1- Daha Faziletli Varken Az Faziletlilerin Yönetime Gelmesi
2- Ona Göre İmam 'Da Aranan Şartlar
3- İmamların Masum Olmayışları
4- İmamete Kalkışan Kişinin Kendi Adına Davette Bulunmak İçin Kıyam
Etmesi
5-İki Bölgede İki Ayrı İmamın Kıyam Etmesi
6- Mehdilik Düşüncesi Ve Gizlenmiş İmam Anlayışı Yoktur
ZEYDİYYE VE ZEYD'İN SİYASİ GÖRÜŞLERİ
USULUDDİN KONUSUNDA ZEYD'İN GÖRÜŞLERİ
1- Büyük Günah İşleyenin Durumu
2-Kader Kon Usundaki Görüşleri
6-İyiliği Emredip, Kötülükten Saknndırmak
7- Allah'ın Sıfatları Zatından Ayrı Değildir
8- Akd Sayesinde Yükümlü Olmak
155- Biz
İmam Zeyd (r.a)'ın, İslam alimlerinin aynı asırda derinlemesine daldığı konulara
dalış yaptığını söyledik. Bu alimler ister bir yol uydurup ona saplanan bid'at
ehlinden olsun, yahut davetinde bulundukları görüş sahibi kimseler bulunsun,
yahut isterse onların görüşleri, içinde dini ilimlerin açıklaması bulunan bir
fıkıh olsun, müsavidir.
Şüphesiz İmam Zeyd
(r.a) Hz. Hüseyin'in katledilişinden sonra Al-i Beyt'ten, insanların huzuruna
bir fikrin taşıyıcısı olarak çıkan veya alimlerle fikri konularda ahş-veriş
yapan, bu fikre davette bulunan ve kendine ait davette bu yolu metot edinen ilk
imamdır. İmam Ali Zeynel Abidin yaşadığı dönemde insanlarla sevgi, destek ve
zayıflara acıma noktasından hareketle ilişki kuruyordu. Oğlu İmam Zeyd de
insanlarla, asrı meşgul eden bütün konular etrafında bilimsel müzakere
noktasından ilişki kuruyordu. Ayrıca İmam Zeyd'in ağabeyi, aynı zamanda hocası
sayılan ve babasından sonra Zeyd'in yönlendirilmesini üzerine alan İmam
Muhammed Bakır öğrencileriyle fıkhı ve rivayet edilen hadisleri müzakere
ederek tamamen evine kapanmış olduğuna ve Ebu Hanife gibi mütehassıs fakihler
ondan hadis nakillerinde bulunmuş olduklarına göre, İmam Zeyd de böyle bir
mihrabdan halkın huzuruna çıkmış, RasululJah (s.a.v)'in Aline karşı aşın sevgi
beslediklerini ve ona mensup olduklarını ileri süren fırkaların içine karışarak
İslam beldelerinin en uzak köşelerine kadar intikal etmişti. İşte bu amaçla
Irak'a gitti. Orada Ehl-i Beyt'in aşırı sempatizanlarıyla bir araya geldi.
Saptırılmış görüşleri yakından tanıdı. Bu saplantılara çözüm getirmek için
çareler aradı. Onları orta yola çekmeye çalıştı.. Nitekim bu sapmış kişiler
İmam Muhammed Bakır'a Medine'deki ilim mihrabında iken gidiyorlar, bir kısım
sapık görüşlerini ona açıyorlardı. Bakır (r.a) onları rezil ederek gerisingeri
çeviriyordu. İmam Zeyd'e gelince, yanlarına gidiyor, hak metodu ve en isabetli
yolu onlara öğretiyordu. Olumsuz tavır takınmakla yetinmiyor, aksine
davranışını olumlu bir tavır alışa; daha doğrusu yönlendirme ve açıklık getirme
tavrına dönüştürüyordu. Al-i Beyt'e yardımcı olanların üzerinde bulunmaları
gereken gerçeği onlara açıklamak için mahallerine kadar gitti. Ehl-i Beyt,
söven ve suçlamalarda bulunanlar topluluğu değil, aksine yol gösterici, hakka
ve strat-ı müstakime çağıran mürşitlerdir.
Nihayet Zeyd, sünnet
ilimlerinin mihrabından çıkarak, fırkaların nezdindeki fikirleri
grenmeye yöneldi. Orada
da yine yönlendirici mürşid rolündeydi. Daha sonra Ehl-i
ytten rivayet edilen
fıkhın tedvinine yöneldi. Bu sayede fıkıh birikimini, gerek hilafet konusundaki
gerekse hilafete götüren en ideal yol konusundaki görüşler bütünün terke-dip,
İslami akidenin yorumlanmasında ve miras aldıkları eski medeniyetlerin
görüşlerini konuşup duran kişilerin hortlattığı düşüncelerin kısır döngüsü
ortamında bu akideyi açıklığa kavuşturmada orta bir yol edindi. Bu durumda
açıklık getirici, yol gösterici ve mürşid olarak etrafını -aydınlatan bir nur
gerekliydi ki ö da, bu murşiddir. Şimdi onun görüşleri etrafında, bu bakış
açılarının her biri üzerinde duralım. [1]
156- Muaviye
döneminde Hz. Ali'ye yardımcı olanlara yönelik fikri baskı, bu gizliliğin
yapısı arasında saptırılmış fikirlerin doğmasının tek nedeniydi. Dinin
tutunulacak halkasını çözmek isteyenler, bu zifiri karanlıkta onu halk arasında
yayabilmek için bir çare buldular. Böylece bir kısmı -Sebeiyyeler arasında
meşhur olduğu gibi- Hz. Ali (r.a)'m uluhiyyetini iddia eden görüşler yayıldı.
Nitekim onlar, Nebi'nin ric'atını iddia ediyorlardı. İsa'nın geri döneceğini
söyleyip de Muhammed'in geri döneceğini söyleme-yenlere şaştıklarını ileri
sürdükleri gibi, Ali'nin ölmediğini ve öldürülmediğini ifade ediyorlardı. Buna
benzer fikirler mevcuttu. Nitekim bu fikirlerin tamamı veya en azından bir
bölümü ölü duruma geldi. Hz. Ali'nin uluhiyyetini, Nebi'nin tekrar geri döneceğini
ve Hz. Ali'nin ölmediğini söylemeleri, bu fikirler arasında bulunmaktadır.
Gerçi daha sonraki asırlarda, Allah'ın kendi emirlerini egemen kılanların
varlığına hulul ettiğini söyleyenler ve kendilerine Hakimiyye denilen kimseler
ortaya çıkmıştır.
Hz. Hüseyin'in
katledilişinden sonra bu çeşit baskılar şiddetlenince, bunların bir bölümünü
veya büyük bir kısmını, kanını kurtarmayı üstlenen Muhammed b. el-Hanefiyye
(Allah ondan ve babası İmam Ali'den razı olsun) adına Hz. Hüseyin'in intikamını
almaya davet ettiğini iddia eden Muhtar b. Ubeyd es-Sakafi'nin üstlendiği yeni
fikirler oluştu. Nitekim Sakafi'nin davetle bulunduğu sapık akımdan daha önce
bahsetmiştik.
Fikirlerini gizliden
gizliye kamuya yayan kimselerin bu fikirleri, aşağıdaki noktalarda netlik
kazandı:
Birincisi: Hilafetin
seçimle değil, veraset yoluyla sabit oluşudur. Buna göre bizzat Hz. Ali'ye Nebi
(s.a.v) tarafından halifelik vasiyet edildi. O da Hasan'a vasiyet etti. Hasan
da sonra Hüseyin'e vasiyette bulundu. Her yeni fırka tarafından kararlaştırılan
periyodik imam silsilesinin sonuna kadar bu böyle devam etti.
İkincisi: Hz. Ebubekir
ve Hz. Ömer'in (Allah her ikisinden de razı olsun ve her ikisi de İslam'dan
hayırlı nasibini alsın) halifelik makamını, bu makamın varisliğinin sahibi olan
Hz. Ali (k.a)'den gasben almış olduklarıdır. Her ikisi de bu nedenle hakkı
sahibinden gasbettikleri gerekçesiyle sövülmeye, lanetlenmeye ve
imamlıklarının reddedilmesine müstehaktırlar.
Üçüncüsü: Vasiyet
yoluyla gelen zatlar hata işlemekten masumdurlar. Çünkü onla-
nn imamlıkları
kutsaldır. Ve onlar, hidayet rehberi sancaktarlardır.
Dördüncüsü: Mehdi-i
Muntazar düşüncesi. Bu düşünce Muhtar Muhammed Hane-fiyye (r.a)'m Razva dağında
yaşamakta olduğunu, yanında su ve bal bulunduğunu, dağın ta yüceliklerinden,
insanların dünyasına yol gösterici ve mürşid olarak ineceğini, yeryüzü «u anda
nasıl zulüm ve cevr ile dolmuşsa o zaman da adaletle dolacağını iddia ederek
ortaya atmıştır.
157- Bunlar,
Irak, Horasan ve Fars diyanndaki şiilerin toplantılarında yankılanan görüşlerin
bir bölümüdür. Bu fikirlerdeki tutarsızlıkları tashih edecek bir imam gerekliydi,
Şia, yardımcı olmak ve sevgi göstermek konusunda kendilerini Hz. Ali (k.a) için
adamış olduklarına, onun Ehl-i Beyt'ne davette bulunduklarına göre; bu
davetlerinin halifelik görevi kendi zatına ait olduğu konusunda imamın düşündükleri
ile uyum içinde olması zorunludur. Yoksa Hz. Ali'nin düşüncelerine karşıt
olarak ona yardımcı olmaya davet etmeleri düşünülemez. Nitekim bu düşünceyi
tashih edecek zat bulunmuştur; işte o, İmam Zeyd'dir. Kuşkusuz biz onun kendi
aile ocağından olup da yaşça kendisinden daha büyük olanların peşini adım adım
izleyen olumsuzluk pozisyonundan sıyrılıp, olumlu bir atmosfere yöneldiğini
daha Önce söylemiştik. Şüphesiz İmam Zeyd'in hilafet konusunda düşündükleri
îmam'ın halk arasında meşhur olan kendisine has görüşlerinden türemiştir. [2]
158- Zeyd'in
düzeltmeye yöneldiği ilk düşünce, imametin mutlak anlarrîda veraset olmadığı
görüşüdür. İmametin belirli bir aile ocağına has bulunuşu, bu ailenin, ayrılmaz
bir hakkı olması açısından değil de, daha üstün oluşu açısındandır. Muayyen bir
aileden olma şartının getirilmesi sadece daha üstün oluş şartıdır. Ancak böyle
bir efdaliyet halifeliğin bu aile ocağı dışmda bulunmasına engel teşkil etmez.
Şu kadar var ki, müslü-manların genel çıkarlarıyla çelişmemelidir.
İmam Zeyd, İmam
Ali'nin iki otorite şahsiyet Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (Radiyal-lahu Anhuma)'dan
daha üstün olduğunu inkar etmiyor. Ancak her ikisinin halifeliğinin geçerli
olduğuna ve ikisine de saygı göstermenin zorunluluğuna inanıyor. Hz. Ali, gerek
İslam tarihindeki menkıbeleri ve gerekse savaşlardaki üstün konumlan sayesinde
daha faziletli olabilir. Ancak müslümanların genel çıkan iki otorite şahsiyetin
yönetimi ele al-malan noktasındaydı. Nitekim geçmiş konularda işaret ettiğimiz
gibi bu konuya ilişkin olarak söylediklerini metniyle birlikte naklediyoruz:
"Ali b. Ebi Talib, sahabenin en üstünüydü. Ancak halkın gerek uygun
bulduğu genel çıkarlar ve gerekse önlerinde bulunan azgın fitne ateşini dindirme,
bir de kamunun maşeri vicdanım hoş tutmaktan ibaret olan dini kaide nedeniyle
hilafet makamı Hz. Ebubekir'e havale edildi. Asr-ı Saadet'te
sürüp giden savaşların
dönemi pek yakındaydı. Emir el-mü'minin Aleyhisselam'm kılıcında müşrik
Kureyşlerin kanları henüz kurumamıştı. Halkın kalbinde, intikam isteğinden
oluşan kinler olduğu gibi duruyordu. Bütün kalpler tam anlamıylaona meyletmemiş
ve boyunlar onun önünde büsbütün eğilmemişti. Toplumsal çıkar, bu nazik görevi,
yumuşaklığı, olaylara sevgiyle yaklaşması, gerek yaş ve gerek İslam'a girişte
Önceliğinin bulunması, ayrıca Rasulullah (s.a.v) ile yakın ilişki içerisinde
olması özellikleriyle çok iyi tanıdıkları bir zatın üstlenmesini
gerektiriyordu. Hz. Ebubekir (r.a)'ın ölüm döşeğin-deyken yönetimi üstlenme
İşini Hz. Ömer b.Hattab'a vermek istediğinde halkın bağrışarak: Sen bizim
başımıza sert ve katı bir kişiyi mi getirmek istiyorsun? dediğini görmedin mi?
Öyle ki, şiddet yanlısı olması, sert davranışı, din hususunda tavizsiz oluşu,
ayrıca düşmanlara karşı acımasızlığı nedenleriyle halk Emirû'l mü'minin olarak
Hz. Ömer'e razı olmamıştı. Hatta Ebubekir (r.a) onları yatıştırmıştı."[3]
Kuşkusuz bu açıklama,
şu üç durumu gündeme getirmektedir:
Birincisi: Halifelikle
ilgili Hz. AH hakkında bir nass bulunmadığı gibi yine ona ait bir vasiyet,
ayrıca vasiyete benzer herhangi bir şey de yoktur, Bu konudaki yetki tamamen
müslümanîann insiyatifine bırakılmıştır. Bu nedenle Nebi (a.s)'den naklen gelen
halifelik, veraset yoluyla sübuta eren bir durum değildir. O, ancak seçimle
sabit olan bir iştir.
İkincisi: Zeyd'in,
İslam uğrundaki açık tavır alışları nedeniyle Hz. Ali (k.a)'nin, iki otorite
şahsiyet Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (Radiyaîlahu Anhuma) ile diğer sahabeden daha
faziletli olduğunu net bir şekilde belirtmesidir. Bu efdaliyetinr onun
Rasulullah (s.a.v)'e yakınlığı nedeniyle olduğunu, açıklamamıştır. Hz. Ali daha
üstün olmakla birlikte, bu üstünlük halifeliğin kopmaz bir parçası değildir.
Çünkü hilafetteki asıl anlam daha üstün olanı seçmek değil, aksine güçlükleri
omuzlamaya daha yetenekli, insanları kendisine itaat ettiren ve başa
getirilmesinden dolayı halkın fitne çıkarmayacağı bir kimsenin seçimini
yapmaktır. Böylece halifeyi seçme işinin, onların üzerine belirlenmiş bir şahsı
getirip dikmek suretiyle değil de, müslümanların şurasına dayalı olmasının gerektiği
anlaşılmaktadır. Şüphesiz müslümanlar, seçimi yaparken en yetenekli olanı gözetirler.
Esasen bu tutum, şuraya dayalı tüm sistemlerle uyuşmaktadır. Toplulukları içinde
ve kendi dünyalarında yaşayan nice üstün şahsiyetler vardır ki, yönetime
geçmekten uzak dururlar veya da toplum o kimseyi başa geçirmez. Çünkü bu
kimseleri kendilerine itaate zorlayamazlar ve onların yönetime getirilmesinde
maslahat görmezler. Aksine itaat ve toplumsal çıkarı, bu kimselerin
dışmdakileri yönetime getirmede bulurlar.
Üçüncüsü: Zeyd,
toplumsal çıkarın fiilen iki otorite şahsiyet olan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer
(r.a)'nın yönetime getirilmelerinde bulunduğunu düşünüyordu. O ikisinin
yönetime getirilmesini yasallaşüran ifadeyi, toplumsal çıkarın böyle bir
seçimde olduğunu belirten tavrıyla dile getirmiştir. Böyle bir seçimin nedeni,
halkın her iki halifeyi, geçmişteki büyük hizmetleri ve yaşça daha layık
olmalarından dolayı seve seve iş başına getirmeleridir.
Madem ki Zeyd bu iki
yüce imamın yönetime getirilişinde toplumsal çıkan ön plana alıyordu, Öyleyse
şüphesiz 6, her ikisinin de halifeliğini reddetmiyor, her ikisi de İslam'ı
muhafaza ettiklerine göre haklarında kötü söz söylenilmesine ve suçlanmalarına
rıza göstermiyordu.
