İKİNCİ BÖLÜM... 1

(GÖRÜŞLERİ VE FIKHI). 1

İMAM ZEYD'İN GÖRÜŞLERİ. 1

SİYASET KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ. 2

1- Daha Faziletli Varken Az Faziletlilerin Yönetime Gelmesi. 4

2- Ona Göre İmam 'Da Aranan Şartlar. 6

3- İmamların Masum Olmayışları. 7

4- İmamete Kalkışan Kişinin Kendi Adına Davette Bulunmak İçin Kıyam Etmesi  7

5-İki Bölgede İki Ayrı İmamın Kıyam Etmesi. 8

6- Mehdilik Düşüncesi Ve Gizlenmiş İmam Anlayışı Yoktur. 9

ZEYDİYYE VE ZEYD'İN SİYASİ GÖRÜŞLERİ. 11

1- Carudiyye. 12

2- Süleymaniyye. 13

3- Butriyye. 14

USULUDDİN KONUSUNDA ZEYD'İN GÖRÜŞLERİ. 16

1- Büyük Günah İşleyenin Durumu. 17

2-Kader Kon Usundaki Görüşleri. 21

3- Beda' Fikrini Tanımama. 24

4- Ric 'at Düşüncesi Yoktur. 25

5-İmamlara Ait Mucize Yoktur. 26

6-İyiliği Emredip, Kötülükten Saknndırmak. 28

7- Allah'ın Sıfatları Zatından Ayrı Değildir. 30

8- Akd Sayesinde Yükümlü Olmak. 31

Hülasa. 35

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

(GÖRÜŞLERİ VE FIKHI)

 

İMAM ZEYD'İN GÖRÜŞLERİ

 

155- Biz İmam Zeyd (r.a)'ın, İslam alimlerinin aynı asırda derinlemesine daldığı ko­nulara dalış yaptığını söyledik. Bu alimler ister bir yol uydurup ona saplanan bid'at eh­linden olsun, yahut davetinde bulundukları görüş sahibi kimseler bulunsun, yahut isterse onların görüşleri, içinde dini ilimlerin açıklaması bulunan bir fıkıh olsun, müsavidir.

Şüphesiz İmam Zeyd (r.a) Hz. Hüseyin'in katledilişinden sonra Al-i Beyt'ten, insan­ların huzuruna bir fikrin taşıyıcısı olarak çıkan veya alimlerle fikri konularda ahş-veriş yapan, bu fikre davette bulunan ve kendine ait davette bu yolu metot edinen ilk imam­dır. İmam Ali Zeynel Abidin yaşadığı dönemde insanlarla sevgi, destek ve zayıflara acı­ma noktasından hareketle ilişki kuruyordu. Oğlu İmam Zeyd de insanlarla, asrı meşgul eden bütün konular etrafında bilimsel müzakere noktasından ilişki kuruyordu. Ayrıca İmam Zeyd'in ağabeyi, aynı zamanda hocası sayılan ve babasından sonra Zeyd'in yön­lendirilmesini üzerine alan İmam Muhammed Bakır öğrencileriyle fıkhı ve rivayet edi­len hadisleri müzakere ederek tamamen evine kapanmış olduğuna ve Ebu Hanife gibi mütehassıs fakihler ondan hadis nakillerinde bulunmuş olduklarına göre, İmam Zeyd de böyle bir mihrabdan halkın huzuruna çıkmış, RasululJah (s.a.v)'in Aline karşı aşın sevgi beslediklerini ve ona mensup olduklarını ileri süren fırkaların içine karışarak İslam bel­delerinin en uzak köşelerine kadar intikal etmişti. İşte bu amaçla Irak'a gitti. Orada Ehl-i Beyt'in aşırı sempatizanlarıyla bir araya geldi. Saptırılmış görüşleri yakından tanıdı. Bu saplantılara çözüm getirmek için çareler aradı. Onları orta yola çekmeye çalıştı.. Nite­kim bu sapmış kişiler İmam Muhammed Bakır'a Medine'deki ilim mihrabında iken gidi­yorlar, bir kısım sapık görüşlerini ona açıyorlardı. Bakır (r.a) onları rezil ederek gerisin­geri çeviriyordu. İmam Zeyd'e gelince, yanlarına gidiyor, hak metodu ve en isabetli yolu onlara öğretiyordu. Olumsuz tavır takınmakla yetinmiyor, aksine davranışını olumlu bir tavır alışa; daha doğrusu yönlendirme ve açıklık getirme tavrına dönüştürüyordu. Al-i Beyt'e yardımcı olanların üzerinde bulunmaları gereken gerçeği onlara açıklamak için mahallerine kadar gitti. Ehl-i Beyt, söven ve suçlamalarda bulunanlar topluluğu değil, aksine yol gösterici, hakka ve strat-ı müstakime çağıran mürşitlerdir.

Nihayet Zeyd, sünnet ilimlerinin mihrabından çıkarak, fırkaların nezdindeki fikirleri

grenmeye yöneldi. Orada da yine yönlendirici mürşid rolündeydi. Daha sonra Ehl-i

ytten rivayet edilen fıkhın tedvinine yöneldi. Bu sayede fıkıh birikimini, gerek hilafet konusundaki gerekse hilafete götüren en ideal yol konusundaki görüşler bütünün terke-dip, İslami akidenin yorumlanmasında ve miras aldıkları eski medeniyetlerin görüşlerini konuşup duran kişilerin hortlattığı düşüncelerin kısır döngüsü ortamında bu akideyi açıklığa kavuşturmada orta bir yol edindi. Bu durumda açıklık getirici, yol gösterici ve mürşid olarak etrafını -aydınlatan bir nur gerekliydi ki ö da, bu murşiddir. Şimdi onun görüşleri etrafında, bu bakış açılarının her biri üzerinde duralım. [1]

 

SİYASET KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ

 

156- Muaviye döneminde Hz. Ali'ye yardımcı olanlara yönelik fikri baskı, bu gizli­liğin yapısı arasında saptırılmış fikirlerin doğmasının tek nedeniydi. Dinin tutunulacak halkasını çözmek isteyenler, bu zifiri karanlıkta onu halk arasında yayabilmek için bir çare buldular. Böylece bir kısmı -Sebeiyyeler arasında meşhur olduğu gibi- Hz. Ali (r.a)'m uluhiyyetini iddia eden görüşler yayıldı. Nitekim onlar, Nebi'nin ric'atını iddia ediyorlardı. İsa'nın geri döneceğini söyleyip de Muhammed'in geri döneceğini söyleme-yenlere şaştıklarını ileri sürdükleri gibi, Ali'nin ölmediğini ve öldürülmediğini ifade ediyorlardı. Buna benzer fikirler mevcuttu. Nitekim bu fikirlerin tamamı veya en azın­dan bir bölümü ölü duruma geldi. Hz. Ali'nin uluhiyyetini, Nebi'nin tekrar geri dönece­ğini ve Hz. Ali'nin ölmediğini söylemeleri, bu fikirler arasında bulunmaktadır. Gerçi da­ha sonraki asırlarda, Allah'ın kendi emirlerini egemen kılanların varlığına hulul ettiğini söyleyenler ve kendilerine Hakimiyye denilen kimseler ortaya çıkmıştır.

Hz. Hüseyin'in katledilişinden sonra bu çeşit baskılar şiddetlenince, bunların bir bö­lümünü veya büyük bir kısmını, kanını kurtarmayı üstlenen Muhammed b. el-Hanefiyye (Allah ondan ve babası İmam Ali'den razı olsun) adına Hz. Hüseyin'in intikamını alma­ya davet ettiğini iddia eden Muhtar b. Ubeyd es-Sakafi'nin üstlendiği yeni fikirler oluş­tu. Nitekim Sakafi'nin davetle bulunduğu sapık akımdan daha önce bahsetmiştik.

Fikirlerini gizliden gizliye kamuya yayan kimselerin bu fikirleri, aşağıdaki nokta­larda netlik kazandı:

Birincisi: Hilafetin seçimle değil, veraset yoluyla sabit oluşudur. Buna göre bizzat Hz. Ali'ye Nebi (s.a.v) tarafından halifelik vasiyet edildi. O da Hasan'a vasiyet etti. Ha­san da sonra Hüseyin'e vasiyette bulundu. Her yeni fırka tarafından kararlaştırılan peri­yodik imam silsilesinin sonuna kadar bu böyle devam etti.

İkincisi: Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in (Allah her ikisinden de razı olsun ve her ikisi de İslam'dan hayırlı nasibini alsın) halifelik makamını, bu makamın varisliğinin sahibi olan Hz. Ali (k.a)'den gasben almış olduklarıdır. Her ikisi de bu nedenle hakkı sahibin­den gasbettikleri gerekçesiyle sövülmeye, lanetlenmeye ve imamlıklarının reddedilmesi­ne müstehaktırlar.

Üçüncüsü: Vasiyet yoluyla gelen zatlar hata işlemekten masumdurlar. Çünkü onla-

nn imamlıkları kutsaldır. Ve onlar, hidayet rehberi sancaktarlardır.

Dördüncüsü: Mehdi-i Muntazar düşüncesi. Bu düşünce Muhtar Muhammed Hane-fiyye (r.a)'m Razva dağında yaşamakta olduğunu, yanında su ve bal bulunduğunu, dağın ta yüceliklerinden, insanların dünyasına yol gösterici ve mürşid olarak ineceğini, yeryü­zü «u anda nasıl zulüm ve cevr ile dolmuşsa o zaman da adaletle dolacağını iddia ederek ortaya atmıştır.

157- Bunlar, Irak, Horasan ve Fars diyanndaki şiilerin toplantılarında yankılanan görüşlerin bir bölümüdür. Bu fikirlerdeki tutarsızlıkları tashih edecek bir imam gerek­liydi, Şia, yardımcı olmak ve sevgi göstermek konusunda kendilerini Hz. Ali (k.a) için adamış olduklarına, onun Ehl-i Beyt'ne davette bulunduklarına göre; bu davetlerinin ha­lifelik görevi kendi zatına ait olduğu konusunda imamın düşündükleri ile uyum içinde olması zorunludur. Yoksa Hz. Ali'nin düşüncelerine karşıt olarak ona yardımcı olmaya davet etmeleri düşünülemez. Nitekim bu düşünceyi tashih edecek zat bulunmuştur; işte o, İmam Zeyd'dir. Kuşkusuz biz onun kendi aile ocağından olup da yaşça kendisinden daha büyük olanların peşini adım adım izleyen olumsuzluk pozisyonundan sıyrılıp, olumlu bir atmosfere yöneldiğini daha Önce söylemiştik. Şüphesiz İmam Zeyd'in hilafet konusunda düşündükleri îmam'ın halk arasında meşhur olan kendisine has görüşlerin­den türemiştir. [2]

 

1- Daha Faziletli Varken Az Faziletlilerin Yönetime Gelmesi

 

158- Zeyd'in düzeltmeye yöneldiği ilk düşünce, imametin mutlak anlarrîda veraset olmadığı görüşüdür. İmametin belirli bir aile ocağına has bulunuşu, bu ailenin, ayrılmaz bir hakkı olması açısından değil de, daha üstün oluşu açısındandır. Muayyen bir aileden olma şartının getirilmesi sadece daha üstün oluş şartıdır. Ancak böyle bir efdaliyet hali­feliğin bu aile ocağı dışmda bulunmasına engel teşkil etmez. Şu kadar var ki, müslü-manların genel çıkarlarıyla çelişmemelidir.

İmam Zeyd, İmam Ali'nin iki otorite şahsiyet Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (Radiyal-lahu Anhuma)'dan daha üstün olduğunu inkar etmiyor. Ancak her ikisinin halifeliğinin geçerli olduğuna ve ikisine de saygı göstermenin zorunluluğuna inanıyor. Hz. Ali, gerek İslam tarihindeki menkıbeleri ve gerekse savaşlardaki üstün konumlan sayesinde daha faziletli olabilir. Ancak müslümanların genel çıkan iki otorite şahsiyetin yönetimi ele al-malan noktasındaydı. Nitekim geçmiş konularda işaret ettiğimiz gibi bu konuya ilişkin olarak söylediklerini metniyle birlikte naklediyoruz: "Ali b. Ebi Talib, sahabenin en üs­tünüydü. Ancak halkın gerek uygun bulduğu genel çıkarlar ve gerekse önlerinde bulu­nan azgın fitne ateşini dindirme, bir de kamunun maşeri vicdanım hoş tutmaktan ibaret olan dini kaide nedeniyle hilafet makamı Hz. Ebubekir'e havale edildi. Asr-ı Saadet'te

sürüp giden savaşların dönemi pek yakındaydı. Emir el-mü'minin Aleyhisselam'm kılı­cında müşrik Kureyşlerin kanları henüz kurumamıştı. Halkın kalbinde, intikam isteğin­den oluşan kinler olduğu gibi duruyordu. Bütün kalpler tam anlamıylaona meyletmemiş ve boyunlar onun önünde büsbütün eğilmemişti. Toplumsal çıkar, bu nazik görevi, yu­muşaklığı, olaylara sevgiyle yaklaşması, gerek yaş ve gerek İslam'a girişte Önceliğinin bulunması, ayrıca Rasulullah (s.a.v) ile yakın ilişki içerisinde olması özellikleriyle çok iyi tanıdıkları bir zatın üstlenmesini gerektiriyordu. Hz. Ebubekir (r.a)'ın ölüm döşeğin-deyken yönetimi üstlenme İşini Hz. Ömer b.Hattab'a vermek istediğinde halkın bağrışa­rak: Sen bizim başımıza sert ve katı bir kişiyi mi getirmek istiyorsun? dediğini görme­din mi? Öyle ki, şiddet yanlısı olması, sert davranışı, din hususunda tavizsiz oluşu, ayrı­ca düşmanlara karşı acımasızlığı nedenleriyle halk Emirû'l mü'minin olarak Hz. Ömer'e razı olmamıştı. Hatta Ebubekir (r.a) onları yatıştırmıştı."[3]

Kuşkusuz bu açıklama, şu üç durumu gündeme getirmektedir:

Birincisi: Halifelikle ilgili Hz. AH hakkında bir nass bulunmadığı gibi yine ona ait bir vasiyet, ayrıca vasiyete benzer herhangi bir şey de yoktur, Bu konudaki yetki tama­men müslümanîann insiyatifine bırakılmıştır. Bu nedenle Nebi (a.s)'den naklen gelen halifelik, veraset yoluyla sübuta eren bir durum değildir. O, ancak seçimle sabit olan bir iştir.

İkincisi: Zeyd'in, İslam uğrundaki açık tavır alışları nedeniyle Hz. Ali (k.a)'nin, iki otorite şahsiyet Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (Radiyaîlahu Anhuma) ile diğer sahabeden daha faziletli olduğunu net bir şekilde belirtmesidir. Bu efdaliyetinr onun Rasulullah (s.a.v)'e yakınlığı nedeniyle olduğunu, açıklamamıştır. Hz. Ali daha üstün olmakla bir­likte, bu üstünlük halifeliğin kopmaz bir parçası değildir. Çünkü hilafetteki asıl anlam daha üstün olanı seçmek değil, aksine güçlükleri omuzlamaya daha yetenekli, insanları kendisine itaat ettiren ve başa getirilmesinden dolayı halkın fitne çıkarmayacağı bir kimsenin seçimini yapmaktır. Böylece halifeyi seçme işinin, onların üzerine belirlenmiş bir şahsı getirip dikmek suretiyle değil de, müslümanların şurasına dayalı olmasının ge­rektiği anlaşılmaktadır. Şüphesiz müslümanlar, seçimi yaparken en yetenekli olanı gö­zetirler. Esasen bu tutum, şuraya dayalı tüm sistemlerle uyuşmaktadır. Toplulukları için­de ve kendi dünyalarında yaşayan nice üstün şahsiyetler vardır ki, yönetime geçmekten uzak dururlar veya da toplum o kimseyi başa geçirmez. Çünkü bu kimseleri kendilerine itaate zorlayamazlar ve onların yönetime getirilmesinde maslahat görmezler. Aksine ita­at ve toplumsal çıkarı, bu kimselerin dışmdakileri yönetime getirmede bulurlar.

Üçüncüsü: Zeyd, toplumsal çıkarın fiilen iki otorite şahsiyet olan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a)'nın yönetime getirilmelerinde bulunduğunu düşünüyordu. O ikisinin yönetime getirilmesini yasallaşüran ifadeyi, toplumsal çıkarın böyle bir seçimde olduğunu belirten tavrıyla dile getirmiştir. Böyle bir seçimin nedeni, halkın her iki halifeyi, geç­mişteki büyük hizmetleri ve yaşça daha layık olmalarından dolayı seve seve iş başına getirmeleridir.

