridir.

 Bu ihtilâflar Tekfir'i gerektirmez.

273- Çeşitli İslâm mezheplerinin Tevhid'den (Allah'ın birliği) ne an­ladıklarını nakleden İbn-i Teymiyye, bu anlayışlardan hiçbirinin selefin tevhid anlayışı olmadığı hükmünü verir. O'na göre her mezhebin din ola­rak takdim ettiği bu anlayışlardan hiçbiri selefin anlayışı değildir. Burada ibn-i Teymiyye'nin konuyla ilgili görüşünü zikretmeden önce şunu kayde­delim ki, ne İbn-i Teymiyye ve ne de herhangi bir kimse tevhid konusun­daki anlayışından ötürü Mu'tezile veya Eş'ariyye'yi tekfir etmemiştir. Bu kimselerin yalnız dalâlette olduklarına hükmedilmiştir. Çünkü bu İnsanlar Kur'ân'da mevcut olan hiçbir şeyi inkâr etmemiş, sadece te'vi! ve tefsir etmişlerdir. İbn-i Teymiyye bu mezhep uleması ve diğerlerinin görüşlerini er-Risaletü'd-Tedmuriyye adlı eserinde açıklamış, Allah'ın (C.C.} sıfatla­rını inkâr edenler hakkında şunları söylemiştir:

«Selef yolundan ayrılıp" sapanlar, kâfirler, müşrikler, ehl-i kitap, aynı görü-Şu paylaşan sabiiler, filozoflar, cehmiyye batini Karamita ve benzerleri Allah'ı (C.C.) seîbî sıfatlarla geniş bir şekilde tavsif ederler. Bunlar Allah (C.C.) için ha-Hçte hakikati olmayan, dış âlemde bulunması imkânsız olan ve ancak zihinlerde mevcut bulunan mutlak bir varlıktan başka bir varlık tanımazlar. Bu grupların ifadeleri Allah'ı inkâr ve mahlukâta benzetme sonucunu doğurur.  Çünkü bunlar,

Allah'ı mümtenî, ve cansızlara benzetiyor. O'nun isim ve sıfatlarını zatını inkâra götürecek tarzda inkâr ediyorlar. Meselâ bu gruplardan aşın olanlar Allah'ın (C.C.) birbirine zıt olan (nakizayn) şeylerle mevsuf olmadığını ileri sürerek, O'­nun ne var ne yok olduğunu, ne diri, ne de ölü olduğunu ve ne bilen ne de bil­meyen olduğunu kabul ederler. Bunlar Allah'ı (C.C.) bu sıfatlarla vasıflandırdık­ları takdirde O'nu sonradan var olanlara benzetmiş olacaklarını iddia ederek bir­birine zıt olan sıfatlan Allah'tan (C.C.) nefyederler. Bu ise kesinlikle akla aykırı, dır. Bunlar Allah'ın (C.C.) âyetlerini ve Rasûlullah'm (SAV.) sünnetini değiştir­miş, sakındıklarından daha kötü bir duruma düşmüşlerdir. Çünkü Allah'ı (C.C.) muhal olan şeylere benzetmişlerdir. Zira birbirine zıt olan iki şeyin birlikte bu­lunması gibi, bir anda, ikisinin de yok olması da muhaldir. Çünkü kesinlikle bi­linmektedir ki, mutlak varlık, zatının gereği olarak mevcudiyeti zorunlu olan, kendinden başka hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan kadim ve ezelî olan, hakkın­da hudus, (sonradan olma) ve yokluk sözkonusu olmayan bir mevcudu gerek­tirir. Bunlar zorunluluk, varlık veya varlığının başlangıcının olmaması bir yana, O'nu muhal olan bir varlıkla vasıflandirmişlardır.. îslâm filozofları ve onlara ya­kın düşünenler de bahsettiğimiz gruplara benzer bir tarzda davranmış, Allah'ı (C.C.) subutî sıfatları reddederek sadece selbî ve izafî sıfatlarla vasıflandırmış, zat-x ilâhi'nin itîak şartıyla mutlak olan bir varlık olduğunu savunmuşlardır. Ke­sinlikle bilinmektedir ki, böyle bir varlık ancak zihinde var olabilir ve dış alem­de mevcut olamaz. Bunlar kesin kaziyelere karşı inat etmiş, sıfatın mevsuftan, ilmin âlimden başka bîr şey olmadığını iddia etmişler, zarurî ilimleri inkâr ede-rek ilim kudret ve maişet arasında bir ayırım yapmamışlardır. Kelâmcılardan Mu'tezile ve onlar gibi düşünen bazı kimseler de bunlara yakın bir tutum içine girmişlerdir. Bunlar Allah'a (C.C.) isimleri isnad etmiş, fakat sıfatlan nefyetmiş­lerdir. Bir kısmı âlim, kadir, sem'i ve basir isimlerini birbiriyle eş anlamlı olan özel isimler olarak kabul ederken, bazılarıda Allah'ın (C.C.) ilim sıfatı olmaksı­zın bilen, kudret sıfatı olmaksızın güç yetişen işitme ve görme sıfatları olmak­sızın işiten ve gören olduğunu iddia etmiş ve gerekli sıfatları inkâr ederek sade. ce isimleri isnad etmişlerdir.»[57]

 

Dalâlet Ehli:

 

274- İbn-i Teymiyye'nin daha önce anlattığımız ve ilende nakledece­ğimiz gibi dalâletle suçladığı grupların sayısı beştir. Birinci grup Batınî-ler olup Karamîtâ da onlardan sayılır. Bunlar Allah'ın (C.C.) zihinlerde id­rak olunan fakat zihin dışında gerçekleşmeyen bir varlık olduğunu iddia eder, her türlü sıfatını inkâr ederler. Allah'ın (C.C.) zatını inkâra götürece­ği için bu görüş batıldır.

İkinci grup İslâm filozoflarıdır. Bunİar Allah'ın (C.C.) var olduğunu, kr-dem, muhalefetün lil havadis gibi selbî sıfatlarının bulunduğunu, O'nun alemlerin rabbi ve eşyanın yaratıcısı olduğunu kabul ederler.

Üçüncü grup ise İbn-î Arabi'nin tabileri olan İttihadiye'dir. Bunlar zat-i

ilâhî'nin mutlak var olan olduğunu varlığında ortaya çıkıp zahir olduğunu kabul ederler.                                                                               

Dördüncü grup Mu'teziledir. Bunlar selbî sıfatlar dışında Allah'ın (C-C.) diğer sıfatlarını İnkâr ederek bu hususta İslâm filozoflarına yaklaşırlar. Allah'ın [C.C.) mana sıfatlarını ve Kur'ân'da gelen sıfatları İnkâr ederler. Mu'tezile'ye göre Kur'ân'da gelen sıfatlar zat-i ilâhi'nin isimlerdir. Yani Allah Taaİa'nın mahlukat üzerindeki etkilerine göre farklılık arzeden seç­kin isimleridir.

Beşinci grup ise Eş'ariyye'dir. Bunlar selbî sıfatlan, ilim, İrade ve kudret gibi maânî, subutî sıfatları kabul ederl'er. Fakat bu noktadan ileri gitmez. Allah Taalayı Kur'ân'da geçen ve ibarelerinin ifade ettiği Arş üze­rine istiva ve tecellî gibi sıfatlarla vasıflandırmazlar.

275- Bütün bunları şöyle özetleyebiliriz: îbn-i Teymiyye bu çeşîtii gruplardan farklı, düşünmektedir. O, İslâm filozofları ve İttihadiyye'ye ta­mamen muhaliftir, onların hiçbir fikrine muvafık değildir.

İbn-i Teymiyye'nin Eş'ariyye ve Mu'tezile ile olan İhtilâfı ise cüz'i bir ihtilâftır. Çünkü Eş'ariyye ve Mu'tezile İbn-i Teymiyye gibi düşünür. Ne var ki, onlar bazı noktaları te'vil ederlerken, İbn-i Teymiyye te'vil etmi­yor. Nasslann zahir manası ile hükmediyor. Binaenaleyh, naslardan anla­dığı kadarıyla istiva vb. konularda her ikisine, Allah'a (C.C.) sıfatlan is­pat hususunda ise Mu'tezile'ye muhalefet ediyor.

Hakikat şudur ki, Mu'tezile Allah'ın (C.C.) birliğinden, O'nu mutlak olarak tenzih etmeyi anlamışlardır. Şimdi Makalatü'l-İslâmiyyin'den konuy­la ilgili olarak bir alıntı yapalım. Bu eserde şöyle demektedir:

«Allah birdir, tektir. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. îşitici ve görücüdür. Allah cisim, hayal, beden, suret, et, kan, kişi, cevher ve araz değildir. Renk, tad, koku, ısı, soğukluk, yaşlık, kuruluk, sıvılık, katılık, uzunluk, genişlik ve derinlik özelliği yoktur. O'nun için birleşme,  ayrılma, hareket etme ve durma söz konu­su olmaz. Sağı, solu, önü, arkası üstü ve altı da yoktur. O'nu bir mekân kuşa-tarnaz. Zamanla mukayyed değildir. Mahlukâtm sıfatlarıyla onlarm hudusuna de­lâlet eden herhangi bir sıfatla vasıflandırılamaz. Bir sınırı olmakla, bir ölçümü ol­makla, herhangi bir cihete gitmekle vasıflandırılamaz. Allah Taala sınırlı değil­dir. Baba ve evlât değildir. Hiçbir kudret O'nu  kuşatamaz, hiçbir engel O'na perde  olamaz.  Duyular O'nu idrak  edemez.  Allah (C.C.)  insanlara  benzetilemez. Yaratılmışlar O'na hiçbir surette benzemez. Allah (C.C.) için musibet ve hasta­lık sözkonusu olamaz. Akla gelen hayal edilen hiçbir şeye benzemez. Hadisat ve mahlukâttan önce ve ezelidir. Gözler onu göremez ve algılayamaz. Ezelden ebede kadar bilici ve güç yetiricîdir. Hayaller kavrayamaz, kulaklar işitemez. Şeydir fa­kat eşya gibi değildir. Bilici, güç yetirici ve diridir. Fakat kendisi dışındaki bilen, £üç yetiren ve diri olanlar gibi değildir. O'ndan başka kadim, O'ndan başka ilâh yoktur.  Mülkünde ortağı, idaresinde,  icad  ettiklerini  icad  etmede, yarattıklarını yaratmada herhangi bir yardımcısı yoktur. Maİilukâtı daha önce var olan bir numuneye göre yaratmamıştır. O'nun için herhangi bir şeyi yaratmak, diğerini yaratmaktan daha kolay veya zor değildir. O'nun için bir menfaat edinme ve zarar görme söz konusu olamaz. O'nun sevinç ve tad duyması, acı ve rahatsızlık duyması bahis mevzuu değildir. Sınırlı değildir, sona ermez. Yok olmaz, aciz ve eksikliğe düşmez. Kendine kadın ve oğul edinmekten münezzehtir.»[58]

 

İbn-i Teymiyye'ye Göre Selefin Vahdaniyet Anlayışı:

 

276- Buraya kadar İbn-i Teymiyye'nİn Mu'tezİle ve Eş'ariyye ile olan ihtilâfını nakletmiş bulunuyoruz. Şimdi İttihadiyye ve diğerleri hakkındaki görüşlerini Sofiyye hakkındaki bahsimize bırakarak, O'nun birçok vesile Üe açıklamış olduğu kendisinin ve selefin görüşünü nakletmeye çalışalım.

İbn-i Teymiyye selefin Allah'ın (C.C.) sıfatlan ve Kıır'ân'da varid olan güzel isimleri konusundaki görüşünün kesinlikle hak olduğunu, buna aykı­rı bir görüşün ise küfür ve şirk değilse de, en azından bir delâlet ve sa­pıklık olduğunu benimser.

İbn-i Teymiyye'ye göre Selef Allah'ı £C.C.) Kur'ân'ında kendisini tav­sif ettiği bütün sıfatlarla vasıflandırmaktadır. Allah (C.C.) Kur'ân'daki muh­kem âyetlerinde zatının sıfat ve isimlerini zikretmiştir.

Şöyle kî; «Allah'tan (C.C.) başka ilah yoktur. O diri, baki, ve ezelidir.» «De ki, Allah birdir, sameddir. Kendisi doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç­bir şey O'nun dengi olmamıştır.» «O çok bilen hikmetli olandır.» İşiten ve görendir. Bilen ve güç yet irendir. İzzet ve hikmet sahibidir. Bağışlayan, rahmet eden, şefkat edendir. Arş'ın sahibi ve yücedir. Dilediğini yapan­dır. İlk, son, açık, gizli olan, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arşa'a yükselen O'dur. Yere gireni ve oradan çıkanı gökten ineni ve oraya çıkanı bilir. O, siz nerede olursanız sizinle beraber olan, yaptığınız her şeyi görendir. «Bu onların Allah'ı (C.C.} kızdıracak oîan şey­leri yaptıkları ve O'nun razı olduğu şeylerden hoşlanmadıkları içindir. Bu­nun üzerine Allah (C.C.) onların emellerini sonuçsuz kıldı.» «İleride Allah bir mîllet getirir. Onlar Allah'ı (C.C.) severler, Allah da (C.C.) onları se­ver. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddet­lidirler.» «Allah onlardan, onlar da Allah'tan (C.C.) razı olurlar. Bu Rabb'in-den korkanlar içindir.» «Kim bir mü'mini kasden öldürürse O'nun cezası ebedî olarak cehennemdir. Allah (C.C) O'na gazap ve lanet eder.» «İnkâr edenlere de bağırılır: -Allah'ın (C.C.) size kızması sizin kendinize kızma­nızdan daha büyüktür. Zira siz imana çağrıldığınızda  inkâr ederdiniz.» «On­lar buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin biti­rilmesini bekliyorlar değil mi?» «Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, O'na ve arza isteyerek veya istemeyerek varlığa gelin dedi. Onlar da isteyerek geldik dediler.» «Allah Musa ile konuştu» «Biz O'na Tur'un sağ tarafından çağırdık ve O'nu kurtararak kendimize yekin kıldık,» «Allah o gün onlara çağırır ve der.» «O'nun işi bir şeyi olmasını istedi mi ona sa­dece 'ol' demektir, hemen oluverir.» «O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka tanrı yoktur, padişahtır, mukaddestir, selâm (esenlik veren), mü'min (gü­venlik veren), Müheymin, (gözetip koruyan) aziz (üstün, galip), Cebbar (istediğini zorla yaptıran)dır. O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yücelt­mektedirler.» «O, galip ve herşeyi hikmetiyle uyarınca yapandır.» Bu âyet­ler, ve benzerleri Allah'ın (C.C.) isim ve sıfatlarını ihtiva eden hadisler Ai-lah'in (C.C.) zat ve sıfatlarını tafsilatlı şekilde O'na hiçbir şeye benzet-meksizin açıklamaktadır. Bu nokta Allah'ın (C.C.) kullarını ilettiği doğru yol ve bütün peygamberlerin (S.A.V.) yoludur.[59]

277- İbn-i Teymiyye'ye göre selef Kur'ân ve hadiste Allah'a (C.C.) isnad edilen bütün sıfatlan kabul etmekte, Peygamber'in (S.A.V.) yoluna ve Kur'ân'ın nassina sadık kalarak Allah'ın (C.C.) bunlarla mevsuf olduğu­na iman etmenin vacip olduğunu benimsemektedir. Bu tutumda tenzihe ters düşen veya tevhide aykırı olan ya da Allah (C.C.) ile sonradan olanlar ara­sında bir benzeşmeyi gerektiren bir durum da yoktur. Çünkü'isim birliği vasıfta benzeşmeyi gerektirmez. Allah'ı (C.C.) tehsbbur sıfatı ile vasıf­landırdığımız zaman bunun manası O'nun bu sıfatının kullarının tahabbü-rü gibi olması değildir. Allah Taalâ (C.C.) kendi kendini gazap sıfatı ile vasıflandırdığı zaman da yaratılmışların gazabı gibi olmaz. O'nun sevme­si de böyledir. Yaratılmışların sevmesi gibi değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına lâyık tenzih ile, sonradan olanlarla benzeşmemek ile, O'nun benzeri hiçbir şeyin mevcut olmaması ile uyuşan sıfatlardır. O'nun zatı diğer zatlar gibi olmadığı gibi, aynı ismi taşısalar da sıfatları diğer sıfatlar gibi değildir. İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:

«Zorunlu olarak bilinmektedir ki, varlık âleminde; bir kendinden ve zorun­lu olarak var bir, kadim olan ve varlığı da yokluğu da mümkün olan sonradan var olan diye iki türlü varlık mevcuttur. Bunların her ikisi de vardır. Bu İki türün varlık ismini almış olmaları her ikisinin varlığının aynı olmasını gerek­tirmez. Onların her ikisi de kendine özgü bir varlığa sahiptirler. Genel bir isimde toplanmaları, özel ve kayıth olduğu zaman o ismin gereğinde birbirleri­ne benzemelerini gerektirmez. Meselâ Arş var olan bir şey olduğu gibi, Sivrisi­nek de var olan bir şeydir. Aklı olan hiçbir kimse bu iki nesnenin var olma ve şey olmada birleştikleri için, birbirlerinin aynı olduğunu ileri süremez.»[60]

Her şeyin varlığı kendine göre özellik kazandığı için, cansız bir nesnenin varlığı hayvanın varlığı, insanın varlığı gibi olmaz. Aynen bunun gibi varlığı zorunlu olanın varlığı, varlığı mümkün olanın varlığı gibi değildir. Burda müştereklik kayıtlı ve vaki olanda manasında değil, mutlak ve zihnî olan manasmdadir. Bunun gibi, Allah'ın (C.G.) sıfatları, mahluk olanların sıfatları ile aynı ismi aldığında, bu sıfatlar sonrsdan olanlara benzemek­ten münezzeh olan Allah'a (C.C.) isnad edildiği zaman O'nun zatına lâyık yüce zatı ve mutlak kemâli ile uyuşacak özel bir mana kazanır. Meselâ Allah (C.G.) yüce zatını İlim sıfatı i!e vasıflandırdığı zaman, bu ilim insan­ların ilmi gibi olmaz. O'nun zatına lâyık bir ilim olur. İbn-i Teymiyye buna işaretle şöyle demektedir:

«Allah (C.C.) kendi kendini «diri» olarak isimlendirmiş, «Alîah ki, O'ndan baş. ka Tanrı yoktur daima diri ve yarattıklarım koruyup yöneticidir.» buyurmuş, ba­zı yaratıklarını da diri olarak isimlendirmiş «Diriyi ölüden, ölüyü de diriden çı­karır» buyurmuştur. Burada geçen iki diri birbirinin benzeri değildir. Çünkü bi­rinci ayetteki «diri» kelimesi Allah'ın (C.C.) zatına mahsus bir isimdir. İkinci âyetteki «diri» kelimesi de yaratılmış olan dirinin kendine mahsus bir isimdir. Bu iki isim ancak mutlak oîarak kullanılıp birine özel olmaktan çıkarıldığı za­man aynı manaya gelirler. Mutlak olan diri hariçte mevcut değildir. «Diri» keli. mesi mutlak olarak zikredildiği zaman, akıl ondan bütün müslümanlarca anlaşı­lan manayı anîar.»

İbn-i Teymiyye'ye göre bu husus Kur'ân'da zikroîunan bütün sıfatlar İçin uygulanır, onlarla bazen insanlar da adlandırılırlar. Ancak bu takdirde iki isnadda isimler birbirinin benzeri olmaz. Meselâ .Allah Taalâ bilen ve halim olan sıfatlarıyla hem zatını hem de bazı kullarını tavsif ediyorsa, her iki halde de ilim ve bilim birbirinden ayrı özelliktedirler. Meselâ Ai-lah (C.C.} kendini işitme, görme, konuşma, şefkat etme, rahmet etme, mülk ve izzet sahibi olma, güçlü ve kahredici olma ile vasıflandırıyor. Son­ra aynı sıfatlarla kullarını da tavsif ediyor. Burada kuldaki sıfatlar Allah'­ın (C.C.) sıfatlarının benzeri değildir. Her taraftaki sıfatlar diğerinkinden ayrı hakikate sahiptir. Her iki sıfatın hakikati ayrı olduğuna göre Allah'ın (C.C.) sonradan var olan varlıklara benzemesi söz konusu olmaz, onlara benzememe ve noksanlıktan tenzihi devam eder.

278- İbn-i Teymiyye sonuç olarak Allah'ın (C.C.) Kür'ân'da zâtını vasıflandırdığı, Hz. Peygamberin (S.A.V.) sünnetinde O'nu tavsif ettiği bütün sıfatlarla, İbn-i Teymiyye'nin zikrettiği ve Allah'a fC.C.) İzafe olunan bütün fiil ve hallerle vasıflandıracağım kabul etmektedir. O'na göre bu isim sıfat fiil ve haller her ne kadar isim olarak insanların bildikieriyle ay­nı ise de, bunlardan Allah'a (C.C.) isnad olunanlar insanlarınkinden fark­lıdır. Bunlar Allah Taalâ'nm (C.C.) en üstün tenzihi ile uyuşur nitelik­tedir. Mu'tezileden biri Allah'ın (C.C.) zatı İle kaim bîr irade ve kelâm sıfatının olmadığını, çünkü bunların ancak, yaratılmışlarda bulunacağını îleri sürdüğü zaman O'na şöyle denir: Allah'ın (C.C.) muttasıf olduğu bu sı­fatlar sonradan olan varlıkların sıfatları gibi değildir. Buna göre Allah'a (C.C.) isnad olunan sevme, razı olma, vb. gibi sıfatlar için de aynı izahda bulunulur.

İbn-i Teymiyye bu telâkkisinin sonucu olarak Allah'a fC.C.) istiva el, vs. sıfatları isnad eder. Fakat bu isnadına şu açıkiamayı da yapar: Ancak bu sıfatlar Allah'ın (C.C.) zâtına lâyık olan, bizim onİarın hakikatlerini bil­mediğimiz, fakat kendilerine iman etmekle yükümlü olduğumuz sıfatlar­dır. İbn-i Teymiyye diğer sıfatları kabul edip de haberi sıfatları inkâr eden­lere de şöyle seslenir:

«Hayat, ilim ve kudret gibi bizde bir araz olan sıfatlar ile Allah'ı (C.C.) va­sıflandırdığı halde, el ve ayak gibi bir cüz'ü veya organı ifade eden sıfatları O'n­dan nefyedenler bu gibi, organların bizde duyularla müşahede edilen bir terkibi meydana getirdiği gibi, Allah'a isnadı halinde de O'nun alenen tasavvur olunan bir birleştirme ve tecsim (cisim) şekline sokmayı gerektireceğini ileri sürerler. Onlara şöyle denir: O halde bu sıfatları da bir terkibi, cüz'ü ve organlar olma­yıp Allah'a (C.C.) isnada mani olmayacak şekilde isnad ediniz.»[61]

Böylece İbn-i Teymiyye vasıf ve sonradan var olanlara benzemeyi do­ğurmayacak bir esastan hareket ederek fikir yürütmeye devam ediyor.

279- İbn-i Teymiyye bu konuda İki esası uygular:

1) Kur'ân ve sünnette varid olan bütün ilâhî sıfatları kabul etmek. Ibn-i Teymiyye bunları zahir manasıyla anlar, te'vil etmez. Bu zahir ma­naların aklen muhal olduğunu ve aklın verileriyle uyum sağlaması için Kur'ân ve Sünnetin getirdiklerinin aklın hükmüne boyun eğmesi gerektiği­ni düşünmez. O'na göre bu gibi konularada akla düşen en uygun şey, on­ları olduğu gibi kabullenmektedir.

2) Kur'ân ve Sünnetin zahirinin Allah'ı (C.C.) mahlukata benzetmeyi, O'nu bir cisim olarak kabul etmeyi gerektirmez. Çünkü Kur'ân ve Sünnet­te Allah'a (C.C.) sıfat olarak sabit olan manalar mahluk olanlar için sabit olanlar cinsinden değildir. Kur'ân ve Sünnetteki bu sıfatlar ve haller O'nun Yüce Zatına lâyık olan, O'nun tanzîh ve birliğine halel getirmeyen sıfat ve hallerdir. İki şey arasındaki isim benzerliği onların hakikatlarında ben­zeşmelerini gerektirmez. Dinin kabul etmediği, Aliah (C.C.) ile mahlukla­rın aynı isimdeki sıfatları almaları değil, bu sıfatlarının hakikatlarmın bir­birine benzemesidir. Allah Taalâ (C.C.) sıfatların hakikatları konusunda sonradan   var olanlara tamamen muhaliftir.

Yukarıdaki esaslardan hareket eden İbn-i Teymiyye Kur'ân ve Sünnet­te varid olan bütün sıfatlara inanır ve bu konuda şöyle der:

«Doğrusu, Allah'ın yolundan ayrılmayan imamların tutumudur. Bu da Allah'ın (C.C.) Kur'ân'da kendini ve Peygamber'inin (S.A.V.) de sünnetinde Allah'ı (C.C.) vasıflandırdığı bütün sıfatlar ile vasıflandınlması, Kur'an ve Sünnetin dışına çı-kılmamasıdır. Bu konuda ilim ve iman sahibi olan selefin yolundan gidilmelidir. Kur'ân ve Sünnette varid olan sıfat ve haller bazı şüphelerle inkâr olunamaz. Onlar görmemezlikten gelinemez. Kur'ân'm anlayışı terk olunamaz. Aksi halde Kur'ân tahrif edilmiş olur. Kur'ân âyetlerine uyulmamış olur. Kur'ân'm sadece hesabına gelen âyetlerine inanılmış olur.»[62]

280- Kuran ve Sünnette varid olan İlâhî sıfat ve halleri bir keyfiy-yet ve benzetmeye girmeden Allah'a (C.C.) isnad eden İbn-i Teymiyye Mü­cessime ve Müşebbihe'ye muhalefet ettiği gibi, bu haberi sıfatları inkâr edenlere de muhalefet etmektedir. Çünkü mücessime ve müşebbihe Al­lah'ın (C.C.) bir cisim olmasını ve yaratılmışlara benzemesini kabul etmiş­ler veyahut en azından bunları reddetmemişlerdir. Haşeviyye veya Müşeb­bihe ya da Mücessime bu konuda şöyle demişlerdir:

«Allah'ın (C.C.) bizimki gibi bir ilmi, bir gücü işitmesi ve görmesi vardır. Allah (C.C.) ahirette bir keyfiyyet ve sınır çerçevesinde görülür. O, Arş üzerinde oturur. Arş O'nun mekânıdır. Kur'ân'da varid olan ve Allah'a (C.C.) nisbet edi­len el, organ mahiyetinde bir el, yüz çehre manasında olan yüzdür. Allah (C.C.) hareket ve bir yerden ötekine intikal manasında nüzul eder (îner). O'nun Arş'a istivası, O'nun üstünde oturma ve O'na hulul etmesidir. Kur'ân konusunda ifrata giden bu kimseler bu konuda da şöyle derler: «Harfler, bunların üzerine yazıl­dığı cisimler ve mürekkepler, mushafın kapaklan arasında bulunan her şey ka­dim ve ezelidir.»[63]

İşte bunun içindir ki, İbn-i Teymiyye kendini sıfatların bütününü veya bir kısmını inkâr edenler ile mücessime arasında orta yoida görür, mezhe­bini ise mücessim ve müşebbih değii münezzih olarak kabul eder. Kendisi bu hususta şöyle demektedir:

«Selef mezhebi —O'na göre bu, aynı zamanda kendisinin de mezhebidir— sıfatlan inkâr (ta'til) ile Allah'ı (C.C.) yaratılmışlara benzetme (temsil) arasında­dır. Selef Allah'ın (C.C.) sıfatlarını, yaratıklarının sıfatlarına benzetmezler. Nite­kim O'nun zatını da mahlukların zatına benzetmezler. Allah'ın (C.C.) ve Rasulü'-nün O'nun zatını vasıflandırdıkları ilâhî sıfatları inkâr edip de güzel isimlerini, yüce sıfatlarını reddetmezler. Böylece Nassı tahrif etmekten, Allah'ın (C.C.) isim ve âyetlerini inkâr etmekten uzak dururlar.»[64]

281- Ne varki, mezhebinin selef mezhebi olduğunu açıklayan, teş­bih ve teesimi reddeden İbn-i Teymiyye'nin Allah'a (C.C.) üstte olma vasfı­nı isnad ettiğini de görüyoruz. Nass'ların zahirleriyle istidlal  ederek Allah'ın (C.C.) üstte olduğunu kabul eden İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:

«Allah'ın (C.C.) kitabı ve Rasülullah'm (S.A.V.) sünneti baştan sona kadar, sahabe ve Tabiinin (R.A.) çoğu sözleri ve diğer imamların sözleri ya nas veya za­hir olarak Allah'ın (C.C.) herşeyin üstünde olduğunu, Arş'm üstünde olduğunu ve semanın üstünde bulunduğunu ifade eden lâfızlarla doludur «İyi sözler O'na yükselir, salih amel ise O'nu yükseltir» «Ben seni Öldürecek ve bana yükseltece­ğim.» «Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz? Yoksa siz gökte olanın üzerinize taş yağdıran göndermeyeceğinden emin misiniz?» «Aksine Allah O'nu kendisine yükseltti.» «Sonra Arş'a istiva etti.» «Rahman Arş'a istiva etti.» gibi ayetler bunu ihtiva  etmektedir.

«Çok sayıda sahih ve hasen derecesinde hadis de Allah'ın (C.C.) üstte (yuka­rıda) olduğunu ispat eder. Rasülullah'm (S.A.V.) miraç hadisi, meleklerin Allah'ın (C.C.) katından inip yine O'nun katma yükselmelerini anlatan hadisler bunlardan birkaçıdır. Ayrıca Havariç ile ilgili bir hadis de şöyle demiştir: «Siz bana gü­venmiyorsunuz. Oysa gökte olan bana güveniyor. Sabah ve akşam ondan haber geliyor.»

İbn-i Teymiyye bu konudaki sözlerini şöyle tamamlamaktadır;

«Ne Kur'ân'da ne sünnette, ne selef, sahabe, Tabiin sözünde ve ne de bid'ât ve ihtilâf zamanına yetişen imamların sözlerinde nass ve zahir olarak buna ay­kırı bir kelime yoktur. Bunların hiçbiri Allah'ın (C.C.) gökte olmadığını, Arş'm üstünde olmadığını, O'nun her yerde olduğunu her yerin O'nun için bir olduğunu O'nun bu âlemin İçinde veya dışında bulunmadığını, âleme bitişik veya ondan ayrı olmadığım, O'na parmak vs. ile işaret olunayacağını ifade eden bir söz söylememişlerdir.[65]

İbn-i Teymiyye'yi Tenkid

 

282- İbn-i Teymîyye eksiksiz ve fazlasız böyle demektedir. Burada itiraf edelim ki, Allah'a (C.C.) parmakla işaret etme ile, O'nun gökte ol­masını kabul etme ve O'nun Arş'ın üstüne istiva etmesini kabul etme ile cisim, olma ve sonradan olanlara benzemekten mutlak olarak münezzeh olduğunu inanmak nasıl bağdaşır, aklımız almamaktadır.

Şüphesiz te'vil, inanç konularının İnsan aklınca kabulünü kolaylaştır­maktadır. İnsan ancak gücü dahilinde olanlarla mükellef kılınır. Her ne ka­dar İbn-i Teymiyye'nin aklı Allah'a hissi işaretle O'nun bir mekânda bu­lunmasının imkânsızlığını veya mutlak tenzihini kavrayabiliyorsa da, O'nun sözünü doğru kabul etsek bile, insanların aklının bu vüs'ate ulaşamayaca­ğı bir gerçektir.

Gariptir ki, İbn-i Teymiyye bir yandan bu nevi nassları te'vii edenlere veya en azından kendisinin İfadesiyle Allah'ın gökte oluşunu manevî yük­seklik olarak kabul ederek «Rızkınız ve size va'dol un an göktedir» âyetin­de ifadesini bulan ve hiçbir kimsenin erişemiyeceği rızkı, takdir etme ma­nasında anlayarak mecazî bir tefsirle tefsir edenlere son derece kızmak­tadır.

Ayni İbn-i Teymiyye bu konuda bu denli kızıp sert tenkitler yaparken aynı zamanda Cennetin nimetleri konusunda varid olan isimleri mecazi olarak anlamakta ve şöyle demektedir: «İbni .Abbas dünyadaki nimetler­le Cennettekiler arasında sadece isim benzerleri vardır, demiştir. Allah Taalâ (C.C.) ise Cennette şarap, süt, su ipek, altın ve gümüşün vb. mev­cut olduğunu haber vermiştir. Biz kesin olarak bilmekteyiz ki, Cennetteki o nimetlerin hakikati bu dünyadakilere benzer değildir. Aksine aralarında­ki benzerliğe rağmen birbirlerinden tamamen ayrıdırlar. Nitekim, «Onlara benzerleri getirilir» mealindeki âyette bir rivayete göre buna işaret edil­mektedir. Buna göre cennetteki nimetler bu dünyadakîlere benzemekle birlikte, onların misli değildirler. Sadece iki hakikatin ismi birbirine ben­zemektedir. Nitekim bu iki âlemi nimetlerinin hakikatleri de bazi nokta­lardan birbirine benzerler. Bize bu cisimler seslenildiği zaman biz o ha­kikatleri aralarındaki ortak noktadan anlarız. Ancak Cennetteki nimetle­rin burada dünyada iken idrak edemeyeceğimiz bazı özellikleri vardır. On­ların zatını veya her yönden benzerini idrak edemediğimiz için kendilerini de burada idrak edemeyiz.[66]

Eğer bu konu mecazi kabul ediyorsa O'nu sıfatlar konusunda da ge­çerli kılıp her türlü cismiyet anlayışını giderek ve nefse şüpheler gelme­sine mahal bırakmayacak bir yol takip edilmeli değilmiydi? İbn-i Teymiyye ise sıfatlar konusunda nasslara uyduğunu, muhkem şeriatte yalın aklı hakem kılmadığım İleri sürüyor.

Halbuki diyor, Rasulullah (S.A.V.) Allah'tan (C.C.) naklen «Cennette kullarım için onların daha önce gözlerinin, görmediği ve kulaklarının işit­mediği nimetler hazırladım» İbni- Abbas ise Hz. Muhammed (S.A.V.) dün­yadaki nimetleri ile Cennettekİİer arasında sadece biri İçin benzerliği ol­duğunu söylediğini rivayet ediyor. Binaenaleyh, burada mecaz olduğunu yine nass bildiriyor. Oysa sıfatlar meselesinde ne sahabeden, ne de Tabi-in'den lafzi hakikat manasından alıp mecaz manasına sarfetmeye işaret eden herhangi bir nass varid olmamıştır. Eğer akıl nassi kayıtlıyor, diye­cek olursak bu takdirde aklı nassa üstün kılmış oluruz. İbn-İ Teymiyye iş­te böyle mantık yürütüyor.

Ancak biz biliyoruz ki, sahabe bu konuda susmuş, te'vile karşı bir söz söylememiştir.  Her  ne  kadar  rivayet  olunan  lâfızlar tefvize  delâlet ediyorsa da, bunlar arasında Allah (C.C.) için bir yönü ispat eden de mev­cut değildir.

Öte yandan, İbn-i Teymiyye'nin naklettiği naslarda o derece açık bir mecaz vardır ki, adeta bir hakikat gibidir.

«İyi sözler O'na yükselir. Salih amel ise O'nu yükseltir.» ve «Sizin rızkınız ve size va'dolunan şey göktedir» mealindeki âyetlerde olduğu gibi.

Allah'ın (C.C.) gökte olduğunu dalâlet eden nass'Iarın bu bir kısmı ise bu hususu açık olarak değil, zimnen delalet etmektedir.

Hz. Peygamber'in (S.A.V.) veda hutbesinde Allahı'm sen şahid ol, de­diği zaman göğe işaret etmesinde olduğu gibi.[67]

 

İbn-i Teymiyye Ve İbn-i Cevzî:

 

283- Burada akla şöyle bir şey gelmektedir: Acaba İbn-i Teymiyye'­nin ortaya koyduğu bu akide gerçekten selef-i salihin'in akidesi miydi? Şüphesiz seleften İbn-i Teymiyye'nin söylediklerine benzer bazı ifadeleri naklolunmuştur. Ne varki, yine seleften, zımnen de olsa bu konuda me­cazî tefsiri kabul ettiğini en azından tam manasıyla sükut ettiğini göste­ren başka ibareler de naklolunmuştur.

İbn-i Teymiyye haberî sıfatlar mevzuundaki bu tavrını ortaya koyarken bu konuda ilk kişi değildi. Kendisinden önce başkaları O'nun tarzında ba­zı açıklamalar yapmıştı. Fakat bu açıklama İbn-i Teymiyye'ninki gibi güç lü ve açık değildi.

Nasçı fıkıh âlimi, İbn-i Cevzî İbn-i Teymiyye'den önce gelen selefîlere cevap verir ve nisbetleri sıfat kabul edip istiva vb. sıfat olarak anladıkla­rı, lâfızları zahir manasında telâki ettikleri için zannî delillerle akaid me­selelerini belirledikleri ve bu yolu selefin yolu olmadığını açıklayan İbn-İ Cevzî, bu kimseleri yedi tarzda yanıldıklarını söyler. Şöyleki:

«1) Haberleri sıfat haberleri olarak anlamışlardır. Oysa o haberler nisbet haberleridir. Allah'a (C.C.) nisbet edilen olmuştur, haberlerin hepsi sıfat değil­dir. Meselâ bir âyette «O'na ruhumdan üfledim» buyurmuştur. Oysa Allah'ın (C-C.) «ruh» diye bir sıfatı yoktur. Binaenaleyh nisbet haberlerini sıfat haberleri olarak anlayanlar bid'ât yapmışlardır.

2) Haberî sıfatları ihtiva eden hadisler için «bunlar Allah'tan (C.C.) başka bir  kimsenin  manasını   bilemediği   müteşabih  hadisler»   dedikten   sonra  «onları zahirine hamlederiz.» gibi bir söz sarfetmişlerdir.

3) Böylece Allah'a  (C.C.)  bazı  sıfatlar isnad etmişlerdir.  Oysa ilâhî sıfatlar, iâtı gibi ancak kati delillerle sabit olur.

4) Allah'a  (C.C.) sıfatlar isnat ederken «Allah  (C.C.)  dünya semasına iner» mealindeki meşhur hadisle «Rabbimi en güzel surette gördüm» mealindeki sahih olmayan hadisi aynı kefeye koymuşlardır.

5) Hz. Peygamber'e (S.A.V.) kadar varan merfû hadis ile sahabî veya tabiin­de duran mevkuf hadisi birbirinden ayırmamışlar, biriyle kabul ettiklerini diğe­riyle de kabul etmişlerdir.

6) Bazı lâfızları bir yerde te'vil ederken, bir başka yerde te'vil etmemişler. dir.  «Bana   yürüyerek  gelene ben  koşarak  gelirim»  mealindeki hadisi kudsideki «koşarak» gelme»yi «iman etme»  manasında  bir deyimdir,  tarzında te'vil  etmiş­lerdir.

7) Bu nevi hadisleri duyularla algılanabilecek şekilde anlamış, «zatı ile iner, zatı ile intikal eder» demişlerdir. Ne var ki, «bu iniş ve intikal bizim bildiğimiz iniş ve intikal gibi değildir,» diye bir ilâve ve mugalata yapmış, duyular ve akıl karşısında tavır almışlardır.[68]

İbn-i Cevzî hakkında, onların kendi tutumlarına dayanarak işte böyle diyor. O'na göre selef ne kadar teşbihten kaçmaya, çalışırsa çalışsın, bundan kurtulamamıştır. İbn-i Cevzî'den bir asırdan fazla bir zaman son­ra, yaşayan İbn-i Teymiyye ise bu hususta şöyle demiştir:

«Haberi sıfatlarda mahlukların ki ile sadece bir isim ortaklığı vardır; bun­lar aynı hakikate sahip değildirler. Görülüyor ki, bunlar meselâ «istiva'yi lâfzın zahiri ile tefsir etseler «oturma» sıfatı doğar ki bu durumda Allah'ın (C.C.) cisim olması kaçınılmaz olur. Aynı kelimeyi hislerimizle algıladıklarımızdan başka bir oturma ile tefsir etseler, bu defa da te'vil yapmış, yasak ettikleri fiili işlemiş olurlar. Hülâsa her iki halde de Selefin yolu olan «durma»ya uymamış olurlar.»

284- Her ne kadar İbn-i TeymiVye'den önceki Hanbeliler teşbih id­dia ediyorlarsa da İbn-i Cevzî teşbihi reddetmekle kalmayıp, bunun aslın­da Ahmed b. Hanbel'in mezhebinde bulunmadığını da ortaya koymuş ve şöyle demiştir:

«Akaid konularında kitabı olan ve yanlış sözler sarf eden üç kişi gördüm: Ebu Abdullah b. Hamid, Kadı Ebû Ya'lâ, îbn-i Za'vanî. Bu kimseler selefe karşı adeta avam gibi davranmış, onlara gölge düşüren kitaplar yazmışlardır. Haberi sıfatları duyularımızla idrak ettiğimiz sıfatlar olarak anlamış; Allah'ın (C.C.) Adem'i (A.S.) kendi suretinde yarattığını, O'nun zatından ayrı olarak sureti, yüzü, gözleri, ağzı, dişleri, yüz, rengi, elleri, parmakları, avucu, serçe parmağı, baş parmağı, göğsü, bacağı, baldın, ayaklan olduğunu söylemişlerdir. Allah'ın (C.C.) başının olup olmadığını duymadıklarını söyleyerek bu konuda bir isnadda bulunmamışlardır. Bunlar müteşabih nasslardaki isim ve sıfatlan zahiri mana­sında anlamış onlara İslâm'da olmayan bir sıfat ismi vermişlerdir. Bunların bu tutumlarında ne nakli ve ne de akli bir delilleri yoktur. Bunlar sıfatlarla ilgili lâ­fızları zahiri manalarından Allah'a (C.C.) uygun olan manalara sarfetmeyi emre­den nasslara, iltifat etmemiş bu lâfızların zahirinin gerektirdiği sonradan olma­ya mahsus sıfatları reddetmeye yönelmemişlerdir. Onların bir fiil sıfatı olduğu noktasında   durmamış,  bir zatı  sıfat olduğunu   iddia   etmişlerdir.   Bu   kelimeleri birer zatî sıfatlar olarak anlamakla da yetinmemiş, «Onlardan eli, kudret ve ni­met gelmeyi iyilik ve lütuf, kolu şiddet manasına dil açısından ele almayız. Bi­linen dış manalarında anlarız» demişlerdir. Oysa bu nasslarm zahir ve bilinen manası insanların sıfatlan nevindendir. Ve eğer bir kelimeyi hakiki manasına hamletmek mümkün ise hamledilir. Fakat eğer bir mani olursa mecazî mana­sında anlaşılır. Sonra aynı kimseler teşbihten kaçınmaya çalışıyor. «Biz ehl-i sünnetiz» diyorlar. Pek çok halk da bunların peşinden gidiyorlar. Ben bunların âlimlerine ve avamına nasihat ettim ve kendilerine şöyle dedim: «Arkadaşlar, nakil ve taklit taraftan olan kimselersiniz. Büyük imamınız Ahmed b. Hanbel mezhep görüşlerini kırbaçlar altında açıklamıştır. Ben O'nun demediği bir sözü nasıl söylerim? O'nun söylemediği sözleri mezhebine sokmaktan sakınınız. Sıfat hadislerinin zahiri manasında anlaşılacağını söylemişsiniz. Oysa; ayak kelimesi­nin zahiri manası bir organı ifade eder» ve «Allah mukaddes zatiyle istiva etti» diyen bir kimse Allah'ı (C.C.) mahluklar gibi telakki etmiş olur. Kendisiyle asim sabit olduğu aklı görmezlikten gelemeyiz. Çünkü Allah'ı (C.C.) onunla biliyor ve O'nun ezelî olduğuna hükmediyoruz. Eğer «hadisleri okur ve ne manaya geldiği hususunda hiç bir şey söyleyemeyiz» deseydiniz» sizi kimse yadırgamazdı. Fakat sizin o lâfızları zahiri manalarına hamletmeniz doğru değildir. Bu salih, selefi za­tın mezhebine onda olmayan şeyleri sokmayınız.»

285- Yukarıdaki sözlerinden anlaşıldığı üzere İbn-î Cevzî, sıfat âyet ve hadislerini dış manasında anlayan kimsenin, ondan kaçmaya çalışsa da teşbihten kurtulamayacağı görüşündedir. O'nun yazdıklarını okuduğunda şüphe etmediğimiz İbn-i Teymiyye, kendisinin bu görüşleri hakkında neler söylemiştir? Biz İbn-i Cevzî'nin bu görüşü ve bu konuda İbn-i Teymiyye'nin kendisine yakın bir görüşe sahip olduğu İbn-i Cevzî'nin hocası Ebu Ya'la'yı tenkidini öğrenmek için İbn-i Teymiyye'nin kitaplarına müracaat ettiğimiz­de O'nun;

«Haşeviyye [69]iki kısımdır: Biri teşbih ve tecsimini gizlemez. Diğeri isa selef mezhebi anlayışına gizlenir. Oysa selef mezhebi sadece tevhid ve tenzihtir; teşbih ve tescim değildir,»

diyen Izz b. Abdüsselâm'a karşı olduğunu gördük. İbn-i Teymiyye şöyle demektedir:

«îzz b. Abdüsselâm'm bu sözünde görüşlerini bilmediği halde veya onların görüşlerine bazı ilâveler yapmak ya da bazı görüşlerini reddetmek retiyle selefe muhalif davranmakla birlikte, selef mezhebinden olduğunu iddia edenlere bir cevap vardır. Çünkü Haşviyye densin veya denmesin, Allah'ı (C.C.) yaratıkları­na benzetmek ve selefe iftira etmek yanlış bir davranıştır. Atın teri [70]Allah'ın (C.C.) boz bir deve üzerinde dünyaya inip koyunla musâfaha etmesi ve binek-lüerin boynuna sarılması, yerdeki oğullanna görünmesi, veya yerle gök arasında bir kürsü üzerinde görülmesi, yahut tavaf sırasında veya Medine sokakların­da görülmesi gibi sıfatlar mevzuunda uydurma hadis rivayet eden pek çok kim­se bu sözlerin konusuna girerler. Ben bu neviden nice büyük hatalar gördüm. Pek çok kimse, bana içinde Allah'a (C.C.) ve Rasul'üne (S.A.V.) ait iftiradan başka bir şey olmayan ve senetleri de zikrolunan hadisleri ihtiva eden nice risale ve kitap getirdiler.»[71]

O halde görülüyor ki, İbn-i Teymiyye Haşviyye'ye karşı çıkarak Izz b. Abdüsselâm'ın sözünün birinci kısmına iştirak ediyor. Ancak bazı kimse­lerin, sözlerinin selefin görüşü olduğunu ileri sürerek kendi hüviyetlerini gizledikleri mealindeki ikinci şıkka gelince, İbn-i Teymiyye bu noktada şun­ları söylemekle yetiniyor:

«Selefin metodu Kur'ân'da ve sahih hadiste varid olan sıfatları zahiri mana. sinda, fakat zat-ı ilâhi'ye uygun bir tarzda kabul etmektir. Allah'ın (C.C.) zatı nasıl ise sıfatları da öyledir. Çünkü Allah'ın (C.C.) ne zatında, ne sıfatlarında ve ne de fiillerinde bir benzeri yoktur. Allah'ın (C.C.) hakikat olarak diğer zatlara benzemeyen bir zatı olduğuna göre, zatı da yine hakikat olarak diğer sıfatlara benzemeyen hakiki sıfatlara sahiptir. Bunun nasıl olduğu sorulacak olursa, Rabîa, Malik vb. (R.A.) nm «istiva ma'lumdur. Nasıl olduğu ise bilinmez. Buna iman etmek vaciptir. Bunun hakkında soru sormak ise bid'attir» dediği gibi cevap ve­rilir. Çünkü bu insanın bilemeyeceği bir şeyi sormaktır. Yine biri çıkar da «Allah (C.C.) dünya semasına nasıl iner?» diye sorar. Ona «Allah (C.C) nasıl bir şeydir» diye sorulur. «O'nun nasıl bir şey olduğunu bilemem» diye cevap verecektir. Bu­nun üzerine «Biz de O'nun nasıl indiğini bilemeyiz» diye karşılık veririz. Çünkü O'nun zatının bilinmesi, O'nun inme keyfiyyetinin bilinmesine ihtiyaç bırakmaz, ilim O'nun zatının bir fer'idir ve O'na tabidir.»

Keza İbn-i Teymiyye şöyle demektedir:[72]

«Müteşabih âyetlerde lâfızların zahiri murat olunup olunmadığı sorulacak olursa, bu lâfızların zahiri manasında icmal ve iştirak olduğu söylenir. Eğer bu soruyu soran kimse zahir mananın yaratılmış olanların sıfatlarına veya onlara mahsus fiillere benzemeyi gerektirdiğine inanıyorsa, bu lâfızlarda zahiri mana­nın murat edilmediğinin kesin olduğu söylenir.

Ancak selef ve mezhep imamları bu mananın nass'ların zahiri olduğunu da söylemiyorlar. Kur'ân ve hadisin zahirinin küfür ve batıl olmasına razı olmuyorlar. Eğer manasında ihtilâf olunan bu lâfızların zahiri manasında ittifak olunan lâfıziar nevinden olduğunu kabul ediyorsa, bu durumda bu tür lâfızların hepsin­de zahir mananın murat olunduğu söylenir. Çünkü Allah Taalâ kendisinin her-şeyi bildiğini ve her şeye güç yetirdiğini haber vermiş ve bütün ehl-i sünnet uleması ve mezhep imamları bu sıfatların (lâfızların) zahir manasına varid oldu­ğunda ve bu manaların murat olunduğunda İttifak etmişlerdir. Bu ise O'nun il­minin, kudretinin bizim ilim ve kudretimiz gibi olmadığı esasına istinat etmek­tedir. Tıpkı bunun gibi, selef, «Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. «Al­lah onlardan razı olur ve onlar da Allah'tan razı olurlar.» «Sonra Arş'uı üzerine istiva etti» mealindeki âyetlerde geçen sevme razı olma ve istiva etmenin zahiri manasında bulunduğunu söyledikleri zaman, burada Allah'ın  (C.C.) istiva etme, sevme ve razı olmasının mahlukatmki gibi olması gerekmez.»[73]

 

Allah'ın (C.C) Sıfatlarındaki Hakikat ve Mecaz :

 

286- Yukarıdaki paragraftan İbn-i Teymiyye'nin daha önce de nak­lettiğimiz gibi, el, inme, ayak, yüz, ve istiva sıfatlarından zahiri manala­rını ve fakat zatı ilâhiye yaraşır bir şekilde anladığı neticesine varıyoruz:

Burada bir nebze duralım. Bu lâfızlar hakiki olarak duyularla algıla­nan bu manalar için vazolunmuşlardır. Hakikat olarak başka manalara kul­lanılamazlar. Bilinsin veya bilinmesin, bu manalardan başka bir manaya kullanıldıkları zaman hakiki ve asıl manalarının dışında kullanılmış olur­lar; zahiri manasında kullanılmamış ve te'vil edilmiş olurlar. Binaenaleyh İbn-i Teymiyye bir te'vilden kaçmış fakat bîr başka mecazî tefsire düş­müştür.

Sonra bu lâfızları zahirî manasıyla tefsir etmekten gaye ve maksat nedir? Böyie bir tefsir bizi hakikate mi götürür yoksa bir takım yanılgıları mı götürür? İbn-i Teymiyye'ye göre bu gibi hususlarda hakikat bilinmez. Binaenaleyh, Allah'ın (C.C.) mahiyyeti bilinmeyen bir yüzü, istivası, eli, ayağı vardır.

Biz burada şunu ifade edelim ki, bu kelimeleri, dil bakımından mü­sait oldukları ve kendilerinde mecazın bulunduğu kesin olduğu sürece, bu kelimeleri bilinmeyenlere sevketmeye zorlamayan bir tarzda tefsir eder­sek, bu tefsir daha kabule şayan olur. Meselâ, eli, kuvvet, ve nimet, «is-tiva»yi tam bir hakimiyyet, «inme»yi de ilâhî nimetlerin akması ile tefsir etmek gibi. İbn-i Teymiyye bu durumda bizim bu lâfızların zahiri manala­rını almadığımız tarzında bir itirazda bulunamaz. Çünkü kendisinin tuttu­ğu yol da onların zahirî manalarını almak değildir.

İbn-i Teymiyye şöyle diyordu :

«Nasıl ki, Allah'ın (C.C.) kudretine kudret, ilmine ilim diyoruz ve bunlar İnsanların kudret ve ilmine benzemiyorsa O'nun istiva sıfatı da böyledir; insan­larınkine benzemez. Biz de şöyle diyoruz; «Allah'ın kudretine el isminin verilmesi O'nun insanlarınki gibi olması demek değildir. Kudretin zahir manası elin z?.hir manası gibi değildir. Aksine kudret İlim ve irade sıfatları manevî şeylerdir. Bu sıfatlar nakıs manada zahir olduğu gibi, kâmi manada da zahir olabilirler. Me­selâ Allah'ın (C.C.) kudreti kâmil, insanmkî ise nakıstır.»[74]

 

İbn-i Teymiyye Ve Selef:

 

287- İbn-i Teymiyye yukarıdaki görüşlerinde Selefe dayanıyordu. Şöyle de diyebiliriz: O'nu o yasak bölgeye geçmeye iten sebep, selefin de aynı görüşte olduğuna inanması; kendisinin bu konuda onlara tabi olduğuna, seleften naklettiklerinin kesinlikle doğru olduğuna inanmasıdir. Ancak, hiçbir kimse İbn-i Teymiyye'nin sahabeden müçtehid imamlara ka­dar bütünüyle seleften nakolunan sözlerin tamamını bildiğini iddia ede­mez. Bir başka mesele de o müçtehid imamlardan rivayet olunan lâfızla­rın Allah'a (C.C.) yükseklik yönü ve oturma manasında bir istivayı açıkça isnad edip etmediği meselesidir. Bu konuda onlardan naklolunan sözler bu kelimeleri tefsir etmekten veya belli bir manaya almaktan çok, tefvize da­ha yakındır. Şimdi isterseniz bu sözlerden en yakında zikrettiğimize İmam Maiik'ten (R.A.) rivayet olunan bir ibareyi ele alalım. İmam Malik (R.A.); «İstiva malumdur. O'nun nasıl olduğu ise meçhuldür. O'na iman etmek vacip, bu konuda sual sormak ise bid'attır.» demiştir. İmamın bu sözleri, istiva'nın bizim bildiğimiz oturma manasına olduğuna delâlet etmez. Bu­rada İmam bu kelimenin Kur'ân'da mevcut olduğunun kesinlikle bilindiği­ni, ve Kur'ân'da bulunan bir şeye iman etmenin vacip olduğunu söyledik­ten sonra, bu kelime hakkında sual sormanın yasaklanmasını savunmuş ve onu bid'at olarak kabul etmiştir. Bu sözler nass'ın bulunduğu noktada durmanın gerekliliğine delâlet eder. İbn-i Cevzî de selefin bu konuda te­vakkuf ettiğini (durduğunu) nakletmiş, onların bu konuda kesinlikle bir görüş beyan etmediklerini nakletmiş ve Ahmet b. Hanbel'i de böyle kabul etmiştir.

Rivayete göre inme, görülme ve ayağı kayma ile ilgili hadisler hak­kında görüşü sorulan Ahmed b. Hanbel (R.A.); «Onlara inanır ve tasdik ederiz. Ama nasıl olduğuna ve ne manaya geldiğine ilişmeyiz» cevabını vermiştir. Haliai ise Müsned'inde Ahmed b. Hanbel'e (R.A.) istiva hakkın­da sual sorulduğunu ve imamın buna «Allah (C.C.) Arş'a nasıl murad etti ise tarifsiz ve kimsenin tavsif edemeyeceği bir şekilde istiva etti» ceva­bını verdiğini rivayet etmiştir. Bu bîr tefviz ve tenzihtir. Burada lâfzı ne zahir ve ne de mecaz manasında anlamak söz konusu değildir.

Hatta Ahmed b. Hanbei'in (R.A.) kardeşinin oğlu imamın şöyle dedi­ğini duyduğunu rivayet etmiştir: Münazara günü «ahirette Bakara suresi gelir, Tebareke, suresi gelir» gibi hadisleri delil göstererek bana karşı çık­tılar. Ben de bunların manası «sevapları gelir» tarzındadır, diye cevaplan­dırdım. Çünkü Allah Taalâ (C.C.) «Rabbin ve melek saflar halinde gelir» buyurmuştur ki, «Rabbinin kudreti gelir», demektir. Burada Ahmed b. Han­bel'in (R.A.) mecaz yolunu esas alarak tefsir ettiği görülüyor. İbn-i Tey-miyye (R.A.) ise bunun manası Allah'ın (C.C.) gelmesi tarzındadır, diyor.

İbn-i Hazım da el-Fas! adil eserinde Ahmed b. Hanbel'in (R.A.) «Rab­bin gelir» âyetine «Rabbinin emri gelir» tarzında mana verdiğini zikret­miştir.

Biz Seleften naklolunan rivayetlerde, onlardan bazılarının istiva hak­kında tevakkuf ettiğine (durduğunu), İbn-i Teymiyye'nin dediği gibi O'nu zahir manası ile tefsir etmediğine meyletmekteyiz. Keza onlar «Rabbingelir>>

ayetinde olduğu gibi, mecazın bulunduğu aç.k olan    yerlerde açık olan mecazı tefsire meylettiklerini biliyoruz. Burada sıfat-ı, ilâhiye ile ilgi- konuyu sona erdirmeden önce sıfatlarla yakından ilgili olan mutesabıh t VII ile  Kur'ân ve O'nun yaratılmış olup olmadığı konularından bahse ve delim.[75]

 

Müteşabih Lâfızlar Ve Te'vil

 

288- Müteşabih lâfızların te'vil konusunun Allah'ın (C.C.) sıfatları ve birliği konusuyla sıkı bir alâkası vardır. Bunlardan birinden bahsetmek, diğerinden bahsetmeyi gerektirir. Aslında müteşabih   kelimesi    Kur'ân'da muhkem âyetlerin zıddı manasında varid olmuştur: «Kitabı sana o indirdi. O'nun bazı âyetleri muhkemdir, bunlar Kitab'tn arasıdır. Diğerleri de mü-teşabihtir (biribirine benzer). Kaİblerinde eğrilik   olanlar,  fitne  çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için O'nun benzer (müteşabih)    âyetlerinin ardına düşerler. Oysa O'nun te'vilini Allah'tan (C.C.) başka kimse bilmez ileri gidenler «O'na inandık, hepsi Rabbimiz kalındandır,» derler, akli se­lim sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz».

Müfessirlerin çoğunluğu Kur'ân'daki müteşabihlerin sıfatlarla ve «Al­lah'ın eli onların ellerinin üstündedir», «Rahman Arş'a istiva etti» ve «O Allah'ın Meryem'e söylediği sözü ve ruhudur» mealindeki âyetlerde Al­lah'a (C.C.) isnad edilen fiil ve isimlerle ilgili olduğu görüşündedir. Büyük bir müfessirler topluluğu ise ahiret ahvali gibi gaybla ilgili haberler dı­şında Kur'ân'da müteşabih bulunmadığı görüşündedirler.

Müfessirler müteşabih ile ilgili bu iki âyette duruş yeri hakkında iki meşhur rivayetin olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir. Bu rivayetlerden bi­rinde «O'nun te'vilini ancak Allah bilir» cümlesindeki Allah lâfzında du­rulmuştur ki, bu rivayet Cumhura göre tefvizi, yani insanların bu gibi ke­limelerin manalarına iiişilmemesini, ancak kalbinde eğrilik olanların onla­rı te'vil etmeye kalkışacaklarını ifade etmektedir. İkinci bir rivayette ise «ilimde ileri gidenler» lâfzında durulmuştur ki, buna göre İlimde İleri gi­denlerin bu lâfızların manalarını, te'vilini bilecekleri anlaşılır.

289- Müteşabih âyetlerle ilgili olan âyetlerde de ihtilâf olunca, ilim adamları selefin bu konudaki tutumunun ne olduğunda ihtilâf etmiş­lerdir. Acaba selef fitneye düşmemek İçin müteşabih âyetlerin manasını Allah'a (C.C.) havale edip bu hususta tevakkuf mu (bir mana vermemek) ediyordur? Yoksa araçlarına sahiptiler, eğriliğe düşmekten emindiler, ilmi uygun olan şekilde arıyor, doğru kapıdan iniyorlar ve sapıklığa düşmüyor­lardı da O'nun İçin hakkı arayıp bu kelimeleri te'vil ve tefsir mi ediyorlardı? Sonra te'vi! ne demekti? Tefsir mi yoksa gaye ve maksat mı? İbn-i Teymiyye de.bazıları gibi bu konulara girmiş ve daha önce zikrettiğimiz gö­rüşünü burada da tekrarlamıştır.

İbn-i Teymiyye bu konuya selefin görüşü hakkındaki bakış açısından girmektedir. O'na göre selef müteşabihfer mevzuunda tevakkuf etmemiş, aksine keyfiyete girmenin eğrilik olduğunu İleri sürüp keyfiyete dalmamış bu nevi lâfızları zahiri manasına almışlardır. Bunun içindir ki, İbn-i Tey-miyye'ye göre sıfat âyetlerindeki birbirine benzerlik (teşabuh), sıfatların zatı açısından söz konusu olmayıp sadece akıl nokta-ı nazanndandir. Çün­kü müteşabih âyetlerin aklın bilinen şeylere uygun olduğunu, sapıklığın aklın keyfiyet ve hakikati tanımada uğradığı şaşkınlıktan doğduğunu, apa­çık ve zahir manadan kaynaklanmadığını ileri sürmektedir. O halde müte­şabih hayrete düşen ve şaşıran akıl açısından söz konusudur. Yoksa hak­kı kaynağından alan kaleler açısından değildir. Binaenaleyh, müteşabih, in­sanların anlayamadığı' lâfızlar tarzında anlaşılmamalıdırlar. Çünkü bu saha­benin bu lâfızları anlamayıp manalarını Allah'a (C.C.) havale etmelerini gerektirir. Bu da Hz. Peygamber'in (S.A.V.) de O'nu anlamadığını ortaya koyar ki bu makul değildir. Bunun için İbn-i Teymiyye şöyle demiştir:

«Burada kasdolunan husus Allah'ın (C.C.) manası olmayan bir lâfız indirme­sinin ve bazı müteahhir âlimlerin dediği gibi peygamber (S.A.V.) ve ümmetin onun manasını bilmemelerinin caiz olmamasıdır. Bu kesinlikle yanlıştır. Eğer me­sele Rasulullah'ın (S.A.V.) Kur'ân'daki müteşabih lâfızların manasını bildiğini ka­bul etmek arasında dolaşırsa burada ilim erbabının onları bildiğini söylemek bi­lemeyeceklerini söylemekten daha hayırlıdır. Çünkü Kur'ân, Sünnet ve seleften bize ulaşan pek çok delil vardır.

Seleften pek çok kimse müteşabih lâfızların te'vilini bildiğini söylemiştir. De­ğerli âlim, mücahid, Rabi b. Enes ve Muhammed b. Ca'fer b. Zübeyr bunlardan bazılarıdır. Ibn-i Abbas'ın da (R.A.) bu zümreden olduğu ve «ben müteşabihlerin te'vilini bilme ilminde ileri gidenlerdenim» dediği naklolunmuştur. Ahmed b. Han-bel (R.A.) de Kur'ân'daki müteşabihleri konu edinen ve onları uygunsuz bîr tarz­da te'vil eden zındıklar ve Cehmiyye'ye cevap olarak yazdığı bir risalesinds kendisinin üç müteşabih âyeti te'vil ettiğini söylemiş ve onları zikretmiştir. Bu da Ahmed b. Hanbel'in (R.A.) âlimlerin müteşabih lâfızların manalarını bilece­ğini kabul ettiğim, verilmiş olanın onları uygun olmayan bir tarzda te'vil etmek olduğunu, yoksa kelimeye uygun bir tefsir yapmanın iyi olduğunu düşündüğünü gösterir. O halde, imama göre İlimde ileri gidenler müteşabih lâfızların doğru teVillerinİ bilebilirler. Selef bu doğru te'vile tefsir adını vermiştir. Bunun için­dir ki ne Ahmed b. Hanbel (R.A.) ve ne de diğerleri «Kur'ân'da Rasulullah (S.A.V.) ve başkalarının manalarını bilmediği âyetler vardır», dememişler. «Başkalarının manalarım bilmedikleri lâfızları okur» demişlerdir. Fakat İbn-i Teymiyye bu­nun selefe bağlı olan pek çok ehî-i sünnet âliminin tercihli olduğunu ancak bazı kimse, bazı selef âlimlerinin bundan farklı bir tutumu tevakkuf edip lâfızların manalarım Allah'a (C.C.) havale ettiklerini naklettiklerini de zikretmiştir. Bu ri­vayete göre bu selef alimleri bu, tutumlarında O'nun te'vilini ancak Allah bilir» dendiğine Allah Taala'mn fitne ile bu lâfızların te'vilini birlikte zikrettiğine Hz, Pevganıber'in (SA.V.) «Kur'ân'dan müteşabih olan âyeti te'vil edenleri gördüğü­nüz zaman onlardan sakınınız» buyurarak te'vil edenleri kınadığına ve Ömer b. Hattab'm (R.A.) müteşabih âyet hakkında sual soran birisini cezalandırdığına dayanmaktadır.»

İbn-I Teymiyye selefin müteşabih âyetlerin te'villerini bildiklerini, bu konuda kötülenen hususun müteşabihi sormak olduğunu kabul ettiklerini zikreder. Çünkü müteşabihin ne manaya geldiğini soran kimse fitne çıkar­mak istemektedir. Aslında buradaki kötüleme sırf sormadan, dolayı değil, bununla güdülen gayeden dolayıdır. Meselâ Hz. Peygamber (SA.V.) mü­teşabih lâfızların peşine düşenlerden sakınılmasını istemiştir. Çünkü bir kimsenin her şeyi bırakıp sadece bunun peşine düşmesi onun niyetinin kö­tü olduğunu gösterir ve ondan sakınmak gerekir. Ancak, sadece öğren­mek için bu konuda sual sormanın ise kötü ve yasak olduğu bilinmemek­tedir. Hz. Ömer (R.A.)  de sırf öğrenmek için sorana ceza vermemiştir. Eğer müteşabih olan bir âyetin manası bilinmese ve soran adamın niyeti iyi olsaydı, Hz. Ömer (R.A.) O'na bu âyetİerin bilinemeyeceğini açıklar ve O'nu cezalandırmazdı. Hülasa fitne çıkarmak  için bu  konuda sual sorul­masının yasaklanması, Hz. Ömer'in O'nu bilmediğini ve bu âyetlerin asla bilinemeyeceğini göstermez. Muaz b. Cebelin (R.A.) şöyle dediği rivayet olunmuştur:

«Kur'ân'ı iki sınıf insan okur. Bîri bir fitne bulup onunla insanları sa­pıttırmak ister. Bunlar ümmetin en kötüleridir. Allah (C.C.) doğru yolu görmemeleri için onları kör eder. Diğerinin ise böyle bir kötü niyeti yok­tur. Manasını anlayabildiği âyetlerle amel eder. Şüpheli olanları ise Al­lah'a (C.C.)' havale eder. BunSar hiç kimsenin elde edemediği kaeter ilim elde ederler. Hatta bunlardan biri yirmi sene beklese Allah yine kendi ka­tından birini gönderir ve O'na kapalı kalan âyeti açıkiar ve anlatır.»[76]

290- Görüldüğü üzere İbn-i Teymiyye sahabenin müteşabih âyetle­ri zahir manalarına göre anladıklarını, Allah'ın (C.C.) zatının hakikatini na­sıl sormuyorlarsa bu âyetlerin manalarının hakikatlarım da öylece sorma­dıklarını kabul ediyor. Ancak bu durumda iki mesele ile karşı karşıya kal­maktayız:

1) Bazı âlimler «O'nun te'vilini ancak Allah bilir» cümlesinde durup «ilimde ileri gidenler İse onlar biz O'na inandık. Hepsi Rabbimiz katın-dandır, derler. Aklı selim sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz,» cüm­lesiyle yeniden başlamaktadırlar. Ki bu okuyuş bu gibi âyetlerin îe'vilini Allah'tan (C.C.) başka bir kimsenin bilemeyeceğini ifade etmektedir.

2) Bu manaya göre te'vllden murat nedir? Bu kıraatia İbn-i Teymîy-ye'nin görüşüne göre bazı veya çoğu selefin bu âyetlerin manalarını bil­meleri ve onları zahir manasına göre anlamaları nasıl te'lif edilecektir?[77]

 

Te'vilîn Manası:

 

İbn-î Teymiyye birinci meseleye bu kıraatin müteşabih âyetlerde te­vakkuf edip tefsir etmeyen selefin görüşü olduğunu, söyledikten sonra, kendi kanaatine göre selefin çoğunluğunun bu âyetleri tefsir ettiklerini, fakat onların te'vil kelimesini mutlak manada bir tefsir tarzında anlama-yıp hakikati ve maksadı bilmek olarak kabul ettiklerini zikrediyor. O'na göre te'vil kelimesi Kur'ân'da bu manada kullanılmıştır. Te'vilin tefsir ve­ya daha ileri bir manada kullanılması ise bir iâfzı orada bulunan bir de­lilden dolayı zahir olan manadan alıp racih olmayan manaya hamletmek­tir. Eğer böyle bir şey varsa, bu kullanış usul ve kelâm âlimlerinin me­todudur. Bunlardan herhangi biri bu nass müevveldir veya değildir de­diği zaman, başka âlimler bunu bir nevi te'vil olarak kabul ederler. İbn-İ Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:

«Te'vil yapmak İçin delile gerek vardır. Te'vil yapan kimsenin iki görevi var­dır: Te'vil ettiği lâfzın iddia ettiği manaya geldiğini izah etmek ve kelimeyi za­hir manadan almayı gerektiren sebebi açıklamak.»[78]

Te'vilin istilâhî manada bir tefsir olarak kullanılması İse hem müte-şabihleri tefsir edenler ve hem de tevakkuf edenler açısından te'vil âye­tine uygun düşmez. Çünkü tefsir edenler âyetlerin zahir manasını almış, sadece zahiri dikkate almış ondan sapmamışlardır. Bu kimseler te'vil yap­mış sayılmazlar. Çünkü te'vil fukahaya göre bu tarzda bir te'vil mutlak bir tefsir değildir; bir delilden dolayı zahir mananın dışına çıkmaktır. Böyle bir te'vil seleften tevakkuf edenler açısından te'vil âyetine uygun değildir. Çünkü bu kimseler ne tefsir etmiş ve ne de başka bir manaya te'vil etmişlerdir.

291- Her halükârda te'vil kelimesini maksat ve hakikati bilmek ma­nasında tefsir etmek seleften tefsir etmeyen, tefsir edip de «Allah'tan başkası bilmez» noktasında duranların anlayışlarına tamamiyle uymakta­dır. Te'viî kelimesinin, bu manada kullanılması Kur'ân'ın birçok âyetindeki kullanışa ve dile de uygundur.

Te'vil kelimesinin hakikat ve maksadı bilmek manasına kullanılması­nın Kur'ân'daki kullanışa uygun oluşunu İbn-i Teymiyye ihtilâflara konu olan A!-i İmran'daki âyet dışında Kur'ân'da altı yerdeki kullanış ile izah etmektedir.

İkincisi  A'raf iSuresindedir:<<Gerçekten onlar bilgiye göre açıkladığımız ,inanan kavim için yol gösteri ve rahmet olan bir kitap getirdik. İllâ O'nu te'vilini mi görmek istiyorlar. O'nun te'vili geldiği gün önce­den Onu tutmuş olantor derler kî: «Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, ya­hut geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yaptıklarımızdan başkasını yapa­lım.» (Araf, 52, 53)

Burada te'vll kelimesinin sonuç ve akibet manasına kullanılmış oldu­ğu açıktır. Çünkü mahşer gününde amellerin sonucundan başka birşey ol­maz.

Üçüncüsü: «Hayır, bilgisini kavramadıkları, yorumu kendilerine gelme­miş olan bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekileri de böyle yalanlamışlar­dı. O zalimlerin sonu nice oldu?» (Yunus, 39)

Selef müfessirleri buradaki te'vil kelimesini sonuç manasına tefsir etmişlerdir.

Dördüncüsü: Yûsuf Suresinde rüyayı yorumlamak manasına gelen; «Böylece Rabbin seni seçecek ve sana rüya olaylarının yorumlarını gös­terecek.» «Bize onun yorumunu haber ver.» âyetleridir. Rüyanın yorumu, onun manası yani sonudur. Bize göre te'vil kelimesinin burada tefsir ma­nasına alınması daha uygundur.

Beşincisi: «Ölçtüğünüz zamsn ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tar­tın. Bu daha iyidir, sonu da (te'vil) daha güzeldir ('İsra, 35) Te'vilin bura­da sonuç manasında olduğu açıktır.

Altıncısı ise, «Sona sabredemediğin şeylerin içyüzünü (te'vîlini) ha­ber vereceğim.» (Kehf, 78) mealindeki âyetledir ki, te'vil kelimesi bura­da da meal yani sonuç manasınadır[79].

Bu âyetlerdeki te'vil kelimesinin manasının açık olduğu görülmekte­dir.

292- îbn-i Teymiyye bu konuda sadece te'vil kelimesinin sonuç ve meal (amaç) manalarına geldiğine delâlet eden bu âyetleri zikretmekle kalmamış, ayrıca onun dil bakımından da doğru olduğunu isbat etmiştir. Kendisinin Arap dili ve onun kökü hakkında ne denli geniş bir vukufu ol­duğunun bilinmesi için bu saadetle söylemiş olduğu sözleri nakledelim: İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:

«Te'vil kelimesi «evvele-Vüevvilü -Te'vilen» kelimesinin masdarıdır. «Have-le-Tahvilen» ve «Avele-Ta'vilen» kelimeleri gibi. Havvele-Tahvilen kelimeleri, Hâ-le-Havlen kelimelerinin müteaddisi geçişlisi olduğu gibi, «Evvele-Te'vilen» kelime­leri de «e'le-yeuîu» kelimelerinin mÜteaddisidir. «Ele» kelimesi dönmek mana­sınadır. Bir şeyin sonu demek olan meal kelimesi de aynı kökten gelmektedir. «Evvele» kelimesinden gelen te'vil kelimesi ile «veele» kelimesinden gelen te'vil kelimesi ile «veele», kelimesinden gelen mev'il kelimesi büyük türemede birleşirler. Mev'İl kelimesi «Ondan başka bir merci (sığınak) bulamazlar» âyetinde olduğu gibi «merci» manasınadır. Aynı kelime 'al' kelimesi İle de küçük iştikakda (türemede) birleşir. Çünkü âl kelimesi kişinin ken-dişine sığındığı kabilesi manasınadır. Bunun İçindir kî, ancak tamlayanı sığınma­ya müsait olacak şekilde kullanılır, ibrahim ili, Lût ili, Firavun İli, gibi. «Evvel» kelimesi ise Ef'alu veznindedir. Çünkü bu kelimenin tesniyesi ulâ (Cemâdiye'l-Ulâ) tarzındadır. Kasas Suresinde de «Dünya (ulâ) ve âhirette O'na mahsustur» buyurulmuştur. Bazı âlimler «evvelâ» kelimesinin «Fev'alu» vezninde olduğunu ileri sürmüşlerse de bunun için Arapça bir örnek kullanım örneği getirememiş­lerdir. Hatta «Evvelû» kelimesinin çekime müsait olduğu da onun «Fev'alu» vez. ninde olup «Ef'alu» vezninde olmadığını gösterir. Çünkü «Kevseru» ve Cevheru». gibi «Fev'alu» veznindeki kelimeler çekimlidirler, önce olan bir şeye evvel den­mesi de daha sonrakinin ona dönmesi, ona bina edilmesi sebebiyledir, önce olan sonrakinin temeli durumundadır.»

293- Yukarıdaki paragraflardan anlaşıldığı üzere te'vil kelimesinin son ve maksat manalarına kullanılması Kur'ân ve dil tarafından destek­lenmektedir.                                                                                           ;

Sonuç olarak ifade edelim kî, Seleften bazıları müteşabihler konu­sunda durmuş ve herhangi bir tefsir yapmamışlardır. Te'vil kelimesi İster tefsir, ister sonuç manasına olsun, «Onun te'vilini Allah'tan (C.C.) baş­kası bilmez» cümlesinde durmak bu anlayışa tamamen uygun düşmekte­dir. Bazı selef uleması ise tevakkuf etmeyip tefsir etmişlerdir ki, bu-da te'vllle ilgili âyette «Onun te'vilinl Allah ve ilimde ileriye gidenlerden başka kimse bilmez» lâfzında durma anlayışına göredir. Âyette «Allah'tan (C.C.) başkası bilmez» lâfzında durulmayı benimseyen kıraate göre te­vakkuf etmeyip tefsir etmek ise âyetteki te'vil kelimesini maksat ve son manasında anlamaya göredir, bu Kur'ân'ın pek çok âyetteki kullanımına uygundur.

Buraya kadar İbn-i Teymîyye'ye göre Selefin sıfat âyetleri ve hadisle­ri hususunda tevakkuf ettiğini (durduğunu) veya onların tefsir hususun­da icmâ halinde bulunmadıklarını yahut da bir kısmının bu kelimeleri za­hirî manasına aldıklarını tesbit etmiş bulunuyoruz.[80]

 

Kelâmcıların Te'vil Hakkındaki Görüşleri:

 

294- Burada İbn-i  Teymiyye'den   başkalarının   Kur'ân'daki   müteşa-bih âyetler hakkındaki görüşlerini zikretmemiz uygun olacaktır. Önce İbn-i Teymiyye'nin tenkit ettiği kelâmcılarm, sonra da GazzaM'nin bu konudaki görüşlerini nakledelim.

Daha önce selefin bu konudaki görüşünü öğrenmiş bulunuyoruz. İbn-i Teymiyye'nin dediği gibi selef müteşabih kelimelerin zahiri manalarını alı­yorlardı. En azından bazısı bu tutum içindeydi. İbn-i Teymiyye dışındaki İbn-i Cevzî gibi âlimler ve kelâmcılar bunların bu konuda tevakkuf ettik­leri görüşündeydiler. Müteahhİr kelâmcıiar müteşabihleri te'vil etmiş, sı-fat-ı ilâhiyye ile ilgili müteşabihleri O'nu tenzihle bağdaşacak şekilde te'­vil etmişlerdir. Onlara göre «el» nimet veya güç, «inmek» yerine göre ni­metin veya emrin inmesi, «istiva» ise istilâ manasınadır.

Bazı âlimler ise müteahhir kelâmcılar ile selef arasında bir yol ta­kip etmişlerdir. Bunlar zahir manasından alındığı zaman bir tek mecazî manaya gelen müteşabih ile bu durumda birden fazla mecazî manaya ge­lenleri ayrı değerlendirmiş; sadece birinci nevi te'vil etmenin gerekli ol­duğunu söylemişlerdir. Bu kısımda te'vilin açık olduğunda şüphe yoktur. Böyle mecazî bir tek mana kesinleştiği zaman bu neredeyse kaçınılmaz olur. İkinci nevide ise, ağırlık kazanan bir mana mevcut olmadığı için te'-vile imkân yoktur.

Bu konuda sonraki kelâmcılar gibi bir tutum içinde olan Taftazanî Şerhu'l-Makasid'da şöyle demektedir:

«Şer'in ihtiva ettiği bazı kelimeler vardırki onları hakiki manalarına ham­letmek mümkün değildir. «Rahman Arş'ı istiva etti» âyetindeki istiva kelimesi, «Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir, âyetindeki el kelimesi, «gözümün önünde büyüyesin diye» «Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu» âyetlerindeki göz kelimeleri bu ne'videndir. Eş'ariden bir kavle göre bunların herbiri bir sıfattır. Cumhura göre ise bu Eş'ârî'nin bir diğer görüşüdür. Bu kelimelerde mecaz vardır. Bunlara göre istiva istilâ ve Allah'ın (C.C.) azametini anlatmada mecaz­dır. Keza el, kudret, yüz, varlık, göz görmek manasınadır. «Gözlerimizin Önünde akıp gidiyordu» demek, bizim bakıp gözettiğimiz ve koruduğumuz yerde gidiyor­du demektir. Falan kimse kralın gözünün önündedir, dendiği zaman, o kimsenin kralın koruma ve gözetiminde olduğunu ifade ederiz. Muhakkik edebiyat âlim­lerine göre istiva istilâ, el ve sağ kelimeleri, kudret, göz, görmek manalarmdadır, demek, Allah'ı (C.C.) mahlukâta benzetme ve O'nu bir cisim gibi telâkki etmek­ten süratle kaçınmak içindir. Aslında bu müteşabih ifadeler sadece aklen bili­nen şeyleri hissi şeyler suretinde tasvir ve temsil etmekdir. Bu hususları telhis şerhinde açıklamış bulunuyoruz.»

295- Görüldüğü gibi Taftazanî müteşabih sıfatlardan, «elin  kudret­le tefsir edilmesini ve «gözümüzün önünde» ibaresinin koruma, kollama ve gözetme ile açıklanmasını sadece akılla idrak olunan şeylerin hisler­le algılanan benzerleriyle temsil suretiyle ifade edilmesi olarak değer­lendirmekte; ince bir edebiyat anlayışı içinde manalandtrmaktadır. Bina­enaleyh zahiri ve edebî fakat müteahhir kelâmcıların te'vilci yaklaşım­ları içinde bir tefsir yapmıştır. Dolayısıyla meseleyi beyan üslupları ile ele almıştır. Ortada bir karışıklık veya benzeri bir şey yoktur.

Bu lâfızların konu edilen güzel izahı ancak bu tür ibarelerden bir tek mecazî manaya delâlet edenler de olabileceğinde şüphe yoktur. Fakat ba­zı surelerin başlarındakiler gibi birçok mecazî manaya ihtimali olan ve herhangi bir mananın müreccah olmadığı kelimelerde ise tevakkuf etmek ve konuyu Allah'a havale etmekten, başka bir yol yoktur. Hiçbir kimse bu kelimelerin kesin bir manasının bulunduğunu iddia edemez.[81]

 

Gazzali'nin Te'vil Hakkındaki Görüşü :

 

296- Yukarıda zikrettiğimiz Taftazanî'nin konuyla ilgili görüşlerini ondan önce Gazzali de ileri sürmüştür. İbn-i Teymiyye gibi Gazzali de se­lefin veya onların çoğunun sıfat âyetlerini bu ölçüde tefsir ettiğini, bu konuda tamamen tevakkuf etmediklerini ileri sürmüştür. Bu kimseler bah­settiğimiz âyetleri (istiva, el, göz, yüz v.b.) zahiri üzre tefsir etmişler­dir. Ancak Gazzali, Allah'ın (C.C.) Arş'a istivasının zahirinin bilinmeyen veya zatına lâyık istiva etmesi v.b. olmadığını burada zahiri mananın mecazî mana olduğunu, mecazın açık olduğunu, hatta, te'vil hangi mana­da anlaşılırsa anlaşılsın, bu mecazî mananın te'vi! olmayıp zahiri mana olduğunu ileri sürmüştür. O'na göre apaçık bir mecaz hiçbir zaman te'­vil olmaz. Çünkü te'vil fukahanm anlayışına göre bile, bir lafzî gerekli kı­lan bir sebepten dolayı zahir manasından başka bir manaya hamletmek­tir. Müteşabih bir lâfzı yukarıdaki gibi tefsir etmek ise onu zahir olma­yan bir manaya hamletmek değil, aksine onu zahir manaya hamletmektir

Bu düşünceyi «İlcâmü'l-A'vam an ilmi'I-Kelâm» adlı eserinde geniş bir şekilde açıklayan Gazzali selef mezhebi hakkında şöyle demektedir:

«Bize göre selef mezhebinin takındığı tavır haktır. Bana göre müteşabih sı­fatları ihtiva eden herhangi bir âyet veya hadis ile karşılaşan avamdan bir kimse­nin yedi  esasa uyması gerekir.

1. Takdis,  Allah'ı   (C.C.)  cisim   olmaktan ve   cisim  olmanın özelliklerinden herhangi bir şeyden  tenzih etmektir.

2.  Tasdik, Hz.  Peygamber'in  (S.A.V.) yetişmiş olduğu her şeye iman etmek. Onların hak ve doğru olduğuna ne suretle ve hangi manada söylenmiş ise öylece hak olduğuna inanmaktır.

3. Aczini itiraf etmek İse o kelimelerden ne murad edildiğini bilmenin ken­di gücü dahilinde olmadığım kabul etmektir.

4. Sukut kişinin bu kelimelerin manasını sormaması onu bulmaya çahşma-masıdır. Bu hususta soru   sormanın bid'at   olduğunu,  onu anlamaya   çalışmanın dini tehlikeye sokmak olduğunu, O'nun peşine düşenin küfre bile düşebileceğini bilmelidir.

5. imsak, bu lâfızlarda çekim yapmamak, onları başka bir dilde Allah'a (C. C) isnad etmek, artırma ve eksiltme yapmak gibi bir tasarrufta bulunmamak, sadece nazil olduğu dilde, sığasını bozmadan telâffuz etmektir.

6. Kef; bu lâfızları düşünmemekten onları tahkik etmek düşüncesi taşımak­tan kaçınmaktır.

7. Ehli  olana teslim etmek  ise kendisi  aciz olduğu için bu lâfızların  haki­katini bilemese de Rasulullah'in (C.C.)   diğer peygamberlerin,  sıddik ve  evliya nm onların hakikatim bildiklerine inanmaktır.

îşte bu  yedi   esas   selefin,   avamın   uymasının  gerekli  olduğuna inandığı  ve kendilerinin de uydukları hususlardır.»

Daha sonra selefin takdis hakkındaki görüşlerini geniş bir şekilde zikreden Gazzalî şöyle demektedir:

«Takdisin manası İse böyle bir kimsenin Allah'a (C.C.) isnad olunan el ve parmak sıfatlarını ve «Allah Adem'i kendi eliyle mayaladı», «Mü1-minin kalbi Allah'ın iki parmağının arasındadır», hadislerini duyan kimse­nin el kelimesinin iki manada kullanıldığını bilmesi demektir:

1. Hakiki mana: Buna göre el kelimesi, et, kemik ve sinirlerden olu­şan bir organdır. Et ve kemik beili bir cisim ve belli birtakım sıfatlardır. Cisimle; uzunluğu, genişliği ve derinliği olup kendisi oradan ayrılmadık­ça başkasının onun bulunduğu mekanda bulunmasına mani olan bir hacmi kasdediyorum. Bu kelime bazan istiva yoluyla cisim olmayan bir manayı ifade eder. Meselâ şehir valinin elindedir dendiği zaman bunun manası doğru bir şekilde anlaşılır. Burada valinin elinin kesik olması bu ifadenin doğruluğunu etkilemez. Aynen bunun gibi bir kimse avamdan olsun veya olmasın, Rasulullah'ın (S.A.V.) bu el ve parmak kelimeleri ile et, kan ve kemikten oluşan bir organ olan bir cismi kasdetmediğini, Allah (C.C.) için bir cisme sahip olmanın caiz olmadığını, Allah'ın (C.C.) böyle bir şeyden münezzeh olduğunu kesin olarak bilir. Eğer bir kimse Allah'ın (C.C.) or­ganlardan oluşan bir cisim olduğunu düşünecek olursa, o kimse puta ta­pıyor demektir. Çünkü cisim olan her şey yaratılmıştır. Yaratılmış olan bir şeye ibadet etmek de küfürdür. Puta tapmak ise put yaratılmış oldu­ğu için küfürdür. Hülâsa, selef olsun, halef olsun bîr kimse cisim olan bir Allah'a (C.C.) ibadet ederse ümmetin icmai ile kâfir olur. Fakat bir kimse Allah'ın (C.C.) el ve parmağının cisim olmadığına inanırsa O'nun bir organı olduğunu et ve kemikten olmadığını kabul etmiş, Allah'a (C.C.) cisim ve araz olmaktan, sonradan var olmayı gerektirecek hallerden ten­zih etmiş olur. Bu kimse böylece Allah'ı (C.C.) zatına lâyık bir şekilde tanır, fakat bunun hakikatinin ne olduğunu İdrak edemezse ona bundan bir sorumluluk doğmaz. Bu durumda Allah'a (C.C.) isnad olunan el ve par­mak lâfızlarının manasını bilmesi de gerekmez. Hatta ileride de bahsedi­leceği gibi, onun bu mevzu ile meşgul olmaması gerekir.

Bir başka misâl: Bir kimse «Allah Adem'i kendi suretinde yarattı» ve «Rabbimi en güzel suretinde gördüm» mealindeki hadisleri duymuş ol­sun. Bu kimsenin «Suret» kelimesinin müşterek bir kelime olduğunu, onunla bazan burun, göz, ağız, ve yanak gibi belli bir şekli olan organlar­daki gibi bir mana kasdedüdiğini bu taktirde et ve kemikten meydana ge­len bir organ olduğunu bilmesi gerekir. Keza bazan da aynı kelime ile ci­sim olmayan bir mana murad edildiğini anlamalıdır. Binaenaleyh, her mü'-minln Allah (C.C.) hakkında varid olan suret kelimesi ile burun, ağız ve yanaktan oluşan bir cisim murad edilmediğini bilmesi gereklidir. Çün­kü bu uzuvlar cisimdir. Bütün cisim ve şekilleri yaratan Allah (C.C.) ise onlara ve onların sıfatlarına benzemekten münezzehtir. Kesinlikle buna inanan kimse, mü'mindir. Onun aklına, «Acaba bu kelime ile yukarıdaki mana kastolunmamışsa hangi mana kasdolunmuştur?» gibi bir soru gele­cek olursa, kendisinin bunu bilmekle rne'mur olmadığını, aksine güç yeti-remeyeceği İçin bu tarafa girmemesi emredildiğini bilmelidir. Bu kimse­nin yapması gereken şey bu kelime ile Allah'ın (C.C.) büyüklük ve yü­celiğine lâyık cisim ve araz türünden olmayan bir mana kastedildiğini bilmektir.

Bir başka misâl: Bir kimse; «Allah Taala her gece dünya semasına iner» mealindeki hadisi işitmiş olsun. Bu kimsenin inme kelimesinin müş­terek bir kelime olduğunu bilmesi gerekir. Binaenaleyh bu kelime ile ba­zan üç cismi gerektiren bir mana kastolunur: Yukarıdaki cisim, aşağıda­ki cisim ve aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya intikal eden bir cisim. Eğer bu intikal aşağıdan yukarıya olursa, çıkmak ve yükselmek manası­na gelir. Yukarıdan aşağıya olması halinde ise inmek manasına gelir. Ay­nı kelime bazan da başka bir manaya kullanılır ve bu takdirde bir intikal ve cisime gerek olmaz. «Sizin için sekiz çift hayvan indirdi» âyetinde ol­duğu gibi. Çünkü gökten inen bir deve ve sığır görülmemiştir. Aksine bu hayvanlar dişilerinin rahiminde yaratılmaktadır. Ancak onların indirilme­sinin de bir manası vardır. Bu Şafii hazretlerinin «Mısır'a girdim. Sözle­rimi anlamadılar. Ben de indim, indim, indim." sözündeki inmek gibidir. Hüsâla bu mü'min hadisteki inmek kelimesi ile bir şahsın ve cesedin yu­karıdan aşağıya intikali demek olan birinci mananın murad edilmediğini kesinlikle bilmelidir. Çünkü şahıs ve ceset bir cisimdir. Allah (C.C.) ise cisim değildir. Bu mü'mînin akltna bu inme ile ne mana murad olunmuş olacağı gibi bir düşünce gelecek olursa ona şöyle denir: Sen devenin gökten inmesini anlayamryorsun. Allah'ın (C.C.) inmesini nasıl anlaya­caksın? Bu sana göre bir iş değildir. Sen ibadetinle, işinle meşgul ol ve sonrasına karışma, şunu kesinlikle bilmelisin ki, bu kelime ile Arap di­linde onunla murad olunan ve Allah'ın (C.C.) yücelik ve büyüklüğüne ya­kışan bir mana murad olunmaktadır: Sen O'nun ne ve nasıl olduğunu bil­meyebilirsin.

Bir başka misâl: «O kullarının üstünde tam hakimdir ve Rabblerin-den üstlerinden korkarlar.» mealindeki âyetlerindeki «üst» kelimesi ile karşılaşan mü'min düşünelim. Bu kimse «üst» kelimesinin iki manaya gelen müşterek bir kelime oİduğunu bilmelidir:

1. Bir cismin diğer bir cisme göre durumunun yani birinin yukarıda diğerinin ise aşağıda olmasıdır, yukarıdakinin aşağıdakinin baş tarafında olmasıdır. Bu kelime bazan rütbe bakımından yukarıda olmayı ifade eder. Meselâ «halife hükümdarın  üstündedir.» denir.     Nitekim  ilim  ilimin  üs­tündedir» dendiği  gibi. Birinci  mana diğer cisme göre vaziyeti olan  bir cismin bulunmasını gerektirir.

2. İkinci mana birinci  gibi   iki cismin bulunmasını gerektirmez. Bu kimsenin âyetteki «üst» kelimesi ile birinci mananın murad edilmediğini, bu mananın  Allah  (C.C.)   için caiz  olmadığına  inanması gerekir.  Çünkü böyle bir mana cisimlerle veya arazlarla birlikte bulunur. Bu mü'min böy­le muhal bir mana murad edilmediğini bildikten sonra onunla ne murad olunduğunun  peşine düşmemelidir. İşte zikrettiğimiz  bu müteşabih  keli­meler zikrettiklerimiz için bir ölçü kabul edilmelidir[82].

 

Gazzalî ve İbn-i Teymiyye'nin Görüşlerinin Değerlendirilmesi:

 

297- Buraya kadar Gazzali'nİn konuyla ilgili sözlerini uzunluğuna rağmen nakletmiş bulunuyoruz. Çünkü bu sözler selefin konuyla ilgili gö­rüşlerini öyle açık, ince bir şekilde açıklıyor ki, yaptığımız bu iktibastan da anlaşıldığı üzere Gazzali selefin müteşabih âyet ve hadisleri manevi bir şekilde tefsir ettiklerini, onları bir cisim ve organ olarak anlamadık­larını kabul etmektedir. Ona göre selef âyette geçen «üst» kelimesini ci­het manasına tefsir etmemiştir, «el» kelimesini Allah (C.C.) için bir or­gan manasına anlamamışlar onu «vali şehre e! koydu» sözündeki ma­naya hamletmişlerdir. Bu anlayışa göre «suret» bir şekil değil bir ma­nadır. «İnmek» ise, Şafi'inin (R.A.) «indim indim» sözündeki inmekten başkası değildir. Yukarıda (üstte) olmak ise rütbe açısındandır.

Gazzali'nin bu sözlerinin İbn-İ Teymiyye'nin konuyla ilgili sözlerine yakın olduğu söylenmiştir. Çünkü görüldüğü üzre Gazzalî avam mü'minlerinin  «inme»  «yukarıda olma»  gibi kelimelerin  hakikatini araştirmalarını doğru bulmamaktadır. Şüphesiz bu görüş İbn-i Teymiyye'ninkine yakın bir görüştür. Bunun içindir ki, İbn-i Teymiyye Gazzali'nin İlcamu'l-Avam an İlmi'l-Kelâm adlı eserinde felsefî ve kelâmı metodu bırakarak selef me­toduna döndüğünü ileri sürmektedir.

Ancak gerçekte Gazzali'nin selef anlayışı, İbn-i Teymiyye'nİnkinden farklıdır. Meselâ İbn-İ Teymiyye Allah'ın (C.C.) zatına layık «eli» ve «in­mesi» olduğunu, mahlukatınkine benzemeyen bir «üstte» ve «yukarıda» olma sıfatının bulunduğunu kabul eder ve bunun da selefin anlayış ve tefsiri olduğunu ileri sürer. Bu konuda başka hiçbir şey yapmaz ve avam olsun, olmasın, herkesin böyle yapmasının gerekli olduğunu söyler. Gaz-zali ise bu kelimelerin manalarını İnceler ve selefin «el» kelimesinden bir Arab'ın eli olmasa bile «vali şehre el koydu» cümlesinden anlaşıldığı manayı, «inmek» kelimesinden ise Şafii hazretlerinin «indim, indim, in­dim» cümlesindeki «inmek» manasını, «üstte olma» kelimesinden de rüt­be bakımından üstte olmak manasını anladığını kabul eder.

Gazzaliye göre bu anlayış sadece avam mü'minler için yeterlidir. O, bundan fazlasını yapamaz.

Kısacası bize göre Gazzalî ve İbn-i Teymiyye üç noktadan birbirlerin­den ayrılırlar:

1. Gazzalî cevher ve araz konularına girmiş, Allah'ın fC.C.) cisim ve sraz ve ona göre cisimlere mahsus olan herhangi bir şey olmadığını ka­bul etmiştir. İbn-i Teymiyye ise cevher ve araz konularına girmemiş, Ke-lâmciların bu konulara girmelerinin bâtıldan hali olmadığını ileri sürerek onların düşünce ve metodlarının doğru olmadığını ispata girişmiştir.

2. Gazzalî selefin bu lâfızları manevi  bir şekilde anladıklarım, yani «el» kelimesini bizim ellerimiz gibi, «üstte olma» yi yükseklik, «inmeyi» ise alçalmak biçiminde anlamadıklarını kabul etmiştir. Ki bu düşünce İbn-i Teymiyye ile arasında esaslı bir farktır.

3. Anlaşıldığı kadarıyla Gazzaiî bu kelimelerin asıl manasının ne ol­duğunu idrak edemeyen avam mü'minin konuyu Allah'a (C.C.) bırakması­nın gerektiğini söylerken, avamdan olmayanların ise te'vile girebilecekle­rini kabul etmiştir.

298- Müteşabihler konusunda avam mü'minin tevakkuf etmesini, diğerlerinin ise te'vile gidebileceğini söyleyen Gazzalî, bu metodunun de­vamı gereği, avamın en kolay anladığı delillere dayanması gerektiğini, akaid konularım anlamada Kuran ve Sünnet delillerine dayanıp onları aş­mamasının doğru olduğunu söyleyerek bu konuda şunları söylemektedir:

«Deliller anlaşılması avamın gücünün dışında ince bir tefekkürü gerektiren delil ile ilk bakışta anlaşılan ve herkesin kolaylıkla anlayabileceği delil diye ikiye ayrılır. Avam ince bir düşünmeye ihtiyaç bırakan birinci delili anlamaz.»

Ayrıca Kur'ân'daki delilleri avam olsun, olmasın herkes.için yeterli bulan ve onları mü'minin ruhî bir gıdası olarak gören Gazzalî bu konuda şöyle demektedir:

«Kur'ân delilleri herkesin kendisiyle faydalandığı kesin gibidir. Kelâmcıların delilleri ise bazı insanların fayda görüp zarar gördüğü ilâç gibidir. Hatta Kur'ân delillerinin süt çocuğunu ve yetişkin insanın kendisinden faydalandığı suya ben­zediğini, diğer delillerin ise büyüklerin bazan fayda bazan da zarar gördüğü, ço­cukların ise hiçbir zaman fayda görmediği yemeklere benzer. Bunun içindir ki biz avamdan olan bir mü'minin Kur'ân delillerine bedihiyyat gözüyle bakma­sını, onlar üzerinde derinlemesine münakaşaya girmemesini, kendini derin düşün, çelere mecbur etmemesini uygun görüyoruz.»

299- Müteşabih lâfızlar hakkında söylenmiş olan çeşitli görüşleri dikkatlere sunduktan sonra burada şunu itiraf edelim. Biz müteşabihle-rin anlaşılması hususunda İbn-i Teymiyye'nin düşüncesine iştirak etmiyo­ruz. Çünkü o tarz bir anlayışın bizi Allah'ı (C.CJ teşbih ('benzetme) ve tecsime (cisim yapmaya) götüreceğini biliyoruz. Bu husus bilhassa avam için geçerlidir. Bize Gazzali'nin bu lâfızları anlayışı daha kabul edilebilir gelmektedir.

Bize göre selefi Gazzalî gibi anlamak daha zararsız bir yoldur. Biz İbn-i Teymîyye'yi tenkit ederek Gazzali'nin daha haklı ve doğru olduğu­nu söylememizin doğru olmadığını fakat daha ince ve zararsız olduğunu söylüyoruz.[83]

 

Kur'an'ın Yaratılması

 

300- Allah'ın (C.C.) sıfatları ve birliği ile ilgili meselelerden biri de ilk olarak Cehm b. Safvan ve Ca'd b. Dirhem'in Emevî döneminde or­taya attıkları Kur'an'ın yaratılmış olması meselesidir. O sırada Küfe va­lisi olan Halid b. Abdullah el-Kısrî Ca'd b. Dirhem'i bu görüşünden do­layı öldürmüştür.

Cehm ve Ca'd'm «Kur'ân yaratılmıştır, tarzındaki sözleri üzerine kur­dukları görüşlerin temelinde Allah'ın (C.C.) kelâm sıfatının ve bütün di-9er subutî sıfatlarının inkârı vardır. Bu iki zat Kur'ân'ın mahluk olduğu­nu söylemişler ve onlardan sonra gelen Mu'tezile de aynı şeyi söylemiş ve bu sıfatları inkâr etmişlerdir. Bunun içindir ki, İbn-i Teymiyye bu sı­rtları inkar eden herkesi Cehmî olarak anmıştır. Çünkü İbn-i Teymiyye İlâhî sıfatları inkar eden herkesi Cehm'in peşinden gidiyor kabul etmiş-tjr- Çünkü Mu'tezile Kur'ân mahluktur, demiş, onlar gibi düşünen Me'mun oa aynı sözü söylemiştir. Bu zat halkı da aynı görüşe zorlamış ve öm­rünün son demlerinde bu görüşe katılmayanları Allah'tan başka kadimler kabul ettikleri için dinsiz kabul etmiştir.

Me'mun H. 212 yılında bu görüşünü ilân etti. Bu konunun tartışılma* sı için oturumlar düzenleyerek burada delillerini de açıkladı. Me'mun ilk zamanlar halkı serbest bırakmıştır. Çünkü bu sırada kendisi gibi inanma­yanların dinsiz olduğunu ilân etmemiş bulunuyordu. Bunun için onları du* şüncelerinden dolayı suçlamamiş ve kabul etmedikleri ve üzerinde tar­tışmayı doğru bulmadıkları bir düşünceye zorlarnamiştır. Fakat öldüğü H. 218 yrhnda devlet otoritesini kuiianarak halkı budüşünceyi benimsemeye zorlamaya başladı. Artık kendisi gibi inanmayanları bozuk inançlı bulu­yordu. Kendisiyle aynı görüşü paylaşmayan fukaha ve muhaddislerin zin­cirlere vurulmalarını emretti. Kendisinden sonra tahta çıkacak olan hü­kümdarların başlayan bu uygulamayı devam ettirmelerini vasiyyet etti. Me'mun bunları Mu'tezileden biri olan veziri Ahmed b. Ebû Davud'un ver­diği direktiflerle yapıyordu. Me'mundan sonra Mu'tasim ve Vasık onun vasiyetine uydular. Onlardan sonra tahta çıkan Mütevekkil ise bulutları giderdi  ve  işkenceleri  kaldırdı.

301- Bu baskıya karşı en ta'vizsiz davranan ve direnen ehl-i ese­rin lideri olan Ahmed b. Hanbei olmuştur. Ahmed b. Hanbeî bu uğurda üç halife: Me'mun, Mu'tasim ve Vasim döneminde işkencelere maruz kal­mış Mu'tezileyi saraydan uzaklaştırıp işkencelere son veren Mütevekkil zamanına kadar bundan kurtulamamıştır.

Burada Ahmed b. Hanbel'in konuyla ilgili görüşünü bilmemiz gerek­mektedir. Çünkü İbn-i Teymiyye de O'nun görüşündedir ve O'nu savun­muştur. Ve İbn-i Teymiyye Ahmed b. Hanbei'in görüşünün selef-i salihi-nin görüşü olduğunu kabul etmektedir.

Ahmed b. Hanbel'in bu konudaki görüşünü Mütevekkil'e yazmış oldu­ğu bir risalesinde [84]bulmaktayız. Bu risale bize Ahmed b. Hanbel'in bunun gibi konulara girmeyi doğru bulmadığını, girdiği zaman ise halkın Mu'tezile'nin dini konularda ortaya attığı fikirlerde delâlete düşmelerini önlemek için ve istemeyerek girdiğini gösteriyor. Bunun içindir ki, İmam bu risalesini «ben ne konuşuyorum ve ne de konuda konuşmayı tasvip ediyorum» cümlesiyle bitirmiştir.

Keza bu risale bize Ahmed b. Hanbel'in Kur'ân'ın mahluk olmadığını düşündüğünü ve bunu selefi salihine uyarak benimsediğini, kendisinin bir bid'at çıkarmadığını da gösteriyor. Ona göre Tabiinden bazılarının Kur-ân'ın mahluk olmadığını söylediklerini bilmese, kendisi asla söylemeye­cektir. İmama göre Kur'ân'ın mahluk olmayışı onun Allah'ın (C.C.) kelâ­mı oluşundandır. Allah'ın (C.C.) kelâmı İse mahluku değildir. Keza Kur1-ân Allah'ın (C.C.) emridir ve O'nun emri mahluk değildir. Yine Kur'ân Allah'ın Mmİndendir, ve O'nun ilmi de mahluku değildir. Ahmed b_. Hanbel’e göre kendisi bütün bu görüşleri Kur'ân'dan hadisten ve sahabe söz­lerinden çıkarmıştır.

Aslında mesele şudur: Allah'ın (C.C.) sıfatlan ve kudretinden bir şe­vin ortaya çıkmasına yaratma denir mi? Böyle bir şeye yaratılmış denir mi? Denmez mi? Selef böyle bir şeye yaratılmış denmeyeceğini benim­serken, Mu'tezile ve Cehmiyye yaratılmış denir demişlerdir.

302- İşte Ahmed b. Hanbei'in konuyla ilgili görüşü budur. Aynı gö­rüşe sahip olan ve onun mücadelesini veren İbn-i Teymiyye'de Kur'ân'ın yaratılmış olmadığını benimsemekte ve bunun selefin görüşü olduğunu kabul etmekte, aksini söyleyenlerin bid'atçi olduklarını söylemektedir. İbn-İ Teymiyye benimsediği bu fikri, Ahmed b. Hanbel'ini fikrini delillerle açıklamış, nakillerle desteklemiş ve akla uygun hale getirmiştir.

İbn-i Teymiyye bu görüşü izah  ederken, okunan Kur'ân, Allah'ın (C. C.)  konuştuğu ve Peygamber'ine (S.A.V.) vahyettiği  kelâmıdır. Okuyucu­nun işitilen sesiyle Kur'ân okuması ise Kur'ân değil, insanın (nutku) söy­lemesidir. Fakat Kur'ân Allah'ın (C.C.)    kelâmıdır.    Nitekim Allah Taala «Eğer ortak koşanlardan biri eman düeyip yanına gelmek isterse, onu ya­nına al ki, Allah'ın sözünü işitsin; sonra ona güven içinde bulunacağı yere ulaştır, buyurmuştur. Hz. Peygamber (S.A.V.} de «Kur'an'ı seslerinizle süs-leyiniz» buyurmuştur. Yine bir defasında Rasulullah (S.A.V.) Kur'ân oku­makta olan Ebu Musa el-Eş'ari'yi dinlemişti. Durumu öğrenen Ebu Musa Hz. Peygamber'e (S.A.V.) şöyle dedi:  «Dinlediğinizi bilseydim, sizin için

daha güzel okurdum.»

Burada görüldüğü gibi okuma insanın sesi olduğuna göre insan gibi o da yaratılmıştır. Okumak gibi Kur'ân'ın yazıldığı mürekkep de Allah'ın (C.C.) sözü değildir. Fakat yazılan Allah'ın (C.C.) sözüdür. Nitekim Allah Taala «De ki: Rabbin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbi-min sözleri tükenmezden deniz tükenir. Yardım için bir o kadarını daha getirsek (yine yetmez)» buyurarak sözlerinin yazıldığı mürekkebi ayrı, sözlerini ayrı olarak zikretmiştir[85].

İbn-i Teymiyye daha sonra, Ahmed b. Hanbel'in ve selefin Allah Taa la'nın Kur'an'ı kcnuştuğu ve onun mahluk olmadığı cümleleriyle ifp.de olu­nan düşüncelerinin izahına girişerek şöyle demektedir:

«Selef der ki: Allah Taala'mn ezelden beri dilediği zaman Arapça olarak konuşmuştur. Allah'ın (C,C.) kendisini konuştuğu ve Allah ile kaim olan şey O'ndan ayrı bir yaratılmış değildir. Binaenaleyh, Allah'ın (C.C.) güzel isimleri­nin ve İndirdiği kitaplarının temeli olan harfler yaratılmış değildir. Çünkü Allah (C.C.)  onları konuşmuştur.»[86].