Zeyd'in Zinnureyn
Osman (r.a)'m imamlığına da karşı çıkmadığı, ancak imametinin Ebubekir ve Ömer
(r.a)'mn imameti gibi müslümanîann toplumsal çıkan içinde bulunup bulunmadığını
zikretmediği düşünülebilir. Acaba usman (r.a)'ın yönetime getirilmesinde, diğer
iki önder şahsiyetin yönetime getirilmesinde toplumsal çıkarın bulunması gibi
bir maslahatın bulunmadığı görüşünde miydi? Bunun nedeni, Hz. Osman'ın mutlak
bir yumuşakhhk ve suhuletle ün salmış olmasıdır. Oysa Hz. Ömer'den sonra
halifelik makamına ancak en az kendisi kadar sertlik içerisinde bulunan
kişinin getirilmesi uygun düşerdi. Bu konuda ona en yakın olan da Hz. Ali idi.
Çünkü zaman Hz. Ali'nin muharebelerde aldığı tavırdan uzaklaşmış ve akıtılan
kanlar da kurumuştu?! İşte Zeyd bu hususlara açıklık getirmediği gibi, hiçbir
şey de söylememiştir. [4]
159- Zeyd'in
imamlık konusunda efdal olanın, onun adaletli ve Fatımi yani Hz. Ali'nin Hz.
Fatıma'dan doğma sülalesine mensup olması görüşünde bulunduğunu söylerler. Bu
nedenle İmamın Hz. Fatıma evladından olması şeklinde bir sınırlama getirmeyip,
Hz. Ali'nin herhangi bir evladından olması şartını ileri süren Keysaniyye'ye
karşı çıkmıştır. Bunun içindir ki, Keysaniler önce Muhammed b. Hanefiyye (r.a)
adına davette bulunurlarken, sonradan oğlu Ebu Haşim adına davet etmişlerdir.
Yine aynı nedenle Zeyd, imamın Hz. Hüseyin'in evladından olmasını şart koşan
îmamiyye'ye muhalefet 2t-miştir. İmamiyye, imameti sadece Hz. Ali'ye, sonra Hz.
Hasan'a, sonra Hz. Hüseyin'e, sonra Ali Zeynel Abidin'e, daha sonra Muhammed
Bakır'a, ondan sonra da Cafer es-Sa-dık'a has kılmakta, daha sonra da bunun
ardından İsna Aşeriyye ve İsmailiyye diye iki ayn grup oluşturmaktadırlar.
Yine burada Önceden
değindiğimiz şu hususda karara varmamız gerekiyor: İmam Zeyd, böyle bir imamet
anlayışını hilafet makamına yetkili oluşun şartı olarak değil de, efdaliyyet
şartı noktasından itibar ettiğinden dolayı bütün şiilere muhalefet etmiştir. Madem
ki o, halk tarafından seçilenin imametini takdirle karşılıyor, öyleyse
belirtmiş olduğu bütün şartlann efdaliyetin şartlan olarak alınmaları gerekir.
Ve madem ki toplumsal Çıkan efdaliyetten daha öncelikli bir itibar edişle ele
alıyor,, o halde bütün şart koşmalan efdaliyetin İçinde kabul etmesi icabeder.
Bu sözlerin
geçmiştekileriyle birlikte yoruma tabi tutulmaları halinde aşağıdaki iki hususu
göz önünde tutmamız gerekir:
Birincisi: Zeyd'in,
Nebi (s.a.v)'in züriyyeti içerisinde olsa dahi veraset yoluyla halifeliği
geçerli saymamasıdir. Onun, bir taraftan halifeliğin Rasulullah (s.a.v)'in
zürriyeti-nin oluşturduğu Hz. Ali'nin aile ocağından gelmesini muteber
saymasıyla, diğer yandan toplumsal çıkarı gözetmeyi açıklamış olmasını
uzlaştırmak, ancak böyle bir yorum getirmekle mümkün olabilir.
İkincisi: Böyle bir
yorumlamadan, halifeyi seçen müslümanların yahut ehl-i hail ve'1-akdin Hz.
Fatıma'nın evladının oluşturduğu Aİ-i Beyt'in dışındaki bir kişiyi seçmelerinin
ancak müslümanların saygıyla karşıladıkları toplumsal bir çıkar nedeniyle geçerli
sayılabileceği anlamı çıkarılır. Bu duruma göre Muaviye gibi birisini Hz. Ali
(r.a)'in üzerine tercih etmenin müslümanlar için hiçbir yararı yoktur. Çünkü
böyle bir tercihte çoğunluğun bakış açısma.göre İslam için toplumsal bir fayda
bulunmamaktadır. Yine müslümlann Hişam b. Abdülmelik gibi birisini Muhammed
Bakır veya Zeyd b. Ali gibilere tercih etmelerinin de anlamı yoktur. Zira
bunda da toplumsal çıkardan eser mevcut değildir. Zeyd'in, halk tarafından
seçilenin imametiyle ilgili görüşünün içeriğinden, böyle bir seçim olayında
müslümanlar için elle tutulur toplumsal bir çıkarın ve yine böyle bir adaletin
bulunması gerektiği anlamı çıkmaktadır. Çünkü müslümanların çıkan ile dinin ana
rükünlerinin ve adaletin ayakta tutulması, halk tarafından seçilen kişinin,
gerek hakkında anlatılan menkıbeler ve gerekse soyluluk açısından daha üstün
olan kişiye tercih edilmesi noktasından, yoruma tabi tutulan iki ana unsuru
teşkil etmektedir. [5]
160- İmam
Zeyd (r.a), daha faziletli olanın imametini ön plana almadığına ve halifeliğin
veraset yoluyla veya Nebi (s.a.v) tarafından tavsiye edilmesi suretiyle
gelmesine öncelik tanımadığına göre, elbette imamların masum oluşunu zorunlu
farzetmesi de mümkün değildir. Zira imamların hatadan masum olduklarını
farzetmenin esası, onların Nebi (s.a.v) tarafından başa getirilmiş olmalarıdır.
Oysa Nebi, ancak kendisine bildirilen vahiy sayesinde tasarrufta bulunabilir. Aynca
Nebi'nin onlar adına Rabbinden aldığı bir direktifle, bu direktife dayanarak
hükümlerinde hatalı icraatta bulunan bir imamı seçmiş olması akla uygun
değildir. Çünkü "el-Evsiya" topluluğu adını verdikleri imamların masum
olduklarına inanan İmamiyye nazarında imamlık makamı denilince hemen akla emin
Nebi'nin tavsiyesi sayesinde dini konularda yetkili kılınan tek merci
gelmektedir. Bu durum, onların hataya hedef olmamalarını gerektirir. Aksi halde
yüce Rasul tarafından bu tarz bir seçilişle seçilmezlerdi. Bilakis îmamiyye,
bu "Evsiya" topluluğunun, kendi imametlerini ve karar altına
aldıkları şeylerin tümünün dinden kaynaklandığını isbatlamak için yetkilerine
dayanarak mucizeler ortaya koyduklarına kesin gözüyle bakmakladırlar.
İşte İmam Zeyd böyle
bir veraset yolunu veya bu vasiyet etme tarzını kabul etmediğine göre,
masumiyetin gereği olan şeyi mezhebine esas almamıştır. Çünkü Zeyd halifelimi
toplumsal çıkara dayalı bir fonksiyon olarak kabul etmiştir. Buna göre gerek
kamunun toplumsal çıkarını sağlamak, gerekse adalete ve din işlerine işlerlik
kazandırmak konusunda başkalarıyla eşit konuma sahib oldukları takdirde, en
tutarlı tercih Hz. Fatı-ma (r.a) evladından birisinin halife olmasıdır. [6]
161- İmam
Zeyd, Al-i Beyt'ten bir zatın imamlığı hak edebilmesi için kendi adına davette
bulunarak kıyam etmesini şart koşmuştur. Bu nedenle, İmam Hüseyin (r.a)'ın
katledilmesinden sonra Al-i Beyt'in takiyye ilkesini kenara itmiştir. İmam
Zeyd'in, kendisini imamete aday gösteren zatın davette bulunarak kıyam etmesi
şartını getirmesi, onun mezhebinin esası olarak kabul ettiğimiz şu iki ana
düşünceye dayanmaktadır:
Birincisi: İmamın,
ehl-i hail ve'l-akd tarafından tam yetkiyle seçilmesi ve seçimi yaparken
toplumsal çıkarı Ön plana almalarıdır. Böyle bir seçilme olayı, ancak Ehl-i
Beyt'ten hilafet arzulayanın arzusunu açıkça dile getirdiğinde tamamlanmış
olur. Bu da, kendi adına davette bulunarak kıyam etmesiyle mümkündür.
İkincisi: Onun, halifeliği,
insanların en selahiyetlisinin seçilmiş olduğu tam yetkili bir iktidar makamı
olarak görmesi ve o makamı verasete dayalı kabul etmemesidir. Her ne kadar en
yetkili olan, en faziletliden başkası da olsa. Çünkü halifelik eğer salt
veraset yoluyla veya miras bırakma anlamındaki vasiyet etme yoluyla gelseydi, o
zaman davet olayı gerçekleşmeden elde edilirdi. Tıpkı padişahlığın hiçbir talep
olayı meydana gelmeden veraset veya vasiyet etme yoluyla verilmesi gibi
halifelik de taleple değil, tepeden inme bir şekilde verilmiş oiurdu. İşte
Zeyd, dini ve îslami hilafet konusunda veraset teorisini reddetmek suretiyle
Ehl-i Beyt'ten tercih edilecek kişinin bizzat kendisini açığa vurmasını ve
halkın onu yönetime getirme konusundaki toplumsal çıkarın ölçüsünü görebilmeleri,
ayrıca o kimseyle diğeri arasında hangisinin daha selahiyetli olduğu noktasında
karşılaştırma yapabilmeleri için alenen kendisini tanıtmasını zorunlu
saymışta-.
Böylece İmam Zeyd'le
çağdaşları İmamiyye Şiası arasındaki fark, onun imamın da-v^tçi olarak kıyam
etmesi şartını getirmesi şeklinde açıklık kazanıyor. Bu durum, onun yukarıda
açıkladığımız düşünceleriyle uyum sağlamaktadır. İmamiyye'ye gelince, onlar
'maniette kıyam şartını getirmezler. Çünkü onlara göre imamet, ehl-i hail
vel-akd tarardan seçilmek suretiyle değil, vasiyet etmek suretiyle tepeden
inme verilir.
Nitekim Şehristanî,
Zeyd b. AH ile kardeşi Muhammed Bakır arasında bu temel ilke finda cereyan eden
bir münazarayı zikreder. Zeyd bu ilkeye sımsıkı sarılırken, ağabeyi ona karşı
çıkıyordu. Şehristani şöyle devam ediyor: İmam Muhammed Bakır kardeşi Zeyd'e
şöyle dedi:
"Senin mezhebinin
hükmüne göre baban imam değildi. Çünkü o, asla kıyam etmediği gibi, kıyama da
kalkışınamıştır bile."[7]
Şehristani'nin İmam
Bakır'dan naklen verdiği bu konuşma şayet doğruysa, bu eşsiz imamın kendi İç
dünyasında (ne kendisinin ve ne de babasının) Emevi halifeliğini tanımadığını
göstermektedir. Ayrıca onlar, her ne kadar Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer hakkında
hayırdan başka şey düşünmemekte idilerse de, kendilerini halifeliğin haklarında
biçilmiş kaftan olduğu hidayet imamları şeklinde kabul ediyorlardı. Bu
düşüncelerini onlara alenen söylettirmeyen etken, içine itildikleri takiyye
ilkesidir. Bu husus, tamamen İmamiyye'nin iddia ettiği bir görüştür. Bize göre
bu görüşün yalan olduğunu nakzedecek hiçbir şey yoktur. [8]
162-
Şehristani, Zeydiyye mezhebi hakkında şöyle diyor: "Onlar, aşağıdaki
Özellikleri taşıyan iki ayrı imamın iki ayrı bölgede kıyam etmesini caiz
görmüşlerdir:" O özellikler, "Hz. Fatıma'nın soyundan, alim, zahid,
yiğit, cömert ve imamet için kıyam eden birisi olmasıdır." Ayrıca her
birisinin itaat edilmeye layık bir kişi oluşudur." [9]
Şüphe yok ki böyle bir
olayın şartı, ancak daha önce ehli hali ve'l akd tarafından seçilmiş,
egemenliği tüm İslam beldelerini kapsayan, ayrıca bütün İslam yörelerine yayılan
bir imamın bulunmamasıyladır. Çünkü daha önce kamunun yönetimine seçimle
getirilen ve yukarıdaki şartlan üzerinde toplayan bir imam bulunduğunda,
ikincisi isyancı durumuna düşer. Bu nedenle Nebi (s.a.v) şöyle buyuruyor:
"Her kim size gelir de herhangi bir kimsenin sizin emriniz olduğunu
söylerse, onu öldürünüz."
İki imamın kıyamı ve
her iki bölgedeki ehli hail tarafından geçerli bir biatle kendilerine biat
edilmesi, ancak hangisinin daha önce ortaya çıktığı ve hangisinin etkinliğinin
daha yaygın olduğu bilinmemesi durumunda düşünülebilir. Bu durumda aralarında
husumet veya saldırganlık bulunmaması şartıyla her birisinin kendi yöresinde
imam olarak kalması doğru olur.
Ancak biz, İmam
Zeyd'in bu temel ilkeyi dile getirirken hangi esasi dayanak aldığını
bilemiyoruz. Ayrıca elimizin altındaki kaynaklarda, bu düşünceyi
netleştirecekbir şey de bulamadık. Acaba Zeyd, Hz. Ali (r.a) ve Muaviye
arasında varılan mütarekeyi mi dayanak aldı? Lakin Ali (r.a) Muaviye'nin
imamlığını tanımadığı için,dayanak alması güvenilir kabul edilemez. Aslında bu
mütareke, müslümanlann toplumsal çıkan ve hac farizalarının yerine getirilmesi
için yapılmış geçici bir anlaşmaydı.
Bize göre tercihe
şayan olan, İmam Zeyd'in dayanak aldığı şeyin, döneminde göz rtnünde
bulundurduğu, İslam devleti ihtişamının geniş alanlara yayılmasının ta kendisidir
Nitekim devlet, bir taraftan Semerkand'dan Endülüs'e, öte yandan Fransa'nın
güne-vine kadar uzanmıştı. Şüphesiz ikisi arasındaki sevgi ve yardımlaşma
bağının mükemmel olması ve dayanışmanın kapsamlı olması şartıyla iktidarın
ikiye bölünmesinde ba-zan toplumsal çıkar bulunabilir.
Madem ki böyle bir
düşünce Zeyd'in kendisine dayanak aldığı temel görüşün gereklerinden oluyor,
öyleyse bu görüşün zamanımızda da örnek alınması tutarlı bir yoldur. Ve yine bu
temel görüşün şer'i şerif hükümlerini geçerli kılacak İslam halifeliğinin yeniden
yaşanır hale getirilmesine esas teşkil etmesi, isabetli olur. Ancak İslam
birliğini gerçekleştirecek ve Allah Teala'nm aşağıdaki sözleriyle uyum
sağlayacak tutarlı bir yardımlaşmanın ardından olması şartıyla: "Şüphesiz
bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin iimmetinizdir." (Mü'minun: 52).
"Mü'minîer ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasım
düzeltin." (Hucurat: 10) [10]
163-
Keysaniyye, Muhammed b. Ali b. Ebi Talib'in "Mehdi-i Muntazar"
olduğuna ve Razva dağında yaşadığına kesin inanmaktadır. Öte yandan İsna
Aşeriyye de Keysa-niyye'den sonra on ikinci imamın hayatta olduğunu, ortaya
çıkma zamanını beklediğini, nasıl ki şimdi yeryüzü zulüm ve cefa ile doluysa, o
günde adaletle dolacağına inanıyor. Diğer taraftan İsmailiyye, bu dünyada
birçok gizlenmiş imamların bulunduğunu, ayrıca Mehdi-i Muntazar'm da var
olduğunu ileri sürmüştür. Bu düşüncelerin tümü, Ali Beyt'e özgü, diğer
insanlarda bulunmayan birçok özelliklerin bulunduğuna, buna göre asırlarca
hayatta kalabilecekleri yargısına dayanmaktadır. Bu düşünceler, onların masum
olduklarına dayandırıldığı gibi, ayrıca hilafetin de veraset yoluyla geldiği,
böylece imamın ba-zan üzeri örtülmüş durumda, bazan da apaçık ve alenen
kendisini ortaya koyan kişi konumunda bulunabileceği görüşü üzerine bina
edilmiştir.
imam Zeyd, bu daire
ile yetinmedi. Aksine imameti, geniş boyutlu toplumsal çıkara işlerlik
kazandırmak için gerekli gördü. Şüphesiz imamete seçilenin şahıs olarak değil,
vasıf olarak belirlendiğini, en faziletlinin yerine seçilmesi durumunda en
yetkili olana itaat olunacağını esas kabul etti. Aynca halk tarafından
seçilenin imametini caiz gördü. İJolayısiyle bu dünyada üstü örtülü bir imamın
bulunduğu, asırlarca veya daha aşağı bir sürede ortaya çıkmasının beklenildiği
fikrini varsaymadı. Bu nedenle İmam Zeyd'in gö-nışune göre Mehdi-i Muntazar ve
Mestur İmam diye adlandırılan bir anlayış bulunmamaktadır. Çünkü böyle bir
kişinin imamlığı hak edebilmesi için bizzat kendi adına davette bulunarak
kıyam etmesi şartını getirmiştir.
