J. 25

Jakobenizm... 25

Jargon. 25

Jenosit 25

Jest 25

Jüri 25

K.. 25

Kabile. 25

Kabiliyet 25

Kaçınma. 25

Kaçınma-Kaçınma Çatışması 25

Kader 25

Kadercilik. 26

Kadro Partisi 26

Kalıp Değişkenler 26

Kalep Konuşma. 26

Kalıp Söz. 26

Kalıp Yargı 26

Kambiyo. 26

Kambiyo İşlemleri 26

Kambiyo Rejimi 27

Kambiyo Senedi 27

Kameralizm... 27

Kamu Denetçisi 27

Kamu İktisadi Teşebbüsleri 27

Kamu Yönetimi 27

Kamulaştırma. 27

Kamuoyu. 27

Kamuoyu Yoklaması 27

Kamusal Mal 28

Kanı 28

Kanun. 28

Kanun Hükmünde Kararname. 28

Kanun Simsarlığı 28

Kapalı Çember Kuramı 28

Kapalı Diplomasi 28

Kapalı Ekonomi 28

Kapalı Siyasal Sistem... 28

Kapalı Uçlu Soru. 28

Kapitalist Birikimin Genel Yasası 28

Kapitalizm... 29

Kapitalizmin Genel Bunalımı 29

Kapris. 29

Kapsam... 29

Kâr 29

Kâr Payı 29

Kara Borsa. 29

Kara Para. 29

Kara Suları 29

KARDİNAL FAYDACILIK.. 30

Karikatür 30

Karizma. 30

Karizmatik Otorite. 30

Kakma Ekonomi 30

Karmaşa. 30

Karşılaştırmalı Psikoloji 30

Karşılaştırmalı Statik Analiz. 30

Karşılaştırmalı Üstünlük Kuramı 30

Kartel 30

Karz-I Hasen. 31

Kast 31

Kategori 31

Katı Anayasa. 31

Katılım... 31

Katılımcı Bürokrasi 31

Katılımcı Gözlem... 31

Katınokrasi 31

Katma Bütçe. 31

Katma Değer 32

Katma Değer Vergisi 32

Kavram... 32

Kavramsal 32

Kavramsallaştırma. 32

Kaygı 32

Kayıtlı Değer 32

Kayıtsızlık Eğrisi 32

Kefalet 32

Kelam... 32

Kelime Çağrışımı 33

Kemalizm... 33

Kemikleşme. 33

Kendi İçin Sınıf. 33

Kendiliğindenıik. 33

Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı 33

Kent 33

Kent Sosyolojisi 33

Kentleşme. 33

Keramet 34

Kestirim... 34

Keşide. 34

Keynes Planı 34

Keynesciıik. 34

Kırtasiyecilik. 34

Kısır Döngü Kuramı 34

Kısmi Denge Analizi 34

Kısmi Katılım... 34

Kıta Sahanlığı 34

Kıtasal Sistem... 35

Kıyas. 35

Kıyı Bankacılığı 35

Kıymetli Evrak. 35

Kimlik Belirliliği 35

Kimlik Belirsizliği 35

King Kanunu. 35

Kişi Başına Düşen Gsmh. 35

Kişilik. 35

Kişilik Bozukluğu. 36

Kitle. 36

Kitle İletişim Araçları 36

Kitle Kültürü. 36

Kitle Partisi 36

Kitle Toplumu. 36

Klan. 36

Klasik Demokratik Kuram... 36

Klasik Elitizm... 36

Klasik İktisat Okulu. 37

Klasik Miktar Kuramı 37

Klasik Örgüt Kuramı 37

Klik. 37

Klinik Psikolojisi 37

Kliring. 37

Know-How.. 37

Koalisyon. 37

Kol Emeği 37

Kolbertizm... 38

Kollektif Bilinçaltı 38

Kollektif Şirket 38

Kollokyum... 38

Kolluk Kuvvetleri 38

Kolonizasyon. 38

Komandit Şirket 38

Komıntern. 38

Kompleks. 38

Komprador 38

Kompülsif Kişilik. 38

Kompülsif Reaksiyon. 39

Komşuluk. 39

Komünist Manifesto. 39

Komünizm... 39

Kondominyum... 39

Konfederasyon. 39

Konferans. 39

Konjonktür 39

Konjonktürel İşsizlik. 39

Konkordato. 39

Konsensüs. 40

Konservatizm... 40

Konsolidâsyon. 40

Konsolos. 40

Konsolosluk Çevresi 40

Konsorsiyum... 40

Kontrol Grubu. 40

Konvertibilite. 40

Kooperatif. 41

Korelasyon. 41

Korporatizm... 41

Korsan Miting. 41

Korumacılık. 41

Korumacılık Politikası 41

Kota. 41

Kota Sistemi 41

Kozalite. 41

Kozmoloji 41

Kozmolojik Delil 42

Kökbilim... 42

Köktencilik. 42

Köle. 42

Kölelik Düzeni 42

Körfez Krizi 42

Körfez Savaşı 42

Kötümserlik. 42

Köy Sosyolojisi 42

Kriminoloji 43

Kriter 43

Kriz. 43

Kriz Diplomasisi 43

Kronik Enflasyon. 43

Kronik İşsizlik. 43

Kulisçilik. 43

Kuram... 43

Kuramsal İktisat 43

Ku'ran. 43

Kurgu. 43

Kurgusal İfadeler 44

Kurucu Meclis. 44

Kurumsalcı Okul 44

Kuşak. 44

Kuşkuculuk. 44

Kutsal 44

Kutu Diyagramı 44

Kutuplaşma Teorisi 44

Kuvvetler Ayrılığı 44

Kuvvetler Birliği 44

Kuzey-Güney Diyalogu. 44

Kültür 45

Kültüre Girme. 45

Kültürel Antropoloji 45

Kültürel Çağdaşlaşma. 45

Kültürel Değer 45

Kültürel Ekoloji 45

Kültürel Gecikme. 45

Kültürel Görecelilik. 45

Kültürel Yabancılaşma. 45

Kültürel Yoksunluk. 45

L.. 46

Labirent 46

Laf Salatası Yapmak. 46

Laiklik. 46

Leasing. 46

Leontief Paradoksu. 46

Liberalizm... 46

Libido. 46

Likidasyon. 46

Likidite. 46

Likidite Oranı 47

Likidite Tuzağı 47

Limited Şirket 47

Lisans. 47

Liyakat Sistemi 47

Lobicilik. 47

Logos. 47

Lokavt 47

Lonca. 47

Lonca Sistemi 48

Lorenz Eğrisi 48

M... 48

Maddecilik. 48

Magna Karta. 48

Mahallî İdare. 48

Mahreçler Kanunu. 48

Makro Ekonomi 48

Makro Ekonomik Analiz. 48

Makyavelci Diplomasi 48

Makyavelizm... 49

Mal 49

Mal Beyanı 49

Malî Oligarşi 49

Maliye Politikası 49

Maliyet 49

Maliyet Bedeli 49

Maliyet Değer Teorisi 49

Maliyet Enflasyonu. 49

Malthusçuluk. 50

Manifesto. 50

Manchester Okulu. 50

Manda Sistemi 50

Mantığa Süründürme. 50

Mantık. 50

Mantıksal Açıklama. 50

Mantıksal Düşünme. 50

Mantıksal İfadeler 50

Mantıksal Pozitivizm... 50

Maoizm... 51

Marifet 51

Marjinal Değer Teorisi 51

Marjinalizm... 51

Marka. 51

Marksist İktisat Kuramı 51

Marşal Planı 51

Marşal Yardımı 52

Masal 52

Masalbilim... 52

Maşeri Vicdan. 52

Matematik. 52

Matematiksel İfadeler 52

Materyalizm... 52

Matriarki 52

Maturidilik. 52

Mazoşizm... 52

Mavi Yakalılar 53

Mecaz. 53

Mecaz Ve Benzeşim İfadeleri 53

Meczup. 53

Medeniyet 53

Mediokrasi 53

Meditasyon. 53

Medyan. 53

Mekan. 53

Mekan Serileri 53

Mekanik Dayanışma. 53

Mekanikçilik. 54

Mekruh. 54

Mektup Teatisi 54

Melankoli 54

Mendup. 54

Menkul 54

Menkul Kıymetler Borsası 54

Menşevızm... 54

Merkantilizm... 54

Merkez Bankası 55

Merkez-Çevre. 55

Merkezi Yönetim... 55

Mesaj 55

Mesih. 55

Mesihçilik. 55

Meslek. 55

Meşrulaştırma. 55

Meşruluk. 56

Meşruti Monarşi 56

Meşrutiyet 56

Meşailik. 56

Meta. 56

Meta Fetişizmi 56

Metafizik. 56

Metafizik Safha. 56

Metafizik Gerçeklik. 56

Metafor 56

Metalaşttrma. 56

Meteoroloji 57

Metod. 57

Metodoloji 57

Mevduat 57

Mezat 57

Mikro Ekonomi 57

Mikro Ekonomik Analiz. 57

Milis. 57

Militarizm... 57

Millet 57

Millî Gelir 57

Milli İrade. 58

Millî Muhasebe. 58

Millileştirme. 58

Milliyet 58

Milliyetçilik. 58

Milliyetperestlik. 58

Mini Devlet 58

Misilleme. 58

Mistifikasyon. 58

Mistisizm... 58

Mit 59

Miting. 59

Mizaç. 59

Mmb İfadeler 59

Mod. 59

Moda. 59

Model 59

Modern Miktar Kuramı 59

Modernizasyon. 59

Modernizm... 59

Modernleşme. 60

Modernlik. 60

Monarşi 60

Monetarızm... 60

Monogami 60

Monokrasi 60

Monopol 60

Monopson. 60

Monroe Doktrini 60

Montaj Sanayii 60

Moratoryum... 60

Mozayik Toplum... 61

Mucize. 61

Mudaraba. 61

Muhafazakarlık. 61

Muhasebe. 61

Muhayyile. 61

Mukayyet Değer 61

Murabaha. 61

Muşaraka. 61

Mutezile. 61

Mutlak. 62

Mutlak Çoğunluk. 62

Mutlak Fiyat 62

Mutlak Gerçeklik. 62

Mutlak Üstünlük Kuramı 62

Mutlakıyet 62

Mübadele. 62

Mübadele Teorisi 62

Mubah. 62

Mücerret 62

Müeyyide. 62

Mükellef. 63

Mülkiyet 63

Mülkiyet Biçimi 63

Münafık. 63

Münakaşa. 63

Münazara. 63

Mürcie. 63

Müstazaf. 63

Müstehap. 63

Müstekbir 63

Müşahhas. 63

Mütedenni Vergi 63

Müterakki Vergi 64

Müteşebbis. 64

Müzakere. 64

N.. 64

Nakdî Hakıar 64

Narsizm... 64

Nass. 64

Nasyonalizm... 64

Nativizm... 64

Naturalizm... 64

Neden Uydurma. 64

Nedenbilim... 64

Nedensel Açıklama. 64

Nedensellik. 64

Neoklasik İktisat Okulu. 65

Nbp. 65

Nepotizm... 65

Nesil 65

Nesne. 65

Nesnel 65

Nesnel Gerçeklik. 65

Nesnel İdealizm... 65

Nesnelcilik. 65

Nesneleştirme. 65

Nesnellik. 66

Net İşletme Sermayesi 66

Nevrasteni 66

Nevroz. 66

New Deal Plan. 66

Nicelik. 66

Niceliksel Veri 66

Niceliksel Zaman. 66

Nihaî Mal 66

Nisbî Çoğunluk. 66

Nisbî Temsil Sistemi 67

Nitelik. 67

Nitelikli İşgücü. 67

Niteliksel Veri 67

Niteliksel Zaman. 67

Nixon Doktrini 67

Nomen. 67

Nominal 67

Nominal Değer 67

Nominalizm... 67

Norm... 67

Normal Mallar 68

Normatif Çözümleme. 68

Normatif İktisat 68

Nostalji 68

Nosyon. 68

Nüfus. 68

Nüfus Ekolojisi 68

Nüfus Patlaması 68

Nüfus Sayımı 68

Nüfus Yoğunluğu. 69

Nüfusbilim... 69

O.. 69

Obje. 69

Objektif. 69

Objektif İdealizm... 69

Objektif Realite. 69

Objektivite. 69

Objektivizm... 69

Obsesif-Komfülsif Kişilik. 69

Odip Karmaşası 69

Okul Psikolojisi 69

Okulsuz Toplum... 70

Olağan Bilim... 70

Olağanüstü Hal 70

Olasılık. 70

Olasılık Örneklemesi 70

Olay. 70

Olgu. 70

Olgu Bağlamı 70

Olguculuk. 70

Olgusal Gerçeklik. 70

Oligarşi 71

Oligopol 71

Olumlama. 71

Olumsuz Yaptırım... 71

Olumsuzlama. 71

Ombudsman. 71

Ontoloji 71

Ontolojik Düalizm... 71

Ontolojik Monizm... 71

Ontolojik Pluralizm... 71

Optimalite. 72

Optimum... 72

Oranlı Ölçek. 72

Ordinal Faydacılık. 72

Organik Dayanışma. 72

Organik Yaklaşım... 72

Organizasyon. 72

Orta Barbarlık. 72

Orta Sınıf. 72

Ortak Bilinç. 73

Ortak Davranış. 73

Ortak Düzlem... 73

Ortak Pazar 73

Ortak Tüketim... 73

Ortaklık. 73

Ortalama. 73

Ortanca. 73

Oryantalizm... 73

Otarşi 73

Otizm... 73

Otofinansman. 74

Otokrasi 74

Otokritik. 74

Otomasyon. 74

Otonomi 74

Otorite. 74

Otoritercilik. 74

Otoriter Kişilik. 74

Otosansür 74

Oyun Kuramı 74

Ö.. 74

Ödemeler Dengesi 74

Ödenek. 75

Ödül 75

Ödünleme. 75

Öge. 75

Öğreti 75

Ölçek. 75

Ölçüt 75

Önbilinç. 75

Öncül 75

Öndeyi 75

Öneğilim... 76

Önerme. 76

Öngörü. 76

Önkabul 76

Önkanıt 76

Önseçim... 76

Önsel 76

Önsel Bilgi 76

Önsezi 76

Önyargı 76

Örfî Hukuk. 76

Örgün Eğitim... 76

Örgüt 77

Örgütsel Ekoloji 77

Örgütsel Katkım... 77

Örnekolay İncelemesi 77

Örnekleme. 77

Örnekleme Dağılımı 77

Örnekleme Hatası 77

Örtülü Ödenek. 77

Örümcek Ağı Teoremi 77

Öz. 78

Özcülük. 78

Özdekçilik. 78

Özdeşleştirme. 78

Özel Çekme Hakkı 78

Özel Mülkiyet 78

Özeleştiri 78

Özelleştirme. 78

Özerklik. 78

Özgecilik. 78

Özgürlük. 78

Özne. 79

Öznel 79

Öznel Değer Kuramı 79

Öznel Gerçeklik. 79

Öznelcilik. 79

Özyönetim... 79

P. 79

P-İfadeleri 79

Paganizm... 79

Panel 80

Panic. 80

Panteizm... 80

Para Aldanması 80

Para Arzı 80

Para Talebi 80

Paradigma. 80

Paradoks. 80

Parametre. 80

Paranoya. 81

Parasalcluk. 81

Parazitizm... 81

Parçalara Bölerek Öğrenme. 81

Pareto Optimumu. 81

Parkinson Yasası 81

Parlamenter Sistem... 81

Parlamenter Demokrasi 81

Pasif Direnme. 82

Pasif Saldırgan Kişilik. 82

Pasifler 82

Patent 82

Patriajrki 82

Patrimonyalizm... 82

Pay Örneklemesi 82

Pentagon. 82

Perestroyka. 82

Personel Psikolojisi 82

Peşin Hüküm... 83

Peter Prensibi 83

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü. 83

Phıllıps Eğrisi 83

Pilot Bölge. 83

Piyasa. 83

Plasman. 83

Plebisit 83

Pluraıizm... 83

Poliarşi 83

Poliçe. 84

Polimetri 84

Politeizm... 84

Politik İktisat 84

Popülizm... 84

Posdcorb. 84

Postmodernizm... 84

Postmodernist Epistemoloji 84

Postüla. 84

Potansiyel Gerçeklik. 85

Pozitif Çözümleme. 85

Pozitif İktisat 85

Pozitif Safha. 85

Pozitivizm... 85

Pratik. 85

Prestij 85

Prim... 85

Profan. 85

Program Yardımı 86

Proje Yardımı 86

Projeksiyon. 86

Proleterya. 86

Proleterya Diktatörlüğü. 86

Propaganda. 86

Protokol 86

Provakasyon. 86

Psikanaliz. 86

Psikolinguistik. 87

Psikometrik Psikoloji 87

Psikonevrotik Reaksiyon. 87

Psikoloji 87

Psikoloji Okulları 87

Psikolojik Savaş. 87

Psikometri 87

Psikopatoloji 87

Psikosomatîk. 87

Psikosomatîk Hastalık. 87

Psikoterapi 88

Pum Priming. 88

Put 88

Putperestlik. 88

Radikal Elttezm... 88

Radikal Teori 88

Rant 88

Rantiye. 88

Rantabilite. 88

Rastlantıu Örnekleme. 88

Rasyo. 89

Rasyonaıite. 89

Rasyonaıizasyon. 89

Rasyonalizm... 89

Rayiç Bedel 89

Reaksiyon Teşkili 89

Real Politik. 89

Realizm... 89

Reel Gelir 89

Reel Millî Gelir 89

Reel Ücret 90

Reeskont 90

Refah Devleti 90

Refah İktisadı 90

Refah Ölçütleri 90

Referandum... 90

Referans Çerçevesi 90

Referans Grubu. 90

Reform... 90

Regresyon Analizi 91

Rekabet 91

Renk Körlğü. 91

Retorik. 91

Revalüasyon. 91

Riba. 91

Ricardo'nun Rant Teorisi 91

Rivayet 91

Rol 91

Rölativizm... 91

Rönesans. 92

Ruhbilim... 92

Ruhsal Denge. 92

Ruhsal Dengesizlik. 92

Ruhçulük. 92

S. 92

Sabit Döviz Kuru Sistemi 92

Sabit Sermaye. 92

Sabit Sermaye Malları 92

Sadizm... 92

Sag. 92

Sağduyu Bilgisi 93

Sahte Bilim... 93

Sahte Entellektüel 93

Sahte İletişim... 93

Sahte Katılım... 93

Saldırganlık. 93

Salt Çoğunluk. 93

Saltık. 93

Sanat 93

Sanat Sosyolojisi 93

Sanayi 93

Sanayi Devrimi 93

Sanayi Kapitalizmi 94

Sanayi Merkantilizmi 94

Sanayileşme. 94

Sanayileşme Politikası 94

Sanayi Sonrası Toplum... 94

Sanayi Toplumu. 94

Sansür 94

Saplanma. 94

Sarı Sendikacılık. 94

Satınalma Gücü. 94

Savaş. 95

Savaş Komünizmi 95

Savunma Mekanizması 95

Say Kanunu. 95

Saygınlık. 95

Saygınlık İhtiyacı 95

Sayıştay. 95

Seçenek. 95

Seçim Yoluyla Katılım... 95

Seçimbilim... 95

Seçkin. 95

Seçkincilik. 96

Seçmecilik. 96

Sefalet 96

Sekülarizm... 96

Selefiye. 96

Selem... 96

Semantik. 96

Semantik Açıklama. 96

Semavî Din. 96

Sembol 96

Sembolizm... 96

Sembolleştirme. 96

Seminer 97

Sempozyum... 97

Semptomik Okuma. 97

Sendika. 97

Senet 97

Sentetik Önerme. 97

Sentez. 97

Septisizm... 97

Serbest Bölgeler 97

Serbest Çağrışım... 98

Serbest Girişim... 98

Serbest Hatırlama. 98

Serbest Mallar 98

Serbest Mübadele Sistemi 98

Serbest Piyasa Ekonomisi 98

Sermaye. 98

Sermaye Piyasası 98

Sermaye Şirketleri 98

Sermaye Temerküzü. 99

Seteris Paribus. 99

Sezarizm... 99

Sezgi 99

Sezgicilik. 99

Sıcak Takip. 99

Sıfır Oyun Kuramı 99

Sıkı Yönetim... 99

Sınama. 99

Sevger-Prebish Tezi 99

Sınıf. 100

Sınıf Bilinci 100

Sınıf Çatışması 100

Sınıf Mücadelesi 100

Sınıflandırma. 100

Sınıfsız Toplum... 100

Sıradüzeni 100

Sırasal Fayda. 100

Sibernetik. 100

Sihir 101

Silahsızlanma. 101

Simge. 101

Simgecilik. 101

Sinir Sistemi 101

Sinisizm... 101

Sinyal 101

Sistem... 101

Sistematik Gözlem Yöntemi 101

Sistematik Hata. 101

Sistematik Örnekleme. 101

Site Devleti 101

Sivil Savunma. 102

Sivil Toplum... 102

Sivil Toplumculuk. 102

Siyasal Antropoloji 102

Siyasal Bireycilik. 102

Siyasal Çağdaşlaşma. 102

Siyasal Davranış. 102

Siyasal Ekoloji 102

Siyasal İktisat 102

Siyasal Katılım... 102

Siyasal Kültür 103

Siyasal Parti 103

Siyasal Pratik. 103

Siyasal Süreç. 103

Siyasal Teori 103

Siyaset Bilimi 103

Siyaset Sosyolojisi 103

Siyaset Psikolojisi 103

Siyasî Ambargo. 103

Siyasî Liberalizm... 104

Siyonizm... 104

Slogan. 104

Soğuk Savaş. 104

Soğuk Savaş Dönemi 104

Sol 104

Somut 104

Sonsal 104

Sonsal Bilgi 104

Sonuç. 104

Soru. 104

Sorun. 104

Sorunsal 105

Sosyal Adalet 105

Sosyal Bağlam... 105

Sosyal Bilim... 105

Sosyal Darvinizm... 105

Sosyal Demokrasi 105

Sosyal Devlet 105

Sosyal Devrlm... 106

Sosyal Düzen. 106

Sosyal Entegrasyon. 106

Sosyal Evrimcilik. 106

Sosyal Güdü. 106

Sosyal Hakkaniyet 106

Sosyal Hareket 106

Sosyal Hareketlilik. 106

Sosyal Kontrol 106

Sosyal Mukavele. 106

Sosyal Olgu. 106

Sosyal Oluşum... 107

Sosyal Patoloji 107

Sosyal Psikoloji 107

Sosyal Refah Ölçütleri 107

Sosyal Rol 107

Sosyal Sınıf. 107

Sosyal Tarih. 107

Sosyalizm... 107

Sosyalist Yönetim... 107

Sosyalleşme. 107

Sosyobiyoloji 107

Sosyokrasi 108

Sosyoloji 108

Soykırım... 108

Soy. 108

Soylu Yönetimi 108

Soyut 108

Soyutlama. 108

Sömürge. 108

Sömürgeci Bütünleşme. 108

Sömürgecilik. 108

Sömürgeleştirme. 108

Söylem... 109

Spekülasyon. 109

Spiritüaıizm... 109

Stabiuzasyon. 109

Stabiıizasyon Politikası 109

Stabilizasyon Tedbirleri 109

Stagflasyon. 109

Stand-By Kredisi 109

Standart Sapma. 109

Statik Analiz. 109

Statü. 109

Statüko. 109

Strateji 110

Sübvansiyon. 110

Süje. 110

Sünnet 110

Superego. 110

Sürdürülebilir Kalkınma. 110

Süreç. 110

Sürekli Devrim Tezi 110

Sürrealizm... 110

Ş. 111

Şaman. 111

Şamanizm... 111

Şehir 111

Şehirleşme. 111

Şeriat 111

Şer Vergiler 111

Şiilik. 111

Şirket 111

Şizofreni 111

Şizoid Kişilik. 111

Şok Tedavisi 112

Şovenizm... 112

Şuur 112

Şüphe Paradoksu. 112

Şüphecilik. 112

Şüpheli Alacak. 112

T.. 112

Tabakalaşma. 112

Taban Fiyat 112

Tabiatçeuk. 112

Tabu. 112

Tacir 113

Tahkimname. 113

Tahlil 113

Tahrik. 113

Tahvil 113

Takas. 113

Takas Odası 113

Takiyye. 113

Taklit 113

Takvim Yaşı 113

Talep. 114

Tam Asimilasyon. 114

Tam İstihdam... 114

Tam Katılım... 114

Tam Rekabet Diviası 114

Tamamıayia Mallar 114

Tampon Devlet 114

Tanrıcılık. 114

Tanrıtanımazlık. 114

Tarafsızlık. 115

Tarım... 115

Tarım Devrimi 115

Tarih. 115

Tarih Yanılgısı 115

Tarihçi Okul 115

Tarihsel Değer 115

Tarihsel İfadeler 115

Tarihsel Özgüllük. 115

Tarihselcilik. 115

Tartışma. 116

Tasadduk. 116

Tasarruf Değeri 116

Tasarruf Çelişmesi 116

Tasarruf Paradoksu. 116

Tasavvuf. 116

Tasfiye. 116

Tasım... 116

Tasnif. 116

Tasvir 116

Taşınmaz. 116

Tavırlar Teorisi 117

Tecrübî İfadeler 117

Ted İfadeler 117

Tedavül 117

Tefecilik. 117

Teizm... 117

Tek Parti Sistemi 117

Tekamül 118

Tekel 118

Teknik. 118

Teknokrasi 118

Teknokratik Sosyalizm... 118

Teknoloji 118

Teknolojik Devrim... 118

Tekrarlı Araştırma. 118

Telafi 118

Teleoloji 118

Telepati 119

Telkin. 119

Temel Ve Dinî İfadeler 119

Temerrüt 119

Temettü. 119

Teminat 119

Temsilci Örnekleme. 119

Temsilî Demokrasi 119

Teokrasi 119

Teoloji 119

Teolojik Safha. 119

Teorem... 120

Teorik Hipotetik Ampirik İfadeler 120

Teorik Pratik. 120

Tepe Değer 120

Tepki Oluşumu. 120

Terim... 120

Terimbilim... 120

Terminoloji 120

Testetme. 120

Teşebbüs. 120

Teşkilat 120

Te'vil 120

Tha İfadeler 120

Tıp. 121

Tıp Antropolojisi 121

Tıp Sosyolojisi 121

Ticaret 121

Ticaret Borsası 121

Ticaret Kapitalizmi 121

Ticaret Sicili 121

Ticarî Defterler 121

Ticarî Senet 121

Ticarî Şirket 121

Tik. 122

Tikel 122

Tinselcilik. 122

Titoizm... 122

Toplayıcı Parti 122

Toplu Sözleşme. 122

Toplu Tüketim... 122

Topluluk. 122

Toplum... 122

Toplum Sözleşmesi 122

Toplumbilim... 122

Toplumsal Bütünleşme. 123

Toplumsal Formasyon. 123

Toplumsal Sözleşme. 123

Toplumsallaşma. 123

Toprak Ve Tarım Reformu. 123

Totoloji 123

Totalitercilik. 123

Totemcilik. 123

Tradisyonaiizm... 123

Trajedi 123

Trampa. 123

Transfer Gelirleri 124

Trend. 124

Tröst 124

Truman Doktrini 124

Tutarlılık. 124

Tutuculuk. 124

Tutum... 124

Tüketim... 124

Tüketim Toplumu. 124

Tüketim Tümdengelim... 124

Tümel 125

Tümevarım... 125

Tüzük. 125

U.. 125

Uğraş. 125

Ulus. 125

Ulusçuluk. 125

Ulusallaştırma. 125

Uluslararası Hukuk. 125

Uluslararası  İktisat 125

Uluslararası İlişkiler 125

Uluslararası İşbölümü. 125

Uluslararası Para Fonu. 126

Uluslararası Politika. 126

Ümran İlmi 126

Uydulaştırma Politikası 126

Uydurma. 126

Uygarlık. 126

Uygulamalı Ekonomi 126

Uyguıayımbilim... 126

Uyruk. 126

Uyum... 127

Uyuşma. 127

Uylaşım... 127

Uylaşımcılk. 127

Uzay. 127

Uzlaşma. 127

Uzmanlaşma. 127

Ü.. 127

Ücret 127

Ücretlerin Tunç Kanunu. 127

Üç Hal Yasası 127

Üçüncü Dünya Ülkeleri 128

Üçüncü İhtimalin Yokluğu İlkesi 128

Üçüncül İşler 128

Ülkü. 128

Ültimatom... 128

Ümmet 128

Üretici Güçler 128

Üretim... 128

Üretim Araçları 128

Üretim Faktörleri 128

Üretim Faktör Payları 129

Üretim İlişkileri 129

Üretim İmkanları Eğrisi 129

Üretim Tarzı 129

Ürkü. 129

Üstbelirlenim... 129

Üstben. 129

Üstyapı 129

Ütopik Sosyalizm... 129

V.. 130

Vacip. 130

Vadeli Mevduat 130

Vadesiz Mevduat 130

Vahy. 130

Vardamlı İstatistik. 130

Vargı 130

Varlık Hiyerarşisi 130

Varllkbiıimsel İkicilik. 130

Vaklıkbilimsel Tekçilik. 130

Varsam... 130

Varsayım... 130

Varyans. 131

Vasıflı Emek. 131

Vasıfsız Emek. 131

Vatandaşlık. 131

Vazgeçme Maliyeti 131

Vefa Bey'i 131

Veizenbaum Tezi 131

Vergi 131

Vergi Yansıması 131

Veri 132

Verimlilik. 132

Vesayet Yetkisi 132

Vetire. 132

Veto. 132

Vicdan. 132

Vietnam Sendromu. 132

Viyana Çevresi 132

Viyana Okulu. 132

Vize. 132

Y.. 133

Yabancılaşma. 133

Yabanilik. 133

Yadsıma. 133

Yahudi Düşmanlığı 133

Yakınsak Süreçler 133

Yaklaşım... 133

Yaklaşma-Kaçınma Çatışması 133

Yaklaşma-Yaklaşma Çatışması 133

Yalanlama. 133

Yanılsama. 133

Yanıltmaca. 133

Yanıt 134

Yanılışlamacılık. 134

Yansılama. 134

Yansıtma. 134

Yansızlık. 134

Yapı 134

Yapısal Açıklama. 134

Yapısal İşsizlik. 134

Yapısalcı Psikoloji 134

Yapısalcılık. 134

Yaptırım... 134

Yarar 135

Yararcılık. 135

Yaratma. 135

Yargı 135

Yargı Bağımsızlığı 135

Yargılı Örnekleme. 135

Yargıtay. 135

Yasa. 135

Yasa Gücünde Kararname. 135

Yasal Monopol 135

Vasal-Ussal Otorite. 135

Yasama. 136

Yasama Dokunulmazlığı 136

Yaşam Standardı 136

Yaşambilim... 136

Yatay Hareketlilik. 136

Yatırım... 136

Yazçizcilik. 136

Yazgı 136

Yazgıcılık. 136

Yedek Akçeler 136

Yedek Sanayi Ordusu. 136

Yeni Dünya Düzeni 137

Yeni Korumacılık. 137

Yeni Sağ. 137

Yeni Sol 137

Yeni Sömürgecilik. 137

Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen. 137

Yeniden Değerleme. 137

Yer Değiştirme. 138

Yerel Demokrasi 138

Yerel Yönetim... 138

Yerinden Yönetim... 138

Yeşil Devrim... 138

Yetenek. 138

Yeterîi Olma Güdüsü. 138

Yetke. 138

Yetki Genişliği 138

Yordam... 139

Yordama. 139

Yortlmsama. 139

Yönetim... 139

Yönetimsel Devrim... 139

Yönetmelik. 139

Yöneylem Araştırması 139

Yönlendirmeyen Tedavi 139

Yöntem... 139

Yöntembilim... 139

Yumuşama. 140

Yurttaşlık. 140

Yüceltme. 140

Yükleme Teorisi 140

Yürütme. 140

Yüzen Kur Sistemi 140

Z.. 140

Zaman. 140

Zaman Serileri 140

Zanaatçılık. 140

Zarar 140

Zeka. 140

Zeka Testi 141

Zenginler Klübü. 141

Zihin. 141

Zihinsel Yetersizlik. 141

Zorlanma. 141

Zorunlu İhtiyaç. 141

Zorunlu Oy Verme. 141

Zorunsuzluk. 141

Zulüm... 141


J

 

Jakobenizm

 

(Jacobenısm) Tepeden inmecilik. Belirli top­lumsal amaçların; iktisadî, sosyal veya kültürel açıdan belirli bir topluluk, kurum yahut tüm toplum genelinde yapılmak is­tenen değişiklikler ile toplumsal yapıda gerçekleştirilmek İste­nen dönüşümlerin, tabandan gelen isteklere göre değil, toplu­mun dizginlerini elinde tutan yöneticilerin İstekleri doğrultu­sunda, tepeden inmeci yöntemlerle, muhalefete şans tanıma­dan ve gerekirse zor kullanarak yapılmasını meşru sayan gö­rüş.

 

Jargon

 

Bkz. argo

 

Jenosit

 

(Genosıde) Bkz. soykırım

 

Jest

 

(Gesture) 1. Belirli bir sosyal anlamı olan el, kol ve yüz hareketleri.

2. Beklenmemekle beraber, yerinde bulunan, memnuniyetle karşılanan karar veya davranış. Tatlı sürpriz.

 

Jüri

 

(İury) Bir konuda sınama, değerlendirme veya eleme yap­mak üzere, alanında yetkin olduğu kabul edilen enaz iki kişi­nin bir araya gelip oluşturdukları karar organı.

Suçun niteliğine veya sanıklann konumuna bağlı olarak bazı davaların, profesyonel hukukçu olma şartı aranmaksızın değişik meslek gruplarına mensup va­tandaşlardan oluşturulan bir jüri Önünde mahkeme edilmesi ve nihaî kararın İddia, savunma ve tanıkları dinleyen bu jüri üyeleri tarafından verilmesini öngören yargı sistemi.

Hukukî problemleri, sembolik man­tık veya niceliksel çözümleme metodları yardımıyla inceleyen disiplin.                                                                        

 

K

 

Kabile

 

(Trıbe) Birden fazla aşiretin veya çeşitli boyların birara-ya gelmesi ve bir lider etrafında örgütlenmesiyie oluşan, birarada yaşaytp beraber yer değiştiren, ortak bir dil ve dinsel inançları olan ve aym soydan geldiklerine inanan İnsanlar

toplulyğu.

 

Kabiliyet

 

(Abılıty) Bkz. Yetenek

 

Kaçınma

 

(Avoıdan'ce) Organizmada ruhsal gerginlik yarata­cak bir uyarı işaretiyle karşılaşıldığında seri bir manevrayla duruma uygun bir davranış gelşürerek sözkonusu gerginlikten kurtulma şeklînde ortaya çıkan savunma mekanizması.

 

Kaçınma-Kaçınma Çatışması

 

(Avoıdance-Avoıdance Confuct) Kişinin iki olumsuz hedef arasında kalması ve bir hedeften uzaklaştıkça diğer olumsuz hedefe yaklaşmak zorun­da kalmasından doğan çatışma.

 

Kader

 

(Fate) Yazgı. Genelde her canlı, özelde İnsanın yaşam serüveni boyunca yaşayacağı olaylar, geçireceği tecrübeler, başından geçecek her türlü yaşantıdan oluşan bütün.

 

Kadercilik

 

(Fatalısm) Fatalizm. İnsanın kendi dışında belir­lenmiş olan bir kaderi yaşamak zorunda olduğuna ve her şe­yin bütünüyle Tanrı tarafından belirlendiğine inanan, bu ne­denle de İnsan etkinliklerinde iradenin rolünü kabul etmeyen aşın determinist anlayış.

 

Kadro Partisi

 

(Gadre Party) Temel olarak gücünü parti üyelerinin sayısından değil, seçim çevrelerindeki nüfuzlu ve zengin kişilerden atan ve seçim dönemlerinde onların mal ve nüfuzlarını kulianm jtarını sağlayarak çalışan siyasal parti.

 

Kalıp Değişkenler

 

(Pattern Varıables) Değişik toplum­larda görülen davranış biçimlerinin temel özelliklerini yansıta­cak bir ideal tip meydana getirmek amacıyla oluşturulan dav­ranış kalıpları. T. Parsons ve E. A. Shils tarafından geliştirilen bu kalıp değişkenler geniş uygulama alanına sahip olmakla beraber daha çok modern ve geleneksel toplumlardaki davra­nış biçimlerinin farklılığını göstermek üzere kullanılmaktadır­lar. Birer ikili şeklinde ifade edilen sözkonusu kalıp değişken­ler beş grupta toplanmaktadır.

1. Evrensellik-Özellik (Uni-versalism-Partİcularism): Bireyler davranışlarında ya evrensel, genel kabul gören, belirli kişi ve durumlara Özgü olmayan de­ğerlere ya da kişisel yargılarına uyarlar. Bu kalıp değişken bir sosyal kategoride yer alan bireyin o kategoriye ait olmayan özelliklere de sahip olması durumunda farklı muamele görüp görmediğini ifade eder.

2. Başan-Nitelik (Achievemeni-Asc-ription): İnsanlar diğer insanlara, ya onların bizzat yaptıklarına bakarak, ya da cinsiyetlerine, sahip oldukları unvan, mal veya statüye bakarak davranmaktadırlar.

3. Duygusal Taraisızlık-Duygusallık (Affective Neutralİty-Affectivity): İlişkiler ya ta­rafsız, rasyonel ya da duygusal gerekçelere dayanır.

4. Yay­gın İlgi-Özel İlgi (Diffuseness-Specifity): Toplumsal ilişkiler ya karşılıklı çok yönlü ve birbirine bağlı yüzlerce ilişki halkası biçiminde, ya da tamamen dar bir çerçevede ve birebir bir karşılıklılık ilişkisi biçiminde tasavvur edilirler.

5. Toplumsal Kişisellik (Coîlective Orientation-Self Orientation): Davra­nışlar ya kişisel çıkar, ya da grup veya toplumsal çıkarlara gö­re biçimlenir.

 

Kalep Konuşma

 

(Parallelactıon) Tarafların gerçek durum­larını birbirine iletme işlevi görmeyen, karşılıklı etkileşime da­yanmayan kalıp cümlelerin tekrarlanması biçiminde gerçekle­şen iletişim biçimi. Örn. Nasılsın, iyi misin? Ne var, ne yok? İyilik sağlık, senden ne haber., gibi rutin konuşmalar.

 

Kalıp Söz

 

(Slogan) Bkz. slogan

 

Kalıp Yargı

 

(Sterotype) Bkz. basmakaıjpçıuk

 

Kambiyo

 

(Change/Exchange) Tüm yabancı ülke paralan, banknotları ve bunları temsil eden belgeler ile bu paralar cin­sinden Ödeme yapmaya yarayan emre yazılı çek, poliçe, bo­no, kredi mektubu, havale., gibi her türden araçlar, hesaplar ve ticari senetlerin genel adı. Yabancı para ve yukarıda sayı­lan diğer ödeme araçlarıyla yapılan işlemlere kambiyo İşlem­leri; bir ülkenin dış ekonomik İlişkileri ve dış ticaret İşlemleri­nin parasal yönleriyle İlgili genel düzenlemeye de kambiyo rejimi denir.

 

Kambiyo İşlemleri

 

Bkz. kambiyo

 

Kambiyo Rejimi

 

Bkz. kambiyo

 

Kambiyo Senedi

 

(Bıll Of Exciıange) 1. Karşılığı döviz ile ödenmek üzere düzenlenen ve uluslararası ticaretin finansma­nında kullanılan senet.

2. Hakkın senede bağlı olduğu ve se­netsiz ileri sürülebilmesinin veya devrinin mümkün olmadığı, kıymetli evrak grubu İçinde yeralan ve birtakım özel şekil Şartlarına tabi olan senetler. Türk Ticaret Kanununa göre üç çeşit kambiyo senedi vardır: Bono, poliçe, çek. Bono bir öde­me taahhüdü, poliçe ve çek İse havale niteliğindedir. Kambi­yo senetlerinin belli başlı ortak özellikleri şunlardır: Soyutluk ilkesi geçerlidir; senet, doğumuna neden olan asıl borç ilişki­sinden bağımsızdır. Şekle bağlıdır; senedin geçerli olabilmesi için yasada öngörülen birtakım şartlan taşıması gerekir. İbrazı zorunludur; hamil, senedi borçluya, borçlunun İkametgahında Ödeme İçin ibraz etmek zorundadır. Müteselsil sorumluluk il­kesi geçerlidir; senetteki borcun ödenmesinden, senette imza­sı bulunanların tümü zincirleme olarak sorumludur. Senetteki beyan ve imzalardan her biri bağımsızdır; her imza kendi sa­hibini diğer imzalardan bağımsız olarak bağlar. Kanunen emre yazılı senetlerdir. Bono, poliçe ve çek üzerinde emrine ibare­si bulunmasa bile, emre yazılı senet sayılırlar.

 

Kameralizm

 

(Cameralısm) Alman merkantilizmi. Dış tica­rette fazla sağlamak, ulusal ekonomiyi güçlendirmek ve yerli sanayiyi kurmak gibi amaçlan olan merkantilizmin Almanya-Avusturya'da uygulanan biçimi.

 

Kamu Denetçisi

 

(Ombudsman) Bkz. ombudsman

 

Kamu İktisadi Teşebbüsleri

 

(State Economıc Enterp­rıses) Sermayesinin tümü devlete ait olan, özel hukuksal dü­zenlemelere tabi ve toplumsal kalkınmada öncü rolü oynama­ları yahut mal ve hizmetlerin toplumun bütün fertlerine ulaştı­rılabilmesi amacıyla kurulmuş olan tüzel kişilikler ile bunlara bağlı olarak kurulan sınırlı sorumlu kuruluşlar,

 

Kamu Yönetimi

 

(Publıc Admınıstratıon) Devletin siyasal organlarının belirlediği amaçlan, en verimli bir biçimde ve amacına uygun olarak yerine getirmek İçin gerekli olan kamu idaresinin kurulması, işleyişinin sağlanması; bu gibi konulan araştırıp incelemeyi konu edinen disiplin.

 

Kamulaştırma

 

(Exproprıatıon) 1. Özeî veya tüzel kişiden alıp devlete mal etme.

2. Kamu yararı gerekçesiyle özel kişile­rin mülkiyetindeki taşınmaz mallara kamu otoritesince elko-nularak devletin mülkü haline getirilmesi. Mal sahibinin istekli olup olmadığına bakılmaksızın, özel mülk statüsünde olan bir taşınmazın kamu otoritesi tarafından, yasal çerçevede ve be­deli Ödenerek kamu mülkiyetine geçirilmesi. Bkz. millileştir­me.

 

Kamuoyu

 

(Publıc Opınıon) 1. Bir tartışma veya sorun karşı­sında çoğunluğa hakim olan yahut kendisini etkin olarak duyuran kanaat.

2. Halkın görüşü, halk düzeyinde oluşan dü­şünce; efkâr-ı umumiye.

 

Kamuoyu Yoklaması

 

(Publıc Opınıon Poll) Kamuoyunu temsil ettiği varsayılarak seçilen bir örneklem grubunu oluştu­ran bireylerle görüşülerek çeşitli konularda kamuoyunun ilgi, eğilim, görüş ve düşüncelerinin tesbit edilebilmesi amacına yönelik olarak yapılan araştırma.

 

Kamusal Mal

 

(Publıc Good) Kamu sektörünün ürettiği mal ve hizmetler. Millî savunma gibi nitelikleri gereği faydalarının bölünememesi, piyasada alınıp satılmalarının veya toplumun bir kesiminin yararına sunulup diğer bir kesiminin kullamrrundan alıkonulmalarının mümkün olmaması veya boyutlarının piyasanın üretimine imkân tanımayacak kadar büyük olması nedeniyle, yalnızca devlet tarafından üretilen mal ve hizmetle­re tam kamusal mal; PTT, karayolları gibi piyasada üretilip pazabanabildikleri halde toplumsal fayda ve maliyetlerinin bi­reysel fayda ve maliyetlerden yüksek olması nedeniye kamu kesimince üretilen mal ve hizmetlere de yarı kamusal mal denir.

 

Kanı

 

(Opınıon) Bkz. görüş

 

Kanun

 

(Law/Act)1. Düzenliliğin sürekli ve istikrarlı durumu.

2. Yasa Yasama organları tarafından çıkarılan, toplumsal ya­şamı ve İnsan etkinliklerini düzenlemeyi, denetlemeyi amaçla­yan, kamu otoritesinin yaptırım gücüyle uygulanan bağlayıcı kural. Bkz. hukuk

3- Doğadaki olaylar arasında görülen ve sürekli tekrarlanan ilişki. Bkz. bilimsel kanun.

 

Kanun Hükmünde Kararname

 

(Statutory Df.Cree) Yasa gücünde kararname. Kanunun yaptırım gücüne sahip yasal düzenleme. Yürütmenin güçlendirilmesini sağlamak amacıyla, yasama organından amaç, ilke, kapsam ve kullanım süresini belirleyen bir yasa ile yetki alan bakanlar kurulunun, sıkıyönetim ve olağanüstü haller istisna olmak üzere anayasa­nın garanti altına aldığı temel hak ve özgürlüklerin dışında ka­lan konularla ilgili çıkardığı kararnameler.

 

Kanun Simsarlığı

 

(Lobbyıng) Bkz. kulisçilik

 

Kapalı Çember Kuramı

 

(Vıcıous Cırcle Theory) Bkz. Fasit Daire Teorisi

 

Kapalı Diplomasi

 

(Closed Dıplomacy) Uluslararası ilişki ve diplomatik yazışmaların başka ülkelere karşı kapalı bir bi­çimde ve büyük bir gizlilik içinde yürütülmesi.

 

Kapalı Ekonomi

 

(Closed Economy) İktisadî-ticarî ilişkiler açısından dış ülkelere tümüyle kapalı, ihracat ve ithalat yap­mayan, üretilen mal ve hizmetlerin ülke İçinde tüketildiği,üretim faaliyetinin ithal veya ihraç amacı gütmeden yalnızca ülke nüfusunun ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik olduğu varsayılan ekonomi. Pratikte dünyada Örneğine rastlanması mümkün olmayan bu tür bir ekonomi, daha çok kuramsal iktisadî çözümlemelerde karşılaştırma yapabilmek için basitleştirici bir varsayım olarak kullanılmaktadır.

