İMAM MALİK’İN YAŞADIĞI ÇAĞ, İLİMLERİN
GELİŞMESİ
105- Neviler Devrinde Yetişti,
Abbasiler. Devrin
106- O, İki Devlet Çağında Yaşadı:
107- O Devirlerde Siyasi Hayatı O Her
Türlü İsyana Karşıdır:
108- İdarenin, Islahı, Milletin
Islahıyla Olur:
110- Abbasi Halifelerinin İki Yönü:
111- Hükümdarlara Btaat Dayanağı:
112- O Çağda İslam Medeniyeti:
113- Hayattakinin Fıkha Tesiri:
114- Saraydaki Bir Hıristiyanın, Müslümanlar
Aleyhine Çalışması:
115- İslamı Yıkıcı Ecnebi Parmakları:
116- O, Sapık Tartışmalardan Uzaktı:
117- Dini filimler Hakkında
Çalışmalar:
119- İslam Ülkelerinde Fıkıh
Merkezleri:
İmam
Mâlik (Allah ondan razı olsun )Emev1 Halifelerinden Velid
b. Abdülmelik zamanında dünyaya geldi, Abbasi
Halifesi Harun Reşİd devrinde öldü. Onun gençliğinde Emevl Devleti yerleşmişti. Onun kuvvetli olduğu günleri
gördü. Sonraları Emevl Devleti sarsıldı, çöktü gitti.
Onun yerine Abbasi Devleti kuruldu. Abbasiler gizli gizli
çalışarak yuvalar kurdular. Sonra ayaklandılar. Emevi
Devleti'ni sarsıp çökerttiler. Dünyayı Emevilerin
başına yıktılar. Yer onlara dar geldi? Mervan oğullarıyla
Abbasi oğulları arasındaki bu kavgaya yetişti, sonra Emevilerin
saltanatına Abbasilerin oturduğunu, hilafet makamının onlara geçtiğini gördü. Sonra da Emevileri
yıkmak için beraber çalıştığı Amuca oğulları Hz. Ali b. Ebû Talib evlatlarına karşı,- Ebû
Cafer Mansur'un sert tutumunu gördü. Onları ezdikten
sonra meydanın ona kaldığını, her şeye hakim olduğuna şahid
oldu. Halife Mehdi'nin zındıkları nasıl tepelediğini, bir taraftan Horasanlı Mukanna'nın kumandasındaki sapık ordularını savaş
alanlarında dağıtırken, diğer yandan
ulemanın yardımıyla Irak'daki sapık zındık
inançlarını nasıl bastırdığını gördü. Harun Reşid
devrinde devletin istikrar içinde bulunduğunu, İran, Hind
ve Arap medeniyetleri gibi çeşitli medeniyetlerin karışımı olan Abbasi
medeniyetinin kurulduğu günleri ve İslam medeniyetinin parlak devirlerini
yaşadı. O, bu devletin birliği için toplayıcı bir unsur oldu. Dağıtıcı güçleri
bir araya toplayıp birleştirmeye çalıştı. İslam birliği, takva ve tehzible beslenerek ona yararlı gıdalar verdi. Baştaki
hükümdarın rengi ve tutumu ne olursa olsun, onlarla iyi münasebetler kurdu ve
millet düzenini güzel sağlamaya çalıştı. Hükümetin, İslamdaki
hüküm nizamına uzak, olduğuna bakmaksızın o islam
birliğini yaşatmaya uğraştı.
İmam
Mâlik'in hayatı, iki eşit bölüme ayrılmıştır, bunun yansı Eme-viier, yarısı da Abbasiler devrinde geçer. Ömrünün 40 yılı Emeviler devrinde, 46 yılı da Abbasiler devrinde geçti. Emeviler Devleti düştüğü zaman ömrünün en olgun çağındaydı.
Ondan sonraki hayatı Abbasiler devrinde geçti.
O,
Emeviler devrinde akıica ve
bedence kemale ermişti. Çünki 40 yaşına ayak bastı.,
insan bu yaşa gelinceye kadar her yönden kemale erer. Akılca, fikirce
olgunlaşır, istifade ede ede, ifade etme çağına
gelir, aîırken, vermeye başlar. O zamana kadartahayyüi yapar, toplar, ondan sonra meyvelerini verme
zamanı gelir, onun için şöyle diyebiliriz: O, Emeviler
devrinde kendini yetiştirdi, olgunîaşts. Abbasiler
çağında ise talebe yetiştirdi, onları ilim gıdasıyla besledi, arkadaşlarıyla
fikir mahsullerini mübadele eder oldu. Elde ettiği ilmi, hadisi öğretti.
Abbasiler devrinde yeni bir şey öğrenmediğini, ilmine ilim katmadığını demek
istiyoruz. Çünki akil daima yeni yeni
şeyler öğrenmek peşindedir, özellikle ihias sahibi
olan Alimin akli ilme susuzdur. O, ilimden, hakka ulaşmaktan, gerçeği
öğrenmekten başka bir şey beklemez, İmam Mâlik, nesiller üzerinde etkisi oîan temiz bir alimdir. O, her türlü ilmi sırf din için,
dine hizmet için istiyordu. O, Allah indinde olandan başka bir şey aramıyor,
ancak onun rızasını gözetiyordu. O, ömrünün sonuna kadar ilim elde etmekten,
bilgisini artırmaktan hiç geri kalmıyordu. Ancak o, gençliğinde çok öğrenir, az
verirdi. Yaşı ilerledikçe az öğrenir, çok verir olmuştu. Hatta ihtiyarlığında
ise büsbütün daha az alır, daha çok verir hale gelmişti.