182
164- İmam
Zeyd'in siyasi konulardaki düşüncelerinin özeti, onun şiilik mezhebini Hz. Ali
(r.a) dönemindeki temel ilkelerine döndürmek istemesidir. Buna göre Hz. Ali
kendisini halifelik için tek varis görmüyordu. Ancak, kendisini halifeliğe daha
layık bulmuş, Beni Saide Sakifesindeki ehl-i hail ve'1-akd'ın seçtiği şeylere
rıza göstermiş, ayrıca şuranın kendisiyle Hz. Osman (r.a) arasında verdiği
kararın yürürlüğe konulmasına da razı olmuştu. Aynı zamanda Hz. Osman'a biat
edişleri anında ehli hali ve'1-akd'in yanmış olduğu seçime saygı duymuştur.
Ali (r.a) iki otorite imam olan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'e karşı övgülerin en
güzelini sunmuş ve haklarında şöyle demiştir: "Vallahi ikisi de gitti ve
ardında büyük boşluk bıraktı. Arkasındakileri büsbütün yorgun düşürdüler. Her
ikisini de hatırlamak ümmet için bir üzüntü ve imamlara karşı
yaralamadır."
Zeyd, her ikisini de
iyi yönlerinden başkasıyla anmaya şiddetle karşı çıkmıştır. Ay-nca açıkça
istifade edilecek şeyi ümmetin toplumsal çıkarının, her iki otorite imamın,
hidayet rehberi Ali (k.a)'den daha önce gelmelerini gerektirdiği biçiminde
anladı.
Zeyd, bu fikirleri
titizlikle uygulamaya koyma uğrunda en ufak bir taviz vermeden şehit edildi. [11]
165-
Zeyd'den sonra bu görüşleri oğlu Yahya devam ettirdi. Nitekim kendi imametine
davette bulunmak amacıyla Horasan'a geçti ve etrafına büyük bir halK kalabalığı
toplandı. Lakin o da h. 125 senesinde şehid edildi. Allah onların hepsinden
razı olsun ve İslam uğrunda verdikleri cihaddan dolayı kendilerini
Ödüllendirsin.
Denilir ki, İmam Cafer
Sadık, onun hakkındaki bu sonucu önceden haber vererek şöyle söylemiştir:
"Kuşkusuz babasının katledilişi gibi o da katledilecek ve o da babasının
asıldığı gibi asılacaktır."
Şehristani ve
diğerleri, İmam Zeyd'in kendisinden sonra iki imam olan Muhammed b. Abdullah b.
Hasan b. Hasan'ı ve kendi kardeşi İbrahim'i yönetime aday gösterdiğini
belirtirler. Şüphesiz her ikisinin de fikirleri İmam Zeyd'in görüşleriyle
bağdaşıyordu. Her ne kadar İmam Muhammed kendisini Mehdi olarak isimlendirmiş
ise de belki de bu sözüyle îslami hidayete davette bulunmasını amaçlamış ve
Allah Teala da bu yolu ona nasib etmiştir. Zira her ikisi de Emevi devletinin
son yıllarıyla Abbasi Devleti'nin az öncesinde kendi mezheplerine davette bulunuyorlardı.
Yönetim Abbasi
Devleti'nin eline geçip kendi adlarına Emeviler'den intikamlarını aldıktan
sonra Hz. Ali (r.a) ailesi ile Abbasiler arasında çekişmeler meydana gelince
Muhammed en-Nefs ez-Zekiyye Medine'de, İbrahim de Basra'da kıyamı başlattı.
Belki de bu kıyam hareketi, Zeydiyye'nin aynı anda iki imamın ortaya
çıkabileceği fikrinin bir uyguIamasıdır. Nihayet Muhammed ve Mansur arasında
çok beliğ yazışmalar cereyan etti.[12]
Hatta Emevi
Devleti'nin yıkılmasından kısa bir zaman önce Ebu Cafer Mansur tarafından
imamlığa aday gösterilip Muhammed'e biat edildiğini söylemişlerdir. Mekatil
et-Talibin adlı kitapta şöyle geçmektedir: "Haşimoğullarmdan bir gurup,
Mekke yolu üzerindeki Ebva denilen yerde toplandılar. Aralarında İmam İbrahim,
Seffah, Mansur, Salih b AH, Abdullah b. Hüseyin oğulları Muhammed'le İbrahim ve
Muhammed b. Abdullah b.
Amr b. Osman da vardı.
Salih b. Ali onlara dedi ki:
"Siz, insanların
gözlerinin üzerinde olduğu seçkin bir topluluksunuz. Bu önemli mevkide sizi bir
araya Allah getirdi. Öyleyse içinizden birisinin biati konusunda görüş
birliğine varınız. Sadece afaki konularda fırkalaşınız. Allah'a dua ediniz.
Umulur ki Allah size yardımcı olur ve fetih kapılarını açar.
Ebu Cafer dedi ki, siz
kendinizi ne ile aldatıp duruyorsunuz! Vallahi siz de biliyorsunuz ki, halk
arasında -Muhammed b. Abdullah'ı kastederek- bu genç kadar biat edilmeye daha
eğimli ve onlar arasında kendisine daha çabuk uyulmaya aday hiçbir kimse
yoktur. Onlar:
-Vallahi doğru
söyledin; biz de bunu çok iyi biliyorduk diyerek hepsi birden biatleş-tiler.
İmam İbrahim, Seffah, Mansur ve diğer hazır bulunanlar da ona biat
ettiler."[13]
İşte Ebu Cafer, Emevi
devleti'nin yıkılmasından önce Muhammed'e karşı bu şekilde aşırılığa varan
takdir ve saygıda bulunuyordu.
Bu nedenle Muhammed ve
kardeşi İbrahim kendi adlarına davette bulunmak için ileri atıldıklarında, Ebu
Cafer'in daha önce Muhammed için yaptığı biate güven duyuyorlardı. Nihayet her
ikisinin de akibeti başarısızlıkla noktalandı. Ve Muhammed h. 145 yılında
katledildi.
166- Zeyd'in
hilafet konusundaki görüşleri bu ılımlı tarz doğrultusundaydı ve bu
şahsiyetlerin döneminde aktivitesini sürdürüyordu. Fakat bunların ardından
mezhebi tahrifata uğratan bir sürü taifeler geldi. Bu taifeler, mezhebin temel
ilkeleri arasında bulunmayan birçok metodlan geliştirdiler. İşte
propagandalarında Al-i Beyt'e bağlılıklarını belirten kişilerin tümünde durum
böyledir ve onlar bu yetkili imamlara açıkça muhalefette bulunurlar.
Nihayet Zeydiyye
mezhebi adına faaliyet gösterenlerin bir kısmı halk tarafından se-Çılenin
imameti görüşünü benimsememe eğiliminde bulundular.
Bunun sonucu olarak
iki otorite Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in imametlerini redderek haklarında ağır
suçlamalar yaptılar. Mehdi-i Muntazar fikrini ileri sürüp Muhammed b.
ullah b- Hasan'ın
tekrar ortaya çıkacağını iddia ettiler. Ayrıca İmam Zeyd'in de bu nedenle geri
geleceğini söylediler. Bunun üzerine üç fırkaya bölündüler. İşte onlar:
Ca-rudiyye, Butriyye ve Süleymaniyye'dir. [14]
167- Bunlar,
Ebu'l-Carud b. Munzir el-Abdi'nin yanlılandır. Görüşlerinde aşırılığa kaçmışlar
ve her ne kadar imamlığını kabul ediyorlarsa da, İmam Zeyd'in görüşlerinden
sapmışlardır. Nihayet Nebi (s.a.v)'in kendisinden sonra İmam Ali'yi şahıs
olarak değil, vasıf olarak nass ile tayin ettiğini, ondan başkasının
imamlığının caiz olmayacağını, çünkü belirtilen vasıfların başkasına
uygulanmayacak: kadar açık bulunduğunu, bundan dolayı sahabenin başkasını
imamete seçmekle dalalete düştüğünü ve imamete başkasını seçmenin geçersiz
olduğunu söylemişlerdir. Bu nedenlerle Siddik ve Faruk'un imamlıklarına karşı
çıktılar. Carudiler, Zeyd'den sonra imametin Muhammed b. Abdullah b. Ha-san'a
ait olduğunu söylediler. Ancak bozguna uğratılmasmdan sonraki durumu hakkında
ayrılığa düştüler. İçlerinden bir gurup şöyle dedi: "O şüphesiz
katledilmiştir; doğru yolu gösterici ve kurtarıcı olarak tekrar geri dönecek,
nasıl ki yeryüzü zulüm ve cefa İle dolu ise, o zaman da adaletle
dolacaktır." Bunlar, Mehdi-i Muntazar düşüncelerinin yanında imamın ric'atmı
da ileri sürüyorlar. İçlerinden diğer bir grup da: "O katledilmedi; tekrar
ortaya çıkacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır." dedi.
Onun öldüğünü
benimseyenler de aralarında ayrılığa düşmüşlerdir. Bir bölümü imamlığı, Zeyd'in
füruundan olmayan, ancak Zeydiyye'nin şartlarını taşıyan -o şart da Hz. Ali'nin
Fatıma'dan olma zürryeti içinde bulunmasıdır- Muhammed b. Kasım b. Ali b.
Hasan'a havale ettiler. Diğer bir bölümü de imameti Yahya b. Ömer b. Yahya b.
Hüseyin b. Zeyd b. Ali'ye havale etmişlerdir.
Carudiyye, kendi
arasında birçok aynliKİara düşmüştür. Nevbahti onlar hakkında şöyle diyor:
"Bunların tümü topluca Zeydiyye adını aidılar. Ancak kendi aralarında
Kur'an, sünnetler, ahkam ve miras hükümler hakkında ihtilaf etmişlerdir."[15]
168- Bunlar
Carudiferden daha az sapıtmış kişilerdir. Görüşlerinde, bazı söylediklerine
karşı olsalar bile, Zeyd (r.a)'a en yakın olanlardır. Onlar, Süleyman b.
Cerir'in taraf-farlarıdır. Şöyle diyorlardı: İmamet, halkın kendi aralarında
oluşturdukları meşveret ile seçilir. Aynı anda müslümanlann en seçkinlerinden
iki zatın anlaşarak yönetim organizesi oluşturmaları sahihtir. Ayrıca daha az
faziletimin imameti geçerli sayılır.
Böylece Cerir, Hz.
Ebubekir ve Hz. Ömer'in halifeliklerini benimsemiş, onların seçilmelerini,
aslında hata olan bir ümmet içtihadı kabu etmiştir. Lakin bu düşünce fasık
sayma ve sapıklığa kadar varmaz. Ancak o, bir içtihat hatasıdır. Fakat
Süleyman'ın taraftarları dillerini Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a) konusunda
ta'netmekten uzak tutarlarken, Hz. Osman (r.a) hakkında ağır suçlamada
bulunurlar. Çok sert bir şekilde hücum ederek onun küfrüne ve mü'minlerin
annesi Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in de kafir ol-duklanna hükmederler.[16]
"Onların
ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Çünkü "Yalandan başka bir şey söylemiyorlar."
(K f: 5)
Bu seçkin sahabeyi
ağır suçlamaları yanında aynı şekilde İmamiyye'ye mensup rafı-ziler konusunda
da suçlamalarda bulundular ve onların temel görüşleri arasından ikisini apaçık
bir sapıklık olarak değerlendirdiler.
İmamiyye'ye
yakıştıramadıkları bu iki görüşten birincisi, "Beda"' düşüncesidir.
Bununla gelecek hakkında ileri geri konuşuyorlardı. Böylece gelecek zaman
içinde kendileri için kuvvet ve şevkat vadeden bir söz söylediklerinde, sonra
kararlaştırdıkları şekilde sonuç elde edemeyince hemen "Allah Teala
sözünden vazgeçti" diyorlardı. Şüphesiz böyle bir düşünce, Muhtar b. Ubeyd
es-Sakafi'nin geliştirdiği sapık bir bid'at olarak Keysanilerdc ortaya
çıkmıştır.
İkincisi de
"Takiyye" ilkesidir. Onlar, takiyye ilkesine çağıranları, içinde
zalimlere övgü dolu olan, gerçekle ilgisi bulunmayıp, aksine tümüyle batıldan
müteşekkil sözleri söylerken gördükleri için bu ilkeyi kendilerine
yakıştıramamışlardır. Takiyyeyi benimseyenlere, söylediklerinin batıl olduğuna
dair bir delil gösterildiği zaman "biz bunu takiyye olarak söyledik"
derler. Böyle bir laf, Al-i Beyt imamlarının şahıslara nisbetle değil de
onların aşırı taraftarlarına nisbetle tutarlı sayılabilir.
Süleyman b. Cerir,
halk tarafından seçilen kişinin imameti ile ilgili görüş hakkında bir grup
Mu'tezili ile bir kısım hadisçiyi Örnek almıştır. Nitekim böyle bir görüşü
benimseyen bu Mu'tezililer ve hadisçiler, imametin dinin öngördüğü çıkarlardan
biri olduğunu, onu elde etmenin de nass ile değil, akılla mümkün olabileceğini
söylemişlerdir. Çünkü had cezalarına işlerlik kazandırmak, hasımlaşanlar
arasında yargıda bulunmak, yetimlerin haklarını üstlenmek, bekarları
evlendirmek, sözleşme hükümlerini koruma altına almak, kanunun üstünlüğünü
sağlamak ve din düşmanlarına karşı savaşı belirlemek için imamet makamına
ihtiyaç duyulur. Ayrıca, müslümanlar için birleştirici bir cemaatın oluşması
ve o cemaat içerisindeki durumun ahali arasındaki anarşiye dönüşmemesi için.
İmamın ilim yönünden ümmetin en faziletlisi, düşünce ve hikmet açısından en
güçlüsü olma şartı yoktur. Zira ihtiyaçlar, faziletli ve daha faziletli
şahsiyetlerin var-"ğı yanında halk tarafından seçilen daha az faziletlinin
başa geçmesiyle giderilebilir. Şehristani şöyle diyor: Ehl-i Sünnetten bir topluluk
böyle bir anlayışa ilgi duydular. Hatta imamın müçtehid olmayan, hatta içtihad
edüecek yerler hakkında uzmanlığı bulunmayan birisi olabileceğini de caiz
gördüler. Ancak maiyyetinde içtihat yapmaya yetkili kişinin bulunması gerekir
ki, kanunları hazırlarken ona başvursun; helal ve haramın tesbiîi konusunda fetvasını
alsın. Ayrıca o imamın genel çizgileriyle sağlam görüş sahibi ve olaylara çok
yönlü bakan birisi olması icabeder."[17]
Faziletli ve daha
faziletlinin yanında halk tarafından seçilen imametini uygun gören Ehli Sünnet,
Fatıma soyundan olan Hz. Ali çocuklarının her zaman daha üstün oldukları
tarzındaki Şia görüşünü benimsememiştir. Ancak Ehli Sünnet bu görüşü, sadece
kendi ekollerinin çıkış noktasını teşkil eden "yöneticinin Kureyş'ten
getirilmesi" genel kaidesi biçiminde algılamaktadır. [18]
169- Bunlar
Kesir en-Nevevi el-Ebter'in taraftarlarıdır. Hasan b. Salih b. Hayy, onun
ekolünü olumlu karşılamıştır. Dolayisiyle bu fırkadan Butriyye diye söz
edildiği gibi, aynı zamanda "Salihiyye" diye de söz edilmektedir. Bu
fırka yanlıları, Süleyma-niyye'nin daha önce geçen görüşleriyle uyum
içerisindedirler. Ancak bu kimseler daha çok ılımlıdırlar. Şöyle ki, Hz.
Osman'ın küfrü ile hükmetmeyip, aksine onun durumu hakkında çekimser kalırlar.