 

Kapalı Siyasal Sistem

 

(Closed Polıtıcal System) Sosyal ve siyasal hareketliliğin enaza indirilmesi ve her türlü değişi­me kapalı tutulmasını Öngören ve ancak bu şartlar altında var­lığım sürdürebilen siyasal sistem.

 

Kapalı Uçlu Soru

 

(Closed Ended Quest1on) Cevap alam verilen seçenekler arasından bir veya birkaçını seçmekle sınır­lanmış; doğru-yanlış yahut çoktan seçmeli biçiminde formüle edilmiş soru. Bkz. açık uçlu soru, soru.

 

Kapitalist Birikimin Genel Yasası

 

(General Law Of Capıtalıst Accumulatıon) Marksist iktisat kuramına göre; kapitalist birikimin, sermayenin organik bileşimini yükselt­mek suretiyle sürekli olarak bir aşırı işçi nüfusu meydana ge­tirme eğiliminde olduğunu, kapitalistlerin artı-değeri artırmak için makinalaşma ve üretim yöntemlerini dönüştürme çabaları sonucu üretici kesimin bir kısmının tasfiye olacağını, yoksullu­ğun artacağını ve yedek sanayi ordusunun ortaya çıkacağım ifade eden yasa.

 

Kapitalizm

 

(Capıtalısm) 1. Anamalcılık. Bireylerin ve üreti­ci birimlerin kişisel çıkarları doğrultusunda ve en başta kâr amacıyla İktisadî faaliyetlerde bulunduğu, Özel mülkiyet ve hür teşebbüsün esas olduğu, üretimin pazara yönelik olarak yapıldığı, her tür mal ve hizmetin alım satıma konu olduğu sosyo-ekonomik ve ideolojik sistem.

2. Batı dünyasında 15. ve 16. yüzyıldan itibaren feodalizmin çözülmesiyle onun yerine geçmeye başlayan, 18. ve 19. yüzyılda ise hakim iktisadî ör­gütlenme haline gelen, sermaye egemenliğine dayalı toplumsal aşama. Sermayenin dayanışma, yardımlaşma ve merhamet gibi duygulara pek prim vermeyen acımasız kanunlarının ege­men olduğu kapitalist sistemde ne üretmeli, ne kadar üretme­li, nasıl üretmeli, kimin için üretmeli ve gelir bölüşümü nasıl olmalı gibi temel iktisadî sorunların piyasa mekanizması çer­çevesinde çözümlenmesi öngörülür.

 

Kapitalizmin Genel Bunalımı

 

(General Crısıs Of Capı-Talısm) Marksist kurama göre, kapitalizmin emperyalist aşa­masında kapitalist sistemden kopmalarla başlayacağı ve sosya­lizmle kapitalizmin birlikte varolduğu bütün dönem boyunca süreceği Öngörülen tarihsel evresi. Bu öndeyiye göre kapitalist düzen kendi içinde taşıdığı ve kendi sonunu getirecek zorun­lu İç çelişkilerin büyümesi sonucu çürüyüp kokuşacak ve ya­şanacak genel bir bunalımdan sonra kaçınılmaz son gelecek­tir.

 

Kapris

 

(Caprıce) Yersiz ve zamansız geçici istek. Açık bir ne­dene dayanmayan, çoğunlukla da anî bir kararla ortaya çıkan sebebsiz değişiklik isteği.

 

Kapsam

 

(Extensıon) Bir kavram veya ifadenin dile getirdiği nesneler kümesi. Örn. Ali, Ayşe vb. şahıslar insan kavramı­nın kapsamını; akıllılık, duygusallık gibi özellikler de içlemini oluşturur. Bir kavramın kapsamı çoğalınca İçlemİ azalır, İçlemi çoğalınca da kapsamı azalır. Bkz. içlem.

 

Kâr

 

(Profıt) 1. Hasılat ile maliyet arasındaki pozitif fark. Söz konusu iki olgu arasındaki negatif farka ise zarar denir. 2. Bir üretim faktörü olarak girişimcinin üretimden aldığı pay.

 

Kâr Payı

 

(Dıvıdend) Temettü. Bir ticarî ortaklığın, faaliyet dönemi sonunda gerçekleştirdiği kârdan, para olarak ortakla­rına dağıtılan miktarı.

 

Kara Borsa

 

(Black Market) Piyasa koşullan veya sunî ne­denlerle ortaya çıkan piyasadaki mal darlığı yahut arz yeter­sizliğinden yararlanarak mal ve hizmetlerin normal fiyatların­dan çok daha pahalıya satıldığı; arz-talep dengesizliğinden istifadeyle haksız ve vergi dışı kısa dönemli yüksek kârların sağlandığı piyasa.

 

Kara Para

 

(Black Money) Kamu otoritesinin onayından geçmemiş, vergisi ödenmemiş para; vergi dışı bırakılmış hak­sız kazanç. Yasadışı yollardan sağlanmış parasal kaynak.

 

Kara Suları

 

(Terrıtorıal Waters) Bir devletin kara topra­ğım çevreleyen ve açık denize kadar uzanan, sahildar devletin egemenliğinin uygulandığı deniz kuşağı. Bkz. kıta sahanlığı.

 

KARDİNAL FAYDACILIK

 

(Cardınal Utılltarıamsm) Neok-İâsik iktisat ekolünün öncülüğünü yaptığı, faydanın sayısal (kardinal) değerlerle ifade edilebileceğini, her mal ya da hiz­metin faydasının bir karşılaştırmaya imkân verecek şekilde belirli bir teorik fayda birimiyle ölçülebileceğini savunan görüş. Bkz. Ordinal Faydacılık, Faydacılık.

 

Karikatür

 

(Carıcature) Bir kişi, insan topluluğu, olay ya da durumun aynntısız olarak, komik bir şekilde ve bazı nitelikle­rinin abartılarak resim veya çizgi yoluyla tasvir edilmesi.

 

Karizma

 

(Charısma) Lideri diğer insanlardan farklılaştırdığına inanılan, çalışılarak kazanılmayan, yaratılıştan gelen olağanüs­tü özellikler.

 

Karizmatik Otorite

 

(Charısmatıc Authorıty) îktidar sahiplerinin meşruluklarını, kendilerine atfedilen olağanüstü kişilik Özelliklerine veya yerine getirmekle yükümlü oldukları­nı iddia ettikleri büyük misyona dayandırmaları. M. Weber'ç. göre toplumsal kriz dönemlerinde önplana çıkan bu otorite kullanım biçimi, zamanla ya yasal-ussal otoriteye ya da geleneksel otoriteye dönüşür. Bkz. yasal-ussal otorite, gele­neksel Otorite.

 

Kakma Ekonomi

 

(Mıxed Economy) îktisadî yaşamın yön­lendirilmesinde özel kesimin yanısıra kamu kesiminin de be­lirli bir payla üretici, düzenleyici ve denetleyici olarak rol aldı­ğı ekonomi düzeni.

 

Karmaşa

 

(Complex) 1. Kompleks. Basit, meydana geldiği unsurlara kolay ayrıştmlabilir nitelikte olmayan; karmaşık öğe­lerden meydana gelmiş.

2. Kişiliğin oluşma ve gelişme evrele­rinde ortaya çıkan ve ömür boyu davranışları etkileyen bilinç-dışı dürtü ve güdüler kümesi. Bkz. aşağılık kompleksi, ha­dımlık Kompleksi, Odip

 

Karşılaştırmalı Psikoloji

 

(Comparatıve Psycho-Logy) Gerek doğal çevrelerinde, gerekse laboratuvar şartlan altında, değişik tür hayvanların gösterdikleri davranışları ince­leyip karşılaştıran, bu yolla insan davranışlarını da çözümle­meye çalışan psikoloji dalı.

 

Karşılaştırmalı Statik Analiz

 

(Comparatıve Statıc Analys1s) Bir denge durumundan başka bir denge durumu­na geçiş süreci içinde değişkenlerin hareketleri, bunların ne­denleri, ve geçiş sürecinin zaman boyutunun dikkate alınma­dığı, yalnızca iki ayrı zaman kesitindeki denge durumlarının durağan biçimde karşılaştırıldığı analiz yöntemi.

 

Karşılaştırmalı Üstünlük Kuramı

 

(Theory Of Com­paratıve Advantage) Karşılaştırmalı maliyetlerdeki farklı­lığı dikkate alarak, uluslararası serbest ticaretin, ticarete katı­lan her ülke için yararlı olacağını, her devletin kendi adına bu alış verişten kazançlı çıkacağım savunan teori. Kuram, İngiliz iktisatçı D. Ricardo tarafından geliştirilmiş olup, İki ülke, iki mal, tek üretim faktörü, ölçeğe göre sabit getiri gibi varsayım­lar allında bir ülkenin her iki malın üretiminde de mutlak üs­tünlüğe sahip olması durumunda bile, kârlı dış ticaret yapabi­leceğini ileri sürmektedir. Bkz. mutlak üstünlük kuramı.

 

Kartel

 

(Cartel) Aynı üretim kolunda faaliyet gösteren birden fazla firmanın piyasayı etkilemek, yönlendirmek, fiyatların is­tenilen düzeyde tutulmasını sğlamak, bir tekel durumu yarata­rak kârlarını artırmak gibi amaçlarla tüzel kişiliklerini korumak şartıyla, birlikte hareket etmelerini öngören bir anlaşma çerçe­vesinde oluşturdukları birlik. Aynı malı üreten firmalardan oluşan kartele yatay kartel; bir nihaî malın üretimi İçin gerekli ara malları üreten tüm firmalardan oluşan kartele de di­key kartel denir.

 

Karz-I Hasen

 

İyi niyetli ödünç verme; güzel borç. îslam toplu­munun bireyleri arasında karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma­yı sağlamaya yönelik İktisadî yardımlaşma kurumlarından biri olan karz-ı hasen gereğince, birine ödünç olarak verilen şey ya hiç geri alınmaz, ya da şayet borçlunun geri ödeme gücü varsa, bu kez faiz kuşkusuna yer bırakmayacak biçimde mik­tarında herhangi bir değişiklik yapmaksızın aynen geri alınır.

 

Kast

 

(Cast) Töresel temizlik kuralına göre birbirinden aynlan toplumsal gruplara mensup üyelerin itibar, iş, ikamet yeri ve diğer sosyal ilişkilerinin miras yoluyla düzenlendiği; alt ve üst tabakalar arasında karşılıklı geçişliliğin yasaklandığı, en somut örneği Hindistan'da görülen toplumsal tabakalaşma biçimi.

 

Kategori

 

(Category) 1. Nicelik, nitelik veya düzey bakımın­dan benzer özelliklere sahip nesne, İfade veya kelimelerin oluşturduğu bütünlük, homojen yapı.

2. Bir ifadede yer alan öğelerden herhangi birisinin, sözkonusu ifadeyi anlamsız hale getirmemek kaydıyla yerine ikame edilebilecek diğer kelime veya kelime gruplarıyla aralarında varolan ortaklık.

 

Katı Anayasa

 

(Rıgıd Costıtutıon) Bkz. anayasa

 

Katılım

 

(Partıcıpation) Bir kararın hazırlanması, olgunlaşü-nlması, alınması ve uygulanması aşamalarından birine, bir ka­çına veya bütününe o karardan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenecek kişilerin güçleri oranında katkıda bulunması. Ka­rarın alınmasına niteliksel bir katkıda bulunmadan, alınan ka­rarlan oylayarak yapılan katılıma sahte katılım; kararların alınmasına katkıda bulunulmasına rağmen son sözü elit bir grubun verdiği karara katılma biçimine kısmî katılım; bir ka­rarın oluşumuna katılanların hepsinin katküannın eşit olduğu katılıma da tam katılım denir.

 

Katılımcı Bürokrasi

 

(Partıcıpatory Bureaucracy) Gençlik, kadın ve askerî örgütlerin; ideolojik işlevi önplanda olmayan, varolan siyasal sisteme meşruluk kazandırma yahut onu destekleme gibi bir siyasal boyut taşımayan, sözkonusu örgütlere ait günlük rutin idarî sürecin işleyişini sağlayan bü­rokrasileri. Bkz. BÜROKRASİ, KIRTASİYECİLİK.

 

Katılımcı Gözlem

 

(Partıcıpant Observatıon) Gözlem­cinin, hakkında bilgi edinmek istediği bir sosyal gruba, o gru­bun bir üyesi imiş gibi olarak katılarak yaptığı grup İçi göz­lem.

 

Katınokrasi

 

(Cottonocracy) İç savaş öncesi Amerika'nın güney devletlerinde olduğu gibi, ekonomisi tek bir ürüne da­yalı siyasal sistem.

 

Katma Bütçe

 

(Annexed Budget) Masrafları özel gelirleri ile karşılanan ve genel bütçe dışında düzenlenip yönetilen bütçe.

 

Katma Değer

 

(Value Added) Üretim aşamasında bir mala katılan değer; yapılan ücret, hammadde, faiz vb. faktör Öde­melerinin toplamı. Sözkonusu değer, malın satış fiyatından bir önceki aşamada yapılmış bulunan ara tüketim harcamasının çıkarılmasıyla elde edilir. Vergi konusu malın üretiminden tü­ketimine kadar geçen her aşamasında kazandığı katma değer üzerinden alınan vergiye de katma değer vergisi denir. Bir ekonomide bütün üretici birimlerin bir yıl içinde ürettiği kat­ma değerlerin toplamı o yılın GSMH'sını oluşturur.

 

Katma Değer Vergisi

 

(Value Added Tax) Bkz. katma değer

 

Kavram

 

(Concept) 1. Konu olduğu olay, olgu, süreç veya nesnelerin ortak özelliklerini yansıtan, yahut bunlar arasındaki ilişkilerle ilgili genel bir fikir veren ve görüngülerin sınıflandı­rılmasını sağlayan, genellikle bir kelime, ya da kelime grubun­dan oluşan soyut İfade.

2. Belirli, özel anlamlar yüklenmiş sözcük. Düşüncenin yapı taşı işlevini gören ve gerçekliğin be­timlenip yorumlanmasında temel malzeme olarak kullanılan soyut dilsel ifade.

 

Kavramsal

 

(Conceptıon) Birden fazla kavramın belirli bir iç mantıkla biraraya getirilmesi ile oluşturulan, İçinde yeralan kavramlara ve kavramlararası ilişkilere, kendi manük örüntüsü ve bütünlüğü çerçevesinde anlam veren kavram kümesi.

 

Kavramsallaştırma

 

(Conceptualızatıon) 1. Bir şeyin o şey olmayandan ayrıştırılmasını mümkün kılan kelime veya kelime grubunun oluşturulması.

2. Nesneler arasındaki ilişkile­rin kavramlar aracılığıyla ifade edilebicek şekilde anlamlı bir çerçeveye oturtulması. Kavramlaştırma.

 

Kaygı

 

(Anxıety) Bilince yansımayan çatışmalar veya yasakla­nan güdüler sonucu meydana geldiği sanılan, belirsiz, nesnesi olmayan ve tanı mi ana mayan korku.

 

Kayıtlı Değer

 

(Regıstered Vall'e) Bkz. Değerleme ölçü­leri

 

Kayıtsızlık Eğrisi

 

(Indıfference Curve) Farksızhk eğri­si. Belirli bir gelir düzeyinde belirli bir mal ya da hi/meı pa­ketinin tüketiciye aynı tatmin düzeyini sağlayan farklı bileşim­lerinin koordinat düzleminde resmedilmesi ve ortaya çıkan noktaların birleştirimesiyle oluşan eğri. Farklı tatmin düzeyle­rini gösteren çok sayıda kayıtsızlık eğrisinin bîr araya getiril­mesiyle oluşan eğriler topluluğuna kayıtsızlık paftası; ordi-nal fayda anlayışına uygun olarak tüketici dengesinin açıklan­masına da kayıtsızlık analizi denir.

 

Kefalet

 

(Guarantee) Kefil olma. Bir borcun borçlu tarafın­dan Öden(e)memesi durumunda, üçüncü bir şahıs tarafından ödeneceğinin alacaklıya garanti edilmesi. Kefaletin geçerli ola­bilmesi için kefalet sözleşmesinin yazılı olması ve kefilin so­rumlu olacağı miktarın açıkça belirtilmesi gereklidir.

 

Kelam

 

İslam inançlarını belirginleştirmek, yabancı inançların saldırılarına karşı korumak amacı ile oluşturulan, zamanla dinî akidelerin nesilden nesüe aktarılmasını sağlayan bilgiler bütü­nü. İslamın ilkeleri, emir ve yasakları ile gerçekliği antamlandırış biçimini aklî-manüksal argümanlarla açıklamak, İslamdıgı kültürlerin yıpratıcı etkilerine karşı rasyonel yöntemlerle îsla-rni savunmak temeline dayah İslam düşünce ekolü. İslam ras­yonalizmi.

 

Kelime Çağrışımı

 

(Word Assocıatıon) Deneğe bir uyarıcı sözcüğün verilip, bunun çağrıştırdığı başka bir sözcükle cevap vermesinin istendiği test tekniği.

 

Kemalizm

 

(Kamalısm) Atatürkçülük. Türk kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetinin ideo­lojik anlamda üzerine bina edildiği cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, devrimcilik, laiklik ve milliyetçilik ilkelerinin temel Çerçevesini oluşturduğu siyasî doktrin. İttihat ve Terakki gele­neği içinde yetişen, 19. yüzyıl pozitivizmi ile batılılaşma para­digmasından yoğun şekilde etkilenmiş olan Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşının kazanılmasının ardından Osmanlının enka­zı üzerinde kurulan yeni Türk devleti için gerekli olan siyasî-ideolojik bütünlüğü sağlamada en etkin yolun, sınıflarüstü bir ideoloji İhdas etmek olduğu görüşündedir. Bu çerçevede yeni devletin gelişip güçlenmesi, bütünlüğünün korunması vb. kaygılarla, yukarıda belirtilen ilkelere çoğu kez nev'i şahsına münhasır anlamlar yüklemek suretiyle, tüm iktidar yetkilerini elinde bulunduran Atatürk'ün vazettiği görüşler daha sonraları taraftarlarınca Atatürkçülük ya da Kemalizm olarak anılma­ya başlanmıştır. Bir İdeoloji olup olmadığı öteden beri tartışı-lagelmiş olan Kemalizmİn, 1980 ve 90'lı yıllarda dünyada ve Türkİyede'ki ekonomik ve siyasal gelişmelerden sonra miadını doldurduğu yolunda görüşler öne sürülmüştür.

 

Kemikleşme

 

(Ossıfıcation) Bir kurumsal yapının, ilişkinin yahut bir anlayışın her ne şekilde olursa olsun değişime karşı direnmesi; değişimin bizzat kendisinin olumsuzluk olarak gö­rülecek kadar mevcut durumun korunmasında direnilmesi du­rumu.

 

Kendi İçin Sınıf

 

(Class For Itself) Bkz. sınıf bilinci KENDİLİĞİNDEN SINIF (CLASS İN ITSELF) Bkz. SINIF bilinci

 

Kendiliğindenıik

 

(Spontaneıty) 1. Dıştan gelen baskı, zorlama veya özendirmelerden bağımsız olarak kendi iç dina­mikleriyle hareket etme niteliği.

2. Bir oluşumun veya sürecin dışsal baskı olmadan, iç etki ve nedenlerle kendiliğinden oluşması.

 

Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı

 

(Self-Actualızatı-On Needs) Bkz. ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramı

 

Kent

 

(Cıty) Şehir. Nüfusu belirli bir büyüklüğü ve yoğunluğu aşan, ekonomisi daha çok tarım dışı etkinliklerde yoğunlaşan ve kendi nüfusundan başka, etki alanı İçinde yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim birimi.

 

Kent Sosyolojisi

 

(Urban Socıology) Kırdan kente göçün nedenlerini, kentleşme süreci sonunda kentlere yığılan insan­ların sorunlarını, bu İnsanlarda meydana gelen sosyal ve siya­sal değişimleri, gecekondularda yaşayan İnsanlar arasında var­lığını sürdüren geleneksel ilişki ve değerleri, bir bütün olarak kentleşme sürecini inceleyen disiplin.

 

Kentleşme

 

(Urbanızatıon) Şehirleşme. Sanayileşmenin iş­gücünü çekmesi, tarımsal üretimin de fazla nüfusu itmesi so­nucu, nüfusun kırsal alandan şehir merkezlerine doğru akma­sı. Nüfusun kitlesel boyutlarda kentlere akın etmesiyle ortaya Çıkan sosyolojik olgu.

 

Keramet

 

Maneviyatı güçlü Müslümanlarda görülen, normal dü­zenin dışında, olağanüstü hal veya olay.

 

Kestirim

 

(Projectıon) Önhes'aplama. Eldeki veri ve öncül­lerden yola çıkılarak, belirli çözümlemeler sonunda mevcut değişkenlerin zaman içinde alabilecekleri değerlerin tahmin edilmesi. Bkz. öndeyi, öngörü, önsezi.

 

Keşide

 

(Draw) Bir kambiyo senedi olan çek veya poliçenin düzenlenerek imza edilmesi işlemi. Bir ödeme emri niteliğin­de olan bu çek veya poliçeyi düzenleyerek muhataba İbraz edilmek üzere lehdara veya hamile veren kimseye de keşideci denir.

 

Keynes Planı

 

(Keynes Plan) Bretton Woods Konferansları sırasında J.M. Keynes tarafından sunulan, uluslararası ödeme­leri denkleştirecek bir Uluslararası Kliring Birliği kurulmasını ve dış borçların üyeler arasında çok taraflı bir düzlemde tasfi­ye edilmesini öngören, ancak komisyonda benimsenmemiş olan plan.

 

Keynesciıik

 

(Keynesıanısm) ingiliz ekonomistlerinden / M. Keynes (1883-1946) ve izleyicileri tarafından sistematize edi­len, tam istihdam ve optimum refah düzeyinm bilinçli ve ge­rektiğinde piyasaya müdahale edilen bir kapitalist rejimle sağ­lanabileceğini ileri süren iktisadi öğreti. Özellikle 1929 dünya bunalımıyla yaygın bir işsizliğin ve efektif talep eksikliğinin ortaya çıkması üzerine bunalıma çözüm bulma çabalarının yo­ğunlaştığı dönemde formüle edilmiş olan Keynesgil doktrinde; klasik iktisatçıların aksine tasarruf ve yatırımların faiz oranı karşısındaki duyarlılığının yüksek değil, düşük olduğu ve faiz oranının tek başına yatırım-tasarruf eşitliğini sağlamayacağı ileri sürülmektedir. Bunun yanısıra fiyat ve ücretlerin aşağı ve yukarıya doğru esnek olmasının tam istihdam düzeyini oto­matik olarak sağlayacağı yolundaki klasik görüş eleştirilerek tam istihtamın sağlanabilmesi için efektif talebin, kamu harca­maları yoluyla sürekli olarak yeterli genişlikte tutulması gerek­tiği vurgulanmakta; gelir dağılımındaki çarpıklığın da vergiler yoluyla düzeltilebileceği öne sürülmektedir.

 

Kırtasiyecilik

 

(Red Type) Yazçizdlik. Gerekliliği tartışmalı bir dizi formalitenin işlerin yürütülmesinde zorunlu basamak­lar olarak yer aldığı, daha çok kamu kurumlarında görülen idari mekanizma. Bkz. bürokrasi.

 

Kısır Döngü Kuramı

 

(Vıcıous Cırcle Theory) Bkz. fasit

 

Kısmi Denge Analizi

 

(Partıal Equılıbrıum Analysıs) Bir ekonomide bulunan sektörlerin tümünün değil, yalnızca belirli bîr kesiminin, diğerlerinden soyutlanarak İncelenip denge koşullarının analiz edilmesi.

 

Kısmi Katılım

 

(Partıal Participatıon) Bkz. katılım

 

Kıta Sahanlığı

 

(Contınental Shelf) Sahillere bitişik, fakat karasularının dışında ikiyüz metre derinliğe kadar ya da bu derinliğin ötesindeki suların derinliğinin tabiî kaynakların İşle­tilmesine imkân verdiği noktaya kadar uzanan, sahile kıyısı olan devletin deniz yalağı ve altındaki zenginliklerden fayda­lanma ve araştırma hakkına sahip olduğu toprak tabakası. Bkz. Karasuları.

 

Kıtasal Sistem

 

(Contınental System) ingiltere'ye karşı sa­dece bir ekonomik savaş olarak değil, aynı zamanda ingiliz deniz gücünü ekonomik yollarla zayıf duruma düşürebilmek amacıyla Napolyon'un Avrupa kıtasını İngiliz ticaretine kapa­ma girişimi. Sadece ingiltere'ye karşı değil, bütün Avrupa'ya karşı Fransa'yı koruma amacı güden kıtasal sistem politikası ancak 1813'e kadar yürütülebilmistir.

 

Kıyas

 

İslam hukuk meteodolojisinde en temel dört delilden biri. Bu yönteme göre, Kuran, sünnet ve icma'da hakkında doğ­rudan hüküm bulunmayan bir konuda, aralarında neden birli­ği bulunan başka bir konudaki bir hüküm geçerli kabul edilir. Örn. Şarabın haram olduğu ayetle sabittir. Haram olmasının hikmeti sarhoş etmesidir. Fakat bira hakkında haram veya he­lallik bakımından bir hüküm yoktur. Biranın da sarhoş etme özelliği şarapla aynı nitelikte olduğu için şarap hakkındaki hü­küm kıyas yoluyla bira için de geçerli babul edilir. Bkz. tasım,

 

Kıyı Bankacılığı

 

(Off-Shore Bankıng) Bir ülkenin ulusal sınırları İçinde bulunup, ülke sınırları dışında gibi kabul edile­rek ülkede faaliyette bulunan öteki bankaların tabi olduğu ku­ral ve yüklenimlere bağlı olmadan, veya çok az düzeyde bağlı olarak yapılan uluslararası bankacılık. Ülke dışından sağlanan fonların, istisnalar dışında yine ülke dışında, kullandırılmasını amaçlayan ve ülkede bankacılık sektörü İçin düzenlenmiş her türlü yasa ve yönetmeliklerin dışında kalan bir tür serbest bankacılık.

 

Kıymetli Evrak

 

(Securıtıes) Hakkın senede bağlı olduğu, senet olmadan hakkın ileri sürülebilmesi ve devredileb il meşi­nin mümkün olmadığı senetlerin genel adı. Kıymetli evrak sı­nıfına giren senetlerde hakkın İşlenebilmesi için senedin İbra­zı; hakkın devredileb İlmesi için de senedin teslimi zorunludur. Kıymetli evraktan uygulamada en çok görülenler şunlardır: Kambiyo senetleri, hisse senedi, tahvil, makbuz senedi, rehin senedi, taşıma senedi, konşimento.

 

Kimlik Belirliliği

 

(Indıvıduatıon) Sosyal ortamlarda bir grup içerisinde yeralan bireylerin isim ve özellikleriyle kişisel olarak tanınması durumu. Tersinden, gruba dahil bireylerin isimleri ve kişilik Özelliklerinin bilinmemesi durumuna da kimlik belirsizliği denir.

 

Kimlik Belirsizliği

 

(Deındıvıduatıon) Bkz. Kimlik Belir­liliği

 

King Kanunu

 

(Kıng's La W) Bolluk Paradoksu. Tarımsal

ürünlerin bir çoğuna olan talebin inelaslik olması nedeniyle, sözkonusu ürünlerin arzında oluşacak bir artışın, daha büyük boyutta bir fiyat düşmesine; arzdaki azalışın İse nisbeten daha Şiddetli bir fiyat artışına yol açacağını İfade eden yasa. Özel­likle tarımsal bolluk ve kuraklık yıllarında King yasasında ifa­desini bulan paradoksal duruma sık sık rastlanmakta; örneğin bir kuraklık yılında fiyatların anormal yükselmesi sonucunda az bir rekoltenin geliri, bolluk döneminde elde edilen yüksek rekoltenin gelirinden daha fazla olabilmektedir.

 

Kişi Başına Düşen Gsmh

 

(Gnp Per Capıta) Bir ülkede bir yılda üretilen gayri safî millî hasıladan bir kişiye düşen ortala­ma pay. Kişi başına düşen millî gelir ortalama bir rakam olup , belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin parasal değer­lerinin toplamının o ülkede yaşayan insan sayısına bölünme­siyle elde edilir.

 

Kişilik

 

(Personalıty) 1. Bireyin, hayata bakışındaki özgün­lükleri meydana getiren ve temel ilgi, dürtü, yetenek İle duygusal eğilimlerini de içeren, belli bir süreklilik gösteren davra­nış ve özelliklerinin bileşimi. 2. Kişinin çevresiyle olan tüm İlişkilerini belirleyen, onu başkalarından ayırt etmeye yarayan huy, alışkanlık, savunma mekanizmaları ye davranış şekilleri gibi özelliklerin oluşturduğu bütünlük. Davranışlarını sosyal çevreden gelen övgü veya yergilere göre düzenleyen kişilik türüne dışın yönlendirdiği kişilik; sosyal çevresini kendine uydurmaya çalışan kişilik Üpİne de İçin yönlendirdiği kişi­lik denir. {D. Reisman) Ayrıca Bkz. dışadönük kişilik,

 

Kişilik Bozukluğu

 

(Personauty Dısorder) Kişiliğin gelişimi sırasında ortaya çıkan arıza, sakatlık veya anormal du­rumlar. Dengeli, normal kişilikten sapma durumu.

 

Kitle

 

(Mass) Aralarında sağlam İletişim ve etkileşim ilişkisi ol­mayan insanlardan oluşan topluluk. Bkz. grup, cemaat, top­lum.

 

Kitle İletişim Araçları

 

(Mass Medıa) Geniş kitleleri eğ­lendirmek, kitlelere bilgi veya mesaj ileterek onları aydınlat­mak, yönlendirmek veya denetlemek gibi amaçlarla kullanılan televizyon, radyo, gazete, dergi gibi araçlar. Bkz. iletişim, sah­te İletişim.

 

Kitle Kültürü

 

(Mass Culture) Kitle iletişim araçlarının de­netiminde'gelişen ve çoğunlukla magazin ve popülarite İle sı­nırlı yaygın, tekdüze kültür. Bkz. kültür, kitıtoplumu.

 

Kitle Partisi

 

(Mass Party) Partiye sürekli üye kaydedip hem bu üyeleri partinin ideolojisi doğrultusunda eğilmek, hem de onlardan mali destek almak amacıyla seçim zamanları dışında da yoğun faaliyet sürdüren parti. (M.Duvergef) Bkz. Toplayıcı Parti, Kadro Partisi.

 

Kitle Toplumu

 

(Mass Socıety) Büyük ölçekte sanayileşmiş, şehirleşmiş, İş bölümünde uzmanlaşmış ve yönetimi tamamen bürokratikleştirilmiş bir toplumsal ortamda; kitle iletişim araç­larının tek yönlü baskısı akında yalnızlaşan, kimlik değiştiren,cemaat bağlan ve dinsel kimliklerini kaybeden, bu yüzden de basmakalıp değerleri benimsemek zorunda kalan, kitle kültü­rü ve kitle davranışıyla tanımlanabilecek bireylerden oluşan toplum. Bkz. toplum, kitle, kültür.

 

Klan

 

(Clan) Bkz. aşiret

 

Klasik Demokratik Kuram

 

(Classıcal Democratıc Theory) Her bireyin, siyasal konularda kendine en uygun olan seçeneği rasyonel olarak seçebilme yeteneğine sahip ol­duğu; bireylerin rasyonel tercihlerinin toplamının genel irade­yi, dolayısıyla da toplumsal açıdan iyi olan kararlan oluşturdu­ğu; demokratik sistemin de sözkonusu rasyonel tercihlerin temsilciler yoluyla genel iradeyi yönlendirmesine İmkân tanı­yan kurumsal düzenlemelere sahip olduğu varsayımlarına da-yananan ve ayrıca demokrasiyi sadece bir temsil sistemi veya yönetim biçimi olarak değil; özgürlük, eşitlik, sosyal adalet ve insan onuru gibi kavramlarla anlam kazanan bir yaşam felse­fesi, aileden eğitim kurumlarına, kısaca bütün topluma hakim olması gereken bir yaşam tarzı olarak gören yaklaşım. Bkz. Demokrasi, Elitizm, Demokratik Eütizm.

 

Klasik Elitizm

 

(Classıcal Elıtîsm) Bkz. Elitizm

 

Klasik İktisat Okulu

 

(Classıcal School Of Econo-Mıcs) İktisadın felsefeden ayrılıp bağımsız bir disiplin haline gelme sürecinin başladığı 18. yüzyıl sonlan İle 19. yüzyıl baş­larında ortaya çıkan düşünür-iktisatçıların iktisadî yaşamın an­laşılması ve yorumlanmasına ilişkin olarak ileri sürdükleri gö­rüşler ve yaptıkları çözümlemelerden oluşan İktisat ekolü. Merkantilizmin çöküşünden, 19. yüzyıl sonlarında müdahaleci ekollerin yeniden dirilmelerine kadar geçen dönemde İktisadî hayatta bireysel çıkar, serbest ticaret ve hür teşebbüsün esas kabul edildiği, ekonomiye devletin müdahale etmemesini sa­vunan teori ve doktrinlerin tümü. Başlıca temsilcileri A. Smith, D. Ricardo, R. Malthus, J.B. Say, W. Senior ve J.S. Mili olan klasik İktisatçılar, ekonominin fiyat mekanizması yoluyla ken­diliğinden dengeye geleceğini, bu dengenin herkes kendi çıkarı için çalışırken görünmez bir el tarafından sağlanacağını, ulusal ve uluslararası İşbölümünün ekonomiye müdahale edil­memesi halinde tüm toplumların refahını maksimum kılacağı­nı savunmuşlardır. Tarım üzerinde hassasiyetle duran fizyok­ratların tersine klasikler, sanayi, emek-değer sorunu ve verim­lilik konulan üzerinde durmuşlardır.

 

Klasik Miktar Kuramı

 

(Quantıty Theory Of Money) Enflasyon ile para arzı arasında doğrudan İlişki kuran ve para arzının artmasının doğrudan enflasyonu yükseltebileceğini İle­ri süren kuram. Bu durum Ftsher denklemi olarak bilinen PQMV eşitliğiyle açıklanmaktadır; Kısa dönemde Q (mal ve hizmet miktarı) İle V (paranın dolaşım hızı) sabittir; dolayısıyla M (para arzı)'de meydana gelecek bir artış P'(fiyatlar genel düzey 'yî de artıracaktır.

 

Klasik Örgüt Kuramı

 

(Classıcal Organ! Zatıonal The­ory) Taylor, Gulick ve Vrvuick tarafından geliştirilen ve işbö­lümü, hiyerarşi, denetim, kısaca POSDCORB üzerinde yoğun­laşarak örgütlerin en verimli hale getirilebilmesi için İnsan un­surunun da bir kaynak gibi kullanılabileceğini ileri süren ku­ram.

 

Klik

 

(Cuque) Bir formel grubun içinde yeralmakla beraber gruptan bağımsızmış gibi davranabilen, bu yolla grup içinde ayrı bir odak oluşturan İnformel ve kendiliğinden gelişen iliş­kilerle oluşan altgrup. Bkz. hizip.

 

Klinik Psikolojisi

 

(Clımcal Psychology) Davranış bo­zukluklarını tanıma, nedenlerini bulma ve tedavi etmeyi konu edinen psikoloji dalı.

 

Kliring

 

(Clearıng) İki taraflı uluslararası ticaret anlaşmaları­nın döviz kullanılmadan yapılabilmesine imkân veren bir yön­tem. Bu yönteme göre aralarında kliring anlaşması bulunan ülkelerdeki ithalatçılar borçlarını yerli para ile kendi merkez bankalarına öderken, İhracatçılar da alacaklarını yine yerli pa­ra cinsinden kendi merkez bankalarından alırlar.

 

Know-How

 

Sanayi, ticaret, ulaştırma, turizm, reklamcılık vb. alanlarında bir firma ya da bir kurumun bilgi, İşletme veya üretim yöntemlerini bir başka firmaya satması veya kiralaması.

 

Koalisyon

 

(Coalıtıon) 1. Kişiler, örgütler, siyasal partiler veya hükümetler arasında ortak bir amacı gerçekleştirmek için kaynak ve güçlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan ittifak, muahede veya bağdaşma.

2. Seçimlerde tek basına İktidar ola­cak çoğunluğu sağlayamamış bir siyasal partinin başka parti ya da partilerle bir araya gelerek hükümet kurması.

 

Kol Emeği

 

Hand Labor) Bkz. emek

 

Kolbertizm

 

(Colbertısm) Bkz. Merkantilizm

 

Kollektif Bilinçaltı

 

(Collectıve Unconscıous) Bilin­çaltının diğer insanlarla paylaşılan bölümü. însan toplulukları­nın davranışlarının ortaya çıkışında belirleyici roller oynayan, insanoğlunun, tarihsel süreç içinde nesilden nesile aktarılarak gelen genetik özellikleri, arzu ve elemleri, eıki-tepki mekaniz­maları İle davranış örneklerinin depolandığı varsayılan soyut alan. Kolleküf bilinçaltı kavramı insan davranışlarının açıklan­masında S. Freud'un bilinçaltı kavramının yetersiz kaldığını öne süren CG. Jung tarafından geliştirilmiştir, jung'a göre tüm insanlık âlemi için ortak bir bilinçaltı olduğu gibi, her milletin de kendi tarihsel geçmişinden kaynaklanan kendine özgü ve farklılaşmış bir kollektif bilinçaltı vardır; topluı.ıda ya-şayan bireylerin davranışları, sözkonusu kollektif bilinçaltında. yer eden nosyonlar, mitoslar, vb. sosyo-kültürel dinamikler­den önemli ölçüde etkilenirler.

 

Kollektif Şirket

 

(Prıvate Company) İki ya da daha fazla gerçek kişi tarafından ortak bîr ticaret unvanı ile işletilmek amacıyla kurulan, ortaklardan tümünün şirket alacaklılarına karşı sınırsız sorumlu oldukları, tüzel kişiliğe sahip ticaret şir­keti.

 

Kollokyum

 

(Colloquıum) Bir konuda Uzman bir kişinin, meslektaşlarına yönelik yaptığı tartışmalı toplantı.

 

Kolluk Kuvvetleri

 

(Gendarmerıe Forces) Ülke içinde devlet otoritesinin egemen kılınması, kamu düzeninin korun­ması ve asayişin temin edilmesi ile görevli bekçi, polis, jan­darma gibi örgütlü güçler.

 

Kolonizasyon

 

Colonısatıon) Bkz. sömürgecilik

 

Komandit Şirket

 

(Lımıted Partnershıp) Bir ticaret ünva-m altında kurulan ve şirket alacaklılarına karşı ortaklardan bir veya birkaçının sorumluluğu sınırlanmamış, diğer ortakların İse sorumluluğu belirli bir sermaye ile sınırlanmış olan, tüzel kişiliğe sahip ticari ortaklık. Sınırsız sorumlu ortağa komandi­te; sınırlı sorumlu ortağa da komanditer ortak denir. Koman­dite ortakların gerçek kişi olmalan zorunludur, tüzel kişiler İse ancak komanditer ortak olabilirler.

 

Komıntern

 

(Comıntern) 1919 yılında Bolşevikler tarafından kurulan ve bir dünya proleter devrimiyle komünizmi dünyaya yaymak amacını güden dünya çapındaki ilk örgüt.

 

Kompleks

 

(Complex) Bkz. karmaşa

 

Komprador

 

(Comprador) İşbirlikçi. Üçüncü dünya ülkele­rinde dış ticareti denetiminde tutan ve yabancı sermaye İle kendi İç pazarı arasında aracılık yapan tüccar.

 

Kompülsif Kişilik

 

(Compulsıve Personalıty) Aşırı so­rumluluk duygusu ve alışkanlıklarda katılık şeklinde kendisini gösteren bir tür kişilik bozukluğu. Olup biten herşeyden ken­disini sorumlu görme hastalığı.

 

Kompülsif Reaksiyon

 

(Compulsıve Reactıon) Kişinin belirsizlik ve kararsızlıktan aşın tedirgin olduğu, ve her işi ku­ralına uygun olarak yapmaya azami özen gösterdiği bir davra­nış bozukluğu.

 

Komşuluk

 

(Neıghbourhood) Görece küçük yerleşim alan­ları üzerinde yaşayan, karşılıklı yüz yüze İlişkileri olan insan­lar arasında, ortak mekânları kullanmak ve ortak kültürel değerleri paylaşmaktan dolayı meydana gelen sıcak ve samimi İlişkilerin oluşturduğu yakınlık.

 

Komünist Manifesto

 

(Communıst Manıfest) 1848'de K. Marx ve F. Engels tarafından yayınlanan ve komünist hareke­tin amaç, program ve İlkelerini İçeren broşür.

 

Komünizm

 

(Commümsm) 1. Sosyalizmin evrimi ile varılacağı düşünülen, üretim araçlarının mülkiyetinin devlete ait olup özel mülkiyet ve miras hakkınm olmamasını; temel ekonomik kararların merkezi otorite tarafından alınması ve bütün ekono­mik hayatın merkezi bir planlama çerçevesinde yürütülmesini; konut, sağlık, eğitim vb. gibi hizmetlerin devletin sorumluluk ve denetiminde olmasını ve sınıfsal farklılaşmanın ortadan kaldırılmasını öngören siyasal-ekonomik sistem; bu sistemin egemen olduğu toplumsal örgütlenme biçimi.

2. Sosyalizmin ulaşacağı düşünülen son aşama. Herkesten yeteneğine göre alınıp, herkese ihtiyacına göre verileceği öngörülen toplum düzeni. (Marks ve Engels)

 

Kondominyum

 

(Condomınıum) İki veya daha çok dış gü­cün üzerinde ortak hakimiyeti olan bağımlı bölge veya ülke.

 

Konfederasyon

 

(Confederatıon) 1. Federasyonların bi-raraya gelmesiyle oluşan federasyonlar birliği.

2. Genelde var-lıklan bağımsız olan, özelde İse dış politika gibi bazı alanlarla aralarında koordinasyon ve bağdaşıklık kurulan devletler birliği.

 

Konferans

 

(Conference) 1. Yeri, zamanı, konu ve konuş­macısı daha önceden ilan edilen, çoğunlukla sadece bir kişi­nin konuşmacı olarak katıldığı herkese açık toplantı.

2. Bir so­runun çözümlenmesi amacıyla, sorunun niteliğine bağlı olarak ulusal veya uluslararası düzeyde yapılabilen ve konunun uz-. manian ile o konuda karar almaya yetkili kişilerin katıldığı toplantı.

 

Konjonktür

 

(Conjencture) Belirli bir zamanda, belli bir olayı, eylem ya da etkinliği çevreleyen şartların bütünü.

 

Konjonktürel İşsizlik

 

(Conjunctural Unemploy-Ment) Bkz. işsizlik

 

Konkordato

 

(Composıtıon -Wıth Credıtors-) Elinde olmayan nedenlerle işleri İyi gitmeyen, malî durumu bozul­muş olan dürüst borçluları koruma amacını güden ve borçlu­nun, borçlarını ödeme koşullan hakkında alacaklılarının üçte iki çoğunluğu ile yaptığı ve onu kabul etmeyen diğer alacaklı­ları da bağlayıcı nitelik taşıyan anlaşma. Konkordato sayesin­de iflasın eşiğine gelmiş, mallan alacakhlarca sattırılma duru­muna düşmüş bir borçlu, alacaklıların çoğunluğuyla bîr anlaş­ma yaparak borçlarını belirli bir ödeme takvimine bağlama imkânına kavuşur. Bu çerçevede, alacaklıların borçluya karşı alacaklarının belli bir yüzdesinden feragat etmelerini öngören konkordatoya yüzde konkordatosu; borçluya borçlarını öde­yebilmesi için vade tanınmasını öngören konkordatoya da va­de konkordatosu denir.

 

Konsensüs

 

(Consensus) 1. Fikir birliği. Mutabakat. Uzlaş­ma. Bir topluluğa dahil üyelerin birbirlerine karşı olan davra­nış şekilleri, sahip oldukları roller, sorumluluk ve görevleri konusunda ya da sistem dışındaki şahıs, rol ve topluluklarla girdikleri İlişkiler ile doğabilecek sorunlar hakkında olumlu bir anlaşmaya varmaları.

2. Sosyal sistemin amaçlarına ulaşma­sı için izlenecek metod, davranış ve eylem biçimi, görev ve sorumluluk dağılımı, sistemin amaçlarıyla uyuşan davranışla­rın yönünü tayin eden kurallar ve elde edilecek sonuçlar üzerinde bütün üyelerin ya da çoğunluğun anlaşması.

 

Konservatizm

 

(Conservatısm) Bkz. muhafazakârlık

 

Konsolidâsyon

 

(Consolıdatıon) Ödenme süresi ya da vadesi yaklaşmış kısa vadeli bir borcun, borçlunun ödeme gü­cünden yoksun olması nedeniyle orta ya da uzun vadeli bor­ca dönüştürülmesi. Konsolidasyon devletlerarası dış borçlar için sözkonusu olabileceği gibi, devletin vatandaşlara olan İç borçları için de yapılabilir. Alacaklıların kısa vadeli borcun uzun vadeliye çevrilmesini kabul edip etmemekte serbest oldukları konsolidasyon a ihtiyarî konsolidasyon, borçlunun tek yanlı olarak kısa vadeli borçlarını uzun vadeli hale getir­mesi durumunda ortaya çıkan konsolidasyona ise cebrî kon­solidasyon denir.

 

Konsolos

 

(Consül) Bir devlet tarafından, başka bir devletin verdiği izin çerçevesinde, o devlete ait topraklar üzerinde, da­ha çok idarî hizmetleri yürütmek ve atayan devletin ticarî menfaatlerini korumak amacıyla görevlendirdiği diplomatik nitelik taşımayan resmî memur.

 

Konsolosluk Çevresi

 

Bkz. başkonsolos

 

Konsorsiyum

 

(Consorsium) 1. Ortak bir amacı gerçekleştir­mek için çeşitli kuruluşların geçici olarak biraraya gelip, bir merkezî yönetim altında toplanmaları.

2. Büyük girişimlerin tek tek kendi imkânlarını aşan bir siparişi, bir projeyi gerçek­leştirmek amacıyla bir araya gelerek oluşturdukları, proje bit­tikten sonra ortadan kalkan işbirliği. 3. Dış ödeme güçlüğü içinde bulunan bir devlete yardım eden ülkelerin, çeşitli kay­naklardan temin ettikleri yardımların koordinasyonunu sağla­mak amacıyla aralarında kurdukları geçici organizasyon. Bu tür bir organizasyon aracılığıyla sağlanan kredilere de kon­sorsiyum kredileri denir.