Madem ki Zeyd bu iki yüce imamın yönetime getirilişinde toplumsal çıkan ön pla­na alıyordu, Öyleyse şüphesiz 6, her ikisinin de halifeliğini reddetmiyor, her ikisi de İs­lam'ı muhafaza ettiklerine göre haklarında kötü söz söylenilmesine ve suçlanmalarına rı­za göstermiyordu.

Zeyd'in Zinnureyn Osman (r.a)'m imamlığına da karşı çıkmadığı, ancak imametinin Ebubekir ve Ömer (r.a)'mn imameti gibi müslümanîann toplumsal çıkan içinde bulunup bulunmadığını zikretmediği düşünülebilir. Acaba usman (r.a)'ın yönetime getirilmesin­de, diğer iki önder şahsiyetin yönetime getirilmesinde toplumsal çıkarın bulunması gibi bir maslahatın bulunmadığı görüşünde miydi? Bunun nedeni, Hz. Osman'ın mutlak bir yumuşakhhk ve suhuletle ün salmış olmasıdır. Oysa Hz. Ömer'den sonra halifelik ma­kamına ancak en az kendisi kadar sertlik içerisinde bulunan kişinin getirilmesi uygun düşerdi. Bu konuda ona en yakın olan da Hz. Ali idi. Çünkü zaman Hz. Ali'nin muhare­belerde aldığı tavırdan uzaklaşmış ve akıtılan kanlar da kurumuştu?! İşte Zeyd bu hu­suslara açıklık getirmediği gibi, hiçbir şey de söylememiştir. [4]

 

2- Ona Göre İmam 'Da Aranan Şartlar

 

159- Zeyd'in imamlık konusunda efdal olanın, onun adaletli ve Fatımi yani Hz. Ali'nin Hz. Fatıma'dan doğma sülalesine mensup olması görüşünde bulunduğunu söy­lerler. Bu nedenle İmamın Hz. Fatıma evladından olması şeklinde bir sınırlama getirme­yip, Hz. Ali'nin herhangi bir evladından olması şartını ileri süren Keysaniyye'ye karşı çıkmıştır. Bunun içindir ki, Keysaniler önce Muhammed b. Hanefiyye (r.a) adına davet­te bulunurlarken, sonradan oğlu Ebu Haşim adına davet etmişlerdir. Yine aynı nedenle Zeyd, imamın Hz. Hüseyin'in evladından olmasını şart koşan îmamiyye'ye muhalefet 2t-miştir. İmamiyye, imameti sadece Hz. Ali'ye, sonra Hz. Hasan'a, sonra Hz. Hüseyin'e, sonra Ali Zeynel Abidin'e, daha sonra Muhammed Bakır'a, ondan sonra da Cafer es-Sa-dık'a has kılmakta, daha sonra da bunun ardından İsna Aşeriyye ve İsmailiyye diye iki ayn grup oluşturmaktadırlar.

Yine burada Önceden değindiğimiz şu hususda karara varmamız gerekiyor: İmam Zeyd, böyle bir imamet anlayışını hilafet makamına yetkili oluşun şartı olarak değil de, efdaliyyet şartı noktasından itibar ettiğinden dolayı bütün şiilere muhalefet etmiştir. Ma­dem ki o, halk tarafından seçilenin imametini takdirle karşılıyor, öyleyse belirtmiş oldu­ğu bütün şartlann efdaliyetin şartlan olarak alınmaları gerekir. Ve madem ki toplumsal Çıkan efdaliyetten daha öncelikli bir itibar edişle ele alıyor,, o halde bütün şart koşmalan efdaliyetin İçinde kabul etmesi icabeder.

Bu sözlerin geçmiştekileriyle birlikte yoruma tabi tutulmaları halinde aşağıdaki iki hususu göz önünde tutmamız gerekir:

Birincisi: Zeyd'in, Nebi (s.a.v)'in züriyyeti içerisinde olsa dahi veraset yoluyla hali­feliği geçerli saymamasıdir. Onun, bir taraftan halifeliğin Rasulullah (s.a.v)'in zürriyeti-nin oluşturduğu Hz. Ali'nin aile ocağından gelmesini muteber saymasıyla, diğer yandan toplumsal çıkarı gözetmeyi açıklamış olmasını uzlaştırmak, ancak böyle bir yorum ge­tirmekle mümkün olabilir.

İkincisi: Böyle bir yorumlamadan, halifeyi seçen müslümanların yahut ehl-i hail ve'1-akdin Hz. Fatıma'nın evladının oluşturduğu Aİ-i Beyt'in dışındaki bir kişiyi seçme­lerinin ancak müslümanların saygıyla karşıladıkları toplumsal bir çıkar nedeniyle geçer­li sayılabileceği anlamı çıkarılır. Bu duruma göre Muaviye gibi birisini Hz. Ali (r.a)'in üzerine tercih etmenin müslümanlar için hiçbir yararı yoktur. Çünkü böyle bir tercihte çoğunluğun bakış açısma.göre İslam için toplumsal bir fayda bulunmamaktadır. Yine müslümlann Hişam b. Abdülmelik gibi birisini Muhammed Bakır veya Zeyd b. Ali gi­bilere tercih etmelerinin de anlamı yoktur. Zira bunda da toplumsal çıkardan eser mev­cut değildir. Zeyd'in, halk tarafından seçilenin imametiyle ilgili görüşünün içeriğinden, böyle bir seçim olayında müslümanlar için elle tutulur toplumsal bir çıkarın ve yine böyle bir adaletin bulunması gerektiği anlamı çıkmaktadır. Çünkü müslümanların çıkan ile dinin ana rükünlerinin ve adaletin ayakta tutulması, halk tarafından seçilen kişinin, gerek hakkında anlatılan menkıbeler ve gerekse soyluluk açısından daha üstün olan kişi­ye tercih edilmesi noktasından, yoruma tabi tutulan iki ana unsuru teşkil etmektedir. [5]

 

3- İmamların Masum Olmayışları

 

160- İmam Zeyd (r.a), daha faziletli olanın imametini ön plana almadığına ve hali­feliğin veraset yoluyla veya Nebi (s.a.v) tarafından tavsiye edilmesi suretiyle gelmesine öncelik tanımadığına göre, elbette imamların masum oluşunu zorunlu farzetmesi de mümkün değildir. Zira imamların hatadan masum olduklarını farzetmenin esası, onların Nebi (s.a.v) tarafından başa getirilmiş olmalarıdır. Oysa Nebi, ancak kendisine bildirilen vahiy sayesinde tasarrufta bulunabilir. Aynca Nebi'nin onlar adına Rabbinden aldığı bir direktifle, bu direktife dayanarak hükümlerinde hatalı icraatta bulunan bir imamı seçmiş olması akla uygun değildir. Çünkü "el-Evsiya" topluluğu adını verdikleri imamların ma­sum olduklarına inanan İmamiyye nazarında imamlık makamı denilince hemen akla emin Nebi'nin tavsiyesi sayesinde dini konularda yetkili kılınan tek merci gelmektedir. Bu durum, onların hataya hedef olmamalarını gerektirir. Aksi halde yüce Rasul tarafın­dan bu tarz bir seçilişle seçilmezlerdi. Bilakis îmamiyye, bu "Evsiya" topluluğunun, kendi imametlerini ve karar altına aldıkları şeylerin tümünün dinden kaynaklandığını isbatlamak için yetkilerine dayanarak mucizeler ortaya koyduklarına kesin gözüyle bak­makladırlar.

İşte İmam Zeyd böyle bir veraset yolunu veya bu vasiyet etme tarzını kabul etmedi­ğine göre, masumiyetin gereği olan şeyi mezhebine esas almamıştır. Çünkü Zeyd halife­limi toplumsal çıkara dayalı bir fonksiyon olarak kabul etmiştir. Buna göre gerek kamu­nun toplumsal çıkarını sağlamak, gerekse adalete ve din işlerine işlerlik kazandırmak konusunda başkalarıyla eşit konuma sahib oldukları takdirde, en tutarlı tercih Hz. Fatı-ma (r.a) evladından birisinin halife olmasıdır. [6]

 

4- İmamete Kalkışan Kişinin Kendi Adına Davette Bulunmak İçin Kıyam Etmesi

 

161- İmam Zeyd, Al-i Beyt'ten bir zatın imamlığı hak edebilmesi için kendi adına davette bulunarak kıyam etmesini şart koşmuştur. Bu nedenle, İmam Hüseyin (r.a)'ın katledilmesinden sonra Al-i Beyt'in takiyye ilkesini kenara itmiştir. İmam Zeyd'in, ken­disini imamete aday gösteren zatın davette bulunarak kıyam etmesi şartını getirmesi, onun mezhebinin esası olarak kabul ettiğimiz şu iki ana düşünceye dayanmaktadır:

Birincisi: İmamın, ehl-i hail ve'l-akd tarafından tam yetkiyle seçilmesi ve seçimi yaparken toplumsal çıkarı Ön plana almalarıdır. Böyle bir seçilme olayı, ancak Ehl-i Beyt'ten hilafet arzulayanın arzusunu açıkça dile getirdiğinde tamamlanmış olur. Bu da, kendi adına davette bulunarak kıyam etmesiyle mümkündür.

İkincisi: Onun, halifeliği, insanların en selahiyetlisinin seçilmiş olduğu tam yetkili bir iktidar makamı olarak görmesi ve o makamı verasete dayalı kabul etmemesidir. Her ne kadar en yetkili olan, en faziletliden başkası da olsa. Çünkü halifelik eğer salt veraset yoluyla veya miras bırakma anlamındaki vasiyet etme yoluyla gelseydi, o zaman davet olayı gerçekleşmeden elde edilirdi. Tıpkı padişahlığın hiçbir talep olayı meydana gel­meden veraset veya vasiyet etme yoluyla verilmesi gibi halifelik de taleple değil, tepe­den inme bir şekilde verilmiş oiurdu. İşte Zeyd, dini ve îslami hilafet konusunda veraset teorisini reddetmek suretiyle Ehl-i Beyt'ten tercih edilecek kişinin bizzat kendisini açığa vurmasını ve halkın onu yönetime getirme konusundaki toplumsal çıkarın ölçüsünü gö­rebilmeleri, ayrıca o kimseyle diğeri arasında hangisinin daha selahiyetli olduğu nokta­sında karşılaştırma yapabilmeleri için alenen kendisini tanıtmasını zorunlu saymışta-.

Böylece İmam Zeyd'le çağdaşları İmamiyye Şiası arasındaki fark, onun imamın da-v^tçi olarak kıyam etmesi şartını getirmesi şeklinde açıklık kazanıyor. Bu durum, onun yukarıda açıkladığımız düşünceleriyle uyum sağlamaktadır. İmamiyye'ye gelince, onlar 'maniette kıyam şartını getirmezler. Çünkü onlara göre imamet, ehl-i hail vel-akd tara­rdan seçilmek suretiyle değil, vasiyet etmek suretiyle tepeden inme verilir.

Nitekim Şehristanî, Zeyd b. AH ile kardeşi Muhammed Bakır arasında bu temel ilke finda cereyan eden bir münazarayı zikreder. Zeyd bu ilkeye sımsıkı sarılırken, ağabeyi ona karşı çıkıyordu. Şehristani şöyle devam ediyor: İmam Muhammed Bakır kar­deşi Zeyd'e şöyle dedi:

"Senin mezhebinin hükmüne göre baban imam değildi. Çünkü o, asla kıyam etme­diği gibi, kıyama da kalkışınamıştır bile."[7]

Şehristani'nin İmam Bakır'dan naklen verdiği bu konuşma şayet doğruysa, bu eşsiz imamın kendi İç dünyasında (ne kendisinin ve ne de babasının) Emevi halifeliğini tanı­madığını göstermektedir. Ayrıca onlar, her ne kadar Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer hakkın­da hayırdan başka şey düşünmemekte idilerse de, kendilerini halifeliğin haklarında bi­çilmiş kaftan olduğu hidayet imamları şeklinde kabul ediyorlardı. Bu düşüncelerini on­lara alenen söylettirmeyen etken, içine itildikleri takiyye ilkesidir. Bu husus, tamamen İmamiyye'nin iddia ettiği bir görüştür. Bize göre bu görüşün yalan olduğunu nakzedecek hiçbir şey yoktur. [8]

 

5-İki Bölgede İki Ayrı İmamın Kıyam Etmesi

 

162- Şehristani, Zeydiyye mezhebi hakkında şöyle diyor: "Onlar, aşağıdaki Özellik­leri taşıyan iki ayrı imamın iki ayrı bölgede kıyam etmesini caiz görmüşlerdir:" O özel­likler, "Hz. Fatıma'nın soyundan, alim, zahid, yiğit, cömert ve imamet için kıyam eden birisi olmasıdır." Ayrıca her birisinin itaat edilmeye layık bir kişi oluşudur." [9]

Şüphe yok ki böyle bir olayın şartı, ancak daha önce ehli hali ve'l akd tarafından seçilmiş, egemenliği tüm İslam beldelerini kapsayan, ayrıca bütün İslam yörelerine ya­yılan bir imamın bulunmamasıyladır. Çünkü daha önce kamunun yönetimine seçimle getirilen ve yukarıdaki şartlan üzerinde toplayan bir imam bulunduğunda, ikincisi is­yancı durumuna düşer. Bu nedenle Nebi (s.a.v) şöyle buyuruyor: "Her kim size gelir de herhangi bir kimsenin sizin emriniz olduğunu söylerse, onu öldürünüz."

İki imamın kıyamı ve her iki bölgedeki ehli hail tarafından geçerli bir biatle kendi­lerine biat edilmesi, ancak hangisinin daha önce ortaya çıktığı ve hangisinin etkinliğinin daha yaygın olduğu bilinmemesi durumunda düşünülebilir. Bu durumda aralarında hu­sumet veya saldırganlık bulunmaması şartıyla her birisinin kendi yöresinde imam olarak kalması doğru olur.

Ancak biz, İmam Zeyd'in bu temel ilkeyi dile getirirken hangi esasi dayanak aldığı­nı bilemiyoruz. Ayrıca elimizin altındaki kaynaklarda, bu düşünceyi netleştirecekbir şey de bulamadık. Acaba Zeyd, Hz. Ali (r.a) ve Muaviye arasında varılan mütarekeyi mi dayanak aldı? Lakin Ali (r.a) Muaviye'nin imamlığını tanımadığı için,dayanak alması güvenilir kabul edilemez. Aslında bu mütareke, müslümanlann toplumsal çıkan ve hac farizalarının yerine getirilmesi için yapılmış geçici bir anlaşmaydı.

Bize göre tercihe şayan olan, İmam Zeyd'in dayanak aldığı şeyin, döneminde göz rtnünde bulundurduğu, İslam devleti ihtişamının geniş alanlara yayılmasının ta kendisi­dir Nitekim devlet, bir taraftan Semerkand'dan Endülüs'e, öte yandan Fransa'nın güne-vine kadar uzanmıştı. Şüphesiz ikisi arasındaki sevgi ve yardımlaşma bağının mükem­mel olması ve dayanışmanın kapsamlı olması şartıyla iktidarın ikiye bölünmesinde ba-zan toplumsal çıkar bulunabilir.

Madem ki böyle bir düşünce Zeyd'in kendisine dayanak aldığı temel görüşün gerek­lerinden oluyor, öyleyse bu görüşün zamanımızda da örnek alınması tutarlı bir yoldur. Ve yine bu temel görüşün şer'i şerif hükümlerini geçerli kılacak İslam halifeliğinin yeni­den yaşanır hale getirilmesine esas teşkil etmesi, isabetli olur. Ancak İslam birliğini ger­çekleştirecek ve Allah Teala'nm aşağıdaki sözleriyle uyum sağlayacak tutarlı bir yar­dımlaşmanın ardından olması şartıyla: "Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak si­zin iimmetinizdir." (Mü'minun: 52). "Mü'minîer ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşleri­nizin arasım düzeltin." (Hucurat: 10) [10]

 

6- Mehdilik Düşüncesi Ve Gizlenmiş İmam Anlayışı Yoktur

 

163- Keysaniyye, Muhammed b. Ali b. Ebi Talib'in "Mehdi-i Muntazar" olduğuna ve Razva dağında yaşadığına kesin inanmaktadır. Öte yandan İsna Aşeriyye de Keysa-niyye'den sonra on ikinci imamın hayatta olduğunu, ortaya çıkma zamanını beklediğini, nasıl ki şimdi yeryüzü zulüm ve cefa ile doluysa, o günde adaletle dolacağına inanıyor. Diğer taraftan İsmailiyye, bu dünyada birçok gizlenmiş imamların bulunduğunu, ayrıca Mehdi-i Muntazar'm da var olduğunu ileri sürmüştür. Bu düşüncelerin tümü, Ali Beyt'e özgü, diğer insanlarda bulunmayan birçok özelliklerin bulunduğuna, buna göre asırlarca hayatta kalabilecekleri yargısına dayanmaktadır. Bu düşünceler, onların masum oldukla­rına dayandırıldığı gibi, ayrıca hilafetin de veraset yoluyla geldiği, böylece imamın ba-zan üzeri örtülmüş durumda, bazan da apaçık ve alenen kendisini ortaya koyan kişi ko­numunda bulunabileceği görüşü üzerine bina edilmiştir.

imam Zeyd, bu daire ile yetinmedi. Aksine imameti, geniş boyutlu toplumsal çıkara işlerlik kazandırmak için gerekli gördü. Şüphesiz imamete seçilenin şahıs olarak değil, vasıf olarak belirlendiğini, en faziletlinin yerine seçilmesi durumunda en yetkili olana itaat olunacağını esas kabul etti. Aynca halk tarafından seçilenin imametini caiz gördü. İJolayısiyle bu dünyada üstü örtülü bir imamın bulunduğu, asırlarca veya daha aşağı bir sürede ortaya çıkmasının beklenildiği fikrini varsaymadı. Bu nedenle İmam Zeyd'in gö-nışune göre Mehdi-i Muntazar ve Mestur İmam diye adlandırılan bir anlayış bulunma­maktadır. Çünkü böyle bir kişinin imamlığı hak edebilmesi için bizzat kendi adına da­vette bulunarak kıyam etmesi şartını getirmiştir.