303- Ahmed b. Hanbel'in en çok tenkid edilen görüşü Kur'ân'ın yaratılmış olmadığı fikiridir. Onu bu görüşünden dolayı tenkid edenler, bu takdirde Kur'ân'ın kadim olmasının gerekeceğini ve dolayısıyla birden faz­la kadim bunacağından Allah'tan £C.C.) başka bîr kadimin bulunmaması­nı gerekli kılan vahdaniyyetin (Allah'ın birliği) gerçekleşmeyeceğini ileri sürerler. Binaenaleyh, Mu'tezile ile diğerleri arasındaki ihtilâf Mu'tezile'-nin birden fazla kadimin bulunmasına karşı çıkmaları ve Kur'ân yaratıl­mamıştır dendiği zaman birden fazla kadimin bulunacağını düşünmeleri gerekçelerine dayanmaktadır.

İbn-i Teymiyye bu gerekçeyi reddetmiş, meseleye esasından yaklaş­mıştır. O'na göre Kur'ân'ın yaratılmamış olması O'nun kadim olması ma­nasına gelmez. Nitekim Ahmed b. Hanbel de Kur'ân'ın kadim olduğunu söylememiş, «O mahluk değildir,» noktasını aşmamıştır. Kur'ân'ın yara­tılmamış olması ile kadim olması arasında bir ayrılmazlık yoktur. Binaen­aleyh, Kur'ân'ın yaratılmamış olması kadim olmasını gerektirmez. Çünkü Allah'ın (C.C.) yüce zatıyia kaim olan herşeyin O'nun kadîm oluşuyla ka­dim olacağı kabul edilmez. Çünkü Allah'ın (C.C.) yüce zatın nisbet olu­nan her fiil ve var etme, O'nun zatından çıkar. İbn-i Teymiyye bu fiil ve var etmelerin ortaya çıkmaları sırasında var olduklarını, mahallerinin ha­dis olması sebebiyle de hadis olduklarını kabul etmektedir. Dolayısıyla Allah (C.C.) yaratıcıdır. Yaratılan şey sonradan olmadır. Yaratma ve var-etme de konusunun sonradan olması sebebiyle hadistir. Yaratma ve var etmeyi ise ne yaratılmış ne de kadim denmez. Kadim olma ile yaratıl­mamış olma arasında ayrılmazlık olduğunu ilk iddia edenler filozoflardır. Onları bu tarz düşünmeye sevk eden şey bazı aklî prensiplerdir. Bu pren­sipler zannî olup ne sonuçlan da zannî olduğu için selefi ilzam etmezler.

İbn-i Teymiyye bu noktada şöyle  demektedir:

«Selef Allah'ın (C.C.) kelâmını indirilmiş olup yaratılmış olmadığı hususun­da ittifak etmişlerdi!*. Bazı alimler onların bu sözünden maksatlarının Kur'ân'ın kendisinin kadim oluşu olduğunu zannetmişlerdir. Bir grup da Allah'ın kelâmının bir tek mana olduğunu, O'nun bütün emredilenleri emretmek, yasaklananları ya-saKiamak ve haber verilenleri haber etmek olduğunu; Allah (C.C.) O'nu Arapça ifade ettiği zaman Kur'ân, îbranice ifade ettiği zaman Tevrat ve Süryanice ifade ettiği zaman da încil olacağını söylemişlerdir. Bu söz hem nassa ve hem de akla aykırıdır.»[87]

Keza İbn-İ Teymiyye şöyle demektedir: Bu durumda Allah'ın fC.C.) irade ve kudretiyle konuşmasına rağmen, O'nun kelâmı kadim olur. Eğer denirse ki, Allah (C.C.) nida ediyor ve bir sesle konuşuyor ve bundan belli  bir sesin  kadim olması  gerekmiyor. Allah (C.C.) Kur'ân, Tevrat ve

İncil ile konuştuğuna yöre «ya» harfinin «sin» harfinden önce konuşma­sı da muhal olmaz.»[88]

Bunun manası Allah'ın (C.C.) zati kadim olduğu için, Kelâm sıfatının da kadim olmasıdır. Ancak konuşmanın kendisi kadim değildir. Binaena­leyh, Kur'ân yaratılmış olmadığı gibi kadim de değildir.

304- Netice olarak, İbn-i Teymiyye «Kur'ân yaratılmamıştır* diyor, «kadimdir» demiyor. O'na göre Allah'ın (C.C.) kendi iradesi ile konuştu­ğu ve sözünü Cebrail (A.S.) ile Peygamber'ine (S.A.V.) indirdiği zamanki konuşmasının hadis olması sebebiyle Kur'ân da hadistir.

Mesele İbn-i Teymiyye'nin Ahmed b. Hanbef'in konuyla ilgili sözüne yaptığı yorum gibi olursa selef ile Mu'tezile arasında Kur'ân ile ilgili ola­rak esaslı bir ihtilâf mevzuu olmaktan çıkmaktadır. Çünkü her İki taraf da Kur'ân'ın kadim olmadığını söylemektedirler. Buradaki ihtilâf sadece Kur'ân'a yaratılmış denilip denilmeyeceği konusundadır. Onun için Mu­hammed Abduh konuyla ilgili olarak şöyie demiştir:

«Eğer ihtilâfa düşüren ve bilhassa H. 111. başlarında meydana gelen olaylar ve bazı imamları Kur'ân'ın mahluk olduğunu söylemekten imtina etmelerinin sebebi sorulacak olursa bunun asıl sebebinin bazıla­rının Kur'ân'a karşı aşın derecede saygı göstermeleri ve günah işlemek­ten korkmaları olduğu söylenebilir. Aksi halde Ahmed b. Hanbel gibi bir imamın her gece diliyle okuyup sesiyle-şekillendirdiği Kur'ân'ın kadim olduğuna inanmaması gerekir.»

Ahmed b. Hanbel sadece Kur'ân'ın yaratılmamış olduğunu söylemiş­tir. O'nun görüşünü yorumlayan İbn-i Teymiyye, Allah'tan {C.C.) sadır olan ve O'nun zatıyia kaim olan bir şeyin O'nun mahluku olmayacağını söylemiştir. O'na göre, Ahmed b. Hanbel'in Kur'ân'ın kadim olduğunu söy­lediği yolundaki iddia 4. asırda meçhul biri tarafından imcma nisbet edi­lerek yayılmıştır. İbn-i Teymiyye bu iddiayı reddetmiştir. Tarihçi Zehebî de kendisine ait tarih kitabında O'nu desteklemektedir.

Böylece İbn-i Teymiyye.ve Ahmed b. Hanbel'in görüşleri Kur'ân'ın yaratılmamış olduğu ve kadim olmadığı cümlesi İle ifade edilmiş oluyor.[89]

 

Allah'ın Yaratma Ve Tekvin Açısından Birliği

 

305- Bundan önce İbn-i Teymiyye'nin Allah'ın (C.C.) Yüce Zatı­nın birliği ve yüce sıfatlan konusundaki düşüncesini açıklamış O'nu âlimlerin görüşleriyle karşılaştırmıştık.

Bundan sonra Allah'ın (C.C.) yaratma açısından birliğinden, yani Ce-nab-i Allah'ın (C.C.) bütün mahlukatt yarattığı, O'nun mülkünde bir or­tağının ve otoritesinde bir rakibinin olmadığından bahsedeceğiz. Allah Taala (C.C); «Eğer yerde, gökte, Allah'tan başka tanrılar olsaydı, İkisi de (yer de, gök de) bozulup gitmişti. Arş'ın sahibi Allah onların nitelen­dirmelerinden yücedir» mealindeki âyetiyle bu manadaki birliğine işaret etmiştir. Burada yaratılanların yaratanın iradesine karşı koyan bir irade­leri yoktur. Hepsi Allah Taala'dan gelmekte ve O'na dönmektedirler.

Tevhîd ve İnsanın İradesi:

306- Müslümanlar Allah'ın (C.C.) birliği ve insanın iradesinin ol­duğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu tevhidin esasından ve dinden ol­duğu da kesinlikle bilinen İsiâmî esaslardan biridir. Ancak filozoflar ve onlar gibi düşünenler ile onların peşlerinden gidenler insanın dünyada iş­lediği işlerinden sorumlu olması, ahirette mükâfat ve cezayı hak etmesi, kişiye, hayır ve şer oluşuna göre muamele edecek olan Allah'ın (C.C.) ilâhî adaletinin gerçekleşmesi için kişinin fiillerinde irade hürriyetinin ve kudretinin olduğu hususunda uzun bahisler açmışlardır.

İnsanın irade hürriyeti ve kudreti konusunu ortaya atanlar ve akılla­rın sapıttığı konuların peşinde olanlar, sahabe döneminin sonuna doğru Müslümanların karşısına çıkmışlardır. Mesele, kaza ve kader konusun­dan insanın yaptığı bütün fiillerin daha önce Allah (C.C.) tarafından tes­cil ve takdir edildiği ve O'nun yazdığından dışına çıkılamayacağı inancın­dan çıkmıştır. İnsanın irade ve kudreti konusunun peşine takılanların or­taya attığı problem şudur: insanın yapacağı taat ve ma'siyyet, herşey ezelde yazılmış ise niçin İlâhî emir ve vahiyler gelmiştir? Allah'ın (C.C.) şaki olarak yazdığı bir kimse O'nun yazdığını uyguladığına göre uhrevî ceza niçin olmaktadır? Allah bir kulunu muti olarak yazmış ise ve o kul, Rabbinln yazdığının dışına çikamıyorsa, bu  kimse işlediği hayra karşılık niçin rnükâfatlandırıfmaktadır?

Hz. Ali (R.A.) Sıffın'den dönerken kendisine ihtiyar bir adam yana­şarak kaza ve kader konusunu sormuş ve kaza ve kader hak olduğuna insanı yaptığı her hayır ve şerre kader ittiğine göre kulun nasıl muti olup mükâfata İâyık olduğunu veya asi olup cezayı hak ettiğini öğrenmek İstemişti. Ali (R.A.) ihtiyarın şüphelerini giderdiği cevabını şu sözleriyle bitirmişti: «Şüphe3İ2 Allah'ın CC.C.) emri-tahyirî fsorîamsmayO, yasskia-ması sakmdırmayı ve teklifi de kolaylaştırmayı ifade eder. ÂÜah'a (C.C.) isysn eden kimse O'nu yenmiş olmaz. Allah (€.G.) kullarına gönderdiği Paygemfaer'i faydasız olarak göndermemiştir. Gökleri, yeri ve onların ara­sındakiler! boş yere yaraîmamıştir. Bu, inkâr eden!erin zanmdir. Su yüz­den o inkâr edenlere ateşten heîâk vardır.»[90]

307- Felsefî ve aklî çalışmaların alanı müslümanlar arasında ge­nişleyip İslâmî fırkalar ortaya çıkınca Emevî döneminde bazı kimseler in-sanm fiilleri ve sözlerinde cebir altında bulunduğunu söylemeye başladı­lar. Bu grubun başında Cehm b. Safvan bulunuyordu. Cehm ve O'na tabi olanlar insanın hür bir iradesinin olduğunu kesinlikle reddetmişlerdi. Da­ha önce Cehmiyye'den bahsetmiş bulunuyoruz. Dileyen oraya bakabilir.

Bunların yanında bir de ceza ve mükâfatta ilâhi adaletin gerçekleş­mesi dünyada sorumluluk ve cezanın yükümlülüklerinin bulunması için in­sanın yaptığı fiillerinde tam bir irade ve seçmesinin bulunduğunu söyle­yenler vardır. Bunlara göre kul bu irade ve ihtiyarını (seçmesini) Allah'ın (C.C.) kendisinde yaratıp koyduğu bir güç ile yapmaktadır. Bunların ba­şında da Gaylan ed-Dimaşkî vardır. Mu'tezilî'ler Gaylan'm yolunu tutmuş ve O'nu kendi âlimlerinden saymışlardır. İnsana sonsuz bir hürriyet tanı­yan bu görüşün bayraktarlığını üstlenen Mu'tezile O'nu Allah'ın (C.C.) mükâfat ve cezalandırmadaki adaleti adı altında kendine dördüncü esas olarak almışlardır.

Bundan sonra Eş'ariler geldiler. Filozofların ve Mu'tezile'nin görüşle­rini kabul etmeyen bu kimseler onların ortasında bir yol tuttular. Eş'ari­ler Cehmiyye gibi her şeyi Allah'ın (C.C.) yarattığını kabul ettiler. Fa­kat kulun fiillerini kendi ihtiyariyle işlediğini söylediler. Buna göre her­hangi bir fiili Allah yaratmış kul da kendi ihtiyariyle işlemiş olmaktadır. Kulun bu işlemesinden dolayı sorumluluk mükâfat ve ceza söz konusu­dur.

Ancak burada akla şöyle bir soru gelmektedir: Acaba bu işleme (ik­tisap) Allah'ın  (C.C.) iradesiyle mi,  yoksa  O'nun  İradesi  olmaksızın mı olmaktadır? Şayet bu işleme Allah'ın (C.C.) iradesi ile oluyor, onun dı­şına çıkamıyorsa, Eş'ariyye mezhebine bu noktadan cebir düşüncesi gi­riyor demektir. Bunun için olmalıdır ki, İbn-i Hazm, Eş'ari'nin Cebriyye'-den olduğunu iddia etmiştir[91].

 

İbn-i Teymiyye'nin Cebriyye'yi Tenkidi:

 

308- Filozoflar, Mu'tezile, Eş'ariyye ve diğerlerinden sonra dünya­ya gelen İbn-i Teyrniyye bütün bu mezhepleri incelemiş ve onların görüş­lerini süzgeçten geçirmiştir. O'nun bütün bu fırkalar hakkındaki görüşü­nün onların bu konuda İsabet edemedikleri tarzında olduğu ilk nazarda göze çarpmaktadır. İbn-i Teymiyye diğer konularda olduğu gibi bu konu­da da selef gibi düşünmektedir. Burada kaza ve kadere, Allah'ın (C.C.) mülkünde O'nun istemediğinin olmayacağına, kulun hür olduğuna, hayır ve şer yaptığı her fiilden sorumlu olduğuna inanmak vardır. Bu konuda sahabe ve tabiinden nakiller vardır. Binaenaleyh onun kaza ve kadere inanması gerekir. Allah'ın (C.C.) hükmünü aşan bir hüküm yoktur. Nite­kim herkes kendi sorumluluğunu ve ihtiyarını da hissetmektedir. Kader, sorumluluk ve ihtiyar konusunda bu deiil yeterlidir. Başka bir delil aran­mamalıdır.

İbn-İ Teymiyye bu konuyu muhtelif görüşleri bilen bir kişi olarak iş­lemiş, her görüşü teker teker ele almıştır.

Cebriyye mezhebini bilgili ve yetkili biri olarak eleştirirken şöyle de­mektedir:

«Bir takım âlimler, abidler kelâm ehli ve tasavvufçulardan oluşan bu kimse­ler kadere, Allah'ın (C.C.) her şeyin Rabb'i ve sahibi olduğuna, O'nun istediğinin olduğu ve istemediğinin olmadığına ve herşeyin yaratıcısı olduğuna iman etmek. tedirler. Burası güzel ve doğrudur. Ne var ki, bunlar ilâhî emir ve nehiy va'd ve vaid hususunda gevşeklik göstermiş, hatta bu gevşeklikte çok aşın giderek hatta inkâra giderek şu âyette ifade olunan müşriklerden olmuşlardır: «Eğer Allah (C.C.) isteseydi ne biz ne de babalarımız şirk koşmaz hiçbir şeyi haram kıl­mazdık» Çünkü bu müşrikler de Allah'ın (C.C.) yer ve göklerin ve kendilerinin yaratıcısı olduğunu herşeyin idaresinin O'nun elinde olduğunu ve kaderi kabul ediyorlardı. Araplar Cahiliyet döneminde kadere inanıyorlardı!*. Onların şiir ve nesirlerinde bunu görmek mümkündür.»[92]

«İnsan kendisine verilen bir kuvvet ile kendi fiillerini yaratır» diyen Kaderiyye ve Mu'teziie hakkında ise şöyle demektedir:

«Kaderiyye insanın tâat ve ma'siyet ne olursa, olsun, bütün" fiilerini  kendisi­min yarattığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bunlara göre Allah (C.C.) ne taati ve ne de ma'siyyeti yaratmıştır. Allah (C.C.) sadece taati, emretmiş ma'sîyyeti ya­saklamıştır. Allah (C.C.) dini bakımdan mü'mine ikram ettiği her nimeti kâfire de ikram etmiştir. Buna göre Allah'ın (C.C.) dini nimetleri bakımından Ali (R.A.) ile Ebu Leheb birbirine eşittirler. Çünkü onların her birine Peygamber gönde­rilmiş emredilerek fiile zorlanmış ve illeti hazırlanmıştır. Fakat biri iman etme­si için ayrı bir nimeti olmadığı halde kendiliğinden iman etmiştir. Bunlara göre Allah Taala imam Ali (R.A.) ve benzerleri gibi mü'minlere sevdirip onu kalple­rinde süsledi gibi, Ebu Leheb ve benzeri kâfirlere de sevdirmiş ve süslemiştir. Ne var ki, bir taraf ayrı bir nimetleri bulunmadığı halde, Allah'ın (C.C.) hoşlan­madığından hoşlanmamış, öbür. taraf ise bunun aksine hareket etmişlerdir.»

Muhalifleri «Kaderiyye bu ümmetin Mecusiieridir» hadisine uymala­rı için bunlara Kaderiyye adını vermişlerdir. Çünkü Mecusiler bu alem­de hayır için bir kuvvet, şer için de bir başka kuvvet olmak üzere iki kuvvetin bulunduğunu; hayır kuvvetinin hayır ilâhi, şer kuvvetinin de şer ilâhi olduğunu iddia etmişlerdir. Muhalifleri bunların, ma'siyetin Allah'­tan (C.C.) değil de kuldan olduğunu kabul etmeleri sebebiyle, kendileri­ne Kaderiyye demişlerdir. İbn-i Teymiyye bunu reddetmiş Kaderîyye'nin böyle bir söz söylemediğini iieri sürerek şöyle demiştir:

«Her kim Kaderiyye'nin taatin Allah'tan, ma'siyyetin ise kuldan olduğunu söylediklerini iddia ederse, o Kaderiyye mezhebini bilmiyor demektir. Çünkü Kaderiyye âlimlerinden hiçbir kimse böyle bir söz söylememiştir, söylemesi de mümkün değildir. Kaderiyyenin bu konudaki sözünün esası, kulun taat olan fiili­nin ma'siyyet olan fiili gibi olduğu, bu fiillerin her İkisinin de ona özgü bir ira­de olmaksızın onun kudretiyle olduğu, kulda bu fiillerden herhangi birine mah­sus bir kudretin bulunmadığı tarzındadır.»[93]

 

Eş'ariler Hakkındaki Görüşü :

 

309- İbn-i Teymiyye Eş'arilerin Cebre kaydıklarını kabul etmekte­dir. Ona göre Eş'arilerin «Fiilleri Allah yaratır, kul da işler» tarzındaki sözleri cebir düşüncesine karşı, ona zıt bir görüşü ifade etmez. İbn-i Tey­miyye bu konuda şöyle demektedir:

«Cebre meyledenlerin bir kısmı da şöyle demektedirler: tşlenen fiiller Allah'­ın (C.C.) mahluku olup kul tarafından işlenirler. Kulun kudreti bir fiilin meyda­na gelmesinde ve onun herhangi bir sıfatında herhangi bir etkiye sahip değildir. Allah Taala'nm (C.C.) fiilleri kulların kudretine bitişik olarak yaratma adeti vardır.- Fiil Allah (C.C.) tarafından yaratılır ve yoktan var edilir. Aynı fiil kulun kudretine bitişik olarak meydana geldiği için de onun işlemesi (kesbî) olmuş olur. Kul, fiilinin ne var edicisi ne de yoktan icad edicisîdir. Ancak biz tam bir cebrî kabul etmiyoruz. Bize göre kulun sonradan olma bir kudreti vardır. Ceb-riyye ise kula asla bir kudret isnad etmemektedir.

Bize göre yaratma ve işleme (kesb) ayrı şeylerdir. îşleme (kesb) meydana gelen fiilin sonradan var  olan kudret  ile birleşmesinden  ibarettir.  Yaratma ise o filin kadim kudret ile birleşmesidir. Keza İşleme (kesb) kendisi ile birlikte bu­lunan kudretin mahallinde bulunur. Yaratma ise kudret mahallinin dışında bu­lunur.»[94]

İbn-i Teymiyye naklettiği ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Eş'arilerİ bu konuda Cebrİyye'den en azından Cebre meyyal olduklarını kabul etmek­tedir. Eş'arilerin görüşleri de bu kanaate müsaittir. Nitekim İbn-i Tey-miyye'nin  talebesi olan  İbn-i   Kayyim  bu hususu  açıkça zikretmiştir.

İbn-i Teymiyye Eş'arilerin fiille kesbi ayrı ayrı kabul etmelerini doğ­ru bulmamaktadır. Çünkü eğer kesb [işleme) hiçbir etkisi bulunmayan sırf bir birlikte olmak ise bu sorumluluk ceza ve mükâfata lâyık olmak için kâfi değildir. Fakat eğer kesb var etme, red etme gibi bir özelüğe sahip ise, bunu Allah'a (C.C.) verirseniz Cebriyye, kula verirseniz Mu'te­zile mezhebinden olursunuz.[95]

 

Mu'tezile Hakkındaki Görüşü :

 

310- İbn-i Teymiyye Eş'ariyye ve Cebriyye'yi yukarıda zikrettiğimiz görüşlerinden dolayı tenkit ederken Kaderiyye yahut Mu'tezile'yî görüşle­rini selef görüşü olarak kabui etmemekle birlikte, hakka daha yakın bul­maktadır. İbn-İ Teymiyye bu hususta şöyle demektedir:

«Bu mesele ayakların kaydığı, zihinlerin saptığı, müslümanların dinlerini değiştiren bir meseledir. Bu meselede son derece tevhid, tahkik ve marifet ehli olan kelâm ehli olan ile putperestler birbirine karışmıştır. Allah'a (CC.) ve Rasu. lüne iman eden herkes emir, nehiy, va'd ve vaid kabul eden Mu'tezile, Şia ve Kaderiyye'nİn mü'min ile kâfiri İtaatkâr ile günahkârı, hak peygamber ile ya­lancı peygamberi ve Allah'ın dostları ile selefin zemmettiği düşmanlarını bir tu­tanlardan daha iyi oldukların] bilir. Hatta bunlar Hallal'in es-Sünnetü ve'r-Red-dü ala'l-Kaderiyye adlı eserinde dediği gibi Mu'tezile'den daha çok zemme lâ­yıktırlar.»[96]

Hatta daha ileri giderek «Kaderiyye bu ümmetin Mecusilendir, mea­lindeki Kaderiyye kelimesinin cebri kabul eden herkesi içine aldığını ka­bul etmekle Hailal'ın onlar hakkındaki sözlerini yerinde bularak şöyle de­mektedir:

«Burada Hallal ve diğerlerinin cebir kabul edenleri hadisteki Kade­riyye kapsamına aldıkları görüin.ektedir. İşlenen günahlarla cezalandırıl­ma konusunda kaderi bir bahane olarak görmeyenler için böyle düşünü­lürse, günahlar konusunda Kaderi bahane ederek sorumluluğu kaldırmak isteyenler  için  ne demelidir?  Kaderi bahane ederek  ilâhî  emir ve nehyi ortadan kaldıranların kaderi inkâr edenlerden daha çok Allah'ın (C.C.) Kaderiyye'yî zemmi kapsamına girdikleri herkesçe malumdur. Çünkü ka­deri bahane edenlerin dalâletleri daha büyüktür. Onun içindir ki seleften pek çoğu  Kaderiyye'yi  Mürcie  ile birlikte zikretmişlerdir [97].

311- Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi, İbh-i Teymiyye Tev-hid ve şeriete en uzak olan mezhebin Cebriyye mezhebi olduğunu, Mu'-tezile'nin onlar kadar bid'ate bulaşmadıklarını, Cebriyye'nin «Kaderiyye bu ümmetin mecusiîeridir, hadisini kapsamına daha çok girdiklerini ka­bul etmekle bu hususta Hallal'ln es-Sünnetü ve'r-Reddü ala'l-Kaderiyye kitabındaki görüşlerine dayanmaktadır.

îbn-i Teymiyye'yi bu tarz düşünceye iten sebep O'nun Mu'tezile'ye meyletmiş olmasından değildir. Çünkü kendisi Mu'tezile gibi düşünmez Ö'nu bu tarz bir düşünceye iten sebep olsa olsa cebre kail olan bazı ta-savvufçularda görmüş olduğu bir takım haller olabilir. Çünkü şeriat tev-hid esası üzerine oturduğu gibi gayesi de ilâhî emir ve nehiy, itaat eden­le asi olanı ayırma, mükâfat ve cezada adaletli olmak gibi hususlarla top­lu islah etmektir. Cebriyye ve İbn-i Teymiyye'nin kabulüne göre onlara meyleden Eş'ariyye mezhebinin bu konudaki görüşü Allah'ın (C.C.) insan­ları mükellef kılmasını haksız kılar. Bunlar Allah'ın (C.C.) birliği hakkın­da aşın giderek şer'i hükümleri ortadan kaldırma noktasına, bir ve tek olan Allah'ı (C.C.) tenzihde aşırı giderek O'nun adalet sıfatını yok etme noktasına gelmişlerdir. Bu yol Rasulullah'ın (S.A.V.) yolu değildir.

312- Özel olarak ifade etmek gerekirse, İbn-i Teymiyye birinin bid'atının diğerinin ki kadar olmamakla birlikte her iki mezhebin bid'ate düştüklerini kabul etmektedir. Çünkü her iki mezhep de Allah'a (C.C.) itaat eden ile isyan edeni bîr tutmaktadırlar. Birinciler itaat eden ile İs­yan eden; herhangi bir iradelerinin olmadığı, çünkü sadece Allah Taala' nm fail-i muhtar olduğu için, işlediği fiillerden sorumlu tutmamışlardır. İkinci mezhep, yani Mu'tezile ise itaatkâr ile günahkârı yaptığı UU\ iman­da muvaffak kılma nimeti ile taltif edilmediği, küfürde ondan mahrum kı-lınmadığı, ikisinin de asılda eşit oldukları ve farklılığın daha sonra amel­de olduğu noktasından bir tutmuşlardır. Oysa Allah Taala «O dilediğini sapıttırır, dilediğini de hidayete erdirir,» buyurmuştur.[98]

 

Selef Hakkındaki Görüşü:

 

313- İbn-i Teymiyye'ye göre selef, kadere, hayır ve şerrin Allah'­tan (C.C.) olduğuna, Allah'ın (C.C.) kudret ve iradesinin her şeye şamil olduğuna, O'nun kuiun yaptığı fiilleri kendi meşieti, kudreti ile dileyip ya­rattığına inanmaktadır. İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:

«Bilinmelidir ki, selef; «Allah (C.C.) her şeyin yaratıcısıdir.Allah (C.C.) kulu­nu hırslı yaratmıştır. Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Hayır dokundu mu da (yoksullara) vermez» tarzında düşünürken, insanın gerçek bir fail ,iş, İş­leyen) olduğunu, O'nun dileme ve kudretinin bulunduğunu da kabul eder. Çünkü Allah (C.C.) «Bu sizden doğru olmak isteyenlere mahsus tur. Alemler in Rabbi olan Allah (C.C.) dilemedikçe dileyemezsiniz. Şüphesiz bu bir hatırlatmadır. Artık di­leyen hatırlar. Onlar ancak Allah'ın (C.C.) dilediğini hatırlarlar. O takva ve mağ­firet ehlidir», buyurmuştur.»

İbn-İ Teymiyye böylece biı taraftan Allah (C.C.)'ın iradesinin umumi olduğuna inanırken öte yanden insanın da bir kudreti olduğunu kabui et­mektedir. Fakat yine İbn-i Teymiyye ilâhî irade ve kudretin umumiliğinin ve her şeye şâmil olduğunun nasiarla, insan kudretinin ise akılla sabit olduğunu kabui etmekte, nass île sabit olanın inkâr edilemeyeceğini, duy­gularla karşı gelinemeyeceğini düşünmektedir. Ona göre insanlar his ve akıl ile dünyadaki davranışlarından sorumlu olurlar. İnsan kader ve ka­zayı bahane ederek sorumluluktan kurtulamaz. Kişi kendini aldatıp bü­yük görmedikçe kadere karşı çıkmaya kalkamaz. «Binaenaleyh kişi işle­diği günahlarında kaderi bahane edemez. O, günahları işlememekle yü­kümlüdür. Şayet bir günah işleyecek olursa Adem'in (A.S.) yaptığı gibi terketmesi gerekir. Nitekim bazı âlimler iki kişinin, Adem (A.S.) ve îb-lis'in günah işlediklerini ancak Adem'in (A.S.) tevbe ettiğini, Allah'ın (C.C.) O'nu affedip peygamber yaparak hidayete erdirdiğini, İbtis'in İse günahında ısrar ederek kaderini bahane ettiğini söylemişlerdir. Binaena­leyh tevbe edenler, Adem'e (A.S.) günahta ısrar edip kaderi bahane eden ise İblis'e benzerler.[99]

Şu cümleler de İbn-i Teymiyye'ye aittir:

 «Herkesçe kabul edilmektedir ki, adalet fiilini işleyen kimse âdil zulüm fii­lini işleyen ise zâlim olur. Yalan fiilini işleyenin de yalancı olduğu gibi. Buna göre kul kendi yalan, zulüm ve adaletinin faili olmayıp onların faili Allah (C.C.) olursa bu takdirde Allah'ın (C.C.) yalan ve zulüm ile vasıflanması gerekir.»[100]

314- İbn-i Teymiyye'nin bu konudaki görüşleri üç noktada toplana­bilir:

1) Allah Taala herşeyin yaratıcısıdır. O'nun kâmil manada bir ya­ratma ve var etme birliği vardır. Kâinatta hiçbirşey O'nun iradesi dışında Çıkamaz. Hiçbir kimse O'nun iradesine denk bir iradeye sahip oiamaz. İbn-i Teymiyye bu noktada Cebriyye ile birleşmektedir.

2) İnsan gerçek manada faiİdir. İnsanın yaptıklarından sorumlu kı­lan, kâmil manada bir iradesi vardır. İbn-i Teymiyye'nin bu noktada da Mu'tezile veya Kaderiyye ile birleştiğini görüyoruz. Nitekim O'nun çağ­daşı Eş'ariler de bu hususu ifade etmişlerdir.

Ancak Allah şerrin işlenmesini sevmez ve O'na razı olmaz. İbn-i Tey-miyye bu noktada da kendi anladığı Mu'tezile'den ayrılmaktadır. Bu gö­rüş «O dilediğini dalalete götürür, dilediğini hidayete erdirir» ve «sen istediğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir» mealindeki âyetlere de uymaktadır. Pek çok âyette bu mana tekrarlanmış­tır. Bu aynı zamanda pek çok hadis ile teyid edilen ve Kur'ân'da zikredi­len bir hakikattir.

Acaba bu hakikatler nasıl uzlaştiniabiîir? Allah'ın (C.C.) herşeye kar-. şı kâmil bir üstünlük ve umumi bir iradeye sahip oluşu ile insanın ihtiyar sahibi bir fail olması nasıl uzîaştinlabilir? Allah Taala hem tam bir ada­let sahibi olsun, hem de hayır yolunu muvaffak kıldığı itaatkâr bir kulunu mükâfatlandırsın, muvaffak kılınmaktan mahrum ettiği günahkâr kulunu da cezalandırsın; bu nssıl uzîaştinlabilir? Burada böyle bir soru yatmak­tadır. İbn-i Teymiyye bu uzlaşmayı sağlamaya çalışmış, bazan bunu ba­şarmış, bazan da yaklaşmıştır.

315- İbn-i Teymiyye Allah'ın (C.C.) kudretinin umumiliği ve her-şeyi yaratması ile insanın işlediği fiillerinin gerçek manada faili olması konusunda şöyle demektedir: Allah (C.C.) her şeyin yaratmış olduğu se­bepleri vasıtasıyle yaratıcısıdır. Allah (C.C.) kulunu onunla fiilini İşleye­ceği bir irade ve kudret ile birlikte yaratmıştır. Çünkü kui hakiki manada fiilinin failidir. Binaenaleyh, ehl-l sünnetin insanlık fiilinin Allah'ın irade ve kudretiyle olduğu yolundaki sözleri diğer olayların sebepleriyle olduğu tarzındaki sözleri gibidir [101].

O halde insanın fiillerinin Allah'a (C.C.) isnadı, Allah'ın (C.C.) o fiil­lerin sebeplerini yaratması bakımındandır. Bu sebepler kulun kudreti­dir. İbn-i Teymiyye'ye göre Allah Taala bütün mahlukati bu arada kulla­rın fiillerinin taalluk ettiği nesneleri de yaratmaktadır. Ku! ile Allah'ın (C.C.) kendisinde yarattığı kendine ait iradesi arasında bağlantı olur. Böy­lece kul fiili işler, Allah (C.C.) da yaratır. İşler Allah'a (C.C.) ve kula iki ayrı açıdan nisbet edilir. İbn-i Teymiyye burada da şöyle demektedir:

«Bir kimse herhangi bir fiili Allah'a (C.C.) ve kula nisbet ettiği za­man eğer, Allah'ın (C.C.) O'nun kaynağı olduğunu kastediyorsa bu müs-lümanlann icmai ile batıldır. Fakat eğer Allah'ın (C.C.) diğer mahlukat gi­bi bir mahluku olduğunu kastederse bu doğrudur[102]

Bu demektir ki, kulun İradesinin taalluk ettiği şeyler herşeyin fiili­nin veya sebebinin Allah'a (C.C.) nisbet edilmesi açısından, Allah'ın (C. C.) mahlukudurlar. Bunu inkâr eden sebepleri de inkâr etmiş olur. Ancak kulun iradesinin taalluku Allah'a (C.C.) nisbet edilmez. Çünkü bu, kulun sıfatıdır.

Buradan anlaşıldığı üzere şunu bilmelidir ki, Allah Taala'ya günahla­rın (faili) sıfatı verilmez. Bu sıfat Allah'ın (C.C.) kendisinde yarattığı bir irade ile serbest bir şekilde O'nu murat eden kula verilir. Çünkü Allah (C.C.) yarattığı şeylerle vasıflanamaz. Allah'ın (C.C.) yarattığı şeylerle ancak onu işleyen insanlar vasıflanabilirler. Meselâ Allah Taala insanın rengini yaratmıştır ve o rengi alan kendisi değildir. Hoş olmayan bir ko­kuyu veya acı bir yiyeceği ya da çirkin bir şekli vb. yarattığı zaman bu çir­kin ve sevilmeyen yaratıkla da vasıflandırılmaz[103].

316- İbn-i Teymiyye'nin bu konudaki görüşünü talebesi ve ilminin varisi olan İbn-i Kayyim'ın şu sözlerinde son derece açık bir şekilde gör­mekteyiz:

«Doğrusu bu konuda şöyle demelidir; Herhangi bir hareket Allah'ın (C.C.) in­sanda yaratmış olduğu kudret ve İrade ile meydana gelir. Allah Taala bir kulu­nun fiilini murad ettiği zaman o kulda o fiili yapmak için gerekli olan kudret ve ona götüren sebebi yaratır. Bunun sonunda meydana gelen fiil bir şeyin sebe­bi yaratır. Bunun sonunda meydana gelen fiil bir şeyin sebebine nisbet olunma­sı gibi kulun kudretine nisbet edilir. Aynı fiil, bir mahlukun halikina nisbet edil­mesi gibi Allah'ın kudretine nisbet edilir. Bir şeyin bîrinin kudreti diğerinin kudretinin sonucudur. Aslında böyle bir meydana gelme olayının iki kudretinin ortak olduğu bir meydana gelme olduğunu söylemek yanlış ve aldatıcıdır. Çünkü böyle bir ifade «şu elbise de iki kişi ortaktır. Şu ev iki ortağındır» cümlelerin-deki gibi bu iki kudret sahibinin kudret bakımından birbirlerine denk olduk­larını akla getirir. Oysa bizim konumuzda bu meydana gelme bir şeyin sebebiy­le meydana gelmesi olayıdır. Sebep, sebepten sonra meydana gelen şey, fail ve alet hepsi Allah'ın (C.C.) ezelî kudretinin ürünüdür. Bir fiilin sebep-müsebbeb nisbetiyle kulun kudretine nisbet edilmesi Allah Taala'nin kudretinin herşeyi kap­saması ve tam olmasına mani olmaz. Allah'ın (C.C.) irade ve kudretinden başka bağımsız olarak bir şeyin meydana gelmesine etki eden bir şey yoktur. Allah'­tan (C.C.) başka herşey O'nun mahlukudur. O'nun kudret ve iradesinin ürünü­dür. Bunu kabul etmeyen bir kimse Allah'tan (C.C.) başka bir yaratıcının varlı­ğını veya eşyanın yaratılmış olduğunu. Fakat yaratîcı bir varlığın mevcut olmadı­ğım   kabul  etmek   zorunda   kalır.»[104].

317- Görüldüğü gibi  İbn-i Teymiyye'nin görüşü Cehmiyye'ye uzak ve Mu'tezi I e'ye yakın bir görüştür. Bunun için olmalıdır ki, kendisi de Mu'-tezile'nin hakka Cebriyye'den daha yakın olduğunu söylemiştir.

Ne var ki hemen bunun peşinden İbn-i Teymiyye'nin Allah'ın (C.C.) bir şeyi hem murat edip hem de nehyetmesini birbiriyle uzlaştırırken Mu'tezile'ye muhalefet ettiğini görüyoruz. Çünkü Mu'tezile'ye göre «Aİ-lah (C.C.) günahları murat edip seçmez. Çünkü Aliah (C.C.) yasakladığı bir şeyi murat etmez. Binaenaleyh, insanların işlediği günahlar Allah'ın (C.C.) onları dinlemesi olmaksızın meydana gelirler. Keza Allah emretti­ği bir şeyi mutlaka murad eder. Görüldüğü gibi, Mu'tezile İlâhî emir ve iradenin birbirinden ayrılmayacağını benimsemiş bulunuyorlar.

İbn-i Teymiyye ise Allah Taala bir şeyi emretmediği halde onu mu­rad edeceği ve o şeyin meydana geieceği görüşündedir. Binaenaleyh Al­lah (C.C.) hayrı murad ettiği gibi günahı da murad eder. Günahla bağdaş­mayan sadece Allah'ın (C.C.) O'nu sevmesi ve O'na razı olmasıdır. Onun İçin Allah Taala günahları sevmez ve onların işlenmesine razı olmaz. Bu­na göre Allah'ın sevme ve razı olması O'nun emrinden ayrılmamış olur­lar. Ancak Allah'ın (C.C.) iradesi ise O'nun emrine bağlı değildir.

Bu husus İbn-i Teymiyye'nin- bütün olarak görüşüne de uygundur. Çünkü O, Allah'ı (C.C.) O'nun Kur'ân'da zâtını vasıflandırdığı herşey ile vasıflandırmaktadır. Allah Taala Kur'ân'da zâtını seven, razı olan, kızan ve gazap eden olarak vasıflandırmıştır. Binaenaleyh sevme O'nun bir sı­fatıdır. Ancak sevme iradeden başka bir şeydir. Sevmeye dini irade adı verilir. îbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:

«Bütün mezheplerden ehl-İ sünnetin cumhuru' ve Eş'arilerin çoğu irade ile sevme ve razı olmanın ayrı şeyler olduğunu kabul ederler. Bunlar Allah'ın gü­nahları murad ettiği halde onları sevmediğini onlara razı olmadığını aksine on­lardan hoşlanmayıp gazap ettiğini ve nehyettigini kabul ederler. Allah'ın dileme, si ile sevmesinin ayrı şeyler olduğunu söylerler. Bu görüş selefin görüşüne ta­mamen uymaktadır.«

Ebu'l-Meâli el-Cüveynî de bu görüşün ehli sünnetin, selefi âlimlerin görüşü olduğunu ve Eş'arî'ntn onları muhalefete ederek Allah'ın (C.C.) iradesi Üe sevmesinin aynı şey olduğunu ileri sürdüğünü zikretmiştir. Ay­rıca Cüveynî Selefin Aüah'in murad ettiği şeyin olduğu etmediğinin ise olmadığını, murad ettiği her şeyi yarattığı görüşünde olduğunu benimse­diklerini nakletmiştir. Allah'ın (C.C.) sevmesinin emrinden doğduğunu, O'­nun emrettiği şeyi sevdiğini benimsediklerini nakletmiştir [105].

318- İbn-i Teymiyye'nin Allah'ın (G.C.) günahı murad etmesi ile onu yasaklaması, bir şeyi murad etmesinin onu nehyetmesine mani olma­ması arasını uzlaştırmasını yukarıda görmüş bulunuyoruz. Allah'ın (C.C.) adaleti ile, hidayet etmesi ve hidayete ermeyeni hidayetsiz bırakmasını ise şöyle uzlaştinyor:

İbn-i Teymiyye Allah'ın CC.C.) hayır yoluna gitmek isteyen bîr kulu­nun bu yola gitmesine yardım etmesi ve onu muvaffak kılmasında ve ken­disini inkâr eden bir inatçıyı onu kendi sapıklığına bırakmasında, herhan­gi bir zulüm görmemektedir. Bunların her ikisi de yaptıkları işi Allah'ın (C.C.) kendilerinde yarattığı tam bir hürriyeti hissettiğine, hür bir irade ile o fiili seçtiğine göre bunda bir zulmün bulunması söz konusu değildir. Böylece Mu'tezile'den farklı bir görüşü ortaya koyan İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle demektedir:

«Allah Taala kullarından müstağnidir. Onlara ancak faydalı olanı emretmiş, zararlı olanı ise nehyetmiştir. O, kullarına emrederek ve kendisine itaat etme­leri için iyilik etmektedir. Şimdi insanlara faydalı bazı şeyleri emretmiş olan iyi ve bilgin bir kimse düşünelim. Bu zat daha sonra bu insanların bir kısmına, emrettiği o şeyi yapmaları için yardım edip diğerlerine etmeye birincilere tam olarak iyilik etmiş olurken, yardım etmediği diğerlerine zulmetmiş olmaz. Bu kimse ayrıca suç işleyen bazı kimseleri adalet ve kanununun gerektirdiği bir ce­za ile cezalandirsa O'nun bu davranışı yine güzel olur. Bir de en büyük hikmet sahibi, en büyük merhamet sahibi olan Allah'ın (C.C.) hikmet ve merhametini düşünelim. O'nun insanlara ilettiği emir ve nehiyler onları uyarmak ve Öğret­mek içindir. Eğer Allah (C.C.) emrettiği şeyleri işlemeleri için insanlara yar­dım ederse, onlara lütfetmiş olduğu nimetleri tamamlamış olur, bundan dola­yı kendisine şükredilir. Fakat yardım etmek ve terk ederse ve o da suç işlerse bunda başka bir hikmet vardır. Eğer bu fiil sonucu onu işleyen bir acı duya­cak olursa bu o kişinin kendi acı veya tat veren ihtiyarî fiillerinin sonucudur. Bunun Allah'ın (C.C.) kaza ve kaderiyle olması bir çelişki arz etmez. Aliah'm (G.C.) kulunu- hür bir irade sahibi kılması O'nun kudret ve hikmetinin mükem­melliğini gösterirken, o ihtiyari fiillerin sonuçların kula döndürmesi de hikmet ve kudretinin tam oluşunu ifade eder.»

Bu ifadelerde kaza ve kadere iman ve kabul çok bilen ve hikmet sa­hibi olan Allah'ın (C.C.) hikmetine teslim olma manalarını görebiliriz. Bu­rada Allah'ın (C.C.) fiillerinin bir illeti bulunup bulunmayacağı gibi yeni bir konuya gelmiş bulunuyoruz. Şimdi bu konuyu kısaca ele alalım.[106]

 

Allah'ın  (C.C.) Fiillerinin Tahlili

 

319- Allah Taala varlık âleminin yaratıcısıdır. Oradaki her şey Al­lah Taala'mn iradesiyle olmuştur. O'nun yanında hiçbir şeyin saltanatı, kudreti yoktur. O bir ve tektir. Gökte ve yerde mülk O'na mahsustur; ancak, O'nun işleri maslahatla kayıtlıdır. Bunun manası Allah (C.C.) mas­lahata uygun olandan başkasını yaratmaz, demektir. Çünkü Allah (C.C.J her türlü kemâl ile muttasıftır; kâmil olan ise maslahata uygun olandan gayrisini yapmaz, yaratmaz. O halde eşyadan zatî (aslında gelen) hüsn ve zatî kubh var mıdır?

Kelâmciların uğraştıkları, aralarında ihtilâf ettikleri bu (konu) idi. İbn-İ Teymiyye de buna girmekle büyük bir sele daldı. Çünkü konu kendi­sine sorulmuş ve o da fetva vermişti. Zira o kendisinden (bir konuda) görüş istenildiğinde saklamazdı ve (bu da) O'na sorulmuştu.

İbn-i Teymiyye meseleye, âlimlerin bu husustaki görüşlerini öğrenip inceleyerek; konuya onların görüşlerinin ışığında bakarak girdi. Sonra âlimlerden her bir gurubun tercih edip benimsemesi ve konunun gerçeği olarak görmesi itibariyle meseleyi üç görüşe ayırdı.

Birinci görüş: Allah (C.C.), ne bir illet, ne bir sebep ve ne de bir ge­rekçeye bağlı olmaksızın; bilâkis sırf meşiet ve iradesiyle mahİukatı ya­ratmış ve emirler vermiştir. Ebu'l-Hasen el-Eş'âri ve tabilerinin, kıyası reddeden Zahirilerin, Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel'ln ashabından bir kısım fukahanın görüşleri budur. Buna göre şayet eşya bir takım illetlere bağlı olursa Allah Sübhanehu Taalâ'nın iradesi de (bazı illetlerle) mukay­yet [kayıtlı, sınırlı) olur; Allah (C.C.) mutlak irade sahibi mutlak İhtiyar sahibi olmamış olur. Sonra iradeyi kayıtlayan bu illetin de irade sıfatına bağlı olarak kadim (ezeli) olması gerekir. İllet ezelî olunca ma'lülun (il­lete bağlı olan şey) —ki bu fiildir— de ezelî olması gerekir. Zira illetin bulunduğu anda ma'lül de vardır.

İkinci görüş: Allah Sübhanehu Taala'nın yaratması, emri ve nehyînin bir illete, bir gayeye bağlı olduğu; bu İllet ve bu gayenin de ezelî farze-diîdiği görüştür. Bu da, âleminin ezeliliği sonucunu ortaya koyan felsefe­cilerin görüşüdür.

İbn-i Teymiyye'nİn ifâdeleri onun İkinci görüşü kabul etmediğini, sa­hiplerini reddettiğini ifade etmektedir. Sözündeki işaretlerden taraftarla­rını reddetmemiş olmakla birlikte birinci görüşü de hüsn-ü kabulle kar­şılamadığını anlaşılmaktadır.

Üçüncü görüş: Buna göre Allah Sübhanehu Taala bir hikmet-t mah­mude için mahlukatı yaratmış, emredilecekleri emretmiş ve yasaklana­cakları da yasaklamıştır. Bu görüş İçin de şunları söylemektedir:

«Müslüman ve gayr-ı müslim insanların ekserisinin, Ebû Hanife, Şa­fii, Malik, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinin, Mu'tezile, Kerrâmiye, Mürcie ve diğer ehl-i kelâm taifesinin tasavvuf, hadis ve tefsircilerin ekserisinin, mütekaddimin felsefecilerin ekseriyeti ve Ebu'l-Berekât ve emsali müte-1 ahhirin filozofların bir çoğunun görüşü budur [107].

Ancak bu ilmiyye gruplarının, emir ve nehyin sebebi olan bu hikmet-I mahmude'nin manası hakkındaki görüşleri farklıdır: Mu'tezile'ye göre bu emredilen veya nehyolunan eşya (nın kendisi) dir. Diğerlerine göre ise, o,

Allah'ın takdir, irade ve fiMindedir; neyi yaratmış ise o hayır ve hasen (gü­zel) dir, neyi emretmiş ise o hasendir. Neyi yasaklamış ise o da kabih (çirkin) dir.

320- Bundan sonra hasen-i aklî, kabih-i aklî ve buna    göre sâlih (maslahata uygun düşeni) yaratmanın (Allah'a) vacip olup olmadığı husu­suna sıra gelmiştir: Mu'tezile Şia ve onların yanında yer alanlara göre eş­yanın bazısında emredilmesîni gerekli kılacak zatî bîr husus (aslından ge­len bir güzellik) vardır. Bazılarında da yasaklanmasını gerektiren zati bir kubh (çirkinlik) mevcuttur. Allah Taala kabih (çirkin)'i emretmez, hasen (güzel)'i de  nehyetmez.  Ancak  hasen  olanı   emretmesi ve yalnız kabih olanı yasak kılması yaratıcı, idare edici, hikmet ve ilim sahibi Allah'ın (C.C.)  kemâl sahibi  olmasındandır. Haseni   emretmek, salih  (maslahata, iyiliğe uygun) olandır; kabihi emir O'nun şanına yakışmaz, nitekim hase­ni yasaklamak da böyledir. Buradan salih olanla aslah (maslahata en uy­gun) olanı yaratmanın Allah (C.C.) a vacip olduğu; çünkü O yüce kudret sahibine lâyık kemâlin bu olduğu görüşüne vardılar.

Şehfistânî mezhepler için şunları söylemektedir:

«Onlara göre bütün bilgiler akılla anlaşılır, akla nazaran vaciptir. Nimeti verene şükür (peygamberi) duymadan da vaciptir. Husn ve kubh, hasen ve ka-bîhe ait iki zatî sıfattır. [108]Cübbâî şöyle demiştir: (Allah Taalâ'nm emretmesi mümkün olan her bir masiyet, nehyolunması sebebiyle kabihtir. Allah Taala'nın mubah kılması caiz olmayan, kendi zatını tanımamak ve O'na muhalif itikatta olmak gibi, her bir masiyet de kendiliğinden (zati olarak) kabihtir. Bunun gibi Allah sübhanehu ve Taalâ'nm emretmesiyle caiz olan her bîr şey emrolunduğu için hasen; O'nun ancak emretmesi caiz olan her bir şey de kendiliğinden hasen­dir.»[109]

Bu bakışlarıyla Mu'tezile'nin çoğunluğu Allah Sübhanehu Taalâ açı­sından salâh (uygun) ve aslah (en uygun olanO yaratmanın vacip olduğu görüşüne vardılar.

321- Şüphesiz İbn-i Teymiyye, bu bakış tarzını kabu! etmedi ve on­lar için de şunları söyledi:

«Bu hususu kul açısından hasen ve kabîh olana kıyas etmekle ise başladılar; kula vacip kıldıklarını -Allah Sübhaneh Taalâ'ya vacip, kula haram kıldıklarını O (C.C.) na da haram kılmaya kalktılar. Onun hikmetini anlamaktan aciz olduk­ları halde buna adi ve hikmet adını verdiler. O'nun umumi meşiet (irade-İ külliye) ve tam kudretini isbat (ve kabul) etmediler. Onlar «Allah ne diledîyse o olmuş, neyi de dilememiş ise o olmamıştır» demezler)[110]

İbn-i Teymiyye bu görüşü tercih etmez ve ibtal için âyetler ve hadis­ler serdeder. O ikinci görüşü benimser. (Bu görüşe göre) Allah Taalâ'nın fiilleri, emirleri ve yasakları kendisinin bildiği bir hikmete mebnidir. Ku­lun, bir fiiün O'na vacip olduğunu söylemesi veya netice itibariyle bu ma­nayı intaç edecek söz sarfetmesi asla doğru olamaz.

O, ilâhî fiiller, dinî emirler ve nehîylerdeki hikmeti inkâr etmez, bilâ­kis onların her şeyi en mükemmel şekilde yaratanın bildiği bir hikmete mebni olduğunu ikrar eder. Bunların (hikmetlerin) hepsini veya bazısını bütün insanların veya bazılarının bilmesi gerekmez. İnsanların bazısı O'­nun muttali kıldığı ölçüde hikmeti bilebilirler, çoğu kere de bilemezler. Umumî olarak peygamberleri, hususi olarak da Muhammed (S.A.V.)'i gön­dermek gibi O'nun yaptığı işlerin umumi hikmet ve rahmet için olduğu­na inanmak vaciptir. Nitekim Hak Taalâ (Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.) buyurmuştur.

O'nu EHz. Peygamber'i) yalanlayan müşrikler gibi bir grup insan O'­nun peygamberliğinden dolayı zarar görmüştür, diyen birisine İbn-İ Tey-miyye'nin cevabı şöyle olmuştur:

«Bu zararın bir kısmından fayda meydana gelir. Allah onların serlerini za­yıflatmıştır, bunda da bir fayda vardır. Sonra o şöyle devam ediyor: (Onların uğradığı zarar, fayda husulü ciheti kapalı bir meseledir. (Bu durum) evlerin bazılarının harap olmasına, yolcular ve elbise boyayıcıları vb. çalışanların işle­rinden ahkonmasma sebep olan (ve fakat) faydası umumi olan yağmur misali­dir. Faydası umumi olan şey ise, bazı insanlar zarar da görse, maksûd olan hayır ve hoşnut  olunan rahmettir.»[111]

322- Bundan îbn-i Teymiyye'nin üç hususu tesbit ettiği sonucuna varıyoruz:

Birincisi: Şüphesiz Allah Sübhanehu Taalâ mahkukâtı kendisinin bil­diği bir hikmete binaen yaratmıştır. Ancak yaratmaya sebep olan bu İllet ilâhî iradeyi bağlayıcı, kayıtlayıcı değildir. Bilâkis Allah Taalâ'nın iradesini hiçbir şey kayıtlayamaz. Lâkin Allah Sübhanehu Taalâ'nın abesten (lüzum­suz ve boş şeyden) münezzeh olması hasebiyle fiilleri, emirleri ve ne-hiyleri kendisinin yakinen ve kat'î olarak bildiği ve bizim bazılarını, O'nun bildirmesi suretiyle bazan bilebildiğimiz, çoğunu blmediğimiz hikmetler sebebiyledir. O, noksanlardan münezzeh, alîm, hakîm, latîf ve habîrdir.

İkincisi: Eşyada, Allah Sübhanehu Taalâ'nın salİh (maslahata uygun) veya asiah (en uygun) olanı emretmesini vacip kılacak hüsn-i zatî (aslın­dan gelen İyilik) ve kubh-i zatî (aslından gelen çirkinlik) yoktur ki, O'na hasen'i emretmek, kabih'i de yasaklamak vacip olsun. Zira bütünü Allah

Sübhanehu'nun emir ve yaratmasıyledir. Bunlar nisbî ve izafî frolatif, gö-relik'li) şeylerdir. Bu durumda hayır ve şer izafî hususlardır, zatî değüdir-İer. Husn ve kubh kulların fiillerine nisbetle vardır, Allah Sübhanehu Taa-lâ'nın fiillerine göre değildir.

Üçüncüsü: Allah Sübhanehu'nun yarattığı her şey, bütün emir ve ya­sakları, peygamberleri ve semavî şeriatlar göndermesi, bunların hepsi in­sanların faydası ve onlardan zararı uzaklaştırmak içindir. Bazısına zarar gelse de çoğunluğa fayda sağlamak veya daha büyük bir zararı defetmek içindir. Her şeyi yaratan ve takdir eden Alîah Sübhanehu Taalâ'dır.[112]

 

İbadette Vahdaniyet

 

323- İbn-i Teyrniyye'ye göre zât ve sıfatlarda vahdaniyetin ne de­mek olduğunu, sonra insan ve yaratıştaki vahdaniyetin ne demek olduğu­nu ortaya koyacağız.

ibadette vahdaniyet iki şeyi gerektirir:

Birincisi: Ancak tek olan Allah'a kul olmak ve Allah Taaİâ'dan baş­kasının ilâh olduğunu kabul etmemek. İslâm tek olan Allah'a teslimiyeti, yainrzca O'na teslimiyet de sadece O'na ibadet etmeyi gerekli kılar. Kim ibadette bir kişi veya bir şeyi Allah'a (C.C.) ortak kılarsa Allah Sübhanehu ve Taalâ'ya şirk koşmuş, müşrik olmuştur. Sübhanehu Taalâ şöyle buyur­maktadır: «Beşerden hiç kimseye yakışmaz ki Allah kendisine Kitab't hük­mü Peygamberliği versin de sonra o, insanlara: «Allah'ı [C.C:) bırakıp da (gelip) bana kul olun» desin.

Kim her hangi bir ibadette yaratılanla yaratanı denk tutarsa Allah (C.C.) yanına başka ilâhlar da ittihaz etmiş olur. Yaratmada, zat ve sıfat­larda Hâlık Taalâ'nm vahdaniyetine inanmış olması durumu değiştirmez. Zira müşrik Araplar da göklerin ve yerin yaratıcısının yalnızca Allah ol­duğunu ikrar etmekteydiler. Nitekim Allah Taalâ'da: «Onlara gökleri ve ye­ri kim yaratmıştır? diye soracak olsan kesinlikle «Allah» tır diyecekler­dir.» buyurmaktadır. Bununla beraber onlar (yine de) müşrik idiler.

İkincisi: Allah Sübhanehu'ya, peygamberlerine gönderdiği yolla, iba­det etmemiz de uluhiyet ve (İbadette tevhidin gereklerindendir. O'na an­cak, itaat ve şükür ifade eden vacip, müstehap ve mubah ile ibadet et­meliyiz. İbn-i Teymiyye diyor ki; Dua da ibadetler cümlesindendir. Kim ki ölüler ve görünmeyenlere dua eder ve onlardan yardım dilerse dinde bidatçi, Allah'a (C.C.) şirk koşmuş ve mü'minierin yolundan başka yola tabi olmuş olur. Yaratılmışlar aracılığıyla Allah'tan (C.C.) dilekte bulu­nan veya yemin eden kimse, Allah'ın (C.C.) hiçbir burhan (kudret) indir­mediği [vermediği) bir şekilde yaratılmışları ortaya çıkarmış, onlara önem vermiş olur[113]

324- İbn-i Teymiyye tevessül ve vesile hususundaki düşüncesin! uluhiyet ve ibadette vahdaniyet konusundaki görüşü üzerine bina etmiş ve buna göre üç şeyi yasak addetmiştir; (Birincisi) salih kişiler ve velî kullar vasıtasıyle Allah'a (C.C.) yaklaşmaya çalışmak, (İkincisi) Ölüler va­sıtasıyle yardım istemek ve Allah'a yaklaşmak (tevessül). (Üçüncüsü) Mübarek sayma ve benzeri sebeplerle salihlerin ve peygamberlerin kabir­lerini ve bizim peygamberimiz (SiA.V.J'in kabrini ziyaret etmek yasaktır.

İbn-i Teymiyye bu üç konuyla çok uğraşmış ve muasirlarıyla ters düş­müştür. Bu konudaki görüşleri onların görüşleriyle şiddetle çatışıyor. Bu yüzden de hapishanede çok zor durumda-bırakılmıştır.[114]

 

İbn-i Teymiyye'nin Evliyanın Kerametini İkrarı

 

325- Bu hususların ilki olan sâlih veliler vasıtasıyle Allah'a yak­laşmakla söze başlayalım: İbn-i Teymiyye Allah Taalâ'nın bazı insanlara verdiği kerameti kabul eder. Böylece onlar tarafından harikulade (normal insanların yaptıklarını aşan) şeyler ortaya konulmaktadır. O bu konuyla, kabul eden (ve fakat)-derinliklerine İnip açıklayan, araştıran biri olarak uğraştı. Zamanında bazı sûfîler ve diğer insanların, kendilerinden harika­lar sâdır olduğunu anlattıkları, yardım diledikleri ve kendileri vasıtasıyle Allah'a (C.C.) yaklaşmak istedikleri bazı salih kulların kabirlerini ziyaret etmeleri onu bu konuya itti. İbn-İ Teymiyye bu konuyu inceledi, onlardan harika şeylerin meydana gelmesinin Allah'a (C.C.) yaklaşmaya vesile itti­haz edinilmelerini meşru kılmayacağını açıkladı. İbn-i Teymiyye harika (normal üstü) işleri zikrederek bunların bazısının keşf olduğunu söyledL Bu (keşf) ilmî harikalar babandandır ki insan bir başkasından duymadığı şeyleri ondan duyar. Zira o uyanıkken veya uykuda başkalarının göreme­diklerini görmekte yahut vahiy, ilham, İlm-i zaruret (kendiliğinden meyda­na gelen bilgi) veya ferâset-i sadıka (doğru netice veren İnce sezgi) yo­luyla başkasının bilmediklerini bilebilmektedir[115]

Harikulade haller peygamberlere ve (peygamber olmayan) diğerleri' ne ait hallerdir. İbn-i Teymiyye, harikaları mucizeler ve mucize olmayan­lara ayırdı. Mu'cizelef peygamber tarafından meydana getirilen, (başkala­rına benzerini meydana getiremeyecekleri açısından) meydan okuyan eş­siz delillerdir. Bu harikalar mutlaka hayır ve insanlann faydasınadır. Çün­kü bunlar peygamberin peygamberliğinin ve Allah Taalâ narhına konuştu­ğunun îsbatıdır.

Peygamberlerden başkaları tarafından meydana getirilenleri İbn-I Tey­miyye üçe ayırıyor ve şöyle devam ediyor:

- «Bu harika, dinî bir fayda sağlar ise, dinen ve şer'an emredilmiş bulunan salih amellerden olur. Şayet mubah olan bir iş meydana gelirse o takdirde ha­rika, Allah Taalâ'ya şükrü gerektiren dünyevî nimetlerdendir. Eğer tahrimen veya tenzihen yasaklanmış olan —haram veya mekruh— bir şey ihtiva etmek dufumundaysa o zaman azap veya bugza vesile olur.»

Harikulade şeylerin siddık salih kişilerden sadır olduğu gibi onların dıştndakilerden de sadır olabildiğini görürsün. Adaletin yerini bulması için Ailah'a (C.C.) dua etmek ve duanın kabul olunması matlup —ve makbul— olan hususu muhtevi harikalardandır; başkasına hak etmediği halde bed­dua etmek ise yasaklanmış olanıdır.

Bunlardan, harikaların, dinen ya mahmûd (övgüye lâyık) veya mez-mûm (yerilmiş) olduğu, ya da ne mahmûd, ne de mezmûm olmayıp mu­bah olduğu özetle anlaşılmaktadır. Şayet kendisinde, bir menfaat varsa ni­met olur ki buna keramet adı verilir.

Keramet bizatihi fazilet vermez. Görülür ki câdde-İ şeriatta kendisi­ne istikamet: (doğruluk) verilen kimse kendisine keramet verilenden da­ha üstündür. Bundan dolayı Ebû Ali el-Cürcâni'den şu hikmetli söz nakoİu-nur: (Keramet isteyen olma, istikamet isteyen ol. Zira nefsin keramet is­teme —istidadıyia— yaratılmıştır. Halbuki Rabb'ın senden istikamet iste­mektedir)[116]                                                                               

 

Keramet Ve Velayet Birbirine Bağlı Değillerdir

 

326- İbn-i Teymiyye, kerametler ve velilerle ilgili araştırması so­nucu, Allah'a (C.C.) veli kul olmanın harikuladelere bağlı olmadığı neti­cesine varmıştır. Aksine (kul) herhangi bir harikası olmadan da Allah'a (C.C.) veli (dost) olabilir, Allah Taalâ O'nun elinden hiçbir harikanın na­sıl olmasını nasip etmez. Nitekim geçen taksimden anlaşılacağı gibi Al­lah'a (C.C.) itaatkâr ve O'nun velisi olmayan bir kişiden de harikalar sa­dır olabilir. Mezkûr velayet (Allah Taalâ'ya veli, dost olma) da esas, Allah (C. C.)'ın şu havl-i şeriflerindeki gibi olmasıdır: «Haberiniz olsun ki Allah'ın veli kulları İçin hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller­dir.» (Yunus, 62) Allah Taalâ'nın: «Onlar iman edip tskvâya ermiş olanlar­dır.» (Yunus; 63) ve «Sizin veliniz, yâriniz ancak Allah'tır, O'nun peygam­beridir... o mü'minlerdir.» (Maide; 55) (Bu âyeti kerimelerde) Allah Taa­lâ'nın da tarif ettiği üzere bu (velayet) iman ve takvadır.

Buharı (R.A.) Sahih'inde Ebû Hureyre (R.A.) dan Peygamberimiz (S. A.V.) in şöyle buyurduğunu naklediyor: Allah Taalâ hadis-i kudside buyu­ruyor ki: «Kim bir velîme düşmanlık ederse bana ilân-i harp etmiş olur. Kulum bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerin edası vb. ile yaklaşıp na­filelerle yaklaşmakta devam eder. Nihayet (böylece) ben de onu sevip (dostu) olurum. Onu sevince de duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, ve yürüyen ayağı olurum. (Artık) o benimle işitir, benimle görür, benimle tu­tar ve benimle koşar.»[117]

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, gerçek velî (Allah dostu) muttaki mü'mindir; kendisinden harikalar sadır olan kişi değildir. Şayet takva ve iman unsurları tahakkuk etmemişse, harikalar sahibi kişi velî olmayan biri olsa gerektir.

327- Harikulade hal sahipleri yanlışlık da yapabilirler. İsabet de ederler; her zaman isabetli (hatasız) değildirler. Bu konuda Takıyyuddin şunları söylemektedir:

«Mûkâşefe ve muhataba ehli, nazar (mantık) ve istidlal ehlinin içtihad ko­nularında yanıldıkları gibi, bazan isabet eder bazan da yanılabilirler. Bunun için onların hepsine Allah'ın Kitab'm ve Rasul'un Sünnetine yapışmaları; bulgu­larını ve müşahedelerini, görüşlerini ve düşüncelerini banlara (Kitap ve Sünnet) göre mihenge vurmaları, mücerred olarak kendi keşifleriyle yetinmemeleri ge­rekir. Bu ümmette muhaddisler, muhataplar (muhataba ehli) ve ilham'a maz-har olanların reisi Hz. Ömer b. el-Hattab (R.A.) m -ki o, peygamber (S.A.V.) in dostu takipçisi ve alıcı öğrencidir.- bile Resulullah (S.A.V.) tarafından kabul görmeyen hareketleri olmuştur... öyleyse bütün insanların zahir ve batın (dün­yevî ve uhrevî) bütün işlerinde Rasûlullah'a (S.A.V.) uyup itaat etmeleri vacip­tir. Birisine Allah (C.C.) tarafından Kitap ve Sünnet'e arzedilmesine ihtiyaç du­yulmayan bir şey gelmesi ve bazı dinî konularda Rasûlullah'a (S.A.V.) ihtiyaç duyulmaması din dışı olanların görüşlerindendİr.»[118]

 

Veliler Vasıtası İle Allah'a Yaklaşma

 

328- Tarif ettiğimiz üzere muttaki, harikulade halfer sahibi olan ev-liyâ kullar dinî hükümlerden muaf olmayıp mutlaka sorumludurlar. Herkes kendi işinden sorumludur. Bir veliye sığınmakla veya yaklaşmakla, yahut da onun yüksek derecesiyle duada bulunmakla Allah'a yakın olunmaz. On­ların amellerinden mesul olduğu gibi o (kişi) de dünyadaki amelinden ke­sinlikle sorumludur.

Allah'a EC.C.) kulları vasıtasıyle yaklaşmak (tevessül) dinen caiz de­ğildir. Allah Sübhanehu herkesin ancak kendi amelini kabul eder, bir peygamber ya da velî vasıtasıyle imdat İstemesi veya onun yüce makamı ve­silesiyle mağfiret dilemesiyle kötülüklerini silmez, Rabbu'I-âiemîn ancak tevbe edip kendine yönelen, isyandan vaz geçip mü'minlerin yoluna giren­lerin günahlarını yarlığar.

Bunun için Nebî (S.A.V.) de müşrikler için mağfiret dilemekten nehyo-lunmuştur. Nitekim Allah Taalâ şöyle buyuruyor: «Cehennem ehli olduk­ları kendilerince açığa çıktıktan sonra, akrabaları bile otsa ne Nebi (S.A. V.) ve ne de İman edenlerin müşrikler için (Allah'tan) mağfiret dilemele­ri (doğru) olmaz.» Nebî (S.A.V.) de yakın akrabaları için şunları söyle­miştir: «Ey Kureyş toplumu, nefislerinizi Allah'tan satın alınız. Ben kati­yen Allah'tan bir fayda sağlayamam. Ey Abdulmuttalip oğulları, si2in için de Allah'tan bir fayda temin edemem. Ey Abdulmuttalİb'in oğlu Abbas, sa­na da Allah'tan bir fayda sağlayamam. Ey Rasulullah (S.A.V.)'in halası Sa-fiyye, senin için de Allah'tan bir fayda sağlamam imkânsız. Ey RasuluIIah*-in kızı Fatıma,= malımdan dilediğin kadarını benden iste, fakat senin için Allah'tan hiçbir fayda temin edemem.»[119]

Sahabe Nebî  (S.A.V.)'den şefaat dilerler, hayatında O'nun huzuriyle Allah Taalâ'ya yakınlaşmaya vesile ararlardı..

Buhari'nin Sahih'inde Enes b. Malik (R.A.) dan, Hz. Ömer (R.A.) in, İn* sanlar kuraklığa maruz kalınca Abbas b. Abdulmuttalib (hürmeti) vesile­siyle istiska (Allah'tan su dileme) da bulunduğu ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Ya Rabbi biz kuraklıkta kalınca Nebimiz (S.A.V.) vasıtasıyla sana yol arardık. (Şimdi de) Nebimizin amcası vesilesiyle sana yol arıyo­ruz, bize su ver. Peygamber (S.A.V.) zamanında insanlar kuraklıkta kal­mışlardı. Bir bedevi Peygamberin (S.A.V.) huzuruna geldi, ve dedi ki: «Ya Rasulallah, mallar telef oldu, yollar kesildi. Allah Taalâ'ya dua et de bize yardım etsin.» Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) ellerini kaldırdı ve; «Ya Rabbim bize yardım eyle... ya Rabbim bize yardım eyle... ya Rabbim bize yardım eyle..» diye dua etti. Akabinde deniz tarafında bir bulut oluştu ve bir hafta hiç güneş görmeden (devamlı) yağmur yağdı. Nihayet (önceki) bedevi veya başka birisi geldi ve dedi ki: «Ya Rasulallah, yollar kesildi ve binalar yıkıldı. Allah Taalâ'ya duada bulun da (yağmuru) bizden kaldır­sın.» Rasulullah (tekrar) ellerini kaldırdı ve, «Ya Rabbİ üzerimize değil ci­varımıza yağdır... Ya Rabbi tepelere, dağlara, ağaçlık yerlere, vadilerin iç­lerine...» (Bundan sonra) elbisenin soyunulduğu    gibi şehir   (Medine'nin üzerindeki bulut} açıldı. Ebû Davud'un rivayetine göre adamın birisi Ra­sulullah (S.A.V.)'e: «Biz senin vasıtanla Allah'tan, Allah vasıtasıyla da sen­den şefaat diliyoruz» deyince Peygamber Efendimizi (S.A.V.) (öfkesinden veya hayretinden dolayı) «Sübhanallah» (Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim) dedi ve bu (hayret veya öfke alâmeti) ashabının yüzlerinde de his­sedildi ve buyurdu ki, «Sana yazıklar olsun... Allah'ın ne olduğunu biliyor musun? Allah vasıtasıyla yarattıklarından birinden şefaat dilenmez. Al­lah'ın şanı bundan yücedir, münezzehtir.»[120]

Ashâb hayatta olan en hayırlılarına dua ile şefaat dilerlerdi, ölümle­rinden sonra bunu yapmazlardı.[121]

 

Allah'tan Başkasından Yardım  Dilemenin Yasak Oluşu

 

328- a. Burada ikinci bir husus gelmektedir, o da diriler ve ölüler­den yardim dileme yasağı ile yardım dileme veya bir başka suretle ölüler vasıtasiyle Allah'a yaklaşmaya yol aramanın mutlak olarak yasak oluşu­dur. Allah'tan başkasından yardım dilemek mutlak olarak yasaktır. Nebî (S.A.V.) de kendisinden medet ummayı yasaklamıştır. Taberânî Mu'cem-i Kebirinde şöyle (bir vakıa) nakletmekteydi. Ebû Bekir (R.A.); «Kalkın bu münafığa karşı Rasulultah'la (S.A.V.) (O'nun hürmetine) Allah'tan medet dileyelim» dedi. Peygamber (S-A.V.) «Kesinlikle benimle (benim vasıtam­la) medet dilenmez. Ancak Allah'tan medet dilenir» buyurdu [122]. Bura­da da olduğu gibi Allah Sübhahehu Taalâ'dan gayrı kimsenin güç yetire-meyeceği bir şeyi, bir nebî veya bir velîden dilemek caiz değildir. Bundan dolayı (İbn-i Teymiyye) diyor ki:

«Beşerin muktedir olamayacağı bir şey Allah'tan başkasından istenilmez. Bu­nun ne meleklerden, ne peygamberlerden ve ne de başkalarından istenmesi olmaz. Allah'tan gaynsma (Bana mağfiret eyle), (Bize yağmur ver), (Kâfir ka­vimlere karşı bize yardım eyle), (Kalblerimize hidayet ver) vb. denilmesi caiz de­ğildir. Beşerin gücü dahilinde olanlar bu baptan değildir. Allah Taalâ: «Ha­ni Rabbinizden medet umuyordunuz da size (duanıza) icabet etmişti...» buyur­maktadır. Musa (A.S.) m duasında da şu ifadeler yer almaktadır: «Ya Rabbî, hamd ancak sanadır, şikâyet (ler) yalnızca sanadır, yardım senden dilenir, me­det senden umulur, ancak sana tevekkül edilir, kudret ve kuvvet ancak senin­dir.» Ebû Zeyd el-Bistâmî, «Yaratılmışın yaratılmış olandan medet umması bağ­lanmakta olan birinin diğer boğulmak üzere olan birinden medet umması gibi dir» demiştir. Ebû Abdullah el-Kureşi de, «Mahlukun mahluktan yardım dile­mesi  mahpusun mahpustan   yardım   istemesi   gibidir»  demektedir.» [123]

 

Ölüler Vasıtasıyla Allah'a Yaklaşma

 

329- İbn-i Teymiyye enbiya ve sâlihlerin ölmüş olanlarıyîe Allah'a (C.C.) yaklaşmayı tecvîz etmez. Çünkü Allah'a (C.C.) yaklaşmak, onlara uymak ve onların yollarında yürümekle mümkündür, onlardan medet um­mak ve dua taleb etmekle değildir. Zira bu Allah'a şirk koşma sonucunu doğurur. İbn-i Teymiyye bu hususu şöyle takrir ediyor:

«Kabirlerinde hayat sahibi de olsalar ve onların yaşayanlar için dua etme­leri mukadder olsa da bizim, vefatlarından sonra nebiler ve salihlerden hiçbir şey istememiz olmaz. Haberlerde bu tip şeyler yer alsa bile kimsenin onlardan böyle bir istekte bulunması doğru olmaz. Selef, bunu yapmamıştır. Çünkü bu şirke ve Allah'tan (C.C.) başkasına ibadete yol açar. Hayatta iken onların birisinden  istekte bulunmak  böyle   değildir.  Zira bu   şirke   götürmez.»[124]

Peygamber de olsalar ölülerden istekte bulunmak şirk korkusundan dolayı memnu olunca kabirlere, kabirlerin sakinlerine veya kabirlere bağ­lananlara adakta bulunmak, putlara yapılan adaklar gibi haram ve batıl adaklardır. (Kandillere) yağ veya başka bir şey adamak arasında fark yok­tur... Böyle bir adağı, meselâ yağ adağını, mescitlerin aydınlatmasına, şeyhin yakınlarından dahi olsalar fakir müslümanlara sarfetmek müstah-sendir, güzeldir...

İbn-i Teymiyye, «Kim kabirlere yapılan adaklarda bir menfaat, bir ecir olduğuna inanırsa o sapık bir câhildir» demektedir. Sonra, bunun masiyet olan bir adak olduğuna hükmediyor: «Kim bunların (bu adakların) Allah'a (C.C.) (açılan) ihtiyaç kapısı olduğuna, zararı defedeceğine, nzık (kapısı­nı) açacağına, ömrü muhafaza edeceğine inanırsa öldürülmesi vacip olan kâfir bir müşriktir.»[125]

Bunlardan anlıyoruz ki İbn-i Teymiyye ölülerin dirilere herhangi bir te­sirinin olduğuna inanmamaktadır. Onlara (ölülere) dua tevcihi (kesinlikle) doğru değildir. Onlara seslenmek veya medet ummak sapıklıktır. Onların menfaat sağhyacaklarına, ihtiyaç kapılarını açacaklarına inanmak öldürül­meyi meşru kılacak bir şirktir. Çünkü bu onun nazarında riddet (dinden dönme) sayılmaktadır. Bunu sapıklık saymakla kalsa, sanıyoruz ki bu bir ifrat ve aşırılık olmayacaktı. Ancak bunun küfür olduğu hükmüne varma­sı, sanırım keskin mücadeleciliğinin sevkettiği bir aşırılıktır.[126]

 

Sâlihlerin Kabrini Ziyaret

 

330- Bundan sonra şiddetli münakaşaların cereyan ettiği üçüncü meseleye; nebiler ve sâlihlerin kabirlerinin ziyareti meselesine ve etrafında gürültüler kopan Peygamberimiz (S.A.V.) den medet umma konusu­na geçiyoruz. O (İbn-i Teymiyye) meydanda tek başına münakaşa ve mü­cadele etmekteydi ve neticede ümerânın desteğini kaybetti ve hapsin di­bini boyladı.

O (İbn-i Teymiyye) ders almak için mutlak olarak kabirleri ziyaret et­menin caiz hatta mendûp olduğu görüşündedir. Çünkü bu bir ibret alma, bir hatırlama ve düşünmedir. Fakat sâiih bir adamın veya bir peygamber'-in kabrini, yalnızca O'nun şahsından dolayı ziyaret etmek caiz değildir. Ebû Hamid el-Gazzalî, Ebû Muhammed b. Kudâme el-Makdlsî vb. Peygam­ber (S.A.V.) in «Kabirleri ziyaret ediniz» hadis-i şerifinin umumiliğinden dolayı O'na muhalefet ettiler.

İbn-i Teymiyye bu yasağı, ölülere dua edilemeyeceği esasına bina et­miştir. O'na göre bu, putperestlik ve şirke götürür. Zira Peygamber (S. A.V.) de ziyaret edilmemesi için, kabrinin mescid ittihaz edilmesini yasak­lamıştır. Sahih-i Buharî ve Müslim'de Hz. Aişe (R.A.)'dan rivayet edildiği­ne göre Peygamber (S.A.V.) ölüm hastalığı sırasında şöyle buyurmuştur: «Allah Yahudi ve Hirtstiyanlara ta'net etmiştir. Onlar Peygamberlerinin ka-kabirlerini mescitler edindiler.» Ashab diğer insanlara yapılan adet hilâ­fına O'nu (S.A.V.) kabr-i kerimi namazgah veya ziyaretgâh edinilmesin di­ye Aişe (R.A.) in odasına defnetmişlerdi. Bu durum şirke benzer bir dav­ranışa yol açardı. Ravza-i Nebevîyye, Velid b. Abdiimelik zamanına kadar (S.A.V.) in mescidinden ayrı haldeydi. Kimse oraya giremez, Nebiy-i Ke-rîm'in kabrine dokunamaz ve orada hiç bir duada bulunamazdı.

Selef, vefatından sonra Peygamber (S.A.V.) e selâm etmek veya dua­da bulunmak istediklerinde kıbleye yönelerek yaparlar kabre yönelmez-ler idi

İmamlar Nebi (S.A.V.) in kabrine dokunulmayacağı ve öpülmeyeceği (veya yönelinmeyeceği)'nde ittifak etmişlerdir [127]. Peygamberimiz «Ya Rabbim, benim kabrimi tapınılan bir put kılma. Peygamberlerinin kabirle­rini namazgahlar edinen kavme Allah'ın gazabı şiddetli olmuştur.» buyur­muştur.

Bütün bunlara tevhid akidesini muhafaza edicidir. Kabirlerin namaz­gah ittihaz edilmesi şirk sebeblerindendir.

331- Salihler ve peygamberlerin kabirlerini ziyaret ve oralara ya­pılacak seferlerin yasaklığı hususunda İbn-i Teymiyye'nin görüşü budur ve hükmünün umumundan Ravza-i Şerifeyi istisna etmeyip bilâkis umuma da­hil etmiş ve O'nun hakkında özel olarak konuşmuştur. Bu geçen (söz)le-ri(ni) hadis-i şerifle temize çıkarmıştır:  «Mescid-i  Haram şu benim Mescidim ve Mescid-i Aksa, bu üç Mescidin dışındaki mescidler için sefere çıkılmaz.»

Bu mescitler İçin yolculuk yapmanın müstehap olduğunda mezkûr ha­dis-i şerif açıktır, sarihtir. Bunların dışında bir yer için yolculuğa çıkmak yasağın umumuna dahildir. Bilâkis Nebî (S.A.V.) kabrinin mukaddes bir yer ittihaz olunmasından Allah'a sığınmıştır; «Ey Rabbim, kabrimi tapını­lan bir put kılma. Peygamberlerinin kabirlerini, ibadet yeri edinen toplu­luğa Allah'ın gazabı şiddetli olmuştur.» buyurmuştur.

Mücerret ziyaretle Allah'a yaklaşmak için kabirleri ziyaret etmek umumî olarak yasak olunca, Rasûl-i Kerîm (S.A.V.) in kabrini bu niyetle ziyaret etmek de hususî şekilde yasaklanmış olmaktadır.

332- Muasırı âlimlerin çoğunluğu ve günümüze kadar olan müsİü-manların cumhur-u a'zamı bu görüşünde İbn-i Teymiyye'ye itiraz etmişler­dir. Zira Peygamberimiz (S.A.V.) in «Allah'tan bir şey istediğinizde benim makamımla isteyiniz. Şüphesiz benim Allah indindeki makamım çok bü­yüktür.» ve «Beni vefatımdan sonra ziyaret eden de sanki hayatımda ziya­ret etmiş gibidir» buyurduğu rivayet edilmektedir.

Fakat İbn-i Teymiyye birinci hadis için şunları söylemektedir:

«Bu hadis (hadîs olarak aslı olmayan) bir yalandır. Ehl-i hadis'in itimat et-tiği kitapların hiç birisinde yer almamaktadır. Ehl-i ilimden hiç birisi de hadi­se dayanarak O'nun (S.A.V.) indindeki makamının bütün enbiya ve mürselinkin-den daha büyük olduğunu söylememiştir.[128]

İkinci hadis de zayıftır, yalanlığı aşikârdır, müslürnaniartn dinine mu­haliftir, demektedir. Çünkü mü'min olarak hayatta iken O'nu gören, bil­hassa onunla cihât eden muhacirler ise, O'nun (S.A.V.) ashabından olur. Peygamberimizin ise, «Ashabıma sövmeyiniz. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki sizden biriniz Uhud dağı kadar altını (Allah için) sadaka verse onların bir müddü (832 gr. lık bir hububat öiçeğij'ne, ve hatta yarısına bile ulaşamaz.» buyurduğu sabittir, kesindir[129].

İbn-i Teymiyye muhaliflerinin cevaplarına böylece sert ve şiddetli kar­şılıklar vermekte, daha önce de zikrettiğimiz üzere Nebi (S.A.V.) in kab­rine dokunmanın doğru olmayacağındakî icmâları gibi, eimme-i erba'a (dört imam) in görüşlerini de şahit getirmektedir.

333- Bu İbn-i Teymiyye'nin tozunu sertçe ve şiddetle silktiği hü­kümlerden birisidir. O bununla muasırlarının şuurlarını    şiddetle uyarmış ve böylece onları fena halde rahatsız etmiştir.

İbn-i Teymiyye'nin bu görüşünü bina ettiği esas yalnız ve sadece Al­lah'a (C.C.) kulluk etmek, putçuiuk ve ona yol açan her şeyden uzaklaş­maktır. Sonra o, putçuiuğu yasaklayan nasslan, kabirleri ziyaret ve özel­likle Rasuîullah'ın (S.A.V.) kabrini ziyarete (yasaklığına) hamletmiştir.

Biz onun, sâlihlerin kabirlerini ziyaret konusundaki görüşüne biraz meylederiz. Nebî (S.A.V.)'in kabrini ziyarete gelince, bu konuda kendisine tamamen muhalifiz. Zira onun görüşünü tesis ettiği temel putçuluktur. Şa­yet Peygamber'în [S.A.V.) kabr-İ şerifini ziyaretin bir çeşit putçuiuk oldu­ğunu kasdediyorsa bu garip, yadırganacak bir şeydir. Bunu putçuiuk ola­rak tefsir edebileceğin gibi vahdaniyet olarak da yorumlayabilirsin. Bu gö­rüşte aşırılık da vardır: zira vahdaniyet (Allah'ın birliği inancı) Nebi'sinin kabrini ziyaret, onun hakikatini duymak arzusudur, onun manasını takdis­tir. Şüphesiz peygamberlere ulaşan takdis de ancak onların düşünce ve hidayetlerindendir. Muhammed'i (S.A.V.) takdis, O'nun davet ve teşvik ettiği manaları takdistir. Muhammedi davetin hakikatini bilen bir mü'mi-nin herhangi bir putçuluk maksadı ihsas etmiş olacağı nasıl tasavvur olu­nabilir? Halbuki o, yüce huzu rve Ravza-i Şerife'de İbretler almakta, ze­kâsı ve basireti açılmaktadır.

Şayet İbn-i Teymiyye asırların ve devirlerin geçmesiyle bunun putçu-luğa götüreceği endişesinde ise, bu zıddı olmayan (bir hususta) endişe etmektir. Çünkü Peygamber (S.A.V.)'in kabrini insanlar sekizinci asrın başlarına kadar ve ondan sonra asırlar boyu günümüze kadar ziyaret et­mişlerdir. Bununla beraber hiçbirisi ona ibadet veya putperestlik nazariy­le bakmamıştır. Halk arasında O'nun makamiyle Allah'a (C.C.) yaklaşma­ya vesile aramak veya O'nun şefaatiyle şefaat dilemek gibi ifadeler yayıl­mıştır. Bunlarda hiçbir putperestlik (işareti) yoktur, fakat en yakın teville ona tevil edilmektedir. Cahiller (bile bunu) anlar. Ziyaretten men edilme­leri yerine doğru yolu kendilerine göstermek, tekfir edilmeleri (kâfir sa­yılmaları) yerine (hakikati) kendilerine anlatmak daha uygun olup avam­daki ifade ve tabirlerden dolayı bu hoş ziyaretler, hatırlamalar yasakla-namaz. Allah Taalâ kesinlikle tevhidi kıyamete kadar korumuştur. Hz. Mu-hammed (S.A.V.) artık Şeytan'ın Arap topraklarında kendisine ibadet edi­leceğinden ümit kestiği müjdesini mü'minlere vermek suretiyle ömrünün sonunda bunu bizzat zikretmiştir. Artık İbn-i Teymiyye'nin tcvhid adına bir korkuya kapılmasına yer yoktur.

334- Nakiller, selef-i salihinin (Allah onlardan razı olsun) O'nun kabr-i şerifini ziyaretten bereket umduklarını tesbit etmektedir. Bunda ne putperestlik, ne de benzeri bir şey görmediler. Ulu Şeyhler, Hz. Ebube-klr ve Hz. Ömer (R.A.) O'nun (S.A.V.) mübarek vücudunun yakınına defno-lunmakta hırslı değiller miydi? Ve bu arzuda ne putperestlik, ne de put­perestliğe benzer bir durum görmemişlerdir.

İbn-i Teymiyye (Allah ondan razı olsun), seief-i sâiih (Allah Tebareke ve Taalâ'nın rızası onlara olsun)'in Nebî (S.A.V.) in ravza-İ şerifi'ne uğra­dıklarında selâm verdiklerini nakletmiştir. İmam Nâfi diyor ki, İbn-i Ömer kabre selâm verirdi. O'nu yüz defa daha fazla kabre gelip, selâm Nebî (S.A.V.) e, selâm Ebu Bekr'e, selâm babama dediğine şahit oldum. Nebî (S.A.V.) in minberde oturduğu yere elini koyup sonra da yüzüne koyduğu da görülmüştür.

İbn-i Vehb, İmam Malik (R.A.) in şöyle dediğini söylemiştir: «Sefer­den dönen veya sefere çıkan birisinin Nebî (S.A.V.) in kabrinin başında durup O'na salât okuması, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'e (R.A.) dua etme­sinde bir sakınca yoktur.» Denildi ki, bugün Medine'İilerden bazıları ilk defa veya daha sonra bunu yaparken ne seferden dönüyor, ne de sefere niyetlenmiyorlar. Çoğu zaman Cuma'da ya da başka günler bir, iki kere veya daha fazla kabrin yanında durum selâm okuyor ve bir müddet dua ediyorlar. İmam Malik dedi ki, beldemizdeki fıkıhçılardan bu bana ulaş­madı. Terkedilmesî uygundur. Bu ümmetin ilkine uygun düşmeyen şey sonuna da uygun düşmez. Bu ümmetin ilki ve evveli (olanlar) m, sefer­den dönen veya sefere niyetlenenleri haricinde, hoş görülmediği halde bunu yaptıkları bana ulaşmamıştır.»[130].

İbn-i Teymiyye de imamların ekserisinin dua ederken kabre dönü-le(bile)ceğini rivayet ettiklerini nakletmiştir.

335- İbn-i Teymiyye'nin kaleminden çıkan bu ve diğer nakiller Ra-sulullah (S.A.V.) in kabrini ziyaret etmenin ve O'nun (S.A.V.) hayatından İzler taşıyan asil hatıraları duymanın caiz olduğunu gösterir. Bu nakille­rin bazıları şöyledir:

1. Onlar  (selef)in   (S.A.V.)   in  kabirini   çok ziyaret  etmeleri. Hatta İbn-i Ömer (R.A.) O'nu yüz defadan fazla ziyaret etmiştir. Talebesi İmam Nafi, O'nun Rasûlullah (S.A.V.) İn minberde oturduğu yere elini koyup son­ra da yüzüne sürdüğünü görmüştür.

2. İmamların bazısının kabr-i şerifi ziyaret edenin kabre yönelerek Allah'a (C.C.) dua etmesini tecvîz etmiş olması. İmamların çoğu buna ka­ildir,

3. Malik (R.A.) in sefere giderken ve sefere niyetlenince kabr-İ şe­rifi ziyarete teşvik etmesi. Takiyyüddinin nakli de böyledir.

Ravza-i Şerife'ye yaklaşarak ziyaret ve tezekkür serbest olmayacak da ya ne serbest ve caiz olacak? »Yalnızca üç mescide yolculuğa çıkılır...» hadis-i şerifi Muhammed (S.A.V.) in hayatta iken bulunduğu ve vefat edince defnedildiği yerin şerefine delildir. Kabe'nin şerefi Allah'ın (C.C.) evi ve insanlar için yapılan ilk ev olmasıdır. Önceki peygamberlerin mescidi, isrâ (gece yolculuğu) hadisenin yeri olması ve mi'raç (göklere yükselme)-nin oradan (başlamış) olması da Mescid-i Aksa'nın şerefidir. O halde Mes-cid-i Muhammedi'nin şerefi ne olmaktadır? Ancak O'nun şerefi de Rasû-lullah'ın orada ikamet etmiş olması, nur-i Muhammedi ve İslâmî hidaye­tin yeri olması, görenin vahyin vatanını ve nübüvvetin menzilelerini gör­mek için oraya sefer kılmasındadır. Şüphesiz bu hatıralar Mescid-i Şe­rifte gerçekleşeceği gibi Ravza-i Şerife'de de tahakkuk eder. Ancak şu­rada (mescidde) namaz kılınır da orada (Ravza'da) kabrin namazgah edinile-meyeceği yasağının yeri olduğu için, yasağın varlığıyla yetiniiip namaz kılınmaz.

336- İbn-i Teymiyye Rasûlullah (S.A.V.) in niçin defnedileceği yerin meskeni, yani Hz. Aişe'nin (R.A.) hücresi olmasını istediğini soruyor. Bu (sorusu)na da Kabr-i Şerifi'nİn namazgah edinilmemesi ve herhangi bir şekilde ibadet yeri olmaması içindir, cevabını tercih ediyor. Bu akla uy­gun bir cevap ya da doğru cevabın bir parçası olabilir. İkinci kısmı ise Kabri'nin Mescid'ine yakın olması; Kabri'nin meçhul kalmayıp bilinme­sidir. Zira şayet çölde Baki' mezarlığına defn olunsaydi yeri zamanla bi­linmez olabilirdi, Mescid'den uzak olurdu. Fakat Hz. Aişe' (R.A.) m oda­sına defn olununca vahyin İndiği, davetin verildiği yere ve tenzilin (Kur'ân1-m indirilmesi) mekânına yakın olacaktı.

Sonra biz İbn-İ Teymiyye'ye Rasu! (S.A.V.) in kabrini ziyaretten bere­ket ummayı ve orada münacatta bulunmayı menetmesi ve ziyarete davet yapılmayacağı hususlarında da muhalefet ediyoruz. Bizim kastettiğimiz te-berrük (bereket umma) mekân-mevki vasitasiyle Allah'a ibadet veya yak­laşma değildir. Teberrük olsa olsa hatırlama, ibret ve ders almadır. Allah'­ın (C.C.) zikrinden yüz çevirenler ve basiret sahiplerinden olmayanlar müstesna Rasûlullah (S.A.V.) İn hayatını, sîretini, hidayetini, gazvelerini ve cihadını bilen hangi müslüman Medine'ye gider de Rasûluliah'tn (S.­A.V.] bu yerlerde yürüdüğünü, dua edip amel ettiğini, idare edip cihad-da bulunduğunu duymaz, veya ibret alıp düşünmez, İslâm'ın ruhanîyetini ve Nebİy-i Emİn'in büyüklüğünü hissetmez, veyahut Allah (C.C.) ve Rasû-lunun (S.A.V.) muhabbetinden, Allah'ın (C.C.) emrettiğini, tutup nehyetti-ğinden kaçınmak arzusundan duygulan sarsılmaz, titremez? Kabr-i Ra-sul'u ziyaret hatırlama ve ibret almanın kendisidir, hidâyet ve idrâktir. Kabrin yanıbaşmdaki dua ise korkan kalbin, itatkâr aklın, ihlâs sahibi nef­sin ve uyanık vicdanın duasıdır ki işte bu en bereketli, en mübarek dua­dır.[131]

 

Vahdaniyet Ve Tasavvuf Hulul-Vahdet-i Vücud-İttihad

 

337- İslâmî düşünce,  tasavvufçuların yaydığı,  Allah     Sübhanehu Taalâ'nin yarattıklarıyle yakınlığı ile ilgili bir takım fikirlerle meşgul ol­muştur. Müslüman alimlerin aralarında malum olan ve dîni kaynaklarında mukarrer olan, yaratanın yaratığıyla icad edenin icadiyle yakınlığı, ilgisi­nin var olduğudur. Allah   (C.C.)  hiçbir misli bulunmayan vacibul  vücud (varlığı zatının, gereği olan) dur. Yaratılan   ise  mümkünü'I-vücud (varlığı da yok olması da mümkün) dur, hiç mevcud değilken sonradan varlık ken­disine verilmiştir.

Fakat bazı mutasavvıflar sıla (yakınlık)'y' yalnızca böyle bir- keyfiyyet olmaktan çıkaran durumlar ihdas ettiler, eski bir görüşe tabi olarak, ku! nefsinin temizliği ve ruhunun ağırlığı ile buna hazır ise, Allah'ın (C.C.) insanoğlundan bazılarına huîû! edebileceğine kail oldular. Mutasavvıflar­da anlattığımız gibi bu görüşte olanların en kuvvetlisi Hallac'dir. Sonra İbn-i Arabî gelmiş ve vahdet-i vücud görüşünü ortaya atmıştır: Mevcut tek­tir; suretleri, şekilleri ve tezahürleri çeşitlidir. Bundan sonra da muhab­bet ve şevk suretiyle yaratılanla yaratan arasında birleşme düşüncesi geldi. (Ku!) bu mahabbetle Allah'la (C.C.) ittisal eder ve O'na yükselir. Zat-i Alİyye İle ittisal derecesine ulaşınca gaybubet (yok olma) haline erer ki buna «Mahv» ismini vermekteler. Yani fani olan zatının Allah'ın (C-C.) bakî zatında fena bulup yek olmasıdır ki buna «Sekr» de derler. Zira bu halde kul duygusunu kaybetmektedir. Bazıları bu hale Vahdet -Şuhûd da diyorlar, bu da İbn-i Arabi'nin vahdet-İ vücûd görüşünün mukabilidir.[132]Bu görüş Ömer b. el-Fârız ve İbn-i Teymiyye'nin muasırı Hakem b. Atâullah el-İskenderî'nin şiirinde de yer almıştır ve onu (707) senesin­de idarecilere şikayet etmiştir.

338- İbn-i Teymiyye yaratıcıyla yaratılmışı birleştiren bu görüşlere İtiraz etmiştir. Çünkü evvelâ bunu, şerh ve beyan ettiği Allah Sübhanehu Taalâ'nın birliği mefhumuna münâfî, zıt bulmuştur. İkinci olarak bu görüşte olan bazıları kendilerinin mükellefiyeti aşan bazı hallere sahip olduk­larını iddia etmektedirler. İbn-i Teymiyye'ye göre böyle bir iddiada bulu­nan kimse şeriatın ahkâmını geçersiz saymış ve mükellefiyet bağını çska-rıp atmıştır. Üçüncü olarak, insanların bu hallerin sahiplerinde harikulade kudret olduğunu ileri sürerek onlar vasıtasıyle Allah'a (C.C.) yaklaşmaya çalıştıklarını ve onlar indinde bunların evliya diye isimlendirildiğini gör­müştür.

İbn-i Teymiyye onlarda bunu gördü ve uykularını kaçıran şiddetli bir harp açtı. Onlar da kendisini idare ve halk yanında tahkir ettiler. O da onları halk yanında tahkir etti. Onların görüşlerini bilen, inceliklerini araş­tıran ve esrarını öğrenen bir gözle münakaşa etti. Bu üç hususta, ya­ni vahdet-i vücud, hulûi ve mahabbetle Allah'ta fani olma hususlarındaki müşterek mefhuma nazaran bunların bütününe ittihad ve ittîhadçılar mez­hebi adını verdi. Çünkü bu üç mefhum ittihad, yaratılanın yaratanla itti­hadı (birleşmesi) kavramında birleşir. Ancak Vahdet-i Vücud'da mütead-did olmayan bir ittihad vardır. Bunda iki yoktur, özellikle istisnası olma­yan bir vahdettir. Öbür ikisi, istilâhlar arasında farklılık olmakla birlikte, iki şey arasındaki ittihad [birleşme)'dir.

Kendi düşüncesinde bu ittihadçıların mezhebini —anlayabildiği ölçü­de— şöyle anlatıyor:

«Kendi aralarında fırkalara ayrılmışlardır. Ayrı olduklarının farkında olmak­la birlikte fırkalarını, biribirinden temyiz edemezler. Bu sebeple tabileri ve reis­lerinden bazı taifelere görüşlerinin hakikatini ve mezheplerinin sırrını açıklayın­ca bunu büyük bir mesele olarak gördüler. Bu açıklamamla birlikte cevap ver­me ve yermede bulunmasaydım beni imamları araşma dahil ederler; hiristiyan-ların reislerine, Ismâiliyye'nin ulularına ve Firavun'un taifesinin Firavun'a yap­tıkları gibi,.tariften vareste bir şekilde nefislerini ve mallarını bana itaata ama­de kılarlardı. Bunların görüşünü kabul eden ya onların durumunun hakikatim bilmemektedir veya yeryüzünde yükselme ve fesatçılık isteyen haksızdır, ya da her iki vasfa da sahip biridir ki Allah'ın (C.C.) «O kavmini istihfaf etti de onlar da ona itaat ettiler.» buyurduğu Firavun'un tabllerinin halidir. [133]

339- İbn-i Teymiyye, bu görüşlerin reddi için onların tasavvurlarının yeterli olduğu görüşündedir. Zira onları tasavvur edip düşünmek, fasit ol­duklarını açıklamaya yeterlidir. İyi düşünmenin yanında başka bir delile ihtiyaç yoktur. (Sadece şüphe peşinden gidilmektedir. Zira insanların ço ğunluğu onların görüşlerinin hakikatini ve ne demek İstediklerini anlayamı­yorlar.)

Vahdet-i Vücud nazariyesinin takbîh ederek şunları söylüyor: «Onların   (görüşlerini)   bina   ettikleri  temel;   mahlukâtın  ve   mevcudatın   vücudu (varlığı), hatta cinler, şeytanlar, kâfirler, fâsıklar, köpekler, domuzlar, za­rarlılar, küfür, günah ve isyanın vücudu, O'nun (Allah'ın) (C.C.) yarattığı, mülk ve icadı olsalar ve O'nunla varlıklarını devam ettirebilseler bile O'ndan ayrı ve kendi zâtıyla müstakil olmayıp Rabbin vücudunun (varlığının) aynı olduğu esa­sıdır. Onlar kâinatta his ve akla açık bir farklılık ve kesret görüyorlar. Bu yüzden de kesreti (çokluğu) giderecek bir cem'e (toplanmaya), subutuyla fark­lılığı kaldıracak bir vahdete  (birliğe)  ihtiyaç duymuşlardır.»

Görüş ve sahiplerine karşı  sert tutumuna rağmen İbn-i Teymiyye, İbnî Arabî hakkında nisbeten yumuşak konuşuyor ve diyor ki:

«Konuşması küfür olmakla birlikte kelâmında uygun söz bulunması ve baş­kası gibi İttihad (birleşme) fikrinde devam etmemesi sebebiyle İslâm'a en yakın olanları îbn-i Arabi'dir. Bilhassa o kâh halkı, kâh batılı hayal ettiği geniş ha­yaline dalıp gitmiştir. Ne üzere öldüğünü en doğru bilen Allah'tır.» [134]

340- İbn-i Teymiyye'nİn nazarında İbn-i Arabi'nin görüşü iki temel veya iki sütun üzerinde durmaktadır. O bunları şöyle ifade etmişti.

«Birincisi: Yok, yokluk halinde sabit bir şeydir. Yani her bir yok'un var ol­ması mümkündür, hakikati, mahiyeti ve zâtı yoklukta da sabittir. Zira sabit ol­masaydı, icadım irade etmek suretiyle onu istemek doğru olmazdı. Çünkü is-temek temyizi gerektirir. Temyiz ise ancak sabit şeyde oîur. Buna göre mâhi­yeti hakikati ve zatı sebebiyle yok'un icadı (var edilmesi) halk (yaratma) değil­dir; aksine bu hayvanlık, bitkilik, madenlik, taşlık vb. değişen arazların muh-des (sonradan var edilmiş) surete verilmesidir. Cevher'e gelince, o, sabittir.[135]

İkincisi: Halik (yaratıcı)nm varlığı, hakkın ve zatının varlığının kendi­sidir. İbn-i Teymiyye bunun İbn-i Arabi'nin kelâmının [136]ve felsefesi­nin anahtarı olduğunu tesbit ediyor. Bu konuda şöyle konuşuyor: «Bunu anlayan İbn-i Arabi'nin kelâmını, nazmını, ve nesrini, Hakkın Halkla (ya­ratmakla) beslendiği iddiasını anlar. Çünkü hadis zatların vücudu, adem­deki (yokluktaki) sabit zâtlara dayanır. Bunun İçin o, varlık itibariyle cem'e, mahiyet ve hadis zatlar itibariyle de fark'a kaildir ve kader'in sırrının bu olduğunu söyler. Zira mâhiyetler ancak ademde iken kendileri için sabit olan şeyleri kabul ederler. İyilik eden de, kötülük eden de, öven de, ye­ren de işte bunlardır, Hak onlara adem halinde bulundukları hal ve arız suretten başka bir şey vermemiştir.

341- İbn-i Teymiyye İbn-i Arabi'nin görüşünün - nakzetmek ve yık­mak sebebiyle yönelerek   -anladığı gibi olduğunu tesbit onu yıkmaktaki maksadının İslâm'daki sabit hakikatlarla uyuşmayışı, o ve İslâm'ın birleşip uzlaşmaları mümkün olmayan iki zıt tarafta yer almakta olduklarını beyan ' etmek olduğunu açıkladıktan sonra nakzetmek meyanında ma'ku! ve men­kule itimat ediyor. İki  sebepten dolayı  nakle daha çok itimat ediyor:

Birincisi: Bu seiefî görüş, âlemin ezeiiliğine hükmeden felsefecilerin görüşü arasında yer almaktadır. Oniar gibi olmasa bile onlara yaklaşmak­ta ya da metodiarını takip etmektedir. İbn-i Teymiyye Minhacü's-Sünne vb. gibi kitaplar ve muhtelif araştırmalarında bu filozofların görüşlerini tar­tışmış ve batıl olduğunu açıklamıştır.

İkincisi: İbn-i Arabi'nin reyini müslümanlarm çoğu benimsedi ve bunu İslâmiyet, hatta İslâmiyetin özü ve manası sandılar. Bilhassa İbn-i Ara­bi, Muhammed (S.A.V.)'in akl-i evvel olduğunu ve her şeyden önce var oİ-duğunu isbatla görüşünü onlara güzel gösterdi.Böylece bazı müslümanla­rm onu kabulü kolaylaştı. Onu benimsemek çoğunun da hoşuna gitmişti. İbn-i Teymiyye'nin asrında O'nun düşüncesi hemen hemen bütün safilere yayılmıştı. Bu sebeple İbn-i Teymiyye yalnızca aklî yönünün iptalinin yet­meyeceğini, bilhassa naklî cihetten İptalinin zaruri bir ihtiyaç olduğunu gördü. Bunun İçin de objektif bir biçimde biz-zarure, İslâm'da malum olan İslâmî bakikatlara zıt olduğunu tam olarak tasvir suretiyle ona hücum etti    ve dedi ki:

«Söylediklerini düşün, iki şeyi nasıl düzenlemiş: Hakkın vücudunu inkâr ve mahlukatı yarattığını inkâr? O, yaratan Rabb'ı inkarcıdır. Ne Rabb'ı, ne de ya­ratmayı kabul etmemektedir. Ne Rabb ve ne de yaratılmış âlemler mevcuttur. Zira ortada yalnızca sabit zâtlar ve bunlarla kâim olan vücud (varlık) vardır. Ne zâtlar, ne de vücud mahlûk (yaratılmış) tur. [137]

342- İbn-i Teymiyye bu mezhebi aklen ve kailen iptale yönelir, vücudu mümkün olan ma'dûm (yok)un bir şey olduğu ve mahiyetinin de sabit olduğu şeklindeki mühim rükünlerinden ilkini iptalle işe başlar. Bu hususta şöyle der:

«Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'in ve her sınıftan ademoğlunun akıllarının umu­munun üzerinde ittifak ettikleri nokta ma'dum (yok)un bizatihi hiçbir şey ol­madığıdır. Onun sübutu, vücudu ve husulü bir şeydir. Kitap, sünnet ve geçmiş­teki icma' buna delâlet etmektedir. Allah Taalâ Zekeriya (A.S.) a,- «Şüphesiz ben seni yarattım ve sen daha önce hiçbir şey değildin.» (Meryem/9) buyurmuş ve (yaratmadan önce) O'nun hiçbir şey olmadığını haber vermiştir. «İnsanoğlu, bundan Önce o hiçbir şey değil iken bizim onu yarattığımızı hatırlamaz mı?» (Meryem/67) ve «Hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar yoksa, onlar (kendileri) mi yaratıcıdırlar?» (Tur/35) buyuran Allah Taalâ onların hiçbir şey olamadan ya­ratılmış olmaları veya kendi kendilerini yaratmış bulunmaları şeklindeki inanç­larını takbih  etmiştir.»

«Biz bir şeyi murad ettiğimizde ona sözümüz sadece, «ol» dememizdir. O da hemen oluverir.» âyet-t kerimesi gibi bazı âyetleri delil olarak ileri sürenlere cevaben diyor ki: Ma'dum (yok) bir «şey»dir ve da bunun de­lilidir; çünkü Allah'ın «şey»i murad ettiği ve onu var ettiği haber veril­mektedir, diyenler bununla istidlal etmektedirler. Onlara göre bu (şey) adem (yokluk) de sabittir ve sadece sureti murad edilmektedir, zatı ve nefsi değil. Kur'ân ise nefsinin, zatının murad ve var edildiğini haber ver­miştir. Onlar, vücudun zâta ariz olan bir vasıf olduğu, zatın gayrı olduğu inancına itimat etmektedirler. İbn-i Teymiyye de onların kavillerini    şöyle

reddetmektedir:

«Sünnet ve cemaat ehli aktl sahiplerinin umumunun inancı o ki, ma­hiyetler mahluktur. Her şeyin mahiyeti de onun vücudur. Bir şeyin vücudu mahiyetine ilâve olunan fazladan bir şey değildir. Hariçteki «şey» yine o «şey» dir ki, onun aynı, zâtı, mâhiyeti ve hakikatidir. Hariçteki vücudu ve sübutu buna zaid (fazladan bir şey) değildir[138].

