Rukû’ yapmak, şüphesiz ki mü’minler için son derece önemli bir iman borcudur ve mü’min olmalarının göstergesidir. Mü’minler yalnızca Allah’ın huzurunda rukû’ ederek, büyüklüğün ve yüceliğin, ilâhlığın ve rabliğin sadece O’a ait olduğunu göstermiş olurlar. Bu ibadet onlar hakkında bir özgürlük ilânıdır. Allah’tan başka herhangi bir gücün önünde boyun eğmenin yanlışlığını kavramak ve bunu duyurmaktır rükû. Rükû, insanın ancak Allah’ın önünde eğilerek izzet bulacağını, başka nesnelerin önünde boyun bükmenin esâret ve zillet olacağını kendi nefsine ve başkalarına göstermektir.
Yüce Allah'ın yarattığı vücut organları, yine Allah'ın yarattığı âciz yaratıkları tâzim etmek için kullanılamaz. Bu, Yaratıcı'ya karşı nankörlük ve küfür demek olur. Allah'tan başkasının huzurunda saygıyla divan durulamayacağı gibi, kula kulluk etmek için rükû ve secdeyi hatırlatan, çağdaş tapınmalar, reveranslarda da bulunulamaz. Bu tür davranışlar, eşref-i mahlûkat için bir züldür, alçalmadır.
Âlemlerin Rabbi Allah’a samimiyetle rükû ve secde edenler, Allah’ın dışında hiç bir varlığın, makamın, çıkarın, gücün önünde boyun eğmezler. Başlarını dik tutarlar, haysiyet ve şereflerine sahip olurlar. İnsanlık onurlarını âciz, güçsüz ve zorba karakterli varlıkların önünde harcamazlar. Allah'a gerçek anlamda ve gereği gibi rükû ve secde eden kul, kula kul olmaktan kurtulur. Mü'min, yalnız yaratıcısı Allah'ın huzurunda eğilir.
Allah’ın karşısında rükû ve secde etmeyenler, ancak ‘kibirli’, ‘burnu havada’ olan kimselerdir. Onlar Allah’a secde etmeyi gururlarına yediremezler; ama her türlü çıkarın, dünyalık makamların ve zorba yönetimlerin önünde eğilirler, aşağı bir seviyeye düşerler. Küçücük bir menfaat için ya da az bir çıkar veya maaş uğruna üstlerine süklüm-püklüm olurlar. Allah'ın kendisine rükû ve secde emrinden kaçınanlar, kula kulluk için emre âmâdedirler. Bunlar, halk deyimiyle "emir kulu"dur; âmirleri kim olursa olsun, hazırola geçmeye, boyun eğmeye hazırdırlar. Bütün yaratıklar ve özellikle hayvanlar, aslında her durumda rükû halini yaşamak-tadırlar. Rükû etmekten kaçınan insan, böylece hayvandan da aşağı duruma, alçakların alçağına düşmüş olur (7/A'râf, 179; 95/Tîn, 5).
Allah'ın huzurunda eğilmeyen insan, ne çarşıdaki ne gönlündeki putları devirebilir. Allah'ın önünde eğilmeyen kimse, küfrün belini bükemez; tâğutun ve şeytanın belini kıramaz.
Rükû, namazdaki bir rükün olmanın yanında, Allah'a her konuda ve tam manasıyla boyun eğişin somut şeklidir. Rükûda asıl olan, kalbin bütün ilgilerden arınarak Allah'a yönelmesi, samimi bir teveccüh ile O'na bağlılığını ve itaatini arzetmesidir. Rükûsu ve secdesi çok olanlar, yeryüzünü tertemiz mescid haline getirenler, Rablerinin katında yüceldikçe yücelirler. Allah, kendisi için tevâzu gösterenleri, rükû ederek boyun büken ve başını secdeye koyanları aziz kılar, yükseltir. Sadece Allah'ın huzurunda eğilip O'na rükû ve secde edenler, bir anlamda ‘mirac’a çıkarlar. Zaten namaz mü’minin miracı değil midir?
'Rükû’su ve 'secde'si uzun tutulan namazlar daha faziletlidir. Bu iki makamda yapılan zikirler, edilen dualar ve kunutlar kabul edilmeğe daha yakındır.
"Şühedâ göğdesi, bir baksana; dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar." (Mehmed Âkif)
Ne mutlu sadece Allah’ın önünde eğilip rükû ve secde eden, bu davranışıyla insan ve cin şeytanlarını kahredip onların belini bükmek isteyenlere... Yazıklar olsun tâğutlar önünde basit çıkar için yaltaklanıp iki büklüm olanlara!