Şeyhlere Hizmet Etmek Ve Giydirmek (Müridin Şeyhine Karşı Edebi)

 

Geçmiş sayfalarda da gördüğümüz gibi şeyhlerin büyük bir kısmı tevekkül iddiasındadır. Tevekkül bu şeyhlere göre çalışmayı bırakıp, kazanmayı terketmektir. Çünkü onlara göre çalışmak, Allah'a itimatsızlıktır. Çalışmayıp kazanmayan bu şeyhler müridlerinin mallariyle geçinirler. Mürid şeyhini razı edip ileride ondan "velayet ve teklif" makamını kazanmak için şeyhinin bütün hizmetlerini yapar. Ancak şeyh bu makamı müridine kolaylıkla vermez. Zira bu makamı kendi hizmetlerini ve iaşesini temin edecek bir başka mürid bulamadan müridine verirse, rızkını kendi eliyle kesmiş olacak.

Şeyhlerle müridler arasındaki hizmet ilişkisi bazı şeyhleri krallar gibi mal, mülk ve söz sahibi yapmıştır. Bütün tasavvufi tarikatlar müridleri şeyhlere hizmet etmeye teşvik eder ve şeyhe itiraz etmemesini öğütler. Şeyh müridinin bütün mallarını alsa bile müridinin itiraz etmemesi gerekir. Çünkü şeyh bu hususta müridini belki de imtihan ediyordur. Mürid itiraz edecek olursa imtihanı bilmeden kaybedebilir.

Nakşibendi tarikatı da diğer tarikatlar gibi müridleri şeyhlerine maddi ve manevi bütün hizmetleri takdim etmeyi tavsiye eder. Nakşibendiler'e göre mürid şeyhe tam bir teslimiyet içerisinde ondan sadır olacak bütün haraketlere razı ve şeyhe malı ve canıyla hizmet eden kişidir. Zira sevginin cevheri ancak bu yolla meydana gelebilir.[1]

Nakşiler'in en büyük evliyalarından biri olarak kabul edilen Şeyh Ubeydullah Ahrar diyor ki: "Bazı kişiler nafile ibadetlerini şeyhe yapılan hizmetten daha efdaldir. Zannına kapılmışlardır. Hayır böyle değildir. Çünkü hizmetin neticesi: Sevgi ve kalplerin ısınmasıdır. Ayrıca insan kendisine iyilikte bulunanları sever."[2]

Bu sözde açık bir hata görüyorum. Eğer gönül kendisine iyilik yapanları seviyorsa ve kalpler bu sevgi etrafında birleşiyorsa, bu sevginin kendisini yaratan ve sayılması mümkün olmayan nimetler ihsan eden Allah'a olması lâzım. Şeyhe değil. Verdiği nimetlere şükür mahiyetinde olan nafile ibadetler nasıl terk edilebilir? Ayrıca şeyhe yapılan hizmet nafile ibadetten nasıl efdal olabilir.

Şeyh Muhammed Emin bazı şeyhlerin şöyle söylediklerini naklediyor:

"Şeyhlere hizmet salih amelden daha üstündür."[3]

Bu söze cevap vermeye gerek duymuyorum. Çünkü her akıllı insan şeyhe yapılan hizmetin, salih amelden daha üstün olamayacağını bilir. Zira salih amel sadece Allah'ındır.

Yine Şeyh Muhammed Emin şöyle diyor: "Malın ve canınla şeyhlere hizmet. Yaptıklarından dolayı da sakın onlara karşı çıkma. Zira onlara karşı çıkanlar iflah olmaz."[4]

Bu sözden sonra Şeyh Muhammed Emin müridin şeyhiyle olan ilişkisinde bulunması gereken edep ve kurallar için bir de usul koymuş. Bunların bir kısmını aşağıya naklediyoruz.

