VII. Abbasî halîfesi el-Me'mûn tarafından mîlâdî IX. yüzyılın başlarında Kur'ân'ın “mahluk” yani yaratık olduğu yolunda ortaya bir tez atılarak İslâm dünyasında büyük bir fitne başlatıldı. Tarih okuyanlar, bu fitnenin sonucu olarak nice mâsum insanların katledildiğini ve ne değerli ilim adamlarının zindanlarda süründürüldüğünü bilirler.
Tarîkatçıların tıpkı râbıta konusunda yürüttükleri kanâat gibi, onların da felsefî birtakım yorumlarla ortaya attıkları bu görüş yüzünden yarım yüzyıl boyunca Müslümanları saptırmaya ve onları çiğneyip ezmeye çalışanlar nihâyet günün birinde yanlış bir yolda olduklarını fark edip yaptıklarına pişman olma asâletini gösterebildiler.
Bu pişmanlık ve dönüşün şöyle de ilginç bir hikâyesi vardır: Ünlü hadis âlimlerinden Ebû Dâvud ve Neseî'nin de hocası olan Ebû Abdirrahman Abdullah b. Muhammed el-Arzemî,[1] zincire vurulmuş olarak zamanın halîfesi el-Vâsık'u Billâh'ın huzuruna çıkarılır. Dönemin âlimlerine yöneltilen o uğursuz sorunun aynısı son kez olarak ona da yöneltilir: "Kur'ân'ın 'yaratık' olduğunu kabul ediyor musun?!"
Can pazarında bu soru son fırsattır. Kurtulabilmek için bir kerecik “evet” demek yeter. Fakat ilim ve fazîlet numûnesi bu büyük insan, ne böyle davranabilecek bir kişiliğe sahiptir, ne de canı pahasına bile olsa Allah ile arasını bozmaya niyetlidir. Onun için hiç bir tereddüt ve korku belirtisi göstermeden gâyet rahat bir ruh hâleti içinde zamanın halîfesinin yanında bulunan Devlet Başkadısı'na, evet ya da hayır demeden önce şu soruyu yöneltir: "Söyler misiniz lütfen, Hz. Peygamber (s.a.s.), bu mesele hakkında sizden daha bilgili değil miydi?" Baş kadı, beklenmedik bu zekice soru üzerine irkilerek: "Elbette daha bilgiliydi" diye sinmiş bir edâ ile cevap verirken sonucu merakla beklemeye başlar.
Büyük âlim Ebû Abdirrahman, bu kez de şu soruyu yöneltir: "Peki Hz. Peygamber (s.a.s.), halkı kabul etmeye zorladığınız bu görüşe insanları dâvet etme imkânına sahip değil miydi?!" Bu son soru, Baş kadı ve hazır bulunan halîfe'nin kafalarına bir balyoz gibi iner. Karşılarında insanların, dillerini yuttuğu bu iki heybetli adam, susmak zorunda kalır ve zincire vurulmuş bu zâtın karşısında dut yemiş bülbüle dönerler. O dakikadan sonra Müslümanların tepesinde bulunan kara bulutlar artık dağılmaya başlar.
Şimdi hemen ifade etmek lâzımdır ki böyle bir dönüş yapma asâletini göstermek için sıra râbıtacılara gelmiş bulunmaktadır. Zira onlar da çok iyi biliyorlar ki Allah Teâlâ'nın kesinlikle ve hiç bir sûrette affetmeyeceğini bildirdiği tek suç şirktir. Şeref-i İlâhiye'ye dokunan bu ağır suç hakkındaki kesin hükmünü bize şu ifadelerle bildirmiştir: "Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan kişi ise kuşkusuz iftira etmiş -bu yüzden de- büyük bir günaha girmiş olur." (4/Nisâ, 48)
Bunca gerçekleri ortaya koyduktan sonra geliniz: "Allah ve Peygamber sevgisinin bir uygulaması olarak râbıtayı, nasıl olur da şirk diye niteliyorsunuz?" diyerek nefsinize, ya da uzun yıllar sizi şartlandıranlara yenik düşmeyiniz. Çünkü râbıtanın, gerek kaynak itibariyle, gerek düşünce olarak, gerekse şekil ve uygulama bakımından İslâm'dan bir unsur olması şöyle dursun, bilakis İslâm'a ne kadar aykırı ve yabancı olduğu bütün çıplaklığıyla ortadadır. Bu konu Allah'ın lûtfu ve yardımıyla işbu kitapta yeterince açıklanmış ve belgelendirilmiş bulunmaktadır.