182

164- İmam Zeyd'in siyasi konulardaki düşüncelerinin özeti, onun şiilik mezhebini Hz. Ali (r.a) dönemindeki temel ilkelerine döndürmek istemesidir. Buna göre Hz. Ali kendisini halifelik için tek varis görmüyordu. Ancak, kendisini halifeliğe daha layık bul­muş, Beni Saide Sakifesindeki ehl-i hail ve'1-akd'ın seçtiği şeylere rıza göstermiş, ayrıca şuranın kendisiyle Hz. Osman (r.a) arasında verdiği kararın yürürlüğe konulmasına da razı olmuştu. Aynı zamanda Hz. Osman'a biat edişleri anında ehli hali ve'1-akd'in yan­mış olduğu seçime saygı duymuştur. Ali (r.a) iki otorite imam olan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'e karşı övgülerin en güzelini sunmuş ve haklarında şöyle demiştir: "Vallahi ikisi de gitti ve ardında büyük boşluk bıraktı. Arkasındakileri büsbütün yorgun düşürdüler. Her ikisini de hatırlamak ümmet için bir üzüntü ve imamlara karşı yaralamadır."

Zeyd, her ikisini de iyi yönlerinden başkasıyla anmaya şiddetle karşı çıkmıştır. Ay-nca açıkça istifade edilecek şeyi ümmetin toplumsal çıkarının, her iki otorite imamın, hidayet rehberi Ali (k.a)'den daha önce gelmelerini gerektirdiği biçiminde anladı.

Zeyd, bu fikirleri titizlikle uygulamaya koyma uğrunda en ufak bir taviz vermeden şehit edildi. [11]

 

ZEYDİYYE VE ZEYD'İN SİYASİ GÖRÜŞLERİ

 

165- Zeyd'den sonra bu görüşleri oğlu Yahya devam ettirdi. Nitekim kendi imame­tine davette bulunmak amacıyla Horasan'a geçti ve etrafına büyük bir halK kalabalığı toplandı. Lakin o da h. 125 senesinde şehid edildi. Allah onların hepsinden razı olsun ve İslam uğrunda verdikleri cihaddan dolayı kendilerini Ödüllendirsin.

Denilir ki, İmam Cafer Sadık, onun hakkındaki bu sonucu önceden haber vererek şöyle söylemiştir: "Kuşkusuz babasının katledilişi gibi o da katledilecek ve o da babası­nın asıldığı gibi asılacaktır."

Şehristani ve diğerleri, İmam Zeyd'in kendisinden sonra iki imam olan Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Hasan'ı ve kendi kardeşi İbrahim'i yönetime aday gösterdiğini belirtirler. Şüphesiz her ikisinin de fikirleri İmam Zeyd'in görüşleriyle bağdaşıyordu. Her ne kadar İmam Muhammed kendisini Mehdi olarak isimlendirmiş ise de belki de bu sözüyle îslami hidayete davette bulunmasını amaçlamış ve Allah Teala da bu yolu ona nasib etmiştir. Zira her ikisi de Emevi devletinin son yıllarıyla Abbasi Devleti'nin az ön­cesinde kendi mezheplerine davette bulunuyorlardı.

Yönetim Abbasi Devleti'nin eline geçip kendi adlarına Emeviler'den intikamlarını aldıktan sonra Hz. Ali (r.a) ailesi ile Abbasiler arasında çekişmeler meydana gelince Muhammed en-Nefs ez-Zekiyye Medine'de, İbrahim de Basra'da kıyamı başlattı. Belki de bu kıyam hareketi, Zeydiyye'nin aynı anda iki imamın ortaya çıkabileceği fikrinin bir uyguIamasıdır. Nihayet Muhammed ve Mansur arasında çok beliğ yazışmalar cereyan etti.[12]

Hatta Emevi Devleti'nin yıkılmasından kısa bir zaman önce Ebu Cafer Mansur tara­fından imamlığa aday gösterilip Muhammed'e biat edildiğini söylemişlerdir. Mekatil et-Talibin adlı kitapta şöyle geçmektedir: "Haşimoğullarmdan bir gurup, Mekke yolu üze­rindeki Ebva denilen yerde toplandılar. Aralarında İmam İbrahim, Seffah, Mansur, Salih b AH, Abdullah b. Hüseyin oğulları Muhammed'le İbrahim ve Muhammed b. Abdullah b.

Amr b. Osman da vardı. Salih b. Ali onlara dedi ki:

"Siz, insanların gözlerinin üzerinde olduğu seçkin bir topluluksunuz. Bu önemli mevkide sizi bir araya Allah getirdi. Öyleyse içinizden birisinin biati konusunda görüş birliğine varınız. Sadece afaki konularda fırkalaşınız. Allah'a dua ediniz. Umulur ki Al­lah size yardımcı olur ve fetih kapılarını açar.

Ebu Cafer dedi ki, siz kendinizi ne ile aldatıp duruyorsunuz! Vallahi siz de biliyor­sunuz ki, halk arasında -Muhammed b. Abdullah'ı kastederek- bu genç kadar biat edil­meye daha eğimli ve onlar arasında kendisine daha çabuk uyulmaya aday hiçbir kimse yoktur. Onlar:

-Vallahi doğru söyledin; biz de bunu çok iyi biliyorduk diyerek hepsi birden biatleş-tiler. İmam İbrahim, Seffah, Mansur ve diğer hazır bulunanlar da ona biat ettiler."[13]

İşte Ebu Cafer, Emevi devleti'nin yıkılmasından önce Muhammed'e karşı bu şekilde aşırılığa varan takdir ve saygıda bulunuyordu.

Bu nedenle Muhammed ve kardeşi İbrahim kendi adlarına davette bulunmak için ileri atıldıklarında, Ebu Cafer'in daha önce Muhammed için yaptığı biate güven duyu­yorlardı. Nihayet her ikisinin de akibeti başarısızlıkla noktalandı. Ve Muhammed h. 145 yılında katledildi.

166- Zeyd'in hilafet konusundaki görüşleri bu ılımlı tarz doğrultusundaydı ve bu şahsiyetlerin döneminde aktivitesini sürdürüyordu. Fakat bunların ardından mezhebi tahrifata uğratan bir sürü taifeler geldi. Bu taifeler, mezhebin temel ilkeleri arasında bu­lunmayan birçok metodlan geliştirdiler. İşte propagandalarında Al-i Beyt'e bağlılıklarını belirten kişilerin tümünde durum böyledir ve onlar bu yetkili imamlara açıkça muhale­fette bulunurlar.

Nihayet Zeydiyye mezhebi adına faaliyet gösterenlerin bir kısmı halk tarafından se-Çılenin imameti görüşünü benimsememe eğiliminde bulundular.

Bunun sonucu olarak iki otorite Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in imametlerini redderek haklarında ağır suçlamalar yaptılar. Mehdi-i Muntazar fikrini ileri sürüp Muhammed b.

ullah b- Hasan'ın tekrar ortaya çıkacağını iddia ettiler. Ayrıca İmam Zeyd'in de bu nedenle geri geleceğini söylediler. Bunun üzerine üç fırkaya bölündüler. İşte onlar: Ca-rudiyye, Butriyye ve Süleymaniyye'dir. [14]

 

1- Carudiyye

 

167- Bunlar, Ebu'l-Carud b. Munzir el-Abdi'nin yanlılandır. Görüşlerinde aşırılığa kaçmışlar ve her ne kadar imamlığını kabul ediyorlarsa da, İmam Zeyd'in görüşlerinden sapmışlardır. Nihayet Nebi (s.a.v)'in kendisinden sonra İmam Ali'yi şahıs olarak değil, vasıf olarak nass ile tayin ettiğini, ondan başkasının imamlığının caiz olmayacağını, çünkü belirtilen vasıfların başkasına uygulanmayacak: kadar açık bulunduğunu, bundan dolayı sahabenin başkasını imamete seçmekle dalalete düştüğünü ve imamete başkasını seçmenin geçersiz olduğunu söylemişlerdir. Bu nedenlerle Siddik ve Faruk'un imamlık­larına karşı çıktılar. Carudiler, Zeyd'den sonra imametin Muhammed b. Abdullah b. Ha-san'a ait olduğunu söylediler. Ancak bozguna uğratılmasmdan sonraki durumu hakkında ayrılığa düştüler. İçlerinden bir gurup şöyle dedi: "O şüphesiz katledilmiştir; doğru yolu gösterici ve kurtarıcı olarak tekrar geri dönecek, nasıl ki yeryüzü zulüm ve cefa İle dolu ise, o zaman da adaletle dolacaktır." Bunlar, Mehdi-i Muntazar düşüncelerinin yanında imamın ric'atmı da ileri sürüyorlar. İçlerinden diğer bir grup da: "O katledilmedi; tekrar ortaya çıkacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır." dedi.

Onun öldüğünü benimseyenler de aralarında ayrılığa düşmüşlerdir. Bir bölümü imamlığı, Zeyd'in füruundan olmayan, ancak Zeydiyye'nin şartlarını taşıyan -o şart da Hz. Ali'nin Fatıma'dan olma zürryeti içinde bulunmasıdır- Muhammed b. Kasım b. Ali b. Hasan'a havale ettiler. Diğer bir bölümü de imameti Yahya b. Ömer b. Yahya b. Hü­seyin b. Zeyd b. Ali'ye havale etmişlerdir.

Carudiyye, kendi arasında birçok aynliKİara düşmüştür. Nevbahti onlar hakkında şöyle diyor: "Bunların tümü topluca Zeydiyye adını aidılar. Ancak kendi aralarında Kur'an, sünnetler, ahkam ve miras hükümler hakkında ihtilaf etmişlerdir."[15]

 

2- Süleymaniyye

 

168- Bunlar Carudiferden daha az sapıtmış kişilerdir. Görüşlerinde, bazı söyledikle­rine karşı olsalar bile, Zeyd (r.a)'a en yakın olanlardır. Onlar, Süleyman b. Cerir'in taraf-farlarıdır. Şöyle diyorlardı: İmamet, halkın kendi aralarında oluşturdukları meşveret ile seçilir. Aynı anda müslümanlann en seçkinlerinden iki zatın anlaşarak yönetim organi­zesi oluşturmaları sahihtir. Ayrıca daha az faziletimin imameti geçerli sayılır.

Böylece Cerir, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in halifeliklerini benimsemiş, onların se­çilmelerini, aslında hata olan bir ümmet içtihadı kabu etmiştir. Lakin bu düşünce fasık sayma ve sapıklığa kadar varmaz. Ancak o, bir içtihat hatasıdır. Fakat Süleyman'ın ta­raftarları dillerini Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a) konusunda ta'netmekten uzak tutarlar­ken, Hz. Osman (r.a) hakkında ağır suçlamada bulunurlar. Çok sert bir şekilde hücum ederek onun küfrüne ve mü'minlerin annesi Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in de kafir ol-duklanna hükmederler.[16]

"Onların ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Çünkü "Yalandan başka bir şey söylemiyorlar." (K   f: 5)

Bu seçkin sahabeyi ağır suçlamaları yanında aynı şekilde İmamiyye'ye mensup rafı-ziler konusunda da suçlamalarda bulundular ve onların temel görüşleri arasından ikisini apaçık bir sapıklık olarak değerlendirdiler.

İmamiyye'ye yakıştıramadıkları bu iki görüşten birincisi, "Beda"' düşüncesidir. Bu­nunla gelecek hakkında ileri geri konuşuyorlardı. Böylece gelecek zaman içinde kendi­leri için kuvvet ve şevkat vadeden bir söz söylediklerinde, sonra kararlaştırdıkları şekil­de sonuç elde edemeyince hemen "Allah Teala sözünden vazgeçti" diyorlardı. Şüphesiz böyle bir düşünce, Muhtar b. Ubeyd es-Sakafi'nin geliştirdiği sapık bir bid'at olarak Keysanilerdc ortaya çıkmıştır.

İkincisi de "Takiyye" ilkesidir. Onlar, takiyye ilkesine çağıranları, içinde zalimlere övgü dolu olan, gerçekle ilgisi bulunmayıp, aksine tümüyle batıldan müteşekkil sözleri söylerken gördükleri için bu ilkeyi kendilerine yakıştıramamışlardır. Takiyyeyi benim­seyenlere, söylediklerinin batıl olduğuna dair bir delil gösterildiği zaman "biz bunu ta­kiyye olarak söyledik" derler. Böyle bir laf, Al-i Beyt imamlarının şahıslara nisbetle de­ğil de onların aşırı taraftarlarına nisbetle tutarlı sayılabilir.

Süleyman b. Cerir, halk tarafından seçilen kişinin imameti ile ilgili görüş hakkında bir grup Mu'tezili ile bir kısım hadisçiyi Örnek almıştır. Nitekim böyle bir görüşü benim­seyen bu Mu'tezililer ve hadisçiler, imametin dinin öngördüğü çıkarlardan biri olduğu­nu, onu elde etmenin de nass ile değil, akılla mümkün olabileceğini söylemişlerdir. Çünkü had cezalarına işlerlik kazandırmak, hasımlaşanlar arasında yargıda bulunmak, yetimlerin haklarını üstlenmek, bekarları evlendirmek, sözleşme hükümlerini koruma altına almak, kanunun üstünlüğünü sağlamak ve din düşmanlarına karşı savaşı belirle­mek için imamet makamına ihtiyaç duyulur. Ayrıca, müslümanlar için birleştirici bir ce­maatın oluşması ve o cemaat içerisindeki durumun ahali arasındaki anarşiye dönüşme­mesi için. İmamın ilim yönünden ümmetin en faziletlisi, düşünce ve hikmet açısından en güçlüsü olma şartı yoktur. Zira ihtiyaçlar, faziletli ve daha faziletli şahsiyetlerin var-"ğı yanında halk tarafından seçilen daha az faziletlinin başa geçmesiyle giderilebilir. Şehristani şöyle diyor: Ehl-i Sünnetten bir topluluk böyle bir anlayışa ilgi duydular. Hatta imamın müçtehid olmayan, hatta içtihad edüecek yerler hakkında uzmanlığı bulunmayan birisi olabileceğini de caiz gördüler. Ancak maiyyetinde içtihat yapmaya yetkili kişinin bulunması gerekir ki, kanunları hazırlarken ona başvursun; helal ve haramın tesbiîi konusunda fet­vasını alsın. Ayrıca o imamın genel çizgileriyle sağlam görüş sahibi ve olaylara çok yönlü bakan birisi olması icabeder."[17]

Faziletli ve daha faziletlinin yanında halk tarafından seçilen imametini uygun gören Ehli Sünnet, Fatıma soyundan olan Hz. Ali çocuklarının her zaman daha üstün oldukla­rı tarzındaki Şia görüşünü benimsememiştir. Ancak Ehli Sünnet bu görüşü, sadece ken­di ekollerinin çıkış noktasını teşkil eden "yöneticinin Kureyş'ten getirilmesi" genel kai­desi biçiminde algılamaktadır. [18]

 

3- Butriyye

 

169- Bunlar Kesir en-Nevevi el-Ebter'in taraftarlarıdır. Hasan b. Salih b. Hayy, onun ekolünü olumlu karşılamıştır. Dolayisiyle bu fırkadan Butriyye diye söz edildiği gibi, aynı zamanda "Salihiyye" diye de söz edilmektedir. Bu fırka yanlıları, Süleyma-niyye'nin daha önce geçen görüşleriyle uyum içerisindedirler. Ancak bu kimseler daha çok ılımlıdırlar. Şöyle ki, Hz. Osman'ın küfrü ile hükmetmeyip, aksine onun durumu hakkında çekimser kalırlar. Hz. Osman'ın daha önce geçen yaşantısının kendisini cennet ehlinden kıldığını, Nebi (s.a.v)'in cennetle müjdelediği kişilerden olduğu gibi, ayrıca İs­lam'ın onun servetiyle zafere ulaşmasında eşsiz mevkilerinin bulunduğunu, fakat halife­liği süresi içerisinde Emevi oğullarından zalim kimseleri yönetime getirdiğini ve Hz. Ömer'in şura düsturunu terkettiğini söylerler. Böylece Hz. Osman'ın hilafet öncesi ya­şantısıyla hilafet sonrasında olayları değerlendiriş indeki durumu noktasında hayrete düşmüşler, bundan dolayı çekimserliği yeğlemişler ve onun işini Ahkamu'l-Hakimin olan Allah'a havale etmişlerdir.