343- îbn-i Teymiyye, Hakk ve halk veya Hâlık ve mahlûk arasın­daki vahdet (birlik) şeklindeki ikinci temeü bir çok akiî açıdan ve şer'î vecihten iptal ediyor. Biz serdettiği aklî delillerden birini, birincisini ter­cih edelim.

İbn-i  Teymiyye bunların, hakaik-i  kevniyye  (yaratılmışlar alemindeki gerçeklerdin nefisleri itibariyle ma'dum, ancak zatları itibariyle ve Allah Sübhanehu'nun ilminde, mutlak tecellisi ile mutlak vücudunda «eşya» (şey­ler) olduklarr görüşünü taşıdıklarını tesbit etti. (Onlara göre eşya) Allah'ın nefsi ve vahdet-i zatiyyesiyle birleşikti, sonra bu şekillerle var oldular. İbn-i Teymiyye bunların (eşyanın) İlk halinden nasıl değiştiğini düşünüyor: Allah onları halkedip yarattığı da mevcut mu kıldı? Yoksa ilk hali üzere madum ve mahiyet sahibi bir «şey» olarak devam mı ettiler? Şayet ma'­dum olarak devam etmekte idiyse bu durumda mükevvenattan hiç bir şe­yin mevcut olmaması icabeder ki, bu da hissî, aklı ve şer'i inkâr etmek olur. Hiçbir akıl sahibi böyle düşünmez ve düşünmemiştir de. Adem kav­ramında kabul ettikleri şekilde onlar (eşya)mn ve mucit   (yaratıcı) terinin aynı şey olmaması gerekir. Çünkü O (yaratıcı, mucit) ma'dum olup (son­radan) mevcut olmuş değildir. Çünkü onlardaki  (eşyadaki) bu değişiklik­lerin müessiri O'dur, müessir (etkileyen) ve müteessir (etkiSenen)'in iki ayrı şey olmaları gerekmektedir.[139]

344- Dinî yönden bu mezhebi açıklıyor ve diyor ki: el-Füsûs sahibi [140]ve yakınlarının meselelerinin toplandığı nokta üç iman esasını yıkmaktır. İman esasları Allah'a iman peygamberlerine İman ve Kıyamet gü­nüne imandır. Aflah'a imana gelince, onlar O'nun vücudununun alemin vücudu olduğuna inanmışlardır. Alemin bizatihi kendisinden başka bir ya­ratıcısı yoktur (derfer). Sıra Rasûlullah (S.A.V.) e geldiçjindeyse onlar, Allah'ı (G.C.) O'ndan ve bütün peygamberlerden daha İyi tanichklarına inanmışlardır. Bazıları da Allah'la [C.C.) ilgili bilgiyi -ki bu ta'tii [sıfatları in­kâr) ve vahdet-i vücuddur -Mişkat'tan [141]alıyorlar, Allah'ın şeriatından öğrenmekle ondan öğrenmeyi müsavî görüyorlar. Ahiret gününe iman ko­nusunda da şöyle demiştir:

Sadece tek başına Sâdiku'I-V'ad kaldı,

Ve (bir de) hak olan vaîdi (tehdidi) gören bir göz.

Bedbahtlık yurduna (Cehennem'e) de girseler, Onlar

İçinde farklı bir rahatlık [sükunet) bulunan bir lezzettedirler.

Ehl-i dalâlden birinin daha önce de şunları söylediğini zikrediyor: (Ce-henem, içinde bulunanlara faydalanacakları bir itaatkâr ateşe dönüşür. O takdirde korku, sakınılacak bir durum ve azap yoktur. Çünkü bu hoş bir durumdur.) [142]

Ibn-i Teymiyye'ye göre bu mezhep mükellefiyeti ıskat etmekte ve gü­nahı mubah görmektedir. O bu hususta şöyle konuşmaktadır: «Sonra, O'na (İbn-i Arabî) şöyle emir ve nehiy konusunda emreden (âmir) ile emredilen (me'mur) ve nehyeden (nâhiy) ile nehyolunan (menhiyy) birdir. Bunun için İbn-i Arabî en büyük kitabı el-Fütuhatü'l-Mekkiye'sinde ilk olarak şunları söyler:

Rabb da haktır, kul  da hak... Mükellef kim, keski bir anlasam? Kul desen İşte o Rab'dır, Rab dersen nasıl mükellef olur?

Nefisleri —manasını anlamssaiar da— bu fikirleri isteyen halk naza­rında mezhebini takbih etmek için, onlar indinde'mertebe sahibi olan Mı­sır ve Şam'daki alimlerin İbn-i Arabî ve O'nun kâfirliği konusundaki gö­rüşlerini, mezhebini takbihlerini nakleder; Kastallânî, İbn-i Dakik el-İyd'in görüşlerini aktarır. İzzuddin b. Abdisselâm'ın hakkında:

«Kötü ve kotülenmîş bir şeyh... Alemin ezeliliği görüşünü benimsiyor.  Na­musun mahremiyetini kabul etmiyor»

dediğini rivayet eder.

Sadece fakihier ve hadisçiierden nakillerle kalmayıp bizzat safilerden de nakiller yapar. Ebu'l-Hasen eş-Şazelî'nin şakirdi Ebu'i-Abbas eş-Şazeli'-nin Vahdet-i Vücud görüşü sahipleri için, «Bunlar sanat'ın sanatkâr'in biz­zat kendisi olduğuna inanan  kâfirlerdirdir.» dediğini zikreder.[143]

Bazıları O'nu (Vahdet-i Vücud görüşünü) anlamaksızın benimsediler. Halkın da buna kapılmasından korkunca İbn-i Teymiyye bu mezhebi iptal için kâh aklî deliller, kâh nakiller getirir; asrın büyüklerinin de kavilleriy-le bunun şenaatini ortaya koyar. Bu suretle insanları ondan nefret ettirir ve uzaklaştırır.

345- İbn-i Teymiyye'nin Vshdet-I Vücud görüşüne bakışında bu ka­darla yetiniyoruz. Mefhumda ayrı da olsalar Allah Taalâ'nın (C.C.) zatı ile birleşme konusunda biribiriyle ortak olan diğer iki mezhep hakkındaki ba­kışına geçiyoruz. Bunların ilki daha önce de açıkiadiğırmz üzere Hallâc ve diğerlerinin propagandasını yaptığı hulul görüşüdür. Bunun hakkında gö­rüşler değişiktir.

İbn-i Teymiyye'nin ifadesine göre hulul görüşünü benimseyenler iki gruptur: Birinci grup Allah Sübhaneh Taalâ'nın bizatihi her mekâna hulul ettiği görüşündedirler. O bunlara hulûliyyetu'l-cehmiyye ismini verir ve âer ki: «Hasen en-Neccar'ı taraftarları olan Neccariyye gibi bunlar da Al­lah'ın (C.C.) bizatihi her bir mekâna hulul ettiğini benimseyen kimseler­dir.» [144]Bu şekliyle hulûlu kabul edenlerin vahdet-i vücud'u kabul eden­lere yaklaştığı görüşünde. Ancak ortada çok ince bir nüans var; vahdet-i :vücud taraftarları vücudun (varlık), bütünü bir şeydir, aynı şeydir, derler. Hulul ehli ikisinin (yaratan ve yaratılan) ayrı olduklarını benimserler. An­cak mucid (yaratıcı) mevcuda (yaratılana)  hulû!  etmiştir.

İkinci grup Allah'ın (C.C.) bazı yaratıklarına hulul ettiğini benimse­yenlerdir. Nitekim bunlar Hak Taalâ'nın (C.C,) Hallac'a hulul ettiğini iddia etmektedirler. Ne olursa olsun Hallaç da aynı görüştedir. Şöyle demek­tedir:                  

«Beşerî tabiatını izhar edeni teşbih ederim, (ki böylece) O'nun parlak ulu-hiyetini tanıdık. Öyle ki yarattıkları içinde zahir olarak göründü. Yiyen ve içen suretinde...»

İbn-i Teymiyye bu görüşün  hıristlyanlann  Hz,  İsa   (A.S.) hakkındaki görüşlerine benzediğini/hatta bunun hirlstlyanlârınkinden daha beter ol­duğunu söylüyor:

«Hz. İsa (A.S.) babasız yaratıldığı için hristiyanlar bu iddiada bulunmuşlar­dır. Şeyhler ise bizzat yaratılıştan üstün kılınmış değillerdir. Ancak ibadet; marîfet, tahkik ve ittihad sebebiyle üstün kılınmışlardır. Bu durum (başlangıçta) yokken sonradan olmuş bir haldir. Şayet hululün sebebi bu ise onlara hululün de hadis (sonradan) olması, mukarin (sürekli beraber) olmaması gerekir. O tak­dirde Rabb'ın onların bedenleri veya kalblerinden göz açıp kapayacak bir an ka­dar dahi ayrılmadığı şeklinde sözleri batıl bir kelâmdır.»[145]

Bunlarla hıristiyanların görüş ayirdedenler aynı zamanda diyorlar ki, onlara göre Mesih İsâ (A.S.) Allah'ın oğludur. Onda asıl olan ilâhî un­surdur, beşerî tabiat sonradandır. İslâm'daki hulul görüşçüleri ise insa­nî unsur asıi olduğunu, ilâhî unsurun ona hulul ettiğini söylüyorlar. Bq, Allah Sübhaneh Taalâ'da yok (fena fi'üâh) olacak derecede kulluk ve me-habbetln üstünlüğü sebebiyledir, diyorlar.

Hallâc ile hıristiyanların düşünceleri arasında ne kadar yakınlık olur­sa olsun açık olan şu ki onun görüşünü de hıristiyanlarınki kadar İslâm'­dan uzaktır.

Bu yolu takip edenin hem ma'ku! (aklî deliller], hem de menkule (nakli delillere) aykırı davrandığında hiç şüphe yoktur.

346- İbn-i Teymiyye'nin hulul görüşüne bu bakışı şüphesiz sıhhatli bir bakıştır. Üçüncü görüş îttihaddir: Daha önce de belirttiğimiz gibi bu­nun sahipleri İbn-i Teymiyye zamanındaki sûfiler, nâsikler ve müteahbid-lerin nefislerinin arındığını ve yüceldiğini, neticede Allah Sübhanehu Ta* aîâ'nin zatında fena bulduğunu (fena fillâh) kabul ederler. İbn-i Teymiyye bu mezhebe, önceki İki mezhep gibi küfür nazariyle bakmaz. Ancak Şeri­atın hakikatından uzaklıktan hâli olmadığı görüşündedir. Şöyle ki, onla­rın iddia ettikleri hale ulaşınca mükellefiyetin düşmesini maku! karşı­lamaz, kabul etmez. Şüphesiz bu, ona inananın sapıklığıdır. Fena fillâh'ı da bazı mutasavvıfların inandığı görüşe yol açmadığı müddetçe kabul eder.

İbn-i Teymiyye fenayı da ikisi gayr-i makbul, birisi makbul olmak üzere üç kışıma ayırıyor:

Birinci kısım: Peygamberlerin getirdiği, kitapların indirildiği, makbul olan dinî ve serî fenadır. Bu, Allah'ın (C.C.) emrettiklerini yapmak su­retiyle emretmediklerinden, O'na ibadet etmek suretiyle başkasına İba­detten fena bulmaktadır. O'na ve Rasul'une (S.A.V.) itaat suretiyle başka­sına itaatten, O'na tevekkül ile başkasına tevekkülden, O'na ve Rasul'une (S.A.V.) mahabbet suretiyle başkalarına sevgiden ve O'ndan korkmak su­retiyle başkalarından korku duymaktan fena bulmaktır. Böylece kul Allah'­tan (C.C.) gelen hidayeti bırakıp kendi .nevasına uymaz. Bu suretle Allah (C.C.) ve Rasul'u (S.A.V.) ona, başka her şeyden daha sevgili olur. Nite­kim Allah Taalâ (C.C.) buyuruyor ki: «(Ey Habibim) de ki, eğer babalarınız»

oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kazanıp biriktirdiğiniz mallar kesâda uğramasından korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden meskenler size Al­lah ve Rasul'undan ve O'nun yolunda cihaddan daha sevgili ise Allah (C.C) emrini getirinceye kadar bekleyin» Bunun hepsi Allah'ın (C.C.) em-rettiklerindendir.

İkinci kısım, sûfilerin zikrettiği fenadır, Bu Allah'tan (C.C.) başkasını şuhöddan fena bulmaktadır. Böylece Ma'budfun zâtı) sebebiyle O'na iba­detten, mezkûr (zikredilen) sebebiyle zikirden, ma'ruf sebebiyle marifet­ten fena   bulur.  Bu  suretle  mâsivâ   (Allah'tan   (C.C.)  gayri) den olduğu için nefsini şuhuddan  (görmekten) uzaklaşır. Bu, sâliklerin bazısına arız olan nakıs bir haldir ve Allah £C.C.) yolunun  levazımından  değildir. Bu sebeple de böylesi bir hal Nebî (S.A.V.) ve sâbıkîn-i evvelin (ashab) da arız olmamıştır. Bunu  sâliklerin sonu  {sen mertebesi) kılan, apaçık  bir sapıktır.   Hakeza  Allah (C.C.)   yolunun   levazımından   olduğunu   söyleyen de hata etmiştir. Bu, ancak Allah  (C.C.) yolunun.arızî hallerinden  olup bazı insanlarda olur., bazılarında bulunmaz. Her sâiikte bulunması gere­ken levazımdan değildir.

Üçüncü kısım: Bu da gayrın vücudundan fena bulmaktır, (fena fi'l-vü-cud). Bu suretle sûfî mahlûkun vücûdunun Hâhk'ın vücudunun kendisi ol­duğunu görür, anlar. «Bu da kulların en sapıklarından olan ilhad ve ittihad ehlinin görüşüdür»[146]

İttihad görüşü sahiplerinin kabul ettiği fenâ'ya uyan ikinci kısım (fena fiş-şuhûd) dır. Üçüncü kısım (fena fi'l-Vücud) ise vahdet-i vücud ta­raftarlarının görüşüne uymaktadır. O, ikinci kısım taraftarlarının sapık ol­duğuna hükmetmiştir. Mülhid veya zındık olduklarına değil de câhil veya sapık olduklarına hükmeder. Ancak iddialannea mükellefiyetin sakıt oldu­ğu bir hale erdiklerini söyledilerinde verdiği hükmü değiştirir.

347- Vahdaniyet görüşü ve ona muttasıl olarak Allah Taalâ'nın (C.C.) sıfatlarından isbat ve nefiy sadedine uzun uzun söz ettik. Çünkü bu konu el-Akidetü'l-Hameviyye'nin [147]sebep olduğu ilk savaştı ve bu yüzden bu ulu alim hapsin derinliklerine atıldı ve onsekiz küsur ay orada kaldı.

Sonra inşa (var etme) ve tekvin (yaratma) itibariyle vahdaniyetini an-lattık. Çünkü insanî irade ve ilâhî kudret meselesi ile mükellefiyet ve ihti­yar (muhayyerlik) mevzuu öncekiler ve sonrakiler arasında araştırma ala­nı olmuş, İbn-i Teymiyye de hepsine dalmış; bu hususlarda Eş'arilere hücum etmiştir. Onlarla arasındaki çekişme bu meseie ve onlara muhalif düş­tüğü diğer meseleler yüzünden olmuştur.

Daha sonra ibadetteki vahdet, evliya ve kullar vasıtasıyie Allah'a (C-C.) yakınlaşma, Allah'tan (C.C.)başkasmdan medet umma, ölümlerinden sonra sâlihierin kabirlerini Nebî (S.A.V.) in kabrini ve Ravza-i Şerife'yi zi­yaretten bahsettik. Bu son konu, İbn-i Teymiyye Ue muasırları ve hatta günümüze kadar müslümanların çoğunluğu arasında çetin çekişmeler ce­reyan eden, konularını konusu bir mesele olumuştur. İbn-i Teymiyye'nin buna bakış şekliyle muhaliflerinin bakış tarzını ve bu davada hak olarak gördüğümüz şeyi —ki O (Allah ondan razı olsun) son nefesine kadar eza çekmiş ve hatta nihayet hapiste baskı altında ölmüştür. —İncelememiz gerekli idi. Nihayet vahdet-i vücud mezhebi, hulul taraftarlarının ve itti-had taraftarlarının görüşü ile beraber vahdaniyeti araştırdık. Çünkü Onun­la sufiyye arasında bu meseleîerdeki çekişme ateş alanı olmuştu. Bu yüz­den sıkıntılara kaldı ve aynı sebeple Kahire'den İskenderiye'ye sürgüne gönderildi. Etrafında muhalefetin cereyan ettiği meselelerin bilinmesi için bu konunun da açıklanması gerekli idi. (Bu konu da) yüce âlimin hayatı­nın akışını etkilemiş, o yüzden sürgün edilmiş ve baskı altına alınmıştır.

O halde bu konuların incelenmesi gerekiyordu. Zira bunların ince­lenmesi hayatının öğrenilmesinden bir parçadır ve çünkü bu O'nunla ha­sımları arasındaki savaştan bir bölümdür. Savaşın hakkıyle bilinmesi an­cak hilafın nevilerinin gereği şekilde bilinmesiyle kabildir. Bu sebeple bu hususlardaki sözü biraz uzattık. Okuyucunun kelimelerden yazarın ha­tıralarına, kuvvetli kalbinin atışlarına ve dirayetli aklının temayüllerine dokunabilsin diye çoğu hallerde O'nun ifadelerini (aynen) naklettik.

İman mevzuu haricinde itikada müteallik meselelerden (zikredilme-yen)kalmadı. Bu mevzudaki görüşleri tartışmalara konu olmamış, o yüz­den başına herhangi bir belâ gelmemiştir. İman konusundakr görüşleri muasırlarınkine yakın olduğu için yadırgamadılar. Bunun için bu konuda­ki görüşlerine temas edip geçeceğiz, şu. iki hususu anlatmakla yetinece­ğiz: (Birincisi), artması ve eksilmesi itibariyle iman ile amelin imandan bir cüz olup olmadığına dair sözleri. (İkincisi) imamet ve sahabenin mer­tebeleri hakkındaki görüşü. Şimdi bunlardan kısaca söz edeceğiz.[148]

 

İman

 

348- Amelin imanın hakikatına dahil olması noktasında alimler ay­rılığa düştüler. Kısmen ittifak kısmen ihtilâf ettiler: Rasul (S.A.V.) in ge­tirdiklerini tasdik ve ikrar ile Allah'tan (C.C.) başka ilâh olmadığına ve Muhammed (S.A.V.) in Allah'ın (C.C.) elçisi olduğuna şehadet etmenin imanın iik rüknü olduğunda ittifak ettiler. Amellerin imandan bir cüz sa­yılıp sayılmayacağında da ihtilâf ettiler: Haricîler ve Mu'tezile amelleri imanın bir parçası kabul ettiler. Buna göre büyük günah işleyen mü'min değildir; Haricîlere göre kâfir, Mu'tezilelere göre ise el-menzlle beyne'İ-menzileteyn (imanla küfür arasında bir mertebe) dedir ve onlara göre böy­le birine mü'min ismi verilemezse de müslüman denilebilir. Ehl-i Sünne­tin bir kısmı amellerin imandan bir parça olmadığını kabul ettiler. .Bunu ilk söyleyen Ebû Hanife'nin hocası Hammad b. Süleyman (R.A.) dır. Şu kadar ki bunlar günahkâr mü'minin mezmum (yerilmiş, kötülenmiş) oldu­ğunu ve Cehennem'e gireceğini kabul ederler, böylece Mürcie'den ayrılır­lar. Mürcletü's-Sünne dediklerini istisna edersek Mürcie, nasıl küfürle bir­likte hiçbir taat fayda vermezse İmanla beraber hiçbir masiyetin de zara­rı olmayacağı görüşündedir.

349- Bu, amelin imanın parçası olup olmadığına dair alimlerin gö­rüşlerinin son derece özleştirilmiş bir hülâsasıdır. İslâmî fırkalardan bah­sederken uzun uzun anlattık ve her bir firkanm görüşünü de zikrettik.

İbn-i Teymiyye bu konuda selef-i salih gibi düşünür: İman, Nebî (S.A.-V.) in bütün getirdiklerini tasdik ve ikrardır. Peygamber (S.A.V.) in şu ha­disini nakleder: «İman, Allah'a, meleklerine kitaplarına, peygamberlerine, Ahiret gününe inanman, kadere, hayır ve şerrine iman etmendir.» Ona göre amel imandan bir parçadır. Peygamberimiz (S.A.V.) bunun için şöyle buyurmuştur: «İman altmış veya yetmiş küsur şubedir. En üstünü «Lâilâhe illallah» (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur) demektir. En alt derecesi de yoldaki eziyet veren şeyi yok etmektir.»[149]

Ame! imandan bir cüz olunca Ibn-f Teymiyye'ye göre iman artar ve eksilir. Buna sarih Kur'ân âyetlerini delil getirir, onları te'vil etmeyip sarih olan zahir manasiyle alır. Bunları araştırma ve düşünmeye hacet bı-rakmıyan nass olarak kabul eder: «Mü'minler ancak o kimselerdir k! Al­lah (C.C.) zikrolunduğunda kalbleri korkuyla titrer, onlara Allah'ın (C.C.) âyetleri okunduğunda imanlarını artırır ve ancak Rab'lerine tevekkül eder­ler.» «Herhangi bir sûre inzal buyurulduğunda onlardan bir kısmı der ki: Bu sizin hanginizin imanını artırdı? İnananlara gelince, bu onların iman­larını artırır ve onlar hoşnûd olurlar. Kalblerinde bir hastalık olanların ise murdarlıklarına murdarlık katar.» «İmanlarına iman katsınlar diye mü'm in­lerin gönüllerin sekine (güven, huzur) indiren O'dur.» «Doğru yolda olan­ların hidayetlerini artırdı.» ve «Onlar Rab'larına iman etmiş gençler idi ve biz de onların hidayetini artırdık.» kavli şerifleri.

Aynı şekilde sahabe ve onlardan sonrakilerin imanının artıp eksile-bifeceği görüşünde olduklarını İsbat edici nakiller serdediyor. Ebu'd-Der-dâ (R.A.)'m şöyle dediğini rivayet ediyor: «İmanına ve onun eksilenine dikkat etmesi kulun ince anlayışındandır, onun artmakta mı eksilmekte mi olduğunu bilmesi de kulun ince zekâsmdandir. Şeytanın gelişlerinin nereden olacağını bilmesi de kişinin İnce zekâsındandır. Ali b. Ebî Tâlib'-İn şöyle dediği rivayet edilmiştir: «İman kalpte beyaz bir nokta gibi baş­lar. İman arttığında beyazlık da artar.»[150]

350- Fakat iman artar ve eksilirse, ameller de imandan bir parça ise bir büyük günah işleyen imandan çıkmış sayılır mı? Bu noktada İbn-i Tey-miyye —artması ve eksilmesini kabul etmekle beraber— imanın bir esası olduğunu ikrar eder ki bu nasıl bulunmazsa şahıs, kâfir olur, mü'min sa­yılmaz. Bunun haricindeki şeylerle kişi kâfir olmaz; imanı eksik de olsa mü'min sayılır. Terkettiği takdirde kâfir olacağı esas Allah'tan (C:C.) baş­ka ilâh olmadığına ve Muhammed (S.A.V.) in getirmiş bulunduğu her şeyin doğru olduğuna şehadet etmektir. İşte bu kısım bulunmazsa şahıs mü'min. olmaz ve inananlar zümresinden çıkar.

Büyük günah işleyene gelince, o kâfir sayılmaz, isyankâr veya fâsık sayılır. Nitekim o e!-menzile beyne'l-menzileteyn'de (imanla küfür arasın­da bir noktada) de denilemez. Mü'mindir, fakat imanı kemâle ermemiş­tir. Bu konuda o(Allah kendisinden razı olsun) şunları söylüyor:

350-  «Mutlak iman kavramının Allah ve Rasul'unun (S.A.V.) bütün emrettiklerini içine aldığı söylenirse bu takdirde günahkârların, Haricilerin dediği gibi kâfir sa­yılmalarını veya Mu'tezile'nin dediği gibi Cehennem'de ebedî bırakılmaları ve bütünüyle mü'minlik vasfından tecrit edilmelerini gerektirir. Bu görüşlerin her ikisi de Mürcie —ki âlimler ve ümmet arasında hayırla anılan kullardan bir grup onlardandır— ninkinden daha kötüdür. Hâriciler, Mu'tezile, Ehl-i Sünnet ve bütün taifelerin bir kısmı onların zemmedilmesinde mutabık ise de Sahabe ve iyi­likte onlara tabi olanlarla diğer müslüman imamlar, kalbinde imandan bir zerre bulunanın Cehennem'de ebedî kalmıyacağmda ittifak halindedirler.»

Diğerlerinde müsamahakâr bir selefi olduğu gibi bu konuda da İbn-i Teymiyye'yi öyle görüyoruz; şiddetli bir haricî değil... Sözünde Allah (C-C.)'dan başka ilâh olmadığı ve Muhammed (S.A.V.) in O'nun elçisi oldu­ğuna şehadet getirmeye münâfî, zıt düşen bir şey olmadıkça kişi ehl-i kıb-le'den hariçte kalmaz. Bundan dolayıdır ki bakışında bid'at, sapıklık ve dalâlet sözleri çok ise de, mücâdelelerinin çokluğuna nazaran tartışmasın­da küfür sözünü fazla göremezsiniz. Allahu a'lem (Allah en iyi bilendir).[151]

 

İmamet-i  Uzmâ (Devlet Başkanlığı)

 

351- Cemaatlere namaz kıldıracak, cezalan uygulayacak, zengin­lerden alıp fakirlere vermek üzere zekâtı tahsil edecek, sınırları koruya­cak, bizzat kendisi veya (yetkisini devrettiği) nâibieri aracılığıyla insan­lar arasındaki ihtilafları çözüme kavuşturacak, ayrıları bir araya getire­cek, sözbirliğini sağlayacak, şer'î hükümleri uygulayacak ve İslâm'ın ku­rulmasını teşvik ettiği faziletli (hukuka bağlı) devleti kuracak bir imamın bulunması  zarurîdir.

Müslümanlar bu konuda sözbirliği etmişler ve tarihin ilk devrinde din işi (emru'd-din) bu şekilde karar kılmıştır. İmamın bazı şartları taşi-ması gerektiği konusunda da müslümanlar icma etmişlerdir. Ancak bu şartların neler olduğu konusunda ihtilaf vardır: Bazıları, imamın Kureyş'e mensup olması gerektiğini benimsemişlerdir. Bunlar, dinî doğruluğu, müm­künse müslümanlann en faziletlisi olması şartlarıyla birlikte, Kureyş'e mensup olma şartını yeterli bulmuşlardır. Haricîler, Kureyş'e mensup ol­mayı şart koşmamışlardır. Onlar, Kureyşli olmasını aramaksızın, mümkün­se çağdaşlarının en faziletlisi olmasını şart koşmuşlardır. Bütün Şîa, ima­mın Haşîmî ve Hz. Ali soyuna mensup olmasını şart koşar. Bununla bir­likte, Şîat'nın Zeydiye kolu, insanlar uygun gördükleri takdirde, Haşimî olmayanın ve ayrıca faziletlilerin imametine cevaz vermişlerdir. Buna bağ­lı olarak, bîatleri sahih olduğundan, Hz. Ali onlara rıza gösterdiğinden ve onlara itaat ettiğinden dolayı, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in imametini in­kâr etmemişlerdir.

Şîa'dan bir kısmı —meselâ Keysâniye— imamın Hz. Fatıma soyundan olması şartını aramamıştır. Büyük çoğunluğu ise, imamın Hz. Ali ve Hz. Patıma soyundan gelmesini şart koşmuşlardır. Bunlara göre, mezhepleri anlatırken belirttiğimiz gibi, aralarında ayrıntılı görüş ayrılıkları bulun­makla birlikte, sadece Hz. Fatıma soyundan gelenler İmam olabilir. Böy-lelerine, Râfıza denir. Çünkü onlar, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in imame­tini inkar etmişlerdir. Böylece bir inkâra gitmediğinden dolayı, Zeydiye'yo Râfıza denmez.

352- Ehl-î Sünnet ve Cumhurla birlikte, İbn-i Teymiyye, Kureyş'in faziletini belirten ve imametin onlara ait olduğunu gösteren çok sayıda rivayete dayanarak, İmamın Kureyş'e mensup olmasını şart koşar.

Hz. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Bu durum, insanlardan iki kişi kalıncaya kadar Kureyş'e ait olacaktır.», «İnsanlar bu konuda Ku-reyş'e tabidirler. Müslümanlar müslümanlarınm, kâfirler kâfirlerinin tâbi-leridir.», «İnsanlar hayır ve serde Kureyş'in tâbileridir.» Muâvlye, Hz. Peygsmber'in şöyle buyurduğunu işîtmiştir: «Bu iş, Kureyş'e aittir. Dini ayakta tuttukları sürece,AIlah'ın yere çarptığı dışında kimse onlara düş­manlık etmez.»[152]

Ancak, İbn-i Teymiyye, Kureyş'e mensup olma şartını aramakla ye­tinmez. Ayrıca üç şart daha arar: 1) Göreve getirilmesi müslümanlarm şurasıyla olmalı, 2) Bîat edilmiş bulunmalı, 3) Adalet (karakter) sahibi olmalı.

Bîat yapılmış olma şartında herhangi bir tartışma yoktur. Şûra şartı­nı, Hz. Ömer'in rivayet ettiği hadisten alır:«Müsiümanların şûrası olma­dan bîata kalkışma durumunda, bîat eden de, bîat edilen de gerçekte biati yerine getirmiş olmaz. Adalet şartının seçim sırasında aranacağında İtti­fak etmişlerdir. Fakat, fâsık çıkması ya da halife olmadığı halde başla­rına fâsık birinin emir olması halinde, itaat edilip edilmeyeceği nokta­sında ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda üç görüş belirtilmiştir:

1) Bütün yaptıkları reddedilir. Velayeti  (görevde olması) zulüm  ol­duğundan ne hak, ne de ma'siyette ona itaat edilir. Ona adaletinde bile olsa itaat, bu zulmü kabullenmek olur.

2) Bu görüş en kuvvetli ve üstün görüştür, çoğunluk da bunu be­nimsemiştir.  Çoğunluğa göre, «Allah'a  isyan  konusunda mahluka     itaat edilmez.»  hadisine dayanarak, hak konusunda itaat edilir, ma'siyet fgü-nahve isyan) konusunda itaat edilmez.

3)  Fasık olan, en büyük imam ise, hakta itaat edilir, ma'siyette edil­mez. Fakat, fâsık olan, en büyük imam değil, bölge veya diğer yerlerin yöneticilerinden birisi olduğunda, adalette ve zulümde itaat edilmez ve ka­bul edilmez. Çünkü, en büyük imamın değiştirilmesi, ancak fitneyle müm­kündür. [153]Oysa, daha alttakilerin fitnesiz bir şekilde    değiştirilmesi mümkündür.

İbn îeymiye, «adalette itaat, zulümde itaatsizlik» şeklindeki orta görü­şü benimsiyor. Şu halde, Müslümanlar ma'siyet konusunda asla. itaat edi­lemeyeceğinde ittifak etmişlerdir. Onların ihtilafları, hak ve adalet konu­sundadır.

353- Burada, iki noktayı tartışmak gerekiyor:

1) En büyük İmamın mesela Kureyş'e mensup olmak, şûra yoluyla seçilmek veya adalet sahibi olmak gibi velayet şartlarını taşıması müm­kün olmayınca İnsanlar halifesiz mi kalacaklardır?

2) Fitne halinde değiştirmek için   müşterek     hareket sahih midir, yoksa asla sahih olmayıp da fitnesiz bir şekilde değiştirmeye çalışmak mı gerekir?

İbn-i Teymiyye, işte bu İki noktayı tartişır ve tarihteki örneklere ba­karak sünnetin metodunu ve selef yolunu benimseyerek onlara cevap ve­rir. Birinciye, ehl-i sünnet gibi, hakimleri İki gruba ayırarak cevap vermek­tedir.[154] (188)

a)  Hz. Peygamber'in halefleri olan hâkimler,

b)  Müslümanların başına kılıç veya başka biri vasıtasıyla zorbalıkla geçen melik hâkimler.

Birinciler, Kureyş'ten olmak, sahih meşveretle seçilmek, bîatleşme, adalet ve hakkı yerine getirmek gibi hilâfet şartlarını taşıyanlardır. Bu şartlardan birini kaybedince, onların hükmü[155] peygamberin hilâfeti ol­maz, bilakis mülk (saltanat) olur. Tarihi araştırma, İbn-i Teymiyye "yi. Hz. Peygamber'in hilâfetinin, peygsmberin vefatından sonra sadece otuz yıl ol­duğuna götürür. Bundan sonra sımsıkı bağlanılan mülk-i adud (ısırıcı hü­kümdarlık) olmuştur. Bu araştırma, Hz. Peygamber'in şu hadisince doğ­rulanır: «Benden sonra hilâfet otuz yıldır. Sonra mülk-i adud olacaktır.» Bu konuda İbn-i Teymiyye şöyle diyor:

«Hodis kitaplarında geçtiğine göçe, Hz. Peygamber'in hilâfeti otuz yıl­dır» sonra meliklik olacaktır.»

Daha sonra, İbn-i Teymiyye, Emevîler ve Abbasîlerin halîfe adıyla anı­lan melikler olduklarını söylüyor. Yezid b. Muâviye hakkında ise şöyle di­yor; «Ehl-i sünnet, Emevîler ve Abbasilerden başka örneklerinde olduğu gibi, onun, müslümanlarm çoğunluğunun meliki, zamanın halifesi ve haki­mi olduğuna inanırlar. Yezîd yeryüzündeki müslümanlarm bu şekilde veli-ahdlık yoluyla gelen meliklerinden bindir.»

İbn-i Teymiyye, her ne kadar, sahih nebevî hilâfet şartlarını taşıma­dıklarından,  Hz. Peygamber'in  halifeleri olmasalar da, veliahdhkla gelen meliklere itaat etmeyi gerekli görür. Onların, hükümlerine boyun eğmek gerekir. Zira, onlar, vulâtu'l-umûrdur (İktidarın sahipleridir). Çünkü İbn-i Teymiyye de, Ahmed, Şafîî ve Malik gibi, fitnesiz bir şekilde değiştirene kadar her zorbaya itaati gerekli görür. Zira o, hakim oldukları sürece durumları ne olursa olsun, müslümanların melikleri sayılacağını düşünür' Hz. Peygamberin halifesi olma şartlarını taşıyan âdil güvenilir biri ona karşı gelemez. Çünkü, bunlar, cumaları ve cemaat namazlarını kıldırırlar, cezaları uygularlar, velayeti tanzim ederler, müslümanların düşmanlarıyla savaşırlar, ülkeyi savunurlar. İtaat ma'siyetsiz olduğu sürece veya bizzat ma'siyet ve fücurda olmadıkça, fâcir olmaları onlara itaat gösterilmesine engel olmaz. Bu konuda İbn-i Teymiyye şunları söylüyor:

«Bu konudaki en genel geçer doğru şudur: Adaletli olarak hükmeden ve da. ğıtanın (taksim edenin) hükmü ve taksimi geçerli olur. iyiliği emredene ve kötü­lükten alıkoyana, bir mefsedetr-i râciha [156]olmadıkça, bu konuda yardım edi­lir. Çünkü, cuma ve cemaat namazlarının kıldinlması gerekir. Eğer iyi bir ima­mı işbaşına getirmek mümkünse, fâcirin ve bid'atini açığa vuran mubtedi'in (bid'. atçinin) getirilmesi caiz olmaz. Çünkü, bunların imkânlar oranında hoşgörülme-mesi gerekir, işbaşına getirilmeleri caiz olmaz. Biri dindar, fakat cihad yönün­den zayıf, diğeri günahlarına rağmen cihad konusunda yaran bulunan yalnızca iki kişiden birini iş basma getirmek gerekirse, İşbaşına getirilmesi müslüman-lara daha faydalı olanın, daha zararlı olana tercih edilmesi gerekir. Eğer, cuma ve cemaat namazları ile diğerlerini ancak fâcir ve mübtedi (bid'atçi) arkasında kılmak mümkünse, namaz onların arkalarında kılınır ve kılınan namaz iade edil­mez.[157]

354- Bundan da anlaşılıyor ki, İbn-i Teymiyye'nİn bakışı pratiktir, onu İslâm devletinin ayakta durması, dini ahkâmın uygulanması, düşman­lardan sınırların ve devletin korunması, dirlik ve düzenin sağlanması ve temellerinin güçlendirilmesi ilgilendirir. Eğer adaleti kurmaya imkan var­sa, işte bu dinin özü ve gerçeğidir. Hârîmi İsmeti koruyan kuvvetli ada­leti sağlamak mümkün değilse, tedbiri güze! yapan, görüş ve tedbiri gü­ze! kuvvetli emir bulunursa, her durumunda adaletli olmasa bile, ona ita­at gerekli olur. İbn-İ Teymiyye, bu konuda İmam Ahmed'in yolunu tutar. İmamAhmed'e «Mücahid, biri kuvvetli fâsık (günahkar) diğeri muttaki za­yıfın hangisiyle beraber olur?» diye sorulunca, «Kuvvetliyle tabiî: çünkü onun fışkı kendisine, kuvveti müslümanlaradır. Zayıfla hareket edilmez. Çünkü onun takvası kendisine, zaafı ise müslümanlaradır.>>[158]

iste   bu bakış açısıyla, İbn-i Teymiyye, ma'siyet olmayan konuda ve-"lem're jtaatj gerekli görür ve bunu pekiştirmek için şunları söyler:

«Yüce Allah; «Ey İman edenler! Allah'a ve peygamberine, içinizden buyruk sahibi olanlara itaat edin.» (Nisa, 4/57-58) buyuruyor. Ebu Zer, " le demiştir: «Dostum, Hz. Muhammed bana, sizin başınızda olan ha-besli burnu kesik bir köle de olsa, itaat etmemi tavsiye etti.» [159]Bu-harî Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu nakleder: «Başı simsiyah üzüm qibi bir Hsbeşli köle de olsa, başınıza geçirilene itaat edin.» Müslim'in rivayetine göre, Ummu'l-Husayn Hz. Peygamberin veda haccında Mina ve Arafatta şöyle buyurduğunu işitmiştir: «Başınıza sizi Allah'ın kitabıyla yö­neten siyah burnu kesik bir köle de geçirilse, ona itaat edin.»[160]

355- Ma'siyet konusunda olmadıkça, bu itaat vaciptir. Ma'siyet ko­nusunda itaat kesin olarak caiz değildir. Ancak, acaba zâlime veya insan­ları  ma'siyetlerde itaate zorlayana  karşı   ihtilal yapmak caiz  midir?  İşte bu, sözümüzün başında işaret ettiğimiz İkinci durumdur. İbn-i Teymiyye, mü'minin ma'siyette kesinlikle itaat etmeyeceği  görüşündedir.  Bu itaat­sizlik, bir cihaddır.  Bu yüzden, kendisi.talak,  kabir ziyareti  vb. ma'siyet olarak değerlendirdiği noktalarda fetva vermekten  kaçınmasını emrettik­lerinde buna itaat etmemiştir. Ancak, ihtilal ve ayaklanmaya da izin ver­memiş, bilakis sabrederek tahammül göstermeyi emretmiştir. Çünkü, o ih-tilal ve fitneleri, kargaşa, anarşi ve yıkıcılık olarak değerlendirir. Anarşi durumunda İse birçok haksızlıklar olur. Hükmün otorite her türlüsü, anar­şinin her türlüsüne    üstündür. Anarşiyle birlikte adalet olmaz. Bazen fâ-sıklann hükmünde  hayır olabilir. Tarihî araştırmalar gösteriyor ki, fitne adaleti sağlamaz, zuimü kaldırmaz, bilakis isyan, tecavüz ve fesad odak­larına  kapıyı açar. Çünkü, değiştirme  (düzeltme), İrşad ve güzel öğütle olur. Ölüm ve hapis sonucunu doğursa da, hak ve doğru söz, zâlim hakim­lere söylenir. İbn-İ Teymiyye, Hz. Peygamberin (S.A.V.) şu hadisini esas alır: «Zalim sultana karşı yapılacak en büyük cihad, hak sözüdür.» İbn-i Teymiyye, ulemanın, zâlim   hâkimleri hak sözler, adalet ve irşadla alıkoy­malarını gerekli görür. Bu, onların en önemli ve lüzumlu görevleridir. Fa­kat, onlara karşı, fitne veya fitneye daveti caiz görmez. Çünkü, tarih, fit­nenin, hiçbir hakkı ortaya çıkarmadığını ve ayakta tutmadığını göstermiş­tir. Bu konuda şunları söylüyor:

«Ehl-i sünnetin meşhur görüşüne göre, Hz. Peygamber'in (S.A.V.) meşhur sa­hih hadislerinin de gösterdiği gibi, zulüm de yapsalar, imamlara karşı hurûc (ayaklanma) olmaz ve kılıçla savaşılmaz. Çünkü, kıtal ve fitnedeki fesad, onla-nn kıtalsiz ve fitnesiz zulümleri dolayısıyla ortaya çıkan fesaddan daha büyüktür. İki fâsidden daha küçük olanına katlanılarak, daha büyüğü defedilir. Belki de, otorite sahibine karşı çıkan grubun, bu karşı çıkışındaki fesadın, bu otorite sahibinin ortadan kaldırdığı fesaddan daha büyük olduğunu bilemeyiz. Allah her bağı ile olduğu, her zâlimle de savaşmamızı emrediyor. Yüce Allah, azgınlarla doğrudan savaşı emretmiyor, bilakis şöyle buyuruyor: «Eğer mü'ıiiinlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz, eğer biri diğerine saldı­rırsa, saldırganlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer döner­lerse aralanın adaletle bulunuz, âdil davranınız, şüphesiz Allah âdil davrananla, n sever.» (Hucurat, 49/9). Görüldüğü gibi, Yüce Allah azgm gurupla, doğrudan sa­vaşı emretm emiş tir. Ümmü Seleme'nin rivayetine göre, Hz. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Hoş göreceğiniz ve görmeyeceğiniz emirler olacak. Kim kÖ-tüIÜğü tanıyıp bilirse günahından beri olacak, kim (kalben) hoşgörmezse sorum­luluğundan salim olacak. Fakat, kim -hoş görür ve tâbi olursa sorun:Iu olur. Bu­nun üzerine, «Onlarla savaşmayalım mı?» diye sordular. Hz. Peygamber «İslâm esaslarından biri olan namazı kıldıkları sürece hayır.» buyurdu. (Müslim, İmare, 33/62). Hz. Peygamber, hoşgörülmeyen işler yapacaklarını haber vermekle bir-likte, onlarla savaşmayı yasaklamıştır. Buharı ve Müslim'de, îbn Mes'ud'un şöyle dediği rivayet edilmektedir: Hz. Peygamber bize şöyle buyurdu: «Benden sonra kayırma ve hoşlanmayacağınız işler göreceksiniz.» Bunun üzerine, «Ne yapmamı­zı emredersin, ey Allah'ın rasûlü?» diye sorduklarında, Hz. Peygamber, «Size dü­şen hakkı verir, kendi alacağınızı Allah'tan istersiniz.» cevabını verdi. Hz. Pey­gamber şöyle buyurur: «Kendisine tayin edilen. yöneticinin Allah'a isyan olan bir iş yaptığını gören, bu ma'siyeti hoşgörmesin, fakat elini de itaatten çekme­sin.»[161]

356- İşte, İbn-i Teymiyye'nin  iktidar ve iktidar sahiplerine bakışı böyledir. O, Rasûlullah'ın da haber verdiği, tarihte otuzyıl süren Nebevi hilâfet iktidarı gibi, bu otuz yıldan sonra mülk'e (saltanata) dönüşen yö­netime, müsiümanları bir araya topladıkça itaatin vacip olduğunu benim­ser. Onlar namazı, İslâm'ın şartlarını ve İslâm devletinin korunması göre­vini yerine getirdikçe, ma'siyet dışındaki konularda  itaat vaciptir. Ma'si-yetlere gelince buniar hoşgörülmez, ancak iktidar sahiplerine de hurûc ve savaş açmak da caiz değildir. Bu yüzden, o, hayat hikâyesinde de gördü­ğümüz gibi,  Memluk   sultanlarına   itaat  gösterirdi.   Böylelikle,  yaptıkları düşüncesiyle  bütünlük  içindeydi.

357- Sahabenin fazilet derecelerini, selef gibi sıralar. Onları, fazi­let açısından Hilâfet zamanlarına göre sıraya koyar. Önce, Hz. Ebu Bkr, ikinci olarak Hz. Ömer, üçüncü olarak Hz. Osman ve dördüncü olarak Hz. Ali gelir. Hz. Peygamberin (S.A.V.) bu en yakınlarından sonra, ilk sırada Hz. Peygamberin (S.A.V.) razı olarak ayrıldığı Ebu Ubeyde, Zubeyr, Talha, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas gibi cennetle müjdelenen on ki­şinin  diğerleri yer alır.  Bunları, Hz. Peygamberin  Hudeybiye  suihünden önceki sahabesi izler.   Daha  sonra, bu sulhten  sonra  müslüman olanlar gelir. Hudeybiye sulhu ve sonraki sahabe arasındaki ayrım, Hz. Peygam­berin Halid b. Veiid'e söylediği şu hadisine dayanır: «Ashabım hakkında kötü konuşmayın. Çünkü, sîzden bîriniz Uhud kadar altın harcasa, onlar­dan birinin derecesine, hatta yan derecesine ulaşamaz.» Fetihten önce müsiüman olanlar, ağaç altında ona bîat edenlerdir, bunlar da aynı dere­cededir. İbn Teymiyye'ye göre, sahabenin fazilet sırasının en alt basama­ğında, Mekke'nin fethinden sonra müslüman olanlar yer alır. Muâviye ve babası bu son gruptandır. Bununla birlikte, İbn-i Teymiyye, onların sahâ-beliğini inkar etmez. Yüce Allah, en iyisini bilir[162].

 

İbn-i Teymiyye'nin Fıkhi Yönü (Hukukî Düşüncesi)

 

358- İbn-i Teymiyye'nin akaid konusundaki göröşierini ortaya koyma hususunda bu kadarla yetinelim. Bu konuda sözü bir hayli uzattık. Çünkü bu konu kendisi ile hasımları arasında meydana gelen ve Allah'ın huzu­runa kavuşuncaya kadar da süren şiddetli savaşın  konusunu teşkil edi­yordu. Siyaset konusundaki görüşlerine de kısaca temas etmiş olduk. Zi­ra bu husus hasımları ile kendisi arasında mücadele ve niza konusu de­ğildi. Hatta bu hususta şiaya karşı   koyarak   ehl-i   sünneti   savunmuştu. !bn-i Teymiyye  «Minhacu's-Sünne» adlı  eserinde    ehl-i sünnete muhalif olarak ileri sürdükleri her konuda Şia ile mücadele etmiş, ehl-i sünnet fırkalarından hangisi olursa olsun    muhalif oldukları    bütün meselelerin müdaasm! kitabına almış ve kendisi nazarında meselenin doğruluk yönü­nü açıklamıştı.

Biz burada «el-Cevab es-sahih limen beddele dine'l-Mesih» adlı kita­bında ortaya koyduğu münakaşalardan etraflıca söz edemeyeceğimizden dolayı özür diliyoruz. İbn-i Teymiyye (r.a.) bu kitabında Hıristiyanlık hak­kında gerçeği açıklamıştı. Bu kitabın tamamını İncelemekle uğraşmak, İbn-i Teymiyye'nin tam olarak fikri istiklalinin ortayer çıktığı Fıkhî yönü­nü incelemekten bizi alıkoyacaktır. Bununla birlikte bu kitaba İbn Teymiy­ye'nin Eserleri Bölümünde birkaç sözle de olsa temas edeceğiz.

Her ne kadar onun akaid konusundaki görüşleri ve müdafaları, bu gibi konular etrafındaki mücadelesi geniş ve derin bîr düşünceyi ortaya koyuyorsa da bunlar haddizatında Hz. Peygamberin ravza-ı şerifesini zi­yaret etmek ve Hz. Muhammed'in ruhaniyetinden yardım isteme mese­lesini istisna edersek yeni olmayan şeylerdir. Ama fıkıhtaki incelemele­ri böyle değildir, bazan dört mezhepten muayyen birine tabi olmaksızın müstakil tercihler belirtmekte bazan da bir kısım görüşlerinde tamamen fikri istiklalle dört mezhebin dışına çıkmaktadır.

Bu yüzden, her ne kadar hüküm istinbatı konusunda Ahmed b. Han-bel'in metodundan genelde çıkmamışsa da, sahip olduğu bu fikri istik­lali mülahaza ederek onun fıhki yönünü incelemeye yöneliyoruz.

359- İbn-i Teymiyye ilk önce Hanbeli olarak    öğrenimini    gördü. Hanbeli fıkhını babasından aldı. Ailesi tamamen Hanbeli İdi. Kendisi dedesinin başladığı ve babasının devam ettirdiği bir kitabı (e!-Mûsvedde) tamamladı, Kitab Hanbeli fıkhına aitti. Bu yüzden çoğunluk âlimler onu halis bir Hsnbeli fakihi sayarlar. Kendisi Hanbelîleri müdafaa ederdi ve Hanbeliler ona cephe alanlara iştirak etmemişlerdir. Çünkü evvelce o kendüerindendi. Karşı cephe alınan görüşleri ise aslında Hanbeli mezhe­binden çıkarılmış görüşlerdi. Her ne kadar bazı meselelerde dört mez-hebde bulunmayan başka görüşlere ulaşmış ve bu gibi meselelerde ta­mamen başlı başına kalmış ise de aslında hareket noktası Hanbeli mez­hebi olmuş ve fukahadan büyük bir çoğunluk onu Hanbelilikten çıkarma­mışlardır. Zira o, ulaştığı hiçbir meselede Hanbeli usulünden dışarı çık­mamıştır.

Şu kadar varki İbn-i Teymiyye daha gençlik yıllarında sadece Hanbe­li mezhebini öğrenip daha ötesine geçmemek gibi bir anlayışla kendisi­ni bağımlı görmemiş aksine Hanbeli fıkhı ile beraber diğer mezhebleri de öğrenmiştir. Özellikle bu devirde pek çok kitap, ansiklopedik uzun eserler, mukayeseli fıkıh kitapları, sahabe, tabiin ve onları takip eden neslin görüşlerinin pek çoğu tedvin edilmiş bulunuyordu. Bazıları hadis kitaplarında, bazıları da bu konuya tahsis edilmiş fıkıh kitaplarında not edilmiş bulunuyordu. İbn Kudame'nin el-Muğnî'si, İbn-i Hazm'ın el-Muhal-la'sı bunlardandı.

İbn-i Teymiyye Hanbeli mezhebi çerçevesini aşmış ve mukayeseli "bîr- fikhi çalışmaya yönelmişti; İnanıyorum ki o, İmamiyye Şiasmın fıkhı­nı-da derinlemesine etüd etmişti. Onun şîa ile mücadelesini sürdürdüğü «Minhacu's-Sünne» adlı eseri, onun şîanın imamet ve akaid konuların­daki görüşlerini çok iyi bildiğine, araştırıcı ve iç yüzünü ortaya koyucu bir inceleme ile etüd etmiş olduğuna delalet etmektedir. Akidelerini bu şekilde bir incelemeye tabi tuttuğuna göre mutlaka bunlarla birlikte onla­rın fıkhını da incelemiş olmalıdır. Biz onun üç lâfzı ile verilen üç talak ve talîk-i talak konularındaki görüşlerinin şianın görüşleri ile her ne kadar tam birlik arzetmese de uyum ve yaklaşım arzettiğini görüyoruz. Başına birçok musibetlerin gelmesine sebep olan talak hakkındaki görüşleri üze­rinde söz ederken, birleştikleri ve ayrıldıkları noktalara temas edeceğiz.

360- Mezhebî kayıtlardan ne kadar kurtulursa kurtulsun, o Âh-med b. Hanbel'in mezhebini İsfâmî mezhebler içinde nümüne-i imtisal gö­rüyor, onu sünnete en yakın, fetvalarını gariplikten uzak buluyordu. Bu yüzden Ahmed b. Hanbel hakkında şöyle demiştir:

«Ahmed b. Hanbel kitabı, sünneti, sahabe ve güzellikle onların yoluna uyan tabiilerin sözlerini diğerlerinden daha iyi biliyordu. Bu yüzdendir ki nerdeyse onun görüşlerinden diğerlerinin hilafına nassa muhalif düşen bir görüş bulun­mamaktadır. Eğer mezhebinde zayıf bir görüş varsa o konuda mutlaka daha kuvvetli olan görüşe uygun başka bir görüş vardır. Tek kaldığı görüşlerinden çoğunda —eğer farklı görüşü yoksa— görüşü tercihe şayan olmaktadır. Sefer anın­da vasiyyet meselesi hacet anında zimmilerin müslümanlar hakkındaki şehade-tinin kabulü, tevbe etmedikçe zina eden kadının nikahını haram sayan görüşü ve kölenin şehadetinin makbul olacağına hükmetmesi... gibi. Ama bazılarının İmam Ahraed'in yalnız başına kaldığı yerler saydıkları, imam Malikle o konuda gö­rüş birliği halinde veya birbirlerine yakın olmalarına rağmen îmam Ebu Hanife ve Şafii'den ayrıldığı yerlere gelince, bunların çoğunluğunda imam Malikle imam Ahmedin görüşleri tercihe şayandır. Eğer karşı görüş ağır basıyorsa mutlaka o mesele, Ahmed b. Hanbel'den farklı görüşlerin bulunduğu bir meseledir. Bunlara misal de şunlardır. Zekatı ve şuf'a hakkını düşüren, riba ve fahiş durumları mu­bah kılan hilelerin iptali, akitlerde maksat ve niyetlere itibar etmesi, şartlarda örfe itibar etmesi ve örfi şartlan lafzî şartlar gibi telakki etmesi mutlak akit­lerde insanların anladıkları şeylerle yetinmesi; eğer insanlar satış kabul ediyor­larsa satış, kira kabul ediyorlarsa kira, hibe kabul ediyorlarsa hibe, vakıf kabul ediyorlarsa vakıf sayması ve bu gibi konularda, ille de belli bir lafzın kullanıl­masına itibar etmemesidir.»[163]

361- Bu nakilden öyle gözüküyor ki İbn-i Teymiyye Hanbeli mez­hebini diğer mezheblere tercih etmektedir. Ve bu tercihini İmam Ah-med'in diğer mezheb imamlarının muhalefet ettiği ve tek başına kaldı­ğı görüşlerinin nassa daha yakın olması, karşı görüşlerin tercih edilme­si durumunda ise mutlaka İmam Ahmed'İn mezhebinde tercih edilen gö­rüşe uygun başka bir kavlin mevcut olması ve onun mezhebinde ne bir hadise, ne de bir esere ters düşen nerdeyse hiçbir görüşün olmaması, tek kaldığı meselede eğer İmam Malik'le birlikte ise görüşün diğerlerin­den daha üstün olması şeklinde haklı göstermektedir.

Vakıa şu ki, îmam Ahmed'in mezhebindeki kavillerin çok olması ve görüşlerini eserden alan bir mezheb olması onun herhangi bir nassa mu­halif olmamasını intaç etmiştir. Bu hususa İmam Ahmedin sünnet ulema­sından en büyük biri olması, hadisleri büyük ölçüde toplamış olması da yardımcı olmuştur, İmam Ahmed Cr.a.) yalan olduğu sabit olmadıkça za­yıf da olsa bir eser bulamadığı zaman, Süfyan b. Uyeyne, es-Sevrî ve Ma­lik gibi eser ulemasına tabi olurdu. Bu yüzden de İmam Malikle muvafa­kati çok olmuştur. Şiddetli zaruret olmadıkça da kıyasa gitmezdi.

İmam Ahmed b. Hanbeiin mezhebinde kavillerin çokluğu ise İmam'-m sünnete yapışmasından ve kesin bir tavırla kıyasla hükmetmekten ka­çınmasından kaynaklanıyordu. İmam bazan mesele hakkında fetva verir sonra mesele ile ilgili bir hadis görürse hadisin gereği ile fetva verir ve ilk önceki görüşünü terkederdi. Ne var ki her İki görüşü de rivayet edilir­di. Kaldıki İmam Ahmed bazan bir mesele hakkında iki görüş bıraktığı da olurdu. Bu durum, sahabenin ihtilaf ettikleri ve fakat onlardan birinin görüşünü diğerine tercih ettirecek bir hadis bulamadığı zaman olur ve o me­selede iki görüş belirtirdi. Bu konuda İbn-i Kayyum şöyle demektedir:

«Sahabeler kendi aralarında ihtilafa düşdükleri zaman îmanı Ahmed onların görüşlerinden kitap ve sünnete en yakın olanını tercih eder' ve onların görüşleri haricine çıkmazdı. Eğer bu kavillerden birinde kesin karar çıkamazsa o zaman aykırı görüşü de nakleder ve bir görüş üzerine kesin kanaat belirtmezdi. Böyle bir mesele ondan rivayet edilir ve o meselede ondan rivayet edilir ve o mesele­de birini diğerine tercih imkanı bulunmayan iki veya daha fazla görüş bulu­nursa biı durumda o meselede îmam Ahmed'in (kendisine ait) iki kavli olmuş olur.» [164]

İbn-i Teymiyye bu farklılıkta faydalı bir kaynak bulmuştur. Çünkü bu durum Hanbeli mezhebinin asla şaz hükümler ihtiva etmemesini temin et­miştir. Zira bir konuda me'cuh bir kavil varsa mutlaka racihi de mevcut­tur. Bu İbn-i Teymiyye'nin güze! bulduğu bir meziyettir ve bu husus mez­hebi ona sevdirmiştir. Bu pencereden İbn-i Teymiyye sahabe ve tabiunun fıkhını etraflıca incelemek için ışık yakmış, araştırıcı, belirleyici ve ma­hiyetini ortaya koyucu bir şekilde fıkhı etüd etmek yolunu açmıştı.

362- Şu halde İbn-i Teymiyye Hanbeli taraftarıdır. İmam Ahmed'­in mezhebini diğer mezheblere tercih etmekte, hüküm istinbatmda onun usulü ile kayıtlı olmaktadır. Mezheplerin dördü de, ehl-i sünnet mezhep­leri olmaları hasebi ile İslâmî mezhepler oldukları gibi. Zira İbn-i Tey­miyye bu mezhebde diğerlerinde bulunmayan bir verimlilik bulmuştur. Özellikle de haram kılacak bir nas bulunmadıkça, menedici sâriden bir delil gelmedikçe insanların teamül (örf) haline getirdikleri şeyleri, akit­leri, şartları itibara alması konusunda oldukça müsamaha göstermiştir.

Bununla beraber onun, doğrunun sadece bir mezhebde bulunup baş­kalarında olmayacağını tecviz eden veya böyle bir iddiada bulunan kimse­lerden olmadığı da bilinmelidir. İmamlardan herbiri hakkı aramakta ve onu talep yolunda ihlasla ve fütur göstermeksizin, tenbellik etmeden ça­lışmaktadır. Bu yüzden îbn-i Teymiyye üç prensip vaz etmektedir ki bun­lardan her biri onun rnezheb taassubuna meyletmediğini, Hanbefİ mezhe­bini takdir etmesinin mezhep taassubu kabilinden olamadığını, aksine kendisinde bulunan selefilik eğiliminin tabii bir neticesi olduğunu ortaya kor. Bu üç prensip İbn-i Teymiyye'nin bütün ilminde metod olarak tercih ettiği esaslardır.

Bu üç prensip şunlardır:

1. Kendisi dört imamı fıkhî mevkileri açısından" en üstün bir takdir­le karşılar.

2. Tahkik erbabı fakihe, doğruyu bir başkasında bulduğu zaman bel­li bir mezhebe yapışmamasını tavsiye eder.

3. Muhalif bir hadis gördüğü zaman hadisle amel ederek bütün mez­hepleri terkeder. Bu üç prensip de bize göstermektedir ki İbn-i Teymiyye müctehid bir fakihdir.

Bütün mezhep imamlarını takdiri:

363- Bütün mezheb imamlarını takdir etmesi, onun fukahanın gö­rüşlerine yaptığı muhtelif incelemelerde, aralarında yaptığı mukayese ve amel etmeye en uygun olanını tercih etmede gözükür. Nitekim bu durum onun, ister hata, ister doğru olsun imamların görüşlerini takdir etmesin­de de ortaya çıkar. Sünnete muhalif olan hatalı görüşleri mazur görür ve çeşitli mazeretler ileri sürer. Kendisi bu konuda bir risale yazmış ve ona «Refu'l-melam ani'l-eimmeti'I-a'Iamu (Mezheb İmamlarından kınamanın kaldırılması) adını vermiştir. Mukaddimesinde şöyle der;

«Hamd ve senadan, salat ve selamdan sonra derim ki;  Allaha ve rasûlüne itaat ve  sevgiden   sonra,  müminleri  veli edinmeleri,  Kur'anı Kerim'in  de  ifade ettiği  gibi   müslümanlar   üzerine  vacibtir.  Özellikle   de  peygamberlerin  varisleri olan Allah Tealâ'mn kara ve denizin karanlıklarında ışıkları ile yol bulunan yıl. diz-lar menzilesinde tuttuğu âlimlere itaat etmek ve peşlerinden gitmek vaciptir. Bütün müslümanlar  âlimlerin hidayet ve dirayeti üzerine icnia etmişlerdir.  Hz. Muhammed'in gönderilmesinden önce diğer bütün milletlerin en şerlileri  âlim­leri idiler. Ama bu ümmetin âlimleri onların en hayırlılarıdır. Zira onlar ümmet içerisinde Hz. Peygamberin halifeleri ve sünnetlerinden unutulanları ihya eden­leridir. Onlarla Kitabın hükümleri kaim olmakta, Kitabın emirleri ile de onlar itibar ve itaat görmektedirler. Kitap onların dili ile, onlar da onun muhteviyatı ile  konuşmaktaydılar.   îyice  bilinmelidir ki,  ümmet içerisinde  genel  kabul gör­müş imamlardan hiç birisi, büyük küçük hiç bir konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)'in .  sünnetine muhalefet etmeye yönelmemiştir. Çünkü onlar Hz. Peygamber'e ittiba etmenin vacip olduğuna ve Hz. Peygamber hariç istisnasız her insanın görüşle­rinin kabul de, red de edilebileceği konusunda kati bir birlik göstermişler, ittifak etmişlerdir. Bununla birlikte bunlardan birinin bir görüşü bulunur ve bu görüşe muhalif olan sahih bir hadis de bulunursa mutlak o hadisin terkini mazur kılan bir sebep bulunmaktadır.»

İbn-i Teymiyye hadislerin terkini mazur gösterecek mazeretlerin iza­hına başlar ve bunları üç sebebe bağlar. Birincisi : Hadisi o imamın bilmemesi,

İkincisi: Hadisi bilmesi ancak, fetva verdiği meselenin o hadisin ge­nel kapsamına girdiğine veya o hadisten hususi ile o meselenin kasde-dilmiş olmasına itikat etmemesi,

Üçüncüsü:  Bu hadisi neshedllmiş zannetmesi.

364- Sonra İbn-i Teymİyye bazı hadisleri    bilmemenin,    müctehîd imamın  kadrine gölge düşürmeyeceğini  açıklamış ve bazı hadisleri  bil­memenin çeşitli sebebleri  olduğunu açıklamıştır. Bu sebeplerden bazısı hakkında şöyle demektedir:

«Bir kimsenin, Hz. Peygamberin bütün hadislerini ihata ettiğini iddia et. mesi asla mümkün olmayacak bir husustur, Hz. Peygamberin işlerini, sünnet­lerini, özel hallerini ümmet içerisinde en iyi bilen raşid halifelere ibretle bak­sana, özellikle de Hz. Ebu Bekir ne seferde ne hazarda kendisinden ayrılmaz hemen her zaman onunla beraber bulunur hatta gecelerde bile beraber olup müslümanlann işlerini aralarında müzakere ederlerdi. Ömer b. Hattab da böy­le idi. Hz. Peygamber çoğu kez hadislerinde şöyle der: «Ben, Ebu Bekir ve Ömer'­le girdim. Ben, Ebu Bekir ve Ömerle çıktım.» (Bu ifadeler sürekli beraberliği ifade eder) Bununla birlikte Hz. Ebu Bekir'e cedde (nine) nin mirasçı olup ol. maması hususu sorulduğu zaman kendisi şöyle demiştir: «Allahm kitabında senin hakkında bir şey yok. Hz. Peygamberin sünnetinden de seninle ilgili bir şey bil­miyorum. Ancak diğer sahabelere soracağım.» Sonra da Hz. Ebu Bekir bu ko­nuyu onlara götürmüş Mugire b. Şube ile Muhammed b. Mesleme kalkarak Hz. Peygamber'in ceddeye südüs (altıda bir) verdiğine dair şehadette bulunmuşlar­dır. Yine Hz. Ömer mesela kadının kocasının diyetine varis olacağını bilmiyor­du. Bilâkis diyetin akileye ait olduğunu düşünüyordu. Bu durum Hz. Peygam­berce bazı badiyeler üzerine emir olarak tayin edilen Dahhak b. Süfyan'm bir mektup yazarak Hz, Peygamberin Eşyem ed-Dababî'yi kocasının diyetine varis kıldığını bildirmesine kadar sürmüş, bunun üzerine Hz. Ömer bu konudaki gö­rüşünü terketmiş ve «Eğer bu haberi işitnıeseydik hilafına kendi kanaatimizle hükmederdik» demiştir.

Yine Suriye bölgesinde (Şam) taun çıktığı haberi kendisine ulaşınca (Ken­disi oraya gidiyordu) girip girmeme konusunda ilk muhacirlerle, sonra ensarlâ, daha sonra da Mekke fethinde müslüman olanlarla istişarede bulundu. Hiçbir kimse bu konu ile ilgili bir sünnetten haber vermedi. Sonunla Abdurrahman b Avf taunla ilgili Hz. Peygamberin sünnetini haber verdi ve onun şöyle dediğini rivayet etti: «Eğer bir yerde taun çıkar ve siz de orada bulunursanız taundan kaçarak oradan çıkmaymız. Bir yerde de taun olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz.»[165]

365- İkinci sebeb, yanf hadisi bilmeleri ancak hadisin fetva ver­dikleri mesele ile ilgili olmadığını zannetmeleridir. Mesela merfu bir ha­dis oian «İğlak durumunda ne talak vardır ne de Hak (köle azadı)» hadisi gibi. Çünkü âlimler bu hadisdeki «iğlak» ifadesini ikrah (zorlama) ile tef­sir etmişlerdir. Şimdi bu hükme muhalefet eden kimseler bu tefsiri bil­memektedirler

Sonra hadisi bilmekle birlikte manasını tatbik etmemenin sebebi ko­nusunda şunları söylemektedir:

«Bazan hadisin manası; hadisle istidlalde bulunan imamın kendi lügat ve örf-Ierindeki anlamı, Hz. Peygamberin lûgatındaki. anlamından farklı olur. Kendi lûgatmın kalıcı etkisinden hareketle Hz. Peygamberin hadîsini kendi lügat ve Ör-fündeki anlamına hamleder nitekim bazıları ne bize - ruhsat konusunda bazı hadisler işitmiş ve bunun bazı müskirat nevinden biri olduğunu zannetmişler. dir. Çünkü kendi lügatlerinde nebiz denilince mûskinat kasdedilmektedir. Hal­buki nebiz suyun tathlaştınlması (için kullanılan) ve üzüm veya hurmadan elde edilen şıradır. Çünkü bu anlamda olduğu pekçok sahih hadislerle tefsir edilmiş-dir. Sonra bazıları kitap ve sünnette zikri geçen «hamr» sözcüğünü işitmişler ve bunun hususi bir (sadece) şiddetlenmiş (köpük atmış) üzüm şırası olduğuna iti­kat etmişlerdir. Çünkü lügatte bu anlama gelmektedir. Halbuki «hamr» kelime­sinin sarhoşluk veren her çeşit içkinin adı olduğunu açıklayan sahih hadisler bulunmaktadır. Bu durumda lafız (hamr sözcüğü) müşterek veya mücmel veya. hut da hakikatle mecaz arasında dolaşan bir kelime olmuş olur ve müctehid imam kendisince en yakın olan anlama hamleder. Bazan ise nassm delaleti hafi (gizli) olur. Çünkü sözlerin delaletleri gerçekten çok geniştir. İnsanlar bu dela­letleri anlamakta, sözün çeşitli yönlerini idrak etmede, AUahın kendisine olan lutfu ve kabiliyetleri hasebi ile farklıdırlar. Sonra kişi bunları umum açısından değerlendirir de, bu mananın o aramın delaleti altına girmiş olduğuna aklede-mez. Bazan bunu akledebilir fakat daha sonra unutur. Bu konu gerçekten çok geniş bir sahadır ve AUahtan başka kimse ihata edemez.» [166]

366- İbn-i Teymiyye, hadisin mensuh olduğunu zannetmesi dolayısı ile hadise muhalefetin sebebini beyan eder ve bazı âlimlerin başka bir nassa muhalefetinden dolayı hadisin müevvei veya mensuh olduğuna inan­dıklarını zikreder ve buna misal olarak da İrak fukahasından çoğunun Kur'an'ın zahirini hadisin nassına takdimi konusundaki metodlarını verir. Bunların (İrak fukahası) sözün delaletlerinde pekçok yönlerin bulunması sebebi ile zahir olmayanı zahir saydıkları da vakidir. Bu yüzdendir ki bun­lar tek bir şahidle hak sahibinin (müddeî) yemini ile hükmetme prensibi­ni getiren hadisi —eğer başka bir şahid daha yoksa— reddetmişlerdir. Başkaları ise Kur'an'ın zahirinde tek bir şahit ve yeminle hükmetmeye mani bir hususun olmadığını görürler.

İkinci bir misa! olarak da İmam Maiik ve Medine ehli âlimlerinden bir grubun Medine ehlinin ameline istinaden ve şayet Medine ehlinin teamü­lüne aykırı düşüyorsa onların (Medine ehli) habere muhalefet konusunda icma etmiş oldukları, onların icmalarımn da habere takdim edilen bir hüc­cet olduğu gerekçesi ile tevile gitmelerini örnek verir. İmam Malik ve o görüşte olanlar bu prensipten hareketle meclis muhayyerliğini getiren ha­dise muhalefet etmişlerdir. Bu konudaki Hz. Peygamberin sözü «Satıcı ve alıcı (birbirinden) ayrılmadıkça muhayyerdirler» şeklindedir. Kaldıki bu hususta da pek çokları Medine ehlinin ihtilaf ettiklerini ispat etmişler ve onlar icma etseler ve diğerleri de kendilerine muhalefet etseydi bu me­selenin ancak o zaman bu haber konusunda kendilerine bir delil olabile­ceğini söylemişlerdir. İbn-i Teymiyye yine nass (kuvvetine) yaklaşan bazı deliller yüzünden hadise muhalefetde bulunulmasına bazı Küfe ve Medi­ne fakihlerinin Kıyası celiye dayanarak bazı hadislere muhalefet etmeme­sini örnek verir. Kıyası celi; İllet olarak itibar edilen vasfın, asılda feride olandan daha kuvvetli bulunan veya hiç kuşku olmayacak şekilde ona tam bir denklik arzederi kıyastır. Kıyasın illeti istinbat edildiği zaman artık bir kaide haline gelir. Şeriattaki külli kaideler ise bu fakihlerin iddiasına gö­re ahad haberle nakzolunamaz [167].

367- Böylece biz İbn-i Teymiyye'nin fukaha, imam ve mezheb imamlarını tam bir takdirde karşıladığını, onların hatalarını mazur gördü­ğünü görüyoruz. O, onların hatalarında sevap kazandıklarını, çünkü onların ihlaslı birer müctehid olduklarını, bidatçi ve dinde fitne çıkarmak isteyen kimseler olmadıklarını açıklar. Müctehid isabet ederse iki sevabı vardır. Hata ederse bir sevabı olur. Şayet müctehid hatasından dolayı ikabla, İsa­betinden dolayı sevabla muhasebe olunsaydı bunda bir zorluk ve sıkıntı olur ve hiçbir müctehid hata etme korkusundan hakkı öğrenme yolunda ça­ba gösterip içtihad etmezdi. Çünkü cezaya çarptırılmaktan sakınma duygu­su insanlarda doğruyu öğrenmek ve onu talepte bulunma duygusundan da­ha üstündür. İsterse içtihad edilecek meselede isabet edince de sevap ihtimali bulunsun. Bu konuda merhum şöyle der: «Bütün hükümlerde doğ­ru olanı elde etmek ya imkansız yahut da çok zordur. Allah Tealâ: «Allah dînde sizin için bîr zorluk kılmamıştır.» (22 - Kac: 78); «Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.» (2-Bakara: 185) buyurmuştur.

Hz. Peygamber Es.a.v.) de hiçbir müctehidi —şayet içtihad için gerek­li anlayışa sahipse içtihadından ötürü kınamamış hata eden müctehide dünyevi de olsa herhangi bir ceza takdirine gitmemiştir. Bu yüzdendir ki gavzelerden birinde kılıç korkusu altında «la ilahe illallah» diyen birisini, ölümünün cevazına inanarak öldüren Üsame b. Zeyd'i, ne kısas ne diyet ne de keffaretle cezalandırma yoluna gitmemiştir.

Buradan görüyoruz ki, İbn-i Teymiyye, akaid konusunda müsamaha göstermezken, furuda muhalefet konusunda müctehid için içtihad şartla­rı tam bulunduğu sürece hoş görülü davranmaktadır. Belirttiğimiz gibi akaid konusunda müsamaha göstermez bu yüzden akaid konularında ken­disine muhalif olanları bazan bidatçilikle bazan sapıklıkla az da olsa kü­fürle suçlar. Bunun sebebi öyle anlaşılıyor ki, o itikatla ilgisi olan hiçbir konuda ihtilaf istememektedir. Naşı! ki asıl farzlarda ihtilaf yoksa akaid-de de olmamalıdır. Çünkü akide ve asıl farzlar dinin cevheri ve özüdür­ler. Hakikat şudur ki, akide konusundaki ihtilaflar akidenin özü ve cevhe­ri ile ilgili olmayan cüzi ihtilaflar kabilindendir, hatta ihtilaflar nerdeyse lafzı ihtilaflar olmaktadır.

Bir konuda, eğer doğru başkasında ise bir imamın mezhebi bağlayıcı olsmaz.

368- Her ne kadar İbn-i Teymiyye, İslâm topiumunun üstünlüğünü

itiraf ettiği imamları takdir ediyor ve İmam Ahmed b. Hanbel'in mezhebi­ni de sünnete oian yakınlığından dolayı tercih ediyorsa da, o, şer-1 şerife sabit olmuş hakkı başka hiç bir şeye iltifat etmeden daha üstün bir tak­dirle karşılar ve hiçbir kimse için eğer hakkın daha önce seçmiş oldu­ğu mezhebin dışında olduğu açığa çıkarsa, belli bir mezhebe bağlanma­sının caiz olmayacağın! söyler! Çünkü şeriate talip olan kişinin önderinin ancak. «Hak İçin hak» prensibi olması gerekir ve imamlık derecesi ne ka­dar yüksek olursa olsun bir insana îaassubla bağlanması, şeriata ancak onun görüşü arkasından ve onun dürbünü ile bakması caiz olamaz. Zira Ravza-i Şerife sahibi Hz. Muhammed (s.a.v.) hariç istisnasız herkesin sö­zü, görüşü kabul de edilebilir terk de...

Bu yüzden mezhebierden herhangi birini edinen hak talibinin her han­gi bir konuda hakkın bir başkasında olduğunu görmesi durumunda İlle de edindiği mezhebe bağlanmasını caiz görmez ve bu konuda şöyle der: İn­san babasının veya efendisinin ya da hemşehrilerinin, dini üzere neşet eder. Nitekim çocuk din konusunda ebeveyninin, efendi ve hemşehrileri­nin dinine tabidir, Sonra baliğ olduğu zaman nerede olursa olsun Allah'a ve Peygamberi'ne taate yapışması üzerine vaciptir ve kendisine; «— Al-lahın indirdiklerine tabi olunuz» denildiğinde, «— Hayır bilâkis biz baba­larımızı üzerinde bulduğumuz şeylere uyarız,» diyenlerden olamaz. Kitap ve sünnete ittibadan, Allah ve Rasulüne taatten yüz çevirerek kendi ade­tine, babasının ve kavminin adetine uyan her kimse cahilîyye ehlinden olmuş olur. Aynı şekilde şimdi, birinin katında herhangi bir meselede Al­lah'ın Rasulü ile göndermiş olduğu hak kendisince tebeyyün eder sonra ondan kendi adetine dönerse o (âyetteki) zemme müstahak olan kimseler­dendir.»[168]

369- Ancak her şahıs için taklid etmekte olduğu mezhebi —ister­se şahıs ilim erbabından olmasın veya bu neticeye iten saik arzu ve he-vaya uyma olsun— hak (doğru) bir başkasındadır, zannı İle bırakması caiz midir? İbn-i Teymiyye bu konuya nisbetle insanları üç kısma ayırmaktadır:

Birinci kısım: Mezhebini iltizam ettiği imamının görüşü üzerine başka b'r görüşün üstünlüğü kendisince tebeyyün eden kimseler. Bunlar tafsili delilleri biliyor, racih olanı mercuhundan ayirabiliyorsa, kendilerinde mu­vazene kabiliyeti ve naslardan ve kıyaslardan çıkarılan    hükümlere bilgi mevcutsa bu gibilerin Allah Teaİâ'nın dinindeki doğruya tabi olması ve başkasına tabi olmaması vaciptir. Böylece Allah Tealâ'nın şu kavilleri i|6 amel etmiş olsun: «Hayır. Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeyler de seni hakem tayin edip de, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (Nisa 65); «Allah ve Peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadınlara artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.» (Ahzab, 36). Bu yüzden istidlale kadir olan bir kimsenin katında, hakkın, iltizam ettiği mezhebin dışında başka bir mezhepde olduğu tebeyyün ederse, o kişi üzerine kendisince hakkın gözüktüğü o diğer mezhebdeki bulunan hükme uyması vacip olur. Şöyle ki imamlar (Allah'ın rızası onların üzerine ol­sun) ahkamdan diğerlerinin bilmediklerini bilmektedirler. Böylece onlar İnsanlarla Hz. Peygamber arasında delili bilmeyen kimseler için vasıtalar, yollar ve deliller durumunda onun görüşünün doğruluğunu gören kimseye o İmama uyması vacip olur ve bu durum tercih etmiş olduğu mezheb imamının kadrini de gölgelemez[169].

İbn Teymiyye'de dini mesailde içtihada kadir oian kimsenin taklidde bulunmasının caiz olmadığı kanaatindedir. Tekbir meselede istidlale ka­dir olan kimsenin de aynı şekilde o konuda taklidde bulunamayacağına inanır. İmam Ahmed b. Hanbel'den «Eğer taklid ederse günahkâr olaca­ğını» rivayet eden İbn-i Teymiyye, İmam Şafiî ve ashabının, Sûfyan es-Sevri'nin de mezhebinin böyle olduğunu zikreder.

370- İkinci kısım: İstinbat kudreti bulunmayan kimse. Böyle olan kimse delile tabi olmaz aksine salih müctehid imamlardan birine tabi olur. İbn-i Teymiyye bunlar hakkında şöyle der:

«insanlardan pek çoğu ahkamı bilmeyince insanlar bu konuda bilenlere (müctehidlere) başvururlar. Çünkü onlar Hz. Peygamber'in söylediklerini daha iyi bilirler, hadisden muradını daha iyi anlarlar. Müslümanların takip etmekte ol­dukları imamları, insanlarla Hz. Peygamber arasında bulunan vasıtalar, yollar ve delillerdir. Hz. Peygamberin söylediklerini insanlara tebliğ ederler. îçtihadları ve istinbata kudretleri hasebi ile Hz. Peygamberin muradını onlara anlatırlar.»

Bunlar her zaman çoğunluktadırlar. Bu yüzdendirki İmam Şafii (r.a.) ilmi iki kısma taksim ederdi: Has zümrenin ilmi, çoğunluk halkın ilmi (ilm-i hass, ilm-i âmme). Çoğunluk halkın ilmi akide ile farzlardır. Has zümrenin ilmi ise bunun ötesinde olan, nasih ve mensuhu, muhkem ve müevveli, hass ve zahiri, âmm ve hassı ve diğer şer-i şeriften ahkam istinbati yollarını bilmek gibi konuları içerir. Bu gibi konulan da herkes değil ancak seçkin bir zümre bilir. Birinci kısım farz-ı ayındır. İkinci kısım ise farz-ı kifayedir.

Âmî (halktan biri) istinbat usulünü, istidlal yollarını bilmediğine göre delile tabi değildir. Bilâkis insanlara uyar. Aslında onun mezhebi voktur. Mezhebi müftinin fetvasıdır. Bir görüşten bir diğerine intikali ken­di başına mümkün olmayıp ancak bir başkasına tebean olabilir:

«Bu şu surette olur: îki müftiden birini o meselede diğerinden daha âlim gö-"r veya birini diğerinden daha muttaki bulur da böyle bir durumda bîr kavil­den diğerine intikal eder. İşte bu caizdir. Hatta vaciptir. îmam Ahmed b. Hanbel bunun böyle olduğunu ifade etmiştir.»[170]

jbn-i Teymiyye; «Âmî üzerine belli bir mezhebi iltizam etmesi gere­kir mi, yoksa müftüye sorar o da fetva verir ve böylece amel mi eder» konusunda ihtilafın bulunduğunu nakleder. Bu meselenin aslı acaba âmî­nin üzerine belli bir mezhebi iltizam etmesi, o mezhebin azimetlerini ve ruhsatlarını kabul etmesi vacip midir, değil midir konusudur. İmam Ah-med'in tabilerine ait bu konuda iki görüş (vecih) vardır ki bunlar aynı za­manda İmam Şafii'nin tabilerine de aittir. Bu iki gruptan oluşan cumhur bunu vacip görmemektedirler. Vacip görenler ise şöyle demektedirler: Bir mezhebi âmî iltizam ettikten sonra artık onu iltizam ettiği sürece ve­ya bir başka mezhebin iltizama daha layık olduğu kendisince tebeyyün et­medikçe o mezhebden çıkamaz [171].

371- Üçüncü kısım: İstidlal ehlinden olan kimsenin delilsiz âmî­nin ise dini bir maksat olmaksızın arzu ve hevadan yahut menfaatten do­layı ve kolaylaştırmak ve kolay olanı talep etmek için intikali tecviz ede­cek şer-İ bir mazeret bulunmaksızın bir mezhebden diğerine intikal et­mesi. Bu kısım caiz değildir. Çünkü mezheblerle ve şeriatle oynamaktır. İbn-i Teymiyye, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinin bundan yasakladıklarını çünkü bir şahsın sırf arzu ve hevadan dolayı bir şeyin vacip veya haram olduğuna inanması, sonra dönerek aynı şeyin vacip veya haram olmadı­ğına inanmasının caiz olmadığını zikreder. Meselâ kişinin Ebu Hanife'-nin mezhebine yapışarak komşuluk sebebi ile şufa talebinde bulunması ve bunun hak olduğuna itikat ederek bu mezhebi iltizam etmesi, sonra komşuluk (civar) sebebi ile kendisinden şufa talebinde bulunulduğu za­man bu hükmün nasla sabit olmadığını söyleyerek karşı çıkması gibi.

Bir başka örnek ana baba bir veya baba bir kardeşlerin mirasda de­de ile birlikte asabe olacaklarına ve belirli payların (feraiz) taksiminden sonra geride kalan malı beraberce paylaşacaklarına itîkad eden bir şahıs dede durumunda olup beraberinde de kardeş bulunması durumunda mezhebini değiştirerek mirasda babanın bulunmaması durumunda, dedeyi ba­ba yerine kaim kılan Ebu Hanife'nin mezhebine yapışarak mirasda kardeş­lerin dedeye bakide ortak olmalarının sahih olmayacağını, nasıl ki baba kardeşleri hacb ediyorsa, dedenin de kardeşleri hacbedeceğini söylemesi gibi.

Bir diğer örnek de şudur: Eğer satranç oynayan veya İhtilaflı bir şey olan nebizi içen, sema meclislerinde hazır bulunan kişi kendisinin düş­manı ise ona tepkide şiddetli davranması, onları kesinlikle terketmesini istemesi ve ilgililerden, o kişiyi bu gibi şeylerden alıkoyacak bir cezaya çarptırılmasını istemesi ve fakat aynı şeyleri bir arkadaşı veya itibar sa­hibi biri yaptığında sesini kısarak bu konuların ihtilaflı konulardan oldu­ğunu söylemesi gibi.

İbn-i Teymiyye bu misalleri zikreder ve bu tür mezheb değiştirmenin caiz olmadığını ortaya kor. Kim böyle olursa onun din ve şer-i şerifle oy­nayarak haramı helal, helali haram kılan kimselerden olduğunu ifade eder. Bu meselede merhum şöyle demektedir:

Hiç şüphe yok ki, bir mezhebi iltizam etmek veya ondan çıkmak eğer mal, mevki, ve benzeri dünyevi bir maksada ulaşmak için bir mezhebi iltizam etmek gibi - dini olmayan bir garaza matufsa asla övülecek bir şey değildir, aksine aynı anda onun zemmedilmesi gerekir. îsterse İntikal ettiği mezhep vazgeçtiğinden hayırlı olsun. Bu kişi müslüman olan fakat sadece dünyevi bir amaç için müslü-man olan veya bir kadınla evlenmek ya da dünyalık ele geçirmek amacı ile Mek­ke'den Medine'ye hicret eden kimse gibidir. Nitekim Hz. Peygamber hicret za­manında bir adam Ümmü Kays denilen bir kadınla evlenebilmek için hicret et­mişti ve bu adama «Ümmü Kays muhaciri» deniliyordu. Hz. Peygamber sahih bir hadisde varid olduğu üzere minber üzerinde iken şöyle buyurmuştur: «Ameller niyetlere göredir. Herkes neye niyet etmişse onun karşılığını alır. Kimin hicreti Allah'a ve Rasûlü'ne hicret niyeti ile ise onun hicreti hakikaten Allah'a ve Ra-sûlünedir. Kimin hicreti de elde etmek istediği bir dünyalık veva evlenmek ıs-tediği bir kadın için ise onun hicreti de hicret etliği şeyedir.»[172]

Hadisten dolayı mezhebin terki:

372- İbn-i Teymiyye hadis-i nebeviden dolayı mezhebi terk eder; sahih hadis varken ona muhalif bir konuda mezhebe bağlı kalmayı asla tecviz etmez. Çünkü bir hadisin sıhhatine inanan kişi üzerine onunla amel etmesi vaciptir. Zira Allah Tealâ Kur'ân-ı Kerim'de «Eğer bir şeyde çekı-şirsenin —Allah'a ve ahiret günü inanmışsamz— onun halini Allah'a ve Peygamber'e bırakın (dönderin).» (Nisa: 59) buyurmuştur. Bu yüzdendir ki hiç bir kimse üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sözü hariç belli bir mezhebi  iltizam etmesi  vacip değildir.

Ve yine selefi salih sahabe devrinden tutun da müetehid imamlar devrine kadar, Hz. Peygamber'den bir hadis sabit olduktan sonra hiçbir kimsenin sözüne itibar etmiyorlardı. Bu hususda rivayet edilir ki Abdul­lah b. Abbas İslâm'da mubah olduğuna kani olduğu muta nikahı konu­sunda münakaşa esnasında ve kendisine Hz. Ebu Bekir'le, Hz. Ömer'in muta nikahının butlanı ile hükmettikleri söylenince şöyle demiştir: Bun­ların nerdeyse başlarına gökten taş yağacak. Ben size «Allah Rasulü (s. av.) şöyle dedi» diyorum. Oniarsa «Ebu Bekir ve Ömer şöyle diyor» di­yorlar [173].

Sahabe ve tabiun devrinden sonda gelen dört imam insanları eğer kendi görüşlerine muhalif bir hadis bulurlarsa kendilerini taklit etmele­rinden men ederlerdi. Mesela Ebu Hanife'nin talebesi olan Ebu Yusuf va­kıfların lüzumu konusunda hocası ile aynı görüşte bulunuyordu. Hac edin­ce ve bu esnada İmam Malik sahabenin yapmış oldukları vakıflara onu muttali kılınca hocası Ebu Hanife'nin mezhebinden rûcu etmiş ve vak'a icazetle lüzumuna hükmetmiş ve İmam Malik'e (r.a.) «Ey Ebu Abdİllah se­nin görüşüne rucu ettim. Eğer hocam Ebu Hanife'de benim gördüğümü görseydi o da benim rûcu ettiğim gibi rûcu ederdi.» [174]demiştir.

İmam Malik (r.a.) şöyle derdi: «Ben de nihayet bir insanım. Hata da ederim isabet de. Görüşümü Allah'ın kitabına ve Rasulullahın sünnetine arz ediniz.» İmam Şafiî (r.a.) de: «Hadis sahih olduğu zaman benim görü­şümü duvara çalın.» diyordu. Yine o, «Eğer hücceti yola bırakılmış gör­sen, iyi bilki o benim görüşümdür.» derdi.

İmam Ahmed b. Hanbel de şöyle derdi: «Dinin konusunda İnsanları taklid etme. Çünkü onlar hataya düşmekten salim değildirler. Hadisi terkedip de insanların görüşünü alan kimse, hata etmeyeni terkederek hata edeni tercih etmiş olur.»

373- Hiç şüphe yoktur ki, istidlale kudreti bulunan bir kimsenin, derecesi ne kadar yüksek olursa olsun İmamlardan birinin görüşünden dolayı Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bir hadisini terketmesi caiz değildir. Çün­kü bu durumda istidlale kadir kişi sözü bağlayıcı bir hüccet olan Hz. Pey­gamber'in sözünü terk ederek, sözü hiçbir halde bağlayıcı hüccet olma­yan kişinin görüşüne yapışmaktadır. İmamların görüşleri ne olursa olsun reddi kabildir. Hz. Peygamberin sözlerine gelince bunları reddetmek asla Kabil değildir. Ancak hadislerin dengi bir hadisle sabit olmadıkça aslolan hadislerin kabulüdür. Kim kalkar da bir imamın görüşünden dolayt bir ha-ısı terkederse aslı fer. feri de asıl yapmış olur. Çünkü imamın görüşü endısıni taklid eden  kimse  İçin  ancak ve  ancak mukallidin  nazarında,

Allah'ın kitabını ve Rasulü'nün sünnetini incelemiş olması mülahazasına binaen mukallid hakkında kabul ve hüccet itibar edilir. Şimdi mukallid Hz. Peygamber'in hadisini değil de imamının görüşünü kabul ederse bu durumda imamın görüşünü asıl, Hz. Peygsmber'in hadisini far (tabi) yap. mış olur ve kuşkusuz o zaman bu durum «Allah'ı bırakıp hahamlarını, pa­pazlarını... rableri olarak kabul eden»lerle (Tevbe, 31) bir benzerlik ar-zetmiş olur. Çünkü onlar haham ve papazlarının dinleri hakkındaki sözle­rine itibar etmişler ve dini aslından öğrenmeye çalışmamışlardır.

Hadisin sıhhatine itimad eden kimse istidlal ehlinden olmazsa ve mezheb imamının görüşü acaba bu kişinin hadisi terketmesi ve mezheb imamının görüşü ile amel etmesi caiz midir? İbn-i Teymiyye'nin bu du­rumda hadisin terkedilmesi o kişi için caiz değildir. Çünkü o meselede ilgili delili öğrenmiş ve o konuda ilim sahih olmuştur. İbn-i Teymiyye şöyle devam eder: İçtihad tecezzi ve inkisamı kabui etmeyen bir bütün değildir. (Yani bir insanın bütün dini mesailde içithada kadir olması iç­tihad için şart değildir.) Aksine kişi bir fende bir babda veya bir mese­lede müçtehid olmazken başka bir fen veya bab veya meselede müçte-hid olabilir. Bu durumda herkesin İçtihadı kendi ilmine göredir[175].

İbn-i Teymiyye hadisin sahih olduğuna ve manasını da tam olarak an­layan bir kimseye, o hadisin bir muarızı olduğunu bilmedikçe ve muarı­zında o hadisten daha kuvvetli olduğu tebeyyun etmedikçe, ya da men-suh olduğu sabit olmadıkça o hadisi terketmesine asla cevaz vermemek­tedir. Muarız ve neshin sûbutu durumunda, o hadise muhalefet etmesi ve delili daha kuvvetlisi ile amele, hadisi daha sahihine mensuhu nasihe terketmesi caizdir. İbn-i Teymiyye bir meselede bir hadis bulup ona uyan, daha sonra da o hadisin bir muarızı olduğunu öğrenen kimse hak­kında şöyle demektedir:

«İlim ve fıkıhtan gücün gösterdiki bir meselede bu görüş racihtir (üstündür). Artık o görüşü tabi olman sana vaciptir. Daha sonra aynı konudaki delile (ha-r dişe) muarız olan daha kuvvetli bir delilin olduğu sence ortaya çıksa bu du­rumda senin hükmün, içtihadının değişmesi durumundaki müstakil müctehidin hükmü gibidir. Bir insanın hakkın ortaya çıkmasından dolayı bir görüşten baş­ka bir görüşe intikal etmesi —hüccetsiz bir görüş üzerinde ısrar etmesinin ak­sine— övgüye layık bir şeydir.[176]

374- İşte bu İbn-i Teymiyye'nin fikhî etüdlerindeki, kişilere ve gö­rüşlerine bakışındaki tavrıdır: Dört imamı ve İslâm cemaatini doğruya hidayet eden imamlar, müçtehid fakihler olarak telakki ettiği her fakihi üstün bir takdirle karşılamakta onların topluca koydukları fıkha hiçbir mezhep taassubu göstermeden,    hiçbir imamın tarafını    tutmadan sanki hir fıkhî ünite gibi bakmaktadır. Her mezhebin incelenmesinde san-l adece o mezhebi etüd ediyormuş, o mezhebe de İhtisas yapıyormuş  derinleşmiş böylece o mezhebe salik olan ve onun sınırlarını taşma-9' ' büyük âlimlerinin bilmedikleri İnceliklerini bilir olmuştur. Bütün ^amları layıki veçhile takdir etmiştir. Bütün bu mezhebleri mukayeseli 'Tarak incelemiş olması, onun anlayışının mezheplerin derinliklerine ulaş­mış olmasını sağlamış, derin bir anlayış ve ince bir idrak içinde onların birbirlerine yaklaştıkları yerleri kavramasını temin etmiştir.

Bu geniş ufuklu bakışlara rağmen, açıkladığımız gibi taassub göster­meden İmam Ahmed b. Hanbel'ln mezhebine meylediyordu. Belki de İbn-i reymiyye'yi, hadise olan ihatası, sünnete olan yakınlığı, eseri rivayeti ve ona bağlılığı yüzünden İbn-i Hanbel'in meziyetlerine muttali kılan, kendi­sinin bu ihatalı ve mukayeseli çalışmaları idi.

Bu kapsamlı takdir, imamların mezheplerine, tabiinin mezheplerine olan etraflı vukufu yanında o, kitap ve sünnet semalarında, ancak onla­rın nasları ile kendisini kayıtlı görerek kanat çtrpardı. Onun bu tür ince­lemeleri, kendisini dört İmama ve cumhurun görüşlerine muhalefet etme­sine götürmüştür. Çünkü İbn-i Teymiyye, sünnetin onların dediklerinin ha­ricinde olduğunu Kur'ân naslarının zahiri ve gözettiği gayeler ile onların ulaştığı görüşlerin dışında başka hükümleri tasrih ettiğini görmüş, bu yüz­den de onların tamamına talaka yemin ve üç talak konularında muhale­fet etmiştir. Bu konular da Şia'nın kail olduğu görüşe muvafakat_ etmiş veya yaklaşmış bütün ehl-i sünnet fukahasına muhalefet etmiştir. İleride, talak ve talaka yemin konularında İbn-i Teymiyye'nin ulaşmış olduğu gö­rüşlerinin İmsmiyye şiasının mezhebi ile genelde ve kısmen de bazı taf­silatında aynılık arzettiğint göreceğiz.

375- Bu yüzden İbn-Î Teymiyye'nin yapmış olduğu fıkhî araştırma ve incelemeleri dört kısma ayırıyoruz: Birincisi: Ahmed b. Hanbel'in mez­hebine kayıtlı olarak ve hakkın bu mezhebde olduğunu ortaya koyarak verdiği fetvalar. İkincisi: Meselelerin muhtelif fıkıh mezhebleri içerisin­de mukayesesi sureti ile yaptığı incelemeler. Üçüncüsü: Ehl-i sünnet mezheblerinden belli birine bağlı kalmaksızın ve fakat bu mezheblerin de tamamen dışına çıkmaksızın herhangi birinden yapmış olduğu tercihler. Dördüncüsü: Ehl-i sünnet mezhepleri kayıtlarından sıyrılmasına ve tama­men onlara muhalefet etmesine neden olan bazı meselelerdeki içtihadı. Bu dört kısımdan her biri için ayrı bir bahis açacak ve orada misaller atfedeceğiz.[177]

 

Hanbeli Mezhebi Dahilinde Verdiği Fetvalar

 

376- İbn-i Teymİyye uzun zaman  Hanbeli fakihi  olarak kaldı. Ah-med b. Hanbel'in mezhebinde bulunan kavillerden delilce en kuvvetli bul­duğunu veya maslahata en yakın olanı, veya kıyasça en kuvvetli olanı ya da diğer mezheblere en çok muvafakat edeni seçerek fetvalar verdi. O verdiği  cevaplarda Hanbeli  mezhebi ile diğer mezhebler arasında muka­yeseden geri durmadı. Ancak bu mukayeseyi bir mukayese ve inceleme yapmış olmak için yapmamış konunun ortaya konması açıklık getirilmesi amacı ile yapmıştır.

Mısırda iken vermiş olduğu fetvaların çoğu bu kabildendir. Mısırda iken bir Hanbeli fakih sıfatı ile kendisinden fetva isteniliyor o da mez­hebi ortaya koyuyor, gereği ile hükmediyordu. Her ne kadar mezhepler arası mukayeseye giriyorsa da Hanbeli görüşünün açıklanmasını ve cum­hur kavilleri arasındaki yerini beyan etmeyi amaçlıyordu. Dört mezhebin çoğunluğuna muhalefet etmesi durumunda, Hanbeli mezhebinden tercih etmiş olduğu konunun doğruluk yönünü açıkça ortaya koyuyordu.

İbn-i Teymiyye'nin bu şekildeki fetvaları çok ve geniş kapsamlıdır. İçlerinden bir kısmını bırakıp diğerini tercih etme imkanımız yoktur. Mez­hebin nakli, açıklama, istidlal ve selef-i şalinin kavilleri ışığı altında me­selelere yaklaştşi konularından ki hassas araştırmada bulunması bakımın­dan hepsi de aynı minval üzeredir. Bununla birlikte bu fetvalardan, «Mı­sır Yeni Ahvali Şahsiyye Kanunu»nun Hanbeli mezhebinden tercih etmiş olduğu bazı hükümlerle ilgisi olan veya asrımızdaki kanun anlayışına yak­laşmış olduğunu gördüğünüz ya da İçtimai hastalıklar için bir çare olarak mütalâa ettinimiz bazı meseleleri seçmek istiyoruz. Bunlardan aşağıda ge­lenleri takdim ediyoruz.[178]

 

A- Mükreh Ve Sarhoşun Talakı Meselesi:

 

377- İbn-i Teymiyye mükreh ve sarhoşun   talakının    olmayacağına dair fetva vermiştir ki Ahmed b. Hanbelin mezhebi olmaktadır. Mükrehin talakı konusunda şöyle demektedir:

«Mükrehin talakı îmam Malik, Şafiî gibi cumhura göre vaki olmaz. Şayet talak anında kendisine düşmanlık eden ve kendisini dövecekleri bilinen kimseler tarafından etrafı çevrilir ve o anda kendini onlardan başka türlü koruma im­kanı bulamaz ve talak vermeden önce kendisini talaka zorlarlarsa talaki vaki olmaz.»

İbn-i Teymiyye bu ifadelerle Ahmed b. Hanbelin görüşünü açıklamak­ta ve fukahadan onun görüşüne muvafakat eden kimseleri zikretmekte ve fakat muhalif görüşe temas etmemektedir. Muhalif olan görüş Ebu Hanl-fe'ye aittir. İbn-i Teymiyye ikrahı hezle benzetmiştir. Hezlde bulunan (hâ-zil) talakı nasla (hadisle) sabittir ki vaki olunan dolayısı ile mükrehin ta­lakı da vaki olmaz. Çünkü her ikisinde de rıza unsuru içermemektedir. Ebu Hanife'ye göre nikah talak ve itak (köle azadında) hezl yolu ile icra­sında geçerli saymak sureti ile rıza unsuru aranmayınca, bunların şaka­sının da ciddi, ciddisinin de ciddi olduğu esası kabul edilince ortaya çık­mıştır ki bu tasarrufların sebebi bulunduğu zaman hüküm derhal terettüp etmekte ve rıza unsuru hükmün sıhhati için gerekli bulunmaktadır. Son­ra ihtiyar ikrah durumunda tam olarak bulunmaktadır. Zira kişi kendisine ezanın ulaşacağına talakı ihtiyar etmiştir. Dolayısı ile vaki olur.

İkrah Ahmed b. Hanbel'e göre talak konusunda etki ettiği gibi ibra konusunda da etki eder ve ibra üzerine terettüp eden hul konusunda et­kisini gösterir. Bu yüzden İbn Teymiyye şöyle der:

Bir kadın; babası tarafından, kocasını ve talakını ibra etmeye zor­lansa ve kadın haksız yere ikrah altında ibrada bulunsa bu ibra sahih değildir ve bu ibra üzerine talik edilen talak vaki olmaz. İsterse kadın babasının hacri altında olsun. İbn-İ Teymiyye bu görüşü tercih etmede kadının lehine bir maslahat görmüştür. Çünkü bunun caiz olması Maliki mezhebindeki âlimlere ait iki görüşten birine ve Hanbeli mezhebindeki bir görüşe göre vakidir. Maslahata binaen o da bunu tercih etmiştir[179].

Kuşkusuz ikrah durumunda Ebu Hanife'ye göre mal vacib olmaz. Çün­kü mali akitlerde mutlaka rıza unsurunun bulunması gereklidir. Hul kadı­na nisbetle mali bir tasarruftur ve mali tasarrufların inşası için gerekli hükümlerin tamamının bulunması gerekir. Rıza unsuru maİİ tasarrufların bağlayıcı (lazım) olması için şarttır. Ama talaka gelince Hanefi mezhe­bindeki esaslara göre vaki olmalıdır. Çünkü hul kocaya nisbetle mali il­tizam etmenin sıhhatine değil de, malın kabulüne talik edilen bir talak­tır. (İkrah altında kadının kabul etmesi ile) kabul tahakkuk etmiş dolayısı ile de talak vaki olmuştur. İkrahın eseri ise kabulün tahakkukunda olma­yıp aksine kadının malı iltizamının sıhhatinde kendini göstermektedir. Ta­lakın talik edildiği şart da bu değildir.

378- Sarhoşun talakı vaki olmaz derken İbn-i Teymiyye bu konuda da Ahmed b. Hanbelin bir kavline tabi olmuştur. Bu konuda fetva istenil­diğinde şöyle demiştir: Sarhoşun talakı konusunda İmam Ahmed ve di­ğerlerinin ihtilafı vardır. Kitap ve sünnete en uygun olan sarhoşun talakı­nın vaki olamamasıdır. Bu Hz. Osman (r.a.) dan da sabittir ve Ashabdan buna muhalif olan da sabit değildir. Bu Şafii'ninde    kadim kavlidir. Ebu

Hanifenin bazı talebeleri de bu görüşte olup selef ve fukahadan pek ço­ğunun görüşü bu şekildedir. İkinci görüşe göre sarhoşun talakı vakidif Ebu Hanife'nin, Malik'in, Ahmet bin Hanbel'in, Şafiin mezhebi böyledir İmam Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel'in mensublarından bazıları bu ko­nudaki ihtilafın sarhoşun tamamen şuurunu kaybetmemesi durumunda ol­duğunu, ne dediğini ve kendisine ne denildiğini bilmeyecek derece sar­hoş olan kimse hakkında ise ihtilaf olmadığını ve ittifakla talakının vaki olamayacağını zannetmişlerse de durum onların zannettikleri gibi değil­dir. Zira büyük İmamlar her iki durumda da ihtilaf halindedirler[180].

Bunlar İbn-i Teymiyye'nin fetvalarındaki sözleridir. 1929 tarih ve 25 sayılı kanun ikrah halinde olduğu gibi sarhoşluk halinde de verilen tala­kın vaki olmayacağını kabul etmiştir. Daha önce kendisi ile amel edilen Ebu Hanife'nin mezhebi ise sarhoşun tasarrufları hakkında genel bir kai­de şeklindedir.

Buna göre tasarruflar İster akit olsun ister iskat kabilinden bulun­sun, sarhoşluğun sebebine bakılır: Eğer alınması haram olan bir madde­nin isteyerek alınması neticesi sarhoşluk meydana gelmişse bu takdir­de sarhoş hem mali hem de mali olmayan tasarruflardan sorumludur. Bu­na göre talakı vaki olur, tasarrufları geçerli bulunur. Eğer sarhoşluk ha­ram olmayan bir yolla veya ikrah altında meydana gelmişse bu takdirde akit ve tasarrufları bağlayıcı değildir. Beyi, hibesi v.b. vaki olmadığı gi­bi talakı da vaki olmaz.[181]

 

B- Sarhoşun Cürümleri:

 

379- İbn-î Teymiyye sarhoşun irtikap ettiği cürümlere temas et­miş ve zamanımızdaki kanun bilginlerinin ulaşmış oldukları en ince nok­talar hakkında söz etmiştir. Bu konuda şöyle demektedir: «Hitabı anla­mak (fehm) teklifin şartıdır. Ne mecnun ne de sarhoş mükellef değildir. Buna göre sarhoşun talakı vaki olmaz ve birisini öldürme durumunda üze­rine kısas icra edilmez. Şöyle denebilir: Sarhoş olur da sonra öldürürse bu adam sarhoş olma ve öldürmeden dolayı günahkar olur. Onun bu yap­tıklarına günah terettüp etmesi onun mükellef olduğuna delalet eder. Çünkü mükellef olmayan kişi üzerine günah terettüp etmez. Bu konuda ne denir? Buna iki türlü cevap verilebilir: Birincisi, günahın öldürme üzerine terettüp etmeyip sadece içme ve sarhoş olma üzerine terettübünü kabul etme. Bu görüş «sarhoş diğer söz ve fiillerinde aynen mecnun gibidir, şu kadar ki teklifi vacîbdir» diyenlerin görüşüdür. İkincisi, Eğer öldürme ve sarhoşluk üzerine günah beraberce terettüp edecek olursa o zaman ayık iken öldürüp de sonra sarhoş olanla, sarhoş iken öldüren kimsenin gü-hrla eşit olması gerekir ki, hiçbir kimse buna kail değildir. Çünkü şuu-113 kaybeden, ne yaptığını anlamayan sarhoş hakkında nasıl olurda öl­dürme durumunda kazanacağı günah, seri hitabı anlayan ve fiili üzerine

terettüb eden ayık insanın öldürme durumda kazanacağı günah gibidir denebilir.

İbn-i Teymiyye'nin de takrir ettiği gibi bu Ahmed b. Hanbel'in mez­hebidir. Ancak bu ince düşünceli fakih bu kadarı ile yetinmez ve dakik, pratik değeri olan fıhki takdirlerde bulunur ve sarhoş katilin öldürmeye ik­dam için yani kalbini öldürüp vicdanını (acıma duygularını) söndürüp ce­saretle ve korkusuzca ileri atılmak için sarhoş olabileceğini var sayarak şöyle der: «Şöyle de denebilir: Sarhoşun eğer sarhoş olmaktaki kasdı öl­dürmek, zina etmek veya benzeri haram olan şeylerden birini işlemek ise ve sarhoş olduktan sonra da bunları İrtikap etmişse bu durumda onun gü­nahı bunları ayık iken yapanın günahının dengi ve daha fazlası olur. Ama kasdı bu olmaz ve de mücadeleyi başkası başlatır ve sarhoş da onu öl­dürürse bu durumda günahı daha az olur [182].