Şimdi ise, yukarıda anlatılan hâdisede olduğu gibi büyük âlim Ebû Abdirrahman'ın, IX. Abbasî halîfesi, el-Vâsık ve Baş kadısı'na yönelttiği sorunun aynısını sizlere yöneltiyoruz: "Eğer İslâm'da râbıta diye bir şey olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.), ümmetinden bunu hiç gizler miydi?! Peygamberlerin sıfatlarından biri de sıdk ve emânet değil midir? Devleti yönetmekten ve orduları sevk ve komuta etmekten tutun da misvak kullanmaya (yani dişleri fırçalamaya) ve traş olmaya, hatta zevciyet yatağındaki ilişkiler gibi hayatın en mahrem ayrıntılarına varıncaya kadar hemen her konuda ümmetini bilgilendiren Hz. Peygamber (s.a.s.), acaba bütün hayatında bir kez bile olsun, Nakşîlikteki râbıta gibi bir şeyden söz etmiş midir?!"
Ayrıca, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'in izinde yürümek gibi bir gayret içinde olan insan acaba şu sorulara nasıl bir cevap bulabilecektir:
1. Mâide Sûresi'nin 35'inci ve Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmelerinin neresinde, yani hangi kelimelerinde, râbıta emredilmektedir?
2. Abdest alarak, tenha bir yerde oturarak ya da kapalı bir alanda ise kapıyı kitleyerek, teverruk oturuşunun tersiyle oturarak, şeyhin şeklini belli bir zaman içinde zihinde canlandırarak mürîd tarafından uygulanan ve Nakşîbendî Tarîkatında temel bir kural olan râbıta, Kur’ân-ı Kerîm'in neresinde, ya da Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hangi hadisinde geçmekte veya emredilmektedir?
3. “Silsile-i Sâdât” listesinde adları geçen insanların gerçekten Nakşîbendî Tarîkatı adı altında bir taşkilat kurdukları bilimsel açıdan kanıtlanabilir mi? Örneğin Nakşîbendîlerce, tarîkatın birinci halkası sayılan Hz. Ebûbekr-i Sıddıyk, gerçekten böyle bir tarîkatın başı olduğunu biliyor muydu ? Bu konuda kesin bir kanıt var mıdır?
4. “Silsile-i Sâdât” listesinde adları geçenlerden ilk dördü (yani Hz. Ebûbekr, Selmân-i Fârisî, Kasım b. Muhammed ve Ca'fer'us-Sâdık -radiyallahu anhum- hazerâtı hâriç), Nakşîbendî rûhânileri arasında en az birinin, bozuk niyetli, câhil ya da ruhsal açıdan özürlü bulunmuş olabileceği ihtimali yok mudur? Eğer yoksa bu nasıl kanıtlanabilir?
5. Yoga meditasyonu ile râbıta karşılaştırıldığı zaman, aralarında (küçük farklarla) çok büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Acaba bu tamamen bir tesadüf müdür? Çünkü, (ancak XIX. yüzyılda bugünkü şeklini alan) râbıtanın, Nakşîbendîlik henüz Hindistan'a intikal etmeden önce bir kural olarak tarîkatta uygulandığını kanıtlayan hiç bir belge mevcut değildir.
6. İslâm Dini'nin değil temel konularında, en ufak ayrıntılarında bile (Kur'ân'a ve Sünnet'e bağlı Müslümanlar) arasında Asr-ı Saâdet'ten günümüze kadar hiç bir uzlaşmazlık yokken, râbıtanın, XIX. yüzyılın başlarından beri Müslümanların tepkisine hedef olması, bu düşüncenin yabancı olduğunu göstermiyor mu?
7. İyi niyetle de olsa her önüne gelen eğer İslâm'a bir şey ekleyecek olursa İslâm'ın da sonu diğer dinlerin sonuna benzemeyecek mi? Peki bunun sorumluluğu kime âit olacaktır?! Nitekim İsmâîlîlik, Nusayrîlik, Dürzîlik ve nihâyet Kadıyanîlik ve Bahâîlik adları altındaki sapık dinler, bu yolu izleyerek İslâm'dan kopmadılar mı? Dolayısıyla Nakşîbendîlik de bu yolu izliyorsa, “Efendi Hazretleri öyle buyurdu!” diyerek her söylentiyi kabul etmek doğru olur mu?