Hz. Osman'ın daha önce geçen yaşantısının kendisini cennet ehlinden kıldığını,
Nebi (s.a.v)'in cennetle müjdelediği kişilerden olduğu gibi, ayrıca İslam'ın
onun servetiyle zafere ulaşmasında eşsiz mevkilerinin bulunduğunu, fakat halifeliği
süresi içerisinde Emevi oğullarından zalim kimseleri yönetime getirdiğini ve
Hz. Ömer'in şura düsturunu terkettiğini söylerler. Böylece Hz. Osman'ın hilafet
öncesi yaşantısıyla hilafet sonrasında olayları değerlendiriş indeki durumu
noktasında hayrete düşmüşler, bundan dolayı çekimserliği yeğlemişler ve onun
işini Ahkamu'l-Hakimin olan Allah'a havale etmişlerdir.
Şöyle derler:
"Hz. Ali, Rasulullah (s.a.v)'den sonra insanların en faziletlisi ve imamete
en layık olanıdır. Ancak o, bu görevi kendi rızasıyla teslim etmiş, idareyi seve
seve başkalarına vermiş ve isteyerek hakkını terketmiştir. Onun rıza
gösterdiğine biz de razı oluruz. Onun teslim olduğu şeye biz de teslim oluruz.
Bizim için bunun dışında hiçbir davranış helal olmaz. Eğer Hz. Ali bu duruma
rıza göstermeseydi, Ebubekir helak olurdu." Böylece bu fırka yanlıları,
halk tarafından seçilenin imametini, daha faziletli olan kişi rıza gösterdiği
takdirde hem faziletli olanın, hem de daha faziletlinin imametinin sonraya
bırakılmasını caiz görmüşlerdir. Bu nedenlerle onların, halk tarafından seçilenin
imameti konusunda İmam Zeyd'in açıklık getirmediği noktayı aydınlatmışlardır.
Çünkü İmam Zeyd, faziletli olanın imametinin sağlıklı oluşu hakkında daha
faziletli kimsenin rıza göstermesi hususunu açıkça şart koşmamıştır. Lakin ifadelerinden
anlaşıldığı üzere İmam Zeyd'in açıklığa kavuşturduğu husus, müslümanların
durumlarının içerisinde istikrara kavuştuğu genel toplumsal çıkarları göz
önünde bulundurmaktır.
Yine derler ki:
"Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin'in evladından olup kendisini imam ilan eden
kişi bir de alim, zahid ve yiğit kişi olursa işte imam odur. Bir kısmı yüzünün
parlak ve güzel olmasını şart koşmuşlardır. Eğer Hz. Ali'nin Hz. Fatıma
soyundan olan iki evladı aynı anda kıyam hareketinde bulunursa, daha faziletli
ve daha takva sahibi olan göz önüne alınır. Yine de eşit olurlarsa, daha sağlam
görüşlü ve daha kararlısı göz önünde tutulur. Fatıma soyundan iki imamın iki
ayrı bölgede bulunması caizdir. Ancak birbirlerine karşı her birinin kavmi
içerisinde saygınlığı koruması zorunludur. Eğer içlerinden birisi diğerinin
aksine fetvada bulunursa, her ikisi de isabet etmiş olur. İsterse biri
diğerinin kanının helal sayılmasına fetva versin."[19]
Bu ise garib bir
görüştür. Çünkü böyle bir düşünce, bir gurup müslümanın, diğerinin kanını
fikir yürütmek suretiyle hela! sayması sonucuna götürür. Bu Butriyyelerin
görüşü esas alınacak olursa hem katilin, hem de maktulün gözünde kanları helal
kabul edilir. Şehristani onların iki ayrı imam konusundaki görüşlerini
pervasızlıkla nitelendirmiştir. Bu ifade gayet yerindedir. Belki de fırkanın
içerisinde bulunduğu pervasızlığın en açık şekli, böylesine kural dışı ve garib
görüşün ta kendisidir.
Bu Butriyyeleri
Şehristani kendi döneminde yani h. 6. yüzyılın ikinci yansında şu şekilde
tanıtarak diyor ki:
"Onların
zamanımızda yaşayan çoğunluğu taküdcidirler. Hiç içtihad görüşüne yer
vermezler. Temel görüşlerinde ise Mu'tezilenin düşüncesini adım adım takib
ederler. Al-i Beyt imamlarını yüceltmekten daha çok Mutezile imamlarım
yücelerde tutarlar. Fer'i konulara gelince, Şafii Rahimehullah'ın görüşleriyle
uyum içerisinde oldukları birkaç mesele dışında tamamen Ebu Hanife'nin mezhebi
üzere amel ederler."[20]
Bu açıklamalar
gösteriyor ki, Butriyye fırkası mensupları İmam Zeyd'in mezhebini tümüyle Örnek
almamaktadırlar. Gerek İmam Zeyd'Ie aralarındaki zamanın uzaklığı gerekse
yaşadıkları topraklar itibariyle Zeydiyye'ye ait ilmin vatanından kopmuş
olmaları, onları Zeyd'in fıkhını unutur duruma getirmiş, yahut da tutarlı bir
nakil yoluyla Zeydiy-ye'nin fıkhı kendilerine intikal etmemiştir. Böylece o
zaman dilimi içinde Irak'ta ve Ma-veraünnehir beldelerinde egemen olan Ebu
Hanife mezhebini benimsemişlerdir. [21]
170- İmam
Zeyd'in yaşantısı ve çağı konusunda açıklamalarda bulunurken, Irak'a gittiğini,
Basra alimleriyle sohbetlerde bulunduğunu, Kufe'de Şiilerle bir araya geldiğini
söylemiştik. Ve yine onun çağının, İslami fırkaların gelişimiyle ün saldığını,
itikad alanında başlıbaşına varlığı ve bir de belirli ismi olan mezhebe sahip
her insan kitlesinin kendi bağlıları dışındakilerin sapıklık içinde olduğunu
zanneder duruma geldiğini ifade etmiştik. Bu taifeler, Allah katında günah
açısından daha büyük olsa dahi ve gerçekliği itibariyle daha çirkin de olsa,
alenen söyledikleri görüşleri dışında kalan hususlarda diğerleriyle hoşgörülü
oluyorlardı. Mesela Hariciler, hakem olayı'nı reddedenleri hatta bazılarına
göre had cezasını gerektirecek büyük günahlara varıncaya kadar, hakem olayını
kabullenmekten daha çirkin şeyleri işleyenleri müsamaha ile karşılarlarken,
hakem olayı ile ilgili herhangi bir şey söyleyenleri asla affetmiyorlardı.
İmam Zeyd, bütün bu
görüşlerin sahipleriyle tartışmalarda bulunmuş, bir kısmıyla mücadele ederken,
düşüncesine yatkın bir delil getirildiği zaman bir bölümünün de ciddi taraftan
olmuştur. Nitekim daha önce Zeyd'in Vasıl b. Ata ile buluştuğunu, Vasıl'la
Mutezile fikirleri konusunda uyum sağladığını öğrenmiştik.
Fakat Mut'ezüiler,
Vasıl'ı kendi mezheplerinin kelam sistemini oluşturan ilk kişisi saymazlar;
aksine ondan önceki Al-i Beyt imamlarını ve Hasan el-Basri'yi benimserler. İmam
Zeyd'i kendi imam listeleri arasında gördükleri gibi, İmam Ali Zeynel Abidin'i
de Mut'ezile'nİn tabakalı içerisinde sayarlar. El-Munyetu ve'î-Emeî sahibinin
benimsediği görüşü bu açıdan bakıldığında Zeyd Ehl-i Beyt içerisindeki
Mut'ezile akımını, almış olduğu hadis, fıkıh ve Kur'an ilimleri arasında
onlardan edinmiş oluyor. Madem ki bu ilim kendi aile ocağında bulunuyordu,
öyleyse Zeyd'in bu konudaki ilmi, onun Basra'ya gitmesi ve Vasıl'la
müzakerelerde bulunması nedeniyle oluşmamıştır. Zeyd'in, üzerinde derinlemesine
araştırma yaptığımız akaidle ilgili bu özel bilgileri elde etme işi meydana
geldiğine göre, elbette ki onun bu konudaki görüşleri, Mutezile'nin görüşleri ile
yakınlık arzedecektir.
Şimdi bu görüşler
üzerinde duralım. Bunların ilki gerek İmam Zeyd asrım, gerekse tabiin asrını
meşgul eden büyük günah işleyenin durumu meselesidir: [22]
171-
Hariciler ve diğerleri, hakem olayı üzerinde tartışırlarken, bu konunun yaygarasını
ayyuka çıkarmışlar ve hakem olayını normal karşılayanların kafir olduklarına
hükmetmişlerdir. Daha sonraları bu husustaki görüşler farklılık arzetmiştir.
1-
Hariciler, özellikle Ezarika, hakem olayına başvurmayı normal karşılayanları kafir
saymışlar, kendilerine karşı çıkanların yurdunu da "dar'ül-harb"
olarak nitelendirmişlerdir. Bunun nedeni, onların mezhebine göre yanlışlıkla
dahi olsa büyük günah işleyenlerin ve çocuklarının kafir olmaları,
öldürülmelerinin de mubah sayılmasıdır. Bu ise, aklın ve dinin kabul etmediği
anormal bir görüştür.
2- Yine
onlardan oian İbadiyye, böyle bir kimsenin imuna karşı tavır alma anlamında
değil, sadece nimete karşı nankörlük etme anlamında kafir sayılacağı, ancak
sultanın kışlası dışında kalanların öldürülebileceğini ileri sürmüşlerdir.
Nitekim bu konuda bir kısım Harici fırkaları, İbadiyye ile yaklaşım içerisinde
bulunurlar.
3- Hasan el-Basri şöyle diyordu: "Büyük
günahları işleyenler ve bu günahlar üzerinde ısrar edenler, içlerinde
gizlediklerini davranışlarıyla gösteren münafıklardır. Çünkü şayet mü'min
olsaydı, o büyük günahı işlemeyecekti. Diliyle alenen söylediği yeminler
kalbinin derinliklerinden gelmemektedir." onun şu söylediklerini iyi
düşün: "İnsanlar üç gruptur: Mü'min, kafir, münafık. Mü'min, kavmi
kendisinden sitayişle bahsettiği halde Allah korkusu onu disipline eder. Kafir
ise, onu ancak kılıç hükmü altına alabilir ve bu korku onu darmadağın eder.
Böylece cizyenin hatırı için boyun eğer ve vergi ile yumuşar. Münafığa
gelince, onlar da alenen söylediklerinin dışındakileri sadece kapalı odalarda,
gizlice söylerler ve açığa vurdukları davranışların gayrisini vicdanlarında saklarlar.
Öyleyse onların, Rablerini inkar edişlerini, çirkin davranışları oranında hesaba
katınız. Yazıklar olsun sana, Allah'ın dostu olanı öldürüyorsun da, ardından
cennetini istiyorsun."
4- Bu
noktada, iki fırkaya Mürcie bölünmüş olur.. Bir fırkası, tüm iplerden ve kanun
maddelerinin sınırlamalarından kendisini serbest saymakta ve iman varken günah
işlemenin zarar vermeyeceğini söylemektedir. Öteki fırkası ise, günah işleyenin
azaba müstehak olacağına, ancak Allah'ın onu rahmetiyle örteceğine artık onun
işinin Allah'a kalacağına hüküm vermektedirler.
172- Özetle
bu durum, düşüncelerin bir kısır döngüsünden ibarettir. Nitekim bu hususu
fırkalar üzerinde inceleme yaparken zikretmiştik. Peki, Öyleyse Zeyd'in görüşü
nedir? Çünkü Zeyd, bu kısır döngünün ortasında yaşıyordu. O, böyle bir kişinin
imanla küfür arasında bir yerde bulunduğuna, hem fasık ve hem de müsîüman
olabileceğine hükmetmiştir. Düşüncenin bu kadarına İmamiyye de muvafakat
etmiştir. Ancak Mut'ezile bu konuya eklediği bir noktayla onlara karşı
çıkmıştır. O nakta da, büyük günah işleyenin ebediyyen cehennemde kalacağıdır.
Oysa Zeyd, İmamiyye ile birlikte gayri müslimlerin dışında büyük günah
işleyenin ebediyyen cehennemde kalmayacağı, ehl-i kıblenin günahları ölçüsünde
azap görüp sonra da cennete gidecekleri görüşünü benimserler.[23]
O, durmak mümkün
olmayacağından büyük günah işleyenin yalnızca "el-menziletu
beyne'I-memileteyn" de bulunacağı konusunda Vasıl b. Ata ile mülakatta
bulundu. Vasıl bu konuya ilişkin hüccetleri ortaya koydu. Aralarındaki
buluşmanın bu dozajda olduğu belgelenmiştir. Hatta Şehristani, Zeyd'in Vasıl'a Öğrencilik
yaptığını da ileri sürmüştür. Bu anlayışa biz karşı çıktık ve dedik ki, bu
buluşma ancak bir müzakere ve bazı konularda fikir üretme noktasında bir araya
gelmektir; yoksa bir öğrencilik ve ders alma biçiminde değildir. Şimdi bu
görüş üzerinde serdedilen hüccetleri zikredelim.
Birincisi: Mü'minin
Allah'ın dostu olması Allah'ın onu sevmesiyle ve yine cennetle müjdelenmekle
nitelendirilmesidir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: "Allah inananların
dostudur." (Bakara 257). Aynca Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah
mü'minle-rin dostudur." (Al-i İmran 68). Yine Allah Teala: "Allah'tan
büyük bir lutfa erecekleri-nimü'minlere müjdele." (Ahzab 47) buyurmuştur.
Yüce Allah yine: "Allah, mümin erkeklere ve mü'min kadınlara altında
ırmaklar akan cennetler va'detti." (Tevbe 72) buyurmuştur. Ayrıca Allah
Teala: "Allah'ın Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri
utandırmayacağı günde..." (Tahrim 8) buyurmaktadır. Müslümanların vasıflan
ve karakterleri bu şekilde olunca, bu vasıflarla beraber büyük günah işlemek
ve bu günahlar üzerinde ısrarla durmak mümkün olmayacağından Allah'a karşı
isyan eden kimsenin Allah'ın dostu olması nasıl mümkün olabilir. Kıyamet
gününde, kitabı önüne konulmak suretiyle işlediği kötülükler tek tek sayılan,
ne küçük ne de büyük hiçbirisi ihmal edilmeyen bir kimse nasıl rezil olmaz?
Böylece adı geçen nasslar, büyük günah işleyen kişinin mü'minlerin saflarından
çıktığını açıkça gösteriyor.
İkincisi: Allah
Sübhanehu ve Teala'mn, kafirlerin, kendileriyle savaşılması mubah sayılan iki
gruba ayrıldıklarını zikretmesidir.
Birinci grup:
Mü'minlerle savaşan kitap ehlidir. Nitekim onların hakkında Allah Teala şöyle
buyurmuştur: "Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe
inan-• mayan, Allah ve Rasulünün haram kıldığım haram saymayan ve hak dini
(kendine) din edinmeyen kimselerle küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar
savasın." (Tebve: 29) Ayet-i Kerimenin içerdiği bu hüküm, büyük günah
işleyeni kapsamına almamaktadır. Çünkü onlar savaşmazlar ve öldürülmezler.
Kafirlerin ikinci
grubu ise müşriklerdir. Allah Teala, bu grubun hükmüne aşağıdaki Şu sözüyle
açıklık getiriyor:
"(Savaşta) inkar
edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup
sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de, artık ya
karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin." (Muhammed 4) Allah Teala'mn
gerek Araplar ve gerekse diğerlerinden müşrik olanlar konusunda vermiş olduğu
bu hüküm, Nebi (a.s)'ı tasdik eden, fakat emrettikleriyle amel etmeyen isyankar
büyük günah işleyenler hakkında uygulanamaz. Bu ifadelerden, büyük günah
işleyenlerin bu kafirler kapsamından olmadıklarını, öyleyse küfrün
çeşitlerinden herhangi biriyle kafir sayılmayacakları sonucu çıkmaktadır.
Üçüncüsü: mürtekib-i
kebire'nin müslümanlarm mezarlıklarında gömülebileceği, namazının kılınacağı ve
müslümanlara yakınlıkları nedeniyle varis olacağının sünnetle sabit oluşudur.
Oysa aynı hüküm kafirlere uygulanmaz. Böylece büyük günah işleyenin kafir
sayılamayacağı ortaya çıkıyor. Çünkü kafir müslümanlarm kabristanlarına
gömü-lemez, cenaze namazları kılınamaz ve bir müslümandan miras yoluyla mal
alamaz.
Bu delillerin
bütününden ortaya çıkıyor ki, büyük günah işleyen kişiye, yukarıdaki birinci
delilde geçen ayetlerden mladığımiz üzere inanan kişinin vasıfları
uygulanamadiği için bir taraftan mü'min sayılması mümkün görülemezken, diğer
yandan Kur'an'da ve sünnette kesinlik kazanan kafirlerin hükmü de kendisine
tatbik edilmediği için kafir sayılamaz. Böylece o kimse küfrün derecesine
alacalamadığı gibi, imanın yüceliğine de erişemez. Bu nedenle büyük günah
işleyen kişi, iki menzile arasındaki bir menzilede bulunur ve münafık
addedilmez. Çünkü Nebi (s.a.v)'in getirmiş olduğu şeylere inanmayan münafıklar
kafirdirler. Nitekim bütün İslam ümmeti o kimseye fasık adını vermişlerdir.
