Râbıta Bir İbâdet midir?

 

Ne ilginçtir ki, Nakşîbendîler bu konuda büyük bir tereddüt içindedirler. Nakşî rûhânîlerinden hemen hiç biri, râbıtanın bir ibâdet biçimi oldu­ğuna ilişkin tek kelime bile söylememiştir. Oysa râbıta, tamamen rûhânî an­lamda ve bir ibâdet havası içinde icrâ edilmektedir. Bir tek istisnâ olarak Mustafa Fevzi adında bir kişi, râbıtayı: "Elli dört farzdan biridir" diye nitelemiş, (yani onu açıkça ibâdet saymış) ise de, herhalde diğer Nakşîbendîler bundan pek haberdar olamamışlardır; ya da bilinçli olarak böyle davranmak istemiş, bilmezlikten gelmişlerdir. Çünkü Mustafa Fevzi, 1924 yılında ölen sıradan bir Nakşîbendî’dir. Olabilir ki bu tarîkatın kurucusundan yüzyıllar sonra icad edilen râbıtanın İslâm'a âit olup olmadığı bile tartışılırken bu şahsın çıkıp üstelik râbıtanın ibâdet oldu­ğunu ileri sürmesinden dolayı çağdaş Nakşîbendî ekâbirleri bu kişiye fazla itibar etmemiş, ya da onun bu sözlerini, ortalığı daha da karıştırabilir diye gündeme getirmek istememişlerdir.

Râbıtaya bir ibâdet şekli denip denemeyeceği konusunda Nakşîbendîle­rin belirsiz tutumunu aslında önemsemek gerekir. Çünkü onlar da  “ibâdet” kelimesinin ifade ettiği anlam konusunda İslâm'ın ne kadar sağ­lam ölçüler koyduğunu biliyorlar. Nitekim Sultan Yıldırım Bayezit zama­nında yazılan, ancak ondan 150 yıl sonra Üçüncü Murad döneminde ca­miye sokulan mevlidin de bir ibâdet şekli olup olmadığı konusunda bir şey söylemeye şimdiye kadar cesaret edememişlerdir!