"Ben, hamd olsun müslümanım, mü'minim." diye ikrarda bulunmasına rağmen râbıtaya inanmış olan ve bu yüzden de çok ağır bir vebâlin altında bulunan her insan bu sorulara cevap bulmak durumundadır. Müslümanların ise, herhangi bir nedenle bu duruma düşmüş insanlara ilişkin hayırlı temennileri ancak şu olabilir:
Yüce Rabbimizi, Peygamberimiz, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)'yı ve mürşidlerimizi sevmenin bir gereği, bir kanıt ve nişânesi olarak “râbıta” denen Hind yogasından alınma bâtıl düşünceye inanmış kimselerin, bu durumdan Allah'ın lutfu ile kurtulmalarını ve onların da bize katılarak şu duâda bulunmalarını içtenlikle diliyoruz: "Ey Rabbimiz ! Bizi doğru yola erdirmişken gönüllerimizi artık saptırma ve kendi tarafından bize bir rahmet bağışla. Gerçek şu ki Sen sınırsız bağışlayıcısın." (3/Âl-i İmrân, 8)
Yüce Rabbimizin bu duâmızı kabul edeceğini, Kitabında gösterdiği yoldan ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'in izinden yürümemizi kolaylaştıracağını elbette ki umuyoruz.[2]
Abdülaziz Bayındır, râbıta ve tasavvufî anlayış ve yorumlara çok daha sert bakar. Bayındır'ın Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış ve Duâda Evliyâyı Aracı Koyma ve Şirk adlı kitaplarından konuyla ilgili bazı özet alıntılar yapalım:
Müşrik, Allah’ı, yeryüzü krallarına benzettiği için arabuluculuk yapacak ve kendini ona karşı koruyacak birini arar. Bu, Allah’a yakınlığı olan ve onun geri çeviremeyeceği biri olmalıdır.
Katoliklerin konu ile ilgili inançları şöyledir: “Tüm insanların, özellikle de günahkarların lehine Babanın yanında tek Arabulucu İsa’dır. İsa’nın kendisi aracılığı ile Tanrı’ya yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter. Çünkü onlara aracılık etmek için hep yaşamaktadır. Kutsal Ruh’un kendisi de bizim için aracılık eder[3] Meryem Ana’nın analığı.... bitmemiştir. Yinelenen arabuluculuğu ile ebedi esenliğimizi sağlayan armağanları garanti altına almaya devam etmektedir. Onun içindir ki, Meryem Ana’ya Kilise’de avukat, yardımcı, yardıma koşan, arabuluculuk yapan diyorlar[4]
Aynı inanç tarikatlarda da vardır. Bir Şeyh Efendi ve tarikatının ileri gelenleri ile yapılan görüşmenin konu ile ilgili bölümü şöyledir:
Mürit: “Bizim Şeyh Efendi’ye bakışımız, onun bize yardımcı olacağı yolundadır. Meselâ bugün mahkemede avukat tutma zorunluluğu yoktur. Ama genellikle avukat tutanlar dâvâyı kazanırlar. Şeyh Efendi de bizim avukatımızdır.”
Bayındır: “Siz, gizli açık her şeyi bilen Allah Teâlâ’yı hâkimle bir mi tutuyorsunuz? Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacaktır. O gün herkesin işi başından aşacaktır.” (80/Abese, 34-37). Durum böyle iken Şeyh Efendi nereden fırsat bulacak da sizi savunacaktır.
Ensar’dan Ümmü’l-alâ diyor ki, muhacirlere kur’a çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yıkandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Hz. Muhammed (s.a.s.) içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebu’s-Sâib (Osman bin Maz’un (r.a.)’un lakabıdır)! Allah sana rahmet eylesin. Allah’ın sana gerçekten ikramda bulunduğuna şahidim.” Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?” Dedim ki, “Babam sana kurban ey Allah’ın Elçisi Allah ya kime ikram eder?” Hz. Muhammed (s.a.s.) buyurdu ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekliyorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşılanacağımı vallahi bilmiyorum.” Ümmü’l-Alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem”[5]
Ama siz şeyhinizin cennete gideceğinden şüphe etmediğiniz gibi Allah’ın huzurunda sizi savunacağını söyleme cesaretini bile gösteriyorsunuz. Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ın gözünden kaçan bir şey mi var ki avukatlığınızı yapacak olan şeyh, hâşâ, Allah’ın huzurunda onu hatırlatacak? Ya da Allah, hâşâ, yargılamada hata mı yapacak ki, şeyhiniz ona engel olacak? Ne kadar yanlış bir yolda olduğunuzu anlıyorsunuz değil mi?
Mürit: “Müftülükte bir müftü ile görüşmek istesen araya bir kapıcının girmesi, bir kişinin seni müftüye takdim etmesi gerekir. Araya kimse girmeden bir yetkiliyle, bir bakanla pat diye görüşebilir misin? işte Şeyh Efendi de bizimle Allah arasında bir vesile, bir vasıta olmaktadır.”