Böylece o kimse, kendisini iman derecesine yükseltmeyecek ve küfür derecesine
indirmeyecek bu isimlendirme üzere kalır. Ona müslüman ismi verilmesinin doğru
olacağını, fakat mü'min denmesinin mümkün olamayacağını, çünkü imamn itaati gerektirdiğini,
o kimseden ise hiçbir taatm meydana gelmediğini söylemişlerdir.
173- Böyle
bir yorumlama, fasık kişinin işlediği günahlarda ısrar edip tevbe etmediği
sürece iman ile küfür arasındaki bir yerde kalacağına kesinlik kazandırmanın
ifade edilmesine imkan sağlar.
Vasıl b. Ata, bu
delilleri serdetmiş ve ondan da "el-Munye ve'l-Emel" sahibi
naklet-miştir. Böylece biz, İmam Zeyd (r.a)'m bu meselede ve diğerlerinde Vasıl
ile müzakerede bulunduğu, bu konulardaki fikri oluşumuyla onun fikri
oluşumunun genel çizgileri itibarıyla uyum arzettiği kanaatine vardık.
Konunun vardığı bu
boyutta Zeyd'in mezhebinin görüşleri daha sonraları İmamiyye tarafından üne
kavuşturulan görüşle paralellik arzetmektedir. Fakat Mu'tezile, fasıkın tevbe
etmeden Öldüğü takdirde cehennemde ebediyyen kalacağı üzerinde ısrar ederek işlemiş
olduğu büyük günah ölçüsünde azap görmeyeceği kararındadırlar. Belki de Vasıl
büyük günah işleyenler için, büyük günah işleyip tevbe etmeden günahlarda
ısrarlı oluşu üzerine, cennetle müjdelenen mü'minlerin vasıflarının
uygulanamayacağı delilini getirir. Madem ki cennetle müjdelenenlerin dışında
kalmaktadırlar, öyleyse onlar için cehennemden başka hiçbir seçenek
bulunmamaktadır. Ahiretteki menzile ya ebedi cennet, ya da ebedi olarak
cehennemdir. Bu duruma göre o kimseyi iman barınağından çıkarması, kesin olarak
cennete girmemesi ve ebediyyen cehennemde kalmaya mahkumiyet hükmü izler. Bu
görüşlerini, bir kısım büyük günah işleyenlerin ebediyyen cehennemde kalacakları
konusundaki Allah Teala'mn sözüyle temize çıkarırlar. Allah Teala'mn şu sözü
bunlar arasındadır:
"Kim bir mü'mini
kasten öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab
etmiş, ona lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır." (Nisa
93)
Fakat İmam Zeyd ile
İmamiyye, mürtekib-i kebirenin kıble ehli arasında olduğunu, d°layısiyle
işlediği suç oranında azap görüp sonra cennet ehliyle birlikte olacağı görüşündedirler.
174- İmanın
artması ve eksilmesi konusundaki tartışmalar, büyük günah işleyen kimse hakkındaki
münakaşaların üzerine bina edilir. İman artar ve eksilir mi? Alimler bu konuda
ayrılığa düşmüşlerdir. Bir kısım alimler şöyle demişlerdir: İman tasdik ve kabullenmekten
ibaret olduğu için, artmaz ve eksilmez. Ayrıca amel imanı artırmaz ve eksiltmez.
Böylece ameller imanın bir parçası değildir. Bir kısım alimler de şöyle demişlerdir:
İman artar ve eksilir. İtaatlerin çokluğuyla artar ve isyanın çokluğuyla
eksilir. Bazı bilginler de şu yorumu getirmişlerdir: Madem ki kabullenme ve
tasdik meydana gelmiştir, öyleyse iman artar fakat eksilmez.
Şayet biz İmam Zeyd'in
mürtekib-i kebire konusundaki görüşünden imanın artması ve eksilmesi hakkındaki
düşüncesini elde etmek istersek, büyük günah işleyen kişi konusundaki
görüşünün delalet ettiği biricik anlayışı, bir taraftan masiyetin İmanı
eksilte-meyeceği, taatın da artıramayacağı anlamında, öte yandan sahih bir
imanın kesin olarak amel etmeyi gerektireceği manasında imanın
artip-eksilemeyeceği biçiminde olurdu. Bu anlamda amel ve iman birbirinin
ayrılmaz parçasıdirlar. Zeyd'in bu husustaki görüşü, 1 şöyle söyleyen Ebu
Hanife'nin görüşü gibi değildir: İman kalpte sabit bir gerçeklik oldu- | ğu
için, günah işlemek onu azaltamaz, itaat etmek de artıramaz. Aynca Ebu
Hanife'nin, iman ve amelin birbirinden kopmayan ayrılmaz iki parça olduğu, buna
göre amel etmeyen kişinin isyankar ve büyük günah işleyen kişi sayılacağı
tarzında başka bir görüşü vardır.
Zeyd'in mezhebinin
üzerinde ittifak etmiş olduğu bu mes'ele, gerçeği arama noktasındaki İhlasın
insanı dosdoğru bir marifete götüreceği kesin kanaatini taşıyan bir kısım doğu
felsefecileri ile beraber Mu'tezile'nin görüşüdür.. Dosdoğru marifetin
beraberinde tutarlı bir iman oluşur. Tutarlı bir iman da kesin olarak salîh
ameli ve güçlü bir davranış sistemini beraberinde bulundurur. Bunların tümü
ihlasla başlayıp salih amelle sona eren tek bir doğru çizginin üzerindeki
noktalardır. [24]
175- Dedik
ki, İmam Zeyd'in içinde yaşamış olduğu asır insanın fiilleri ve kadar konusunda
birbiriyle çarpışan görüşlerin bol olduğu bir ortamdı.Yine demiştik ki,
Cehmiy-ye veya Cebriyye, insanın kendi fiilini yapma konusunda herhangi bir
iradesinin bulunmadığını ve yapmış olduklarında serbest iradesinin
varolmadığını, aksine onun fiillerinde, kendi kendine hareket etmeyip, rüzgar
önünde kuru yaprak gibi olduğunu söylerler. Yaptığı işleri insana nisbet etmek,
gerçek anlamda değildir. Aksine böyle bir nisbet, şöyle diyen kişinin ifadeleri
gibidir: Zeyd öldü, ekin bitti, su aktı, ağaç boy attı, meyve olgunlaştı... Bu
şeylerden hiç birisinin kendilerine nisbet edilen İşlerde seçme hürriyeti
bulunmamaktadır. Bu nedenle onlar, imanın ve kaderin dış görünüşüyle iman
ettiler.
Bunların en uç
noktasında, kullardan meydana gelen hayır ve şerrin içinde gizlendiği Allah'ın
ilmindeki ezeli takdir anlamındaki kader gerçeğini tanımayan Kaderiyye Mezhebi
gelmekteydi. Hatta derler ki, her meydana gelen iş, yeni bir durumdur. Yani
Allah Teala'nın meydana gelen ilminin taalluk etmesi, o işin meydana gelmesi
anındadır Bu "örüş, Kaderiyye diye adlandırılanların düşüncesini alenen
söyleyen Ma'bed el-Cüheni'ye nisbet edilir. Nitekim o, bazı insanları günah
işleme konusunda günah işlemenin Allah Teala'nın kaderi olması şeklinde
mazeret gösterirken görmüş ve şöyle demiştir: "Kader denen şey yoktur;
meydana gelen her iş, yeni bir oluşumdur." Meydana gelen işlere taalluk
eden ilim, yeni bir başlangıçtır. Sanki Allah'ın ezelde ne bir ilmi vardır, ne
de Allah Teala'nın ezelde bir iradesi sözkonusudur.
Zeyd, bu görüşler
üzerinde etraflıca düşündü ve onlar hakkında büyük bir sapma müşahede etti.
Zira birinci görüş, insanın mükellefiyetinin tamamen ortadan kaldırılmasına
götürür. Çünkü mükellef sayma işi, ancak serbest iradeyle mümkün olabilir. Oysa
beşeri iradeyi tanımama durumunda serbest iradeye yer verilmemiş olur. Aksine
bu düşünce gereğince insanın işlediği günahlar, Allah Teala'ya nisbet
edilmektedir. Halbuki Allah Teala, böyle bir nisbet edişten münezzehtir. İkinci
görüşte ise daha şiddetli bir sa-aplantı söz konusudur. Zira Allah'ın ezeli
ilmini ve iradesini nefyettiği gibi , Kur'an-ı Kerim'in nasslarım da yok
saymaktadır. Allah Tealamn şu sözleri buna ömek sayılır. "Kıyamet vakti
hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katındadır.. Yağmuru o yağdırır , rahimlerde
olanı o bilir. Hiç kimsi yarın ne kazanacağım bilemez. Yine hiç kinişe ne'rede
öleceğini bilemez." (Lokman 34)
176- Bu
noktada, Allah Teala'nın ezeli ilmini ve ezeli iradesini dile getiren, kaza ve
kadere inanan, mükellefiyeti ortadan kaldırmayan vasat bir görüşün bulunması zorunluydu.
Böyle bir görüş de. Kaza ve Kadere inanmak, insanı işlediklerinin yapıcısı, serbest
irade sahibi, yaptıklarından dolayı sorumlu, iradesi ve özgürlüğü gereğince
sevapla azaba müstehak saymaktan ibaretti. Nitekim böyle bir düşünce Al-i
Beyt'le tabiin arasında meşhur ve revaçtaydı. Zeyd'in bu seçeneği, Al-i
Beyt'le (r.a) arasında bir bid'at teşkil etmez, hatta el-Munye ve'l-Emel
sahibi, bu görüşü , Ali Zeynel Abidin (r.a)'a nisbet etmiştir.
Kuşkusuz bu görüş
Abdullah b. Abbas (r.a)'ya da nisbet edlmekte ve kendisinden naklen, Şam
ehlinden Cebriyye taraftarların, içinde şu ifadelere yer verilen bir mektup
gönderdiği rivayet olunmaktadır:
Siz halka takvadan dem
vuruyorsunuz öyle mi? Oysa sizin yüzünüzden müttakiler yolunu ka,betti. Ve güya
günah işlemekten alıkoyuyorsunuz. Halbuki sizin yüzünüzden âster türedi. Ey
eski savaşçıların çocukları, ey zelimlerin avaneleri ve fasıklann mescid-erınin
kasapları! Sizin içinizden ancak Allah'a iftira edenler çıkar; işlediği suçlan
Allah’a yükler ve O'na nesbet eder. Yine sizin içinizden, ancak boyun süsü
kılıçtan, şahitliğide de Allah'a karşı
yalan söylemekten ibaret olan kimse türer. Bu duruma göre mi toplanarak
yönetici seçtiniz, yoksa buna göre yardimlaştınız? Halbuki sizin nasibiniz
bundan daha bol ve payeniz daha büyüktür. Siz, Allah adına olan hiçbir malı
gasbetme-den bırakmayan, sınır taşlarını yerle bir eden, yetimin malını çalan
veya ona hıyanet eden kişiyi, bir aray gelerek yönetici seçmeye yöneldiniz.
Allah'ın mahlukatmm en habisine, hukuku ilahinin en büyüğünü görev olarak
verdiniz. Bir yandan perişan olsunlar diy eleie vererek hak ehlinden yardmı
kestiniz, diğer yandan onurlansın ve çoğalsmlar diye batıl ehline yardımcı
oldunuz. Niyetlerinizi Allah'a yöneltiniz ve tevbe edeniz. Allah tevbe edenlerin
tevbesini kabul eder ve kendisine yönelenin yönelişini onaylar."[25]
Böylece anlaşılıyor ki
bu düşünce tarzı sahabi döneminin sonlanyla Emeviler döneminde revaçtaydı ve
daha önce işaret ettiğimiz gibi Ehl-i Beyt'in tümüne nisbet olunmaktaydı.
Öyleyse zeyd'in bu görüşü seçmesinde garipsenecek bir durum yoktur.
177- Zeyd'in
benimsediği bu görüşün hakikati O'nun kaza ve Kader'e iman ile, insanı hür,
itaat ve günah işlemesinde sesrebst olarak görmesinin arasını birleştirmesidir.
Ayrıca Zeyd'in, her ne kadar Allah Telala tarafından bir kahır olmadığını ve
O'na karşı bir üstünlük gütme anlamı taşımadığını uygun görmesidir. Çünkü
Allah, kulunun küfür eyleminde bulunmasına razı olmaz. Nitekim bu anlayışı,
İmam Zeyd'in, dönemine yetiştiği Hasan-el Basri (r.a) açıklamış ve demiştir
ki: "Her kimAHah'a, O'nun kaza ve kaderine iman etmezse kafir olur. Her
kim işlediği günahın suçunu Allah'a yüklerse kafir sayılır. Allah'a, O'nu
kötülemek amacıyla itaat olunmadığı gibi, O'na kendi Zatının zorlamasıyla da
isyan edilmez. Çünkü insanlar Allah'ın kendilerin mülk olarak bahşettiği
şeyleri nedeniyle sınırlı bir mülk sahibi ve kendilerine verdiği yapma kudreti
oranında güç sahibidirler. Eğer kullar taat göstererek amel ederlerse, Allah
onlarla yaptıklarının arasına girmez. Kullar günah işleyerek amelde
bulundukları takdirde Allah düeseydi kendileriyle fiillerinin arasına girerdi.
Gerek bir işi yaptıklarında, veya yapmadıklarında onları böyle işlemeye
zorlayan Allah değildir. Eğer Allah kulları günah işlemey zorla-saydı, azaba
uğratılma işlemini kendilerinden düşürecekti. Ayrıca eğer o kullan tame-men
baiboş bıraksaydi, kudreti yönünde acze düşecekti. Lakin Allah'ın kullar
hakkında kendilerinden gizli tuttuğu bir dileme yetkisi vardır. Buna göre, eğer
itaatta bulunarak amel ederlerse Allah'ın onlara verdiği bir mükafatı; yok
şayet günah işleyerek amel ederlerse de, onları aleyhinde hücceti vardır."
Murtaza'nın el-Munye
ve'l-Emel adlı kitapta, aralarında İmam Zeyd'in de bulunduğu Al-i Beyt
imamlarının görüşlerine ait bir portre olarak naklettiği bu mektubun kilit
noktasında, Mu'tezile'nin, kaza-kader iîe Allah'ın kalıcı ve etkili iradesinin
arasını uzlaştırmayı belirten düşüncesi yer almaktadır. Bu mektubun
içeriğinden, mezhebi tam anlamıyla gün ışığına çıkaran şu üç husus, istinbat
edilir:
Birincisi: Kaza-Kadere
imanın, kulun serbestisini engellememesi gibi, ayrıca Allah
Teala'nın
egemenliğinin umumiliğine ve kudretinin kapsamlı oluşuna da mani teşkil
ete-memesidir.
İkincisi: Allah
Teala'mn insanoğluna kendi seçme yetkileriyle iş yapabilme gücünü vermiş
olmasıdır. İnsanlar, Allah Teala'mn kendilerine bahşettiği emanet bir kuvvetle
fiiliyatta bulunurlar. Bu nedenle Hasan Basri, insanların Allah Teala'mn
kendilerine verdiği kudret oranında güçlü olduklarını, yine insanın Allah'ın
verdiği mülk nedeniyle çok sınırlı bir mülk sahibi olduğunu söyler. Buna göre
insanın iradesi, Allah'ın yarattığı şeyler arasındadır.
Üçünüsü: Kulun
dilemesinin, Allah Teala'mn dilemesine aykırı düşmemesidir. Allah Teaîa'ya
kendi zorlamasıyla isyan edilmez. İşte, irade ve meşiet ile rıza ve muhabbet
arasındaki farkı bu noktada buluyoruz. Şöyle ki, meşiet ve irade , bazan
işlenen günahlar nedeniyle meydana gelir. Fakat rıza ve muhabbetin işlenen
günahlar için kullanılması mümkün değildir. Buna göre Allah Subhanehu ve
Teala, kul tarafından işlenen günahları irade eder, fakat o günahlara karşı
muhabbet beslemez. Allah Subanehu Tea-la'nıh iradesi, Olay meydana gelinceye
değin kimsenin bilmiyeceği kadar gizlidir. Lakin kulun sayesinde mükellefiyetin
meydana geldiği serbest kılınmış, hür bir iradesi vardır.