İmam
Mâlik, madem ki bu iki çağda yaşamıştır, öyleyse, gerek Emevüer
ve gerekse Abbasiler devrindeki siyasi hayatı, sonra da bütün İsiam ülkelerindeki içtimai hayatı, özellikle onun yaşadığı
Medine'deki durumu kısaca da olsa anlatmamız gerekir. Bir de büyük İslam merkezlerinde
çeşitli yönlerden İsiam düşüncesine karşı durup
onunla savaşan fikir cereyanları ile İmamMâlik'in
kendisine ikamet yeri seçt.gi
değinmek isteriz.
Önce
siyasi duruma bakalım. İmam Mâlik (Allah ondan razı olsun), Emevi
Devletinde VeSid b. AbdülmeEik
zamanında bulundu. Uzun çekişmelerden, kavgalardan sonra Emevi
Devleti duruma hakim olmuş, idare durulmuş ve yerleşmişti. Bu istikrar, güzel
meyvelerini vermeye başlamıştı. Uzak ülkeler fethoiunmuş,
Batıda İslam güney Avrupaya dayanmış, Endülüs alınmış,
İslam orduları Avrupa içlerine dalmıştı. Doğuda ise, İslam tâ Çin sınırlarına
ulaşmış, her laraîa yayılmıştı. İşlerin böyle
istikrar bulup rayına oturması sayesinde zaman da cömertliğini gösterdi ve Mervan oğullarının adil Halifesi Ömer b. Abdulaslz gibi bir zat yetişti. Böylece Mâlik, istikrar
nimetini gördü ve meyvelerini toplamaya başladı. Bilgi ufku açıldı, Hz. Ali. ile Muaviye"
arasında çekişmeleri, kopan fitneleri öğrendi." Ernevi
Halifesi Yezid zamanındaki fitneler, Hz. Peygamberin (s.a.s.) şehri olan Medine'de her şeyin
hela!, car), mal, ırz ve namusun üç gün mubah kılınarak çeşitli rezaletler işlendiği
o günler malumu oldu.[1] Hilafet
davasına kalkışan Abdullah İbn Zübeyr
ile Emevi Halifesi Abdulmelikb.
Mervan arasındaki kanlı ,kavgalar. (Haccac’ın Kabe’yi bile taşa tutması) bu yüzden islam toprakları, arasında fesadın nasıl sokulduğu ,ahlakın
bozulup sarıldığı Müslumanlarınfitne ve fesad ateşinde nasıl
kavruldukları
yaş,
kuru, her şeyin nasıl yandığı birbirine
neler ettikleri, bunları hep öğrendi.Eğer Allah’ın lutfu
keremi esirgemesi olmasaydı düşmanları onlara göz dikecekti.Fakat Allah onların
içine bir korku saldı.Müslümanlara saldıramadılar kendi başlarının derdine
düştüler İmam Malik Haricilerin idareye karşı çıkışlarını dinledi ve bunlara şahid oldu.İnsanların emniyetini nasıl bozduklarını
devletin asayişini nasıl sarstıklarını
her tarafta Müslümanları nasıl kalkıp rahatsız ettiklerini de göz
gördü.Onlar her şeyi alt üst ediyorlar,dinin zahirine saplanıyorlar,kuru
sözlerin kabuğuna göre anlıyorlar, okun yaydan fırladığı gibi İslam hakikatlarından uzaklaşıyorlardı.Dinin özünden uzaktılar.
Cahillikleri yüzünden kendilerinden başkasına
küfür ve fısk okları atıyorlar, dini hiçbir delil ve
kuvvete dayanmaksızın, onları Müslüman saymıyorlardı. Elebaşları Ebû Hamza kumandasında onların
Medine üzerine yürüyüşlerini gördü. Medine halkını en korkunç şekilde
öldürdüklerini, Medine'ye girip hak, batıl ayırmaksızın
neler yaptıklarına şahid oldu, o kara günleri yaşadı.
Yukarıda ele başları Ebû Hamza
'nın Medinelilere söylediklerini naklettik. Medine
halkına nasıl insafsızca saldırıyordu. Bunlar hep onun onlardan nefretini
arttırdı. Haricilerden, devlete karşı gelmenin ne gibi fenalıklar doğurduğunu,
fitne ve fesadın ne kadar kötü olduğunu gördü. Onun içinjdareye
karşı her türlü ayaklanmanın aleyhinde bulundu, böyle bir harekete çağıranlara
karşı çıktı. İdareye karşı gelenlere iyi gözle bakmadı. Çünki
tecrübeler ona göstermiş ve geçmişte milletin başına gelenlerden öğrenmişti
ki, karşı gelmekle ortadan zulmü kaldırmaya çalışmak, hiç iyi sonuç vermiyor,
bilakis adalet getirmeye çalışırken daha çok zulüm işleniyor, her isyan,"
her tarafı kana boyuyor ayaklanma anarşi getiriyor, fesad
getiriyor, ıslah etmiyor. Emniyette olanları da rahatsız ediyor, bir zulmü
kaldırmıyor. Onun zama-t nında Emevilere
karşı ayaklanan Hz. Ali evladına da bu gözle baktı.
Tarihin kaydına göre Zeyd b. Ali'nin, oğlunun ve
torununun Emevi idaresine karşı çıkışları hakkında
görüşü böyleydi. Onlar emniyet içinde yaşayanları rahatsız eden birer fitne
olmaktan ileri geçmedi. Bu yolla zalimlerin zulmü
ortadan kaldırılamaz görüşündeydi. Buna kalkışan. Zeydiye
Mezhebi sahibi olan Zeytâ fe.
Âlâ (Allah ondan razı olsun) gibi ilim ve fazilet sahibi olsa da, hükmü bu
yollaydı.
Onun
için bakıyoruz ki İmam Mâlik idarede istikrar yanlısıdır, isyan değil. İdare
edenleri ıslahın yolu, milletin ıslahıdır, millet düzelirse, baştakiler de
mutlaka düzelir. Onun görüşüne göre, ıslahata halkın tslahiyla
başlamalı, çünkü, ası! odur, kök odur, güven odur. İdare edenler, onun
meyveleridir. Meyve daima ağacın cinsine göredir, oluşunu ondan alır, meyvesi
ona göre olur. Eğer ağaç iyi cins ve temiz ise, idare de öyledir. Hiç kimse
bir.ağaçtan, başka cins meyve devşiremez, meyve de kendi ağacından başka yerde
yetişemez, her ağaç kendi meyvesini verir.
