Daha önce de işaret edildiği gibi Nakşîbendî Tarîkatı'na özgü iki zikir şekli vardır. Bunlardan biri “vird”, diğeri ise “râbıta”dır. Her ikisi de psikolojik olarak insanı şartlandırıcı ve yönlendiricidir.
Kuşkusuz hemen her şeyin, insan psikolojisi üzerinde etkisi olabilir. Bu nedenle Nakşîbendî Tarîkatı'na ya da râbıtaya bu şekilde sorumluluk yüklemek, olası bir eleştiri konusudur. Ancak belirtmek gerekir ki burada önemli olan nokta, râbıtanın yalnızca iki kişi arasında cereyan etmekle sınırlı kalan özel, gizli ve amaçlı bir hâdiseden ibaret olmasıdır. Onun için bu özelliği ile râbıta, İslâm'ın genel ve evrensel nitelik taşıyan bütün kurallarından, emir ve yasaklarından tamamıyla ayrılmakta, temelde bir kişinin, diğer birinin duygularını spekülatif yollarla sömürme amacına dayanmaktadır.
Çünkü râbıta, şeyhin emriyle mürîd tarafından yapılan, rûhânî bir imajinasyondur. Yani seküler anlamı olmayan, -tam tersine- moral ve transandantal bir kutsamadır. Râbıtadan beklenen sonuç, onu yaptırana ve yapana göre çok değişik olabilir! Bu nokta son derece önemlidir. Sebebine gelince, râbıtayı yaptıran şeyhtir ve ne ilginçtir ki biraz önce de belirtildiği gibi Nakşîbendîlerin, râbıtayı bir ibâdet biçimi olarak tanımladıkları hiç bir ifadeye rastlanmamıştır! Dolayısıyla -Nakşîlerce kabul edilmese bile- râbıta, esasen mürîdi psikolojik olarak istenen doğrultuda yönlendirmek için kullanılan özel bir araçtır, denebilir. Çünkü mürîdi transa geçiren şeyh, onun üzerinde bütün maharetini kullanabilir!
Burada önemle belirtmek gerekir ki şeyh bu yönlendirmede çok bilinçlidir. Eğer şartlandırmanın belli periyotlarında şeyh, tarîkatın amaçlarını aşarak mürîdi, süresiz hipnotik transa benzeyen bir ruh halinde tutabilirse bunun ne korkunç sonuçlara sebep olabileceğini tahmin etmek güç değildir. Ancak her şeyhin bu uygulama ile özel amaçlarına sistematik biçimde ulaşmak istediğini söylemek de mübâlağa olur. Çünkü mürîd üzerinde zaman zaman râbıta ile sağlanan hipnotik trans halinin bir perispri-beden ilişkisi olduğunu anlayabilecek kültür ve bilgiye sahip hemen hemen hiç bir Nakşîbendî şeyhi yoktur. Yani bu olay onlarda sade bir taklitten ibarettir. Çünkü râbıta halindeki mürîdlerin çoğunda görülen histerik belirtilerin eğer bilimsel açıdan nedenleri Nakşîbendî şeyhleri tarafından bilinseydi zaten râbıtanın içyüzünü de kendiliklerinden kavrayacaklardı.
Bu arada hemen belirtmek gerekir ki bu ibret verici yönlendirme sisteminin İslâm'dan alındığını hiç kimse kanıtlayamaz. Dolayısıyla hiç kimse İslâm'ı râbıta ile suçlayabilecek imkâna sahip değildir.
Ayrıca şeyhin yaşadığı psikolojik durumla ilgili olarak bilinmesi gereken şu noktalar da son derece önemlidir.
Şeyhlik postuna oturan insan, ne kadar bilgili, kültürlü ve ne kadar cesur ve doyumlu olursa olsun, binlerce insana hitap eden bir lider olarak daima derin endişeler taşır. Bunların başında ise, (tıpkı sanatçılarda olduğu gibi) hayranlarının, bir gün kendisinden soğuduklarını görmek ve bu sûretle muhitini kaybetmek gibi kaygılar gelir. Ne ilginçtir ki (genellikle sezilmemesine rağmen) hemen bütün Nakşîbendî beşik şeyhlerinde ve geniş entelektüaliteye sahip “seccâdenişîn”lerde bu endişeler nevrotik bir özellik olarak vardır. Nitekim şeyhlere âit yazılı metinlerde zaman zaman rastlanan, hayâlî kişilere yönelik saldırgan üslûplar bu gerçeği kanıtlamaktadır. Rakiplerine karşı çok şedid ve tavizsizdirler. Nitekim Küfrevîler'le Arvâsîler arasındaki asırlık savaş bu gerçeği kanıtlamaktadır.