178-
el-Munye ve'l-Emel sahibine göre, bu açıklamalar Al-i Beyt mezhebi sayılır. Biz
de bu düşüncenin en az İmam Zeyd'e kadar götürülmesinin tutarlı olacağına inanıyoruz.
Bu düşünce tarzı, irade ile ilahi emrin birbirlerinin ayrılmaz parçası
olmadıklarını göstermektedir. Buna göre, Hasan Basri'nin de bu şekilde
açıklamalarda bulunduğu gibi, Allah Subhanehu ve Teala itaat edilmesini
emreder; ancak günah işlemek, Allah'ın me-Şieti doğrultusunda meydana gelir.
Fakat emir, muhabbet ve rıza ile ayrılmaz bir parçadır. Dolayisiyle Allah
Teala'mn emretmediği bir işten dolayı razı olması mümkün değildir. Ve Allah'ın
nehyettiği bir fiile de muhabbeti taalluk etmez.
Lakin Mu'tezile'nin
bundan sonraki düşüncesi, İrade-Emir ikilisinin birbirinin ayrılmaz parçası
olduğu tarzındadır. Buna göre Aliah Subhanehu ve Teala bir işi yapılmasını,
ancak meydana gelmesini irade ettiği zaman emreder. Ve bir şeyi de ancak onun
meydana gelmesini irade etmediği zaman nehyeder. Buna rağmen meydana gelirse, o
zaman Allah'ın iradesi dışındadır.
Ben, elimdeki kaynak
eserlerde, Mu'tezile'nin Emir ve İradeyi birbirinin ayrılmaz parçası olarak
gördüğünü belgeleyen bir şey bulamadım. Çünkü böyle bir düşünce, üstünlük
sağlamak amacıyla Allah'a isyan etme noktasına götürür. Oysa Allah Teala'ya asla
üstünlük sağlanmaz. Allah, bu tür düşüncelerden kat kat yücedir. [26]
179- Daha
önce, Keysaniyye'ye göre Beda' düşüncesinin temel ilke olduğunu, Allah'in
fikrini değiştirdiğini, yani Allah Teala'nm ilim ve iradesinin değişiklik
arzettiğini söylediklerini, Kaderiyye'nin de Kader diye birşey olmadığına , her
olayın yeni bir oluşum teşkil ettiğine, yani Allah Teala'nın bir olayı nüzulü
anında veya nüzulünü irade etmesi anında sevk ve idare ettiğine karar
verdiklerini ifade etmiştik. Nihayet Beda' düşüncesi diğer konulara da sirayet
etti. Bunun neticesi olarak Allah'ın sıfatlarından birisinin de Beda' olduğunu
yani yeni olaylar meydana getirmek olduğunu zikrettiler. Kendilerinin
debelirttiği gibi bu düşüncelerini nassların zahiri yönlerinden; ayrıca karşıt
düşüncesi bulunmaksızın halkın dillerinde dolaşan kesinlik kazanmış Şer'i
gerçekliklerden amışlardı. Diyorlar ki, Allah Teala Yüce Kitabında şöyle
buyuruyor:
"Allah dilediğini,
silip, İptal eder (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O'nun
yanındadır." (Ra'd 39)
Yina Allah Teala şöyle
buyurmuştur: "Halbuki o gün onlar için, Allah tarafından, hiç hesaba
katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır." (Zümer 47) Nitekim Rasulullah'tan
dua konusunda birçok haberler nakledilmiştir. Allah Teala ise: "Bana dua
edin, size icabet edeyim." (Gafir 60) buyuruyor. Duaya icabet etmek işte
bu kabildendir, kevni olaylardaki beda' hadisesinin, hükümlerdeki nesh olayının
karşılığı olduğunu söylediler. Nasıl ki Alla teala'nm: "Biz, bir ayetin
hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ertelersek) herhalde daha
İyisini ve benzerini getiririz. Bilmedin mi ki, Allah her-şey kadirdir."
(Bakara 106) buyurduğu gibi nesh olayı teklifi hükümlerde ayetlerde caiz
görülmüşse, kevniyattaki nesh olayı da aynı şekildedir. Ve bu, Allah Teala'nın
kudretinin bir göstergesidir.[27]
İmam Zeyd, bu
görüşlerin tamamına karşı çıkmıştır. Allah Teala'nın ilminin kadim ve ezeli
olduğuna, her şeyin Allah Subhanehu'nun takdiri ile meydana geldiğine kesinlikle
inanmışür. "O gayb ve şehadet alemini bilendir. Çok büyüktür ve
yücedir." (Ra'd 9) "Kendi katında her şey bir ölçüye göredir."
(Ra'd 8) Kuşkusuz' ilminin değişmesi nedeniyle iradesini değiştirmesi Allah Teala'nın
ilmindeki eksiklikten meydana gelebilir. Peki O, her şeyi yerli yerince takdir
etmişken ilmi nasıl değişebilir? Allah Teala, Yüce Zatının Kadim oluşuyla
kadim ve ezeli oludğu gibi aynı şekilde Allah subhanehu ve teala'nın iradesi de
Zatının Kadim oluşu nedeniyle kadim ve ezelidir. O'nun yazgısr dışında hiçbir
şey meydana gelmez. Nitekim Allah, kulları tarafından meydana getirilecek
şeylerle kendisinin kulların başına getireceği şeylerin tamamını Levh-i
Mahfuz'unda yazmıştır. Allah Teala'nın ezeli ilmi ile ebedi ve Kadim İradesi,
kulun serbestçe yapmış olduğu şeyleri gerçekleştirmesine engel teşkil etmezler.
Çünkü yapılan o iş nzası ve muhabbeti olmasa bile Allah'ın ilmi ve iradesi
kapsamı içerisinde gerçekleşmiştir.
Dua ve bir diğeri,
kaderde yazılanı değiştiremez. Lakin onu ortaya çıkarır ve keşfeder, Allah
Subhanehu ezeli ilminde hem duayı, hem de icabetini takdir eylemiştir, Allah
Teala'nın
"Allah dilediğini
silip, iptal eder. (dilediğini de) sabit bırakır." (Ra'd 39) Kavli be-da1
düşüncesinin varlığını gerektirmez. Aksine ezeli ve sabit ilmi ile daimi
iradesini belgelendirir. Allah'ın iradesinin üstünde hiçbir irade,yoktur ve
O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır, nitekim Allah Teala:
"Allah herşeyi
ilmiyle kuşatmıştır." (Talak 12) Ve yine "Allah herşeyi hakkiyle bilendir."
(Bakara 282) buyurmuştur. Ayrıca Yüce Allah'ın:
"Halbuki o gün
onlar için Allah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya
çıkmıştır." (Zümer 47) kavli, insanlar hesaba katmamış ve planlamamış
oldukları halde, Allah Teala'nın onlara ait ilminin bir kısmı gizlenmiş
yönlerinin, sonradan ortaya çıkacağını göstermektedir. Lakin gizlenmiş olan o
ilim, Allah'ın ilmi içerisinde sabit ve vazgeçilmeztir.
İmamiyye arasında
görüşleri, cumhura ait olan bu görüşle bağdaşan kimseler bulunmaktadır. İşte
bu, İmam Zeyd (r.a)'ın düşüncesedir. [28]
180-
Keysaniyye, mehdi ve ric'at düşüncelerini bid'at olarak uydurmuştur.
İmamiy-ye'nin çoğunluğu, ric'at'ın, iman uğrunda samimi davranan ve isyan adına
samimi davranan bir kimse için olacağı görüşündedirler. İmamiyye bu görüşü,
İmam Ebu Abdullah Cafer Sadık'a nisbet eder. O , ric'at konusunda, kaim'in
(yani Mehdi'nin) kıyamı anında dünyaya sadece iman uğrunda çok samimi davranan
yahut küfür yolunda aşırı samimiyet gösteren kişinin geri döneceğini
söylemiştir. Bu ikisi dışında onlar için kıyamet gününe kadar hiçbir geri
dönüş sözkonusu değildir. Bu görüşe göre İmamiyye ric'atı, beklenen Mehdi'nin
dönüşü anında hidayete ulaşıp, zulme uğrayan kişiler arasından seçtiği
kavimleri, ayetlerini kendilerine göstermesi, batılı yok edip hakkı yükseltecek
olan Mehdi'nin eliyle onlara yardım etmesi için geri getireceği biçiminde
yorumlanmıştır. Ayrıca Allah Teala'nm şeytanın dostlarını da iade edeceği,
azgınlıklarının çok artacağı, Allah'ın mü'min dostları adına Mehdi'nin eliyle
onlardan intikam alacağı, Mehdi taraftarlarına, Deccal taraftarları üzerinde
üstünlük vereceği biçiminde yorumlamışlardır. Onlar arasında kendilerine ilişen
işkence nedeniyle sürekli (keder ve) sıkıntı içinde olandan başka hiç kimse
kalmaz. Böylece yeryüzü Deccal yanlısı kötü insanlardan temizlenir ve din
kesinlikle Allah Teala için olmuş olur. Onların ölümlerinden sonra azıtarak ve
zulmederek geri dönmelerinde garip karşılanacak durum yoktur. Nitekim Allah
Teala ölümlerinden sonra, onlarla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Bilakis
daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine göründü: Eğer onlar,
(dünyaya) geri gönderilseler yine menolunduklan şeylere döneceklerdir."
(En'am: 28)[29]
Bir kısım îmamiyye ric'atın,
Allah Tealanın ruhlarını kabzettiği cesedlerin dönüşü anlamında olmadığı,
sadece devlet üstünlüğünü elde etmenin ric'at anlamında olduğu görüşündedirler.
Bunun nedeni, "Beklenilen Mehdi'nin hakkın üstünlüğünü sağlaması ve batıl
taraftarlarım yok etmesidir.
İmam Zeyd,
"Beklenilen Mehdi" düşüncesini benimsemedi ve onunla birlikte ric'at
düşüncesini de kabul etmedi. Çünkü İmamiyye ve daha önceleri Keysaniyye'nin
dile getirdikleri gibi, ric'at düşüncesi Mehdi'nin varlığını gerekli kılar.
îmam Zeyd'in gözünde İmamın örtülü kalmaması ve kendi adına davette bulunması
zorunlu olduğu için Meh-di'ye hiç de ihtiyaç yoktur. Bu nedenle gizlenmiş imam
var olmadığı gibi, gayblere karışmış imam da sözkonusu değildir. Aksine devlet
otoritesini sağlayan ve kendi adına davette bulunan bir İmam vardır. Hem de bu
kimse kendi üstünlüğünü sağlamak için muhaliflerine karşı kılıcını çeker. Halk
tarafından seçilen daha az faziletli kişinin imamlığı, eğer halk kendisinden
razı olmuş ve imametinde toplumsal çıkar görmüşlerse, daha önce de gördüğümüz
gibi, geçerli sayılır. [30]
181-
İmamiyye, imamların hata ve yanılgılarından masum olduklarını, nebilerin
makamına yakınlık arzeden mevkileri bulunduğunu, nebilerin onların karşısındaki
üstün taraflarının sadece imamlara, vahiy inmemesinden ibaret olduğunu
benimser. Yine derler ki imamların ilimleri ledünnidir. Yani o ilim, yüce,
hakim, alim ve habir olan Allah'ın fuyuzatı sayesindedir. Onların konuşmaları,
ister Kur'an-ı Kerim'in ve sahih hadislerin yorumlamasında, isterse karar
verdikleri hükümler konusunda olsun, örnek alınan birer hüccettir. Verdikleri
hükümler, kendi yapısı içerisinde birer sünnettir.
Bu nedenle onların
nezdinde, imametlerini ve kendi vasiliklerini kanıtlayacak bir hüccetin bulunması
zorunluydu. Allah Teala onlara görüşlerini açıklarken hataya düşürmeyecek ve
davranışlarında yanılmayacak bir ilim aydınlığıyla kalplerini aydınlatması
sayesinde bir fuyuzat vermiştir. İşte nass bulunmadığında bu fuyuzat mucizenin
kendisidir. Bu durumda İmamiyye der ki: "İmam tanımak bazan nass ile
olduğu gibi, bazan da mucize ile olur. Nakilciler ne zaman ki her türlü
mazereti ortadan kaldıracak şekilde imamlıkla ilgili nassı naklederlerse, amaç
elde edilmiş olur. Lakin o konudaki nassı nakletmezler, o haberden yüz
çevirirler ve başka haberlere yönelirlerse, o zaman Allah Tea-la'nın kendisini
iyi tanıtabilmek, onunla diğerleri arasını belirgin kılabilmek için imamın
ellerinden kendisini başkalarından ayırdedecek,ve onu yüceltecek bir ilmi açığa
vurması icabeder.
Onlara göre, nebinin
isbatına ihtiyaç duyduğu şeyi mucizeyle kanıtlamaya muhtaç olduğu sürece
mucizenin nebi olmayan kimsenin elinde meydana gelmesine, hiçbir engel yoktur.
Çünkü mucize, iddia ettiği konu hakkında elinde zuhur eden kimsenin doğruluğunu
gösteren şeydir. Böylece mucize tasdik mevkiinde bulunduğu için o kimse için açık
bir belge teşkil eder. Mucize, muhatabın o kişiye söyleyeceği şu sözün yerine
geçer: "Bana karşı iddia ettiğin şeyde doğru söyledin." Böyle bir
mucize aciz bıraknın hükmü anlamım taşıdığına göre; Allah Teala'nın onu,
nebilik iddia eden kişinin ellerinde izhar etmesine bir mani olmadığı gibi,
onun masumluğunu, kendisine itaat ile boyun eğilmesinin gerekliliğini belirtmek
için imamın ellerinde açığa vurmasına da engel yok-
Bu görüşler, Muhtar
es-Sakafi'nin hakkında ilk defa tartışmaya açtığı îmamiyye'nin görüşleridir.
Daha sonraları Sakafi'nin ardından, îmamiyye'nin İsna Aşeriyye kolu bu konudaki
görüşleri sistemleştirdi. Fakat İmam Zeyd'in, bu konunun hiçbir noktasına gönlü
razı olmadı. Bunun nedeni Zeyd'e göre imamın Hz. Fatıma soyundan gelen bir kişinin,
hatadan masum bulunmayan, ilmi iaydınlık saçsa bile fuyuzat olmayıp, aksine bir
etüt ve araştırma sonucu meydana gelen herhangi bir insan gibi olmasıdır. Aynı zamanda
bu insanın diğer insanlar gibi düşüncelerinde isabetli olması veya hata etmesi
doğaldır. Madem ki böyledir, imam olağanüstü bir gösteride bulunmaya ihtiyaç
duymaz. Çünkü o imamda mucize ile kanıtlamaya ihtiyaç duyacak bir pozisyon
bulunmaz. Aksine o, kendi adına davette bulunarak, hüccet ve burhanla halkın
önüne çıkar. Kendisine saldırıda bulunanlara, sünneti yüzüstü bırakıp bid'atı
da el üstünde tuttukları için kılıç kuşanır.
Bunun da ötesinde
mucize, yani sayesinde meydan okunan olağanüstü bir durum, ancak nebiler için
sözkonusu olabilir. Çünkü yalnız onlar Allah Subhanehu ve Teala'dan gelenleri
söyleyen, bunun için de kendilerini doğrulayacak olan Allah katından bir belgeye
ihtiyaç duyan kimselerdir. İşte ihtiyaç duyulan o şeyde mucizedir. İmam Zeyd'in
nazarında imamlar, Allah Subhanehu tarafından naklen açıklamalarda bulunma makamına
ulaşmış kişiler değillerdir.
Bu noktada, meydan
okumaya yaklaşım arzeden mucize ile meydan okumayla yaklaşım içerisinde
olmayan olağanüstülüğün arasını ayirdetmemiz gerekir. Buna göre olağanüstü
durumun insanların elinde meydana gelmesi caizdir ve diğer insanların değil de
sadece imamların bunlara has kılınması düşünülemez. Şüphesiz cumhur ulema, bu
hususun caiz olduğuna karar vermişler ve adına da "Keramet" demişlerdir.
Bilakis bir kısım alimler, bu olağanüstü hallerin müslüman olmayanların elinde
meydana gelmesini de normal karşılamışlar ve bunun adına "istidrac"
demişlerdir. [31]
182- İyiliği
emredip kötülükten sakındırmak, Mu'tezile'nin gözünde itikada dayalı bir temel
öğedir. Nitekim bu konuya ilişkin birçok ayetler gelmiştir. Allah Teala'nın şu
sözü gibi:
(1) Tusî, Telhis
eş-Şafi, 310. İran taş baskısı.