380- Kanuncuların sarhoşun cürümleri konusundaki bakışları bu seri müstakim bakışa yaklaşmaktadır. Şöyle ki kanun âlimlerinden bir grup, sarhoşun irtikap ettiği şeylerden mesul olmadığını benimsemekle onu kasıtlı saymamakta, bir kısmı da tam anlamiyle mesul olduğunu ka­bul etmektedir. En incesi de cürmü işlemek için sarhoş olmakla böyle bir kast olmadan sarhoş olma sonra da bu sarhoşluk haline tebean bir cürmün işlenmesi durumlarını farklı kabul eden yaklaşımdır. Bu konuda Prof. Dr. Muhammed Mustafa şöyle demektedir:

«Cezalandırmaya karşı olan görüşün aşın taraftarlarından bazıları ileri gide­rek şahıs sarhoşluk halinde yaptıklarından dolayı —isterse cürüm işlemek kasdı ile müskirat almış olsun— cezalandırmaya gidilemez demektedir. Gerçek şu ki bunların bu görüşleri yaklaşımları açısından mantıklıdır. Madem ki sarhoşluk temyiz ve idraki ortadan kaldırmıştır, Öyleyse mesuliyetin bir anlamı yoktur. Şu kadar var ki Prof. Carole onun da dediği gibi «bu teorik mücerred bir varsa­yımdır. Şahıs cürmün irtikabını aklına koyuyor sonra o cürmü işlemek için ce­saretlenme kasdı ile sarhoş edici bir madde alıyor vs sarhoş olduktan sonra da cürmü işliyor. Bu durumda şuuru tamamen kaybettiğini söylemek mümkün değildir. O daha Önce aklına koyduğu bir şeyi gerçekleştirmiştir' Bu durumda nasıl   onun belleğini   (şuurunu)  kaybetmiş   olduğunu   söyleyebilirsiniz.»[183]

Hiç şüphe yok ki İbn-i Teymiyye öldürmeye ısrarla, adem-i ısrarını açıklayan ayırımı koyması konusunda gerçekte derin (düşünüyor)du. Şöy-le ki, sarhoşun sarhoşluğu anında, daha önceki tasarısını kaybettiği şek- lindeki hükümde bulunmak mümkün değildir. Mesuliyetin düşmesi tasarı ve kasdı kaybetmesi dolayisı Ne olduğuna göre bu tasan ve kasdın sar­hoşluk halindeki azime hasredilmiş olması gerekir. Ama işi daha önce takdir eder, her yönden ölçer biçer ve İcra etmeden acizlik hisseder ve sarhoşluğu bu acizliğin defi için bir zeria (yol) edinirse o zaman şüphe­siz işlediği cürmün neticesine tahammül etmek ve tam bir mesuliyetle işlediği cinayetten sorumlu olmak durumundadır. Çünkü suça ikdam ken­disi mümeyyiz iken, şuuru yerinde ve işleyeceğini programlamış iken bu­lunmuştur. Hatta bu durum daha kuvvetli ısrara, suçun işlenişine karşı daha aşırı bir kasıd ve azme delalet eder.[184]

 

C- Yazı (Hat) İle Amelde Bulunmak:

 

381- İbn-i Teymiyye el yazısı (hat) ile amelde bulunmanın vacib ol­duğunu ortaya kor. Bu konuda «Hat İsbat edici bir beyyine veya ilzam edici bir delil itibar edilmez. Çünkü yazı yazıya benzer dolayısı ile yazı ile kadı hüküm veremez.» diyen Hanefilerin çoğunluğuna muhalefet et­miştir, ibn-i Teymiyye görüşünü Ahmed b. Hanbel'in mezhebi üzerine bi­na ederek isbat ve ikna'da yazı ile amel edileceğini açıklamıştır. Bu ko­nuda şöyle demektedir: «Yazı ile amelde bulunmak kuvvetli bir yoldur. Hatta selefin çoğunluğunun görüşü olmaktadır. Bir kişi babasının yazısı île yazılmış lehine bir hakkın varlığını görse —onun doğru olduğunu bil­se— o hakkı iddia etmesi ve yemin verdirmesi caizdir. Şahit ölse onun (ölmeden önce şehadetini yazması durumunda) yazısı ile hükmedilir. Bu İmam Ahmed ve Malik'in mezhebidir. İmam Şafii yazı İle hükmetmeyi mazbata şeklinde tanzim edilmesi durumunda tecviz etmiştir[185]. İbn-i Teymîyye yine yazının söz gibi olduğunu ifade etmiştir. Mesela «Bîr kim­se, birşeyin yanında vedîa olmak üzere bulunduğunu ve onu kabz etmiş bulunduğunu» yazmış olsa nasıl bunu telaffuz ettiğinde bu sözle amel edilirse, yazısı ile de amel edilir[186].

Yine şöyle demektedir: «İşçilerin makbuz karşılığı çalıştırıldıkları adet olduğu zaman çalıştırılan işçilerden biri ölse, işverenlerden bazısı ölen işçinin kendisinden (ücretini) kabz etmiş olduğunu iddia etse bey­yine veya makbuz olmadıkça sözü kabul edilmez[187].

Böylece İbn-i Teymiyye bugün insanların en ideal ispat yolu olarak uygulamakta oldukları yazı ile amel prensibini ortaya koymuş oluyordu e!-Mahakim eş-Şeriyye lahiyası aynı esas üzerinde    yürümüştür. Hanefiler den £bu suud el-İmadî ve diğerleri gibi müteahhir fakihlerin isbat ko­nusunda beyyineler gibi hat ile de amel etmenin vucubu ile fetva ver­melerini  söylemekte insaftan olacaktır.[188]

 

D- Zulmü Bertaraf Etmek Ve Hakka Ulaşmak İçin Hediye Vermek (Rüşvet)

 

382- İbn-i Teymiyye sözünü Hanbeli mezhebi üzerine bina ederek rüşvet ve kısımlarından, açığından, gizlisinden söz etmiş, hakimlere şe­faatçilik etmek ve hakların elde edilmesi için hükmü teminde bulunmak için ücret alma konularında, verenin de alanın da günahı hakkında, bu za­manda vaki olan durumlar için seri bir tavsif bulduğumuz bir ifade ile ko­nulmuştur. İbn-İ Teymiyye hakimlerin velayet konularında, haklan sahip­lerine ulaştırma ve insanlardan zulmü bertaraf etme konusunda hediye ka­bul etmelerinin caiz olmadığını ortaya koymuştur. Çünkü bunlar zaten on­ların işlendir. Eğer haklan sahiplerine ancak bir mal karşılığında ulaştın-larsa o zaman bu katmerli bir zulüm olur: hakkı edadan imtina etme zul­mü ve bu hakların edası yolunda mal kabul  etmeleri  zulmü.    İnsanlara zulmederler ve bu zulmü ancak bir mal karşılığında kaldınrlarsa yine du­rum aynıdır. İki kat zulüm işlemiş olurlar. Allah da dünya ve ahirette on­lara gazabı ve acıklı bir azabı kat kat artırır. Çünkü onlar hem zulm etmiş­ler hem de haksız yere mal almışlar, malvermeye kadir olandan, bu zul­mü kaldırmışlar, fakirleri ise fakirlik ve zulüm ile başbaşa bırakmışlardır. Hiç bir şahsın mal karşılığında ne bir makama getirilmesi ne de mal ve­remediği için bulunduğu makamdan azledilmesi caiz değildir. Çünkü ma­kam ve mevkiler toplum  menfaati  ile ilgilidir ve devlet başkanı onları müstahak olanlara verir. İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle der:  «Menfaat umum insanlara yani müslümanlara hastır. Dolayısı ile her mevkiye layık olanlardan en uygununun getirilmesi    savaşçılara ve başkanlara yapılan harcamalardan bunlara da yapılması vaciptir. Hem ilim hem de din (tak­va) sahipleri müslümanlar içinde en layığı ve müslümanlara en çok fay­dalı olanlardır. Bu devlet başkanı üzerine vaciptir ve ümmetin de bu ko­nuda devlet başkanına yardımcı olmaları görevleridir[189].

383- Valiler ve idarecilerle ilgili bu konudaki hüküm İşte budur. Bunların herhangi bir şey almaları mutlak olarak sahih değildir. Çünkü bu bir rüşvettir. Ancak acaba şefaatçilerin ve hakimleri tanıyan, onların yan­larında bir saygınlıkları olan kimselerin araya girerek hakkın sahiplerine ulaştırılmasını temin etmeleri karşılığında bir şeyler almaları caiz midir?

Bunların da bir şey almalarının caiz olmayacağına dair icmâ vaki olmuş­tur. Eğer bunu yaparlarsa bundan nehyeden hadisten dolayı bunlar da gü­nahkar olurlar: «Hz. Peygamber bu konuda: Kim bir kardeşi için şefaatçi olur bunun üzerine kendisine bir hediye trkdim olunur o da hediyeyi ka­bul ederse, rîba nevilerinden büyük bir nevîi irtikrp etmiş olur.» İbn-i Me-sud'a Kur'an'da zikri geçen sı.'ht (haram) dan sorulmuş o da «Kardeşin için şefaatçi olman ve bu iş için onun tekelim edeceği bir hediyeyi kabul etmendir» demiş «ya batıl yolda hediyeye ne dersin?» denildiğinde de İbn-i Mesud «O küfürdür» demiş ve «Kim Allanın indirdikleri ile hükmet-se onlar kâfirlerin ta kendisidir.» âyetini okumuştur.

Çünkü bu durum rüşvete neden olur, vazife ve maaşların (erzak) sa­tımına götürür. Böylece fesad revaç bulur. Zira bu karşılığı mal ile değer­lendirilen bir bedel olmadan alınan bir maldır. Aracı olmak «Emr-i bilma-ruf ve nehy-i ani'l-münker» kabilinden olan dini bir vecibedir. Bu devlet başkanına yardımcı olmak vacib olan âmme maslahatları ile ilgili bir gö­rev olup edası —eğer haksa— idarecilere nasihat ve onları irşad kabi­linden olmaktadır.

Mazluma yardımcı olmak, adaleti ikame etmek ve her hakkı hak sa­hibine verme uğrunda çaba gösteren kimselerin bu yolda karşılığında bir mal almalarının caiz olmadığına dair bunca açık deliller, vazıh naslar ve selef-i salihin ile müctehid imsmların icmasına rağmen, zulüm, fesad vo anarşinin hüküm sürdüğü asırlarda kendilerine ulema süsü veren kimse­lerden bazılarının idarecilerin yanında hatırları sayılan kimselerin, şefa­atçilerin, hakkı yüceltmek için çalıştıkları sürece karşılığında mal alma­larının caiz olacağını söylediklerini görmekteyiz. İşte bu yüzden İbn-İ Tey-miyye bunları şiddetle kınamış ve tenkit etmiştir. Merhum şöyle demiş­tir

«Mütechhirindcn bazı fakihîer buna cevaz vermiş ve bunun «ceâle» kabilin­den olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu tür ameller ifa edilmesi ya farz-i ayın ya da fnrz-i kifaye olan amme maslahatlarmdandir. Şimdi bu gibi ameller karşılı­ğında cu'I (konulan bir nevi ücret) almak meşru kılımrsa o zaman velayet ve fey mr-llarınm ve daha başka şeylerin tevcihi bu konuda mal verenlere ait olur, mr<l verenden zulmün kaldırılmasına neden olur. Mal vermeyene ise netice ola­rak ne velayet tevcih edilir. Ne hakkı kendisine verilir ne de kendisinden zulüm kMdırıhr. İsterse o getirilecek vazifeye en lâyık kişi olsun, müslümanlnr İçin di­ğerinden dr-.ha faydalı olsun bunlara bakılmaz. Bu gibi konularda menfaat sade­ce malı takdim edene ait değil ki kaçak kÖlevi, azgın deveyi tutup petirene- seri­len cu'lde olduğu gibi ondan cu'I alınsın ve bu alınacak mal caiz olsun.»[190]

Hikmet dolu ve adil bir bakış neticesinde İbn-i Teymiyye, bir mev-kiye gelmek için verilen malı veya zulmün kaldırılması veya hakkın sahibine verilmesi için aracı  olan kişinin aldığı ücreti, kaçak bir deve veya köleyi  arayıp bulan ve sahibine teslim  eden  kişinin  aldığı ücrete  (cul) benzeten kimselerin görüşlerini garip bulmakta ve üç yönden tenkit et­mektedir. Birincisi: Cealede  menfaat özeldir,  kaçak deve  veya kölenin sahibine aittir. Velayet atıyyeler  ve  benzeri   durumlarda ise iş umuma ait, fayda da umumî bulunmaktadır. İkincisi: Mazluma yardımda bulunma ve adaleti  gerçekleştirmeye çalışma devlete münesib  amellerdendir. Ya farzı kifaye kabilinden olur ve bazılarının ikamesi ile diğerlerinden de dü­şer. Veyahut da bu vazifeler (taayyün etmesi durumunda) farz-ı ayın olur. Ama kaçak deve veya köleyi arayıp bulmak böyle bir fariza türünden de­ğildir. Üçüncüsü: Bir şahsa yardımda bulunmadan dolayı ondan bir ücret almanın topluma bir zararı yoktur ve bunun üzerine şer ve fesadı yayan her hangi bir umumî günah da terettüp etmez. Ama velayet tevcihinden dolayı veya zulmün defi, hakkın ihkakı için alınan ücret İse bizatihi adale-' tin çökmesini gerektiren bir manaya, devlet işlerinin ancak cu'I veren ki­şilere yarar sağlar hale gelmesine, zulmün ancak para ile kaldırılmasına ihkak-ı hakkın ancak para ile sağlanır olmasına neden olur. Devletin te­mellerinin ve düzeninin üzerine kaim bulunduğu esas kriterlere itibar, kal-

maz.

384- İbn-i Teymİyye'nin hakim ve İdarecilerle, bunlar katında ha­tırı sayılan kişilerden hediye alanlarla ilgili bakışı bu olmaktadır. Ama ve­ren ve hediye eden kişiye gelince bunun hakkında İbn-i Teymİyye'nin na­zarına göre üç durum söz konusudur: Birincisi: Hakkı olmayan bir şeye ta­lip olması veya istediği şeye kendinden daha layık birinin talip olması, ya­hut da kendisi için taayyün etmeyen bilâkis bir başkası ile ikamesi daha doğru olacak bir şeye talip olması. İkincisi: Kendi hakkı olan bir şeye ta-iip olması. Bu durumda o şeye kendisinin daha layık olması ve kanaatine göre de kendisinden daha hayırlı ve hak sahibi kimsenin bulunmaması hakkına ulaşmanın hibe ve hediyeler yolu île değil de aksine ikna ve is­tidlal yolu ile mümkün olması buna rağmen hibeyi hakkına ulaşmak için bir yol olarak kullanması. Üçüncüsü: Hak sahibi olması ve hakkına bu yol­dan başka ulaşma imkanının bulunmaması.

İbn-i Teymiyye bu son durumda mazlumun kendisinden zulmü defet­mek için mal vermesinin caiz olacağını, günahının da kendine zulmedene ve hakkın sahibine ulaşmasını zorlaştıran kimseye ait olacağını söylemiş­tir. Buna göre verilen hediye her iki tarafa nisbetle farklı hükümler ala­caktır. Hediyeyi veren kimseye göre günah yoktur, ve afv ve mağfiret mahallidir. Alan tarafa nisbetle İse haramdır. İbn-i Teymiyye veren açı­sından hükmün helal olacağına Hz. Peygamberin şu sözü ile istişhadda bulunmaktadır: «Ben onlardan birine attyye veriyorum da o da cehennem ateşini koltuğunun altına alarak buradan çıkıyor.» Bunun üzerine «Ya Rasûlallah! Peki onlara niye veriyorsunuz?» diye sorulduğunda, Hz. Peygam­ber «Benden istemedikçe (ve istediklerini almadıkça) yüz çevirmiyorlar. Allah ise beni cimrilikten uzaklaştırdı.» buyurmuştur. İstemede ısrar Pey­gamber (a.s.) İçin (hakları olmadığı halde) onlara vermeyi caiz kılarsa nasıl olurda mazlum kendisinden zulmü defetmek için vermesi caiz ol­maz.

385- Bu İbn-i Teymiyye'nin son durumdaki hediyye ile ilgili görü­şüdür. Bu durumda verilen hediye alan hakkında rüşvettir, ve bunda bir şüphe yoktur. Veren kişi hakkında ise helaldir. Birinci hale yani hakkı ol­mayan bir şeyi isteme durumuna gelince bu durumda verilen hediye her iki taraf için de rüşvettir. Böyle bir hediyenin verilmesi ve kabulü şer ve fesadın yayılması, işlerin ehil olanlardan başkasına tevdi edilmesi demek­tir. Hz. Peygamberin «Allah rüşvet verene de, alana da lanet etsin» buy­ruğunun kapsamı içine girer. İbn-i Teymiyye şöyle diyor: Araplar rüsete «bırtîU derler. Bırtîl lugattan ağzı dört köşe uzun taşa denilmektedir [191]. Rüşvete bu ad verilmesinde düşvet alanla verenin teşbihi söz konusudur. Çünkü her ikiside ağzını kendisinin hakkı olmayan şeye uzatmakta ve hakkı olmayan şeyi almaktadır.

Bu halin hükmüne başkalarına tercih edilmek üzere kendisinden bir mal istenilen ve veren kimsenin durumu da girer. Mesela velayeti haiz bir makama bir başkası ile denk olduğu veya başkasının kendinden daha la­yık bulunduğu durumlarda tercihen getirilmesi ve verilmesi gibi. Bu du­rumda hem alan hem de veren her ikisi de günahkar olurlar ve din, mil­let ve devlet hakkında bir cürüm irtikap etmiş olurlar. Zira rüşmet haddi zatında bir cürümdür ve ancak zaruret halinde, zulüm bertaraf edilmesi durumunda ruhsat verilebilir ve alanın da verenin de günahını alan yük­lenir. Söz konusu bu durumda ise bir zulüm yoktur ve rüşvet verilmesi bir yol olarak taayyün etmemiştir. Dolayısı ile de vermek için bir ruh­sat yoktur ve hüküm asli hali üzere kalır, ve bir cürüm irtikab etme ma­nası ondan ayrılmaz. Kaldı ki kendine müsavi müstahak kişilerin bulun­duğu zaman velayetin, (idari makamların) talep edilmesi bile caiz değil­dir. Nasıl olur da bu uğrda rüşvet cerimesinin irtikap edilmesi caiz ola­bilir. Bu konuda İbn-i Teymiyye «İdari makamlarrı bizzat istenilmesi ya­saklanmıştır. Ya bedel mukabilinde satın alınmasının hükmü ne olur?» demektedir.

Kendinden başkasının daha evla olması durumunda o makamı iste­mesi haram ve zulümdür. Ne talepte bulunması caizdir ne de ma! verme­si. Bu haramın talep edilmesi kabilinden olur.

386- Diğer hale gelince, bu herhangi bir hakkı talepte bulunması ve bu hakkı hediye veya hibe dışında başka bir yolla elde etmesinin müm­kün olması buna rağmen bu yolu tercih etmesi durumudur. Acaba bu du­rumda hakkı talep eden kişiye mal. vermek helal olur mu? İbn-i Teymiyye bu durumun hükmüne  açık bir ifade ile temasda  bulunmamıştır. Ancak onun sözü zımnında bu durumda mal vermede bulunmanın haram olacağı hükmü anlaşılmaktadır. İbn-i Hanbel'in mezhebi  de böyledir. Çünkü rüş­vet bizatihi   haramdır ve halkın dilindeki adı   «bırtîl»( =  ağzı  dört  köşe uzun taşVdir. Harama yeltenmek caiz olamaz imkan anında korunur, kud­ret halinde ortadan  kaldırılır. Çünkü helale ulaşmak için ıztırar hali  ol­madıkça haram, yol  olarak kullanılamaz. Zaruret halinde de zararı daha çok olanı defetmek için zararı daha az olanı irtikap etmek helal olur. Ba­his mevzu bu durumda ise ne ıztırar hali ne de ıztırar haline benzer bir hal vardır. Adil olmayan idarecilerden hüccet ve ikna yolu İle hak tale­binde bulunmak bir cîhaddir. Cihad ise hangi tarzda olursa olsun ifası İs­tenilmekte ve yapıldığında sevap kazanılmaktadır. Sevap kazanılacak bir yerden cezaya çarptırılacak bir yere dönülemez. Çünkü imkan çerçevesin­de bulunduğu sürece zalimleri adalete yönlendirmek vaciptir. Hediye ver­mek sureti ile hak talebinde bulunmak, hakkın meni ve sahiplerine ulaş­tırılmasını zorlaştırmaktan daha büyük bir zulümdür.    Meramına,   hediye vermeksizin ulaşabilecekse ve sonunda da ulaşmışsa bu durumda hem za­limin zulmünü men etmiş hem de kendi nefsini ikinci bir zulümden (rüş* vet) alıkoymuş olur. Güç yetirme durumunda iki zulmün irtikabına gidile­mez. Allah (c.c.) hüküm verenlerin en üstünüdür.[192]

 

E- Helalin Haramla Karışması:

 

387- İbn-i Teymiyye helal-haram birbirine karışan malın hükmün­den de söz etmiştir: Bu konuda söz üç açıdandır: Birincisi: Sahibine he­lal olması açısından. Hiç şüphe yok ki, mal sahibinin helal-haram ayırma­sı mümkün olanları ayırması ve kendisine haram olanı değer sahibi belli ise sahibine ulaştırması vaciptir. Eğer sahibi belli değilse bu durumda ta-sadduk edilmesi gerekir. Çünkü durumu şüpheli veya haram olan malın hükmü kimden aldıysa ona ulaştırmak böyle bir imkan yoksa tasaddukta

bulunmaktır.

Birinci açı işte budur. İkinci açı İse misafirlikte böyle bir maldan ye­mek konusudur. İbn-i Teymiyye şöyle diyor: Eğer misafir bir kısmının ha­ram olduğundan emin olursa veyahut haram galebe çalacak şekilde şüp­he büyük olursa, o takdirde o maldan misafirin yemesi helal olmaz. Misa­fir olmak istediği kimsenin malı haram veya malında büyük bir şüphe olan kimse olması gerekir. Ve misafire bu durumda yemek caiz olmaz.

Eğer şüphe az ise bu takdirde İbn-i Teymiyye şöyle demektedir: «Eğer ye-meği terk durumunda sila-i rahmi koparmak veya aranın bozulması gibi mefsedet bulunursa o zaman icabet maslahatı bulunuyorsa ve İcabet du­rumunda da içinde şüphe bulunan bir şeyi yemek bulunursa bu durumda hangisi tercih edilecektir? Bu konuda görüş ayrılığı vardır.» [193] Bazı fa-kihler helal olur demişler bazıları da helal olmaz görüşünü ileri sürmüş­lerdir. İbn-i Teymiyye meseleyi bir tercihte bulunmaksızın terketmiştir. Bu konuda iş mübtela olan kişinin vicdanına ve takdirine bırakılmıştır. Çünkü maslahatlar ve mefsedetler karşı karşıya gelirse o zaman mesele mübtela olan kişinin diyanet ve takdirine bırakılır. Allah (c.c.) kendisini gözetmektedir ve O'na ne yerde ne gökte hiç bir şey gizli değildir.

Üçüncü yön malına haram karışanlarla muamelede bulunmak, riba ile muamele edenler ve yiyenler, borç ilişkisinde anaparaya faiz ekleyenler gibi kimselerle muamele. İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle diyor: Bunlarla muamelede bulunmak konusunda şüphe vardır. Ne kesin olarak haramdır denebilir, ne de kesinlikle helal oiduğu söylenebilir. Mesele şüphe ma­hallidir. Kendisine haram olandan verdiği sabit olmadıkça haram olduğu­na dair kesinlikle hükmedilemez. Nitekim helaldan verdiği sabit olmadık­ça da helal olduğuna kati bir şekilde hükmedilemez. O şöyle diyor: «Eğer helal kısmı galebe çalıyorsa —her ne kadar başkası ile muamelede bu^ lunmak daha evla ise de— o kişi ile muamelede bulunmanın haram oldu­ğuna hükmedilemez. Eğer haram galip ise bu durumda bir görüşe göre o kişi ile muamele helal olur, diğer bir görüşe göre ise helal olmaz.[194]

İbn-İ Teymiyye riba ile muamele de bulunan kişinin çoğunluk başka bir yoldan sabit olmadıkça galip malının helal olacağını takrir eder.

388- Bunlar İbn-i Teymiyye'nİn fetvalarından örneklerdir. Bunlar mevzu itibarı ile vaki olan olaylarla ilgili sorulardır. Verilen cevaplar ise her ne kadar bizim tercih ettiklerimiz külli kaziyyelere işaret etse de cüzi açıklama ile yetinmesede bunlar cüzi hükümler olup külli kaideler değildir. Bu fetvalar her nasıl olursa olsun Hanbeli mezhebi çerçevesi ile mukay­yet görüşler verilmektedir. O, her ne kadar Hanbeli mezhebi ile kendisi­ni kayıtlasa ve bu mezhebi öte aşmasa da mezhebde müctehid idi.

. İbn-i Teymiyye'nİn fıkıhda bu fetvalarından başka araştırmaları da var­dır. Bu araştırmalarda belli bir konuda mezhebler arası mukayeselere giriş­miştir. İmamların görüşlerini ve her imamın delillerini ortaya koymuştur; mevzuyu ilmi bir şekilde arzetmiştir, tahlil etmiş ve sonra her imamın kul­lanmış olduğu deNllerin ve kaidenin zikri ile meseleyi sona erdirmiştir. Şimdi de onun bu konudaki metodunu incelemeye geçelim.[195]

 

Mukayeseli Fıkhî  İncelemeleri

 

389- İbn-i Teymiyye derin görüşlü, fıkhı ufku geniş, kavrayışı güç­lü bir fakihtir. Dört mezhebin mantığını ve onların kıyaslarını en ince nok­talarına kadar bilir. O mukayese yaptığı zaman nazariyeleri ve her görü­şün üzerine bina edildiği esasları gayet temkinli ve sağlam bir şekilde ortaya koyar. Bu fıkhî kudretin ve mukayesedeki derinlik ve nüfuzun or­taya çıkması için, mukayeseli olarak incelemede bulunduğu meseleler­den üç mevzuyu seçecek ve bu konulardaki düşüncesini arz edeceğiz. Se­çeceğimiz, bu konular: 1— İslam'da savaş hakkındaki kaide 2— Akîdler-de ileri sürülen şartlar hakkındaki kaidesi 3— Vazu'i-ceva'ih (beklenmedik ha! nazariyesi) konusundaki kaide. Bu.akid mahallerinin tesliminden ev­vel helak olması ile ilgili kaidedir.[196]

 

Savaş Konusundaki  Kaide (İslam'da Savaş)

 

390- İbn-i Teymiyye bu konuda, savaşın meşruiyetinin aslı ve sa­vaşı gerektiren haller hakkında söz etmiş ve bu konu hakkında üzerine görüş bina edilen hususları ortaya koymuştur. Hz. Peygamber kendisi ve ashabı üzerine tecavüzde, düşmanlıkta bulunan kafirlerle savaşmış ve on-lan yurtlarından çıkarmıştır. Şimdi bu savaşlardaki sebep acaba nedir? Acaba onların kafir olmaları yüzünden mi yoksa düşmanlıkta, tecavüzde bulunmaları yüzünden mi yapılmıştı? Eğer sebep birincisi ise ortada bir shid bulunmadıkça bütün kafirlerle savaşmak helal olur. Eğer sebep İkin­cisi ise bu durumda ancak mütecavizkarlarla savaşmak helal olabilir ve bütün kafirlerle savaşmak caiz olmaz. Savaşın küfür vasfından olması halinde müslümanlarla diğer unsurlar arasındaki ilişkilerde asıl olan -ahid olmadıkça- harp halidir. Eğer savaş düşmanlık ve tecavüzden dolayı ise harbi tecviz eden bir durum olmadıkça ilişkilerde ası! olan barış hali ola­caktır. Sonra asıl olan barış hali ise buna göre daimî sulh anlaşması yap­mak sahih olacaktır. Zira bu anlaşmanın manası tecavüzde bulunmama­ya söz vermek demek olacaktır. Asıl olanın harp hali olması durumunda 'se ancak muvakkat olması halinde barış anlaşmaları akdedilebilir. Buna göre bu konuda birbiri üzerine bina edilen üç meseie vardır. Birincisi: Sa­vaşın küfürden mi yoksa düşmanlık ve tecavüzden dolayı mı olduğu. İkin­cisi: Müslümanlarla diğer unsurlar arasındaki ilişkilerde asıl olan harp haii mi yoksa barış hali mi olduğu, üçüncüsü devamlı barış antlaşmala­rının caiz olup olmaması konusu.

Bu üç meseleyi îbn-i Teymiyye incelemektedir. Bu konudaki kaide bi­rinci meseledeki düşünce üzerine kaim bulunmaktadır.

391- Birinci meseleye yani savaşın küfür vasfı sebebi ile mi yoksa düşmanlık ve tecavüzden dolayı mı olduğu konusunda İbn-i Teymiyye me­selede iki görüş olduğunu ortaya koyar: Birincisi: Malik, Ahmed b. Han-bel, Ebu Hanife ve daha başkaları gibi cumhurun kavlidir. Buna göre sa­vaş düşmanlık ve tecavüzden dolayıdır. Bu görüş savaş halinin ancak hü­cum pazisyonunda olsa bile savunma (müdafaa) içindir ve yine bu görü­şe göre ancak savaşa iştirak edenler yahut da savaşa girmeseler bile bu konudaki tecrübelerinden dolayı kendilerinden istifade edilen kimse­ler öldürülebilir; kadınlar öldürülemez. Ruhbanlar, kötürümler, savaşa iş­tirak etmeyen, savaşçılara tecrübesi ile yön vermeyen, onları teşvik et­meyen ihtiyarlar öldürülemez. Kısaca savaşa iştirak etmeyen, savaşa teş­vik etmeyen; savaş sırasında kendilerinden herhangi bir yolla istifade edilmeyen kimseler öldürülemez.

İkinci görüş: Kafirlerle savaşı gerektiren sebeb onların kafir olma­larıdır, yoksa onların düşmanlık ve tecavüzünde bulunmaları değildir. Bu imam Şafii'nin görüşüdür; Bu görüşe göre kafirlerden akıl baliğ olan her­kes öldürülür; ister savaşmaya kadir olsun ister olmasın, ister savaşa bilfiil iştirak etsin veya yardımcı olmasın hiçbir farkı yoktur.

İbn-i Teymiyye sahih olanın cumhurun görüşü olduğu kanaatindedir. Bu konuda Kur'an naslarmdan, Hz. Peygamberin savaş konusundaki sün­netinden deliller getirir.

Merhum şöyle der: «Cumhurun kavli, kitap, sünnet ve kıyasın dela­let ettiği görüştür.»[197]

392- İbn-i Teymiyye Kur'an'dan şu delilleri getirir: Allah (c.c.) şöy­le buyurmaktadır: «Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı git­meyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları bulduğunuz yerde öl­dürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haramın yanında onlar savaşmadık-ça siz de onlarla savaşmayın, sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İnkar edenlerin cezası böyledir. Vazgeçerlerse onları bağışlayın. Şüphesiz Allah bağışlar ve merhamet eder. Fitne kalmayıp, yalnız Allahın dini kalıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın, Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. Hürmetli ay hürmetli aya mukabildir; hür­metler karşılıklıdır. O halde size tecavüz edene, sîze tecavüz ettikleri gibi tecavüz edin. Allah'tan sakının ve Allah'ın sakınanlarla birlikte oldu­ğunu bilin.» (Bakara; 190-194). Bu âyet savaşın düşmanlık ve tecavüzü bertaraf etmek için meşru olduğuna çeşitli yönlerden delalet eder: Birin­cisi: Allah Teala «sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın» buyurmak­tadır. Müslümanların savaşmalarının mubah olması başkalarının kendile­ri ile savaşmalarına mebnidir. Dolayısı ile İllet onların savaşmasıdır. İkin­cisi: Allah Teala'nin bu âyetlerdeki; mealinde «aşırı gitmeyin, tecavüzde bulunmayın» buyuruğudur. Bu buyruk bizimle savaşmayanlarla savaşma­nın veya savaşmak durumunda olmayan kimseleri öldürmenin yasaklan­mış bir tecavüz (udvan) olduğuna delalet eder. Üçüncüsü: «Fitne kalma­yıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalıncaya kadar onlarla savaşın» emridir. Bu âyet savaşın nedenine ve niyetine delalet etmektedir: Neden fitne çı­karmak sureti ile düşmanlık ve tecavüzde bulunmak olmakta, savaşa ni­hayet vermek de fitnenin ortadan kalkması ile olmaktadır.

Bu âyetler nassı ve manası ile, onlar tarafından olan savaşçılar mü-tecavizkar, bizim tarafımızdan olan savaşçıları da tecavüzü bertaraf eden kimseler olarak tavsif etmek sureti ile savaşın illetine (nedenine) işaret etmektedir ki bu düşmanlık ve tecavüzün defedilmesi olmaktadır. Yine âyet savaşın gayesini de ortaya koymaktadır; o da fitnenin önlenmesi ol­maktadır.

Ancak İbn-i Teymiyye'nin bu istidlaline karşı bu âyetlerin mensuh ol­duğuna dair bir itiraz vakidir. Çünkü bu âyetler savaştan gayenin sadece düşmanlık ve tecavüzün defnedilmesi olmadığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden İbn-i Teymiyye nesh iddiasında bulunan kavilleri serdeder ve bun­ları birer birer münakaşa eder. Sonunda da bu âyetlerin mensuh olduğu­nu söyleyenlerin görüşlerinin zayıf bir görüş olduğunu söyler. Merhum şöyle der:

«Nesih iddiası delile muhtaçtır. Kur'an'da bu âyetle tenakuz teşkil eden bir-şey yoktur. Aksine muvafakat eden âyetler vardır. Peki nâsih nerdedir?» [198]

Tecavüzde bulunmaktan neyheden bir hükmün nasıl neshedilebilece-ğini garip bulan İbn-i Teymiyye «Tecavüzde bulunmak zulmün ta kendisi­dir. Allah ise asla zulmü mubah kılmaz» demektedir.

İbn-i Teymiyye savaşın düşmanlık ve tecavüzü önlemek İçin meşru kı­lındığına yine Kur'an'dan Allah Teala'nın su kavli ile de İstidlalde bulunmuştur: «Dinde zorlama yoktur. Arîîk hak ile batıl iyice ayrılmıştır.» (Ba­kara; 256) Bu âm(gene! kapsamlı) bir nassdir. Eğer savaş küfür vasfından dolayı olsaydı bu durumda İslama girme için zorlama söz konusu olacak­tı. Merhum şöyle demektedir: «Biz hiç kimseyi İslama girmek için zorla­mayız. Eğer kafir müslüman olmadıkça öldürülecek olursa bu durum dîn üzerinde en büyük zorlama olur.»

Ancak İbn-İ Teymiyye, «Dinde zorlama yoktur...» âyetinin bazı alim-lerce mensuh telakki edildiğini görmüş ve önlerin bu görüşlerini sert bir şekilde reddetmiştir. Şöyle demektedir: «Selefin çoğunluğu bu âyetin tah­sis ne de nesh edilmiş olduğuna kaildir. Aksine onlar «Biz hiçbir kimseyi Islama zorlamayız, ancak bizimle harbedenlerle savaşırız. Harp sırasında eğer müslüman olursa kanını ve malını korumuş olur. Eğer savaşabilecek kimselerden değilse biz onu öldürmeyiz. Müslüman olması için de zorla­mayız.» [199]demişlerdir.

393- Merhum İbn-i Teymiyye sünnetten de deliller sevketmekte-dir. Hz. Peygamber (a.s.) gazvelerinden birinde öldürülmüş bir kadına rast­lamıştı. «Bu kadın savaşan biri değildi.» buyurmuştur. Bundan anlaşılmak­tadır ki kadının ölüdürülmesinin haram kılınmasının illeti onun savaşa iş­tirak etmiş olmamasıdır. Buna göre bizim onlarla savaşmamızın sebebi onların bizimle savaşa girişmiş olmalarıdır.

Ve yine Hz. Peygamber (S.A.V.) sürekli ordusuna; savaşa iştirak eden­lerden başka kimseyi öldürmemelerini tavsiye ediyor ve şöyle buyuru-yordu: «Allahın ismi ile yola çıkınız Allah ve Rasûlünün şeriatı üzere olu­nuz. İhtiyarları, çocukları, kadınları öldürmeyiniz, ganimet malları konu­sunda hıyanet etmeyinîz ve iyilikte bulununuz. Allah iyilik yapanları se­ver.»

Yine Hz. Peygamber ve beraberindeki müminler müşriklerden erkek ve kadınları esir alıyorlar vs fakat onları islamı kabul etmeye zorlami-yorlardı. Hatta Hz. Peygamber (S.A.V.) Sumame b. Esâl'ı müşrik iken esir etmiş, sonra ona ihsanda bulunmuştu. Kendiliğinden İslamı kabul edince­ye dek de onu İslama zorlamamıştı. Yine Hz. Peygamber (S.A.V.) bazı Be-% esirlerine de iyilik ve ihsanda bulunmuştu.

Merhum İbn-i Teymiyye şöyle der: «Peygamberin tutumu (sireti) ka­firlerden kendisi ile mütarekede bulunan herkesle savaşmaması şeklinde idi. Bu siyer, hadis, tefsir, fıkıh ve megazi kitaplarının ortaya koyduğu bîr husustur ve Hz. Peygamberin tutumu ile ilgili tevatür derecesine ulaşan bir durumdur. O hiçbir kimseye karşı ilk önce kendisi savaşı başlatmamış­tır.[200]

 

Müslümanların Diğerleri İle Olan İlişkileri

 

394- İbn-i Teymiyye cumhurun görüşünü ve delillerini serdetme neticesinde müslümanlarm diğer unsurlara karşı yaptıkları savaşın ancak kafirlerin müslümanlar üzerine tecavüzleri sebebi ile olduğu, sadece dini ayrılıktan dolayı olmadığı hükmüne ulaşmıştır.

Şüphesiz bu görüş üzerine bina edilecek şey müslümanlarm diğer unsurlarla olan ilişkilerinde asıl olan hususun harp hali değil de barış hali olduğu şeklindeki hükümdür. Onlar düşmanlık ve tecavüzde bulun­dular mı ilişki harp şekline dönüşür. Çünkü bu savaş konusunda illetin düşmanlık ve tecavüz olduğuna itibarın zarurî neticesidir. Eğer tecavüz olmazsa o zaman da ilişki barış ilişkisi olacaktır. Ancak İbn-i Teymiyye bu meseleye başlıbaşina müstakil bir fasıl ayırmamıştır. Bu neticeye de­lalet eden hususlar sözlerinin arasında dercedilmiş bulunmaktadır. Bu tabi birinci konu hakkındaki sözünün tabii neticesinden başka sözlerdir. Şu sözü bu meyandadır: «Bu cumhurun benimsemiş olduğu asıl ile ilgi­li babdır. Bu asıl savaşın kafirlerin savaşması yüzünden olduğu şeklinde­ki hükümdür. Onlar düşmanlık ve tecavüzde bulundular mı ilişki harp şek­line dönüşür. Çünkü bu savaş konusunda illetin düşmanlık ve tecavüz ol­duğuna itibarın zarurî neticesidir. Eğer tecavüz olmazsa o zaman da iliş­ki barış ilişkisi olacaktır. Ancak İbn-i Teymiyye bu meseleye başlıbaşma müstakil bir fasıl ayırmamıştır. Bu neticeye delalet eden hususlar sözle­rinin arasında dercedilmiş bulunmaktadır. Bu tabi birinci konu hakkında­ki sözünün tabii neticesinden başka sözlerdir. Şu sözü bu meyandadır: «Bu cumhurun benimsemiş olduğu asıl ile ilgili babdır. Bu ası! savaşın kafirlerin savaşması yüzünden olduğu şeklindedir. Sulh yapan ve savaş­mayan hiçbir kimse ile savaşılmaz. İster ehli kitab olsun ister müşrik, farketmez.»[201]

Sonra İbn-i Teymiyye Hz. Peygamberin müşriklerle ancak müdafa amacı ile savaştığını zikreder. Çünkü müşrikler Hz. Peygamberi yurdun­dan çıkarmışlar ve onunla savaşmışlardır. Hz. Peygamber Hristiyanlara karşı da düşmanlık ve tecavüzü ilk başlatan kişi olmamıştır, aksine onla­rın gönderdiği elçilere tecavüzde bulunmaları yüzünden onlarla savaşmış­tır. «Risaletu'i-kıtaUde şu ifadelere yer verir:

«Hz. Peygamber Hudeybiye sulhunden sonra İslama davet etmek üzere bü­tün meliklere elçiler gönderinceye kadar hristiyanl ardan hiçbiri ile mukateleye girişmemiştir. Kayser'e Kisra'ya Mukavkis'a Necasi'ye Doğu Arabistan ve Suri­ye bölgesinde bulunan Arap meliklerine elçiler göndermiştir. Hristiyanlardan ve diğerlerinden îslâraa  girenler girmişti. Suriyedeki    hristİyanlar kalkmış ve  îslama giren bazı kimseleri öldürmüşlerdi. Böylece müslümanlaıa karşı ilk teca­vüzde bulunan hristiyanlar olmuştur. Kendilerinden müslüman olanları taşkınlık ve zulümle öldürmüşlerdi. Hristiyanlar müslümanları öldürmeye başlayınca Hz. Peygamber onlara karşı bir seriyye göndermişti ki bu seriyye'ye ilk önce Zeyd b. Harise komuta etmiş, sonra Cafer sonra da Abdullah b. Revaha komutayı üstlenmişti. Bu Suriye topraklarında Mute'de Müslümanların hristîyanlara karşı giriştikleri ilk savaştı. Hz. Peygamberin ashabı üzerine pek çok sayıda hristiyan çullanmış ve komutanlar üstüste şehid edilmişti. Sonunda da sancağı Halid b. Velid almıştı.»[202]

Böylece îbn-i Teymiyye'ye göre m üs I uman I arla gayri müslim unsur­lar arasındaki ilişkilerde asıl olan hususun savaşa kalkışmak sureti ile tecavüzde bulunmadıkça barış hali olduğu neticesine ulaşıyoruz. İslam zuhur ettiğinden beri melikler İslama düşman nazarı ile bakıyorlardı. Çün­kü İslam milletleri hürriyete kavuşturuyor, hürriyetleri koruyor, eşitlik prensibini ortaya koyuyordu. Bu yüzden melikler hep birden İslama cep­he almışlar ve tek yaydan oka tutmuşlardı. İslamla savaşıyorlardı. İslam da onlarla savaştı. Saltanatları altındaki ülkeleri daru'l-harp ilan etti. Bu itibar bunlarla İslam arasındki ilişkilerde ahit olmadıkça asıl olan husu­sun harp hali olmasından değil aksine onların düşmanlık ve tecavüzde bulunmaları yüzündendi. Zira onlar barışçı değil savaşçı idiler.[203]

 

Antlaşmaların Hükümleri

 

395- İlişkilerde asıl olan barış olduğuna göre daimi veya kayıtsız bir antlaşmanın akdedilmesi caizdir. Bu savaşın küfür yüzünden değil de düşmanlık yüzünden meşru olduğuna, tecavüzde bulunmayanlarla savaş yapılmayacağı kanaatinde olan cumhurun ortaya koyduğu görüştür.

İbn-i Teymiyye, belirli bir süre ile muvakkat olarak akdedilen muahe­delerin bütün müslümanların ittifakı ile caiz olduğunu belirtir. Zira Hz. Peygamber böyle muahadele bulunmuştur. Kayıtsız yapılan veya daimi ol­mak üzere yapılan muahedelelere gelince fukahadan çoğunluğuna göre böy­le bir antlaşmanın yapılması caizdir ve devlet başkanının bu konuda müs-lümanların maslahatı neyi gerektiriyorsa onu yapma yetkisi mevcuttur. Eğer maslahatı belli bir süre ile kayıtlamada görürse süreli bir anlaşma yapar, yok maslahatları süresiz olan muahade de ise onu yapar.

Antlaşmalar Ebu Hanife dışında cumhura göre bağlayıcıdır. Ancak bunlar (belli bir süre ile kayıtlı olmayan) mutlak ahitlerin bağlayıcı (lazım) akitlerden olmadığını, «Eğer bir topluluğun antlaşmaya hıyanet etmesin­den korkarsan, sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde dav­ran» (Enfal; 58) âyetinin hükmü gereğince ancak düşmanlık ve tecavüzün bulunması veya zannedilmesi durumu hariç savaşma halinin olmayacağı­nı ortaya koymuşlardır. Bağlayıcı olan akitler -ki bunlar geçici olan ahit-lerdir- bunlara vefa göstermek vaciptir. Berae (Tevbe) süresindeki, savaş durumundan muahade yapanları, istisna eden âyetin söz konusu ettiği muahadeler bu tür muvakkat olan muahadelerdir. Allah Teala bu âyette «Mescidi Haram'in yanında andlaştıklarımzin muahadeleri hariç. Onlar size doğru davrandıkça siz de onlara doğru davranın.» buyurmuştur. (Tev­be; 7)

Bu İbn-i Teymiyye'nin ahid konusundaki görüşüdür. Bence doğrusu her iki nevi ile de ahitlere vefa göstermek vaciptir. Hıyanet olmadıkça veya ortada şüpheyi doğuracak bazı emare ve işaretlerin bulunması du­rumunda hıyanet korkusu bulunmadıkça ahitlerin bozulması sahih değil­dir. Buna göre Enfal süresindeki «Eğer bir topluluğun hıyanet etmesinden korkarsanız...» (Enfal; 58) âyeti, «Onlar size doğru davrandıkça siz de onlara doğru davranın» (Tevbe; 7) âyeti ile tearuz halinde değildir. Belki bunlar birbirlerini tamamlamakta birincisi hıyanet anındaki hükmü beyan etmekte, ikincisi de ahde vefa gösterme hükmünü zikretmektedir.

İslam, İsteyen kimse ile birlikte mutlak barış .haline davette bulun­muştur. Bu yüzden Allah (C.C.) «Eğer barışa yanaşırlarsa sende yanaş ve Allah'a güven.» (Enfal; 61) buyurmuştur.

396- İbn-i Teymiyye bu meselede fukahanin görüşleri içerisine arif, anlayışlı ve ıttıla sahibi, savaş için değil aksine barış için gelmiş olan İslamm hoşgörüsünü anlamış bir kişinin dalışı gibi dalmıştır. Onun ge­tirdiği barış yüce bir barış olup silahı elden çekip alan ve tecavüzü önle­yen bir barıştır. İslam herhangi bir kimseye tecavüz demek değildir. An­cak o kendisine barışçı bir şekilde yaklaşmadikça ve tecavüzden kaçma-dıkça düşmanlarına müsamaha etmez. Bu yüzdendir ki İbn-i Teymiyye Hristiyan Kıbrıs Melikine yazmış olduğu bir risalede şöyle demektedir:

«Biz herkes için hayrı seven bir kavmiz. Allah'ın sizin için dünya ve ahiret hayrını bir araya getirmesini severiz. Allah katında olan en büyük şey halka na­sihatte bulunmaktır... Bütün hristiyanlar bilirler ki ben esirlerin serbest bıra­kılması için Kazan Han'la konuştuğum zaman, o müslüman esirleri serbest bı­raktı ve bana «Ancak Kudüs'ten aldığımız hristiyan esirler bizde kalacaktır, on­lar serbest bırakılmayacaktır» dedi. Ben ona «Hayır beraberinde bulunan ve bi­zim zimmetimiz altında yaşayan bütün yahudi ve hristiyanları bırakacaksın. Biz onları ihmal edemeyiz ve gerek müslüman ve gerekse zimmî hiçbir esiri bıraka-mayız.» dedim ve Hristiyanlardan Allah'ın dilediği kadarını esaretten kurtardık. tşte  bu bizim yaptığımız ve ihsammızdır. Mükâfat Allah katindadır,[204]

 

Akitler Ve  Şartları

 

397- Bu konu fikıhçılann üzerinde söz ettiği genel akit teorilerin­den bir bölümü oluşturur. Akitfeşme hürriyetine hastır ve bununla insan­lara diledikleri ve tek bir kayıttan başka hiçbir kayıt tanımadan ileri sür­dükleri şartlarla akit yapabilme hürriyetinin verilmesi kasdedilir. Buna gö­re ileri sürülecek şartlarda uyulması gereken tek kayıt, akitleri sârice ya­saklanmış ve haram kılınmış şeyleri içermesidir. Mesela akdin İslam şe­riatının yasaklamış olduğu şeylerden faiz ve benzeri bir unsuru içermesi gibi. Akitler veya belirlenen şartlar haram bir unsuru İçermediği sürece bunlara riayet edilmesi gereklidir. Akdi yapan kişi söz verdiği şeyi yerine getirmek zorundadır. Eğer akitler sarinin haram kılmış olduğu bir hususu ihtiva ederse o zaman akit fasittir veya en azından o akitlerin İçermekte olduğu haram olan kısma ait şartların yerine getirilmesi gerekli değüdir.

Bu manada akitleşme hürriyeti fukaha arasında üzerinde ittifak edilen bir husus değildir. Aksine bir ihtilaf konusudur. Alimlerin çoğunluğu tam bir serbesti şeklinde bu hürriyeti tanımamaktadırlar. Diğer bir kısmı ise böyle bir serbestiyi getirmekte ve yasaklayıcı bir nas bulunmadıkça bu kapıyı  açmaktadırlar.

Bu konudaki ihtilaf alimler arasındaki akitlerin neticelerini Şariin ame­linden sayma konusundaki aşırılık veya gevşeklik göstermedeki ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Aşırılık gösterenler ve akitlerin neticelerini Şariin amelinden sayanlara göre akit ve şartlarda asıl olan husus, mubah kılın­dığına dair delil bulunmadıkça men yani meşru olmayışıdır. Eğer mubah kılınmış ise o zaman o akit veya şarta riayet vacip olur. Bu konuda aşı­rılık yapmayıp gevşeklik gösterenler akitlerin iradelerine ve onların ihti­yaçlarına; iltizamı ve akdin getirdiği sorumluluğu yerine getirme husu­sundaki rızayı etkin bir unsur kılarak Sarice verilen umumî İzin gereği akitlerin neticeleri hususunda büyük bir yetki tanıyan kimseler ise akit­lerde asıl olan hususun -menine ve haram kılındığına dair bir delil bu­lunmadıkça- ibaha olduğu (mübahlik) ve akdi icra eden kişinin akitle ye­rine getirmesinin vacip olduğu neticesine varmışlardır.

Birinci görüşe göre, Sariden riayet edilmesinin vacip olduğuna dair delil bulunan akit ve şartlarla kayıtlı olur, bunların dışına çıkamayız. Nas-dan veya kıyastan hakkında delil bulunmayan her akit ve şart memnun­dur ve yerine getirilmesi gerekmez. Çünkü iltizam ancak ve ancak Sarin ilzamı ile veya İltizam edilmesine cevaz verilmesi ile olabilir.

İkinci görüşe göre ise insanlar akitlerden dilediklerini akdetmede, ileri sürmekte menfaatlerini gördükleri şartlan koşmada tamamen serbest­tirler.  İltizam ettikleri  şeyleri  koştukları veya  karşı  tarafın ileri  sürdüğü şartları yerine getirmeleri vaciptir. Ama bu şartın menine dair bir delil bulunursa o zaman gereğini yerine getirmek gerekmez.

398- İbn-i Teymiyye bu kaidenin izahına temas etmiş, mukayese­li bir incelemeye tabi tutmuş ve bu konudaki görüşleri zikretmiştir. Şöy­le 6er.

«üçüncü kabile akitler ve akitlerde ileri sürülen şartlar, bunlardan helâl ve­ya haram olanlar sahih veya fasid olanlar hakkındadır. Bu babın meseleleri ger­çekten çoktur.  Zabtı mümkün olanlar iki görüş şeklindedir: Birincisi:  Akitlerde ve akitlerde ileri sürülen şartlarda asıl olan, mübahlığma dair seri bir delil bu­lunmadıkça haramlıktır  (hazr). Bu görüş zahirilerin görüşüdür. Ebu Hanife'nin icühad! ar in dan bir çoğu bu  görüş   üzerine bina edilir. Yine   Şafii'nin, Malik ve Ahmed b. Hanbel'in   tabilerinden bir grubun   ictihadları da bu esasa mebnidir. Ahmed îbn Hanbel'in tabilerinden bir kısmının şartların fasit olduğuna dair ak-din muktezasına muhalif olması şekli ile talilde   bulundukları   olmuş ve akdin muktczasma muhalif olan  şeylerin batıl olduğunu  söylemişlerdir.     Zahiriler ise, caiz olduğu bir nas İle sabit olmadıkça hiçbir akdi veya şartı sahih görmemek­tedirler. Eğer cevazı sabit olmamışsa onu iptal etmişler ve bunu umumî bir kai­de olarak ortava koymuşlardır. Ne var ki bunlardan, bir çoğunda başkalarının kendilerine tepki ile (inkâr) karşılık verdikleri görüşlere ulaşmışlardır.  Ebu Ha-nîfe'ye gelince onun benimsediği prensipler ise akitlerde şart koşulan ve akdin mutlak muktezasına muhalif     düşen herhangi bir  şartın  sahih   olmamasını  ge­rektirir. O ancak feshi kabil olan akitlerde ileri sürülen şartların sahih olabile­ceğini kabul eder. Bu yüzden âkidin bey akdinde muhayyerlik şartı ileri sürme yetkisi vardır ve bu, bir mal mukabilinde satılan malın tesliminin tehiri duru­munda caiz değildir. Bunun içindir ki kiraya verilmiş bir malın satımını men et­miştir. Yine bir kişi bir ağaç satm alsa ve üzerinde satıcıya ait meyve bulunsa müşterinin, bayiden bunların izalesini isteme hakkı bulunmaktadır... îmam Şa­fiî akdin muktezasına muhalif olan her şartm batıl olduğu konusunda Ebû Ha-nife've muvafakat eder. Ve üç günden fazla hıyar-ı şarta cevaz vermez mebinin menfaatinin istisna edilmesini de caiz görmez.[205]

399- Naklettiğimiz bu ifadeden !bn-i Teymiyye'nin ulemanın kavil­lerini büyük bir dikkat içinde şerh ettiğini görüyorsunuz. Bunlar, Sarice kararlaştırılan akitlerin neticeleri ve ileri sürülen şartları konusunda akit­te tarafların iradesini takyid (kayıtlama! taraftarı olan alimlerdir. İbn-i Teymiyye bunların takyid konusundaki mertebelerini zikretmiştir. Bunlar­dan Zahiriler, akitlerin iradesini takyidde en şiddetli olanlardır. Zira bun­lar Sariden bir nas olmadıkça ne bir şarta riayet gerekeceğini ne de bir akdin bağlayıcı olacağını kabul etmezler ve tarafların anlaşmasından ev­velki hal ne ise o halin tstishabıni icra ederler. (Devam ettiğini ileri sü­rerler). İbn-İ Teymiyye onların bu tutumlarının kendilerini bazı tepkileri üzerlerine çekme durumuna götürdüğünü görmüştür.

Sonra Ebu Hanife'nin mezhebini açıklamıştır. Bu Zahiri mezhebinden nisbeten daha kolaylaştırıcıdır. Zira Ebu Hanife «delil» in manasını ge­nişletmekte, kapsamına kıyası, istihsanı ve örfü de sokmaktadır. Bu ko­nuda Ebu Hanife'ye İmam Şafiî de yaklaşmaktadır. Ama İmam Ahmed b. Hanbel ve ivlalik'e gelince en çok kolaylaştıranlar bunlar olmaktadır. Bun­ların bazı tabileri deli! bulunmadıkça bu konuda asıl olan hususun men (yasakhk) olduğunu kabul ederken diğer bir kısmı da menine dair deül bulundurmadıkça şart koşma konusunda asıl olan hususun ibaha (mü-bahlık) olduğunu ileri sürmüşlerdir.

İbn-î Teymiyye her imamın görüşlerini güzel bir şekilde açıklar ve onun ksbul ettiği genel kaideyi [asıl) ortaya kor, sonra bu genel kaideden olan istisnaları, istisnanın üzerinde kaim olduğu esasları ve bu istisnanın dayanağının kitap, sünnet ve rey olduğunu açıklar.

400- İbn-i Teymiyye bu dikkatli tafsilden sonra İkinci görüşü yani «Menine dair delil bulunmadıkça akitlerde ve ileri sürülen şartlarda asıl olan hususun  îbaha  olduğu»  şeklindeki  görüşü  ve  bu  görüşe  kail olan kimselerin mezheblerini beyan eder ve şöyle der:

«îkinci görüş akitlerde ve şartlarda asıl olan hususun cevaz sihhat olduğu şeklindedir. Hiçbir akit veya ileri sürülen şart haramlığına ve iptaline delalet eden bir delil veya kıyas bulunmadıkça haram ve batıl olmaz. İmam Ahmed b. Hanbel'in hükümlerinin çoğu bu görüş Üzere caridir, imam Malik bu konuda Ah­med b. Hanbel'e yakındır. Ancak îmam Ahmed şartları tashih açısından daha öndedir. Dört imam içerisinde bu hususta ondan daha ileride bir kimse yoktur. Ahmed b. Hanbel'in sahih olarak kabul ettiği akitler ve şartların tamamında nakli delillerden (eser) veya kıyastan hususi bir delile tenbih vardır. Ahmed b. Hanbel gerek Peygamberden ve gerekse sahabeden diğer imamların elde edeme­dikleri akitler ve şartlarla ilgili pek çok haber elde etmiştir. Bu haberlerin gere­ği ile ve bunlara kıyas yoluyla hükümlerde bulunmuştur. Başkalarının itimad ettikleri bir nas varsa onu zayıf bulmuş veya delaletini zayıf bulmuştur. Yine is-tinad ettikleri bir  kıyas  varsa onu da zayıf bulmuştur.»

401— Bu ifadelerden görüyoruz  ki İbn-i Teymiyye  İmam Ahmed'in mezhebini izah etmekte ve onun dört imam içerisinde şartları tashih açı­sından en ileride olduğunu ve onu takiben İmam IVlalik'in geldiğini, İmam Ahmed'in  tashihde   bulunduğu   şartlarla  ilgili sahabe  kavillerinden  veya hadisi şeriflerden veya kıyastan hususi bir delil getirdiğini, ancak hakkın­da bir nas bulunmayan veya hakkında yasakhğına dair hususi bir delil sa­bit olmayan, akit veya şartların batıl olacağını kabul etmediğini ifade eder. Çünkü sünnete ıttıla sayesinde büyük bir kısmı üzerine delalet eden de­lile sahip olmuştur ve selefin tashih etmekte olduğu bu büyük çoğunlu­ğu  teşkil  eden  şartlar onda,  onların  hakkında  butlanına delalet edecek bir delil bulunmadıkça  her şartı tashih ettikleri kanaatini doğurmuştur.

İbn-i Teymiyye İmam Ahmed'in akitlerde ileri sürülen şartlardan sahih bulduğu ve rivayetinin lüzumuna inandığı çok sayıda örnekleri serde-der:  Bir kısmını aşağıya alıyoruz:

1. Nikah akdinde, belli bir müddet  içerisinde  eşlerden birine şart koşulan ve nikah feshetme yetkisi veren muhayyerlik şartına icazet ver-

mesi

2. Nikah akdinde ileri sürülen her şart -eğer şart Sarice yasaklan­mayan sahih bir amaca matufsa- sahihtir. Kadının kocasına üzerine ev­lenmemesini veya memleketinden gurbete götürmemesini şart koşması gibi. Sahihaynda rivayet edildiği gibi Hz. Peygamberin «Şartlardan rivayet edilmeye en layık olanı, kendisi ile cinsel ilişkileri helal edindiğiniz kim­senin şartlarıdır.» buyurması bunu ifade etmektedir.

3. Cabir hadisine ittibaen, satıcının satanın menfaatini belli bir sü­re için kendisine şart koşması caizdir. Hz. Cabir devesini Hz. Peygambere sattığı zaman Medine'ye kadar binmesini şart koşmuştu. Aynı durum kö­le azad eden kişi için de söz konusudur ve azad eden kişinin azattan son­ra belli bir süre kölenin menfaatini kendisi veya bir başkası için istisna etmesi hakkı vardır. Çünkü İmam Ahmed bu konuda Ümmu Seleme'nin bir köleyi azat ettiğinde ona, Hz. Peygamber yaşadığı sürece ona hizmet­te bulunmasını  şart koştuğunu  rivayet etmiştir.

4. Satıcının, müşterinin malı satması durumunda kendisinin onu tek­rar almaya daha çok hak sahibi olmasını şart koşmasının caiz olması da bu kabildendir. Buna göre kişi bir cariye satar ve müşteriye eğer satmak isterse kendisinden aldığı fiata tekrar kendisinin almasını şart koşarsa bu şarta rivayet etmek vacip olur. Hatta bu konuda malın menfaatini içe­ren şartlar bile ileri sürmek caizdir. Mesela bir cariye satması ve satar­ken hizmet için değil de sadece teserride (odalık için) bulunması şartı­nı ileri sürmesi gibi, Bu gibi şartlar sahihtir ve bağlayıcıdır.

5. Satıcının bir aynı satması ve müşteriye vakfetmesini şart koşma­sı, köle satması ve alana azat etmesi şartını ileri sürmesi caizdir. Eğer böyle bir şart ileri sürerse bu şart sahihtir. Şu rivayet bu meyandadır: Hz. Osman Suheyb'den bir ev satın  aldığı  zaman, Suheyb ona  kendisinden sonra bu evi  kendisine (Suheyb) ve  zürriyetine vakfetmesini   şart  koş­muş ve bu şarta icazet verilmiştir. Böylece îbn-i Teymiyye müşterinin me-biden intifamı  kısıtlayan veya onunla ilgili tasarruflarını sınırlayan şart­lardan pek çoğunun sıhhatine delalet eden rivayetlerde bulunmuştur. İbn-i Teymiyye bu nevi şartlar hakkında şöyle demektedir: «Bunların  çıkış   noktası  şudur.   Mülkiyetten  çeşitli  tasarruf   şekilleriyle   isti­fade edilir.  Nasıl ki icma  ile  mebiinin bir  kısmına    satıştan istisna     etmek  ve imam Ahmed ve başkalarınca yine mebinin bazı menfaatlerini istisna etmek caiz ise o (îbn Hanbel) bazı tasarrufların istisnasını da tecviz etmiştir. Bu şart, mutlak surette akdin muktezasına ters düşer diyen kişi eğer birinciyi (asli muk-tezayı) kasdediyorsa her şart aynı şekildedir. Yok ikinciyi (yani tebean geleni) kasdediyorsa o zaman da bu iddiasında kendisine katılmamaz. Çünkü mahzur olan ancak akitten gözetilen maksada münafi olan şartlardır. Meselâ talak şar­tı ile nikâh akdetmek, feshetme şartını ileri sürerek akit yapmak gibi. Ama akitle kasdolunabilen ve akitten gözetilen maksada da münafi olmayan bir şart ileri sürerse bu takdirde şarla riayet gerekir.>>[206]

Bu ifadelerden görüyoruz ki İbn-i Teymiyye'ye göre müşterinin veya mevhubun leh (hibe edilen kişi) gibi müşteriye benzer pozisyonda olan kimsenin tasarruflarını kayıtlayan her türlü şart sahihtir. Çünkü bu me-bînin bazı menfaatlerinin satıcı lehine istisna edilmesine benzer. Mebi-nin bazı menfaatlerinin istisnası ise mebinin bir kısmının istisnasına ben­zer ki bu sonuncusu icma ile caizdir. Dolayısı ile ona benzeyenin de caiz olması gerekir. Akdin muktezasına muhalif olan şart, akitten gözetilen maksadın bir kısmını belirleyen şart değil, aksine akitten gözetilen mak­sada tamamen ters düşen şarttır.

402- îbn-i Teymiyye: ikinci görüşü yani akit hürriyetini getiren gö­rüşü tercih eder. Hatta o şöyle der: Bu görüş kitab, sünnet, icma, ve istishabla birlikte kıyasın delaleti ile sahih olan görüştür. [207]Sonra bunun için dört neviden deliller gösterir.

A- Kitaptan gösterdiği deliller akitlere vefa gösterilmesinin vacib olduğunu ifade için varid olan âyetlerdir. Akit denilebilmesi mümkin olan her şeye vefa gösterilmesi şu gibi Kur'ân âyetlerinin muktezasmca vacip­tir: «Ey iman edenler. Akidleri yerine getirin.» [Maide, 1]; «... Allahin ah­dini yerine getirin..» (Enam, 152); «Ahdi yerine getiriniz. Doğrusu verilen ahidde sorumluluk vardır.» (İsra: 34). Böylece akitte bulunan her şart bir ahit ve iltizamdır, vefa gösterilmesi vaciptir. Vefa gösterilmesini vacip görmeyenler Kur'an-i Kerim'in nassına muhalefet etmiş olmaktadır.

B- İstidlal ettiği hadîslere gelince bunlar gadretmekten [ahde vefa göstermemekten) men sadedinde varid olan sahih hadislerdir. Mesela: «Dört haslet vardır ki bunlar kimde bulunursa o halis münafık olur. Kim­de de bunlardan biri bulunurca o hasleti terketmedikçe onda nifaktan bir alamet bulunmuş olur: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiğinde va­dinde durmaz, ahdettiği zarr.an gadreder, münakaşa ettiği zsman kötü söy­ler», «Kıyamet gününde her gcdreden kişi için bir bayrak dikilir ve o bay­rakla onun gadrinin Ölçüsü bilinir.» hadisleri gibi pek çok hadis gadrin zemmi ve ona verilecek ceza hakkında varid olmuştur. Şart koşan, ssnra da koştuğu şarta riayet etmeyip bozan herkes gadretmiştir. Eğer akitlerde asıl olan husus -Sarice mubah kılındığına dair bir delil olmadıkça- hazr (haramlık) olsaydı, o takdirde mutlak olarak ahde vefa ile emredilmesi, nakzedilmesinin ve gadrediimesinin kayıt getirilmeden zemmedilmesî ca­iz olmazdı.

Bundan da ötesi hadisler, kişinin kendi aleyhinde ileri sürdüğü her türlü şarta vefa göstermesinin lüzumunu tasrih etmektedir. Hz. Peygam­ber bu hususta: «Sulh müslünr.anlar arasında caizdir. Ancak bir haramı helal kılan veya bir helali haram kılan sulh hariç. Müslümanlar, helali ha­ram kılan, haramı da helal kılan bir cart olmadıkça ileri sürdükleri şartla­ra uyarlar.» buyurmuştur. İbn Ömer de (r.a.) Hz. Peygamberden «Hakka muvafakat ettiği sürece müslümanlar şarîEarı üzerindedir» hadisini rivayet

etmiştir.

Aslında şart ileri sürme (iştirat) ulemanın icmaı ile helaldir. Mubah (helal) olan  birşey,     eğer kişi tarafından  başkası  lehine  kendi  üzerine vacip kılınırsa, başkasının hakkı taalluk edeceğinden vacip olur.    Nikah, icare bey v.b. Bunlar aslında mubahtır. Şahıs bunları kendi üzerine vacip kılarsa, buniara başkasının hakkı  taalluk etmiş olur. Şartlar da  haddiza­tında yasak olan bir şey değilse aynıdır, kişi böyle bir şartı nefsi üzerine iltizam yolu ile vacip kılarsa, bu iltizama başkasının hakkı taalluk etmiş olacağından şartın yerine getirilmesi  bağlayıcı (lazım) bir durum haline dönüşür. Şartların mevzu eğer özel hallerde mubah oluyorsa bunun şart­la karşı tarafa ilzamı durumunda onu vacip kılar. Mesela, Semende, rehin­de v.b. ziyadede  bulunmak, bunlar özel durumda mubahtırlar, şart  koş­mak sureti ile vacip hükmüne dönüşürler.

C- Bunlar İbn-i Teymiyye'nin Kur-an, Hadis naslarından ileri sürmüş olduğu delillerdir. «İtibar» adını verdiği kıyastan sevk ettiği delillere ge­lince bunlar çeşitli yönlerdendir:

Birincisi: Akitler ve şartlar normal muameleler ve filler kabilindedir. Çünkü bunlar ibadetlerden değildir. Muamelelerde asıl olan husus ise iba-ha (haram olmama) durumudur. «Allah haıotm olanları size tafsil etmiş (genişçe anlatmıştır)» (Enam, 119) âyeti kerimesi, maddelerde (ayan), fiil­lerde ve tasarruflarda umumî (âm bir hüküm) olup akit ve tasarrufların mü-bahlığını ortaya kor ve bir delil olmadıkça akitlerin ve şartların haram ol­ması sabit olamaz. Bir şey de haram olmayınca onun fasid olmasından bahsedilemez. Zira fesat ancak tahrimden neşet eder, (Haram kılmanın bir neticesidir.)

İkincisi:  Akitlerde asıl olan akitte taraf olanların nzasıdır. Akitlerin neticesi de tarafların akitleşme yolu ile kendi üzerlerine vacip kıldıkları şeylerdir. Zira Allah Teala: Kur-ân'i Kerîmde: «Mallarınızı aranızda hak­sızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin... » (Nisa), 29} ve yine«...Eğer ondan (mehirden) gönül hoşnutluğu ile sîze bir şey bağışlar­larsa onu afiyetle yeyin.» (Nisa, 4) buyurmuştur. Gönül hoşnutluğu ve rıza haklar doğurduğuna göre nassla belirlenen bu İlletten dolayı rıza ve gönül hoşnutluğu ile akitte bulunan her şart yasaklanmış ve yasak kılın­mış bir şey olmadıkça haklar ve sorumluluklar ortaya koyar.

Üçüncüsü: Akitlerde ileri koşulan şartlar, insanların ihtiyaç duyduk­ları maksud umurdan olan şeylerdir. Zira eğer ihtiyaçları olmasaydı böyle şartlan ileri sürmezlerdi. Çünkü bir işe yeltenmek ona olan ihtiyacın var­lığını gösterir. Haram kılındığı da sabit olmamıştır. Öyle ise mubahtır. Zira şeriatte zorluk ve meşakkatin (haraç), sıkıntısının kaldırılması va­ciptir. Hiç kuşku yoktur ki, mevcut ihtiyaç anında böyle bir iltizamın meni­ne gitmek, nassız, delilsiz ve bunu tecviz edecek bir maslahat da bulun­maksızın zorluk ve sıkıntıya, darlığa sokmak demektir.

Dördüncüsü: Akitler esnasında İleri sürülen şartlar konusunda du­rum şu üç halden hali bulunamaz: Ya kitap, sünnet ve kıyastan hususi bir delil (deiil-i has] bulunmadıkça hela! olmaması. Hususi delille helal olun­ca ona riayet etmekte vacip olur. Müslüman hakimin bu şartın tenfizine yardımcı olması gerekir. Zira ancak sariden tenfizinin vücubuna dair hu­susi bir delil bulunan şeyler tenfiz edilir. Ya da vefa gösterilmesini ge­rektiren umumî bir delil ile (delil-âmm) helal olması veyahut da ortada ha­ram kılındığına dair delil bulunmadıkça delile ihtiyaç duyulmadan helal kılınması.

Birinci durum, yasaklanmış bir durumu içermediği sürece, cahiliyye devrinde akdedilen akitlere vefa. göstermenin vücubuna dair olan müs-lümanların icmaı ile çürütülmüş olur. Cahiliyye devrinde akdedilen akit­lerin yasak olan şeyleri içermesi durumunda da yasaklanış olmayan kıs­mının tenfiz edileceği ulemaca benimsenmiştir. Nitekim Hz. Peygamber cahiliyye döneminde akdedilen ribevi akitlerde akit gereği malı (ana pa­rayı) vacip kılmış ribayı ise kaldırmış ve cahiliyye ribasının kaldırılmış olduğunu söylemiştir.

İkinci durum ise yani umûmi bir delilin delaleti ile şartların helal ol­ması ve bunun gereği olarak her türlü şarta vefa gösterme yasaklanmış bir husus değildir. Çünkü akitlerin gereğinin ifasını âmir genel hükümler vardır.

Üçüncü duruma gelince İbn-i Teymiyye bunların muamelat ve âdet­lerden olduğunu, ibadetlerden olmadığını dolayısı ile asli İbaha üzere ol­duğunu ifade eder.[208]

403- Bunlar özetle İbn-i Teymiyye'nin kullanmış olduğu delillerdir veya özetle onun amacını kısaca ortaya koymadır. İnsafı elden bırakmamak gerekirse -her ne kadar biz İbn-i Teymiyye'nin görüşüne meylediyorsak da-muhalifierinin görüşlerini destekleyen delilleri de zikretmemiz gerekecek­tir.[209]

Riayet edilmesinin vücubuna delalet eden bir delil bulunmadıkça akitte ileri sürülen şartlara vefa gösterilmesi gerekmez diyen ulemanın istidlalde bulunmuş oldukları deliller şunlardır:

A- Şeriat sınırlar koymuş  böylece insanlar  arasında  adaletle   icra edilecek muamelelerin taşkınlığa götürülmesine meydan vermemiştir. İn­sanların   işlevi  ile ilgili  kuralsız,  sınırsız, kayıtsız, hiçbirşey bırakmamış böylece zulmü, aldatmayı, nizaya götürecek cehaleti önlemiştir. Hakkında Sariden sabit bir delil bulunmayan veya sûbutanda kuşku olmayacak şe-' kilde kesin genel  prensiplere (usul)   dayanmayan     her  akit veya    şart şeriatın koymuş olduğu sınırlan tecavüz ve zorlama demektir. Şeriat ise sınırlarını tecavüz eden bir tasarrufu tasvib etmez ve ona riayet etmek gerekmez. Yine  vefanın  vûcubu  hakim olan sariden kaynaklanan bir  il­zamdır. Şimdi bizim bir şey ortaya koyupta bunun Sarice ilzam edilmiş bir  husus   olduğunu  iddia etmemiz, doğru olmaz.  Ancak  şeriatın   genel prensiplerinde ve kaynaklarında kendisi ile ilzama ve yerine getirilmesi­nin vücubuna delalet eden  bir delilin bulunması durumunda bu istismaî bir durum  arzeder. Kim  kalkar da  hakkında şeriatın  kaynaklarında vefa gösterilmesinin vücubuna delalet edecek bir delilin varid olmadığı bir şe­yi ilzama kalkışırsa bu tutumu ile ya bir helali haram ya da haramı helal

kılmış olur.

B- Hz. Peygamber (S.A.V.) «Kim Allah ve Rasûlünce belirlenmemiş bîr iş işlerse o merduddur» buyurmuştur. Bu hadis ilzamı ve iltizamın mü-bahlığı hakkında nas bulunan akitler hariç her türlü akitlerin ve iltizam adilen şartların batıl olduğuna delalet eder. Yine bir hadisde Hz. Peygam­ber kalkmış bir hutbe irad etmiştir. Layıkı veçhile Allah'a hamdettikten sonra şöyle buyurulmuştur: «Bazı insanlara ne oluyor ki bunlar Allah'ın kitabında olmayan şartları ileri sürüyorlar. Allah'ın kitabında bulunmayan her şart batıldır. İsterse yüz şart olsun. Allah'ın kitabı riayet edilmeye da­ha layık, Allah'ın belirlediği şart daha güvenli şarttır.[210]

404- Bunlar münakaşayı sürdüren iki grubun delilleridir. Bir tarafta Hanbeliler öbür tarafta Zahiriler, Hanefiler ve Şafüler yer almaktadır. Bu ikinci taraf arasında yani Zahiriler Şafüler ve Hanefiler arasında da de­lilin şümulünün genişletilmesi ve daraltılması açısından bir fark mev­cuttur. Zahiriler delilin kapsamını daraltıyorlar ve sahabe ve tabiun ka­villeri) ve bu ikisi anlamında olan şeyler üzerine hasrediyorlar. Hanefiler ise delili nassa, icmaa, kıyas, istihsana ve örfe şamil anlamda mütalaa et­mekte ve kapsamını genişletmektedirler. Şafüler ise delili örf ve istih-sanın dışında kalan şeylere yani nass, icma ve kıyasa hasretmekteler. De­lilin kapsamını tevsi konusunda genişletme ve daraltma hususunda ihtilaf kendisini   göstermektedir.

Birbirine tam karşı olan bu İki grup yani Hanbelilerle diğer saydık­larımız arasında başka bir grup daha vardır ki bunlar şartlar konusunda genişlik göstermekte ve sadece akdln muktezasına muvafık olan şartlara hasretmemektedirler. Aksine başkalarının akdin mutezasına muhalif bul­duğu şartlara bile cevaz vermiş ancak Hanbelilerle tam bir muvafakat gös­termemişlerdir. Bunlar Malikilerdir. Hanbelilerle yakındırlar ne var ki tam bir uygunluk arzetmezler.

Malikiler akitlere iktiran eden şartları üç kısma ayırırlar:

Birinci kısım : Akitte taraf olanlardan birince ileri sürülen ve kendi­si için bir menfaat içeren ve fakat karşı taraftakini de Şariin akdin mukte-zası olmak üzere kendisine bahşettiği bir haktan mahrum etmeyen şart­lar. Mesela satıcının, sattığı evin süknasını az bir müddet için -bu müd­det bir aydır. Bir yıl diyenler de var- kendisine şart koşması gibi. Bu du­rumda, akdin muktezası olmak üzere kazanmış olduğu haktan müşterinin men'i söz konusu değildir. Buna göre de bu akit ve ileri sürülen şart sahihtir.

İkinci kısım: Akdin muktezası olmak üzere Sarice kendisine tanınan tasarruftan birini meneden ve koşulan şartlarda bir hayır ciheti bulunma­yan şartlardır. Bunun örneği de şudur: Bir şahıs diğerine bir mal satmak­ta ve ona bu malı satmamasını şart koşmaktadır. Bu şartta müşteriyi, Al­lah'ın kendisine tanıdığı bir haktan menetmek durumu söz konusudur. Zi­ra beyin muktezası olmak üzere Sari ona mutlak bir mülkiyet hakkı ver­miş ve bu hakla her türlü tasarrufa yetkili kılmıştır. Şimdi bir hayır ciheti olmaksızın bu tasarruf haklarını kısıtlayan her hangi bir kayıt akdin rnukr tezası olmak üzere şahsın elde etmiş olduğu hakkı men etmektedir. Doiayısı ile akdin müktezasını ortadan kaldırmış olur. Netice itibarı İle bu şart sahih olmaz ve beyi ifsad eder.

Üçüncü kısım: Kapsamında bazı tasarrufların takyidini İçeren fakat bir hayır ciheti bulunan şartlar. Mesela bir şahsın diğerine bir akar (gayrimenkul) satması ve müşteriye mescid olarak vakfetmesini şart koşması gibi. Eğer bu durumda akitte tacil de (yani alır almaz vakfetmesi) de şart koşulmamışsa içinde mescidin inşa edilmesi veya hayır cihetine sarfe-dilmesi gerekli olan müddet konusunda nizaya neden olacak garar (bilin­mezlik) söz konusu olacağından böyle bir şart caiz olmayacaktır.

İmam Malik fukaha arasında akdi ifsad eden şartlar konusundaki bir görüşü ile tekdir. Bu görüşü şudur: Akdi ifsad eden şarta, eğer ileri sü­ren taraf yapışmıyor ve vazgeçmişse akit, fesat sebebi ortadan kalktığı için sahih şekle dönüşür. İmam Malik bu konuda fukahanın çoğunluğuna muhalefet etmiştir. İmam Malik'in bu konudaki bakış açısı şöyledir: Ak­din fasit olması şart sebebinden ve şartta mevcut bulunan akdin fesadı­nı getiren makul bir İlletten dolayı idi. Bu makul illet akdin manasına ve muktezasına münafi olan şartın mevcudiyetidir. Akdin fesadını intaç eden bu illet zaii olduğunda, onunla birlikte fesad da zail. olur.

405- Bundan anlaşılan Maliki mezhebi, İbn-i Teymiyye'nin en güzel şekilde takrir etmiş olduğu Ahmed b. Hanbel'in mezhebine büyük ölçüde yaklaşmaktadır. Aralarındaki ihtilaf iki  noktada belirmektedir:

Birincisi: Hanbelİ Mezhebi butlanına delalet eden bir delil bulunma­dıkça her türlü şartları tashih etmektedirler. İsterse bu şartlar geçen mi­sallerde olduğu gibi (ayın) üzerinde tasarrufları kayıtlamış olsun, İbn Han-bel tasarrufların istisnasını da mebinin bir kısmının istisna edilmesi gibi telakki etmiştir. Maliki mezhebi ise bir hayır ciheti için olmadıkça ve bu tasarruf da hemen olmadıkça akdin muktezası olan tasarrufların kısıtlan­masına cevaz vermemektedir.

İkincisi: Hanbeli Mezhebi evlilik akdinde İleri sürülen her türlü şar­tı saygıya layık ve riayeti vacip bulur ve lehinde ileri sürülen kişiye, di­ğer tarafın şarta riayet etmemesi durumunda akdi feshetme yetkisini ta­nır. İmam Malik'e gelince, onun zahir mezhebi nikah aktine iktiran eden şartların, nikahın muktezasmdan olmadıkça veya mutezasını teyid eder bulunmadıkça ya da hakkında örfün cari olduğu bir eser bulunmadıkça la­zım (bağlayıcı) olmayacağı şeklindedir. Bu yüzdendir ki İbn Rüşd'ün el-Mukaddimat el-Mumehhİdat'inda  şöyle denilmektedir:

«Nikâhdakİ mutlak şartlara gelince ilim ehlinden bir kısmı bunu vacip kıl­mışlar ve bu şarta riayet edilmesi üe hükmetmenin vacip olduğunu rivayet et­mişlerdir. Ebu Şihab'dan şöyle rivayet edilir: Ben ulemadan Hz. Peygamberin (s.a.v.) «Şartların riayet edilmeye en lâyık olanı kendisi ile cinsi ilişkileri ken­dinize helâl kıldığınız şartlardır.» hadisine binaen bu gibi şartlara riayetle hük­meden kimseler gördüm. Mezhebde (Maliki) bilinen ve maruf olan bu gibi şart-larin bağlayıcı olmayışıdır. Ancak vefa gösterilmesi müstahaptır. Bu şartlara örnek meselâ evlilik akdinde zevcenin üzerine evlenmeme şartının ileri sürülmesi gibi. Şimdi bu akit sahihtir ve şartta bağlayıcı değildir. Ama riayet edilmesi ise müstehaptır. îmam Malik (r.a.) Nikahda tarafların şartlar ileri sürmesini yasaklamıştır. O (r.a.), şöyle demiştir: Bir kadıya insanları şartlar üzerine ev­lenmekten menetmesini, evlenirken kadının erkeğin dini ve emanetine güvene­rek evlenmesini önermesini işaret ettim. O bu konuda bir yazı yazdı, çarşılarda ilan edildi ve bu gibi şartlan şiddetli bir şekilde ayıpladı.[211]

 

Vazu'l-Cevaih (Beklenmedik Hal Nazariyesi)

 

(Satılan şeyin teslimden evvel beklenmedik bir afetle helak olması anında bedelden düşülmesi durumu)

406- Yukarda verilen bahisten, İbn-i Teymiyye'nin akde mukarin şartlar konusunda nasıl fukaha arasında mukayeseli ve dakik bir izahta bulunduğu ve Ahmed b. Hanbeî'in genişlik tarafı görüşünü nasıl tercih et­miş olduğu ortaya çıkmış oldu. İmam Malik'in mezhebini de açıklamak suretiyle mukayeseyi tamamlamış olduk. Özellikle de evlilik konusunda olmak üzere bu mezhebin daha salim ve ince bir yol tuttuğunu görüyoruz. Şimdi burada İbn-i Teymiyye'nin görüşlerinden incelemeyi tercih etmiş bulunduğumuz üçüncü kaideye intikal edelim. Bu alım satım, icare ve ben­zeri muavazalı itibar edilen bağlayıcı akitlerde vazu'I-cevaih adını verdiği kaidedir. Bu akit mevzuunun (makudun aleyh) teslimden önce tabii bir afetle helak olması durumudur.

Bu konuda edilecek söz genel bir kaide altına girmektedir. Bu kaide, elde edilmek istenilen akit mevzunun kabzedilmesine imkan hası! olma­dan telef olması ile İlgilidir. Bu konuda söz iki nokta üzerine bina edilir ki bunlar araştırmanın direğini oluşturur ve fukaha arasındaki ihtilaf da bu iki nokta etrafında döner dolaşır.

Birinci nokta: Batıl yolla insanların mallarını yemek Şeriatın hükmü ile yasaklanmıştır. Mal sahibinin rızası olmadan malı bedelsiz olarak elde etmenin hepsi insanların malını batıl yolla yemek sayılır. Bu konuda Al­lah Teala: «Ey inananlar! Mallarınız haksızlıkla değil karşılıklı rıza île ya­pılan ticaretle yeyin. (Nisa, 29); «Aranızda mallarınızı haksızlıkla yeme­yin, bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını ye­mek için onu hakimlere aktarmayin.» (Bakara, 88) buyurmuştur. Bu yüzden­dir ki faiz ve kumar yasaklanmıştır. Çünkü bunlar makul bir bedel bu­lunmaksızın malın yenmesidir.

İnsanların mallarının batıl yolla yenmesinden maksat akitlerde bede­lin mal teslim edilmeden önce veya tesliminin imkansız olmasına rağ­men  alınmasıdır. Çünkü  mali   akitlerde   gözetilen   maksad  karşılıklı   be-dellerin kabzedilmesi ve âkitlerden her birinin üzerine akit yaptığı şeyi karşismdakinden talep etmesidir. Zira ivazlı akitlerde asıl istenilen mak­sat bedellerin kabzedilmesidir. Bunun içindir ki kabzın tamamlanması ile sorumluluklar sona erer. Yine bu noktadan hareketledir ki gayri müslim iki kişi bir akit yapsalar ve bedellerin kabzı işi de tamamlansa sonra müs-lüman olsalar ve bize gelerek bu akdin iptali için mahkemeye başvursa-lar biz bu akdi iptal edemeyiz. Çünkü bedellerin karşılıklı kabzının sona ermesi ile akdin bütün hukuku sona ermiş ve bütün hükümleri tam ola rak bulunmuştur. Artık herhangi birinin diğeri üzerinde bir hakkı kalma­mıştır.

Eğer karşılıklı kabz esası imkansız hale gelirse veya iki bedelden bi­ri kabzedilmez ve her ikisi de müeccel (ileri vadeye) olursa o zaman akid sahih olmaz. Çünkü veresiyenin veresiyeye satışı demek olan beyu'l-kâlî bil-kâlî yasaklanmıştır. Hanbeli mezhebindeki bazı kavillere göre cevaz ve­rilse de ulemanın çoğunluğu borcun borçludan başkasına satımın caiz olmadığını söylemişlerdir.[212]

İkinci nokta: Bey (satış) ve icare (kiralama) ve bu ikisinin kapsamı altına giren diğer muavazalı (bedelli) akitler her iki taraflı adalet ve eşit­lik esasına dayanır. Çünkü âkitlerden (akdi yapanlardan) herblri vermiş olduğu bedeli ancak karşılığında istemiş olduğu şeyi elde etmek için vermiştir. Dolayıs: ile akitlerden herbiri aynı anda hem alıcı hem veri­ci, hem isteyen hem de istenilen durumundadır. Âkitlerden sadece birinin iltizamda (sorumluluk altında) bulunması veya diğerinden iltizam düşmüş­ken kendisininkinin devam etmesi ne adalet ne de eşitlik ilkesi ile bağdaş­maz. İltizam bulunmadan ilzam yoktur. Âkitlerden birinin, kendisinden is­tenileni yerine getirememesi durumunda diğerinden mutalebede (istek­te) bulunması caiz olmaz.

407- Bu iki esas prensibe göre muavazalı akitlerde şayet akit mev­zuu mal tesliminden evvel helak olursa tazmin sorumluluğu yoktur yani telefden doğacak zararı tazmin edecek kimse yoktur. Çünkü akidle doğan iltizam (müşterinin aleyhine) devam ettiği zaman adalet ve eşitlik ilkesi­nin ortadan kalkması sebebi ile akit münfesih olacaktır. Eğer böyle ol­mazsa bu durum insanların mallarının batıl yollarla yenmesi kabilinden olacaktır. Çünkü teslim yapılmadığı için akdin sorumlulukları ile ilgili hu­kukunun tamamlanmasından önce husule gelmiştir. Bu konuda Hz. Pey­gamber, Müslim'in Cabir (r.a.) dan rivayet ettiği bir hadisinde, şöyle bu­yurmuştur: «Şayet kardeşine hurma satsan da ona semavi bir âfet arız olsa, ondan herhangi bitşey alman sana helal olmaz. Kardeşinin malını neye karşılık alıyorsun.» Başka bir rivayette de Hz. Peygamber vazu'lce-vaihle yani afetle helak olan kısmın bedelden düşürülmesini emretmiştir.[213]

Fukaha bütün bağlayıcı muvazalı (bedelli) akitlerde akit mevzuu ma­lın kabzdan önce helak olması durumunda akdin batıl olacağı konusun­da müttefiktirler. Çünkü bu mebinin (satılan malın) afetle helak olması du­rumunda bedelin düşürülmesini emreden ve semenin (üretin) istenilme­sinden meneden hadisin gereği olmaktadır.

İbn-i Teymiyye bunu ortaya koyduktan sonra, naslardan ve önceki kıyaslardan istinbaî edildiğine inandığı genel bir kaidenin konulmasına ulaşmıştır. İstinbat yolu İle ortaya koyduğu bu kaideye «vazu'l-cevaih» adını vermiştir. Bu kaide «Akidde diğer bedel lehine, bedellerden birine arız olan bütün telefin tazmin sorumluluğu olmayacak şekilde düşürülme-. si» şeklindedir. Bu konuda İbn-i Teymiyye Vaz-ı cevaih kaidesi nasla, sa­habe ve tabiinden hiçbir muhalifi bilinmeyen kadim teamülle ve konul­muş kaidelerle sabit bulunmaktadır [214]demektedir.

408- Bütün âlimler, muvazalı akitlerde, kabzdan evvel akit mev­zuu olan malda meydana gelen telefin akde tesir edeceğinde müttefiktir­ler. Bu, malın kabz edilmediği sürece, ona malik olanın ve henüz teslim­de bulunmayan kişinin tazmin sorumluluğu altında olduğu esasına meb-nidir. Bu konuda görüş birliği içinde olan fukaha iki konuda ihtilaf et­mişlerdir:

Birincisi: Teslimden önce tazmin sorumluluğunun sınırı, İkincisi: kabz konusu.

Satılan veya kiralanan malın teslimden önce satıcının veya kiraya veren kişinin tazmin sorumluluğu altında olduğuna ittifak edilmiştir. An­cak bu sorumluluğun sınırı konusunda ihtilaf etmişlerdir.

Acaba bu sorumluluk, o malda müşterinin herhangi bir tasarrufta bu­lunmasına cevaz vermeyecek ölçüde kuvvetli midir? İmam Ahmed'in mez­hebinde iki görüş vardır: Birincisi; Müşterinin tasarrufu caiz değildir, ma­lın da akar veya menkul olması arasında bir fark yoktur. İkincisi; tasar­ruf caizdir. Birinci rivayete göre tazmin sorumluluğu tamamen bayie ait­tir. Helak durumunda tamamen kendi hesabından gider. İkincisine göre so­rumluluk kamil değildir. Ancak yeni (ikinci) müşterinin veya yeni kiracı­nın kabzı eski müşteri veya kiracının kabzıdır denilmesi durumunda kabz konusunda İzin ve tahliye ile iktifa olunur. İmam Malik, Şafii ve Ebu Ha-nife'nin talebelerinden İmam Muhammedin mezheblerine göre mutlak olarak tasarruftan menedilir. İster akar ister menkul olsun satıcının tazmin sorumluluğundan çıkmadığı için kabzdan evvel mebide herhangi bir ta­sarrufta bulunamaz. İmam Ebu Yusufun mezhebi ise mülkiyet hasıl oldu­ğu için mutlak olarak caiz olacağı şeklindedir. Ebu Yusufa göre tasarruf yetkisi mülkiyete tabi olup tazmin sorumluluğuna bağlı değildir. Kuşku yoktur ki bu durumda tazmin sorumluluğu kamil anlamda bulunmamak­tadır. Ebu Hanife konuyu, tafsilata tabi tutmuş ve eğer mebi akarsa, de­ğişmeyeceğinden ve helak ihtimali bulunmayacağından kabzdan evvel mebide tasarrufta bulunmak caiz değildir demiştir.[215]

Bunlar tazmin sorumluluğu hakkında ileri sürülen görüşlerdir. Kabzın mahiyetine gelince: bazı fakihler izin ve tahliyenin kabz için yeterli oldu­ğuna, tahliye ile tazmin sorumluluğunun satıcı veya kiraya verenden müş­teri veya kiracıya intikal edeceğine kail olmuşlardır. Hatta İmam Şafii, tazmin sorumluluğunun sadece kabz imkanının doğması ile bile bayiden müşteriye intikal edeceğini söylemiştir. İmam Malik ve Ahmed ortada ha­zır olan mebinin kabzı mümkünse bu durumda mal kabzedilmiş sayılır, ak­si takdirde sayılmaz. Satıcının giymekte olduğu elbiseyi satması gibi. Ama mebi ortada hazır değilse kabzın tahakkuk edebilmesi için teslim alınması veya muayyen bir şekli olmaksızın örfün cari olduğu biçimde tahliyenin bulunması gerekir demiştir[216].

Ebu Hanife hazır malların, sırf tahliye ile fiilen kabzedilmiş olduğu­nu kabul etmektedir. Ama mebinin satıcı elinde olması, giyiyor olması ve­ya kucağında ya da omuzunda olması, mebinin hayvan olması durumunda onu tutuyor olması gibi şekillerde olduğu gibi tahliyenin bulunmaması du­rumunda kabz tamamlanmış olmaz. Helak durumunda kimin sorumluluğun­da ise onun hesabından gider. Yani ortada hazır mallarda bayinin tazmin sorumluluğunun mesnedini fiili ihrazın imkanı saymakta ortada mevcut bulunmayan mallarda ise teslim veya tahliye bulunmadıkça kabzın tamam olmayacağını belirtmektedir[217].

İbn-i Teymiyye kabz konusunda ulemanın görüşlerine kısaca temas­tan sonra kabz konusunda bir kaide vazına ulaşmıştır. Buna göre «Kabz örfe göre belirlenir. Ne lûgatta ne de şeriatta belirlenmiş bir tarifi yok­tur. Ağacın meyvesinin kabz için mutlaka olgunlaşıncaya kadar süren tah­liyenin bulunması gerekir. Ama ağaçların (gövdelerinin) satılması duru­munda buna gerek yoktur. Her şeyin tahliyesi mahiyetine göre deği­şir...[218]

409- Kabzın mahiyeti ve tazmin sorumluluğunun sının konusunda­ki ihtilaf üzerine, kendini kurtarmış bir halde iken satılan ve tahliyeden sonra henüz olgunlaşmadan evvel helak olması halinde meyvenin kimin hesabından gideceği konusundaki ihtilaflar terettüp eder. İbn-i Teymiyye Ahmed b. Hanbel'le birlikte zararın satıcıya ait olduğu görüşündedir. Çün­kü henüz tazmin sorumluluğu onun uhdesinden çıkmamıştır. Zira kabz ta­mamlanmamıştır. Çünkü bu gibi hallerde sadece tahliyede bulunmak kabz için yeterli değildir. Çünkü meyveden maksat onu yemek suretile istifade etmektir. Bu ise ancak tam olgunlaşma sureti ile olur. Dolayısı İle tam ol-gunlaşmadîkça kabzedilmiş sayılmaz. Tahliye bu durumda yeterli değildir. Zira meyvenin ağaç üzerinde ondan gıda alarak olgunlaşıncaya kadar ora­da bir süre kalması gerekmektedir. Sırf tahliye bunu temin edemez. Dola-yısı ile meyvelerin olgunlaşması tamamlanıncaya kadar satıcının tazmin sorumluluğu altındadır. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber afet sonucu orta­ya çıkan zararın semenden düşürülmesini buyurmuştur, İmam Ahmed, Ma­lik ve kadim kavlinde İmam Şafii bu görüştedir. İmam Şafii kavli cedidin­de ise —ki bu Hanefilerin görüşüdür— mademki tahliye tamamlanmıştır. Ve üzerinde tasarruf caizdir. Öyleyse bir afetle helak durumunda zarar müşteri hesabına ait olur demiştir.

Hiç kuşku yoktur ki, İbn-i Teymiyjve'nin hükmün talili konusundaki .na­zarı ince ve derindir. Zira meyve ağaç üzerinde olduğu sürece satıcının mülkü üzerinde kaim bulunmakta ve olgunlaşmadığı sürece ağaçtan müs­tağni olmamaktadır. Böylece akitten gözetilen maksadın sadece böyle bîr tahliye ile tahakkuk etmesi mümkün değildir

Ekin konusundaki söylenecek söz de tamamen meyve konusundaki söylenen söz gibidir. Çünkü ekin her ne kadar tahliye olsa bile henüz ge­lişimi tamamlanmamıştır. Şayet salahı belirmiş olsa ve satılsa bu halde iken bir afet olsa, helak olan ekinler İmam Ahmed, Malik ve Şafii'nin kavli kadimine göre satıcının hesabından gider. İbn-i Teymiyye'nin görüşü budur. Ebu Hanife ise —bu Şafiinin de kavli cedididir.— tazmin sorumlu­luğunun satıcıdan müşteriye intikali için, kabzı mümkün kılacak şekilde tahliyede bulunmanın yeterli olacağını söylemiştir.[219]

 

Caihanın Anlamı

 

410- îbn-i Teymiyye caihayı şöyle tarif eder. Caiha: Hiç bir kim­seye tazmin sorumluluğu getirmeyen semavi afettir. Rüzgar, dolu, sıcak, yağmur, don, yıldırım ve benzeri sebeblerle meydana gelen zararlar gibi.

Buna göre zarar semavi bir afet tarafından değil de, telef eden kim olursa olsun tazmin ettirilmesi mümkün olacak şekilde bir insan tarafın­dan olursa, müşteri muhayyer olur: isterse satış akdine evet der ve zarar veren kişiye verdiği zararın kıymetini tazmin ettirir ya da akdi feshe­derek, semeni geri ister veya henüz vermemişse teslimden kaçınır.

Akit mevzu insan tarafından itlaf edilir ve fakat tazmin ettirilmesi mümkün olmazsa, yağma yapan ordular tarafından veya bilinmeyen hırsız­lar tarafından yada bilinseler bile tazmin ettirilmeleri mümkün olmayan -itlaf durumlarında olduğu gibi, bu durumda bu zararlar semavi bir afet gibi caiha sayılır mı? Yoksa insan fiili olduğu için itlaf mı İtibar edilir? Ibn-i Teymiyye bu hususta iki vecih olduğunu söyler:

Birincisi: Bu bir caiha değildir. Çünkü bu bir insan fiilidir.

İkincisi: Mezhebin caiha olduğu şeklindeki kıyasıdır. Malikin mezhe­bi de budur. Çünkü hareket noktası tazmin imkanıdır. Bu yüzdendir ki şa­yet itlaf eden küffar askerleri veya ehl-i harp olsa bu semavi afetmiş gibi sayılır. Askerler ve hırsızlar şayet bunu zulmen yapsalar o zaman hakikat­te dolu ile helak olmuş gibi olur [220]. Bu tamamen açıktır. Çünkü tazmin ettirmek mümkün olmadığından belirli bir şahıs üzerine terettüp eden bir sorumluluk yoktur. Bu yüzden sanki herhangi birinin fiili bulunmadan he­lak olmuş gibi olur.[221]

 

Vaz-ı Caihanın Söz Konusu Olduğu Akitler

 

411- Her ne kadar ulema, ekinlerin ve meyvelerin kabzının mahi­yeti konusunda acaba sadece tahliye ile gerçekleşir mi, yoksa tahliye ile birlikte hasat mevsiminin gelmesi ile mi tamamlanır diye ihtilafa düşse-ler de, bey akdinde kabzdan önce mebiin helak olması durumunda caiha-nın düşürüleceğine (vaz-i cevaih) dair ittifak etmişlerdir. Bu konudaki ih­tilafları da akdin meyve ve ekin üzerine yapılıp ağaç ve toprağa (tarlaya) akitte temas edilmemek durumundadır. Bu durumda [yani akit esnasında hasat mevsimine kadar meyve ya da  ekinin ağaç veya tarlada kalması konusuna temas durumunda) hilaf yoktur. Tazmin sorumluluğu satıcıya aittir. Açıkladığınız ihtilaf üzere kabzın gerçekleşmesinden evvel mebinin helak olması durumunda meydana gelen zararın satıcıya ait olacağı konu­sunda ittifak olduğu gibi, menfaatin de elde edilmesinin mümkün olma­ması durumunda icarenin  batıl olacağında  ittifak  vardır.  İbn-i Teymiyye şöyle der: Menfaatin elde edilmesine imkan hasıl olmadan evvel kirala­nan malın muattal hale gelmesi durumunda ücretin düşeceği konusunda imamlar arasında bir muhalefet yoktur. Çünkü var olmayan bir menfaatin hiçbir şekilde kabzedilmesi mümkün değildir. Bu yüzdendir ki, kiralanan malın kabzdan evvel helak olması durumunda icarenin batıl olacağı konusunda icma olduğu nakledilmiştir. Yine kabz edildikten ve fakat intifa im­kanı doğmadan telef olması durumunda da ittifak vardır. Çünkü makudun aleyh (hakkında akit yapılan şey} kabzdan sonra telef olmuştur. Dolayısı ile de bey akdinde kabzdan sonra mebinin helak olmasına benzemiştir. Bu görüş aynın kabzını menfaatin kabzı saymaktadır... Ancak diyorlar ki bu­rada makudun aleyh menfaatlerdir. Menfaatler İse madum olup kabz edil­miş değildir. Menfaatlerin kabzı ancak kullanılması ile yahütta istifade im­kanının verilmesi ile olur. Aynın kabzı sadece mülkün intikali, istihkak ve tasarrufun caiz olması konularında menfaatin kabzı olarak kabul edilmiş­tir. Akit mevzuu ayın (ma!) helak olduğu zaman menfaatin elde edilmesi­ne imkan doğmadan telef olmuş olacağından icare de batıl olur. Kira müd­deti içerisinde kiralanan malın helak olması durumunda da geçen zaman için değil de geride kalan süre için îcare akdi feshedilmiş olur. Geçen za­man için de feshedilmiş olacağına dair az bir görüş mevcuttur. Kiralanan malların tamamen değil de kısmen atıi hale gelmesi durumunda da mebi­nin kısmen heiak olması durumunda oiduğu gibi payına İsabet eden mik­tar ücretten düşülür. Kiralanan hayvanlardan bazısının ölümü, kiralanan evlerin kısmen yıkılması durumlarında olduğu gibi [222].

412- Arzettiğimiz bu bilgiden anlaşıldığı üzere vaz-ı cevaih konu­sunda icare ahkamı, bey ahkamı ile aynıdır. Aralarındaki hilaf, hükmün sa­dece her akdin kendi tabiatına göre tatbiki kabilinden olmaktadır. Bey ak­dinde mebinin teslimi nihâi olarak teslim itibar edilmiştir. Çünkü akdin mahalli ayın (mebi) olmaktadır.

Icarede ise; akdin mahalli menfaattir. Dolayisi ile icarede kabz sade­ce aynın kabzı ile değil aksine müddetin sonuna kadar kiralanan ayndan tamamı ile intifanın mümkün olması iledir Ayında meydana gelen noksan-iık ücretten payına isabet eden miktarı da düşürür.

Böylece İbn-i Teymiyye'nin ortaya koyduğu gibi icare menfaatin yok olması (tatili) ile batıl olur. Menfaat, taalluk ettiği aynın telef olması ile veya aynın bakasına rağmen kendisinden faydalanmanın imkansız hale gel­mesi yolu ile ortadan kalkar. Ayından elde edilmek istenilen menfaatin kısmen zail olması durumunda müstecir (kiracı)'in icareyi feshetme ko­nusunda muhayyerlik hakkı vardır. Bu, akid mahallinde meydana gelen ayıp gibi olmuş olur. Şayet icareyi fesh etmez de devamını isterse bu konuda İslâm Fıkhında iki görüş vardır ki, bunlar Ahmed b. Hanbel mez-hebindedir: Birincisi: ücretin tamamı karşılığında icarenin devam etmesi. Çünkü bu görüşe göre müstecirin ya akdi feshetme ya da ücretin tamamı karşılığında elinde tutma yetkisi vardır. İkincisi: ücretten payına düşen miktar karşılığında  kiralanan aynı  elinde tutması.  Bu durum  icare müddeti içinde bir müddet menfaatin (kısmen değil de) tamamen muattal ol­ması durumundan farklıdır. Çünkü bu durumda bu müddet karşılığında üc­retin düşeceğinde ittifak vardır. Çünkü icarede akit teceddüt eder ve an be an inikad eder. Sanki belirlenen zamana nisbetle her an vücut bulan akitler cümlesidir.

413- İbn-i Teymiyye icaredeki bu umumi mesele üzerine yani ica­rede menfaatin zail olmasının icarenin feshedilmiş olmasını gerektirmesi veya kısmen yok olma durumunda feshetme imkanını vermesi kazıyyesi üzerine şu meseleyi bina etmiştir: Bir kimsenin ekmek için kiraladığı bir arazi sel altında kalsa veya benzen kahir sebeblerle istifade edilemez ha-le gelse hüküm ne olur?

İbn-i Teymiyye: suyun kesilmesi veya arazinin su altında kalması is­ter ekin ektikten sonra ister önce ortaya çıksın eğer araziden istifadeyi tamamen ortadan kafdırırsa menfaat elde edilmemiş (İstifa) olacağından ücret gerekmez, görüşündedir. Eğer kısmen istifade İmkanı kalmışsa Ah­med b. Hanbeltn mezhebindeki iki görüşten birine göre muattal olan men­faat karşılığında ücretin düşeceği görüşündedir.

İbn-i Teymiyye şöyle diyor: Fukahadan bir kısmı suyun kesilmesi du­rumu ile, ekin ektikten sonra arazinin su altında kalması durumunu hüküm açısından tefrik etmektedir. Suyun kesilmesi durumunda hükmü tamim ederek ister ekin ektikten önce ister sonra olsun, tamamen menfaatin mu­attal olması durumunda ücretin tamamını, kısmen menfaatin zai! olması durumunda da ücretten payına düşen kadarını düşürmektedir. Su basması durumunda ise tafsilata giderek eğer ekin ektikten sonra basmışsa ücret gerekir. Çünkü ekin kendi mülküdür. Afet kendi mülküne gelmiştir. Bir ev­de oturup da sel baskınına uğrayan ve eşyası telef olan kimsenin haline benzer. Çünkü ekini ekmekle kabz tamam olmuştur. Ama su baskım eki­ni ekmeden önce vaki olmuşsa bu durum kabzı engeller dolayısı iîe de ücret sabit olmaz demiştir. Bunu Hanbelilerden Kadı İbn-i Ebi Ya'îa zik­retmiştir ve bunun İmam Malik'in mezhebi olduğunu söylemiştir. Bu hiç şüphesiz Hanbeli mezhebinde bulunan İki kavilden biridir.

İbn-i Teymiyye, su basması ile suyun kesilmesi durumu arasını ayı­ran bu görüşe karşı sert çıkmakta ve şöyle demektedir:

Bütün imamlar menfaatin peyderpey kabzedileceğine dair İttifak etmişler­dir. Bu yüzdendir kî şayet müddet esnasında ayın helâle olursa veya menfaat ta­mamen muattal hale gelirse ücret düşer, kısmen zail olması durumunda ücre­tin bîr kısmı düşer veya fesh hakkına malik olur. Bu konuda şüpheye düşerek iki hükmün arasını ayıran kimse, araziyi kiralamaktan maksadın ancak onu sür-inek ve tohum ekmek olduğu zannından hareket etmiş ve ekinin su basması ve­ya benzeri bir felâketle helak olmasının hasaddan sonra ziraatçinin ekininin ziyan olması ve kiralık evde oturan kiracının eşyasının telefi durumunda olduğu­nu sanmış olmaktadır. Düşünen bir kimse için bu apaçık bir gaflettir. [223]

Yine İbn-i Teymiyye şöyle demektedir:

«Arazî üzerine akit yapan müstecirin maksadı arazi'nin toprağı, havası, suyu ve güneşi ile üretimi gerçekleştirme imkânıdır. Ne zaman ki toprağın veya su­yun veya havanın ya da güneşin menfaati zail olursa ekin bitmez, akitle mak­sut olan menfaat de gerçekleşmez. Akidden maksat, toprağı sürmek, tohum saç. maktan ibaret olan müstecirin sadece fiili değildir ki, ona imkân hasıl oldu do. layısı ile her ne kadar daha sonra ekini ifsad eden ve intifayı imkânsız kılan bir durum meydana gelmişse de menfaati tamamen elde etmiş sayılır denilsin. Çün­kü maksudun aleyh arazinin menfaati ve ondan faydalanılmasıdir. Toprağı sür­mek ise intifa değil yorulmak ve ter dökmektir. Tohum saçmak onu bitirmek içindir. Bütün bunları Allah Teâlâ'nm ektiği toprakta bitirmek sureti İle yara­tacağı ekinle intifada bulunmayı ummasmdandır. Allah Teâlâ nitekim «Onunla sizin İçin ekin, zeytin, hurma ve üzümler bitirir.» buyurmuştur.»