 

Kontrol Grubu

 

(Control Group) Bir deney sırasında, de­ney grubunda gözlemlenen değişimlerin, sözkonusu deney düzeneği içindeki İlgili bağımlı değişkenlerin etkisiyle mey­dana gelip gelmediğini test edip karşılaştırma yapabilmek amacıyla, deney değişkenleri dışında deney grubu ile aynı özelliklere sahip olarak oluşturulan grup.   Bkz. deney, deney Grubu.

 

Konvertibilite

 

(convertıbılıty) Paranın uluslararasılaşması. Bir ülkenin parasının resmî döviz piyasasında diğer ülke paralarıyla serbestçe değiştirilebilmesi. Uluslararası düzeyde talep edilebilirlik, istikrarlı bîr değere sahip olma ve uluslararası ticaretin finansmanında bir ödeme aracı alarak kabul edil­me, konvertibilitenin gerek şartlarındandır. Konvertibİlite için gerekli özelliklere sahip paraya kovertifol para; hiç bir kısıt­lamaya tabi olmayan konvertibiliteye tam kovertibillte; belir­li koşullara tabi konvertibiliteye de sınırlı konvertibilite denir.

 

Kooperatif

 

(Cooperatıve) Tüzel kişiliğe haiz olmak üzere, ortaklarının belirli ekonomik çıkarlarını, özellikle meslekî ve­ya temel ihtiyaç maddelerini karşılıklı yardım, dayanışma ve birbirine kefalet yoluyla sağlamak amacıyla, gerçek veya ka­mu tüzel kişileri, il özel idareleri, belediyeler, köyler ve der­nekler tarafından kurulan, sermaye ve ortak sayıları değişen kuruluşlar. Kooperatiflerde asıl amaç, kazanç elde edip ortak­lara dağıtmak değil, ortakların İhtiyaçlarını toplu olarak daha kolay ve ucuza sağlamaktır.

 

Korelasyon

 

(Corelatıon) Bağıntı, iki ya da daha fazla olgunun varyasyonları arasındaki mantıksal, zorunlu bağımlılık ilişkisi ve bu ilişkinin İstatistiksel açıdan İfadesi.

 

Korporatizm

 

(Corporatısm) 1. İmalat faaliyetlerinin mesle­ki örgütler tarafından, disiplinli bir biçimde yürütülmesi ama­cıyla kurulan, mesleğin erbabı olmak isteyenlerin üye olarak çıraklık, kalfalık aşamalarından geçtikten sonra ustalık derece­sine ulaşmasını öngören bir Ortaçağ iş örgütlenme sistemi.

2. Toplumu ilgilendiren önemli ekonomik ve siyasal kararların alınmasında sadece devletin denetimindeki kurum ve örgütle­rin söz sahibi olduğu, bireysel etkinliğin kaybolduğu veya bi­reyin karar alma sürecine ancak bu örgütler aracılığıyla ve kı­sıtlı bir oranda katılabildiği toplumsal örgütlenme biçimi.

 

Korsan Miting

 

(Pırate Demonstratıon) Bkz. miting

 

Korumacılık

 

(Protectıonısm) 1. Himayecilik. Bir kurum, yapı veya oluşumun kendisinden daha güçlü rakiplere karşı türlü yollarla korunması, rakiplerinin avantajlarından zarar görmesinin engellenmesi.

2. Zayıf yerel sanayilerin korunma­sı, yabancı ürünlerin iç piyasayı istila ederek yerli sektörleri ciddi bunalımlarla karşı karşıya bırakmasının önlenmesi, dış ödemeler dengesi ve dış ticaret hadlerinin İyileştirilmesi., gibi amaçlarla gümrük tarifeleri, kolalar ve ithalat yasakları gibi araçlar kullanılarak ithalatın sınırlandırılması, dış ticaretin kontrol altına alınması; bu suretle ekonominin dış rekabetten korunması. Bu amaçla uygulanan dış ücaret ve iktisat politika­larına da korumacılık politikası denir.

 

Korumacılık Politikası

 

(Protectıonısm Polıcy) Bkz. Korumacılık

 

Kota

 

(Quota) 1. Baraj. Miktar sınırlaması.

2. Bir seçimde, bir parti yahut adayın kazanabilmesi için alması şart koşulan as­gari oy sayısı, yahut toplam oyların yüzde cinsinden oranı,

3. Uluslararası ticari ilişkilerde, mevcut ekonomik dengeleri ko­rumak amacıyla, daha çok İthaline İzin verilen mallara getiri­len miktar sınırlaması.

 

Kota Sistemi

 

(Quota System) Uluslararası ticarette, yerli sa­nayinin korunması veya Ödemeler dengesi açığının kapatılma­sı amacıyla, 1 ay, 3 ay, 6 ay veya 1 yıl gibi belirli dönemler iti­bariyle bazı malların ithalatına miktar ya da değer kısıtlaması getirilerek, belirlenen bir üst sınırın ötesinde ithalata izin veril­memesini öngören dış ticaret sistemi.

 

Kozalite

 

(Causalıty) Bkz. nedensellik

 

Kozmoloji

 

(Cosmology) Evrenbilim Evrenin oluşumu, ya­pısı, ona egemen oian yasalar, varlıklar arasında varolan hiyerarşik ilişkiler gibi konuları irdeleme, araştırma ve bu konuda üretilen bilgileri sistemleştirerek bir araya getirmeyi konu edi­nen disiplin.

 

Kozmolojik Delil

 

(Cosmologıcal Proof) Allah'ın varlı­ğını, evrendeki düzen ve "somut gözlemlenebilir olgulardan kalkarak, bir İlk yaratıcı ve harekete geçirici güce varma yolu ile ispatlama.

 

Kökbilim

 

(Etymology) Bkz. etimoloji

 

Köktencilik

 

(Radıcalısm) Radikalizm. Değişimi aşamalı, yanlışlıklan eleyerek reformcu bir biçimde değil, varolanı ta­mamen ortadan kaldırıp yerine yenisini koymak şeklinde ger­çekleştirmeyi amaç edinen düşünüş veya eylem tarzı. Islahat­çı -iyi 1 eşlirmeci yöntemleri reddederek, karşı çıkılan yapı veya sistemin kökten yıkılması ve herşeyin yenibaşlan kurulması gerektiğine inanma. Bkz. radikal teori.

 

Köle

 

(Slave) Bkz. köısük düzeni

 

Kölelik Düzeni

 

(Slavery) İnsanın, mülkiyet nesnesi kabul edilerek, aynen mülkiyet nesnesi olan diğer mal veya varlıklar gibi başka insanlar tarafından sahiplenilebilir, alınıp satılabilir, yasa ve töreler çerçevesinde vücut ve emeğinden kendisine bir bedel ödenmeksizin yararlanılabilirliğini kabul eden dü­zen. Bu düzende, mülkiyete konu olan İnsana köle, mülkiyet iddiasında bulunana ise efendi denir. Aynı zamanda bu iki kategori, aralarında dikey hareketliliğin olmadığı iki ayrı top­lumsal katmanı ifade eder.

 

Körfez Krizi

 

(The Gulf Crısıs) 1990 yılı Ağustos ayında Irak'ın çeşitli gerekçeler ileri sürerek Kuveyt'i önce işgal, son­ra da 19- iÜ ilan ederek İlhak etmesi İle başlayan; bölgenin sa­hip olduğu önemli petrol zenginliği nedeniyle Körfez bölge­sinde hayati çıkarları olan başta ABD olmak üzere tüm Batılı devletlerin, Irak'tan Kuveyt'i derhal ve şartsız olarak boşaltma­sını istemeleri ve Irak'ı buna zorlamak üzere bölgeye askerî yığınak yapmaları ile hızla tırmanarak Körfez savaşi'na ne­den olan gerginlik durumu.

 

Körfez Savaşı

 

(The Gulf War) Körfez krizinin sonucunda Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında, ABD'nin öncülüğünde 28 ülkeden oluşan müttefik güçler ile Irak arasında 15 Ocak 1991 tarihinde başlayıp bir buçuk ay kadar süren ve Irak'ın ağır yenilgisi ile sonuçlanan, Ortadoğu'daki güçler dengesinin yeni­den belirlenmesine neden olan savaş. Bkz. yeni dünya düze­ni.

 

Kötümserlik

 

(Pessımısm) 1. Varoluşa hep olumsuz bir açı­dan bakan, ümitsizlik ve karamsarlığın yanısıra, her şeyin da­ha da kötüye doğru gittiğini ileri süren yaklaşım.

2. Olup biten şeylerden sürekli olumsuz sonuçlar çıkarma, gelişmeleri hayra değil, şerre yorma tavrı.

 

Köy Sosyolojisi

 

(Rural Socıology) Köy kökenli insanla­rın, köy yerleşkelerinde veya göçüp yerleştikleri gecekondu bölgelerinde geliştirdikler ilişki, meydana getirdikleri kurum ve sahip oldukları değerleri inceleyen disiplin.,Bkz. kent sos­yolojisi.

 

Kriminoloji

 

(Crımınology) Bkz. suçbiüm

 

Kriter

 

(Crıtkrion) Bkz. ölçüt

 

Kriz

 

(Crısıs) Bkz. bunalım

 

Kriz Diplomasisi

 

(Crısıs Dıplomacy) Uluslararası ilişkilerin belirli bir sistem ve program çerçevesinde sürekliliiik arzeden bir biçimde değil, sadece bunalım dönemlerinde İşletilmesine dayanan diplomasi. Bkz. diplomasi, donuk diplomasi, makyavelci diplomasi.

 

Kronik Enflasyon

 

(Chronıc Inflatıon) Bkz. enflasyon

 

Kronik İşsizlik

 

(Chronıc Unemployment) Bkz. işsizlik

 

Kulisçilik 

 

(Lobbyıng)   1.  Kanun simsarlığı. Lobicilik. Meclis koridorlarında bir kanunun çıkartılması veya çıkartıl­masının engellenmesi için meclis üyeleriyle; devlet dairelerin­de de yaptırılması istenen şeyleri yaptırmak, istenmeyenlere de engel olmak amacıyla kamu görevlileri ile doğrudan temas kurarak girişilen faaliyetler.

2. Siyasal karar organlarını veya alınacak kararları etkilemek ve yönlendirmek amacıyla koridorlar, kulisler ya da kapalı kapılar ardında görüşmeler, tel­kinler ve pazarlıklar gibi prosedür dışı türlü faaliyetler.

 

Kuram

 

(Theory) Teori. Nazariye. Bir bütün olarak gerçekli­ği, yahut gerçekliğin belirli bir bölümünü açıklama; olay, olgu ve nesneler arasındaki düzenli İlişkilerden genel sonuçlar çı­karma ve bu sonuçlara göre gelecekle ilgili öndeyilerde bu­lunma amacı güden, geçerliliği temel aldığı varsayımlarla sı­nırlı sistematik bilgi çerçevesi. Bkz. model, bilim, felsefe, pa­radigma.

 

Kuramsal İktisat

 

(Theoretıcal Economıcs) Belirli bir zaman ve mekan esas alınmadan, genel ve soyut bir çerçeve içinde kalmak kaydıyla, İktisadi olgular arasındaki neden-so-nuç ilişkilerinin teorik çerçevede belirlenmesine yönelik çö­zümlemeler bütünü.

 

Ku'ran

 

(Qoran) Son peygamber Hz. Muhammed'e vahyedi-len ve onun tebliğ ettiği dinin temel ilkelerini İçeren, Tevrat, İncil ve Zebur'dan sonra gelen dördüncü ve son büyük vahiy kitabı. Bkz. vahiy, ahdi atik, ahd-i cedid.

 

Kurgu

 

(Fıctıon) Başkalarını yanıltma amacı taşımayan, fakat nasıl gerçekleştiği kesin olarak bilinmeyen geçmişte yaşanmış bir olayı aydınlatmaya çalışırken veya kuram geliştirirken gerçek olmadığı bilindiği halde gerçekmiş gibi üretilen zihin­sel model

 

Kurgusal İfadeler

 

(Fıctıonal Sentences) Doğruluk ya da yanlışlığı söz konusu olmayan, belirli bir olayı ifade etme­yen masal, hikâye ve roman ifadeleri. Bu İfadelerin gramatik uygunluğu, başlarına masala/hikâyeye/romana göre ön ekinin koyulması durumunda anlamlılığın bozulmaması ile anlaşılır.

 

Kurucu Meclis

 

(Constıtuent Assembly) Yeni kurulan veya anayasası askıya alınan bir devlete yeni bir anayasa hazırla­mak yahut devletin ana organlarının görev ve işleyiş biçimleriyle ilgili temel ilkeleri belirlemek amacıyla oluşturulan meclis.

 

Kurumsalcı Okul

 

(Instıtutıonalıst School) Neoklasik iktisatçıların kullandığı soyutlayıcı yönteme karşı çıkarak, ikti­sadi analizin, konu edindiği ülkenin sosyo-politik, tarihsel, psikolojik vb. yapılarını da dikkate alması gerektiğini savunan, özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde ABD'de etkili olmuş düşünce akımı.

 

Kuşak

 

(Generatıon) Nesil. Aynı zaman diliminde yaşayan, ortak veya benzer deneyimleri olan ve bu ortak deneyimlerin­den dolayı benzeşen insan topluluğu.

 

Kuşkuculuk

 

(Sclîptıcısm) Bkz. şüphecilik

 

Kutsal

 

(Sacred) 1. Mukaddes. Dinlerin aşkın nitelik atfederek yücelttiği inanç, kurum veya varlıklar.

2. Rasyonel veya fayda­cı bir temele dayanmayan, hiçbir biçimde sorgulama konusu yapılmayan, büyük saygı ve değer verilen kültürel ve sosyal özellikler. Bkz. profan, tabu.

 

Kutu Diyagramı

 

(Box Dıagram) Bkz. edgeworth diyag­ramı

 

Kutuplaşma Teorisi

 

(Polarızatıon Theory) Azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki İktisadi bütünleşme ve

serbest ticaretin azgelişmişler aleyhine İşleyeceğini ve sonuçta zengin ülkelerin daha zengin, fakir ülkelerin ise daha fakir ha­le geleceklerini savunan kuram. G, Myrdal tarafından geliştiri-- len kutuplaşma teorisine göre gelişmişlerle azgelişmiş ülkeler arasında mal ve faktör hareketlerinin serbest bırakılması duru­munda azgelişmiş ülkelerdeki nitelikli işgücü yüksek gelir ve refah beklentisiyle gelişmiş ülkelere akacak, ayrıca yüksek teknolojiye sahip gelişmiş ülke sanayilerinin rekabeti karşısın­da azgelişmişlerin zayıf olan sanayileri çökecektir. Bu da, zen­gin ve fakir kutuplaşmasını körükleyecektir.

 

Kuvvetler Ayrılığı

 

(Separatıon Of Power) Herhangi bir siyasal sistemde devletin üç temel işlevi olan yasama, yürüt­me ve yargının ayrı ayrı ve birbirini denetleyen organlar tara­fından yerine getirilmesi. Sözkonusu üç temel işlevin tek. bir organ tarafından yerine getirilmesine de kuvvetler birliği de­nir. Bkz. Denge Ve Fren.

 

Kuvvetler Birliği

 

(Unıty Of Power) Bkz. Kuvvetler

 

Kuzey-Güney Diyalogu

 

(N'orth-South Dıalogüe) 1970'li yılların başlarında gündeme gelen, mevcut uluslararası ekonomik düzenin azgelişmiş ülkelerin çıkarlarına hizmet et­mediği, tersine gelişmiş ülkelerle aralarındaki uçurumu daha da derinleştirdiği görüşünden hareketle, azgelişmiş ülkelerin kalkınma çabalarının başarıya ulaşması ve bu ülkelerdeki aç­lık, sefalet, yoksulluk, işsizlik ve bulaşıcı hastalık vb. sorunla­rın çözülmesi amacıyla gelişmiş kuzey ülkeleri ile azgelişmiş güney ülkeleri arasında oluşturulması istenen diyalog ve işbir­liği süreci.

Küllî İrade îrade-i külliye. Mutlak irade. Kelam terminoloji­sinde, Allah'ın mutlak varlığına paralel olarak varolan mutlak dileme kudreti. Her şeyi kuşatan, hiçbir şeyi dışarıda bırakma­yan sınırsız ve ölçüsüz İrade. Bkz. cüzi irade, irade.

 

Kültür

 

(Culture) 1. Ekin. Yeryüzünde beşerî hayatın başlan­gıcından bu güne kadar İnsanoğlu tarafından üretilmiş olan

herşey.

2. Bir birey veya topluluğun yaşam tarzını biçimlendi­ren örf, adet, gelenek ve görenek ile alışkanlıklar, davranışlar ve inançlar toplamı.

 

Kültüre Girme

 

(Enculturatıon) Gelişme çağındaki ço­cukların okul, aile ve diğer sosyal kurumların da yardımıyla içinde yaşadıkları toplumun kültürel norm, değer ve gelenek­leri öğrenmeleri; yetişkin kişilerin de hayat boyu kendilerini kültürel gelişmelere uydurmaları süreci.

 

Kültürel Antropoloji

 

(Cultural Anthropology) Bkz. Antropoloji

 

Kültürel Çağdaşlaşma

 

(Cultural Modernızatıon) Bkz. Çağdaşlaşma

 

Kültürel Değer

 

(Cultural Valüe) Bkz. Değer

 

Kültürel Ekoloji

 

(Cultural Tcology) Bkz. Ekoloji

 

Kültürel Gecikme

 

(Cultural Lag) Toplumun ekonomik yapısının değişimine paralel olarak aynı hızla sosyal ve kültü­rel yapının değişememesinin sonucunda meydana gelen " uyumsuzluk durumu.

 

Kültürel Görecelilik

 

(Cultural Relatıvsm) 1. Kültür ürünlerinin değerlerinin mutlak olmadığı ve toplumdan toplu­ma değiştiğini savunan yaklaşım.

2. Bir toplumdaki kurumları, İlişkileri veya diğer kültürel unsurları, başka bir toplumun an­layış ve yargılarıyla anlamanın imkânsız olduğunu iddia eden görüş. Buna göre, her toplumun kültür değerleri, ancak o top­lumun referans çerçevesi ile anlaşılabilir; dışardan anlamaya çalışma tahrif eder, daha da anlaşılmaz hale getirir.

 

Kültürel Yabancılaşma

 

(Cultural Alıenatıon) Bkz. Yabancılaşma

 

Kültürel Yoksunluk

 

(Cultural Deprıvatıon) 1. Top­lumdaki dikey hiyerarşi içinde yeralan alt tabakalara mensup bireylerin toplumun ortalama kültür ve eğilim düzeyinin ge­rekliliklerini yerine getirememesi. 2. Referans grubunun kül­türel değerlerine sahip olamamaktan kaynaklanan eziklik duy­gusu.

L

 

Labirent

 

(Maze) Gerek hayvan, gerekse insanların öğrenme sürecinin araştırılması İle ilgili bazı deneylerde kullanılan, bir doğru çıkış yolu, bir çok da çıkmaz koridordan oluşan bir dü­zenek. Labirent deneylerinde denekten beklenen, verilen za­manda çıkmaz koridorlara sapmadan doğru çıkış yolunu bul­masıdır.

 

Laf Salatası Yapmak

 

(Talkatıveness) Anlamsız ve amaç­sız konuşmak. Hiç gereği olmadığı halde, konuşmuş olmak için, yahut laf olsun sessizlik bozulsun cinsinden sürekli ko­nuşup, boş laf üretmek. Tartışmanın seyrine veya olumlu bir sonuca ulaşmasına katkıda bulunmayacak argümanlarla za­man harcamak.

 

Laiklik

 

(Laıcısm) 1. Sekülarizmİn siyasal çerçevesi. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin dinsel olan veya olduğu söylenen ilkelere göre düzenlenmediği siyasal örgütlenme biçimi. Siya­sal otoritenin, emredici yaptırım gücünü dinden almaması, meşruluğunu dine dayandırmaması.

2. Devletin çeşitli dinler arasında taraf olmaması ve ayrıcalık gözetmemesi, din işleri ile devlet işlerinin ayrı kabul edilmesi ilkesi. Bkz. sekülarizm, Teokrasi, Aydınıanma, Modernizm.

 

Leasing

 

(Leasıng) 1. Fİnansal kiralama. Yatırım mallarının belirli bir kira karşılığında uzun vadeli olarak ihtiyacı olan ki­şilere kiralanması.

2. Satınalma gücü yeterli düzeyde olmayan firma veya şahısların, imalat veya İhracatçı firmadan sağladık­ları, ekonomik ömrü bir yıldan uzun mal veya makinaların, belirli bir süre kullanım hakkının daha sonra da mülkiyetinin kendilerine devredilmesini öngören kaynak sağlama yöntemi.

 

Leontief Paradoksu

 

(Leontıef Paradox) Bİr kurama da­yalı olarak yapılan mantıksal çıkarsamalar ile pratikteki bulgu­ların birbiriyle çelişmesi. Bu deyim, faktör donanımı teori­sine göre sermaye yönünden zengin olan ABD'nin sermaye' yoğun teknoloji ile üretilen ürünleri ihsaç, emek yoğun ürün­leri de İthal etmesi gerekirken, W. Leontiefİn, pratikte duru­mun tam tersi olduğu yolundaki bazı bulgular elde etmesi üzerine yerleşmiştir.

 

Liberalizm

 

(Lıberalısm) Serbestlik, bireysel ve toplumsal öz­gürlük savunuculuğu. Kamu otoritesinin ekonomik, sosyal, dinsel vb. gibi süreçlere müdahale etmesine, ya da bu süreç­lere kendi istediği doğrultuda yön vermek yönündeki girişim­lerine karşı çıkılması gerektiğini ileri süren görüş. Bu çerçeve­de, devletin ekonomiye müdahale etmemesi, yahut iktisadî hayatın yönlendirilmesine yönelik devlet müdahalesinin asgari düzeyde tutulması gerektiğini, piyasada oluşan arz ve talep mekanizmasının iktisadî ve sosyal açıdan en yararlı sonuçları yaratacağını; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ilkesini savunan Öğretiye iktisadî liberalizm; kamu otoritesinin top­lumu oluşturan bireylerin yaşamlarını yönlendirmelerine karış­maması, sosyal hayatın biçimlenmesinde belirleyici rol oyna-namasi gerektiğinin, en iyi hükümetin, en az hükmeden hü­kümet olduğunun savunulmasına da siyasal liberalizm denir.

 

Libido

 

(Libido) Bkz. freudçüujk

 

Likidasyon

 

(Lıquıdatîon) Bkz. Tasfiye

 

Likidite

 

(Uıdlty) 1. Akışkanlık. Seyyaliyet. Kolayca nakit paraya çevrilebilirlik. 2. Bir işletmenin vadesi gelmiş nakdî ta­ahhütlerini karşılayabilme gücü, borçlarını Ödeyebilme yete­neği. Bİr ticarî işletmede bilançonun aktif kısmında yeralan kasa, bankalar hesabı, senetler ve diğer kıymetli evraklar gibi doğrudan para, veya kolaylıkla paraya çevrilebilme özelliği olan varlıklara likit varlıklar; İşletmenin tasfiyesi halinde var­lıkların tüm borçları karşılayabilmesine gerçek likidite; işletmenin vadesi gelen borçlarını ödeyebilmesi için gerekli para­ya da teknik likidite denir.

 

Likidite Oranı

 

(Uquıdıty Ratıo) Bkz. rasyo

 

Likidite Tuzağı

 

(Uquıdıty Trap) Faiz oranının düşebilece­ği en düşük düzeye inmiş olduğuna inanılması nedeniyle, pa­ra arzını artırarak faiz oranlarını daha fazla düşürmenin müm­kün olmaması durumu. Bu durumda faiz oranının yeniden yükselebileceği beklentisi sebebiyle, eldeki para nakit olarak tutulmak istenecek, spekülatif para talebi tam esnek olacaktır. Bunun sonucu, para politikasının İstihdam ve millî gelirin artı­rılması konusunda İşlevsiz hale gelmesi, bir araç olarak kulla­nılabilir olmaktan çıkmasıdır.

 

Limited Şirket

 

(Lımıted Uabılıty Company) 50(yi geçme­mek üzere iki veya daha fazla gerçek veya tüzel kişi tarafın­dan bir ticaret unvanı altında kurulan, ortaklarının sorumlulu­ğu, koymayı taahhüt ettikleri sermaye ile sınırlı ve esas serma­yesi belirli olan ticarî ortaklık. Ortaklar tarafından konulan sermaye için, anonim şirkette olduğu gibi hisse senedi çıkarı­lamaz. Limited şirketler, esas sözleşmede açıkça belirtilmek kaydıyla, sigortacılık dışında her türlü İktisadî faaliyet için ku­rulabilirler.

 

Lisans

 

(Lıcence) Herhangi bir işin, ticarî İşlemin ya da bir ey­lemin yapılabileceğine ilişkin, resmî otorite yahut sözkonusu işle İlgili en yetkili örgüt tarafından verilen İzin veya yetki bel­gesi. Bu çerçevede, normal fakülte veya yüksek okul öğreni­mi sonunda verilen diploma derecesine öğrenim lisansı; bir malın ihraç veya İthali İçin resmî makamlardan alınması ge­rekli İzin belgesine ticaret lisansı denir! Ayrıca sınaî, ticarî, turistik vb. faaliyetlerde patenti başkasına ait bir malı üretmek, bir İmkânı kullanmak veya bir teknik yöntemden faydalanmak üzere alınmış izne de lisans denmektedir.

 

Liyakat Sistemi

 

(Merıt System) İstihdam edilecek kişilerin, kişisel dostluk, aynı partiden olma veya aynı siyasi görüşü paylaşma, soyluluk vb. ölçütlere göre değil; görevin gerektir­diği yeterlilik, nitelik ve yeteneklerin Ölçüldüğü, aynı şartlan taşıyan herkesin katılımına açık olarak yapılan sınav yoluyla belirlendiği sistem.

 

Lobicilik

 

(Lobbyıng) Bkz. Kulisçilik

 

Logos

 

1. Evreni kuşatan ve denetleyen kozmik akıl.

2. Herşeyi açıklanabilir kıldığı varsayılan mantıksal temel düzlem.

 

Lokavt

 

(Lock Out) Belirli bir işyeri veya işkolundaki işçi ve işverenler arasında ücretler, sosyal haklar, çalışma koşulları vb. konularda yapılan pazarlıkların çıkmaza girmesi ve. olumlu bir sonuca varılamaması durumunda İşverenin yasal gerekli­liklerini yerine getirerek işyerini kapatıp İşçileri topluca işten çıkarması. Bkz. grev, toplu sözleşme.

 

Lonca

 

(Guıld) Sanayi öncesi toplumlarda hem üretim hacmi, ürün kalitesi ve fiyatları denetleyen, hem de meslekî eğitimi planlayıp yürüten, bu yüzden toplum örgütlenmesinde merkezî bîr rol oynayan kurum.

Lonca Sistemi

 

(Guıld System) Ortaçağın karakteristik meslekî örgütlenme biçimi olan ve belirli bir işkolunda çalışan kişilerin usta, kalfa, çırak gibi sıkı bir hiyerarşik düzen içinde örgütlenmelerini öngören sistem. Osmanlı toplumsal yapısın­da zanaatçı teşkilatı olarak oldukça yaygınlık kazanmış olan lonca sistemine göre, bir meslek grubunda yeralan kişiler ara­sında ortak menfaatlerin korunması amacına yönelik karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma esastır; hiyerarşik basamaklar ara­sındaki hareketlilik ile, bir loncadan başka bir loncaya geçiş sıkı kurallara bağlıdır. Meslekî disiplin, karşılıklı güven, meslek ahlâkının geliştirilmesi gibi konularda oldukça önemli iş­levler görmüş olan lonca sistemi, sanayi devriminden sonra giderek çözülmüştür. Bkz. korporatizm.

 

Lorenz Eğrisi

 

(Lorenz Curve) Bir ekonomide belirli bir dö­nemde yaratılan reel gelirin bölüşümünü İnceleyip belirli nü­fus dilimlerince ulusal gelirin nasıl paylaşıldığını gösteren, dolayısıyla gelir dağılımının adil olup olmadığı konusunda bazı yargılara vanlabilmesinİ sağlayan eğri. Dikey eksende gelir yüzdeleri ile yatay eksendeki nüfus yüzdelerini gösteren bir diyagramda Lorenz eğrisinin tam köşegensel olması gelirin tam adil bölüşüldüğünü; eğrinin düz köşegensei çizgi olmak­tan çıkıp giderek çukurlaşması ise gelir dağılımının gayri adıl olduğunu gösterir.

 

M

 

Maddecilik

 

(Materıalısm)  1. Materyalizm. Özdekçilik. Maddenin kendİtiğindenliğinİ, öncelliğini ve belirleyiciliğini kabul eden düşünce biçimi.

2. Maddenin ezeliliğini, her türlü gerçekliğin özünün veya temelinin maddeye indirgenebilece­ğim ve dünya ötesi bir hayatın yokluğunu savunan dünya gö­rüşü.

 

Magna Karta

 

(Magna Carta) Türkçeye büyük ferman, ya da büyük buyruk olarak çevrilen, 1215'de İngiltere'de toprak sahibi soyluların Kral John'u zorlayarak kendi rızaları olmadan toprak sahiplerinden vergi alınamayacağım hükme bağlayan, böylece bir yandan kralın otoritesini sınırlarken, öle yandan merkezî otoritenin de paylaşılabileceğini kanıtlayan, modern parlamenter sistemin çekirdek uygulaması sayılan tarihî belge.

 

Mahallî İdare

 

(Local Admınıstratıon) Bkz. yerel yöne­tim

 

Mahreçler Kanunu

 

(Sats Law) Bkz. Say kanunu

 

Makro Ekonomi

 

(Macroeconomıcs) Ekonomi biliminin, millî gelir, istihdam, fiyatlar genel düzeyi, ödemeler dengesi, yatırımlar, büyüme ve gelişme, uluslararası iktisadî ilişkiler, kamu otoritesinin para, kredi ve maliye politikası gibi ekono­mik yapının bütününü ilgilendiren sorunlar ile ilgilenen bölü­mü. Sözkonus'u makro değişkenler ile bunların arasındaki kar­şılıklı etkileşim, makro politikaların sonuçlan İle ekonomik fa­aliyetin bir bütün olarak irdelenip çözümlenmesine de makro ekonomik analiz denir.

 

Makro Ekonomik Analiz

 

(Macroeçonomıc Anâlysıs) Bkz. Makro Ekonomi

 

Makyavelci Diplomasi

 

(Machıavellıan Dıplomacy) İtalyan diplomat ve yazar olan N. Machiavelli'nin (1469-1529) görüşleriyle paralelliği yüzünden ismine İzafeten geliştirilen, yalnızca kendi menfaati tarafından motive edilen, ustaca ya­lan, hile ve değişik taktiklerle ulusal çıkarların korunmasını amaçlayan diplomasi. likz. diplomasi, donuk diplomasi, kriz Diplomasisi.

 

Makyavelizm

 

(Machıavellısm) İtalyan düşünür N. Machİa-velli'nin formüle ettiği ve amaca ulaşmak için her türlü aracın kullanılmasının, bütün yolların denenmesinin meşru olduğu; bizzat amaçların kendilerinin araçları meşru kıldığı görüşüne dayalı, siyasetle ahlâkî ilkelerin İşlevsizliğini ve esas belirleyici faktörün güç olduğunu savunan anlayış.

 

Mal

 

(Good) Son tahlilde İnsan ihtiyaçlarını karşılamaya yara­yan, doğada bulunan veya insan tarafından üretilmiş, maddi varlığı olan her şey. Doğada bol miktarda bulunan, üretim ve mübadeleye konu olmayan, kullanılmaya elverişli hale gelme­leri için İnsan emeği gerektirmeyen ve tüketim için bir bedel ödenmeyen hava ve güneş gibi maddelere serbest mallar; İnsanlar tarafından üretilmiş ve tüketim için belirli bir bedel ödenen maddelere de ekonomik mallar denir. Ekonomik malların zorunlu mal, lüks mal, normal mal, aşağı mal, ara malı ve nihaî mal gibi çeşitli kategorileri vardır. Su örne­ğinde olduğu gibi, nüfusun ve ihtiyaçların artması, İsraflı kul­lanım gibi nedenlerle önceleri serbest mal kategorisinde sayı­lan bazı maddeler zamanla ekonomik mala dönüşmektedir.

Bkz. Hizmet, Meta.

 

Mal Beyanı

 

(Decleratıon Oe Property) 1. Resmî görevli­lerin, bulundukları mevkilerin sağladığı İmkânları kullanarak haksız kazanç sağlamalarını önlemek amacıyla göreve başlar­ken veya gerektiğinde sahip oldukları taşınmaz tüm mallarını kamuoyuna açıklamaları.

2. Borçlunun gerek kendisinde ve gerekse üçüncü şahıslar nezdinde bulunan mal, alacak ve haklarından borcuna yetecek miktarın türü, mahiyet ve nite­likleriyle her türlü kazanç ve gelirlerini, yaşayış tarzına göre geçim kaynaklarını, buna karşılık borcunu ve bu borcu nasıl ödeyeceğini yazılı veya sözlü olarak icra dairesine bildirmesi.

 

Malî Oligarşi

 

(Fınancıal Olıgarchy) Kapitalist üretim tar­zının yerleştiği toplumsal ortamlarda sermayenin ahlâkî ilke tanımayan, acımasız ve yayılmacı karakterinin kaçınılmaz bîr sonucu olarak, toplumun küçük bir kesimini oluşturan büyük sermaye gruplannın kişisel ya da malî denetimleriyle ekono­mik ve sosyal hayatın hemen hemen tamamına hükmetmesi; mutlu azınlık sultası.

 

Maliye Politikası

 

(Fîscal Polıcy) Kamu otoritesi tarafın­dan iktisadî ve sosyal hedeflerin gerçekleştirilebilmesi amacıy­la kamu gelirleri ile harcamalarının planlanması, yönlendiril­mesi ve malî kurumlardan yararlanma yöntemlerinin belirlen­mesiyle ilgili plan, program ve uygulamalar bütünü.-

 

Maliyet

 

(Cos'o) Malolma bedeli. Bir iktisadî değeri elde etmek üzere yapılmış harcama tutarı. Bir malın üretimi sırasında ge­çirdiği aşamalarda yapılan giderlerin eklenmesiyle oluşan tu­lar.

 

Maliyet Bedeli

 

(Cost Value) Bkz, değerleme ölçüleri

 

Maliyet Değer Teorisi

 

(Cost Theory Of Value) Bkz. Değer Teorileri

 

Maliyet Enflasyonu

 

(Cost Push Inflatıon) Bkz. enf­lasyon

 

Malthusçuluk

 

(Malthussıanısm) Nüfusun geometrik, do­ğal kaynaklar ve gıdaların İse aritmetik olarak çoğalmasından ötürü, evlilik ve çocuk sayısının sınırlandırılmasına yönelik önlemlerin alınmaması durumunda insanlığın açlık ve yoksul­luğa mahkûm olacağını ileri sürerek ahlâkî değerlerin de yar­dımıyla nüfus artışının sınırlandırılması gerektiğini savunan görüş.

 

Manifesto

 

(Manıfest) 1. Toplumsal bir hareket veya bir siya­sal partinin, siyasal İnanç ve amaçlarının açık ifadesi.

2. Halkın kitlesel olarak yaptığı gösteri.

3. Belirli bir alanda mevcut rakiplere meydan okuyarak açıkça İlan edilen bildiri.

 

Manchester Okulu

 

(Manchester Scool) İktisadî Hberalizniin temel felsefesi olan btmkıntz yapsınlar, btrakınız geçsinler ilkesine hararetJe bağlı olan, İngiltere'de 19- yüzyılın İlk yarısında etkili, olmuş, serbestlik yanlısı ekol.

 

Manda Sistemi

 

(Mandate System) Birinci Dünya Savaşı sonrasında, galip devletlerin, Wllson Prensipleri uyarınca,

fiilen kendi topraklarına katamadıkları yerleri, sözkonusu yer­lerin kendi kendilerini yönetemeyecekleri gerekçesiyle Millet­ler Cemiyeü adına bölüşerek vesayet altında tutup sömürme­leri temeline dayalı yönetim sistemi.

 

Mantığa Süründürme

 

(Ratıonauzatıon) Rasyonalizas-yon. Akla yatkınlaşürma. Neden uydurma. Kişinin davra­nışlarının gerçek nedenlerini, yadırganacağı düşüncesiyle sak­layarak, onları toplumsal olarak kabul edilebilen ya da yadır­ganmayan başka nedenlerle gerekçelendirmesi; akla daha yat­kın hale getirmesi. Örn. Pahalı araba alan birisinin, lüks tüke­tim eğilimini saklayarak pahalı arabanın sonuçta daha çok ta­sarruf sağladığını söylemesi.

 

Mantık

 

(Logıc) önermelerin, düşünce ve kabullerin tutarlılık, İnandırıcılık, doğruluk ve yanlışlığını; çıkarımların geçerliliğini belirleyen Ölçütler ve kuralları; kıyas, tümevarım ve tümden­gelim gibi düşünme süreçlerinin ilkelerini araştıran disiplin.

 

Mantıksal Açıklama

 

(Logıcal Explanatıon) Bkz. açıklama

 

Mantıksal Düşünme

 

(Logıcal Thınkıng) Formel mantık kuralları uyarınca yürütülen muhakeme; mantıksal çelişkiye düşmeden, formel mantığın temel ilkelerine uygun olarak düşünme. Bkz. formel mantık.

 

Mantıksal İfadeler

 

(Logıcal Expressıons) Bkz. Mmb İfadeler

 

Mantıksal Pozitivizm

 

(Logıcal Posıtıvısm) Viyana çev­resi. Sağlam ve güvenilir bilginin ancak deneyle elde edilebi­leceğini kabul eden, deneyle doğrul a namayan önermeleri ger­çek bilgi içermeyen metafizik yargılar olarak nitelendiren, bü­tün metafizik yargıların da tanımlan gereği anlamsız olduğunu İleri süren, ayrıca anlamlılıkla bilimselliği örtüştürerek sonuçta bilimsel olmayan her önermenin anlamsız olduğunu savunan, felsefenin işlevini de dilin mantıksal olarak analiz edilmesiyle sınırlayan, 1920'lerden itibaren etkili olmuş akım. Bkz. eleşti­rel Akılcılık, Anarşist Bilgi Kuramı, Deneycilik, Akılcılık.

 

Maoizm

 

(Maoısım) Cindeki komünist ihtilalin önderliğini ve ar­dından Çin Komünist Partisİ'nin yirmi yedi yıllık liderliğini yapmış olan Mao Tse Tung'un (1884-1976) devrimci doktrini ile, onun zamanında geliştirilen kendine has Marksist-Leninist prensiplerin yorum ve uygulamasına verilen ad. Mao'ya göre Marks'ın iddia ettiği gibi kapitalizmin bir yan ürünü olan pro-leterya sınıfının güçlenerek ortaya çıkıp devrim yapmasını beklemek yerine, varolan toplumsal güçler, meselâ köylüler, kullanılarak sosyalist devrimin yapılabilirlik imkânları zorlan­malıdır. Ona göre, Marksizm-Leninizm komünist toplum için gerekli tüm alternatifleri veya sorunlara ilişkin bütün çözümle­ri sağlayamamaktadır, esasen sağlaması da mümkün değildir. Çünkü, İnsanın bilişsel yetenek ve kapasitesi gelişip genişle­dikçe toplumsal sorunlara ilişkin çözümleri de zamanla deği­şecektir. Bu nedenle sosyalist toplumu bütün boyutlarıyla şim­diden öngörmek mümkün değildir.

 

Marifet

 

1. Kavramsallaşünlamayan, dolayısı İle doğruluğu veya yanlışlığı sözkonusu olmayan bilgi. (H. El-Muhasİbî)

2. Bil­mek. Tanımak. Mantıksal çıkarım veya çıkarım sürecini kul­lanmadan, sezgi ya da İlham yolu ile elde edilen dolaysız bil­gi. Bkz. sezgi.

 

Marjinal Değer Teorisi

 

(Margînal Theory Of Value) Bkz. Değer Teorileri

 

Marjinalizm

 

(Margınalısm) Bir mal veya hizmetin değeri­nin son iahlilde, satıcının sözkonusu mal ya da hizmeti teslim etmek için yapacağı fedakârlık marjı ile alicinin bunu eîde et­mek İçin göze alacağı fedakârlık marjı arasında yapılacak bir kıyaslama ile belirlenebileceğini savunan doktrin. Bu çerçeve­de, bir şeyin son birimi veya uç noktasına eklenen İlâve biri­me marjinal; bir malın tüketilen ek bir biriminin sağladığı faydanın toplam faydada yaptığı değişikliğe marjinal fayda; bir malın son biriminden elde edilen gelirin toplam gelire kat­kısına marjinal gelir,- bir firmanın üretim miktarında bir bi­rimlik anış için katlanılması gereken ilâve maliyete marjinal maliyet; gelir düzeyindeki bîr birimlik artışın tasarruflarda ya­rattığı artış oranına marjinal tasarruf eğilimi; gelirdeki bir birimlik artışın tüketim harcamalarında meydana getirdiği artış oranına marjinal tüketim eğilimi; tüketicinin aynı tatmin düzeyini korumak için bir mala olan talebini artırırken başka bir malın ne kadarından vazgeçmek durumunda olduğunu gösteren orana marjinal ikame oranı; üreticinin aynı üretim düzeyini koruyabilmek için üretim faktörlerinden birini belirli bir ölçüde azaltmasına karşılık Öteki faktörü ne kadar artırma­sı gerektiğini gösteren orana da marjinal teknik İkame ora­nı denir.

 

Marka

 

(Trade Mark) Belirli bir üreticiler veya satıcılar grubu tarafından üretilen veya satışa çıkarılan mal yahut hizmeti tanımaya ve rakip mal ve hizmetlerden ayırt etmeye yarayan İsim, tabir, İşaret, arma veya bunların tümünden oluşan sem­bol.

 

Marksist İktisat Kuramı

 

(Marxıst Economıc Theory) Marksist ekonomi doktrini. Toplumların tarihsel gelişimle­rinin her aşamasında, sozkonusu aşamayı karakterize eden üretim güçleri ile üretim ilişkileri, ya da üretim araçları­na sahiplenmenin ifadesi olan mülkiyet ilişkilerinden oluşan üretim tarzının, bütün diğer sosyal, siyasal, kültürel ilişki ve etkinlikleri belirlediğini, toplumsal değişimi, üretim güçleri ile üretim İlişkileri arasındaki yapısal çelişkinin sağladığını savu­nan kuram. Bkz. diyalektik yöntem, kapitalizm, üretim tar­zı, Çatışma Teorisi, Radikal Teori, Ekonomizm.

 

Marşal Planı

 

(Marshall Plan) II. Dünya Savaşı sonrasında savaştan büyük yaralar almış Batılı ekonomileri yeniden can­landırıp dünya işbölümündeki İşlevlerini yerine getirebilmeleri için kendi ayaklan üzerinde durabilecek hale getirmek ama­cıyla ABD'nin Batı Avrupa ülkelerine yardım etmesi gerektiği­ni öngören plan. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı G. Marshall tarafından hazırlandığı için bu adla anılan planın, Batı Avrupa ekonomilerini güçlendirerek bu ülkelerin ithal malları talebini uyarıp ABD'nin ihraç malları için iyi bir pazar bulmak, komü­nizmin Batıya doğru yayılmasını önlemek gîDi hedefleri de bulunmaktaydı. Marşal planı çerçevesinde, sözü edilen ülkele­re yapılan ekonomik yardımlara marşal yardımı denmekte­dir. Toplam 10-12 milyar dolar dolayında olan bu yardımlar­dan en büyük payı sırası ile İngiltere, Fransa, Almanya ve İtal­ya almış, Türkiye'ye yapılan küçük miktardaki yardım da 1950'li yıllarda yapılan altyapı hamlesinde kullanılmıştır.

 

Marşal Yardımı

 

(Marshall Aıd) Bkz. marşal planı

 

Masal

 

(Myth) 1. Dolaylı yollardan belirli değer ve İnançları ço­cuklara aşılamak, onları eğlendirmek veya zihin esnekliği ka­zandırmak amacıyla onlara anlatılmak üzere uydurulan, aşkın güçleri konu edinen İlginç öyküler.

2. Efeane. Söylence. Mit. Bir toplum veya alıkültür grubunun, geçmişiyle ilgili ya da Önemli yararlılıklar göstermiş kahramanları konusunda nesil­den nesile büyük bir övgü ile anlatarak aktardığı olağandışı ve doğaüstü nitelikteki öykü ve inançlar.

 

Masalbilim

 

(Mythology) 1. Mitoloji Söylencebilim. Ma­salların inanç, değer ve toplumsal yapılarla ilişkilerini incele­meyi, bu çerçevede masalları çözümlemeyi konu edinen di­siplin.

2. Bir yöre, ülke veya uygarlığa özgü mitler, efsaneler ya da masallar bütünü.

 

Maşeri Vicdan

 

(Collectıve Conscıousness) Bkz. Ortak Bilinç

 

Matematik

 

(Mathematıcs) Etimolojik olarak, Yunancada öğrenmek anlamına gelen mathein İle ilgili anlamına gelen ikos sözcüklerinden oluşan ve sayı, rakam, şekil, niceliksel çokluk ve bunlarla ilgili kavramların mantıksal ilişkilerinin in­celenmesini konu edinen disiplin.

 

Matematiksel İfadeler

 

(Methematıcal Sentences) Bkz. Mmb İfadeler

 

Materyalizm

 

(Materıausm) Bkz. maddecilik

 

Matriarki

 

(Matrıarchy) Bkz. anahanuk

 

Maturidilik

 

Adını kurucusunun İsminden alan, İslam düşünce tarihinde yeralan itikadı ekolleri biri. îmanın kalb ile tasdik ve dil ile açıklama olduğunu, imanda anma veya eksilmenin söz-konusu olmadığını; ancak imanın kuvvetli yahut zayıf olabile­ceğini; Allah'ın ne kendinin aynı, ne de kendinden başka olan sıfatlarının bulunduğunu; bir peygamberin çağrısı kendilerine ulaşmadıkça, İnsanların sadece Allah'ın varlığını ve birliğini bilmekle yükümlü olacağını; aklın iyi ve kötüyü bilme gücüne rağmen vahiy olmadan insanın sorumlu tutulamayacağını; in­sanın özgür cüzi iradesinin bulunduğunu savunan mezhep. Bkz. Eşariıik, Ehl-İ Sünnet.