Şöyle derler: "Hz. Ali, Rasulullah (s.a.v)'den sonra insanların en faziletlisi ve ima­mete en layık olanıdır. Ancak o, bu görevi kendi rızasıyla teslim etmiş, idareyi seve se­ve başkalarına vermiş ve isteyerek hakkını terketmiştir. Onun rıza gösterdiğine biz de razı oluruz. Onun teslim olduğu şeye biz de teslim oluruz. Bizim için bunun dışında hiç­bir davranış helal olmaz. Eğer Hz. Ali bu duruma rıza göstermeseydi, Ebubekir helak olurdu." Böylece bu fırka yanlıları, halk tarafından seçilenin imametini, daha faziletli olan kişi rıza gösterdiği takdirde hem faziletli olanın, hem de daha faziletlinin imameti­nin sonraya bırakılmasını caiz görmüşlerdir. Bu nedenlerle onların, halk tarafından seçi­lenin imameti konusunda İmam Zeyd'in açıklık getirmediği noktayı aydınlatmışlardır. Çünkü İmam Zeyd, faziletli olanın imametinin sağlıklı oluşu hakkında daha faziletli kimsenin rıza göstermesi hususunu açıkça şart koşmamıştır. Lakin ifadelerinden anlaşıl­dığı üzere İmam Zeyd'in açıklığa kavuşturduğu husus, müslümanların durumlarının içerisinde istikrara kavuştuğu genel toplumsal çıkarları göz önünde bulundurmaktır.

Yine derler ki: "Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin'in evladından olup kendisini imam ilan eden kişi bir de alim, zahid ve yiğit kişi olursa işte imam odur. Bir kısmı yüzünün parlak ve güzel olmasını şart koşmuşlardır. Eğer Hz. Ali'nin Hz. Fatıma soyundan olan iki evladı aynı anda kıyam hareketinde bulunursa, daha faziletli ve daha takva sahibi olan göz önüne alınır. Yine de eşit olurlarsa, daha sağlam görüşlü ve daha kararlısı göz önünde tutulur. Fatıma soyundan iki imamın iki ayrı bölgede bulunması caizdir. Ancak birbirlerine karşı her birinin kavmi içerisinde saygınlığı koruması zorunludur. Eğer içle­rinden birisi diğerinin aksine fetvada bulunursa, her ikisi de isabet etmiş olur. İsterse bi­ri diğerinin kanının helal sayılmasına fetva versin."[19]

Bu ise garib bir görüştür. Çünkü böyle bir düşünce, bir gurup müslümanın, diğeri­nin kanını fikir yürütmek suretiyle hela! sayması sonucuna götürür. Bu Butriyyelerin görüşü esas alınacak olursa hem katilin, hem de maktulün gözünde kanları helal kabul edilir. Şehristani onların iki ayrı imam konusundaki görüşlerini pervasızlıkla nitelendir­miştir. Bu ifade gayet yerindedir. Belki de fırkanın içerisinde bulunduğu pervasızlığın en açık şekli, böylesine kural dışı ve garib görüşün ta kendisidir.

Bu Butriyyeleri Şehristani kendi döneminde yani h. 6. yüzyılın ikinci yansında şu şekilde tanıtarak diyor ki:

"Onların zamanımızda yaşayan çoğunluğu taküdcidirler. Hiç içtihad görüşüne yer vermezler. Temel görüşlerinde ise Mu'tezilenin düşüncesini adım adım takib ederler. Al-i Beyt imamlarını yüceltmekten daha çok Mutezile imamlarım yücelerde tutarlar. Fer'i konulara gelince, Şafii Rahimehullah'ın görüşleriyle uyum içerisinde oldukları bir­kaç mesele dışında tamamen Ebu Hanife'nin mezhebi üzere amel ederler."[20]

Bu açıklamalar gösteriyor ki, Butriyye fırkası mensupları İmam Zeyd'in mezhebini tümüyle Örnek almamaktadırlar. Gerek İmam Zeyd'Ie aralarındaki zamanın uzaklığı ge­rekse yaşadıkları topraklar itibariyle Zeydiyye'ye ait ilmin vatanından kopmuş olmaları, onları Zeyd'in fıkhını unutur duruma getirmiş, yahut da tutarlı bir nakil yoluyla Zeydiy-ye'nin fıkhı kendilerine intikal etmemiştir. Böylece o zaman dilimi içinde Irak'ta ve Ma-veraünnehir beldelerinde egemen olan Ebu Hanife mezhebini benimsemişlerdir. [21]

 

USULUDDİN KONUSUNDA ZEYD'İN GÖRÜŞLERİ

 

170- İmam Zeyd'in yaşantısı ve çağı konusunda açıklamalarda bulunurken, Irak'a gittiğini, Basra alimleriyle sohbetlerde bulunduğunu, Kufe'de Şiilerle bir araya geldiğini söylemiştik. Ve yine onun çağının, İslami fırkaların gelişimiyle ün saldığını, itikad ala­nında başlıbaşına varlığı ve bir de belirli ismi olan mezhebe sahip her insan kitlesinin kendi bağlıları dışındakilerin sapıklık içinde olduğunu zanneder duruma geldiğini ifade etmiştik. Bu taifeler, Allah katında günah açısından daha büyük olsa dahi ve gerçekliği itibariyle daha çirkin de olsa, alenen söyledikleri görüşleri dışında kalan hususlarda di­ğerleriyle hoşgörülü oluyorlardı. Mesela Hariciler, hakem olayı'nı reddedenleri hatta ba­zılarına göre had cezasını gerektirecek büyük günahlara varıncaya kadar, hakem olayını kabullenmekten daha çirkin şeyleri işleyenleri müsamaha ile karşılarlarken, hakem olayı ile ilgili herhangi bir şey söyleyenleri asla affetmiyorlardı.

İmam Zeyd, bütün bu görüşlerin sahipleriyle tartışmalarda bulunmuş, bir kısmıyla mücadele ederken, düşüncesine yatkın bir delil getirildiği zaman bir bölümünün de ciddi taraftan olmuştur. Nitekim daha önce Zeyd'in Vasıl b. Ata ile buluştuğunu, Vasıl'la Mutezile fikirleri konusunda uyum sağladığını öğrenmiştik.

Fakat Mut'ezüiler, Vasıl'ı kendi mezheplerinin kelam sistemini oluşturan ilk kişisi saymazlar; aksine ondan önceki Al-i Beyt imamlarını ve Hasan el-Basri'yi benimserler. İmam Zeyd'i kendi imam listeleri arasında gördükleri gibi, İmam Ali Zeynel Abidin'i de Mut'ezile'nİn tabakalı içerisinde sayarlar. El-Munyetu ve'î-Emeî sahibinin benimsediği görüşü bu açıdan bakıldığında Zeyd Ehl-i Beyt içerisindeki Mut'ezile akımını, almış ol­duğu hadis, fıkıh ve Kur'an ilimleri arasında onlardan edinmiş oluyor. Madem ki bu ilim kendi aile ocağında bulunuyordu, öyleyse Zeyd'in bu konudaki ilmi, onun Basra'ya git­mesi ve Vasıl'la müzakerelerde bulunması nedeniyle oluşmamıştır. Zeyd'in, üzerinde derinlemesine araştırma yaptığımız akaidle ilgili bu özel bilgileri elde etme işi meydana geldiğine göre, elbette ki onun bu konudaki görüşleri, Mutezile'nin görüşleri ile yakınlık arzedecektir.

Şimdi bu görüşler üzerinde duralım. Bunların ilki gerek İmam Zeyd asrım, gerekse tabiin asrını meşgul eden büyük günah işleyenin durumu meselesidir: [22]

 

1- Büyük Günah İşleyenin Durumu

 

171- Hariciler ve diğerleri, hakem olayı üzerinde tartışırlarken, bu konunun yayga­rasını ayyuka çıkarmışlar ve hakem olayını normal karşılayanların kafir olduklarına hükmetmişlerdir. Daha sonraları bu husustaki görüşler farklılık arzetmiştir.

1- Hariciler, özellikle Ezarika, hakem olayına başvurmayı normal karşılayanları ka­fir saymışlar, kendilerine karşı çıkanların yurdunu da "dar'ül-harb" olarak nitelendirmiş­lerdir. Bunun nedeni, onların mezhebine göre yanlışlıkla dahi olsa büyük günah işleyen­lerin ve çocuklarının kafir olmaları, öldürülmelerinin de mubah sayılmasıdır. Bu ise, ak­lın ve dinin kabul etmediği anormal bir görüştür.

2- Yine onlardan oian İbadiyye, böyle bir kimsenin imuna karşı tavır alma anlamın­da değil, sadece nimete karşı nankörlük etme anlamında kafir sayılacağı, ancak sultanın kışlası dışında kalanların öldürülebileceğini ileri sürmüşlerdir. Nitekim bu konuda bir kısım Harici fırkaları, İbadiyye ile yaklaşım içerisinde bulunurlar.

3-  Hasan el-Basri şöyle diyordu: "Büyük günahları işleyenler ve bu günahlar üze­rinde ısrar edenler, içlerinde gizlediklerini davranışlarıyla gösteren münafıklardır. Çün­kü şayet mü'min olsaydı, o büyük günahı işlemeyecekti. Diliyle alenen söylediği yemin­ler kalbinin derinliklerinden gelmemektedir." onun şu söylediklerini iyi düşün: "İnsanlar üç gruptur: Mü'min, kafir, münafık. Mü'min, kavmi kendisinden sitayişle bahsettiği hal­de Allah korkusu onu disipline eder. Kafir ise, onu ancak kılıç hükmü altına alabilir ve bu korku onu darmadağın eder. Böylece cizyenin hatırı için boyun eğer ve vergi ile yu­muşar. Münafığa gelince, onlar da alenen söylediklerinin dışındakileri sadece kapalı odalarda, gizlice söylerler ve açığa vurdukları davranışların gayrisini vicdanlarında sak­larlar. Öyleyse onların, Rablerini inkar edişlerini, çirkin davranışları oranında hesaba katınız. Yazıklar olsun sana, Allah'ın dostu olanı öldürüyorsun da, ardından cennetini is­tiyorsun."

4- Bu noktada, iki fırkaya Mürcie bölünmüş olur.. Bir fırkası, tüm iplerden ve ka­nun maddelerinin sınırlamalarından kendisini serbest saymakta ve iman varken günah işlemenin zarar vermeyeceğini söylemektedir. Öteki fırkası ise, günah işleyenin azaba müstehak olacağına, ancak Allah'ın onu rahmetiyle örteceğine artık onun işinin Allah'a kalacağına hüküm vermektedirler.

172- Özetle bu durum, düşüncelerin bir kısır döngüsünden ibarettir. Nitekim bu hu­susu fırkalar üzerinde inceleme yaparken zikretmiştik. Peki, Öyleyse Zeyd'in görüşü ne­dir? Çünkü Zeyd, bu kısır döngünün ortasında yaşıyordu. O, böyle bir kişinin imanla küfür arasında bir yerde bulunduğuna, hem fasık ve hem de müsîüman olabileceğine hükmetmiştir. Düşüncenin bu kadarına İmamiyye de muvafakat etmiştir. Ancak Mut'ezile bu konuya eklediği bir noktayla onlara karşı çıkmıştır. O nakta da, büyük gü­nah işleyenin ebediyyen cehennemde kalacağıdır. Oysa Zeyd, İmamiyye ile birlikte gay­ri müslimlerin dışında büyük günah işleyenin ebediyyen cehennemde kalmayacağı, ehl-i kıblenin günahları ölçüsünde azap görüp sonra da cennete gidecekleri görüşünü benim­serler.[23]

O, durmak mümkün olmayacağından büyük günah işleyenin yalnızca "el-menziletu beyne'I-memileteyn" de bulunacağı konusunda Vasıl b. Ata ile mülakatta bulundu. Vasıl bu konuya ilişkin hüccetleri ortaya koydu. Aralarındaki buluşmanın bu dozajda olduğu belgelenmiştir. Hatta Şehristani, Zeyd'in Vasıl'a Öğrencilik yaptığını da ileri sürmüştür. Bu anlayışa biz karşı çıktık ve dedik ki, bu buluşma ancak bir müzakere ve bazı konu­larda fikir üretme noktasında bir araya gelmektir; yoksa bir öğrencilik ve ders alma biçi­minde değildir. Şimdi bu görüş üzerinde serdedilen hüccetleri zikredelim.

Birincisi: Mü'minin Allah'ın dostu olması Allah'ın onu sevmesiyle ve yine cennetle müjdelenmekle nitelendirilmesidir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: "Allah inanan­ların dostudur." (Bakara 257). Aynca Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah mü'minle-rin dostudur." (Al-i İmran 68). Yine Allah Teala: "Allah'tan büyük bir lutfa erecekleri-nimü'minlere müjdele." (Ahzab 47) buyurmuştur. Yüce Allah yine: "Allah, mümin er­keklere ve mü'min kadınlara altında ırmaklar akan cennetler va'detti." (Tevbe 72) bu­yurmuştur. Ayrıca Allah Teala: "Allah'ın Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde..." (Tahrim 8) buyurmaktadır. Müslümanların vasıflan ve ka­rakterleri bu şekilde olunca, bu vasıflarla beraber büyük günah işlemek ve bu günahlar üzerinde ısrarla durmak mümkün olmayacağından Allah'a karşı isyan eden kimsenin Al­lah'ın dostu olması nasıl mümkün olabilir. Kıyamet gününde, kitabı önüne konulmak suretiyle işlediği kötülükler tek tek sayılan, ne küçük ne de büyük hiçbirisi ihmal edil­meyen bir kimse nasıl rezil olmaz? Böylece adı geçen nasslar, büyük günah işleyen kişi­nin mü'minlerin saflarından çıktığını açıkça gösteriyor.

İkincisi: Allah Sübhanehu ve Teala'mn, kafirlerin, kendileriyle savaşılması mubah sayılan iki gruba ayrıldıklarını zikretmesidir.

Birinci grup: Mü'minlerle savaşan kitap ehlidir. Nitekim onların hakkında Allah Te­ala şöyle buyurmuştur: "Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inan-• mayan, Allah ve Rasulünün haram kıldığım haram saymayan ve hak dini (kendine) din edinmeyen kimselerle küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savasın." (Tebve: 29) Ayet-i Kerimenin içerdiği bu hüküm, büyük günah işleyeni kapsamına almamaktadır. Çünkü onlar savaşmazlar ve öldürülmezler.

Kafirlerin ikinci grubu ise müşriklerdir. Allah Teala, bu grubun hükmüne aşağıdaki Şu sözüyle açıklık getiriyor:

"(Savaşta) inkar edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de, artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin." (Muhammed 4) Allah Teala'mn gerek Araplar ve gerekse diğerlerinden müşrik olanlar konusunda vermiş olduğu bu hüküm, Nebi (a.s)'ı tasdik eden, fakat emrettikleriyle amel etmeyen isyankar büyük günah işleyenler hakkında uygulanamaz. Bu ifadelerden, büyük günah işleyenlerin bu kafirler kapsamın­dan olmadıklarını, öyleyse küfrün çeşitlerinden herhangi biriyle kafir sayılmayacakları sonucu çıkmaktadır.

Üçüncüsü: mürtekib-i kebire'nin müslümanlarm mezarlıklarında gömülebileceği, namazının kılınacağı ve müslümanlara yakınlıkları nedeniyle varis olacağının sünnetle sabit oluşudur. Oysa aynı hüküm kafirlere uygulanmaz. Böylece büyük günah işleyenin kafir sayılamayacağı ortaya çıkıyor. Çünkü kafir müslümanlarm kabristanlarına gömü-lemez, cenaze namazları kılınamaz ve bir müslümandan miras yoluyla mal alamaz.