Sonra İbn-i Teymîyye, meseleyi her akıllının bileceği bedihi olan me­seleler menzilesine koymakta ve fukahanm bu konuya nasıl muhalefet et­tiğine şaşarak şöyle demektedir:

«Aklı seîim sahibi herkes bunu (yani akdin toprağı sürmek ve tohum saç­mak üzerine icra edildiğini) yadırgar. Hatta fıkıhla hiç iştigal etmeyen çiftçiler, fıkıhcı geçinenler ve benzerleri bile bilirler ki makudun aley müstecirin kir-îf»-nan aynın menfaati He intifaı olup, intifa için gerekli yol olan yorulma ve gs rekli masraflarda bulunmak değildir. Bu aynen müstecirin kiraladığı atı gemle­mesi ve onu yemlemesine benzer. Bu makudun aleyh değildir. Bilakis ona bin­mek sureti ile intifada bulunmanın yoludur. Şimdi kim kalkar da makudun aleyh kiracının bu fiilidir derse hiçbir kuşku bulunmayan yakini bir konuda apaçık bir hataya düşmüş olur. Hatasının sebebi de müstecirin fiilinin belirli ol­duğu için duyulara hitap etmesi, arazinin faydasının ise —sabit olup duyulara hitap etmediği için— aklen bilinebilir olmasıdır. Zihin duyulara hitap eden müstecirin hareketini algılayınca onun makudun aleyh olduğuna tevehhüm et­miştir. Bu diğer icare şekilleri ile nakzedilen bir hatadır. Çünkü makudun aleyh kiralanan aynın menfaatidir. îster arazi, ev, elbise gibi hareketsiz olsun isterse insan ve hayvan gibi hareketli olsun maksat ondan istifade olup müstecir olan şahsın ameli değildir. Müstecirin kiralanan ayın üzerinde çalışması sadece on­dan menfaatin ortaya çıkarılması İçin bir yoldur.[224]

414- Böylece görüyoruz ki îbn-i Teymiyye akitlerde vezu'I-cevaih kaidesini takrir ediyor ve muavazalı akitlerde caihanın, makudun aleyhin elde edilmesinden önce olması durumunda iltizam edilen bedelden karşı­ladığı kadarını düşürdüğünü ortaya koyuyor. Eğer akit bey akdi ise, ve me-bi kabzdan evvel helak olmuşsa akit batıl oluyor. İbn-i Teymİyye'nin kabul ettiği kabz örfün cari olduğu kabz şeklidir ve intifal mümkün kılacak şe­kilde olmalıdır. Bu itibarla meyve ve ekinlerin satışlarında mücerred der­lemek veya yolmak için imkan bulunması ve tahliye ile kabz tamamlan­mış olmaz, aksine hasad mevsimine,kadar (olgunlaşmcaya kadar) tahliye­nin sürmesi gerekir ve kabz ancak o zaman tamamlanmış olur. Menfaatler üzerine yapılan akitlerde ise (icare) menfaatin tamamen veya kısmen el­de edilmesi imkanı bulunmadığı zaman, ücretten de o kadar (tamamen ve­ya kısmen) düşer. İbn-i Teymiyye bunu muhkem bir uslub ve derin bir te­fekkür içinde arzeder. Öyie ki, kuvvetini hayat düsturlarından yaşanan va­kıalardan alır. Böylece fıkıh canlı, verimli ve gelişme halinde olur. Fıkıh bablarından temas ettiği her konuda da aynı şekilde hareket eder.[225]

 

İbn-i Teymiyye'nin Tercihleri

 

415- Daha önce geçen kısımlarda, İbn-i Teymiyye'nin verdiği fet­valara örnek olmak üzere bazılarını arzettik. İbn-i Teymiyye bu fetvaların­da halis bir Hanbeli fakihi idi. Arasira muhalif mezhep görüşlerine de işa­ret ediyordu. Sonra İbn-i Teymiyye'nin mukayeseli incelemelerini ele al­dık. Bu tür çalışmalarından onun basiret gücünü, ince manalara dalmada, fıkıhla hayatı mezcetmede, şeriatın maksatlarından uzaklaşmadan İslâm ahkamını dünyevi meselelere adilane hükmetmede sahip olduğu anlayış gücünü ortaya koyan, hayat problemlerini ele alırken şekilden öte, şeria­tın ruhuna itibar etmeyi amaçlayan bir gayeye sahip olduğuna delalet eden bir kaç örnek seçtik. İbn-i Teymiyye bu mukayeseli incelemelerinde genel­de Hanbeli mezhebine meylediyor bu mezhebden de insanlar için en mü-nasib olanını, çıkarlarına en uygun bulunanı destekliyordu.

Geriye kendi tercihlerinden bahsetmemiz kaldı. Bunlar İbn-i Teymiy­ye'nin hiçbir mezhebe bağlı kalmadan bütün İslâm Fıkhından tercih etmiş olduğu ve bir kitapta topladığı görüşlerdir. Bu görüşlerinde İbn-i Teymiy­ye herhangi bir mezheble mukayyed olmadan tercihlerini yapmaktadır. Bununla beraber bu tip tercihlerinde bile onun yine Hanbeli mezhebine meyletmekte olduğunu görüyoruz.

Onun tercih anlayışı öyle görünüyor ki şu üç esas etrafında dönmek­tedir:

Birincisi: Nakle [esere) yakınlık. İbn-i Teymiyye garip fıkhı görüşleri tercih etmemeye son derece özen ile kaynağı ile sağiam bir bağlantısı olan görüşleri tercihe son derece hırs gösterirdi.

İkincisi: İnsanların ihtiyaçlarına, alışkanlıklarına, onların maslahatları­nın teminine, aralarında adaletin gerçekleştirilmesine itina (yakınlık). İbn-i Teymiyye hükümle, seri kaynağı kitap ve sünnet arasında bağlantıyı tam bir güvenle ortaya koyduktan sonra, seçim yapması gerektiğinde hakkani­yet, asra uygunluk ve insanların ihtiyaçlarına cevap verme prensiplerine itibar eder, bunlara uygun olan görüşü tercih ederdi.

Üçüncüsü: Şeriatın ruhunu gözetmesi. İbn-i Teymiyye tercih etmiş ol­duğu, fetva verdiği, açıkladığı her görüşünde seri hükümlerin konulmasında gözetilen gayenin gerçekleştirilmesine gerçekten büyük bir hırs göster­miştir.

416- 1- îbn-i Teymiyye'nin tercihlerinden biri tevbe etmedikleri sürece, günah işlemekte devam eden kimselere fakir ve miskin (yoksul) o!salar bile zekat verilmeyeceği görüşüdür. Şöyle der:

«Zekâtı, Allah'a taat yolunda kullanmayacak kimseye vermek doğru değildir. Zira Allah Teâlâ zekâtı, fakirler ve borçlular gibi müminlerden muhtaç olanla­rın veya müminlere yardım edenlerin kendisine taatte bulunmalarına bir yardım olsun diye arzetmiştir. İhtiyaç sahiplerinden olup da namaz kılmayan kimseye tevbe edip, namaz eda etmeyi üstlenmedikçe zekâttan bir şey verilmez.»[226]

Biz bu meselede İbn-i Teymiyye'ye üç sebepten dolayı taraf değiliz:

Birincisi: Kur'an'da mevcut zekatın sarf yerlerini belirten naslar umu­mi olup itaatkar-isyankar ayırımı yapmamaktadır. Dolayisı ile hiç bir kim­se, kendince güzel bulduğu bir düşünceden dolayı, tahsis edici bir nas bu­lunmadan, âmm (genel) bir nassı tahsis yoluna gidemez. Sonra kalplerini İslama ısındırmak İçin (müellef-i kuluba) müslüman olmayan kimselere ze­kattan vereceğiz fakat müslüman olup da günahkar [asi) olanlara vereme­yeceğiz, doğrusu bunu anlayamıyoruz. Gayr-ı müslimleri İslama ısındırmak için, onlara zekattan verdiğimiz gibi, Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen müslümanlan da taate alıştırmak için zekat veremez miyiz? Bu bakımdan görüyoruz ki, İbn-i Teymiyye'nin görüşü zekat âyetlerinin nassına muhalif değilse de ahvâsına (delilû'l-hıtap) ya da genelde bu âyetlerin varmak is­tediği neticeye ters düşmektedir.

İkincisi: Zekat yaşantı için bîr yardımdır ve hayatta bulunan bir insa­nın yaşantısını sürdürmesi, ihtiyaçlarından zaruri olanları temin etmesi için verilir. Biz İbn-i Teymiyye'nin mantığından hareket etsek, bunun neti­cesinde asi kimseye hayat hakkının tanınmaması ve toplumun böyle bir insanı açıktan çığıra çığıra ölüme terketmesinin mubah olması gerekir. Bu mubah olursa öldürülmesi mubah olur. Zira kılıçla öldürme ile açlıktan öl­dürme arasında kullanılan vasıtadan başka hiç bir fark yoktur. Her ikisin­de de netice aynıdır. Bu görüşe ise Haricilerden başka kimse kail olma­mıştır. İbn-i Teymiyye'de onlardan değildir.

Zekat toplumun tanzimi, fakirlik problemlerini hafifletmek için konul­muştur. Bir iyilik, bir şefkattir. İyilik ve ihsanda bulunulurken, yardımia-şılırken belli bir grup ayırımına gidilmez. Sonra ne bilelim, belki de ki­şinin isyanı fakirlik ve ihtiyaçtan doğan tasasından kaynaklanmıştır. Bu gün ilimler ortaya koymuştur ki suçlar toplum tarafından dışlanan kimse­lerin nefislerinden kaynaklanmaktadır. Zira onlarda insanlara karşı bir düşmanlık ruhu doğmaktadır. Bu durumda fakir olup da Allah'ın emirlerini ye­rini getirmeyen kimseleri, seri haklarından mahrum etmek, onları taate sevketmeyecektir. Böylece İstenilen netice elde dilemeyecek, büyük bir şerre, yaygın  bir tehlikeye neden olacaktır.

Üçüncü: Hz. Peygamber sıkıntı zamanlarında müşriklere yardım eder­di. Hudeybiye barışından sonra Kureyş bir âfete maruz kaldığında, Hz. Pey­gamber Ebu Sufyan b. Harb'e çoğu müşrik olan Mekkeli fakirlerin ihtiyaç­larını giderecek şeyler satın alması için 500 (Beşyüz) dinar (altın para) göndermişti. Müşrik birisine yardım etmek caiz olduğuna göie; acaba İs­lâm mantığında günahkar bir müslümanin ölünceye kadar aç bırakılması söz konusu olabilir mi? Tevbe etmezse kin ve öfkesinden ölsün; yahutta hırsız, soyguncu olsun denilebilir mi?

İşte bu arzettiğimiz sebeplerden dolayı bu konuda İbn-i Teymiyye'ye muhalefet ediyoru2. Her ne kadar onu bu tercihe veya bu görüşe iten onun aşırı lakvasi ise de bu hususta ona katılamıyoruz.

417- 2- İbn-i Teymiyye'nin tercihlerinden biri de, yine zekat ko­nusunda, humusun (ganimet gelirlerinden beşte biri) beşte biri hakların­dan mahrum edildiklerinde, Haşim oğullarına zekat vermenin caiz olduğu konusudur. Zira onların humusun beşte biri olan hakları dört imamın da belirttikleri gibi, onları zekata muhtaç halden kurtarmak içindir. Nitekim Allah Tealâ: «Eğer Allah'a ve - hakkı hatıldan ayıran iki topluluğun karşı­laştığı günde (Bedirde] kulumuz Mu banı m e d'e indirdiğimize inanıyorsanız bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah'ın, Peygamberin ve ya­kınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah herşeye kadir­dir» (Enfal, 41) buyurmuştur.

İbn-î Teymiyye, haksızlıkla bu haklarından mahrum bırakılmaları duru­munda, onların zekat almalarının caiz olacağını ortaya koymuştur. Bu ko­nuda şöyle der: «Bu görüş Hanbeli İmamlarından Kadı (lyaz) Yakup ve di­ğerlerinin benimsediği görüştür. Hanefiler'den Ebu Yusuf, Şafiilerden EMstar.hî de aynı görüştedirler. Bu durumda Haşim oğullarına zekat veril­mesi bir ihtiyaç sebebi iledir.»[227]Sahibi kim olursa olsun İhtiyaçların giderilmesi gerekir. Şüphesiz bunları, humusun beşte biri haklarından mahrum edip de, ihtiyaçlarını gidermek için zekat almaya muhtaç bir hale gelmelerine sebep olan kişiden günah kalkmayacaktır.

Öyle gözüküyor ki îbn-i Teymiyye, Hâşim oğullarının yine Hâşim oğul­larından olmak üzere, her halükarda zekat almalarını caiz görür ve sebep olarak da bunun birbirleri arasında akrabalık bağlarını güçlendireceğini, birbiri olduğu için de bunda bir aşağılanma olmayacağını zikreder. Hz. Peygamber (s.a.v.)'de Haşim oğullarını zekat almaktan yasaklarken «0 insan­ların kirleridir» buyurmuş ve Haşim oğullarının diğer insanlardan zekat al­malarını yasaklamış, birbirlerinden almalarını menetmemiştir. Bu konuda­ki İbn-i Teymiyye'nin ifadesi şöyledir: «Haşim oğullarından olmak üzere zekat almaları caizdir.» Bu görüş ehl-i beytten bir gruptan nakledilmiş­tir[228].

Bu ifadesinin zahirinden anlaşılıyor ki, İbn-i Teymiyye bu görüşünü Ehl-i beyt fukahasından almıştır. Bu aynı zamanda onun şia fıkhına mut­tali olduğuna da delalet eder. İnşaallah Talak konusundaki görüşleri sıra­sında bu hususa işaret edeceğiz.

418- 3-Yine zekat bahsinde İbn-i Teymiyye yukarıya veya aşa­ğıya doğru ne kadar çıkarsa ve inerse insin, usul ve furuya zekat verme­nin caiz olacağı, kişinin, usul ya da furuuna infakta bulunacak, kendi İhti­yacından fazla bir kazancı olmaması, buna rağmen zekata/ermesi gereken bir nisaba sahip olması durumunda yahut ekili arazisi olması ve ürünün­den başkalarına zekat verilmesi durumunda geride kalacak miktarın ken­disine ve usul-furuuna yetmemesi durumunda söz konusu olacağını belirt­miştir. Zira usul ve furuya infakta bulunmak sadakadır. Onlar kendi ihti­yaçlarını gidermekten, kişide onları geçindirmekten acizdir. Bu durumda usu! ve furuya zekatın verilmesini gerektirecek (mana) mevcuttur. Ortada da onlara zekat vermekten alıkoyacak bir mani yoktur. Bu yüzden İbn-i Tey­miyye şöyle der: «Fakir olmaları ve kişinin de onlara infakta bulunmaktan aciz olması durumunda, yukarı doğru ne kadar çıkarsa çıksın usule (ebe­veyne), aşağı doğru ne kadar inerse insin furua (çocuk ve torunlara) ze­kat vermek caizdir. Çünkü bunu gerektiren mana mevcut ve bunu yasakla­yıcı bir engel de yoktur. Bu Hanbeli mezhebinde mevcut iki görüşten bi­ridir[229].

Gerçekten bu ifade doğrudur. Zira bir kişinin ekininden çıkacak ürün, kendine ve beraberindeki çocuklarına veya ebeveynine yetmez İken, nasıl olur da onun zekatını (başkalarına) vermesi caiz olabilir? Bu durumda biz­zat usul ve furua verilmesi, zekatın manasını ve ondan gözetilen maksa­dın doğru bir şekilde kavranması; zenginliğin, ihtiyacın ve bunu giderme yollarının manasının tam anlaşılması demektir.

İbn-i Teymiyye, kişinin zekatı ile ebeveyninin ya da çocuklarının borç­larını kapatabileceğine cevaz vermiş ve bunları da «borçlular» kısmından mütalâa etmiştir. Nitekim usul ve.furuun kendi mallan ile faydalanmaları imkansız bir hal arzettiğinde ve beslenme, giyinme ve barınma problemle­rini bertaraf edecek bîr şeye ihtiyaç duymaları durumunda, onlara zekat verebileceğini de caiz görmüştür. İbn-i Teymiyye bunun da Hanbeli mez­hebinde mevcut iki görüşten biri olduğunu zikretmiştir. Hiç şüphesiz, bu tercih onun maslahatı gözeten yüce bir fıkhı anlayışa sahip olduğunu gös­terir.

419- 4- İbn-i Teymiyye'nin tercihlerinden biri de Mekke'de ki ev­lerin kiraya verilmesi ve satılması hakkındadır: Onun tercihi şu şekilde­dir: Mekke'nin evleri kiraya verilemez. Kiralayan kişiye ücreti vermesi ge­rekmez. Zalim birinin bulunması, ve Mekkelilerin hacılara kirasız barına­cak yer vermemeleri suretiyle zaruret hali bulunmadıkça kiracının ücret vermesi helal olmaz. Bu konuda İbn-i Teymiyye şöyle diyor: «Mekke-i Mü-kerreme harp yolu ile fethedilmiştir. Kiraya verilmesi caiz olamaz. Eğer birisi kiralarsa ücret düşer verilmesi haram olur»[230].

Bu ifade iki şeye delalet eder: Birincisi: Mekke Hz, Peygamber zama­nında sulh yolu ile değil harp yolu fetholunmuştur. İkincisi: Evleri kiraya verilemez. Çünkü bir yer harp yolu ile fetholunduğunda kiraya verilmesi caiz olmaz. Bu konunun kendine has bir önemi olduğundan, Mekke'de mev­cut İdarecilerin genelde Ahmed b. Hanbel'in mezhebini ve İbn-i Teymiy­ye'nin görüşlerini tatbik ediyor olduklarından bu meseledeki mevcut gö­rüşlere kısaca temas edeceğiz.

Fukaha Mekke de buiunan evlerin satılması ve kiraya verilmesi ko­nusunda ihtilaf etmişlerdir. Ebu Hanife; kiraya verilebileceği fakat satıla­mayacağı görüşündedir. Bir yerin savaşla fethedilmiş olması orada bulu­nan gayrimenkulun, elinde bulunduran kimsenin mülkü olmadığını, dolayı-sı İle de satışının caiz olmayacağını gerektirir. Ancak onlar menfaatine malik olduklarından İcare yolu ile tasarrufta bulunmaları caizdir. Kiraya verdiklerinde malik oldukları şeyde (menfaatte) tasarruf etmiş olurlar. Ve böyle bir icare de sahih olur. Ancak Ebu Hanife'den sadece hac mevsimin­de icarenin sahih olabileceği de rivayet edilmiştir.

İmam eş-Şafi'ye göre Mekke sulh yolu ile fetholunmuştur. Dolayısı ile Mekke'de bulunan arazi ve evlerin satışı ve kiraya verilmesi caizdir.

Hanbeli mezhebinde bu konuda İmam Ahmed'den farklı rivayetler var­dır. Bir görüşe göre İmam Şafii'nin mezhebi gibi satılması ve kiraya veril­mesi caizdir. Bir görüşe göre de ne satılması ne de kiraya verilmesi ca­izdir.

Rivayete göre birisi Ahmed b. Hanbel'e sorarak «Mekke'deki evlerin satıl­ması konusunda ne dersiniz?» demiş o da «Hoşuma gitmiyor. Hakkında çok ya­sak vardır.» demiştir. Ebu Talip'in rivayetinde ise Mekke evleri kiraya verilmez. Ancak eşyasını  depo için  olursa bu  caizdir, demiştir. Kendisine «Hz. Ömer  hapishane olarak1 kullanmak üzere bir ev satın almadı mı?» denildiğinde îmam Ahmed «Müslümanlar adına satın aldı ve fâsıkları orda hapsetti» demiştir. Yine kendisine birisi orda otursa kira vermez Öyle mi? diye sorulmuş. «Evet kira ver­mese de çıkarılmaz» demiş ve şöyle devam etmiştir. Ben hacamat yapanların kiralanmasını hoş görmem. Bununla birlikte ücretlerini de veririm. Onların üc­ret almamaları gerekir.»[231]

İmam Ahmed'den bir başka rivayette de satılması caizdir. Çünkü Hz. Ömer hapisane olmak üzere bir ev satın almıştır. Kiraya verilmesi ise ca­iz değildir. Bu rivayette, zîkroİunduğuna göre, bir kimse Mekke evlerinden birinde otursa ve kira vermemeye de kadir olsa vermez. Kira karşılığı otu­ran bir kimsenin durumu sorulduğunda İmam Ahmed «Eğer vermemeye gü­cü yetiyorsa vermesin» demiştir.

İbn-i Teymiyye Mekke'nin harben fethediimesi gerekçesinden hareket­le, satımın da kiranın da caiz olmayacağı görüşünü tercih etmektedir. Ka­naatimce Mekke evlerinin kiralanmasının caiz olmayacağına, eskiden beri kail olanlar şu açıdan hareket etmişlerdir: Mekke kıyamete kadar müslü-manların eman bulduğu haram bölgedir. Bu da Allah Teafâ'nın Mescid-i Ha­ram hakkındaki «Mukim ve yolcu bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Karamdan...» (Hac, 25) âyetinden alınmıştır: Âyetteki mukim (âkîf) ifade­sinden orda ve etrafında meskun olanlar, yolcu (el-bâdî) ifadesinden de Mescid-i Harama yönelip, orada haccetmek isteyenler kasdedilmektedir. Bu yüzdendir ki bizzat İbn-i Teymiyye de Mekke evlerinin kiraya verilmesi­nin ve satılmasının yasakhğına dair İmam Ahmed'den yaptığı rivayette şöyle demektedir: «Bazıları bu konuda «Mukim ve yolcu bütün insanlar İçin eşit kılınan Mescid-i Haram..» âyeti kerimesini deli! olarak kullanmak istemişlerdir.»

Sahih hadis kitaplarında sahabe ve tabiinden yapılan rivayetler, Mek­ke evlerinin kiraya verilmesinin caiz olmayacağı şeklindedir. İbn-i Mace'-nin rivayetine göre Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer devirle­rinde Mekke konak yerleri sâibe (sahipsiz) olarak bilinirdi. İhtiyacı olan oturur, ihtiyacı olmayan da başkasını oturturdu[232]. Rivayete göre Hz. Ömer; hacıların, arsalarına konaklayabilmeleri için Mekke evlerine dış ka­pı yapılmasını yasaklardı. İlk dış kapı yapan kişi Süheyl b. Amr idi. Hz. Ömer bu konuda kendisine haber gönderdi ve yanına çağırttı. Süheyl Hz. Ömer'e: Ey müminlerin emiri. Müsaade buyur. Ben tüccar biriyim. Kendi­mi emniyette hissetmek için iki kapı yaptırdım, dedi. Hz. Ömer «Öyle ise tamam. Sen mazursun» dedi. Hz. Ömer'in Mekkelilere «Ey Mekke ahalisi! Evleriniz için kapılar yapmayın ki, hacılar konaklasın» diye hitap ettiği de rivayet edilir.

İbn-i Ömer'den mevkuf olarak rivayet edilen bir habere göre de Hz. Feygamber «Kim Mekke evlerinin kirasını yerse ateş yemiş olur,» buyur­muştur [233].

Bu haberlerden anlaşılan, Mekke evlerinin kiraya verilmesi yasağın­dan maksat, Mekkenin müslümanlann emin olduğu haram bölge oluşu ve hacda kolaylığın sağlanmasıdır. Haccın bir meşakkat sebebi kıimmaması gayesi, Mekke evlerinin kiraya verilmesini tecviz edemez. Bu gayeden ha­reketledir ki, Hz. Ömer Hac mevsiminde yiyecek maddelerinin satılmasını yasaklar, böylece insanların sıkıntıya düşmesini, ihtikarı ve neticede fi­yatların yükselmesini önlemek isterdi.

Bu itibarla Mekkenin özel bir yeri vardır. Bunun için Ebu Ubeyde şöy­le der:

«Hz. Peygamber Mekke için diğer yerlerden hiçbiri için koymadığı usuller koymuştur: orası kim Önce varırsa konaklayabileceği bir yerdir. Konak yerleri satılamaz, kiraya verilemez. Buluntusu helâl olmaz. Evleri hacıların yüzüne ka­patılamaz. Evlerden alınacak kiralar helâl olmaz. Orası müslümanlar için bir mesciddir.»[234]

Biz bu sözleri, hac işlerine bakan, Allah'ın mübarek evinin hizmetin­de bulunan ve Mekke-İ Mükerreme'de idarecilik yapan kimselerin, hac yapmak isteyenlere gerekli kolaylığı sağlamanın idareciler İçin mutlaka yerine getirmesi gereken bir görev olduğunu Hz. Peygamberin bu kolay­laştırma ile emrettiğini, ondan sonra ashabın aynı doğru yola sülük ettik­lerini, hatta Hz. Ömer'in hacıların barınak sıkıntısı çekmemelerini temin için Mekke evlerine (dış) kapılar yapmaktan yasakladığını bilmeleri için arzetmiş bulunuyoruz. Yine bu idarecilerin, hac yapmak isteyenlere zorluk çıkaranların ancak onları Mescid-i Haramdan alıkoymak olduğunu ve bu­nunla da Allah Tealâ'nın haklarında: «Doğrusu inkar edenleri, Allah yolun­dan, mukim ve yolcu bütün insanlar İçin eşit kılınan Mescid-i Haram'dan alıkoyanları ve orada zulm ile yanlış yo ta saptırmak isteyeni can yakıcı bir azaba uğratırız» (Hac, 25) buyurduğu kimseler gibi olacaklarını bilmelerini istiyoruz.

Yine bu idareciler bilmelidirler ki ilk imamları olan İmam Ahmed b. Hanbel'in mezhebindeki üstün görüşe göre Mekke evleri kiraya verilemez. İbn-i Teymiyye —ki o da ikinci İmamlarıdır— de kiraya verilemeyeceği gö­rüşünü tercih etmiştir. Hadi biraz genişten alalım da İmam Şafii ile Ebu Hanife'nin bu konudaki görüşleri ile amel etmeye cevaz verelim. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, bu İmamlardan hiçbirisi zorluk çıkarma, ve ha­cılara takatin üstünde mükellefiyetler getirme konusunda asla ruhsat ver­memişlerdir.

İnanıyoruz ki biz, bu sözlerimizle Kur'an'ın hükmüne kulak veren, Hz. Peygamberin sünnetini öğrenmeye çalışan «bidatçi değil, ittiba sahipten olan idarecilere hitap ediyoruz. Biz onlara «Kur'an'ın hükmü ile bu helal­dir şu haramdır» diyebiliriz. Onların uyarılmaları, onların uyanlara kulak vermeleri, hatırlatılmaları ve o doğrultuda hareket etmeleri yeterlidir.» Doğrusu bunda kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene mutlaka bir ders vardır.» (Kaf, 37)

420- 5- İbn-i Teymiyye'nin tercihlerinden bir diğeri de Hz. Pey­gamberin karşılıklı mübadelelerde fazlalığın haramliğina (ribel-fadl) hük­mettiği ribevi mallarda sanat değerinin itibara alınmasını caiz görmesidir. Ribel-fadlın cereyan ettiği yerlerden biri, altınla altının, gümüşle gümüşün karşılıklı mübadeleleridir. Fukahanın çoğunluğu sikke halindeki altın para­nın, ya da İşlenmiş süs eşyalarının kendi cinsi ile satılması durumunda, mutlaka ağırlıklarının eşit olması gerektiğini, fazlalığın riba olacağını söy­lemişler, sanat değerine İtibar etmemişlerdir. İbn Teymiyye ise cumhu­run kail olmadığı diğer görüşü tercih etmiştir. Buna göre sanat değeri tak­dir edilir ve bu durumda her iki tarafın da ağırlıkça eşit olması gerekmez. Fazlalık bulunabilir ve bu fazlalık sanat değerine mukabil olur, riba olmaz. Kendisi şöyle der: İşlenmiş altın ve gümüş, kendi cinsi ile eşitlik şartı aranmaksızın satışı caizdir. Fazlalık sanat değeri karşılığında olmuş olur ve bu bir riba değildir[235].

Bu görüş İmam Malik'in görüşüne benzemekte ve Hanbeli mezhebin­deki zayıf bir rivayetle uyum arzetmektedir. el-Muğni sahibi İbn Kudame bu hususta her iki görüşü de açıklayarak şöyle der: «Altın ve gümüş (pa­raların) her iki tarafın da eşit olması durumunda satımının caiz olması, bir tarafın fazla olması durumunda da haram olması konusunda sağlam (as-hih) ile kırılmış (meksur) olması arasında fark yoktur. Bu ilim ehlinden ço­ğunluğun görüşüdür. Ebu Hanife ve Şafiî de bunlardandır. İmam Malikten ise sikke halinde basılmış paranın, kıymeti karşılığında kendi cinsi ile sa­tılabileceği nakledilmiştir. Ancak onun tabileri bunu inkar etmişler ve imam Malik'in böyle bir görüşü olmadığını iddia etmişlerdir. Bazı Hanbeli fakihleri de İmam Ahmed b. Hanbel'den bir rivayet bulunduğunu naklet-mişlerdir. Bu rivayete göre, «Sağlam paranın (sahih) kırılmış para karşılı­ğında (eşit olarak) satılması caiz değildir. Çünkü sanatın bir değeri vardır. Bunu altın ve gümüş üzerinde sanat icra edilmesi için yapılan siparişle­rin caiz olması delili ile anlıyoruz. Bu durumda sanki sanat değeri altın üze­rine eklenmiş olur.»

Bizim delilimiz ise Hz. Peygamberin «Altın altın karşılığında dengi dengine, gümüş gümüş karşılığında dengi dengine (satılabilir)» hadisi ile Ubade'nin Hz. Peygamberden rivayet ettiği «Altın Edengi) altın karşılığın-dadir, külçesi ve sikke halinde olanı (aynıdır), gümüş dengi gümüş karşı-hğındadır. Külçesi ve sikke halinde olanı (aynıdır)» hadisidir. Hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir. Müslim'in Ebu'l Eşas'dan rivayet ettiği bir hadise göre ise Muaviye ganimetler arasında elde edilen gümüş bir kabı halkın bağışlan arasında satmasını birine emretmiştir. Halk bu alış verişe ko­şuştular. Derken Ubade b. Sâmit bunu duyarak ayağa kalktı ve şunları söyledi: «Ben Rasûlullahın altına mukabil altın, gümüşe mukabil gümüş, buğdaya mukabil buğday, arpaya mukabil arpa, hurmaya mukabil hurma, tuza mukabil tuz satmayı yasakladığını işittim. Ancak misli misline peşin olarak satılırsa o başka... Her kim ziyade verir veya alırsa muhakkak riba yapmıştır.» (Müslim, Müsakat:  80) [236]

İbn-i Kudame böylece rivayetleri serdetmiştir. Ancak İbn-i Teymiyye bunun sanatın bir değeri olduğunu nefyetmediğini, eğer bir değeri varsa mübadele esnasında mutlaka itibara alınması gerektiğini, hatta sanat de­ğerine itibar etmemenin karşılıklı mübadelelerde bir taraf İçin fazlalık ola­cağını, bunsuz denkliğin bulunmayacağını ve böyle bir muamelenin caiz ol­mayacağını belirtir. Ve yine Hanbelilerce ittifakla benimsendiğine göre sanat ücreti caizdir. Mesela birisi bir sanatkara «Bana ağırlığı bir dirhem olan bir yüzük yap, sana yüzüğün ağırlığınca gümüş, ücretin karşılığı da bir dirhem vereceğim.» dese bu riba olmaz. Bu caiz olduğuna göre, nasıl olur da altın ve gümüşün sanat değeri itibara alınamaz? Buna itirazla sa­natkarla yapılan akit icare akdidir ve ona verilen bir dirhem ücrettir, (Sa­nat değerine karşı tutulmamaktadır.) denilemez. Zira ibret netice ve ga­yeyedir. Bu da gümüş üzerinde icra edilecek sanata değer biçilmesidir.

İşte böyle İbn-i Teymiyye'nin pek çok tercihleri vardır ki bunlar onun derin bilgisine, geniş ufkuna, insanların maslahatlarına daha uygun olanı­nı, fıkhın ve şeriatın ruhunu nasıl kavradığına delalet etmektedir.[237]

 

Talak Konusundaki İçtihadı

 

421- Daha önceki kısımlarda, İbn-i Teymiyye'nin Hanbeli mezhebi çerçevesinde verdiği fetvaları, mezhep çerçevesini öte aşmayan tercihle­rini açıkladık- Sonra, tahkikçi, derinlemesine konuya dalan, delilleri mu­vazene eden bir alim sıfatı ile mezhepler arası mukayeseli incelemelerini zikrettik. Daha sonra mezhepler arasında belli bir mezhebe bağlı kalmadan dolaştığı, kavrayan bir akılla, ileriyi gören bir gözle, maslahatçi doğru bir değerlendirme ile kıyaslarda bulunduğu bazı tercihlerini arzettik.

Alimler derler kî, İbn-i Teymiyye'nin Talak konusunda kendine has bîr metodu vardır. Ona göre ictihad etmiş ve sonunda dört mezhebin kabul ettiği görüşe muhalif bir neticeye ulaşmıştır. Bu konuda talakla ilgili üç mesele vardır:

Birinci mesele: Bidi talak. Hakkında yasak bulunan bu bidi talak, gü­nahla birlikte vaki olur mu? Yoksa olmaz mı? Zira yasak bulunduğundan, bir şeyin vukua gelmesi ve icraya konu olması ile günah bir arada top­lanmaz.

İkinci mesele: Talak-ı selase (üç talak). Bir lafızda yahut bir meclis­te ya da tek bir temizlik süresi içerisinde verilen üç talakla, acaba üç ta­lak mı vaki olur? Nitekim talakı verenin kasdf da böyledir, iradesi ve kul­landığı İbare de buna delalet etmektedir. Yoksa, talakın üç kerede veril­mesinin esas kılınması ve böylece talakı veren kişiye tekrar müracat için fırsat tanınmasından gözetilen maksadın gerçekleşebilmesi için üç talak sadece tek bir talak olarak mı vaki olur? Yoksa bidi talak olacağı için ve yasağın da, yasaklanan şeyin vukuuna ve icrasına mani olacağı için hiç bir şey vaki olmaz mı?

Üçüncü mesele: Talaka yemin. Bir başkasını bir fiili işlemesinden alıkoyma ya da kendisinin kaçınmasını temin, veyahut da sözünü tekit et­me kasdı bulunan, fakat asla gerçekten talak kasdedilmeyen talaka ye­minle, acaba kasıt bulunmasa da talak vaki olur mu? Çünkü sarih talak sözü dilinden çıkmış ve bir şarta bağlamış, o da tahakkuk etmiştir.

İbn-i Teymiyye'nin gündeme getirdiği her zaman ve mekanda kayna­yan ve bu yüzden eşlerin arasını açan meseleler işte bunlardır. İbn-i Teymiyye bu meselede sözü kızıştırmış ve cumhurun veya dört mezhebin kail oldukları görüşe ters düşen bir görüş ileri sürmüştür. Bu yüzden fukaha ona karşı ateş püskürmüş ve bundan dolayı hapsolunmuştur. Haya­tından bahsederken söz. sırasında buna İşaret etmiştik.

Burada biz onunla cumhur arasındaki hilafın ölçüsünü, görüşünü üze­rine bina ettiği esasları, kullandığı delilleri, cumhurun yerleşen görüşle-rindeki bakış açısını açıklamak istiyoruz. Daha sonra Ibn-i Teymiyye'nin ileri sürdüğü bu görüşler acaba kendinden önce biliniyordu da kendisi onu tercihte mi bulundu? Yoksa daha önce bilinmeyen ve bizzat kendisinin kitap ve sünnetten ulaştığı bir görüş mü olduğu üzerinde açıklama yap­mamız gerekecektir.

Şimdi bu üç meselenin açıklanması  ile işe başlayalım.[238]

 

Bîdî Talak  Sünni Talak

 

422- İbn-i Teymiyye talakı iki kısma ayırır.

1- Haram olan talak. Bu kitapla veya sünnet ve icma ile haram kılınan talaktır ve bîdî talak adı verilir.

2- Haram olmayan taiak. Fukaha buna da sûnnî talak yani sünnete uygun olarak vaki olan talak adını verirler. İbn-i Teymiyye bu talaki tarifle şöyle der: Mubah olan talak, alimlerin İttifakı ile kişinin karısını, hayızdan temizlenip yıkandıktan sonra ve cinsi ilişkide bulunma­dan evvel, tek bir talakla boşaması, sonra bırakarak iddetini bitirinceye kadar başka bir talak vermemesidir. Bu talaka sünni talak adı verilir. Bu du­rumda kocanın, karısı henüz İddetini bitirmediği sürece tekrar karısına dönmek istediğinde bu hakkı (rucu hakkı) mevcuttur ve bunun için karı­sının ya da velisinin rızasına ve yeni bir mehre ihtiyaç yoktur. Eğer rucu etmez de kadın iddetini tamamlarsa artık kocasından ayrılmış olur. İdde-tin bitiminden sonra, bir talakla boşandığı karısı île tekrar evlenmek is­terse bu mümkündür. Ancak yeni bir akde ihtiyaç vardır. Sonra koca id-det bitiminden sonra ikinci defa evlenir ve tekrar boşamak isterse açık­landığı şekilde boşar. Üçüncü defa boşaması durumunda ise artık başka biri  İle evlenmedikçe kendisine ebediyen haram olur.[239]

Bu zikrettiğimiz talak sünni talaktır. Kesin olarak mubahtır ve yasak­lanmış değildir. Bu arzedilen vasıf ve kayıtlardan biri bulunmadığı zaman; o talak, hakkında yasak varid olan bîdî talak olur veya en azından Kur'-an ve Hz. Peygamber'in çizmiş olduğu şekle muhalif bulunmuş olur. Buna göre kadın hayız halinde iken, veya bîr defa da ya da bir tek temizlik (tuhr) müddeti içerisinde birden fazla, veyahut da cinsi münasebette bu­lunduğu temizlik süresi içinde verilen talaklar bidi talaktır, haramdır, bunların cevazına dair bir nas ya da haber gelmemiştir, aksine bu tür talakları nehyeden naslar varid olmuştur.

Bu durumda bidi talak üç kısma ayrılmaktadır:

1- Hayız halinde iken verilen talak.

2- Cinsi münasebette bulunduğu temizlik süresi içerisin­de verilen talak.

3- Bir temizlik süresi içerisinde bir defada veya aynı mecliste peşipeşine birden fazla verilen talak.

Bu üç kısım üzerinde her halükarda ittifak edilmemiştir. Bir kısmın­da, bazı durumlara göre  ihtilaflar mevcuttur. [240]

423- Kendileri ile zifaf vaki olmuş kadınların hayız halinde iken bo­şanmaları durumunda verilen talakın vaki olup olmayacağı hakkında İbn-i Teymiyye şöyle der:

«Hayız halinde iken, cinsi ilişkide bulunulan temizlik süresi içerisinde ve (ni. kâh) mahallinin belirlenmesinden evvel haram yollu verilen talak vaki olur mu, olmaz mı? îster bir otsun İster üç. Bu konuda selef ve halef için bilinen iki gö­rüş vardır.»

İbn-i Teymiyye bu konuda temel teşkil eden şeyin Hz. Peygambe­rin hadisi olduğunu zikreder. Bu hadise göre Hz. Peygamber, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah karısını hayız halde iken boşayınca babasına «Oğluna emret karısına dönsün. Karısı hayız görsün soma temizlensin, sonra yine hayız görsün sonra temizlensin.» buyurur. Bu tür talakın günah olmakla birlikte vaki olacağına kail olanlar bu hadîsteki Hz. Peygamberin, Abdullah'ın ba­rısına tekrar dönmesini emretmesini istihbafca (müstohaplığa) hamlederler. Yahut da vûcup ifade eden ve bağlayıcı olan bir emirdir. Ancak Hz. Peygamber, bununla verilen talakın muteber olmasına rağmen, kadın id-det içerisinde iken müracat etmesini murad etmiştir, derler.

Hayız halinde İken verilen talakın vaki olmayacağını ve Hz. Peyganv berin, müracatla emretmesinin talakın vuku bulduğunu kabullenmek ma­nasına gelmeyeceğini iddia edenler «müracat»tan maksat bedenen bir­birlerine dönmektir demişlerdir. Zira onu boşadiğinda adet olduğu üzere eşinden ayrılmıştı. Hz. Peygamber de Hz. Ömer'e «Oğluna emret (birbir­lerine) dönsün [müracat etsin} buyurmuş (ve iki veya daha fazla kişi ara­sında müşareket bildiren) «mufâale» babını kullanmıştır. Eğer Hz. Peygam­berin maksadı seri ricat (talaktan sonra iddet içerisinde zevcasine tekrar dönme) olsaydı sûlasi veya iltial babından olmak üzere felyerteci 'hâ ve­ya felyerci 'hâ buyururdu. Çünkü serî manada ricat (dönme) sadece koca tarafından yapılan tek taraflı bir iştir. Müracat ise karşılıklı yapılan bir iştir. Böyle olunca da, Hz. Peygamberin bu ifadesinden maksadının, bede­nen birbirlerine dönmeleri olduğu aşikardır. Sonra bu ifadeden maksat, eğer talaktan sonra zevcesine dönmek (ricat) olsaydı, bu durumda kadı­nın iddeti uzatılmış ve mağdur edilmiş olurdu, ve bu caiz olmazdı. Hz. Peygamber, İbn Ömer'in hayız içerisinde haksız yere talak vermesinin günahını kaldırmak istemiştir. (Yoksa onun verdiği talakın muteber oldu­ğunu ikrar etmemiştir) Öbür taraftan ricat (zevcesine dönüş) üzerine şa­hit tutmak, «İçinizden de iki adil şahit getirin» (Talak, 2) âyeti gereğince istenilmektedir. Sonra hayız halinde iken talak vermek, ihtilafsız yasak­lanmış olduğuna göre böyle bir halde verilen talak, Şariin emrine muha­lif olarak vuku bulmuş olur. Hz. Peygamber «Emrimiz doğrultusunda olma­yan her şey merduttur.» buyurmuştur. Şariin emrine muhalif olarak işle­nen her şey kabullenilerek ve bir başkasını mağdur ederek karşılanılmaz aksine hükümsüz saymak sureti ile bizzat o işi işleyenin cezalandırılma­sına gidilir.

İbn-i Teymiyye şöyle der:

«Haram olan talak eğer vaki olacak olsa, o zaman Hz. Peygamberin hoşlan­madığı fesad meydana gelmiş olacaktır. Bu fesat da, arkasından talak vermek mubah olan bir ricatla ortadan kalkmaz. Bir faydası bulunmayan ricatla emirde bulunması Hz. Peygamberin münezzeh olduğu bir husustur. Zira Talak vermiş bir kimse, eğer karısına dönmek istiyorsa zaten bu hak kendisine tanınmıştır. Eğer rağbeti yoksa, bu durumda da rucu etmeyebilir. Hz. Peygamberin, talakın, vaki olmasına rağmen zevcesine ricatte bulunmasını emretmiş olmasında seri bir maslahat yoktur, aksine aşırı bir mefsedet gerektirecek emirde bulunmak­tan münezzeh olması gerekir. Allah Teâlâ bidi talakı, ancak neden olduğu fesa. dm bertaraf edilmesi için yasaklamıştır.[241]

424- Her iki görüşü delilleri ile birlikte arzederken, İbn-i Teymryye'-nin bidi talakın vaki olmayacağına kail olanların delillerini desteklediğini görüyoruz. Her ne kadar tercih konusunda açık ifade kullanmıyorsa da, on­ların delillerinin daha kuvvetli olduğunu açıklaması, kendisinin de onların bu görüşlerine meylettiğine delalet etmektedir. Bu konuda şöyle demekte­dir:

«İkinci grubun yani bidi talakın vaki olmayacağına kail olanların görüşünde genel olarak kabul edilen husus şudur: İbadetler ve yasak olan akitler haram yollarla ortaya konursa bağlayıcı (lâzım) olmazlar. Selef, Şariin bir şeyi haram kılmasını, bu yolla yapılmış İbadet ve akitlerin fasid olduklarına delil olarak kullanmışlardı. Bu husus onlardan tevatür yolu ile sabittir. Sonra bir şeyden yasaklamak, yasaklanan şeyin fesadına delalet etmeyecekse; o zaman, Sariden bize ulaşan, sahihle fesad arasını ayıracak birşey bulunmayacaktır. Sari bîr şe­yi neden olacağı mefsedetten dolayı haram kılmaktadır. Haram kılmaktan mak­sadı, neden olacağı fesattan men etmek ve onu yok saymaktır. Eğer bîr şey ha­ram olmakla birlikte, ona helâl üzerine terettüp eden hükümler gerekecek olsa, aynen helâl gibi bağlayıcı ve nafiz olsa, o zaman bu Şariin olmasını, ortadan kaldırılmasını istediği fesadın yine kendince kabullenilmesi demek olur. Bu du­rumda da Allah Teâlâ bir taraftan fesadı istememiş, öbür taraftan da insanları bununla bağımlı saymış olur. Bu ise bir çelişkidir. îslâm şeriatı bundan münez­zehtir.[242]

425- Bundan biz İbn-i Teymiyye'nin hayız halinde iken verilen tala­kın vaki olmayacağına kail olanların delillerini tercih ettiği, dolayisı ile de görüşlerini benimsediği neticesine ulaşıyoruz. Bu görüş selefin ve şianm • görüşüdür. İbn Kudame bu konuda şöyle demektedir:

«Bîdî talakla yani kişinin zevcesini, hayız halinde veya cinsi ilişkide bulun­duğu temizlik süresi içinde boşaması durumunda, ilim ehlinin hemen hemen tamamına göre talak vaki olur. îbn Abdilmûnzir ve îbn Abdilberr, bu konuda sa­dece bidat ehlinin muhalif olduğunu söylemişlerdir. Ebu Nasr bu konuda, îbn Aliyye, Haşim b. el-Hakem ve Şia'dan, bîdî talakın vaki olmayacağını nakletmiş-tir. Bunlara göre talak olmamaktadır. Zira Allah Teâlâ talakın —eğer verilecek­se— iddetten evvel verilmesini emretmiştir. Emrin doğrultusunda hareket etmez de başka zamanda boşarsa —aynen emredildiğî zamanın dışında başka bir za­manda boşayan vekil misalinde olduğu gibi— talak vaki olmaz.»[243]

Görüldüğü gibi hayız halinde verilen talakın vaki olmayacağı görü­şü şiaya nisbet edilmektedir, 7. asırda kaleme alınan «Kitabu tabsıratt'l-müteallimin'de şu satılan buluyoruz:

«Bîdî talak kocanın yanında olmasına rağmen hayız ve nifas halinde olan, u? ay geçmeden (hamile olup olmadığı) şüpheli olan kadının boşanmasıdır. Hepsi de batıldır.»[244]

İbn-i Teymiyye'nin, sarice belirlenen vaktin dışında vukubulmasi sebe­bi ile bîdî sayılan talak hakkındaki bakışı budur. Bu tür talakın vaki olma­yacağı görüşünün delillerini tercih etmiş olması, kendisinin de bu görüşe meyletmiş olduğunun ifadesidir. Böylece biz onun bîdî talakın vaki olma­yacağını tercih etmiş olduğuna hükmedebiliyoruz. Şimdi ikinci meseleye yani «üç talak» [talak-ı selase) konusuna geçelim.[245]

 

Üç Talak (Talak-ı Selase)

 

426- Bidat olan üç talakın üç şekli vardır: Birincisi: «üç» lafzı ile verilen talak. İkincisi: Bir biri peşine verilen üç talak, üçüncüsü: Farklı meclislerde fakat tek bir temizlik süresi içinde verilen bu yüzden de Sa­rice verilen fırsatların tam olarak gerçekleşemediği üç talak . Bu üç kıs­ma, ihtilaflı olmakla birlikte, üç ayrı temizlik süresi içerisinde verilen ve araya ricat getirmeyen üç talak da katılabilir. İbn-i Teyrniyye bu dört şekil hakkında söz etmiş, her ne kadar dağınık, birbirine karışık vaziyette ele alsada ve kesin çizgilerle bu kısımları birbirinden ayırmış olmasada bun­ların tamamının haram olan bîdî talak türünden olduklarını söylemiştir.

Birinci kısım: Bu üç talakı da tek bir sözde toplamaktır. Bu da «Sen üç talak ile boşsun» veya «Sen boşsun, boşsun, boşsun» ya da «Sen on talak boşsun» ve benzeri ifadelerle, tek bir temizlik süresi içerisinde bo-şsmak sureti ile olur. İbn-i Teymiyye bu konuda alimlerin görüşlerinin üçe syrıldığını söyler:    .

Birincisi: İmam Şafii'nin görüşüdür. Bu tür boşamalarda üç talak va­ki olur, günah yoktur. Zira İmam Şafii'ye göre bid'at sadece vakit açısın­dan söz konusudur. Hayız halinde iken veya cinsi ilişkide bulunulan te­mizlik süresi içinde talak verilmesi durumunda bîdî talak söz konusu olur.

İkincisi: Bu tür taîak haramdır. Ancak kasdı ve ağzından çıkan ney­se o vaki olur. Yani üç talak gerçekleşir. Bu İmam Malik ve Ebu Hanife'-nin görüşüdür. Son dönemlerdeki İmam Ahmed b. Hanbel'in görüşüde böy­ledir. Hanbeli mezhebinden çoğu da İmamlardan yapılan bu rivayeti ter­cih etmişlerdir. Sahabe ve tabiinin pek çoğundan rivayet edilen de bu gö­rüştür.

Üçüncüsü: Bu talak haramdır ve ancak tek bir talak vaki olur. İbn-i Teymiyye şöyle diyor:                                                                 

«Bu görüş seleften bir gruptan nakledilmiştir. Ashaptan Zübeyr b. eLAvvam, Abdurrahman b. Avf gibi Hz. Ali'den, îbni Mesud ve İbni Abbas'tan da rivayet edilir. Davut ez-Zahiri ve çoğunluk  tabilerinin görüşü de budur. Muhammed  el-Bakır b. Ali b. Hüseyin ile oğlu Cafer-i Sadık'tan da rivayet edilir. Bu yüzden ae Şia'dan bir kısmı bu görüşe kail olmuşlardır.»[246]

İbn-i Teymiyye'nin zikrettiği dördüncü bir görüş daha vardır ki, buna göre üç lafzı ve benzeri ile verilen üç talaktan hiçbiri vaki olmaz. Bir kı­sım mutezile ile bazı şiiler bu görüştedirler. İbn-i Teymiyye «bu görüşün seleften hiçbir kimsede bulunmadığım»[247] söylemiştir.

İbn-i Teymiyye bu görüşlerden üçüncüsünü tercih eder ve «Kitap ve Sünnetin delalet ettiği görüş üçüncü görüştür» der.

427- İbn-i Teymiyye bu tercihine Kur'an'dan, sünnetten ve kıyastan deli! getirir.. Kitaptan deliîi: «Boşanma iki defadır. Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır. (Bakara, 229) âyetidir. Bu ifade talakın tek bir defada vuku bulmayacağını, aksine bir defa, arkasına tekrar bir defa daha olmak üzere iki kerede vuku bulacağını gerektirir. Allah bu âyette boşan­ma iki defadır buyurmuş, «iki talaktır» dememiştir. Bu yüzden bir kimse karısına «Sen iki talak veya üç talak veya on talak ya da bin talak boşsun» dese bu sözlerle ancak tek bir kere boşamış olur.

İbni Teymiyye Kur'an'dan şu âyeti de delil olarak kullanır: Allah ta­laktan söz eden âyetten sonra «Allah kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir.» (Ta­lak, 2-3), talakın sınırını açıkladıktan sonra da «Bilmezsin, olur ki Al!ah bunun ardından (kalplerde sevgi gibi) bir hal meydana getirir» (65/1) bu-yrumuştur. Şimdi kim kalkar da normal durumları aşar ve karısını tek bir kelime veya kelimelerle üç talak boşarsa kendi üzerine çıkış yolunu ka­patmış ve Allah Tealanın kalplerde eşlerine karşı bir sevgi yaratması sureti İle bir ha! meydana getirmesine mani olmuş olur.

Bunlar İbn-i Teymiyye'nin Kitaptan getirdiği delillerdir. Sünnetten ge­tirdiği deliller ise şunlardır: Tavus, Abdullah b. Abbas'ın şöyle dediğini ri­vayet eder. «Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir devirlerinde ve Hz. Ömer dev­rinin de ilk iki yılında üç talak tek bir talok idi. Hz. Ömer dedi ki: İnsan­lar teenni ile hareket etmeleri gereken (bu talak) konusunda acele göster­diler. Şunu onlara infaz edelim de cezalarını görsünler dedi ve icra etti (Müslim, Talak: 15) Yine Müslim'in Tavus'tan rivayetinde Ebu's-Sahbâ İbn Abbasa: Bize birşeyler anlat bakalım; Fasûlullah (s.a.v.) ile Ebu Bekir devirlerinde üç ta I Ek bir sayılmaz mı idî? İbn Abbas:

— Evet öyte idi. Fakat Ömer zamanında insanlar talaka düşkünlük gösterînce o da üç talakı aleyhlerine infaz etti; cevabını vermiştir. (Müslim-Talak, 17)[248]

İmam Ahmed b. Hanbel de İkrime'den şöyle bir rivayette bulunmuş-tur.Muttalip oğulları kardeşi olan Rukane b. Abdulaziz karısını bir mecliste üç talakla boşamiş pişman olarak büyük bir üzüntüye düşmüştü. Duru­mu Hz. Peygambere sordu. Hz. Peygamber kendisine nasıl boşadığmı sor­du. O da üç talak boşadım dedi. Hz. Peygamber «Tek bir mecliste mi?» diye sordu. O da «Evet» dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber «O sadece bir talaktır.» buyurmuştur.[249]

Hz. Peygamber aynı mecliste vaki olan üç ayrı talağı tek bir talak saydığına göre, tek bir sözle üç talakın birden verilmesi durumunda önce­likle bir talak sayılması gerekir.

Bunlar da İbn-i Teymiyye'nin sünneetten getirdiği delilleridir. Kıyas delilini ise şöyle arzedebiliriz: Sari talakı belli bir tarzda mubah kılmış­tır. Bu tarza aykırı olan şey şüphesiz Allah'ın iznine muhalif olur. Aslın­da talak yasaklanmış (memnu) olup, Allah sadece belirli hallerde izin vermiştir. Bu belli bir vakitte ve belli bir sayı ile olacaktır. Verilen izne aykırı olarak verilen talak asli yasak kapsamı İçinde kalır. Aslen yasak olan talakın meşru olan kısmı, Kur'an'ın açıkladığı tarzda vuku bulan ta­lak şeklidir. Meşru surette meydana gelmeyen talak, genel yasak kapsa­mı içindedir. Yasak olan bir şey ise (memnu) batıldır. Bunun da ötesinde, Sari Teala bir akdi veya tasarrufu belli bir şekle bağlı olarak mubah kıf-mışsa, o şekle uymayan başka akit ve tasarruflar mubah olmamaktadır. Bu konuda şöyle demektedir: «Her türlü akit bazan mubah olur. Bazan da haram. Alış veriş ve nikah gibi. Eğer haram olan yolla yapılmışsa, Al­lah Tealanın mubah kıldığı helal bir tasarrufun bağlayıcı olduğu gibi bağ­layıcı ve nafiz olmaz.»

428- Buradaya kadar anlattıklarımız haram olan üç talakın birinci şekli, yani tek bir kelime ya da o hükümde olan sözlerle üç talakın birden verilmesi durumu ile ilgili İdi. Şimdi -talak sözleri peşi peşine veril-mese bile- bir mecliste arka arkaya verilen üç talak şekline geliyoruz. Bu şekilde verilen üç talak da ancak bir talak olarak vaki olur. Çünkü geçen delillerin hepsi bu konuda da delil olmaktadır. Rukane hadisi bu konuda oldukça açıktır. Zira Hz. Peygamber kendisine «Tek bir mecliste mi?» di­ye sormuştur. Böylece, verilen üç talakı tek talak saymasının dayanağı, ay­nı  mecliste vaki olması olmuştur.

İbn-i Abbas hadisi ise, alimler bu hadisin tekbir sözle üç talak verme­yi içerdiği gibi, birbiri arkasında verilen üç ayrı talakı da içereceğini söy­lemişler, hatta bu hadisin birbiri arkasına verilen üç talakla ilgili olduğu­nu, zira peşi peşine talağı tekrar etmede tekit ihtimal bulunacağını, yani ikinci ve üçüncü defa tekrarlanan sözlerin yeni bir talak değil de ilk ve­rilen talak İfadesinin bir tekidi olacağını belirtmişlerdir.

İbn-i Teymiyye'nin bu kısımla ilgili kıyas delili de yukarda arzettiği-miz delilin  aynıdır.

429- Üç talakın ikinci kısmının hükmü de işte budur. Üçüncü kıs­mına yani tek bir temizlik süresi içinde veya ayrı ayrı meclislerde veri­len üç talaka gelince, İbn-i Teymiyye bunun da bidi talak olduğunu ve ancak tek bir talak vaki olacağını söyler. Hatta o daha ileri giderek, araya ricat girmemek kaydı ile, iki veya üç temizlik süresi içerisinde verilen üç talakın da ancak tek bir talak olarak vuku bulacağını söyler. Şöyle der:

«Alimlerin çoğunluğuna göre bir temizlik süresi içerisinde verilen üç talak haramdır. Kişinin bir talak verdikten sonra peşinden başka bir talak daha ver-mesi salahiyeti yoktur. Ancak ricat olmaksızın ikinci temizlik süresinde ikinci talakı, üçüncü temizlik süresinde de üçüncü talakı vermesinin caiz olup olma­ması konusunda iki görüş vardır. Her iki görüş de İmam Ahmcd b. Hanbel'den rivayet edilmiştir. Birincisine göre böyle bir salahiyeti yoktur. İmam Malik ve Hanbeli imamlarının çoğu bu görüştedir. Allah Teâlâ, karısını boşayan kimse­ye, kadın müddetini doldurunca ve iyilikle tutmasını veyahut da güzellikle salı­vermesini emretmiş, yapabileceği üçüncü bir şık tanımamıştır.» Karısını ikinci defa boşaması ne iyilikle tutmak ne de güzellikle salıvermektedir. Zira güzellik­le salıvermek (teşrih) iddeti bittiğinde onu serbest bırakması, onu tutmamasi-dır. Hz. Peygamberin sözünün mefhumundan (mefhumu muhalefet) anlaşıldığına göre eğer Rukane tekbir mecliste boşamış olmasaydı netice öyle olmayacaktı. Şöyle ki, eğer verilen talaklar ayrı ayrı meclislerde olsaydı, adeten kadını ya. nında olduğu için kocasının rucu etmiş olması mümkün olurdu. Ricatten sonra verilen talak da vaki olur. Mefhum muhalefetin sükut edilen hususlarda umu­mu yoktur, aksine bu durumlarda bazan tafsile ihtiyaç duyulur. Şu misaller bu­na Örnektir: «Su, iki külle (kulleteyn) miktarına ulaşırsa pislik taşımaz veya onu herhangi birşey pislemez. îki külle kadar yoksa pislik taşıyabilir de, taşı­mayabilir de.»; «Saima develer zekâta tabidir. Ama saîme olmazlarsa, o takdir, de bazen ticaret malı olarak zekâta tabi olabilirler. Bazan da zekâta tabi olmaz­lar.» «Kim kadir gecesini inanarak ve sevabını Allahlan umarak ihya ederse geçrniş günahları affolunur.» Şu âyet de bu kabildendir, «inananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allanın rahmetini umarlar» (Bakara, 218). Böy­le olmayan ve başka bir amel işleyen kimse bu ameli ile Allahm rahmetini uma­bilir de ummayabilir de. (Mefhumu muhalefetten, açıklığa kavuşturulmadıkça bunlar anlaşılamaz.) Ama tek meclis böyle değildir. Adeten aym mecliste kişi bo­şandığı karısına rucu etmez. Hz. Peygamber O'na (Rukaneye): «Eğer istersen karma rucu et.» buyurmuştur.»[250]

430- Bu izahtan, İbn-i Teymiyye'nin ricattan önce diğer temizlik süresi içerisinde verilen talakın bidi talak yani haram talak olduğuna, haram olan talakın da vaki olmayacağına kail olduğunu görüyoruz. Buna göre, birinci talakın verildiği temizlik süresi İçerisinde verilen İkinci ta­lak da evleviyetle (öncelikle) vaki olmayacaktır. Zira haramdır. Haram olan talak ise vuku bulmaz.

Doğrusu, sözünün zahirinden vedelaletinden de anlaşıldığı gibi İbn-i Teymiyye üç talakın bir temizlik süresi içerisinde verilmesi durumunda ancak bir talakın vaki olacağını, ricat meydana gelmedikçe veya iddet bi­tip yeniden zevcesi üzerine akdi yenilemedikçe ikinci talakın vaki olmaya­cağını, ikinci talaktan sonra da aynı durumlar bulunmadıkça üçüncü tala­kın vuku bulmayacağını kabul eder. İbn-i Teymiyye bu konudaki mütalasi-nı iki esas üzerine bina eder:

Birincisi: Aslında yasak bulunan talakın ancak Allah ve Rasûlünün meşru kabul ettiği, izin verdiği kısmı vuku bulur. Kur'ân-ı Kerim şöyle der: «Boşanma (talak) iki defadır, Ya iyilik yaparak tutma, ya da iyilik ya­parak bırakmadır.» (Bakara, 229) Bu âyet erkekleri iki şey arasında mu­hayyer bırakmaktadır: Ya iyilikle eşlerini tutacaklardır. Birinci talaktan sonra ikinci bir talak vermek iyilikle salıvermek olamaz. Aksine Hz. Pey­gamberin takip edilmesi gereken bir yol olarak belirttiği üzere, birinci ta­laktan sonra artık iddeti bitinceye ve Allah'ın lutfu ile boşayan kocasın­dan müstağni kalıncaya kadar, artık ikinci talak vermemesidir. Zira birin­ciden sonra verilen ikinci talakın kadına zarar vermek ve onun iddetîni uzatmak İçin hileye başvurmaktan başka hiçbir faydası yoktur. Birileri şöy­le diyebilir: «Hz. Peygamber, tek bir mecliste üç talak boşadığı için Ru-kane'ye itiraz etmiş ve ona ricat etmesini emretmiştir. Bu hadisin mef­humu muhalifi, eğer ayrı ayrı meclislerde boşamış olsaydı verilen talak­ların vaki olacağına delalet eder.» İbn-i Teymiyye buna cevap vermekle ve mefhumu -muhalefetin umumu olmadığını, sözle belirtilen hususun [mantûk) zıddına mefhumun delalet etmesinin söz konusu olmadığını söy­lemekte ve buna dair misaller getirmektedir. Buna göre mefhum, başka bir delil bulunmadıkça hakkında hiç söz edilmeyen (meskutun minh) şey­ler hükmünde olur. Bu durumda farklı meclislerde birden fazla talak verilmesl konusunda, Rukane hadisi ile, tek temizlik süresi içerisinde üç talak vermenin haram olduğuna delalet eden diğer nakillerde buna bir de­lalet yoktur.

Âyet işaret ve ibaresi ile İddeîin bitiminden önce (ikinci bir) talak verilmemesinin vücubunu, talakın iyilik yaparak salıvermeye veya iyilik­le tutmaya ters düşmemesini ifade eder. Kurtubi bu konuda şöyle der: (İbn Abbas Hadisi hakkında) el-Bacinin yorumu, el-Kiya el-Taberi'nin ha­dis alimlerinden naklettiği izah tarzıdır. Yani «İnsanlar şu üç talakla bo-şadıklarım onlar bir talakla boşuyorlardı. Yani onlar her temizlik süresi İçinde ayrı bir talak vermiyorlar, bütün iddet içerisinde sadece bir talak veriyorlar ve böylece kadının iddetini bitirip ayrılıyordu. Kadı Ebu mu­hammed Abdullvahhab bu sözü şöyle açıklar: (Hz Peygamber ve Ebu Be­kir devirlerinde ve Hz. Ömer'in hilafeti döneminin ilk iki yılında) insanlar üç talaka acele ile koyulunca, o da aleyhlerine infaz etti .[251]şeklindeki rivayetine daha uygun olduğunu da belirtir.

İkincisi: Üç talak konusunda görüşlerine temel teşkil eden ikinci esas şudur: Hakkında nehiy (yasak) bulunan ve seran haram kılınan her türlü akit ve tasarrufların, İcra edilmesi batıldır. Sâri böyle bir tasarrufu yü­rürlüğe koymaz ve kişiyi onunla hükümlü tutmaz. Zira kişi ancak Sarice benimsenen ve hakkında yasak bulunmayan şeylerle yükümlü tutulur. Ko­nu ile ilgili İbn-İ Teymiyye'nin sözleri şöyledir: «Bu konunun aslı şudur: Allah'ın yasakladığı, bazı durumlarda helal, diğer bazı durumlarda da ha­ram kıldığı herhangi bir şeyin hükmü şöyle olur: Haram olan, helal gibi sahih ve nafiz olmaz, helalin üzerine hüküm terettüp ettiği gibi haram üze­rine hüküm terettüp etmez. Helalin işlenmesi ile gözetilen maksadın ha­sıl olduğu gibi haramın irtikabı iie de maksat hasıl olmaz [252]«Bir şeyin yasaklanması, o şeyin fesadını gerektirir.» şeklindeki sözün anlamı da budur. Bu sahabe, tabiin ve müchetid imamların çoğunun benimsedikleri yoldur. İbn-i Teymiyye'nin fıkıhçı aklı, Sâri Taâlanın hem bir şeyden veya belli bir durumdaki bir tasarruftan yasaklayıp, hem de onu geçerli ve bağ­layıcı kabul etmesini, İslam ahkamı ile hükmedecek kadının, böylesi ha­ram oîan bir tasarrufun icraya konulmasına hükmetmesini bir türlü tasav­vur edememiştir. Böyle bir tutumu İbn-i Teymiyye caiz görmemiş bu yüz­den de, şarün yasakladığı şeylerle İnsanları yükümlü tutmaması, haram kıldığı şeyleri yürürlüğe koymuş olmaması için, hakkında yasak bulunan her türlü talakın vukuuna cevaz vermemiştir.

431- Diğer taraftan talak aslında caiz olmayan bir tasarruftur. Al­lah belli kayıtlar çerçevesinde mubah kılmıştır. Bu kayıtlar çerçevesinde bulunmayan her talak batıl ve anlamsız bir tasarruf olmuş olur. İbn-i Kay­yım bu hususu açıklamıştır. Biz burada, hocası İbn-i Teymiyye'nîn görü­şünün açıklık kazanması için onun açıklamasını zikredeceğiz. Özetle 2a-du'l-meâd'da şöyle demektedir: «Haram olan talakın vuku bulmayacağı-nı savunanlar, kesin olan nikahın ancak kitap, sünnet ya da icmadan ken­disi gibi kesin bir delille ortadan kalkacağını söyler. Eğer bu üç kaynak­tan kesin bir delil bulursanız nikah hükmünü kaldırınız. Başka türlü de nikahm kaldırılmasına imkan yoktur. Haram olan talak nasıl vaki olabilir. Böylesi bir talakın meydana gelmeyeceğine dair deliller pek çoktur. Al­lah haram talakı meşru kılmamış, böyle bîr tasarrufa izin vermemiştir. Bu durumda nasıl sıhhatinden ve geçerliliğinden söz edilir. Boşayan kişi­ye Allah hangi yetkiyi vermişse, ancak onu kullanabilir ve ancak bu yet­ki içerisinde verdiği talak geçerli olur. Bunun içindirki verilen dördüncü talak vukubulmaz. Çünkü böyle bir yetkisi yoktur. Bilinen bir husustur ki, şahsın haram talaka yetkisi yoktur. Bu konuda mezun da değildir. Al­lah, karısı hayız halinde ve cinsi münasebette bulunduğu temizlik süresi İçinde iken kocayı talak konusunda kısıtlama (hacr) altına almıştır. Bu­na rağmen kocanın vermiş olduğu talak vuku bulacaksa, bu yasağın ve Allah'ın kısıtlama altına almasının bir anlamı yoktur. Hem de bu durumda sözlü tasarrufların, vuku bulmasını önlemek konusunda kadının kısıtlama (hacr) anlaşması yapması, Allah'inkinden daha kuvvetli olur. Zira kadının hacr kararı olması durumunda kısıtlanan kimsenin sözlü tasarrufları hü­kümsüz olmaktadır. Sonra Allah Teala bu tür talaka buğzettiği ve vuku bul­masını sevmediği için yasaklamış, buğzettiği şeyin gerçekleşmemesi için onu haram kılmıştır. Böyle bir talakın sahih ve geçerli kabul edilmesi bu maksada ters düşmektedir. Bu tür talak vuku bulmaz. Zira haramdır ve hakkında yasak mevcuttur. Yasak (nehiy), nehyedilen şeyin fesadını gerek­tirir. Buna rağmen biz böylesi bir talakı sahih kabul edersek, o takdirde, sıhhat ve fesat açısından yasaklanılan tasarruflarla, izin verilenler arasın­da bir fark kalmaz. Bunlar nikahla talak arasında bir benzetme yaparak şöyle demektedirler. Yasak olan bir nikah, sade bu yasaktan dolayı sahih olmuyor da, nikahla talak arasında ne fark var kî, talak sahih ve geçerli oluyor? Nikah konusunda Allah'ın haram kıldığı şekilleri nasıl iptal edi­yorsunuz da, talak konusuna gelince Allah'ın haram kıldığı ve yasakladığı şekilleri onaylıyor, sahih kabul ediyorsunuz. Yasak her iki yerde de ya' saklanan şeyin butlanını (hükümsüz oluşunu] gerektirir.[253]

432- İbn-i Teymiyye'nin haram olarak talak hakkındaki düşüncesi budur. Haramhk ister vakitte, ister adedte olsun, farketmez her iki ta dirde de haram olan talakın vaki olmayacağı görüşündedir. Bu konuda Ibn-

Teymiyye, üç lafzı ile verilen talakın sadece tek bir talak olarak vaki olaca­ğını benimseyen bazı şia imamlarının yolunu tutmuştur. Bunlar, hayız ha­linde verilen talakın bir temizlik süresi içerisinde verilen müteaddid [bir­den fazla) talakın, araya ricat veya akdin yenilenmesi durumları girme­diği sürece ikinci telakin vaki olmayacağı, vuku bulacak üç talakın ancak araya iki defa ricatın girmesi ile söz konusu olabileceği görüşünü benim­semektedirler.[254]

Bunlar talak konusunda İbn-i Teymiyye'nin düşünceleridir. Delilleri ile arzetmiş olduk. Bu konuda o, İslam toplumu içerisinde meşhur olan dört mezhebin imamına da muhalif bir neticeye ulaşmıştır.

Bu konuda dört imamın mevcut delilleri vardır. Onlar konu ile ilgili İbn-i Teymiyye'nin kullandığı hadislerin çoğunu zayıf buluyorlar, bazıları­nın da yorumunda ona muhalefet ediyorlar. Nitekim «Talak iki defadır» (Bakara, 229) âyetinin tefsirinde de onu muhaliftirler. İmamlar Hz. Ömer'­den sonra, verilen üç talak olarak vuku bulacağına dair icmanın gerçek­leşmiş olduğunu iddia etmektedirler. Bu icmanın da elbette -ilan edilme­se ve bizce bilinmese bile- bir dayanağı vardı. Mutlaka bu dayanak Hz. Ömer'e muvafakat eden sahabece biliniyordu. İçlerinde Hz. Ali, İbn Ab-bas, Zeyd b. Sabit gibileri de varken, onların delilsiz Hz. Ömer'e muva­fakat etmeleri düşünülemez. İcma ise kesin ve bağlayıcı bir delildir. Her ne kadar icmanın dayanağı aslında zanni bir delil olsa da ondan, icma vaki olan hüküm doğrultusunda istinbatta bulunulması ve üzerinde icma-ya katılan herkesin fikir birliği etmesi, icmanın dayanağını zannilik mer­tebesinden katilik mertebesine çıkarır. Muhammed ümmeti de kesinlikle bilinmelidir ki, sapıklık üzerinde görüş birliği etmezler.

İbn-i Teymiyye bu konuda, icmanın bulunmadığını, söyleyerek onlara cevap verir. Konuyu karşılaştırmalı ve derinlemesine öğrenmek isteyen Zadu'l-mead'dan okusun. [255]

 

Talaka Yemin

 

433- Bu konu İbn-i Teymiyye'nin Talak konusunda içtihad ettiği me­selelerden seçtiğimiz ikinci meseledir. Bu meseleyi seçmemizin sebebi, İbn-i Teymiyye'nin bu meselede dört mezheb çerçevesinden veya en azın­dan dört mezhep içerisinde meşhur olan görüşlerden ayrılmış olması, dört mezhep içerisinde unutulmuş görüşlerin bulunduğunu ve bu görüşlerin dayanaklarının kendi görüne yaklaştığını veya onunla uyum arzettiğini id­diada bulunmasıdır. Bununla bundan önceki üç talak meselesini inceleme konusu olarak seçmemizin bir başka sebebi de Mısır (Medeni) Kanununun talakla ilgili hükümlerde her ne kadar tam bir uyum olmasada kısmen Ibn-I Teymiyye'nin görüşleri doğrultusunda hareket etmiş olmasıdır. Kanunun neleri alıp neleri bıraktığının anlaşılması için konu ile ilgili İbn-i Teymiy­ye'nin görüşünü açıklayacağız:

İbn-i Teymiyye, akıllı bir kimsenin dilinden kasıtlı olarak talak sözü çıkması durumunda, kullandığı ifadelerin üç kısma ayrılacağını söyler: Bi­rincisi: Kullandığı ifadenin derhal talakın İnşasına delalet etmesi, bir şar­ta bağlı ya da gelecek bir zamana izafe edilmiş olmaması. Mesela kişinin zevcesine «sen boşsun, sen boş ol» (Arapça ifadeleri ile enti talik, entı mutallaka, enti talâk) ve benzeri ifadeleri kullanması. Bu gibi ifa­delerle talakın vaki olacağında şüphe yoktur. Zira söz, tasarrufa ehil olan kimsoden, ilgili mahalle (zevceye) izafe edilerek çıkmış, ortada talaktan başka bir manaya delalet edecek bir delil de bulunmamıştır. Aksine sözün zahiri, halin delaleti ve kullanılan ifadenin anlamsız (boş) söz olmaktan ko­runması gibi nedenler talakın vaki olmasını gerektirir. Böyle bir durumda talakın vuku bulmaması hem akla hem de nakle ters düşer.

İkincisi: Derhal talakın vukunu gerektirecek bir ifade kullanmayıp açıklığı İle talak üzerine yemine delalet eden bir söz sarfetmesi. Bu ister bir şeyin yapılması veya bir şeyden geri durulması ister bir başkasına bir şeyi yaptırmak veya bir şeyden alıkoymak için olsun, isterse bir şeyi tasdik makamında bulunsun farketmez. Bütün bu durumlarda talak üze­rine yemin etmiş sayılır. Mesela birisi: «Bana talak gereksin ki mutlaka şunu yapacağım, talak gereksin ki sen mutlaka şunu yapacaksın" veyahut da «Bana talak gerek olsun ki bunu şu fiyata satın aldım.» ve benzeri ifa­deleri söylese bu ifadeler yemin olur. Bu ifadelerle talak meydana gelir mi?

İbn-i Teymiyye dört mezhep imamlarının, bu konuda iki görüşleri ol­duğunu söyler: Birincisi: Vaki olmaz şeklindedir ve bunun Ebu Hanife'nin mezhebinde açıklandığını (mansûs), Kaffal, Ebu Said el-Mütevelli gibi Şa­fii İmamlarından bir grubun da bu görüşte olduğunu, söyler ve şöyle der:

«Doğu ülkelerinde Cezire'de, Irak'ta, Horasan'da, Hicaz'da, Suriye bölgesin­de ve Mağrib (Kuzey Afrika) ülkelerinde bizzat bu görüşle fetva verilmekte ve kazada bulunulmaktadır. Bu görüş Davud ez-Zahiri ve îbn Hazm gibi tabileri-nin, pek çok Magrib Maliki ve daha başka alimlerinin görüşleridir. îmam Ah-med b. Hanbei'den nakledilen sözü de buna delalet etmekte ve onun mezhebinin genel prensipleri pek çok yerde bu görüşü teyid etmektedir.»

İkinci görüş: Yeminin gereği yerine gelmezse talak vaki olur. Bu gö­rüş, dört mezhebin meşhur olan görüşüdür. Kişi, üzerine yeminde bulun­duğu şeyi yapmazsa talak gerçekleşir. Yine talak üzerine yemin etmesi ve yalancı  olması  durumunda da talak  meydana  gelir.  Çünkü  bu  durumda, talakı bir şey üzerine bağlamış (talik) ve talakın bağlandığı şey de vücu­da gelmiştir. Dolayısı ile talak da meydana gelecektir.

Bu konuda da üçüncü bir görüş daha vardır: Buna göre talak mey­dana gelmez. Yemin keffareti vermesi gerekir: Yani on fakiri doyuracak (veya giydirecek) ya da üç gün oruç tutacaktır.

Üçüncü kısım: Bir şarta bağlı olarak talak sözünün kişinin ağzından çıkması durumu. Eğer bu ifade ile, şartın vukuu anında talakın meydana gelmesini kasdediyorsa, cumhura göre şartın tahakkuku ile talak da ger­çekleşir. İbn-i Teymiyye de bu görüştedir.

Ama şartın tahakkuku anında talakın vukuunu kasdetmez de, bir işe yöneimek ya da bir işten geri durmak için bu ifadeyi bir vasıta olarak kullanmak amacında olursa, bu takdirde, kullandığı şarta bağlı talak sö­zü yemin hükmünde olur. Bunda da iki görüş vardır: Birincisine göre, bir şey vaki olmaz. İkincisine göre ise yeminin gereğini yerine getirmeme durumunda talak meydana gelir. Birinci görüşte olanların bir kısmına gö­re, üzerine yemin keffareti vermesi gerekir. Diğer kısmına göre ise talak vaki olmayacağı gibi  keffaret de gerekmez.

434- İbn-i Teymiyye, talakın yemin ya da yemin hükmünde olması durumunda herhangi bir şey vaki olmayacağını ve kişiye yemin keffareti gerekeceği görüşünü tercih etmektedir. Buna göre «Bana talak gereksin ki şunu yapacağım» diyen kimse için talak meydana gelmez ve yemin keffareti vermesi gerekir. Yine talak bir şeye bağlayan ve bununla bir şeyi yapmayı veya ondan geri durmayı ya da bir başkasını bir işten alı­koymayı kasdeden bir kişinin talakı da vaki olmaz ve yemin keffareti vermesi gerekir. İbn-İ Teymiyye bu görüşü tercih ve teyid etmektedir. O gerçekten talak vermek kasdedilmeyen bir şeye bağlı talakın ve yine ta­lak üzerine yapılan yeminlerin talak olarak vukubulmayacaklarını ve ye­min keffareti gerektirecekleri görüşündedir. Ve buna çeşitli deliller ge­tirmektedir ki, bunlardan bir kısmı şunlardır:

Birincisi: Kişi talakı bir şeye bağlamakla yemin kasdederse veya ta­lak yemin şekli ile olursa, bu yemindir. Yeminin gereği yerine getirilme­diği takdirde keffaret gerektir. Hz. Peygamber: «Kim bir şey üzerine ye­min eder, sonra onu bozmayı sadakat göstermekten daha hayırlı görür­se (yemini bozsun) daha hayırlı gördüğünü yapsın.. Yeminin de kefaretini versin.» buyurmuştur. Bu ifade ister, Allah adı ile yapılan yeminler olsun, ister başkası ile, müslümanların yaptıkları bütün yeminleri içine alır.

İkincisi: Allah Teala şöyle buyurmaktadır: Allah size rastgele yemin­lerinizden dolayı değil, bile bile ettiğiniz yeminlerden ötürü hesap sorar. Yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü ye­dirmek yahut giydirmek ya da bir köle azad etmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yeminlerinizin keffareti budur. Yemin ettiğinizde yemin­lerinizi tutun..» (Maide, 89) Âyet, burada geçen keffaretin, mükellefin ya­pacağı her türlü yeminin keffareti olduğu konusunda açıktır ve bu konuda yeminin, Allah (adına) yapılması ile -günah itibar edilmemesi ve hakkın­da açık bir yasak bulunmaması kaydı ile- Allahtan başkası [adına) yapıl­ması eşittir.

Üçüncüsü: «Allah şüphesiz size, yeminlerinizi keffaretle geri alma­nızı meşru kılmıştır... (Tahrim, 2) âyeti kerimesidir. Talak üzerine yapı­lan yeminler de burdaki umumi ifadenin, altına dahildir. Çözülme (geri alma) şekli de Allah Teala'nın bildirdiği  keffaret olmaktadır.

Dördüncüsü: Allah Teala Talak suresinde şöyle buyurmaktadır. «Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşa-yin ve iddetî sayın; Rabbiniz olan Allah'tan sakının; onları -apaçık bir ha­yasızlık yapmaları hali bir yana- evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasın-İar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim açarsa şüphesiz kendine yazık etmiş olur. Bilmezsin olur ki, Allah bunun ardından (gönlü­nüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir.» (Talak, 1). Talakın da yeminin de sınırları vardır. Yemin olan bir şeyin, talak sınırı içine sokulması doğ­ru değildir. Konu ile ilgili olarak şöyle diyor: «Müslümanların, Allah'ın Rasulûne indirdiği şeylerin sınırlarını bilmeleri, neyin talak, neyin yemin sınırlan içine girdiğini öğrenmeleri ve bu konularda Allah ve Rasulûnün hükmü ile hükmetmeleri, Allah'ın sınırlarını aşarak, yemin hükümlerine tabi kılmamaları gerekir. Zira bu Allah'ın Kitabına, Rasulûnün sünnetine muhaliftir. Her ne kadar bu konu müslüman alimlerin çoğunluğunca bir­birine karıştırrtmışsa da, bazılarınca bunların arası ayrılmıştır. Sahabe ve tabiinden bu ikisi arasını ayıran kimseler, müslümanlar katında bunları birbirine karıştıranlardan daha yüce bir şerefe sahiptirler. «İtibar» deni­len ve en sağlam ve açık olan kıyas şekli bu ikisinin arasını ayıranların görüşlerinin doğruluğuna delalet etmektedir. Üstelik talakla yeminin ara­sını ayırmada, müslümantann dünya ve ahiretleri için menfaatleri söz ko­nusudur. Bu ikisini bir tutup da aralarını ayırmayan kimseler, bu karıştır­manın sonunda kendilerini ya bir çıkmaz ve altından kalkılmaz bir külfet içinde ya da şeriata karşı hile ve desise içerisinde bulmuşlardır. Mesela yemin lafızlarında baş vurulan hileler, nikahın fasit sayılması için yapı­lan hileler (Şafiilerce talak sayılmaması için fesh sayılan) hul' hileleri, hülle şeklinde icra edilen hileler, hep bu iki şeyi birbirinden ayırmama­nın neticelerindendir. Allah gönderdiği peygamberi ile müslümanları en doğruya ulaştırmış ve şöyle buyurmuştur: «O peygamber, onlara uygun olanı emreder ve fenalıktan meneder. Temiz şeyleri helal murdar olan şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifle­tir.» (Araf, 157)

435- Şu halde, İbn-i Teymiyye, kendisinden yemin kasdedilen ta­lakla, talak üzerine yapılan yeminlerin her iki kısmında da talak vaki ol­mayacağı, yemin olduğu İçin kişiye yemin keffareti gerekeceği görüşün­dedir. Görüşünü  zikrettiğimiz  delillere, kıyasa  ve maslahata     dayandır­maktadır. Kıyas, bu tür ifadelerin talaka değil de yemine daha yakın oldu­ğunu ortaya koymakta ve bu İfadelere yemin hükmünü vermeyi gerektir­mektedir. Zira kişi bu İfadelerle karısını  boşamayı  ne kastetmiş ne de dilemiştir. Bu ifadelerde yemin   manası talak   manasından daha   açıktır. Zira bunlarla sadece bir işten vaz geçirmek veya geri durmak, bir işi yap­maya veya yaptırmaya ya da tasdik etmeye veya yalanlamaya itici bir un­sur olarak kullanmak kasdedilir. Bu saydıklarımız ise talakta değil yemin­de gözetilen maksatlardır. Herkes niyyetine göre hesaba çekilir; kişinin sarfettiği sözlere, mana ve gayesi ile uyuşan hükümler verilir.

Maslahata gelince bu ikisi  arasını ayırmamada yaygın bir mefsedet vardır. Çünkü bu ifadelerle ağızdan çıkan talakın vukuuna dair fetva ver­mek, insanları kasdetmedikleri  bir çıkmaz içine ve     kaldıramayacakları ağırlıklar altına sokar. Zira evlilik bağlan kopar. Halbuki insanlar bu bağ­ların kopmamasını istemektedirler. Bu yüzden, Allah'ın dininde hileye baş­vurmaya çalışırlar. Ya hülle yoluna, ya da talak adedine itibar edilmeme­si için İmam Şifii'nin fesh kabul ettiği hil' yoluna başvuruyorlar, bunlar Allah'a karşı kullanılması caiz olmayan hilelerdir. Uygun olan, bu durum­lara meydan vermeyecek açık hükmü kabul etmektir.

436- Burada birisi çıkarak şöyle diyebilir: Keffaret söz konusu olan yeminler sadece Allah Teala adına yapılan yeminlerdir. Zira bilinen ve meşhur olan yemin, Allah adına yapılan yemindir. Eğer her çeşit yeminin keffareti gerektireceğini kabul edersek Peygamber'e veya bir yere yemin edip de yeminin gereğini yerine getirmeyen kimseye yemin keffareti ge­rekirdi. Halbuki müslümanlardan hiçbir kimse yeminleri bu şekilde bir ta­mime (genellemeye) gitmemiştir.

İbn-i Teymiyye bu itiraza cevap verir ve günah sayılan yeminlerle, hakkında yasak bulunan yeminlerin keffareti gerektiren yeminler altına S'i'mediğini söyler. Günah ve hakkında yasak olan yeminlere bir şahıs ya °a put adına yapılan yeminlerdir. Diğer yeminlerde ise keffaret gere­kir.

Bu esasa göre İbn-i Teymiyye yeminleri üç kısma ayırmaktadır:

Birincisi: Allah adına yapılan yeminler. Bu tür yeminlerde, yeminin gereğini  yerine  getirmeme  durumunda keffaret vermek vaciptir. Bu hu­lusta sadece bazı cüzî hükümlerde  ihtilaf vardır. Temelde farklılık yoktur.

İkincisi: Allah'tan başkası adına veya Allah'tan başkası için yapılan yeminler. Bunlar, babasına veya Kabe'ye veya mahlukattan başka birine yemin etmek gibi herhangi bir mahlukun adına veya onun hakkı için yapı­lan yeminlerdir. Bu yeminlere hürmet gerekmez ve yemin olarak da vuku bulmaz, bozulması durumunda keffaret gerekmez. Üstelik bu tür yeminler seran yasaktır, caiz değildir.

Üçüncüsü: Allah için yemin akdetmek. Bu adakta (nezir) söz konu­sudur. Bu konuda talakı da adak yerinde tutmuştur. Bu yüzden şöyle der: Allah için akdedilen yeminlere gelince bunlar iki kısımdır:

Birincisi: Maksadın sadece bir işi yapmak veya ondan geri durmak için bir itici unsur olarak kullanılması olmayıp, onunla Allah yaklaşma amacının güdülmesi. Bu tür yeminler adaktır [nezir). Sahih hadiste Hz. Peygamber «Adek keffaretinfn yemin keffaret! ile aynı olduğunu» söyle­miştir. Yine Hz. Peygamberden sabit olduğuna göre şöyle buyurmuştur: «Kim tEût konusunda Allah'a adakta bulunursa, adağını yerine getirsin. Kim Allah'a isyan konusunda Allah'a adakta bulunursa Allah'a isyan et­mesin.» Eğer insanın kasdı adağını yerine getirmek sureti Üe Allah'a ta-atte bulunmaksa adağını yerine getirmesi gerekir. Taat olmayan bir şeyi adamişsa yerine getirmesi caiz olmaz. Ancak adağı yerine getirmemesi durumunda selefin çoğunluğuna göre yemin keffareti vermesi gerekir, imam Ahmed b. Hanbei'in de görüşü bu şekildedir.»[256]

İkincisi: Maksadın sadece bir şeye teşvik veya ondan alıkoyma; tas­dik veya yalanlama olması. Bu tür ifadeler adak, talak, köle azadı ve nezirle iigili bîr çok meseleler girer.

Bu sonuncu türden olan ifadelerin hükmü hakkında alimlerin farklı üç görüşü vardır: Birincisi: Yeminin gereğini yerine getirmemesi durumunda üstlendiği şey tahakkuk eder. Mesela talaka yemin etmişse talak, köle azadına yedin etmişse azad gerçekleşir^ bir sene oruç tutalım demişse, tutması gerekir. İkincisi: Hiçbir şey lazım gelmez. Zira Hz. Peygamber «Kim yemin edecekse Allah adına etsin, ya da sussun,» bir başka rivayet­te «Allah'tan başkasına yemin etmeyin» buyurmuştur. Üçüncüsü: Bunlar yemindir ve yerine getirilmemesi durumunda keffaret icab eder.

İbn-i Teymiyye'nin tercih ettiği görüş de bu sonuncusudur.

437- Bu ifadelerden ve yaptığımız nakillerden de anlaşılıyor kî; İbn-i Teymlyye, yemin kasdedilen talakın vuku bulmayacağı şeklindeki gö­rüşünü, öncekilerin adak hakkındaki sözlerine, keffaretin vacip olması açı­sından talak ve taat üzerine yapılan yeminler hakkındaki görüşlerine bina etmiştir.

Doğrusu, şarta bağlı talakın, şartın meydana gelmesi anında vuku bul­mayacağı şeklindeki hüküm on iki imama mensup şianın (imamiyye - İsna aşariyye) görüşüdür. Bizzat kitaplarında bu görüşe temas etmişlerdir. «Ki-tabu tabsırat'il-muteallimin» adlı eserin haşiyesinde şu ifadeler bulunmak­tadır:

«Fukaha ıstılahında «şart», hastanın iyileşmesi, yolcunun gelmesi gi­bi, olup olmaması mümkün olan şeylerdir. «Sıfat» ise güneşin batması gi­bi muhakkak vuku bulacak şeylerdir. Talakın bunlardan herbirine bağlan­ması bâtıldır.» [257] Tabsıra'da de şöyle denmektedir:

«Talak şarta bağlı olmaksızın ancak «sen boşsun» sözü gerçekleşir. îmamiy-ye'ye göre talakı bir şarta bağlamakla talak meydana gelmez. Ancak bağlama halihazırda mevcut bir şeye yapılmışsa bu durumda talak meydana gelir ki gö­rüldüğü gibi bu durumda da talakın şarta taliki değil aslında derhal talakm vü­cuda getirilmesi söz konusudur.»

Talaka yerjıîn meselesinde keffaretin gerekeceğine dair Imamİyyede mevcut bir görüşe rastlamıyoruz. Bizzat talaka yemin konusuna değine­rek, buna keffaretin gerekeceğini söyleyen hiçbir fakihin varlığını da bil­miyoruz. İbn-i Teymİyye'nin, sözünün gelişinden, bunu köle azadı, oruç tutma, sadaka veya hac gibi [taatler) üzerine yapılan yeminlere kattığı gözükmekte ve talaka yemini, kişinin «Şunu yapmazsam veya şunu ya­parsam üzerime haccetmek lazım olsun.» demesi gibi mütala etmektedir.

Şüphesiz bu ve benzeri ifadeler hakkında bazı fakihterden verine ge­tirmemesi durumunda keffaretin gerekeceğine dair sahih nakiller yapıl­mıştır. Bunda da bir şüphe yoktur. Zira adak nevilerinden birini teşkil eder ve kuşkusuz bir taat ve Allah'a yaklaştıracak bir vasıta özerine adakta bu­lunulmuştur. Yerine getirilecek, getirilmediği takdirde de keffaret verile­cektir. Bunlarda şüphe yoktur. Asıl şüphe konusu «Şunu yaparsam bana talak vacip olsun» ifadesi ile «Şunu yaparsam üzerime hac veya köle aza­dı ya da oruç vacip olsun,» ifadesi arasındaki benzerlik hususundadır. Çün­kü bunlarla talak arasındaki farklılık açıktır. Zira oruç, hac, köle azadı ki­şiyi Allah'a ulaştıracak yollardan (kurbet)dır. Bunlarda adak manası ve adanan şeyi yerine getirmekle bir taat işlenmiş olacağı oldukça açıktır. Keffaret haddi zatında bir iyiliktir. Eğer yeminin gereğini yerine getirmez­se, bir iyiliğin yerine başka bir iyilik ikame edilecektir demektir. Bu du­rumda da Şariin keffaretten gözetmiş olduğu mana gerçekleşmiş ve ye­rine getirilmiş olur. Ama talak böyle değildir ki. Zira talakta bir iyilik yok­tur. Hatta talak helaller İçerisinde Allah'ın en çok buğzettiği bir hüküm­dür. «Kim Allah'a itaat hususunda bîr adakta bulunursa ona riayet etsin»

şeklindeki, Hz. Peygamberin sözünün geneİ kapsamı içine de girmez. Ay­nı cinsten bir vacip bulunan, Allah'a ulaştıracak yollardan (kurbet) ada­nan şeylere de benzerlik arzetmez. Bu durumda nasıl keffaret gerekebi­lir. Sonra talak aslında kişinin kendisine helal olan şeyi haram kılması, hikmet sahibi yüce Allah'ın meşru kıldığı nikah nimetinin izalesi demek­tir. Böyle olunca nasıl olur da, köle azadı, hac, oruç ve zekâta [sadaka) kıyas edilebilir.

438- Bu konuda es-Sûbkî [258]İbn-i Teymiyye'yi tenkide tabi tut­muş ve onu yaptığı bazı nakillerde suçlamaya gitmiştir. Bu nakillerden bazılarında ilave yapmakta, diğer bazısında da atlamakta bulunmakla onu itham etmiş, konu Üe ilgili hüküm çıkarışına ve yaptığı kıyaslara karşı çıkmıştır.

Önce talak ve köle azadı üzerinde yapılan yeminlerin Allah adına yapılmış yeminler olduğunu saymasına karşı çıkmış ve şöyle demiştir: «Allah için akdedilmiş.» (ma'kûdetün lillah) sözü île eğer bunlarla Allah'a yaklaşmış olmayı kasdediyorsa, talak üzerine yapılan yeminin böyle bir özelliği yoktur. Yok bu sözle hac gibi, sadaka gibi Allah için yapılması vacip olan bir şeyin yapılmasını yüklenmez manasını kastediyorsa, talak­ta bu anlam da yoktur. «es-Sübki bu ifade ile, Allah adına yapılan yeminle, talak üzerine yapılan yemin arasında benzerlik bulunmadığını ifade ile İbn-i Teymiyye'yi tenkid etmektedir.

es-Sûbki, sahabe devrinde talakın «müslümanlarm yaptıkları yemin­ler» dahilinde itibar edilmediğini zikreder ve ilk kez Haccac b. Yusuf es-Sakafi tarafından beyat yeminlerine sokulduğunu söyler ve şöyle der: «İbn-i Teymiyye'nin «Bu müslümanlarm yaptıkları yeminlere ve beyat ye­minlerine dahildir.» ifadesi ve bu konuda ihtilaf olduğunu bilmediği id­diası yerinde değildir. Beyat yeminlerine talak ve köle azadının da soku­lur olması Haccac zamanından başlar. Haccac beyat yeminlerine talakr da katmış, beyat alırken müslümanları böyle yemine zorlamış, talaka ye­min o vakitten bu yana yapılagelmiştir.»

Sonra es-Sübki şöyle diyor:

«Birinin «müslümanlarm yeminleri» ifadesinden kasdı ya Allah Teâlâmn müslümanlara, üzerine yemin etmelerini meşru kıldığı şeylerdir ya da müslü­manlarm üzerine yemin etmeyi teamül haline getirdikleri şeylerdir. (Eğer tbn-İ Teymiyye bu sözü ile) birincisini kasdediyorsa, talak ve köle azadı üzerine yapı­lan yeminleri Allah müslümanlara meşru kılmamıştır. Hatta bu tür yeminler «Kİm yemin edecekse Allah adına yemin etsin, yoksa sussun.» hadisi ile yasak­lanmıştır. Yok bununla müslümanlarm üzerine yemin etmeyi  teamül (örf) haline . getirdikleri şeyleri kasdediyorsa, talak ve köle azadı üzerine yapılan ye-'nler ne Hz.  Peygamber devrinde    yapılıyor ne de ondan sonra gelen   sahabe

vrjnde teamül halinde yaygın olarak" kullanılmıyordu. Bu durumda tbni Tey-'we nasıl olur da talak üzerine yeminin  «müslümanlarm yeminleri»  dahilinde

bulunduğunu söyler ve bunu Hz.   Peygamberden yaklaşık 70  sene  sonra  ortaya

çıkan bir teamülle (örfü-hâdis) demlendirmeye çalışır.

İkinci olarak, talakı adağa (nezir) kıyas etmesine karşı çıkmıştır. Çün­kü adakta terki günah olan bir amelin vacip kılınması söz konusudur. Ta­lakı üstlenmek ise, terki günah olmayan bir durumdur.[259]

es-Sûbkî'nin birinci karşı çıkışı yani talakın müslümanlarm yeminle­rinden sayılması -eğer bu konudaki es-Sûbkî'nin bakışı doğru ise- İbn-i Teymiyye'nin bütün delillerini yıkmaktadır.

Her ne olursa olsun, kendisinden yemin kasdedilen şarta bağlı ta­lak konusunda keffaretin gerekeceği hükmünün herhangi bir imama nis-betini kesinlikle kabul etmez ve şöyle der: «Bu konuda keffaretin gere­keceği konusunda İbn-i Teymiyye'den önce müsiümanlardan hiç bir kim­seden böyle bir görüş sabit olmamıştır. Her ne kadar icmanın mertebele­ri bahsinde İbn Hazm'ın sözünün gereği böyle bir görüşün mevcudiyetini çağrışım yapıyorsa da, ancak mübhem olması, görüş sahibinin belirlen-memesi bir yana talakın şarta bağlanması konusunda olduğu kesin de­ğildir. Yemin çeşitlerinden birine hamledilmesi mümkündür. (278)

439- Böylece es-Sûbkî'nin îbn-i Teymiyye'yi çürütmeye çalıştığını görüyoruz. Biz yemin manası kastedilse bile şarta bağlı her türlü talakın vaki olacağı konusunda es-Sûbkî'nin görüşüne katılmıyoruz. Ve bu konu­daki delilimizi de bizzat kendisinin ifadelerinden alıyoruz. Çünkü o, talak üzerine yemin edilmesinin ancak Emevi valilerinden zalim Haccac zama­nında ortaya çıktığını ve ondan önce talakın yemin çeşitlerinden sayılma­dığını, buna göre, Hz. Peygamberin vefatından 70 sene sonrasına kadar, bununla talakın vuku bulacağının bilinmediğini söylemektedir. Sonra da sahibinin kasdetmediği bir talakın vukuu nasıl caiz olmaktadır. Bu na­sıl telif edilebilir? Acaba talak istenilen, teşvik edilen birşey midir? Ka-Ş!t bulunmasa bile, köle azadının gerçekleşmesi aklıma yatar. Çünkü AI-'ah köle azadını teşvik etmektedir. Ama şarta bağlamasında gerçekten kansıni boşama maksadı bulunmayan bir ifade ile, talakın vuku bulması­nı bir türlü anlayamıyorum. Çünkü Allah talakı iyi karşılamamakta ve an­cak ihtiyaçtan dolayı onu mubah kılmaktadır.

Ben (Ebu Zehra), kasıt bulunmadığı zaman, talakın vukuu bulmayaca-9' konusunda İbn-i Teymiyye'ye muvafakat ediyor, tabi öyle oluncada es- Sûbkî ve dört mezhebe bağlı imamların çoğunluğuna katılmıyorum. Bu­nunla birlikte delil bulunmadığı için keffaretin gerekeceği konusunda İbn-i Teymiyye ile aynı fikirde de değilim. Talakla adak arasında kıyas yapıla­mayacağına inanıyorum. Zira açıkladığımız gibi adakların konusu Allah'a yaklaştıracak şeylerdir, (kurbet). Talakın ise bu türle bir ilgisi yoktur.

440- 1929 Tarih ve 25 sayılı Mısır Medeni Kanunu İbn-i Teymiyye'-nin görüşünü tercih etmiş ancak tamamen almamıştır. Şarta bağlı talakla eğer talak kasdedilmişse, şartın tahakkuk etmesi anında talakın vuku bu­lacağına itibar etmiş, eğer talak kasdedilmemişse bir şey gerekmeyece­ğini benimsemiştir. Birinci şıkta kanun, tamamen İbn-i Teymiyye'nin görü­şündedir. İkinci şıkta ise İmamiyye'nin görüşüne İbn-i Teymiyye'nin görü­şünden daha yakındır. Çünkü kanun keffaretten sözetmemiştir.

Söz konusu kanun genelde, şarta bağlı talaka nisbetle halis şiî köken­li bir durum da arzetmez, tam anlamda İbn-i Teymiyye doğrultusunda da değildir. Kanunun Şiilere muhalefeti şuradadır: Kanun şarta bağlı talakta gerçekten talak kasdı varsa talakın vukubulacağmi âmirdir. Halbuki İma-miyye fikası talakın ancak derhal gerçekleştirileceği ifadelerle, veya şek­len şarta bağlı olan durumlarla vuku bulacağı görüşündedirler. İkinci hal­de talakın vaki olmayacağı hususuna nisbetle de şiaya muvafakat etmek­te, İbn-i Teymiyye'ye katılmamaktadır. Aslında her iki halde de İbn-i Tey­miyye'ye muvafakat ettiğini de söyleyebiliriz. Ancak kanun ikinci durum­da keffaretin gerekliliğini tasvir etmemiştir. Çünkü kefaret kişinin diya­neti ile İlgili bir konudur. Ve kaza müdahale etmez. Kanunsa ancak kaza makamının yürüteceği konulan zikreder. Dini konuları ise kişinin diyane­tine havale eder. Kaza makamının keffaret konularını icra ettiği görülme­miştir. Doîayısı ile asrımızda kişinin diyaneti ile ilgili konuların kanunla­rımızda ele alınması münasip de değildir. Doğruyu en iyi Allah Teâlâ bi­lir.[260]

 

İbn-i Teymiyye'nin İctihad Mertebesi

 

441- Geçen bahislerde  İbn-i Teymiyye'nin fıkhından çeşitli görün­tüler arzettik. Bunlardan bir kısmı insanlara dinlerini öğretmeğe, dini konu­larda onları yönlendirmeğe çalışarak verdiği fetvalardı. Diğer bir kısmı da mukayeseli fıkıh çalışmalarından bazı örneklerdi. Bunlar günlük ilişkilerin­de insanların yaşantısı ile, devlet yaşantısı ile, hisbe ve mezalimle ilgisi bulunan konularda İslâm fıkhını ele aldığı çalışmalarıydı. Biz bu tarz çalış­malarından meselenin iç yüzünü aydınlatan ve bu değerli fakihin ilmi şah­siyetini ortaya koyan bazı örnekleri bu kitabımızda arzetmiş olduk. Diğer bir kısım çalışmaları da vardır ki, İbn-i Teymiyye bu tür çalışmalarında bi­linen İslâm mezhebleri arasında dolaşmış ve nübüvvet nuruna selefi sali-hinin örfüne en uygun bulduğu görüşleri tercih etmiştir. Bir başka kısım da vardır ki, İbn-i Teymiyye bu kısımda bütün mezheblere karşı çıkmıştır. Bu son kısımda göze çarpan bir husus vardır. İbn-i Teymiyye bu tür görüşlerini sürekli mütekaddimin âlimlere nisbet etmeye veya onların gö­rüşleri üzerine bina etmeye veyahutta tahric yoluyla onların mezhebinin de kendi görüşü gibi olması gerektiğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Ni­tekim yine o bu tür görüşlerinin selefin mezhebi olduğunu, ilk önceki âlim­lerin tercihleri doğrultusunda bulunduğunu ispata çalışıyor,    eğer görüşü şianın görüşüyle benzerlik arzediyorsa (mesela şarta bağlı talak, talaka ye-.  nnin gibi konularda olduğu gibi)  kendi görüşüyle şianın görüşü arasında yakın bir ilişki olmasına rağmen böyle bir benzerlik ve ilişkiden bahset­miyor.

Acaba İbn-i Teymiyye neden böyle bir çaba gösteriyor, kendi ulaştığı neticelerle mezheb imamlarının veya en azından bazısının kabul ettiği gö­rüşler arasını uzlaştırmaya, bunları birbirlerine yaklaştırmaya çalışıyor?

Cevaben deriz ki; İbn-i Teymiyye selefidir. Bütün görüşlerini selefe nisbet etmeye çalışması onun genel metodunun bir neticesidir. Onun bü­tün tercihlerinde, mukayeseli incelemelerinde fetvalarında, ictihadlarında ortaya koyduğumuz tutumu ile bağdaşacak olanda budur. Bilindiği gibi bü­tün çalışmalarında İbn-i Teymiyye, görüşlerinin selefin ulaştığı görüşler çerçevesinde olmasına büyük özen gösteriyor, bu çerçeveyi aşmıyor, on­ların durdukları yerde duruyor, gittikleri yere gidiyor, onların yolunu par­mak ucu kadar olsun aşmıyordu.

Talak meselesindeki kendi düşüncesi ile dört mezhep imamının bazısının arasını uzlaştırmaya ve bunları birbirlerine yaklaştırmaya masına gelince, bence bu iki sebebe dayanmaktadır:

Birincisi: Dini Sebep, bu İbn-i Teymiyye'nin takvası, ahlaki yapısı   i lâm toplumunun peşinden gittiği bu mezlıeb imamlarına karşı olan üstü takdir auygusu ile ilgilidir. Ibn-i Teymiyye naslara, seleften gelen haberle re, sosyal maslahat ve fesadın defedilmesi prensiplerine baktığında, hu. tün bunların kendisini bir lafızla üç talakın vuku bulmayacağı, talak üze­rine yemin yapılması durumunda birşey gerekmeyeceği görüşüne uiaştır-dığını görmüştür. Ama öte taraftan onun takvası, kendisini İslam fıkhında garib görülen bir fetva vermekten geri durmaya itmiştir. Bu durumda o kendisini ayrı ayrı taraflara iten iki duygu arasında bulmuştur.:

Birincisi; görüş beyanına itiyor; ikincisi ise, garip fetvalar arayan ve bunların içinde kendilerini bulan kimselerden biri olmamak için dört mez­hep imamına muhalif görüş beyanından kaçınmaya sevkediyordu. İşte bu duygular içerisinde ibn-i Teymiyye mezhep imamlarına muhalif olarak ulaş­tığı neticelerle, bu imamların kabul ettikleri görüşler arasına uzlaştırma­ya ve birbirlerine yaklaştırmaya çalışmıştır. (Bu sadece onun yaptığı bir şey de değildir.) İmam Malik, insanların maslahatlarını öğrenmek ve bil­mede derin vukufu olan o büyük fakih, kendisine sorulan meselelerde Irak mektebinin görüşleri Üe kendi görüşleri arasını uzlaştırmak için, onların ilgili meselelerde verdikleri fetvaları öğrenmeye çalışırdı. Rivayete göre ders halkasında Ebu Hanife'nin oğlu Hammad'ın olduğunu öğrenince onu yanına çağırmış ve çeşitli meseleler hakkında babasının görüşlerini sor­maya başlamış, Ha m m a d da babasının görüşlerini söylemiştir.

İkincisi: İbn-i Teymiyye'nin devri taassup devridir ve imamlara karşı görüş beyan etmenin tepki ile karşılandığı bir zamandır. Böyle bir ortam­da verdiği fetvalarla İmamların görüşleri arasını uzlaştırmanın, birbirleri­ne yaklaştırmanın gerekli ve dini bir siyaset olduğunu görmüştür. Verdiği fetvalardan kaçmamalarını, onları kabul edip amel etmelerini sağlamak için bunu yapmıştır. Zira İbn-i Teymiyye halkın, talak üzerine yemin ve uç talak meselesinde duçar oldukları hastalıkların, ilacının içinden çıkılmaz hale gelen meselelerin çözümünün verdiği kendi fetvalarında olduğunu 90 rüyor ve bu fetvalarının halk tarafından tutulmasını istiyordu.