 

Mazoşizm

 

(Masochısm) Kendisine eziyetten haz alma. Özne­nin, hor görülmekten, kendisine eziyet yapılmasından ve hakaret edilmesinden zevk alması. Kendisine yapılan eziyet ve işkenceyi bir tür psikolojik tatmin ve rahatlama aracı olarak görme.

 

Mavi Yakalılar

 

(Blue Collars) Beyin gücünden ziyade bi­lek gücü gerektiren İşlerde çalışan İşçiler.

 

Mecaz

 

(Metaphor) 1. Metafor. Bir kavram, terim yahut ifade­yi yaygın anlamının yerine, çağrıştırdığı başka anlamları yük­leyerek kullanmak.

2. Bir İradeye, bilinen anlamın dışında bir anlam veya içlem yüklemek.

 

Mecaz Ve Benzeşim İfadeleri

 

(Metaphorıcal And Al-Legorıcal Sentences) Teşbihler. Üzerinde kurulu oldukla­rı sözcüklerin kelime anlamlan' dışında, İma yoluyla yeni anlamlar yüklenen ifadeler (mecaz) ile, ortak bir niteliği olan farklı olgular arasında benzerlik ya da paralellik kuran ifadeler (benzeşim). Bir benzeşim ifadesi için neden, inanıyor mu­sun, ispat edebilir misin, emin misin sorulan İle tanıma göre öneki anlamsızdır. Mecaz ve benzeşim ifadeleri, temsil etmek­te oldukları normal ifade biçimlerine çevrilebilirler. Normal ifade biçimine çevrilemeyen mecaz ve benzeşim ifadeleri bîr anlam ifade etmez; bunlar birşey tasvir etmez veya açıklamaz. Bkz. İfadelerin Gruplandırılması.

 

Meczup

 

1. Kendi dışında, olağanüstü bir güç kaynağının cazibe­sinde kalan; gayri iradî olarak bir otoritenin çekim alanına gir­miş bulunan.

2. Akiî dengesi yerinde olmayan, ama aklî den­gesi yerinde olanların sahip olmadığı birtakım olağanüstülük­lere sahip kişi.

 

Medeniyet

 

(Cıvılızatıon) Bkz. uygarlık

 

Mediokrasi

 

(Medıocracy) Yöneticilerin, kıdemlilik sistemi­nin getirdiği katı hiyerarşi yüzünden, yahut kendilerini koru­yan özel kanun maddelerinden dolayı, kendilerinden bekle­nen verimliliğin sağlanamaması durumunda bile yönetimden uzaklaştırılamadıkları yönetim tarzı.

 

Meditasyon

 

(Medıtatıon) Zihni düşüncelerden arındırma veya zihinsel enerjiyi bir noktaya yoğunlaştırma gibi yöntem­lerle kişiliğin geliştirilmesi, ruhsal problemlerin çözülmesi ve­ya stresin dağıtılarak başarı oranının artırılmasını amaçlayan bilgi ve teknikler bütünü.

 

Medyan

 

(medıan) Bkz. ortanca

 

Mekan

 

(Space) Bkz. uzay

 

Mekan Serileri

 

(Place Serıes) İstatistiksel bir araştırmada, araştırmaya konu olan gözlemlerin belirli yerlere göre aldıkla­rı değerlerin toplanmasıyla oluşturulan seriler.

 

Mekanik Dayanışma

 

(Mechanıcal Solıdarıty) Akrabalık bağlarına, geleneksel değer ve normlara sadakatin esas olduğu, okur-yazarlık, işbölümü ve bireyciliğin henüz yeterince gelişmediği, kurumları işlevsel olarak farklılaşmamış toplum­larda görülen, hem davranış biçimleri hem de değer yargıları bakımından bireylerin birbirlerine benzemeleri sonucu oluşan ortak bilince dayanan dayanışma biçimi. E, Durkbeirri Bkz. Organik Dayanışma, Dayanışma.

 

Mekanikçilik

 

(Mechan1sm) 1. Mekanizm. Fizik ve kimyada-kine benzer kurallarla toplumsal yapılan ve insan davranışları­nı açıklamaya çalışan yaklaşım. Bu yaklaşıma göre toplumsal süreçlere de egemen olan bazı yasalar vardır; tüm sosyo-eko-nomik süreçler belirli ölçülerde İnsan iradesinden bağımsız olan bu yasalar çerçevesinde işler.

2. Evrendeki süreçleri, tabi oldukları kurallar ve İşleyiş bakımından büyük bir makİnaya benzeten; dolayısıyla bütün olayların, makinanın parçalarının İşleyişinde olduğu gibi, genel kanunlar çerçevesinde açıklana­bileceğini İleri süren yaklaşım.

 

Mekruh

 

İslam hukuk terminolojisinde, terkedi I memesi cezaî yaptırım gerektirmeyen, ancak kaçınılması tavsiye edilen fiil, davranış veya söz. Bkz. mubah, haram, farz, vacip, sünnet, Mendup, Müstehap.

 

Mektup Teatisi

 

(Exchange Of Letters) Uluslararası ilişki­lerde tarafların belirli yükümlülüklerin bağlayıcılığını kabul et­tikleri ya da karşılıklı olarak belirli bir ortak anlayışa vardıkla­rını gösteren, karşılıklı birbirine gönderilen belgelerle uyuşma­ya varılan uluslararası anlaşmalar.

 

Melankoli

 

(Melancholy) l. Hüznün sürekli olarak ruhsal yapıya egemen olması.

2. Karşı cinse veya başka bir nesneye olan aşırı bağlılık ve tutkunluğun yarattığı aşırı duygusal yo­ğunlaşmanın, bireyin diğer işlevlerini normal bir şekilde yeri­ne getirebilmesine engel olması şeklinde ortaya çıkan bir tür ruhsal rahatsızlık.

 

Mendup

 

İslam hukuk terminolojisinde, yapılması tavsiye edilip övülen, fakat yapılmamasında da bîr sakınca bulunmayan eylem veya davranış. Bkz. farz, vacip, sünnet, müstehap, ha­ram, Mekruh, Mubah.

 

Menkul

 

(Movable) Taşınır. Değer ve niteliklerine zarar ver­meden kolaylıkla yerleri değiştirilebilen, taşınabilir mallar. Pa­ra, altın, hisse senedi, tahvil, yatırım fonu, gelir ortaklığı sene­di gibi para ve benzeri değerli kağıtlara da menkul değerler denir. Bkz. Gayri menkul.

 

Menkul Kıymetler Borsası

 

(Stock Exchange Market) Bkz. borsa

 

Menşevızm

 

(Menshevısm) Rus Sosyal Demokrat Partisi içeri­sinde yeralan ve henüz kapitalizmin tam anlamıyla gelişmedi­ği Rusya'da doğrudan sosyalizmin kurulamayacağı, bu neden­le önce Balıdakiiere benzer bir burjuva demokrasisi aşaması­nın zorunlu olduğu, disiplinli ve dar kadrolu bir parti yerine geniş tabanlı, daha az merkeziyetçi bir siyasî örgütlenmenin gerekli olduğunu savunan, kısaca, parlamenter marksistler de­nebilecek bir grubun çevresinde oluşan siyasî hareket.

 

Merkantilizm

 

(Mercantıllsm) l6. ve 17. yüzyıllarda Avru­pa'da feodalizmin çözüldüğü ve yerine mutlakiyete dayalı millî devletlerin kurulduğu dönemlerde etkili olmuş; altın, gü­müş vb. değerli madenlerin bir ülkenin siyasal ve ekonomik gücünün başlıca kaynağı olduğunu; ülkenin zenginleşmesi ve güçlenmesinin dış ticaret dengesinin fazla vermesine bağlı bu­lunduğunu; dolayısıyla ihracatın teşvik edilerek ithalatın kısıt­lanması, müdahaleci ve yerel ekonomiyi dışa karşı korumacı bir dış ticaret politikası İzlenmesi gerektiğini savunan iktisadî öğreti. 16. yüzyıl başlarında dünyada coğrafî keşiflerin başla­ması, uluslararası ticaretin artması, Avrupa'da yaşanan sosyo­kültürel ve siyasal değişiklikler ile dönemin, egemen iktisadî yapılanması olan merkantilizm birbirine paralel olarak geliş­miş; bir anlamda merkantilist öğreti, dış dünyadan hammadde ve kıymetli madenler temin etme girişimleri şeklinde başlayıp sonraları çok daha kapsamlı boyutlara ulaşmış olan sömürgecilik sürecinin düşünsel zeminini hazırlamıştır. Merkantilizmin Fransa'da uygulanan biçimine Kolbertizm, Almanya ve Avus­turya'da uygulanan biçimine Kameralizm, İngiltere ve ispan­ya'da uygulanan biçimine ise Bulyonizm denmektedir. Mer-kantilist dönem aynı zamanda sanayi kapitalizmini hazırlayan ticarî kapitalizm dönemidir.

 

Merkez Bankası

 

(Central Bank) Temel işlevi para arz ve talebini kontrol yoluyla, para piyasasını denetlemek, altın ve döviz rezervlerini ayarlamak, açık piyasa İşlemleri ve reeskont politikası yoluyla piyasadaki para miktarıyla kredi hacmini kontrol altında tutmak ve böylelikle para ve maliye politikala­rının uygulanmasına yardımcı olmak olan banka. Devlet adına para basma yetkisine sahip tek kuruluş olan merkez bankası­na bankalar arasındaki merkezî konumundan dolayı bankala­rın bankası da denmektedir.

 

Merkez-Çevre

 

(Centre-Perıphery) Ulusal veya uluslararası alanda karşılıklı ilişki ve bağımlılık düzeyini ifade etmek üzere kullanılan ve birlikte anlam ifade eden bir çift kategori. Buna göre, ulusal düzeyde bölgelerarasr uluslararası düzeyde ise ül­kelerarası ilişkilerde, belirleyici, değerli ve önemli olandan; belirlenen, etkilenen ve denetlenene doğru bir hiyerarşik iş­bölümü sözkonusudur. Bu çerçevede ülke İçinde merkez, ka­rarların alındığı, yönetici elitlerin yaşadığı, kültür ve sanat et­kinliklerinin yoğunlaştığı, ülke ekonomisinde önemli ağırlığı olan sanayi ve İş merkezlerinin bulunduğu bölgeler İken; çev­re de her açıdan merkeze bağımlı, merkezin özelliklerinin ter­si özellikler taşıyan gelişmemiş bölgelere denmektedir. Ulusla­rarası alanda ise merkez, gelişmiş kapitalist ülkeler, çevre de az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere tekabül etmektedir.

 

Merkezi Yönetim

 

(Central1zed Admınıstratoın) İdarî ve siyasî karar alma süreçlerinin bir merkezden yönlendirildi­ği, bütün işlerin sıkı bir hiyerarşi İçinde emir ve komuta zinci­rine göre yerine getirildiği, gücün tek merkezde toplanarak taşranın yetkilerinin sınırlandığı yönetim biçimi.

 

Mesaj

 

(Message) 1. İleti. İletişime konu olan ve bilgisel veya duygusal bir içerik taşıyan simge ya da simgeler kümesi. 2. Toplumda Önemli mevkilere sahip kişilerin yayınladıkları yazı­lı haber.

 

Mesih

 

(Messıah) Bkz. Mesîhçilîk

 

Mesihçilik

 

(Messıahınısm) İçinde yaşanılan ancak hoşnut olunmayan mevcut kötü toplumsal düzene son verecek, yeri­ne mutlu ve adil bir düzen kuracak bir kurtarıcının geleceğine inanma. Her İnanış veya dinde değişik isimler alan ve sözkonusu bozulmuş toplumsal düzeni, inanç, değer ve ilişkileri ye­niden düzenleyip, kendine tabi olanları kurtuluşa götüreceği­ne inanılan bu lidere de Mesih denir. Bkz. ütopya.

 

Meslek

 

(Professıon) Belirli düzeyde beceri, teorik bilgi, eği­tim ve diploma gerektiren, niteliği toplumdan topluma değiş­mekle beraber yüksek statü, prestij ve gelir kazandıran iş. Bkz. İş.

 

Meşrulaştırma

 

(Legıtımızatıon) 1. Varolan veya önerile­nin, muhatap olan insanlar için en iyi, en istenilen şey oldu­ğunu gösterme süreci.

2. Mevcut durumun, bir öneri yahut beklentinin genel kabul gören ahlâkî veya toplumsal normlara uygun hale getirilmesi.

3. Yasallaştırma, meşruiyet kazandır­ma.

Meşruluk

 

(Legıtımacy) 1. Yasalara uygunluk.

2. Egemen sis­temin hukuksal yapısına, kanun ve kurallarına uygunluk; yü­rürlükteki yasalarla çelişmemek.

 

Meşruti Monarşi

 

(Constıtutıonal Monarchy) 1. İkti­dar ve yetkileri anayasa tarafından belirlenip sınırlanan bir hü­kümdarın başkanlığında çalışan parlamento yönetimi.

2. Hükümdarlann iktidarlarını belirli derecede temsil özelliğine sa­hip organlarla paylaştıkları yöneüm tarzı.

 

Meşrutiyet

 

(Constıtutıonalîsm) 1. Yöneticilerin güç kul­lanma yetkilerinin anayasa hükümleriyle sınırlandığı yönetim biçimi. 2. Anayasalcılık. Hak ve yetkilerin anayasa tarafından belirlendiği, kral ya da hükümdarın hareket alanının parlamento tarafından sınırlandırıldığı ve yetkilerin krallık İle parla­mento arasında paylaşıldığı yönetim biçimi.

 

Meşailik

 

Derslerini yürüyerek veren Aristo'nun ekolüne atfen, yürüyenler okulu veya yürüyücülük. İslam dünyasında Aris­to'nun görüşlerinden etkilenen, Kindi, Farabi, İbn Sina, ve İbn Rüşt'ün düşüncelerinden oluşan felsefe okulu.

 

Meta

 

(Commodı'ıy) ihtiyaç veya istekleri karşılamaya yönelik para ile alınıp satıtabilen, fiyatı olan, pazarlamaya konu olan herşey. Metalar mal ve hizmet olmak üzere iki grupta toplanır. Bkz. Mal, Hizmet.

 

Meta Fetişizmi

 

(Commodıty Fetishısm) İnsan emeğinin ürünü olan metaların adeta özerk bir nitelik kazanarak zapte-dilemez bir güç haline gelmesi ve insana egemen olması; eş­yanın insana itaat etmesi gerekirken tersine insanın, tanrısal bir nitelik kazanan kendi ürününe İtaat eder hale gelmesi; eş­yaya kölelik, metaya tapma.

 

Metafizik

 

(Metaphysıcs) 1. Fizikötesİ. Duyu ve algı alanı­nın dışında kalan.

2. Felsefenin beş duyu organının algı alanı­nın dışında kalan gerçeklikle ilgilenen dalı.

 

Metafizik Safha

 

(Metaphısıcal Stage) Bkz. Üç hal yasası

 

Metafizik Gerçeklik

 

(Metaphysıcal Realıty) Fİziksel-maddcsel olmayan, elle tutulup gözle görülemeyen, gözlemle-nemeyen ya da tecrübe edilemeyen şeyler ile; his, heyecan, akıl gibi beşerî melekeler veya duyumların yanısıra duyum ve algılamaya konu olmayan, beşerin kavrayış düzleminin dışın­da kalan, fizikötesi alemi kapsayan gerçeklik kategorisi. Bkz. Gerçeklik, Fiziksel Gerçeklik, Olgusal Gerçeklik.

 

Metafor

 

(Metaphor) Bkz. mecaz

 

Metalaşttrma

 

(Commodıfıcatıon) Nesneleştirme. Kapi­talist sistemin mantığının bir sonucu olarak, genel anlamda bütün ilişkilerin, özel olarak da İnsan emeğinin, pazar ilişkileri çerçevesinde alınıp saülabilen birer mal haline getirilmesi.

 

Meteoroloji

 

(Meteorology) Dünyayı çevreleyen hava ta­bakası olan atmosferde cereyan eden olaylar, hava koşulların­da meydana gelen değişmeler, mevsimlerin gelişimi, iklim tür­leri ve hava durumu tahminlerini araştırıp incelemeyi konu edinen bilimdah.

 

Metod

 

(Method) Bkz. yöntem

 

Metodoloji

 

(Methodology) Bkz. Yöntembiüm

 

Mevduat

 

(Dı-Posıts) Bankalara yatırılan paralann genel adı. İstenildiği zaman geri çekilebilmek üzere yatırılan mevduata-vadesiz mevduat; belirti bir süre geri çekilmemek üzere yatı­rılan paraya vadeli mevduat; bankaların topladıkları mevduat karşılığında merkez bankasında tutmak zorunda oldukları pa­raya mevduat munzam karşılığı; mevduat sahiplerinin her an sözkonusu olabilecek para çekme taleplerine cevap ver­mek üzere bankaların kendi kasalarında tutmak zorunda ol­dukları paraya da disponibillte denir.

 

Mezat

 

(Öpen Bıddıng) Bkz. Acık artırma

 

Mikro Ekonomi

 

(Mıcroeconomıcs) Birey, hanehalkı, fir­ma gibi tekil ekonomik birimlerin İktisadî davranışlarını ince­leyen; bireylerin fayda maksimizasyonu, firmaların ise kâr maksimizasyonu hedeflerine nasıl ulaşabilecekleri konusunda çözümlemeler yapan iktisat dalı.

 

Mikro Ekonomik Analiz

 

(Mıcroeconoimıc Analysıs) Mikro İktisadi çözümleme. İktisadî olgu ve ilişkilerin birey­sel ekonomik birimler ölçeğinde tek tek ele alınması; bütün­den çok, bütünü oluşturan parçaların davranış biçimlerinin araştırılıp çözümlenmesi.

 

Milis

 

(Mılıtıa) 1. Savaş zamanında düzenli orduya yardım amacıyla oluşturulan silahlı halk kuvveti.

2. îç savaş durumun­da mevcut düzene karşı ayaklanan ve silahlı mücadele veren düzensiz halk kuvveti.

3. Parti örgütlenmelerinde küçük yerel birim.

 

Militarizm

 

(Mılıtarısm) Ordunun siviller üzerindeki ege­menliği esasına dayanan ve özellikle de 19- yüzyılda ordu gü­cünü kullanarak yayılmacılık politikası güden devletlerin başı­nı çektiği siyasal akım.

 

Millet

 

(Natıon) Uİus. Tarihsel olarak imparatorlukların çözül­mesiyle ortaya çıkan ve aralarında ortak dil, din ve kültür bağı bulunan, ortak bir ülkü etrafında birleşmiş, aynı kaderi payla­şan ve bağımsız bir siyasal kimlikle aynı topraklar üzerinde yaşayan İnsan topluluğu.

 

Millî Gelir

 

(Natıonal Income) GSMH'dan amortismanlar ve dolaylı vergiler çıkarıldıktan sonra geriye kalan parasal de­ğer. Safî millî hasıladan dolaylı vergiler toplamının çıkarılma­sıyla elde edilen değer. Matematiksel olarak

1) Mîllî gelir = SMH - Dolaylı Vergiler.

2) Millî gelir = GSMH - (Amortisman­lar + Dolaylı Vergiler). Millî gelir, her üçü de aynı sonucu ver­mek üzere üç değişik yoldan hesaplanabilir:

1. Üretim yönün­den: Üretilen nihaî mal ve hizmetlerin net değerleri toplamı

2. Gelir yönünden: Toprak, emek, sermaye ve girişim gibi üretim faktörlerinin elde ettikleri rant, ücret, faiz ve kâr gibi gelirlerin toplamı.

3. Harcama yönünden: Tasarruflar da dahil olmak üzere bireyler tarafından yapılan harcamalar toplamı.

 

Milli İrade

 

(Natıonal Wıll) Bir ülke sınırları içinde yaşayan ve belirli bir milliyet kimliği taşıyan insanların belirli nokta­larda yoğunlaşan genel siyasal tercih, eğilim ve istekleri. Söz konusu iradenin halk tarafından seçilen temsilcilerin toplandı­ğı meclislerde tecelli ettiği ve bu yüzden meclislerin nihaî ka­rar mercii olduğu kabul edilir.

 

Millî Muhasebe

 

(Natıonal Accountıng) Tanm, sanayi ve hizmetler gibi ekonominin temel sektörlerinin, gerek birbirle­riyle ilişkiler ve gerekse ekonomi İçinde taşıdıkları ağırlıklar açısından İncelenmesi; yatırımlar ve kamu harcamalarının millî gelir içindeki paylan ile başlıca ekonomik göstergelerin mak-ro çerçevede hesaplanıp çözümlenmesine yönelik işlemler bütünü.

 

Millileştirme

 

(Natıonalızatıon) Ulusallaştırma. Devlet­leştirme. Bir ülkede faaliyet gösteren yabancı firmaların ya da yabancı sermayenin egemen olduğu, dolayısıyla yabancıla­rın kontrolünde bulunan üretici birimler veya sektörlerin yerli sermayenin kontrolüne verilmesi. Bkz. kamulaştırma.

 

Milliyet

 

(Natıonalıty) Uyruk Belirli bir millete olan aidi­yeti ve bağlılığı ifade eden ve kişilerin ulus düzeyinde sınıflandırılmasını sağlayan kimlik.

 

Milliyetçilik 

 

(Natıonalısm) Ulusçuluk. Nasyonalizm. Milletine ait olan bütün değerlere sahip çıkma, onları korun­ma ve yüceltme, başka milletleri ve onlara ait değerleri küçük görme esasına dayanan ideoloji. Bkz. ırkçılık, şovenizm.

 

Milliyetperestlik

 

(Chauvınısm) Bkz. ovenizm

 

Mini Devlet

 

(Mıcrostate) Hem siyasal, hem de ekonomik açıdan varlığının devamı komşularının iyi niyetine bağlı olan küçük bağımsız devlet. Örn. Lüksemburg.

 

Misilleme

 

(Reprısal) 1. Cezalandırmak amacı ile aynısı veya benzeri ile karşılık verme.

2. Bir devletin, başka bir devleti hukuk dışı ve haksız olarak gördüğü uygulama ve kararların­dan vazgeçirmek veya onu cezalandırmak için başvurduğu; güç gösterisi, ambargo, pasif abluka, sözkonusu devlete ait para ve malların blokajı gibi uygulamaları içeren baskıcı ted­birler.

 

Mistifikasyon

 

(Mystıfıcatıon) Karşısındakini üzmemek veya hoş karşılanmayacağı umulan düşünceleri açığa vurma­mak amacıyla, tek taraflı veya karşılıklı olarak gerçek duygu ve düşüncelerin bilinçli olarak saklandığı iletişimsizlik durumu.

 

Mistisizm

 

(Mystıcısm) Bkz. gizemcilik

 

Mit

 

(Myth) Bkz. masal

 

Miting

 

(Demostratıon) Herhangi bir konuda kamuoyunu bilgilendirmek veya kamuoyunun dikkatini belirli noktalara çekmek İçin yapılan herkese açık izinli açık hava toplantısı. Yasal mercilerden Önceden izin alınmadan yapılan gösteriye de korsan miting denir.

 

Mizaç

 

(Temperament) Bkz. Huy

 

Mmb İfadeler

 

(Lmf Sentences) Mantıksal, matematiksel,

biçimsel ifadeler. Mantıksal ve matematiksel İfadeler bir di­lin iskeletini meydana getiren İfadeler; biçimsel ifadeler ise, köpek bir hayvandır cümlesinde olduğu gibi, cümle İçinde

bazı kavramlar, arasındaki bağıntıları gösteren ifadelerdir. Bir mantıksal veya matematiksel cümlenin kanıtlanmasından bah­setmek anlamlıdır. Mantıksal, matematiksel ve biçimsel İfade­ler, tecrübî ifadeleler ile hipotetik ifadelerden tanıma göre öneki uygulamasıyla ayırt edilebilir. MMB cümleleri, gerçek­likle karşılaştırma amacı taşımazlar; bu cümlelerin doğruluğu­nun sınanması gerçeklikle karşılaştırma yapmak suretiyle orta­ya konmaz. Örn. 25x25=625 şeklindeki bir matematiksel ifa­denin veya köpek bir hayvandır şeklindeki bir biçimsel ifade­nin doğruluğunun test edilmesi için bu ifadelerin olaylarla karşılaştırılması yapılmaz. Aynca inanıyorum ki öneki MMB İfadeleri için anlamsızdır.

 

Mod

 

(Mode) Bkz. tepe değer

 

Moda

 

(Fashıon) 1. Bir yaşam biçiminin yeniden üretimini ve­ya sürekliliğini sağlamak üzere meydana gelen ve temel öğe­lerden ziyade, sözkonusu kültürün ayrıntılarında ortaya çıkan kısa ömürlü değişiklikler.

2. Daha çok giyim-kuşam dünyasın­da tüketimi körükleme amacına yönelik mevsimlik değişiklik­ler.

 

Model

 

1. Bir araştırma evreni içinde yeralan öğelerin araların­daki ilişkileri anlamak, daha İleri çözümlemeler yapmak veya neden sonuç ilişkilerini yakalamak amacıyla oluşturulan teo­rik, matematiksel veya kavramsal nitelikli ilişkiler yumağı. Bkz. kuram.

2. Yapılması planlanan bir İşin üretiminde reh­berlik edecek Örnek taklidi.

 

Modern Miktar Kuramı

 

(Modern Quantıty Theory Of M On Ey) Enflasyonun piyasanın kendi kurallarına göre iş­lemesinden değil, bu sürece siyasal otorite tarafından dışardan yapılan müdahalelerle piyasanın ememeyeceği kadar para ar­zının şişirilmesinden kaynaklandığını savunan, klasik miktar kuramının modern versiyonu. (M. Friedmari) Bkz. parasalcılık.

 

Modernizasyon

 

(Moderni Zatıon) Bkz. çağdaşlaşma

 

Modernizm

 

(Modernısm) Aydınlanma çağı ile gelen zihin­sel dönüşümün ortaya çıkardığı ideoloji ve yaşam biçimi. Hümanizm, sekülarizm ve demokrasi sacayağı üzerine kuru­lu; egemenliği insana özgürleştiren, kurtuluşu dinde değil bi­limde arayan, insanbiçimci ve İnsanmerkezcİ dünya görü­şü. Bkz. Ay.Dınianma Çaği, Hümanizm, Sekülarizm, Demokrasi, İnsanbiçimciük, İnsan Merkezcilik.

 

Modernleşme

 

(Modernızatıon) Bkz. Çağdaşlaşma

 

Modernlik

 

(Modernıty) Genel olarak bir uygarlığın kendi gelişim çizgisi içinde görece en son dönemde geliştirdiği, özel olarak da Batı uygarlığının rönesans ve aydınlanma dönü­şümünden sonra kazandığı kültürel değer ve sosyal ilişkilerin özümscnmesi ile ortaya çıkan yaşam tarzı, Bkz. aydınlanma, Rönesans, Modernizm, Çağdaşlaşma.

 

Monarşi

 

(Monarchy) Dinsel veya sembolik öneme sahip olanlar da dahil, tüm siyasal nüfuz, yetki ve güçlerin seçim dı­şı yöntemlerle ve çoğunlukla da miras yoluyla yönetimi ele geçiren tek bir kişide toplanması esasına dayalı yönetim biçimi.

 

Monetarızm

 

(Monetarısm) Bkz. parasalcıuk

 

Monogami

 

(Monogamy) Bkz. evlilik                         

 

Monokrasi

 

(Monocracy) Tek bir kişinin yönetimi yahut be­lirli bir siyasal amacın gerçekleştirilmesi için tek bir kişinin desteklendiği geçici yönetim. Bkz. demokrasi, otokrasi.

 

Monopol

 

(Monopoly) Bkz. Tekel

 

Monopson

 

(Monopsony) Bir malın çok sayıda satıcıya karşı­lık tek bir alıcısının bulunduğu, dolayısıyla talebin tek bir fir­manın kontrolünde olduğu piyasa. Bkz. piyasa, tekel, oligopol, düopol, düopson.

 

Monroe Doktrini

 

(Monroe Doctrıne) Aralık 1823fte ABD başkanı. Monroönin ABD Kongresine sunduğu mesaj­da belirtilen ve onun adıyla anılan yalnızcılığa dayalı dış poli­tika stratejisi. Bu politikaya göre, ABD Avrupalı devletlerin kuzey, güney ve orta Amerika'daki sömürgecilik faaliyetlerine İzin vermeyecek, bundan böyle ABD de Avrupalı devletlerin işlerine karışmayacak, bir bakıma kabuğuna çekilecekti. Böy­lece ABD ile Avrupalı devletlerin etki alanları belirlenip sınır­lanmış olacaktı.

 

Montaj Sanayii

 

(Assembly Industry) Dışardan ithal edi­len mamul parçaları birleştirerek, yeni bir değer eklemeden nihai ürün ortaya çıkaran sanayiler. Bkz. sanayi, ağır sanayi.

 

Moratoryum

 

(Moratorıum) Vadesi gelmiş bir borcun ka­nun gereği, mahkeme karan, karşılıklı anlaşma veya borçlur nun tek taraflı kararı ile belirli bir süre veya sürekli olarak ödenmesinin ertelenmesi; borçlu tarafından alacaklıya borcun Ödenmeyeceğinin İlan edilmesi.

Mozayik Toplum

 

(Mosaıc Socıety) Bir devlet çatısı altında toplanmış fakat dil, din, etnik köken veya ırk özellikleri bakı­mından farklılık gösteren alt gruplara ayrılmış toplum.

 

Mucize

 

(Mıracle) Peygamberlerin kendilerine İnanmayan İnsanlara peygamberliklerini ispat etmek amacıyla gösterdikleri olağanüstü özellikler. Rasyone.1 olarak İzahı mümkün olmayan doğaüstü olay.

 

Mudaraba

 

Emek-sermaye ortaklığı esasına dayanan ticarî ilişki. Bir sözleşme ile girişilen bu ortaklık sonucunda elde edilecek kâra her İki taraf da ortaktır. Mudaraba ortaklığının oluşabil­mesi için;

1. Sermayenin geçerli bir para olması.

2. Sözleşme sırasında sermayenin emek sahibine teslim edilmiş olması.

3. Kârın oranlı olarak tespit edilmiş olması gereklidir. Herhangi bir kayda bağlanmayan mutiaraba sözleşmesinde emek sahibi her türlü işlemleri yapabilir. Fakat sözleşmede emek sahibi belirli kayıtlarla sınırlanabilir. Eğer emek sahibi sözleşme şart­larına uymazsa, sermayeyi iade eder, varsa kâr kendisinde ka­lır. Diğer taraftan, sermaye iş sırasında bir azalmaya uğrarsa, işe emeği ile katılan onu tazmin etmez, zarara sermaye sahibi katlanır. Sözleşmeye emek sahibinin zarara ortak olacağı şartı konamaz,

 

Muhafazakarlık

 

(Conservatısm) Konservatizm. Statü­koculuk. İVlevcut yapıya hayat veren geleneksel değer ve normlan koruma taraftarlığı. Hızlı değişimle geleneklerden ko-pulmasına karşı çıkmak.

 

Muhasebe

 

(Accountıng) Fİnansal bilgileri gerçeğe uygun ve doğru bir biçimde sunmak ve böylece malî tablolardan yarar­lanan kişi ve kuruluşları işletme ve işletme faaliyetleri hakkın­da aydınlatmak amacıyla finansal verilerin genel kabul gör­müş kayıt ve hesaplama İlkelerine uygun olarak kaydedilmesi; bu konu İle ilgili ilke, yasa ve teknikler bütünü.

 

Muhayyile

 

(Imagınatıon) Bkz. imgelem

 

Mukayyet Değer

 

(Regıstered Value) Bkz. Değerleme öl­çüleri

 

Murabaha

 

Bir malın peşin para ile satın alınarak üzerine ko­nulan kâr eklenip vadeli olarak satılması esasına dayalı ticaret Şekli.

 

Muşaraka

 

Sermayedarın ve emek sahibinin bir işi gerçekleştir­mek üzere birlikte emek ve sermayelerini koymalarıyla girdik­leri ortaklık şekli. Bu tür ortaklıkta, sermaye sahibi İşin ger­çekleştirilmesi aşamalarındaki kararlarda söz sahibi olur, emek sahibi de ortaklığa emeğinin yanısıra belirli bir miktar serma­ye ile katılır. Böylece taraflar, değişik oranlarda da olsa hem emek hem de sermayelerini birleştirmiş olurlar. İşletmenin ba­şındaki kişi yönetime olan katkisınm karşılığı olarak belirli bir miktar pay aldıktan sonra kalan kâr, ortaya konan sermayeye göre önceden belirlenen oranlar çerçevesinde paylaşılır. Eğer zarar söz konusu ise, o da yine konan sermayeye bağlı olarak önceden belirlenen orana göre yüklenilir.

 

Mutezile

 

îslam tarihinde Hicri 2. ve 5. yüzyıllarda canlılık gös­termiş, Vasıl b. Ata'nın görüşlerinin temelini oluşturduğu ke­lam mezhebi. Bu mezhebin temel görüşleri şöyle özetlenebi­lir: Allah'ın kendi varlığının dışında bir sıfatı yoktur; insanların - sorumlu tutulabilmeleri İçin, Allah'ın onların eylemlerine mü­dahale etmediğinin ve insanların kendi eylemlerini kendileri­nin yarattığının kabul edilmesi gerekir; büyük günah İşleyen­ler levbe ettikleri zaman ne cennet ne de cehennemden hiç bîrine girmeyerek her ikisinin ortasında bir yerde yaşayacaklardır; Kur'ân yaratılmıştır; insanlar ahirette de Allah'ı göreme­yeceklerdir; insan aklı, nihaî karar merkezi olarak iyi ve kötü­yü ayırma kudretine sahiptir.

 

Mutlak

 

(Absolute) Salt. Zaman, mekan veya duruma bağlı olmayan, zamanla değişmeyen, varlığı başka varlıkların varlığı ile sınırlı olmayan.

 

Mutlak Çoğunluk

 

(Absolute Majorıty) Salt çoğunluk. Bir oylamada veya sayımda toplam nüfusun yarısından bir fazlasının oluşturduğu çoğunluk. Bkz. nisbî çoğunluk.

 

Mutlak Fiyat

 

(Absolute Prıce) Bkz. Fiyat

 

Mutlak Gerçeklik

 

(Absolute Realıty) Gerçekliği kendi­sinden kaynaklanan; gelmiş-gelecek, olmuş-olacak, idrak edi-lebilen-edilemeyen... herşeyi kuşatan gerçeklik. Sınırlı zaman ve mekan kategorileri içinde ve beşerî ifade tarzıyla beümle-nebilmesi mümkün olmayan, doğrudan evrenin Yaratıcısına karşılık gelen gerçeklik kategorisi.

 

Mutlak Üstünlük Kuramı

 

(Theory Of Absolute Ad-Vantage) Uluslararası serbest ticaretin, ticarete katılan her ülke için yararlı olacağını, ülkelerdeki mutlak maliyetlerin farklılığına dayandırarak açıklayan kuram. Klasik iktisadın ku­rucusu kabul edilen A. Smüb tarafından geliştirilen kurama göre, dış ticaret, malların üretim maliyetinin farklılığından do­ğar. Bu nedenle, eğer bir ülke ucuz maliyetle üretebildiği mal­larda uzmanlaşarak bu malları ihraç eder, karşılığında başka ülkelerde ucuza üretilen malları ithal ederse, dış ticaretten kârlı çıkar. Bkz. karşılaştırmalı üstünlük kuramı.

 

Mutlakıyet

 

(Absolutlsm) Hükümet otoritesi üstünde gele­neksel ya da yasal sınırlamaların bulunmadığı, otoritenin merkezileşmiş bir devlet eliyle en geniş alana yayıldığı ve yetkile­rin tek elde toplandığı siyasal sistem.

 

Mübadele

 

(İ£Xchaxgh) Bkz. değişim

 

Mübadele Teorisi

 

(Theory Of Exchange) Bkz. Değişim Kuramı

 

Mubah

 

İslam hukuk terminolojisinde, hakkında hüküm bulun­mayan, yapılıp yapılmamasında dinî açıdan her hangi bir so­rumluluk olmayan eylem veya davranışlar. Bkz. farz, vacip, Sünnet, Haram, Mekruh, Mendup, Müstehap.

 

Mücerret

 

(Abstracd Bkz. soyut

 

Müeyyide

 

(Sanctıon) Bkz. yaptırım

Mükellef

 

1. İslam hukuna göre, aklî dengesi yerinde, erginlik çağına ulaşmış, dolayısı İle Allah'ın emir ve yasaklarına muha­tap olan İnsan.

2. Vergi kanunlarına göre kendisine vergi bor­cu yüklenebilen gerçek veya tüzel kişi.

 

Mülkiyet

 

(Ownershıp) Sahiplenme, mülk edinme. Belirli bir nesne, taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde sahibine kullanma, yararlanma vb. her türlü tasarrufta bulunabilme yetkisi veren aynî hak.

 

Mülkiyet Biçimi

 

(Form Of Ownershıp) Bir şeye sahiplen­me, onu mülkiyetinde bulundurma biçimi; maddi nesnelere sahiplik etmenin hukuk düzeni ya da gelenekler tarafından ta­nınan ve belli yaptırımlara bağlanan kullanım, tasarruf ve ya­rarlanma hakkının mutlak mülkiyet, özel yahut kamu mülki­yeti gibi, özgül biçimlerinden herbiri.

 

Münafık

 

İnanmış olmanın sağlayacağı nimetlerden faydalana­bilmek amacıyla, İnanmadığı halde inanıyormuş gibi görünen, davranan veya yaşayan kişi.

 

Münakaşa

 

(Dıspute) Bkz. Tartişma

 

Münazara

 

(Debate) Her İki yönü de eşdeğer gerekçelerle sa­vunulabilecek îkî yönlü bir konunun, çeşitli gruplarca dinleyi­ciler önünde tartışılması,

 

Mürcie

 

Ümit verenler, erteleyenler. Büyük günah İşleyen kimse hakkında verilecek olan hükmü ahirete bırakmakla beraber, sözkonusu kişiye ümit vererek onu hâlâ İslam toplumunun bir üyesi olarak kabul etmenin doğru olacağını kabul edenle­rin oluşturduğu ilk devir itikadî İslâm mezheplerinden biri.

 

Müstazaf

 

(The Oppressed) Zayıf bırakılmış, güçsüzleştiril-miş. Aslında kendisi zayıf olmamasına rağmen, İçinde yaşama­ya zorlandığı ortam içinde güç ve dinamizmi dondurulan, önüne engel çekilen ve müstekbirlerin her türlü zulmüne maruz kalan kişi.

 

Müstehap

 

İslâmî terminolojide, ibadet grubuna giren ve Hz. Peygamber'İn bazan yapıp bazan da terkettiği fiiller. Bkz. Farz, Sünnet, Haram, Mubah, Mekruh, Mendup.

 

Müstekbir

 

(The Oppressor) Büyüklenen, gücünü putlaştı-ran, kendinden başka büyük tanımayan. Mutlak güce sahip olmadığı halde yetenek, beceri ve elde ettiği iktidar üe ken­dinde büyüklük ve sınırsız güç vehmeden.

 

Müşahhas

 

(Concrete) Bkz. somut

 

Mütedenni Vergi

 

(Regressıve Tax) Bkz. azaıan Oranu Vergi

Müterakki Vergi

 

(Progressıve Tax) Bkz. artan oranu Vergi

 

Müteşebbis

 

(Entrepreneur) Bkz. girişimci

 

Müzakere

 

(Negotiatıon/Dıscussıon) Çözüme bağlanması gereken bir sorun üzerinde ilgili taraflarca görüş ahş-verişinde bulunulması; iş üzerine karşılıklı görüşme, konuşup danışma. Tartışma.

 

N

 

Nakdî Hakıar

 

Bkz. Aynî haklar

 

Narsizm

 

(Narcısm) Kişinin kendi kendine hayran olacak dü­zeyde bağlanması; aşın şekilde kendine tutkun olması. Kendi­ni en ideal tip ve herkesten üstün olarak görme tavrı. Kendine taparlık, kendine hayranlık felsefesi.

 

Nass

 

Değişmez ilke, açık ve kesin ifade veya hüküm, Kur'an ayetleri ve sahih hadislerin ortak adı.

 

Nasyonalizm

 

(Natıonalısm) Bkz. milliyetçilik

 

Nativizm

 

(Natıvısm) 1. Bir toplumun kendi kendisini saflaştır­mak veya arındırmak amacıyla, o toplum içinde yaşayan ya­bancı bireyleri dışlaması.

2. Belirli bir toplumsal gruba ait kül­tür dokusunun yabancı unsurlardan ayıklanması yoluyla arın­dırılmasını amaçlayan bilinçli faaliyetler. Anlanmacılık.

 

Naturalizm

 

(Naturalısm) Bkz. doğacılık

 

Neden Uydurma

 

(Ratıonalızatıon) Bkz. mantığa Büründürme

 

Nedenbilim

 

(Ei1ology) Bkz. Etioloji

 

Nedensel Açıklama

 

(Causal Explanatıon) Bkz. açıkla­ma

 

Nedensellik

 

(Caüsalıty) Kozalite. Sebep sonuç ilişkisi için­de oîma. Olaylar, süreçler yahut nesnelerin birbirini gerekti­ren; birisi olmadan diğeri de meydana gelmeyecek, veya biri­sinin varlığı diğerinin de varlığını zorunlu olarak gerektirecek şekilde karşılıklı ilişki İçinde olduklarını İleri süren görüş. Bu­na göre her olay yahut sürecin bir sebebi olmak zorundadır; bütün olay, olgu ve süreçler birbirlerine sebep-sonuç zinciriy­le bağlıdırlar; olan her şey, geçmişte olup bitenlerin bir deva­mı niteliğindedir.

 

Neoklasik İktisat Okulu

 

(Neo-Classıcal School) 19. yüzyılın son çeyreği İle 20. yüzyılın ilk çeyreği arasındaki dö­nemde (1870-1930) etkili olan; liberalizm, serbest ticaret, ge­nel denge gibi konularda klasik İktisat okulunun çizgisini izle­mekle birlikte, özellikle değer teorisi ve makro-mikro çözüm­lemeler konusunda klasiklerden oldukça farklı görüşler savu­nan iktisatçıların oluşturdukları İktisat okulu. Neoklasİkler kla­siklerin tersine makro değil, mikro çözümlemelere ağırlık ver­miş; klasik emek değer teorisi yerine marjinal değer teori­sini geliştirmiş; üretim ve bölüşüm sorununu marjinal değer, marjinal fayda, kâr ve fayda maksimizasyonu gibi kavramlar ekseninde çözmeye çalışmış; nîcel-matematiksel teknikleri İktisadî analizlere yoğun biçimde dahil ederek iktisadın, genel geçer doğrulan ve kesin sonuçları olan özerk bir bilim dalı haline gelmesine çabalamışlardır.

 

Nbp

 

(New Economıc Polıcy) Yeni ekonomik politika. 1921-23 yıllan arasında Rusya'da uygulanan ekonomik politika. Ekim 1917 yılında meydana gelen Bolşevik ihtilalinden sonra Sovyet Rusya'da iç savaş başlamış ve savaş komünizmi deni­len yeni bir uygulamaya geçilmişti. Bu yeni uygulamada yiye­cek ve ulaşımı sağlayacak hayvan İhtiyacını karşılamak için bütün tarım alanlarına ve hayvanlara elkonulmuştu. Ürettiği­nin tamamını devlete vermeyi reddeden köylülerin ürünlerini İmha etmeye başlamaları sonucu toplam üretimin hızlı bir şe­kilde düşmesi ve siyasal İstikrarsızlığın baş göstermesi üzerine 1921-1923 yılları arasında Lenin, yeni bir uygulama başlatmış­tı. Daha güçlü bir sosyalist rejim kurmak amacıyla siyasal ve ekonomik İstikran sağlamaya yönelik bu uygulama, geçici olarak da olsa kısmî bir serbest pazar ekonomisinin uygulan­masını, özel mülkiyet ve serbest ticarete İzin verilmesini, bu çerçevede köylülere bazı garantilerin sağlanmasını öngörmek­teydi.

 

Nepotizm

 

(Nepotısm) Bkz. adam kayırmacılık

 

Nesil

 

(Generatıon) Bkz. kuşak

 

Nesne

 

(Object) Obje. İnsan bilincinin dışında bir gerçekliği ol­duğu kabul edilen, bilgi ve algıya konu olan şey.

 

Nesnel

 

(Objectıve) 1. Bireyden yahut bireysel değerlerden bağımsız olan.

2. Objektif Herkes tarafından aynı şekilde anlaşılan, kişisel yorumlara İmkan tanımayan. Bkz. Özne!

 

Nesnel Gerçeklik

 

(Objectıve Realıty) Bkz. Gerçeklik

 

Nesnel İdealizm

 

(Objectıve Ideausm) Özne ve nesnenin eşit şekilde mutlak olanın birer tezahürü olduğunu önesüren felsefî görüş.

 

Nesnelcilik

 

(Objectıvısm) Bkz. nesnellik

 

Nesneleştirme

 

(Commodıfıcatıon) Bkz. metalastırma

 

Nesnellik

 

(Objectıv1ty) 1. Objektivite. Öznenin sınırlılık ve kısıtlılıklarının üstünde yeralan, bireyüstü gerçeklik.

2. Bilgi üretim sürecinde bireyin veya grubun tercih, önkabul, önyargı ve değer yargılarım doğrulamak veya yanlışlamak gibi bir amaç taşımayan, sadece varolanı tesbit amacına yönelik bilgi elde etme tavrı. Sağlam ve güvenilir bilgi elde etmeyi nesnel­lik şartına bağlayan yaklaşıma da nesnelcilik denir.

 

Net İşletme Sermayesi

 

(Net Cırculatıng Capıtal) Bir İşletmenin bilanço tarihindeki dönen varlıkları ile kısa vadeli borçları arasındaki pozitif fark (NÎS = DV - KVB). Bir başka deyişle İşletmenin kısa vadeli borçlarına karşılık gelen döner değerleri düşüldükten sonra kalan döner değer miktarı.

 

Nevrasteni

 

(Neurasthenıa) Genel sinirlilik hali; yorgunluk, uykusuzluk ve bunlara eşlik eden depresyon, yetersizlik duy­guları, çalışamama yakınmalarıyla beraber seyreden bir tür kaygı reaksiyonu.