Nakşî şeyhlerindeki bu içsel sıkıntının rahatlatılmasında kullanılan en önemli araç, yine râbıtadır. Şeyhin bizzat üzerinde bu olumlu sonucu veren râbıta, aynı zamanda mürîdi onun emrinde kayıtsız şartsız hareket eden otomatik bir aygıt haline getirmektedir.
Mürîdin ruhsal durumuna gelince onun, bu işlemi ciddi, bilinçli ve çok sık aralıklarla yapıp yapmamasına bağlı olarak farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Tabiatıyla râbıta seanslarının, ne kadar zaman aralıklarla ve şartlarına ne kadar bağlı kalınarak tekrar edildiği ya da ettirildiği, şeyhin tâlimatına, hatta onun, tarîkat inceliklerini çok iyi bilip bilmediğine bağlıdır.
Bazı şeyhlerin, mürîdleri üzerinde çok etkili olduğu, bazısının ise tam tersine zayıf kaldığı, büyük ölçüde bu noktadan kaynaklanmaktadır. Çünkü mürîdi yönlendirmede, şeyhin tarîkat konusundaki teorik bilgileri kadar onun psikolojik durumu da elbette ki çok önemlidir. Nitekim şeyhin, kendi cemaati üzerinde sevecen bir imaj bırakması yanında, onun, aynı zamanda otoriter bir kişilik de yansıtması için tarîkatta bu konuya ilişkin köklü kurallar konmuştur.[1] Şeyh, tabiat itibariyle ne kadar halîm selîm bir tip olursa olsun, bunları ödünsüz bir şekilde uygulamaya çalışmakla yükümlüdür. Başarısı da buna bağlıdır. Çünkü zamanla, hakkında bir kerâmetler dantelinin örülebilmesi, ancak onun psikolojik alanda sergileyeceği performansla mümkündür ve çünkü mürîd, bu güçlü psikolojiyle, heybetli ve koruyucu bir kişilik yansıtan şeyhin karşısında ancak umulan kıvama gelebilir. Yani şeyh-mürîd ilişkisi büyük ölçüde psikolojiktir.
Unutulmamalıdır ki râbıta, mürîd üzerinde son derece şartlandırıcı etkiler bıraktığı için onun, yerine göre örtülü eğilimlerini harekete geçirerek kişiliğini çeşitli tepkilerle deşifre edebilir, ya da duygularını baskı altına alabilir.
Burada belirtilmesi elzem olan bir nokta da şudur: İslâm öncesi câhiliyeden zâten hiç bir zaman arınamamış, bununla birlikte ırkçılık, putçuluk, sağcılık, solculuk, Osmanlıcılık, sentezcilik, laiklik ve batı hayranlığı gibi çeşitli sorunların içinde bocalayan kimlik arayışı içindeki Türkiye'de insan psikolojisine yönelik büyük tehlikeler mevcuttur. Bunlardan biri de kör taklide dayalı olarak kişiyi belli odaklara bağlamak için kullanılan şartlandırıcı ve spekülatif telkinlerdir. İşte râbıta da bunlardan biridir.
Dolayısıyla denebilir ki Türkiye'de yaşanan kaosun temelinde birçok sebep varsa bunlardan biri de hiç kuşkusuz Nakşîbendî râbıtasıdır. İnsanlar üzerinde âdetâ hipnoz etkisi yapan bu mistik telkin sistemi, Türkiye'de milyonlarca kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak tesiri altına almıştır. Yani bu ülkede toplum âdetâ Nakşîbendîleşmiş ya da Nakşîbendîleştirilmiştir. Evet belki bu insanların kendileri bile farkında değildir, ama Nakşîbendî Tarîkatı, râbıta sâyesinde İslâm'ın bir alternatifi olarak ruhların derinliklerine kadar işlemiştir. Nitekim Nakşîbendîlikle hiç bir ilişkisi bulunmayan nice kimseler, bu tarîkatın havasına göre dinsel tercihlerini yapmaktadırlar. Bu psikolojik yönlenmenin arkasında ise râbıta ile şartlandırılmış binlerce tarîkat propagandacısının “gizli eller” tarafından görevlendirildiğini tahmin etmek güç değildir!
