Bayındır: Bir de râbıta'nız var.
Şeyh Efendi: Evet doğru. Râbıta bir müridin, mürşid-i kâmilinin rûhâniyetiyle beraber, sûretini kalp gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibârettir[1]
Bayındır: Daha iyi anlamak için soruyorum, mürit şeyhini yükseklerde görüyor, onun bir çok yetkiye sahip olduğunu düşünüyor, kendisini de düşük seviyede sayıyor. Sonra şeyhinin hayalini karşısına getiriyor ve ondan yardım istiyor. Bunu şeyhinin yanında yapmıyor değil mi?
Şeyh Efendi: Doğru. Muhammed Halid Hazretleri, Risale-i Halidiye’sinde şöyle buyuruyor: Râbıtanın en üstün derecesi, iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin rûhâniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin rûhâniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp, senin de peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir[2]
Bayındır: Aman Allahım! Söyler misiniz bana, bunu neye dayandırıyorsunuz?
Şeyh Efendi: Bunun delili vardır. Hz Ebubekr (r.a.) kazâ-i hâcet (tuvalet ihtiyacını gidermek) için Efendimiz (s.a.s.)’den hâlî bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikâyet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi [3]
Bayındır: Yani Hz. Ebûbekr, tuvalette, Allah'ın elçisinin rûhâniyetiyle beraber, sûretini kalp gözünün önüne getirerek hayal edip kalbiyle ondan yardım mı istiyordu?
Mürit: Hayır, öyle değil. Yani Hz. Ebûbekr tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed (s.a.s.)’i hayal ediyordu.
Bayındır: Çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gâyet normaldir. Hz. Ebûbekr, Muhammed (s.a.s.)’i çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Sizin tarif ettiğiniz râbıtayla bunun ne ilgisi var? Siz râbıta sırasında şeyhin rûhâniyetinin müridin yanına geldiğini iddia ediyorsunuz. Şeyhin rûhâniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
Şeyh Efendi: Rûhâniyetin gözüktüğünün delili vardır. Yusuf Sûresi'nde şöyle buyuruluyor: "(Yusuf aleyhisselam kasıtsız olarak, elinden gelmeyerek) ona (Züleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hareket edebilirdi).” (12/Yusuf, 24). Bu âyetin tefsirinde ekseri müfessirler, Allah dostlarının tasarruf ve imdadını (gücünü ve yardımını) açıklamışlardır. Müfessirlerden Keşşaf, doğruluktan ayrıldığı ve Mutezile Mezhebinin görüşüyle vasıflandığı halde Yakup aleyhisselamın ruhaniyyetinin, şaşkınlığından parmaklarını ısırmış olduğu halde Yusuf aleyhisselama gözükerek “O kadından sakın.” dediğini açıklamıştır”[4]
Bayındır: Siz herhalde Keşşâf tefsirini hiç okumadınız. Yoksa bunu asla söylemezdiniz.
Yusuf Sûresi’nin 24. âyetinde Züleyha'nın Yusuf aleyhisselam ile birleşmek için yaptıkları anlatılırken şöyle buyuruluyor: “Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbının burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti...” Keşşaf tefsiri, âyette geçen bürhan kelimesinin ne anlama geldiğini açıkladıktan sonra şöyle devam ediyor:
“.... Âyette geçen burhan şu şekillerde de açıklanmıştır: Yusuf aleyhisselam bir ses duydu, “Aman kadına yaklaşma!” diye, ama aldırmadı. İkinci kez duydu, demini bozmadı. Üçüncü kez duydu, beriye çekildi ama Hz. Yakup aleyhisselamı parmaklarını ısırmış halde görünceye kadar bir şeyden etkilenmedi...” Keşşaf’ta bu görüş sahipleri için aynen şu ifadeler yer alıyor: “Bu ve bunun gibi şeyler hurafeci zorbaların tutundukları şeylerdir. Allah Teâlâ’ya ve peygamberlerine iftira bunların dini olmuştur...”[5]
Biraz düşünülse bunun Yusuf Sûresindeki başka âyetlere de aykırı olduğu görülür. Bir âyette şöyle buyuruluyor: “(Yakup) Onlardan yüz çevirdi Vah Yusuf’um vah!” dedi. Üzüntüden iki gözüne de ak düştü. Kederi içine gömülüydü.” (12/Yusuf, 84). Bu olay, Hz. Yusuf’un, Mısır’a gelen kardeşlerinden Bünyamin’i, hırsızlık bahanesiyle alıkoymasından sonra olmuştu. Eğer Bünyamin'i Hz. Yusuf'un alıkoyduğunu bilseydi Hz. Yakub, böyle üzülür müydü? Lütfen bunu râbıtanın delili sayıp da kendinizi daha da kötü duruma sokmayın.