 

Nevroz

 

(Neurosıs) Ruhsal kaynaklı sinir hastalıklarının genel adı. Geçmişte kalmış nedenlere bağlı ve ancak hastanın kişili­ği ve yaşam öyküsü ile açıklanabilen nevroza psikonevroz; şoka bağlı olarak ortaya çıkan nevroza güncel nevroz; hasta­nın aktarım geliştirme yeteneğinin olmadığı nevroz türüne nar sistik nevroz denir.

 

New Deal Plan

 

Yeni eylem planı. 1929 dünya ekonomik bu­nalımından en çok etkilenen devletlerden biri olarak ABD'de sanayi üretiminin yarı yanya düşmesi, işsizlik oranındaki aşırı artış ve fiyatların düşmesi sonucu ekonominin içine girdiği krizden çıkarılması amacıyla, Başkan F.D. Roosvelt'in 1933-1945 yıllan arasında uygulamaya koyduğu, devletin ekonomi­ye aktif müdahalesi esasına dayalı ekonomik önlemler paketi. Bu çerçevede; tarım ürünlerinin fiyatları yükseltilmiş, paranın değeri düşürülmüş, devlet bütçesi daraltılmış, dolann altına konvertibilitesi kaldırılmış ve emisyon hacmi artırılarak sanayi­nin de canlandırılması amaçlanmıştı.

 

Nicelik

 

(Quantıty) 1. Nesnelere ait sayılabilen, ölçülebilen ve sabit ölçülerle İfade edilebilen özellikler. Bkz. nitelik.

2. Ölçülebİlİrlİk ve hesaplanabilirliğe konu olan şey.

 

Niceliksel Veri

 

(Ouantıtatıve Data) Sayılabilen, ölçüle­bilen, dolayısıyla rakamsal değerlendirme özelliğine sahip ve­ri. Bkz. Niteliksel veri

 

Niceliksel Zaman

 

(Quantıtatıve Tıme) 1. İnsanın, ontolojik bir kategori olarak değişme ve devinimin dışsal çerçevesini İçinde kavradığı ve olgusal değişimin nicel- matematiksel ana­lizini mümkün kılan ölçülebilir, saaîsel zaman. (A Kara) 2. Harekete bağlı; dünyanın kendi ekseni ve güneş çevresinde dönmesi İle meydana gelen, dün-bugünyann gibi bölümle­melere imkân veren, dünün insanın gerisinde, yarının ise ileri­sinde kaldığı, düz-çizgisel zaman. Bkz. niteliksel zaman.

 

Nihaî Mal

 

(Final Good) Değişik ara üretim aşamalarından geçerek son biçimini almış, üretim girdisi olmaktan çıkmış ve tüketicinin tüketimine hazır hale gelmiş mal.

 

Nisbî Çoğunluk

 

(Proportional Majorıty) Bir seçim ve­ya sayımda, göreli olarak en fazla olan oyların veya değerlerin toplam içindeki yeri. Bkz. mutlak çoğunluk.

Nisbî Temsil Sistemi

 

(Proportional Representatıon) Çok partili sistemlerde, toplumdaki siyasal farklılıkların parla­mentoda daha iyi temsilinin sağlanması amacıyla, partilerin, bir seçim bölgesinde aldıkları oyların oranına göre milletvekili çıkarabilmelerini sağlayan seçim sistemi.

 

Nitelik

 

(Qualıty) 1. Sayısal-matematiksel ifadelere döküleme-yen, ölçülebilirliğe konu olmayan özellikler. Bkz. nicelik.. 2. Bir nesne, olgu ve ilişkiyi özgün kılan sıfatlar, ayırt edici özel­likler. Kalite. 3- Bir şeyin nasıl olduğunun belirtildiği durum.

 

Nitelikli İşgücü

 

(Skılled Labor) Bkz. Vasıfu Emek

 

Niteliksel Veri

 

(Qualıtatıve Data) Betimsel veya göz­lemsel özellikte olduğu için rakamsal olarak ifade edilemeyen veri. Bkz. niceliksel veri.

 

Niteliksel Zaman

 

(Qualıtatıve Tıme) Gerçekliğin değiş­me ve deviniminin yamsıra, İrade gibi nitel faktörler ve realite bütününün anlamsal ve amaçsal parametrelerini de içeren kozmik süreç. (A Kara) Düz çizgisel saat-zamanın ötesinde, harekete bağlı olmayan dinamiklerle birlikte düşünülen za­man.

 

Nixon Doktrini

 

(Nıxon Doctrıne) İttifak Devletlerinin dünya düzeninin korunması için sorumlulukların paylaşımı, uluslararası sorunların silahla değil müzakereler yoluyla çözü­mü gibi belirli pratik ilkelere dayalı, ABD Başkanı Nixon tara­fından ortaya atılan doktrin.

 

Nomen

 

(Noumen) 1. Özneyle herhangi bir ilgi ve bağlantısı ol­madan varolan nesnel dünya.

2. İnsanın duyularına konu ol­mayan varlık dünyası.

 

Nominal

 

(Nominal) Bir şeyin üzerinde yazılı ölçüsü, İtibarî değeri; görüngüsel kısmi; karşılaştırmaya dayanmayan, nicel hale getirilmemiş hali. Bir şeyin beklenen ya da tahmin edilen fiyama nominal fiyat; işçiye Ödenen paranın mutlak miktarı­na nominal ücret; gelirin parasal olarak İfadesine nominal gelin buna karşılık piyasada alınıp satılan fiyata gerçek fiyat; gelirin enflasyon etkisinden arındırılmış şekline ise reel ücret denir.

 

Nominal Değer

 

(Nominal Value) İtibarî kıymet. Paralar, hisse senetleri, tahviller, poliçeler, çekler vb. gibi kıymetli ev­rakların üzerinde yazık olan rakamsal değer. Bir şeyin başka bir şeye oranlanmadan, kendi kendine ifade ettiği değer.

 

Nominalizm

 

(Nomınal1sm) Bkz. Adcılık

 

Norm

 

(Norm) 1. Düzgü. Küçük gruplardan büyük topluluklara kadar iki İnsanın beraber yaşadığı her yerde, hem karşılıklı görev ve sorumlulukların belirlenmesi, hem de bu görev ve sorumluluğa uygun bir İşbölümünün yapılabilmesi için, top­lumsal olarak kabul görecek tavır ve davranışlara ilişkin ortak beklentileri gösteren kural. 2. Olması gerekenlerin ifade edil­diği ilkelerden herbirî.

Normal Mallar

 

(Normal Goods) Gelir düzeyi yükselir­ken, tüketim miktarı da artan, dolayısıyla gelir esnekliği pozi­tif olan mallar. Gelir düzeyi ile talepleri arasında doğru orantı­nın bulunduğu bu tür mallara yüksek mallar da denir. Bkz.

Aşağı Mallar.

 

Normatif Çözümleme

 

(Normatıve Analysıs) Olay, olgu ve insanlararasi İlişkilerin olan açısından değil olması gere­ken açısından irdelendiği ve ne olmalı, nasıl olmalı, hangi ter­cih yapılmalı gibi soruların cevabının araştırıldığı tahlil yönte­mi. Bkz. Pozitif Çözümleme.

 

Normatif İktisat

 

(Normatıve Economıcs) İktisadî ilişki­leri olan değil, olması gereken açısından İnceleyen, İktisadî hayatta neyin olduğunu değil, neyin olması gerektiğini araştıran ve bulguları arasında toplumsal fayda açısından bir sırala­ma yapan iktisat dalı. Normatif iktisadın değer yargılarına yer verdiği, sonuçlarının test edilmesinin mümkün olmadığı, oysa pozitif iktisadın sübjektif değer yargılarına yer vermediği, bulgularının doğru veya yanlışlığının ortaya konabildiği genel­likle kabul edilmekle birlikte; esasen pozitif İktisadî çözümle­melerin de araçlar ve varsayımlar düzeyinde örtük olarak de­ğer yargılan içerdiği, dolayısıyla hiç bir çözümlemede tam ta­rafsızlık ve objektiflikten bahsedilemeyeceği de savunulmak­tadır. Bkz. Pozitif İktisat.

 

Nostalji

 

(Nostalgıa) 1. Geçmişe özlem. Bugünün düne oranla daha kötü bir noktada olduğuna ve güzel günlerin ge­ride kaldığına inanmanın bir sonucu olarak, geçmişte kalan güzel günlere olan özlem duygusu; bu duygunun baskın haleti ruhiye haline gelmesi.

2. Değişime karşı duyulan derin korku sonucu çok eski bir geçmişe sığınma duygusu.

 

Nosyon

 

(Notıon) Fikir. Görüş. Temel düşünce. Kavram.

 

Nüfus

 

(Populatıon) Bir şehir, bölge, ülke veya benzeri bir başka yerleşim biriminde yaşayan insan sayısı. Nüfusun üze­rinde barındığı yerleşim biriminin yüzölçümüne oranına, ya­hut bir bölgede kilometrekare başına düşen insan sayısına nüfus yoğunluğu; nüfusun her yıl gösterdiği yüzde değişime nüfus artış hızı; ölüm oranının düşmesi veya doğum oranı­nın artması sonucu nüfus artış hızının çok yüksek olması do­layısıyla nüfusun kısa sürede katlanarak artmasına nüfus pat­laması; genellikle 1565 yaş kategorisinde bulunan ve üretim faaliyetinde aktif olarak yeralabilecek, çalışmaya ve üretmeye gücü yeten insanlardan oluşan nüfusa aktif nüfus; söz konu­su yaş kategorisi dışında kalan, henüz üretme çağına gelme­miş küçük yaştaki İnsanlar ile çalışma ve üretme yeteneğini yitirmiş insanlardan oluşan nüfusa aktif olmayan nüfus; bir kişinin beslemek zorunda olduğu ortalama kişi sayısına nüfu­sun bağımlılık katsayısı; fazla nüfusun millî gelirdeki artışı eriteceği, dolayısıyla kalkınmayı engelleyeceği gerekçesiyle nüfus artış hızının düşürülmesi ve çocuk sayısının belirli bir sayıyı aşmaması yönünde yürütülen sosyal, iktisadî, ve kültü­rel faaliyetlere de nüfus planlaması veya aile planlaması

denir.

 

Nüfus Ekolojisi

 

(Populatıon Ecölogy) Bkz. Ekoloji

 

Nüfus Patlaması

 

(Populatıon Explosıon) Bkz. Nüfus

 

Nüfus Sayımı

 

(Census) Genellikle beş yılda bir olmak üzere belirli aralıklarla ve düzenli olarak, evlilik, yaş, meslek, iş ve eğitim durumu gibi demografik, ekonomik ve sosyal özellikle­ri ile beraber bir ülkede yaşayan insan sayısının tesbitine yö­nelik olarak yapılan sayım.

 

Nüfus Yoğunluğu

 

(Populatıon Densıty) Bkz. Nüfus

 

Nüfusbilim

 

(Demography) Demografi. Nüfusun artış hızı, kilometre kareye düşen nüfus yoğunluğu, nüfusun cinslere göre dağılımı, zaman içinde nüfusun gelişimi gibi nüfus mer­kezli konularda, istatistiksel yöntemler kullanarak çözümleme­ler yapan disiplin.

 

O

 

Obje

 

(Object) Bkz, nesne

 

Objektif

 

(Objectıve) Bkz. Nesnel

 

Objektif İdealizm

 

(Objectıve Idealısm) Bkz. nesnel idea­lizm

 

Objektif Realite

 

(Objectıve Realıty) Bkz. gerçeklik

 

Objektivite

 

(Objectıvıty) Bkz. nesnellik

 

Objektivizm

 

(Objectıvtsm) Bkz. nesnelcilik

 

Obsesif-Komfülsif Kişilik

 

(Obsess1ve-Compulsıve Per-Sonalıty) Toplumsal normlara ve vicdanî kurallara aşırı de­recede bağımlılık özelliği gösteren davranış biçiminin baskın olduğu kişilik türü.

 

Odip Karmaşası

 

(Oıdıpus Complex) Oidipus kompleksi. Freudçu psikanalist teoriye göre, karşıt cinsten olan ebeveyne sahip olmak ve aynı cinsten olan ebeveyni ortadan kaldırmak istekleri etrafında yoğunlaşan, büyük ölçüde bilinçdışı düşün­ce ve duygular. Kavram, adını, ebeveynleri olduklarını bilme­den babasını öldürüp annesiyle evlenmiş olduğu söylenen mitoloji kahramanı Oidipus'tan alır. Bu kurama göre, erkek çocuk annesine, kız çocuk da babasına tutkun olup, diğer ebeveynini kendisine rakip olarak görür. Odip karmaşasına saplanmış kişiler, bunu, kendi ebeveynlerine açık benzerliği olan eşler seçerek belli ederler. Bkz. karmaşa, aşağılık komp­leksi,  OECD Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı. Üye ülke­lerde İstihdamın artırılmasına ve istikrarlı İktisadî büyümenin gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, azgelişmiş ülkelerin kalkınmasına yardımcı olmak, dünya ticaretinin karşılıklı geliş­mesini sağlamak, dünya ekonomisi ve üike ekonomilerinin gelişmelerini İzleyerek bu konularla ilgili yayınlar yapmak gibi amaçlarla, 196l'de Avrupa İktisadî işbirliği Örgütü'nün (OE-EC) yerine kurulmuş olan, Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerinin yanısıra ABD, Japonya, Kanada, Avusturalya ve Türkiye'nin de üyesi olduğu örgüt.

 

Okul Psikolojisi

 

(School Psychology) Daha çok Ük ve ona dereceli okullardaki eğitim sürecinde ortaya çıkan ruhsal problemleri teşhis ve tedavi etmeyi konu edinen disiplin.

 

Okulsuz Toplum

 

(Deschoolıng Socıety) Bireylerin bilgi­lenme İhtiyaçlannın; belirli bilgilerin çoğunlukla baskıcı bir yöntemle ve aşamalı olarak verildiği, ekonomik ve siyasal is­tismarın aynştırılamaz bir aracı haline gelmiş okul kurumu aracılığıyla değil, İsteyenin istediği bilgiyi İstediği yerden ve is­tediği zaman öğrenmesine İmkan tanıyan bir örgütlenmeyle giderildiği toplum.

 

Olağan Bilim

 

(Normal Scıence) 1. Belli bir alanda, paylaşı­lan ortak bir paradigma içerisinde yeralan bilim adamları topluluğunun veya belli bir bilim çevresinin çoğunlukla geç­miş dönemlerde elde edilen başarılardan İlham alarak sürdür­dükleri araştırmalardan meydana gelen bilimsel etkinlik türü. (JT.S. Kuhri)

2. Herhangi bir zamandaki egemen, genel geçer kabul edilen bilim anlayışı ve bilimsel çıkarımlar bütünü.

 

Olağanüstü Hal

 

(E5ctraordınary Sıtuatıon) Savaş, se­ferberlik, doğal afetler veya özellikle ülke bütünlüğünü tehdit eden ideolojik örgütlenme ve çeşitliliğin arttığı durumlarda, sıkıyönetime benzer biçimde, bazı hak ve özgürlüklerin kul­lanımının sınırlanarak, güvenlik güçlerinin yetkilerinin artırıl­masını öngören yönetim biçimi. Bkz. sıkıyönetim.

 

Olasılık

 

(Probabılıty)  1. İhtimal. Bir olayın belirli bir süre­de gözlenmesinin ya da ortaya çıkmasının göreli sıklığına iliş­kin beklenti değeri.

2. Ortaya çıkma şansları eşit mümkün haller içerisinde belirli bir halin, ya da belirli hal gruplarının mümkün haller toplamına oranı. Matematiksel olarak p = a/n; p=olasıhk, a=belir!i bir hal, n=mümkün haller toplamı. Örn. Bir zar atıldığında 2 gelmesi olasılığı 1/6'dır.

 

Olasılık Örneklemesi

 

(Probabılıty Samplıng) Bkz. Ör­nekleme

 

Olay

 

(Event) Hareketle ortaya çıkan ve varoluşu süreklilik ar-zetmeyebilen, daha çok bir değişim, değişiklik veya dönüşü­mün ortaya çıkışını gösteren durum. Örn. Trafik kazası, dü­ğün, diploma töreni.

 

Olgu

 

(Fact) Varlığı potansiyel olmaktan çıkmış, fiilî gerçeklik haline dönüşmüş; insanın algı alanına girebilecek hale gelmiş olan.

 

Olgu Bağlamı

 

(Contekt Of Fact) Bir olgunun kendini ha­zırlayan, çevreleyen yahut biçimlendiren şartlarla ve diğer ol­gularla birlikte oluşturduğu bütünlük içindeki yeri; olgunun başka olgulara göre konumunu belirleyen çerçeve.

 

Olguculuk

 

(Posıtıvısm) Bkz. pozîtîvizm

 

Olgusal Gerçeklik

 

(Factual Realıty) 1. Fulileşmiş ger­çeklik. Fiziksel-maddî gerçeklik bütününün, potansiyel olmak­tan çıkmış ve fiiliyat düzlemine yansımış, olgusalllık kazanmış bölümü.

2. Gözlemlenebilen ve deneyime konu olan varlıkları içeren gerçeklik kategorisinin, gerçekleşmiş şeyleri kapsayan kısmı. Orn« Toplumsal huzursuzluk, mevcut yapıda bir deği­şikliğe neden olmadığı sürece bir potansiyel gerçeklik İken, seçim, anarşi, devrim gibi değişik yollarla sosyal ve siyasal ya­pıda bazı değişikliklere neden olarak olgusal gerçekliğe dönü­şür.

 

Oligarşi

 

(Olıgarchy) 1. Geniş halk kitlelerinin, küçük bir azınlığın yahut belirli bir sınıfın egemenliği ve denetimi altın­da tutulduğu yönetim şekli.

2. İktidarın, zenginlik, askerî güç veya sosyal statü gibi ortak bir paydası olan küçük, ancak nü­fuzlu bir azınlığın tekelinde bulunduğu yönetim biçimi.

 

Oligopol

 

(Olîgopoly) Bir malın çok sayıda alıcısı karşısında sınırlı sayıda satıcısının bulunduğu; arzın az sayıda firma tara­fından kontrol edildiği ve firmaların karar alma süreçlerinin birbirine bağımlı olduğu piyasa türü. Bkz. tekel,

Çok sayıda satıcıya karşılık sınırlı sayıda alıcının bulunduğu, dolayısıyla her alıcının satın alacağı miktar ve satıcıya ödeyeceği fiyatın, rakip alıcıların miktar ve fiyatlarını etkileyebileceği piyasa türü. Bkz. tekel, düopol,

 

Olumlama

 

(Affaırmatıon) Evetleme. Bir mantıksal ifadede özneyi niteleyen yüklemin olumlu olması. Örn. Bazı İnsanlar cesurdur, cümlesinde yüklem, "bazı insanlar" öznesini cesur olma bakımından olumlamakta, aynı anlama gelen, bazı in­sanlar cesur değildir, cümlesinde İse özneyi ohımsuzlamak-tadır.. Bkz. olumsuzıama.

 

Olumsuz Yaptırım

 

(Negatıve Sanctıon) Bkz. yaptırım

 

Olumsuzlama

 

(Negatıon) Yadsıma Bîr mantıksal ifadede özneyi niteleyen yüklem İle özne arasındaki İlişkinin olumsuz olması. Bkz. olumlama.

 

Ombudsman

 

Kamu denetçisi. İskandinav ülkelerinde yaygın olan, doğrudan yasama organından güç alıp en yüksek devlet memurundan yüksek yargıçlara kadar, yasama, yürütme ve yargı alanlarında faaliyet yürüten bütün kamu personelini de­netleme ve konuyla ilgili parlamentoya bilgi sunmakla görevli bir denetim kurumu.

 

Ontoloji

 

(Ontology) Varlıkbilim. Varlığın, niteliği, yapısı, ortaya çıkışıve değişimini, değişik toplumlarda ve zamanlarda ortaya çıkan farklı varlık kavrayışlarını karşılaştırmalı olarak incelemeyi konu edinen disiplin.

 

Ontolojik Düalizm

 

(Ontolojik Dualısm) Varlıkbilimsel ikicilik. Varlığın son tahlilde ancak birbirinden türetilemeye-cek iki nihaî öze indirgenebileceğim savunan felsefi görüş.

 

Ontolojik Monizm

 

(Ontologıcal Monısm) Varhkbilim-sel tekçilik. Bütün varlıkların çoklu görüntüsünün, aslında tek bir özün değişik biçimlerde ve düzeylerdi, yansımasından kaynaklandığını, esasen varlığın tek bir özden kaynaklandığı­nı veya son tahlilde tek bir öze İndirgenebileceğini savunan felsefî görüş.

 

Ontolojik Pluralizm

 

(Ontologıcal Pluralısm) Varlık-bilimsel çoğulculuk. Evrenin yaratılması, varoluş sürecinin işlemesi ve varlıkla ilgili kategorilerin ortaya çıkışında tek be­lirleyicinin değil, birden çok faktörün rol oynadığını kabul eden anlayış. Varoluşu nihaî noktada birden çok unsurla temellendirme.

OPEC Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilâtı 1960 yılında S. Ara­bistan, Irak, Kuveyt ve Venezüela başta olmak üzere başlıca petrol üreticisi ve ihracatçısı 13 üye ülkeden oluşan, üye ülke­lerin petrol üretim ve ihracatlarında, petrol fiyatlarının tesbi-tinde ortak politikalar uygulayarak dünya petrol piyasasındaki paylarını artırmak ve petrol gelirlerini maksimum düzeye çı­karmak amacıyla kurulmuş, özellikle 70'li yıllarda uyguladığı politikalarla oldukça etkin işlevler görmüş örgüt.

 

Optimalite

 

(Optımalıty) 1. En elverişli, en uygun koşulların bileşimi, optimuma ulaşılmışlık hali. 2. Amaçlara ulaşabilmek için gerekli koşullar, ya da üretim için gerekli faktörlerin uy­gun bileşenler halinde birarada bulunmaları durumu; bu ko­şullar çerçevesinde istenen sonuçların elde edilmesi.

 

Optimum

 

(Optimum) Belirlenen bir amaca ulaşabilmek için bir değişkenin alabileceği en iyi değer. Optimum, hedeflenen şe­ye göre bazen maksimum, bazen minimum, bazen de maksi­mum ile minimumun belirli bir bileşimine eşit olabilir.

 

Oranlı Ölçek

 

(Ratîo Scale) Bkz. ölçek

 

Ordinal Faydacılık

 

(Ordınal Utılıtarıanısm) Sırasal faydacılık. Kardinal faydacılığın aksine, faydanın mutlak an­lamda ölçülebilir olmayıp, sıralanabilir olduğunu; sayısal bi­rimlerle Ölçülemeyeceğini, ancak çeşidi mailar arasında sağla­yacakları fayda yönünden bir sıralamanın yapılabileceğini sa­vunan görüş. Bkz. Kardinal Faydacılık.

 

Organik Dayanışma

 

(Organıc Solıdarıty) Modern sana-yi toplumlarında görülen, hem kültürel açıdan, hem de İşbö-İümündeki uzmanlaşma sonucunda bireylerin varlıklarını sür­dürebilmek İçin birbirlerine karşı olan bağımlılıklarının mey­dana getirdiği dayanışma. (E, Durkbeim) Bİcz. dayanışma, me­kanik Dayanışma.

 

Organik Yaklaşım

 

(Organıc Approach) Toplumsal ku­rumları biyolojik organlara, bir bütün olarak toplumu da or­ganlardan meydana gelmiş bir vücuda benzeterek, toplumlar­la biyolojik organizmalar arasında yapısal bir benzerlik kuran yaklaşım. Bu yaklaşıma göre,toplumlar da organizmalar gibi doğar, büyüyüp gelişir, belli aşamalardan geçer ve işlevini ta­mamladıktan sonra da ölürler. Bkz. mekanikçilik.

 

Organizasyon

 

(Organızatıon) Bir birimin faaliyetlerini sürekli, düzenli ve uyumlu hale getirmek İçin, alt birimler ara­sında sistemli ve planlı bir düzenek kurulması. Düzenleme, organize etme. Bir amacın gerçekleştirilmesi için mevcut im­kanların, parasal veya fiziksel kaynakların düzenlenip, sözko-nusu amaca hizmet eder duruma getirilmesi. Ayrıca bkz. Ör­güt.

 

Orta Barbarlık

 

(Mıddle Barbarısm) Bkz. barbarlık

 

Orta Sınıf

 

(Mıddle Class) 1. Yaşadıkları toplumdaki gelir se­viyesi ve sosyal statü bakımından ne düşük, ne de yüksek olarak değerlendirilebilecek, her iş kolu ve meslekten insanı içine alan geniş kesim.

2. Toplumdan topluma değişen yaşam standartlarına göre orta gelir düzeyine sahip, sosyokültürel ve ekonomik açıdan yoksul halk kesiminin üzerinde, üst gelir gruplarının İse altında yeralan geniş kesim.

 

Ortak Bilinç

 

(Collectıve Conscıousness) Maşerî vic­dan. Aynı inanç ve gelenekleri paylaşan, ortak değerlere sa­hip, sevinç ve üzüntüleri benzeşen insanlarda oluşan ve karşı­laşılan sorunlar karşısında benzer çözüm önerileri üretme, ay­nı etkilere benzer tepkiler gösterme şeklinde ortaya çıkan bi­linç durumu.

 

Ortak Davranış

 

(Collectıve Behavıour) Bkz. Toplu Davranış

 

Ortak Düzlem

 

(Common Ground) İnsanların birbirleriyle iletişim kurabilmelerini sağlayan, hem varlık, hem de bilgi dü­zeyinde, bir kısmını diğer varlık ve insanlarla ilişkilerinden önce de kullandıkları doğruluk, iyilik, çelişmezlik, anlamlılık, tutarlılık., gibi kategori ve bu kategorilerin içinde yeraldığı sü­reçlerin kesişim kümesi, tnsan tanımını ortaya çıkaran ortak payda.

 

Ortak Pazar

 

(Common Market) Üye ülkelerin kendi arala­rındaki gümrük duvarlarını kaldırıp, üçüncü ülkelere karşı da ortak tarife uyguladıkları, buna ek olarak emek ve sermayenin kurulan birlik içinde serbest dolaşımının sözkonusu olduğu iktisadî bütünleşme biçimi.

 

Ortak Tüketim

 

(Collectıce Consumptıon) Bkz. Tüketim

 

Ortaklık

 

(Partnershıp) Bkz. Şirket

 

Ortalama

 

(Mean) İstatistiksel bir dizide yeralan sayıların veya belirli bir amaçla yapılan gözlem sonucunda elde edilen de­ğerlerin toplanıp, sonucun toplanan rakam veya yapılan göz­lem sayısına bölünmesiyle elde edilen değer.

 

Ortanca

 

(Medıan) Medyan. Bir gözlem sıralamasında veya dizide yer alan değerleri ortadan ikiye bölen nokta. Dizide yer alan değerlerin sıra bakımından yarısı ortancanın sağında, ya­rısı da solunda kalır. Büyükten küçüğe ya da küçükten büyü­ğe doğru sıralanmış olan bir dizinin tam ortasında yeralan de­ğer.

 

Oryantalizm

 

(Orıentaüsm) Bkz. Doğubiüm

 

Otarşi

 

(Autarchy) Kendi kendine yeterlilik. Ham ve mamul madde üretimi açısından kendine yeter hale gelip, ne İhracat ne de ithalat bakımından dış ülkeldre bağımlı olmayan ve uluslararası İşbölümüne karşı mutlak ekonomik bağımsızlık sağlamayı amaç edinen yönetim.

 

Otizm

 

(Autısm) Bazı alanlarda çok yetenekli olup, buna karşı­lık başka alanlarda normalin allında bir yeteneği olma duru­mu; kişinin zihinsel yetileri arasında, günlük yaşama uyum güçlükleri sonucunu doğuran bir dengesizlik bulunması hali. Olağanüstü zeka düzeyi olduğu halde çevre ile sağlıklı İleti­şim kuramamaj aptal dahilik. Bu tür dengesizliği olan ve ap­tal dahi olarak da nitelenen kişilere otistik denir.

 

Otofinansman

 

(Self-Fınancıng) Dışarıdan kaynak temini­ne gerek kalmadan, işletmenin sağladığı kârlar üzerinden ayrı­lan sermayelerin birikimiyle gelecekteki finansman ihtiyacını giderme esasına dayalı kaynak sağlama yöntemi. Kendi kendi­ni finanse etme.

 

Otokrasi

 

(Autocracy) Egemenlik kullanımında sınırlama ve denetimi olmayan, iktidarın, başka kimseye karşı sorumlu ol­mayan tek bir kişi ya da grubun elinde olduğu yönetim biçi­mi.

 

Otokritik

 

(Self-Crıtıcısm) Bkz. özeleştiri.

 

Otomasyon

 

(Automatıon) Sanayi toplumlarında, diğer İş­levlerinin yanısıra, İnsanın üretim sürecindeki denetim İşlevi­nin de makinelere devredilmesi İle meydana gelen seri üre­tim.

 

Otonomi

 

(Autonomy) Bkz. Özerklik Oyun Kuramı

 

Otorite

 

(Authorıty) Yetke. Bir toplumun sosyal, kültürel ve hukukî yapısına uygun olarak ortaya çıkan meşru ve ku­rumsallaşmış güç kullanımı. Bkz. iktidar, karÎzmatik otori­te, Yasal-Ussal Otorite, Geleneksel Otorite.

 

Otoritercilik

 

(Authorıtarıanısm) Siyasal ilişkilerin, uz­laşmadan ziyade baskı ve zora dayandırıldığı toplum.

 

Otoriter Kişilik

 

(Authorıtarıan Personalıty) İkinci Dünya Savaşı sonrası hız kazanarak Yahudi düşmanlığına neden olan faktörleri araştıran T. W. Adornönun başkanlığın­da bir grup Amerikalı sosyal bilimcinin tanımladığı; geleneksel veya mensup olduğu grubun değerlerine aşın bağlılık ve bu değerleri ihlal edenlerin şiddetle cezalandırılmasından yana olmak; kişiye özgü olana saygısız ve basmakalıpçı, otorite ba­kımından kendi üstünde olana aşırı itaatkâr, buna karşılık em-rindekilere karşı ise baskıcı, ilişkilerinde katı davranma; insan­lara karşı içten İçe bir güvensizlik duyma vb. özelliklerle teza­hür eden kişilik tipi. Bkz. kişilik.

 

Otosansür

 

(Auto-Censorshıp) Bkz. sansür

 

Oyun Kuramı

 

(Game Theory) Çıkarları çatışan rakiplerin, karşılıklı olarak rasyonel davranacaktan varsayımı alünda, se­çebilecekleri muhtemel tercihlerden, kârlarını makzimize ve zararlarını minimize etmelerini sağlayacak, en uygunlarını seç­melerini sağlayacak yöntemleri gösteren matematiksel model.

 

Ö

 

Ödemeler Dengesi

 

(Balance Of Payments) Bir ülkenin belirli bir dönemde diğer ülkelerle girdiği tüm İktisadî ilişkile­rin sistematik bîr biçimde dökümünün yapıldığı ve sözkonusu ülkenin o dönemdeki uluslararası ikdisadî İlişkilerinin nitelik ve boyutlarını, gelir-gider ya da borç-alacak dengesini göste­ren bir tür bilanço. Bilançonun aktif kısmında ülkeye döviz gi­rişine yolaçan tüm işlemler (mal ve hizmet ihracatı, tek yanlı transfer girişleri ve sermaye girişleri); pasif tarafında ise ülke­den döviz çıkışına neden olan tüm İşlemler (mal ve hizmet İt­halatı, tek yanlı transfer çıkışları ve sermaye çıkışları) yerahr.

Ödenek

 

(Allowance) 1. Yasama organın bütçe yoluyla yü-rüUne organına verdiği harcama izni.

2. Belirli bir İşin yapıla­bilmesi için ayrılmış para; belirli amaçların gerçekleştirilmesi­ne tahsis edilmiş finansal kaynaklar, tahsisat.

3. Maliyetlerde ve satış fiyatlarında düşüş sağlamak için kamu sektörü veya Özel sektörde belirli malların üreticilerine yahut satıcılarına devletçe ödenen para.

 

Ödül

 

(Reward) Mükâfat. Başarıyı teşvik etmek amacıyla, bir konuda başarı sağlayan veya bîr yarışmayı kazanan kişiye ve­rilen, ekonomik, sosyal veya sembolik değer taşıyan karşılık.

 

Ödünleme

 

(Compansatıon) Bkz. Telafi

 

Öge

 

(Element) Unsur. Eleman. Bir bütünü oluşturan, bütün­den aynşürıldığında da kendi başına değer taşıyan parça.

 

Öğreti

 

(Doctrıne) 1. Doktrin. Bir düşünürün veya siyasî li­derin belirli bir konuda ileri sürüp savunduğu, benzerlerinden ayırt edilebilecek, kendine özgü özellikler taşıyan kuramsal çözümleme veya siyasal önerilerden oluşan sistem. 2. Bir ko­nuyu açıklığa kavuşturma veya yorumlama amacı güden siste­matik bilgiler bütünü.

 

Ölçek

 

(Scale) Belirli bir veri kümesini nicel veya nitel açıdan sınıflandırmak yahut ölçmek İçin oluşturulan ölçü birimi ya da ölçü aracı. Büyüklük, küçüklük veya eşitlik İlişkisi gösterme­yen fakat birden fazla kategori oluşturarak nesneleri sınıflan­dırmak için kullanılan ölçeğe adlayıcı ölçek; büyüklük, kü­çüklük veya eşitlik ilişkisi gösteren bir sıralama niteliği taşıyan ölçeğe sıralayıcı ölçek; nesne veya özellikler arasında yapıan sıralamadaki aralıkların eşitliğini gösteren Ölçeğe aralıklı ölçek; başlangıç noktası sıfır olduğu İçin ölçülen değerler ara­sında toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yapmaya imkan ta­nıyan ölçeğe de oranlı ölçek denir. Bu çerçevede, İnsanları bildikleri dillere göre sınıflandırırken adlayıcı ölçek, bir bas­ketbol takımındaki oyuncuları boylarına göre sıralarken sıra­layıcı ölçek, hava sıcaklığım Ölçmek amacıyla termometre kullanırken aralıklı ölçek ve ağırlık veya uzunluk ölçülürken de oranlı ölçek kullanılmaktadır.

 

Ölçüt

 

(Crıterıön) Kriter. Kıstas. Ölçmek ya da değerlendir­mek istenen şeyin, kendisine vurulduğu mihenk taşı. Olay ve nesnelerin kendisi aracılığıyla değerlendirildiği yahut ölçümle­rin kendisine başvurularak yapılabildiği araç, referans noktası. Karşılaştırma yapabilmeyi mümkün kılan vasıta.

 

Önbilinç

 

(Preconscıous) Bilinç alanında bulunmamakla be­raber, istendiği an bilince çıkarılabilecek düşünce veya anıla­rın toplandığı alan.

 

Öncül

 

(Premıse) Bir akıl yürütme sürecinde vargının dayandı­ğı temel Önermelerden herbiri. Bir çıkarsamaya dayanak oluş­turan cümle, İfade veya önerme.

 

Öndeyi

 

(Predıctıon) 1. Varolan bilimsel genelleme ye yasa­lardan hareketle, gelecekte meydana gelecek ilişki, olay ve olguların biçim veya niteliklerine ilişkin şimdiden yapılan çıkarsama. Kimi süreçlerin geçmişte izlediği seyre bakarak, gele­cekte İzleyeceği seyre ilişkin olarak yapılan kesin tahmin veya öngörü.

 

Öneğilim

 

(Predısposıtıon) İstidat. İnsanda yaratılıştan varo­lan ve eğitim-öğretimle geliştirilen eğüim veya yetenek.

 

Önerme

 

(Proposıtıon) 1. Mantıksal olarak bir konuda, doğru veya yanlış olarak nitelenebilen bir yargı içeren, bir durumu, Özelliği veya niteliği onaylayan yahut yadsıyan cümle.

2. öz­ne, yüklem ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi gösteren bağlaçtan oluşan basit cümle.

 

Öngörü

 

(Forecast) Feraset Belli varsayımlardan mantıksal bir sonuç çıkararak değil, sağduyu veya sezgiyle, olabilecek şeyler konusunda önceden kestirimde bulunma.

 

Önkabul

 

(Presupposıtıon) Akıl yürütme ve çıkarım sürecin­de, bütün çıkarım sonuçlarının dayandırıldığı doğru veya yanlışlıklan tartışılabilir temel önermelerden her biri.

 

Önkanıt

 

(Axıom) Bkz. aksiyom

 

Önseçim

 

(Preelectıon) Siyasal partilerin, milletvekili adayla­rını merkezî kararlarla değil, kayıtlı üyelerinin oylanyla belirle­mek İçin yaptıkları seçim.

 

Önsel

 

(A Prıorı) Bkz. A priori

 

Önsel Bilgi

 

(A Prıorı Knowledge) Bkz. A priori

 

Önsezi

 

(Present1ment/Premonıtıon) Basiret. Mantıksal akıl yürütme yoluyla değil, sezgisel olarak gelecekte olabile­cekleri önceden görebilme yeteneği.

 

Önyargı

 

(Prejudıce) 1. Peşin hüküm. Herhangi bir konuyla ilgili yargıda bulunabilmek için gerekli asgarî araştırma ve incelemeyi yapmadan, görüşlerini değiştirecek özellikteki tartış­malara girmeden önce sahip olunan yargı.

2. Bir kişi, nesne, bilgi veya kuruma karşı duygusal olarak takınılan olumlu veya olumsuz tutum.

 

Örfî Hukuk

 

Osmanlı döneminde, temelinde yerleşik örf ve âdetler olmakla beraber, çoğunlukla padişahın toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısında, özellikle kamu hukuku alanında yaptığı bağlayıcı kanun ve düzenlemeler.

 

Örgün Eğitim

 

(Formal Educatıon) Bir devletin vatandaş­ları için ilkokuldan üniversiteye kadar belirli esas ve şartlara bağlı olarak düzenlediği sistemli eğitim. Bkz. yaygın eğitim.

Örgüt

 

(Organızatıon) Teşkilat. Belirli bir amacı gerçekleş­tirmeye yönelik olarak kurulmuş bir yapı içerisinde bir arada çalışan insan topluluğu. Amaç, görev ve sorumlulukların yazılı olarak belirlendiği; işbölümü ve görevlerin yerine getirilmesin­de yaptırımın sözkonusu olduğu örgüte formel örgüt; kendi­liğinden gelişen ilişkiler sonucu oluşan, katı işbölümü içerme­yen, karşılıklı güvene dayalı ve sözlü kurallarla çalışan örgüte de İnformel örgüt denir.

 

Örgütsel Ekoloji

 

(Organızatıonal Ecology)  Bkz. Ekoloji

 

Örgütsel Katkım

 

(Organızatıonal Partıcıpatıon) Bkz, Siyasal Katılım

 

Örnekolay İncelemesi

 

(Case Study) Bir kuramsal prob­lemin veya araştırma konusunun seçilen.bir Örnek özelinde incelenmesi; öne sürülen hipotezin seçilen bir örnek olayla karşılaştırılması veya örnek olaydan yola çıkarak asıl araştırma konusunun test edilmesi amacıyla yapılan çalışma.

 

Örnekleme

 

(Samplıng) Hakkında bilgi edinilmek istenen bir evrenden, o evreni temsil ettiği varsayılan belli sayıda örnek birimlerin seçilmesi. Örneklerin herhangi bir kurala bağlı ol­madan sadece kolay elde edilebilir olma ölçütüne göre seçil­mesine gelişigüzel örnekleme; coğrafî olarak geniş bir alanı temsilen daha küçük bir alanın örnek olarak seçilmesine alan örneklemesi; evrenin önce kendi içinde homojen altbölümlere ayrılıp, sonra bu altbölümler arasında örnek seçmeye kü­me örneklemesi; örneklerin olasılık kurallarına uygun olarak seçilmesine olasılık örneklemesi; değer yargılarının örnekle­rin seçilmesinde etkili olmasına yargılı örnekleme; anaevren içindeki ağırlığına göre alternatiflerden belli oranlarda örnek alınmasına pay örneklemesi; örneklerin tamamının rastgele seçilmesine rastlantısal örnekleme; araştırma evrenindeki bireylere birer sıra numarası vererek eşit aralıklardan birer ör­nek almaya sistematik örnekleme; örneklerin birden çok aşamada ve bir veya daha fazla örnekleme yöntemiyle seçil­mesine çokaşamalı örnekleme; bütün evre ıi temsilen seçi­len örneklerden elde edilen bilgilerin biraz daha yorumlanma­sı veya pekiştirilmesi için yeni bir altevrenden ek bilgi vere­cek örneklerin seçilmesine de çokevreli örnekleme denir.

 

Örnekleme Dağılımı

 

(Samplıng Dıstrıbutıon) Örnekle­meyle seçilen verilerden elde edilen bilgilerin istatistiksel araştırmanın konu aldığı evrenin bütününü bağlayıcı nitelikte olup olmadığını tesbit etmek için kullanılan, belirli istatistik kurallarına uygun olarak örneklerin evren içindeki dağılım durumu.

 

Örnekleme Hatası

 

(Samplıng Error) Bir araştırma evre­ninden örnekleme yoluyla seçilen bireylerin sahip olduğu değerlerin, evrenin bütün bireylerinin ortalama değerinden gösterdiği sapma. Bu sapma örnekevrenin anaevreni temsil yeteneğiyle ters orantılıdır, örnekleme hatası büyüdükçe, ör­nekevrenin temsil gücü azalır.

 

Örtülü Ödenek

 

(Hıdden Approprıatıon) Genel bütçede yeralan, devletin güvenliği ve gizli çıkarları için harcanmak üzere ayrılan ve herhangi bir denetime tabi olmayan ödenek. Harcama yeri gizli tutulan ve yasama organının doğrudan de­netimine tabi olmayan ödenek. Başbakanlık bütçesi içerisinde yeralan örtülü ödenek; gizli istihbarat ve savunma hizmetleri, devletin yüksek çıkarları ve güvenliği ile sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda olağan dışı hizmetlerin yerine getirilmesinde kullanılır.

 

Örümcek Ağı Teoremi

 

(Cobweb Theorem) Tarımsal ürünlerde görülen, şimdiki donemin arzının geçmiş dönem fi­yatlarına bağlı olarak oluşması dolayısıyla, arzın talebe uyum sağlamasının belirli bir zaman almasını açıklayan ve bu özel­likteki ürünlerin fiyat, talep ve arzı arasındaki ilişkileri İncele­yen kuram. Koordinat düzleminde bu ilişkinin örümcek ağına benzer bir eğri ortaya çıkarması nedeniyle kuram bu adla anılmaktadır.

 

Öz

 

(Kssence) 1. Cevher. Herhangi bir varlığın, değişmeler kar­şısında ona varlığını sürekli kılacak gücü veren kısmı. Bir şeyi kendisi yapan, ona özgül özelliklerini veren şey. Nesnelerin değişmeyen ve başka nesnelerden ayırt edilmelerini sağlayan özellik.

2. Töz Varlığı diğer varlıklara, zamana ve mekana bağlı olmadan varolan.

 

Özcülük

 

(Essentıausm) Bilgi faaliyetinin gerçek amacının nesnelerin doğalarının veya özlerinin bilinmesi olduğunu ka­bul eden yaklaşım. Realiteyi belirli özlere indirgeyerek açıkla­ma temeline dayalı felsefî görüş.

 

Özdekçilik

 

(Materıalısm) Bkz. Maddecilik

 

Özdeşleştirme

 

(Identıfıcatıon) Kişinin kendisini yoğun etkisinde kaldığı, beğendiği veya hayran olduğu tiplerin yeri­ne koyması; Özendiği tipin davranış ve kişilik özelliklerini kendi benliğine maletmesi. Örn. Bîr çocuğun kendisini, sey­rettiği bir filmdeki oyuncunun yerine koyarak her şeyiyle onu taklit etmesi.

 

Özel Çekme Hakkı

 

(Specıal Drawıng Rıght) SDR. Ulus­lararası Para Fonu'nun (IMF) para birimi niteliğindeki parasal büyüklük. Halen 1.33 dolara eşit olan özel çekme hakkı, ABD Doları, Japon Yeni, Alman Markı, İngiliz Sterlini ve Fransız Frangının değerleri dikkate alınarak hesaplanmaktadır.

 

Özel Mülkiyet

 

(Prıvate Ownershıp) Mülkiyetin kamu otoritesine, devlete ya da başka bir tüzel kişiliğe değil, bizzat özel kişilere ya da gerçek şahıslara ait olması. Bireylere menkul yahut gayrimenkul, sahip oldukları nesneler üzerinde mutlak kullanım, yaradanım ve tüketim hakkı tanıyan mülki­yet biçimi. Bkz. mülkiyet.

 

Özeleştiri

 

(Self-Crıtıcısm) Otokritik. Kendi kendisini eleş­tirme. Kişinin, düşüncelerini, eylemlerini ve çevresiyle kurdu­ğu ilişkiler düzenini belirli ölçütlere göre değerlendirip sorgu­laması; hatalarını açıklıkla ifade etmesi.

 

Özelleştirme

 

(Prıvatızatıon) Kamu kesiminin finansman ihtiyacının karşılanması, hazineye gelir sağlanması, sermaye piyasasının geliştirilmesi, verimliliğin artırılması, serbest piyasa ekonomisinin güçlendirilmesi ve daha genelde, kamu sektörü­nün küçültülerek devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması gibi amaçlarla mülkiyeti kamuya ait ekonomik kuruluşların halka arz, blok satış vb. çeşitli yollarla özel kişi veya kuruluş­lara devredilmesi.

 

Özerklik

 

(Autonomy) 1. Otonomi Yönetim bakımından dış baskı ve denetimden bağımsız olma.