Hariciler,
Emevilere karşı geldikleri zaman, İmam Mâlik Emevilerin o makama konup idareyi ellerine almalarında
haklı veya haksız olduklarını düşünmedi, hak veya batıl üzeremidirler,
ona bakmadı. İleride açıklayacağımız üzere o, onların idare tarzının islamı bir nizam olmadığı kanısındaydı. Bununla beraber
onlara karşı ayaklanmayı hiç bir zaman mubah görmedi. Çünki
o idarede istikrar yanlısıydı ve o hükmünü olaylara göre verirdi, mücerred nazariyelere göre değil. Çünki
o gördü ki, devlete karşı huruç etmek, anarşi doğurur, kargaşalık getirir, hakKı yerine getirmeye yaramaz. İstikrar ise, velev hükümet
şer'i yoldan o makama geçmiş olmasın, iyi meyveler verdiği görüşündedir. Onun
sakin tabiatı, milletin huzur ve emniyet içinde olması eğilimi, sükûnet arzusu
onu bu görüşü tercih etmeye yöneltmiştir, bu tarz düşünceyi benimsemiştir. O
ki, Allah'tan başkasının levminden korkmayan takva
sahibi, ıhlasiı bir kimsedir, doğrudan hiç çekinmez,
Bazı yazarlar, onun bu durumundan Emevilerin
idaresinden razı olduğu, onları te'yid ettiği
anlamını çıkarıyorlar. Doğrusu o, onlardan ne razıydı, ne de onlara kızgındı. O
devlete karşı isyana kızardı. Çünki, sebep ne olursa
olsun, isyan, fitnedir. O isyanı, ıslah çaresi olarak görmezdi. Ona göre ıslah
yolu, istikrar sayesinde durumu iyi yolda düzeltmektir. İyi olmayan halden
iyiye geçmek, iyiden de daha iyiye gitmektir. Bu da
halkı ıslah ile olur.
Emevilerden
sonra Abbasi Devleti geldi.Onlar mevkie gelmezden önce, İslam topraklarının çoğunda
kanlı çarpışmalar oldu,İslam kılıçları birbiriyle çarpışarak şiddet çok
sertti.Müslümanlar karanlık fitneler içinde kaldı.Hz.
Peygamber’in şehri,Medine-i Münevvere harp meydanına döndü.Bu karanlık
fitnelerin içinde Haricilerin eliyle Muhacir ve Ensar’ın
oğulları öldürüldü, istikrardan başka bir şey istemeyen, ancak sükûn ve emniyet
arzu eden ve ,ıslahatın önce milletin düzelmesiyle olacağına inanan imam Mâlik
hiç şüphe yok ki bu ve önceki hallerin hiçbirinden asla razı değildi. Devletin
başlangıcında işler henüz yoluna girmedi. O, millet tefrikaya düşüp herşeyin darmadağın olmasından endişe ediyordu. O zaman istikrar bir hayal
olur uçar gider istikrar isteyenler onu bulamazlar, hayal kırıklığına uğrarlar erüyaları gerçekleşemezdi. Onun için istikrar adam, olan Malık durumdan hoşnut değildi, küskündü. Bu hal, Abbasi
oğullarına kızgınlığından Emevileri sevdiğinden ileri
geliyor değildi. O özlediği nimet yüklü istikrar elden gitti diye üzgündü.
Huzur ve sükûn içinde fikrî hayatını sürdüreceği emniyet bozuldu diye
kızgındı?
Abbasi
Halifesi Ebû Cafer Marssur,
kendisine karşı çıkan Hz. Ali torunlarını temizleyip
devlete istikran sağlayınca, sükûn adamı Mâlikin, kızgınlığı geçti, istikrardan
hoşnud kaldı. Böylece Abbasilere karşı tutumu, Emevilere karşı olan durumu gibi oldu. Abbasiler de
iktidara geürken, kendilerinden önce Emevilerin yaptığı gibi yaptılar. Hz.
Ebû Bekir'in. Ömer'in ve Osman'ın (Allah onlardan
razı olsun) hilafete se-çiimeleri
gibi, dini bir usul takip etmediler. Bununla beraber Mâlik onların devletinden
razıdır. Çünki ancak iktidar, anarşiyi önler, o sayeds emniyet ve asayiş sağlanır, fitne def'olur. «Bir millet kendini bozmadıkça. Allah onlara
verdiği nimetleri değiştirmez.» (Kur'an-ı Kerim)
İmam
Mâlik Abbasi oğulları hükümdarlarına onun öğütlerini dinlediklerini, onun nasihatlarına kulak verdiklerini görünce, bu ona cesaret
verdi, onlarla münasebet kurdu, onların armağanlarını, kaynağını aramaksızın,
kabul edip aldı. Çünki Abbasi Halifeleri, Hz. Peygamber Aleyhisselamla
yakın akrabalıkları doiayısıyle, kendilerinin bir
makam ve şerefe haiz olduklarını hesab ediyor, bu
yüzden ulema ile münasebette bulunmadığı bir vazife sayıyorlar, yaptıklarının
dini yönden muteber tutulmasını istiyorlardı. Eğlence ve safa alemlerine dalmakla
beraber,dini duygu ve eğilimleri arasında uygun bir denge sağlamaya gayret
ediyorlardı. Onlar, bir yanda nefislerinin arzularına uyarak zevke dalıp şüpheli
şeylerden bile çekinmez, hatta bazıiarı haram yasağını
biie aşıp sefahata
dalarken, diğer yandan ulemanın vaazlarını dinlerler, onları arzu ederler;
onları dinlerken, sanki zahidler ve sofular gibi
ağlarlardı. Bu kabilden zahidlerin, alimlerin Harun Reşid'e gönderdikleri bir çok mektuplar mesajlar
görüyoruz. Bazı tarihçilerin dediğine göre, o, bunları dinlerken ağlardı.