Bayındır: Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah Teâlâ için bu söz nasıl söylenebilir. Bu inanç insanı şirke sokar. Şirk zaten Allah ile kul arasına vasıta koymaktır. Zümer sûresinde buna dikkat çekilmektedir: “İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun yakınından veliler edinenler: ‘Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler. işte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz.” (39/Zümer, 3). Bu tür inanışlardan lütfen vazgeçin. Çünkü şeytan insanı hep bu metotla saptırmaktadır. Lütfen bana söyler misin, yaratan, besleyen, büyüten ve sana senden yakın olan Allah mı seni daha iyi tanır, yoksa Şeyh Efendi mi?
Mürit: Tabii ki, Allah tanır.
Bayındır: Peki Şeyh Efendi senin neyini Allah’a tanıtacak?
Mürit: ?!
Görüşme, şeyhin yanında gerçekleşmiş ve o, bu durumu onaylamıştır. Mürit kelimesi ile, konuşmaya katılan ve tarikatın ileri gelen âlimlerinden olan kişiler kastedilmektedir[6]
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın yakınından, öyle şeye kul olurlar ki, kendilerine ne bir fayda sağlayabilir ne de zarar verebilir. Derler ki, “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” De ki: “Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koştukları şeyden uzak ve yücedir.” (10/Yunus, 18)
Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız onlar, Allah’ın dilediği kimselere şefaat edebilirler, kendi dilediklerine değil. “De ki: O şefaat, bütünüyle Allah’ındır.” (39/Zümer, 44); “Allah onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Şefaate yetkili kıldıkları, onun razı olduğu kişilerden başkasına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler. Onlardan kim, ‘Ben Allah’a yakını bir ilâhım” derse, onu cehennemle cezalandırırız. İşte o zalimleri böyle cezalandırırız.” (21/Enbiyâ, 28)
Ebu Hureyre (r.a.) bildiriyor: “Kabilenin en yakınlarını uyar.” (26/Şuarâ, 214) âyeti inince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve şöyle bir konuşma yaptı: “Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmenaf oğulları! Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmuttalib oğlu Abbas! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Safiyye, (Rasûlullah’ın halası)! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Muhammedi kızı Fatma! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz.”[7]
Tarikatlara, evliyayı aracı koyma (vasıta ve vesile) inancı yerleşmiştir. Bunlar kabirleri onun için ziyaret ederler. Bu konuda şöyle bir hadis de uydurulmuştur: “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.” Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının farkında değillerdir.” (46/Ahkaf, 5); “De ki: Allah’ın yakınından bize ne bir fayda ne de zarar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevrilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık arâdıye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, “Bize gel.” diye doğru yola çağıran arkadaşları da olmuş olsun. Onlara de ki, “Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Bize verilmiş emir, alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir.” (6/En’âm, 71); “Sana ne iyilik gelse Allah’tan gelir. Sana ne kötülük gelse kendinden gelir. Seni insanlara elçi olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter.” (4/Nisâ, 79); “De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.” (7/A’râf, 188)[8]
Sayın H. Kâmil Yılmaz şöyle diyor: “... Râbıtasız olmaz. Çünkü râbıtanın amacı gafleti kovup kalbin zulmetini defederek şeytanın vesveselerinden kurtulmak sûretiyle "râbıta-i huzur"a ermektir. Yani sâlik'in daima Allah'ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesini sağlamaktır. Her an Allah'ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak zor bir iştir. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve mânen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın en mükemmel tecellîlerinin mazharı olan "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhtir. Sâlik önce bu insan-ı kâmile, ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli ve bu sûretle huzur-i kalbe erip fena fillâh'a varmalıdır. Râbıtaya somuttan soyuta geçmek için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan "Her nerede bulunursa bulunsun Allah'ın huzurunda olduğu" duygusunu canlı tutabilmede zorlanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için râbıtaya ihtiyaç yoktur.”[9]
Bu ifadelere göre râbıta, insan-ı kâmil konumundaki şeyhe yapılır. İnsan-ı kâmil, son derece tehlikeli bir kavramdır. Şeyhi doğrudan doğruya Allah yerine koymaktır. Bunun böyle olduğunu daha sonra, Sayın Yılmaz’ın Altınoluk dergisine yazdığı bir yazıdan okuyacağız. Sayın Yılmaz’a göre râbıtanın gerekçesi şudur: “... Allah müşahhas (elle tutulup gözle görülen) (somut) bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas (somut) bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın en mükemmel tecellîlerinin mazharı olan "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhtir...”