Bu delillerin bütününden ortaya çıkıyor ki, büyük günah işleyen kişiye, yukarıdaki birinci delilde geçen ayetlerden mladığımiz üzere inanan kişinin vasıfları uygulanamadiği için bir taraftan mü'min sayılması mümkün görülemezken, diğer yandan Kur'an'da ve sünnette kesinlik kazanan kafirlerin hükmü de kendisine tatbik edilmediği için kafir sayılamaz. Böylece o kimse küfrün derecesine alacalamadığı gibi, imanın yü­celiğine de erişemez. Bu nedenle büyük günah işleyen kişi, iki menzile arasındaki bir menzilede bulunur ve münafık addedilmez. Çünkü Nebi (s.a.v)'in getirmiş olduğu şeyle­re inanmayan münafıklar kafirdirler. Nitekim bütün İslam ümmeti o kimseye fasık adını vermişlerdir. Böylece o kimse, kendisini iman derecesine yükseltmeyecek ve küfür de­recesine indirmeyecek bu isimlendirme üzere kalır. Ona müslüman ismi verilmesinin doğru olacağını, fakat mü'min denmesinin mümkün olamayacağını, çünkü imamn itaati gerektirdiğini, o kimseden ise hiçbir taatm meydana gelmediğini söylemişlerdir.

173- Böyle bir yorumlama, fasık kişinin işlediği günahlarda ısrar edip tevbe etmedi­ği sürece iman ile küfür arasındaki bir yerde kalacağına kesinlik kazandırmanın ifade edilmesine imkan sağlar.

Vasıl b. Ata, bu delilleri serdetmiş ve ondan da "el-Munye ve'l-Emel" sahibi naklet-miştir. Böylece biz, İmam Zeyd (r.a)'m bu meselede ve diğerlerinde Vasıl ile müzakere­de bulunduğu, bu konulardaki fikri oluşumuyla onun fikri oluşumunun genel çizgileri itibarıyla uyum arzettiği kanaatine vardık.

Konunun vardığı bu boyutta Zeyd'in mezhebinin görüşleri daha sonraları İmamiyye tarafından üne kavuşturulan görüşle paralellik arzetmektedir. Fakat Mu'tezile, fasıkın tevbe etmeden Öldüğü takdirde cehennemde ebediyyen kalacağı üzerinde ısrar ederek iş­lemiş olduğu büyük günah ölçüsünde azap görmeyeceği kararındadırlar. Belki de Vasıl büyük günah işleyenler için, büyük günah işleyip tevbe etmeden günahlarda ısrarlı oluşu üzerine, cennetle müjdelenen mü'minlerin vasıflarının uygulanamayacağı delilini getirir. Madem ki cennetle müjdelenenlerin dışında kalmaktadırlar, öyleyse onlar için cehen­nemden başka hiçbir seçenek bulunmamaktadır. Ahiretteki menzile ya ebedi cennet, ya da ebedi olarak cehennemdir. Bu duruma göre o kimseyi iman barınağından çıkarması, kesin olarak cennete girmemesi ve ebediyyen cehennemde kalmaya mahkumiyet hükmü izler. Bu görüşlerini, bir kısım büyük günah işleyenlerin ebediyyen cehennemde kala­cakları konusundaki Allah Teala'mn sözüyle temize çıkarırlar. Allah Teala'mn şu sözü bunlar arasındadır:

"Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır." (Ni­sa 93)

Fakat İmam Zeyd ile İmamiyye, mürtekib-i kebirenin kıble ehli arasında olduğunu, d°layısiyle işlediği suç oranında azap görüp sonra cennet ehliyle birlikte olacağı görü­şündedirler.

174- İmanın artması ve eksilmesi konusundaki tartışmalar, büyük günah işleyen kimse hakkındaki münakaşaların üzerine bina edilir. İman artar ve eksilir mi? Alimler bu konuda ayrılığa düşmüşlerdir. Bir kısım alimler şöyle demişlerdir: İman tasdik ve ka­bullenmekten ibaret olduğu için, artmaz ve eksilmez. Ayrıca amel imanı artırmaz ve ek­siltmez. Böylece ameller imanın bir parçası değildir. Bir kısım alimler de şöyle demiş­lerdir: İman artar ve eksilir. İtaatlerin çokluğuyla artar ve isyanın çokluğuyla eksilir. Ba­zı bilginler de şu yorumu getirmişlerdir: Madem ki kabullenme ve tasdik meydana gel­miştir, öyleyse iman artar fakat eksilmez.

Şayet biz İmam Zeyd'in mürtekib-i kebire konusundaki görüşünden imanın artması ve eksilmesi hakkındaki düşüncesini elde etmek istersek, büyük günah işleyen kişi ko­nusundaki görüşünün delalet ettiği biricik anlayışı, bir taraftan masiyetin İmanı eksilte-meyeceği, taatın da artıramayacağı anlamında, öte yandan sahih bir imanın kesin olarak amel etmeyi gerektireceği manasında imanın artip-eksilemeyeceği biçiminde olurdu. Bu anlamda amel ve iman birbirinin ayrılmaz parçasıdirlar. Zeyd'in bu husustaki görüşü, 1 şöyle söyleyen Ebu Hanife'nin görüşü gibi değildir: İman kalpte sabit bir gerçeklik oldu- | ğu için, günah işlemek onu azaltamaz, itaat etmek de artıramaz. Aynca Ebu Hanife'nin, iman ve amelin birbirinden kopmayan ayrılmaz iki parça olduğu, buna göre amel etme­yen kişinin isyankar ve büyük günah işleyen kişi sayılacağı tarzında başka bir görüşü vardır.

Zeyd'in mezhebinin üzerinde ittifak etmiş olduğu bu mes'ele, gerçeği arama nokta­sındaki İhlasın insanı dosdoğru bir marifete götüreceği kesin kanaatini taşıyan bir kısım doğu felsefecileri ile beraber Mu'tezile'nin görüşüdür.. Dosdoğru marifetin beraberinde tutarlı bir iman oluşur. Tutarlı bir iman da kesin olarak salîh ameli ve güçlü bir davranış sistemini beraberinde bulundurur. Bunların tümü ihlasla başlayıp salih amelle sona eren tek bir doğru çizginin üzerindeki noktalardır. [24]

 

2-Kader Kon Usundaki Görüşleri

 

175- Dedik ki, İmam Zeyd'in içinde yaşamış olduğu asır insanın fiilleri ve kadar ko­nusunda birbiriyle çarpışan görüşlerin bol olduğu bir ortamdı.Yine demiştik ki, Cehmiy-ye veya Cebriyye, insanın kendi fiilini yapma konusunda herhangi bir iradesinin bulun­madığını ve yapmış olduklarında serbest iradesinin varolmadığını, aksine onun fiillerin­de, kendi kendine hareket etmeyip, rüzgar önünde kuru yaprak gibi olduğunu söylerler. Yaptığı işleri insana nisbet etmek, gerçek anlamda değildir. Aksine böyle bir nisbet, şöyle diyen kişinin ifadeleri gibidir: Zeyd öldü, ekin bitti, su aktı, ağaç boy attı, meyve olgunlaştı... Bu şeylerden hiç birisinin kendilerine nisbet edilen İşlerde seçme hürriyeti bulunmamaktadır. Bu nedenle onlar, imanın ve kaderin dış görünüşüyle iman ettiler.

Bunların en uç noktasında, kullardan meydana gelen hayır ve şerrin içinde gizlendiği Allah'ın ilmindeki ezeli takdir anlamındaki kader gerçeğini tanımayan Kaderiyye Mezhebi gelmekteydi. Hatta derler ki, her meydana gelen iş, yeni bir durumdur. Yani Allah Teala'nın meydana gelen ilminin taalluk etmesi, o işin meydana gelmesi anında­dır Bu "örüş, Kaderiyye diye adlandırılanların düşüncesini alenen söyleyen Ma'bed el-Cüheni'ye nisbet edilir. Nitekim o, bazı insanları günah işleme konusunda günah işleme­nin Allah Teala'nın kaderi olması şeklinde mazeret gösterirken görmüş ve şöyle demiş­tir: "Kader denen şey yoktur; meydana gelen her iş, yeni bir oluşumdur." Meydana ge­len işlere taalluk eden ilim, yeni bir başlangıçtır. Sanki Allah'ın ezelde ne bir ilmi vardır, ne de Allah Teala'nın ezelde bir iradesi sözkonusudur.

Zeyd, bu görüşler üzerinde etraflıca düşündü ve onlar hakkında büyük bir sapma müşahede etti. Zira birinci görüş, insanın mükellefiyetinin tamamen ortadan kaldırılma­sına götürür. Çünkü mükellef sayma işi, ancak serbest iradeyle mümkün olabilir. Oysa beşeri iradeyi tanımama durumunda serbest iradeye yer verilmemiş olur. Aksine bu dü­şünce gereğince insanın işlediği günahlar, Allah Teala'ya nisbet edilmektedir. Halbuki Allah Teala, böyle bir nisbet edişten münezzehtir. İkinci görüşte ise daha şiddetli bir sa-aplantı söz konusudur. Zira Allah'ın ezeli ilmini ve iradesini nefyettiği gibi , Kur'an-ı Kerim'in nasslarım da yok saymaktadır. Allah Tealamn şu sözleri buna ömek sayılır. "Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katındadır.. Yağmuru o yağdırır , ra­himlerde olanı o bilir. Hiç kimsi yarın ne kazanacağım bilemez. Yine hiç kinişe ne'rede öleceğini bilemez." (Lokman 34)

176- Bu noktada, Allah Teala'nın ezeli ilmini ve ezeli iradesini dile getiren, kaza ve kadere inanan, mükellefiyeti ortadan kaldırmayan vasat bir görüşün bulunması zorun­luydu. Böyle bir görüş de. Kaza ve Kadere inanmak, insanı işlediklerinin yapıcısı, ser­best irade sahibi, yaptıklarından dolayı sorumlu, iradesi ve özgürlüğü gereğince sevapla azaba müstehak saymaktan ibaretti. Nitekim böyle bir düşünce Al-i Beyt'le tabiin ara­sında meşhur ve revaçtaydı. Zeyd'in bu seçeneği, Al-i Beyt'le (r.a) arasında bir bid'at teşkil etmez, hatta el-Munye ve'l-Emel sahibi, bu görüşü , Ali Zeynel Abidin (r.a)'a nis­bet etmiştir.

Kuşkusuz bu görüş Abdullah b. Abbas (r.a)'ya da nisbet edlmekte ve kendisinden naklen, Şam ehlinden Cebriyye taraftarların, içinde şu ifadelere yer verilen bir mektup gönderdiği rivayet olunmaktadır:

Siz halka takvadan dem vuruyorsunuz öyle mi? Oysa sizin yüzünüzden müttakiler yolunu ka,betti. Ve güya günah işlemekten alıkoyuyorsunuz. Halbuki sizin yüzünüzden âster türedi. Ey eski savaşçıların çocukları, ey zelimlerin avaneleri ve fasıklann mescid-erınin kasapları! Sizin içinizden ancak Allah'a iftira edenler çıkar; işlediği suçlan Allah’a yükler ve O'na nesbet eder. Yine sizin içinizden, ancak boyun süsü kılıçtan, şahitliğide  de Allah'a karşı yalan söylemekten ibaret olan kimse türer. Bu duruma göre mi toplanarak yönetici seçtiniz, yoksa buna göre yardimlaştınız? Halbuki sizin nasibiniz bundan daha bol ve payeniz daha büyüktür. Siz, Allah adına olan hiçbir malı gasbetme-den bırakmayan, sınır taşlarını yerle bir eden, yetimin malını çalan veya ona hıyanet eden kişiyi, bir aray gelerek yönetici seçmeye yöneldiniz. Allah'ın mahlukatmm en ha­bisine, hukuku ilahinin en büyüğünü görev olarak verdiniz. Bir yandan perişan olsunlar diy eleie vererek hak ehlinden yardmı kestiniz, diğer yandan onurlansın ve çoğalsmlar diye batıl ehline yardımcı oldunuz. Niyetlerinizi Allah'a yöneltiniz ve tevbe edeniz. Al­lah tevbe edenlerin tevbesini kabul eder ve kendisine yönelenin yönelişini onaylar."[25]

Böylece anlaşılıyor ki bu düşünce tarzı sahabi döneminin sonlanyla Emeviler döne­minde revaçtaydı ve daha önce işaret ettiğimiz gibi Ehl-i Beyt'in tümüne nisbet olun­maktaydı. Öyleyse zeyd'in bu görüşü seçmesinde garipsenecek bir durum yoktur.

177- Zeyd'in benimsediği bu görüşün hakikati O'nun kaza ve Kader'e iman ile, insa­nı hür, itaat ve günah işlemesinde sesrebst olarak görmesinin arasını birleştirmesidir. Ayrıca Zeyd'in, her ne kadar Allah Telala tarafından bir kahır olmadığını ve O'na karşı bir üstünlük gütme anlamı taşımadığını uygun görmesidir. Çünkü Allah, kulunun küfür eyleminde bulunmasına razı olmaz. Nitekim bu anlayışı, İmam Zeyd'in, dönemine yetiş­tiği Hasan-el Basri (r.a) açıklamış ve demiştir ki: "Her kimAHah'a, O'nun kaza ve kade­rine iman etmezse kafir olur. Her kim işlediği günahın suçunu Allah'a yüklerse kafir sa­yılır. Allah'a, O'nu kötülemek amacıyla itaat olunmadığı gibi, O'na kendi Zatının zorla­masıyla da isyan edilmez. Çünkü insanlar Allah'ın kendilerin mülk olarak bahşettiği şeyleri nedeniyle sınırlı bir mülk sahibi ve kendilerine verdiği yapma kudreti oranında güç sahibidirler. Eğer kullar taat göstererek amel ederlerse, Allah onlarla yaptıklarının arasına girmez. Kullar günah işleyerek amelde bulundukları takdirde Allah düeseydi kendileriyle fiillerinin arasına girerdi. Gerek bir işi yaptıklarında, veya yapmadıklarında onları böyle işlemeye zorlayan Allah değildir. Eğer Allah kulları günah işlemey zorla-saydı, azaba uğratılma işlemini kendilerinden düşürecekti. Ayrıca eğer o kullan tame-men baiboş bıraksaydi, kudreti yönünde acze düşecekti. Lakin Allah'ın kullar hakkında kendilerinden gizli tuttuğu bir dileme yetkisi vardır. Buna göre, eğer itaatta bulunarak amel ederlerse Allah'ın onlara verdiği bir mükafatı; yok şayet günah işleyerek amel ederlerse de, onları aleyhinde hücceti vardır."

Murtaza'nın el-Munye ve'l-Emel adlı kitapta, aralarında İmam Zeyd'in de bulundu­ğu Al-i Beyt imamlarının görüşlerine ait bir portre olarak naklettiği bu mektubun kilit noktasında, Mu'tezile'nin, kaza-kader iîe Allah'ın kalıcı ve etkili iradesinin arasını uzlaş­tırmayı belirten düşüncesi yer almaktadır. Bu mektubun içeriğinden, mezhebi tam anla­mıyla gün ışığına çıkaran şu üç husus, istinbat edilir:

Birincisi: Kaza-Kadere imanın, kulun serbestisini engellememesi gibi, ayrıca Allah

Teala'nın egemenliğinin umumiliğine ve kudretinin kapsamlı oluşuna da mani teşkil ete-memesidir.

İkincisi: Allah Teala'mn insanoğluna kendi seçme yetkileriyle iş yapabilme gücünü vermiş olmasıdır. İnsanlar, Allah Teala'mn kendilerine bahşettiği emanet bir kuvvetle fi­iliyatta bulunurlar. Bu nedenle Hasan Basri, insanların Allah Teala'mn kendilerine ver­diği kudret oranında güçlü olduklarını, yine insanın Allah'ın verdiği mülk nedeniyle çok sınırlı bir mülk sahibi olduğunu söyler. Buna göre insanın iradesi, Allah'ın yarattığı şey­ler arasındadır.

Üçünüsü: Kulun dilemesinin, Allah Teala'mn dilemesine aykırı düşmemesidir. Al­lah Teaîa'ya kendi zorlamasıyla isyan edilmez. İşte, irade ve meşiet ile rıza ve muhabbet arasındaki farkı bu noktada buluyoruz. Şöyle ki, meşiet ve irade , bazan işlenen günah­lar nedeniyle meydana gelir. Fakat rıza ve muhabbetin işlenen günahlar için kullanılma­sı mümkün değildir. Buna göre Allah Subhanehu ve Teala, kul tarafından işlenen gü­nahları irade eder, fakat o günahlara karşı muhabbet beslemez. Allah Subanehu Tea-la'nıh iradesi, Olay meydana gelinceye değin kimsenin bilmiyeceği kadar gizlidir. Lakin kulun sayesinde mükellefiyetin meydana geldiği serbest kılınmış, hür bir iradesi vardır.