1- Mürid bütün nimetleri şeyhinden bilmelidir.[5] İşte şirkin kokusu buradan yayılmaya başladı. Allah'ın kullarına ihsan ettiği nimetlerden bahsetmek ve onları konuşmak İslâm'ın teşvik ettiği hayırlı bir iştir. Ancak bu nimetlerin tümünün şeyhten olduğu hususunda bir şüpheniz yok mu? Olması gerekir. Zira bütün nimetler Allah'tandır.

2- "Şeyhin yaptığı bir işin zahiri haram bile olsa müridinin ona itiraz etmemesi gerekir. Ayrıca "Neden böyle yaptın?" diye de sormamalıdır. Zira şeyhine niye diyen bir mürid iflah olmaz. Çünkü şeyhten sadır olup dışı haram gibi görünen bir haraketin içi hayırlıdır" diyor ve bu görüşünü desteklemek için bazı şeyhlerin bu hususla ilgili şu şiirlerini naklediyor:

"Onun (şeyhin) yanında yıkanmakta olan ölü gibi ol.

Seni istediği gibi çevirsin itaatkâr ol.

Yaptığı işlerin manasını anlayamazsın ona itiraz etme.

Çünkü itiraz onunla çekişmedir.

Ona herşeyini teslim et sana meşru görünmüyorsa da."[6]

Tenvir el-Kulub'un yazarı bizi şaşırttı. Çünkü müride "Bir Allah'ın önünde yıkanmakta olan ölü gibi ol" diyor, bir de bakıyorsunuz "Şeyhin elleri arasında yıkanmakta olan ölü gibi ol" diyebiliyor.

Ayrıca zahiri haram bile olsa müridin Nakşibendiler'e göre şeyhine itiraz etmemesi gerekir.[7]

Mürid nasıl itiraz edemez. Halbuki İslâm dini müslümana münkere anında itiraz etmesini ve değiştirebilirse zorla dahi olsa değiştirmesini emretmiştir. Kötülüklere karşı sessiz ve pervasız kalanların üzerine Allah'ın gazabı iner. Çünkü münkerlere (kötülüklere) karşı çıkmak ilahi bir emirdir. Dolayısiyle bu emre itaat etmek gerekir. Allah (c.c.) Âl-i İmran Sûresi'nin 110. âyetinde şöyle buyurmaktadır: [Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mani olursunuz. Ve Allah'a iman edersiniz.] Allah bizlere içi ve dışı haram olan her şeye mani olmamızı emretmiştir. Allah kullarının güçlerini bilir. Bir haraketin dışı haramsa içinin helâl olup olmadığı gerçeğine kullarının ulaşamayacağını bilir. O yüzden insanlara gördükleri kötülüklere mani olmalarını emretmiştir. Zira insanlar birbirlerinin içini bilemezler. Zahiri (dışı) haram olan bir haraketin batınından (içinden) ne kasdedildiği bizim için önemli değildir. Ayrıca haram olan bir haraketin batınında (içinde) iyiliğin bulunduğunu nereden anlayabiliriz. Zira biz insanların içlerinde sakladıkları sırları bilemeyiz. Kötülük şeyhlerinin kötülüğe karşı çıkan insanlardan korkması İslâm dininin talimatlarından değildir. Yaptıkları işler İslâm'a muhalif olmasa müridlerinden korkup onlara şeyhten sadır olan kötülüklere itiraz etmeyiniz. Çünkü yaptığı haraketlerinin anlamını bilmiyorsunuz. Demezlerdi.

Hz. Ömer (r.a.) halifeliğe seçildiği zaman halka

"Bir suç işlediğim zaman susmayınız" deyince halk arasında eli kılıçlı biri Hz. Ömer'e

"Yemin olsun ki sende bir eğrilik görürsek seni kılıçla düzeltiriz" dedi. Hz. Ömer ona niye itiraz ediyorsun demediği gibi seni Rububiyet makamından da kovuyorum demedi. Tam aksine bu sözlerden memnun olmuş ve Allah'a şükretmiştir. Ayrıca Hz. Ebu Bekir (r.a.) hilafete seçildiği zaman "Ey insanlar! Allah'a itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Ama Allah'a asi olduğumu görürseniz bana itaat etmeyiniz." demiştir.