Bunun temel nedeni de şudur: Toplum derin bir bunalım içine girmiştir. Kendini bir boşluk içinde gören Türkiye'li insan, (yetiştiği ortama göre) genellikle iki yoldan birini seçmekle kurtuluşa erebileceğini sanmakta veya bu şekilde teselli olabilmektedir.
İşte bu âfâkî mutluluk arayışının yollarından biri tarîkattır. Eğer kişi, mitolojik bir din anlayışına sahip aile ve çevrelerden geliyorsa, İslâm'ın gerçekçi emir ve yasaklarını katı ve soğuk bulmakta, bu nedenle ruhunu okşayabilecek, daha hayâlî ve mistik bir din ortamının arayışı içine girmektedir. Çünkü sürekli bir suçluluk duygusu içinde yaşayan günümüzün bunalımlı insanı, kendisini yargılayan ve hesap soran ciddi, emredici, yasaklayıcı, âdil ve koruyucu bir İlâhî düzeni, bir iman ve amel kurumunu değil; aksine, bütün günahlarını bağışlayan, sırf hoşgörüden ibaret bir hayâlî din aramaktadır.
Örneğin bunlardan alkol, sigara ve uyuşturucu kullananlar ya da sosyal, ekonomik ve ailevî sorunlar içinde bunalanlar, bir teselli ve kurtuluş kapısının arayışı içinde bulunmalarına rağmen, İslâm âlimlerinden birine danışmayı akıllarının ucundan bile geçirmezlerken râbıtacıların propagandalarına çabucak kanmakta ve hemen bir Nakşîbendî şeyhinin tekkesine kapağı atmaktadırlar.
İslâm terbiyesinden uzak ortamlarda yetişen bunalımlı insanlar ise putçu rejimin propagandistleri tarafından yine telkin yoluyla avlanmaktadırlar. Bunlar da sürüklendikleri ortamda şartlanarak laik, materyalist ve seküler bir yol seçmektedirler.
Dolayısıyla rahatça söylenebilir ki, Nakşîbendîliğin, Türkiye'de (bilhassa büyük kentlerde) râbıta ile elde ettiği kazanımlar, kamplar arasında kızışmış olan psikolojik savaşın önemli sonuçlarından sayılır. Çünkü bu kentlerde insanlar daha çok bunalmıştır. Gürültünün, ahlâksızlığın, pahalılığın, sefâletin, adâletsizliğin, sosyal sınıflar arasındaki derin uçurumların ve siyasî kamplar arasındaki çatışmaların oluşturduğu anarşik ortam, çevre olumsuzlukları ile de birleşerek insanları derin bir huzursuzluk içine itmiştir. Bu yüzden mutsuzlaşan insanlar, özellikle kalabalık şehirlerde, sözü edilen iki marjinal yoldan birine itilmeye (daha çok psikolojik olarak) zorlanmaktadırlar. Çünkü her ikisi de ortak payda olarak putçuluğu özendirici telkin sistemine dayanmaktadır.
Ayrıca, kitlelere yönelik telkin sistemlerinin arka planında çeşitli siyasî amaçların bulunduğuna daima ihtimal vermek gerekir. Özellikle 1930'lara kadar tarîkatlara karşı sert bir tavır gösteren rejimin, bu tarihten sonra Müslümanlara bir an bile göz açtırmazken, mistik hareketleri desteklercesine izlediği tutum bu ihtimali çok güçlendirmektedir.