"Sizden, hayra
çağıran, iyiliği emredip kötülüğü /neneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar
kurtuluşa erenlerdir." (AI-i İmran 104)
Yine Allah Teala şöyle
buyurur:
"Siz, insanların
iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder,
kötülükten men'eder ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran 110)
Şüphesiz emr-i
bi'1-ma'ruf, mü'minin hak uğrunda çağrıda bulunmasını, onu her yerde
söylemesini ve bu konuda hiçbir ayıplayanm ayıplamasından korkmamasını gerektirir.
Ancak böylesi bir görevi meydana getirmede mutlak bir acziyete düşecek olursa
ve bu hususta çaresizliğe düşen yahut zorlamaya maruz bırakılan kişinin durumu
gibi bir pozisyonla karşılaşacak olursa, Allah Teala'nın şu sözü gereği sükut
etmesi konusunda kendisine ruhsat verilmiştir:
"Kalbi İman İle
mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan hariç..." (Nahl 106)
Fakat bununla beraber
Rasulullah (s.a.v)'in şu ifadesi gerekçesiyle hakkı her yerde açıkça söylemek,
en faziletli olandır: "Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın huzurunda
gerçeği haykırmaktır." Yine Aleyhisselam şöyle buyuruyor: "Şehidlerin
en hayırlısı, Hamza b. Abdulmuttalib'dir. Bir de zalim hükümdarın karşısında
gerçeği haykınp bu yüzden sultanın kendisini öldürdüğü kimsedir."
Bu görüş uyarınca
şehitler atası, İmam Hüseyin b. Ali (r.a) tırmanan zulmü ve gerilere itilen
gerçeği gördüğü için Yezid b. Muaviye'ye karşı kıyam etti. Fakat Irak halkı onu
perişan etti. Tıpkı daha önce babasına yardımcı olmaktan gerisin geri
durdukları gibi.
Nihayet bundan sonra
Hz. Hüseyin'in oğlu Ali Zeynel Abidin, babasının ve babasına açıkça yardımda
bulunanların başına gelenleri gören bir kimse olarak çikageldi. Ali Zeynel
Abidin, beraberinde yeterli sayı ve kuvvet olmadan asla kıyam etmemeyi, hikmetin
bir gereği saydığı, ayrıca bu olaylar kendisini itikadları konusunda dinamik
yardımcıların bulunmasından şüpheye düşürdüğü için sakin bir hayat yaşadı.
Böylece batıla rıza göstermeden ve gönül vermeksizin ilme yöneldi. Babası İmam
Ali (k.a)'nin katledilmesinden sonra Muhammed b. Hanefiyye de aynı şekilde
davrandı.
İşte bu noktada Şia
nezdindeki takiyye ilkesi doğdu, takiyye, batıla rıza göstermeksizin ona karşı
direnmeyip pasifize olmaktır. Nitekim Allah Teala şu kavli ile takiyye konusuna
ruhsat vermiştir:
"Mü'minler,
mü'minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, artık
Allah'tan başka şey beklemesin. Ancak kafirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız
başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnızca
O'nadır." (Ali İmran 28).
Kendilerini müdafaa
edecek ve üstünlüklerini sağlayacak bir kuvvet bulunmadığı takdirde,
şerlerinden korunmak, eziyetlerine karşı siper edinmek için kafirlerle
karşılıklı dostluk kurma konusundaki bu nass imamiyye nezdinde meşhur olan
takiyye ilkesinin ta kendisidir. Ayrıca İmamiyye, Ali Zeynel Abidin, oğlu
Muhammed Bakır ve torunu Ebu Abdullah Cafer Sadık (R. Anhum Ecmain) gibi Ehl-i
Beyt imamları takiyye ilkesini örnek aldıklarını kendilerinden nakletmişlerdir.
Bu esasa dayanarak
İmamiyye, can korkusu anında takiyye yapmanın dinde caiz ol-du&uiıa karar
vermiştir. Nitekim bazan mala taalluk eden korku durumunda bir çeşit ıs-tıslah
nedeniyle bazan caiz olduğu gibi bazan da zorunlu olur. Ancak sükutun dinin değer
yargılarını dejenere etmeye neden olması durumunda caiz olmaması gibi şiilerle
savaşma veya onların katledilmesi halinde de caiz görülmez.
Caizliği veya
zorunluluğu konusunda İmam Cafer Sadık'ın şöyle söylediğini rivayet ederler:
"Takiyye hem benim şiarım, hem de atalarımın şiarıdır." Bir de şöyle
dediğini naklederler: "Takiyyesi olmayanın dini de yoktur."[32]
183- Bu
"emir bil ma'ruf ve nehy-i an'il münker" temel ilkesine Zeyd (r.a)
iman etmiş ve İslamm temel öğelerinden birisi olarak görmüştür. Zeyd (r.a)'ın
takiyye konusunda da ruhsat verdiği rivayet olunur. O halde Zeyd bu iki
ilkenin hangisini uyguluyordu? Bana öyle geliyor ki Zeyd gerek hayatının ilk
yıllarında ve gerekse kendisini araştırmaya verdiği dönemde takiyye ilkesini
benimsiyordu. Çünkü Hişam b. Abdulmelik'e "Ya Emirelmü'minin" diye
hitab etmekteydi. Böyle bir hitap, kendi şahsiyeti açısından ancak takiyye amacıyla
söylediği takdirde doğru olabilir. Hatta kendi adına bir gücün ve yardımcıların
toplandığı izlenimini edindiğinde bu ilkeyi hemen terkedivermiş, sonra da Hişam
kendisine meydan okuyup aşağılamaya yeltendiğinde, iyiliği emredip kötülükten
nehyederek ve de içerisinde hiçbir şüphe taşımayan gerçeğe çağırarak kıyam
etmekten başka çare bulamamıştır. Hayatının seyri ne olursa olsun kesinlikle
bilinmektedir ki Zeyd'te, çeşitli fırkaları araştırdıktan ve Iraklılarla bir
araya geldikten sonra Emr-i bi'l-ma'ruf ve Nehy-i anil-münker duygusu üstünlük
sağlamıştır. Böylece zulüm karşısında susmaktansa hak uğrunda davette bulunmayı
tercih eder duruma gelmiş, Hakkın yolunda şehit olarak göç etmiş ve Nebi
(s.a.v)'in bu hususta söylediği şu sözünü doğrulamıştır:
"Şehitlerin en
hayırlısı, zalim sultan karşısında gerçeği haykırıp bu yüzden sultanın
kendisini öldürdüğü kimsedir." [33]
184- Sıfatlar konusundaki tartışmalar bu asırda
doğdu. Alimlerden bir gurup Allah Teala'nın, Kur'an-ı Kerim'in kapsamına aldığı
sıfatların bütünüyle muttasıf olduğunu is-bat etmiştir. Buna göre, Allah
kadir'dir, alim'dir, semi'dir, basir'dir, mütekellim'dir, mü- rid'dir...
Sıfatları, zatından ayrıdır. Böylece Allah Teala'mn ilmi zatının dışındadır.
Fakat Allah Teala'nm sıfatları isim yönünden yaratılanların sıfatlarıyla
müştereklik arzedecek olursa, kuşkusuz Allah'ın sıfatlan kendi zatiyla bağdaşan
bir durum arzeder ve sonradan meydana gelenlerin sıfatlarıyla hiçbir yönden
benzeşmez. Bu noktada, bir gurup Has-viyye, Allah Teala'yı mahîukata teşbih
etti. Bu gibiler, daha önce işaret ettiğimiz gibi Zeyd'in asrında türemiştir.
Yine aynı asırda hristiyanlar baba, oğul ve ruhu'l-kudüs şeklindeki üçlü temel
ilkeyi ileri sürüyor ve bunların müslümanlarla birlikte yaşayan Nastu-rilerin
revaç gösterdikleri gibi Allah Teala'mn sıfatları olduklarım zannediyorlardı.
Şüphesiz Vasıl b. Ata,
sıfatların zatın gayrisi oldukları görüşündedir. Ayrıca Vasıl, Zeyd'in yakın
dostudur ve Hz. Ali ile karşıtlarının savaşına ilişkin konular dışındaki bir
yığın konuda görüş birliğine varıyorlardı. Nitekim Vasıl'm şöyle söylediği
meşhurdur: "Taraflardan biri kesinlikle hak üzere, diğeri ise kesin olarak
batıl üzeredir. Lakin onlardan hiç birinin durumu bilinemez." Ancak Zeyd
bu görüşe katılmadığı gibi, müsîüman-ların cumhurundan hiç birisi de bu
düşünceye muvafakat etmiyordu. Muaviye'ye karşı en ılımlı tavır takınan
insanlar bile onun, Hz. Ali ile bir araya gelmeye layık durumda olduğunu
söylemiyor, aksine Muaviye'mn batıl üzere bulunduğunu, ancak bu görüşün te'vile
açık olduğunu ifade ediyorlardı.
Madem ki Zeyd bir
yığın görüş etrafında Vasıl b. Ata ile bağdaşabiliyordu ve Va-sıl'ın sıfatlar
konusundaki görüşü de bu yöndeydi, öyleyse bu durumda şöyle söylememiz yerinde
olur: Şüphesiz Zeyd'in sıfatlar konusundaki görüşü, Vasil'ın düşüncesinin
aynısıydı. Bu düşüncenin ayrıntılı açıklaması şöyledir: Allah Teala hayy,
kadir, semi, basir sıfatlan ile sıfatlandırılır. Ancak bu sıfatlar, zatına
eklenen bir kudret ve zatına ilave edilen bir sem'i sıfatı olmaksızın zatının
aynısıdırlar. Bu ayrıntıya girme, Haşviyye ve "Ekanim-i Selase"nin
(teslis inananın) yüce Zatın aynısı sıfatlar olduklarını ileri süren
hristiyanlann görüşü arasında değiş-tokuş sağlamaları içindir. Oysa Allah Teala,
Allah'ın "üçün üçüncüsü" (Mâide 73) olduğunu ileri sürdükleri için
hristiyanlan kafir saymıştır.
Şeyh el-Müfid,
Zeydiyye'nİn Kur'an ve sünnette geçen sıfatlarla Allah Teala'yı vasıflandırmanın
isbatma ilişkin olarak, o sıfatların Zatın dışında manalar olmadığını açıkr
lamış ve bu hususa "Evail el-Makalat" adlı kitabında açıklık
getirmiştir.[34]
Yine bu noktada, böyle
bir asırda alevlendirilen kelam sıfatıyla ilgili bir durum, özellikle Ca'd b.
Dirhem'in (ki onu Halid b. Abdullah el-Kasrî öldürmüştür.) hortlattığı
"Kur'an'ın mahluk oluşu" konusu üzerinde alimlerin kelami tartışmalar
yapmaları esnasında ortaya çıktı. Böylece Allah Teala'mn kelam sıfatı adı
verilen kadim bir sıfatı bulunduğu konusu bu tartışmalar nedeniyle alevlendi.
Kuşkusuz Kur'an, bu sıfatı semi ve basar sıfatlan gibi yüce Zatla beraberlik
arzeder şekilde zikretmemiştir. Sadece kelam fiilini Allah Teala'ya nisbet
ederek zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ve Allah Musa ile de gerçekten
konuştu." (Nisa 164)
Yine AHah şöyle
buyurmuştur: "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından
konuşur. Yahut bir
elçi gönderir..."
(Şura 51)
İşte bu yüzden bazı
alimler şöyle demişlerdir: Allah Teala kendisini onunla vasıflandırmadığı,
bilakis sonradan yaratılmış şekli kendisinden sadır olduğu için kelam sıfatı
sonradan yaratılmıştır. Nitekim bu görüşü Şeyh el-Müfid en-Nu'mani, İmamiyye
Şiasi "Ie Zeydiyye'nin çoğunluğuna nisbet etmiştir. Acaba İmam Zeyd bu
görüşte miydi? İmam Zeyd'in böyle bir görüşü uygun karşıladığına ilişkin
açıklama getiren bir delil bulamıyoruz. Dolayısiyle bu görüş hakkında dilimizi
tutuyoruz ve her ne kadar bahsi geçen düşünce îmamiyye ile Zeydiyye'nin bir
çoğuna nisbet edilmekte ise de İmam Zeyd'in aynı görüşte olduğunu
zannetmiyoruz. [35]
185- Bu
husus, fıkıhla bağlantılı bir konu olduğu gibi, aynca hem kelam ilmi ile ilgilenenlerin
ve hem de onlar arasından usul fıkıh alimlerinin alevlendirdiği mevzulardan
birisidir. Böylece bu alimler, aklın egemenliği veya eşyanın güzel-çirkin
değerlerini al-gılamasındaki gücü, aynca bu algılamasına dayanarak yükümlü
tutulması konusunda düşünce sistemi geliştirdiler. Ancak bu mesele hakkında şu
üç görüş üzerinde aynlığa düştüler:
Birincisi: Akıl, ancak
şeriat hükümleri ile yükümlü tutulabilir. Akıl, eşyadaki güzel-çirkin
değerleri ancak kanun koyucunun ona getirdiği açıklık sayesinde algılayabilir.
Öyleyse eşyada, kendi zatından sayılabilecek ve aklın otomatikmen idrak ve
aklın ona göre uygulama yapmaya mecbur olacağı bir güzellik değer yargısı
yoktur. Aynı zamanda eşyada, kendi zatından sayılabilecek ve aklın hükmü
sayesinde kişinin onu yapmamaya mecbur olacağı çirkinlik değer yargısı yoktur.
İşte Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğunluğu bu görüşü benimsemişlerdir.
ikinci görüş:
Yukarıdaki görüşe yakınlık arzeden, Şeyh Müfid Muhammed b. en-Numan'ın
açıklamasının kapsamı içerisindeki İmamiyye'nin düşüncesidir. Bu görüş akla
mükellefiyetle hüküm verme yetkisi tanıyor. Ancak aklın bir mesaja ihtiyacı
vardır ve buna göre Rasulün gelmesi zorunludur. Şeyh Müfid, bu hususta şöyle
diyor: "İmamiy-, aklın edineceği ilim ve elde edeceği sonuçlar açısından
bir mesaja ihtiyacı bulundu-> akim delil elde etmenin niteliğine göre gafil
kişiyi uyaracak bir mesajdan ayrı düşü-U emıyeceği, ayrıca mükellefiyetin
ilkinde ve dünyadaki ilk başlangıcında bir peygamberin zorunlu olacağı
noktasında ittifak etmiştir."[36]
u görüşün içeriği,
aklın da yükümlülük konusunda bir işlevi olduğunu, ancak bu
işlevin belli bir
mesajın gelişinden sonra oluşabileceğini ortaya koymaktadır. Buna göre, ilk
yükümlülük, ancak belli bir mesajın gelmesiyle başlar. İlahi mesaj gelmeden de
hiçbir cezalandırma ve mükafatlandırma düşünülemez. Zira Allah Teala şöyle
buyurmuştur: "Biz, bir peygamber göndermedikçe hiç kimseye azab edecek
değiliz." (İsra 15).
Birinci bölüm:
îmamiyye aklı teklifi hükmün kaynaklarından bir kaynak olarak gördüğüne göre,
öyleyse bu mükellefiyet, sapıklığa düşmemesi için akla yol gösterici, tarif
edici ve uyarıcı bir ilahi risaletin gelişinden sonra oluşabilir. İşte Zeyd'in
görüşü budur.
Üçüncü görüş: Her
türlü bağımlılıktan soyutlanmış akü eşyanın bünyesindeki gü-zel-çirkin
değerleri idrak edebilir. İdrâk bu tür akıllarla sağlandığı gibi, mükellefiyet
de böyle bir idrakle meydana gelir.
186- Bu
noktada, konuyla bağlantısı olan bir durum daha bulunmaktadır; o da, Allah
Teala için en uygun olanı yapma zorunluluğudur. Buna göre, Allah Sübhanehu ve
Teala, ancak kullan için en uygun olanı yapar. İşte bu anlayış, İmamiyye
Mezhebine aittir. Nitekim Şeyh Müfid b. en-Numan şöyle diyor: "Şüphesiz
Allah Teala kulları hakkında, yükümlülükleri devam ettiği sürece din ve
dünyaları açısından en uygun şeyleri yapar. Kuşkusuz Allah Teala kullan salah
ve menfaat yönüyle önceden yüklemez, Dola-yısiyle Allah kime zenginlik
vermişse, dünyayı idare etme açısından en uygun olanı yapmıştır. Fakir kıldığı
ve sıhhatli kıldığı da böyledir. Hasta ettiği kimse hakkında da aynı şey
söylenebilir." Bu hususta yine şunları söylüyor: "Şüphesiz Allah
Teala'nm adaleti, (O'nun ismi, cömertliği ve keremi yüce olsun) sıfatların
belirttiği şeyleri icabettirir ve Allah Teala o adeletle hüküm verir. Allah
Teala hakkında abesle iştigal etmek veya cimri olmanın taalluku muhal olduğu
için, ondan bunun aksine birşeyin meydana gelmesi caiz değildir. İşte
îmamiyye'nin cumhuru, Mu'tezile'nin bütünü içerisinde sayılan Bağdatlılar ile
birçok Mürcie ve Zeydiyye bu görüştedirler. Mu'tezileden sayılan Bağdatlılar
ise bu görüşe karşı çıkmışlardır.[37]
Kul için uygun olanın,
Allah Teala'nın seçimini yaptığı şeyin kapsamı içerisinde olduğuna ve Allah
Teala'nın da kul için sadece uygun olanı seçeceğine inanmanın gerekliliği
tarzındaki bu görüşe karşıt olanlar, iki bölümdür:
Bir kısmı, Allah
Teala'nın kul hakkında yaptığı şeylerden sorumlu olmayacağı görüşündedir.