O halde şeyhler kendilerinden gelen ve gelebilecek kötülüklerin eğlenmesini istememeleri sünnete apaçık bir muhalefettir. Doğru yolda yürüyen bir şahıs kendisine yapılacak hiç bir itirazdan korkmaz. Ancak suç işleyenler ve doğru yolda olmayanlar İslâm'ın en büyük özelliklerinden olan kötülüğe karşı çıkma haraketinden kurtulamazlar.

el-Mevehib el-Sermediyye ve Tenvir el-Kulub adlı kitapların yazarı şöyle diyor: "Bilmiş ol ki şeyhlerin yap diye emrettikleri zikirde gözleri kapatmak murakabe esnasında kapıyı örtmek gibi haraketleri şeyhler sünnetin nurundan almışlardır. Dolayısiyle onların yaptığı herhangi bir haraketin anlamını ve sünnetin neresinden alındığını bilmiyorsan onlara dil uzatıp itiraz etme."[8]

İslâm'a uymayan her tür harakete karşı çıkmak itiraz değildir. Ayrıca bu haraketlerden dolayı onları ikaz etmek kesinlikle dil uzatmak değildir. Aksine İslâm'ın yüce bir emridir. Bu haraketlerle kilise adamlarının "afaroz" ilkesi arasında büyük bir benzerlik vardır. Şeyhlerin sıraladığımız haraketleri papazların haraketlerinden pek farklı değil.

Mürid şeyhinin boşadığı ve nefsinin arzu ettiği kadınla evlenemez. Şeyhlere hizmet etmenin salih amellerden daha üstün olduğunu, haram işlerlerse bile onlara itiraz edilmeyeceğini öğrenmiştik. Şimdi de şeyhin boşadığı kadınla evlenmek müride caiz değildir. Fetvasını öğrenmiş olduk. Bu evlenmeyi haram kılabilmek için şeyhin Peygamber (s.a.v.) mertebesinde olması gerekmez mi? Allah el-Ahzab Sûresi'nin 53. âyetinde şöyle buyurmaktadır: [Sizin peygambere eziyet etmeniz ve ölümünden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen caiz değildir. Şüphesiz ki bu Allah nezdinde büyük bir günahtır.] Bu durum âyette de görüldüğü gibi sadece Peygamber (s.a.v.) içindir. Bunun dışında bir çok sahabi hanımını boşadığı zaman diğer sahabeler onlarla evleniyor ve bunda beis görmüyorlardı. Esma bint Amir Cafer bin Ebi Talib'le evlenmiş ve Hz. Cafer'in şehit olmasından sonra Hz. Ebubekir'le evlenmiştir. Bu hadise Peygamber (s.a.v.) hayattayken meydana gelmiştir. Esma (r.a.) Hz. Ebubekir'den sonra Hz. Ali'yle evlenmiştir. İsimlerini zikrettiğimiz bu sahabiler (r.a.) Peygamberin (s.a.v.) en çok sevdiği kişilerdendi ve kendilerinden sonra gelecek olanlardan da üstün olan insanlardan idiler. Ayrıca Ensar'dan birinin Hz. Abdurrahman'a (r.a.) hanımlarımdan birini boşayayım onunla evlen dediği çok meşhurdur. O halde Nakşibendi tarikatı şeyhlerinin kendilerini peygamberlik mertebesine çıkarıp "Hanımlarımızla biz öldükten sonra evlenmeyiniz" demeleri caiz değildir. Peygamber (s.a.v.) dışında sahabiden olsun, tabiinden olsun, seleften veya evliyadan olsun adam ölmüş ve geriye dul hanım bıraktıysa ve bu hanımın evlenmesi isteği varsa evlenmesi kesinlikle caizdir.