2. Bir bireyin sosyal baskıların etkisi altında kalmadan değer yargılarını ve davranış normlarını seçebilmesi.

 

Özgecilik

 

(Altruısm) Bkz. diğergamuk

 

Özgürlük

 

(Freedom) Hürriyet İnsanın neyi yapmak isteyip neyi ise yapmak istemediğine kendi İradesiyle karar vermesi ve kararının gereklerini yerine getirirken başkaları tarafından engellenmemesi. Hiç bîr kısıtlama İle kayıtlı olmama, her İste­diğini elde etme ve her şeye güç yetirebiîmeye mutlak öz­gürlük; belirli sınırlar İçerisinde istenen şeyin yapılabilmesine de göreli özgürlük denir. Felsefî anlamda özgürlük kavramı­nın paradoksal bir içeriği vardır. Bir yanda, kişinin isteklerini yerine getirmesi durumunda kendi egosunun güdümünde ol­masının getirdiği bağımlılık, öte yanda da yapılmak istenen şeyin, eğitim kurumlan, kitle iletişim araçları veya sosyal bas­kıların dolayımından geçmesinden dolayı başkalarının İstekle­riyle olan ilişkisi dikkate alındığında, hangi durumlarda insa­nın daha özgür olduğunun belirlenmesi oldukça zordur. Bu nedenle özgürlük kavramının içeriği, neye bağımlı olmanın veya ne ile kayıtlı kalmanın meşru olduğuna dair önyargılarla doldurulmaktadır. Bu yüzden, en genel anlamıyla özgürlük, hangi kurallara bağımlı kalındığının bilincinde olmak, kaçınıl­maz zorunlulukların farkına varmaktır.

 

Özne

 

(Subject) Subje Kendisi bilgi nesnesi olmayan ama bilgi sürecinin yönlendirici ve temel aktörü durumundaki varlık. Ben. İnsan. Bkz. nesne.

 

Öznel

 

(Subjectıve) Sübjektif Özne ile kayıtlı ve sınırlı olan, öznenin değer, yorum ve sınırlılıklarını yansıtan, genel ve bağlayıcı olmayan. Bkz. nesnel.

 

Öznel Değer Kuramı

 

(Subjectıve Theory Of Value) Bkz. Sübjektif Değer Teorisi

 

Öznel Gerçeklik

 

(Subjectıve Realıty) Bkz. gerçeklik

 

Öznelcilik

 

(Subjectıvısm) 1. Subjektlvlzm Bütün değerle­rin, estetik, hukuk ve gerçeklik yargılarının, genelleme ve bil­gilerin, onları üreten, kabul eden veya kullanan öznelerle ka­yıtlı.olduklarını, bu nedenle nesnellik iddialarının bile öznellik boyutu taşıdığım ileri süren görüş.

2. Kişiye gotiğin insan ol­manın kaçınılmaz kıldığı bir özellik olduğunu ve beşerî düz­lemde mutlak nesnelliğin imkânsızlığını savunan felsefî çizgi. Bkz. Görecelilik, Öznellik.

 

Özyönetim

 

(Self-Management) Toplumsal yaşamın bütün evrelerinde yöneten-yönetilen ikilemini kaldırıp, özellikle de işletmelerde çalışan işçileri hem işletmenin sahibi hem de yö­neticisi durumuna getirerek, katılımcı parlamenter sistemi do­laysız demokrasiye yakınlaştırmak, böylece daha verimli bir iş ortamıyla adil gelir bölüşümü sağlamayı amaçlayan yönetim tarzı.

 

P

 

P-İfadeleri

 

(P-Expressıons) Bir yargı bildirmeyen, öznenin içinde bulunduğu fizyolojik veya psikolojik durumu betimle­yen, yahut eylem bildiren ifadeler. Örn. kolumda bir ağrı his­sediyorum, şuproblem üzerinde düşünüyorum., gibi. P ifade­leri için yemin eder misin, nasıl kanıtlayabilirsin, ispatlayabi­lir misin., türünden sorular anlamsız; buna karşılık böyle his­sediyorum demek anlamlıdır. Yine muhtemelen/belki kolum­da bir ağrı var ya da öyle inanıyorum ki kolumda ağrı var gibi İfadeler anlamsızdır.

 

Paganizm

 

(Paganısm) Putperestlik. Putataparlık. Peygam­berlerin tebliğ ettiği semavî dinlerden hiç birine mensup bulunmama, kitap ehlinden olmama. İlâhî Yaratıcı yerine puLİarı tanrı edinme.

 

Panel

 

Bkz. açıkoturum

 

Panic

 

(Panıc) Ürkü Beklenmedik bir gelişme karşısında, nasıl düşüneceğini ve davranacağını bilememenin sonucunda olu­şan ruhsal gerginliğin neden olduğu, normal zamanda yapıl­mayan İrrasyonel hareket. Anî dehşet duygusu.

 

Panteizm

 

(Pantheısm) Tanrı ile diğer varlıkların iç içe oldu­ğunu; ne Tanrı'nın diğer varlıklardan aşkın bir yönünün bu­lunduğunu, ne de tek tek varlıkların birer tanrı olduklarını; buna karşılık varlığın bir bütün olarak tanrı, varlıkların da onun birer açılımı olduğunu kabul eden tanrı anlayışı.

 

Para Aldanması

 

(Money Illusıon) İnsanların, ücretlerde meydana gelecek bir indirime şiddetle karşı çıkarken, parasal ücretler aynı kaldığı halde fiyatlar genel düzeyinin yükseltil­mesi sonucu reel ücretlerindeki azalmaya karşı daha az duyar olmaları; nominai-reel ayırımına dikkat edilmemesinden kaynaklanan aldanma. Paranın satmalına gücündeki değişimin bilincinde olmama. Bkz. algı yanılması.

 

Para Arzı

 

(Money Supply) Kapsamı çeşitli ülkeler arasında değişiklik göstermekle birlikte, bir ülkede para fonksiyonunu yerine getirebilen banknot, kâğıt ve madenî para ile birlikte devlet tahvili, hazine bonosu, banka parası gibi para benzeri likiditelerin toplamı. Bkz. arz, esneklik.

 

Para Talebi

 

(Demand For Money) Bir ülkede belirli bir dö­nemde yaşayan insanların İktisadî değeri olan varlıklarını, pa­ra cinsinden ellerinde bulundurmak istekleri, paraya olan ta­lep. Günlük ihtiyaçların giderilmesi amacıyla alış-veriş yapma­ya yönelik para talebine muamele güdüsü İle para talebi; piyasa koşullarının getirebileceği olumsuzluklardan korunma­ya yönelik para talebine ihtiyat güdüsü ile para talebi; kur veya fiyat farklarından yararlanarak kâr etmeye yönelik para talebine de spekülasyon güdüsü ile para talebi denir.

 

Paradigma

 

(Paradıgm) 1. Belirli bir bilim adamları toplulu­ğunun paylaştığı ortak değerler, inançlar ve anlayışların oluş­turduğu düzlem (T.S.Kuhn).

2. Emsal model. Bilgi üretimini mümkün kılan kavramsal şema.

3. Varoluşla İlgili temel bilgi ve inançların, insan, evren ve toplum tasavvurunu mümkün kılan bilişsel çerçeve ve meşru bilme biçimleriyle ilgili örtük varsayımların, belirli tarihsel ve toplumsal pratikle desteklen­miş insanî etkinliklerin anlam, amaç ve değerine ilişkin sorgulanamaz önkabullerin kendine özgü bir İç mantıkla oluştur­dukları uyumlu bütünlük.

 

Paradoks

 

(Paradox) 1. Bir önermenin içeriğinin taşıdığı yar­gının doğru kabul edilmesi halinde önermenin kendisinin yanlışlandığı mantıksal durum. Örn. Bir kartın A yüzünde, B yüzündeki önermenin doğru olduğu yazılırken, B yüzünde de A yüzündeki önermenin yanlış olduğunun yazılması; bir Ya-hudinin, bütün Yahudilerin yalancı olduklarını söylemesi du­rumunda veya bütün genellemeler yanlıştır gibi bir genelleme yapıldığında ortaya çıkan mantıksal durum.

2. Bir Önermenin hem kendisinin, hem de çelişiğinin aynı zamanda doğru ol­ması.

3. Alışılmış İnanç ve düşüncelere aykırı, kafa karıştırıcı nitelikteki düşünce; hakikatmiş gibi görünen saçmalık veya saçma gibi gözüken hakikat.

 

Parametre

 

(Parameter) 1. Matematiksel, istatistiksel, ekono­mik, ekonometrik veya başka bir modelde yeralan ve değeri, istenildiği gibi belirlenebilen, uygun görülen şekilde tanımla­nabilen sayı ya da değişken.

2. Bir matematiksel eşitlikte yera­lan sabit terimlerden her biri.

 

Paranoya

 

(Paranoıa) 1. Başkalarının niyetlerinden aşın de­recede kuşkulanma, hatta sürekli bu kişilerin aleyhte komplo kurdukları yönünde kuruntu taşımak, durmadan komplo teo­rileri üretme şeklinde ifadesini bulan ruhsal dengesizlik duru­mu.

2. Herşeyden ve herkesten şüphelenme, şikayet, çevredekilerden kötülük bekleme, kendine güvensizlik ve bencillik duygusu şeklinde kendisini belli eden ruhsal rahatsızlık.

 

Parasalcluk

 

(Monetar1sm) Monetarizm. Ekonomiyi etki­leyen temel faktörün para ve para politikaları olduğunu Öne süren, enflasyon ile para arzı arasında doğrudan ilişki kura­rak, ekonomik dengeleri iyileştirmek için para politikasına bü­yük önem verilmesi gerekliğini savunan iktisadî görüş. ABD'H İktisatçı M. Friedman'm Öncülüğünü yapması nedeniyle Fried-mancılık olarak da anılan parasalcı teoriye göre ekonomide üretim, istihdam ve fiyatlar genel düzeyini etkileyen temel faktör para arzındaki değişikliktir; enflasyon, özünde para ar-zındaki artışın üretim artışından daha fazla olmasından kay­naklanan parasal bir olaydır; dolayısıyla enflasyonun önlen­mesi için kullanılması gereken temel politika aracı para arzı­nın kontrolüdür. Parasalcılık, 1930, 40 ve 50'H yıllarda etkili olmuş Keynezyen iktisat teorisinin (Keynescilik) 1960'lı yıllar­da gelişmiş ülkelerdeki ekonomik sorunları açıklamakta yeter­siz kalmasıyla ortaya çıkmış ve güç kazanmıştır.

 

Parazitizm

 

(Parasıtısm) Marksist kurama göre emperyalizm aşamasına ulaşmış kapitalizmin temel özelliği; sosyal emeğin İsrafının büyümesi; üretmeden tüketenlerin, yararsız hatta za­rarlı şeyler üretenlerin varlığı; üretimden kopmuş, yararlı hiç­bir sosyal faaliyete katılmadığı halde üretim sayesinde yaşa­yan sosyal tabakaların büyümesi; sermaye ihraç eden emper­yalist devletlerin kendi kaynaklarını atıl bırakma pahasına sö­mürge devletlerin sırtından geçinmeleri.

 

Parçalara Bölerek Öğrenme

 

(Learnıng By Parts) Öğ­renilecek şeyin küçük birimlere bölünerek her birinin ayn ayrı öğrenilmesi esasına dayanan öğrenme yöntemi.

 

Pareto Optimumu

 

(Pareto Optımalıty) Bütün herkesin durumunun aynı anda hep birden düzeltilmesinin imkânsız olduğu, bir başka deyişle enaz bir kişinin refah düzeyini dü­şürmeden bir başkasının refah düzeyini yükseltmenin müm­kün olmadığı durum.

 

Parkinson Yasası

 

(Parkınson La W) C.N. Parkinson tarafın­dan iteri sürülen ve iş yükünü hafıfleimek amacıyla bir örgüte alınan yeni elemanların, tam tersi bir işlev görerek yeni işler yaratmaları sonucu amirlerin İşlerin üstesinden gelmek İçin yeni elemanlara İhtiyaç duymaları ve bunun sürekli yenilenen bir süreç olarak örgütlerin genişlemesine neden olduğunu ifa­de eden yasa.

 

Parlamenter Sistem

 

(Parlıamentary System) Devletin, yasama organı niteliğindeki parlamento ve başbakanın baş­kanlığındaki bir bakanlar kurulu ile yönetildiği, parlamento­nun kabineyi tayin ettiği ve gerektiğinde güvenoylaması yo­luyla düşürebildiği yönetim sistemi.

 

Parlamenter Demokrasi

 

(Parlıamentary Democ-Racy) Yasama organının, siyasal partilerin seçimlerde aldıkla­rı oy oranına göre yürütme organlannı oluşturduğu siyasal sis­tem. Bu sistemin en temel özelliği, iş başındaki yönetimin hem seçmenlere hem de parlamentoya karşı sorumlu olması­dır.

Pasif Direnme

 

(Passıve Resıstancîî) Egemen sosyal otorite­ye veya yönetim kurallarına karşı şiddete başvurmadan diren­mek; itaatte bulunmamak, alman kararları meşru görmeyerek tanımamak, yahut onlara uymamak şeklindeki siyasî mücade­le yöntemi.

 

Pasif Saldırgan Kişilik

 

(Passıve Aggressıve Persona-Lıty) Düşmanlığını aşın saldırganlık, uzun süre surat asma ya da diğer kişilere aşın bağımlılıkla ifade eden kişiîik'türü.

 

Pasifler

 

(Lıabılıtıes) Bir ticarî işletmenin sahip olduğu kay­naklar ile üzerine aldığı yükümlülüklerin tümü. Bilançonun sağ tarafında yeralan pasifler yabancı kaynaklar ve özkay-naklar olmak üzere iki ana grupta toplanır. Yabancı kaynak­lar, kısa vadeli borçlar (bilanço tarihini izleyen bir yıl içinde ödenmesi gereken yükümlülükler) ile orta ve uzun vadeli borçlardan (vadesi bir yık aşan yükümlülükler) oluşur. Özkay- ' naklar İse işletmenin kendisine ait kaynaklar olup ödenmiş sermaye, kanunî ve İhtiyarî yedek akçeler, değer arî.'Ş fonları ve dağıtılmamış kârlar gibi kalemlerden oluşur.

 

Patent

 

Bir buluş ya da icadın, orijinal bir mal veya tekniğin' üretilmesi, kullanılması ve piyasaya sürülmesi hakkının belirli bir kişi veya firmaya ait olduğunu gösteren, resmî otorite tara­fından onaylı belge.

 

Patriajrki

 

(Patrıarchy) Bkz. babahanlık

 

Patrimonyalizm

 

(Patrımonıausm) M. WebefQ göre gele­neksel toplumlarda görülen ve yönetici erkek İle yönettiği ev halkı arasındaki İktidar-İtaat ilişkisinin nitelik olarak değiştiril­meden geniş toplumsal kesimlerin idare edilmesinde kullanıl­masıyla ortaya çıkan yönetim tarzı. Bu sistemde bütün iktidar kullanım biçimleri yönetici şefin insiyatifindedir. Tebaa şefe sadakatle İtaat eder, şef de tebaasını ayırım gözetmeksizin ko­rur. Yasama, yürütme ve yargı erkleri şefte toplanmıştır.

 

Pay Örneklemesi

 

(Quota Samplıng) Bkz. örnekleme

 

Pentagon

 

(Pentagon) Amerika Birleşik Devleüeri'nin kara, deniz ve hava kuvvetleri ile savunma bakanlığının biraraya getirildiği beşgen şeklindeki dünyanın en geniş resmî binası; ARD'nin savunma, savaş, saldın gibi tüm askerî politika ve stratejilerinin belirlenip yönetildiği merkez.

 

Perestroyka

 

(Perestroıka) Rusça'da yeniden yapılanma

anlamına geicn ve M. Gorbaçov'un önderliğinde 1980'li yılla­rın ikinci yarısından İtibaren uygulanmaya başlanan; iktisadî düzeyde merkezî planlama ekonomisinden açık piyasa eko­nomisine, siyasal düzeyde de katı merkeziyetçi yönetim biçi­minden, Sovyetler Birliği'ni oluşturan cumhuriyetlere daha fazla özerklik tanıyan ademi merkeziyetçi yönetim biçimine geçilmesini öngören politika ve reform hareketlerinin genel adı.

 

Personel Psikolojisi

 

(Personnel Psychology) Daha çok sanayi iş kollarında veya bürokraside yeralacak kişilerin seçilmesi, eğitilmesi ve denetlenmesi, iş dünyasındaki bilgi akışının düzenlenmesi gibi konularda İşverenlere danışmanlık yapılarak, sanayi toplumunun getirdiği problemlerin çözümü­ne psikoloji biliminin yöntemleri ile katkıda bulunma amacı güden bilimdalı.

 

Peşin Hüküm

 

(Bias) Sistematik olarak bir gözlem, deney veya araştırmanın sonuçlarına yansıyan, önkabul, inanç yahut bilin­ce yerleşmiş değerler. Bkz. önyargı.

 

Peter Prensibi

 

(The Peter Princıple) L. Peter ve R. Hull tarafından iieri sürülen, örgütlerdeki eleman artışının gerçek nedeninin; örgütlenmede yeralan bireylerin başaramayacakları veya yetersiz oldukları noktalara kadar ilerleme eğiliminde ol­malarından dolayı, ortaya çıkan verimsizliğin giderilmesi için İşleri yürütecek yeni elemanların İstihdam edilmesi olduğunu ifade eden deyim.

 

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü

 

(Organızatıon For Petroleum Exportıng Countrıes) Bkz. opec

 

Phıllıps Eğrisi

 

(Phıllıps Curve) Enflasyon hızı ile işsizlik oranı arasında varolduğu kabul edilen ters yönlü ilişkiyi koor­dinat düzleminde gösteren eğri. A.W. Phillips'in nominal üc­retlerdeki artış oranı ile ekonomideki İşsizlik oranı arasında ters yönlü bir ilişki bulunduğu yolundaki görüşünün ürünü olan Phillips eğrisi, özellikle azgelişmiş ülkelerde 1970'li yıllar­da yaygın olarak görülen yüksek enflasyon ve yüksek işsizli­ğin birarada bulunması olgusunu açıklamakta yetersiz kaldı­ğından, 196O'lı yıllardaki popularitesive inandırıcılığını yitirmiş­tir.

 

Pilot Bölge

 

(Development Area) Her hangi bir yeniliğin ilk kez denendiği, yaygınlaştırılması düşünülen bir uygulama­nın sonuçlarının görülebilmesi ve daha sağlıklı değerlendir­meler yapılabilmesi amacıyla seçilen örnek uygulama bölgesi.

 

Piyasa

 

(Market) 1. Bir malın fiilen alım ve satımının yapıldığı yer, pazar.

2. Alış-verişe konu olan bir nesnenin, üretici ve tü­keticileri ya da alıcı ve satıcılarının biraraya geldikleri, fiyatla­rın belirlendiği, mal ve hizmet değişiminin gerçekleştirildiği ortam.

 

Plasman

 

(Loan/Credıt) 1. Bankaların kredi olarak çeşitli kişi veya kurumlara aktardığı kaynakları genel adı.

2. Para ya da benzer likit değerlerin menkul ya da gayri menkul gelir getiri­ci değerlere yatırılması.

 

Plebisit

 

(Plebisit) Bkz. halkoylaması

 

Pluraıizm

 

(Pluralısm) Bkz. çoğulculuk

 

Poliarşi

 

(Polyarchy) R. Dahl'ın New Haven'da yapüği alan araştırmalarına dayanarak formüle ettiği ve modern sanayileş­miş toplumlarda tam bir elit yönetiminin değil, birden fazla elit grubunun aynı anda toplumsal ve siyasal süreçleri etkile-mesiyle ortaya çıkan bir elit çoğulculuğunu ifade eden yöne­tim tarzı. Buna göre, modern toplumlardaki iktidar yapısı ve güç dağılımı birden fazla seçkinler grubunun varolabİİmesİne imkan tanımakta, demokratik süreçler sonunda seçilen yöneti­ci elitler, toplumdaki bütün önemii karar merkezlerine ve anahtar niteliğindeki İşlere nüfuz edememekte, bu alanlar al­ternatif elitler tarafından doldurulmakta, bu yüzden de herşeyi denetiminde tutan bir elitin yönetimi mümkün olmamaktadır.

Poliçe

 

(Bill Of Exchange/Drâft) Üzerinde yazıh belirli bir tutarda paranın, bir kişiye ya da emrine ödenmesi konusunda verilen, kayıtsız şartsız bir Ödeme emrini İçeren, özel şekil şarlarına bağlı, kıymetli evrak niteliğindeki senet Poliçe İlişki­sinde sözkonusu olan üç taraftan poliçeyi düzenleyene keşi-decİ, alacaklıya lehdar, ve senedi ödeyecek olana da muha­tap denir. Tedavüle çıkarılırken tamamen doldurulmayarak, sonra tamamlanmak üzere bir bir kısım bilgileri eksik bırakıl­mış poliçeye açık poliçe denir.

 

Polimetri

 

(Polımetry) Siyasal verileri, istatistik veya mate­matiksel yöntemler kullanarak çözümleyip anlamlandırmayı ve bunlardan toplumun siyasal nabzı konusunda belirli so­nuçlar çıkarmayı amaçlayan disiplin.

 

Politeizm

 

(Polytheısm) Bkz. çokTanrıcılık

 

Politik İktisat

 

(Polıtıcal Economy) Ekonomi politik. Siyasal İktisat. Ekonominin kuralları ile siyasetin kurallarının belirlenmesi, iktisat ile siyasetin karşılıklı etkileşim süreci ve devletin ekonomideki rolünün açıklanıp irdelenmesini konu edinen disiplin. İktisat bilimi İle siyaset biliminin kesişim kü­mesi olarak da tanımlanabilecek politik iktisat, ekonomik ya­şamın işleyişini belirleyecek köklü yasal ve yapısal değişiklik­lerin ancak siyasal karar mekanizmalarıyla yapılabileceği, do­layısıyla iktisat ve siyasetin kolay kolay birbirlerinden soyutla-namayacaklan görüşüne dayanmaktadır.

 

Popülizm

 

(Populısm) Halkçılık. Siyasal görüş ve ideolojisi ne olursa olsun, geniş halk desteği almayı amaçlayan tüm si­yasal hareketlerin değişik yoğunlukta paylaştığı ve halk İle yö-netim arasında aracılık işlevi gören siyasal kurum ve elitlerin ortadan kaldırılarak siyasal meşruluğun dolaysız yollarla halka dayandırılması gerektiği noktasında odaklasan siyasal retorik.

 

Posdcorb

 

Gulick ve Urıvick isimli iki araştırmacının, yönetimin temel işlev ve görevlerini İfade için kullandıkları, İngilizce Planlama (Planning), Örgütleme (Organizing), Personel Yöne­timi (Staffing), Yöneltme (Directing), Eşgüdüm (Coordinating), İletişim (Communİcatİng), Belgeleme (Recordİng) ve Malî Yö­netim (Budgeting) kelimelerinin ilk harflerinden oluşan kısalt­ma. Bkz. Bilimsel İşletme, Klasik Örgüt Kuramı.

 

Postmodernizm

 

(Postmodernısm) Modernİzm sonrası. Modernizm ötesi. Aynı paradigma! çerçeveyi ya da uygarlık düzlemini paylaşmakla beraber, modernliğe ve onun düşünce tarzı olan modernizme yapılan içsel eleştiri ve alternatif geliş­tirmeye yönelik çabalarının tümü. Felsefe, bilim, sanat, mima­ri, şiir ve sosyal yaşamın değişik alanlarında modernizmi eleş­tiren, sorgulayan, reddeden anlayış, düşünce ve oluşumlar. Bkz. Modernizm, Çağdaşlaşma, Aydınlanma.

 

Postmodernist Epistemoloji

 

(Postmodernıst Epıste-Mology) Modernizmin bilgi sorunsalına yaklaşım biçimini eleştirerek özcü (essenüalist), indirgemeci (reductionist) ve temelci (foundationalist) kuramların temel öncüllerini reddeden epistemolojik görüş. Buna göre; akıl yoktur, akıllar vardır; herşey herşeyi belirler, herşey herşeyden etkilenir; teorilerarast ortak geçerliliği olan doğrular yoktur, doğrular interteorik (teorilerarası) değil, intrateorik (teoriiçi)'Ur. Hiçbir kuram­sal sistem tümüyle tutarlı, totolojiden uzak, bütünsel açıklama­lar sunamaz; bu iddiayı taşıyan tüm bütünsel açıklamalar birer güzel masaldan İbarettir.

 

Postüla

 

(Postulate) Çoğunlukla örtük olarak kabul edilip kullanılan, zorunlu bir mantıksal temele dayanmamalanna ve aksiyomlar gibi evrensel kabul görmemelerine rağmen insan­lar arasındaki iletişimin temelini oluşturan Önermeler. Ahlakî görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekir yar­gısında olduğu gibi. Bkz. Varsayım, Teorem, Aksiyom, Hipo­tez.

 

Potansiyel Gerçeklik 

 

(Potentıal Realıty)  Fizikselmaddî gerçekliğin henüz fîilileşmemiş, ama fülileşmesi, ortaya çıkması mümkün, potansiyel halde bulunan bölümü. Olgusallık kazanmamış, mümkün haldeki fizikî gerçeklik kategorisi.

Bkz. Gerçeklik, Olgusal Gerçeklik.

 

Pozitif Çözümleme

 

(Posıtıve Analysıs) Normatif çözüm­lemenin tersine, değer yargılarından bağımsız, olması gereke­ni değil, mevcut durum ve İlişkileri ortaya koymayı amaçlayan çözümleme. Bkz. normatif çözümleme, çözümleme.

 

Pozitif İktisat

 

(Posıtıve Economıcs) İktisadî olay, olgu ve süreçleri olması gereken açısından değil, bizzat olan açı­sından inceleyen, İktisadî hayatta ne olması gerektiğini değil, ne olduğunu araştıran İktisat dalı. Pozitif iktisadın olayları ob­jektif olarak İncelediği ve bunlardan bilimsel sonuçlar çıkardı­ğı kabul edilmektedir. Buna karşılık normatif iktisatta değer yargılarının analize dahil olması sözkonusudur. Örn. Faiz oranlan ile para talebi arasında ters yönlü bir ilişki vardır gi­bi yargılar pozitif iktisat kapsamında, işsizlik azaltılmalıdır ya da sosyal adalet sağlanmalıdır gibi yargılar normatif iktisat kapsamında değerlendirilir. Bkz. normatif iktisat.

 

Pozitif Safha

 

(Posıtıve Stage) Bkz. üç hal yasası

 

Pozitivizm

 

(Posıtıvısm) Olguculuk. Ontolojik düzeyde, sa­dece gözlemienebilen, niceliksel zaman içinde ve duyularla algılanabilen şeylerin varlığının doğrulanabileceği varsayımın­dan hareketle, bütün gerçekliği olgusal gerçeklik kategorisi ile sınırlayan; epistemolojik düzeyde İse gerçek bilginin ancak duyu organları aracılığıyla elde edilebileceğini kabul ederek sezgi, ilham, metafizik kurgu ve olgusal temele dayanmayan, mantıksal çıkarım yoluyla elde edilen bilgileri gerçek ve sağ­lam bilgi alanı dışına iten yaklaşım. Bkz. akılcılık, gerçekçi­lik, Sezgicilik.

 

Pratik

 

(Practıse/Practıce) 1. Teoriden ziyade uygulamaya dönük olan.

2. İnsan emeği ve üretim araçlarının kullanılma­sıyla, belirli bir hammaddenin belirli bir ürüne dönüştürülmesi süreci. Bu çerçevede, doğanın insan emeği İle dönüştürülme­sine ekonomik pratik; mevcut toplumsal İlişkilerin dönüştü­rülmesine siyasal pratik; kişilerin bilinçlerinin dönüştürülme­sine ideolojik pratik ve kuramsal araçlarla yöntemleri birara-ya getirerek bilgi üretmeye de teorik pratik denmektedir. (L. Althussef)

 

Prestij

 

(Prestıge) Bkz. saygınlık

 

Prim

 

(Premıum) 1. Sigorta için periyodik olarak verilen ücret; sigortalama ücretinin periyodik olarak tahsil edilen bölümü.

2. Bir işe heveslendirmek, kişileri bir işin başarılmasına teşvik et­mek amacıyla ortaya konan ödül.

3. Hisse senetlerinin asıl fiyatı ile piyasa fiyatı arasındaki fark.

4. Dış ticaretin desteklen­mesi, İhracatın teşviki ya da ithalatın frenlenmesi için uygula­nan kur farkı.

 

Profan

 

(Profane) Nesneler, dünya ve daha genelde evren İçerisinde yeralan herşey için kutsal olan ve olmayan şeklin­de yapılan ayrımda, kutsal olmayana ait olan; gündelik rasyo-nefleşürilmiş pratiğin dışında sembolik bir anlamı olmayan. Kutsal olana saygısızlık eden. Bkz. kutsal.

 

Program Yardımı

 

(Program Aıd) Bkz. Diş Yardım

 

Proje Yardımı

 

(Project Aıd) Bkz. dış yardım

 

Projeksiyon

 

(Projı Ctıon) Bkz. kestirim, yansıtma 1922'de Lenin'in Stalin'e yazdığı bir mektuptan esinlenerek kurulan, sosyalist ülkelerde yönetimin yasalara uygun davranıp davranmadığını denetlemekle görevli, Om-budsman'a benzer bir denetim kurumu. Bkz. ombudsman.

 

Proleterya

 

(Proletarıat) Proleterler sınıfı. İşçi sınıfı. Mark­sist literatürde, kullandığı üretim araçlarına sahip olmayan ve emeğini satarak geçinen, bü yüzden üretim araçlarının mülki­yetini elinde bulunduran burjuva sınıfı tarafından sömürülenlerin oluşturduğu sınıf. Bkz. sınıf, burjuvazi, marksist eko­nomi Kuramı.

 

Proleterya Diktatörlüğü

 

(Proletarıan Dıctators-Hıp) Marksist kurama göre, sosyalizme geçişi hızlandırmak ve üretim araçlarını toplumsallaştırmak amacıyla işçi sınıfının işçi partileri yoluyla geçici bir süreyle kurduğu diktacı rejim. Bkz, Bürokratik Kollektivizm.

 

Propaganda

 

1. Belirli bir amaç doğrultusunda, bilinçli olarak insanların tutum, davranış ve inançlarını değiştirmeye yönelik etkinlikler.

2. Siyasal partilerin halkın beğenisini kazanma, oy oranını artırma veya sadece seçimi kazanma amacına yönelik olarak yaptıkları tanıtım, reklam, etkileme ve yönlendirme faa­liyetleri.

 

Protokol

 

(Protocol) 1. Devletlerarası ilişkilerde uygulanan kurallar ve yazılı anlaşmalar.

2. Belirli taraflar arasında bir işin gerçekleştirilmesine yönelik olarak bir anlaşmanın yapılması amacıyla hazırlanan tutanak; Ön-anlaşma belgesi.

3. Bir devle­tin resmî hiyerarşik düzeni; törenlerde resmî şahısların yetki büyüklüğüne göre dizilişleri.

 

Provakasyon

 

(Provacation) Tahrik. Bir grubun ya da büyük bir topluluğun amacına ulaşmak için giriştiği eylem ve etkinliklerin kontrolden çıkmasına veya amacından sapunlma-sına yönelik faaliyetler. Provakasyonun gerçekleşmesi için özel çaba sarfeden kişiye de provakator veya tahrikçi denir.

 

Psikanaliz

 

(Psychoanalysıs) 1. S. Freud tarafından 19. yüzyılın sonlarında ileri sürülen ve giderek yaygın kullanım alanı bulan; serbest çağrışım, telkin ve aktarım yöntemiyle nevrozların iyileştirilmesi temeline dayanan psikolojik tedavi yöntemi. Bkz. freudîzm.

2. Bireylerin ruh dünyasının çözüm­lenmesi, kişinin ruhsal dengesini bozduğu düşünülen sapma ve saplantıların ortaya çıkarılması ve bunların tedavi edilmesi­ne yönelik varsayımlar, teknikler ve yorumlar bütünü.

 

Psikiyatri

 

(Psychîatry) Nedenlerinin fiziksel ya da ruhsal 296 kökenli olup olmadığına bakılmaksızın temel belirtileri psiko­lojik veya zihinsel olan hastalıklann teşhis ve tedavisiyle uğra­san tıp dalı. Psikiyatri alanında uzmanlaşmış kişiye de psiki-yatrist denir.

 

Psikolinguistik

 

(Psycholınguıstıcs) Dili türetme ve an­lama yolları ile dilin psikolojik boyutlarını incelemeyi konu edinen bîr psikoloji alt dalı.

 

Psikometrik Psikoloji

 

(Psychometrıc Psychology) Test ve ölçek geliştirme, psikolojik verilerin çözümlenmesi için istatistiksel yöntem ve teknikler geliştirmekle ilgilenen ve bu konularda araştırmalar yapan psikoloji dalı.

 

Psikonevrotik Reaksiyon

 

(Psychonhurotıc Reactı-On) Kişinin aşırı kaygılı, perişan ve huzursuz olması, çalıştığı işyerinde veya birlikte yaşadığı insanlarla olan ilişkilerinde uyumsuzlaşmaya başlaması biçiminde ortaya çıkan davranış bozukluğu.

 

Psikoloji

 

(Psychology) Ruhbilİm.  İnsan davranışlarının ruhsal kökenlerini, çeşitli davranış- kalıpları arasındaki çok yönlü İlişki ve bağlantıları İnceleyen disiplin. İnsanın ruhsal yapısı, özellikleri ve ruhsal yapıda meydana gelen değişimle­rin davranışlara yansıma biçimleriyle ilgili araştırma, inceleme ve çözümlemeler yapmayı konu edinen bilim dalı. İlk dönem­lerde aklın bilimi olarak tanımlanan psikoloji; sonraları aklın doğası konusundaki felsefi sorunları ilgi alanının dışında bıra­kacak biçimde düşünmeyi de bir davranış çeşidi olarak kabul eden bir davranış bilimi olarak tanımlanmaya başlanmıştır.

 

Psikoloji Okulları

 

(Schools Of Psychology) Yapısal­cı psikoloji, İşlevsel psikoloji, davranışsal psikoloji, de­neysel psikoloji ve geştalt psikolojisi gibi, psikolojik süreç­lerin çözümlenmesi, İnsanın ruhsal-davranışsal yönlerinin in­celenmesi, anlaşılması ve değerlendirilmesi ile İlgilendikleri halde, kapsam ve yöntem konusunda farklılık gösteren ekol­ler.

 

Psikolojik Savaş

 

(Psychologıcal War) Temel unsuru propaganda olan ve karşı grupların birbirlerini etkileyebilmek, onların kendi istedikleri şekilde hareket etmelerini sağlamak için, tehdit, yıldırma, kendini güçlü gösterme gibi psikolojik faktörlerin araç olarak kullanıldığı mücadele biçimi.

 

Psikometri

 

(Psychometry) Kişilik özelliklerinin veya yete­neklerin, psikolojik testler ve istatistiksel yöntemler kullanıla­rak ölçülmesini sağlayan psikoloji dalı.

 

Psikopatoloji

 

(Psychopatııology) Zihinsel süreçleri nor­mal olmayan İnsanların düşünce ve davranışlarının İncelenme­sini konu edinen disiplin. Bu çerçevede geri zekâlılık, zihinsel süreçlerin sürekli bir bozukluk göstermesi durumuna psiko­pati; bu tür rahatsızlığı olan,ve bunun sonucu olarak anormal derecede saldırgan ya da ciddi Ölçüde sorumsuz davranışlar sergileyen kişiye de psikopat denir.

 

Psikosomatîk

 

(Psychosomatıc) Ruhsal çatışmaların, kişilik bozukluklarının veya duygusal gerilimlerin neden olduğu fiz­yolojik rahatsızlıkları incelemeyi konu edinen disiplin. Ruhsal bozukluklardan kaynaklanan bedensel rahatsızlıklara psiko-somatik hastalıklar denir.

 

Psikosomatîk Hastalık

 

Bkz. psikosomatik

Psikoterapi

 

(Psycııotherapy) Davranış bozuklukları, çok şiddetli olmayan uyum bozuklukları ya da genel psikolojik ra­hatsı zl ilan n tedavisinde kullanılan teknikler bütünü. Buna gö­re, psikolojik rahatsızlığı olan hastaların, sözkonusu hastalıkla­rın nedenleri, sonuçları ve geçmişi üzerine konuşturularak, güçlendirici telkinlerle iyileştirilmeleri amaçlanır. Psikoterapi yöntemini uygulayan ve bu yolla ruhsal rahatsızlıkları gider­meye çalışan kişiye de psikiyatrisi denir.

 

Pum Priming

 

(Pump-Prımıng) Harcamaların gelir yaratıcı et­kisinin bulunduğu görüşünden hareketle, ekonomiyi durgun­luktan kurtarmak ve İktisadî faaliyetleri canlandırmak için devletin, açık piyasa işlemleri veya başka yollarla piyasaya para pompalayarak satınalma gücünü artırmaya yönelik harcama yapması.

 

Put

 

(Idol) 1. Geçmişte gösterdiği yararlılıklardan dolayı minnet duygularını İfade etmek, onlardan yardım İstemek veya onları yüceltmek gibi amaçlarla kendilerine karşı duyulan aşırı sevgi­nin bir ifadesi olarak yapılan, insan ya da insanüstü güçlere sahip olduğuna inanılan cisim heykelleri.

2. İnsanın kayıtsız şartsız bağlandığı,.taparcasına sevdiği şey.

 

Putperestlik

 

(Paganısm) Bkz. paganizm .

 

Radikal Elttezm

 

(Radıcal Elıtısm) Bkz. Elitizm

 

Radikal Teori

 

(Radıcal Theoryi) Çoğunlukla marksist ve­ya anarşist varsayımlardan yola çıkarak, alternatif model geliş­tirmek veya uzlaşmacı somut araçözümler üretmekten ziyade, mevcut düşünce biçimi ve sosyal yapının bir bölümünün de­ğil, tamamının sorgulanması üzerinde odaklanan teorik çaba­ların genel adı.

 

Rant

 

(Rent) Kendisinden yararlanma karşılığında herhangi bir üretim faktörüne; maddi ya da manevi, menkul veya gayri menkul bir değere ödenen bedel. Bu çerçevede toprağa veya başka bir gayri menkule ödenen bedele kira (garimenkul ran­tı); aynı eğitimi görmelerine rağmen sahip oldukları başka ye­tiler nedeniyle bazı kişilere ayrıca ödenen bedele yetenek rantı; belirli bir malın piyasada oluşmuş denge fiyatından da­ha yüksek bir fiyat vermeye hazır tüketicilerin, düşündükleri muhtemel fiyat ile sözkonusu denge fiyatı arasındaki pozitif farka, bir başka deyişle bir tüketicinin ödemeye hazır olduğu fiyat ile piyasada oluşan denge fiyatı arasındaki tüketici lehine olan farka tüketici rantı; üreticinin belirli bir malı satmaya razı olduğu en düşük fiyat ile piyasada oluşmuş daha yüksek denge fiyatı arasındaki farka da üretici rantı; menkul veya gayri menkullerden elde ettiği rant geliriyle geçinen kimselere de rantiye denir.

 

Rantiye

 

(Rentıer) Bkz. rant

 

Rantabilite

 

(Rantabılıty) Bir firma veya bir plasman konu­sunun, yatırılmış sermayeye gelir sağlayabilme olanağı. Belirli bir süre içinde kullanılan sermaye ile aynı süre içinde elde edilen net kâr arasındaki oran. Kâr getirme gücü, verimlilik. Matematiksel olarak rantabilite = kâr/sermaye. ,

 

Rastlantıu Örnekleme

 

(Random Samplıng) Bkz. Örnekleme

Rasyo

 

(Ratıo) Bir işletmenin bilançosunda yeraian belirli ka­lemler arasında çeşitli işlemlere yahut karşılaştırmalara daya­narak hesaplanan ve sözkonusu işletmenin yapısı, faaliyet ve başarı düzeyi, verimliliği, borcunu ödeyebilme gücü İle kadılık derecesi hakkında belirli yargılara varabilmeyi müm­kün kılan oranlardan her biri. Başlıca oranlar şunlardır:

1. Cari Oran: İşletmelerin paraya çevrilebilir varlıklarının (döner varlıklar) kısa vadeli borçlarına bölünmesi ile elde edilen ra­kam. CO=DV/KVB.

2. Likidite Oranı: işletmenin likiditesini, para veya kolayca paraya çevrilebilir değerlerin kısa vadeli borçlarını ödemeye yeterli olup olmadığım ölçmeye yarayan oran. LO=(DV-stoklar)/KVB

3. Borçlanma Oranı: İşletmenin varlıkları ile toplam borçlarını Ödeme gücüne sahip olup ol­madığım gösteren oran. BO=Toplam borçlar/özvariıklar.

 

Rasyonaıite

 

(Ratıonalıty) 1. Ussallık. Bir düşünce veya eylemin mantık kurallarına uygun olması ve genel deneyimle çelişmemesi.

2. Belirli bir amaca ulaşmak İçin, o amaca götü­recek en uygun araçları kullanma.

 

Rasyonaıizasyon

 

(Ratıonalızatıon) Bkz. Mantığa Bürünoürme

 

Rasyonalizm

 

(Ratıonalısm) Bkz. akılcılık

 

Rayiç Bedel

 

(Current Value) Bkz. değerleme ölçüleri

 

Reaksiyon Teşkili

 

(Reactıon Formatıon) Tepki oluşu­mu. Bilince çıkmayan bazı istek veya güdülerin esas amaçları­nın tam karşıtı İle ifade edilecek kadar iyi gizlenmesi. Om. Bazan aşın sevgilerin altında kin ve nefret duygularının yat­ması.

 

Real Politik

 

(Real Politik) Siyaset ile ahlâk arasına kesin bir ayırım olduğu varsayımına dayanarak, hükümet yahut dev­let politikalarını ahlâkî kaygılardan arındırarak siyasal kararla­rın gücün gereklerine göre ayarlanması gerektiğini ve yegane ölçünün başarı olduğunu ileri süren yaklaşım. Bkz. makyave-ıizm.

 

Realizm

 

(Realısm) Bkz. gerçekçilik

 

Reel Gelir

 

(Real Income) Nominal gelirin enflasyondan arın­dırılmış şekli. Gelirin belirli bir andaki satınalrr gücü.

 

Reel Millî Gelir

 

(Real Natıonal Income) Sabit fiyatlarla millî gelir. Belirli bir dönemde bir ekonomide üretilen ma! ve hizmetlerin fiziksel miktarlarının aynı dönemin cari fiyatlarıyla değil, baz alınan bir yılın fiyatları ile ilişkilendirilmesiyle elde edilen gelir. Nominal mîllî gelirin, baz yılının fiyatlar genel dü­zeyini başlangıç kabul eden fiyat endeksinde, cari yıla karşılık gelen İndeks sayısına bölünmesiyle hesaplanan reel millî geli­rin, yıldan yıla göstereceği değişime de reel millî gelir artış hızı denir. Bu oran bir kalkınma ölçütü olarak yaygın biçim­de kullanılmaktadır.

 

Reel Ücret

 

(Real Wage) Emeğin üretimden aldığı nominal payın satınalma gücü. Nominal ücretin fiyatlar genel düzeyin­deki dalgalanmalardan arındırılması, yani enflasyon oranına bölünmesiyle elde edilen ücret. Nominal ücret artış hızının, enflasyon hızından yüksek olması reel ücretin yükselmesi; bu­nun tersi reel ücretin düşmesi; bu hızların eşit olması ise reel ücrette herhangi bir değişikliğin olmaması anlamına gelir.

 

Reeskont

 

(Redıscount) Mükerrer iskonto. Iskonto edilmiş bir senedin yeniden iskonto ettirilmesi. Bîr bankaya iskonto ettirilmiş olan bir ticarî senedin bu banka tarafından başka bir bankaya tekrar iskonto ettirilmesi işlemi. Bankaların portföyle­rinde bulunan daha önce iskonto etmiş oldukları senetleri Merkez Bankası'na kırdırmak suretiyle sözkonusu bankadan sağladıkları krediye reeskont kredisi; reeskont işlemlerinde uygulanan faiz oranına da reeskont oranı denir. Bu oran merkez bankalarının ekonominin yönlendirilmesinde, kredi hacminin genişletilip daraltılmasında kullandıkları politika araçlarından birisidir.

 

Refah Devleti

 

(Welfare State) Bütün vatandaşlarına en azından asgarî yaşam standardının gereklerini temin etmeye ve fırsat eşitliğini korumaya yönelik ciddi sorumluluklar yük­lenen, tam İstihdamın sağlanması; kamu harcamalarının, eği­tim, sağlık, konut, çevrenin korunması, işsiz ve kimsesizlere yardım, altyapı yapımı., gibi yatırım alanlarına kaydırılması iÇİn bilinçli politikalar üreten ve uygulayan devlet.

 

Refah İktisadı

 

(Welfare Economıcs) îktisat politikalarının toplum refahı üzerindeki muhtemel etkilerini inceleyen ve toplumsal refahın artırılmasının yol ve yöntemlerini araştıran "İktisat dah.

 

Refah Ölçütleri

 

(welfare Crıterıa) Sosyal refah ölçüt­leri. Bir iktisat politikasının uygulanmasının sonuçta toplum­sal refahı artırıp artırmadığının nasıl anlaşılabileceğine ilişkin olarak geliştirilmiş olan ölçütler. Belli başlı refah ölçütleri şunlardır:

1. Pareto Optimumu: Hiç kimsenin refah düzeyini azaltmadan belirli bir kesimin refahının artırılabilmesi, toplum­sal refahın artması anlamına gelir.

2. Kaldor-Hİcks Kriteri: Bir politikanın sonucundan olumlu etkilenenler, zarar gören­lerin zararını telafi ettikten sonra hala ortada pozitif bir fark varsa, toplumsal refah artmış demekir.

3. Gelir Dağılımı Kri­teri: Bir politika sonuçta daha adil bir gelir dağılımı sağlıyor­sa, refah artmış demektir.

 

Referandum

 

(Referendum) Bkz. halkoyıaması

 

Referans Çerçevesi

 

(Frame Of Reference) Birey ya da grubun bilgi, deneyim ve kavrayışını içinde oluşturduğu ölçüt, standart ve kavram kümesi.

 

Referans Grubu

 

(Referance Group) Bireyin İçinde yer al­mamasına ve kolay kolay da içinde yer almasının mümkün ol­madığını bilmesine rağmen, hem değer yargılan, hem de davranışları bakımından etkisi altında bulunduğu, kendine örnek aldığı grup. Bkz. taklit.

 

Reform

 

Islahat Yeniden biçimlendirme. Bir sistem, kurum ve­ya yapının zor ve tehdit edici yöntemlere başvurmadan, uzlaş­macı usullerle değiştirilip daha iyi, daha arzulanır bir şekle büründürülmesi eylemi. Baskıyla değil İkna yoluyla, tümden değil parça parça, değişimin kurallarını zorlamadan evrimsel bir biçimde iyileştirmeyi amaçlayan hareket. Bkz. devrim..