Hayır, Allah'ın kulları hakkında işlediği şey, salih ise Allah'ın kullarının başına
getirdiği şeydir. Bu durum Allah'ın lehinde bir mecburiyet doğurmadığı gibi,
aleyhinde bir mecburiyet de getirmez. Bilakis Allah Teala yaptığı bir işi
yapmayı tasarladığı gibi, aksini işlemeyi de tasarlayabilir. Bu görüş ve bir
önceki görüş, kul için uygun olanın sadece Allah tarafından bilindiği
noktasında uyum içerisindedirler. Bu durum, eşyanın zatında başlıbaşına bir
güzellik değer yargısının bulunup-bulunmamasına ters düşmemektedir.
İkinci bölüm: Alimler
ise; eşyanın kendi zatında başlıbaşına bir güzellik-çirkinlik değer yargısı
bulunduğu, Allah Teala'nın, bünyesinde bizzat çirkinlik bulunan şeylerle emir
vermesinin mümkün olmadığı, bünyesinde güzellik değer yargısı bulunanlardan da
sakındırmasımn muhal olduğu görüşündedirler.
Şüphesiz bir kul için
uygun olanın yalnızca Allah Teala'nın emir ve nehyinden kaynaklandığına
inanmıyoruz. Bilakis onların kendimizden veya en azından bir bölümünün
kendimizden meydana geldiğine inanıyoruz.
Muhakkak ki ilk görüş,
en tutarlı görüştür. Nitekim "Evail eî-Makalat" adlı kitabın sahibi
bu görüşün Zeydiyye'ye ait olduğunu, ayrıca İmam Zeyd (r.a)'m düşünce yapısına,
en yakın bir görüş teşkil ettiğini söylemiştir. Dolayısiyle Zeydiyye, aynı
görüş üzerinde icma etmiş, böylece bu mesele, aralarındaki çekişmeli konular
arasına girmemiştir.
187- Bu
noktada, aynı konuya bağlı olan başka bir husus üzerinde konuşmak zorundayız.
Biz, eşyanın bünyesindeki bizzatihi güzellik-çirkinlik değer yargısına ilişkin
açıklamalara değinmiştik.
İşte bu konuda alimler
üç ayn görüş şerdetmişlerdir:
Birincisi: Basra
Mu'tezili'lerin görüşüdür. Bunlara göre güzellik-çirkinlik değer yargıları, bir
kısım eşyanın bünyesinde bulunan başlı başına iki sıfattırlar. Ancak bu arada
fayda-zarar, hayır-şcr noktasında tereddüt edilen bir kısım eşya vardır.
Güzelliği kendi zatında olan işler konusunda Allah ancak emredebilir.
Çirkinliği kendi zatında olan işler hakkında da Allah Sübhanehu ve Teala ancak
nehyedebilir. Güzellik-çirkinlik değer yargılan tereddütle karşılanan
durumlara gelince, eğer Allah Sübhanehu ve Teala o işlerle emretmişse, o
güzellik değerini taşır; yok eğer Allah Sübhanehu ve Teala ondan sakındırmışsa
o da, çirkinlik değer yargısını taşır.
Basra Mutezilileri
görüşlerini, bu noktada, akıllı kişinin onları yapmaktan ve yapmayanları
kötülemekten, yapanları da övmekten başka çaresi bulunmadığı amellerle görüşler
bulunduğu, bunlann zıt anlamlılarının da diğer durumlan doğurduğu biçimindeki
düşünce tarzına dayandırdılar. Buna göre Sıdk ve Adalet, güzelliklerinde şüphe
bulunmayan güzel değer yargı]anndandır. Zulüm, yalancılık, gadr ve hıyanet
İse, kötülükleri üzerinde hiçbir akıl sahibinin şüphe etmediği değer
yargılarını oluştururlar. İşte bu eşyanın güzellik ve çirkinliğini bilmek,
aklın ne bir delil, ne de burhan aramadan idrak ettiği zorunlu bir ilimdir.
Dolayısiyle bu durum karşısında dinli-dinsiz farkı gözetilmeksizin bütün
insanlar aynı anlayışı paylaşırlar.
Güzellik ve çirkinlik
noktasında tereddüt edilen değerlere gelince, onların güzellik ve Çirkinlikleri
kanun koyucunun emrine veya nehyine harfiyyen uyarak eğer kanun o Şekilde
emretmişse güzel, eğer ondan nehyetmişse çirkindir denilir.
1- Buna göre
fetret döneminde yetişenler ve dinden haber verecek kişilerin bulunmadığı
yerlerde bulunanlar, akıllanyla kendi zatında güzellik değeri bulunan şeyleri
yapmakla ve kendi zatında çirkinlik değeri bulunan şeylerden kaçınmakla
mükellef oldukları tarzında bir düzenleme getirdiler. Böylece onların
zulmetmeleri helal olmadığı gibi, yalan söylemeleri de doğru olmaz ve doğru
söylemeleri, adaletli olmaları icab eder.
,
2- Yine bu
görüşe dayanarak, nassm bulunmadığı durumlarda insanlar, aklın eşyaya
hakimiyeti noktasında vereceği zati güzellik ve zati çirkinlik yasasıyla
mükellef oldukları tarzında düzenleme yapmışlardır.
3- Buna
dayanarak, Allah Teala'nm kendi zatında çirkinlik değeri taşıyan bir şeyle
emredemiyeceği ve kendi zatında güzellik değeri bulunan şeyden
sakındıramayacağı şeklinde getirdikleri düzenleme yanında Allah Teala kendi
iradesiyle her şeyin yaratıcısı ve kendi otoritesiyle hükümlerini
düzenleyendir.
İkinci görüş: Kelam
alimlerinden bir taifenin görüşüdür. Bu görüş, İmam Zeyd'le bir araya gelen Ebu
Hanife'den naklolunmuştur. Hulasası şudur: Eşyanın kendisinde zati bir güzellik
ve zati bir çirkinlik değeri vardır. Allah Teala zatında çirkinlik değeri bulunanı
emretmediği gibi, zatında güzellik değeri bulananı da nehyetmez. Onlar da
birinci şıktaki görüş sahipleri gibi eşyayı, kendi zatında güzellik değeri
bulunan ve zatında çirkinlik değeri bulunan, güzeliik-çirkinlik veya hayır-şer
arasında tereddüt edilen eşya şeklinde kısımlara ayırmaktadırlar. Bu alimler,
buraya kadar birinci şıktaki görüş sahipleri ile uyum içerisindedirler. Fakat
bu noktadan itibaren onlardan ayrılmak ve ilahi mesajdan soyutlanmış aklın
hükmüyle hiçbir teklif ve sevap sözkonusu olmayacağı, bilakis teklif, sevap ve
cezalandırmadaki emrin ilahi mesaja dayalı olduğu görüşündedirler. Buna göre mükellefiyet
veren, mükellef kıldığı kişileri, hayır veya azapla karşılık takdir eden,
herkese ameline göre; hayır işlemişse hayırla, şer işlemişse şerle karşılığım
veren, yalnız Allah Subhanehu ve Teala'dır.
Bu görüş, Zeydiyye'den
naklolunduğu ve Kufe'ye geldiğinde İmam Zeyd'e öğrencilik yapan Ebu Hanife'nin
görüşü olması, ayrıca haddi zatında ılımlı ve akla yatkınlığı gerekçesiyle İmam
Zeyd'in görüşüne en yakınıdır. Nitekim bazı alimler bu düşünce hakkında şöyle
demişlerdir: "Aklın bir davranışın güzel veya çirkin olduğunu mücerred idrakini
inkar, inatlaşma ve iftiralaşm aktan ibarettir. Ama aklın güzel bir davranışın
sevaba ilişkin olduğunu veya bir çirkin fiilin azaba ilişkin bulunduğunu idrak
etmesi, kabul edilemez. Akılların idrak ettikleri şeyin gayesi, bu güzel
davranışı işleyenin methedil-mesi, çirkin davranışı işleyenin de kınanması
şeklindedir. Bu anlayışla, idrak edilen şeyin sevaba veya azaba ilişkin olması
arasında herhangi bir ayrılmazlık yoktur.
Üçüncü görüş: Hadis ve
rivayet alimlerinin görüşüdür. Nitekim onların sayıları, İmam Zeyd (r.a)
döneminde hayli fazlaydı. Bunlara göre, eşyanın zatında güzellik ve çirkinlik
değer yargısı bulunmadığı gibi, bütün değer yargılan izafidir. Kanunlarda ve
her şeyde Allah Teala'nm iradesi hiçbir şeyle sınırlanamayacak kadar mutlaktır.
O her şeyin yaratıcısı olduğu gibi, güzellik ve çirkinlik değerlerinin de
yaratıcısıdır. Güzellik ve çirkinliği belirleyen, yalnız onun emirleridir.
Aklın mükellefiyet tayin etme yetkisi yoktur. Güzellikle emretmesi veya çirkinlikten
nehyetmesi gerekmez. Onlar yaptıklarından sorumlu oldukları halde Allah Teala
koyduğu değer yargılarından sorumlu değildir. Mükellef kılmak, Allah Teala'nm
emrettikleri ve nehyettikleri iledir; sevap veya azap ise ancak kanun koyucu'ya
itaat veya O'nun nehiylerine aykırı hareket etmek iledir. Aklın emirlerine
veya nehiylerine itibar yoktur. İtibar, ancak hakim olan Kanun Koyu-cu'nun
emirleri ve nehiyleridir. Bu konuyu, İmam Zeyd'in fıkhıyla ilgili açıklama
yaparken inşaallah en ince noktasına kadar beyan edeceğiz. [38]
188- Bunlar,
Zeyd'in yaşadığı dönemde, akide etrafında alevlendirilen meseleler konusundaki
derli toplu görüşlerdir. Bu düşünceler üzerinde derinlemesine durmamız gerekliydi.
Çünkü gerek Şehristani el-MÜel ve'n-Nihal'inde ve gerekse Murtaza, İmam Zeyd'in
Mu'tezili düşünce metodunun büyük bölümünü, itikatla ilgili bu meseleleri etüt
etmek için prensip edindiğini kesin olarak vurguluyorlar. Biz de bu meselelerle
ilgili. İmam Zeyd'e ait bir açıklama bulamadığımız için bu bilgileri istinbat
tarikiyle örnek aldık. Onun bu husustaki görüşünü istinbat edişimizdeki
prensibimiz, şu üç ilkeye dayanıyordu:
Birincisi: Bu
görüşlerin, Zeyd'in arkadaşlık ettiği Vasıl b. Ata'ya ait düşünce olmasıdır.
Mezhepler Tarihi alimleri, Zeyd'in Vasıl'a ait metodu ve prensipi seçtiğini
veya her ikisinin de aynı metot ve aynı görüşler üzere oldukları ortak kararına
varmışlardır. Biz de bu meselelerdeki Vasıl'a ait bütün açıklamaları, İmam
Zeyd'e ait görüşler olarak benimsedik. Sadece Vasıl'ın Muaviye ile Hz. Ali'nin
savaşında hakkın kesin olarak Hz. Ali'nin olmadığı tarzındaki görüşü gibi,
Zeyd'in aynı grüşü paylaşması akıl kân olmayan veya söylemediği sabit olan
şeyler hariç. Zira ittifakla Ehl-i Beyt'in görüşü böyle değildir. Şehristani,
Zeyd'in, Vasıl'ın yukandaki görüşü dışındaki görüşlerini kaynak aldığını
belirtir. Dolayısiyle bu gerçeğe açıklık kazandırmak bize borç olmaktaydı.
İkincisi: Zeydiyye'ye
nisbet edilen, haddizatında bizim de makul bulduğumuz, İmam Zeyd'in mantığına
ve düşünce yapısına yakın gördüğümüz görüşlerin, Zeyd (r.a)'ın görüşü olduğu
kanaatini taşıyoruz. Çünkü Carudiyye'yi istisna kabul edecek olursak, Zeydiyye
çoğunluk görüşlerinde İmam Zeyd'le uyum içerisindedir. Zeydiler, genel olarak
İmam Zeyd'e tabi olmaktadırlar.
Üçüncüsü: Zeyd ile
şöyle-böyle fikir bağı olan veya onunla fikri bağlılığı kesin bulunan bir
kısım kimselerin ortaya koydukları görüşleri, -bu görüşler Zeydiyye'nin söyledikleriyle
veya Zeydiyye'ye nisbet edilenlerle uyum sağladıkları takdirde- Zeyd'e nisbet
edilmesi noktasında bir referans kabul ederiz.
Şüphesiz İmam Zeyd'e
ait görüşler olarak belirttiğimiz yukarıda geçen meselelerin istikrara
kavuşması nedeniyle bu meseleler, fikirlerinin oluşumunda İmam Zeyd'le bir
arada bulunduktan kesinlik kazanıp, İslam fırkaları tarihini oluşturan
kişilerin görüşlerinden yahut İmamın öğrencilerinin ortaya koyduğu ifadelerle
tezkiye edilen Zeydiy-ye'ye ait yorumlamalardan dışan çıkmaz.
189- İmam Zeyd'in,
usul-u'ddin konusundaki açıklamalarını bitirmeden önce şu iki gerçeğe
değinmemiz yerinde olur:
Birincisi: İmam Zeyd
(r.a)'a, bilimsel ve felsefi bir aklın verilmiş olmasıdır. Dola-yısiyle ona
nisbet edilen meselelerde derinlemesine inceleme yapabilmek, ancak kendisine
onun gibi felsefi, derin ve olayları geniş boyutlarıyla ele alabilen bir akıl
verilen kişinin derinlemesine araştırma yapmasıyla mümkün olabilir. İşte bu,
Zeyd'in yüksek ilmi payesidir. O, siyaset alanında bir İmam olmasının ötesinde
aynı zamanda, derin düşünceli bir bir fikir adamıdır da.
İkincisi: Hakkında
ayrılıklar cereyan eden meseleler, hep akide etrafındadır. Fakat akidenin
özünden kaynaklanmamaktadır. Öyleyse İslam akidesinin temel ilkelerinde hiçbir
ihtilafa yer yoktur. Allah, en iyisini bilendir. [39]
[1] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 173-174.
[2] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 174-175.
[3] Şehristani, el-Milel ve'n-Nİhal, 1/209, İbn-i Hazm;
el-Fasl (kenar kısmı). Bu söz, daha önce de ondan naklen zikredilmişti.
İçerdiği görüşlere açıklık getirmek için tekrar burada ele aldık.
[4] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 175-177.
[5] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 177-178.
[6] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 178-179.
[7] Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal, 1/210.
[8] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 179-180.
[9] A.g.e. 1/207
[10] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 180-181.
[11] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 181-182.
[12] Bu yazışmaları îbn Cerir et-Taberi uzun uzadıya
yazmıştır. Oraya müracaat et. 1/210
[13] Mekatil et-Talibin 256.
[14] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 182-184.
[15] Nevbahti Fıraku'ş-Şia,50, İstanbul baskısı.
Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı,
Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 184.
[16] Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal, 2/214.
[17] A.g.e.2/216
[18] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 184-186.
[19] Şehristani, El-Minel ve'n-Nihal,l/218.
[20] A.g.e. 1/218
[21] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 186-187.
[22] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 187-188.
[23] ŞeyhMüfidMuhammedb. Numan (öl. H. 413) Evail
el-Makalat, Tebriz baskısı.
[24] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 188-192.
[25] Murtaza, el-Munye Ve'l-Emel.
[26] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 192-195.
[27] Bkz. el-Müfid, Tebriz baskısı, 94-95
[28] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 195-197.
[29] Bkz. A.g.e. sh. 45 - Tashih'u-1 İtikad, slı.188,
Tebriz baskısı
[30] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 197-198.
[31] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 198-199.
[32] Tashih el-İ'tikad Haşiyesi, 221.
[33] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 199-201.
[34] Evail el-Makalat, 51,52, 53. Tebriz baskısı.
[35] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 201-203.
[36] Evail el-Makalat, 44.
[37] A.g.e. 62-63
[38] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 203-207.
[39] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 207-208.