442- İbn-i Teymiyye'nin fıkha ait yazdığı eserleri    okuyan kimse, her konudaki  incelemelerinde, her türlü  mezhep     kayıtlarından kurtulan müctehid bir fakihin aklının ürünleri ile karşılaştığını görecektir. İbn-i Tey miyye tercihlerinde olduğu   gibi, mezhep  içerisinde verdiği  fetvalarına da, görüşler arasında seçim yapmakta ve hüküm  istinbatında bulunma tadır. Şu kadar var ki, tercihlerinde bir mezheple kendini kayıtfamazkenmezhep içinde verdiği fetvalarında Hanbeli mezhebi kurallarına riayet et­mektedir. Mukayeseli etütlerinde onun hüküm çıkarmada mahir bir fakih olduğunu, kıyasın yönlerini, şeriatın kaynaklarını, hüküm çıkarılacak delil­leri çok iyi bildiğini, mukayesede doğru ve yerinde bir metodu olduğunu, ve bu hedef doğrultusunda, seri delillerin ruhuna itibarla, içinden çıkılmaz altından kalkılmaz durumlara meydan vermeden, insanların maslahatlarını gerçekleştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ve yine onun, içtihadlarında, Ki­tap ve sünnet semalarında, selef-i salihin'in ve müctehid imamların me-todları doğrultusunda kanat çırpmakta olduğunu müşahede ediyoruz.

Onun müctehid bir fakih olmasına, ve kesinlikle mukailid olmaması­na rağmen —çünkü mukailid, sırf bir mezhebe mensup olduğu için (delil­siz) o mezhebi savunur— onun dört mezhep imamından ayrı düştüğü gö­rüşlerinin oldukça az olduğunu görüyoruz. Bunlar talak üzerine yemin, bidi talak hakkındaki görüşleri; Ramazanda iftar etmeye, namazı kısaltmaya ruhsat veren sefer (yolculuk) hakkındaki «burdaki seferden maksat örfen sefer denebilecek her türlü yolculuktur» şeklindeki görüşü ihtiyaçtan do­layı iki vakit namazı birleştirerek bir vakitte kılmaya —yolcu olmasa bile— cevaz vermesi... gibi görüşleridir. Bunlar önemli görüşler olmakla birlik­te azdır. Bunların çoğu da dört mezhep içerisinde bulunmasa bile Şia, za-hiriyya gibi diğer mezheplerde mevcuttur. Buna göre İbn-i Teymiyye'nin yalnız kaldığı görüşleri nadir veya ender olmaktadır. Buna rağmen yine onun, yalnız kaldığı bu görüşlerinde bile, İki görüş arasında ortayı buldu­ğunu veya ikisini birleştirdiğini görüyoruz. Sonra O, bu tür içtihadlarında bile İmamlarca veya tamamınca benimsenen özellikle de, te'Iîfinde ken­disinin ve ailesinin de bir yeri bulunan [261]Hanbelî fıkıh usulünden dı­şarıya hiç bir zaman çıkmamıştır.

Bu durum, müctehidlerin mertebeleri hakkındaki usulcülerin ifadele­rine nazaran onun içtihaddaki mertebesine bir sınır getirebilir, ama hiç bir zaman onun bu sahada sahip olduğu kadrini, sürekli fıkıh, usul ve kay­naklarını incelemesi, önceki nesillerin geride bıraktığı İslâm Fıkhı ile il­gili servet içerisinde yaptığı karşılaştırma ve mukayeseleri, sonra gelen­lerin, öncekilerden devraldığı çözümleri, fetvalar, hükümleri incelemesi ne­ticesinde kendisinde meydana gelen fıkıh melekesinin değerini düşüre­mez. Usulcülerin koyduğu mertebeler açısından O, hangi mertebede olur­sa olsun söz konusu meziyetlerini kimse inkar edemez.

443- İçtihad için gerekli alet IllmlerK fıkıh kabiliyeti, sünnet, lügat, ve tefsir usul bilgisi, Kur'ân'ı anlayışı, hadis usulüne vukufu, rivayet ve dirayet yönlerinden hadise olan geniş ihatası açısından ele alındığında kesinlikle İbn-i Teymiyye'nin, içtihadın birinci derecesinde, yani mutiak müctehid olduğunu görürüz. Eğer biz sadece bunlara bakarsak bizim onu müstakil rnüctehidlerin mertebesine koymamız gerekecektir. Ancak şu var ki, İbn-i Teymiyye hüküm çıkarmada genelde Ahmed b. Hanbel'in yolu­na uymakta, onun usulü yalnız kaldığı görüşleri oldukça az veya nadirdir. Hatta belirttiğimiz gibi, yalnız kaldığı görüşleri hemen hemen hiç yoktur. Bu açıdan baktığımızda, benimsenmiş kurallar gereğince İbn-i Teymİyye'-yi Hanbeü mezhebi içerisinde müctehid (müctehid fi'l-mezheb) kabu! et­memiz gerekecektir.

Hiç şüphe yoktur ki İbn-İ Teymiyye, mutlak müctehidlik İçin gerekli her türiü alet, ilim ve kabiliyet şartlarını kendi şahsında toplamıştır. An­cak farklı neticelere ulaştığı mevzular açısından ve takib ettiği metod ba­kımından Hanbeli mezhebi çerçevesinden dışarı çıkmamıştır.

Birisi çıkarak şöyle diyebilir: İbn-i Teymiyye madem ki bütün içtihad için gerekli şartlan toplamış, sünnet tefsir ve hüküm çıkarma ilimlerinde tam bir dirayet sahibidir, öyle ise niçin diğer müçtehidierden ayrı kaldığı görüşleri çok az veya oldukça nadirdir? Bu söze cevap tarihten ve hüküm çıkarma ufkunun genişlemiş olmasından çıkarılacaktır:

Şöyle ki, İbn-i Teymiyye ortaya çıktığında fıkıh iyice genişlemiş, veri­len fetvalar çoğalmıştı. Tahric kapısı sonuna kadar açılmış bulunuyordu. İbn-i Teymiyye 7. Hicri asrın sonlarında 8. hicri asrın başlarında, önceki âlimlerin sonrakilere bir şey bırakmadıkları bir dönemde yaşamıştır. İbn-i Teymiyye'den önce dört mezhebin fıkhı tedvin edildiği gibi Zahiriy-ye, bütün fırkaları ile Şia ve İbaztyye mezheplerinin fıkıhları da tedvin edil­miş bulunuyordu. Her mezhebten müctehid ve tahric erbabı yeterince çok bulunmuş, yeni yeni meydana gelen olaylarla, problemlerle ilgili çözüm­ler getirmek amacı ile İmamlarının usulleri doğrultusunda ictihad ve tan-riclerde bulunmuşlardı. Bütün mezheplere bağlı müctehid ve tahric erba­bı vuku bulan olaylarla ilgili çözümler getirmekle yetinmemişler vukuu beklenilen olaylarla ilgili fetvalar da vermişlerdir. Hatta aklen vukuu ta­savvur olunabilecek her meseleye ve dördüncü, beşinci ve altıncı asırlar­da tasavvur ve takdir sınırını da aşarak hiç olmayacak şeyleri varsayma-ya, sanki İnsanların yüzyüze geldikleri meselelermiş gibi onlar hakkında hükümler koymaya başlamışlardır. Böylece varsayım üzerine kurulan fıkıh alabildiğine genişlemiş, önceleri aklen olması mümkün olaylar hakkında hükümler vermişler sonra da hayali ve hiç olmayacak meselelerle uğraş­mışlardır.

Buna, âlimleri hüküm ve fetvaya yönlendiren olay ve durumların za­man değişimi, çeşitli ülkelerde farklı örf ve teamüllerin bulunuşu gibi çe­şitli sebeplerden dolayı pekçok olduğunu da eklersek İslâm fıkhının nasıl bir genişlik kazandığını düşünebiliriz. İslâm ülkeleri doğuda Çin'den Avrupa'nın güneyine, hatta batı kısmından ta ortalarına kadar uzanmış bulu­nuyordu. Her iklimin kendine has olayları, her ülkenin, her şehrin kendine ait örf adetleri vardı. Böyle bir ortam içerisinde âlimler mensup oldukları mezheplerin çerçevesi dahilinde karşılaştıkları olay ve problemlere çö­züm olmak üzere tahric de bulunmuş, fetvalar vermişlerdir. İbn-i Teymiyye döneminde daha önce bir benzeri Maveraunnehir, İrak, Horasan, İran, Mı­sır, Suriye, Mağrib ya da Endülüs'te vuku bulmayan bir olayın bulunması ve hakkında verilen hükmün bir veya daha fazla mezhep kitaplarında derce-dilmiş olmaması hemen hemen imkansız bulunuyordu.

«Herhangi bir mezhebe tabi olanlar, düşünceleri donmuş bir vaziyet­te, o mezhep üzerinde yürüyorlardı.» şeklinde bir düşünceye sahip olan kişi hata etmektedir. Zira müntesipler mezhebi ayakta tutuyor, her asır­da ortaya çıkan yeni fikri şekillerle onu yeniliyorlar, ortaya çıkan olaylar­la ilgili hale uygun, iyi neticeler doğuracak fetvalar veriyorlardı. Bazan kendi İmamlarına muhalefet ettikleri oluyor ve:

«Bu, delilden kaynaklanan değil, zamanın değişmesinden doğan bir ih­tilaftır. Eğer İmam bizim zamanımızda olsaydı, o da bizim gibi düşünür­dü.-» diyorlardı. Baksana, Malikilerle Şafiiler dördüncü asırda zevilerham'-in mirasçı olabileceklerine dair fetva vermişler ve Hanbelilerin yoluna uy­mak sureti ile kendi imamları, İmam Malik ve İmam Şafiiye muhalefet et­mişlerdir. Bu muhalefetlerinin sebebi, kendi devirlerinde beytülmalin bo­zulmuş olması ve hak sahiplerine haklarının verilmemesidir. Bu durum karşısında bu iki mezhep müntesipleri hale uygun fetva vermişler ve İmamlarından açıkça nakledilen hükme bağlı kalmamışlardır. Ve bilmişler­dir ki, eğer imamları kendi dönemlerinde yaşasalardı, kendileri gibi düşü­necekler ve nakle ençok bağlı olan Ahmed b. Hanbelin mezhebinden bu görüşü almada tereddüt etmeyeceklerdi.

444- İbn-i Teymiyye ortaya çıktığında sekiz büyük İslâm mezhebi içerisinde mevcut birçok görüş ve fetvalarla karşılaşmıştı. Bu sekiz mez­hep Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli mezhepleri ile İmamiyye, Zeydiyye, Za-hirîyye ve İbaziyye mezhepleridir. Bu mezheplerden herbiri haddi zatında pek çok metod hatta mezheplerin mecmuasından İbarettir. Bu durumda İbn-i Teymiyye'nin farklı mezhep ve görüşlerden hiçbirinde bulunmayan yeni birşey getirmesi makul değildir. Gerçekten de önce gelen âlimler sonrakilere, bir şey bırakmamışlardır. Onun içtihad ettiği her konuda —üç talak bahsinde de görüldüğü üzere— mutlaka şia veya zahiri mezheple­rinde onun içtihadına benzer bir görüşün bulunması, İbn-i Teymiyye için bir ayıp değildir. Aksine şaşılacak ve makul olmayacak husus kendinden önce yaşayan âlimlerin metodlarının, görüşlerinin yaşadıkları muhitlerin farklı olmasına, uzun bir zaman süreci içerisinde meydana gelen olaylarının çokluğuna rağmen kendinden önce ileri sürülmemiş bir görüş orteya atmasidır.

Dört mezhep imamlarının fıkhı, ihtilaf ve ittifak konulan üzerinde araştırma yapıp düşünecek olursak, bu İmamlardan birinin, diğer herhan­gi bir mezhepte veya mezhep içerisindeki görüşlerde benzeri bulunmayan bir hükme varmış olmalarının çok nadir olduğunu, özellikle bunların bir­birlerinden istifade ettiklerini, iktibasta bulunduklarını buluruz, Ebu Ha-nife'nin diğerlerine muhalif olarak ileri sürdüğü görüşleri çok az, hatta nadirdir. Sonra bu dört imamdan birinin diğer üçünden ayrılarak yalnız başına kail olduğu bir görüşünde mutlaka bu dört mezhep dışında ya aynı­sının ya da bir benzerinin bulunduğunu görürüz. Bu hiçbir zaman imamla­rın Ictihad ve hüküm istinbatındaki mevkilerini gölgelemez. Onların, ken­dinden sonra gelenlerin içmeleri için fıkıh menbaim açmış olmalarını, kendilerini takip edecek nesillerin suluk etmeleri için yolu hazırlamış ol­malarını engellemez. Böyle bir telakkinin aksine, onlar, dini gayret ve iman kuvvetlerinin fazlalığı sebebi ile, duyulmadık (garib) fetvalar ver­mekten hoşlanmazlar, bir fakihin hiç kimsece bilinmeyen bir görüşle or­taya çıkmasını iyi görmezlerdi.

445- Şu halde, İbn-i Teymiyye'nin kendinden önce ileri sürülme­miş, yalnız kaldığı görüşlerinin az veya çok ender olması onun içtihad de­recesini gölgelemez. Ancak birisi çıkarak onun Hanbeli usul ve metodun­dan dışarı çıkmadığını aksine verdiği fetvalarında, çoğu tercihlerinde, mu­kayeseli incelemelerinde, genelde görüşlerinde bir Hanbeli fakihi olduğu­na hükmetmemizi gerektirecek hususların bulunduğunu, Hanbeli mezhebi çerçevesinden çıkmış olduğu bazı görüşlerinin kendisini Hanbeli mezhebi­ne mensup olmaktan çıkaramayacağını, hatta bu Hanbeli mezhebinden ay­rıldığı görüşlerinde bile, kendisinin bu mezhebin usulünü tatbik etmekte olduğunu söylediğinde, daha ötesi; bu görüşlerine, İmam Ahmed b. Han-belîn mezhebi içersinde bir nazir ve benzer aramak için uğraşmakta ol­duğunu, bütün bunlardan dolayı İbn-i Teymiyye'nin başlangıçta, da sonuç­ta da, yetişmesinde de olgunluk çağında da Hanbeli mezhebine mensup bir âlim olduğunu söyleyebilir.

Bu sözün gerçek payı mevcuttur. Zira İbn-i Teymiyye'nin Hanbelilik vasfı ondan hiçbir zaman ayrılmamıştır. Çünkü İbn-i Teymiyye içindeki iç-tihadlarm çokluğu açısından bu verimli mezhebi mevcut İslâm mezheple­ri içerisinde en genişi olarak görmüştür. Çokları prensip olarak hiçbir devrin mutlak müctehidlerden hali bulunamayacağını, belirtmişler, arala­rında içtihad kapısının kapandığını söyleyen kimse bulunmamıştır. Yine bu mezhepte ehil olan her kimsenin İmam Ahmed'den bir nakil bulunma­yan konularda, onun usul ve metodu doğrultusunda îçtihadda bulunabile­ceğine izin verilmiştir. İbn-i Teymiyye'ye gelinceye kadar, bu minval üzere hareket eden âlimler bulunmuş, hiçbir devirde bunlardan hali kalınma­mış, İbn-i Teymiyye'de en son gayeye ulaşmıştır. Bu mezhep içerisinde, İmam Ahmed b. Hanbel'in zengin fıkhî mirasına sahip olan âlimler pek çok aayretler sarfetmişler ve bu mirası nemalandirmışlardır. Bu yüzden Han­beli mezhebi içersinde görüş ve düşünceler pek çoğalmış, öyleki; hepsi de İmam Ahmed'e nisbet edilen bir mesele hakkında bazen dört görüşün bulunduğu olmuştur.

Hanbeli usulcüleri, müctehidlerin İmam Ahmed'in görüşü olmak üze­re elde ettikleri neticelere «vecih»    (çoğulu-vücûh)    adını    vermişlerdir.

«Bil ki, mezhep içerisinde sahih olan, İmam Ahmed'in sözlerine kıyas neti­cesinde elde edilen görüşlerin de onun mezhebi sayılmasıdır. Bu el-Esrem, el-Hirakî ve mütekaddinıinden daha başkalarının görüşü olmaktadır. Bunun böyle olduğunu İbnİ Ahmed ve başkaları Riâyeteyn (Riâye isimli iki kitap) Adabu'l. müftî, el-Hâvi ve daha başka eserlerde söylemişlerdir. Bu tür görüşlerin Ahmed b. Hanbel'in mezhebi olmayacağı da söylenmiştir. Ibni Hamid şöyle der: el-Hal-lal «Ebu Bekir b. Abdulaziz, Ebu Ali, İbrahim ve daha müşahade ettiğimiz di­ğerleri gibi mezhep imamlarımızın çoğunluğu kıyas yolu ile elde edilen netice­lerin îmam Ahmed b. Hanbel'e nisbet edilmesini caiz görmemişler ve el-Hıraki. ye kitabındaki görüşünden dolayı tepki göstermişlerdir. er-Riayetü'1-Kûbrâ'da el-Hırakî şöyle demektedir: «Eğer İmam Ahmed illeti açıkça belirtmiş veya işaret­te bulunmuşsa bu takdirde kıyas yolu ile elde edilen neticeler îmam Ahmed'in mezhebi sayılır. Aksi halde hayır. Ama İmamın sözleri, fiilleri, davranışları, çı­karılan illetin sıhhatine delalet ediyorsa bu takdirde de İmama nisbet edilebi­lir. el-Muvaffak, er-Ravda; et-Tufi el-Muhtasar adlı eserlerde ise şöyle diyorlar: «Eğer İmam illeti açıklamışsa, aynı illetin bulunduğu her meselede ki İmamın mezhebi bizzat kendisinin açıklamış olduğu konudaki mezhebi gibidir. Eğer illeti açıklamamışsa bu durumda hayır. İsterse illetini belirtmeden görüşünü bildirdiği meselelere benzesin, (Kıyas yolu ile elde edilen netice imamın mezhe. bidir denemez.) Zira bu kıyas yolu ile bir kişinin mezhebini ortaya koymaktır. Ve, o mesele imamın karşısına çıkmış olsaydı, kıyas yolu ile kendisine benzeti­len görüşünden farklı mütalâa etmesi pekâlâ mümkündür. (Bu yüzden böyle bir neticeye gitmek doğru değildir.»[262]

Bu ifadelerden Hanbeli âlimlerinin, Hanbeli mezhebi usulü doğrultu­sunda hareket ettiği müddetçe müctehidin görüşünü mezhepten saydıkla-nnı görüyoruz. Ancak bu görüşün İmam Ahmed'e nisbeti doğru mudur, de­ğil mi? Bu konuda el-Hırakî caizdir derken, diğerleri illete bizzat İmam Ahmed değinmedikçe bunun caiz olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Bu du­rumda bu, İmamın belirlediği görüşün bir tatbiki olmaktadır.

Başkaları İse elde edilen illet; ister sözle ister fiilie, ister İşaretle olsun İmam Ahmed tarafından gözönünde bulundurulan ifletse bu takdir­de elde edilen neticenin imama nisbetinin   caiz olacağını söylemişlerdir.

Bu konudaki bakış açısı her ne olursa olsun, bu telakki ve HanbeM mez­hebi içersindeki içtihadın çokluğu bu mezhebi gelişken ve verimli hale getirmiştir.

446- Bu verimli kaynaktan İbn-i Teymiyye, geiişinceye, ilimde ke­mal buluncaya kadar İstifade etmiş ve kanmıştır. İçtihada başladığında hüküm çıkarmada İmam Ahmed'in metodu üzere hareket ediyordu. Ve ço­ğunluğu İmamın mezhebine uygun, azı bir başka mezhepten, çok ender olmak üzere de yalnız kaldığı neticelere ulaşmıştı. O bütün bu ulaştığı neticelerde müctehiddi ve delilsiz asla hareket etmiyor, hüccet bulunma­dan hükme varmıyordu. Muvafakat ediyorsa delille, muhalefet ediyorsa yine delille ediyordu. Bütün görüşlerinde, fetvalarına tercihlerinde ve in­celemelerinde onu mutlak taklid ile vasfetmek mümkün değildir.» Bütün bunlarda içtihad ediyor, taklid yolu ile değil, delile tabi olarak hareket ediyordu. Vardığı neticelerle diğer müctehidlerle aynı noktaya varmış ola­bilirdi. İmam Ahmed b. Hanbel'in. görüşüne muvafakat eden İbn-i Teymiy­ye aynı zamanda, eğer kıyas yönünün Ebu Hanife'nin görüşüne daha uy­gun olduğunu görmüş ve o konuda bir nakil (eser) de bulamamişsa onun görüşünü almaya da hazırdı. Bu durumda İbn-i Teymiyye'nin içtihad mer­tebesi nedir? Mutlak müctehid midir? Yoksa mezhepte müctehid midir? Ya da tahric erbabından mıdır? Önce müctehidlerin mertebelerini açıkla­yalım, sonra onu, uygun olduğu mertebeye koyalım.[263]

 

İçtihad Mertebeleri

 

447- İçtihadın   çeşitli mertebeleri vardır. Bazan   müçtehidin   çalış­maları furua hasredilmiş olur ve içtihadında belli bir mezhebin usulüne riayeti bir prensip edinir. Bu durumda müntesip bulunduğu mezhebe feri meselelerde muhalefet edebilir, fakat meseleleri çıkarmakta olduğu mez­hebin genel prensiplerine (usul) muhalefet etmez. Bazan müctehid mut­lak (bağımsız) olur, herhangi bir mezheple kendisini  kayıtlı  görmez. Ba-*an da içtihadı daha dar bir çerçevede olabilir. Müctehid ne usulde ne de furuda içtihada girişmez, ancak mezhepteki hükümlerin  illetlerini çıkara­rak, bunlar üzerinde kıyasla bazı yeni meseleler hakkında hükümler çıka­rır (tahric), mezhep içindeki farklı feri meselelerin müşterek yönlerinden elde edilen kaide ve nazariyler üzerine yeni meseleler bina ederler. Bu kaideler ışığı altında fetva verirler, tahricde bulunurlar. Buna göre fuka-ha, müçtehidleri, adetleri farklı olan taksimlere tabi tutmuşlardır.

448- Biz bu taksimler içerisinde İbni Teymiyye'nin tercih etmiş ol­duğu taksimi seçiyoruz. Ebu Amr, İbn-i es-Sa!ah ve İbn-i  Hamdan müctehidleri beş kısma ayırmışlardır ki, Ibn-i Teymiyye bu taksimi. Dedesinin başlayıp, babasının tamamladığı, kendisinin de İlaveler de bulunduğu el-Müsvedde adlı eserde zikretmiştir:

Birinci kısım: Müstakil veya mutlak müçtehid. Herhangi bir mezhe­be bağlı değildir. Başka bir imama has kurallarla kayıtlı değildir. Hüküm çıkarma yollarında fusul-ı İstinbat), az çok başkalarına muhalif olan ne­ticelere ulaşır. İbnu's-Salah bu manada mutlak müctehidlik makamının kalkmış olduğunu söyler. Çünkü âlimler bütün usulleri koymuşlar, o ka­dar çok furu ortaya koymuşlardır ki, bir kimsenin daha öncekilerin orta­ya koymadığı yeni bir şey getirmesi pek güç hale gelmiştir.

İkinci kısım: Müntesip müçtehid. Bu usulde ve furuda içtihada yetki­lidir. Hükmü delilinden öğrenir. İmamlardan bir! ile uyum arzeder. Bu uyum da ya o imamın mezhebi içerisinde eğitim görmüş ve yetişmiş ol­masındandır yahut da tamamen bağımsız çalışmaları neticesinde usulde ve metodda o imama muvafakat neticesine ulaşmıştır. Bu tür müçtehid-lere müntesib müçtehid denmiştir. Çünkü imamın içtihadlanna çağırmak­tadır ve yine onun mezhebi içerisinde yetişmiş olması durumunda onun tabilerinden görüşlerini okumuş, öğrenmiş ve o imamı isabetli, dikerle­rinden daha üstün kendi düşüncelerine daha çok yatkın bulmuştur. İmam Ahmed b. Hanbel'in muasırlarından olup da ondan ilim alan pek çok ta­bileri bu kısım müçtehidlerdendir. İbn Kasım, İbn Vehb, İbn Abdulha-kem ve benzeri İmam Malik'in bazı tabileri, Müzeni gibi İmam Şafii'nin bazı tabileri de yine bu kısımdandır. Bazıları, Züfer b. Hüzeyl, Ebu Yusuf, Muhammed aibi Ebu Hanİfe'nin bazı seçkin talebelerinin de bu kısım mün-tesîp müçtehidlerden olduğunu İddia ederler[264].

Bu kısım müçtehidler, mezhebi ayakta tutan ve geliştiren kimseler­dir. Çünkü bunlar yeni yeni ortaya çıkan meseleler, meydana gelen olay­lar hakkında içtihadlarda bulunurlar. İçtihadları imamlarının kovdukları metodlar doğrultusunda olur. Tercihlerini taklîd yolu ile değil delile daya­narak yaparlar ve görüşleri o mezhebin görüşlerinden sayılır. Bazı feri me­selelerde imamlarına muhalif neticelere ulaşabilirler. Bu muhalefet, o gö­rüşlerin mezhepten sayılmasına engel teşkil etmez. Bazan fetva için, biz­zat imamlarının görüşünden başka bîr görüş tercih edebilirler. Buna rağ­men bu tercihleri yine de o mezhebin görüşlerinden sayılır. Bu durum mezhebin atılımda bulunmasını ve mezheb içindeki ufkun genişlemesini temin eder. Bu tür müntesîp müçtehidlerin, mezhep içerisindeki görüşle­rine «veecih» (çoğulu-vücûhklevcuh) adı verilir.

449- Üçüncü kısım: Belli bir mezhep içerisinde mukayyed müçte­hid. Mezhebin görüşlerini ortaya kor, kaleme alır, hükümlerini toplar. Fe­ri meseleler arasını birbirine bağlayarak bunlardan genel kaide ve kural­lar çıkarır. Bu kaideler feri meseleleri belirleyici ve mezhebin hülasasını verici, mezheb dahilindeki kıyaslar, hükme esas kabul edilen illetleri açık­layıcı mahiyettedir. Bu tür müçtehid arasira, bağlı bulunduğu imamın hak­kında bir görüşü bilinmediği bazı olayların hükümlerini bulur. Ancak istid­lalinde İmamının kendisi için hüküm çıkarmada kullandığı metodu, hüküm­lere vakıf olmak için tuttuğu yolu asla öte aşamaz. O bu usul ve metoda içtîhad ve hüküm çıkarma neticesinde ulaşmış ve sonunda da imamı ile uyuşmuş değildir, aksine bu usul ve metodu İmamına tabi olma ve onu taklid etme yolu ile elde etmiştir. Şüphesiz bu nevi müçtehidin kitap, sün­net, icma ve içtihad yollarından (kıyas) oluşan temel kaynaklan bilmesi şarttır. Ancak bu tür müçtehidi bir önceki müntesip müçtehid mertebesi­ne çıkmasından uzaklaştıran husus, içtihadını noksan hale getiren sebep­lerden hadis bilgisindekî bazı noksanlıklar veya hüküm çıkarılmasında kar­şılaşılacak güçlükler hakkında yeterli bilgi sahibi olmamasıdır. Mukayyed müçtehid, imamından açıklanmış hüküm bulunan bir meselede içtihad ede­mez. Ancak hakkında mezhep imammca görüş beyan edilmemiş mesele­ler de içtihad edebilir. Bir mesele hakkında, ancak hakkında belirlenmiş hüküm yoksa fetva verebilir. Bu durumda ilk iki durumdaki müçtehidler-den fetva verecek kimsenin de bulunmaması gerekir.

Kısaca mukayyed müçtehidle müntesip müçtehid arasında üç yönden fark vardır:

1. Mukayyed mûçtehîd usulde  mukallittir    Müntesip müçtehid ise usulde de müctehiddir.

2. Müntesip mûctehidin, hükümlerin kaynaklan hakkındaki bilgisin­de bîr eksiklik ve kusur yoktur. Mukayyed müçtehid ise ondan daha aşa­ğı bir mertebededir.

3. Mukayyed müçtehid, bir mesele hakkında belirlenmiş bir hüküm bulunmadığında, kendinden üst iki dereceden de bir müçtehid yoksa za­ruret veya ihtiyaç bulunmadıkça mezheb dışındaki bîr görüşle fetva vere­mez. Müntesip müçtehid ise, mezhep içerisinde hükmü belirlenmiş konu­larda bile, hatta mezhebe muhalefet de ederek fetva verebilir. Mukayyed mûctehidin fetvası, mezhebteki feri meseleler üzerine tahric yolu ile, fet­va vermesi istenilen hadiselerle, mezhep içerisinde    hükmü    belirlenmiş olaylar arasındaki benzerlikler yolu ile olur.

Buna göre mukayyed müçtehid de mezhep içerisinde vecih (çoğulu-vücûh) sahiplerinden olur. Çünkü ulaşmış olduğu görüşlerine «tarîk [ço-ğuîu-turuk)» ve «mezhepte tahric» adı verilir.

450- Dördüncü kısım:  Ne vecih sahibi müntesip müçtehid, ne de tahric erbabı mukayyed müçtehid seviyesine çıkmayan, ancak fıkha kabi­liyeti bulunup İmamının mezhebini ve delillerini bilen, bunları ortaya ko­yup, savunabilen, meseleleri tasvir edip kaieme alabilen, takrir edebilen, zayıf bulup tercihler yapabilen [265] müctehiddir. Bu kısımdaki müçtehid, ya fıkıh usulü ve kaynakları  konusundaki bilgisinin kendinden önceki kı­sımlardaki  müctehidlerin bilgisi seviyesinde olmaması, ya âlet ilimlerin-deki noksanlığı, ya da mensup olduğu, mezhebi tam ihata edememesi yü­zünden ilk üç kısımdan aşağı durumdadır. Bu kısımdaki müctehidler ge­nelde üçüncü sınıf müctehidler gibi tahriclerde bulunurlar. Hadise mey­dana gelmedikçe, mezhepte açık bir hüküm bulundukça ve kendilerinden daha üst seviyede bir müçtehid bulundukça fetva veremezler. Fetvaları da ihtiyaç ölçüsünde İstenilen şeyler kabilindendir. Sual sorulmadıkça mez­hep içerisinde, yeni benzer hükümler çıkarma   yetkisi   yoktur.   Bu   kısım hakkında İbnu's-Salah şöyle demektedir: «Bu mertebe, beşinci hicri asrın sonlarına kadar olan tasnif sahiplerinin mertebesidir.    Bunlar    mezhebin yerleştirilmesi, esaslarının ortaya konmasında    öncekilerden geri kalmış­lardır. Ama fetvaya gelince iyice genişletmişler, celi kıyas, ve ilgâ-ı fâ-rıkla yetinmeyerek, nakledilegelen, kitaplarda yazılı bulunan hükümlere kı­yaslarda bulunmuşlardır.»[266]

451- Beşinci kısım: Mezhebi ezbere bilen,    açık ve müşkll bütün meselelerini anlayan, ancak delillerini ortaya koyamayan, mezhebin üze­rine  kurulduğu  esasları açıklayamayan müctehiddir. Bu nevi   mûctehidin nakline itimad edilir. Fetvasına ise, mezhep içerisinde hükmü açıklanmış olanları aşmamak şartı ile itibar edilir. Eğer mezhepte kendisine ulaşan bir nakil yoksa ve hale benzerlik arzeden bir hüküm bulmuşsa bu durum­da bir düşünce katmadan, içtihadda bulunmadan, gizli bir benzerlik yönü ortaya koymaya çalışmadan fetva da bulunur. Mesela şöyle olur. Mezhep içerisinde hükmü açıklanan mesele erkek köle hakkında, hükmü sorulan şey de erkeklik ve  kadınlığa  göre değişik hüküm  arzetmeyecek husus­larda cariye ile ilgili o!ur. Bu durumda —eğer sorulanın tam benzerini fu-ruda bulamamışsa ve mezhepte genel bir hükmün altına giriyorsa— cari­ye ile ilgili meselede, erkek köle ile ilgiii aynı meselenin hükmü ile fet­vada bulunur. İbnu's-Salah  şöyle  demektedir:  «Ebu'l-Meâlî'nin  de  dediği gibi mezhep içerisinde hükmüne açıkça temas edilmemiş, bir olayın, ve­ya arada bir fark bulunmaksızın hükmüne açıkça temas edilmiş olay ba­bında olmayan bîr hadisenin, ya da genel kuralların altına girmeyecek bir meselenin vuku bulması oldukça uzaktır.[267]Bu mertebede    bulunan kimselerin, meseleleri yerli yerinde tasavvur edebilmeleri ve ilgili hüküm­leri nakledebilmeleri için mutlaka fıkha yetenekleri bulunmalıdır fFakihu'n nefs). Bu işi ancak fıkıhta büyük bir kabiliyeti olan yanî, mezhebin gö­zettiği gayeleri anlayabileceği özel bir fıkıh melekesine sahip olan kim­seler ortaya koyabilir.

452- İşte bunlar müctehidlerîn veya daha doğru bir tabirle fetva verme selahiyetinde olanların mertebeleridir. Bunlardan daha aşağı mer­tebede olanların Hanbeli mezhebinde fetva verme yetkisi yoktur. Ibnu's-Salah şöyle der: «Bu beş sınıftan başka kimselerin fetva verme vetkilerl yoktur.» Biz Hanbeli mezhebindeki bu taksimi tercih edivoruz, Safiilerîn de buna yakın bir taksimleri vardır. Hanefilerin de kendilerine has ayrı bir taksimleri bulunmaktadır. İbn-i Teymiyye bu taksimler içerisinde yu­karıda verdiğimiz taksimi tercih etmiş ve üzerine ilavede bulunduğu «el-Müsvedde» adlı esere de bu taksimi almıştır. Îbn-İ Teymivve hanqi mer-tebeve konulacaktır? Hiç şüphesiz o, son üç dereceden daha üstün, daha büvüktür. Bizim nazannvzda o, «ashabı turuk» denilen kimselerden daha üstündür. Nitekim son üç derecede olan kimselere bu ad verilmektedir. Bizce o, bu son üc mertebeden birine konulamaz. Bazı hasımları onu bu üc tabakadan birinden öteye peoirmîvorlarsa da, bizim kanaatirnizb övle-dir. Onun fikhî nörüşlerini, tercihlerini, incelememiz, istidlal yollarını bil­mesi, sünnet. Kur'an tefsiri ve selefin sahip olduğu İlimlerde deni7 oibi derin olması, bütün bunlar kesinlikle onu, bu üç mertebeden daha yüksek bir mertebeye çıkarmakta, hatta onu genelde bağımsız kendi usul ve me-todları  bulunan âlimler zümresine koymamızı gerektirmektedir.

Bazıları onun hakkında aşırı çiderek, onun her hanni bîr me7hebe münfesip bulunmayan mutlak müctehidlerden olduğunu iddia etmişlerdir. Bu durumda onun hakkında söylenecek, aşırılık ve taşkmlrk huîunmsvan hakkını inkar etmevip, noksanlaştırmadan verilecek en adi! hüküm O'nun münteşiri müctehid oldunnnu sövîpmek olacaktır. Bu duruma nöre îbn-i Teymiyye'nin içtihad mertebesi hakkında öç görüş bulunmaktadır:

Birincisi: Mutlak müctehiddir. Ancak bizzat İbn-i Teymiyye'nin çoğu devrelerinde Hanbeli mezhebine yapışması, görüşlerinin çoğunda bu mez­hebi benimsemesi, bu mezhebin en hayırlı mezhep olduğunu, Ahmed b. Hanbelin görüşlerinin diğer imamlarla ihtilaf ettiği zaman ağır bastığını (racih), bu mezhepte zayıfb ir görüş varsa mutlaka kuvvetli bir görüşün de bulunduğunu, diğer imamlara muhalefetle yalnız kalmışsa, aynı konu­da mezhep içinde diğer İmamlara muvafık başka bir görüşün de bulundu­ğunu, bu mezhepte bir konuda tek bir görüş varsa mutlaka diğer imam­lardan o görüşe muvafakat edenlerin bulunduğunu, Ebu Hanife ve Şafii muhalefet etmişse İmam Malikin muvafakat ettiğini söylemesi bu iddiayı çürütmektedir.

Bizzat İbn-İ Teymiyye'nin bu mezhebe davette bulunması kendisinin bu mezhebe müntesip olduğunu açıklaması demektir. Usul ve metod ba­kımından bilgisi ne kadar yüksek olursa olsun, durumu değiştirmez. Son­ra biz İbn-i Teymiyye'nin bu mezhebe çok az konuda muhalefet ettiğini görüyoruz. Muhalif görüşlerinde bile, yine bu mezhebin usul ve metod-ları üzerinde yürüdüğü, ve bu mezhepten ayrılmadığı da zikredilmektedir.

Bütün bunların ötesinde, İbn-i Teymiyye'nin içtihadını üzerine bina et­tiği usul bizzat Ahmed b. Hanbel'in usulüdür. O Hanbeli mezhebince be­nimsenen hiç bir asla muhalefet etmemiştir. Her ne kadar usulün takriri ve zihinlere yaklaştırılması konusunda kendine has bir metodu varsa da, bu usullerin izah edilmesi, müdafaası ve üzerine hüküm bina edilmesi için­dir. Bu durum onun kesinlikle Hanbeli mezhebine bağlanmış olduğunu, on­dan sıyrılarak uzaklaşmasının mümkün olmadığını gösterir.

İkinci görüş: İbn-i Tevmiyye, müntesib müctehid mertebesinden aşa-ğ-dadır, mezhepte müctehiddir. Ancak İbn-İ Teymivve'nin kamil anlamda sünnet bilgisi —zira nerdeyse bîr âlimin takati dahilinde olan en cok mik­tarda hadisi ezbere bilirdi— İmamlar arasında yapmış olduğu fıkhı muka­yese ve değerlendirmeleri, derin bir usul bilgisi ve bunları yerli verinde kullanabilmesi, bütün bunlar onun, içtihad için gerekli vasıtalarda bir nok­sanlık göstermediğini kabullenmemizi gerektirmektedir. Onun usul bilgisi banimsız. anlayışlı, kavrayışlı, tatbikçi bir âlimin bilgisi olup taklit eseri değildir. İmam Ahmed b. Hanbelle usui konusunda çonu verde aörüs bir­liği etseler de bu. delilden kaynaklanan bir görüş birlinidir. Fer? konu­larda İmam Ahmed b. Hanbel'în görüşlerinden tercih ettikleri mutlaka hu­susi bir delile dayanıyordu. Asla taklid yolunu tutmuyordu.

Şöyle bir görüş de ileri sürülebilir: İbn-i Teymiyve'nin son devrelere kalması onun mutlak müctehîdlik ya da müntesip müctehidllk derecesine çıkmasına mani olmuştur. Çünkü bu İki mertebe ilmî kudret açısından aşa­ğı yukarı birbirine yakındır. İbn-i Teymivve yedinci asrın sonlarında, seki­zinci asrın başlarında yaşamıştır. İbnu's-Salah ise içtihadın beşinci asırda artık kalkmış olduğunu söylemektedir.

Bu görüşte olan olabilir. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, içtihada sadece zaman açısından bakılmaz. Aksine içtihadda önemli olan, kişinin ortaya koyduğu ilmi gayret ve çalışmalardır. Biz İbn-i Teymiyye'nin bu doğrultuda muvaffakiyetle yürüdüğünü, İslâmî mezhepler arasında dolaş­tığını ve büyük çalışmalar ortaya koyduğunu görüyoruz. Kendisinden son­ra da bir kısım fakihler gelmiştir ki, bazıları onların mutlak müctehidlik derecesine ulaştıklarını iddia etmişlerdir. Bazı Hanefiler, Fethu'l Kadir sa­hibi Kemal b. el-Hûmanın içtihad mertebesine ulaşmış olduğunu iddia ederler. Nitekim İbn Abidİn Reddu'l-muhtar ala şerhid-Durri'l-muhtâr adlı haşiyesinde böyle olduğunu açıklamaktadır. İçtihad mertebesi, Ibnu'l-Hûmam ve daha başkaları için söz konusu edildiğine göre, Ibn-f Teymiyye için de aynı İddiada bulunup onun müntesip müctehid olduğunu söyle­mekte şaşılacak bir durum olmamalıdır. Onun usule ve seri kaynaklara olan derin vukufu ortadadır. Usulde ve furuda taklitten uzak kalmıştır. Ço­ğu fıkhında İmam Ahmed'e delilden dolayı muvafakat etmiştir. Hanbeli el-Müzenin yerindedir. Her ne kadar zaman itibarı ile sona kalsa da, bu du­rum yalnız başına onun himmetinin noksanlığını, içtihad ve İstinbattaki zayıflığını ortaya koymak için yeterli değildir.

453- İbn-i Teymiyye hakkında ileri sürülen bu her iki görüşte ona uygun düşmemektedir. Çünkü birincisini yani mutlak müctehid olduğunu, İbn-i Teymiyye kendisi için iddia etmemiş, bilakis başkaları tarafından bu iddia ileri sürülmüştür. Mutlak müctehidliğin şartı, kişinin başkalarına değil kendi içtihadına çağrıda bulunmasıdır. İkinci görüş ise, İbn-i Teymiy-ye'nin fıkhından, görüşlerinden geride bıraktıklarına ters düşmektedir. Şu halde geriye üçüncü görüşü, onun bir müntesip müctehid olduğu görüşü­nü benimsemek kalmaktadır.

Biz İbn-i Teymiyye'nin müntesip müctehîd olduğunu mutlak müctehid veya mezhepte müctehid olmadığını tercih ederken, onun ne ulaşmış ol­duğu fıkhı neticelerde, ne de takip ettiği usulde mukallid olmadığını ka­bul ediyoruz. Çünkü o, dayanmakta olduğu usul ve kaideleri araştırma, İn­celeme ve derinleşmeden sonra tercih etmiş ve bu usul ve kaideler ge­nelde, İmam Ahmed b. Hanbel'In usulüne uygunluk arzetmiştir. Tercih et­miş olduğu fıkhı  meselelerde de durum aynıdır. Tercihlerini  hep delile dayandırarak yapmıştır. Yine  Hanbeli mezhebi  doğrultusunda  vermiş ol­duğu fetvalarında da fetva  için tercih ettiklerini sırf İmam Ahmed tabi olma yo!u fle değil delil ve hüccet onu gerektirdiği  için seçmiş oluyor­du. Onun Hanbeli mezhebini takriri, el-Müzeni'nin Şafii mezhebini takriri­ne benzemektedir. el-Müzeni Şafiî mezhebini  nakleder, kendinden sonra gelenlere aktarır, bunun yanında İmam Şafiî'nin taklitten ve delilsiz birine bağlanmaktan yasakladığını da naklederdi. Kendinin ictîhad erbabından ol­masının, kendisini üstadının mezhebini, onun araştırma ve incelemedeki metodunu nakletmeden alıkoymayacağını düşünürdü.

İbn-i Teymiyye içtihada kadir olanları taklitten yasaklar ve iyi bir araştırmacının, başka birşeye dayanmadan, ancak delilin kendisini ulaş-tırmiş olduğu neticeye tabi olmasını başka birinin yoluna uymamasını tav­siye eder, İmamlardan tutundukları delilin bilmeden kendilerine uyulma­sını yasakladıklarına dair nakillerde bulunur, ve bunun da kendinde istid­lal kudreti bulunan kimseler için ictîhad kapısını arkasına kadar açar, bü­tün konularda içtihada kadir değilse, kadir olmadığı taklidde bulunabile­ceğine cevaz verir, içtihada kadir olduğu konularda ise taklidde bulunma­sını  asla  caiz görmezdi.

454- Ibn-i Teymiyye Hanbeli mezhebine müntesib müctehid oldu­ğuna göre, fıkhın kaynakları olarak itibar ettiği usul ve kaidelerin, İmam Ahmed'in tercih etmiş olduğu usul ve kaidelerle aynı sayılması gerekir. Çünkü usulde ve furuda metod bakımından aynıdırlar. Yine İbn-i Teymiy­ye'nin görüşlerinin Hanbeli mezhebi içerisinde vecih (çoğulu-vucuh) ka­bul edilmesi gerekir. Bu durumda, üç talak, şarta bağlı talak, talak üze­rine yemin, müslümanlann yeminleri hakkındaki bütün görüşlerinin Han-beli mezhebi içerisinde birer vecih olarak sayılması gerekecektir. Ancak biz buna işaret eden hiç bir kimseye rastlamadık, Hanbeli mezhebi çer­çevesinde mütalaa etmemişlerdir. Belki de bunun sebebi şu iki husus olmalıdır: Birincisi: Bu görüşler son dönemlerde ortaya çıkmıştır. Bilin­diği gibi İbn-i Teymiyye 8. hicri asrın başlarında gelmişti ve o zaman Han­beli mezhebi ayakları üzere doğrulmuş bulunuyordu. Mezhep içerisinde mütalaa edilen vecihler, tarikler (çoğulu-turuk) ve müctehid imamların görüşleri tedvin edilmiş bulunuyordu. Yaklaşık beş asır mezhebin yerleş­mesi ve yönlendirilmesi için kafi gelmiş ve artık yeni görüşler için yer kalmamıştı. İkincisi: İbn-i Teymiyye'nin bu görüşlerine büyük tepkiler ol­muştu. Zira İbn-i Teymiyye, bu görüşleri ile Eh!-i sünnet fukahası arasın­da yalnız kalıyordu. Bu yüzden de bizzat kendisi bu görüşlerini dört ima­mın benimsediği asıllara, onların fetvalarına yaklaştırmaya onlarla uzlaş­tırmaya aynı değilse de onların nevinden olduğunu açıklamaya çalışıyor­du. Böyle bir sert tepki karşısında, onun görüşlerinin eserci Hanbeli mez­hebine nisbet edilmemesi mazur görülebilirdi. Hanbeliler, önceki alim­lerin İmam Ahmed b. Hanbel'e ait olanlar dışında daha başka görüşleri mezhebe dahil ettikleri gibi onun görüşlerini de mezhebe ilave etmeye gerekli cesareti bulamamışlardı. Görüşlerini açıkladıktan sonra hapse atıl­ması da, hür ve bağımsız olarak onlara davet imkanı bulamamasının sebebi oluyordu.

İmam Ahmed b. Hanbel'e muhalefet ettiği feri meselelerin ilmi kıy­meti her ne olursa olsun, usul birdi. Burada İbn-i Teymiyye'nin takip et­miş olduğu usul hakkında söz etmemiz yerinde olacaktır. İbn-i Teymiyye'­nin takip ettiği usuf genel anlamda İmam Ahmed'in usulünün aynısı idi. Ancak İbn-i Teymiyye onu açıklamış, vazıh hali getirmiş, yönlendirmiş mü­dâfaa etmiş, muğlak taraflarını açıklamıştır. Onun sadece nazari olarak değil, aynı zamanda neticeye ulaştırıcı, verimli bir incelemede bulunması bakımından usul incelemesinde önemli bir yeri vardır. Artık burada onun bu incelemesine kısaca temas etmemiz gerekecektir. Zira bu ince­lemesi onun fıkhî metodunun özünü teşkil etmektedir.[268]

 

İbn-i Teymiyye'ye Göre Hukukun Kaynakları Ve Hukuk Metodolojisi (Usul)

 

455- İbn-i Teymiyye'nin bağlandığı bütün usul  kaideleri hakkında geniş açıklamalar yapmak istemiyoruz. Çünkü, onun usulü, İmam Ahmed'in (r.a.)   usulünün   aynıdır.  Bunları, «İbni   Hanbel»  adındaki   kitabımızda ye­terli ölçüde zikretmiştik. Ancak, İbn-i Teymiyye'nin öze! bir görüşü ya da Hanbelî mezhebinde ona ait bir uygulamanın açıklaması  söz konusu ol­duğu zaman bir izah yapacağız. Diğer durumlarda konuyu özet olarak zik­redeceğiz. Çünkü, bu, İbn-i Teymiyye'nîn aklını ve düşüncesini açıklamak olan asıl maksadımızın bir parçası olmaktadır.

İbn-i Teymiyye, İstinbatın (hüküm çıkarmanın} dayandığı asılları, ri­salelerinin birinde açıklamış ve ona «şer'î hükümlerin yolları» adını ver­miştir. Bu hususta, İbn-i Teymîyye «Şer'î hükümlerin yolları, rnüslüman-ların icma'ıyla, önce Kitab'dır. İtikadı meselelerin bir kısmına delil ge­tirme hususunda bir kısım dalâlet ehlinin muhalefet ettiği gibi, imamlar­dan hiçbiri bu hususta ihtilaf etmemiştir.» demektedir.[269]

İbn-i Teymiyye'nin zikrettiği diğer yollar; sünnet, icma, nas ve inma üzerine kıyas, ıstıshab ve mesâlih-i mürseledir. İstihsanı ise, mesalih-i mürsele içine sokmuş ya da ona yakın saymıştır.

456- İbn-r Teymiyye'nin sıraladığı deliller işte bunlardır. İbnu'l-Kay-yrm el-Cevziyye, mesâlih-i mürsele'yi kıyasa soktuğu gibi, Ahmed b. Han-bel'in delillerini sayarken, birinci ve  ikinci aslı  da birlikte ele almıştır. Birinci   aslı  «Naslar (Nusûs)»   olarak  isimlendirmiştir.   Naslar,   Kitab ve sünnetin hukukî düzenlemeleridir. İkinci delil, muhalifi bilinmeyen sahabe fetvalarıdır. Üçüncüsü, sahabe fetvalarından Hz. Peygamber'in (s.a.) sün­netine uygun olanı seçmektir. Dördüncü, yalan olduğuna dair delil olmayan mürsel ve zayıf hadislerdir. Bunlar, yalan olduğuna dair bîr delil bu-iunan mevzu (uydurma) hadislerden farklıdır. İbnu'l-Kayyım'ın zikrettiği be­şinci delil kıyastır.

İbn-i Teymiyye'nin talebesi olarak gördüğümüz İbnu'İ-Kayyım, delil­lerden icma'i zikretmemiş ve bazılarını kısa, bazılarını ayrıntılı anlatarak «Naslar» kavramına sahih hadisler de dâhil etmiştir. Re'yden sayarak kı­yas kavramına da, mesâlih-i mürseîe (kamu yararı) ve istishâbı katmış­tır. Hakkında ihtilaf bulunmayan «sahabe fetvalarını da başlıbaşına bir bölüm, hakkında ihtilaf bulunan sahabe fetvalarını İse aralarında en ya­kının seçilmesi sebebi ile istinbat yollarından biri olarak almıştır. Sonra da, aynı şekilde, yalan olduğu sabit olmayan zayıf bir mürsel hadisi de­lil olarak muteber saymıştır.

İbnu'l-Kayyım'ın icma'ı zikretmemesinin sebebi, Hanbelî mezhebinde vukuu (meydana geldiği) kabullenilen icma'ın sahabe icma'ı olmasıdır. Başkalarının icma'ının vukuu ise, Hanbelî mezhebinde kabul edilmemiş­tir. İbnu'l-Kayyım, kabul edilen icma'ı, sahabe fetvaları konusunda zikret­miştir. Bundan dolayı da, bu icma'ı doğrudan hemen nasların arkasından ve mevzu olmayan zayıf hadislerden önce ele almıştır.

457- Öyleyse bu asıllardan ya da yollardan her birini, İbn-i Teymiy­ye'nin terimlerine göre ele alalım :[270]

 

Nusüs (Naslar)

 

Bu asılların birincisi, naslardır. Bu da Kitab'ı, onu tefsir eden sün­neti, sonra da diğer sünnetleri kapsar. İbnu'l-Kayyim, Kİtab ve sünneti aynı yer ve dereceye koymuştur. Gerçekten, İbnu'l-Kayyım, böylece Han­belî mezhebinin konumunu isabetle belirtmiştir. İbn-i Teymiyye de konu­yu aynı şekilde ele almıştır. Çünkü, imamları Ahmed b. Hanbel'e tabi olan Hanbelî hukukçular, Kitab'm açıklayıcısı ve şerhedicisi olan Sünnet ve Kitebı birbirinden ayrılmaz bir bütün kabul etmişlerdir. Buna bağlı olarak onlar, iki esas kabul ederler. Bunların ilki, sünnetin itibar ve istidlal açı­sından haddizatında Kitab'dan sonra gelmesi; ikincisi de, sünnetin Kur'-an'ın açıklayıcısı ve ihtimal  durumunda manalarının belirleyicisi ve izah

edicisi olmasıdır.

Birinci esas: Aslında bütün müslüman hukukçular tarafından kabu! edilen bir konudur. Çünkü, Kur'ân, İslâm'ın birinci delilidir. Sünneti de­lil olarak kabul etmek. Yüce Allah'ın şu âyetleriyle sabittir: «Allah vo F>ay gam beri bîr şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık iş­lerinde fcoşka yolu seçmek yaraşmaz.» (Ahzeb, 33/36), «Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun.» (Haşr, 59/7).

Öyleyse, sünnetin hüccet olarak kabulü Kur'ân'la bilinince, bu hususta onun şüphesiz Kur'ân'dan sonra olduğu yine Kur'ân yoluyla bilinmiş olur. Çünkü, Kur'ân olmasaydı, sünnet hüccet sayılmayacaktı.

İkinci Esas: Bu da aynı şekilde kabul görmüştür. Çünkü birden fazla anlam için «müşterek» tabirler hususunda, sünnetin Kitab'in açıklayıcısı olduğu fukahanm ittifakıyla sabittir. Sünnet, Kitab'ın insanlara kapalı ge­len yerlerini açıklar ve «mücmeUini tafsil eder. Bu hususta, bir ihtilaf sözkonusu değildir. Ancak, burada, iki noktanın ele alınması gerekir:

1) Sünnetin hakkında Kur'ân da herhangi bir nas bulunmayan yeni bir hüküm getirmesi,

2) Kur'an'ın zahirine ya da genel nasiarına muhalefet ettiğ! zaman, sünnetin alınması ya da terkedilmesi,

Birinci Nokta: Sünnetin, bazan hakkında Kur'an'da nas bulunmayan hükümleri getirdiği ve tek başına bu hükümlere delil olduğuna fukahanın çoğunluğu katılır. Sünnetin düzenlediği her bir hüküm hakkında, onu kabul ettiğine deli! olması için, Kur'ân'dan bir takım hükümler araştırılmaz. An­cak, muhakkak fukahadan bazıları, sünnette yer alan her hükmün Kur'ân'­dan bir aslı olduğunu kabul etmişlerdir. Bunun manası, sünnetin getirdiği bir hükmü, ancak Kur'ân'da açıklayan bir hüküm bulduğumuz zaman ala­bilmemiz demektir. Hatta, bunun manası, sünnetin Kur'ân'a aykırı veya onu aşan bin hüküm getirmesinin mümkün olmamasıdır. Ancak, ibare ve­ya işaret yoluyla Kur'ân'da bu hükme ait bir asıl olması durumu farklıdır. Bu takdirde, sünneti kabul etmesi için bir müslümamn Kur'ân'dan şahit­ler aramaya kendini zorlaması gerekmez. Bilakis, her ne zaman sahih ol­duğu sabit olur ve ulema da onu kabul ederek alırsa işte o zaman müs-lümana düşen bu sünneti kabul etmektir.

İbn-i Teymıyye, sünnetin delil olduğunu kabul etmiştir. Bu hususta, Kur'an'ın müfessiri olan sünnetler arasında bir fark yoktur. O, sünneti de üç kısma ayırarak, hepsini delil olarak zikretmiştir:   '

1) Mütevatir Sünnet: Sünnetin  birinci  çeşidi,  Kur'an'ın zahirine  ay­kırı  olmayan, bilakis namazın ve rek'atlarının sayısını, bütün nevileriyle zekâtın nisabını ve tarifini, haccın şekil ve fiillerini, umre ve erkânını, an­cak sünnet yoluyla bilinen bunun dışındaki diğer hükümleri tefsir    eden mütevatir sünnettir. İşte, Kur'an'ın tamamlayıcısı olduğu konusunda ule­manın icma ettiği husus budur. Öyleyse, bunun delil oluşunu inkâr eden, dinden olduğu zarurî olarak bilinen bir şeyi inkâr etmiş, İslâm'ın erkânını yıkmış ve bağı koparmıştır.

2) Kur'ân'ı tefsir etmeyen ve zahirine de aykırı olmayan sünnet: Ba­zan sünnet, hırsızlıkta  nisabı takdir etme ve zina yapanın recmedîlmesî gibi, hakkında Kur'ân'da nas bulunmayan yeni bir hüküm getirir. İbn-i Tey-miyye, Haricîler istisna, selef mezhebinin ve tüm hukukçuların bu nevi sünneti delil olarak kullandığını açıklamıştır. Bu hususta da «Haricîler dı­şında bütün selefin mezhebi bununla amel etmektir.» demiştir. Haricîlerin ya da bazılarının sözlerinde bu sünnete aykırılık vardır. Bunların ilkleri, Hz. Peygamber'in (s.a.) yüzüne karşı «Bu, Allah rızasının gözetilmediğ! bir taksimdir.» demişti. Onların, Hz. Peygamber'e ancak Allah'ın kitabı Kur'ân'dan yaptığı tebliğ ve bunu tefsir eden sünnet hususunda tâbi ol­duklarını nakleder. Bundan dolayı okun hedefi delip geçmesi gibi bunlar da İslâm'dan çıkarlar. Hz. Peygamber (s.a.) bunların ilk temsilcilerine, «Eğer âdil davranmasaydım, hâin olur ve hüsrana uğrardım.» demiştir. Ra-sulullah'ın (s.a.) Allah'ın vahyi konusundaki güvenilirliğine itikat ettiği halde, Allah'ın ona emanet ettiği mallarda haksızlık ve hıyanet etmesini mümkün gördüğü takdirde yalancı ve zâlim birine tâbi olmuş olur. Allah'­ın sema haberinden kendine emanet ettiği şeyde sadık ve güvendiği biri olduğu halde, verdiği malda zâlim ve hâin olduğunu mümkün görmüş de­mektir. Bundan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.) «Semadakiler bana güvenir de siz güvenmez misiniz?» buyurmuştur.[271]

3) Âhâd Hadisler: İbn-i Teymiyye'ye göre sünnetin üçüncü kısmı sı­ka (güvenilir) raviler tarafından rivayet edilen âhâd hadislerdir. Aynı şe­kilde, bu da ilim ehlinin, kabul edilmesi ve kendisine uyulmasında itti­fak ettiği bir durumdur. Bazıları, bu hadislerin kabulü için Kur'an'ın za­hiriyle çelişmemesini şart koşmuştur. Bu da ikinci esasın konusudur.

458- İkinci Esas: Ümmetin sıka ravilerden kabul edip aldığı âhâd hadisler ile Kur'ân arasındaki çelişmedir. Bu, Hanefîler ile Malikîler ve Şafîîler ile Hanbelîler arasmda ihtilaf konusudur. Birinciler, âhâd hadisle­ri Kİtab'la karşılaştırarak uyuşanlar kabul etmekte, uyuşmayanları ise red­detmektedirler. Hanefiler, reddetmeyi gerektiren aykırılığı genelieştirdiler. İsterse bu aykırılık, nassa ya da «âmm (genel)» gibi nassın zahirine olsun sonuç aynıdır. Çünkü, Hanefîler âmm'ı, haber-i âhâd ile tahsis etmezler. Bu durum, bazan Malikîler için de söz konusudur. Nitekim, köpeğin dilini kaba sokup yalaması hedisinde bu görüştedirler. Çünkü, (r.a.) bu hadisi, şu âyette Kur'an'ın zahirine muarız olmasından dolayı reddetti: «Alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanlar. «Maide, 5/4). Çünkü, bu âyet, kö­peğin avladığının yeneceğini ifade etmektedir. Buna bağlı olarak Malik, köpeğin avladığını yemenin mubah olması ile necis oluşunu birlikte dü­şünmeyi mümkün görmemiştir.

İmam Şafiî ise, Kur'ân'ın zahirine aykırılığı sebebiyle sünneti reddet­mez. Bilakis ona göre sünnet, Kur'an'ın âmm'ını tahsis eder. Kur'ân sünnet yoluyla anlaşılır. Öyleyse, sünnet, Kur'ân'm beyanı, tefsiri ve şerhi­dir. Hatta, bazı şafiîler bu ifadeyi, «Sünnet Kur'ân'a hakimdir.» şeklinde yorumlamışlardır. Çünkü, sünnet, Kur'ân'm tefsir yolu ve beyan tarzıdır, mücmelini açıklamakta, Kur'ân'daki nâsih ve mensuhu beyan etmekte, mutlakmi takyid etmektedir... Bundan dolayı, İmam Şafiî, ilk ve ası! Kur'-ân olmakla birlikte, istinbat açısından bu ikisini aynı derecede kabul et­miştir. Çünkü, daha önce de belirttiğimiz gibi sünnetin hüccet oluşu Kur1-ân yoluyla bilinmektedir.

459- Ahmed b. Hanbel de konuyu bu şekilde ele alır ve bunun ge­reğine göre yürür. İbn-u! Kayyım, Kur'ân naslanyla Hazreti Peygamberin sünnetini (naslarını) ayırmadan, ilk iki delili naslar olarak zikrederken bu­nu dosdoğru nakletmiş oluyordu.

Ahmed b. Hanbel sünneti Kur'ân'm müfessiri saymada ısrar etmiş­tir. Kurân'm zahiri ya sünnete dayandırılır, ya da zahirde bir çatışma ol­maz, zahirin, sünnete göre yorumlanması gerekir. Büyük imam Kurân'ın zahirini alıp sünneti reddedenlere reddiye niteliğinde bir kitap da yaz­mıştır. Bu kitabın girişinde şu ifadeler bulunur:

«Övgüsü yüce ve isimleri mukaddes olan Allah, Muhammed'i müşrikler iste­mese bile, bütün dinlere üstün kılmak için hidayet ve hak dinle göndermiştir. Tabi olana hidayet ve nur bahseden kitabı indirmiştir. Kitabın zahirinden, batı­nından, hâssmdan, âmmmdan, nasihinden, mensuhundan ve kastettiği şeylerden dilediğini göstermesi için peygamberini de bir delil kılmıştır, öyleyse Rasulullah (s.a.v.) Allah'ın kitabının açıklayıcısı ve manalarının rehberidir. Dini için razı olduğu ve kendine seçtiği ashabı da, ona bu hususta şahit olarak bunları ondan nakletmiş tir. Onlar, Allah'ın peygamberini, Kitabındaki muradını ve kasteddiği-nin ne olduğunu insanların en iyi bileniydiler. Böylece Rasulullah'tan sonra bu­nun açıklayıcısı oldular.»[272]

Ahmed b. Hanbel'in sözleri aynen böyledir. Burada ve kendisinden rivayet edilen birçok yerde, Kitap ilmi ve dinin, sünnet yoluyla öğrenile­bileceğini, yine islam fıkhı ve onun düzenlemelerini öğrenmek için mak­bul yolun aynı şekilde sünnet olduğunu, açıklama ve düzenlemelerini bil­me hususunda sünnetten yardım almaksızın yalnızca Kitab'ta yetinenle­rin doğru yoldan çıktığını ve Allah'ın dininde hak yola giremediklerini açıklamıştır. Bunun birçok sebepleri vardır:

1) Kur'ân nasları, peygambere itaatin vacip olduğunu bildirmişlerdir. Ona itaat ise ancak onun sünnetine tabi olmakla gerçekleşir. Hz. Pey­gambere hayatindayken başvurmak ve vefatından sonra da kendisinden rivayet edilene başvurmak dinde sabit bir durumdur. Bundan dolayı, «Ha­yır! Rabbİne and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan ta­nır, men kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (Nisa, 4/59) buyurmuştur.

2)  Sünneti almanın vacip olduğunu gösteren hadisler de vardır. Me­sela «Çok yakında sizden bir atam koltuğuna kurularak, benden bir hadis rivayet edip şöyle der: «Benimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. He­lal bulduğunuz şeyi helal, harem bulduğumuzu da haram sayarız der. An­cak, dikkat edin!  Rasulullah'ın harem  kıldığı da, Allah'ın haram kıldığı­nın benzeridir.»

3)  Müslümanların icma ettiği bir çok İslâmî hüküm de sünnetten alın­mıştır. Bunlardan çoğu, Kur'ân'm âmmmı tahsis etmiştir. Mesela, kadını halası ve teyzesi ile birlikte nikahlamanın haram oluşu sünnetle sabittir. Sünnet, «Bunlardan başka sîze helal kılındı» (Nisa 23) âyetini tahsis etmiştir.

460- İbn-i Teymiyye, bu yolu, bir delil dolayısıyla tercih etmekte­dir. Kur'ân'm zahirine ya da geneline aykırılığı sebebiyle sahih bir hadisi reddettiği bilinmiyor. Bilakis, İbn-i Teymiyye İmam Ahmed gibi, hadisle bir­likte bir muarız araştırmak suretiyle içtihada izin vermez. Sabit olma açı­sından aynı kuvvette bir muarız olmazsa, sahih hadisi terketmez. Kur'ân'tn âmmını almak ve sahih hadisi terketmek görüşünde değildir. Bilakis, sa­hih hadisin Kur'ân'ın âmmını tahsis ettiği görüşündedir. Çünkü, Kur'ân nas-larında âmm (genel anlamlı) olduğu iddia edilenlerin hepsi alınsaydı sıh­hati sabit olan, birden çok rivayet ve senedde manalarının tekrar etmesi dolayısıyla, manaca tevatüre varan birçok hadis bir kenara bırakılırdı.-

Çünkü, İbn-i Teymiyye, bu yoldaki görüşlerinde İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e katılrr. Ebu Hanife ve bazan da İmam Malîk, Kur'ân'm âmmı-na ya da sadece Malik'in Medine ameline aykırılığı sebebiyle, bazı hadis­leri reddetmesi halinde, İbn-i Teymiyye onlara katılmaz. Kabul ettiklerini açıkladıktan sonra, görüşlerini kabul etmediğini gösteren bir ifadeyle ve­rir. Bu ifade, sahih olduğu ve neshedilmediği sabit olan bir sünnetin reddo-lunmayacağıdır. İbn-i Teymiyye, şöyle demektedir:

«Aradıkları bir takım şartlarla ve muarızlarla -ki bunlarla bu hadisleri red­detmişler ve kaldırmışlardır- re'y taraftarlarından birçoğu bir çok hadisi, bazı­ları İse bir kısmını reddetmektedirler. Çünkü, Kur'ân'm zahirine aykırı olduğu­nu sanırlar veya usullerine aykırıdır, ya da usullerinin veya Medine ehlinin hila­fına olan sonraki herhangi bir amele, ya da usulu'1-hkh, hadis ve fıkıh kitapla­rında bilinen diğer bir takım meselelere ters düşmektedir.»

461- İbn-i Teymiyye, sünnete sarılmada ve onu Kitab'a hâkim kıl­mada, bütün gücüyle  çalışarak  Kur'ân'ı kendi  görüşleriyle tefsir etmekten insanları menetmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) Kur'ân'ın hepsini tef­sir ettiğini nasıl ısrarla belirttiğini görmüştük. Çünkü, Kur'ân't açıklamak, Hz. Peygamber'in görevidir. Kur'ân'ın beyanı da tebliğin şartlanndandır. İster itikatla, isterse amelle ilgili olsun, sahabe bir nesil olarak Kur'ân'm bütün tefsirini ve ilminin hepsini almışlardır. Hepsi, Kur'ân'ın tefsirini ve hüküm çıkarmayı öğrenmişlerdir. Bazısının bilmediğini, diğer bazısı bil­mektedir. Hepsi de bildiklerini birbirlerine veriyordu.

Buna göre, tefsir önce peygambere, sonra bunu verdiği sahabeye, daha sonra da sahabenin verdiğini alan tabiûna ait olmaktadır. Öyleyse, Kur'ân'ı anlamada daha önce açıkladığımız gibi, re'ye bir yer yoktur. Kur1-ân'ı nlamada mücerret re'y için bile, bir yer olmayınca, Kur'ân'ın zahiri hadise nasıl tercih edilir ya da mücerred lügat (dil) anlayışına dayanan bir mutlak anlayışla Kur'ân'ın zahirine aykırılığı sebebiyle hadis nasıl za­yıf sayılabilir? İbn-i Teymiyye'ye göre bu durumu, ne akâidde, ne de amel­de makuldür.[273]

 

İcma

 

462- İbn-i Teymiyye, icma'ın delil oluşu ve naslardan hemen sonra gelen bir delil olmasından şöyle sözetmiştir:

«Hukukçular, mutasavvıflar, kelâm ve hadis ehlinin çoğu, prensip olarak ic-raa'm delil oluşunda ittifak etmiştir. Mu'teziler ve Şia'dan bir kısım ehl-i bid'at ise icma'ı  reddetmişlerdir.»[274]

Naslardan sonra icma'ı kat'î delilerden sayması sebebiyle İbn-i Tey­miyye, herhangi bir hüküm üzerinde müslüman ulemanın icma'ını mute­ber bir icma olarak kabul etmiştir. Bu konuda şöyle diyor:

«İcma'ın manası, müslüman âlimlerin hükümlerden biri üzerinde ittifak et­mesidir. Herhangi bir hüküm üzerinde ümmetin icma'ı sabit olunca, hiç kimse ona muhalefet edemez. Çünkü, ümmet, delâlet (hata) üzerinde İttifak etmez.[275]

İcma meselelerinden söz eden İbn-i Teymiyye, icma'ın Kitabdan de­lilini de söz konusu eder.

İlk önce, bu ümmetin hata üzerinde ittifak etmeyeceğini belirtir. Çün­kü, bu ümmet, insanlar için çıkarılan, İyiliği emreden ve kötülükten sakın­dıran en hayırlı ümmettir. Bu, orta yolu tutan bir ümmettir. Orta yol ise, daima hayır demektir. Bu hususta İbn-i Teymiyye şöyle demektedir:

«Yüce Allah; (Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fena­lıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.). (AI-i İmran, 3/110) buyur­muştur.» «Allah'ın dilediğini azaba uğratacağını, rahmetinin herşeyi kapladığını Muhatraned'e uyanlara yazacağız. O, yanlarındaki Teymiyye'ye İncil'de bulduk­ları (Peygamber Muhammed) onlara uygun olanı emreder ve onları fenalıktan meneder.» (A'raf, 3/157) âyetinde, peygamberlerinin bu şekilde nitelendirildiği gt-bi, onlar da, her iyiliği emreden ve her kötülükten alıkoyanlar olarak nitelendi­rilmektedir. Yüce Allah, şöyle buyurmuştur.: «Böylece, sizi insanlara şahit ve örnek olmanız için vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve örnek­tir.» (Bakara, 2/143). Vasat; ortayol ve en iyi yol demektir.>>[276]

İkine! olarak da şu âyeti deli! getirmektedir: «Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, peygamberden ayrılıp inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme so­karız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir. (Nisa, ,4/115). Yine, İbn-i Teymiyye şöyle diyor:

«tmam Şafiî, usul'1-frkh hakkında konuşmaya girişince, bu âyeti icma'a de­lil olarak getirdi. O halde, âyet müslümanlarm yolundan başkasına tabi olanların va'îde (cezaya) müstehak olacağına delâlet etmektedir. Kendisine hidayet beyan olunduktan sonra, peygambere karşı gelenler de böyledir. Bu vasfın, tek başına cezayı gerektireceği malumdur. Şayet, diğer vasıf da buna girmezse bir mana ifa­de etmez.»

Yani, müslümanlardan başkalarının yoluna tâbi olmak, bizzat zemmedilmeye bir sebep teşkil eder. O da bu hususta peygambere karşı çıkmaya benzer. O hal­de ceza bu iki durumu için aynı değildir. Bilakis, bu ikisinden her biriyle ayrı ayrı ilgilidir. İcma'a muhalefet de şiddetli cezayı, zemmi ve mahrumiyeti gerek­tirmektedir.»

463- İbn-i Teymiyye'nin bu sözlerinden, İmam Şafiî'nin, icma'ın-hüc­cet oluşuna, bu âyeti delil getirdiği ve kendisinde ona katıldığı ortaya çık­maktadır. Şafiî'nin bu âyetle istidlali ve bu âyetin icma'ın hüccet oldu­ğuna delâletinin kuvveti etrafında bir münakaşa cereyan etmiştir. Birinci durumla ilgili olarak, icma'ın sübutu için er-Risâle'de İmam Şafiî'yi bu âyetle istidlal ediyor bulamadık. Bilakis, İmam Şafiî'yi bu âyetle istidlal ediyor bulamadık. Bilakis, İmam Şafiî, Süleyman b. Yesâr'dan rivayet edi­len şu hadisi delil getirmiştir: Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Câbiye'de hitap ederek şöyle demiştir: «Rasulullah (s.a.) benim sizin aranızda kalkışım gi­bi kalkarak şunları söyledi; Ashabıma, onlardan sonra gelenlere ve da­ha sonrakilere saygılı olunuz. Daha sonra yalancılık zuhur edecek. Yemin etmesi istenmediği halde kişi yemin edecek, şahitlik etmesi istenmediği halde şahitlik edecek. Dikkat edin! Kimi cennetin ortası sevindiriyorsa, cemaate bağlansın! Şeytan, elbet tek olanla beraber olup, iki kişiden uzaktır. Bir erkek, yabancı bir kadınla yalnız kalmasın. Çünkü, üçüncüleri şeytandır. Kimi bir iyilik sevindiriyor ve bir kötülük de üzüyorsa işte o müzmindir.»

Bu konuda, İmam Şafiî (r.a.) şöyle diyor:

«Müslümanların cemaatinin söylediğini söyleyen, onların cemaatine bağlan-mıştır. Müslümanların cematmın söylediğine muhalefet eden de bağlanması em­redilen bir cemaate muhalefet etmişti. Gaflet, ancak ayrılıktadır. Cemaate ge­lince, tüm cemaatin, ne Kitabın, ne sünnetin, ne de kıyasın manasından gafil ol­ması mümkün değildir, inşallah.»

Görüyorsun ki, İmam Şafiî, usulünü derlediği er-Risâle'de sadece ha­disle istidlal etmektedir.

Bununla birlikte, İbn-i Teymiyye'nin zikrettiği bu âyetle istidlal ettiği konusu, İmam Şafiî'ye nisbet ediîegelmiştir. Bunu, Şafiî'den, Fahreddin Râ-zî zikretmiştir; et-Tefsîru'l-Kebîr'deki ifadesi şöyledir:

«Rivayet edildiğine göre, icma'ın delil olduğunu gösteren bir âyet İmam Şa­fiî'ye soruldu. Derhal, Kur'ân'ı üçyüz defa okudu. Nihayet bu âyeti buldu. Yani, «Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra peygamberden ayrılıp inanan­ların yolundan başkasına uyan...» (Nisa, 115) âyetini. Mü'minlerin yolundan baş­kasına tâbi olmanın haram olması da bu istidlalin gereğidir. Öyleyse, mü'min­lerin yoluna tâbi olmak vaciptir. Birinci mukaddimeye (Öncüle) göre, Yüce Al­lah .ezayı peygambere muhalefet eden ve ırü'minlerden başkasının yoluna tâ­bi nîan için belirlemiştir. Sadece peygambere muhalefet bile, bu cezayı gerekti-rj.-. Şayet mü'minlerin yolundan başkasına girmek cezayı gerektirmeseydı, bu ce­zada bir tesiri olmayanın tek başına cezayı gerektiren şeye ilave edilmiş bir şev olurdu ki işte bu caiz değildir. Mü'min olmayanların yoluna girmenin haram ol­duğu sabittir. Buna göre, mü'minlerden başkasının yoluna tâbi olmanın vacip olması gerekir. Çünkü, mü'minlerin yoluna girmeyenin, başkasının yoluna tâbi olduğunu söylemek doğru olur. Öyleyse, mü'minlerin yolundan başkasına tâbi olmak haram olduğuna göre, mü'minlerin yolunu izlememenin haram olması ge­rekir. Onlara tâbi olmamak, haram olduğuna göre, tâbi olmak da vacip olur.»

Fahreddin Razî'den önce Zemahşerî ve başkaları da icma'ın delil olu­şuna bu âyetle delil getirmiştir. Ancak, usul açısından birçok kimse bun­lara karşı çıkarak şöyle demişlerdir:

«Zemmetme ya ikisi dolayısıyla, yani peygambere muhalefet ve buna lâzım gelen şey dolayısıyladir ki bu da mü'minlerin yolundan başka bir yola tâbi ol­maktır, ya da zemmetme, sadece asıl itibarıyla peygambere muhalefet dolayı-sıyladır, ikincisi ise ona bağlıdır. O halde, bununla icma arasında bir ilişki yok­tur. Çünkü, âyet, peygambere muhalefet etmenin bizzat zemmedilmesi hakkın­dadır.»

Gazzâlî de el-Mustesfâ'da bu âyetin icma'ın hüccet olduğuna delâlet etmediğini, âyet ile rema arasında bir ilişki bulunmadığını tercih etmiştir. Gazzâlî, bu âyet ve konuya delil olacağı ileri sürülen diğer âyetler hak­kında şunları  söylemiştir:

«Bütün bu âyetler, naslann zahirleri olup, maksadı göstermez. Hatta, zahir­lerinin delâleti de delil teşkil etmez. Bu âyetlerin en kuvvetlisi «Doğru yol ken­disine apaçık belli olduktan sonra, peygamberden ayrılıp inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yere döndürür ve onu cehenneme sokarız.» (Nisa, 115) âyetidir. Öyleyse, bu mü'minlerin yoluna tabi olmayı gerektirir. Şafiî'­nin tutunduğu da budur. Tehzibu'l-Usul'de bu âyette yöneltilen sorular ve bun-iarın reddedilmesi konusundan uzun uzadıya sözettik. Gördüğümüz şey, bu âyet-.'erin maksadı göstermediğidir. Bilakis, âyetle kastedilen zahir, «peygamber? kar­şı çıkan ve savaşan, mü minlerden başkasının yoluna tâbi olanın döneceği yere döndürürüz», şeklindedir. Sanki, peygambere muhalefeti terketmekle yetinmemiş, yardımda, ona yakın olmada, yasakladığı ve emrettiğine boyun eğmede mü'min-îcrin yoluna tâbi olmak da buna eklenmiştir. İşte, yukarıda geçen zahir budur. Zahir değilse bile muhtemeldir.»

«Biz, hepsinin bu nassı bilmelerini şart koşmuyoruz. Haberler gibi, onu da mana olarak nakledebilirler. Ancak, icma konularını tek tek incelediğimizde, hep­sinin nastan dayanağı olduğunu görürüz. Ulemadan çoğu, bu nassı bilmedik­leri halde cemaate (çoğunluğa) katılmıştır. Nitekim, aynı durum, kıyas yoluyla bir hüküm çıkarılınca da meydana gelir. Halbuki, hükmün kıyasla çıkarıldığı bu konuda bilmediği bir icma vardır. Böylelikle, icma'a katılmış olur. Yine, konu hakkında özel bir nas vardır, ancak bu konuda umuma dayanarak hüküm vermiş olabilir.»[277]

464- Her ne olursa olsun, İbn-i Teymiyye, istidlal için bu âyeti seç­miş ve delil olarak da onu kabul etmiştir. İcma'ı istinbat yollarından ve delillerinden biri kabul eder. Ancak, İbn-İ Teymiyye, icma'ın sahih hadis­ten dayandığı bir senedin bulunması gerektiği görüşündedir. Öyleyse, ic­ma'ın varlığı İcma edenlerin, hepsi olmasa bile, bazılarının bildiği bir ha­disin varlığına delil teşkil eder. Ancak, İcma'ın sahih bir hadise aykırı ol­ması sahih olmaz. İcma'dan sonra ve onun hemen arkasından, bu sebep­le bir hadisin reddedilmesi sahih değildir. İcma'ın dayandığı bir nassın zarureti hakkında da şunları söylemektedir:

İbn-i Teymiyye, icma'ın ancak bir nassa dayanması halinde var ola­bileceği sonucuna ulaşmaktadır. Sırf İcma ile sabit olduğu iddia edilen birçok meselenin, gerçekte sünnetle sabit olduğunu, bundan sonra İcma yapıldığını zikreder. Mesela, mudârabe akdi böyledir. Bu hususta şöyle diyor:

«Bazıları, mudârabe gibi, nas olmaksızın icma ile sabit olan bir ta­kım meseleler zikretmektedir. Halbuki, durum hiç öyle değildir. Bilakis, mudârabe, özellikle Kureyş arasında Cahifiye devrinde meşhurdu. Onlar, en çok ticaretle uğraşırlardı. Mal (sermaye) sahipleri, mallarını çalışanla­ra vermekteydiler. Hz. Peygamber (s.a.), Hz. Hatice'nin [r.a.) malıyla ti­caret yolculuğuna çıktığı gibi, peygamberlikten önce başkasının malıyla da ticarî yolculuğa çıkmıştı. Ebu Süfyan'la yola çıkan kafilenin çoğu, Ebu Süfyan ve  başkalarıyla mudârabe  (emek-sermaye şirketi) yapıyordu. Ashabı başkalarının mallarıyla mudârabe olarak sefere çıktıkları bir sırada Hz. Peygamber (s.a.) bunu ikrar etmiş, yasaklamamıştır. Sünnet, onun kavli, fiili ve ikrarıdır. Bir şeyi ikrar ettiği zaman, bu sünnetle sabit de­mektir. İmam Malik'in Muvatta'da, Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet ettiği meş­hur eser şudur: «Ebu Ivlusa el-Eş'arî fr.a.) bir miktar malı borç vererek iki oğlunu gönderdi. Onlar da ticaret yapıp kâr ettikleri zaman, Hz. Ömer (r.a.) kârın hepsinin müslümanlara eît olmasını istedi. Çünkü, Hz. Ömer, bunun askerden sadece ikisine tahsis edilmemesini istemişti. Birisi şöyle dedi: «Şayet kazanmasaydık, sorumluluk bize ait olacaktı. Öyleyse, bize tazminat gerekirken, kâr nasıl sadece sana ait olur? O zaman sahabeden biri; Onu mudârabe yap dedi. O da mudârabe yaptı. Hz. Peygamber devri­nin yakın oluşu ve aralarında mudârabenin biünmiş olması sebebiyle bunu söyledi. Mudârabe sonradan ortaya çıkmadı, O halde, kasaplık, terzilik ve çiftçilik gibi, mudârabe de Hz. Peygamber (s.a.) zamanında biliniyordu. Buna göre, icma edilen konular, bazan müctehidterden bir grubun, hakkında nas bilmediği meseleler olmaktadır. Bu meseleler hakkında nassa uygun dü­şen re'y içtihadıyla görüş bildirirler. Ancak, kendilerinden başkalarınca nas bilinmektedir. Bir grup da kıyasın sahih olduğu görüşüyle birlikte, ic­ma'ın peygamberden naklettikleri bir nas üzerine olacağını söyler.»[278]

Bundan, İbn-i Teymiyye'nin, icma'ın bir nassa dayanması gerektiği gö­rüşünde olduğu anlaşılır. O halde, icma'ın senedinin kıyas değil, nas ol­duğu ortaya çıkar. Bu, isabetli bir görüştür. Çünkü, kıyasın illetinin, hak­kında ihtilaf ortaya çıkmayacak derecede açık olduğu takdirde, illet za­ten nassa dayanmış gibi nastan açıkça çıkarılmış olur. Böylece, icma'ın senedi  kısaca  nastır.

Kıyasın illeti kapalı olursa, bu, ancak nazar, istinbat, sabır ve taksim (seçme), vasıflan ile bunların tesir yönleri arasında tekrar ederek tesir bakımından en kuvvetlisini ve hükme bağlılığı en sağlam olanını çıkar­makla bilinebilir. Kıyasın açıklama yönü üzerinde ittifak meydana gelme­si enderdir. Fukahanin nesilden nesile ve bütün ülke ve bölgelerde ittifak ettiği vasıf illet olarak kabul edilir.

465- İbn-i Teymiyye, icma'ın nassa aykırılığını kendi ifadesiyle; bi-iinen bir nassa aykırılığını» kabul etmez. İmam Malik (r.a.) ve Rebî'atu'r-Re'y'in (r.a.) benimsediği gibi, Medine ehlinin icma'ını kendilerindeki ese­re karşı bir delil olarak kabul etmez. Bu, İmam Şafiî'nin de görüşüdür. Bu sebeple, Şafiî, er-Risâle'de, bizzat sahabenin icmaı hakkında, icma bah­sinde şöyle demektedir:

«Üzerinde icma ettikleri hükmü, dedikleri gibi Hz. Peygamber'den (s.a.) nak­len zikrettiler. Rasulûllah'tan nakletmediklerine gelince, «Rasulûllah'tan nakledilmistir.» demiş olmaları da, başkası da muhtemeldir. O halde, bunu, peygamber­den bir nakil saymak caiz değildir. Çünkü, ancak duyulan şeyin nakli caizdir. Tevehhüm edilen bîr şeyi nakletmemiz caiz olmaz. Çünkü bu durumda, söylenilen­den başkasının bulunması da mümkündür. O halde, biz de onlara uyarak, dedik­lerini aynen tekrarlarız. Rasulûllah'ın (s.a.) sünneti bulunduğu zaman, bunun ba­zısından olsa bile, sahabenin hepsinden uzak olmayacağını biliyoruz. Yine saha­benin çoğunun, inşallah, Rasulûllah'ın sünnetine aykırı bir şey ve bir hata üze­rinde ittifak etmeyeceğini de biliyoruz.»

466- İbn-i Teymiyye'ye göre, İcma, ancak peygamberden gelen bir beyana dayalı olduğuna ve bizzat nakli hikaye ederek olmadığına, çünkü esasen İşitme (sema) durumu ancak bir işitme sonucu ortaya çıktığına göre, acaba delil getirme hususunda icma'ın değeri nedir?

İbn-i Teymiyye icma meydana geldiği zaman, icma'ın bizzat delil ol­duğunu, dayandığı sünnetin araştırılmayacağını ve İhtilafsız icma'ın nassa kuvvet veren başka bir delil olacağını kabul eder. Bu hususta şunları söy­lemektedir:

«tema edilen her meselede, peygamberden bir beyan vardır. Bazan, bu, bir kısım insanlara kapalı gelebilir ve nassin delâletini bilmeyen kimsenin nasla istid­lal ettiği gibi, icma'ı bilen de onunla istidlal eder. tşte, böylece icma, «Kitap, sünnet ve icma buna delâlet etmektedir.» sözünde olduğu gibi, bir başka delil­dir. Bütün bu deliller, hep birlikte doğruyu gösterirler. îcma'ın delâlet ettiği hükme, o halde Kitab ve sünnet de delâlet etmiştir. Kur'ân'ın delâlet ettiği şey, ancak peygamberden alınır. [279]Kitab ve sünnetin her ikisinde ondan alınmış­tır, îcma'ın itifak ettiği her meselede, bir de nas vardır.»[280]

467- Sözümüzün başında açıkladığımız gibi, İbn-i Teymiyye'ye göre, icma, herhangi bir asırda yaşayan ulemanın icma'ıdır. Ulemanın diğerleri olmaksızın bir kısmının icma'ı yeterli değildir. İcma edildiği ileri sürülen görüşün benzerini, o asrın bütün âlimlerinin söylediği sabit olursa, işte o zaman" icma vardır, eğer böyle olmazsa icma da yoktur. Farklı görüş bu­lunarak da icma olduğunu iddia edenlerin görüşünü reddederek şöyle di­yor;

«Fakat, insanların bir kısmı birçok meselede icma bulunduğunu sanırlar. Hal­buki, durum, hiç de böyle değildir. Bilakis, diğer görüş, Kitab ve sünnet açısın­dan daha üstündür. Dört mezhep imamı ve diğerleri gibi, ümmetten bazısının görüşleri de bağlayıcı bir delil değildir, müslümanlarm ittifakıyla icma da de­ğildir. Bilakis, insanları kendilerini taklitten men ettikleri, Kitab ve sünnette kendi görüşlerinden daha kuvvetlisini gördüklerinde bunu alarak kendi görüş­lerini bırakmalarını emrettikleri bizzat kendilerinden sabittir. Bundan dolayı, bu imamlara tâbi olan bazı büyükler, imamlarının görüşlerine aykırı olarak, Kitap ve sünnetin delâleti kendilerine ortaya çıkınca buna tâbi olurlardı.»[281]

Bundan sonra, dört mezhep imamına muhalefet ettiği meselelerden örnekler verir. Ramazan'da oruç tutmamayı mubah kılan ve namazın kısal­tılarak, kılındığı yolculuk müddeti bunlardandır. İbn-i Teymiyye, mesafe ve zaman kaydı olmaksızın yolculuk diye isimlendirilen herşeyde ruhsatı caiz görmektedir. Yine, bid'î talâkın vaki olmayacağı (meydana gelmeyeceği) ve onunla, boşamadan yalnızca birinin meydana geleceği meselelerinde de dört mezhep imamına muhalefet eder,.. İlgili yerde belirttiğimiz gibi, talak konusundaki daha bir çok meselede onlara katılmaz.

468- İbn-i Teymiyye, icma, için herhangi bir durumda, İslâm alemi­nin bütün ulemasının tek bir görüş benimsemesini şart koştuğuna göre, icmaın esası da şüphesiz her âlimin görüşünü bilmek olur. İşte bu, Han-belî fıkhındaki icma'ın birinci ve kamil mertebesıdir. Hanbelî mezhebin­deki icma'ın iki mertebesi vardır. Bu ikisini, îbn-i Teymiyye'nin ilmî mi­rasını elde eden İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye zikretmiş, açıklayıp sistem-leştîrerek insanlara tanıtmıştır:

İki mertebeden birincisi, bütün ulemanın ittifak ettiği en yüksek ic-madır. İbn-i Teymiyye, başkalarını bırakarak sırf bunu zikretmiştir. Bu İc­ma konuları, ona göre ancak nassa dayanır.

Ikincr mertebe, bir görüşün bilinmesi, şöhret bulması ve buna aykırı bir görüşün asla bılinmemesîdir. Eğer icma diye isimlendirilmesi doğru olursa, icma'ın ikinci mertebesi işte budur. Delil getirmede önceki mer­tebenin aşağısında, kıyasın üstündedir. Bunun, nassa dayanmayip, kıya­sa dayanmasının caiz olduğu açıktır. İbnu'l-Kayyım bu hususta örnekler vererek şunları söylüyor:

«Yüce Allah'ın: «Alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanlar» (Maide, 4) âyetine dayanarak olduğu gibi yırtıcı hayvanlardan köpeğin dışındakilerin avını, köpeğe kıyas edilerek elde edilen icma, esasen bir kıyastır. Yüce Allah «iffetli kadınlara iftira edenler» (Nur, 4) şeklinde buyurmuştur. Övîeyse, namuslu er­kekler de bu hükme girmektedir. Cariyeler hakkındaki «Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara hür kadınlara verilen azabın . (cezanın) yarısı verilir.» (Nisa, 25) âyeti de böyledir. Ancak, şâz (azınlık) olarak karşı çıkanlar hariç ol­mak üzere Cumhur'a (çoğunluğa) göre erkek köle de bu cezaya kıyasen hükme dahil olur. Cumhur, iki kızkardeşe kıyasen. iki kızın da üçte iki oranında miras­çı kılınması konusunda icma etmiştir.»[282]

469- İbn-i Teymiyye.'nin icma'ın menşeinin bütün İslâm ulemasının aynı meselede bir görüş üzerinde ittifak etmiş olmasının zaruretinde ıs­rar etmesi, onu, icma edilen meselelerin çok az olduğu sonucuna götür­mektedir. «İslâmî meselelerin ekserisi icma'a dayanmıştır.» diyenlerin bu görüşünü reddetmektedir. İcma'ın İslâm'ın çok az meselesinde ve ilk de­virde olduğu görüşündedir. Me'âricu'l-Vusul'de şöyle demektedir:

«Müteahhirînden (sonrakilerden) şeriatin çoğunun dayanağının icma olduğu­nu söyleyenler, kendi halini haber vermiş olur. Çünkü, Kitab ve sünnet bilgisi­nin azlığı sebebiyle, buna ihtiyaç duymuştur. Bu «Naslarm onları göstermeme. si dolayısıyle, olayların çoğunda kıyasa ihtiyaç duyulur.» demeleri gibidir. İşte bu, Kitab ve sünneti ve bu ikisinin hükümleri gösterme yolunu bilmeyenlerin sözüdür. îmam Ahmed de «Sahabenin kendisi hakkında ya da benzerinde konuş­madığı bir mesele yoktur.» demiştir. O halde, beldeler fethedilip İslâm yayıldığı zaman, her çeşit durum meydana gelmiş, o zaman da sahabe bunlar hakkında Kitab ve sünnete göre hüküm vermişlerdir. Ancak, bazıları pek az meselede re'yle hüküm vermişlerdir. Çoğunluğu icma'ı delil getirmemişti ve buna ihtiyaç da duy. mamıştı. Çünkü, onlar, bizzat kendileri icma ehli olup, kendilerinden Önce icma yoktur. Ancak, tabiun devri gelince, Hz. Ömer, Şureyh'e şöyle yazdı: «Allah'ın kita­bında bulduğunla, şayet bulamazsan Rasulûllah'ın (s.a.) sünnetinde olanla hük­met. Eğer bulamazsan, senden önceki iyi insanların hükmettiğiyle (bir başka rivayette 'insanların üzerinde ititfak ettiğiyle') hükmet.» Hz. Ömer; önce Kitab, sonra sünnet demiştir. îbn Mes'ud'da; «Öncelikle Kitab, sonra sünnet, daha son­ra icma demiştir.»[283]

470- Belirtilen manada bir icma'ın varlığının çok zor olması sebe­biyle İbn-i Teymiyye, icma'ın ancak sahabe zamanında yapıldığının biline­bileceğini kabul etmiştir. Yalnızca onların icma'ı bilinebilir. Onlardan son­ra İcma'a ait her iddia bir muhalifin varlığı dolayısıyla bozulmuştur. Bu hususta şöyle diyor:

«Bilinebilen icma, ancak sahabenin icma'ıdir. Bundan sonra olana gelince, işte bunu bilmek ekseriye mümkün değildir. Bu sebeple, ilim ehli, sahabeden son­ra meydana geldiği zikredilen icmalar hakkında ihtilaf etmişlerdir. Icma'yla ilgiti, sahabe görüşlerinden biri üzerinde tabi'ûnun icma'ı, bazılarının muhalefet etmesine kadar icma, ehlinin yaşadığı asnn bozmadığı icma, sükûtî icma konusunda ve diğer birçok meselede ihtilaf etmişlerdir.»

Böylece, İbn-i Teymiyye'nin sahabe devri hariç olmak üzere vuku bu­lan bir icma'ı bilmediğini kabul etmiş görmekteyiz. Bundan iki sonuç çıka­rılır:

1) İcma kabul edilmiş bir şer'î delildir. O halde, vukuu mümkün olup, imkansız değildir. Çünkü,  meydana gelmesinin imkansız olduğunu söyle­memiş, bilakis sadece meydana gelmediğini  belirtmiştir.

2) Fiili olarak vuku bulan îcma'ı da, çeşitli bölgelere gitmelerinden, kendileriyle  birlikte Hz. Peygamber'in (s.a.)  ilminin ve önceki  sahabeye ait ictihadlarm  dağılmasından Önceki  sahabe icmai olarak görür.  Bunla­rın icma'ından sonra ileri sürülen her icma ihtilaflıdır.

Bu görüşüyle, İbn-i Teymiyye, icma'm, Hz. Peygamber'e (s.a.) nakli hususunda icma'ın ancak sahabenin icma ettiği feraiz (miras) esasların­da yapıldığı görüşündeki İmam Şafiî'yle buluşmaktadır.

471- İbn-i Teymiyye'ye göre, delillerin sıralanmasında önce Kitab, sonra sünnet, üçüncü olarak da icma yer alır. Her ne kadar, sünnet, pren­sipte Kitab'Ia buluşuyorsa, yani onu açıklıyor ve tefsir ediyorsa, Kur'an ancak sünnetle anlaşılır ve beyan edilirse de diziliş budur. Bunun, Hz. Ömer'in (r.a.) ve Abdullah b. Mes'ud'un (r.a.) yolu olduğunu belirtir. Çün­kü, o, bu ikisinin yolundan sapmamıştır. Hiçbir müslümanın, icma'ın, nas-dan Öne alması sahih olmaz. Bunu yapan, ancak aslın yerine fer'i, fer'In yerine de aslı koymuş olur. Ancak «mezhepte müctehid» ya da «mukallid» oian müteahhirînden bazıları, meseleleri önce «icma konusu mu yoksa de­ğil mi?» diye araştırmışlardır. Şayet, bunlar, meseleleri icma edilmiş ola­rak bulduysa, sünnet bu meselelerin yerini bildirerek, işaret ederek ses­lenip ortaya çıksa bile, artık bu icma dışına çıkmadılar. Hakkında icrrça olduğu ileri sürülen mesele, bazan çok tartışmalı bir konu olabilir. Ancak, bu kişiler, bunu bilememekte ve ilim konusunda başka araştırma yapmak sızın yalnızca dört mezhebin kurucusu fukahayia ve onlara yakın olan­larla sınırlı kalırlar. Ibn-i Teymiyye, bu meseleyi tartışmış ve şöyle de­miştir:

«İbn-i Abbas, sünnette bulduğuyla, sonra Hz. Peygamber'in (s.a.) «Benden son­ra, Ebu Bekr ve Ömer'e uyunuz.» hadisi sebebiyle de Hz. Ebu Bekr'in (r.a.) ve Hz. Ömer'in (r.a.) sünnetiyle fetva veriyordu. Bu eserler, îbn-i Mes'ud ve Îbn-İ Abbas'tan sabit olmuştur. Bunlar, fetva ve kaza konusunda sahabenin en meş­hurlarıdır. Doğru olan da budur. Ancak, sonrakilerden bir grup; 'Müctehidin önce icma'a bakarak işe başlayacağım, şayet icma bulursa başkasına bakmayacağını, eğer buna muhalefet eden bir nasıl bulursa kendisine ulaşmayan bir nasla bunun nesh edildiğine inanacağını' söylemişlerdir. Bazıları da icma'm zaten onu nes-hetmiş olduğunu belirtmişlerdir. Doğrusu ise selefin yoludur.»

472- Bundan İbn-i Teymiyye'nin selef yolunu, icma'ı naslardan son­raya bırakmak, şayet icma, haber-i âhâd bile olsa, bir nassa muarız oldu­ğunda bu nassın icma'dan önce geldiği şeklinde değerlendirdiğini anlıyo­ruz. Bunun mütekaddimûn  (öncekiler) ve müteahhirûnun  (sonrakiler) ta­kip ettiği yol olduğunu belirtir. Müteahhirûndan bazıları da icma'ı, naslar­dan, hatta Kur'an'dan bile öne alırlar. Bunlar iki gruptur: 1) Birinci grup, icma'a muhalif bir nas bilindiği zaman, benzer bir nâsla bunun neshedii-miş olması gerektiğini ve bu sebeble de icma'ın bu nesheden nas üze­rine olduğunu kabul etmektedir. 2) Diğer grup İse, icma'ın bizzat kendi­sinin bu nassı neshetmiş olduğu görüşündedir. İbn-i Teymiyye, bu iki du­rumda konuların alt-üst edileceği görüşündedir. Çünkü, icma'ı bilmek ko­lay değildir. Müctehid, icma yapılmadığı halde, icma'ın meydana geldiğini zannedebilir. İcma olduğu ileri sürülen her mesele hakkında ihtilaf oldu­ğu ortaya çıkar. Nitekim, İmam Şafiî, münazaralarından birinde şöyle de­miştir:

«İnsanlar icma'm ancak feraiz (miras) usulünde olduğu Üzerinde birleşmiş­tir.

«Apaçık bir durum, yani nas nasıl terkedilir ve kendinde kesinlik bulunma­yan muhtemel bir durum, nasıl aranıp izlenir? Halbuki sahabeden sonra icma'a ulaşmak mümkün değildir.»

İbn-i Teymiyye, birinci iddiayı, icma'a muhalefet ettiği zaman bu nas-stn bilinmeyen bir nasla neshedilme iddiasını reddetmesiyle ilgili olarak şöyle demiştir:

«Bilinen bir nas icma'a muhalefet ettiği zaman, icmayla birlikte icma'ın yapıldığı ve icma edenlerin medlulüyle (delaletiyle fetva verdikleri bilmen baş­ka bir nas bulunması gerekir. Buna göre, bu nassı nesheden de başka bir nas olur. Delaletine ve selametine icma edilen nassm meçhul ve diğerlerinin malum olması düşünülemez. Çünkü o zaman bunun manası, ümmet muhkem olan nassı ziyan ederek, neshedilen nassı muhafaza etmiş demektir. Tâbi olmaktan nehye-dildiği şeyi korumuş ve tabi olması emredildiği şeyi de yitirmiş olma durumu­nun bütün ümmete nisbeti sahih değildir.»[284]

İbn-İ Teymiyye'nin icma'ı bizzat neshedici sayanların iddiasına ait bu cevabı, belirtilen iddianın bütünüyle nesh kaidelerine aykırı olduğunu or­taya koymaktadır. Çünkü kitabı ancak kitab, sünneti de ancak sünnet nesheder. O halde bunlardan olmayan birşey onlardan birisini nasıl nes-hedebilir. Nesheden (nasih) mensuhu ortadan kaldırır ve onun yerine hüküm koyar. Öyleyse, Kur'ân olmayan, Kur'ân hakkında, sünnet olmayan da sünnet hakkında nasıl hüküm verebilir? Usul âlimleri deliller arasın­daki tearuzu (çatışmayı), ancak Kur'ân'ın Kur'ân'la, sünnetin sünnetle, bu ikisinden birinin diğeriyle yâ da kıyasın nasla tearuzu olarak düşündüter. İcma ile bu ikisinden biri arasında tearuz olduğunu zikretmediler, ki böylelikle onlardan biri için nâsih sayılsın. İbn-i Teymiyye, bu muhkem ve ince araştırmadan her yönüyle doğru, sahih bir hükme varmaktadır. Bu hüküm de sahih icma'ın, hem kitaba, hem de sünnete aykırı olamaya­cağıdır

Buna göre, nas ile icma arasında bir tearuz olduğunu tevehhüm ede­nin dayanağı, icma olmadığı halde icma olduğunu zannetmesi ya da veh-metmesidir. Doğruyu en İyi bilen, şüphesiz Yüce Allah'tır.[285]

 

Kıyas

 

473- İbn-i Teymiyye'nin kıyas hakkında çok değerli bir risalesi var­dır. Bu risalesinde, hak ve batı! kıyası ortaya koymayı denemiştir. Kıya­sın esası olan illetin ufkunu genişletmiş, onu İnsanların yararlarına, şeri­atın gayelerine ve naslarına ince ve sağlam bir şekilde bağlanmıştır. Bu, sadece teorik bir fıkhî araştırma olarak kalmadı. Bilakis, insanların ilişkile­rinde doğan problemleri çözümlemek, onlara güç yetiremeyecekleri şeyi yüklemeden, şeriatin hükümlerine dayandırmak istemiştir. Bu risalesinde, ihtiyaç veya zarurutin mecbur ettiği İcare müzâra'a, mudârabe vb. fukaha-nın kıyasa uygun olmadığını belirttiği ve fakat istihsan yoluyla sabit oldu­ğunu benimsediği bir çok akdi ele aidi. İbn-i Teymiyye, şeriatin manala­rından ve naslarmdan ve naslanndan çıkardığı kanunların gereğiyle, bun­ların kıyası akitler olduğunu ispatladı.

474- İbn-i Teymiyye, kıyası, diğer hukukçular gibi tanımlar. Bunun­la birlikte, kıyas terimini, sahih olan ve olmayan kıyasın dahil olduğu mücmel (kapalı) bir terim olarak görmektedir. İbn-i Teymiyye, bu hususta şöyle diyor:

«Şeriatin getirdiği kıyas, benzer iki şeyin arasını birleştirmek ve farklı iki şeyin arasını birleştirmek ve farklı iki şeyin arasını ayırmaktır.»

Birincisini, kıyas-ı tard olarak isimlendirir. Çünkü, benzerler hakkında aynı hüküm verilmekte, bu hüküm de birbirine benzeyenlerde düzenlilik ve süreklilik göstermektedir. İkinciyi ise kıyas-ı aks olarak isimlendirmektedir. Çünkü, illet? bulunmadığı için asl'ın hükmünü fer'den nefyetmek (kaldırmak) için yapılır. Hu­kukçuların «fıkhî illet, tard ve aks olarak amel eder» dedikleri işte budur. Yani illet bulunursa hüküm doğurmakta, şayet bulunmazsa hüküm bunun hilafına ol­maktadır.

Fâsid kıyas, illette benzerliğin ya da hükmün illetinde ayrılığın ken­disinde gerçekleşmediği veya illet bulunup, ancak hükmün devamına -asıl 9ibi- engel olan bir muarızın bulunduğu kıyastır.

İbn-i Teymiyye, sahih kıyasın, kendisi dolayısıyla Allah'ın peygambe­rini gönderdiği adaletin, bir parçası olduğunu kabul etmektedir. Çünkü, bir muarız (aykırı) olmadan benzer şeye farklı davranmak hükümlerde, şa-hısiar arasında ve bütün İşlerde haksızlık olur. Ayırım sebepleri var olduğunda, eşitliği izlemek de böyledir. Benzer iki şey arasında farklı dav­ranmak nasıl ki zulüm ise, hüküm sebeplerinde farklı olan İki şeyi eşit tutmak da zulümdür.

Sahih kıyası anlatırken Ibn-İ Teymiyye, sözü biraz uzatarak şöyle di­yor:

«Sahih kıyas, meselâ hükmün bağlı olduğu asılda var olan illetin aynı şe­kilde ferde de aynı hükmü engelleyen buna muarız bir şey olmaksızın mevcut olmasıdır. Şeriat, bu kıyasın hilafını getirmez. Fârik'm ilgasıyla kıyas da böy­ledir. Bu, iki şekil arasında şeriatte müessir bir farkın olmamasıdır. Şeriat bu kıyasın hilafını da getirmez. Şeriat kendisiyle benzerlerini ayırdığı bazı özel hü­kümler getirdiğinde, bu türün hükme ait oluşunu gerektiren ve başkasıyla eşit. ligini engelleyen bir özel niteliğin bulunması lâzımdır. Ancak, bu özel nitelik, ba-zan bir kısım insan için açık olur, bazan da olmaz. Herkesin sahih olduğunu bil­mesi, makul sahih kıyasın şartlarından değildir. Öyleyse, şeriatte kıyasa aykı­rılık görenin, bu gördüğü aykırılık ancak kendinde oluşan kıyasla ilgilidir. Bu da aynı şekilde sabit ve sahih kıyasın şartından değildir.»[286]

475- İbn-i Teymiyye fâsid kıyasın özelliğini açıklar. Bu, kıyasın, nas-sa, sahih kıyasa yani sahih kıyasla sabit olan hükümlerin ruhuna aykırı olmasıdır. Bu hususta şöyle diyor:

«Nassın, kıyasa aykırı geldiğini bilince, kesinlikle bu kıyasın fâsid olduğunu biliriz. Şu manada ki, nassın düzenlemesi Şari'in kendisine özellikle bu hükmü vermesini gerektiren nitejik açısından aynı olduğu zannedilen bu şekillerden büs­bütün farklıdır. Öyleyse, şeriatte sahih kıyasa aykırı bir düzenleme yoktur; halk­tan bunun fasid olduğunu bilmeyenler olsa bile fâsid kıyasa aykırı düşen hüküm vardır.»

Ibn-i Teymiyye, şeriatın daima bu kıyası iptal ettiğini, halkın ahlakı­nı, akaidi, hükümleri ve insanların ahlakını bozmaya yönelenlerin daima fâsid kıyasları kullandıklarını belirtir. Buna bir takım örnekler vererek şöy­le diyor:

«Şeriat, fâsid kıyası daima iptal etmektedir. «Alım-satım da faiz gibidir» ye ölü hayvan kesilene kıyas ederek, «Kendi öldürdüğünüzü mü, yoksa Allah'ın öldürdüğünü mü yiyorsunuz?» diyen müşriklerin fâsid kıyası böyledir. Bunlar, insanın fiiliyle öldürülmüş olmasını asılda illet kabul ettiler. Mesih'i kendi put­larına kıyas edenlerin kıyası da böyledir. Bunlar şöyle dediler: «Bizim ilahları­mız cehenneme girdikten sonra». Çünkü onlar Allah'tan başkasına kulluk etti­ler. Aynı şekilde, Mesih'in de ateşe girmesi gerekir. «Yüce Allah şöyle buyuru­yor: «Meryem oğlu Isa, bir misal olarak anlatılınca, senin kavmin hemen bağ-rışmaya başlayadılar. «Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa O mu?» dediler. Bu­nu sana ancak tartışmak için söylediler. Öyleyse onlar kavgacı bir toplumdur.» (Zuhruf, 58). Yine, Yüce Allah «Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehen­nem  odunudur. Siz  oraya  gireceksiniz. Eğer onlar birer  tanrı olsalardı, cehenneme girmezlerdi. Halbuki hepsi, orada ebedi kalacaklardır» (302) (Enbiya, 2189) diye âyeti indirdiği zaman İbnu'-Zibe (r.a.)'mn düşmanlığı de buydu. Çünkü, bu hitap, ehl-i kitaba olmayıp, müşriklere idi. Müşrikler de Mesih'e tapmıyorlar, sadece putlara tapıyorlardı. «Ve taptığınız şeyler» sözünden kastedilen de put­lardır.» [287]

Fâsid kıyasla ilgili örnekler verdikten sonra şöyle diyor:

«Şeriat fâsid kıyaslara aykırı düzenlemeler yapmıştır, diyen kimse elbette doğru söylüyor. Bu da, Şeriatin kemalinden ve Allah'ın kendisi dolayısıyla Peygamberini gönderdiği adaletine ve hikmetine şâmil olma­sındandır. Buna benzer fâsid kıyaslara karşı çıkmayıp, bilakis herhangi bir şeyde ortak olması sebebiyle iki eşit şeyi eşit tutanın, varlığının belli bir noktasında müşterek olan her varlığı eşit tutması gerekir. Böylece, Alem­lerin Rabbi ile yaratıklarını eşit tutarak şirk koşanlardan olur. İşte, fâsid kıyasın en büyüğü de budur.» (302)

476- İbn-i Teymiyye, sahih kıyas İle fâsid kıyas arasındaki farklı­lığı uzatmış ve bunu çok sayıdaki örneklerle aydınlatmıştır. Fâsid kıyas­lar, bizi, ancak sahih kıyası açıkladığı ölçüde ilgilendirir. Bu sebeple, mi­sallerden sadece bir kısmını zikredeceğiz. Ancak, bunları zikretmeden ön­ce, iki duruma işaret edeceğiz:

1) İbn-i Teymiyye, bu farklılığı, gerek doğrudan nasla, gerekse nassa bağlamakla olsun, İslâm Şerîatinin tümünün naslara dayandığını ispat et­mek İçin araştırmıştır. Öyleyse, Şeriat, bu nasların getirdiği ve bu naslara kıyas  edilenlerdir.  İslâm Şeriatinin  getirdiği   her şey, tamamen  insanla­rın yaralarıyla ve sahih fıkhî kıyaslarla uyuşur. Hukukçular, naslara kıyas ederek, bunlardan bir takım kaideler çıkarmaya, uyuşanları bir araya ge­tirmeye ve  farklı  olanların farklılıklarını  açıklamaya yöneldiklerinde,  bu kaidelerin  doğruluğunun  göstergesi,  peygamberden nas veya ikrarla  sa­bit olan bir ibaha'nın (mubah kılmanın), şer'î yasaklamanın ya da emrin bu  kaide ve  kıyaslara aykırı   bulunmamasıdır.  Şeriatte kabul edilen   bir emre muhalefet edersen, işte bu kıyas fâsiddir. Aynı şekilde, benzerlerin arasını birleştirmeye dayanan bir kaide, şer'î bir nassa aykırı olduğu za­man, aykırılık bu kaidededir, nasta ya da şeriatin kabu!  ettiği  durumda değildir.