Regresyon Analizi

 

(Regressıon Analysıs) Yordama. Açıklanmak istenen bir değişken ile açıklayıcı nitelikteki bir veya daha çok sayıdaki değişken arasındaki İlişkiyi ortaya koymak için kullanılan istatistik teknikleri.

 

Rekabet

 

(Gompet1t1on) Aynı alanda faaliyet gösteren rakip­ler arasında, kazancı makzimize etmek amacıyla yapılan yarış­ma.

 

Renk Körlğü

 

(Color Blındness) insanlar tarafından genel­likle kolayca ayırdedilebilir iki ya da daha fazla rengin birbir­lerinden ayırt edilememesi, yahut bir rengin başka bir renk olarak algılanması şeklinde ortaya çıkan görme kusuru.

 

Retorik

 

(Rhetorıc) 1. Belagat.'Güzel, etkili ve çarpıcı söy-levcilik. Sözcüklerin etkili biçimde kullanıldığı edebî yazı veya konuşoıa.

2. Çoğunlukla samimiyetsizlik ve abartı İma eder bi­çimde, gösterişli ya da süslenmiş kelimelerden oluşan İfade.

 

Revalüasyon

 

(Revaluatıon) Paranın değerlenmesi. Bir ül­ke parasının altın veya yabancı ülke paralan karşısındaki de­ğerinin, kamu otoritesi tarafından yeniden ayarlanarak yüksel­tilmesi.

 

Riba

 

(Interest) Bkz. faiz

 

Ricardo'nun Rant Teorisi

 

(Rıcardo's Theory Of Rent) Klasik İktisatçılardan Ricardo'nun geliştirdiği, toprağın rantının kaynağını açıklamayı amaçlayan kuram. Buna göre, rantın kaynağı, topraklar arasındaki verimlilik farkı ya da doğanın cimriliğidir. Toprakta azalan verimler kanunu geçerli­dir, nüfus artışından kaynaklanan talep artışını karşılayabilmek için giderek daha verimsiz veya daha ücra topraklar kul­lanıma açılmak durumundadır; Öte yandan tam rekabetin ge­çerli olduğu piyasada tarımsal bir malın tek fiyatı vardır ve bu fiyat en verimsiz toprağın ürün maliyetine eşittir. İşte bu fiyat ile verimli toprakların birim maliyeti arasındaki fark toprağın rantını oluşturur.

 

Rivayet

 

Hadis terminolojisinde, peygamberin söz, onay ve ey­lemlerinin yazılı veya sözlü olarak sonraki nesillere aktarılma­sı. Cerh ve tadil yöntemine göre sağlam kabul edilen hadis aktarıcılarına ravl; Müslüman olarak Uz. Peygamberi sağlığın­da görmüş kimselere sahabe; sahabelerden enaz birisi ile gö­rüşmüş olan kişilere tabiin; enaz bir tabiinle görüşüp konuş­muş, üçüncü Müslüman kuşağı oluşturan Müslümanlara da et-ba-ut tabiin denir. Hadis rivayetinde bu sıra aranır ve sonun­da hadisin hangi sahabe tarafından nakledildiği tespit edilir. Eğer rivayet zincirinde kopukluk varsa, o hadis sağlam kabul edilmez.

 

Rol

 

(Role) 1. Sosyal rol. Kişinin sahip olduğu sosyal statü ve­ya çeşitli kurumlar içerisinde bulunduğu konum gereği kendi­sinden göstermesi beklenen davranış örüntüsü. Örn. Annelik, öğrencilik, liderlik.

2. Sinema filmleri ve tiyatro oyunlarında oyuncuların senaryo gereği oynadığı oyun, sergilediği davra­nış.

 

Rölativizm

 

(Relatıvısm) Bkz. Görecelik.

 

Rönesans

 

(Renaıssance) Klasik sanat ve edebiyat eserlerinin yeniden okunması şeklinde 14. yüzyıldan İtibaren İtalya'da başlayan ve zamanla tüm Avrupa'ya yayılan, sonuçta Orta-çağ'ın kapanıp Yeniçağ'm açılmasına neden olan tüm tarihsel ve düşünsel gelişmeler. Olgusal olarak Orta Çağ'dan Yeni Ça­ğa geçiş dönemini simgeleyen Rönesans nitelemesi aynı za­manda tannmerkezli bir evren tasavvurundan İnsanmerkezci ve insanbiçimci bir evren tasavvuruna; dinsel rasyonalizmden seküler rasyonalizme; aşkıncilıktan dünyevileşmeye, bireycili­ğe ve hümanizme, niteliksel ve tümdengelimci bir düşünme biçiminden niceliksel ve tümevarıcı bir yöntem anlayışına ge­çişi ifade etmektedir.

 

Ruhbilim

 

(Psychology) Bkz. psikoloji

 

Ruhsal Denge

 

(Psychologıcal Balance) insanın ruhsal süreçlerinin normal şekilde işlemesi; organizmanın ruhsal fonksiyonlarını fıtratına uygun biçimde yerine getiriyor olması durumu. Duygulanma, heyecanlanma, üzülme, sevinme vb. gibi ruhsal fonksiyonlarda ortaya çıkan ve zaman zaman biyo­lojik dengeyi sarsacak düzeydeki işlev bozukluklarına da ruh­sal dengesizlik denir.

 

Ruhsal Dengesizlik

 

Bkz. ruhsal denge

 

Ruhçulük

 

(Spırıtüalısm) 1. Spiritualİzm. Tinselcilik. Ev­rendeki bütün varlıkların maddî varlıkları yanında bir de ruh­larının bulunduğunu veya son tahiilde ruha indirgenebilecek-ierini savunan felsefî doktrin.

2. Ölülerin ruhları ile iletişim kurmaya, onlarla bazı işaretlerle konuşmaya dayanan inanç.

 

S

 

Sabit Döviz Kuru Sistemi

 

(Fıxed Exchange Rate System) Ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki değerini kamu otoritesinin belirlediği, döviz kurlarının sabit tutularak arz ve talebe göre kurların dalgalanmasına İzin verilmeyen sis­tem. Denge döviz kurunun piyasadaki döviz arz ve talebine göre belirlenmesine imkân veren, İstisnai durumlar dışında döviz kurlarına müdahale edilmeyen sisteme de esnek döviz kuru sistemi denir.

 

Sabit Sermaye

 

(Fdced Capıtal) Bkz. Sermaye

 

Sabit Sermaye Malları

 

(Fdced Capıtal Goods) Makinalar, üretim tesisleri, bina ve araziler, ulaştırma araçları gibi uzun ömürlü, işletmelerde sabit sermaye hesabına alınan ve toplam harcamaları kullanım sürelerine göre yıllara dağıtılarak maliyet hesabına amortisman olarak geçen menkul ve gayri­menkul mallar.

 

Sadizm

 

(Sadısm) Can yakmaktan, eziyet vermekten zevk alma; başkalarının üzülmesinden haz duyma. Karşısındakine eziyet etmekten hoşlanan ve başkalarını üzmekten zevk duyan kişi-ye de sadist denir.

 

Sag

 

(Rıght) Sol ile karşılaştırmalı olarak kullanılan ve mevcut yapının korunmasından yana eğilimli siyasal İdeolojileri ifade eden terim. Bkz. sol.

 

Sağduyu Bilgisi

 

(Common Sense Knowledge) Günlük rutin işlerin devam ettirilmesi İçin sahip olunan, dağınık ve sistemsiz olduğu için gündelik pratiğin Ötesine geçip kuram-sallaştırılamayan bilgi.

 

Sahte Bilim

 

(Pseudo-Scıence) Bilimsel yöntem kullanılma­dan elde edildiği halde bilimsel olduğu iddia edilen bilgiler.

 

Sahte Entellektüel

 

(Pseudo-Întellectual) Aydın ol­manın gerektirdiği temel özellikleri taşımıyor olmasına rağ­men, geçmiş olduğu toplumsal süreçler ve sahip olduğu statü bakımından öncü durumunda olan kişi.

 

Sahte İletişim

 

(Pseudo-Communıcatıon) Birey veya top­lumsal kesimlerin karşılıklı olarak birbirlerinin mesajlarım al­dıklarını ve karşılıklı anlaştıklarını sanmalarına rağmen, aslın­da değişik ilgi, çıkar veya bakış açılarına sahip olmalarından dolayı karşı tarafın mesajını çok farklı şekilde yorumlayarak, değiştirip dönüştürerek algıladıkları göreli iletişimsizlik duru­mu.

 

Sahte Katılım

 

(Pseudo-Partıctpatlon) Bkz. katıum

 

Saldırganlık

 

(Agressıon) Genellikle tehdit edilme, aşağı­lanma veya engellenme gibi durumlara karşı bir tepki olarak ortaya çıkan, öfke ve düşmanlık hissiyle karşısındakine zarar vermeye yönelme durumu.

 

Salt Çoğunluk

 

(Absolute Major1ty) Bkz. mutlak çoğun­luk

 

Saltık

 

(Absolute) Bkz. mutıak

 

Sanat

 

(Art) 1. Eğitim, uygulama ve özel deneyim yoluyla kaza­nılan beceri.

2. İnsanın, diğer canlılardan farklı olarak sahip olduğu akıl, sezgi, idrak, üretme ve göreli yaratma yetileri sa­yesinde doğada gördüklerini bazari yeni boyutlar da ekleyip taklit ederek yaptığı üretim.

 

Sanat Sosyolojisi

 

(Socıology Of Art) Toplumsal yapı­larla sanat etkinlikleri, sanat anlayışları arasındaki bağlantıları, sanatla ilgilenen kişilerin kendi aralarında ve diğer insanlarla geliştirdikleri İlişkileri İncelemeyi konu edinen disiplin.

 

Sanayi

 

(Industry) Endüstri Tarımsal olmayan yahut toprağa dayanmayan üretim-tüketim mallarının üretilmesi, hammadde­lerin yarı mamul ve mamul madde haline getirilmesi İçin ger­çekleştirilen İktisadî faaliyetler ile bu süreçte kullanılan araçlar bütünü. Sanayinin hızlı ve eksiksiz gelişmesi, teknolojik düze­yin yükselmesi ve sanayi sektörünün ekonomideki ağırlığının artması sürecine de sanayileşme denir. Bkz. tarım, ağır sa­nayi, Montaj Sanayii.

 

Sanayi Devrimi

 

(Industrıal Revoüjtıon) Buhar makinasının icadı ve bunu tamamlayan diğer teknik buluşların öncü­lük ettiği makinalaşma süreciyle bireysel ve küçük ölçekteki üretim yöntemlerinin terkedilerek büyük çapta kütlesel üreti­me geçilmesi. Teknolojinin egemen olduğu makina medeni­yetine geçişin başlangıcı olan 18. yüzyılın ikinci yarısında lngillere'de başlayıp kısa sürede Avrupa'ya yayılan, üretim tek­nolojisindeki köklü dönüşüm hareketi.

 

Sanayi Kapitalizmi

 

(Industrıal Capıtalısm) Kapitalistleş-me sürecinin ticari kapitalizm döneminden sonraki aşaması. 19. yüzyıldan önce ticaret sektöründe yoğunlaşması nedeniyle ticari nitelik taşıyan sermayenin, sanayi devrimi sonrası geli­şen sanayileşme sürecinin hızlanmasıyla bu sektörde yoğun­laşması sonucu.sınai bir niteliğe bürünmesi. Kapitalist üretim ilişkilerinin ağırlığının ticaretten sanayiye kayması sonucu al­dığı yeni şekil.

 

Sanayi Merkantilizmi

 

(Industrıal Mercantılısm) Bkz. Merkantilizm

 

Sanayileşme

 

(Industrıalızatıon) Bkz. Sanayi

 

Sanayileşme Politikası

 

(İndustrıalızatıon Polıcy) Bir ülkenin sanayileşmesinin hangi yollardan ve nasıl gerçekleşti­rileceği sorusuna cevap arayan, bu süreçte gözetilecek hedef­ler, araçlar ve önceliklerin belli bir düzen içinde belirlendiği politika. Bkz. ithal ikameci sanayileşme, ihracata yönelik

 

Sanayi Sonrası Toplum

 

(Post Industrıal Socıety) Bil­ginin üretim ve akış hızı ile, karar alma süreçlerindeki önemi­nin artması, bunun sonucu olarak uzmanlaşmanın ön plana çıkması, mal üretiminden ziyade bilgi üretimi, pazarlanması ve hizmetler sektörünün egemen hale gelmesi ile karakterize edilebilecek toplumsal örgütlenme biçimi. Bkz. sanayi toplu­mu.

 

Sanayi Toplumu

 

(Industrıal Socıety) Baü dünyasında, sanayileşme süreciyle birlikte ortaya çıkan ve giderek tüm dünyaya yayılan; ekonomisi sanayiye dayalı, millî bir devlete sahip, belirli ölçülerde kentleşmiş, geçim ekonomisi yerine pazar ekonomisinin egemen olduğu, nüfusun çoğunun oku­ma yazma bildiği toplum biçimi.

 

Sansür

 

(Censorshıp) Mevcut iktidar ilişkilerine ya da sosyo­kültürel dengeye zarar vereceği düşünülen her türlü yazılı, sözlü veya görüntüsel iletişimin denetim altına alınması. İleti­şim merkezlerinin kendi kendilerini denetlemelerine de oto-sansür denir.

 

Saplanma

 

(Fdcatıon) İnsanın gerek bedensel gerekse ruhsal gelişiminin, ortaya çıkan anormal durum veya engeller sonu­cu normal gelişim sürecinin belirli bir aşamada takılıp kalma­sı, duyumsal dürtülerini bir noktada toplayarak daha ileriye geçememesi.

 

Sarı Sendikacılık

 

Emeğini satarak geçinen işçilerin işverene karşı haklarını korumak, işçiler lehine etkin faaliyetlerde bu­lunmak amacıyla kurulan, fakat tam tersi bir işlev görerek, el altından işverenle işbirliği yapıp işçiler aleyhine faaliyettte bu­lunulan sendikacılık türü.

 

Satınalma Gücü

 

(purchasıng Power) 1. Bireylerin elde ettikleri toplam gelirin satınalabilecekleri mal ve hizmet mikta­rına karşılık gelen kısmı.

2. Reel gelir düzeyi ile yaratılabile­cek toplam talep.

Savaş

 

(War) Aralarındaki anlaşmazlığın arabuluculuk, görüşme veya müzakere gibi barışçıl yöntemlerle çözülmesi mümkün olmayan grup veya devletler arasında, karşılıklı fiziksel güç ve silah kullanımına dayalı mücadele.

 

Savaş Komünizmi

 

(War Communısm) 1918-1921 yıllan ara­sında Rusya'da meydana gelen iç savaş boyunca fabrika işçile­rinin ve bolşevik ordunun İhtiyaçlarının karşılanması için köy­lülere baskı uygulanmasını, gerektiğinde zorla mallarına elko-nulmasmı ve tüm sanayinin devletleştirilmesini Öngören sos­yal ve ekonomik politikaların sosyalist literati. deki genel adı. Bkz. nep.

 

Savunma Mekanizması

 

(Defence Mechanısm) 1. Kişinin kaygı, suçluluk, beklenmedik güdüler, iç çelişkiler vb. durum­lardan korunmak amacıyla geliştirdiği ve gerçek güdü veya amacını saklayıp kendini rahatlattığı bir reaksiyon türü.

2. Kendisini engellenmiş hisseden kişinin güdülerinin farkına varmasını, kaygı, yanlış davranış veya zaaflarına karşı kendisi­ni savunmasını sağlayan; böylece bireylerin gerçek güdü ve amaçlan hakkında kendini kandırdığı, buna karşılık özgüveni­ni artırdığı ruhsal süreçler. Bkz. yer değiştirme, yüceltme, Bastırma.

 

Say Kanunu

 

(Say's La W) Mahreçler kanunu. Her arzın ken­di talebini de yaratacağını; üretimdeki her artışın aynı zaman­da bu artışın eritilmesini sağlayacak talebi de beraberinde ge­tireceğini, dolayısıyla ekonomide genel bir talep yetersizliği­nin sözkonusu olamayacağım ifade edan yasa. Fransız iktisatçı / B. Say tarafından geliştirilen ve mahreçler kanunu olarak da anılan yasaya göre, her arz kendi talebini yaratacağından ekonomide toplam talep İle toplam arz birbirine eşit olacak, aşırı üretim ve buna bağlı olarak yaygın bir İşsizlik sorunu or­taya çıkmayacaktır.

 

Saygınlık

 

(Prestıge) 1. Prestij. Kişinin, sahip olduğu servet, statü, yetenek veya bilgiden dolayı, İçinde yaşadığı grubun diğer fertleri tarafından özel muamele görmesi.

2. Başkaları tara­fından önemsenme ve değer verilme, saygı görme.

 

Saygınlık İhtiyacı

 

(Esteem Needs) Bkz. İhtiyaçlar Hiye­rarşisi Kukamı

 

Sayıştay

 

(Court Of Account) Genel ve katma bütçeli ku­ruluşların gelir ve giderleri İle mallarını TBMM adına denetle-/ yen, sorumluların hesap ve. İşlemlerini kesin hükme bağlayan; / denetleme ve yargılama yetkisine sahip anayasal mali denetleme organı.

 

Seçenek

 

(Alternative) Bkz. Alternatif

 

Seçim Yoluyla Katılım

 

(Electoral Partici Patıon) Bkz. Siyasal Katılım

 

Seçimbilim

 

(Psephology) 1950'Iİ yıllardan sonra, siyaset bili­minin bir altdalı olarak gelişen ve seçim sistemleri, siyasal ka­tılım, oy hakkı, seçim tahminleri, seçim problemleri ve seçim-toplum ilişkilerini inceleyen disiplin.

 

Seçkin

 

(Elite) Bkz. elit

Seçkincilik

 

(Elıtısm) Bkz. Eiitizm

 

Seçmecilik

 

(Eclectıcısm) Bkz. eklektisizm

 

Sefalet

 

(Poverty) Bir toplumun veya toplumun bir bölümü­nün gelir düzeyinin ortalama yaşam düzeyinin çok altında; eğitim, sağlık, yeme-içme, barınma, giyinme gibi zorunlu İhti­yaçlarını bile karşılayamayacak derecede düşük olması.

 

Sekülarizm

 

(Secularısm) Dünyevileşme. Sekülerleşme Beşerileşme. Dinsel olan veya dinsellik atfedilen bütün değer ve ilkeleri bireysel ve toplumsal yaşamın dışına iten, sadece bu dünyayı yaşanabilir kabul edip, öte dünyadan İlişkisini ko­parma temeline dayalı insanmerkezci düşünme ve yaşama bi­çimi. Semavî olanla bağların koparılması ideolojisi; İnsanı ken­di kendine yeter kabul etme felsefesi. Birbiriyle eş anlamlı olarak da kullanılan sekülarîzm ve laiklik, birincisi belirli bir hayat anlayışını diğeri de o yaşam tarzının siyasa! örgütlenme biçimini ifade etmektedir. Bkz. laiklik, aydınlanma.

 

Selefiye

 

1. Ayet ve hadislerin anlaşılmasında sahabeye atfedi­len, her ayetin veya hadisin mutlaka aklî bir yorumunun ya­pılmasının gerekmediği, hatta bazan yorumdan kaçınılması gerektiği şeklindeki tavır ve İslam tarihi boyunca bu tavrı be­nimseyenlere verilen ortak ad.

2. İslam düşüncesinde tasavvuf ve kelam ile birlikte üç ana düşünce ekolünden birisi olan ve İslamın anlaşılması ve yaşanması sorununda nakli akla tercih eden, önceliği nakle vererek, nassların zahirî anlamının esas olduğunu savunan okul.

 

Selem

 

Peşin para ile veresiye mal satma işlemi; ileride teslim edilmek üzere cins ve miktarı belli olan bir malın bugünden peşin para ile satılması.

 

Semantik

 

(Semancs) Sözcüklerin ve seslerin anlamları ile bu anlamların, diğer sözcük, kavram ve terimlerin anlamlarıy­la ilişkilerini İncelemeyi konu edinen disiplin.

 

Semantik Açıklama

 

(Semantıc Explanatıon) Bkz. açık­lama

 

Semavî Din

 

Bkz. Din

 

Sembol

 

(Symbol) Bkz. Simge

 

Sembolizm

 

(Symbousm) Bkz. Simgecilik

 

Sembolleştirme

 

(Symbolizatıon) Doğrudan doğruya söz veya yazıyla İfade etmekte güçlük çekilen arzu, istek ve duy­guların; bilinçli ya da gayri ihtiyari biçimde somut veya soyut birtakım sembollerle ifade edlmesi. Sembollerin anlam yükle­nerek ifade aracı olarak kullanılması.

 

Seminer

 

(Semınar) 1. Bir uzman, hoca ya da gözetmen yöne­timinde yapılan, belirli bir konunun etraflıca irdelenmesine yönelik özel meslekî çalışma; bu tür çalışmaların sunulduğu toplantı.

2. Üniversitelerde, bir öğretim görevlisinin denetimin­de Öğrencilerin yürüttüğü inceleme-araştırma çalışmaları.

 

Sempozyum

 

(Symposıum) Bir dinleyici topluluğu önünde be­lirli bir konunun birçok konuşmacı veya uzman tarafından çe­şitli yönleriyle ele alınıp tartışıldığı ve konuyla ilgili olarak ha­zırlanmış bildirilerin sunulduğu, herkese açık olarak gerçek­leştirilen tartışmalı bilimsel toplantı.

 

Semptomik Okuma

 

(Symptomıc Readıng) Bir yazılı metin­de sorusu açıkça sorulmadan cevabı verilmiş soruların ortaya çıkarılarak, metnin bütünlüğü içinde yeniden ifade edilmesini amaçlayan okuma biçimi. Bu okuma yöntemi, K. Marks'ın eserlerini kendi problematiği içinde yeniden okuyarak değer­lendirmek amacıyla; bir hastanın konuşması sırasında doğru­dan söylemediği fakat ifadelerine dolaylı olarak yansıttığı problemlerinin ortaya çıkarılmasını sağlayan Freudcu teşhis yönteminden esinlenilerek, L, Altbüsser tarafından geliştiril­miştir.

 

Sendika

 

(Trade Unıon) Üyelerinin sosyal ve ekonomik çı­karlarını korumak amacıyla kurulan tüzel kişiliğe sahip örgüt. Belli bir iş kolunda çalışan işçilerin hak ve çıkarlarını koru­mak, işçiler adına İşverenle pazarlık edip toplu sözleşme yap­mak ve çalışma şartlarını daha İyi hale getirmek amacıyla kur­dukları birliğe İşçi sendikası; işverenlerin kendi menfaaatleri-ni korumak amacıyla kurdukları birliğe de işveren sedikası denir.

 

Senet

 

(Promıssory Note/Bond) 1. Bir hakkı, bir borç veya alacağı temsil eden belge. Bir kimsenin yapmayı taahhüt ettiği şeyi, ödemeyi vadettiği bir borcu tesbit etmek üzere imzaladı­ğı kağıda da borç senedi denir.

2. Bir işlem veya olayı belge­lendirmek amacıyla resmî bir makamın onayıyla düzenlenmiş belge. Örn. Tapu senedi.

 

Sentetik Önerme

 

(Synthetıc Proposıtıon) Yüklemi, öz­nesini açıklayıcı nitelikte bilgi içeriği taşıyan Önerme. Örn. Dünya yuvarlaktır Önermesi, cümlenin yüklemi olan yuvarlaktır kelimesinin, cümlenin öznesi olan dünya kelimesinin İçleminin dışında bir içeriğe sahip olduğu ve Öznesini o İçe­rikle niteleyerek yeni bir bilgi meydana getirdiği için, bir sen­tetik önermedir. Bkz. analitik önerme, totoloji.

 

Sentez

 

(Synthesıs) Bireşim. Aralarında ortaklık kurulabile­cek farklı birimlerin belirli İlişkiler yumağı biçiminde biraraya getirilmesi. Ayrıca bkz. diyalektik mantık.

 

Septisizm

 

(Sceptıcısm) Bkz. şüphecilik

 

Serbest Bölgeler

 

(Free Zones) Bir ülkenin siyasî sınırları içinde yeralmakla birlikte, gümrük sınırları dışında sayılan, sınaî ve ticarî faaliyetlerin ülkenin diğer kesimlerine göre daha çok teşvik edildiği, bürokrasinin enaza İndirilmeye çalışıldığı, bu yolla yaratılacak gelir ve istihdam imkanlarıyla ülkenin kal­kınmasına katkıda bulunmak amacıyla seçilmiş bölgeler. Bir ülkenin dış ticaret rejimi İçin geçerli olan mevzuat ve kısıtla­maların kısmen veya tamamen uygulama dışı bırakıldığı, ge­nellikle bir uluslararası liman veya havaalanı yakınında kuru­lan, ulusal sınırlar içinde bulunmakla birlikte gümrük sınırları dışında kabul edilen alanlar.

 

Serbest Çağrışım

 

(Free Assocıatıon) Psikolojik tedaviler­de kullanılan ve hastadan, mantıklı veya birbiriyle ilişkili olup olmadığına bakmaksızın aklına gelen her şeyi söylemesinin is­tendiği, bu yolla kurulacak diyalog yardımıyla hastalığın teşhis edilmeye çalışıldığı teknik.

 

Serbest Girişim

 

(Free Enterprıse) Hür teşebbüs. Kendine ait sermaye ile serbestçe tercih ettiği bir alana yatırım yapan, tüm kâr ve zarar riskini kendisi üstlenen ve kamusal olmayan girişim.

 

Serbest Hatırlama

 

(Free Recall) Kelime, hece ya da baş­ka tür malzeme dizilerinin sıra dikkate alınmaksızın öğrenil­mesinden sonra, deneklerin bunlan akıllarına gelen herhangi bir sırada tekrarlamaları temeline dayalı hatırlama yöntemi.

 

Serbest Mallar

 

(Free Goods) Bkz. mal

 

Serbest Mübadele Sistemi

 

(Free Exchange System) Uluslararası ekonomik ve ticarî ilişkilerde mal, sermaye ve in­sanların serbest dolaşımını sınırlayan yasal veya kurumsal ni­telikteki her türlü engelin ortadan kaldırıldığı, mal, hizmet ve faktör değişiminin serbestçe yapılabildiği sistem.

 

Serbest Piyasa Ekonomisi

 

(Free Market Economy) Serbest pazar ekonomisi Piyasa güçlerinin serbestçe hare­ket edebildikleri, fiyatların arz-tafep dengesince belirlendiği ve piyasa dengesinin oluşumuna dışardan müdahale edilmediği ekonomi. Ekonomideki dengenin devletin çeşitli yollarla eko­nomiye müdahalesi ile değil, arz, talep ve fiyat mekanizmasıy­la sağlandığı, piyasa güçleri arasında rekabet koşullarının bu­lunduğu ve üretim, dağıtım, bölüşüm, yatırım gibi iktisadî faa­liyetlerin serbestçe yapılabildiği ekonomi.

 

Sermaye

 

(Capıtal) 1. Anamal Kapital Bir şeyin gerçekleşti­rilmesi veya bir işin başaniabilmesi İçin gerekli her türlü maddî manevî değer.

2. İnsanlar tarafından sonradan üretilmiş her türlü üretim faktörü. 3- Toprak, emek, girişimle birlikte dört temel üretim faktörünü oluşturan, gelir elde etmek veya verimi artırmak amacıyla üretim sürecinde kullanılan para, makina, hammadde, malzeme, tesis vb. her türlü maddî araç-İarm genel adı. 4. Bir üretim faaliyetinin gerçekleştirilmesi İçin biraraya getirilmiş üretim araçları toplamı. İşgücü alımında kullanılan ve üretim sürecinde değeri değişen sermayeye de­ğişken sermaye; üretim araçları haline dönüşen ve değerinin büyüklüğü değişmeyen sermayeye de sabit sermaye denir.

 

Sermaye Piyasası

 

(Capıtal Market) Uzun vadeli finans­man ihtiyacından doğan uzun vadeli fon talepleriyle, uzun sü­re kullanılmayacak tasarruflardan doğan uzun vadeli fon arz­larının karşılaştığı piyasa.

 

Sermaye Şirketleri

 

(Company Nvtth Share Capıtal) Kuruluş, faaliyetin devamı ve sona erdirilmesi gibi şirketi İlgi­lendiren temel konularda şahısların ikinci planda kalıp sermayenin ön plana çıktığı şirketler. En yaygın sermaye şirketleri anonim şirketler, limited şirketler ve sermayesi paylara bölün­müş komandit şirketlerdir.

 

Sermaye Temerküzü

 

(Capıtal Centralızatıon) Kapita­list rekabetin doğal bir sonucu olarak, küçük ölçekli birimle­rin eritilip sermayenin belirli noktalarda merkezileşmesi, para­nın giderek daha az sayıda kişi veya kuruluşun elinde toplan­ması, varlığını sürdürmek isteyen küçük sermaye sahiplerinin, bunu ancak biraraya gelerek büyük sermaye gruplan oluştur­makla sağlayabildikleri, sermaye yoğunlaşması süreci.

 

Seteris Paribus

 

(Ceterıs Parıbus) Herhangi bir çözümle­mede belirli bir faktörün etkisinin belirginleşlirilmeve çalışıl­ması aşamasında sık sık başvurulan ve tüm öteki faktörler sa­bit kabul edildiğinde, ya da diğer faktörler sabit kalmak ko­şuluyla anlamına gelen Latince terim.

 

Sezarizm

 

(Caesarısm) 1. Hiç bir yasal, hukukî ve ahlakî sınır tanımayan diktatörlük.

2. Siyasal olarak Örgütlenmiş bir toplu­mun, temel insan hak ve özgürlüklerine aykırı, keyfi, merha­metsiz ve totaliter bir şekilde yönetilmesi.

 

Sezgi

 

(Intuıtio-N) 1. Dolaysız kavrama, içine nüfuz etme, içe doğma; akletmeden bilme melekesi.

2. İnsanın bizzat kendi­siyle, bilinç durumuyla, değer yargılarıyla ilgili bilgileri doğru­dan, muhakeme süzgecinden geçirmeden, çıkarımsal olma­yan bir yolla derinden ve anî bir şekilde bilmesi. Bkz. akıl,

 

Sezgicilik

 

(İntültıonısm) Sağlam bilginin ancak sezgi yo­luyla elde edilebileceğini savunan felsefî doktrin. Bkz. akılcı­lık, Deneycilik.

 

Sıcak Takip

 

(Hot Pursüıt) Sahildar devletin iç sularında ve­ya kara sularında sözkonusu devletin kanun veya yönetmelik­lerini ihlal eden yabancı bir geminin kovuşturulmaktan kaç­ması halinde, bu geminin açık denizde izlenmesi, yakalanması ve kovuşturulmak üzere sahil devletinin limanlarına getirilebilmesini Öngören; açık denizde gemilerin yalnız bayrağını ta­şıdıkları devletin yetki ve yargısına bağlı bulundukları şeklin­deki kurala İstisna oluşturan durum.

 

Sıfır Oyun Kuramı

 

(Zero-Game Theory) Bazı durumlar­da, aralarında çıkar çalışması olan ve tam zıt kutuplarda yera-lan rakiplerden birinin kazanmasının, zorunlu olarak diğerinin kaybetmesine bağlı olmasından dolayı, sonuçta kazançlarla kayıpların toplamının sıfıra eşit olacağını İleri süren kuram.

 

Sıkı Yönetim

 

(Martıal La W) 1. Askerî yönetim ilkelerinin çeşitli gerekçelerle sivil halka karşı uygulanması.

2. Savaş, do­ğal afetler, ülke bütünlüğünün tehlikede olması gibi olağanüs­tü durumlarda, ülkenin tamamında ya da bir kısmında devle­tin özel bir yönetim uygulayarak gündelik hayatın işleyişine, insanların eylemlerine bazı kısıtlamalar getirilmesi, birtakım hak ve özgürlüklerin askıya alınması durumu. Bkz. oıağanös-

 

Sınama

 

(Testıng) 1. Test etme. Bir yeteneğin veya özelliğin düzeyinin belirlenmesi amacıyla yapılan ölçme ve değerlen­dirme.

2. Bir kuramın veya kurama bağlı olarak geliştirilen hi­potezin, gerçeklerle uyuşup uyuşmadığının tesbit edilebilmesi için yapılan karşılaştırma.

 

Sevger-Prebish Tezi

 

(Sınger-Prebısh Thesıs) H. Singerve R. Prebish tarafından 1940flı yıllarda geliştirilen ve uzun dö­nemde dış ticaret hadlerinin azgelişmiş ülkeler aleyhine ge­lişeceğini ileri süren tez. Buna göre uluslararası ticarette geliş­miş ülkelerin gelirleri artarken azgelişmiş ülkelerin ihraç ürün­leri olan tarımsal ürünlere olan talepleri aynı hızda artmamak-ta; buna karşılık azgelişmiş ülkelerin gelirleri yükseldikçe sa­nayileşmiş ülkelerden İthal ettikleri endüstriyel ürünlere olan talepleri daha hızla yükselmekte, dolayısıyla da dış ticaret hadleri uzun dönemde azgelişmiş ülkeler aleyhine, gelişmiş ülkeler lehine bir seyir izlemektedir.

 

Sınıf

 

(Class) 1. Öbek. Belirli ölçülere göre ortak özellik taşıyan insan, nesne veya kavram kümesi.

2. Üretim sürecine olan katkıları, üretimden aldıkları pay ve üretim ilişkileri ya da üre­tim araçlarının mülkiyetine sahiplik bakımından konumlan birbirine benzeyen, bu konumlarının bilincinde olan insanla­rın oluşturduğu toplumsal gruplardan her biri. Bkz. sosyal sı­nıf.

 

Sınıf Bilinci

 

(Class Conscıousness) 1. Bir bireyin içinde yaşadığı toplumdaki gerçek statüsünü veya ait olduğu sınıfı bilmesi ve ona göre davranması.

2. Marksist terminolojide, üretime olan katkısı, üretimdea aldığı pay ve mülkiyet ilişkile­ri bakımından bir sınıfın bireyi olan kişinin bu konumunu bil­mesi ve ona göre davranması. Bir sınıf oluşturmasına rağmen bunun bilincinde olmayan topluluğa kendiliğinden sınıf, sı­nıf olmanın bilincini taşıyan topluluğa da kendisi için sınıf denir.

 

Sınıf Çatışması

 

(Class Conflıct) Bir üretim tarzının orta­ya çıkardığı sınıfların hem topiumsal üretim,hem de bu üreti- , min bölüşülmesi aşamasında aralarındaki sömürü ilişkisinden dolayı ortaya çıkan zıtlaşma.

 

Sınıf Mücadelesi

 

(Class Struggle) Üretim sürecine emeği İle aktif olarak katılan fakat üretim araçlarının mülkiyetine sa­hip olmayan sınıf ile, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bu­lunduran sınıf arasındaki yapısal çıkar çatışmasının yarattığı sömüren ve sömürülen mücadelesi. Marksist öğretinin bu te­mel tezine göre, tüm insanlık tarihi, değişik düzeylerde yapı-Iagelen sınıf mücadelelerinin tarihinden ibarettir.

 

Sınıflandırma

 

(Classıfıcatıon) 1. Sınıflama. Tasnif. Öbek- ' lendirme. Varlıkları gruplara ayırmak, belirli ilkelere göre dü­zenlemek veya daha kolay tanımlayabilmek amacıyla benzer özelliklere sahip birimleri diğerlerinden ayırarak biraraya ge­tirmek.

2. Karşılaştırma yapmak amacıyla sınıflar oluşturmak.

 

Sınıfsız Toplum

 

(Classl'ess Socıety) Marksist kurama göre, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin çözüldü­ğü, smıflararası çatışmanın ortadan kalktığı İdeal toplum.

 

Sıradüzeni

 

(Hıerarchy) Bkz. Hiyerarşi

 

Sırasal Fayda

 

(Ordınal Utıuty) Bkz. ordinal Faydacıuk

 

Sibernetik

 

(Cybernetıcs) GüdümbiHm Değişik sistemlerin kendi kendilerini denetleyerek işleyişlerini sürdürebilmelerini sağlayan İletişim ve denetim yöntemlerini İnceleyen bilim dalı.

 

Sihir

 

(Magıc) Bkz. büyü

 

Silahsızlanma

 

(Dısarmanent) Dünya barışının sürekliliğini sağlamak amacıyla, elde bulunan silahların azaltılması veya ortadan kaldırılması; belirli kategorideki silahların kısmen ve­ya tamamen yokedilmesi; belirli bir bölgenin silahlardan arın­dırılması süreci.

 

Simge

 

(Symbol) Sembol. Belirli bir insan topluluğunun uyla­şımı sonucu bir özel anlam kazanan İşaret.

 

Simgecilik

 

(Symbolısm) 1. Sembolizm. Bir düşünce ya da varlığı kendisi dışında bîr işaretle niteleyerek yapılan anlatım.

2. Gerçekliğin bilgisine sembollerle ulaşılabileceği, doğal olanı aşıp aşkın ve sonsuzu yakalamanın ancak simgesel düşün­meyle sağlanabileceğini savunan düşünseI-sanaısal akım.

 

Sinir Sistemi

 

(Nervous System) Beyin ve omurilik İle çeşitli duyu organları ve kaslara hizmet eden sinirlerden oluşan ve organizmanın dış dünya İle iletişimini sağlayan sistem.

 

Sinisizm

 

(Cynıcısm) M.Ö. 2000İİ yıllarda geliştirilmiş olduğu kabul edilen ve dönemin site devletinin siyasal kurumlarını protesto amacı taşıyan, sosyal hayatın gerçeklerinden kaçmak veya devlete bağımlı olmamak için fakirliği tercih etmek gibi özellikler taşıyan siyaset felsefesi.

 

Sinyal

 

(Sıgnal) Yapılacak veya meydana gelecek olan herhan­gi bir şeyin yer, yön veya zamanını göstermek üzere kullanı­lan uyarıcı, işaret veya belirti.

 

Sistem

 

(System) 1. Birbirine bağımlı unsurlardan oluşan bütün.

2. Sınır ve amaçlan önceden planlanmış eylemler, işlevler, Öğeler ve ilişkiler bütünü.

3. Belirli bir işi ya da amacı gerçek­leştirmek için gerekli unsurları biraraya getirip, bir bütün ola­rak birbirine bağlı ve uyumluluk İçinde çalışmalarını sağlayan düzenek.

 

Sistematik Gözlem Yöntemi

 

(Systematıc Observatı-On Method) Sonucu gözlemlenmek İstenen değişkenlere deney yapmak amacı ile herhangi bir müdahalede bulunma­dan, fakat bütün koşulların kontrol altında tutulduğu bilimsel inceleme yöntemi.

 

Sistematik Hata

 

(Systematıc Error) Bir ölçümde veya hesaplamada, ölçüm yahut hesap araçlarının doğasından kay­naklandığı İçin giderilemeyen ve her sonuca belli oranda yan­sıyan hata.

 

Sistematik Örnekleme

 

(Systematıc Samplıng) Bkz. Ör­nekleme

 

Site Devleti

 

(Cıty State) Eski İsparta, Atina ve Medine ör­neklerinde olduğu gibi doğal olarak oluşan ve kendine yeterli küçük devlet.

 

Sivil Savunma

 

(Cıvıl Defence) Ülkenin karadan, havadan, denizden ve özellikle de nükleer silahlarla saldırıya uğraması halinde sivil halkı korumaya yönelik önlemler.

 

Sivil Toplum

 

(Cıvıl Socıety) 1. Devlet denetimi ve baskısı­nın ulaşamadığı veya belirleyici olamadığı toplumsal etkinlik­ler.

2. Bireylerin devletten ya da kamu gücünden İzin alma­dan, kovuşturmaya uğrama korkusu taşımadan rahatlıkla ilişki geliştirebildikleri, sosyokültürel etkinliklerde bulunabildikleri toplum.

3. Devletin doğrudan denetimi altında tuttuğu alanla­rın dışında kalan ve ekonomik ilişkilerin baskısından da göre­ce bağımsız olarak, gönüllü ve rızaya dayalı ilişkilerle oluştu­rulan kurum veya etkinlikler.

 

Sivil Toplumculuk

 

(Cıvıl Socıety Approach) Devlet ile sivil toplum arasında kaçınılmaz bir çelişki bulunduğunu ve biri güçlendikçe diğerinin zayıflayacağını, birinin etki alanının genişlemesinin diğerinin etki alanının daralması pahasına gerçekleşebileceğini kabul eden ve bu ikilemde tercihini sivil toplumdan yana yaparak, siyasal, ekonomik ve kültürel alan­larda sivil toplumun güçlendirilmesi gerektiğini savunan yak­laşım. Bu çerçevede, siyasal düzeyde sivil topluma, siyasal et­kinliklerin devletten arındırılmasıyla; kültürel düzeyde sivil topluma, resmî ideoloji ve resmî dînin olmaması, devleün dîn, dil, veya ırk ayırımı yapmaması, belirli kültürel kodlan dayat-mamastyia; ekonomik düzeyde sivil topluma ise piyasa meka­nizmasına ve mülkiyet hakkına devletin karışmaması ile ulaşılabileceği savunulmaktadır.

 

Siyasal Antropoloji

 

(Polıtıcal Anthropology) Devle­ti eksen alarak siyasal kurum ve İlişkilerin ilk İnsandan bugü­ne gelişimini İnceleyen disiplin.

 

Siyasal Bireycilik

 

(Polıtıcal Indıvıdualısm) Bkz. birey­cilik

 

Siyasal Çağdaşlaşma

 

(Polıtıcal Modernızatıon) Bkz. Cağoaşiaşma

 

Siyasal Davranış

 

(Polıtıcal Behavıour) Bireyi siyasal et­kinliklere İten temel güdü, his, inanç ve düşüncelerin meyda­na getirdiği davranış biçimleri; bunlan çözümlemeyi konu edi­nen disiplin.

 

Siyasal Ekoloji

 

(Polıtıcal Ecology) Bkz. Ekoloji

 

Siyasal İktisat

 

(Polıtıcal Economıcs) Bkz. Poıitik İkti­sat

 

Siyasal Katılım

 

(Polıtıcal Partıcıpatıon) Bireylerin ve­ya örgütlerin içinde yeraldıkları siyasal sistemin karar alma sü­reçlerini etkilemek, yönlendirmek, yönetimde görev almak ve­ya nüfuz sahiplerini desteklemek amacıyla siyasal etkinliklere katkıda bulunmaları. Seçmek veya seçilmek amacıyla seçimlere katılmaya seçim yoluyla katılım; işçi sendikaları, işveren örgütleri gibi örgütlenmiş baskı grupları yoluyla yapılan katılı­ma da örgütsel katılım denir. Bkz. katılım, sahte katılım.

Siyasal Kültür

 

(Polıtıcal Culture) 1. Siyasal sistemin yerleştirdiği davranışlar, tavırlar ile, bunlara dayanak teşkil eden ve yaygın bir şekilde paylaşılan inançlar, değerler ve açıklayıcı semboller bütünü.

2. Tarihsel birikimin algılanışına, bireyin kimlik ve bağlılıklarının oluşumuna biçim veren, ulus yahut grupların uzun tarihsel süreçler sonucu elde ettikleri si­yasal bilgi ve deneyimler.

 

Siyasal Parti

 

(Polıtıcal Party) 1. Siyasa! iktidarı doğrudan ele geçirmek ve toplumu yönelmek amacıyla kurulan, belirli bir çalışma programı ve İdeolojisi olan ve demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri olarak kabul edilen si­yasal Örgüt,

2.Demokratik sistemlerde, siyasal mücadeleyi be­lirli hukuksal ve kurumsal çatılar çerçevesinde topkımsallaştırarak, bir yandan sistem içi siyasal talepleri iktidar düzlemine aktarırken öle yandan da egemen sistemin karşılayamadığı, karşılaması mümkün olmayan talepleri gayri meşru göstererek dışlayıp sisteme alternatif hareketleri sistem içinde eritmenin; sonuçta, toplumdaki siyasal hareketliliği görülebilir, kanalize edilebilir, dolayısıyla da denetlenebilir hale getirebilmenin aracısı olan siyasal organizasyonlar.

 

Siyasal Pratik

 

(Polıtıcal Practıse) Bkz. pratik

 

Siyasal Süreç

 

(Polıtıcal Process) 1. Siyasal ilişkilerde, varlıklarının evrensel olarak zorunlu olduğu kabul edilen de­ğişim yasalarının sürekli tekrarlanan kalıpları.

2. Bireyin diğer birey ya da gruplarla veya grupların birbirleriyle oian iktidarın paylaşılmasına yönelik ilişkilerinin işleyişini belirleyen yol, yöntem ve kurallar bütünü.

 

Siyasal Teori

 

(Polıtıcal Theory) 1. Somut siyasal olay, kurum ve ilişkileri, sözkonusu olay, kurum ve İlişkilerle ilgili soyut genellemelerle uyum İçinde anlama ve açıklama girişimi.

2. Siyasal süreçler İle ülke içi ve ülkelerarası siyasal ilişki­leri sistematik bir çerçevede anlama ve açıklamaya yönelik bilgiler bütünü.

 

Siyaset Bilimi

 

(Poutıcal Scıence) 1. Siyasal iktidarın nasıl oluşturulduğu, biçimlendirildiği ve bolüştürüldüğünü incele­yen sosyal bilim dalı.

2. Devlet ve diğer siyasal kurumların kuruluşu, gelişimi, amaçlan, işleyişleri, ve bunlar arasındaki İlişkilerin yanısıra, siyasal katılım, siyasal değişim, siyasal ön­derlik ve siyasal kararların analizlerini de içine alan çalışma alanı.

 

Siyaset Sosyolojisi

 

(Polıtîcal Socıology) Siyaset bili­minin bir alt disiplini olmasına rağmen, daha çok sosyolojinin yöntemlerini kullanarak, doğrudan siyasal kurum kabul edil­meyen aile, okul, din vb. kurumların siyasal yapı ve süreçlerle olan ilişkisi ve yerine getirdikleri İşlevlerin niteliğini, değişik sosyal grupların iktidarın belirlenmesindeki ağırlık, rol, karşı­lıklı ilişki ve etkileşim düzeylerini İnceleyen disiplin.