Müşahhas, somut olan, gözle görülen ve kendine dokunulabilen demektir. Tecellî; gözükmek, ortaya çıkmak anlamınadır. Allah'ın tecellî etmesi de Allah'ın gözükmesi veya gücünün ortaya çıkması anlamına gelir. Mazhar, ise ortaya çıkma yeri demektir. Şeyhin, “Allah'ın en mükemmel tecellîlerinin mazharı” olması, “Allah’ın kendinin veya gücünün en mükemmel şekilde, onun şahsında ortaya çıkması demek olur. Yani Allah, gözle görülen ve kendine dokunulan bir varlık olmadığından müridin, daima Allah'ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesi için kalbini önce; Allah'ın en mükemmel görüntülerinin ortaya çıktığı "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhe bağlamasına, zihnini ve hedefini onun üzerinde yoğunlaştırmasına ihtiyaç duyulur. İşte râbıtanın sebebi budur. Şeyh somut, Allah ise soyut bir varlıktır. Râbıta sayesinde somuttan soyuta, yani şeyhten Allah’a geçmek mümkün olur.
Bunun daha açık ifâdesi, müridin Allah’a gereği gibi kul olması için, önce şeyhe kul olmasını ve böylece bir kulluk eğitiminden geçmesini sağlamak maksadıyla râbıtanın gerekli görülmesidir. Bu, müride Allah’ın bağışlamayacağı şirk suçunu işleterek yaptığı bütün hayırların yok olmasına sebep olmaktır. İslâm adına böyle bir şeyi yapmaktan daha ağır bir suç olabilir mi?
Müridin, önce şeyhe kul edildiği, “Biz Bilmeyiz Büyükler Bilir” başlığı altında verilen alıntılarda da görülecektir. Çünkü tarikatta “Mürit, nefsini yaratılmışların en hakiri görecek[10] ve inanacak ki, Allah ile bitecek işi ancak şeyhinin araya girmesi ile olacaktır.”[11]. O zaman ona yakışan, şeyhine karşı yıkayıcı önünde ölü gibi olmasıdır”[12]
Sayın Yılmaz, yukarıda, râbıta ile ilgili sözlerini şöyle devam ettiriyor: “....Sâlik önce bu insan-ı kâmile (yani şeyhe), ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli (bağlamalı) ve bu sûretle huzur-i kalbe erip fena fillâh'a varmalıdır.”
Allah ile kul arasına hiçbir şey girmemesi gerekirken araya önce şeyh, sonra Hz. Peygamber konulmaktadır. Hz. Peygamber Allah’ın Elçisidir. Elçi, birinin sözünü diğerine ulaştıran kişidir. Allah kendi sözlerini ona vahiy yoluyla bildirmiş, o da onları bize ulaştırmıştır. Ne âyette, ne hadiste ne de onun herhangi bir uygulamasında delil olabilecek bir şey bulunabilir. Elçiyi, elçilik görevi dışında, Allah ile kul arasında bir arabulucu saymak onu tanrılaştırmak olur. Şeyhe gelince, o olsa olsa bir öğretmen olabilir. Ona bundan ileri bir vasıf verilemez. Ama yukarıda o, bir tanrı yerine konmuştur. Burada ayrıca, fenâ fî’ş-şeyh, yani şeyh ile bütünleşme, fenâ fî’r-resûl Elçi ile bütünleşme ve fenâfillah, yani Allah ile bütünleşme gibi İslâm ile ilgisi olmayan Hint kaynaklı kavramlar kullanılmaktadır.[13]
[1] Bk. Müslim b. Haccâc, el-Kina va'l-Esma' 1/523 Medîne-i Münevvere İslâmî İlimler Ün. yayını 1984 ; Celalüddîn Abdurrahman es-Suyûtıy, Tarikh'ul-Khulefâ s. 369
[2] Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşîbendîlik, Ekin Y. İst. 1996
[3] Katolik Kilisesi, Din ve Ahlâk İlkeleri, Paragraf: 2634.
[4] Katolik Kilisesi, Din ve Ahlâk İlkeleri, Paragraf: 969.
[5] Buhârî, Cenâiz 3
[6] Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, 2. baskı, s. 107-110.
[7] Buhârî, Vesâyâ, 11
[8] Abdülaziz Bayındır, Duâda Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, s. 52-58
[9] H. Kâmil Yılmaz, Tasavvufla İlgili Sorular, s. 501
[10] Muhammed bin Abdullah Hâni, Âdâb, s. 173
[11] A.g.e., s. 172
[12] A.g.e., s. 173.
[13] Abdülaziz Bayındır, Duâda Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, s. 128-131