Bakıyoruz, Harun Reşid haraç ve diğer vergileri
toplama hususunda, dini hükümlere uygunluk sağlamak için Ebû
Yusuf'tan yol göstermesini istiyor, bu imam da Haraç kitabını yazıyor, dini
emirleri toplayarak hakikatle aklınca idare arasını birleştiriyor, dini
hakikatleri, bu müstebid hükümdarca benimsenecek
makbul bir hale sokuyor. Ebû Cafer Mansur, Mehdi, Harun Reşid hacca
gidiyorlar. İlim ve ulemaya itibar ediyorlar, dine ve din erbabına saygı
gösteriyorlar, onlarla görüşüyorlar, İmam Mâlik'e hususi hürmet gösterin onu
kabul ediyorlar, meclislerinde onu başa geçiriyorlar.
Abbasi
halifeleri ulemaya itibar ettiklerinden, İmam Mâlik onlarla ilgi kurdu ve
onlardan nasihatlarını esirgemedi, onlara öğüt verdi.
Çünki diledikleri vardı. Onlara verdiği öğüt ve
yaptığı nasihatlardan bazısını
zikretmiş
bulunuyoruz.
İmam
Mâlik hazretleri, hilafet hakkındaki görüşlerine, hükümdarlara itaata dair düşüncelerini, çağının ahvalinden âsâra olan
vukuf ve bilgisinden ve Hulefâ-ı Râşidin'in
(Allah onlardan razı olsun) haberlerinden almıştır. Bahsimizde uygun yeri
gelince bunu beyan edeceğiz.
Şimdi
de İmam Mâlik in yaşadığı o çağdaki içtimai duruma bakalım. O, onda yetişti,
onun İçinde yaşadı. Bu çağın en belirgin yönü şudur: İslam şehirleri İran, Rum,
Hind, Arap gibi muhtelif unsurlarla dolup taşıyordu.
İslam Devleti çok genişlemişti, Batı da Endülüs'ten tut da doğuda tâ Çin'e
kadar uzanmıştı, bir çok İslam merkezleri oluşmuştu, Hz.
Osman devrinde başlayarak sonraki çağlarda Hz.
Peygamber Aleyhisselamın Ashab-ı
Kiram't bir çok ülkelere gidip yerleşmişlerdi.
Bunların her birinin talebeleri yetişmişti, o şehirler halkına uygun fıkıh
görüşleri olmuştu. Her şehrin içtimai, ticari, İlmi Özellikleri vardı. Bunlardan
her biri ulemasının, fukahasının çokluğu ile üstün
bir mevki sağlamak istiyordu. Makamı cennet olsun, kabri nûr dolsun,
üstadımız, rahmetli Muhammed Hudarî Abbasiler
çağının başlarında İslam şehirlerinin durumunu şöyle anlatır:
«Batı
tarafında İslam ülkelerinin sonuna, Endülüs kıtasına baktığında Kurtuba şehrini görürsün. Endülüs'de
Emevi Devletinin kurucusu ulu Emir Abdurrahman b. Muaviye'nin
başkanlığında, Abbasilerin merkezi Bağdad ile boy
ölçüşmeye hazırlanıyor. Kuzey Afrika'da Kay-revan şehrini görüyoruz, o ki bütün
azametiyle Roma Afrika şehirleri-, nin yerini
almıştır. Daha berilere gel, Mısır'ın başkenti olan Fustât
(Kahire) şehrini bulursun. Büyük Fustat camiinde
ulema ders halkaları var, onlar ictihad yolunda en
büyük çalışmaları yaptılar, muhtelif mez-heblerin müctehid imamları fıkhın
bütün dallarına ait eserleri insanlara sundular.. Bu ülkeye dair tarihçilerin
yazdıklarına bakan kimse görür ki. o ilim, ticaret, san'at
bakımından kültür itibariyle Bağdad şehrinden hiç de
geri değildir. Sonra Şam şehrine bak. Orası her ne kadar hilafet merkezi
olmaktan çıktıysa da Emevilerin oraya kazandırdıkları
o eski azameti hala korumaktadır. Küfe ve Basra, ulema ve hukema
ile doludur. Bağdad onların yakınında bulunmakla
beraber, onun azameti yanında onların güneşi de batmadı. Çünki
Basra, Hind ticaretinin en büyük limanıydı. Küfe Arap
unsurunun yatağıydı. Şark'a doğru yoluna devam edersen: Merv,
Nisabur ve diğer büyük şehirler görürsün. Medeniyet;
ticaret, ziraat ve^an'atın ilerleyip genişlemesini
gerektirir. Bu çağlarda, bunların hepsi de en doruk noktasına erişmiştir. İslam
ülkeleri medeniyetçe o kadar parlamıştır ki, kendinden önceki bütün medeniyetleri
gölgede bırakmıştır. O, muhtelif medeniyetlerin özü ve en parlağıdır. Şüphesiz
ki, bunların fıkıhta büyük tesiri olmuştur. Çünki
bütün bu meselelere cevap vermek gerekti. »[2]
İşte
ticaret, sanayi ve diğer yönlerden medeniyet bakımından İslam şehirlerinin
genel durumu böyleydi. Her şehirde bir ilim hareketi vardı. Her şehir,
birbirinden ayrı muhtelif cins kültür dalgaları ile dalgalanıyordu. Herkes
kendi kültür rengini ve duygularını katıyordu. Bu şekilde olan bir toplumda,
toplumsal olaylar çok olur ve bu milli özelliklerin etkisiyle bunların
muhtelif belirtileri başgösterir. Bir olayın dini
yönden hükmü vardır. İslam dini umumi bir din olup küçük, büyük her olay için
mubah veya yasak hükmünü verir. O türlü kültürler içinde meydana gelen olayları
araştırıp incelemek, faklhin düşünüş tarzını
genişletir, zihnini açar, tâ ki, meseleleri çözebilsin, birbirine aykırı olan
olayları bir düzene koyabilmek için kaideler'bulup
gerekli temelleri kurabilsin.