Şeyh Efendi: Ubeydullah el-Ahrâr es-Semerkandî hazretleri "Sadıklarla beraber olun." (Tevbe 9/119) âyetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sadıklarla beraber olmak, sûrette ve mânâda onlarla beraber olmaktır." Sonra da mânevî beraberliği râbıta ve huzurla tefsir etmiştir ki, bu ehlince malum olan meşrû bir iştir[6]
Bayındır: Sûrette ve mânâda sâdıklarla yani dürüst kimselerle beraber olmaktan ne anlıyorsunuz? Bir kimseyle beraber olmak hem onun yanında yer almak hem de onunla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmak anlamına gelir. Yanında olduğunuz kişi ile aynı duygu ve düşünceleri paylaşmıyorsanız bu tam bir beraberlik sayılmayacağı gibi aynı duygu ve düşünceyi paylaştığınız kişinin yanında yer almazsanız gene beraber olmuş sayılmazsınız. Burada anlatılan odur. Bunun râbıta ile ne ilgisi var?
Bazı şeyhler müritlerine resimlerini dağıtıyor ve râbıta yaparken ona bakmasını söylüyorlar. Siz de bunu yapıyor musunuz?
Mürit: Bizde öyle bir şey yoktur. Hz. Muhammed resmi yasaklamıştır.
Bayındır: Eğer Hz. Muhammed yasaklamamış olsaydı yapar mıydınız?
Mürit: Belki yapardık. Çünkü resme bakmak, şeyhi kalp gözünün önüne getirerek hayal etmekten kolaydır. O zaman şeyhin sûreti baş gözüyle görülmüş olur.
Bayındır: Peki ya dinimizin heykeli yasak etmediğini farzetsek o zaman da heykelini yapar mıydınız?
Mürit: Heykel yasak ama.
Bayındır: Yasak olmadığını farzedin.
Mürit: Belki o da yapılırdı. Her müridin evinde şeyhin bir heykeli bulunabilirdi.
Bayındır: O zaman mürit, şeyhinin putu karşısına geçecek, ona râbıta yapacak ve onun rûhâniyetinden yardım isteyecekti. Ona karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvaracaktı. Puta tapanların yaptığı zaten bundan başkası değildi. Aradan heykeli kaldırıp yerine şeyhin hayalini geçirmek neyi değiştirir? Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan bir şey beklemiyor, onun temsil ettiği varlığın rûhâniyetinden yardım bekliyorlardı.
Sizin tarif ettiğiniz râbıtaya sadece şu âyet delil olabilir: “İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun berisinden veliler edinenler: ‘Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler. İşte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz.” (39/Zümer, 3). Bu âyet, Kur’an-ı Kerim’de şirki tanımlayan âyettir.
Şeyh Efendi: Biz insanlara bize ibâdet edin demiyoruz ki.
Bayındır: Siz herhalde ibâdetin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Söyler misiniz bana, mürit şeyhin yanında nasıl olmalıdır?
Şeyh Efendi: Bak, şimdi sana müridin adâbını söyleyeyim de içinde ne varsa ortaya dök.