178- el-Munye ve'l-Emel sahibine göre, bu açıklamalar Al-i Beyt mezhebi sayılır. Biz de bu düşüncenin en az İmam Zeyd'e kadar götürülmesinin tutarlı olacağına inanı­yoruz. Bu düşünce tarzı, irade ile ilahi emrin birbirlerinin ayrılmaz parçası olmadıklarını göstermektedir. Buna göre, Hasan Basri'nin de bu şekilde açıklamalarda bulunduğu gibi, Allah Subhanehu ve Teala itaat edilmesini emreder; ancak günah işlemek, Allah'ın me-Şieti doğrultusunda meydana gelir. Fakat emir, muhabbet ve rıza ile ayrılmaz bir parça­dır. Dolayisiyle Allah Teala'mn emretmediği bir işten dolayı razı olması mümkün değil­dir. Ve Allah'ın nehyettiği bir fiile de muhabbeti taalluk etmez.

Lakin Mu'tezile'nin bundan sonraki düşüncesi, İrade-Emir ikilisinin birbirinin ayrıl­maz parçası olduğu tarzındadır. Buna göre Aliah Subhanehu ve Teala bir işi yapılması­nı, ancak meydana gelmesini irade ettiği zaman emreder. Ve bir şeyi de ancak onun meydana gelmesini irade etmediği zaman nehyeder. Buna rağmen meydana gelirse, o zaman Allah'ın iradesi dışındadır.

Ben, elimdeki kaynak eserlerde, Mu'tezile'nin Emir ve İradeyi birbirinin ayrılmaz parçası olarak gördüğünü belgeleyen bir şey bulamadım. Çünkü böyle bir düşünce, üs­tünlük sağlamak amacıyla Allah'a isyan etme noktasına götürür. Oysa Allah Teala'ya as­la üstünlük sağlanmaz. Allah, bu tür düşüncelerden kat kat yücedir. [26]

 

3- Beda' Fikrini Tanımama

 

179- Daha önce, Keysaniyye'ye göre Beda' düşüncesinin temel ilke olduğunu, Allah'in fikrini değiştirdiğini, yani Allah Teala'nm ilim ve iradesinin değişiklik arzettiğini söylediklerini, Kaderiyye'nin de Kader diye birşey olmadığına , her olayın yeni bir olu­şum teşkil ettiğine, yani Allah Teala'nın bir olayı nüzulü anında veya nüzulünü irade et­mesi anında sevk ve idare ettiğine karar verdiklerini ifade etmiştik. Nihayet Beda' dü­şüncesi diğer konulara da sirayet etti. Bunun neticesi olarak Allah'ın sıfatlarından birisi­nin de Beda' olduğunu yani yeni olaylar meydana getirmek olduğunu zikrettiler. Kendi­lerinin debelirttiği gibi bu düşüncelerini nassların zahiri yönlerinden; ayrıca karşıt dü­şüncesi bulunmaksızın halkın dillerinde dolaşan kesinlik kazanmış Şer'i gerçekliklerden amışlardı. Diyorlar ki, Allah Teala Yüce Kitabında şöyle buyuruyor:

"Allah dilediğini, silip, İptal eder (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O'nun yanındadır." (Ra'd 39)

Yina Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Halbuki o gün onlar için, Allah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır." (Zümer 47) Nitekim Rasulullah'tan dua konusunda birçok haberler nakledilmiştir. Allah Teala ise: "Bana dua edin, size icabet edeyim." (Gafir 60) buyuruyor. Duaya icabet etmek işte bu kabildendir, kevni olaylardaki beda' hadisesinin, hükümlerdeki nesh olayının karşılığı olduğunu söylediler. Nasıl ki Alla teala'nm: "Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unuttu­rur (ertelersek) herhalde daha İyisini ve benzerini getiririz. Bilmedin mi ki, Allah her-şey kadirdir." (Bakara 106) buyurduğu gibi nesh olayı teklifi hükümlerde ayetlerde caiz görülmüşse, kevniyattaki nesh olayı da aynı şekildedir. Ve bu, Allah Teala'nın kudreti­nin bir göstergesidir.[27]

İmam Zeyd, bu görüşlerin tamamına karşı çıkmıştır. Allah Teala'nın ilminin kadim ve ezeli olduğuna, her şeyin Allah Subhanehu'nun takdiri ile meydana geldiğine kesin­likle inanmışür. "O gayb ve şehadet alemini bilendir. Çok büyüktür ve yücedir." (Ra'd 9) "Kendi katında her şey bir ölçüye göredir." (Ra'd 8) Kuşkusuz' ilminin değişmesi nedeniyle iradesini değiştirmesi Allah Teala'nın ilmindeki eksiklikten meydana gelebi­lir. Peki O, her şeyi yerli yerince takdir etmişken ilmi nasıl değişebilir? Allah Teala, Yü­ce Zatının Kadim oluşuyla kadim ve ezeli oludğu gibi aynı şekilde Allah subhanehu ve teala'nın iradesi de Zatının Kadim oluşu nedeniyle kadim ve ezelidir. O'nun yazgısr dı­şında hiçbir şey meydana gelmez. Nitekim Allah, kulları tarafından meydana getirilecek şeylerle kendisinin kulların başına getireceği şeylerin tamamını Levh-i Mahfuz'unda yazmıştır. Allah Teala'nın ezeli ilmi ile ebedi ve Kadim İradesi, kulun serbestçe yapmış olduğu şeyleri gerçekleştirmesine engel teşkil etmezler. Çünkü yapılan o iş nzası ve muhabbeti olmasa bile Allah'ın ilmi ve iradesi kapsamı içerisinde gerçekleşmiştir.

Dua ve bir diğeri, kaderde yazılanı değiştiremez. Lakin onu ortaya çıkarır ve keşfe­der, Allah Subhanehu ezeli ilminde hem duayı, hem de icabetini takdir eylemiştir, Allah Teala'nın

"Allah dilediğini silip, iptal eder. (dilediğini de) sabit bırakır." (Ra'd 39) Kavli be-da1 düşüncesinin varlığını gerektirmez. Aksine ezeli ve sabit ilmi ile daimi iradesini bel­gelendirir. Allah'ın iradesinin üstünde hiçbir irade,yoktur ve O'nun ilmi her şeyi kuşat­mıştır, nitekim Allah Teala:

"Allah herşeyi ilmiyle kuşatmıştır." (Talak 12) Ve yine "Allah herşeyi hakkiyle bi­lendir." (Bakara 282) buyurmuştur. Ayrıca Yüce Allah'ın:

"Halbuki o gün onlar için Allah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır." (Zümer 47) kavli, insanlar hesaba katmamış ve planlamamış oldukları halde, Allah Teala'nın onlara ait ilminin bir kısmı gizlenmiş yönlerinin, sonradan ortaya çıka­cağını göstermektedir. Lakin gizlenmiş olan o ilim, Allah'ın ilmi içerisinde sabit ve vazgeçilmeztir.

İmamiyye arasında görüşleri, cumhura ait olan bu görüşle bağdaşan kimseler bu­lunmaktadır. İşte bu, İmam Zeyd (r.a)'ın düşüncesedir. [28]

 

4- Ric 'at Düşüncesi Yoktur

 

180- Keysaniyye, mehdi ve ric'at düşüncelerini bid'at olarak uydurmuştur. İmamiy-ye'nin çoğunluğu, ric'at'ın, iman uğrunda samimi davranan ve isyan adına samimi davra­nan bir kimse için olacağı görüşündedirler. İmamiyye bu görüşü, İmam Ebu Abdullah Cafer Sadık'a nisbet eder. O , ric'at konusunda, kaim'in (yani Mehdi'nin) kıyamı anında dünyaya sadece iman uğrunda çok samimi davranan yahut küfür yolunda aşırı samimi­yet gösteren kişinin geri döneceğini söylemiştir. Bu ikisi dışında onlar için kıyamet gü­nüne kadar hiçbir geri dönüş sözkonusu değildir. Bu görüşe göre İmamiyye ric'atı, bek­lenen Mehdi'nin dönüşü anında hidayete ulaşıp, zulme uğrayan kişiler arasından seçtiği kavimleri, ayetlerini kendilerine göstermesi, batılı yok edip hakkı yükseltecek olan Mehdi'nin eliyle onlara yardım etmesi için geri getireceği biçiminde yorumlanmıştır. Ayrıca Allah Teala'nm şeytanın dostlarını da iade edeceği, azgınlıklarının çok artacağı, Allah'ın mü'min dostları adına Mehdi'nin eliyle onlardan intikam alacağı, Mehdi taraf­tarlarına, Deccal taraftarları üzerinde üstünlük vereceği biçiminde yorumlamışlardır. Onlar arasında kendilerine ilişen işkence nedeniyle sürekli (keder ve) sıkıntı içinde olandan başka hiç kimse kalmaz. Böylece yeryüzü Deccal yanlısı kötü insanlardan te­mizlenir ve din kesinlikle Allah Teala için olmuş olur. Onların ölümlerinden sonra azı­tarak ve zulmederek geri dönmelerinde garip karşılanacak durum yoktur. Nitekim Allah Teala ölümlerinden sonra, onlarla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Bilakis daha önce giz­lemekte oldukları şeyler kendilerine göründü: Eğer onlar, (dünyaya) geri gönderilseler yine menolunduklan şeylere döneceklerdir." (En'am: 28)[29]

Bir kısım îmamiyye ric'atın, Allah Tealanın ruhlarını kabzettiği cesedlerin dönüşü anlamında olmadığı, sadece devlet üstünlüğünü elde etmenin ric'at anlamında olduğu görüşündedirler. Bunun nedeni, "Beklenilen Mehdi'nin hakkın üstünlüğünü sağlaması ve batıl taraftarlarım yok etmesidir.

İmam Zeyd, "Beklenilen Mehdi" düşüncesini benimsemedi ve onunla birlikte ric'at düşüncesini de kabul etmedi. Çünkü İmamiyye ve daha önceleri Keysaniyye'nin dile ge­tirdikleri gibi, ric'at düşüncesi Mehdi'nin varlığını gerekli kılar. îmam Zeyd'in gözünde İmamın örtülü kalmaması ve kendi adına davette bulunması zorunlu olduğu için Meh-di'ye hiç de ihtiyaç yoktur. Bu nedenle gizlenmiş imam var olmadığı gibi, gayblere ka­rışmış imam da sözkonusu değildir. Aksine devlet otoritesini sağlayan ve kendi adına davette bulunan bir İmam vardır. Hem de bu kimse kendi üstünlüğünü sağlamak için muhaliflerine karşı kılıcını çeker. Halk tarafından seçilen daha az faziletli kişinin imam­lığı, eğer halk kendisinden razı olmuş ve imametinde toplumsal çıkar görmüşlerse, daha önce de gördüğümüz gibi, geçerli sayılır. [30]

 

5-İmamlara Ait Mucize Yoktur

 

181- İmamiyye, imamların hata ve yanılgılarından masum olduklarını, nebilerin makamına yakınlık arzeden mevkileri bulunduğunu, nebilerin onların karşısındaki üstün taraflarının sadece imamlara, vahiy inmemesinden ibaret olduğunu benimser. Yine der­ler ki imamların ilimleri ledünnidir. Yani o ilim, yüce, hakim, alim ve habir olan Al­lah'ın fuyuzatı sayesindedir. Onların konuşmaları, ister Kur'an-ı Kerim'in ve sahih ha­dislerin yorumlamasında, isterse karar verdikleri hükümler konusunda olsun, örnek alı­nan birer hüccettir. Verdikleri hükümler, kendi yapısı içerisinde birer sünnettir.

Bu nedenle onların nezdinde, imametlerini ve kendi vasiliklerini kanıtlayacak bir hüccetin bulunması zorunluydu. Allah Teala onlara görüşlerini açıklarken hataya düşür­meyecek ve davranışlarında yanılmayacak bir ilim aydınlığıyla kalplerini aydınlatması sayesinde bir fuyuzat vermiştir. İşte nass bulunmadığında bu fuyuzat mucizenin kendisi­dir. Bu durumda İmamiyye der ki: "İmam tanımak bazan nass ile olduğu gibi, bazan da mucize ile olur. Nakilciler ne zaman ki her türlü mazereti ortadan kaldıracak şekilde imamlıkla ilgili nassı naklederlerse, amaç elde edilmiş olur. Lakin o konudaki nassı nak­letmezler, o haberden yüz çevirirler ve başka haberlere yönelirlerse, o zaman Allah Tea-la'nın kendisini iyi tanıtabilmek, onunla diğerleri arasını belirgin kılabilmek için imamın ellerinden kendisini başkalarından ayırdedecek,ve onu yüceltecek bir ilmi açığa vurması icabeder.

Onlara göre, nebinin isbatına ihtiyaç duyduğu şeyi mucizeyle kanıtlamaya muhtaç olduğu sürece mucizenin nebi olmayan kimsenin elinde meydana gelmesine, hiçbir en­gel yoktur. Çünkü mucize, iddia ettiği konu hakkında elinde zuhur eden kimsenin doğ­ruluğunu gösteren şeydir. Böylece mucize tasdik mevkiinde bulunduğu için o kimse için açık bir belge teşkil eder. Mucize, muhatabın o kişiye söyleyeceği şu sözün yerine ge­çer: "Bana karşı iddia ettiğin şeyde doğru söyledin." Böyle bir mucize aciz bıraknın hükmü anlamım taşıdığına göre; Allah Teala'nın onu, nebilik iddia eden kişinin ellerin­de izhar etmesine bir mani olmadığı gibi, onun masumluğunu, kendisine itaat ile boyun eğilmesinin gerekliliğini belirtmek için imamın ellerinde açığa vurmasına da engel yok-

Bu görüşler, Muhtar es-Sakafi'nin hakkında ilk defa tartışmaya açtığı îmamiyye'nin görüşleridir. Daha sonraları Sakafi'nin ardından, îmamiyye'nin İsna Aşeriyye kolu bu konudaki görüşleri sistemleştirdi. Fakat İmam Zeyd'in, bu konunun hiçbir noktasına gönlü razı olmadı. Bunun nedeni Zeyd'e göre imamın Hz. Fatıma soyundan gelen bir ki­şinin, hatadan masum bulunmayan, ilmi iaydınlık saçsa bile fuyuzat olmayıp, aksine bir etüt ve araştırma sonucu meydana gelen herhangi bir insan gibi olmasıdır. Aynı zaman­da bu insanın diğer insanlar gibi düşüncelerinde isabetli olması veya hata etmesi doğal­dır. Madem ki böyledir, imam olağanüstü bir gösteride bulunmaya ihtiyaç duymaz. Çünkü o imamda mucize ile kanıtlamaya ihtiyaç duyacak bir pozisyon bulunmaz. Aksi­ne o, kendi adına davette bulunarak, hüccet ve burhanla halkın önüne çıkar. Kendisine saldırıda bulunanlara, sünneti yüzüstü bırakıp bid'atı da el üstünde tuttukları için kılıç kuşanır.

Bunun da ötesinde mucize, yani sayesinde meydan okunan olağanüstü bir durum, ancak nebiler için sözkonusu olabilir. Çünkü yalnız onlar Allah Subhanehu ve Teala'dan gelenleri söyleyen, bunun için de kendilerini doğrulayacak olan Allah katından bir bel­geye ihtiyaç duyan kimselerdir. İşte ihtiyaç duyulan o şeyde mucizedir. İmam Zeyd'in nazarında imamlar, Allah Subhanehu tarafından naklen açıklamalarda bulunma maka­mına ulaşmış kişiler değillerdir.

Bu noktada, meydan okumaya yaklaşım arzeden mucize ile meydan okumayla yak­laşım içerisinde olmayan olağanüstülüğün arasını ayirdetmemiz gerekir. Buna göre ola­ğanüstü durumun insanların elinde meydana gelmesi caizdir ve diğer insanların değil de sadece imamların bunlara has kılınması düşünülemez. Şüphesiz cumhur ulema, bu husu­sun caiz olduğuna karar vermişler ve adına da "Keramet" demişlerdir. Bilakis bir kısım alimler, bu olağanüstü hallerin müslüman olmayanların elinde meydana gelmesini de normal karşılamışlar ve bunun adına "istidrac" demişlerdir. [31]

 

6-İyiliği Emredip, Kötülükten Saknndırmak

 

182- İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, Mu'tezile'nin gözünde itikada dayalı bir temel öğedir. Nitekim bu konuya ilişkin birçok ayetler gelmiştir. Allah Teala'nın şu sözü gibi:

(1) Tusî, Telhis eş-Şafi, 310. İran taş baskısı.

"Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü /neneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir." (AI-i İmran 104)

Yine Allah Teala şöyle buyurur:

"Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men'eder ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran 110)

Şüphesiz emr-i bi'1-ma'ruf, mü'minin hak uğrunda çağrıda bulunmasını, onu her yer­de söylemesini ve bu konuda hiçbir ayıplayanm ayıplamasından korkmamasını gerekti­rir. Ancak böylesi bir görevi meydana getirmede mutlak bir acziyete düşecek olursa ve bu hususta çaresizliğe düşen yahut zorlamaya maruz bırakılan kişinin durumu gibi bir pozisyonla karşılaşacak olursa, Allah Teala'nın şu sözü gereği sükut etmesi konusunda kendisine ruhsat verilmiştir:

"Kalbi İman İle mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan hariç..." (Nahl 106)

Fakat bununla beraber Rasulullah (s.a.v)'in şu ifadesi gerekçesiyle hakkı her yerde açıkça söylemek, en faziletli olandır: "Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın huzurunda gerçeği haykırmaktır." Yine Aleyhisselam şöyle buyuruyor: "Şehidlerin en hayırlısı, Hamza b. Abdulmuttalib'dir. Bir de zalim hükümdarın karşısında gerçeği haykınp bu yüzden sultanın kendisini öldürdüğü kimsedir."

Bu görüş uyarınca şehitler atası, İmam Hüseyin b. Ali (r.a) tırmanan zulmü ve geri­lere itilen gerçeği gördüğü için Yezid b. Muaviye'ye karşı kıyam etti. Fakat Irak halkı onu perişan etti. Tıpkı daha önce babasına yardımcı olmaktan gerisin geri durdukları gi­bi.

Nihayet bundan sonra Hz. Hüseyin'in oğlu Ali Zeynel Abidin, babasının ve babası­na açıkça yardımda bulunanların başına gelenleri gören bir kimse olarak çikageldi. Ali Zeynel Abidin, beraberinde yeterli sayı ve kuvvet olmadan asla kıyam etmemeyi, hik­metin bir gereği saydığı, ayrıca bu olaylar kendisini itikadları konusunda dinamik yar­dımcıların bulunmasından şüpheye düşürdüğü için sakin bir hayat yaşadı. Böylece batıla rıza göstermeden ve gönül vermeksizin ilme yöneldi. Babası İmam Ali (k.a)'nin katle­dilmesinden sonra Muhammed b. Hanefiyye de aynı şekilde davrandı.

İşte bu noktada Şia nezdindeki takiyye ilkesi doğdu, takiyye, batıla rıza göstermek­sizin ona karşı direnmeyip pasifize olmaktır. Nitekim Allah Teala şu kavli ile takiyye konusuna ruhsat vermiştir:

"Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, artık Allah'tan başka şey beklemesin. Ancak kafirlerden gelebilecek bir tehlikeden sa­kınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnızca O'nadır." (Ali İmran 28).

Kendilerini müdafaa edecek ve üstünlüklerini sağlayacak bir kuvvet bulunmadığı takdirde, şerlerinden korunmak, eziyetlerine karşı siper edinmek için kafirlerle karşılıklı dostluk kurma konusundaki bu nass imamiyye nezdinde meşhur olan takiyye ilkesinin ta kendisidir. Ayrıca İmamiyye, Ali Zeynel Abidin, oğlu Muhammed Bakır ve torunu Ebu Abdullah Cafer Sadık (R. Anhum Ecmain) gibi Ehl-i Beyt imamları takiyye ilkesini örnek aldıklarını kendilerinden nakletmişlerdir.

Bu esasa dayanarak İmamiyye, can korkusu anında takiyye yapmanın dinde caiz ol-du&uiıa karar vermiştir. Nitekim bazan mala taalluk eden korku durumunda bir çeşit ıs-tıslah nedeniyle bazan caiz olduğu gibi bazan da zorunlu olur. Ancak sükutun dinin de­ğer yargılarını dejenere etmeye neden olması durumunda caiz olmaması gibi şiilerle sa­vaşma veya onların katledilmesi halinde de caiz görülmez.

Caizliği veya zorunluluğu konusunda İmam Cafer Sadık'ın şöyle söylediğini rivayet ederler: "Takiyye hem benim şiarım, hem de atalarımın şiarıdır." Bir de şöyle dediğini naklederler: "Takiyyesi olmayanın dini de yoktur."[32]

183- Bu "emir bil ma'ruf ve nehy-i an'il münker" temel ilkesine Zeyd (r.a) iman et­miş ve İslamm temel öğelerinden birisi olarak görmüştür. Zeyd (r.a)'ın takiyye konusun­da da ruhsat verdiği rivayet olunur. O halde Zeyd bu iki ilkenin hangisini uyguluyordu? Bana öyle geliyor ki Zeyd gerek hayatının ilk yıllarında ve gerekse kendisini araştırma­ya verdiği dönemde takiyye ilkesini benimsiyordu. Çünkü Hişam b. Abdulmelik'e "Ya Emirelmü'minin" diye hitab etmekteydi. Böyle bir hitap, kendi şahsiyeti açısından ancak takiyye amacıyla söylediği takdirde doğru olabilir. Hatta kendi adına bir gücün ve yar­dımcıların toplandığı izlenimini edindiğinde bu ilkeyi hemen terkedivermiş, sonra da Hişam kendisine meydan okuyup aşağılamaya yeltendiğinde, iyiliği emredip kötülükten nehyederek ve de içerisinde hiçbir şüphe taşımayan gerçeğe çağırarak kıyam etmekten başka çare bulamamıştır. Hayatının seyri ne olursa olsun kesinlikle bilinmektedir ki Zeyd'te, çeşitli fırkaları araştırdıktan ve Iraklılarla bir araya geldikten sonra Emr-i bi'l-ma'ruf ve Nehy-i anil-münker duygusu üstünlük sağlamıştır. Böylece zulüm karşısında susmaktansa hak uğrunda davette bulunmayı tercih eder duruma gelmiş, Hakkın yolun­da şehit olarak göç etmiş ve Nebi (s.a.v)'in bu hususta söylediği şu sözünü doğrulamış­tır:

"Şehitlerin en hayırlısı, zalim sultan karşısında gerçeği haykırıp bu yüzden sultanın kendisini öldürdüğü kimsedir." [33]

 

7- Allah'ın Sıfatları Zatından Ayrı Değildir

 

184-  Sıfatlar konusundaki tartışmalar bu asırda doğdu. Alimlerden bir gurup Allah Teala'nın, Kur'an-ı Kerim'in kapsamına aldığı sıfatların bütünüyle muttasıf olduğunu is-bat etmiştir. Buna göre, Allah kadir'dir, alim'dir, semi'dir, basir'dir, mütekellim'dir, mü- rid'dir... Sıfatları, zatından ayrıdır. Böylece Allah Teala'mn ilmi zatının dışındadır. Fakat Allah Teala'nm sıfatları isim yönünden yaratılanların sıfatlarıyla müştereklik arzedecek olursa, kuşkusuz Allah'ın sıfatlan kendi zatiyla bağdaşan bir durum arzeder ve sonradan meydana gelenlerin sıfatlarıyla hiçbir yönden benzeşmez. Bu noktada, bir gurup Has-viyye, Allah Teala'yı mahîukata teşbih etti. Bu gibiler, daha önce işaret ettiğimiz gibi Zeyd'in asrında türemiştir. Yine aynı asırda hristiyanlar baba, oğul ve ruhu'l-kudüs şek­lindeki üçlü temel ilkeyi ileri sürüyor ve bunların müslümanlarla birlikte yaşayan Nastu-rilerin revaç gösterdikleri gibi Allah Teala'mn sıfatları olduklarım zannediyorlardı.

Şüphesiz Vasıl b. Ata, sıfatların zatın gayrisi oldukları görüşündedir. Ayrıca Vasıl, Zeyd'in yakın dostudur ve Hz. Ali ile karşıtlarının savaşına ilişkin konular dışındaki bir yığın konuda görüş birliğine varıyorlardı. Nitekim Vasıl'm şöyle söylediği meşhurdur: "Taraflardan biri kesinlikle hak üzere, diğeri ise kesin olarak batıl üzeredir. Lakin onlar­dan hiç birinin durumu bilinemez." Ancak Zeyd bu görüşe katılmadığı gibi, müsîüman-ların cumhurundan hiç birisi de bu düşünceye muvafakat etmiyordu. Muaviye'ye karşı en ılımlı tavır takınan insanlar bile onun, Hz. Ali ile bir araya gelmeye layık durumda olduğunu söylemiyor, aksine Muaviye'mn batıl üzere bulunduğunu, ancak bu görüşün te'vile açık olduğunu ifade ediyorlardı.

Madem ki Zeyd bir yığın görüş etrafında Vasıl b. Ata ile bağdaşabiliyordu ve Va-sıl'ın sıfatlar konusundaki görüşü de bu yöndeydi, öyleyse bu durumda şöyle söyleme­miz yerinde olur: Şüphesiz Zeyd'in sıfatlar konusundaki görüşü, Vasil'ın düşüncesinin aynısıydı. Bu düşüncenin ayrıntılı açıklaması şöyledir: Allah Teala hayy, kadir, semi, basir sıfatlan ile sıfatlandırılır. Ancak bu sıfatlar, zatına eklenen bir kudret ve zatına ila­ve edilen bir sem'i sıfatı olmaksızın zatının aynısıdırlar. Bu ayrıntıya girme, Haşviyye ve "Ekanim-i Selase"nin (teslis inananın) yüce Zatın aynısı sıfatlar olduklarını ileri sü­ren hristiyanlann görüşü arasında değiş-tokuş sağlamaları içindir. Oysa Allah Teala, Al­lah'ın "üçün üçüncüsü" (Mâide 73) olduğunu ileri sürdükleri için hristiyanlan kafir say­mıştır.

Şeyh el-Müfid, Zeydiyye'nİn Kur'an ve sünnette geçen sıfatlarla Allah Teala'yı va­sıflandırmanın isbatma ilişkin olarak, o sıfatların Zatın dışında manalar olmadığını açıkr lamış ve bu hususa "Evail el-Makalat" adlı kitabında açıklık getirmiştir.[34]

Yine bu noktada, böyle bir asırda alevlendirilen kelam sıfatıyla ilgili bir durum, özellikle Ca'd b. Dirhem'in (ki onu Halid b. Abdullah el-Kasrî öldürmüştür.) hortlattığı "Kur'an'ın mahluk oluşu" konusu üzerinde alimlerin kelami tartışmalar yapmaları esna­sında ortaya çıktı. Böylece Allah Teala'mn kelam sıfatı adı verilen kadim bir sıfatı bu­lunduğu konusu bu tartışmalar nedeniyle alevlendi. Kuşkusuz Kur'an, bu sıfatı semi ve basar sıfatlan gibi yüce Zatla beraberlik arzeder şekilde zikretmemiştir. Sadece kelam fiilini Allah Teala'ya nisbet ederek zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ve Allah Musa ile de gerçekten konuştu." (Nisa 164)                                                           

Yine AHah şöyle buyurmuştur: "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut bir

elçi gönderir..." (Şura 51)

İşte bu yüzden bazı alimler şöyle demişlerdir: Allah Teala kendisini onunla vasıf­landırmadığı, bilakis sonradan yaratılmış şekli kendisinden sadır olduğu için kelam sıfa­tı sonradan yaratılmıştır. Nitekim bu görüşü Şeyh el-Müfid en-Nu'mani, İmamiyye Şiasi "Ie Zeydiyye'nin çoğunluğuna nisbet etmiştir. Acaba İmam Zeyd bu görüşte miydi? İmam Zeyd'in böyle bir görüşü uygun karşıladığına ilişkin açıklama getiren bir delil bu­lamıyoruz. Dolayısiyle bu görüş hakkında dilimizi tutuyoruz ve her ne kadar bahsi ge­çen düşünce îmamiyye ile Zeydiyye'nin bir çoğuna nisbet edilmekte ise de İmam Zeyd'in aynı görüşte olduğunu zannetmiyoruz. [35]

 

8- Akd Sayesinde Yükümlü Olmak

 

185- Bu husus, fıkıhla bağlantılı bir konu olduğu gibi, aynca hem kelam ilmi ile il­gilenenlerin ve hem de onlar arasından usul fıkıh alimlerinin alevlendirdiği mevzulardan birisidir. Böylece bu alimler, aklın egemenliği veya eşyanın güzel-çirkin değerlerini al-gılamasındaki gücü, aynca bu algılamasına dayanarak yükümlü tutulması konusunda düşünce sistemi geliştirdiler. Ancak bu mesele hakkında şu üç görüş üzerinde aynlığa düştüler:

Birincisi: Akıl, ancak şeriat hükümleri ile yükümlü tutulabilir. Akıl, eşyadaki gü­zel-çirkin değerleri ancak kanun koyucunun ona getirdiği açıklık sayesinde algılayabilir. Öyleyse eşyada, kendi zatından sayılabilecek ve aklın otomatikmen idrak ve aklın ona göre uygulama yapmaya mecbur olacağı bir güzellik değer yargısı yoktur. Aynı za­manda eşyada, kendi zatından sayılabilecek ve aklın hükmü sayesinde kişinin onu yap­mamaya mecbur olacağı çirkinlik değer yargısı yoktur. İşte Ehl-i Sünnet alimlerinin ço­ğunluğu bu görüşü benimsemişlerdir.

ikinci görüş: Yukarıdaki görüşe yakınlık arzeden, Şeyh Müfid Muhammed b. en-Numan'ın açıklamasının kapsamı içerisindeki İmamiyye'nin düşüncesidir. Bu görüş akla mükellefiyetle hüküm verme yetkisi tanıyor. Ancak aklın bir mesaja ihtiyacı vardır ve buna göre Rasulün gelmesi zorunludur. Şeyh Müfid, bu hususta şöyle diyor: "İmamiy-, aklın edineceği ilim ve elde edeceği sonuçlar açısından bir mesaja ihtiyacı bulundu-> akim delil elde etmenin niteliğine göre gafil kişiyi uyaracak bir mesajdan ayrı düşü-U emıyeceği, ayrıca mükellefiyetin ilkinde ve dünyadaki ilk başlangıcında bir peygam­berin zorunlu olacağı noktasında ittifak etmiştir."[36]

u görüşün içeriği, aklın da yükümlülük konusunda bir işlevi olduğunu, ancak bu

işlevin belli bir mesajın gelişinden sonra oluşabileceğini ortaya koymaktadır. Buna göre, ilk yükümlülük, ancak belli bir mesajın gelmesiyle başlar. İlahi mesaj gelmeden de hiç­bir cezalandırma ve mükafatlandırma düşünülemez. Zira Allah Teala şöyle buyurmuş­tur: "Biz, bir peygamber göndermedikçe hiç kimseye azab edecek değiliz." (İsra 15).

Birinci bölüm: îmamiyye aklı teklifi hükmün kaynaklarından bir kaynak olarak gördüğüne göre, öyleyse bu mükellefiyet, sapıklığa düşmemesi için akla yol gösterici, tarif edici ve uyarıcı bir ilahi risaletin gelişinden sonra oluşabilir. İşte Zeyd'in görüşü budur.

Üçüncü görüş: Her türlü bağımlılıktan soyutlanmış akü eşyanın bünyesindeki gü-zel-çirkin değerleri idrak edebilir. İdrâk bu tür akıllarla sağlandığı gibi, mükellefiyet de böyle bir idrakle meydana gelir.