O
zaman için bugün olduğu gibi, ziyaret yeri olan Hicaz şehirleri de öyleydi.
Orada da bu hayatın bütün şekillerini, bütün renkleriyle görürsün. İnsanlar o
hayatın içinde uzak ülkelerden oraya gelmektedirler. Fıtrat dini sahibi Hz. İbrahim Aleyhisselamın
davetine icabet ederek, gönüleri oraya bağlıdır.
Hicaz şehirlerinde oturanlar, ziyaret için gelen hac kafilelerinde müslümanların içtimai belirtilerini bütün renkleriyle
görmektedirler. Muhtelif cinsten insanların örf ve hallerini gözleriyle görerek
vakıf olmaktadırlar. Bunları kulaktan dolma haberler yoluyla değil müşahede
yoluyla öğrenmektedirler.
Hz.
Peygamber Aleyhisselamın hicret yurdu olan Medine ki,
Ravza-ı Mutahhara orada, Mescid-i Nebevi orada, Hac esnasında müslümanların
ziyaret ettikleri bir yerdir, orada bulunmakla şeref duyarlar, Hz. Peygamber'in civarında durmakla tebrik ederler. İmam
Mâlik de o şehri kendine ikamet yeri olarak seçti. Medine'de insanların birçok
örfleri, muamele şekilleri, içtimai yaşayışta tutumları ve durumları vardt. O bunların arasında yetişti.
İçtimai
duruma çok kısa da olsa bu kadarcık işaretten sonra,
şimdi de Mâlik'in çağındaki düşünce durumuna bir göz atahrn:
Bu da iki manzara arzeder: Biri o çağda hakim olan
akıl hareketleri, ikincisi dini çalışmalar ve Medine-i Münevvere'nin
bunlara göre durumu. Orada fıkıh çalışmaları ve genellikle dini İlimlerdeki
gelişmeler:
Birinci
yöne bakalım. Bunu açıklarken, o zaman bazı müslümanların
aklını kurcalayan bir takım meselelere işaret etmemiz gerekir. Şöyle ki; Emevi çağından başlayarak Abbasi çağının başlarında umum
İslam ülkelerinde, özellikle Irak'da, İslam inancını
bozmak için müslümanlar arasına gizli gizli bazı düşünceler, sapık mezhepler sokulmaya başlandı.
Onları din İşlerindeşaşırtmak,doğru, açık şeyleri
bulandırmak, insan aklının kolay kolay hazmedemiyeceği, künh ve hakikatini anlayamiya-cağt şeyleri ortaya atarak fikirleri karıştırmak
istiyorlardı. Mesela kaza ve kader meselesi, insan iradesi nedir. İnsan hür
müdür ki, teklif ma'kul ve ceza makbul olsun, yoksa
insan, iradesinde hür değil midir? Öyleyse teklifin hikmeti nedir? Gayesi
sebebi ne olabilir?[3]
Bu
münakaşalar, Müslümanlar arasında gizfi bir planla el
altından yürütülür, din anlayışları karıştırılmak istenirdi. Böylece İslam
düşmanları, müslümanlardan öç almak fırsatını
buluyorlar, arayaengeller sokarak, kendilerini
korumak için meydanı açıyorlardı. Bu gizii eller, müslü-manlarda şüphe uyandırmak,
onların birliğini bozmak, aralarında fikir çekişmeleri uyandırarak onları
birbirine düşürmek istiyorlardı. İslama uymayan, müslümanlara yabancı düşünceleri yaymak için planlı çalışıyorlardı.
Abbasi çağı yazarlarından bu gizli ve kirli ellere işaret edenler olmuştur.
Mesela Câhız, bazı eserlerinde, Hıristiyanlığı
korumak için Hıristiyanların, Müslümanlar arasında ne gibi görüşler yaymaya
çalıştıklarını nasıl planlar hazırladıklarını anlatır.
Hişam b. Abdülmelik devrinde Emevilerin
hizmetinde bulunan Şamlı Hıristiyan Yohanna’nın
Tarihi'nde müslümanlarla din konusunda nasıl
münakaşa yapacaklarını Hıristiyanlara öğrettiğini görüyoruz. Türasül-İslam LegacyOf İslam:
İslâm mirası eseri onun şöyle dediğini nakleder: «Arap sana : İsa hakkında ne
dersin derse, O Allah'ın kelimesidir, de. Sonra o müslümana
Kur'an Hz. İsa'ya ne adı
veriyor, diye sor ve müslüman sana cevap verinceye
kadar hiçbir şey söyleme. Çünki müslüman
sana Kur'an'daki ayetiyle cevap vermek zorunda
kalacaktır ve şöyle diyecektir: «Mesih Meryem oğlu İsa'dır o Allah'ın elçisidir
ve o Meryem'e ilka ettiği bir kelimedir ve ondan bir
ruhtur.» Sana bu cevabı verince, ona sor: «Allah'ın kelimesi ve ruhu nedir? O
mahluk mudur, değil midir? Eğer mahluktur derse, o zaman ona şöyle de: Allah
vardı, lakin ne kelime, ne de ruh vardı! Bunu söyleyince Arap susacaktır, cevap
yolu bulamayacakta. Çünki bu görüşte olanlar, müslümanlara göre zındıktır...»