2) İbn-i Teymiyye, illet sayilan niteliklere, Hanefîler ve genellikle kı­yas hukukçuları gibi sınırlı bir şekilde bakmaz. Bilakis, hükmü gerektiren ve  niteliğin  içerdiği  yaran   sağlayan münasib vasıflan   (hikmet) kıyasta illet olarak kabul eder. Çünkü, bu vasıflar, kıyasın gerçek sebebidirler.

477- Bunu (illet-hikmet ilişkisini) kısaca da olsa biraz açıklayalım: Hanefîler ve onların yolunu izleyenler, kıyasta ana esasın illet oldu­ğunu kabul etmektedirler. İllet ise, asıl (nas) ve fer de [nasta hükmü be­lirlenmeyen) ortak olan düzenli  (mazbut)  ve  açık  (zahir)   vasıftır.  Hük­mün asılda sabit olmasında   bu vasıf etkilidir. Buna bağlı olarak da, aynı hüküm fer'de de sabit olur. Bu görüştekiler, müesser vasıf olan illeti ile münasib vasıf ya da hikmeti birbirinden  ayırırlar. Hükmü olumlu ya da olumsuz olarak düzenlemede Şari'in  kastettiği yararın gerçekleştiği, dü­zenli  olmayan   mülâim   vasfa  «hikmet»,   hükümde müessir olan düzenli, mülâim (hikmete uygun) ve açık vasfa da «illet» diyorlar. İllet, çoğu du­rumlarda hikmetle kesişmektedir. Çünkü aralarındaki ortak uygunluk, muri-zabıt olması dolayısıyla İllet olarak kabul edilen niteliğin hükmün mena-tı (illeti) olmasını gerektirmektedir. Ancak, bazan illet bulunup, fakat onun­la birlikte hikmet bulunmayabilir. Bu durum, illetin müessir olmasına en­gel değildir.  Çünkü,  hüküm varlığı ve yokluğu açısından   illete bağlıdır. Hanefîler ve onların yolunu izleyenler, hükmü, hikmete ya da mülâim vas­fa bağlamazlar. Çünkü, mülâim  vasıf (hikmet), düzenli ve sürekli  değil­dir. Hükümler de bütün diğer kanunlar gibi, düzenli ve sürekli (mazbut) kaideler üzerinde yürümelidir. Bunlarda, aslolan maslahattır. Maslahat (ya­rar),  bu kaidelerin ayrıntılı  noktalarından geride kalabilir ya da açık ol­mayabilir.  Bu  durum,  onların  başka hükümlere geçişini engellemez.  Bu sebeple,  Hanefîler, kanunlar gibi,  illetin de genel oluşunu kabul  etmiş­lerdir. Öyleyse, illet, gerçekleştiği her durumda, daima hükmü de ortaya çıkarır.  Usul   işte  böylece  kabul edilir ve hükümler düzenlilik  gösterir. Şer'î naslara bağlama gerçekleşir, kıyas yoluyla çıkarılan hükümler de bi­linir. Bazan, nas ve benzerinin düzenlediği şer'î hükümler, illetlerden olu­şan kaidelere aykırı olarak gelir. Bu durumda, bu hüküm kıyasa aykırıdır denir, saygı duyularak ona kıyas yapılmaz.

478- Ancak, İbn-i Teymiyye, bu duruma karşı çıktığı gibi ona daya­nan kaideye de karşı çıkar. Münasib vasfın kendisine çoğunlukla gerçek­leştiği düzenli (mazbut) vasıflan kıyasın illeti olarak görmez. Bilakis İbn-i Teymiyye, bazı zamanlarda, kıyas illeti olarak bizzat münasib vasıfı esas almaya yönelir. Münasib vasıf, bazı cüzlerde geri kalsa bile, gerçekleş­mesi halinde onunla birlikte seri hükümde gerçekleşir. Şayet gerçekleş­mezse şer'î nassa uyar. Belki o, muayyen münasib bir vasfa girmese bi­le şüphesiz başka birinin kapsamına alınabilir. Çünkü her şer'î maslahat naslarda gerçekleşmiştir. Her şer'î hükümde araştırmacı, sağduyulu ve idrak edebilen akıl sahipleri nazarında apaçık olan bir hikmet için meşru kılınmıştır. Anlayış sahibi bazı kimselere kapalı gelse bile, herkese gizli kalmaz.

Hanefîiere göre, varlığı ve yokluğu açısından -hükümde müessir İllet olarak kabul edilen düzenli (mazbut) vasıflarda sözkonusu bulunan istinbat edilmiş kaidelere aykırı olduğu zaman, durum kıyasın hilafına olur, ya da kıyasa muhalif olarak gelir. Ancak, İbn-i Teymiyye, olaya başka bir şekil­de bakar. O, kısaca söylersek, maslahatları sağlama ve mefsedetleri kal­dırmadan ibaret olan şeriatin genel gayelerine uygun bir durum gerçek­leştiği zaman hükmün kıyasa uygun olacağı görüşündedir. Şeriatte, husu­sî ve umumî naslann getirdiği her hükümde maslahat ve adalet, genel prensipleri ve özel kuralı belirten her düzenlemede gerçekleşir.

Buna göre, ister nas, ister kıyasla olsun genel veya ayrıntılı olarak şeriatin bütün hükümleri, maslahatları celb ve mefsedetleri def etmeden ibaret şer'î maksatları gerçekleştiren sağlam kıyasların gerektirdiğiyle uy­gunluk gösterirler.

479- İbn-i Teymiyye ve onu izleyen öğrencisi İbnu'i-Kayyım, mü­lâim vasıf ya da mukaddime bakarak, onu, bazan kıyasın illeti ve kıyasın dayandığı esas olarak kabul ettiler. Bilinen bir hikmet ve meşru bir mas­lahat olmayan İslâmî bir nassın bulunması mümkün değildir. Mülâim vas­fı, gerçekleştiği kısımda, benzerleri birbirine bağlayan nitelik saymış ol­maları, iki sonuç doğurur:

1) Şer'î kıyaslar, Şâri'nin maksatlarına yakın olur. Onun her hükmü­nü açıklar, küllî ve cüz'îlerdeki gayeleri belirler. Böylece, fıkıh, insanların örfüne ve maslahatlarına yakın bir durumda olur.

2) Kıyasların illetleri  genel ve mazbut olmaz. Çünkü, hikmetler, ba­zan cüz'îlerin bir kısmında gerçekleşmez. Hanefîler buna istihsan yoluy­la çözüm getiriyorlar. İstihsan ise, mülâim vasfın gerçekleştiği başka bir kıyas ya da maslahatın gerçekleştiği başka bir hikmettir. Bu konuda, hik­met gerçekleşmediği zeman, İbn-i Teymiyye, bu kaideyi kapsamsız (gayru şâmil) kebul eder   ve kaideyi birincinin dışında başka bir hikmetin umu­muna sokar. Bununla,  biz bu konuda birbirinden  uzaklaşmayan ve fakat yakınlaşan iki görüş bulmaktayız. Ancak, İbn-i Teymîyye, bu kaideler tam bir şekilde düzenli (mazbut olmasa bile, fıkhı,) maslahatlara ve mefsedet­leri defetmeye yaklaştırmaktadır.

Hanefîler ve onların mantığını tercih edenler ise, fıkhî kaideleri, her konuda uyguladıkları ince ve düzenli (mazbut) kıyaslarla, sağlam bîr şe­kilde belirüyorlar. Maslahat geri planda kaldığı ve mülâim vasıftan uzak­laştığı zamen istihsan yoluyla istisnaî bir uygulama yaparak, bu konular­da istihsanı devreye sokarlar. Bu sebeple, istinbatta Ebu Hanife'nin yo­lunu anlatanlar nas olmayan yerde kıyas yaptığını, kıyasın uygun düşme­mesi halinde istihsanı benimsediğini belirtirler.

480- İbn-i Teymiyye ile Ebu Hanife'nin bu konudaki görüşleri her ne kadar birbirine yaklaşsa bile, İbn-i Teymiyye'nin Hanefî mezhebindeki özellikle belli bir durumu hoşgörmesi mümkün değildir. Bu, onların maz­but vasıflardan alınmış olan fıkhî kaideleri uygulamalarıdır. Nitekim, bir nas bu kaidelere muhalefet ettiği zaman, nasla fetva vermekte, nassın kı­yasa aykırı olarak geldiğini ve ona kıyas yapılamayacağını söylemektedir­ler. Sanki onlar, bu ifadeleriyle, kıyası naslardan öne almaktadırlar. Bazı akitleri ele aldıklarında, bu akitlerin kıyasa aykırı olarak gelmiş olduğunu söylemeleri bundan dolayıdır. İcare, selem, müzâra'a ve diğer bir takım akidier kıyasa aykırı olarak gelmişlerdir. Şuf'a ve başkaları da bunlar gibidir. Bunların, kıyasa aykırı olarak geldiğini ve bu hususta naslara tâ­bi olunacağını söylemişlerdir.

İbn-İ Teymiyye, işte bu yolu hiç beğenmez. İlmî açıdan onlara yak­laşsa, hatta neredeyse çakışacak olsa bile, mücerred fıkhî bakış açısından, fıkhî konuların bu yolla alt-üst edildiğini düşünmüştür. Bu sebeple, nas­lardan sahih kıyasa aykırı olarak gelen hiçbir şeyin olmadığını ve sahih kıyasta da naslara aykırı hiçbir şeyin bulunamayacağını kabul etmiştir. Şayet, haslar, kıyasa aykırı olursa ya da fukaha bunda bîr aykırılık oldu­ğunu vehmederse, bu aykırılığın sebebi, kıyası anlamadaki hata olmalı­dır. Bunlar, benzerlik olmadığı halde, benzerlik olduğunu vehmetmişler-dir.

481- İbn-i Teymiyye, mücerred nazarî olarak reddetmekle yetinme­yip, bilakis kıyasa aykırı olduğunu ileri sürdükleri akitleri tek tek ele ala­rak, onların kıyasa uygunluğunu ortaya koyar. Bu akitlerden bir kısmını ele alıp görelim. Bunlardan, İbn-i Teymiyye'nin ince, sağlam ve doğru bir düşünceyle hareket ederek, hüküm çıkarmada hükümleri kavramada, furûu usule cüz'îleri küllilere dönüştürmede kendisini gösteren dehasını göre-; ceğiz. Hanefîlerin metoduna muhalefet etmiş olsa bile, bütünüyle kıyas­ları kavramayı  başarır.

A) Bu akidlerden, konuya önce selem akdiyle başlayalım. Selem, bey falım-satım) akidlerinden birisidir. Selem, bedelin peşin, malın daha son­ra teslim edildiği bir aiış-veriştir. Hukukçular, selem akdini tarif eder­ken, «peşin karşılığında veresiyenin ya da aynı karşılığında borcun bey'i-dir.» demiştir. Çünkü, vasfı, cinsi ve nev'iyle bilinmekte olan mal (mebD veresiye olmaktadır. Bu vasıftaki bir mal, zimmette belirsiz bir borç olur. Hukukçular, selem akdinin kıyasa aykırı olduğunu, Hz. Peygamber'in (s.a.) buna izin verdiğini ve örfün de böyle olduğunu söylerler. Kıyasa aykırılık yönü şudur: Aslında, mebi'in belirli, oysa zimmette borç olması sebe­biyle semenin (bedelin) belirsiz olması gerekir. Selemde ise durum tersi­nedir, yani semen belirli,  mal belirsizdir. Aynı zamanda, mal, akid esnasinda satanın mülkiyetinde değildir, insanın yanında bulunmayan bir şeyi (ma'dum'u) satmaması kabul edilegelmiştir. Sonra, selemde mebî' (mal) akid sırasında mevcut değildir. Aslolan, mevcut olmayan (ma'dum) bir şe­yin satımının caiz olmamasıdır. Bütün bunlardan dolayı hukukçular, sele­min kıyasa aykırı olarak istihsanla sabit olduğunu söylemiştir. İstihsan yönü, Hz. Peygamber'in (s.a.) buna izin vermesi, Arap örfünün böyle ol­ması ve bunda alan ve satan için bir fayda bulunmasıdır. Elinde parası olan alıcının yaran, gelecekte karşılığını alacağı bir şeyin parasını öde­mesidir. Böylece, çok kere, malı teslim alması sırasında meydana gele­cek fiyat farklılıklarından istifade edebilir. Satıcı da böylece kârlı bir ti­carette, üretken bir sanatta, ya da gelir getirici bir ziraatta faydalanaca­ğı paralan elde etmiş olur.

Bu, Hanefîlerin kıyasa aykırı olmakla birlikte, istihsanla sabit olan bir akid kabul ettikleri selem akdi hakkındaki görüşleridir. Ancak, İbn-i Teymiyye, selemin kıyasa tamamen uygun olduğunu, müeccel mebî (ve­resiye mal) üzerine dayanmayip, bilakis muaccel mebî'e (peşin mal) da­yandığını, o zaman da selemin bedelinin zimmette sabit bir borç olduğu­nu söylemektedir. Bu takdirde, satıcıya paralan ödeyen biri olarak bakıl­dığı zaman, mevcut olmayan bir malın satışı ve insanın yanında bulunma­yan bir şeyi satması sözkonusu olmaz. Bundan dolayı şöyle diyor:

«Müeccel (veresiye) seleme gelince, elbette bir borçtur. Veresiye bir bedelle satmak gibidir. O halde iki ivazdan (bedelden) birinin zimmette veresiye olma­sıyla, diğer ivazın zimmette veresiye olması arasında ne fark vardır? Yüce Al­lah «Birbirinize belli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız.» (Bakara, 282) buyurmuştur. îbn Abbas, bu âyeti okuyarak, «Allah'ın kitabında zimmette­ki selemin helal olduğuna şehadet ederim» demiştir. O halde, selemin mubah oluşu kıyasa aykırı değil uygun olarak gelmiştir.»[288]

482- B) Hukukçuların kıyasa aykırı olarak geldiğini belirttiği akid­lerden birisi de icare akididir. Bunun, ma'dumun (elde olmayanın) satımı ve menfaatler konusunda bir akid olduğunu belirtirler. Çünkü, menfaatler akid esnasında mevcut değildir. Elde olmayan malın satımının caiz olma­dığı kabul edilen kaidelerdendir. Ancak, duyulan şiddetli zaruret, İnsanla­rın bunun cevazına icma etmeleri ve nasların bunun sahih olmasını be­lirtmesinden dolayı istihsan yoluyla caiz olmuştur. Burada da İbn-i Tey-miyye'yi fukaha muhalif bulmaktayız. Onların sözlerini naklederek şöyle diyor:

«îcare akdinin kıyasa aykırı olduğunu söyleyenler, bu akdin ma'dumun bey'i olduğunu da belirtirler. Çünkü, akid yapıldığı menfaatler mevcut bulunmaktadır. Me'dumun bey'i ise caiz değildir. Sonra, Kur'ân, şu âyette emzirme için süt anne tutulması   hükmünü   getirmiştir.:   «Çocuğu  sizin   için  emzirirlerse   onlara   ücretlerini Ödeyin.» (Talak, 6). Çoğunluk, sütanne tutmanın icare kıyasına aykırı ol­duğunu söylemiştir. Çünkü, icare akdi, menfaatler konusundadır. Sütannenin icaresi ise, süt konusundadır. Süt ise ayn aksamından olup, menfaatlerden de­ğildir. Kur'ân'da bundan başka zikredilen caiz bir icare akdi olmaması hayret vericidir. Yine de «Bu kıyasa aykırıdır» derler.»[289]

Bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi, İbn-i Teymiyye, önce onların ica-renin kıyasa aykırı olduğu hükmünü, sonra da ikinci olarak sütanne tut­manın  icaret kıyasına aykırı olduğunu bildiren hükümlerini eleştirmekte­dir. Sanki onlar bu hususta icarenin başlıbaşma kıyas olduğunu kabul edi­yor gibidirler. Sonra, İbn-i Teymiyye, üçüncü olarak icareyi açıklayan ve şeriatte onu sahih kılan bir Kur'ân nassının -bu da sütannenin kiralan­masıdır.- bulunmasına hayret etmektedir. Çünkü, icareyi düzenleyen Kur'­ân nassınin, icare kıyasına aykırı gelmiş olduğunu söylemeleri tuhaf ol­maktadır.

İbn-i Teymiyye, icarenin kıyasa uygun olduğunu açıklamaya yönel­mektedir. İcarenin, olmayan bir şeyin satışı ve bunun da batıl oluşu se­bebiyle kıyasa aykırı olduğunu söyleyen Hanefîlerin görüşünü redderek şöyle diyor:

«Onların, icare, olmayan bir şeyin satışıdır ve bey-i ma'dum da kıyasa ay­kırıdır» şeklindeki sözleri, iki kısa mukaddime (Öncül) olup, bunlarda karıştırma sözkonusudur. İcarenin bey (ahm-satım) olduğu sözleriyle, eğer icarenin aynlar üzerine akdolunan özel bir bey olduğunu kastediyorlarsa, işte bu batıldır. Eğer bir ayn ya da bir menfaat üzerine bedelli bir akid olan genel bir bey'i kaste­diyorlarsa, bu takdirde ikinci mukaddimedeki «olmayan şeyin satışı caiz değil­dir» görüşü belki aynlar konusunda kabul edilebilir, ama icarede kabul edile­mez. Bey' terimi, buna ve şuna muhtemel olduğuna göre hukukçular da zaten icarenin bey terimiyle teşekkül edip etmeyeceği hususunda ihtilaf etmiştir.[290]

483- Bu, eğer bey' sadece ayna has kılınırsa, icare bey' olmadığın­dan dolayı, ikinci mukaddimeyi iptal eden İnce bir tahlildir. Bu tahlil, eğer bey terimi muâvaza (bedelli) akid terimiyle eşanlamlı olursa, terim ayn-ları ve menfaatleri içerdiğinden ikinci mukaddimeyi de iptal etmektedir. Akit sırasında mevcut olmadığı söylense bile, menfaatlerin satımı caiz olur. İbn-i Teymiyye, Şâri'in madum üzerine muâvazayj caiz kıldığını ka­bul etmektedir. O esnada mevcut olmasa bile, Şâri'in izniyle menfaat­ler üzerine muâvaza caizdir. Mevcut olmadığı zaman aynların alim-satımı caiz olmadığı açısından menfaatlerin aynlar üzerine kıyas edilmesi sahih değildir. Menfaatler üzerine muâvaza da böyledir. Bu kıyasın batıl oldu­ğunu kabul ederek söyle diyor:

«Bu son derece yanlış bir kıyastır. Çünkü, asim hükmünün şer'de varlığı. nm mümkün olması kıyasın şartmdandır. Burada, bu durum mümkün olmamak­tadır. Çünkü, varlıkları anında menfaatler üzerine akid yapılması mümkün de­ğildir. [291]Var oldukları sırada menfaatlerin satılmaları düşünülemez. Sâri, henüz meydana gelmemiş aynlar üzerine yapılan akdi, meydana gelinceye kadar ertelemcı.1 erini insanlara emretmiştir. Bu sebeple, olgunlaşmaya başlamadan Ön­ce meyvanm, hamile hayvanın karamdakinin ve sertleşinceye kadar da hububa­tın satışını yasaklayarak, bunların satımını olgunlaşmcaya kadar geciktirmeyi emretmiştir. Bunun anlamı, satımının bir halde yasaklanması, başka bir halde de serbest bırakılmasıdır. Bunun^aynısı menfaatlerde imkansızdır. Çünkü, ancak, bu şekilde satımı mümkündür. Öyleyse, aslın hükmü, fer'in hükmüne eşit olarak devam etmiyor.»[292]

Buradan, İbn-i Teymiyye'nin, bu kıyası esastan reddettiğini görüyo­ruz. Çünkü, bu, farklı iki hakikat arasında bir kıyastır. Zira, aynlar bazan mevcuttur, bazan da mevcut değildir, ama mevcut olması umulur. Bir en­gel bulunmadan mevcut olursa, şartın gerçekleşmesi sebebiyle aynlar üzerine akid sahih olur. Şayet meydana gelmediyse ve fakat var olma yolundaysa, bir musibet (câiha) vb. sebebiyle tehlike ve garar olmaması İçin bunun üzerine akid yapmak sahih olmaz. Menfaatlerde bu açıklama gerçekleşmez. Çünkü, mevcut sayılmasına bağlı olarak menfaatler üzeri­ne akid yapılması hiçbir şekilde mümkün değildir. Menfaatler zamana bağlı olarak ortaya çıkarlar. Menfaatler üzerine ya hiç akid yapılmaması gerekir, ya da başka bir bakışla, ona mahsus bir kıyasla ve akid konusu­nun bulunması veya bulunmaması açısından alım-satımla ortak olmayan bir şekilde menfaatler konusunda akid yapılabilir.

484- İbn-i Teymiyye, meseledeki kıyas münakaşasını, kıyas hukuk­çusu gibi mahirane bir şekilde uzatıyor. Onların, meydanda olmaması açı­sından menfaatlerdeki muâvazayı bey-i ma'duma kıyas ettiklerini, mut­lak icareyi mutlak bey'e kıyas etmediklerini, hatta akid konusunda fark­lılık olduğunu düşünür. Bilakis, bunlar ma'dum üzerine bir akid olmasın­dan dolayı icareyi, yine aynı şekilde ma'dum üzerine bir akid olduğun­dan dolayı bey-i ma'duma kıyas ederler. Bu düşüncesiyle, İbn-i Teymiyye, kıyasın aslını kabul etmekle birlikte, bu sonucu reddeder. İbn-i Teymiyye'-ye göre mevcudiyeti umulan bey-î ma'dumun batıl olmasının illeti, icare­nin de batıl olmasını gerektiren kıyas neticesini doğuran ma'dum olma durumu değildir. Bilakis, buradaki illet, var olduğu zaman üzerine akid yapılması mümkün olup, varlığı umulan bir ma'dum olmasıdır. Böylece, burada, akidde bir muhatara (riziko, tehlike) ve uyuşmazlığa götüren bir garar (rnechuilük) bulunmaması gözetilir. Bu illet ise, menfaatlerde ger­çekleşmez. Çünkü, menfaatler, üzerlerine akid yapılması mümkün olan bir halde asla bulunmazlar.

İbn-i Teymîyye, ikincisinin illet oluşunu tercih eder. Birinci illet, sa­dece yokluk ifade eder. Buna göre, icare asla kıyasa aykırı olmaz. Bazan yalnızca yokluğun (adem) illet olmaya, başkasından daha elverişli oldu­ğu söylenir. İki illeti birbiriyle karşılaştırır. Bey-i ma'dumun yasaklanma-sındaki illetin, varlığı umulan ma'dum oluşu hakkında şöyle diyor:

«Bizim belirttiğimiz muttarid (sürekli, düzenli) ilettir, seninki ise illet-i mün-tekiza (reddedilen illet) dir. O halde, sen, yasaklamanın illetini sırf yokluk ola­rak gördüğün takdirde, illetin bazı aynlar ve menfaatlerle bozulmuş ve redde­dilmiş olur. Eğer, sen bu yasaklamadaki illeti, bey'inin var olma haline kadar ertelenmesi mümkün bir adem (yokluk) ya da akid yapılan şeydeki gararın yok­luğu olarak görürsen, illeti düzenli ve sürekli (mazbut, bütün durumlar için ge­çerli) kılmış olursun.»

Böylece İbn-i Teymİyye, iki illeti karşılaştırarak birincisini düzenli ol­duğundan illet olmaya elverişli, ikincisini düzensiz olduğundan illet ol­maya elverişsiz olarak değerlendirir. Sonra, konunun özüne yönelerek, hikmet ve münasebetin, illet oiarak seçtiği niteliği gösterdiğini ortaya ko­yar. Bu konuda şöyle diyor:

«Münasebet bu illeti gösterir. Çünkü, varlık, ve yokluk durumu olduğuna gö­re, yokluk durumunda kendisinde tehlike ve kumar (muhatara ve belirsizlik) söz-konusudur. Hz. Peygamber (s.a.) şu hadisiyle, bu yasaklamayı aynı şekilde illet-lendirmiştir: «Sen Allah'ın meyvayı men ettiğini gördün mü? Sizden biriniz, kar­deşinin malını haksız olarak alır mı?». Hz, Peyganiber'in (s.a.) bu ta'lîli (jiletlen­dirmesi) kendisinde sadece tek bir durum olanın hilafmadır. Bu tek durumda ise, üstün olan selamettir, bu da tehlike değildir. İhtiyaç bunu gerektirmekte­dir. Maslahat ve mefsedet çalıştığında, ikisinden üstün olanın tercih edilmesi şe­riatın  prensiplerindendir.

Hz. Peygamber (s.a.) bey-i garar'ı (meçhul alim-satımi) taraflardan birine zarar veren bir tehlike (muhtara) bulunduğundan dolayı yasaklamıştır. Yasakla­mada ihtiyaç duydukları ahm-saümdan daha büyük zarar vardır. Daha fazla zara­ra düşmeleri sebebiyle Hz. Peygamber onları, az zarardan menetmemektedir. Bi­lakis, iki zarardan daha azma katlanarak daha büyüğünü uzaklaştırmakta-. dır.»[293]

Bunda, illet konusunda güzel bir değerlendirme örneği vardır. Çünkü, İbn-i Teymiyye'ye göre, akit sırasında, akit konusunun bulunmaması sebe­biyle icare akdinin yasaklanmasından doğan zarar, akidden doğacak za­rardan daha büyüktür. Kaldı ki, menfaatler akit sırasında mevcut değil­dirler. Çünkü, zarar, akdin mahalli mevcut olmadığı zaman, garar ve muhataradan (meçhüllük ve tehlike) dolayı ortaya çıkar. Zamanla ortaya çı­kan menfaatler üzerine akidde, tehlike ya da garar yoktur. Çünkü, bun­larda galip olan, teslim zamanına kadar olan selamettir. Şayet biz akit esnasında -menfaatleri de içeren- mevcut olmayan her şey üzerine akit yapılmasını mutlak olarak yasaklarsak, sebepsiz yere insanlar şiddetli bir sıkıntı ve büyük bir güçlük içinde olurlar. Sahih bir kıyasın bu durumu kabul edeceği söylenemez. Çünkü, kuvveti ne olursa olsun kıyasın illeti bulununca, illeti tatbik etmeye de bir engel bulunabilir. Halbuki, illetin tatbik edilmesi için herhangi bir engelin bulunmaması gerekir. Burada, engel olarak, güçlük ve sıkıntı yeterlidir. Bir engelin bulunduğu durum­larda kıyas doğru olmaz.

485- İbn-i Teymiyye'nîn bayraktarlığını yaptığı bu münakaşanın esa­sı, bey-i ma'dumun (mevcut olmayan bir şeyin satışının) caiz olmadığını kabul etmektir. Bu mukaddimeyle [öncülle) yürüyerek, neticenin bu nok­tada yoğunlaştığı ve böyle bir sonucun da üretken olmadığı düşüncesine ulaşır. Gerçekte, İbn-i Teymiyye, bu mukaddimeyi benimseyerek doğru kabul etmiş değildir. Bilakis, onu, münakaşayla ilgili olduğu ölçüde kabul eder. İleri sürdükleri neticeyi de vermediğini açıklar. Bu sebeple, sözko-nusu yolu izlenerek mukaddimenin yanlış olduğunu belirtir. Böylece, üze­rine dayandığı ilk direk yıkılınca, icarenin kıyasa aykırı olduğu iddiası da kökünden yıkılmış olmaktadır. Bundan sonra da, asıl direk olan bu me­seleyi tartışmaya başlayarak, bunun genel olarak İki açıdan yanlış olduğu­nu belirtir:

1) Ne umumî bir lafızla, ne umumî manayla Kitab'ta, sünnette ve sa­habenin birine ait görüşte bey-i ma'dumun caiz olmadığı konusu vardır. Sözkonusu olan, sadece, mevcut bazı şeylerin yasaklanması gibi, mevcut olmayan bazı şeyler hakkında da yasak bulunmasıdır. O halde, yasakla­madaki illet, varlık ya da yokluk olmayıp, sadece garardır. Sahih hadiste, Hz. Peygamber'în (s.a.) beygarar'ı yasakladığı sabittir. Bu konuda, garar, mevcut olsun olmasın, teslim edilmesine güç bulunmayan şey demektir. Hz. Peygamber'in (s.a.), kaçak köle ve deve vb.nin satımını, teslimine imkan bulunmadığından dolayı yasaklamıştır. Öyleyse, bunun alım-satımı kumar ve tehlikedir. Çünkü, halihazırdaki fiyatından daha aşağıya bir be­delle satın alınmaktadır. Şayet, müşteri bunu bilirse, ziyan satana aittir. Eğer müşteri bilmezse, bu takdirde ziyan müşteriye aittir. Satım mevcut olmakla birlikte, şüphesiz akid sırasında, tehlike, kumar ve garar sabittir ve gerçekleşmiştir. Olgunlaşmadan önce meyvanm satılması da böyledir. Bu tehlike, icarede gerçekleşmez.

2) İbn-i Teymiyye'nîn bey-i ma'dumun yasaklandığını benimseyenle­rin tezini çürütmek için ileri sürdüğü ikinci nokta kendi sözleriyle aynen şöyledir:

«Sari, bazı konularda bey-i ma'dumu sahih görmüştür. Şâri'in birkaç yer­de, oJgunlaşmcaya kadar meyvanın ve sertleşinceye kadar da hububatın satı­şını yasakladığı sabit olmuştur, öyleyse bu, olgunlaşması belirtikten sonra, iyice olgunlaşmaya doğru giderken satışına, Şârî'm izin verdiğini gösterir. Ulemanın çoğunun görüşü budur.» [294]

Olgunlaşması başladığı halde, toprakta, bey-i ma'dum cinsinden kal­masına ,-tjmen, bunun satışını kabul etmiştir. Çünkü, bu, henüz daha ol­gunlaşması tamamlanmış bir meyva ve faydalanılacak bir hububat değil­dir. Öyleyse, satım esnasındaki varlığı, faydalanılmak istenildiği esnada­ki varlığından farklıdır. Ancak kendisinden faydalanmcaya kadar devam eden de bu durumudur. Fakat, acaba, Sâri, olgunlaşmasını tamamlayacağı belli olur veya kesine yakın bir şekilde tahmin edilirse, olgunlaşmaya baş­ladıktan sonra satışına izin vermiştir diyemez miyiz? Çünkü, faydalanıla­cak en son durumundaki varlığı, akid sırasındaki varlığının bir uzantısıdır, ma'dum değildir. Meselâ, birisi, hayvan satın alır, ancak onu belli bir ge­lişmeden sonra teslim alırsa, teslim sırasındaki durum, akid esnasındaki durumunun bir uzantısıdır. Akid sırasında var sayılır. Bazan, olgunlaşmac; başlamasa bile bu şekilde mevcut olduğu söylenebilir. Çünkü son halin­deki mevcudiyeti faydalanma sırasındaki varlığına doğru bir gelişmedir. Bunu reddederken İbn-i Teymiyye'nin görüşünü tekrarlarız: Olgunlaşmaya başlamazdan önceki satışta büyük bir tehlike vardır, bunun zararı, bu sa­tışa yasaklama zararından daha büyüktür. Ancak, olgunlaşmaya başlama ânında, tehlike daha az olur. Çünkü, bu işin selâmeti, zihne daha yatkındır.

486- Böylece, İbn-i Teymiyye, icarenîn kıyasa aykırı olduğu tezinin üstünde duracağı sahih bir fıkhı dayanağı bulunmadığı ve sahih kıyasın da buna aykırı olamayacağı sonucuna varır.

Şimdi, geriye, sütanne icaresi [tutulması) konusunda, Ibn-i Teymiyye'­nin ve Hanefî fukahası ile diğerlerinin «Sütanne icaresi, kabul edilen kı­yasa aykırı olarak gelmiştir. Çünkü, menfaatler üzerine yapılır. Sütanneye nisbetle, akdin konusu süttür. Süt ise menfaat olmayıp, ayn'dır.» şeklin­deki görüşlerini açıklamamız kaldı.

İbn-i Teymiyye, onların görüşüne katılmaz. Bilakis, sütanne kiralan­masında, ne umumî olarak kıyasa, ne de özellikle icare akdine aykırılık görür. İbn-i Teymiyye, bunu benimseyen fukahayt, icareyi menfaatler üze­rine akdedilmiş kabul etmelerinin hataya düşürdüğünü belirtmektedir. Oy­sa menfaatler ise, iki zaman devam etmezler ve süt mücerred ortaya çık­makla tükenen bir nesne de değildir. Bilakis, iki zaman, hatta uzun za­man devam eden bir maddedir. Bu da onları sütanne kiralanmasını, genel icare kabilinden kılmak için bir çare bulmaya yöneltmiş, böylece «bu ica-İmam îbn-î teymîyyerenin sütün kendisi üzerine değil de, meme emzirme üzerine olduğunu»

söylemişlerdir.

İbn-i Teymiyye, onların «İcarede akid konusu, daima iki zaman süren menfaatlerdir» şeklindeki görüşlerini reddetmiştir. O, menfaatlerin aralık­lı olarak veya zaman zaman bulunan şeylerden sayıldığını kabul eder. Zi­ra, arazilerin gelirleri, araçların meyvasi ve hayvanların sütleri de men­faatlerden sayılır. Sütannenin sütü de aynı şekilde menfaatlerdendir. Bu

konuda şunları söylüyor:

«Sütanne icaresi kıyasa aykırıdır görüşünü benimseyenin sözü, ancak, icarenin sadece ayn'ların haketmediği nitelik (araz) olan menfaatler üze­rine olduğuna inanmasından dolayıdır. Bunu, Kitab, sünnet, icma ve kıyas düzenlememiştir. Bilakis, usulün (delillerin)  delalet ettiği,  aslı  sabit ol­makla birlikte, bir şey ortaya çıkaran aynların, ağaç üzerindeki meyva ve hayvanlardaki süt gibi menfaatlerin hükmünü aldığıdır. Bu durum, kendi­ni, vakıfta  iyice gösterir. Çünkü, vakıf,  asıl   korunarak faydasının Allah yoluna tahsisidir. Aslının devam etmesi ve faydanın da aslının bekasıyla birlikte meydana gelmiş olması gereklidir. Vakfın faydasının oturma gibi menfaat, ağaçların vakfedilmesindeki  gibi meyva ve  sütünden  faydalan­mak için hayvanların vakfedilmesindeki gibi süt olması caizdir... İcarede de durum böyledir. Oturma ve binmede  olduğu  gibi, bazan ayn'da, ayn olmayan menfaatler için, bazan da aslının bakasıyla birlikte zamanla or­taya çıkan ayn İçin icare akdi yapılır. îcareyi caiz kılan, ikisi arasındaki ortak noktadır ki bu ortak nokta akidden kastedilenin zaman İçinde mey­dana gelmesidir. Meydana gelenin, ayn veya menfaat olması sonucu de­ğiştirmez. Çünkü, onun, cisim veya cisimle devam eden bir mana olma­sının, cevazı gerektiren şeyde ortak olmakla birlikte, cevaz yönünden bir etkisi yoktur. Bilakis,  bu, cevaza daha layıktır.  Çünkü, cisimler, sıfatla­rından üstündürler. Onlar üzerine akid,    ancak     bu    şekilde    mümkün olur.»[295].

487- İbn-i Teymiyye, sütanne icaresinîn kıyasa uygun olarak geldi­ğini ve ona aykırı olmadığını, buna izin veren ve ücreti gerekli kılan Kur'-ân âyetinin, kendisine kıyas yapılabilecek bir illet gösterdiğini kabul eder. İbn-i Teymiyye, bu illeti ona benzeyen her şey İçin düzenli (mazbut) kabul etmiştir. Buna göre, sütanne icaresi, vereceği süt sebebiyle kiralanan hayvanlara benzemektedir. Hayvanların sütleri konusunda icare akdi sa­hihtir. Bu konuda şöyle diyor:

«Bir ivaz (bedel) karşılığında hayvanların sütü üzerine akit yapıldığı zaman, bazan yemlemesi (alaf) ve hizmeti sahibine, bazan da müşteriye ait olmak üze­re sütü satın alınmış olur. Bu ikincisi, bahçelerin tazmin edilmesine benzer, fakat daha çok icareye benzemektedir. Çünkü, sütü çocuğa verir, çocuğun karnı­na gider ve çocuk da ondan yararlanır. Bu, sütü teslim alanın aksine, kendisiy­le toprağını suladığı pınarın kiralanmasına benzer, sütü teslim alan akdin ko­nusu olan ayn'ı almıştır. Bu ise bey (alim-saüm) olarak isimlendirilir.»[296]

Buradan, İbn-i Teymiyye'nin belli bir ücret karşılığında muayyen bir zaman için, hayvanların sütlerinden yararlanmak üzere yapılan ittifakı, ica-re kabilinden saydığını görmekteyiz. Bu, sütannenin kiralanması, bahçe­nin kiralanması, toprağını sulamak için pınarın kiralanması gibi, menfaati zaman içinde ayn'a dönüşen diğer îcarelere benzemektedir. Şüphesiz, bun­da halk için kolaylık, zarar vermeden ve zarara zararla karşılık vermeden, garar ve kumar da bulunmadan halkın örfüne göre hareket de vardır.

488- C) Yine, hukukçuların kıyasa aykırı olarak geldiğini söylediği akitlerden bazısı mudârabe, müzâra'a, müsâkat akidleridir. Mudarabe, elde edilen kârın % 50 gibi şayi hisselerle olmak üzere, sermaye (mal) sahi­binin, malını çalışmak için bir başkasına vermesidir. Müzâra'a, mahsulün yine şayi hisselere göre ortak olması şartına bağlı olarak toprağı ziraat yapacak kimseye vermektir. Musâkat ise, aynı şekilde şayi hisselere bağ­lı olarak meyvanın ortak olması şartıyla, ağacı bakacak kimseye vermek­tir.                                                                              

Bu fukaha, yukarıdaki akîdlerî, kıyasa aykırı görmüşlerdir. Çünkü, bun­lar icare türündendir, ücret de belli değildir. Halbuki, akid sırasında ücret miktarının malum olması icarenin sahih olma şartıdır. Bunlarda ise, bili­nen bir ücret yoktur. Bilakis, kârda, ziraî mahsulde ve meyvada malum bir ücret değili şayi hisseler vardır. Bunun da miktarı belli değildir. Ba-zan hiç kâr olmayabilir, toprak bir şey bîtirmeyebilir, ağaçlardan da mey-va alınmayabilir.

İbn-i Teymiyye ise, bu akitlerin kıyasa uygun olduğunu benimser. Çün­kü, Sâri, bunların hepsini düzenlemiş ve Hz. Peygamber'in (s.a.) ikrarı sebebiyle bunlar sünnetle sabit olmuştur. İbn-i Teymiyye'ye göre, bun­ların kıyası olduklarının açıklaması, icare değil, şirket akdi olmalarıdır. Şüphesiz, böyle olmaları, onları kıyası kılmaktadır. Çünkü, iki taraf da ti­carî kârında, ziraî mahsulde ve ağacın meyvasında ortak olmuştur. Burada, sözü, İbn-i Teymiyye'ye bırakalım:

«Mudârebe, müzâra'a ve nıusakat'ın kıyasa aykırı olduğunu belirtirler. Bir ivaz (bedel) karşılığında yapılması sebebiyle, bunlar icare türünden akid zan­nettiler, îcarede ise, ivazın ve ivaz olarak verilen nesnenin malum olması şartı aranır. Bu akidlerdeki iş ve kârm malum olmadığım görünce, bunların kıyas3 aykırı olduğunu benimsediler. Bu, onlara ait bir yanlıştır. Çünkü, bu akitler, şirket akdi cümlesindendir, kendilerinde iki ivazın malum olması şart koşulan hususî ivazlı akidler cinsinden değildir. Şirket akdi, her ne kadar bedelli olma şaibesi vardır denirse de, muâvaza (bedelli) akidler türünden değildir. Kendisin­de muâvaza şaibesi olmakla birlikte, mukâseme (bölüşme) de, hususî muâvaza cinsinden farklı bir akiddir. Nitekim bazı hukukçular, onu özel alım satım akdi şartı aranan bir bey olduğunu zannetmiştir.»

489- İnsaf ederek belirtmek gerekirse, bu akidlerin kıyasî akidler-den olmadığını  kabul etmekle birlikte, Hanefiler bunları kurallarına göre çıkarırken,  İbn-i Teymiyye'ye yaklaşmakta ya da bazılarında  onunla bir­leşmektedirler. Mudârebe, bir şirkettir demekte, onu şirketler konusunda ele  almakta ve ondan  «mudârebe  şirketi»   diye     sözetmektedirler.   İca­re hükmünü, ancak fasid olduğu zaman almaktadır. Mudârabe akdi, fâsid olunca, emek tarafı ecr-i misil (emsal ücret) alır. Kârın tamamı sermaye sahibinin olur. Emek sahibinin malda ahm-satım tasarrufu, vekaleti içer­meleri sebebiyle, şirket akidlerindeki gibi, vekîl sıfatıyla olur.

Müzâra'a ve musakata gelince, Hanefî hukukçular, icare kıyasının ge­reğini kabullenmeseler bile, başlangıçta icare hükmünü, üretim sırasında müzara'anın şirket hükmü aldığını ve böylece sonuçta şirket olduğunu ka-bu! etmişlerdir. Müsâkat da buna benzer, musakata «muamele» de denir.

490- İbn-i Teymiyye, bu akidlerin ortaklık kabilinden olduğuna işa­ret etmekle yetinmez. Bilakis, amel (iş, emek) üzerine yapılan akidler için sağlam ve belirgin bir kaide koyar. Bu bakımdan ameli üçe ayırmaktadır:

1) Belirgin, bilinen, arzulanan ve teslimine güç yetirilen amel; Karşı­lığı açık bir şekilde takdir edilir. Bu çeşit üzerine yapılan akit ise, sahih ve açık bir icare akdidir.

2) Miktarı ve neticesi belli olmayan bir iş üzerine yapılan akid, mik­tarı belli ve teslimine güç yetiriiir bir ücreti olduğu zaman, bu iş üzerine yapılan akde «cuâle» (ödül) akdi denir. Hastayı iyileştirmek için doktor­la yapılan bir hizmet akdi bu türdendir.

3) Kendisiyle amelin değil, bilakis malın kastolunduğu kısım: Mudâ­rabe, müzâra'a ve müsâkat akidleri bu kısımdandır. Bunda iş için belli bir karşılık olmaz. Bilakis, karşılık üretilenin miktarına bağlıdır, bu da malum değildir, belirlenen şayi hisselere göre olur. Bunları, bizzat kendisinin an­latması için, sözü yine İbn-i Teymiyye'ye verelim:

«Bunun izahı, kendisiyle malın kastedildiği amelin üç kısmı oluşudur:

1) Teslimine  güç yetirilen, malum   ve   arzulanan  bir     olması.   Bu,  lâzım (bağlayıcı) bir icare akdidir.

2) îşin  arzulanan,  ancak  kendisinde  garar  bulunması  veya  meçhul olmasidır. Bu da «cuâle» (ödül) akdi olup, bağlayıcı olmayan caiz bir akiddir. Buna göre, birisi 'kaçan bazan geri getirilebilir, bazanda getirilemez. Getiren onu ba-zan uzak bazan da yakın bir yerden getirir. Bu sebeple, bağlayıcı akid olmayıp, caiz bir akiddir. Bu işi yaparsa, ücrete (Ödüle) hak kazanır, yoksa kazanamaz. Bu akidde. ücretin şayi bir parça ve teslime engel olmayan meçhul bir miktar ol­ması caizdir. Meselâ, savaşta komutanın 'kaleyi gösterene, içindekilerin üçte biri vardır' demesi gibi... Hastayı iyileştirmesi dolayısıyla doktora bir ödül verilme­sinin caiz olması da böyledir. Şifaya bağlı olarak bağlayıcı bir icâre akdiyle bir doktor tutmak caiz olmaz. Çünkü, şifa güç dahilinde değildir, hastaya şifayı ancak Allah verir, doktor vermez. Bu ve benzerleri, kendisinde cuâle'nin caiz ol­duğu akidlerdendir.

3) Kendisiyle amel değil, bilakis mal kastedilen: Bu da mudârabedir. Çün. kü, sermaye sahibinin, bizzat emek sahibinin İşinde bir arzusu ve yönelişi yok­tur. Bu sebeple, yapabileceğini yaptıktan sonra, bir şey kazanmasa, kendisinin bir payı olmaz. Şayet, bu işle basıl olanlardan bir kısmını cuâle olarak isimlendirir-se, o zaman lafzı sürtüşme olur. Bilakis, bu bir ortaklıktır. Biri bedeninin, diğe­ri İse malının faydasıyla ortaklığa katılır. Allah'ın takdir ettiği kârı aralannda şâyİ hisselidir. Bu sebeple, taraflardan birine, miktarı belli bir kârm tahsisi caiz olmaz. Çünkü, bu durum, şirket akdinde gerekli olan adaleten uzaklaştırır. Hz. Peygamber'in (s.a.), müzara'adan yasakladığı da bu  durumdur.»[297]

491- İşte, bütün bunlar, fbn-i Teymiyye'nin yazdığı «kıyas risale­sinden sadece belli kısımlardır. Bu risale, üç konuyu açıklamaya yöne­liktir:

1) İbn-i Teymîyye'ye göre, şerîatte sağlam fıkhî kıyasa aykırı- hiçbir düzenleme yoktur. Çünkü, nasların sahih fıkhî kıyaslardan bazısına aykırı uımasj, şeriatin hükümleri ya da en azından metodları arasında görünüş­te bir çelişki izlenimi uyandırır. Bu ise esasen doğru değildir. Bundan do­layı, kıyasları, dikkatli bir şekilde inceleyerek, naslardan kıyasa aykırı ol­duğu iddia edilenlerin, aslında hepsinin kıyasa ve şeriatin metoduna uy­gun bulunduğunu, aykırılığın bu görüştekilerin anlayışında olduğunu, ger­çeğin kendisinde olmadığını ortaya koymuştur.

2) Hayatın gerçekleriyle uygunlaştırmak, kendileriyle insanlar arasın­da olup bitenleri ince ve sağlam bir şekilde ilişki kurarak bağlamak sure­tiyle düşüncede derinlik ve fıkhın gaye ve fonksiyonlarını sağlam bir şe­kilde kavrama. Böylelikle, hakkı ayakta tutma, kötülüğü uzaklaştırma ve yararları sağlamada şeriatin prensipleri en açık bir şekilde ortaya çıkar. Ayrıca, nasların hukukî düzenlemeleri insanların ilişkilerini düzeltmek, za­rar ve zulmü defnetmek içindir. İbn-i Teymîyye, fıkhî anlayışının kuvve­tiyle, esasen maslahat ve adalet olmakla birlikte, tamamen kıyasa aykırı olduğu ortaya çıkan bazı durumların, kıyasa uygunluğu ispat eder. Musar-rât hadisi bunun örneğidir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyuruyor:

«Develerin ve koyunların sütünü (çok sütlü görünsün diye} memede bırakmayın. Sütü sağıltr.arm.ş bir hayvan alan kimse, onu bu halde sağdiktan sonra şu iki durumdan kenidsi için hayırlısını seçebilir: İsterse hayvsnı alır, isterse bir sa' (2,917 kg.) hurmayla birlikte geri verir.» [298]Hanefîler bunu, Kur'ân'ın «Kim size tecavüz ederse, ona tecavüz ettiği şe­yin benzeriyle karşılık verin.» (Çakara, 2/194) âyetine, tazminatın ancak malın değeri veya benzeriyle olduğunu ifade eden sünnete aykırı olması dolayisıyle redderler. Sütün karşılığı olarak. Bir sa' hurma verilmesi, kıy-metîyle ve benzeriyle bir tazminat değildir. Şu sebeplerle bu durum, kı­yasa da aykırıdır: a) Hadis, sütün yanında bir sa1 hurma verilmesini ge­rekli kılıyor. Süt ve hurma ayrı cinslerden mislî mallardır. Mislî olan mal, kendi misliyle tazmin edilir. Başka cinsten bir şeyle tazmin edilemez, b) Süt, satın ve teslim aldıktan sonra sağılmaktadır. Müşterinin sorumlulu­ğundadır, ve mülkünün bir geliridir. Öyleyse, bunu kusurlu haksız fiili se­bebiyle tazmin etmez. Çünkü herhangi bir haksız fiili olmamıştır. Akid se­bebiyle de tazmin etmez. Çünkü, akdin sorumluluğu, teslim almayla sona erer. Bilindiği üzere, normalde, meydana gelen süt tazmin edilmez. Önce­den meydana gelip, teslim alındıktan sonra sağılmış süt de böyledir, c) Sa­tış zamanı süt müstakil bir mal olmadığından, ana karnındaki yavru gibi olup tazmin edilmez, d) Şayet mal olsaydı, o takdirde yünü gibi mala bağ­lı olurdu, dolayısıyla tazmini gerekmez, e) Tazminat, akit sebebiyle ge­rekli olsaydı, karşılığını bedelden düşürmek gerekirdi. Şayet, kusurlu hak­sız fiili sebebiyle gerekseydi, sütün misli ya da kıymeti gerekirdi. Her iki halde de, bir sa' hurmayla tazminat ödenmez.

İmam Şafiî, bu hadisi almakla birlikte, bu sütü geri verme görüşünü benimsememiş ve bunun eserden alınan «Nimet, külfete göredir» şeklin­deki kıyasa aykırı olduğunu belirtmiştir.[299]

İbn-i Teymİyye, bu görüşlerden hiçbirini beğenmemekte ve bu hadi­si sahih kıyasa uygun görmektedir. Çünkü, dişi deveyi vb.ni sütünün çok­luğu dolusuyle teslim almış, ancak sonradan az süt verdiği ortaya çık­mıştır. Böylece de aranan nitelik kaybolmuştur. İsterse fesih hakkından vazgeçerek, malı alır, ya da fesih hakkını kullanır. Burada, görüyoruz ki, sağıldıktan sonra meydana gelen süt müşterinin mülkiyetindedir, dolayı­sıyla tazmin edilmez. Bu, tıpkı mülkü korumak gibidir. Daha önceden me­mede toplanan süt ise, satıcının mülkündeyken meydana gelmiştir, bu miktarca da fazladır. Başka cinsten de geri verilebilir. Adalet, bunun taz­min edilmesini gerektirir. Ancak, bedel olarak verilmesi gereken sütün miktarı bilinmemektedir. Hz. Peygamber {s.a.) bunu bir sa' hurma olarak takdir etmiş ve süt olarak  belirlememiştir. Çünkü,  süt  cinsi  ve veren

hayvan açısından farklılık gösterir, satıcıya ait süt miktarı malum da de­ğildir. Şayet, süt olarak takdir etseydi, fazlalık ihtimali meydana gelir, bu ise ribadrr, sakinilmalıdır. Tazminat, kendi cinsinden başkasıyla ve fakat kendisine yakın bir şeyle olmuştur. Çünkü, Arapların besin maddesi süt veya hurmaydı. Hz. Peygamber (s.a.) de, çekişmeyi ortadan kaldırmak ve mümkün olduğu ölçüde adaleti gerçekleştirmek için bunu bir sa1 hurma şeklinde değerlendirmiştir. Çünkü, koyun, memesinde bir sa' hurmanın kıymetinden daha fazlasını taşımaz.

3) Kıyas risalesinin ortaya koymak istediği üçüncü durum, kıyas İllet­lerinin çıkarılmasındaki fikri istiklaldir. Tek başına bu bile, İbn-i Teymiyye1-nin «mukallid» ve Hanbelî mezhebinde tahriç yapan (mezhep kurallarına uygun hüküm çıkaran) bir hukukçu olmadığını gösterir. İbn-i Teymiyye, delillerin asıllarını müstakil olarak kavrayan, delilleriyle birlikte furuu ve kıyasın inceliklerini anlayan ve bütün bunlarda Hanbelî hukukçuların var­dığı sonuçlarla çakışan bir hukukçudur. Bundan dolayı da «müntesib müc-tehid» bir fakih sayılmıştır.

Kıyas, fıkhın özü ve fakihin içtihadının görüntüsü olduğuna anlayışla­rın farklılığı dolayısıyla istidlal metodları da değişeceğine, hatta bundan dolayı -Şatıbî vb. nin yaptığı gibi- bazı usul kitapları kıyas bölümüne «İc-tihad» başlığını verdiğine göre, kıyastaki müstakil metodunun İbn-i Tey-miyye'nin fıkhî derecesini gösterdiğini söylememiz gerekir. İmam Ahmed b. Hanbel'e nisbeti ve prensip olarak usulü de ona katılması dolayısıyla İbn-i Teymiyye «müntesib müctehid»dir.[300]

 

Hanbelilerin Usulla İlgili Değer Prensipleri

 

492- İbn-i Teymiyye'nin, İmam Ahmed b. Hanbel tarafından tercih edilen dinî prensipleri, sırf taklid ve uymadan dolayı değil, ancak açık delil ve burhanlara dayanarak tercih ettiğini açıkladık. Ancak İbn-i Tey­miyye, ister inançla ister feri meseleler (ahkâmj'le ister istidlal (delil ge­tirme) metodlanyla ve isterse cüz'i delillerle ilgili olsun incelediği bütün meselelerde tercih ettiği görüşü, yalnız İmam Ahmed'e tabi olmak ve onu taklid etmek için değildir. Aksine o, burhan ve delillere dayanarak bu gö­rüşleri tercih ediyordu. Eğer sen, «İbn-i Teymiyye'nin herhangi bir düşün­ce yönünde kimseye taklid etmediğini bilakis onun, düşüncelerinde ba­ğımsız olup Kur'ân, sünnet ve doğru kıyasla vardığı neticelerden başka hiçbir şeye bağlı olmadığını» söylemeyi uygun görürsen bu görüşü rahatça ileri sürebilirsin.

Onun kıyas hakkındaki görüşlerini yukarıda yeterince zikrettik. Çünkü yukarıda, belirttiğimiz gibi kıyasla ilgili görüşleri, onun akla uygun fıkhî bilgilerini izah eder. Kıyas, fıkıhta delillerden hüküm çıkarmanın özünü teş­kil eder. İbn-İ Teymiyye'nin usulla ilgili diğer (prensipleri) tüm olarak İmam Ahmed b. Hanbel'in prensiplerine uygundur. İbn-i Teymiyye bu pren­sipleri yazan, bunlar için delil getiren, ve bu prensiplerin, İslam hukukunu gereği gibi anlamaya götüren fıkhî yollar olduğunu açıklayan âlimlerden­dir. Şimdi bu prensiplerden her birini özetle zikredelim.[301]

 

Sahabe ve Tabiilerin Fetvaları:

 

493- Şayet bir konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir hadisi bulunma-saydi İbn-i Teymiyye, Sahabe fetvasına göre amel ederdi. Sonra sahabe­nin bir konuda ittifak ettiklerini görünce onların sözlerine göre fetva ve­rirdi. Şayet sahabe bir konuda fikir birliğinde olmasaydı, onlar arasında bazı sahabenin sözünü (fetvasını) tercih ederdi. Asla onların hepsinin görüşüne aykırı bir fetva vermezdi. İbn-i Teymiyye'nin tefsir hakkındaki görüşlerini belirtmesinden anlaşıldığına göre o, tabiilerin fetvasına göre de âmel ediyordu. Çünkü tefsir hususunda bir hadis veya herhangi bir sa­habenin fetvası bulunmadığı zaman o, tabiinin tefsirine göre amel ediyor ve Kur'an-i Kerim'i onların görüşlerine göre tefsir ediyordu, Tefsir'de Han-beiilere göre en meşhur görüş böyledir.

İbn-i Teymiyye'den rivayet edilen görüşlerin tamamından anlaşılıyor-ki; O, Sa'id b. el-Müseyyeb, Hasan el-Basri, Mücâhid, Abdullah b. Abbâs'-ın azatlı kölesi İkrime ve sahabelerin ilmini nakleden diğer büyük tabiile­rin fetvalarıyla ihticac ediyordu, (delil getiriyordu). Gerçekten de tabiile­rin her meşhur görüşü, ya hsdise dayanır veya onlar, o görüşü sahabiler-den nakletmişlerdir.[302]

 

İstishâb:

 

494- Bir konuda nass bulunmadığı zaman, İbn-i Teymiyye, deliller­den fıkhî hükümleri çıkarmak istediğinde istishabı bir delil ve metod ola­rak kabul ediyordu. Yaklaşık olarak bütün fakihler, istishabı delil olarak kabul etmede icmâ etmişlerdir. İbn-i Teymiyye'ye göre; şer'i bir delil ile sabit olmayan veya yasaklanmayan konuların aslına uygun kalmasına «is-tishâb» denilir. Bir hükmün ortadan kalkması veya devam etmesi bir de­lile sabit olmadığı müddetçe söz konusu hüküm, eski durumuna göre ka­lır. İkinci durumun varlığına dair bir delil ortaya çıkıncaya kadar eski hük­mün devam ettiği farzedilir. Şayet böyle bir delil zuhur ederse, hüküm de­ğişir. Mesela yaşaması veya ölümü hakkında birşey bilinmeyen kaybolan kimsenin durumu gibi. Böyle bir kimse, ölümüne dair bir delil bulununcaya kadar diri olarak takdir edilir. İbn-İ Teymiyye bu hususta şöyle diyor: İs-tishâb (eski durumun devem etmesi), inanmamak için bir delildir. İstishâb, bir şeyin yok olduğuna (ortadan kalktığına) inanma hususunda değil mi­dir? Bu konuda fukehâ arasında ihtilaf vardır.[303]

Bu sözün mânâsı şöyledir: İstishâb, mükellefin durumunun değiştiği­ne dair inanmamasına, dair bir delil sayılır. Kaybolan kimsenin durumu­nun değiştiğine inanmayan kimseye göre istishâb, bir delildir. Çünkü bu durumun değiştiğine dair herhangi bir delil yoktur. Öyle ise ne eski du­rumun değiştiğine ne de değişmediğine kesin olarak hükmedilemez. Çün­kü durumun değiştiğine inanmak için, bir delilin bulunması gerekir. Duru­mun değiştiğine dair bir deli! bulunmadığı müddetçe, durum değişikliğine inanmak uygun değildir. Fakat istishâb'ın, eski durumun değişmediğine inanma hususunda delil olmasında ihtilaf vardır. Yani mükellef! eski du­rumda değişiklik meydana gelmediğine inanmakla yetinmez. Bilâkis her­hangi bir değişikliğin meydana gelmediğine inanır ve böyle olduğuna ke­sin olarak hükmeder. Bu ihtilaftan şöyle bir durum ortaya çıkar. Eski du­rumda değişiklik meydana gelmediğine inanmak İçin istishâb'ın yeterli bir delil olduğunu söyleyenler, mükellefin (olaylar karşısında) olumsuz bir ta­vır almaması için istishâbtn bir şeyi isbatlamak için değil, ancak bir şe­yi inkar etmek için delil olduğunu söylerler. Yani haklan isbat etme hu­susunda değil, hakların sabit kalmasında istishâbın delil olduğuna hükme­diyorlar. Öyle ise kaybolan kimsenin durumu bilinmedikçe ve mahkeme hükmü ile onun ölümüne hükmedilmedikçe onun malı üzerindeki mülkiyet hakkı ortadan kalkmaz. Fakat onun lehine haklar sabit olmaz. Çünkü hak­ların sabit olabilmesi için sadece onun ölmediğine inanmak değil, belki onun yaşadığına da inanmak gerektir. İstishâb'ın eski durumunun değiş­mediğine inanma hususunda bir delil olduğunu savunanlar, istishâb iie, önce mevcut olan hakları, sonra yeni hakları tesbit ediyorlar. Bu görüşte olan fükihler, kaybolan şahıs hakkında şöyle diyorlar: Yaşama durumunun istishabı (devam etmesi), onun diri olduğuna inanmayı gerektirir. Ve bu­na göre daha önce sahip olduğu malının mülkiyeti ve diğer mülkiyet hak­ları gibi haklar, onun için devam eder. Ve bir takım yeni mülkiyet hakları da onun için gerçekleşir. Mesela bağışlar, vasiyetler, miras hakları ve di­ğer haklar gibi. Çünkü eski durumunun istishabı (devam etmesi) onun du­rumunun değişmediğine İnanmayı gerektirir. [304] Teymiyye'nin istishâb hakkında tercih ettiği görüşleri de tamamen bu bilgilere uygundur.[305]

 

Masâlih-i Mürsele (Kamu Yaran):

 

495- İbn-i Teymiyye, el-masâlihü'l-mürsele'yi (kamu yarsrınO'da izah etmiştir. Usûl alimlerinin tesbitlerine göre Hanbeliler'de masâlihül-mürse-le ile amel etmişler. İbn-i Teymiyye'nin masâlihi-mürsele'yi kabul etme hususunda tereddüt ettiğini ve masâlih-i mürselenin tarifinde şöyle dedi­ğini görüyoruz. «Masâlih-ı mürsele» müetehid'in herhangi bir işi yapma-nın tercih edilen maslahatı celbettiğine ve islam hukukunda bu işi yap­mayı yasaklayan bir hükmün bulunmadığına inanmasıdır.[306] Maslahat, faydayı celbetmekle gerçekleştiği gibi zararı defetmekle de gerçekleşir.

İbn-i Teymiyye maslahatı, sadece nefisleri, malları, ırzları, akıllan ve dinleri korumaya hasredenlerin bu görüşlerinde hatalı olduklarını belirtir. Ve bu konuda şöyle der: «Maslâlthü'l-mürseie» delili, faydalı şeyleri cel-betmek ve zararlı olan şeyleri defetmekle ilgili hükümleri içine alır. Usul-culerin, «Maslahat-ı mürsele, yukarıda zikredilen beş şeyden zararı def­netmekten ibarettir.» şeklindeki sözleri bu her iki kısmın bir şıkkidır. Men­faati celbetmek hem dünyevî hem de dinî yönden olabilir. Dünyadaki fay­daları;  seri  bir yasak söz konusu olmaksızın halk için maslahat sayılan alışverişler ve işleri içine alır. Dinî faydalar ise, şer'î bir yasaklama söz-konusu olmaksızın insan için yararlı oian bilgiler, durumlar, ibâdetler ve zühdler gibi şeylerdir. Kim maslahatları, yukarıda zikredilen ve insan vü­cudunu korumak amacına yönelik olan beş şeyden zararı defetmek için konulmuş olan cezalarla sınırlandınrsa o, maslahatları daraltmış sayı­lır.[307]

İbn-i Teymİyye, fükehânın masâlihu'l-mürsele (kamu yararları) hakkın­daki İhtilaflarından da bahseder. Maslahatı, dinde delil sayanların delille­rini zikreder. Bu delillerin temelinin maslahatın faydalı olduğuna dayandı­ğını belirtir. Şeriatın da faydalı şeyleri ihmal etmediğini zikreder.

496- İbn-i Teymiyye, maslahatı, istidlalin temel prensiplerinden bir prensip olarak sayma hususunda tereddüt eder. Halbuki Hanbelilere göre maslahat, istidlalin temel prensiplerinden bir prensip olarak kabul edi­lir. Ve ona göre amel edilir. Bu görüş, meşhur ve yaygındır. Anlaşıldığına göre İbn-i Teymiyye kıyaslarında uygun olan vasfa dayanıyordu. Buna gö­re, bütün muteber maslahatların sâri tarafından (Muteber olduklarına şa­hitlik) eden bir delili olur ve bunlar kıyasın umûmî tarifi altına girerler. Böylece kıyas çerçevesine girmesi mümkün olmayan hiç bîr maslahat bu­lunmaz. Bundan dolayı İbn-i Teymiyye şöyle diyor:

«Bu konuda söylenecek en kapsamlı söz şudur: Şeriat, hiçbir maslahatı ihmal etmiyor. Çünkü yüce Allah, bu dini kemale erdirmiş, ve nimetini tamamlamış­tır. Bizi cennete yaklaştıran herşeyi mutlaka peygamber (s.a.v.) bize anlatmıştır. Ve o, bizi öyle bir yol üzerinde bırakmıştır ki; gecesi gündüz gibidir.» Peygam­berin vefatından sonra ancak helak olan kimse bu yoldan sapar. Fakat akıl tara­fından maslahat olarak kabul edilen bir şey, şeriatta bu konuda hiç bir şey soylenmemişse bile şu iki husustan birisinin bulunması gerekir. Ya müctehid'in bilmediği bir açıdan sâri bunun için delil getirmiş veya maslahat olmadığı hal­de müctehit onun maslahat olduğuna inanmıştır. Çünkü elde edilen veya fayda­lı olma tarafı ağır basan şey menfaat sayılır. Umumiyetle insanlar, bir şeysn dünya veya din için faydalı olduğunu zannederler. Fakat aslında o, şeyin zararı, faydasından daha büyük olur. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: «Ey Muhammed, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: Onlara da büyük günah­lar vardır. însanlar İçin bazı dünyevi faydalan da vardır. Ancak zararları, fay­dalarından çok büyüktür.» (Bakara suresi, 219)[308].

îbn-i Teymiyye şöyle diyor: Bazı fakihler tarafından maslahata re'y. diğer ba­zıları tarafından ise İstihsân denilmiştir, bazı Mâliki fakihlere göre maslahat, istihsân kelimesinin kapsamına girer. Çünkü Mâliki mezhebinde, «İstihsân ilmin onda dokuzudur.» denildiğinde bu mâna kasdedilmiştir. Ayrıca maslahat, imam eş-Şâfiî'nin «el-Ümm» ismindeki eserinin önemli bir kısmını meydana getiren ve «îptâlu'l-iştihsân» istihsâm iptal etme adı altında işlediği istihsâmn genel mefhumuna da girer.»

497- Hanbeli mezhebinin, masâlihü'İ-mürseleyi (Kamu yararını) is-tinbâtın bir aslı saydığını yukarıda belirttik. Bu konuyu delilleri ve sebep­leriyle birlikte «Ahmed b. Hanbel» kitabında açıkladık.[309]

Yerinde de belirttiğimiz gibi İbn-i Teymiyye, muteber maslahatları, Kıyas'a havale eder. Ve İbn-i Teymiyye'nin görüşüne göre mu'teber mas­lahatların, kıyasın umûmî kapsamına girdiğini anlamış bulunuyoruz. Çün­kü o, uygun niteliği, kıyasın temeli ve rükünü olarak kabul etmiştir. Du­rum böyle olduğu müddetçe ve İbn-i Teymiyye ile diğer bazı âlimlere göre İslam hukukunun, din ve dünya işlerinde faydalı olan şeyleri celbetmek ve zararlı şeyleri ortadan kaldırmak için gelmiş olduğu sabit olduğuna gö­re her çeşit maslahat İbn-i Teymiyye'nin kıyasları kapsamına girer.

Böylece kabul edilen usûl delilleri hakkında İbn-i Teymiyye ile Han-beiilerin görüşleri arasında herhangi bir ihtilaf söz konusu olamaz. Çün­kü o, uygun gördüğü yerlerde maslahatları kabul eder. Ve ona göre; İs­lâm şeriatında mutlaka her işte ister cevap verecek şekilde yakın olsun (yani i!k anda anlaşılsın) veya İbn-i Teymiyye gibi üstün zekâya sahip olan kimselerin bu delilleri tanımak için nasslara dalıp ince ve derin bîr araştırmadan sonra ancak istinbât edebilecek kadar uzak olsun, her mas­lahat için İslam hukukunda mutlaka öze! bir delil vardır. Öyle ise İbn-i Teymiyye, fıkıh usûlü ile ilgili konularda Hanbelilerle aynı görüştedir, on­lardan uzaklaşmamıştir. İbn i Teymiyye'nin bu kadar farklı düşünmesi, onun şer'î asıllardan delilleri çıkarma hususunda müstakil bir müctehid oldu­ğunu ve onun mutlak surette kendisinden önceki fıkıhçılara tabi olmadı­ğını  destekliyor.

498- Niçin İbn-i Teymiyye masâlihül-mürsele karşısında şüpheli bir tavır almıştır? Halbuki o,  İslam hukukunu insanların maslahatlarına yak­laştırmış ve şeriatla onların dert ve sıkıntılarını tedavi etmiştir. Bu şe­kilde davranmasının bir sebebine İşaret ettik. O da; İbn-i Teymiyye'nin kı­yasın çerçevesini genişletmiş olmasıdır. Ve ona göre İslam hukuku, müc­mel ve tafsilatlı delillerinde her çeşit maslahata işaret etmiştir. Yani ya bir nassla veya az da olsa maslahata delalet eden bir şahitle İslam hu­kuku maslahata işaret etmiştir.

Bütün bu sebeplerin bulunmasına ve kuvvetli olmalarına rağmen İbn-i Teymiyye'nin yaşadığı asırda, onun masâlih-ı mürseleye karşı şüpheli bir tavır almasını gerektiren bazı şeyler vardı. O, bu sebepleri kitaplarında zikretmiştir. Biz şimdi  bu sebeplerden bazılarına işaret edeceğiz:

a) Bu sebeplerden birisi: Bazı mutasavvıflar, maslahatlar veya ilhânv lar ve yahut sofiyane zevkler olarak adlandırdıkları şeylerle âmel etmede aşırı davranarak hadlerini aşıyorlardı. Yani kendilerine ait bazı tasavvufî

zevkleri, maslahat gibi sayıyorlardı. Üstelik onlardan bazıları, ak!-ı selim ve mantika uygun olarak vasfedemedikleri ve hayal ettikleri bu maslahat­larla nassları yıkmaya uğraşıyorlardı. İbn-i Teymiyye, maslahat hakkında İlk olarak konuştuğunda bu hususa işaret ederek şöyle demiştir. «Sofile­rin zevkleri, vecidleri ve ilhamları, rnasâlıh-i mürseleye yakın bir şeydir. Bunun özeti şudur: Sofiler, kendi kalbîerinde bazı sözleri ve hareketleri maslahat sayıyorlar ve bunların meyvesinin lezzetini tadıyorlar.»[310]

b) İbn-i Teymiyye, maslahatla âmel edenlerin geniş bir düşünce anar­şisi kapsamına girdiklerini, sofilerin dinde bu maslahatları itibâr etmeyi engelleyen hükümlerin bulunup bulunmadığı hususuna önem vermedikle­ri İnancındadır. Bundan dolayı İbn-İ Teymiyye, maslahatlar bölümünde şöy­le diyor:

«Din işleri, büyük bir çalkantı ve kargaşa içine girdiği için, çok sayıda emir­ler ve âbidler, bazı maslahatları uygun görmüşler. Ve bu delillere göre, bu mas­lahatları kullanmışlar. Bazen bu maslahatlar, içinde din açısından sakıncalı olan­larda bulunur. Fakat onlar, bunu bilmiyorlar, bazen masühh-ı mürsele hakkında nassîara aykırı olan sözleri söylüyorlar. Onların çoğu, uygulanması ve itibara alınması, gereken maslahatlar hakkında serî bir nass bulunmadığı için, bu mas­lahatları ihmal etmişler. Böylece bir çok vâcib ve sünnetleri terketmiş veya ya­sak ve mekruh olan şeyleri işlemişler. Bazen de İslam dininde bu maslahatlarla ilgili nass bulunur fakat onlar bu naslardan habersiz olabilirler.»[311]

c} İbn-i Teymiyye'yi masâlih-i mürsele hakkında şüpheye düşüren hu­suslardan birisi de; O'nun, bazı alimlerin şu sözleri arasında sıkı bir iliş­ki bulmasıdır: «İşlerin iyiliği ve kötülüğü akıl İle anlaşılır. Öyle ise masâ-Iıh-ı mürsele prensibine göre hükmetmek; aslında herhangi bir işin akla göre güzel olduğuna hükmedildiği için ona göre amel edilmiştir. Veya ak­la göre aslında kötü olduğuna dair hükmedildiği için, ondan sakınılmış ve yasaklamıştır mânâsına gelen bu prensip, İbn-i Teymiyye'nin benimsedi­ği bir düşünce tarzıdır. Bu düşünce, yüce Allah'ın müsâde etmediği şey­leri dinde meşru kılmaya yol açar.

İbn-i Teymiyye bu konuda şöyle der: Masâhh-ı mürsele'ye göre hük­metmek, Yüce Allah'ın izin vermediği şeyleri dinde meşru kılmaya vesile olur. Bu da bazı yönleriyle, istihsana, akla ve keyfî olarak güzel görmeye benzer. Çünkü istihsân, el-istihrâc (hüküm çıkarmak istemek) gibi güzeli ve en güzeÜ istemek mânâsındadır. İstikbâh, bîr şeyi çirkin görmek mâ­nasına geldiği gibi, istihsân da bir şeyi güzel bulmak mânâsındadır. Güzel­lik, maslahatın ta kendisidir. Öyle ise, el-istihsân ve el-istıkbâh İstılahı mâ­nâ açısından birbirine yakındırlar. Aklen güzel görmek ise, aklın güzel şey­leri idrak ettiği görüşünü ileri sürmek manâsına gelir. Fakat, bu ıstılahlar arasında büyük farklar vardır. İbn-İ Teymiyye'nin bu farkları kabul etmesi­ne rağmen bu ıstılahların hepsinin aynı kaynaktan çıktığını kabul ettiği onun sözlerinden açıkça anlaşılır.

d) İbn-i Teymiyye'yi masâlihu'l mürsele göre hükmetme karşısında şüpheye düşüren sebeplerden biri de, insanların inanç ve amelle ilgili ko­nularda bu maslahatların gölgesi altında bidat işlemleridir. Bu bidâtlardan biri de hükümdarlar ve padişahların maslahatı, halka zulmetme ve onları ezme kapısı haline getirmiş olmalarıdır. Maslahata binâen halkın malla­rını alıyorlar ve onlara eziyet ediyorlardı. İslamdan önce ve sonra masla­hat, halkın malına ve canına kıymak için bir metod olarak kullanılmıştır.

493- Böylece şer'î olmayan maslahatlara değil, yalnız şer'i masla­hatlara güvenmek gerekir. Bundan dolayı İbn-i Teymiyye (r.a.), bu konuda: İnsanların akaid ve amelle ilgili konularda uydurdukları maslahatların ço­ğu; keîamcılar, tasavvufçular ve r'ey ehli (Kıyas ile amel, akl ile hüküm edenlerdin uydurmalanndandır. Hükümdarlar da kendi şahsî menfaâtları için uydurulan maslahatları; faydalı, doğru ve gerçek saymışlar. Halbuki durum hiç de öyle değildir. Çünkü İslam milletinden sayılmayan Yahudi­ler, Hıristiyanlar, müşrikler ve sabiîler (Hıristiyanlık ve Yahudilikten Mür-ted olup meleklere tapanlar) de inandıkları şeylerin, yaptıkları muamele­ler ve ibâdetlerinin din ve dünyada kendileri için faydalı olduğuna inanı­yorlar.[312]

Serî bir delile dayanmayan maslahatların bazılarını reddeden ve ba­zılarını kabul eden İbn-i Teymiyye, maslahatları kabul eden Mâliki ve Han-belî fakihlere fazla muhalefet etmemektedir. Çünkü bu fakihler, maslahat kapısını açıyor. Ancak sözkonusu fakihler, bizzat maslahata göre âmei ediyorlar. Ve maslahatları sınırlandırmada kendi-fıkhî anlayışlarına daya­nıyorlardı. İbn-i Teymiyye'ye gelince o, gerçekten maslahat olan ve hayal mahsulü olmayan bütün maslahatları değerlendirmek ve gözetmek için sâ­ri tarafından bir delili bulunduğuna inanıyordu. İbn-i Teymiyye, hilafına bir deli! sabit oluncaya kadar faydalı olan her şeyin mubah olduğunu ge-rektiren istishâb hükmü gereğince kulların bütün maslahatlarının ve ger­çek menfaatlarının eşyalarda aslolan mübahlık durumuna göre mubah ol­duklarını kabul ediyor.

İbn-i Teymiyye'nin, akidlerin ibadetlerden değil, adetlerden oldukları kaidesine göre yapılan akidlerin mubah olduğu görüşünde olduğunu yuka­rıda gördük.

Ayrıca ona göre muameleler eşyanın aslındaki mübahlık kaidesine göre insanların maslahat ve faydalarına uygun olan şekle göre yapılmalıdır.

Böylece İbn-i Teymiyye'nin maslahat hakkındaki gerçek görüşü orta­ya çıkmış olur. Aslında onun bu görüşü ile zahiren bu görüşüne aykırı gö­rünen sözleri arasında bir uyuşmazlık yoktur. Çünkü o, geçerli olan ger­çek maslahatların hepsini kabul ediyor.[313]

 

Zerâyi

 

500- İbn-i Teymiyye, zerâyi'ln, ahş-veriş akitlerinde ve diğer tasar­ruflarda onların sebeplerini ve neticelerini gözetmek mânasına geldiğini ve Hânbelî mezhebinin üstünlüğünün zerâyi denilen delilden ileri geldiği­ni belirtiyor ve zerâyi'in bu mezhebin en belirgin özelliklerinden biri ol­duğuna inanıyor. Zerâyi'in mânası; istenen bir şeye açıkça vesile olan hu­susun gerçekleşmesinin istendiği gibi, yasak olan bir şeye vesile olan şe­yin de yasak olmasıdır. Bu prensibin özeti şudur: Vasıtalar, maksat ve ne­ticelere bağlıdır. Bu vesileler, iki ayrı yönden ele alınarak incelenir;

Birincisi: Kişiyi, bir işi yapmaya sürükleyen sebebi incelemek. İster bu sebeple helâl bir şeye ve isterse harem bir şeye kavuşmak kasdedil-sin.

İkincisi: Sebeplere ve niyyetlere bakmadan yalnız neticeleri incele­mektir. Birinci kısım için şöyle bir örnek verilebilir. Şer'i sebebini değil, aksine başka bir şeyi kasdederek herhangi bir akit yapmak. Mesela sü­rekli ilişkiyi kasdetmeyîp bilâkis üç talakla boşayan ilk kocasına eski eşi­ni helal kılmak gayesiyle nikah akdini yapan kîmse gibi.

Yine mülkiyetin intikalini ve bedelinin kabzedilmesînî değil, aksine faiz yemek için hile yapmayı kasdederek ahş-veriş akdini yapan kimse gi­bi. Bütün bu durumlarda ve benzeri akitlerde böyle bir şey, Allah katında kendisine helâl olamaz. Akit yapılırken, bu akdi yapan kimsenin niyetinin bozuk olduğuna dair deliller bulunursa, bu kötü niyeti, akdin bozulmasına ve hükümsüz olmasına sebep olur. Çünkü bazı fakihlere uyularak mücer-red sözlere değer vermektense akit yapılırken var olan ve buna dair mad­dî delil bulunan niyete değer vermek daha uygundur. Nitekim bazı durum­larda görülen alametler, niyeti ortaya koyup maksatları meydana çıkarır. Akit esnasında söylenen lafızlarla, kişi maksatlarını açıklamayı kasdeder. Bu maksatlara değer verilmeyip sadece [akit yapılırken] kullanılan söz­lere değer verildiği zaman; bu davranış, değerlendirilmesi gereken bir şe­yi iptal etmek ve bizzat kasdedümeyen bir şeye değer vermek mânâsına gelir.

İkincisi: Yani sebeplere önem vermeden yanlız neticeleri göz önünde bulundurmak. Burada yapılan işlere bakılır: Eğer neticeler, insanların birbirleriyle yaptıkları muamelelerle kasdetiklerl iyi maksat ve gayelere yö­nelik ise, İslam hukuku ile sabit olan bu maksatları elde etmeyi istemek için bu vesilelerden gerekli olan miktarını yapmak şerân uygundur.

Eğer vesileler, kötü neticeleri vermeye yönelik ise neticelerin haram olma derecesine göre bu vesileler de haramdır.

Yukarıda belirtilen şekilde neticelere bakılırken görüldüğü gibi bura­da işi yapan kimsenin niyetine bakılmaz, aksine onun işinin neticesine ve faydasına bakılır. Netice ve faydasına göre dünyadaki işler ya güze! olur veya kötü olur. Sâri (dinin vazıı olan Allah), ya bu işlerin yapılmasını İs­ter veya onları yasaklar. Niyete gelince; onun hesabı Allah katında görü­lür. Kim samimî bir niyyet iie putlara sövse, kendi zannına göre o iyi ni­yetinin mükâfatını Allah'tan  isteyebilir.

Putlarına sövüldüğünde müşriklerin şiddetli bir şekilde öfkelenmele­rinde ve onlarında bilmeyerek haddlerini aşıp Allah'a sövmelerine sebep olmasın diye, Allah onların putlarına sövmeyi yasaklamış Allah bu konu­da şöyle buyurmuştur: «Onların, Allah'tan başka yalvarttıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek aşırı gidip Allah'a sövmesinler.» Bu âyette, Yüce Allah, insanların dikkatini, netice ve semereye yöneltmiştir.

501- Hanbeli mezhebi, seddü'z-zerâi prensibine göre ame! ederek;

1- Fitne ve kargaşalık zamanında silah satışını yasaklamış,

2- Üreticinin, ticaret eşyasını çarşıya getirmeden bu eşyanın satın alınmasını yasaklamıştır.

Çünkü ahş-veriş aslında her ne kadar caiz ise de, böyle bir ahş-ve­riş nevi serbest bırakıldığında insanlar (stokçuluktan dolayı) sıkıntıya dü­şebilirler ve ahş-veriş hürriyeti diye birşey kalmaz.

3- Gıda  maddelerinin  ve İnsanların zarurî  ihtiyacı  sayılan   diğer maddelerin stok edilmesini yasaklamıştır.

4- İmam  Ahmed, seddü'z-zerâi  prensibine  dayanarak;   «bir  kimse birisinin yemeğine veya suyuna muhtaç olduğu halde, mal sahibi kendisi­ne yemek veya su vermezse o da açlıktan ölürse mal sahibine, bu şah­sın diyeti vacib olur.» Dîye fetva vermiştir. Mal sahibi, onun ölümüne se­bep olduğu için, diyet vacib olmuştur. Çünkü o söz konusu şahsı, yemek ve sudan menetmekle ölümüne sebep olmuştur. Bunun için diyet vacib olur. Ayrıca kötülük ve fitne sebeblerini ortadan  kaldırmak ve insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşma ruhunu yerleştirmek için ona diyet vacip olmuştur.

502- İbn-i Teymîyye seddü'z-zerâ'i [kötüye götüren yolları, sebeble-fi kapama, tıkama) prensibine göre âmel etmiş ve bu konuda güzel bir açıklama yapmıştır. Harama götüren  vasıtaları   (sebebleri)   şu üç kısma ayırmıştır:

Birinci kısım: Harem bir şeye vesile olan şey. Ve hile yapmak sure­tiyle harama götüren şey. Yani bir işi yapan kimse harama kavuşmak ga­yesiyle onu yapar. Mesela faizle muamele yapmaya vesile kılman alış­verişler. Bu gibi alış-verişler, harama sebep olduğu için, ve neticesi göz önünde bulundurularak haram sayılmıştır.

İkinci kısım: Neticesine bakılmaksızın bizzat kendisi kötü olmayan fakat iyi olmayan bir neticeyi doğurmaya vesile olan şeyler. Bunun İçin putları sövme örnek olarak verilebilir. Çünkü bu hareket, müşriklerin Al­lah'a sövmelerine vesile olur.

Üçüncü kısım: Aslında kendisi ile mubah şeyler kasdedilen hileli ha­reketler. Mesela zekat'tan kaçmak gayesiyle yıl ortasında nisab'a kavuş­muş malı (koyun-sığır ve deve gibi mallar) satmak. Ve şuî'a hakkından kaçmak İçin malın fiyatını yükseltmek gibi.[314]

İbn-i Teymiyye, seddü'z-zerâi hakkında şöyle diyor: Yüce Allah (ha­rama) vesile olan şeyleri haram kılmıştır. Bu vesilelerle haram kasdedil-mezse bile, bunların harama götürmesinden endişe edildiği için bunları ha­ram kılmıştır. Eğer bir şey ile haramın kendisi kasdedilirse, bunun haram olması, vesilelerin haram olmasından daha evladır. Bu yasaklama ile, satı­cı faizi kasdetmezse bile-«iyne» [315]alış-verişi ve benzeri alış-veriş­lerin haram kılınmasının sebebi ortaya çıkar.

Çünkü bu gibi muamelelerde umumiyetle faiz kasdedilir. Ve böylece bu muameleler harama vesile olurlar. Halkm faizi yemek için bu ahş-ve-"iş nevilerini vesile yapmaması ve herhangi bîr kimsenin bununla faiz ye­meyi kasdetmedim dememesi, halkm bazen faizi kasdetmeden bu alış-ve­rişi yaptığını söylememesi ve nihayet başka bir defasında da faiz kasdet-mesi ve bu nevi muamelelerin aslının hela! olduğuna inanmaması için bu kapı kapanmıştır. Bu alış-verişlerin kasıtlı veya kasıtsız yapılmaları ara­sında fark yoktur. Ve insan, kendi zararına olan gizli bir maksatla bir­likte bu muameleleri yapmasın diye, bu muameleler yasaklanmıştır. Ha­ramı, yemeye sebep olan şeyleri yasaklamak ve kötülük kapısını kapat­mak hususunda sâri insanların karekterlerini İnsanın ruhunda hareket eden sonunda onu helaka sürükleyen, içindeki gizli nefsânî arzularını bildiği için İslam hukukunun sedd-İ zerâyi hakkında bazı gizli sırları vardır. Kim

Allah'a karşı bilgiçlik taslarsa ve bazı haram şeylerin kendine göre ta­sarladığı sebeplerden dolayı hararn kılındığını ve bu haramda bu sebebin kasdedildiğine inanırsa ve bu yorumuyla haram olan şeyi helal kılmaya kalkışırsa, o kendi nefsine zulmetmiş olur. Rabbının işinin hikmetini bil­mez. Bu şahıs, küfürden kurtulsa bile, umumiyetle bid'at işlemekten veya fasık olmaktan veya dini konularda bilgisiz ve basiretsiz olmaktan kurtu­lamaz [316].

İbn-i Teymiyye, harama götüren şeylerin haram olduğuna dair birçok

İslâmî delilleri zikreder.

1- Hz. Peygamber (s.a.)'in bir kimsenin ebeveynine    sövmeyi ya­sakladığını zikreder. Ve Hz. Peygamber (s.a.)'in: «Biriniz başkasının baba­sına söver, bunun üzerine o da onun babasına söver. Başkasının annesine söver. O da onun annesine söver.» Hadisini delil olarak zikreder. Bu dav­ranış anne-babaya sövmeye sebeb olduğu  için, Hz. Peygamber (s.a.) bu davranışı ebeveyne sövme olarak değerlendirmiştir.

2- İbn-i  Teymiyye, şâriin (Allah'ın)  iddette bulunan kadına  evlen­me teklif etmeyi yasakladığını zikreder. Çünkü bu teklif, bazen daha bü­yük bir şeye vesile olur. O da, iddet esnasında evlenmektir.

3- Hz. Peygamber (s.a.), satış ve selem akdini (malı almadan pa­rayı teslim etmek suretiyle yapılan alış-veriş) bir arada yapmayı yasakla­mıştır. Halbuki bu iki alış-veriş şekli, ayrı ayrı yapılırsa caizdir. Böyle bir akdin yasaklanmasının sebebi şudur:  Çünkü satış ve selef akitlerini bir­likte yapmak bazan müşteriye sekizyüz lirayı borç olarak vermeye ardın­dan ona kıymetsiz bir şeyi bin liraya satmaya sebep olur. Bunun mânâ­sı, «O, bin lirayı ödemek üzere sekizyüz lira borç almış demektir.»

4- Hz. Peygamber (s.a.) alacaklının borçlunun    hediyesini    almayı faize vesile olmaması İçin yasakladığını zikreder. Böylece, hediye şeklin­de verilmiş olur. Veya hediye yüzünden vâde uzatılmış olur.

5- İbn-i Teymiyye, şâriin akrabayı  öldürmenin, daha erken mirası elde etmeye vesile  kıiınmaması  için katilin varis olmasını yasakladığını zikreder.

6- Sahabenin ittifak ettiği görüşe göre;  bir kişiyi öldüren bir ce­maatın (kısas yoluyla) öldürüleceğini zikreder. Halbuki bunda, kısasın mâ­nâsını ve hikmetini gerçekleştiren katil ile maktul arasındaki eşitlik yok­tur. Bir kaç kişinin birisini öldürmeye katılarak bu suçu işledikleri halde cezadan kurtulmalarına vesile olmaması için böyle bir hüküm konmuştur.

7- İbn-i Teymiyye, Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'de iken müşriklerin Kur'an-ı işittiklerinde, Kur'ân'a, onu İndirene ve onu getirene sövdüklerin­den dolayı yüce Allah, onun Kur'an-ı açıktan okumasını yasakladığını zik­reder.

İbn-i Teymiyye, bu ve diğer delillerle Seddüz-zerayi (Kötülüğe vasıta olan yollan kapamak)'in İslâm hukukunda geçerli bir delil olduğunu açık­lıyor ve bu konuda şöyle diyor:

«Seddü'z-zerâyi hakkında söylenecek sözler, neredeyse yazı ile tesbit edile­meyecek kadar çokfur. Biz bu delil'in misallerinden yalnız üzerinde ittifak edilen veya hakkında nass bulunanları veya ük müslumanlardan nakledilen ve ara­larında yaygın olanları zikrettik. Çünkü hakkında ihtilafa düşülen fer'i meseleler­den bazıları için bu aslî delillerle ihticâc edilir, bazılarında İse ihticâc edilemez.»

504- İbn-i Teymiyye, İslâm hukukunda, hilelerin yasak olmasını seddüz-zerâyi deliline bağlar ve şöyle der:

«Hileleri mubah kılmak, açık bir şekilde seddüz-zerâyi ile çelişir. Sâri, hara­ma vasıta olan bütün yollan kapatmıştır. Hileci, harama kavuşmak istiyor. Bun­dan dolayı sâri satışta, para bozdurmada, nikahta ve diğer tasarruflarda bazı şartlarm gerçekleşmesini şart koşmuştur. Bu şartlardan bazıları İle zina ve faiz yolunu kapatmıştır. Bu şartlarla, ahş-verişlerin esas gayesini tamamlamıştır hi-leci'nin zahiren bu şartlan terk etmesi mümkün değildir. Hilekâr, Şâri'in ya­sakladığı vasıtalarla bu akidlerde hile yapmak istediği zaman o, kendi İddiasına göre kendisini aynı neticeye götüren ve şarî'in yasakladığı diğer bir vasıtaya baş­vurarak ve hile yoluyla bu akidleri yapar. Böylece şarî'in ortaya koyduğu şart-lann ne bir faydası ne de bir mânâsı kalır. Üstelik bu şartlar, oyuncak gibi abes ve batıl olurlar.»

Hileler, şer'i hükümleri ihmal etmeye vesile olduklarından dolayı ba­tıl oldukları zaman, akdedilmesinde hilelere başvurulduğu açıkça bilinen her akid, İbn-i Teymiyye'ye göre hükümsüzdür. Buna göre hile yolu ile fa­izi elde etmek için iki kişi arasında yapılan her türlü akit hükümsüzdür. Öyle ise «iyne» yolu ile yapılan satış akdi de hükümsüzdür. Bu akdi ya­pana sermayesi geri verilir. Aynı şekilde şahıs, miras hükümlerinden kur­tulmak maksadıyla hile yaparak varislerinden    birine bağışta    bulunursa onun bu bağışı hükümsüzdür. Ayrıca bir şahıs, yabancı bir kimseye ba­ğışta bulunursa bile, varislerine zarar verdiği için bu bağışı hükümsüzdür. Bir akdin hile için yapıldığına dair sabit deliller bulursa hakim bu akdi İp­tal edebilir. Şayet bu hile kasdi, kendisiyle akit yapılan kimse tarafından bilinse ahş-veriş yapan her iki tarafa göre akit hükümsüz olur.

İslam hukukuna göre, kendisine mal bağışlanan kimseye bu mal, Al­lah katında helal değildir. Bu konuda sözü İbn-i Teymİyye'ye bırakalım o şöyle diyor:

«Bir şahıs, zekattan  kurtulmak için bir satış akdini yaparsa veya bağışta bu­lunursa; bu hile, tek taraflı olsa bile -meselâ; bir şahıs kendisine zekatın farz olmaması için tekrar geri almak niyetiyle oğluna bağışta bulunursa, böyle bir bağış tamamen hükümsüzdür.[317] Ve seri hükümlere göre bu bağış sayılmaz. Fakat eğer bu şahısın maksadı anlaşılırsa, zahir ve batına göre (açıkça ve hakiki-ta göre) bu maksadına göre hüküm vermek lazımdır. Aksi takdirde bu akit, za­hiren değil, yalnız batınen bâtıl ve hükümsüz olur. Şayet yapılan hile, sadece kendisini ilgilendirmeyen bir hile ise, mesela boşanan kadını ilk kocasına helal kılmak niyetiyle onunla evlenmesi, ve bu niyetini söz konusu kadına açıklaması veya kadına zarar vermek maksadıyla malını başkasına bağışlarsa veya benzeri akidleri yaparsa hem kendisi açısından hem de onun maksadım bilen kimse açı­sından bu akitler, hükümsüzdür. Böylece ilk kocasına helal olması niyetiyle ev­lendiği kadınla cinsel temasta bulunması helal değildir. Ve bu kadın öldüğünde söz konusu şahıs, ona varis olamaz. Kendisine mal bağışlanan veya vasiyet ya­pılan kimse bu şahsın maksadını bilirse kendisine bağışlanan veya vasiyet edi­len malın gerçek mülkiyetini elde edemez, öyle ise mezkur maldan faydalanma­sı da helal değildir. Fakat söz konusu malı, esas sahiplerine geri iade etmesi la­zımdır.»[318]

505- İbn-i Teymiyye; herhangi bîr hakkın kaybolmasına veya ha­ram bir şeyin mübâh kılınmasına veya Şâri'in (Allah'ın) yasakladığı şart­lardan birisini ortadan kaldırmaya vesile olan bütün hileleri bâtıl ve hü­kümsüz saymıştır. Çünkü bu hususların yerine getirilmesi istenmektedir. Bunları ihmal etmek ise haramdır. Aslında mubah bir şey olsa bile, ha­ram bir şeye vesile olan her şey haramdır. Haram bir şeyi elde etmek için vesile olarak kullanılan her mubah tasarruf, eğer halk tarafından bili­niyorsa o tasarruf, zahiren vs bâtınen (hakikaten) batıl ve hükümsüzdür. Şayet akdi yapan kimse haramı kasdettiğini veya İslam dîninin şart koş­tuğu şartları ortadan kaldırmayı kasdettiğini halk arasında ilan etmezse bu tasarruf, sadece akdi yapan kimse için batıl ve hükümsüzdür.

Aynı şekilde bir işi veya akdi yapmak isteyen kimsenin esas maksa­dı, o işi yapmakla helal olan bir şeyi elde etmek olursa fakat ancak ha­ram bir şeyi yapmak sureti ile onu elde edebilirse bu durumda yine hile­ye başvurması caiz değildir. Çünkü helali eide etmeye vesile olan söz ko­nusu haramı bizzat işlemek yaşatır. Mesela; hakkını elde etmek için hi­leyi vesile edinen kimse veya inkâr edilen bir hak için yalan yere şahitlik eden kimse gibi... Bu hareketler, caiz değildir. Çünkü hainlik etmek biz­zat haram olduğu gibi yalan şahitlik de haramdır. Şahitlik müessesesinin bozulması ve emânetlerin zayi olmasıyla meydana gelen zarar, halktan bi­risinin hakkının zayi olması İle meydana gelen zarardan daha fazladır. Eğer haklan isbatlamak için yalan şahitlik caiz olursa, batılı isbatlamak için de yalan yere şahitlik yapılabilir. Ve şayet hakkı elde etmek için hı­yanet etmek caiz ise bizzat hainlik yapmak isteyen kimse de kendi nefsi lehine hainlik yapmanın caiz olduğuna hükmedebilir. Ve böylece İnsanlar arasında anarşi meydana gelir. Aslında haram olan şey zaruret hariç, mut­lak surette ve hiç bir durumda mubah olamaz.

rur:

506- İbn-i Teymiyye, yalnız iki  çeşit hile (kurnazhk)'yi  mubah görür.

Birincîsi: Hakkı aramak için esas mânâsından başka bir mânâ ifade eden üstü kapalı sözleri kullanmak suretiyle hile yapmak.

İkincisi: Heİâl bir şeyi elde etmek isteyen kimseye, Yüce Allah'ın he­lâl bir çare ilham etmesidir. Şâri'in herhangi bir emrini, veya O'nun her­hangi bir şer'i hükmünü veya akidlerini, helal ve haramda şart koştuğu şartlardan herhangi birini hükümsüz kılmadığı müddetçe bütün fakihlerin ittifakıyla böyle bir çareye baş vurmak mubahtır. Bu çareye baş vuran kimse, meşru bir yolla İslam hukukunun gayelerine uygun hareket etmiş olur.

İbn-i Teymiyye'de böyle bir hileyi Allah'ın dinine karşı yapılan hileler­den saymaz. Çünkü bu hile, Yüce Allah'ın istediği veya mubah kıldığı bir şeyi gerçekleştirmek için yapılan bir harekettir. Bundan dolayı fbn-I Tey­miyye bu konuda şöyle diyor: «Gayeleri elde etmek ve hedefe ulaşmak için yapılan hileler, caiz olmayan hilelerden sayılmaz. İster bu çarelere hi­le denilsin, ister denilmesin».

507- Bunlar, İbn-i Teymiyye'nin hileler hakkındaki görüşleridir. O, hileleri yasaklıyor ve meşru bir yolla hedefe ulaşmayı hilelerden saymı­yor. Fakat İbn-i Teymiyye, bu metodu ilk ortaya koyan âlim değildir. Çün­kü Hanefilerden rivayet edilen meşhur görüşe göre hile ve, kurtuluş çare­lerine göre amel etmek caizdir. Hatta rivayete göre Ebu Hanife'nin talebe­lerinden biri olan ve onun kitaplarını daha sonraki nesillere aktaran İmam Muhammed'in hilelerle ilgili bir kitabı vardır.

Bu konuyu, es-Serahsî, el-Kâfi şerhî «el-Mebsût» ismindeki kitabın­da zikretmiştir. Fakat bu kitabın, imam Muhammed'e ait olup olmadığı hu­susunda âlimler ihtilâfa düşmüşlerdir. Bu kitabın, Irak fıkhı râvisi Muham­med b. el-Hasan eşŞeybâniye ait olması ne derecede doğru veya yanlış olursa olsun Hanefîler'de, hilelere başvurmak meşhur ve yaygındır. Ha­nefî fakih (Ahmed b. Ömer b. Mahir eş-Şeybânî) el-Hassâr (261/875)'ın m «el-Hiyel ve'I-Mehâric» isminde bir kitabı vardır. Bu hilelerin bir kısmı, Ebû Hanife'den rivayet edilmiştir. Hanefi fıkıh imamlarından rivayet edi­len bu hileleri inceleyen kimse, bu hilelerden maksat, seri hükümleri yık­mak olmadığını, bilakis seri hükümleri gerçekleştirmek ve onların kabul edilmesini kolaylaştırmak olduğunu anlar. Ayrıca bu hilelerin, Hanefî'lerin akitlerînde, halkın maslahat ve ihtiyaçlarını gidermek için ortaya koyduk­ları ve seri gayelere aykırı olmayan kıyaslarla şartları    birleştirmek için olduğunu görür. Onların, bu hilelerle haram olan bir şeyi helal kılmak için değil, fakat İslam hukukunu, insan maslahatlarına yakın bir halde uygula­mak için olduğunu anlar[319].

Bunlar, İbn-i Teymiyye'nin zerâyi' hakkındaki (bazı) görüşleridir. Fa­kat biz, bu görüşlerinin delillerini ve dayandıkları temelleri zikretmedik. Çünkü bu delil ve esasları, «İbn-i Hanbel» kitabımızda açıkladık. Kim bu delilleri öğrenmek istiyorsa «Ahmet b. Hanbel» ismindeki kitabımıza mü­racaat etsin.

508- İbn-i Teymiyye'nin istmbât (Seri delillerden hüküm çıkarmak) için yol olarak seçtiği asıllar (deliller), bunlardır. İbn-i Teymiyye'nin bu metodları araştırma tarzı ve bu deliller hakkında ortaya koyduğu değişik görüşleri onun, bu delilleri seçmede bağımsız davrandığına delalet eder. Yani O, bu delillerden çıkardığı hükümlerde kimseye tabi olmadığı gibi, bu delilleri seçmede de kimseye tabi olmamıştır. Hatta bu delillerin bir kısmını ortaya koymadaki üstünlük ona aittir. Mesela kıyas, İbn-i Teymiy­ye'den önce onun zikrettiği şekliyle bilinmiyordu. Her ne kadar İbn-i Tey­miyye kıyası, Hanbell mezhebine nisbet ediyorsa da... O, kıyas ile fıkhı mânâların özüne yönelmiştir ve kıyasta mücerred mazbut vasıflarla yetin­memiştir. Aksine o fıkhı, hayattaki olaylara ve halkın maslahatlarına uy­gun hale getirmiştir. O, en ince istinbât delillerini ve hadis fıkhını bilen ve bununla birlikte halkın maslahat ve ihtiyaçlarını anlayan bilgili bir fa­kih gibi bu konulara dalmıştır. Böylece onun yaptığı kıyas, sağlam bir metoda uygun düşmüş onun, fıkhını canlı ve gelişen bir fıkıh haline ge­tirmiştir.

Hiç kimse İbn-i Teymiyye kadar Seddü'z-Zerâyt (Harama götüren yol­ları kapatmak) bölümü ve o konudaki hilelerle ilgili açıklama yapamamış ve onun kadar bu konunun inceliklerine dalmamıştır. Bu dalgıç, söz konu­su delillerden dinî manaları ve ince serî gerçekleri çıkarıyordu. Cnun, üze­rinde çalıştığı bütün fıkhî deliller böyledir. Onun bu delilleri araştırmasın­dan açıkça anlaşılmıştır ki: Hanbeli mezhebiyle aynı görüşte olması, sırf taklidden değil ancak bağımsız olarak bu mezhebin delillerini seçmesin­den ileri gelmiştir. Evet Hanbeli mezhebi, fakihleri de bu delillerden fay­dalanmışlar. Böylece ister Hanbeli mezhebine mensup olsunlar, ister ol­masınlar İbn-i Teymiyye, müçtehidlerin vardıkları sonuçlara yeni görüşler İlâve etmiştir.

509- Böylece İbn-i Teymiyye'nîn [Hanbeli mezhebine) mensup fa-kih bir müctehid olduğu sonucuna varmış oluruz. Çünkü o, istinbât için seçtiği deliller sayılan metodlarda Hanbeli mezhebi ile aynı görüşte idi. Onun, delillerde Hanbelilerle aynı görüşte olması, taklidden değil, kendi bağımsız içtihadından İleri gelir. Onun bu tarzdaki İçtihadı onu, Hanbeli mezhebi âlimlerinin seçtikleri ve uyguladıkları delillerin [asılların) aynısı­nı seçmesine sebep olmuştur. İbn-i Teymiyye bazı fetvalarında Hanbeli mezhebi dışındaki mezheplerin görüşünü benimsemişse, bu durum, onu Hanbeli mezhebine mensup müctehitlikten çıkarmaz. Çünkü o, aslî ve fer-î meselelerin çoğunda Hanbelilere muvafakat etmiştir. Hatta dört mezhebe muhalif olarak yaptığı içtihadı da onu Hanbeli mezhebinden çıkarmamış­tır. Bu içtihadı, üç talakla yapılan boşamada yalnız bir talak'ın vukubula-cağı hakkındaki içtihadı ile aybaşı halinde yapılan bid'î (Sünnete uygun olmayan) boşama meseleleridir. Ona göre bu boşama vukubulmaz. Aybaşı halinde yapılan boşama ile yalnız bir talak vuku bulur. İkinci talak ise; şayet adam birinci talaktan sonra iddeti bitinceye kadar karısını terket-mişse ve ondan sonra nikah akdini yapmışsa ancak ricat ve nikah akdin­den sonra vukubulur. Yine İbn-i Teymiyye'nl.n «Talak ile yemin etmekle talak vuku bulmaz. Bir şeye bağlı kılınan, talak ile yemin kasdedilirse onunla hiçbir talak vukubulmaz» şeklindeki içtihadı da böyledir.

Bu meseleler ve benzen içtihadları onu Hanbefi olmaktan çıkarmaz. Çünkü herhangi bir mezhebe mensup olan fakîhten böyle ihtilaflar vuku­bulur. Mesela Şafii fakihlerinden biri olan el-Müzenî (264/878)'nin Şafiî'­ye muhalefetinden dolayı Şafii olmaktan çıkmaz. İbn-i Teymiyye'nin müs­takil bir müctehid sayılması mümkün değildir. Çünkü bu meseleler, on­dan önceki diğer bazı imamlar —isnâ aşariye şiileri gibi— tarafından da ileri sürülmüş konulardır. Ve çünkü onun metodları, Ahmed b. Hanbel'in metodlarının aynısıdır. Önce yaşamış bir âlim ile ondan sonra yaşamış bir âlimin metodları tamamen birbirine benzediği zaman, sonra yaşamış âlim, müstakil (bağımsız) müctehid sayılamaz. Ve hicri dördüncü asırdan sonra mutfak mücîehidlerin bulunması imkansızdır. Bu, ilmî seviyenin noksanlığından dolayı değil, bilâkis araştırmaların çoğalması ve mezhep fıkıhlarında araştırma ufuklarının genişlemesinden dolayıdır. Hatta nere­deyse hiç bir fikıhçı kendisinden önce yaşamış olan müctehid bir ima­mın değinmediği delilleri ortaya koyamaz bir hale gelmiştir. Araştırma ve içtihaddaki hürriyete rağmen her fakih, mutlaka bir imama intisâb etmiş­tir.[320]

 

İbn-i Teymiyye'nin  Eserleri

 

510- İbn-i Teymiyye, asrını; şahsiyeti, düşüncesi ve sözleriyle iş­gal etti (doldurdu). O, nereye gittiyse orada devamlı ve sürekli bir fikrî hareket meydana gelirdi. Ölürken, şöhreti İslam ülkesinin her tarafına yayılmıştı. Yalnız Mısır ve Suriye de değil, aksine bütün İslam ülkelerinin hepsinde onun ismi ve şöhreti yayıldı. Onun dersleriyle yetişen talebele­ri olduğu gibi, eserleriyle yetişen talebeleri de vardır. O, kendisinden son­raki nesillere, düşüncelerini ihtiva eden bir kültür mirasını emanet bı­raktı. Bu emanet; itikadında selef yolunu ta'kip etmekle elde ettiği gö­rüşleri ve bu görüşlerini destekleyen deliller, eserlerinde serdettiği ha­disler, haberler istişhad için kullandığı aklî şahitler (deliller) ve düşün­ce ile ilgili apaçık delillerin tamamından ibarettir. Sonra çoğu fakihler-den, keiamcılardan, tasavvufçulardan ve diğer gruplardan olan hasımtarıy-la kendisi arasında geçen tartışmaları ve mesajları bu eserlerinde zikret­miştir. O, yukarıda zikredilen gruplardan hiç birisini bırakmamış, onun et­kili sözlerinin bu mezhepler üzerinde etkileri olmuştur.