Dış güçlerin güdümündeki politika, Amerikancı bir Müslümanlık modelinin Türkiye'de yerleşmesi için tarîkatları ve büyük ölçüde Nakşîbendîliği kullanmaktadır. Yüzyıllar önce (gerçek anlamda) uygulamadan kaldırılmış olan İslâm'ı, bu kez de teorik planda Kur'ân ve Sünnet çizgisinden saptırmak ve toplumun inancını iyice dejenere etmek için -yasaların sertliğine rağmen- devlet, mistik hareketlere “gizli eller” aracılığıyla çok büyük destek vermektedir. Nitekim Nakşîbendîliğin Menzilcilik koluna mürîd kazandırmak için büyük kentlerde faâliyet gösteren şahısların şimdiye kadar deşifre olmuş kimlik ve rütbeleri bu gerçeği kanıtlamaktadır. Bunların hepsi de kitleyi psikolojik etkileme sistemiyle yönlendirmeye çalışmışlardır.
Nakşîbendîlikteki râbıta sâyesinde mürîdde yerleşen sıkı bağlılık ve fedâkârlık ruhunun avantajını keşfeden statükocu odaklar, hem “derin devlet” ile, hem de rejimin temsilcileri ve uygulayıcıları ile iş ve elbirliği içinde bundan yararlanmaya son yıllarda çok büyük önem vermişlerdir.
Nakşîbendî Tarikatı, son iki yıldır teknolojiden, çağın hız ve iletişim araçlarından yararlanarak büyük bir sıçrama yapmıştır. Günümüzde, özellikle internet aracılığıyla bu tarikatın yoğun propagandası yapılmaktadır. Dünyada muhit kazanmak ve yabancı dinlere mensup kimseleri Nakşîbendileştirerek mürîd sayısını artırmak için Amerika’da ve Kanada’da üslenmiş bulunan Nakşîbendîler’in kurduğu çeşitli web siteleri sâyesinde dev kampanyalar düzenlenmektedir. Bu önemli sitelerden biri de “Sunnah Organisation” sitesidir.
Büyük ölçüde Türkiye’den “derin devlet” desteği ile sürdürülen bu etkinliklerde yabancı dil bilen emekli subaylarca yoğun çabalar harcanarak Menzilci Nakşîbendî Kampı’nın ön plana çıkmasına çalışılmaktadır!
Belirtmek gerekir ki vaktiyle Nakşîbendîleri sindirmek için Ankara'da, en tepedeki siyasîler tarafından gizlice hazırlanan iki senaryodan, 1926’da sahnelenen Şeyh Said İsyanı ile 1930'da uygulamaya konan Menemen Olayı'ından sonra kurulan İstiklal Mahkemelerinde, tarîkatçılarla siyasîler çok iyi tanıştılar! Kısa zamanda aralarındaki buzlar eridi. Çünkü siyasîlerde bu konuya ilişkin bilgi eksikliği vardı. İlginçtir ki bu zoraki tanışmanın sonucu olarak rejimin temsilcileri, iki noktayı çok iyi keşfettiler. Bunlardan biri İslâm'la Nakşîbendîlik arasındaki kesin ve kalın çizgidir, ikincisi ise râbıtanın, psikolojik yönlendirmede ne büyük bir silâh olduğudur!
Laik-putçu zihniyetin fanatik temsilcileriyle Nakşîbendîler arasındaki organik ilişkiler, işte aslında bu iki önemli noktanın keşfedilmesiyle başlamış ve gittikçe güçlenip pekişmiştir.
Şuna da kesin sûrette inanmak gerekir ki rejimin, vaktiyle komünizme karşı, şimdilerde ise bir yandan Müslümanlara, diğer yandan Kürt gerilla hareketine karşı en büyük teminatlarından biri, Nakşîbendî Tarîkatı ve bu Tarîkatın râbıta sâyesinde sahip bulunduğu kitle yönlendirme sistemidir!
Türk Toplumu'nun, birtakım mistik etmenler altında psikolojik olarak yönlenmeye zâten öteden beri eğilimi vardır. Dolayısıyla tasavvufun yüzyıllar boyu toplumun kültür ve anlayışı üzerinde meydana getirdiği derin izler, Türk insanının rûhuna âdetâ kalıtsal şekilde kazınmıştır. Telkin ve propaganda yağmuru altında bulunan halk, doğru ya da yanlış olsun her fırsatta inanacak bir şeyler aramaktadır.