Görüldüğü
üzere o müslümanlarla nasıl tartışacağı ve onu nasıl
köşeye sıkıştırıp ilzam edeceğini öğretiyor. Sonra,sözü,Allah Teâlâ'nın kelamının kadim olmasına getiriyor ve davasını
bununla desteklemek istiyor.Halbuki bu, ona hiçbir şey kazandırmaz. Bu incir
çekirdeğini h 'idurmaz bir laftır. Çünki kelimeyi Allah Teâlâ'ya
izafe etmek ve ruhun Allah'tan olması, onun kadim olmasını hiç gerektirmez.
Zira Cenab-ı Hakk'm
yarattığı kelime, kadim değildir, yine böylece yarattığı ruh da kadim olamaz. Hz. İsa'ya Allah'ın kelimesi denildi, çünki
arada baba vasıtası bulunmaksızın, mücerred Allah'ın
(OL) sözüyle meydana İdi keza ruh denildi, zira Allah'ın insanların vücut
bulması için koymuş olduğu nizam gereği canlılar için hayat maddesi olan şey,
onun vücut bulması için tutulmuş bir yol değildir. Şahıslar en belirgin halin
vasfını alırlar.
Sonra
Yohanna, İslam prensiplerini eleştirme yollarını telkin
etmeye yelteniyor: Çok kadınla evlenmeyi, karı boşamayı, hülleyi diline
doluyor, Hz. Peygamber hakkında yalanlar uydurup
ortaya atıyor, Hz. Peygaberin
Zeyneb binti Cahş ile olan aşkı iftirasını çıkarıyor, azadlısı Zeyd'in karısı iken Zeyneble evlendiğini söylüyor, Haceri
Esved'i takdis etmek, hacı takdis etmek gibidir,
diyor. O sadece bunlarla yetinmiyor, mücadeleci hıristiyanları,
müslümanları kaza ve kader, insanın iradesi, bu
iradenin hür veya cebir altında olup olmadığı meselelerini münakaşaya sürüklemelerini
de istiyor.[4] Böylece Arabın aklını tartışma çöllerinde dolaştırıp şaşırtmak
amacını güdüyor. Müslümanları şaşırtmak, sapıtmak için karışık kördüğüm olmuş
bir takım güç meseleleri kurcalıyor, aralarına ayrılık koyup, sapık inançlar,
batıl hevesler sokup türlü fikir ayrılıkları meydana getirmek, parçalamak
diliyor. Bütün bunlar, Emevi Hanedanının, Hilafet
ocağının bağrına bastığı, sarayında beslediği bir Hıristiyan tarafından
yapılıyor, ondan öncede babası o sarayda barınmış, orada yaşamıştı.
Bu
fikir cambazlığının yanında diğer bir fikir sömürme hareketi de vardır ki, o da
Emeviler çağında başladı. Abbasiler çağında gelişerek
meyvesini verdi. Bu da Yunan felsefesiyle olan bağlantıdır, Ibni
Hal-lıkân bunun Emeviler
çağında başlamasını şöyle anlatır: «Halid b. Muaviye Kureyş içinde ilim ve
tenleri en iyi bilendi. Kimya ve tıp fenle-nnde söz
sahibidir. Bu iki ilmi çok iyi bilirdi. Bunlardaki maharetini ve ''mini
gösterir risaleleri vardır. Bu fenleri Beryanis Rumi
denen bir papazdan öğrendi. Bu konuda üç risalesi vardır. Birisinde adı geçenle
olan macerasını, ondan nasıl öğrendiğini, onun öğrettiği rumuzları anlatır.»
Bu felsefeyle oian temas, tercüme hareketiyle
gelişti. Abbasiler çağında Yunan, İran ve Hind
dillerinden tercümeler başladı. Bunların İslam düşüncesinde etkisi oldu. Bu
felsefeleri elde edenlerin akıl ve dinlerinin kuvvet derecesine göre onlar
üzerinde türlü tesirleri görüldü. Aklı yerinde, imanı sadık olanlar,
akıllarının kuvvetleri Ve imanlarının metaneti sayesinde aldıkları bu fikri
hazmettiler, onlara hakim oldular, üstün düşünceleri ile onlardan
faydalandılar, idraklart ile onlardan alacaklarını
aldılar. Bir takımı da ontarı hazmedemedi, o yükü
kaldıramadı, eski ile yeni arasında denge sağlayamayıp akılları şaşırdı kaldı.
Bir fikir anarşisi içinde çalkandı kaldı. Bu yüzden bakıyoruz ki, bazısı şair,
bazısı yazar, bazısı ilim adamı geçinen bir takım kimseler bu fikirlere kendini
kaptırdı, onları akıllan hazmedemedi, çalkantı içine düştüler, şaşırıp
kaldılar.
Bunların
yanısıra, yukarıda dediğimiz gibi, zındıklar türedi,
İslam toplumunu bozucu görüşlerini meydana verdiler, İslam'ı yıkıcı şeyleri
ortaya atıp ilan ettiler, Müslümanlara tuzak kurdular, müslümanlığtn
şanını küçültücü hilelere başvurdular. Bir takımı, islam
hakimiyetini ortadan kaldırmak, İran hakimiyetini kurmak sevdasındaydı,
yukarıda işaret ettiğimiz üzere, Mehdî çağında, Abbasi Devletine karşı çıkan
Horasanlı Mukanna bunu yapmak istemişti.
Bu
geçen şeylerin hepsi de fikir çekişmelerine sebep oldu, birbirine zıd görüşler, birbirine uymaz inançlar meydana çıktı. İmam
Mâlik böyle bir çağda yaşadığından, şüphesiz ki, kulağına bu çapraşık görüşlerin
akisleri çalınmıştır. Onun hayatını anlatırken, söz arasında, onun birbirine
uymaz görüşü ve mezhepler hakkında bilgisi olduğunu, ancak bunlara kapılıp
dalmadığını, bunlar hakkında tartışmaya girmeye yanaşmadığını da söylemiştik. Çünki o, bir alimin her bildiğini konuşmasını uygun
bulmuyor, ancak yararlı olacak, dinleyenlerin hazmedebileceği, akıllarının
alabileceği şeylerin söylenmesini istiyordu.