186- Bu noktada, konuyla bağlantısı olan bir durum daha bulunmaktadır; o da, Al­lah Teala için en uygun olanı yapma zorunluluğudur. Buna göre, Allah Sübhanehu ve Teala, ancak kullan için en uygun olanı yapar. İşte bu anlayış, İmamiyye Mezhebine ait­tir. Nitekim Şeyh Müfid b. en-Numan şöyle diyor: "Şüphesiz Allah Teala kulları hak­kında, yükümlülükleri devam ettiği sürece din ve dünyaları açısından en uygun şeyleri yapar. Kuşkusuz Allah Teala kullan salah ve menfaat yönüyle önceden yüklemez, Dola-yısiyle Allah kime zenginlik vermişse, dünyayı idare etme açısından en uygun olanı yapmıştır. Fakir kıldığı ve sıhhatli kıldığı da böyledir. Hasta ettiği kimse hakkında da aynı şey söylenebilir." Bu hususta yine şunları söylüyor: "Şüphesiz Allah Teala'nm ada­leti, (O'nun ismi, cömertliği ve keremi yüce olsun) sıfatların belirttiği şeyleri icabettirir ve Allah Teala o adeletle hüküm verir. Allah Teala hakkında abesle iştigal etmek veya cimri olmanın taalluku muhal olduğu için, ondan bunun aksine birşeyin meydana gel­mesi caiz değildir. İşte îmamiyye'nin cumhuru, Mu'tezile'nin bütünü içerisinde sayılan Bağdatlılar ile birçok Mürcie ve Zeydiyye bu görüştedirler. Mu'tezileden sayılan Bağ­datlılar ise bu görüşe karşı çıkmışlardır.[37]

Kul için uygun olanın, Allah Teala'nın seçimini yaptığı şeyin kapsamı içerisinde ol­duğuna ve Allah Teala'nın da kul için sadece uygun olanı seçeceğine inanmanın gerekli­liği tarzındaki bu görüşe karşıt olanlar, iki bölümdür:

Bir kısmı, Allah Teala'nın kul hakkında yaptığı şeylerden sorumlu olmayacağı gö­rüşündedir. Hayır, Allah'ın kulları hakkında işlediği şey, salih ise Allah'ın kullarının ba­şına getirdiği şeydir. Bu durum Allah'ın lehinde bir mecburiyet doğurmadığı gibi, aley­hinde bir mecburiyet de getirmez. Bilakis Allah Teala yaptığı bir işi yapmayı tasarladığı gibi, aksini işlemeyi de tasarlayabilir. Bu görüş ve bir önceki görüş, kul için uygun ola­nın sadece Allah tarafından bilindiği noktasında uyum içerisindedirler. Bu durum, eşya­nın zatında başlıbaşına bir güzellik değer yargısının bulunup-bulunmamasına ters düşmemektedir.

İkinci bölüm: Alimler ise; eşyanın kendi zatında başlıbaşına bir güzellik-çirkinlik değer yargısı bulunduğu, Allah Teala'nın, bünyesinde bizzat çirkinlik bulunan şeylerle emir vermesinin mümkün olmadığı, bünyesinde güzellik değer yargısı bulunanlardan da sakındırmasımn muhal olduğu görüşündedirler.

Şüphesiz bir kul için uygun olanın yalnızca Allah Teala'nın emir ve nehyinden kay­naklandığına inanmıyoruz. Bilakis onların kendimizden veya en azından bir bölümünün kendimizden meydana geldiğine inanıyoruz.

Muhakkak ki ilk görüş, en tutarlı görüştür. Nitekim "Evail eî-Makalat" adlı kitabın sahibi bu görüşün Zeydiyye'ye ait olduğunu, ayrıca İmam Zeyd (r.a)'m düşünce yapısı­na, en yakın bir görüş teşkil ettiğini söylemiştir. Dolayısiyle Zeydiyye, aynı görüş üze­rinde icma etmiş, böylece bu mesele, aralarındaki çekişmeli konular arasına girmemiş­tir.

187- Bu noktada, aynı konuya bağlı olan başka bir husus üzerinde konuşmak zorun­dayız. Biz, eşyanın bünyesindeki bizzatihi güzellik-çirkinlik değer yargısına ilişkin açıklamalara değinmiştik.

İşte bu konuda alimler üç ayn görüş şerdetmişlerdir:

Birincisi: Basra Mu'tezili'lerin görüşüdür. Bunlara göre güzellik-çirkinlik değer yargıları, bir kısım eşyanın bünyesinde bulunan başlı başına iki sıfattırlar. Ancak bu ara­da fayda-zarar, hayır-şcr noktasında tereddüt edilen bir kısım eşya vardır. Güzelliği ken­di zatında olan işler konusunda Allah ancak emredebilir. Çirkinliği kendi zatında olan işler hakkında da Allah Sübhanehu ve Teala ancak nehyedebilir. Güzellik-çirkinlik de­ğer yargılan tereddütle karşılanan durumlara gelince, eğer Allah Sübhanehu ve Teala o işlerle emretmişse, o güzellik değerini taşır; yok eğer Allah Sübhanehu ve Teala ondan sakındırmışsa o da, çirkinlik değer yargısını taşır.

Basra Mutezilileri görüşlerini, bu noktada, akıllı kişinin onları yapmaktan ve yap­mayanları kötülemekten, yapanları da övmekten başka çaresi bulunmadığı amellerle gö­rüşler bulunduğu, bunlann zıt anlamlılarının da diğer durumlan doğurduğu biçimindeki düşünce tarzına dayandırdılar. Buna göre Sıdk ve Adalet, güzelliklerinde şüphe bulun­mayan güzel değer yargı]anndandır. Zulüm, yalancılık, gadr ve hıyanet İse, kötülükleri üzerinde hiçbir akıl sahibinin şüphe etmediği değer yargılarını oluştururlar. İşte bu eşya­nın güzellik ve çirkinliğini bilmek, aklın ne bir delil, ne de burhan aramadan idrak ettiği zorunlu bir ilimdir. Dolayısiyle bu durum karşısında dinli-dinsiz farkı gözetilmeksizin bütün insanlar aynı anlayışı paylaşırlar.

Güzellik ve çirkinlik noktasında tereddüt edilen değerlere gelince, onların güzellik ve Çirkinlikleri kanun koyucunun emrine veya nehyine harfiyyen uyarak eğer kanun o Şekilde emretmişse güzel, eğer ondan nehyetmişse çirkindir denilir.

1- Buna göre fetret döneminde yetişenler ve dinden haber verecek kişilerin bulun­madığı yerlerde bulunanlar, akıllanyla kendi zatında güzellik değeri bulunan şeyleri yapmakla ve kendi zatında çirkinlik değeri bulunan şeylerden kaçınmakla mükellef ol­dukları tarzında bir düzenleme getirdiler. Böylece onların zulmetmeleri helal olmadığı gibi, yalan söylemeleri de doğru olmaz ve doğru söylemeleri, adaletli olmaları icab eder.   ,

2- Yine bu görüşe dayanarak, nassm bulunmadığı durumlarda insanlar, aklın eşyaya hakimiyeti noktasında vereceği zati güzellik ve zati çirkinlik yasasıyla mükellef olduk­ları tarzında düzenleme yapmışlardır.

3- Buna dayanarak, Allah Teala'nm kendi zatında çirkinlik değeri taşıyan bir şeyle emredemiyeceği ve kendi zatında güzellik değeri bulunan şeyden sakındıramayacağı şeklinde getirdikleri düzenleme yanında Allah Teala kendi iradesiyle her şeyin yaratıcısı ve kendi otoritesiyle hükümlerini düzenleyendir.

İkinci görüş: Kelam alimlerinden bir taifenin görüşüdür. Bu görüş, İmam Zeyd'le bir araya gelen Ebu Hanife'den naklolunmuştur. Hulasası şudur: Eşyanın kendisinde zati bir güzellik ve zati bir çirkinlik değeri vardır. Allah Teala zatında çirkinlik değeri bulu­nanı emretmediği gibi, zatında güzellik değeri bulananı da nehyetmez. Onlar da birinci şıktaki görüş sahipleri gibi eşyayı, kendi zatında güzellik değeri bulunan ve zatında çir­kinlik değeri bulunan, güzeliik-çirkinlik veya hayır-şer arasında tereddüt edilen eşya şeklinde kısımlara ayırmaktadırlar. Bu alimler, buraya kadar birinci şıktaki görüş sahip­leri ile uyum içerisindedirler. Fakat bu noktadan itibaren onlardan ayrılmak ve ilahi me­sajdan soyutlanmış aklın hükmüyle hiçbir teklif ve sevap sözkonusu olmayacağı, bilakis teklif, sevap ve cezalandırmadaki emrin ilahi mesaja dayalı olduğu görüşündedirler. Bu­na göre mükellefiyet veren, mükellef kıldığı kişileri, hayır veya azapla karşılık takdir eden, herkese ameline göre; hayır işlemişse hayırla, şer işlemişse şerle karşılığım veren, yalnız Allah Subhanehu ve Teala'dır.

Bu görüş, Zeydiyye'den naklolunduğu ve Kufe'ye geldiğinde İmam Zeyd'e öğrenci­lik yapan Ebu Hanife'nin görüşü olması, ayrıca haddi zatında ılımlı ve akla yatkınlığı gerekçesiyle İmam Zeyd'in görüşüne en yakınıdır. Nitekim bazı alimler bu düşünce hak­kında şöyle demişlerdir: "Aklın bir davranışın güzel veya çirkin olduğunu mücerred id­rakini inkar, inatlaşma ve iftiralaşm aktan ibarettir. Ama aklın güzel bir davranışın seva­ba ilişkin olduğunu veya bir çirkin fiilin azaba ilişkin bulunduğunu idrak etmesi, kabul edilemez. Akılların idrak ettikleri şeyin gayesi, bu güzel davranışı işleyenin methedil-mesi, çirkin davranışı işleyenin de kınanması şeklindedir. Bu anlayışla, idrak edilen şe­yin sevaba veya azaba ilişkin olması arasında herhangi bir ayrılmazlık yoktur.

Üçüncü görüş: Hadis ve rivayet alimlerinin görüşüdür. Nitekim onların sayıları, İmam Zeyd (r.a) döneminde hayli fazlaydı. Bunlara göre, eşyanın zatında güzellik ve çirkinlik değer yargısı bulunmadığı gibi, bütün değer yargılan izafidir. Kanunlarda ve her şeyde Allah Teala'nm iradesi hiçbir şeyle sınırlanamayacak kadar mutlaktır. O her şeyin yaratıcısı olduğu gibi, güzellik ve çirkinlik değerlerinin de yaratıcısıdır. Güzellik ve çirkinliği belirleyen, yalnız onun emirleridir. Aklın mükellefiyet tayin etme yetkisi yoktur. Güzellikle emretmesi veya çirkinlikten nehyetmesi gerekmez. Onlar yaptıkların­dan sorumlu oldukları halde Allah Teala koyduğu değer yargılarından sorumlu değildir. Mükellef kılmak, Allah Teala'nm emrettikleri ve nehyettikleri iledir; sevap veya azap ise ancak kanun koyucu'ya itaat veya O'nun nehiylerine aykırı hareket etmek iledir. Ak­lın emirlerine veya nehiylerine itibar yoktur. İtibar, ancak hakim olan Kanun Koyu-cu'nun emirleri ve nehiyleridir. Bu konuyu, İmam Zeyd'in fıkhıyla ilgili açıklama yapar­ken inşaallah en ince noktasına kadar beyan edeceğiz. [38]

 

Hülasa

 

188- Bunlar, Zeyd'in yaşadığı dönemde, akide etrafında alevlendirilen meseleler ko­nusundaki derli toplu görüşlerdir. Bu düşünceler üzerinde derinlemesine durmamız ge­rekliydi. Çünkü gerek Şehristani el-MÜel ve'n-Nihal'inde ve gerekse Murtaza, İmam Zeyd'in Mu'tezili düşünce metodunun büyük bölümünü, itikatla ilgili bu meseleleri etüt etmek için prensip edindiğini kesin olarak vurguluyorlar. Biz de bu meselelerle ilgili. İmam Zeyd'e ait bir açıklama bulamadığımız için bu bilgileri istinbat tarikiyle örnek al­dık. Onun bu husustaki görüşünü istinbat edişimizdeki prensibimiz, şu üç ilkeye dayanı­yordu:

Birincisi: Bu görüşlerin, Zeyd'in arkadaşlık ettiği Vasıl b. Ata'ya ait düşünce olma­sıdır. Mezhepler Tarihi alimleri, Zeyd'in Vasıl'a ait metodu ve prensipi seçtiğini veya her ikisinin de aynı metot ve aynı görüşler üzere oldukları ortak kararına varmışlardır. Biz de bu meselelerdeki Vasıl'a ait bütün açıklamaları, İmam Zeyd'e ait görüşler olarak benimsedik. Sadece Vasıl'ın Muaviye ile Hz. Ali'nin savaşında hakkın kesin olarak Hz. Ali'nin olmadığı tarzındaki görüşü gibi, Zeyd'in aynı grüşü paylaşması akıl kân olma­yan veya söylemediği sabit olan şeyler hariç. Zira ittifakla Ehl-i Beyt'in görüşü böyle değildir. Şehristani, Zeyd'in, Vasıl'ın yukandaki görüşü dışındaki görüşlerini kaynak al­dığını belirtir. Dolayısiyle bu gerçeğe açıklık kazandırmak bize borç olmaktaydı.

İkincisi: Zeydiyye'ye nisbet edilen, haddizatında bizim de makul bulduğumuz, İmam Zeyd'in mantığına ve düşünce yapısına yakın gördüğümüz görüşlerin, Zeyd (r.a)'ın görüşü olduğu kanaatini taşıyoruz. Çünkü Carudiyye'yi istisna kabul edecek olursak, Zeydiyye çoğunluk görüşlerinde İmam Zeyd'le uyum içerisindedir. Zeydiler, genel olarak İmam Zeyd'e tabi olmaktadırlar.

Üçüncüsü: Zeyd ile şöyle-böyle fikir bağı olan veya onunla fikri bağlılığı kesin bu­lunan bir kısım kimselerin ortaya koydukları görüşleri, -bu görüşler Zeydiyye'nin söyle­dikleriyle veya Zeydiyye'ye nisbet edilenlerle uyum sağladıkları takdirde- Zeyd'e nisbet edilmesi noktasında bir referans kabul ederiz.                                                            

Şüphesiz İmam Zeyd'e ait görüşler olarak belirttiğimiz yukarıda geçen meselelerin istikrara kavuşması nedeniyle bu meseleler, fikirlerinin oluşumunda İmam Zeyd'le bir arada bulunduktan kesinlik kazanıp, İslam fırkaları tarihini oluşturan kişilerin görüşle­rinden yahut İmamın öğrencilerinin ortaya koyduğu ifadelerle tezkiye edilen Zeydiy-ye'ye ait yorumlamalardan dışan çıkmaz.

189- İmam Zeyd'in, usul-u'ddin konusundaki açıklamalarını bitirmeden önce şu iki gerçeğe değinmemiz yerinde olur:

Birincisi: İmam Zeyd (r.a)'a, bilimsel ve felsefi bir aklın verilmiş olmasıdır. Dola-yısiyle ona nisbet edilen meselelerde derinlemesine inceleme yapabilmek, ancak kendi­sine onun gibi felsefi, derin ve olayları geniş boyutlarıyla ele alabilen bir akıl verilen ki­şinin derinlemesine araştırma yapmasıyla mümkün olabilir. İşte bu, Zeyd'in yüksek ilmi payesidir. O, siyaset alanında bir İmam olmasının ötesinde aynı zamanda, derin düşün­celi bir bir fikir adamıdır da.

İkincisi: Hakkında ayrılıklar cereyan eden meseleler, hep akide etrafındadır. Fakat akidenin özünden kaynaklanmamaktadır. Öyleyse İslam akidesinin temel ilkelerinde hiçbir ihtilafa yer yoktur. Allah, en iyisini bilendir. [39]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 173-174.

[2] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 174-175.

[3] Şehristani, el-Milel ve'n-Nİhal, 1/209, İbn-i Hazm; el-Fasl (kenar kısmı). Bu söz, da­ha önce de ondan naklen zikredilmişti. İçerdiği görüşlere açıklık getirmek için tekrar bu­rada ele aldık.

[4] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 175-177.

[5] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 177-178.

[6] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 178-179.

[7] Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal, 1/210.

[8] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 179-180.

[9] A.g.e. 1/207

[10] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 180-181.

[11] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 181-182.

[12] Bu yazışmaları îbn Cerir et-Taberi uzun uzadıya yazmıştır. Oraya müracaat et. 1/210

[13] Mekatil et-Talibin 256.

[14] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 182-184.

[15] Nevbahti Fıraku'ş-Şia,50, İstanbul baskısı.

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 184.

[16] Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal, 2/214.

[17] A.g.e.2/216

[18] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 184-186.

[19] Şehristani, El-Minel ve'n-Nihal,l/218.

[20] A.g.e. 1/218

[21] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 186-187.

[22] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 187-188.

[23] ŞeyhMüfidMuhammedb. Numan (öl. H. 413) Evail el-Makalat, Tebriz baskısı.

[24] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 188-192.

[25] Murtaza, el-Munye Ve'l-Emel.

[26] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 192-195.

[27] Bkz. el-Müfid, Tebriz baskısı, 94-95

[28] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 195-197.

[29] Bkz. A.g.e. sh. 45 - Tashih'u-1 İtikad, slı.188, Tebriz baskısı

[30] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 197-198.

[31] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 198-199.

[32] Tashih el-İ'tikad Haşiyesi, 221.

[33] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 199-201.

[34] Evail el-Makalat, 51,52, 53. Tebriz baskısı.

[35] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 201-203.

[36] Evail el-Makalat, 44.

[37] A.g.e. 62-63

[38] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 203-207.

[39] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 207-208.