Râbıta, Nakşîbendî Tarîkatı'nın kurallarından biridir. Ancak zaman içinde kurumlaştırılmış olan râbıtanın, bütün tarîkat öncüleri tarafından onaylanmış, ya da üzerinde görüş birliğine varılmış çok net bir tanımı yoktur. Bununla birlikte gerek manzum, gerekse düz ifade olarak yalnızca birkaç kişi tarafından yaklaşık bir dille, râbıtanın ne olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Fakat başta Halid Bağdâdî olmak üzere bu şahıslar, meşrûluğunun da ötesinde onun kaçınılmaz gerekliliğini, hatta râbıtanın, kaynağını Kur'ân-ı Kerîm'den ve Rasûlullah (s.a.s.)'ın sünnetinden aldığını kanıtlamak için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Buna rağmen yaptıkları açıklamalar eskilerin tâbiriyle; efrâdı câmi' ağyârı mâni' değildir. Yani râbıtayı her bakımdan tanımlayan ve onun başka bir şeyle karıştırılmamasını kesin biçimde sağlayan birer tanım olmaktan uzaktırlar. Nitekim aşağıdaki çeşitli tarifler ya da açıklamalar bunu kanıtlamaktadır.
Râbıtaya bazı izahlarla belli bir boyut kazandıranlar, yakın tarihte yaşamış olan Nakşîbendî şeyhleridir. Bunlardan, Halid Bağdâdî'ye mal edilen açıklamada şöyle denilmektedir: “Tarîkatta râbıta: Mürîdin, Allah'da fânî olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım istemesi demektir. Bu da mürîdin edeplenmesi (saygılı olmaya alışması) ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sâyede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır.”[1]
İleri sürüldüğü üzere bu sözler, Halid Bağdâdî'nin, İstanbullu Muhammed Es'ad Efendi'ye gönderdiği bir mektupta yer almaktadır. Yukarıdaki alıntıda geçen “Rûhâniyetten istimdâd” ya da günümüzün Türkçe’siyle “Evliyâların ruhundan yardım dilemek”, Tarîkatların hemen tamamında ve özellikle Nakşîbendî Tarîkatında çok önemli bir inanış şekli olan kaynağını Animizm'den alır.[2]
Iraklı Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî de Tenvîru’l-Kulûb adlı eserinin "Tasavvuf" bölümünde ve “Nakşîbendî Sâdâtına Göre Zikrin Keyfiyeti” başlığı altında saydığı on bir şarttan dokuzuncusu olan râbıtayı şöyle anlatıyor: “Zikrin dokuzuncu keyfiyeti, mürşidi râbıta etmektir. Bu da mürîdin, kalbini şeyhin kalbine karşı bulundurması; gıyabında bile olsa onun şeklini hayalinde canlandırması; kalbine, şeyhin nur okyanusundan feyizlerin aktığını içinden tasavvur etmesi ve ondan bereket dilemesiyle olur. Çünkü mürîdin Allah'a ulaşabilmesi için vâsıtası odur (yani şeyhdir).”[3]
Ömer Zıyâüdîn Dağıstânî'nin de kendine göre râbıtayı tanımlaması şöyledir: “(...) bu da mürîdin, kalbini Allah'ın peygamberlerinden birine, veya O'nun velî kullarından bir velîye, veya hepsinden birine, ya da silsilesi Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ulaşan kâmil bir mürşide veya şeyhine, ya da hakkında güzel duygular beslediği ve üstünlüğünü takdir ettiği birine bütün sevgi ve samimiyetiyle bağlanmasından ibarettir.”[4]
Râbıtanın, bir süredir önem kazanmasında büyük rol oynamış bulunan yakın tarihin etkili Nakşîbendî şeyhlerinden Abdulhakîm Arvâsî'ye gelince, 1923 yılında kaleme aldığı "Râbıta-i Şerîfe" adlı risâlesinde bu tarîkat kuralını şöyle tarif etmektedir: “Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kâmil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyâbında o zâtın sûretini hayâl hazinesinde muhâfaza etmekten ibârettir.”[5]
Tarîkatçılara göre yalnızca sağ olan mürşidden değil, aynı zamanda ölüden de yardım beklenir. Yani şeyhin rûhâniyetinden yardım dilemek için onun, sağ ya da ölü olması fark etmez. Bu inanış hemen bütün tarîkatlarda vardır ve “himmet dilemek”, “bereket talep etmek”, “feyiz almak” “istifâzada bulunmak” ya da “rûhânîyetten istimdâd etmek” gibi çeşitli deyimlerle ifade edilir.
Mehmed Zâhid Kotku bu konuda aynen şunları kaydetmektedir: “Bu tarikde şeyh, kemâl-i marifet ile mütehakkık olursa, ifâzada (yardım etme konusunda) ölü ile diri müsâvi olurlar.”[6]
Aslında müsâvi olmaktan da öte, (yine tarîkat rûhânîlerine göre) velî, öldükten sonra bir “tîğ-i üryân” gibi, yani kınından çıkmış olan bir kılıç gibi çok daha keskin olur ve onu çağıran insanın imdadına çok daha çabuk yetişir.
Sağlara yapıldığı gibi ölmüş kimselere de râbıta yapılabilir. Ölüye râbıta yapma konusuna, özellikle son dönem Nakşî şeyhleri tarafından çok önem verilmiştir. Bu cümleden olarak Abdulhakîm Arvâsî'nin, “Mezarlara Râbıta Keyfiyeti” başlığı altında aşağıya alınan sözleri ilginçtir. Arvâsî şu öğütleri vermektedir: “Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkadan boşaltır. İçini dünya kayıtlarından uzaklaştırır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hâdiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın rûhâniyetini hissî keyfiyetlerden mücerret bir nur farz eder. O kabir sahibinin Feyizlerinden bir Feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutar. (...)”
[1] Bk. Hâlid Bağdâdî, Risâletun fi Tahkıyk’ır-Râbita (Raşahât'ın kenarı, s. 221-232).
[2] Animizm, ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inançtır. Daha geniş bilgi için bk. Ferit Aydın, İslâm'da inanç Sistemi, s.133-134, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1995
[3] Bk. Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî -öl. H. 1332-, Tenvîru’l-Kulûb, s. 512
[4] Bk. Ömer Ziyâüddin Dağıstanî Tasavvuf ve Tarîkatlarla İlgili Fetvâlar s. 149-150
[5] Râbıta-i Şerîfe, Bayezit Devlet Kütüphânesi, No: 243435, s. 18
[6] Mehmed Zâhid Kotku -H. 1313/M. 1897-H. 1401/M. 1980-, Tasavvufî Ahlâk, 2/272