Evet,
onun bu konulardaki bilgisi, çağdaşı olan Ebû Hanife'nin bilgisi kadar değildi. Zira Ebû
Hanife, bu boğuşmaların olup bittiği Irak'taydı. İmam
Mâlik ise Medine'deydi. Medine, İrak bölgesindeki o
kavgalardan uzaktı. Basra ve Kûfe'de geçerli olup
çalkalanan bu tür
...
Medine'de geçmezdi. Medine pazarında geçerli olup
aranan; kitap, sünnet ve bu ikisi sayesinde yürütülen fıkıh istinbat
usulü idi. Mâlik’in ilmi bunlardı, din ve mezheb
ilimleri...
İmam
Mâlik çağında fikir sürtüşmeleri, bu tür şeylerdi ve onun bunlardan haberi
vardı. Onun bunlara karşı tutumu olumsuzdu, onlara dair birçok şeyler
biliyordu, fakat onlardan uzak duruyordu. Bir kimsenin serden korunmak için
onu öğrendiği gibi öğrenmişti,.onlara uymak için değil.
İslam'ın
ilk zamanlarında ilim, şifahi yolla, sözlü olarak öğrenilirdi.
Kitaplarda
yazılı değildi. İnsanlardan bir takımı, imuhtelif
ilimleri öğrenmeye yönelince, Emeviler çağının
sonlarına doğru alimler, bildiklerini yazmaya koyuldular, ilimler sınıflara
ayrılmaya başladı. Her ilimde mu-tahassıs alimler
yetişir oldu, her biri kendi sahasında derinleşip o ilmin kaidelerini tesbit etti. Böylece faklhler ve
Hadis alimleri de Emevi çağından itibaren hadis ve
fıkha dair eserler yazmaya başladılar. Hicaz fukahası
ashabdan Hz. Aİşe, Abdullah İbni Ömer,
Abdullah İbni Abbas'ın ve
onlardan sonra Medine'de bulunan Tabii'nin ulularının fetvalarını topladılar,
onları dikkate aldılar, onlara göre yeni hükümler çıkarıp meseleleri çözdüler.
Irak fukahası ise Ashabdan
Abdullah İbni Mes'ud'un
fetvalarını, Hz. Ali'nin hüküm ve fetvalarını, Kadı
Şu-reyh'in hükümlerini ve diğer Küfe kadılarının
verdikleri kararları topluyorlar onlara göre yeni hükümler veriyorlar,
meseleleri çözüyorlardı. Abbasiler çağı gelince bu ilim çalışmaları ilerledi,
hadis yazma işi genişledi, hadisleri fıkıh babları
üzere tertib etme çalışmaları başladı.
Bu
yolda çalışmalar yalnız bunlara münhasır kalmadı. Şia fukahası
da görüşlerini tesbit edip yazdılar. Milano'da bazı islami eserler bulundu. Onların arasında 122 yılında şehid edilen Zeydiye İmamı Zeyd b. Ali'ye ait yazma bir fıkıh kitabı var. Elde bulunan
matbu' mecbu kitabı bu imama nisbet
olunur, Ona nisbet doğru olsun olmasın, şu bir
gerçektir ki, Şia'nın Zeydiye kolunun İmam Mâlik
çağında belli bir fıkıh görüşleri vardı. İmam Mâlik, Şia İmamı Cafer Sadıkla
tanışırdı.[5] Ondan rivayet etti (Allah ikisinden de razı
olsun).
Unutmamak
gerek ki bu çağ, münazaralar, tartışmalar çağıdır. Muhtelif fırkalar, Şia ile
Ehli sünnet arasında, Haricilerle diğerleri arasında, sapık fırkalarla
bunların tümü arasında çok sert tartışmalar oluyordu.
Alimler,
böyle tartışmalar yapmak üzere bir yerden başka yere gidiyorlardı. Örneğin,
Basra alimleri, ora alimleriyle tartışmalar yapmak için Kûfe'ye
geliyorlar, onlar da aynı karşılığı veriyorlardı.
Fıkıh
hakkındaki tartışmalar daha çok hac mevsiminde oluyordu. Bak, işte Ebû Hanife, İmam Mâlik ile fıkıh
meselelerini müzakere ediyor, Evzâı ile tartışmalar
yapıyor. Bu fıkıh tartışmaları diğerlerinden daha verimli, daha faydalı
oluyordu. İmam Mâlik karşısındakine üstün gelmek, yarışı kazanmak için yapılan
tartışmalardan nefret eder, hoşlanmazdı. Nasıl ki, Harun Reşid
ondan İmam Ebû Yusuf ile münazara yapmasını istediği
zaman ona şöyle demişti: «İlim hayvanlar ara sındaki döğüş, horoz döğüşü değildir.»
İmam Mâlik din işlerinde tanışmayı, kısır bir çekişme sayar, ondan bir netice alınamayacag.nı. bilakis
bozacağını söylerdi. Fakat o, ihlas sahibi iyi
niyetli ulema ile tartışmalardan da kaçmazdı. Mesela, Ebû
Hanife ile, terleyinceye kadar tartışma yapıyor ve
sonunda onun ilmi kudretini anlıyor ve dostu Leys b. SaJd'a : O tam bir fakiri,-ey Mısırlı diyor. Ebû Cafer Mansur ile münazara
yapıyor, kendi görüşüne karşı olanlara mektup gönderip onları kendi görüşüne
çağırıyor (Leys'e mektubu gibi). £ünki
o yahn gerçeği meydana çıkarmak için yapılan bu
münazaraları, dinde yasaklanan çekişmeler türünden saymıyordu. Çünki bunlardan maksat, karşısındakine üstün gelip onu altetmek değil, hakkı meydana çıkarmaktır. Bunda gösteriş
yok, mugalata yok, gerçeği aramak var, ihlas var.