Müridin inancı şöyle olmalıdır: “Ben ancak bağlı bulunduğum şeyhim ile hedefime ulaşabilirim.”[7] Haklı dahi görünse mürîdin üstadına itirazı haramdır.[8] Hz. Mûsâ ile Hızır aleyhisselam kıssasında olduğu gibi şeyhe itiraz çok çirkindir. İtirazcının özrü kabul edilemez. İtirazdan doğan ayrılığın ilacı yoktur. Bu itirazın zararı, mürit üzerine akan feyzin kapanmasıdır.[9] Müride lazım olan şartlardan biri de şeyhin emrettiği şeyleri tevil etmeyerek ve geciktirmeyerek yapmasıdır. Zira tevil ve geciktirme büyük kesintiye sebeptir.[10]
Âdâbdan biri de şeyhinin sevmediği hoşlanmadığı şeylerden kaçınıp, şeyhinin güzel ahlâkına ve yumuşaklığına aldanıp da sevmediği şeyleri yapmamasıdır.[11] Şeyh müride bir şey telkin ettiğinde devamlı onunla meşgul olmalı ve kalbine hayır ve şer bir şey getirmemelidir.[12] Sâdık müridin sermayesi sevgi ve bağlılıktır. İnatlık asâsını ve muhâlefet sevdâsını bırakıp şeyhin emri altında sükûnettir. Tarikata sevgisi ve şeyhine bağlılığı artan mürit tarikatta kalmaktan emin olur.[13]
Bayındır: Yani kısaca mürit şeyhinin kölesi olacak. Hatta köleden de öte bir bağlılığı olacak. Çünkü köle efendisine zaman zaman baş kaldırır, baş kaldıramasa bile içinden homurdanır ama mürit hem içi ile hem de dışı ile şeyhin tam kölesi olacak. Şeyhin emri altında sessiz sadâsız beklerse tarikattan atılma korkusu olmayacak.
Şeyh Efendi: Mürit şeyhinin terbiyesinde ölü yıkayanın elindeki ölü gibi olmalıdır ki, şeyh, müride istediği gibi hareket edebilsin.[14] Mürit tam bağlı olmazsa şeyh onu nasıl yetiştirebilir?
Bayındır: Bağlılığın da bir sınırı var. Burada bütün sınırlar aşılıyor. İnsanları kendine köle eden bir tek peygamber yoktur. Böyle bir şey Kur'an'a temelden karşıdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Hiç bir insanın hakkı yoktur ki, Allah ona Kitap, doğru bilgi ve peygamberlik versin, o da tutsun halka, ‘Allah'tan önce bana köle olun’ desin. Onun diyeceği şudur: "Kitabı öğrettiğinize ve okuduğunuza göre katıksız olarak Rabbe köle olun.". (3/Âl-i İmrân, 79). Diyorsunuz ki, eğer müridin şeyhine bir itirazı olursa bunun ilacı yoktur. Bunun için kölelik kelimesi de yetersiz kalır. Peki bu, şeyhe ibadet değildir de ya nedir?
Mürit: Bunun neresi ibadettir, Allah aşkına!
Bayındır: Evet sadece ibadet yok, istiâne (yardım isteme) de var. Her ne kadar günde kırk kere Fâtiha sûresini okuyup "(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden istiânede bulunuruz." deseniz bile söylenenlerde hem Allah'tan başkasına ibadet var, hem de Allah'tan başkasından istiâne.
Bir insanın sevap namına yaptığı bir şey olmasa da şirkten uzak bir inancı olsa ve tevbe etmeden ölse Allah bu şahsın günahlarını bağışlayabilir. Çünkü o, şöyle buyurmuştur: "Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar." (4/Nisâ, 48). İşte başkasına köle olmamızı kabul etmeyen Allah'ın Hz. Muhammed (s.a.s.)’e emri: "De ki: "Ey cahiller! Şimdi bana, Allah'tan başkasına kölelik etmemi mi emrediyorsunuz? Sana da, senden önceki elçilere de şu muhakkak vahyedilmiştir: ‘Hele bir şirke düş; amelin kesinkes yanar ve sen kaybedenlerden olursun. Hayır; yalnız Allah'a kölelik et ve şükredenlerden ol. Onlar Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. Oysa ki kıyâmet günü, bütün yeryüzü O'nun avucunun içinde olacaktır. Gökler O'nun sağında dürülmüş olur. O, ortak koştuklarından uzak ve yücedir." (39/Zümer, 64-67)
Mürit: Elimizdeki meallerde kulluk kelimesi kullanılıyor, ama sen onun yerine "kölelik" kelimesini kullanıyorsun. Bu yaptığın doğru mu?
Bayındır: Türkçede "kul" ile "köle" aynı anlamdadır. Yunus Emre; “Tapduğ’un tapusunda kul olduk kapusunda / Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdulillah” derken “köle olduk kapusunda” demek istiyor.