İbn-i Teymiyye'nin Hicri VII. ve VIII. asırlarda müslümanlara miras olarak bıraktığı düşüncesi, telif ettiği kitaplar ve makaleler içinde korun­muştur. Bu kitaplar ve bu makaleler vasıtasıyla hocalarının bütün görüş­lerine inanan, faal ve anlayışlı talebeler yetişti. Daha sonraki nesillerde de onun görüşlerini kabul eden ve onları mezhep edinen kimseler ortaya çıktı.

Biz bu bilgilere dayanarak, «İbn-i Teymiyye'nin içinde fikirlerini yaz­dığı kitapları ve makaleleri kendisinden sonraki nesillere miras olarak bı­raktığını, öğrencilerinin bu eserleri açıkladıklarını, bablarını düzenledikle-ni, konularını tertip ettiklerini ve halkı bu fikirleri kabul etmeye çağırdık­larını, ve müslüman grupların bu fikirlere sarıldıklarını ve bunları İslam dininin yorumu olarak kabul ettiklerini» söyleyebiliriz.[321]

 

Kitapları

 

511- İbn-i Teymiyye, şaheser bir düşünce gücüne sahipti. O, ilmi görüşleriyle halkı hayrete düşürmüştü. O, bol miktarda açık seçik konuşma vasıtalarına sahipti çünkü onun apaçık konuşan bir dili ve kuvvetli bir kalemi vardı. Bunların her ikisi de hasımları kesen ve kendisiyle tartışan­ları yenen keskin bir kılıç gibiydi. Bu durum, İbn-i Teymiyye'nin daima haklı, hasımlarının da devamlı haksız olduklarından ileri gelmemiştir. Çünkü hak, âlimlerin ortak malıdır. Her asırda yeryüzünde ortaya çıkan ve yüce Allah'ın delilleriyle galip gelen bir miilet olmuştur. Fakat buna rağmen tarih, İbn-i Teymiyye'nin ilim açısından kendisiyle mücadele ve münazara edenlerden daha avantajlı olduğunu kaydediyor. Onlar, ne İbn-i Teymiyye gibi açık seçik bir dille konuşabiliyor ne de onun gibi yazabili­yorlardı. Fakat İbn-i Teymiyye, önce dili ve kalemiyle akla uygun olan şeyleri ortaya koyuyor. Sonra delilleriyle bunları ısbatlıyordu.

İbn-i Teymiyye, çeşitli ilimlerle İlgili bir çok kitap ve makale miras bırakmıştır. Bunların bir kısmı tefsir, bir kısmı fıkıh ve usul, bir kısmı kelam ve bir kısmı da onunla hasımları arasındaki tartışmalarla ilgilidir.[322]

 

Tefsir İle İlgili Kitapları:

 

512- İbn-i Teymiyye, tefsirle ilgili bazı risaleler ve kitaplar yaz­mıştır. Tefsirle ilgili yazdığı risalelerden biri, «Risâletin kayyimetün fi mİnhâci't-Tefsir ve keyfe yekûn» Bu makale Tefsir metodu ve tefsir na­sıl yapılır?, konusuyla İlgili kıymetli bir makaledir[323]. Biz, onun tef­sirdeki metodu, tefsirden şer'î hükümleri çıkarması, Allah'ın sıfatı ve di­ğer âyetleri tefsir etmedeki metodu üzerinde konuşurken adı geçen risa­lelerden çok iktibas ettik.

İbn-İ Teymiyye'nin öğrencilerinden rivayette bulunan tarihçiler, onun Kur'an-ı Kerim tefsiri hakkında büyük malzeme topladığını söylemişlerdir. Bu malzemenin otuz cildden daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Talebe­leri, bu malzemenin bir kısmını temize çekmişler, fakat çoğunu temize çekmemişlerdir. Belki araştırmacılar mezkur tefsirinin tamamını bulacak­lar. Çünkü ondan rivayet edilen tefsir, derin görüşleri ve doğru dürüst zevkiyle karışan selef tefsirinin mükemmel bir örneğidir. Bu tefsirde iç-tihâd, hadislere hakim olmamıştır. Ve doğru görüşleri, değişik rivayetler­le çeşitli nakiller arasında kaybolmamıştır. Aksine bu tefsiri inceleyen kimse onun mütefekkir, tedbirli, aklının, bu rivayetler arkasından ve çok miktardaki hadisler içinden parladığını görür.

Okumakta olduğumuz, ihlâs, el-müâvizeteyn ve Nûr suresinin tefsir­leri, İbn-i Teymiyye'nin tefsirinden bize intikal eden bazı bölümlerdir. Bü­tün bunlar, Mısırda basılmış olup okunmaktadır. O, Kur'ân'ı tefsir eder­ken, ilim talebesinin samimiyeti ile âyet. ve mânâsına yöneliyordu. O, tef­sirde, seleften yapılan rivayetlerden ve kelimelerin lügat mânasından faydalamyordu. Bazen de araştırma yapmasına rağmen âyetten ne kasdedil-diğini anlayamiyordu. Kendisinden nakledilen bir rivayette o şöyle demiş: «Bazan bir âyet için yüz kadar tefsire bakıyordum. Sonra âyetin mânâsını anlayabilmem için şöyle dua ederdim: Ey Hz. Adem ve Hz. İbrahim'e ilim öğreten (Allah)! bana da ilim öğret. Ve ben, (yıkıldığı için) terkedilmiş olan cami v.s. gibi yerlere gidiyordum yüzümü toprağa sürerek Yüce Al­lah'a duâ eder ve şöyle derdim: «Ey Hz. İbrahim (s.a.v.)'in muallimi! bil­mediğim şeyleri bana da ilham et!»[324]

Bu sözlerinden onun Kur'ân-ı Kerime ve tefsirine verdiği önem ve Hz. Peygamber (s.a.), ashâb ve tabiinden rivayet edilen sahih hadisler ışığın­da Kur'ân'ın ruhunu ve özünü ne kadar anladığı anlaşılıyor. Talebelerinden biri şöyle demiştir. «İbn-i Teymiyye, bütün Kur'ân hakkında, seleften nak­ledilen görüşleri istidlalsiz yazmış. Ayrıca İstidlâla dayanan nakillerin ço­ğunu da yazmıştır.»

Yani İbn-i Teymiyye (r.a.) önce Kur'ân'ı Kerimi tefsir eden rivayetle­ri tefsirde malzeme olarak kullanmak için toplamış sonra bu rivayetlerin ışığında Kur'ân tefsirine başlamıştır. Anlaşıldığına göre, o, bu rivayetle­ri, öncelikle ve bizzat tefsir için sonra itikâdî ve fıkhî konulardan sayılan Allah'ın sıfatları v.s. gibi dini araştırmalarda kendisinden faydalanmak için yazmıştır. Bundan dolayı o, bazı rivayetlerin üzerine «Bu rivayeti, ko­nuyu hatırlarnak için yazdım» diyor[325].

îbn-i Teymiyye, son olarak hapsedildiğinde, Kur'an-ı Kerimi müzâkere ediyordu, onu okuyordu ve onu anlamaya çalışıyordu. O hapiste iken talebelerinden birisi «Tertipsiz veya âyetlere tatbik etmeksizin seleften yap­tığı nakillerle yetinmesi yerine Kur'ân-i Kerimin tamamı için düzenli bir tefsir yazmasını» istedi. İbn-i Teymiyye ona şöyle cevap verdi: «Bazı Kur'ân âyetlerinin mânâsı kendiliğinden anlaşılır. Bazı âyetleri de müfessirler bir çok tefsirde açık­lamışlar. Fakat bazı âyetlerin tefsiri, âlimlerin çoğu için müşkil olmuştur. Bazan bir şahıs, bu âyetleri anlamak için birçok tefsir kitabını mütalaa eder fakat yino onların tefsirini anlayamaz. Bazan bir müfessir, bir âyetin tefsirini yazmış, diğer âyetleri, benzeri âyetlerle tefsir etmiş. Ben bu âyetleri, delil ile tefsir etmek is­tiyorum. Çünkü delil diğer metodlardan daha önemlidir. Bir âyetin mânası da anlaşılır.» ve sonunda şöyle demiş: «Bu defa, yüce Allah Kur'ân mânâsından ve alimlerin öğrenmesini temenni ettikleri ilmi metodlardan bir kısmını bana öğretmiştir. Vakitlerimin çoğunu Kur'ân'ın mânasını anlamak dışında zayi etti­ğime pişman oldum.» Veya  buna benzeyen bir cümle  söylemiştir.»[326]

513- Bundan anlaşılıyor ki: İbn-i Teymiyye tefsirde seleften yapı­lan rivayetleri toplamaya önem veriyordu. Muhtemelen onun bu konuda topladığı nakiller, yukarıda zikrettiğimiz otuz cilddir.

Fakat o, bu nakilleri yazınca ve âyetlere tatbik edince bütün Kur'ân'ın tefsirini yazmamıştfr. Çünkü bazı âyetler, kendi tefsirini yaptığı İçin bun­ları tekrar tefsir etmek gerekmez. Bazı âyetleri de; müfessirler tefsir et­miş ve bu konuda kitaplar yazmışlar. Fakat İbn-i Teymiyye, müteşâbih ve­ya mânâsı gizli olan âyetleri tefsir etmeye önem vermiş. Böyle âyetleri anlamaya, araştırmaya ve bunların tefsirinde en isabetli görüşü bulmaya Önem vermiştir. Böyle  âyetler hakkındaki  görüıü, yazılı olarak nakledil­miştir. Öğrencileri, o, hayatta iken tefsirinin bir kısmını yazılı olarak ken­disinden, onun vefatından sonra da kadılardan aldılar. Bundan dolayı se­leften rivayet edilen görüşleri, hadislere dayanan görüşlerden daha faz­ladır. Ve bugün halk arasında yaygın olan tefsiri daha azdır. İbn-i Teymiy-ye'nin Kur'ân ilimleriyle ilgili bazı kitapları da şunlardır: «Fezâi'i-Kur'ân», «Aksâmu'l-Kur'ân» ve «Emsâlu'l-Kur'ân».[327]

 

Akaid Kitapları

 

514- İbn-i Teymiyye akâidle ilgili bir çok kitap yazmıştır. Hatta belki o, en fazla bu konuda eser yazmıştır. Akaidie İlgili eserlerinden biri, «Kitabu'I-îmân»dir. O, bu kitabında, imân ile islam arasındaki farkı, ima­nın artması ve azalması, âmelin imandan bir cüz olup olmadığını ve diğer konuları işlemiştir. Ayrıca bu kitabında kendisinden önceki âlimlerin gö­rüşlerine yer vermiş, bu görüşlerin münakaşasını yapmış ve bunlar ara­sında doğru olan görüşü seçmiştir.

Akaidie ilgili eserlerinden bazıları da şunlardır: «Kiîâbu'l-İstikâme», «Kitâbu'lFurkân», «Kitâbu iktizâi's sırâti'l-müsîekim» ve «Şerhu'l-İsfehâ-nîyye». Akaidie ilgili makaleleri de şunlardır: «el-Hameviyye», «et-Tedmi-rîyye», «el-Vâsitiyye», «el-Ezheriyye», «el-iklîl»* «Risâletü mepatibil irâde», «Risâletü'I-Kazâi ve'i-kader», «Beyânü'l-Hüdâ mine'd-delâl», «Ma'ârîcül-vü-sül», «Süalün'ani'I-arş» «Beyânü'l-firkati'n-nâciyye» ve diğer kitap ve ma­kaleleri vardır.

İbn-İ Teymiyye'nin İstidlal prensipleri hakkında «Nakzü'l-mantık» ve «Raddü'İe'l-mantik» kitabı ile filozofların görüşlerini çürütmek için birkaç ciltlik diğer bir eseri vardır.

İbn-i Teymiyye'nin sırf akaidie ilgili yazdığı eserlerini burada sayma­mız mümkün değildir. Çünkü akaidie ilgili konular ve bu husustaki mü­cadeleler onun hayatının çoğunu işgal etmiştir. Çünkü o, h. 698 tarihîn­de «el-Hameviyye» risalesini yazdığı tarihten Yüce Allah onun ruhunu alıncaya kadar kendi görüşlerini desteklemek için bazan uzun kitaplar ba­zen de makaleler yazmıştır. İbn-i Teymiyye, akaid ilmiyle birlikte fıkıh ve hadis İlimleriyle de çok meşgul olmuştur.

Onun akaidie ilgili yazdığı bazı kitapları, münakaşa şeklindedir. O, bu kitaplardaki münakaşasında birisiyle mücadele eden kimsenin meto­dunu takip etmiştir.  «Minhâcü's-sünne» ve  «Müvâfekâtü sahihi'l  menkul lisarihi'l ma'kul» ismindeki kitapları, bu metodla yazılmış eserlerdir.

515- İbn-i Teymiyye, bir kitabını, din, akaid, helâl ve haram şey­ler hakkındaki mücadeleye tahsis etmiştir. Ve bu kitaba «Tenbihu'r-rec-üli'l-'âkıl alâ temvihi'I-cedeli'l-bâtıl» ismini vermiştir. O, bu kitabının ön­sözünde en iyi şekildeki mücâdele metodlarına işaret ettikten sonra şöy­le demiştir:

«Ondan sonra gelen müteâhirin alimler, bazı insanların zannına göre etkili olan, fakat gerçek mânada iflas eden raetodlarla te'vil ve kıyas'm nevilerinde münazara yaptılar. Fakat onlar, ancak faydalı münazarayı kabul ediyorlardı. Bu münazara, müctehidin zayıf zannına dayansa bile onlar, söz ve âmelin sevabını ortaya koyma hususunda yardımlaşmak üzere cedel'den oluşan bazı kanunlar üzerinde anlaştılar. îstidlal kurallarının dağılmaması ve çözülmemesi için bu kuralları, cedel kanunları halinde zaptettiler. Müteahirinlerin bu metodu her ne kadar ilk âlimlerin metoduna göre bir gaye ve neticeye ulaşmak için tam ve yeterli değilse bile, onların metodundan tamamen ayrı değildir ve hükmü etki­leyen delilleri de ihtiva etmez. Onlar, bazen münazarayı, güzel ibareler, kolay anlaşılan işaretler, iyi kalıplar, münazara edenlerin hoşuna giden ve mücadele edenler katında geçerli olan çeşitli belagat sanatlarıyla süslüyorlar. Bu münaza­raları, bazı şer'î delilleri ve şer'î mânaları da ihtiva ettiği gibi, fıkhî deliller, şer'î esaslar ve azledilemeyecek olan şer'î hakimin hakemliğine başvurmak ve kuvvetli doğru  aklî  deliller üzerinde  kurulmuştur.

Sonra Fars ve Rum ırklarından olan bazı ilim talebeleri hakkı batıl göster­mek için cedele düşkün idiler. Açıkça fitne için bir grub icad ettiği cedele, tar­tışma yapmaya düşkün olmuşlardır. Bunu ortaya koymuş ve islam dinindeki fı­kıh usulünü ona eklemişlerdir Bu cedelde, tilki gibi hile ve .entrikalar çevir, diler, doğru yoldan saptılar, âlimler tarafından söylenen ve onların sözleri için­de bulunan ibareleri yalanla süslediler. Fakat onlar, âlimler tarafından kulla­nılan bu sözleri, uygun olmayan yerlerde kullandılar. Delilleri, yanlış metodlar-la uzlaştırdılar ve iyi neticeler veren sentezden saparak netice vermeyen kısır senteze yöneldiler. Ancak onlar, ibareleri uzatmak, uzak işaretlerde bulunmak ve önsözlerde birkaç mânâya gelen lafızlarla mecazları kullanmak suretiyle, zan-ni delilleri kesin deliller yerine koymakla belli bir mânâya delâlet etmeyen fa-kat umûmi ifâde eden delillerle istidlal ettikleri için onların bu sözleri, delilleri saptırma ve uzatmayı gerektirdiği gibi, birbirine zıt olan iki şeyi birleştirmeyi de gerektirir. Oysa bu hareket, mücadele esnasında kendisi yanılan ve başkala­rını yanıltan kimsenin hareketine benzer.[328]

Kitabının başında yazdığı bu önsözünden İbn-î Teymiyye'nin, mantıki islâmî ilimler içine karıştırmayı tenkid etme hususunda ne kadar katı dav­randığını görürsün. O, bu sözünden mantik'ın girdiği ilk İslâmî ilme işaret ediyor. Bu ilim, usulu'l-fikh ilmidir. İbn-i Teymiyye, bu önsözündeki sözleriyle, «el-Müstesfâ» ismindeki kitabının önsözünde mantık ilmini, onun ta­rifini, rnetodlannı ve önermelerini, özetleyen Hüccetü'I-İsIâm imam Ga-zâlîye işaret ediyor.

516- İbn-i Teymiyye'nin kitapları arasında, verimli faydalı tartışma­ları ve sahih bilgileri bir arada toplayan kitaplar da vardır. Bu kitaplar, bir taraftan kendi tarzı içinde kaynak eser niteliğinde olup sağlam, derin il­mi gerçekleri ihtiva ediyorlar. Diğer taraftan mükemmel sağlam ve derin mücadele ve tartışma örneğini ihtiva ediyorlar. İbn-i Teymiyye'nin iki ki­tabı,  bunun en  bariz örneğidir.    Bunlardan  birisi «Minhâcü's-sünne» dir. İbn-i Teymiyye'nin halifelik ve akaid hakkındaki görüşleri ile şiâ ile yap­tığı  tartışmaları tahlil ettiğimizde bu  kitabından çok iktibasta  bulunduk. İkinci kitabı ise «el-Cevâbu's-sahih limen beddele dine'l-mesih» adlı eseridir.[329]

 

El-Cevâbu's-Sahih... Adlı Eseri:

 

517- Biz bu kitap hakkında kısa bir açıklama yaparak bu kitabı ta­nıtacağız. Bu kitap, İbn-i Teymiyye'nin eserleri arasında kıymetli ve ölüm­süz bir eserdir. Bu kitap, dört kalın ciltten ibaret olup şu iki sebepten do­layı te'lif edilmiştir:

Birinci Sebep: Şeyhülislam İbn-i Teymiyye'nin İslâmiyet!, hiristiyanlar arasında yaymayı ve hakkı anlamaları için İslamin hakikatlarını hıristiyanla-rın inançlarıyla karşılaştırarak açıklamayı, Hz. İsâ [a.sj'yı ve dâvasını açık­lamayı arzu etmesidir. İbn-i Teymiyye'yi bu konuyu.yazmaya sürükleyen se-beblerin birincisi: müslüman ve hıristiyanlar arasındaki savaşların sürme­sidir. İkincisi: müslümanlar aleyhine yaptıkları kışkırtmalarıdır. Üçüncüsü: zimmilerin müslümanlar aleyhine kışkırtılmalarıdır. Fakat zımmîlerin faydalandıkları adaletten dolayı müslümanlar aleyhine kışkırtılma­ları kolay olmamıştır. Bundan dolayı özellikle İslamı müdâfaa etmenin ge­rekli olduğuna inandığı her yerde İslam için mücâdele ve müdadafaa eden bir âlim olduğundan dolayı İbn-i Teymiyye'nin bu konuda delil ileri süre­rek dâvasını ısbatlaması farz oldu.

İkinci Sebep: Asıl sebep te budur: Şöyleki Kıbrıs'tan bir mektup gel­di. Bu mektupta o asırdaki Hıristiyanlık dininin, hıristiyanlann asıl kitapla­rındaki dinin ta kendisi olduğu yazılı bulunuyordu. Ayrıca sözkonusu mek­tupta, hiristiyanhğın ve ileri gelen hıristiyanlann eski zamanlarda ve o asırda ihticac ettikleri işitmeye ve akla dayalı delillerle İbn-i Teymiyye'­nin görüşlerini reddeden deliller bulunuyordu. Böylece İbn-i Teymiyye, bu mektuba cevap vermeye koyuldu ve bu hususta şöyle dedi: «Bu mektup, tam  açıklayıcı cevabı zikretmemizi, doğru ve yanlışı  birbirinden ayırarak açıklamamızı gerektirdi. Akıllı kimselerin bu cevabımızdan faydalanmala­rı, yüce Allah'ın Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği adalet ve kitabı üs­tün kılmak için bu mektubu yazdım.» [330]

İbn-i Teymiyye hıristiyanlann kitaplarını araştırmaya önem verdi. Hıristiyanların iddiaları olduğu gibi zikrettikten sonra ardından îbn-i Tey­miyye cevabını yazmıştır. Kitabm her bölümünde onların iddialarını zikret­tikten sonra bu iddiaları reddeden cevaplar da yazmıştır. İbn-i Teymiyye, onların bu mektuptaki sözleri, bu sözleri söyleyenler ve mektubun gön­deriliş sebebi için şöyle demiştir:

«Ben onların bu mektupta söylediklerini aynı lafızlarla bölüm bölüm aktara­cağım ve her bölüme uygun olan cevabı fer'i ve asli delillerle aynı bölümde zik­redeceğim.

Onların bu mektupta zikrettikleri deliller, hirîstiyan âlimlerin zamanımızda ve eskiden kendisine dayandıkları delil ve dayanaklardır. Her ne kadar bazı du­rumlarda bir kısım hiristiyan âlimleri, diğer hiristiyan âlimlerden daha fazla de­lil getirmişlerse de, bu mektupta zikredilen deliller, eski ve yeni Hıristiyan alim­lerinin güven içinde dayandıkları ve birbirlerinden naklettikleri delillerdir. Bu mektuptaki yazılar eski olup mektup, italyan asıllı Sayda piskoposu rahip Pav-los'a nisbet edilir. O, bu mektubu bazı arkadaşlarına yazmıştır. Pavlos'un Hıris­tiyanlığı desteklemek üzere yazdığı bazı kitapları da vardır. [331]Pavlos, mev­cut hıristiyanliğın menşeî sayılan meşhur Ondört risalenin de yazandır.»

518- İbn-i Teymiyye bu eserinde islamı müdafâacı durumdadır. (Hı­ristiyanlığa) hücum pozisyonunda değildir. Fakat o, cedel'deki usulü gibi, hasmının delillerini hükümsüz kılar. Hasmının  kendisine çektiği kılıcının ağzını kırar. Sonra kuvvet ve şiddetle ona hücum eder. Her ne kadar onun bu kitaptaki tartışmaları sakin bir hava içinde geçiyorsa ve bu kitabı yaz­masının sebebi, onların İslama karşı yaptıkları    hücumlarını cevaplandır­mak ise de o müdafaasında hücum pozisyonundadır. Çünkü en iyi savun­ma, hücum tarzında yapılan savunmadır.

Bu kitabin bölümleri, İbn-i Teymiyye'nin her kısımda hasımlarını gen püskürtüp islamı müdafaa ettiğini teyid ediyorlar. Fakat o, yalnız hasım­larını yurtlarına kadar geri püskürtmekle yetinmiyor. Bilâkis tekrar hücum etmemeleri için yurtlarının içinde onları vuruyor.

519- Bu  kitap,  altı   bölümden  ibarettir.  Her bölüm  hıristiyanlann bîr nevi  hücumuna cevap mahiyetindedir ve aynı konuda  onlara hücum ediyor. Kitabın birinci bölümünde, hıristiyanlar, Hz. Muhammed (a.s.)'in kendilerine  gönderilmediği, aksine cahiliyye dönemindeki araplara gön­derildiğini ve Kur'ân'da da buna delalet eden âyetler    bulunduğu İddiası vardır. İbn-i Teymiyye, bu iddiaları reddeder. Onların bu iddialarına karşı

Hz. Muhammed (a.s.)'in Peygamberliğinin umumî olduğuna dair deliller getirir. Onun, Peygamberliğinin umumî olduğuna delalet eden ve hıristi-yanlann kendileri lehine zannettikleri fakat aslında aleyhlerine olan rnüs-bet delilleri serdeder. Sonra o bu sırada Hıristiyanların elinde bulunan ki­taplarına, domuz etini helal saymalarına ve sünnet olmamalarına, hacı mukaddes saymalarına ve diğer inançlarına hücum eder. Özetle o, bu bö­lümde Hz. Muhmmed (s.a.)'in hak peygamber olduğunu, elçiliğinin umumî olduğunu isbat eder. Ve ona dil uzatanlara saldırır.

520- Kitabın İkinci bölümü: Hıristiyanların, «Hz. Muhammed (a.s.)'-in, Kur'ân'da onların dinlerini övdüğünü ve onların benimsedikleri dinleri­ni terkedip değiştirmelerini istemediğini, aksine dinleri üzerine kalmaları­nı övdüğünü iddia ediyorlar.

Bu bölümde, İbn-i Teymiyye, Kur'ân'ın tezkiye ettiği hıristiyanlığı ve hiristiyanlıkta meydana gelen değişiklik ve tahrifleri belirtiyor. Ve Hıristi­yanların dinî şiar saydıkları bütün esasların Hz. İsa (a.s.)'nın getirdiği esaslardan farklı olduğunu isbat eder. Kur'ân, Hz. İsa'nın getirdiği şeri­atı övmüştür. Hz. İsa'nın şeriatı, İbn-i Teymiyye'nin asrında yaşayan hiris-tiyanların iddia ettikleri şeriat değildir. Kur'ân, İncil'i överek ondan bah-setmişse bu İncil, hıristiyanların okumakta oldukları İncil değildir. Kur'­ân, İncilin getirdiği şeriattan saygıyla bahsetmişse, bu şeriat, hıristiyan­ların bugün kendisine sarıldıkları şeriat değildir. Sonra hiristiyanlar, İn­cili değiştirdikleri ve tahrif ettikleri için, doğru yoldan sapmalarının ve sözü esas mânâsından saptırmalarının sebebini açıklayarak onlara hücum eder. İbn-i Teymiyye,.bu gibi yerlerde hıristiyanların kendileri lehine ser-dettikleri Kur'ân âyetlerini tefsir ediyor. Bu âyetlerin, hakikatim açıklıyor ve onların delillerinin batıl olduğunu belirtiyor... İbn-i Teymiyye bazen sa­vunucunun zırhını giyiyor, bazen de hücum eden kimsenin kılıcını taşıyor. O, her iki durumda da hiristiyanlara saldırıyor ve onları kovuyor.

521- Üçüncü bölümde: Hıristiyanlar, ilk peygamberlerin ve onların Tevrat ve Zebur gibi kitaplarının hıristiyanlık dininin yani uknum, üçlü ilah (baba, .oğul ve ruhu'l-Kudus), bunların birliğine ve diğer hıristiyan inançlarının doğru ve gerçek olduklarına ve bu prensipleri ortadan kaldı­racak bir şeriatın ve onları reddeden bir aklın bulunmadığı için, bu esas­lara sımsıkı sarılmanın gerektiğine ve bu prensiplerden vazgeçmenin caiz olmadığına şahitlik ettiklerine dair iddiaları vardır. Bu bölümde, İbn-i Tey­miyye'nin hıristiyanların naklettikleri rivayetleri, teker teker ele aldığını ve onların bu metinleri, «üçlü ilâh» ile «Allah'ın insan cismine hulû! et­me» mânasına nasıl yorumlamaya uğraştıklarını derinliğine incelediğini görüyoruz.[332] Onların, bu hususta zikrettikleri metinlerin hepsini zikreder. Bu bölümde, Hıristiyanların bu nassları hangi mânaya kullandıklarını, bu lafızlardan uzak mânâları nasıl kasdettiklerini ve mezkur lafızların de­lâlet ettikleri gerçek mânâları ile zorlanmadan kendisinden anlaşılan ma­nalar arasında karşılaştırma yapar. Ayrıca o, bazı ibarelerin, senedinin doğru olmadığını ve bunları nakletmeye ihtiyaç olmadığını isbatlar. Son­ra İbn-i Teymiyye, hıristiyanların teslis ve hulul inançlarını isbatlamak için ileri sürdükleri delilleri, çürütmekle yetinmez. Bilâkis bu delillerden çıkan neticeye itiraz edip akla aykırı olduklarını isbatlar ve akıllı, sakin bir tarzda onlara hücum eder.

Bu konuda bazı Kur'ân âyetlerinden faydalanır: mesela Yüce Allah'ın şu âyeti gibi: «Allah katında İsa'nın durumu da Âdem'in durumu gibidir. Allah Âdem'i topraktan yarattı. Sonra ona «ol!» dedi ve o da oluverdi.» (ÂH  İmrân, 3/59).

522- Dördüncü bölümde ise; Hıristiyanlar üçlü ilâh inançlarının aklen sabit olduğunu zikretmişler ve bu inançlarının akla uygun olan gö­rüş ve rivayet edilen şer'i delillerle sabit olup delillere uygun olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Teymiyye'nin bu bölümde, bir önceki bölümde zikret­tiği bilgileri tamamladığını ve bu görüşleri zikrettikten sonra islam dini­nin tevhîd ile ilgili görüşlerini açıkladığını görüyoruz. İbn-i Teymiyye, bu- rada güçlü, bilgili kimse gibi aklî delillere dalıyor. Çünkü bu konuda hıris­tiyanların Kur'ân'a hücum etmeleri sözkonusu değil ki onu müdâfaa etsin. Bilâkis bu açıkça bilinen bir şeye hücum etmektir. Bundan dolayı, İbn-i Teymiyye aklın hükümlerini ve aklî delillerin aşikâr olduğunu açıklar. İlâ-hiyyatla ilgili meseleleri akıllı bir bilgine yakışan bir şekilde yorumluyor. Aryosun sözlerini ve çelişkili olduklarını, Rum padişahı Kostantin'in hiris-tiyanlığa girmesini ve hıristiyanların, hıristiyanlığa girmeyen kimselere nasıl zulüm ve işkence ettiklerini ve hıristiyanlık inancının tamamen nasıl tahrif edildiğini belirtiyor.

523- Beşinci bölümün konusu ise: Hıristiyanların müvahhid olduk­larını iddia etmeleri ve onlar tarafından kullanılan ve bir kaç Allah'ın var­lığına delalet eden el-Ekânim (baba, oğul ve ruhu'l kudus) kelimeleri gibi lafızların aslında müslümanlarin mukaddes kitabı Kur'ân'da bulunan ve kendisinden Allah'ın mahluklara benzediği ve cismi olduğu anlaşılan âyet­ler nevinden olduklarını belirterek bu konunun imkânsız olduğu tartışılı­yor. İbn-i Teymiyye, bu iddianın münakaşasını yapıyor. Ve bu her iki iddia arasında çelişki bulunduğunu, bu ibarelerin birbirine benzemesinin imkan­sız olduğunu, tesis (üçlü ilâh inancO'in tevhîd ile karşılaştırmanın imkan­sız olduğunu izah ediyor. Çünkü bunlar, birbirine zıt olan iki ayrı inançtır.. İbn-i Teymiyye, İbn el-Batrik'in «Allah'ın insanlığa geçmesi görüşünü, yer­yüzüne inen güneş ışınlarının yeryüzüne hulul etmediğini belirterek red-dediyor. Hıristiyan âlimlerin, teslis inançlarının tevhid olduğunu isbatla-mak için müslümanlaria yaptıkları tartışmalarda misal olarak verdikleri bu ve benzeri teşbihlerin tartışmasını akıcı bir dille yapıyor. Sonra hınstiyan-Jarın «üç uknum» inancının «Allah'ın eli ve gözü olduğunu» iddia eden kimselerin sözüne benzediği şeklindeki iddialarını tartışıyor. Sanki hiristi-yanlar bu iddialarıyla bazı Hanbeliİere ve onların yolunu takip edenlere hü­cum ediyorlar. Allah'ı varlıklara benzetmeden ve tescîmi kabul etmeden bu inançta bulunan İbn-i Teymiyye'ye hücum ediyorlar. İbn-i Teymiyye, kendi sözü ile onların sözleri arasındaki farkı açıklayarak, üç Allah'ın bir Allah olmasının mümkün olmadığını fakat bir ANah'ın bir kaç sıfatı ve kim­sede bulunmayan bazı özelliklerinin bulunmasının mümkün olduğunu açık­layarak onları cevaplandırmaya çalışıyordu.[333]

524- Kitabın altıncı bölümü: İbn-i Teymiyye'nin, «Hıristiyanların Hz. Isa, Hz. Musa'dan sonra son derece mükemmel bir bir şeriatla geldi. Öyle ise son derece mükemmel olan bu şeriattan daha mükemmel bir şeriata ihtiyaç yoktur. Aksine bundan sonra gelen şeriat geçerli olamaz» şeklin­deki iddiaları üzerinde konuşuyor. Hıristiyanlar, bu konuda şöyle diyorlar; «Şeriat, adalet ve faziletten ibarettir, Hz. Musa adalet'ten ibaret olan şeriatı getirmiştir. Tevratta bu şeriatın hükümleri tanzim edilmiştir. Bu şe­riat, yerleşince ve insanlar onun hükümlerine alışınca onlara daha üstün ve mükemmel olan, şeriat gönderildi. Hz.İsâ, alemlere rahmet olarak bu mükemmel ve üstün şeriatla geldi. Böylece bu iş, nizamlı adalet ve mü­kemmel faziletle tamamlandı.»

İbn-i Teymiyye (r.a.) bu bölümde hınstiyanların İddialarını mükem­mel bir şekilde reddeder. Onların anlayışlarına göre hareket ederek şöy­le der: «İki çeşit değil, üç çeşit şeriat vardır. Adalet şeriatı, fazilet şeri­atı ve adalet İle fazileti birleştiren şeriat. Yani bütün şekilleriyle sosyal düzenin, zamanın değişmesiyle, insanlığın olgunlaşması, görüş ve fikirle­rin kuvvetlenmesiyle meydana gelen bir şeriattır. Bu iki unsuru birleşti­ren şeriat, en mükemmel şeriattır. O da islam şeriatıdır, îsfamin sağlam ince ve derin bir uslubla adalet ve hoşgörüyü nasıl birleştirdiğini açıklı­yor. Kitabın bu bölümü, -İslam dininin mükemmellik unsurlarını, terbiye ve kültür metodlannı birleştirme hususunda adaleti, en doğru ve en sıhhatli ölçüleri ortaya koymada, islamın mânâsını açıklamada müstakil bir kitap olabilecek kapasitededir. Ayrıca bu bölüm, islamın getirdiği prensiplerle Tevrat'ta bulunan hükümleri ince ve sağlam bir şekilde birbiriyle karşılaş­tırır. İncil'de bulunan insanlığın olgunlaşması ile ilgili hükümlerle Kur'ân'-da bulunan prensipleri karşılaştırır.

İbn-i Teymiyye, bu hakikatları zikretmekle yetinmiyor. Aksine bunları aşarak, Muhammedi şeriatın müjdelediği şeyleri isbatlıyor, mükemmel şe­riata ve en üstün dine işaret ediyor. İslamdan önceki şeriatların islam şe­riatına hazırlık mahiyetinde olduklarını islam şeriatının ise en son şeriat, önceki şeriatların yol, islam şeriatının hedef ve gaye olduğunu, önceki şe­riatların cüz'i (az), islam şeriatının ise külli (bütün) olduğuna işaret eder. Bu bilgilerden sonra Hz. Peygamber (s.a.)'in şahsiyetinin, şeriatının, mu­cizelerinin ve delillerinin mükemmelliğini belirtiyor. Bu konuları, kitabın dördüncü cildinde ele alıyor. Bu ciid, kitabın misk gibi koku veren son cil­didir.

Bu kitap, İbn-i Teymiyye'nin cedelle ilgili en sakin (yumuşak) kitabıdır. İbn-i Teymiyye'nin ismini, ilmiyle amel eden âlimler, mücahid imamlar ve müfekkirier içinde yazmak ve anmak için bu kitabı yeterli bir delildir.[334]

 

Fıkıhla İlgili Kitapları

 

525- Fıkıh, İbn-i Teymiyye'nin en fazla gürültü ve görkemli yönünü teşkil  etmese  bile, bu  ilim, onun en verimli yönlerinden biridir. Çünkü İbn-i  Teymiyye, fıkıhta  büyük bir  mahsul meydana getirmiştir. Onun, de­rin  bir mukayese ile fıkhın incelenmesinde kullandığı fıkhî ölçüleri, en ince ve en mazbut ölçülerden sayılır. Onun, fıkhî görüşleri, akaidle ilgili görüşlerinden daha meyveli ve daha mükemmel sayılır. Her ne kadar aka­idle ilgili çalışmaları, ömrünün en büyük kısmını işgal etmişse bile... Muh­temelen bunu fıkıh konusunda daha verimli olmasının en büyük sebebi, onun selefe ait eserleri çok iyi bilmesidir. Selefin eserleri, fakihe, fıkıh bablannda büyük mükemmel unsurlarla yardım ederler. Bu eserlerin, fıkhı oluşturmadaki  etkileri,  inanç konusunda  araştırmacı     yetiştirmelerinden daha büyüktür. Çünkü selefin eserlerindeki ibarelerin çoğu, mecazî olup yoruma muhtaçtır. İsnadları, kuvvet açısından kesin bilgi ve kanâati oluş­turmak için yeterli değildir. Halbuki akaid İlmi ve onunla İlgili delillerin kesin veya kat'i bilginin mahsulü olması lazımdır. Ameli (pratik) hüküm­lere gelince bu hükümler, müctehid fakihî sahabe ve tabiîn asrında yaşı­yormuş gibi bir hale getirir. Müctehid, onların fıkhî görüşleri seviyesine yükselir. Böylece o, fıkıh konusunda ince manâlı ve islâmî fıkhın özüne uygun olan sözleri söyler.

526- îbn-i Teymiyye, fıkıhla ilgili büyük eserler miras bırakmıştır: Bunlardan bazıları, bir kısmı Mısır'da ve bir kısmı da Suriye'de bulunan değişik fetvalarıdır. Bu fetvaları, büyük ciltler halinde toplanmıştır. Âlim­lerin ihtilafa düştükleri ve değişik görüşleri ileri sürdükleri problemlerde, İbn-i Teymiyye'nin mükemmel kuralları (prensipleri) vardır. O, bu konular hakkında ihtilafa düşen alimlerin etrafında birleşebilecekleri kurallar ortaya koymuştur. Bu kuralların bazıları şunlardır: Vakıf ve vasiyetlerle ilgili kurallar, ictihâd ve taklidle ilgili kural, Medine halkının mezhebinin üstün olduğunu isbatlayan kural, (Bu kural «ei-Malıkiyye» ismindeki makalesin­de işlenmiştir) Nassların şumûllu (genel) oldukları kuralı, kıyasla ilgili kural, satranç oynamakla ilgili kural, yolculukla ilgili kurallar. Kiliselere ait hükümlerle ilgili kurallar, aldanan kimsenin kendisini aldatan şahıstan hak talep etme kuralı, tazminat kuralı, eti yiyilen hayvanların artıklarının temiz olduğuna dair kural, cihad ve ona teşvik etme kuralı, onun kitapla­rında ve fetvalarında bulunan diğer kurallar. Kim, onun fetvalarına baş­vurursa orada sayılamayacak kadar kuralları bulur.

Onun mükemmel kıymetli bazı risaleleri (makaleleri) de vardır. Bu makalelerin bazıları şunlardır: «Risaletu'l-Kıyâs», «Risâletu'l - Hisbe», «Ri-saletü vad'i'l-Cevâih (Tabi afetlere karşı alınan tedbirler makalesi), «Kitâ-ban fî nİkahi'l-Muhallil (Hülle nikahı ile ilgili kitap) ve «Kitâbul-ukûd (Akid-lerle İlgili kitap)u.

Fıkıh ve ahkamla ilgili diğer kitap ve risaleleri: İbn-i Teymiyye'nin bu kitaplardan başka fıkıhla ilgili bir çok ilmî çalışmaları vardır. O, bu çalış­malarını tamamlamıştır. O, dedesi Şeyh Mecdüddin'in fıkıhla ilgili «el-Mu-harrer» ismindeki kitabına birkaç ciltlik haşiye yazmış yine İbn-İ Teymiyye, Şeyh Muvaffaküddin'in fıkıhla ilgili «el-'Umde» ismindeki kitabının bir bölümünü şerhederek birkaç ciltlik bir eser yazmıştır.

Gerçekten İbn-i Teymiyye'nin fıkıhla ilgili makaleleri fıkhî kurallar ve kitapları büyük bir külliyat teşkil etmektedir. Bu eserlerin, bazıları neşre­dilmiş, bazıları da neşredilmemiştir. Fakat neşredilmeyen eserleri daha çoktur. Biz, çeşitli bölümlerde ve değişik yerlerde onun fıkıhla ilgili görüş­lerini naklettik. Bütün bunlar, araştırma, inceleme mahsulü olup kapsamlı olmaları bakımından eşsiz görüşlerdir.[335]

 

İbn-i Teymiyye'nin Kitaplarının Genel Niteliği

 

527- İbn-i Teymiyye'nin kitapları, gözle görülebilen bazı niteliklere sahiptir. Hatta onun kitaplarını sık sık okursan, sonra kendisine ait oldu­ğunu bilmediğin bir kitabını okursan bu kitabın ona alt olduğunu anlarsın. Neredeyse bu hususta hatâ etmezsin. Onun eserlerinin en belirgin özel­likleri şunlardır:

a) Açıklık: Bu eserlerin üslûbu açık, parlak ve aşikârdır. Bu eserlerin kapalı ve anlaşılmayan bir yönü yoktur. Muhtemelen bu açıklığın yegane sebebi, bu eserlerin, genellikle ya bazı konuların cevabı veya bazı konu­larda ve bazı görüşler hakkında yapılmış tenkidler veya anlaşılmayan ba­zı şer'i görüşleri açıklamak, veya hatta usul hakkında yazılmış bazı fikir­leri reddetmekle ilgilidir. Bütün bu konularda söylenen fikir ve düşüncelerin açık ve vazıh olması gerekir. Ve bu konulara delâlet eden ibarelerin apaçık olması gerekir.

b) İbn-i Teymiyye, Hz. Peygamberin hadisleriyle. Sahabe, Tâbi'in ve Et-bâu't-Tâbi'în sözleri gibi, selefe ait eserler ve müctehid imamların değişik metodlarla ileri sürdükleri sözleriyle çok istişhâd ediyor (delil gösteriyor). Hattâ onun eserlerini okuduğunda; sanki İbn-İ Teymiyye'nin nakletmiş ol­duğu selefe ait ilmi okumuş olursun. Onun eserlerini okumaya daldığın zaman, düşüncen ve aklınla selefin yaşadığı asra intikal edersin.    İbn-i Teymiyye, aklını selefin fikirlerine    çekmek ve düşünce açısında onların metodunu anlayacak seviyeye yükseltmek İçin, selefin  eserlerini ve gö- . rüşlerini nakleder.

c) İbn-i Teymiyye'nîn eserleri, yukarıda zikredilen özelliklerden başka üslûbunun parlaklığı,  ibarelerinin güzelliği, arapça üslûplarının doğru ol­ması- gibi özelliklen vardır. Onun üslubu manaya bir halel getirmeden ve­ya okuyucuyu ilmî yazı çerçevesinden çıkarıp, ilmî düşünceyi ve fikri ha­rekete getirmeyen ve onu uyarmayan yalnız hayalı doyuran, ona yön ve­ren edebî yazı çerçevesinde yazılmış olmaktan uzak olup mükemmel arap­ça  kalıbına qöre  yazılmış   olmaları   gibi özelliklere sahiptirler. O,   lafız­ları ve mânaları, güzelleştiren ilmî metoda uygun yazan bîr yazardır.

d) İbn-i Teymiyye'nin yazıları, okuyucuyu çok derin düşünmeye sev-ketme özelliğine de sahiptir. Eğer onun yüce Allah'ın sıfatlarıyla ilgili âyet­ler ve zatı ile ilgili hadislerdekî tutumu ve bu âyetleri en yakın mecazî mânâlarına göre yorumlaması için herhangi bir teşebbüste bulunmadan bu âyetleri zahir mânâlarına göre yorumlaması olmasaydı, fikrî açıdan derin düşünmesi, onu en büyük bir filozof derecesine çıkarırdı. Eğer bu tutumu   , olmasaydı ve eğer o filozofları ve felsefî ekollere hücum etmeseydi biz onu islam filozoflarından sayardık. İmam eş-Şâfi'î, usul ilmiyle ilgili «er-Risâle»   ismindeki eserini  yazıp  istinbat metodlannı  ortaya  koyduğunda bazı ilk âlimlerin ona fakihlerin filozofu dedikleri gibi, fıkhî konuları mu­kayeseli olarak incelemesinden dolayı İbn-i Teymiyye'de «fakihlerin filo­zofu» unvanını ilmî açıdan haketmiştir. Ve o felsefî mücadelelerinde bile filozoflarla derin felsefî bir metodla mücâdele etmiştir.

528- Yukarıda zikrettiğimiz bu ve diğer bazı özellikler İbn-i Teymiy­ye'nin yazılarının özellikleri olduğu gibi, onun yazılarında veya eserlerin­de bir çok yerde gözle görülen bir kusur da vardır. O da sık sık istitrâd (bir konudan diğer bir konuya geçmek'a başvurmasıdır. Hatta o, bazen itikadla ilgili konular hakkında konuşurken konuyu değiştiriyor, hadis il-mindeki bir konuyu açıklıyor. Bazen de fıkhî bir meseleyi yazarken uzun bir istidrâd yapıp sözkonusu fıkhî konu ile birlikte usulle ilgili bir konuyu açıklıyor. Uzun bir seyahattan sonra asıl konusu olan fıkhî meseleye dönüyor ve sözüne başlarken şöyle diyor: «Maksadım......dır» Bu kusur, onun

bir çok fıkhî araştırmasında tekrarlanmıştır. Bazen de cüz'î bir fıkhî mese­leyi açıklarken ve onun delilini zikrederken usulle ilgili mükemmel kural­ları yazar. Bazen de istitrâd yoluyla zikrettiği kural, esas  konudan daha ince, daha sağlam ve daha faydalı olur. Hülle'cinin nikahının batıl olduğu­nu belirtmek için yazdığı araştırmada böyle bir metod uygulamıştır. Bu nikahın fâsid olduğunu  belirtmek için delil  zikrederken fıkhın İki  büyük kuralını zikretmiştir. Bu iki kaideyi öyle geniş bir şekilde açıklamıştır kî; onun kadar bu kaideler hakkında açıklama yapan başka bir âlim yoktur. Hatta İbn-i  Teymiyye'nin  bu açıklamasından faydalanılarak konuyla  ilgili yapılan açıklamalardan başka bu açıklamaya benzeyen diğer bir açıklama­yı bulamazsınız. Bu her iki kaidenin birisi «Seddü'z-zerâi-Kötülüğe götüren yollan tıkamak» diğeri ise, seri hileler kaidesidir. Talebesi  İbnu'f-Kayyim el-Cevziye hariç, bu her iki kural hakkında İbn-i Teymiyye kadar veya onun gibi araştırma ve inceleme yapan diğer bir âlim göremezsiniz. Çünkü İb-nu'l-Kayyim, «I'Iâmül - muvakki'in»  ismindeki  eserinde  bu  her iki     kaide hakkında uzun açıklama yapmıştır. Onun kitabını inceleyen kimse, her mü­nasebetle ilk bakışta bunun farkına varır. İbnu'I  Kayyım, bu açıklamala­rında hocasının bu konudaki yazılarına dayanmıştır. Şüphesiz İbn-i Teymiy­ye'nin yaptığı istitrâd, te'Iifte kusur sayılır. Kitabı okumayı zorlaştırır ve kitaptan faydalanmayı olumsuz yönde etkiler. Çünkü onun eserlerinden bir konuyu öğrenmek isteyen  kimse,  istemediği şeyleri  okumak mecburiye­tinde kalır. Ve İstemeyerek bazı şeyler hakkında bilgi edinmiş olur. Çünkü okuyucu İbn-i Teymiyye'nin nerede esas konuya döndüğünü öğrenmek için ister istemez konuyla ilgili olmayan kısımları da okuyacaktır. Ve okuyucu, istemeyerek okuduğu kısımdan faydalanamaz. Çünkü, okuyucu istitrâden zikredilen kısmı okumak istemediği halde esas maksat ve gayesine ka­vuşmak için bu kısmı süratle okuyup geçer. Ve bu kısmı ssçma ve anlam­sız gibi sayarak üzerinden geçer. Çünkü bu kısım, onun istediği şey de­ğildir. Halbuki sözkonusu bölümler, kıymetli ve faydalı bilgilerden ibaret­tir.

İstidrâd, yoluyla zikredilen konulardan faydalanmak isteyen kimse de onlardan kolayca faydalanamaz. Çünkü sözkonusu kimse, bu konuları öğ­renmek istediğinde bulacağını zannettiği yerlerde bu konulan arayacak ve orada bulamayacaktır. Eğer okuyucu İbn-i Teymiyye'nin eserlerine alışmiş-sa ve onların çoğunu anlayıp kavramışsa bazen istitrâden zikredilen konu­ları bulabilir. Çünkü bu konulan, istitrâd yerinde bulması mümkündür.

529- İbn-i Teymiyye, bu eserlerinde bazı konulan ve bilgileri tekrar tekrar yazmıştır. Bir konuyu, birkaç kitabında yazdığını görüyoruz. Mese­la «Minhâcü's-Sünne» ismindeki kitabında onun, yüce Allah'ın birliği ve Allah'ın sıfatlarıyla ilgili bir çok görüşünü gördüğün gibi; «Nakzu'l-Mantık»

ismindeki kitabında da bu konuyla ilgili bazı görüşleri ile müteşâbih âyet­ler ve te'vil ile ilgili görüşlerini görürsün. «et-Tedmûriyye» ismindeki ese­rinde bu konuyla ilgili çok miktarda görüşleri bulunduğu gibi onun özeti olan «el-Hameviyye» ismindeki eserinde ve «Risâİetu'l-Fânk» ismindeki kitabında bu konuları işlediğini görüyoruz. Böylece İbn-i Teymiyye'nin bir konuyu, birkaç kitabında ve makalesinde zikrettiğini görüyoruz. Öyle ise onun her bir kitabı veya her bir makalesi, diğerlerinde bulunmayan bir takım bilgiler ve konulara tahsis edilmemiştir. Ancak kitapların düzeni, tertibi ve bölümlere ayırması, konulan tamamlamak kitabın bir konuya tahsis edilmesini gerektirirse o, kitaplarını veya makalelerini bir konuya tahsis eder.

İbn-i Teymiyye'nin, konuları tekrarlamasının iki sebebi vardır: Birinci­si: onun çok miktarda istitrâd yapmasıdır. Çünkü onun bazı konularda ist titrâd etmesi (konu değiştirmesi) onu bu konulan bir kaç kitapta açıkla­maya sürükler. Çünkü o, bu konuları açıklamak gerektiğinde daha önce yazdığı yere atıfta bulunmadan konuyu tekrar açıklar. İkinci sebebe ge­lince: Bu sebep, ilk sebepten daha açık ve daha sarihtir. Şöyleki onun ki­taplarının çoğu kendisiyle diğerleri arasındaki tartışmalardan ibarettir. O, bazı makalelerini de sorulan konulara cevap vermek üzere gönderdiği için konuyu tam olarak yazmıştır. Soruyu soran kimsenin veya kendisiyle tar­tışma yapanların problemlerine cevap vermesi durumunda ise daha önce yazdığı kitaplardaki bilgilere havale etme fırsatı yoktur. Kendisinden ce­vap beklendiği halde onun susması uygun olmadığı gibi. Kendisiyle tar­tışma yapan kimseyi derhal susturabileceği halde susarak ona cevap ver­memesi de uygun değildir.

Bu iki sebepten dolayı, İbn-i Teymiyye'nin ilgilendiği gibi bir çok konu defalarca açıklanmıştır. Bir konunun defalarca açıklanması, ve bazen kullandığı kelimelerle mânâlarının aynı olması, onun söylediği- sözlerle, İleri sürdüğü görüşlerine kuvvetli bir imanla inandığına delalet eder. İs­ter hatâ etsin ve isterse isabet etsin o, kendi içtihadının doğru olduğuna inanıyordu. Söylediği şeylerin doğru olduğuna İnanıyordu. Bu inancı, is­tediği şeyleri elde etmek için samîmi olması ve bu konuda gayret sarfet-mesi ona yeter. Başarı Allah'tandır.[336]

 

2. İbn-i Teymiyye'nin Talebeleri

 

530- Muhtemelen İbn-i Teymiyye'nin asrında yaşayan nesil, İbn-i Teymiyye (r.a.) kadar talebeleri ve müritleri çok olan diğer bir hocayı ta­nımamıştır. Onun, Mısır ile Suriye arasında bir yerden diğer bir yere göç­mesi, Mısır'da da; İskenderiye ile, Kahire arasındaki seyahatları ve ders­lere, araştırmaya, ilmi tartışmaya ve hitabete devam etmesi onun talebelerinin aşın miktarda çoğalmasına sebep olmuştur. Onun, Mısır'da ve Su­riye'de talebeleri olduğu gibi, Mısır'ın Kahire ve İskenderiye şehirlerinde de talebeleri vardı.

Şu kadar varki onun talebeleri, iki kısma ayrılıyor. Çünkü onun ders­leri iki kısma ayrılıyordu. Onun derslerinin birinci kısmı, halka doğru yolu göstermek, Hz. Peygamber'e uymak ve bu uymanın hakikatlarmı açıkla­mak ve onları, bidattan sakındırmak amacıyla büyük camilerde halka ver­diği derslerdir. Mısır'daki derslerinin çoğu, Suriye'deki umûmî dersleri ile gittiği diğer yerlerde verdiği dersler, bu nevi derslerdir. Mısır'a yönelir­ken Gazza' şehrine uğradığında verdiği dersi gibi. Onun bu umûmî ders­lerine devam eden bazı talebeleri vardır. Bunların çoğuna onun müritleri demek daha uygundur. Çünkü onlar, İbn-i Teymiyye'nin bütün düşünceleri­ni idrâk edemiyorlardı ki onlara onun ilmini miras yoluyla elde eden özel talebeleri denilsin.

Derslerin ikinci kısmına gelince; bunlar, İbn-İ Teymiyye'nin üstün ze­kalı sayılan ve kendisinden sonra ilmînde onun varisi olabilecek, onun fikrî mirasını üstlenebilecek ve bu hususta onun halifeleri olabilecek öğ­rencilerine özel olarak verdiği derslerinden ibarettir. İbn-i Teymİyye, Su­riye medreselerinde ve Mısır ile Suriye'de düzenlediği özel toplantılarında bu öğrencilerine bütün fikirlerini ve metodlarını öğretiyordu.

531- İşte onun öğrencilerinin bu kısmı, onun ölümünden sonra fik­rî mirasını yürüten halîfeleridir. Onların en büyük kısmı, Hanbelilerden, bir­çoğu da, ŞâfHlerdendİr. Ve bu öğrencileri, sayılamayacak kadar çoktur. İbn-i Teymiyye, uzun süre ders verdiği için öğrencilerinin sayısı çok fazla idi. Çünkü o, gevşemeden, usanmadan ve yorulmadan kırk altı yıl aralık­sız ders vermiştir. Yani o, babası vefat ettiğinde yirmi bir yaşında iken derse başlayıp Yüce Aliah onun ruhunu alıncaya kadar aralıksız derslerini sürdürdü. İbn-i Teymiyye, vefat ederken altmış yedi yaşında idi.

İbn-İ. Teymiyye, tutuklandığı zaman, onun bu özel talebelerine de İş­kence yapılırdı. Onlar, derslerde onunla beraber oldukları gibi İşkence ve eziyette de onunla beraber idiler.

İbn-i Teymiyye, boşanma hususunda verdiği fetvalar ve sefer için ha­zırlanma hususunda yaptığı konuşmaları yüzünden son olarak hapsedilin­ce onun özel öğrencilerine de eziyet edildi. Bazıları, cezalandırıldı. Bazı­ları kaçtı ve bazıları da bir müddet hapsedildi. Bu öğrencileri arasında İbnu'l-Kayyım diye meşhur olan el-Cevziyye imamı, Şemsüddin Ebû Ab-diilah Muhammed b. Ebubekir'de bulunur. Bir müddet sonra İbnu'I-Kayyim hariç, diğer öğrencileri serbest bırakıldı. Diğer öğrenciler, serbest bıra­kıldıktan sonra o, bir müddet hapiste kaldı. O, İbn-i Teymiyye'nin en seç­kin öğrencisi olduğu için ona özel olarak fazla işkence yapıldı.[337]

 

İbnu'l-Kayyım (El-Cevzî) (691-751/1292-1350)

 

532- Burada İbn-i Teymiyye'nin bütün öğrencilerinin ha! tercemesi-ni özel olarak zikredemediğimiz halde İbnu'l-Kayyim'in hal tercemesini ih­mal edemiyoruz. Çünkü o, hocasının ölümünden sonra, yazma, eser telif etme, mücadele ve tartışma açısından hocasının ilmî mirasını sürdürmüş­tür. İbn'ui-Kayyim, (691/1292) yılında doğmuş ve (751/1350) yılında vefat etmiştir. O, yaklaşık olarak İbn-i Teymiyye'den 30 yıl kadar küçüktür. İbn-i Teymiyye, ona karşı şefkatli bir baba muamelesinde bulunmuştur. İbn'ui-Kayyim de, hocası İbn-İ Teymiyye gibi ilim ve fazilet sahibi bir aileden doğmuştur. Çünkü onun babası el-Cevziyye'nîn emiri ve efendisi Kayyi-mu'l-Cevziyye idi.

Bundan dolayı ona İbnu'I-Kayyim el-Cevziyye denilmiştir. Sonra tam­layan hazfedilerek kendisine İbn'l-Kayyım denilmiştir. O da hocası İbn-i Teymiyye gibi Hanbeli olarak yetişmiştir.

İbnu'I-Kayyim, İbn-i Teymiyye'den ilim öğrenmiş, onun ilmiyle kanaat etmiş, ilmini yaymış ve halkı onun görüşlerine tabi olmaya çağırmış onun lehine mücadele vermiş ve onu savunmuştur. İbnu'l Kayyim'in özel ola­rak neşrettiği ve halkı kendisine uymaya teşvik ettiği ilim, İbn-i Teymiy­ye'nin fıkhıdır. İbnu'I-Kayyim, İbn-i Teymiyye'nin boşanma konusundaki gö­rüşlerini desteklemiş ve onun fetvalarıyla İlgili İbarelerini yazmıştır. Onun ortaya koyduğu metodlarının çoğunu toplamıştır. O, «İ'lâmu'l-müvaki'in», «Zâdü'l-me'âd» ve diğer kitaplarında İbn-i Teymiyye'nin miras olarak bırak­tığı fıkıhla ilgili görüşlerinin çoğunu zikretmiştir. O, hocasından etkilene­rek edindiği kuvvetli ruhu, serbest fikirleri ve selefi yönelişi yanında bir­çok ilim dalında emsallerinden üstün olmuştur. İbnu'l-Kayyim'in dostu ve öğrencilikte arkadaşı olan tarih müellifi Ali b. Teymiyye b. Kesir onun hakkında şöyle demiştir: «O, hadis ilmini semâ'a yoluyla öğrenmiş, ilimle meşgul olmuş, özellikle tefsir, hadis, fıkıh ve akaid usulü ilimleri olmak üzere birçok ilimde emsalinden üstün olmuştur[338].

İbnu'i-Kayyim, İbn-i Teymiyye h. 712 yılında Mısır'dan döndükten son­ra ondan ilim öğrenmiştir. Çünkü İbnu'I-Kayyim o tarihten önce iyi olgun­laşmamıştı. İbn-i Teymiyye'nin çalışmalarının çoğu hayatının bu aşama­sında gerçekleştirilmiş olup bu çalışmaları, fıkıh ve fetvalar ve daha ön­celeri akaidle ilgili yazmış olduğu bilgilen pekiştirmekle ilgilidir. İbnu'I-Kayyim, onun fıkhını öğrenmiş ve onun metodfarını öğrenmiş olup ondan ayrılmamıştır. İbn-İ Kesir, bu konuda da şöyle demiştir: «Şeyh Takiyûddin İbn-i Teymiyye h. 712 yılında Mısır'dan dönünce İbnu'l Kayyim, hocası ölünceye  kadar kendisinden ayrılmadı. Daha  önce yaptığı   ilmî çalışmalara ek olarak ondan çok miktarda ilim öğrendi. Böylece o, kendi saha­sıyla ilgili bir çok branşta eşsiz bir âlim oldu. İlim öğrenmek için gece ve gündüz çok çalıştı ve Allah'a yalvardı.»

533- İbn'ul Kayyim, yumuşak mizaçlı, güzel ahlaklı bir insandı. Ho­casından ilmini, samimiyetini ve akidesini öğrenmişti. Ondan, öfkesini al­mamıştı.  Dostu  İbni   Kesir, İbnu'I-Kayyımı  vasfederek  şöyle  demiş:  «O, Kur'ân-ı  güzel  okuyordu  ve  güzel ahlak sahibiydi.   Dostları ve kendisini sevenleri çoktu. Hiç kimseyi kıskanmaz ve kimseye eziyet etmezdi. Kim­senin kusurunu araştırmaz ve hiç kimseye karşı kin beslemezdi. Ben in-sanlar arasında onun en yakın dostu ve en fazla sevdiği kimse idim. Za­manımızda yeryüzünde ondan fazla ibâdet yapan kimseyi tanımıyorum. Na­maz kılmada onun özel bir metodu vardı. O, namazı çok uzatıyordu. Rükû ve secdelerini uzatıyordu. Bazen bir çok talebesi ona uyduğu halde İbnu'l-Kayyim (r.a.) yine namazı uzatmaktan vazgeçmiyordu. [339]

Anlaşıldığına göre İbnu'l-Kayyim, hocası'nm teşvikinden daha fazla ta­savvufa düşkündü: Hatta o, kendiliğinden ibâdete ve zahitliğe yönelmiş­ti. Dinin özünün, Takvada olduğunu anlamıştı. O, bu konuda «Medâricü's-sâlikin fî makami iyyâke na'budü ve iyyake neste'in» (Yalnız şana ibâdet ediyoruz ve yalnız senden yardım diliyoruz makamında sülük edenlerin yolları) isminde bir eser te'lif etmiş. Bu kitabında, hakikat ilmî ve şeriat ilmiyle ilgili konuları işlemiştir. Hakikat ve şeriat ilimleri bu kitapta bir­leşerek doğru bir dindarlık hikmete uygun bir düşünce ve doğru-dürüst bir ahlak oluşturmuşlar. Bu kitap, okuyucusuna din, ahlak, hikmet ve gerçek İslam felsefesi konularında faydalı olan bir kitaptır.

534- İbnu'l-Kayyim, büyük bir ilmî serveti, kendisinden sonraki ne­sillere miras bırakmıştır. Bu ilmî servet içinde hocası İbn-i Teymiyye'nİn ilminin özeti vardır. O, bu servete kendi araştırmalarının semerelerini de ilâve etmiş olup bu eserler, onun fikrî yönelişlerini de ihtiva etmektedir­ler.  İbnu'l-Kayyim'in bazı eserleri şunlardır:  «İ'lâmü'l-müvakki'in»,  «el-Ke-limu't-tayyib»,  «Medâricü's-Sâlikin», «Merâhilü's-Sâir»,  «Zâdü'l-Müsâfirin», «Zâdül-Me'ad», «Kitâbü'd-Dâi ve'd-Devâ», «Kitabu Miftâhİ's-Se'âde», «Turu-ku'l-hikme», «İddetü's-Sâbirin», «İctimâ'u'l-cüyüşİ'l-İslâmiyye fi'r-Reddi ala'l-Mu'attala ve'1-cehmiyye», «Kitabu İğaseti'l-Lehefân», «Kitâbu's-Sırâti'I-Müs-takîm» «ei-Fethu'l-kudsî» ve «et-Tuhfetü'1-Mekkiyye».

535- İbnu'l-Kayyimin eserleri, hocasının birçok kitabı gibi şiddetli mücadele zamanında yazılmamıştır. Aksine onun eserleri, sükûnet ve em­niyet zamanında yazıldıkları için, bu eserler, muhteva açısından sakin ve

hareketsizdirler. Fakat bu eserler, derin görüşleri ihtiva eden, çok faydalı ve uzun ömürlü (zamanın geçmesiyle tazeliğini koruyan) eserlerdir. Tertip ve düzenleri mükemmeldir.. Babları düzenli olup verdiği fikirler, ciddidir. İbareleri tatlıdır. Çünkü İbnu'l-Kayyim, eserlerini sükûnet içinde yazmış ve eserlerinde derin düşünce ile inceden inceye araştırma, açık ibare ile -laf kalabalığı yapmadan- doğru üslubun güzelliğini uygun bir şekilde birleş­tirmiştir. Belki bunun en açık örneği, onun «Medâricü's-Sâlikin», «'İdde-tü's-Sâbîrîn» ve «Miftâhu'd-dâri's-Se'âdeti» ismindeki eserleridir. Çünkü bu eserler, derinliğine incelenmiş, sağlam felsefe örneği ile bir fikri doğru apaçık açıklama hususunda sânât güzelliğinin numunesi sayılırlar.

Bütün bu özelliklerine ilâveten onun eserlerinde selefin nuru ve ilk âlimlerin hikmeti bulunuyordu. Çünkü o, hocasından az olsa bile sahabe ve tabiinden oİan salih selefin sözleriyle, birçok konuda delil getirmiş­tir. Fakat her şeye rağmen o, hocasının kaynağından faydalanmış, İbn-i Teymiyye ve diğer alimlerin -Allah onların hepsinden razı olsun- açtıkları pınarın bol suyundan içmiştir. (Onların İlim ve marifetlerinden faydalan­mıştır.)[340]

 

3) İbn-i Teymiyye'nin Fikir Ve Görüşlerini Benimseyenler

 

536- İbn-i Teymiyye, yaşadığı asırda bir çağrıda bulunmuştur. Bu çağrının yankıları ondan sonraki nesiller arasında yayılmıştır. İnsanlar, onun hakkında bir kaç kısma ayrılmışlar. Bazıları, onu yüceltmiş, büyüt­müş, onun şahsını, ilmini, görüşlerini ve yönlendirmelerini beğenmiş ve takdirle karşılamışlar. Bir grup da onu, küçültmüş, onu tecsim ve teşbih ile tenkid etmiştir. Sonra bu grup aşırı davranarak onu zındıklık ve islam ca­miasından çıkmakla itham etmiştir. Bu İki grup arasında aşın ifrat ve tef­ritten sakınan ve onu islam dininden çıkarmayan, onu zındıklıkla, teşbih ve tecsimle itham etmemiş bulunan, bütün sözlerini hatâ ihtimali olmayan doğru sözler olarak kabul etmemiş olan bilâkis her iki grup arasında yer alan diğer bir grup vardır. İlk iki grup, onun asrında ortaya çıktığı gibi bu son grupta onun zamanında ortaya çıktı. Fakat o, tarihteki mücâdele gü­rültüsünden ve şiddetli kavgalardan dolayı İbn-i Teymiyye hayatta iken bu grup sesini işittiremedi, varlığını hissettiremedi. Aksine o devirdeki şiddetli, mücadele, vuruşmak için karşı karşıya gelen iki grup arasında yapılıyordu. Birinci grubun başında bizzat mücadele eden ve kendi gö­rüşlerini müdâfaa eden İbn-i Teymiyye bulunuyordu.

İbn-i Teymiyye'nİn ölümünden sonra iki grup arasındaki mücâdele kı­sa bir zaman devam etti. Fakat bu mücâdele yavaş yavaş azalmaya baş­ladı. Onun hakkında mutedil  görüşte olanlar çoğaldı. Aşırt derecede onu tenkid edenler azaldı. Nihayet, onun lehinde ve aleyhindeki taassup din­di. Bütün insanlar (Müslümanlar), onun ilimlerini birbirinden miras yoluyla almışlar, onu bağımsız düşünen bir fakih, sünneti ihya eden büyük bir araştırmacı ve ilmiyle dini desteklemek için çalışan bir âlim olduğunu an­ladılar. Onun hakkında değişik görüşlerde olanlar, onu takdir etmede, onun islam dininde güzel bir çığır açtığı hususunda ve vazifesini yürütmekte sebatlı olduğu hususunda birleştiler. Hanbelilerin çoğu ve diğer mezhep­lere mensup bazı âlimler, bütün görüşlerinde ona muvafakat ediyorlardı. Birçok âlim de itîkadla ilgili görüşlerinde ona muhalefet etmiştir. Fakat onun görüşlerini benimseyenler ve benimsemeyenler, onun övgüye ve tak­dire değer bir âlim olduğunda, hakikati arama ve dini savunmada samimî olduğunda, herkesin hem hatâ edebileceği hem de isabet edebileceği­ni ve İbn-i Teymiyye'nîn de ictihâd ederken bazen hatâ, bazen de isabet ettiğinde mükafatlandırılacak olan âlimlerden biri olduğuna dair fikir bir­liğine varmışlardır.[341]

 

Vahhabîlik:

 

537- Tarih dalgaları, yumuşak esen rüzgarın etkisinde fazla çalka­lanmadan İbn-i Teymiyye'dert, onun eserlerinden ve ilminden bahsetmeyi sürdürdüler. Nihayet hicri XII. asırda veya milâdî XVIII. asırda Suudi Ara­bistan'ın  Necd bölgesinde Muhammed b. Abdülvehhâb  [ölm. 1792/1206) ortaya çıktı. O, Ibn-I Teymiyye'nin fıkıh ve itikadla ilgili kitaplarını araştır­maya koyuldu, bu eserleri iyice anlamaya uğraştı. İbn-i Teymîyye'nİn or­taya koyduğu fikirlere inandı ve halkı  bu fikirleri kabul etmeye çağırdı. Hatta bu konuda, şiddetli bir müteâsıp oldu. Etrafındakiler!, îbn-i Teymiy­ye'nin fikirlerine sarılmaya çağırdı. Neticede Muhammed b. Abdülvehhâb, çağrısına kulak veren ve bu fikirleri gönülden kabul edip etkilenen kimse­leri gördü. Birçok kimse fikirlerine körükörüne inanarak onu destekleyen kuvvetli yardımcıları  haline geldiler. Hatta bu fikirleri destekleyenlerden küçük bir devlet oluştu. Şöyleki Suudi Arabistan kraliyet ailesinin dedesi ve Muhammed b. Abdülvehhab'ın kayın pederi Muhammed b. Suud onun en kuvvetli yardımcısı ve destekleyicisi oldu. O, çok cüretli bir savaşçı idi. O, İbn-i Teymiyye'nin mezhebinin  sünnete uygun olduğuna inandığı için, bu mezhebi yaymak ve korumak gayesiyle kıyasıya savaştı. Hatta Muham­med b. Suud, bu dinî mezhebi desteklemekle siyâsî emeline kavuştu. On­lar, her ikisi birbirine yardım ettiler. Böylece küçük Suudi Arabistan dev­leti kuruldu. Bu ülkede, İbn-i Teymiyye'nin, mezarlar ve salîh kimselerin kabri -hattâ Hz. Peygamber (s.a.)'in kabri ile ilgili görüşleri pratik olarak uygulandı-.  Vehhabiler,  kendilerine  göre  bidat saydıkları şeylere hücum etmişler ve ellerindeki bütün kuvvetleriyle bu bidâtlarla mücâdele etmişler. Kendi görüşlerine göre sünnet saydıkları şeyleri amelleriyle ihya et­mişler. Şiilerin özel olarak mukaddes saydıkları camileri yıkmışlar. Mi­nareleri camilere bitişik yapmaya ve teşbih kullanmaya engel olmuşlar. Herşeyi, islamın ilk asrındaki sadeliğine geri götürmek için uğraşmış­lar. Suudi Arabistan ülkesine yakın olan bütün islam ülkelerinde yaşa­yan müslümanlar onların bu hareketlerini işitmişler. Bazıları, bu fikirlere inanarak onları desteklemiş ve halkı bu fikirlere inanmaya çağırmışlar.

Böylece İbn-i Teymiyye'ye uyanların -her ne kadar bunların değişik is­lam ülkelerindeki sayıları az çok değişiyorsa da- işgal ettikleri bölgeler gi­derek genişlemiştir.

538- Vehhabilerin, kendi fikirlerinde olmayanlara karşı yaptıkları mu­ameleler ve itikatlanndaki sert tutum ve davranışları, bazı mubah şeylere karşı bidat ismiyle mücâdele etmeleri islam ülkelerinde hasımlarının ço­ğalmasına sebep olmuştur. Ve özellikle bu ülkenin silahlı kuvvetleri, veh-habîlerin görüşlerine aykırı olan ve önlerine gelen her şeyi yıkmaya baş­ladıktan sonra onların düşmanları daha da çoğalmıştı.

Vehhabiler, bütün Arabistan'ın dağlan ve ovalanyla bir vilayeti sayı­lan Osmanlı devletine karşı ayaklandılar. Osmanlılarla savaştılar. Bu sa­vaşta öyle şiddetli davrandılar ki; Osmanlı devleti, onlarla mukavemet edemediği için, Mısır valisi, Mehmet Ali'den yardım istedi. Mehmet Ali'­nin elinde bol miktarda harp malzemesi ve teçhizat ile donatılmış bulu­nan kuvvetli Mısır ordusu bulunuyordu. Mehmet Ali, Mısır ordusuyla, Veh­habilerin üzerine saldırdı. Onları yendi ve onlara büyük zayiatlar verdik­ten sonra Vehhabiler çıktıkları yere geri çekildiler.

539- Vehhabîler, Suudi Arabistan memleketinde gizli bir güç ola­rak kaldılar. Onlar, İbn-i Teymiyye'nin mezarları ziyaret etmek ve diğer konulardaki görüşlerine uyma hususunda sert ve aşırı davranıyorlardı. Ba­zı vakitler hariç, onlar bulundukları Necid bölgesini geçemiyorlardı. Niha­yet I. Dünya savaşı başlayınca ve Osmanlı İmparatorluğu Suudî Arabistan topraklarından vazgeçip bu imparatorluk dağılınca Melik Abdülaziz Âlu Suud (r.a.) bu durumu bir fırsat olarak değerlendirdi. Mekke ve Medine haremlerindekî Hâşimî ailesi üzerine saldırdı. Onları, bu heriki haremden çıkardı. Beytullah'ın hizmetini üstlendi. Böylece Arap yarımadasının çoğu onun otoritesi ve hükmü altına girdi.

Her ne kadar bazıları, hac mevsiminde Suudi Arabistan'a gelen ha­cılarla ilişki kurdukları ve onlarla karıştıkları için, bazı katı fikirlerinde biraz gevşemişlerse bile vehhabiler, halen İbn-i Teymiyye'nin itikâd, ka­birleri ve camileri ziyaret etmekle ilgili görüşlerine sımsıkı bağlıdırlar. Hatta, Beytullâha hizmet etmeleri ve Allah'ın  hareminde hakimiyet sür ettirmelerinden dolayı yumuşak davranmaları, onların muhaliflerine karşı müsamahalı davranmalarına ve ilk zamanlardaki gibi sert davranmamala­rına sebep olmuştur.

540- Doğru konuşmak üzerimize vacib olan vazifelerden biridir: Şöy-leki: Vehhabilerin İbn-i Teymiyye'nin görüşlerine sımsıkı sarılmaları ve bu konuda katı davranmaları, vahhabi âlimlerinin bu fikirleri kendi aralarında yaymaya düşkün olmaları önceleri okuma yazma bilmemelerine rağmen kültürlü olmalarına sebep olmuştur.

Arap yarımadasında yaşayan diğer kimseler, vehhâbiler kadar kültür­lü değildir. Onlar, Arap yarımadasının büyük bir bölümünde yönetimi ele geçirdikten sonra bu kültürlerini Hicaz halkı arasında yaydılar. Daha önce Hicaz bölgesinde cehalet hakim idi. Nihayet kafaları çalışınca ve zihinle­ri açılınca onlar, okulları yapmak ve kültürü Arap ülkelerinde yaymak İçin gayret sarfetmeye yöneldiler.

Suûdlular, Hanbelı oldukları için, onlar İbn-İ Teymİyye'yi, Ahmed b. Hanbel'den sonra kendileri için İmâm sayıyorlar.

Yüce Allah'tan, Suudlu emirlerin adaletle hükmetmelerini, onların İbn-î Teymiyye'nin takvası ve doğruluğu üzerinde bulunup islamtn birer canlı örnekleri olmalarını ve adaleti ihya etmeleri için başarılı olmalarını dileriz. Çünkü adalet yolu en güvenilir ve en hayırlı yoldur. îbn-i Abdullah fMuhammed ZehraJ'ın en fazla tekrarladığı duâ; «Başarı Allah'tandır.» du-âsidir.

Allah'a şükürler olsun bu kitap tamamlandı.[342]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 203-205.

[2] Me'aricu'l-Vusûl  (Mecmu'atu'r-Resâili'l-Kubrâ), s.  183.

[3] Bu konuda bkz. el-Fetavâ (el-Kürdî baskısı), C. II, s. 386.

[4] Vâsit halkının sorduğu sorulara kendisiyle cevap verdiğinden dolayı bu risaleye 'er-Risâletu'1-Vasitiyye' adı verilmiştir.

[5] Bkz. el-Akîdetü'1-Vâsıtıyye (Mecmuâtu'r-Resâil içinde), s. 2. s.40

[6] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 205-210.

[7] İbn-i  Teymiyye,  Mukaddime  fi Usuli't-Tefsir (Dımaşk, 1926).

[8] îbn-i Teymiyye, Mukaddime    Usuİi't-Tefsir (Drnıaşk,  1926).   Bu kitap, Türkçe'ye çevrilmiştir: Tefsir üzerine, Çevr. Harun Ünal, (istanbul, 1985J, s. 28.

[9] Aynı eser, s. 6. (Tefsir Üzerine, s. 29.30).

[10] Ibn-i Teymiyye,  Mukaddime    Usuli't-Tefsir,  (Dımaşk 1926).

[11] A.g.e., s.  123.

[12] A.g,ev s. 133-134

[13] A.g.e., s. 136.

[14] İbn-i Teymiyye, Mukaddime fî Usuli't-Tefsir. (Dimaşk, 1926)

[15] Tirmizî, bu hadisin garip olduğunu söylemiş, bazı hadis âlimleri de ra-vilerinden bir kısmını tenkid etmişlerdir (Tefsir Üzerine, s. 139),

[16] Tefsir Üzerine, s. 142-143

[17] Namaz, abdest» kelimeleri gibi, esas sözlük manalarından çıkarılıp bili­nen îslâmî manalara nakledilmiş kelimeler.

[18] Kutubi Tefsiri,cüz. 1,s,29   

[19] Bu delilleri, îhyâ'nın C. I., s. 260-262'den çıkardık.

[20] Bu ve daha önce geçenler, îhyâ'nın C. I, s. 261'den genişletilerek alın­mıştır.

[21] İhyâ'nın C. I, s. 261'den genişletilerek alınmıştır.

[22] îhyâ, C.  I., s. 262.264.

[23] îbn-i Teymiyye, Tefsiru Sureti'n-Nûr, s. 36.

[24] Ibn-i  Teymiyye, Tefsîru   Sureti'n-Nûr,  s.   145.

[25] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 210-224.

[26] Muvafakat-u Sârih-i Ma'kul H-Sahihi'l-Menkul. (Minhacü's-Sünne Kena-nnda), C. h, ş. 9.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 224-225.

[27] Uç temel eser şunlardır:   Ebu'l-Huseyn el-Basrî'nin el-Mu'temed'i,  İma-mui-Harameyn'İn el-Burhan'ı ve  Gazzali'nin el-Mustasfa'sı.

[28] el-Mustasfâ,   C.  I.,  s.   10.

[29] Şerhu'l-Akidetn-îsfahaniyye,  s.   15.

[30] Aynı eser, s. 49.

[31] Avm eser, s. 117.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 225-227.

[32] Meâricu'l.Vusûl  (Mecmuatu'r-Resâil, Hancî Baskısı)   s.  4.

[33] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 227-228.

[34] Muvafakatu sarihu'l-Ma'kul İi-Salihi'l-Menkul,  C. I., s.   10.

[35] Nakzdu'l-Mantik, s. 57.

[36] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 228-231.

[37] İbnu's-Salâh, Fetâvâ, s. 435.

[38] el-Akidetu'Msfahaniyye, s. 116.

[39] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 231-232.

[40] Heliyye:  Soru edatı olan «Hel» (...mı, mi?)  edatına, Eyniyye, yer sor­ma edatı alan «Eyne»ye (Nerede) İzafedir,

[41] Eysiyye: «E Ieyse» (değil mi?) edatına izafedir ve kendisiyle ispat kas-dedilmiştir: Leysiyye, «Leyse» (değildir) edatına izafedir ve kendisiyle olumsuz­luk kastedilir.

[42] Ebu Saîd es-Seyrâfî, diğer ismiyle Hasen b. Abdillah el-Merzubanî, Bağ-dad'da oturmuş ve orada kadılık yapmıştır. Basra nahvini en iyi bilenlerdendir. 368'de vefat etmiştir. Bu tartışma, 330 senesinde cereyan etmiştir

[43] Bu münazara için bkz. Ebu Hayyan et-Tevhidî, Kitabu'1-îmta vel-Muâ-nese, s. 104 (el-Leyletu's-Sâlise).

[44] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 232-234.

[45] Nakdu'l-Mantık, s. 169.

[46] Nakdu'l-Mantık, s. 169.

[47] Suyutî, Şavnu'I-Mantık ve'1-Kelâm   an   Fenni'l-Mantık   ve'1-Kelâm,   s. 202./Ali Sami en-Neşşâr, Menâhicu'1-Bahs înde'l-Müfekkiri'l-lslâm.

[48] Nakdu'l-Mantık, s. 28.

[49] Bu konuda bkz. Hüseyin Vâlî  (merhum), Kitabu't-Tevhid.

[50] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 234-240.

[51] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 241-242.

[52] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 242.

[53] Kur'ân veya  sünnette Allah'a   (C.C.)   isnad  edilen  sıfatlardır.

[54] Selbî sıfat,  kıdem, izafî  sıfatı, mevcudatı  yaratması, bunları  birleştiği sıfatı ise muhalefetü'n li'İ-havadistir.

[55] Nakdu el-Mantık, s. 256.

[56] el-Fes el-Müvesvi, s. 256.

[57]  Risale-i Tedmüriyye, s. 10.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 242-244.

[58] Makalatü'l-Islâmiyyin; Ebu Hasan el-Eş'arî.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 244-246.

[59] Ibn-i  Teymiyye, Risaletü't-Tedmuriyye, 12.

[60] îbn-i Teymiyye, Risaletü't-Tedmuriyye, 7,8.9,

[61] Tedmuriyye, s. 12.

[62] îbn-i Teymiyye,  el-îklil, s. 26. Mecmatûr - Resailül.Kubra C. I.

[63] îbn-i Asakir Tebyinu kezibi'l-müfteri  fima nüsibe lî Ebi'1-Haseni'l-Eş'-âri,  148,149

[64] İbn-i Teymiyye, el-Akidetü'I-Hameviyyetül-Kübrâ, (Mecmua), 249

[65] Ibn-i Teymiyye, A.g.e, 419/420,421

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 246-251.

[66] Ibn-i Teymiyye, el-îklil, fi'1-Müteşabihi ve't-Te'vil,  12.

[67] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 251-253.

[68] îbn-i Cevzî Def'u şüphet'teşbih, 8.

[69] Haşeviyye Allah'ı  (C.C.) amiyane anlayıp O'nu bir cisim olarak telâkki eden ve yaratıklara benzetendir.

[70] Bu, mevzu bir hadistir. Meali; «Allah bir at yarattı. O'nu yürüttü. At terledi. Sonra kendi nefsini o attan yarattı.»

[71] Ibn-i Teymiyye, Nakdu'l-Mantik,   119.

[72] İbn-i  Teymiyye,  Risaletü'd-Tedmüriyye, 48,49.

[73] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 253-257.

[74] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 257.

[75] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 257-259.

[76] Îbn-i Teymiyye, Tefsira Suretı'l-thlâs,.71 vd.

[77] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 259-262.

[78] Ibn-i Teymiyye,  el-Iklil fi'1-Müteşabihi ve't-Te'vil, 23

[79] Bak:  Ibn-i  Teymiyye,   el-îklîl fi'1-Müteşabihi ve't-Te'vil 26,    Tefsiru Suretil-Ihlâs, 74.

[80] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 262-264.

[81] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 265-266.

[82] Gazzalî, Ilcâmu'1-Avam an Ilmi'I-Kelâm, s. 5,6,7.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 266-269.

[83] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 269-271.

[84] Bu  risale için bak.  M.  Ebû Zehra, Ahmed b.  Hanbei.

[85] îbn-i Teymiyye, Mecmuatu'r-Resail ve'1-Mesail, Menar Baskısı,  1 î 1.21 22

[86] Îbn-i Teymiyye. A.g.e., 45.

[87] ibn-i  Teymiyye, A.g.e,  156.

[88] Aynı eser, 106.

[89] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 271-275.

[90] Bu tartışmalar için bak:  îbn-i Ebu'I-Hadid Şerhu  Nehci'l-Belâğa;  Ebu Zehra, Tarihu'l-Cedel, Darü'l-Fikri'l-Arabî, s.  110

[91] îbn-i Hazm, el-FasI fil-Milel ve'n-Nihal,  111,22.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 277-279.

[92] İbn-i Teymiyye, er-ResaiI ve'1-MesâiI, V, 128.

[93] îbn-i Teymiyye, Mecmuatu'r-Rasail  ve'I-Mesail,  V,  141

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 279-280.

[94] İbn-i Teymiyye, Mecmuatur'r-Rasail  ve'1-Mesail, V,  142.

[95] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 280-281.

[96] îbn-i Teymiyye, A.g.e. V,  130.

[97] ibn-i Teymiyye, A.g.e, V,   132

[98] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 281-282.

[99] îbn-i Teymiyye,  Minhacü's-Sünne,  1, 269.

[100] İbn-i Teymiyye, er-Resail ve'1-Mesâil, 143.

[101] îbn-i Teymiyye, Minhacü's-Sünne,  1,270.

[102] İbn-i Teymiyye,  Mecmua tu'r-Rasail ve'1-Mesaiî, V,   145.

[103] îbn-i Teymiyye. Mecmua, V,  146.

[104] Bak: İbn-i Teymiyye.  Sifau'l.alil. Ebu Zehra,  Taruhu'l-Cedel, 196.

[105] îbn-i Tevmivve. Minhacü's-Sünne I. 266:   Mecmua:   V.  152.

[106] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 282-287.

[107] Mecmuatur' - Resâil vel-Mesail, 1,119.

[108] el-Milel-ve'n-Nihal  ve Tarihu'l-Cedel, s.  212.

[109] Makalatü'l-îslâmiyyin

[110] Mecmuatu'r-Resail   ve'I-Mesail,   C.   V,   s.   121.

[111] Mecmuatu'r-Resaü  ve'1-Mesail. C.  V, s. 123.

[112] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 287-291.

[113] Bu konuda İbn-i Teymiyye'nin et-Tevessül ve'I-Vesilc'si s. 102'de büyük kaideye müracaat

[114] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 293-294.

[115] Mecmuatu'r - Rasail ve vel-Mesâü, C. V, s. 3.

[116] A.g.e. s. 7 vd. Burada harikanın tesirleri hususunda uzun bir araştır­ma göreceksiniz.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 294-295.

[117] Mecmuatur-Resail ve'I-Mesail, C.  I, s. 40.

[118] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 295-296.

[119] et-Tevessül vel-Vesile'de büyük düstur, s.  5.

[120] Büyük düstur, s.  103-104.

[121] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 296-298.

[122] Büyük Düstur, s. 97.

[123] et-Tevessül ve'1-Vesile'de büyült prensip s. 122

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 298.

[124] A.g.e. s.  113.

[125] Mecmuatur'r-Rasail ve'1-Mesaîl s, I, s. 55.

[126] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 299.

[127] el-Ukudu'd-Dürriyye,  s. 335

[128] et-Tevessül ve'I-Vesile'de büyük prensip, s.   106.

[129] A.g.e. s.   57.

[130] et-Tevessül ve'1-Vesîle. s. 55.

[131] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 299-304.

[132] Bu kitabın 213-214-215 maddelerine müracaat. Bu mefhumları  münasip şekilde açıkladık, burada tekrara lüzum görmüyoruz.

[133] Hakikiyyetu Mezhebu'I-Vahdet Risalesi s, 4'e müracaat

[134] Hakikiyyetu  Mezhebi'l-Vâhdet  Risalesi s.  6.

[135] Risaleti Mezhebi'l-îttİhadİyyin s. 7.           

[136] Merhum Reşid Rıza, üstad Muhammed  Abduh'un «lbn_i  Arabi'nin ke­lâmının bir anahtarı vardır. Bunu bilen O'nun bütün kelâmını anlar. Îbnü'1-Esîr Tarihi okur gibi Futûhât okuyorum.» dediğini nakletmiştir.

[137] Mezhebu'l-îttihadiyyin s. 17.

[138] Mezhebu'l-îttihadiyyin  s.  15.

[139] A.g.e. s. 27.

[140] Yani tbn-i Arabî, Zira o görüşünü kitapları el-Füsus ve el-Futuhatu'l-Mekkiyye'de tedvin etmiştir.

[141] Mişkatu'l-Envar sahibi Huccetü'l-Islâm  İmam Gazzalî'yi kâsdediyor.

[142] Risaletü'l Mezhebj'l-Ittihadiyyin s. 74. 

[143] Risaletu Mezhebi'l-Ittihadiyyin, s. 75-76.

[144] Mecmuatur-Resail ve'1-Mesail C. I» s. 70.

[145] A.g.e. C. I, s. 80.

[146] et-Tedmiriyye, s. 27-28-29.

[147] Hamalılar için kaleme aldığı risale (tere.)

[148] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 305-314.

[149] ibn-i Teymiyye, Kitabu'Uman s.

[150] İbn-i Teymiyye, KitabulJman, s..90.

[151] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 315-317.

[152] Minhacu's-Sünne,  C, II, s. 5.

[153] Fitne:   Çatışma ve uyuşmazlık, temel anlaşmanın  sona ermesi sonucu iç  savaş ortaya  çıkması.   (Çev.)

[154] Hâkim (Hukkâm): İktidar, siyasî otorite sahipleri. (Çev.).

[155] Hüküm: İktidar, siyasî otorite. (Çev.).

[156] îyiliği   emir, kötülükten alıkoymada   mefsedet-i   râciha:   fitne   sonucu doğurma   veya  kamutandaki   cihaddan   alıkoymak   için  komutan   ve   idarecilerin güvenirliliğini zayıflatarak olur. Gerçekten, bu durumda İstinkâr (hoşgörmeme) iyi­liği emretme ve kötülüğü yasaklama türünden olmaz, bilakis fitneye davet olur.

[157] Minhâcu's-Sünne, C. II, s. 240.

[158] ibn-i Teymiyye,  Siyaset (İstanbul  1985), s. 46.

[159] Buharî, Müslim.

[160] Minhâcu's-Sunne, C. II, s. 87.

[161] Minhâcu's-Sünne, C. II, s.  87

[162] Minhacu's-Sünne, C. II, s. 207.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 319-325.

[163] el-Fetâvâ, C. II, s. 119-200.

[164] îlamu'I-Muvakkıîn, C. I, s. 25.

[165] Risaletü' refli'l-meîam, s. 24-25. Mötbaatü'1-Adam ve'1-Müeyyed, sene 1318

[166] Risaletü refi'l-melam, s. 31.

[167] Refu'l-melam, s. 33-44.

[168] el-Fetâvâ, C. II, s. 202.

[169] el-Fetâvâ, C. II., s. 203  (özetle).

[170] a.g.e., s. 200.

[171] el-Fetâvâ, C. II., s. 200.

[172] el-Fetâvâ, C. II., s. 201.

[173] a.g.e.. s. 356.

[174] a.g.e,, S. 385.

[175] el-Fetâvâ, C. II., s. 384.

[176] el-Fetâvâ,   C.   II.,   s.   385.

[177] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 327-341.

[178] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 342.

[179] Muhtasar el-Fetâvâ el-Mısrıyye, s. 436, 437.

[180] a.g.e., s. 547.

[181] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 342-344.

[182] Muhtasar fetava Ibn-i Teymiyye, s.  650.

[183] el-Mesûliyeyetu'1-cinaiyye, s. 412.

[184] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 344-346.

[185] Muhtasaru'l  fetâvâ, s.  601.

[186] Muhtasaru'l-fetâvâ, s. 608.

[187] a.g.e.

[188] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 346-347.

[189] el-Fetâvâ C. IV., s. 170.

[190] Fetava  İbn-i Teymiyye C. IV, s.  170.

[191] Fetava İbn Teymiyye, c. 4, s. 169

[192] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 347-351.

[193] Muhtasaru'l-Fetâvâ. s. 335.

[194] el-Fetava, c. 1, s. 304.

[195] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 351-352.

[196] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 353.

[197] Bu konuda bkz. Risaletu'l-kitâl fi Mecmu resail Necdiyye, s.   116.

[198] Risaletul-kıtal, s. 118.

[199] a.g.e.   s.   123.

[200] Risaletu'1-kıtal, s.   125.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 353-356.

[201] a.g.e. s. 136.

[202] Risaletü'l.Kıtal,   s.   126

[203] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 357-358.

[204] er.Risaltu'l-Kıbrısıyye,  s.  22.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 358-359.

[205] el-Fetâvâ, C. III, s. 324.

[206] el-Fetava, C. III, s. 327-328. Az önce geçen örnekler (furu) ve içerdiği ih­tilâflarla ilgili olarak bu metne tekrar bakınız.

[207] el-Feteva, C.  III,  s, 329.

[208] Bu  delilleri,  şartlar  konusundaki el-Fetava'mn 3.   cilt 344-341  sayfalan arasındaki uzun sözlerinden özetlemiş bulunuyoruz.

[209] Bu konuda «el-Mülkiyye ve Nazariyyettu'1-akd»  adlı     kitabımıza    ba­kınız.

[210] Bu konuda bkz. tbn Hazm, el-îhkam fi usulil-ahkâm,  C. V,  s. 32 vd.

Ibn Teymiyye bu hadislerle istidlalde bulunmayı reddeder. Çünkü Allahin kita­bında bulunmayan şartlardan maksat Kitabın ve Sünnetin getirdiği hükümlere Muhalif olan şartlardır. Köle azat edilmesi durumunda vela hakkını azad eden­den başkasına şart koşmak gibi ki Hz. Peygamberin irad ettiği bu hutbenin se­bebi de böyle bir hadisedir

[211] İbn Rüşd,,el-Mukadimat ve'l.mümehhidât, C. II, s. 59-60.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 360-370.

[212] îbn-i   Teymiyye'nin izahından Özetle, Mecmuatu'r-Resaiİ  vel-Mesail,  el. Menar tabı, C. V, s. 208-210.

[213] Mecmuatur-Resail vel-Mesail C. V, s. 211 özet kısaltma ve açıklamalar ile yapılmıştır.

[214] a.g.e. C. V, s. 212.

[215] İbn-i Teymiyye bu hilafa temas etmiş (s. 210-216) ancak tamamlama­mıştır. Mevzuya açıklık getirmek için biz tamamlamış bulunuyoruz

[216] s. 213 (özetle).

[217] Bu  konuda  tmam Muhammed  b. Hasen'in  el-Camîu's-Sagîr'ine bak.

[218] Mecmuatu'r-Resâil C.  V, s. 216.

[219] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 370-374.

[220] Mecmuatu'r-Resail ve'1-Mesail, C. V, s. 217.

[221] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 374-375.

[222] a.g.e. s. 224.

[223] Mecmuatur-resail ve'1-mesail, C. V, s. 228.

[224] Mecmuatu'r-Resaîl, C. V, s. 229.

[225] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 375-379.

[226] el-thtiyarât el-timiyye, s. 61.

[227] el-lhtiyârâtu'1-Hmiyye, s. 61

[228] a.g.e.

[229] a.g.e. 61

[230] el-ihtiyarat'u'1-Umiyye. s. 71.

[231] İbn  Ebi Yola,  cl-Ahkamu's-sultaniyye.

[232] Tefsir-i İbn Kesir, C. III, s.   14.

[233] Tefsir-i   tbn-i  Kesir.

[234] Ebu Ubeyd, Kitabu'l-emval.

[235] El-İhtiyârâtu'l-İImiyye,  s. 75.

[236] el-Muğni, C. IV, s. 8.

[237] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 381-389.

[238] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 391-392.

[239] el-Fetava, C. III, s. 36.

[240] Aşağıdaki hususlar gözönünde bulundurulmalıdır:

1- Temizlik müddeti içerisinde talakın verilmesi, kendileri ile zifaf vaki o!-muş zevcelerle ilgilidir. Zifaf vaki olmayan eşlerin ise temizlik müddeti içerisinde veya hayız halinde iken boşanması arasında bir fark yoktur.

2- Çoğunluğa göre hamile bir kadının, cinsi münasebette bulunulan temizlik müddeti içerisinde boşanması caizdir. Çünkü kadın hamile olduğu halde kocası­nın onu boşamaya kalkışması ondan son derece nefret ettiğinin bir delilidir, Zi-la genelde kişi hamile olan karısını tutmak İster.

3- Eğer talak verilmesi  konusunda kadının bir isteği varsa bu durumda talakın  cinsi   münasebet bulunmayan temizlik  müddeti  İçerisinde  verilmesi  şar­tı aranmaz. Zira bu bir nevi zevcenin kendisini kurtarması sayılır. Hakimin hük­mü ile verilen talak da aynıdır. Yine buluğa erme, (delilikten v.b.) ifakat bulma, kefaet (denklik) veya Hanbeli'lere göre ileri sürülen şartın bulunmaması gibi se­beplerden dolayı, evliliğin  her türlü feshi  de bu kabildendir.

4- Malikiler, Hanbeliler, bir talakın   sünni  olabilmesi için,   sadece tek bir rici talak verilmesini ve iddet bitinceye kadar  da o halde bırakılmasını  gerekli görürler.  Hanefiler ise Maliki'lerle  Hanbeli'lerin sünni   saydıklarını en güzel  ta­lak şekli saymakla birlikte, en güzel olmayan talak şeklini de yani her temizlik süreci içerisinde bir rici talak verilmesi sureti ile verilen talakı da sünni talak sayarlar. Şafiiler ise talakta sayıdan dolayı asla bidat olmayacağım, bidatin an­cak vakit açısından   söz konusu olacağım   söylerler.

5- Ay ile iddet bekleyen kadınların talakı hakkında bidat vakte göre değil sa­dece talakın adedine itibarladır

[241] el-Fetâvâ, C.  III,  s. 26-46

[242] el-Fetâvâ, C. ITT, s. 47

[243] el-Muğni, C. VII, s.  100.

[244] el-Hıllî-Kitabu tabsıratı'l-müteallimin, s. 172.

[245] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 392-396.

[246] el-Fetava,  C.  III, s. 38.

[247] a.g.e.

[248] îbni Abdilberr,  Ebu's-Sahbâ  hakkında  (tenkitvari)   söz etmiş  ve onun îbni  Abbasın m eval ilerinden olarak bilinmediğini söylemiştir. Ancak Kurtubî, bu yolla  îbni  Tavus'tan rivayetin sahih olduğunu, Mamer, İbn Cüreye ve daha baş­kalarının ondan  rivayette bulunduğunu,  tbn  Tavus'un  (hadiste)  imam olduğunu söylemiştir.

[249] Rukane hadisinde bir başka rivayette Rukane'nin talakın üç talak sözü ile  değil  de  kesin  talak   (talak elbette)  ifadesini     kullandığını   söylemektedirler. İbn   Teymiyye  üç  talakın   sahabe   ve  tabiin ıstılahında  «talak   elbette»   şeklinde ifade  edildiğini   söyler.  Nitekim  başka  rivayetlerde  de  «üç   talak»  ifadesi  kulla-mlmıştir. Her iki ifade de biri diğerini açıklar mahiyettedir.

[250] el-Fetâvâ, C. III, s. 230.

[251] Ahkamu'l-Kur'an,  C. III,  s.  130.

[252] Risaletu'1-ûkûd-el-Muharrame   (Mecmuatu'r-resail  içinde,  s.  106).

[253] İbnu'l-Kayyim, Zadu'1-meâd,  C.   IV, s. 63-64

[254] el-Hillî, Kitabu tabsireti'l-mütcallimin, s.   173.

[255] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 396-403

[256] El-îctimâ ve'1-îftirâk fil-halif bi't-tailâk, s. 11.

[257] Tabsıretu'l-müteallimîn, s. 173.

[258] es-Subki 756 yılında vefat etmiş ve îbn-i Teymiyye'ye ulaşmıştır. İbn-i Teymiyye'den yaşça küçük olmakla birlikte onun çağdaşlanndandır.

[259] Risaletu'd-durretil-mudîde fi'rredd'i alâ İbn-i Teymiyye, s. 50. W8)   a.g.e., s. 58,

[260] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 403-412.

[261] îfani Teymiyye ailesinin (Dede, baba, torun) kaleme aldığı ve Hanbeli usulü fıkhında önemli bir yeri olan «el-Müsvedde» adlı esere işaret edilmekte, dir. (Ç.)

[262] Tashihu'1-furu Mukaddimesi, c. 1, s. 5.

[263] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 413-420.

[264] Biz Ebu Hanife'nin bu talebelerinin müstakil müçtehid olduklarım ka­bul ediyoruz. Çünkü bunlar -her ne kadar en büyük şeref payt imamlarına aitse de- hem usulde hem de furada imamlarına muhalefet etmişlerdir. Bu konuda Ebu Hanife  adlı kitabımıza müracat ediniz.

[265] el-Medhal ila fıkh'il - îmam Ahmed b. Hanbel,  s.   185.

[266] a.g.e.

[267] a.g.e.,  s,   168.

[268] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 420-427.

[269] Kur'an'm, hükümleri bilme yollarından biri olduğunda icma bulundu­ğunu zikretmiştir. Bundan, Kur'an dışındakilerde ihtilaf olduğu ortaya çıkar. Bu­nunla birlikte, Basrahlardan yok olup giden bir grup hariç olmak üzere sünnet de ihtilaf konusu değildir. Ancak, îbn-i Teymiyye'ye göre, «ahkâm» terimi akaidi de İçine almaktadır. Bazı ulema, akaidin sünnetle sabit olmasım, sünnetin isp-v tında ihtilaf bulunduğunu ileri sürerek reddetmiştir. Ibn-i Teymiyye, muhalifle­re de «ehl-i dalâl» adım  vermiştir.

[270] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 428-429.

[271] er-Resâ'il ve'1-Mesâ'il, C. V, s. 20.

[272] M. Ebu Zehra,  İbn Hanbel, s. 210.

[273] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 429-434.

[274] er-Resa'il ve'1-Mesa'il, C. V, s. 21.

[275] îbn-i Teymiyye, Fetâvâ, C. I, s. 406.

[276] Ma'aricu'I-Usûl, C. I, s. 196.

[277] Me'âricu'l-Vusûl, C. I, s. 212

[278] Me'âricu'l-Vusûl, C. I, s. 212.

[279] Böylece, Kur'am anlama hususundaki metodunu izlemektedir. Kur'an'ı anlamak, ancak peygamberden alınır, sırf akılla elde edilmez.

[280] Fetâvâ, C. I, s. 206

[281] ag.e. s. 206.

[282] Bu dört meselede irma meydana seîdiame katrtıvonım. Ancak, bu ic­ma'ın esası nastır. kıyas değildir. Yüce Allah'ın «Av tutmak için eğitilenler» (Ma-İde. 4)  sözü,  av hayvanlarmm  her birini içine  almaktadır. Zaten,  sözlükte, avcı her hayvana «kelb» (köpek) adı verilir. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.) Allahim! Köpeklerinden birini ona musallat et!» diye dua etti. Daha sonra da bir arslan onu öldürdü. Onlar bunu peygamberin duasına bir karşılık olarak de­ğerlendirdiler. Bir hükümde, erkek veya dişi sınıfından birinin zikredilmesi, di­ğeri için de bir hatırlatmadır. Muhsanât (iffetli kadınlar) ve cariyelerin zikredil­mesi, muhsanlar (iffetli erkekler) ve erkek kölelerin de zikredilmesi demektir. Cezaya sebeb olarak sırf dişiliğin sözkonusu olmadığı devam ettiği sürece bu böyledir. Ikİ kızın üçte ikiye mirasçı kılınması da kıyasla değil, nassın delaletiy­le sabit olmuştur. Çünkü, iki kızkardeş, akrabalıkta iki kızdan daha aşağıda bu­lunduğu halde üçte iki aldığına göre, iki kızın üçte İki alması evleviyetle sabit olur. Bu da kıyasla değil, nassın ya da evlânın (daha uygun. Öncelikli) delaletiy­le  olmuştur.

[283] Fetava, C.-I, s. 247

[284] Me'âricu-Vusûl,  s.  216.

[285] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 434-444.

[286] Risaletu'l-Kıyas,  (Mecmûatür-Resâ'ili-Kubrâ), C .II, s. 218.

[287] Risâletu'l-Kıyas, s. 244-245.

[288] Risaletu'l-Kıyas, s. 236

[289] a.g.e. s.  237.

[290] Risaletu'I-Kıyas, s. 239.

[291] Yani, varlığı halinde menfaatler üzerine akid yapılması tasavvur olun­maz. Çünkü, menfaatler iki zamanda var  olmazlar. Akid yapıldığı vakitte mev­cut olmayıp, bilakis faydalanmanın mümkün olduğu sırada bulunurlar.

[292] Risaletu'I-Kıyas, s. 242.

[293] Risaletu'l-Kıyas, s. 243.

[294] Risaletu'l-Kıyas,  s.  247.

[295] Risaletu'l-Kıyas, s. 252

[296] Risaletu'l-Kiyas,  s. 252.

[297] Risaletu'I-Kıyas,   s.  220.

[298] Musarrat, çok süt verdikleri zannedilsin diye, deve, sığır ve koyunların uzun süre sağılmaksızın bırakılmasıdır. (Hadis şu kaynaklarda yer alır: Buharı, Buyu, 64: Müslim, Buyu, 11).

[299] el-Harâc bi'd-Damân   (Gelir  sahibi   olma,  tazmin   etme     mükellefiyeti karşılığmdadır.) esası,  Tİrmizi, Buyu, 53'de yer  alır.

[300] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 445-462.

[301] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 463.

[302] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 463-464.

[303] Mecmu'ür-resâil ve'l-mesâil-V: 21.

[304] Bk. Ahmed  b.  Hanbel   kitabı, s.  289.

[305] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 464-465.

[306] Bk. Mecmü'atür-resâil ve'1-mesâil  V, 22.

[307] A.g.e.

[308] Bk. Mecmu'atü'r-resâil ve'I-mfcsâil, V, 23.

[309] Bk. Muhammed Ebû Zehra, Ahmed b. Hanbel, s. 297 vd.

[310] Mecmu'atu'r-rcsâİI ve'1-mesâ'il, V, 22

[311] El-mecmû'a, II, 22.

[312] El-mecmû'a, II, 24.

[313] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 465-470.

[314] El-Fetâvâ,   III,   139.

[315] îyhe: Birisinin başkasına bir mal satıp onun karşılığını kabzetmesi ve sonra bu malı daha yüksek bir fiyatla vadeli  satm almasıdır. Bunun mânâsı  şu demektir:   Bu   alış-verişi   yapan kimse,  birine  ödünç  para veriyor ki   kendisine daha  fazla  Ödeme yapsın.

[316] El-Fetâvâ, III, 240

[317] Ahmed b. Hanbel'e göre bir şahıs, oğluna yaptığı bağışı geri alabilir

[318] El-Fetâva,   III,   146.

[319] Ebû Hanife» ismindeki kitabımızda hilelerle ilgili bir bölüm yazdık. Ve orada hilelere karşı olanlarla -tabiiki bunların başında İbn-i Teymiyye, hoca­sının fikirlerini yazan talebesi îbn Kayyim Cevziye gelir- Ebû Hanife'nin görüş­lerini karşılaştırdım. Örnekler için verdim, ittifak ve ihtilaf yönlerini açıkladım. Bk. a.g.e. s. 417-434.

[320] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 470-478.

[321] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 479.

[322] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 479-480.

[323] Tefsir  Üzerine, Ifan-i Teymiyye,  Pınar Yayınlan

[324] EI.Ukûdu'd-Dürriyye,  s.   26.

[325] Adı geçen eser, s. 27.

[326] Adı geçen eser, s. 28.

[327] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 480-482.

[328] el-Uküdü'd-dürriyye, s. 34.

[329] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 482-484.

[330] el-Cevabu's-Sahîhin önsözü, s. 19.

[331] a.g.e.

[332] Bu ibn-i  Teymiyye'ye ait bir tâbirdir. Bununla, hululü yani Allah'ın insanlık tabiatına girdiğini kasdediyor.

[333] Bk.  El-Cevâbu's-sahîh,   III.   130  vd.

[334] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 484-489.

[335] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 489-490.

[336] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 490-493.

[337] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 493-494.

[338] İbn Kesir, Tarih XIV, 234.

[339] îbn Kesir, Tarih XIV, 235.

[340] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 495-497.

[341] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 497-498.

[342] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn-i Teymiyye, İslamoğlu Yayınları: 498-500.