İmam
Mâlik çağında, görüşler birbirinden ayrılarak her biri kendini kesin bir çizgi
ile belirlerdi. Her meşhur şehir, fikir alanında kendine özgü bir ilimle
seçildi ve şöhret buldu. Örneğin: Basra, dini ilimler arasında inançla ilgili
meselelerde daha seçkinde, felsefe ve inanca dair meseleleri konuşan muhtelif
fırkalar oradaydı. Vaaz ve fıkıh anlatan alimler oradaydı. Hasan Basri oradaydı, orada fıkıh azdı. Küfe ise, İbni Mes'ud'un rivayetlerine
dayanan IraK fıkhının yatağıydı. İbrahim Nahai'nin görüşleri orada yaygındı. Onu Hammad
b. Süleyman'ın dersleri temsil ederdi. Sonra bu ekolü Ebû
Hanife'nin dersleri temsil etti Takdiri ve farazi
fıkıh orada, kıyas ve istihsan en belirgin şekliyle
oradaydı. Şam'da ise, sahabe ve Tâbii'nin asarına dayanan fıkıh hakimdi, orada
rey fıkhı azdı, bu fıkhı, Evzâî ve onun ekolü temsil
ederdi, Evzâî sünneti iyi bilirdi, fakat Mâlik
ayarında bir hadis alimi değildi.
Medine'ye
gelince, orası hadis ocağıydı, Selef-i Salih'in âsârı orada çoktu. Rey yanlısı
seçilmiş bulunan Hz. Ömer, Zeyd
b. Sabit (Allah onlardan razı olsun) gibi sahabelerin ve onlardan ilim
alanların görüşleri orada bilinirdi. Orada; Hadis, sünnet, rey. Bunların hepsi
vardı. Öyleyse onlardan kısaca söz edelim.
[1] Harra Vaka’sı:Emevilerin tarihine leke olan bir olaydır.Medine’yi
sardılar,devlete karşı çıktılar diyerek;üç gün üç gece Medine’yi düşman ülkesi
addedip her şeyi helal saydılar.Mal,can ,ırz,namus emniyetini tanımadılar.Bunu
hükümet yaptı,aynı zulmü ve rezaleti Hariciler de yaptı.
[2] Muhammed Hudarî, Teşri'i İslamı Tarihi, imamların İçtihadı bölümü.,
[3] Kader ve insan iradesinin hürriyeti meselesi eskidir, islamın ilk çağlarında daha ortaya çıkmıştır. Fakat Hulefa-i Raşidin devrinde öyle
kuvvetli değildi ve münakaşa konusu olmamıştı. Rivayete göre Hz. Ömer'e bir hırsız getirildi. Halife ona: «Niçin
çaldın?» diye sordu. Hırsız da: -Allah'ın kaza ve kaderiyle» cevabını verdi. Hz. Ömer, elinin kesilmesini emretti ve ona dayak attırdı.
Ömer'e bunu neden yaptığı soruldu; «El kesmek, hırsızlık cezası, dayak da,
Allah hakkında yalan söylediği İçin.» dedi. Halife, Hz.
Osman'a, Öldürenlerden bazısı, onu öldürenin kendi değil, Allah olduğunu iddia
ettiler. Onu sanp hücum ettikleri zaman bazıları:
Sana okları Allah atıyor, dediler. O da yalan söylüyorsunuz, eğer atan Allah oslaydı, yamlmazdı, dedi.
Hz. Ali
devri gelince, hilafet meselesinde münakaşalar çoğaldı, sonra günah işleyen müslü manın durumu ve kader
münakaşası başladı. İbni Ebl
Halid, Nehcül-Belâga şerhinde şuhu kaydeder: Bir şeyh, Hz. Ali'ye sordu: «Bizim Suriye üzerine Şam'a yürümemiz
Allah'ın kaza ve kaderiyle midir? Bize haber ver.» dedi. Hz.
Ali buna şöyle cevap verdi:
«Yerden
tohumlan bitiren, canlıları doyuran Allah aşkına, nereye basmış isek, hangi
vadiye inmiş isek, bunlar hep Allah'ın kaza ve kaderidir." Şeyh ona:
«Öyleyse bize ecir var mı?» dedi. Hz. Ali de:
«Allah
ecrinizi ziyade kılsın, siz yaptığınızı zor altında yapmıyorsunuz, gidip
gelmeniz hepsi
Allah'ın
kaza ve kaderiyledir. Eğer kaza ve kader zor ve cebir demek olsa, o zaman teklif
batı olur. Sevap, azap, emir, nehiy olmaz,-bunların
mânası kalmaz. Bu gibi batıl sözler şeytan ordusunun kuruntusudur. Kaderiye
denen fırka, bu ümmetin mecûsileridir. İş öyle
olsaydı, zaman Peygamber göndermeye
gerek kalmazdı. Allah yerleri ve gökleri boşyere
yaratmadı.
Kaza
ve kader Allah'ın hükmüdür, emridir.» dedi. Ve şu ayet-i kerimeyi okudu: «Allah
ancak kendisine ibadet etmenizi emir buyurdu. Sana itaatle Mahşerde Allah'ın
rızasın umarız. Sen bize dinimizi açıkladın. Allah sana ihsanda bulunsun.»
[4]
Bunlar,VanVıoten'in basmış oiduğu
Câhız'in risalelerinde, Oidordun
hazırladığı islam Mirası kitabında Eb Lowis Şeyho'nun
Mahtutat-ı Arabiyye
kitabındadırlar.
[5] Şia'nın Imamiyye fıkhını inceleyen kimse onlann akidleri ve şartlan hakkındaki görüşleri İle Mâlikllerin görüşleri arasında çok yakın bir benzerlik olduğunu görür.