Kul ve kölenin Arapçası abd kelimesidir. Hz. Muhammed de Allah'ın abd'idir. Kelime-i şehadette “Ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve Rasûluh; Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kölesi ve elçisidir.” deriz. Yalnız Allah'a köle olup başkasına köle olmamak hürriyetin doruk noktasına ulaşmak demektir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili inen şu âyeti de okumak yerinde olur. "Az kalsın baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayıracaklardı ki, başkasını uydurup üstümüze atasın. Böyle yapsaydın, kuşkusuz seni dost edinirlerdi. Eğer seni sağlamlaştırmış olmasaydık, andolsun onlara bir parça yanaşacaktın. O zaman biz de sana, hayatın kat kat azabını ve ölümün kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın." (17/İsrâ, 73-75). Hz. Muhammed bile tehlikeye düşecek gibi olduğuna göre kendimizi bu açıdan gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Mürit: Tamam, bunları anladık. Şimdi sen yukarıdaki ağır iddianı ispatla bakalım.
Bayındır: Allah'ın bütün peygamberlere söylediği şu sözü hatırlayalım: "Hele bir şirke düş; amelin kesinkes yanar ve sen kaybedenlerden olursun." (39/Zümer, 64-65)
Mürit: Bizim yaptığımızın nesi şirk? Sen esas onu anlat.
Bayındır: Öyleyse iyi dinle. “İbâdet” sözlükte tâat anlamına gelir. Türkçede buna kulluk denir. Tâat boyun eğmek demektir, daha çok “emre uymak ve izinden gitmek” anlamında kullanılır.[15] İtaat Tav’ kökündendir. Tav’ boyun eğmek demektir. Zıddı kerih görmek, hoşlanmamaktır. Âyette şöyle buyurulur: “Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin" dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.” (Fussilet 41/11). Tâat de aynı köktendir; yine boyun eğmen anlamına gelir ve daha çok “emre uymak ve izinden gitmek” anlamında kullanılır[16]
Abd; kul, yani köle anlamına gelir. İnsanlar, güçlerinin yettiğini kendilerine köle etmeğe, güç yetiremediklerine de köle olmağa meyillidirler. Krallar halkı, kendi köleleri gibi görmek istemişler, kayıtsız şartsız boyun eğdirmeğe çalışmışlardır. Kur’an’ı Kerim’de bunun örnekleri vardır: “Firavun Adamlarını toplayıp seslendi, ve şöyle dedi: ‘Sizin en yüce rabbiniz benim." (79/Nâziât, 23-24)
“Rab” sahip demektir. Araplar kölenin sahibine rab derler Hz. Yusuf köle olarak Mısır’ın bir devlet yetkilisine satılmış, o yetkilinin karısı Züleyhâ Hz. Yusuf’a aşık olmuş ve beraber olmak istemişti. O sırada olanları anlatan âyet şöyledir: "Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve ‘gelsene!’ dedi. Yusuf: ‘Günah işlemekten Allah'a sığınırım, doğrusu senin kocan benim rabbimdir; bana iyi bakmıştır. Zâlimler iflâh olmazlar ki’ dedi.” (12/Yusuf, 23). Biz de Efendi deriz. Allah’tan başkasına köle olmayı reddedenler, Allah’tan başkasının kendi rableri ve efendileri olmasını da kabul etmezler. Dikkat ederseniz efendi kelimesi tarikatlarda sıkça kullanılır. Krallar siyasî ve askerî güçlerini kullanarak, zenginler paralarını, kimileri de dini kullanarak insanları kendilerine kul etmektedirler. Dini kullananlar bunların en kötüsüdür. Çünkü insanlar bunlara kulluk etmeyi Allah'a kulluğun bir parçası sayarlar. Siz Allah ile birlikte şeyhinize de köle oluyorsunuz. Râbıta sırasında şeyhinizin rûhâniyeti karşısında boyun eğiyorsunuz. Halbuki, Fâtiha Sûresi'nde "Yalnız Sana köle oluruz" diye Allah'a söz veriyoruz.
Mürit: Kendine kulluk edilmesini isteyen şeyh var mı?