Mürid şeyhine hiç bir konuda ve hiçbir şekilde nasihatta bulunamaz. Ancak olacak her şeyi kendisinden daha iyi biliyor diye şeyhine havale etmelidir. Çünkü şeyhinin istişare edeceği kişiler çoktur.[9] Yazar bu sözüyle Allah'ın şu âyetine muhalefet etmiştir: [Ve işinde onlarla meşveret et.] Bilindiği gibi Peygamber (s.a.v.) Bedir savaşında Ensar'a danışmış ve Ensar'a bana bu hususta yol gösterin demişti.[10]

Peygamber (s.a.v.) Bedir'in en aşağısında bir kuyunun yanında konakladı. Habbab bin Munzir (r.a.) ona: Durduğun yer sana vahiyle bildirildiyse bizim diyeceğimiz bir şey yoktur. Ama bu sadece senin görüşünse "biz de savaş hiledir" diyoruz. Peygamber (s.a.v.) bu sözden sonra "Hayır bu benim görüşümdür ve savaş hiledir" dedi. O zaman Habbab (r.a.) görüşünü açıkladı. Peygamber (s.a.v.)görüşünü isabetli bulup onun söylediği gibi yaptı.[11]

Peygamber (s.a.v.) masum olduğu halde ashabına danışmayı ihmal etmiyordu. Nasıl olur da Nakşibendi şeyhleri müridin şeyhine görüş bildirmesini haram kılarlar?

Eğer bu sözün zahiri (dışı) iyi görünmüyorsa bile batını (içi) büyük ve faydalı nasihatlarla doludur. Siz onu anlayamıyorsunuz derlerse; biz de onlara getirin şu batını (içi) hikmetli ve faydalı nasihatlarla dolu sözünüzü bize açıklayın da biz de anlayalım. Ayrıca getirin bu sözünüzü şeriat terazisinde tartalım. Eğer bunu şeriat terazisinde tartmazsak felsefecilerin ve hıristiyanların terazisinde mi tartacağız. Bizler müslüman olarak ihtilafa düştüğümüz konuların tümünde İslâm'a müracaat eder ve ihtilaflarımızı orada çözeriz. Allah (c.c.) Nisa Sûresi'nin 59. âyetinde şöyle diyor: [Aranızda herhangi bir şeyde ihtilafa düştüğünüz zaman, onun hükmünü Allah'a ve peygambere havale edin. Bu daha hayırlı ve netice bakımından da daha güzeldir.] Ayrıca Şûra Sûresi'nin 10. âyetinde şöyle buyuruluyor: [İhtilafa düştüğünüz hususlarda hüküm vermek Allah'a aittir.] Allah'ın hükmüne muhalif olanı gördüğünüz zaman ne kadar süslenmiş olursa olsun reddederiz. Ancak Allah'ın hükmüne uygunsa kesinlikle kabul ederiz. Ama onların dediği gibi "Şeyhin istişare edeceği çok kişiler vardır. Ve şeyh müridin görüş ve nasihatına muhtaç değildir. Demek Peygamberin (s.a.v.) sünnetine aykırıdır.


 

[1] Tenvir el-Kulub (528),

[2] el-Mevehib el-Sermediyye (163),

[3] Tenvir el-Kulub (530),

[4] el-Mevehib el-Sermediyye (79), el-Envar el-Kudsiyye (112),

[5] el-Mevehib (394-395),

[6] Tenvir el-Kulub (529),

[7] Tenvir el-Kulub (479), Tenvir el-Kulub (528),

[8] el-Mevehib el-Sermediyye (323),

[9] Tenvir el-Kulub (529),

[10] Siyret İbni Hişem (2/188/1),

[11] Siyret İbni Hişem (2/192/1),