Onun için efsânelerin, hurâfelerin, efsunların, tılsımların, büyülerin, muskaların, üfürüklerin ve bin bir çeşit bâtıl inanışların bu ülkede yaşamı bir ahtapot gibi sarmış olmasını, büyük ölçüde bu hasta ruh yapısının psikolojik sömürüye müsâit bulunmasında aramak gerekir. Bu yüzdendir ki toplumun bir kesimi, vicdânını tarîkat şeyhlerine, bir kesimi medyumlara ve büyücülere, bir kesimi de heykellere teslim etmiştir.
Mânevîyat alanındaki bu iflâsı hazırlayan temel neden ise, genelde tarîkatlar, özellikle Nakşîbendîlik ve onun râbıtasıdır.
Râbıtanın, dolaylı yollarla da olsa kitle psikolojisini derinden etkilediğini söylemek bir mübâlağa sayılmamalıdır. Evet sıradan insanlar bir yana, yüz binlerce okumuşun bile, ne anlama geldiğini bilmedikleri bu sihirli kelime, tehlikeli bir beyin yıkama mekanizmasının elinde korkunç bir silâh olarak kullanılmaktadır!
Yer küre üzerinde, tanrılaştırılmış insanların buyruklarıyla yönetilen, belki de bir tek toplum vardır, o da hiç şüphesiz Türkiye halkıdır. Bu toplumun, içinde yaşadığı dar ve karanlık dünyayı acaba gerçek anlamda kimler, nasıl yönetmektedir? Bunu merak edenler, eğer Nakşîbendî şeyhlerinin, belli gruplara telkinde bulunduğu çok özel oturumlara katılmayı göze alabilir ve bunu başarırlarsa, yukarıda anlatılanların ne kesin gerçekler olduğunu ibretle öğreneceklerdir! Ama bunu başarmak hiç de kolay değildir.
Râbıta telkinlerinde işlenen tema, fânînin ebedîleştirilmesidir. Evet râbıtanın eksenini oluşturan fikir budur. Ancak bu meselede iki nokta pek önemlidir. Bunlardan biri, etkili telkindir, diğeri ise sürekliliktir. İşte bu sâyede şeyh ve onu çağrıştıran hemen her nesne, mürîdin, zihninde, rûh ve vicdânında, aynen madene işlenmiş yazı gibi bir kalıcılık kazanır. Bu etkiyledir ki mürîd, zaman zaman eski alışkanlıklarından birine kapılarak râbıtanın çizdiği doğrultudan geçici olarak sapma gösterse bile, bilincinin altına işlenmiş olan imajların, bazen beklenmedik şekilde uyarılmasıyla dehşetli refleksler gösterebilir.
Nakşîbendîlikte fânînin ebedîleştirilmesine olağanüstü bir önem verilir. Belli şahıslar ve onlara âit mezarlar, türbe ve eşyalar, tarîkat bağlılarınca o kadar yücedir ki bu yüceliğin yanında kutsallık çok hafif kalır. Bu türbe ve mezarlar özel kurallara uyularak ancak ziyaret edilebilir.
Nitekim râbıta türlerinden biri de “Mezarlara Râbıta”dır. Abdulhakîm Arvâsî'nin “Râbıta-i Şerîfe” adlı kitapçığında bu râbıta şekli aynen şöyle açıklanmaktadır: "Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkalardan boşaltır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hâdiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın rûhânîyetini hissî keyfiyetlerden mücerret bir nur farzeder. O, kabir sahibinin feyizlerinden bir feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutar. Kâmil velîlerin rûhâniyetleri feyiz kaynağıdır. Kaynağı kalbine akıtan, elbette feyzine nâil olur. Feyiz isteklisi ziyaretçi, feyiz vericinin kabrine yaklaşıp evvelâ selâm verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafında durur. Ona karşı hayattaki tavrını muhâfaza eder."[2]
Bu terâne, böylece bir miktar daha devam etmektedir. Tabiatıyla bundan, birinci derecedeki amaç, fânîyi ebedîleştirmektir. Çünkü şeyh mürîdin nazarında tanrılaştıktan sonra onun istenen yönde güdülmesi artık kolaydır. Fakat râbıta, çok tehlikeli bir yöne giden başka bir kapı daha aralamaktadır ki bu da “fenâ fillâh” kapısıdır.