Bayındır: Önceki açıklamalar yeterli olmadı herhalde. Şeyhe tam bağlanmak, ona râbıta etmek, kalble ondan yardım istemek ve ona asla itiraz etmemek gerektiğini söylediniz. Hatta şeyhin önünde mürit, gassalın (ölü yıkayıcısının) önündeki meyyit (ölü) gibi olmalıdır, dediniz. Bu köleliğin son noktası değil midir? Bundan ileri bir kölelik düşünülebilir mi? Allah’ın istediği, insanın yalnız kendisine köle olmasıdır: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kölelik edin ki, korunabilesiniz.” (2/Bakara, 21)
Hz. Muhammed de Allah'ın kölesidir. Kelime-i şehâdet getirirken “Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kölesi ve elçisidir” deriz. Ona bundan başka bir makam vermek Hırıstiyanlara benzemek olur. Onlar Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demiş, onu Allah’a halef kılmış, ona ibadet etmeye ve ondan yardım dilemeye başlamışlardır. Sanki haşa! baba emekli olmuş da oğul onun yerine oturtulmuş gibidir. Bu sebeple ibâdet etmiş olmak için puta secde eder gibi şeyhe secde etmek gerekmez.
Mürit: Bir de istiâne vardı.
Bayındır: Gelelim istianeye: İstiâne, yardım istemek demektir. Fâtiha sûresini her okuyuşumuzda “iyyâke nestaîn” deriz. Yani "Allah'ım yalnız Senden yardım isteriz” demektir. Bu konu daha önce anlatılmıştı. Burada Şeyh Efendi'nin bir sözünü tekrarlamak yerinde olur. Şöyle demişti: "Siz ne derseniz deyin, biz Allah ile kullar arasında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm hazerâtının ruhlarının vasıta olduğuna inanırız. Onların rûhâniyetinden istimdâd eder, istiânede bulunuruz."
Evliyâ rûhundan istianede bulunduğunuza göre sizin artık “iyyâke nestaîn; yalnız Senden yardım isteriz” demeye hakkınız kalır mı? Bir de râbıta yaparak şeyhin rûhâniyetiyle beraber, sûretini kalp gözünün önüne getirip hayal etmek ve kalple ondan yardım istemek varya, işte o zaman Tevhidden bir şey kalmaz. Çünkü bu, olsa olsa şeyhe ibadetin bir parçası olur. Hz. Muhammed (s.a.s.) “Duâ ibâdetin özüdür.”[17] demiyor mu? O, bir de, şöyle buyurmuştur: “Duâ ibadetin ta kendisidir.”[18] Puta tapanlar ibâdeti, putun rızâsını kazanmak ve duâlarının kabulünü sağlamak için yaparlardı.
Cenab-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde müşriklerin durumunu belirtirken “Allah’tan başkasına duâ etmek” ifadesini kullanmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.)’e verdiği bir emirde şöyle buyurmuştur: “De ki: Ben yalnızca Rabbıma duâ ederim. Ona hiç bir şeyi ortak koşmam.” (72/Cinn, 20). İbn Abbas (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Duânız imanınızdır.”[19]
İnsanlar öteden beri en çok duâ ve ibadet konusunda yanıldıkları için bütün elçilerin davetinin temelini bu iki husus oluşturmuştur. Namaz, oruç, hac, zekat, helallar ve haramlarla ilgili çok az âyet olduğu halde Kur'an'ın tamamına yakını Allah'tan başkasına ibadeti, darda kalınca başkasından bir şey beklemeyi şirk sayıp yasaklamaktadır. Bu husus üzerinde çok durmak gerekir. "Darda kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz." (27/Neml, 62)
[1] Ruhu’l-Furkan, c. 2, s. 64.
[2] Ruhu’l-Furkan, c. 2, s. 64.
[3] Ruhu’l-Furkan, c. 2, s. 76.
[4] Rûhu’l-Furkan, c. 2, s. 65-66.
[5] Mahmud b. Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, c. 1, s. 467
[6] Rûhu’l-Furkan, c, 2, s. 66
[7] M. Zahit Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 2, s. 247.
[8] A.g.e., c. 2, s. 5
[9] A.g.e., c. 2, s. 246
[10] A.g.e., c. 2, s. 246
[11] A.g.e., c. 2, s. 248
[12] A.g.e., c. 2, s. 248
[13] A.g.e., c. 2, s. 250
[14] A.g.e., c. 2, s. 245
[15] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Beyrut 1410/1990
[16] Râğıb el-Isfehânî, s. 529.
[17] Tirmizî, Duâ 1, hadis no: 3371
[18] Tirmizî, Duâ 1, hadis no: 3372
[19] Buhârî, İman 2