 

Siyaset Psikolojisi

 

(Polıtîcal Psycholoy) Siyasa! davra­nışların, kişisel ve psikolojik yönlerinin, siyasal düşüncelerle kişilikler arasındaki ilişkilerin ve toplumlardaki siyasal liderlik imajlarının psikolojik kökenlerinin incelenmesini konu edinen disiplin.

 

Siyasî Ambargo

 

(Polıtîcal Embargo) Bkz. Ambargo

Siyasî Liberalizm

 

(Polıtîcal Lıberalısm) Bkz. liberalizm

 

Siyonizm

 

(Sıonısm) T. Herin sistemleşiirdiği biçimiyle Ya­hudiler tarafından yaygın kabul gören ve Yahudilerin insanlı­ğın efendileri, diğer toplumlarınsa bunların hizmetçileri olması gerektiği inancına dayalı, yüzyıllar boyu dünyada dağınık ola­rak yaşayan Yahudileri vadedilen topraklar üzerinde güçlü bir devlet çatısı altında toplayarak dünyaya hakim kılmak amacı güden Yabudicüik İdeolojisi.

 

Slogan

 

Kalıp söz. Bir düşünceyi kolay hatırlanıp tekrarlanabi­lir pir biçimde ifade eden kısa ve kolay cümle. Düşünsel derinliği olmayan, daha çok duygu ve heyecan yüklü, kitleyi coşkulan di rmaya yönelik ifade.

 

Soğuk Savaş

 

(Cold War) İkinci Dünya Savaşı sonrası mey­dana gelen uluslararası güç dengesindeki yeniden yapılanma, Almanya'nın bölüşülmesi konusundaki anlaşmazlıklar, Doğu Avrupa'daki devletlerin komünistleşürilip Sovyetlerin nüfuz alanına sokulması tehlikesi, savaş zamanı müttefiklerin birbir­lerine karşı duyduğu korku ve şüphe gibi sebeblerden kay­naklanan; politik hileler, diplomatik çekişmeler, siyasal, psiko­lojik ve ekonomik mücadelelerle biçimlenen İdeolojik düş­manlık. Batı ve Sovyetler Birliği arasında gelişen ve 80rli yılla­rın ortalarına kadar süren bu düşmanlık ve gerilim dönemi de Soğuk Savaş Donemi olarak anılmaktadır.

 

Soğuk Savaş Dönemi

 

(The Perıod Of Cold War) Bkz. Soğuk Savaş

 

Sol

 

(Left) Sağ ile karşılaştırmalı olarak kullanılan ve yaşamı ko­laylaştırmanın yolunun, değişim ve ilerlemenin önündeki en­gelleri kaldırmak olduğunu savunan siyasal İdeolojilerin genel adı. Bkz. sağ, yeni sağ, yeni sol.

 

Somut

 

(Concrete) Müşahhas. Belirti bir zaman ve mekân koordinatında insanın algı alanına giren, elle tutulabilir, gözle görülebilir nitelikte, duyu organlarıyla doğrudan algılanabilen, duyu msa nabi len.

 

Sonsal

 

(A Posterıorı) Bkz. a posteriori

 

Sonsal Bilgi

 

(A Posteriori Knowledge) Bkz. a Posteriori

 

Sonuç

 

(Conclusıon) Bkz. vargı

 

Soru

 

(Questıon) 1. Cevap bekleyen ifade.

2. Sual. Bir mera­kın giderilmesi, bîr İhtiyacın karşılanması ya da bir soruna çözüm bulunmasına yönelik olarak cevap alınmak üzere yö­neltilen yazılı veya sözlü İfade.

 

Sorun

 

(Problem) 1. Problem. Mesele. Çözümlenmesi, içinden çıkılması zor iş.

2. Bir sistemde yahut kişinin iç dünyasın­da gerginlik yaratan, giderilmedikçe sistemin işleyişini zorlaştı­ran veya çalışmaz hale getiren, kişiyi huzursuz eden arıza, dü­zensizlik,

3. Araştırma, İrdeleme, düşünme ve bir sonuca bağ­lamayı gerektiren durum.

 

Sorunsal

 

(Problematiqu) 1. İçinde yeralan her kavramın, sistemin çözmeyi amaçladığı örtük ve açık sorularla İlişki ve konumlarına göre anlam ve değer kazandığı sorular sistemi.

2. Çok boyutlu bir sorunun çözülmesine ilişkin mantıksal bîr kurgu içinde birbirleriyle anlamlı bir bütünlük oluşturan soru­lar yumağı.

3. Vektörleri özel sorulardan oluşan genel sorun matrisi.

 

Sosyal Adalet

 

(Socıal Justıce) 1. Değişik toplum kesimleri arasında gelir dağılımı, yaşam standardı, refah düzeyi vb. gibi Ölçütler açısından belirli bir dengenin sağlanmış olması; kamplaşmalara yol açabilecek gelişme farklılıklarının, uçurum­ların ortadan kaldırılmış olması durumu.

2. Din, dil, ırk ve cin­siyet ayırımı yapmaksızın insanlara yeteneklerini değerlendire­bilecekleri eğitim ve çalışma imkânlarının sağlanması, onlara istedikleri yerde yaşama fırsatının tanınması ve çalışmaları kar­şılığında hakettikleri ücretin verilmesi.

 

Sosyal Bağlam

 

(Socıal Context) Bir sosyal olgu veya iliş­kiyi ortaya çıkaran, çevreleyen ya da biçimlendiren değer ve koşullar. Bkz. bağlam, olgu bağlamı.

 

Sosyal Bilim

 

(Socıal Scıence) 1. İnsanı, toplumu ve ağırlıklı oiarak İnsan-insan, insan-toplum ve insan-eşya ilişkilerinin sis­temli bir biçimde incelenmesini amaçlayan, bilimsel yönte­me uygun olarak üretilmiş düzenli bilgiler.

2. Sosyal gerçekli­ğin anlaşılması, yorumlanması ve Örgütlenmesine yöneltk ola­rak üretilen her türlü sistematik beşerî bilgi.

3. Ekonomi, psi-koîoji, sosyoloji, siyaset bilimi., gibi ilk dönemlerde felsefe İçinde yeralan, ancak aydınlanma çağıyla birlikte her biri felsefeden ayrılarak özerklik kazanan ve sosyal gerçekliğin değişik boyutları ile İlgilenen disiplinlerden her biri,

 

Sosyal Darvinizm

 

(Socıal Darwıxısm) Canlıların evrimi ile toplumsal gelişim süreçleri arasında paralellik kurarak, Danvin'in evrim kuramı yardımıyla, toplumsal gelişim sürecini açıklamaya çalışan yaklaşım. Buna göre, doğada olduğu gibi toplumlarda da kıyasıya bir varolma mücadelesi vardır. Evrim­sel bir seyir izleyen bu toplumsal mücadele sürecinde doğal ayıklanma yoluyla güçlüler hayatta kalır, zayıflar ve sisteme uyum sağlayamayanlar ise yok olurlar. Bkz. Evkim.

 

Sosyal Demokrasi

 

(Socıal Democracy) 1. Emekçi kesim ile burjuvazi arasında bir yapısal çatışmanın varlığını kabul et­mekle beraber çözümün, taraflardan birinin şiddet kullanıla­rak ortadan kaldırılmasıyla veya devrim ile değil, demokratik yollarla, alt gelir gruplarının üretimin bölüşümünden daha çok pay alması, sosyal adaletin ve iş barışının tam olarak sağlan­masıyla mümkün olabileceğini savunan yaklaşım.

2. İkinci Dünya Savaşı sonrası Balı Avrupa ve İskandinav ülkelerinde , gelişmeye başlayan uzlaşma taraftan, sosyalizme kanlı bir devrimle değil, demokratik mücadele İle ulaşılmasını öngören, bu çerçevede sosyalizmle demokrasiyi uzlaştırmaya çalışan, emeğiyle geçinen toplum kesimlerinin menfaatlerinin korun­ması ve üretimi artırmak kadar hakça bölüşümün de sağlan­masını temel alan sosyal hareket. Gelecekteki bir devrim uğ­runa her şeyini vermektense, mevcut şartları daha iyileştirmeyi amaçlayan ılımlı sosyalizm. Bkz. demokrasi, sosyaıizm.

 

Sosyal Devlet

 

(Socıal State) Devlete, ekonomik ve sosyal alanlarda planlama, düzenleme ve gerektiğinde-piyasaya aktif müdahale İşlevi yükleyen, bu çerçevede bireylere sosyal gü­venlik ve adalet sağlayıcı politikaların geliştirildiği refah devle­ti modeli.

 

Sosyal Devrlm

 

(Socıal Revolltıon) Toplumsal kurumlarda veya bir toplumdaki gelenek, görenek, alışkanlıklar ya da hiyerarşik yapılanmada meydana gelen anî ve radikal değişim.

 

Sosyal Düzen

 

(Socıal Order) Bireylerin çıkarlarının uzlaş­ması veya yerleşik toplumsal değerlerin bir sonucu olarak, toplum içinde sürekliliğini koruyarak varolan düzenli İlişkiler sistemi.

 

Sosyal Entegrasyon

 

(Socıal Integratıon) Bkz.Toplumsal Bütünleşme

 

Sosyal Evrimcilik

 

(Socıal Evolutıonısm) Toplumların basitten karmaşığa doğru ilerleyen bir süreç izlediğini, aynen canlıların basit organizmalardan insana doğru izledikleri evrim gibi toplumların da basit, sade yapı, kurum ve ilişkileri ifade eden ilkel toplumdan uygar top!uma doğru bir evrim süreci içinde olduklarını iddia eden yaklaşım. Bkz. evrim.

 

Sosyal Güdü

 

(Socıal Motıvatıon) Genellikle öğrenimle kazanılan ve ortaya çıkması başkalarının varlığı veya çevrede­kilerin tepkisini gerektiren güdü. Bkz. güdü, içgüdü, dürtü.

 

Sosyal Hakkaniyet

 

(Socıal Equıty) Sosyal statü ve rol dağılımının, kişilerin toplumsal yeniden üretime olan katkıla­rıyla orantılı olması; herkesin hakkaniyet çerçevesinde emeği ve çabasıyla uyumlu biçimde hakettiğini alabilmesi. Bkz. hak­kaniyet.

 

Sosyal Hareket

 

(Socıal Movement) Belirli bir inanç, amaç ve örgütsel çatı altında toplanan bir toplumsal grubun egemen toplumsal kurum veya ilişkileri değiştirmek, yok et­mek veya topluma yeni kurum yahut İlişki biçimleri kazandır­mak gibi somut bir amacı gerçekleştirmek üzere giriştiği ör­gütlü hareket.

 

Sosyal Hareketlilik

 

(Socıal Mobîlıty) Bir bireyin veya toplumsal grubun başka bir toplumsal gruba geçcbilirliği; top­lumsal katmanlar, zümreler, meslekler, sınıflar arasındaki ge­çişlilik, esneklik, birinden diğerine aüanabili.iik kabiliyeti. Alt sınıf veya kesimlerden üst tabakalara doğru olan hareketliliğe dikey hareketlilik; eşdeğer, aynı standartlara sahip kesimler arası hareketliliğe de yatay hareketlilik denir.

 

Sosyal Kontrol

 

(Socıal Control) Toplumsal düzenin de­vamının sağlanması amacına yönelik olarak bireye toplumsal beklentilere uygun davranışlar empoze eden kurallar, değerler veya yaptırımlar bütünü.

 

Sosyal Mukavele

 

(Socıal Contract) Bkz. toplumsal söz­leşme

 

Sosyal Olgu

 

(Socıal Fact) Toplumsal olgu. Bir toplum için­de yaşan bireylerin iradelerine bağlı olmadan ortaya çıkan, bi­reyi denetleyen, eylemlerini sınırlayan, bireyler üzerinde yap­tırım gücü olan olgu. (E. Durkheim)

 

Sosyal Oluşum

 

(Socıal Formatıon) Bkz. toplumsal for­masyon

 

Sosyal Patoloji

 

(Socıal Patalogy) Organizmalarda orta­ya çıkan rahatsızlıklarla toplumsal problemler arasında ben­zerlik kurarak, toplumsal sapma veya suçların toplumun bütü­nünde meydana gelen değişiklikler sonucu oluştuğunu, bu nedenle bireysel durumlarla açıklanamayacağını İfade eden terim.

 

Sosyal Psikoloji

 

(Socıal Psychology) Bireyin, bireyler arası ve sosyal çevreyle olan İlişkilerini, sosyal deneyim ve davranışlarını, grup üyeliğinin nitelikleri veya bir toplum için­de bulunmanın bireyin tulum ve davranışları ile inançları üze­rindeki etkilerini inceleyen psikoloji dalı.

 

Sosyal Refah Ölçütleri

 

(Socıal Welfare Crıterıa) Bkz. Refah Ölçütleri

 

Sosyal Rol

 

(Socıal Role) Bkz. rol

 

Sosyal Sınıf

 

(Socıal Class) Gelir düzeyi, coğrafî köken, meslek, sosyal ilişki ve üye olunan Örgütler ile aile durumu ve oturulan semt gibi kriterlerle belirlenen statülerine göre, ben­zer özellikler taşıyan insanların oluşturdukları toplumsal grup­lardan her biri.

 

Sosyal Tarih

 

(Socıal Hıstory) Toplumsal tarih. Belirli bir

toplumun ilişki ağında, sahip olduğu kurumların tarihsel geli­şiminde ve toplumsal İçeriği olan kavram ve değerlerinde meydana gelen değişim, dönüşüm ve sıçramaları belirli bir düzenlilik içinde inceleyen disiplin, Bkz. tarih.

 

Sosyalizm

 

(Socîalısm) Ureüm araçlarının mülkiyetinin devle­te ait olması, üretim ve bölüşümün toplum adına merkezî bir Örgütlenmeyle devlet tarafından planlanması, Özel teşebbüs ve mülkiyet hakkının olmaması yahut çok sınırlı tutulmasının Ön­görüldüğü toplumsal düzen. Sözkonusu İlkeleri eksen alan yönetim tarzına da sosyalist yönetim denir. Bkz. sosyal de­mokrasi, Kapîtaıizm.

 

Sosyalist Yönetim

 

(Socıalıst Government) Bkz. sosya­lizm

 

Sosyalleşme

 

(Sooauzatton) Toplumsalıma Toplumun bir parçası haline gelme. Kişinin, aile, okul, mesleki örgütler

gibi içinde yeraldiğı toplumsal kurumların, daha genelde ya­şadığı kültürel ortamın kendisinden beklediği şekilde davran­mayı ve diğer bireylerle uyum içinde yaşamayı öğrenme süre­ci.

 

Sosyobiyoloji

 

(Socıobıology) Toplumsal olgu ve ilişkileri biyolojinin ilke, bulgu ve verileriyle ilişkilendirerek açıklama­ya çalışan disiplin.

 

Sosyokrasi

 

(Socıocracy) Sosyal bilimlerin sağladığı veri ve ürettiği bilgileri düzenli ve sistemli olarak kullanan, o bilgi ve verilere göre karar alan yönetim.

 

Sosyoloji

 

(Socıology) Toplumbilim. Toplumsal gruplar, kurumlar ve örgütler ile bireyler arasındaki ilişkileri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve birey davranışlarını, değişik düzeylerde bütün toplumsal etkileşim biçimlerini belirli bir yöntem dahilinde inceleyen disiplin.

 

Soykırım

 

(Genocıde) Jenosid. Toplu katliam. Savaş veya ba­rış zamanlarında belirli bir ırk veya-milliyete mensup bireyleri, etnik ya da dinî bir grubun üyelerini Öldürmeye, onlara zihin­sel ya da bedensel açıdan zarar vermeye, nesillerini devam et­tirmelerine engel olacak birtakım tedbirler almaya, daha aşırı düzeyde, onlars toptan yoketmeye yönelik eylemlerinin tümü.

 

Soy

 

(Lıneagh) Anne veya baba yoluyla gelen, aynı ataya sahip insanlar arasındaki yakınlık ilişkisi.

 

Soylu Yönetimi

 

(Arıstocracy) Bkz. Aristokrasi

 

Soyut

 

(Abstract) Mücerret. Doğrudan algıya konu olmayan; nesnelerin özelliklerinin nesnelerden ayrı düşünü)mesiyle el­de edilen; düşünce ürünü olan; elle tutlup gözle görülebilir durumda olmayan, duyumsanamayan.

 

Soyutlama

 

(Abstractıon) 1. Somut varlıklarını değil, belirli özelliklerini dikkate alarak nesneleri zihinde yeniden üretme.

2. Olay ve İlişkileri ait oldukları zaman ve mekândan, içinde yeraldıkları tarihsel-sosyal koşullardan ayrı düşünme.

 

Sömürge

 

(Colony) Ekonomik kaynakları ve siyasal kararları üzerinde başka ülkelerin söz sahibi olduğu, başka devletler tarafından yönetilen ülke. İktisadî, siyasî ve kültürel açılardan sömürülen.sosyal birim.

 

Sömürgeci Bütünleşme

 

(Imperıalıst Integratıon) Bkz. Emperyalist Entegrasyon

 

Sömürgecilik

 

(Imperıalısm) Bkz. emperyalizm

 

Sömürgeleştirme

 

(Colonızatıon) 1. Sömür-ge haline ge­tirme. Bir sınıf, sosyal zümre ya da bir ülkenin kaynaklarına el konarak, egemen güce bağımlı bir köle durumuna sokulması; siyasal denetim ve ekonomik sömürünün doğrudan ve birara-da gerçekleştirilmesi.

2. Askerî güç kullanarak doğrudan veya siyasî, kültürel, ekonomik yahut psikolojik araçlar kullanarak dolaylı yollarla bir toplumun kendi gelişim sürecine müdahale etme, kendi kaderini belirleme hakkından yoksun bırakma; başkalarının çıkarlarına hizmet eder hale getirme.

 

Söylem

 

(Dıscourse) Diskur. Geniş anlamı ile iktidar ilişkileri ile beraber geliştirlen ve kendi İçinde mantıksal tutarlılığı olan bir düşüncenin, yazılı veya sözlü olarak anlatımı, (M. Foucauli) Bkz. Paradigma, Sorunsal, Kavramsal..

 

Spekülasyon

 

(Speculatıon) 1. Somut gerçeklikle ilişkisine bakılmaksızın üretilen zihinsel ürün.

2. Herhangi bir konuda belirli varsayımlar üzerine kurulu, doğruluğu tartışmalı yorum ve değerlendirmeler.

3. Fiyatların, faizlerin ya da döviz kurla­rının ileride değişeceği ve bugünkü fiyatlar üzerinden yapıla­cak ahm-satım işlemlerinden bir kâr sağlanacağı beklentisiyle; beklentilerin yönüne bağlı olarak bu günden alım veya satım yapmak. Buna göre ileride fiyatların yükseleceği bekleniyorsa alım, düşeceği bekleniyorsa satım yapılır.

 

Spiritüaıizm

 

(Spıritualısm) Bkz. Ruhçuluk

 

Stabiuzasyon

 

(Stabılızatıon) Bkz. İstikrar

 

Stabiıizasyon Politikası

 

(Stabılızatıon Polıcy) Bkz. İstikrar Politikası

 

Stabilizasyon Tedbirleri

 

(Stabılızatıon Measures) Bkz. İstikrar Tedbirleri

 

Stagflasyon

 

(Stagflatıon) Bkz. durgunluk Enflasyonu

 

Stand-By Kredisi

 

(Stand-By Credıt) Uluslararası Para Fo-nu'nun, ödemeler dengesi çıkmaza girmiş, borçlarını ödeme güçlüğü İçine düşmüş bir üye ülkeye, uygulanması zorunlu İs­tikrar programına bağlı olarak belirli koşullarla veya ekonomi­nin işleyişinde IMF denetimini kabul etmesi şartıyla, sözkonu­su istikrar programını desteklemek için verdiği kredi.

 

Standart Sapma

 

(Standard Devıation) İstatistiksel çö­zümlemelerde kullanılan ve bir matematiksel -,'zide yer alan Ölçümlerin ortalamadan sapmaları sonucu oluşan farkların, karelerinin ortalamasının, karekök değerini ifade eden terim. Sözkonusu ortalamadan sapma değerlerinin karelerinin ortala­masına da varyans denir.

 

Statik Analiz

 

(Statıc Analysıs) Durağan çözümleme.

Zaman boyutundan soyutlanmış, analize tabi tutulan unsurla­rın zaman içindeki değişimlerinin dikkate alınmadığı, bu ne­denle de değişkenler arasındaki fonksiyonel ilişkilerin veri bir dönem içinde belirlendiği çözümleme yöntemi. Bkz. dinamik

 

Statü

 

(Status) Toplumsal hiyerarşide somutlaşan, hak ve so­rumluluk bakımından farklılık göstern durum veya konum.

 

Statüko

 

(Status Quo) Belli bir zaman diliminde, o an varo­lan sosyal ve siyasal sistem, süregelen fiilî ve hukukî durum; halihazırda varolan düzen; mevcut sosyo-poliük, sosyo-eko-nomik ve sosyo-kültürel durumlar.

 

Strateji

 

(Strategy) 1. Belirli bir amaca ulaşabilmek İçin iz­lenmesi gereken yol; yöntemi tamamlayan parçalardan her bi­ri. 2. Başarıya ulaşabilmek İçin öngörülen politikaların etkinli­ğini artırmaya yönelik olarak iktisadî, kültürel, sosyal, siyasal ve diğer etkenlerin birarada, uyum içinde yönlendirilmesi. 3. Bîr savaş ortamında askerî birlikleri başarıyla hareket ettirebil­mek için en uygun ortam ve mevzilere zamanında yerleştir­me.

 

Sübvansiyon

 

(Subsıdy) Devletin, geniş kitleler tarafından tü­ketilen temel ihtiyaç maddelerinin veya stratejik değeri olan bazı ürünlerin üretimini teşvik etmek, üretici veya tüketicisini korumak amacıyla doğrudan veya dolaylı yollarla yaptığı karşılıksiz malî yardım. Örn. Tarımsal ürünlere yapılan destekle­me alımları, ihraç ürünlerine dış pazarlarda rekabet gücü ka­zandırmak için yapılan vergi iadesi türü destekleme ödemeleri.

 

Süje

 

(Subject) Bkz. özne

 

Sünnet

 

(The Tradıtıon) 1. Yol, gidiş, hayatın akışı.

2. Son peygamber Hz. Muharnmed'in İslamın hayata aktarılması programı çerçevesinde, bizzat yaşamak, sözlü olarak belirt­mek, yapılmasını onaylamak veya yapılmasına engel olmamak suretiyle Müslümanlara tavsiye ettiği davranış, söz ve eylemle­rin tümü.

3. İslam hukukuna göre, Hz. Peygamber'İn yapmış ya da tavsiye etmiş olmasından kaynaklanan mükelleften bir şey yapmasını isteyen hüküm. Bkz. farz, vacip, müştehap, Mubah, Mekruh, Mendup, Haram.

 

Superego

 

(Superego) Bkz. üstben, freudçuluk

 

Sürdürülebilir Kalkınma

 

(Sustaınable Develop-Ment) 1. Gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabil­melerini tehlikeye sokmadan bugünkü kuşakların İhtiyaçlarım karşılayan kalkınma.

2. Aşın kullanım, kimyasal artık veya kir­liliği asgari düzeyde tutarak, doğal çevrenin kendini yeniden üretmesini engellemeyen, belirli oranlarda da olsa kullanılan doğal kaynakların yerine yenileri ikame edilerek, gelecek ku­şakları sözkonusu kaynaklardan tamamen yoksun bırakma­yan, böylece, kuşaklar boyu kendi kendisini sürekli yenileye­bilecek kalkınma.

 

Süreç

 

(Process) 1. Vetire. Bir ürün elde etmeye yönelik amaçlı ve aşamalı etkinlikler dizisi.

2. Niceliksel zaman açı­sından veya aralarındaki ilişki bakımından ard arda gelen olu­şumlar dizisi.

3. Bir sonucu hazırlayacak biçimde bilinçli mü­dahale sonucu veya kendiliğinden gelişen olaylar silsilesi.

 

Sürekli Devrim Tezi

 

(Permanent Revoıutıon Thesıs) Trotsky tarafından İleri sürülen ve marksizmin öngörülerinin gerçekleşmesinin, bir ülkenin sosyalistleşürilip sosyalizmin diger ülkelere ihraç edilmesiyle değil, bütün kapitalist devletle­rin yıkılıp yerlerine sosyalist devletlerin kurulması ve devrim­lerin sürekli yenilenmesi yoluyla mümkün olacağını savunan görüş.

 

Sürrealizm

 

(Surreausm) Bkz. Gerçeküstücülük

 

Ş

 

Şaman

 

(Shaman) Bkz. Şamanizm

 

Şamanizm

 

(Shamanısm) Doğaüstü bir güçle ilişki kurduğuna, ondan aldığı bilgilerle büyücülük ve kâhinlik yaptığına İnanılan ve şaman adı verilen kişilerin yol göstericiliğine dayanan bir tür beşerî din.

 

Şehir

 

(Cıty) Bkz. Kent

 

Şehirleşme

 

(Urbanızatıon) Bkz. kentleşme

 

Şeriat

 

1. İzlenen yol, hukuk sistemi, İslam hukuk sistemi.

2. Bir toplumda yaşayan bütün fertleri bağlayıcı nitelikteki kuralla­rın, helal ve haramların tümü.

 

Şer Vergiler

 

(Relıgıous Taxes) İslam hukuku esaslarına göre düzenlenmiş ve Osmanlı Devleti zamanında uygulanmış

olan vergi türleri. Biri Müslümanlar, ikisi de gayrimüslimleri il­gilendirmek üzere başlıca üç kategoride toplanabilecek olan bu vergiler şunlardır:

1. Öşür.- Müslümanların ellerinde bulu­nan arazilerin ürününden devletin payı olarak, onda bir ora­nında alınan vergi.

2. Haraç: Fethedilen ülkelerde Müslüman olmayanlara bırakılan araziden alınan vergi.

3. Cizye Müslü­man olmayanlardan, askerlik yükümlülüğünden muaf tutul­maları karşılığında alınan vergi.

 

Şiilik

 

(Shıısm) İslam tarihinde Hz. Peygamber'in ölümünden sonra İmamlık ve halifeliğin onun soyundan gelen Hz. Ali'ye ait olması gerektiği tartışması İle başlayan ve zamanla siyasal çatışmaların bir ucunu oluşturan itikadı ve siyasal akım.

 

Şirket

 

(Partnershıp/Company) İki veya daha fazla kişinin belirli bir faaliyet yapmak ve bundan elde edilecek kazancı paylaşmak amacıyla ve yasaların öngördüğü belirli şartlar al­tında emek ve sermayelerini belirli oranlarda bir sözleşmeyle biraraya getirerek oluşturdukları kurum, ortaklık.

 

Şizofreni

 

(Schızophrenıa) Gerginlik, sıkıntı veya iç çatış­manın son derece yoğun hale gelmesi sonucu ruhsal dengesi bozulan kişinin, davranışları üzerindeki kontrolünü yitirmesiy-le tüm sorumluluklarını terkederek çocukça davranışlar ve il­kel, fantastik bir ruhsal hayat içine girmesi. Fantazi, gerileme, varsam, sanrı ve çevreyle ilişkilerin kopması özelliklerine sa­hip en aşırı şiddetteki tepkilere de şizofrenîk reaksiyonlar denir.

 

Şizoid Kişilik

 

(Schızoıd Personalıty) Çevresindeki kişi­lerden uzak durma ve egzantirik düşünme gibi özellikler taşı­yan kişilik bozukluğu türü.

 

Şok Tedavisi

 

(Shock Therapy) Beyne elektrik şoku verme veya İnsülin gibi organizmada şok tesiri yaratacak araçlarla ruhsal rahatsızlılann veya davranış bozukluklarının tedavi edilmesi yöntemi.

 

Şovenizm

 

(Chauvınısm) MilIİyetperestuk. Napolyon'un hayranı bir asker olan N. Chaumn'in adından esinlenerek üre­tilen ve ırk veya vatanına aşın bağlılık, ya da yabancılara olan düşmanlıktan kaynaklanan, başkalarına hayat hakkı tanıma­yan, abartılı vatanseverlik duygusunun biçimlendirdiği milli­yetçilik faaliyetlerini ifade etmek üzere kullanılan terim.

 

Şuur

 

(Conscıousness) Bkz. bilinç

 

Şüphe Paradoksu

 

(Paradox Of Absolute Sceptıcısm) Bir şeyden emin olmadan başka bir şeyden şüphelenmenin imkânsız olması veya tersinden, bir şeyden kuşkulanabilmek İçin başka bir şeye, inanmanın zorunlu olmasıyla ortaya çıkan paradoks. Mutlak şüphenin imkânsızlığını İfade eden kavram.

 

Şüphecilik

 

(Sceptıcısm)

1. Kuşkuculuk, Septisizm. Gerçek­liğin özünü bilmenin veya evrensel geçerliliği olan kesin bilgi elde etmenin mümkün olmadığını, bu yüzden her bilgiden kuşkulanmak gerektiğini ileri süren yaklaşım. Bkz. şüphe paradoksu.

2. Kesin ve güvenilir bilgiye varabilmek İçin sağlam bir dayanak bulana kadar bütün bilgilerden şüphe etmek ge­rektiğini öngören epistemolojik yöntem.

 

Şüpheli Alacak

 

(Bad Debt) Ticarî veya ziraî bir kazancın el­de edilmesi ve idame ettirilmesi ile ilgili olmak koşuluyla dava veya icra aşamasında bulunan alacak. Yapılan protestoya vaya yazı İle bir defadan fazla istenilmesine rağmen borçlu tarafın­dan ödenmemiş bulunan, ancak dava ve icra takibine değme­yecek derecede küçük alacak.

 

T

 

Tabakalaşma

 

(Stratıfıcatıox) 1. Toplumda yaşayan birey veya gruplar arasındaki farklılıkların hiyerarşik olarak sıralan­ması.

2. Toplumsal olarak tanımlanmış belirli statü veya rol­lerin, bireylerin sözkonusu slatü veya rolleri elde etmek için sahip oldukları İmkânların eşit olmaması sonucu farklılaşması. Toplumsal sınıflar ekonomik tabakalaşmaya, kast sistemi İse ekonomik boyutuna rağmen daha çok dinsel-kültürel bir taba­kalaşmaya örnek olarak verilebilir.

 

Taban Fiyat

 

(Offıcıal Minimum Prıce) En düşük fiyat. Devletin veya kamu otoritesi adına yetkili bir kuruluşun, bir malın piyasa fiyatının belirli bir düzeyin altına düşmesini önle­mek ve bu yolla üreticiyi desteklemek amacıyla belirlediği mi­nimum fiyat.

 

Tabiatçeuk

 

(Naturalısm) Bkz. Doğacılık Tabiin Bkz. Rivayet

 

Tabu

 

(Taboo) 1. Yasal ve hukukî düzenlemelere konu edilme­yecek denli toplumsal davranışlara nüfuz etmiş yasak. Kutsal veya sorgulanamaz kabul edilen nesne, yasa, kişi veya gele­neklere dokunulmasını, eleştirilip sorgulanmasını yasaklayan inanç.

2. Çiğnenmesi durumunda çiğneyenin doğaüstü güçler tarafından cezalandırılacağına inanılan yasak.

 

Tacir

 

(Merchant) Ticaretle uğraşan, kâr elde etmek amacıyla kendi adına alış-veriş yapan:gerçek ya da tüzel kişi. Ticarî ha­yatta en sık kullanılan terimlerden birisi olan tüccar, tacirin çoğuludur.

 

Tahkimname

 

(Compromıs) Devletler arası uyuşmazlıkların hakemliğe havalesi ve hakemlikte takip edilecek hukuk- kuraî-ları ve prensipler hakkında, uyuşmazlığın doğumundan Önce veya sonra halletmek isteyen devletlerin ortak rızasını göste­ren antlaşma.

 

Tahlil

 

(Analys1s) Bkz. çözümleme

 

Tahrik

 

(Provacatıon) Bkz. provakasyon

 

Tahvil

 

(Bond) Anonim şirketlerin, devlet veya kamu kuruluş­larının ödünç para bulabilmek için nominal değerleri eşit ve ibareleri aynı olmak üzere çıkardıkları nama ya da hamiline yazıîı olabilen borç senetleri. Orta ve uzun vadeli borçlanma senedi.

 

Takas

 

(Barter) 1. Bir mal veya hizmetin para aracılığı olmak­sızın başka bir mal veya hizmet ile değiştirilmesi. Değiş-tokuş; trampa.

2. İki veya daha fazla sayıda ülke arasında yapılan an­laşmalara göre, efektif para veya senet alış-verişi olmadan ala­cak ve borçların karşılıklı olarak artırılıp azaltılması, borçların alacaklarla kapatılması. Dış ülkeden yapılan ithalatın döviz mübadelesine gerek kalmaksızın mal ihracı suretiyle karşılan­ması.

 

Takas Odası

 

(Clearîng Room) 1. Bankalar, borsalar, finans kurumlan veya benzer malî kuruluşlar arası çek, senet vb. kıymetli evrakların karşılıklı olarak takas edildiği yer.

2. Merkez bankasının kontrolünde çalışan ve nakit tedavülünü enaz düzeye indirmek üzere bankalar arası ticarî çek ve senetlerin mahsub edildiği merkez.

 

Takiyye

 

1. Zor karşısında veya .İçinde yaşanılan toplumda ege­men olan düşüncelere aykırı düşünceler taşımanın getirebile­ceği olumsuz sonuçlardan kaçınmak, yahut karşısındakinin ne düşündüğünü öğrenmek, tepkisini almak gibi amaçlarla ger­çek inanç ya da düşüncesini gizlemek.

2. İlk olarak haricilerin bazı kollarında görüien, daha sonraları Şiilikte de dinî bir prensip olarak kabul edilen, inancını kendisi ile aynı mezhep­ten olmayanlardan gizleme ilkesi.

 

Taklit

 

(Imıtatıon) 1. Yansılama. İmİtasyon. Örnek alınmak istenen kişi ya da grupların söz, davranış, veya tavırlarının başkaları tarafından aynen tekrarlanması.

2. Gösteri amacıyla ve çoğunlukla da üçüncü şahıslar önünde başkalarının hal, hareket, konuşma veya davranışlarının tekrarlanması.

 

Takvim Yaşı

 

(Chronologıcal Age) Yıl olarak yaş; içinde bulunulan takvim yılı İle doğum yılı arasındaki fark,

 

Talep

 

(Demand) İstem. İstenen şey. Piyasadaki muhtemel fi­yatları karşısında tüketicilerin bir maî veya hizmetten almayı arzuladıkları miktar. Satınalma gücü ile desteklenen tüketim isteği. Talebin, malın fiyatıyla ters, gelir düzeyiyle ise doğru orantılı olduğu kabul edilir. Bir malın çeşitli fiyat düzeylerine karşılık gelen talep miktardı ifade eden fiyat-miktar bileşenle­rinin koordinat düzleminde gösterilmesi ve ortaya çıkan nok­taların birleştirilmesiyle oluşan negatif eğimli eğriye talep eğ-risi; talep edilen miktarın fiyatlardaki değişiklikler karşısında gösterdiği duyarlılığa talebin fiyat esnekliği; gelirdeki deği­şiklikler karşısında talep miktarının gösterdiği duyarlılığa da talebin gelir esnekliği denir. Bkz. arz talep kanunu, arz.

 

Tam Asimilasyon

 

(Total Assımılatıon) Bir topluma son­radan katılan üyelerin önceki kimliklerinden tümüyle sıyrılıp, yeni toplumun bireylerinden ayırt edilemeyecek ölçüde söz-konusu toplumla kaynaşması. Bkz. asimilasyon.

 

Tam İstihdam

 

(Füll Employment) 1. Ekonomide atıl du­rumda bekleyen üretim faktörlerinin bulunmaması, tüm fak­törlerin istihdam edilmiş olması.

2. Bir ekonomideki çalışabilir durumda bulunan işgücünün tamamının işe yerleştirilmiş; İş­sizlik sorunun bütünüyle çözülmüş olması durumu; çalışabilir durumda olup, çalışmak İsteyip de iş bulamayan kimsenin bulunmaması.

 

Tam Katılım

 

(Full Partıcıpatıon) Bkz. Katılım

 

Tam Rekabet Diviası

 

(Perfect Competttıon) Çok sayıda alıcı ve satıcının bulunması nedeniyle bireysel olarak fiyat­ları etkilemelerinin mümkün olmadığı, dolayısıyla fiyatların veri kabul edildiği; piyasaya giriş-çıkısların tümüyle serbest ol­duğu; piyasa şartlan hakkında tam bilgilenme İmkânının bu­lunduğu, malların homojen, kâr makzimizasyonuna yönelik rasyonel davranış biçiminin egemen olduğu ve her türlü sınır­lamadan uzak üretim ve mübadele yapılabildiği, varsayımsal piyasa modeli. Gerçekte böyle bir piyasanın varolamayacağı bilindiği halde bilimsel iktisadi çözümlemelerde, diğer piyasa modellerinin açıklanabil meşine yardımcı olmak üzere, bir ör­nek model olarak yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Bkz. Eksik Rekabet Piyasası, Rekabet, Piyasa.

 

Tamamıayia Mallar

 

(Complementary Goods) ihtiyaç­ların tam anlamıyla karşılanabilmesi için birbirini tamamlayan, İhtiyacın değişik yönlerini karşılayarak tatmin olma sürecinin gerçekleştirilmesinde birlikte kullanılan ve birbirini bütünleyi­ci işlev gören mallar. Bkz. ikame mallak.

 

Tampon Devlet

 

(Buffer State) Ekonomik ve siyasal yön­den güçlü devletlere bağımlı, diğer devletlerle olan ilişkilerini güçlü devletlerin istediği doğrultuda ayarlayıp sürdürmek zo­runda olan ve savaşlarda genellikle Ön saldırı ve savunma amacıyla topraklan kullanılan devlet.

 

Tanrıcılık

 

(Deısm) Bkz. deizm

 

Tanrıtanımazlık

 

(Atheısm) Bkz. ateizm

 

Tarafsızlık

 

(Neutralıty) 1. Yansızlık. Taraf tutmama. Ara­larında İhtilaf, çatışma veya rekabet bulunan taraflardan hiç birine destek vermeme.

2. Uluslararası hukukta bir devletin savaşa taraf olmadığını gösteren ve savaşa taraf olan devletler­le birlikte tarafsız olan devletlerce de saygı gösterilmesi gere­ken hak, görev-ve ayrıcalıkları içeren hukukî statü.

 

Tarım

 

(Agrîculture) Hayatın idamesi için gerekli, temelde beslenmeye yönelik ihtiyaçların karşılanması, veya sanayiye girdi sağlamak İçin gerekli olan bitkilerin yetiştirilmesi, evcil hayvanlar ve toprağın üretim sürecinde istihdam edilmesiyle ilgili faaliyetlerin tümü. Bkz. sanayi, sanayi devrimi, birincil İşler, İkincil İsler.

 

Tarım Devrimi

 

(Agrıcultural Revolution) Tarımsal üre­timde kullanılan insan gücüne dayalı aletlerin yerine geliştiril­miş makinelerin kullanılması sonucu üreümde meydana gelen artışın neden olduğu sosyal, ekonomik ve kültürel değişim. Sanayi Devrimi.

 

Tarih

 

(Hıstory) Niceliksel zaman açısından geçmişte olup bi­tenleri, toplumların geçirdikleri dönemleri yer ve zaman belir­terek anlatan; geçmişte yaşanan olaylar arasında nedensel İliş­kiler kurmaya çalışarak bu ilişkileri belge ve kalıntılara dayan­dırarak sistematik olarak İncelemeyi konu edinen disiplin.

 

Tarih Yanılgısı

 

(Anachronısm) Bkz. anakronizm

 

Tarihçi Okul

 

(Hıstorıcal School) Klasik iktisat okuluna bir tepki olarak ortaya çıkmış olan ve 19. yüzyılda Almanya'da etkili olan İktisat okulu. Başlıca temsilcilerini W. Roscher, K. Knies, B. Hildebrand, K. Bücher ve M. Webet'\n oluşturduğu tarihçi okula mensup İktisatçılar klasiklerin olayları tarihsel çerçevesinden soyutlayarak eie alan çözümleme yöntemini reddetmiş; İktisadî yasaların zamandan ve mekândan bağımsız olmadığını, aksine tarihsel sürecin belirli bölümlerini açıklama gücüne sahip kısmî bir geçerlilik taşıdıklarını, dolayısıyla iktisadî olguların kendi tarihsel çerçeveleri içinde ele alınıp çözümlenmeleri gerektiğini savunmuşlardır. Okul, Alman Ta­rihçi Okulu olarak da anılmaktadır.

 

Tarihsel Değer

 

(Hıstorıcal Value) Bkz. değer

 

Tarihsel İfadeler

 

(Hıstorıcal Sentences) Genel ifade biçimleri şöyle şöyle olmuştur., şeklinde formüle edilebilecek olan ve geçmiş tecrübeleri İfade etmek İçin kullanılan ifadeler. Tarihsel ifadeler için bunun delili/kanılı nedir sorusu ile fa­lanca kişiye/kaynağa göre.. Önekini kullanmak anlamlıdır. Benzer şekilde, bir tarihsel ifadeyi veya aksini desteklemek için delillerden ya da kanıtlardan bahsetmek anlamlidır.Temel İfadelerin aksine tarihsel ifadeler için mümkündür ki, muh­temeldir ki., birçok durumlarda anlamlı; ancak biz inanıyo­ruz ki öneki anlamsızdır. Bkz. ifadelerin gruplandırtlmasl

 

Tarihsel Özgüllük

 

(Hıstorıcal Specıfıit) Bir toplumsal kurum, olgu veya olayın, benzer olaylarla kıyaslanması duru­munda, hem sozkonusu olay yahut kurumun ortaya çıkışını etkileyen faktörlerin karşılıklı etkileşimlerinin sonucu olarak, de içinde yeraîdığı sürecin kendine has mekanizmaların­dan ötürü farklılık göstermesi.

 

Tarihselcilik

 

(Hıstorıcısm) Tarihsel süreç İçinde, geçmişte olup bitenlere bakarak gelecekte neler olabileceğini belirli bir kesinlik derecesiyle Önceden öngörmenin, bîr başka ifade İle, tarihsel Öndeyinin sosyal bilimlerin temel amacı olduğunu ve bu amaca, tarihin evriminin temelinde yatan ritmler, kanunlar, eğilimlerin açığa çıkarılması ile varılabileceğini kabul eden yaklaşım tarzı.

 

Tartışma

 

(Dıscussıon) Müzakere. Belirli bir konu üzerinde birbirine ters, zıt ya da aykırı olan görüş, düşünce ve kanaatlerin karşılıklı olarak ifade edilip savunulması.

 

Tasadduk

 

İslamî terminolojide, Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla meşru yollarla elde edilmiş helal kazancın bir bölü­münün İhtiyaç sahiplerine dağıtılması,

 

Tasarruf Değeri

 

(Savtng Value) Bkz. Değerleme Ölçüleri

 

Tasarruf Çelişmesi

 

(Paradox Of Thrıft) Tasarruf para­doksu Gelir düzeyindeki değişmelerin yatırımları etkilediği bir ekonomide, bireylerin belirli bir gelir düzeyinde topluca daha fazla tasarrufta bulunmak İstemelerinin, son tahlilde denge gelir düzeyi ve toplam tasarrufian azaltıcı bir sonuç do­ğurması. Buna göre, tasarrufların artması tüketim harcamaları­nı azaltır, bu durum yatırımcıların gelir düzeyini düşürür, dü­şük gelir düzeyi daha az yatırıma, bu da daha az gelire, dola­yısıyla da daha az tasarruf potansiyeline yolaçacaktır.

 

Tasarruf Paradoksu

 

(Paradox Of Thrıft) Bkz. tasarruf çelişmesi

 

Tasavvuf

 

(Mystıcısm) Bkz. gizemcilik

 

Tasfiye

 

(Uquıdatıox) 1. Bir borcun ödenmesi.

2. likidas­yon. Nakle çevirme; alacak, yatırım ve stokların elden çıkarıl­ması.

3. Bir işletmenin iflası, kapatılması veya bir tüzel kişili­ğin sona ermesi durumunda varlıklarının satılması, hesapları­nın kesilmesi ve borçlarının ödenmesi.

 

Tasım

 

(Syllogtsm) Formel mantıkta, iki öncül önermeden, bu öncüllerin içeriğiyle sınırlı bir içerik taşıyan üçüncü bir öner­menin çıkarılması İşlemi. Bkz. anoloji, kıyas, formel mantık, Öncül, Vargı.

 

Tasnif

 

(Classıfıcation) Bkz. sınıflandırma

 

Tasvir

 

(Descrıptıon) Betimleme. Bir şeyin nicelik, nitelik, görünüm, özellik veya yapısının ayrıntılı ve açık bir biçimde, söz yahut yazı ile anlatılması.

 

Taşınmaz

 

(Immovable) Bkz. Gayrimenkul

 

Tavırlar Teorisi

 

Etvar nazariyesi. İbn Haldun'un ileri sür­düğü ve devletlerin oluşum ve gelişimleriyle ilgili beş aşama öngören kuram. Buna göre, itk dönem, bütün siyasa! muhale­fet odaklarının bastırıldığı, iktidarın tek noktada toplandığı za­fer dönemidir. Bu dönemde devleti ortaya çıkaran temel un­surlardan biri olan asabiyet henüz tam kırılmamış, devlet bas­kısı tam sağlanmamıştır. Bu dönemi, yöneticilerin yönetilenler üzerinde tam egemenlik kurdukları, bürokrasinin kuvvetlendi­ği, asabiyetin kırıldığı ve iktidar paylaşımına hiçbir şekilde izin verilmeyen istibdat dönemi İzler. Üçüncü dönem olan ferağ döneminde, yöneticiler iktidar olmanın nimetlerini kullanır, gösterişe yönelik saray, köşk, heykel vs. yapılmaya başlanır, süslü elbiselerle büyük törenler yapılır. Dördüncü ve devletin durgunlaştığı müsalemet döneminde koyu bir gelenekçilik hüküm sürer. Bu çerçevede geçmiş dönemlere övgüler düzü­lür. Bu'dönemde rahatlık ve sükûnet egemendir. Son dönem olan İsraf ve tebzir döneminde ise temel özellik saçıp dağıt­maktır. Devletin önemli kademeleri ehliyetine bakılmaksızın yöneticilerin yakınlarına dağıtılır, keyfî uygulamalar zirvede­dir. Bundan sonra devlet zevale doğru gitmektedir.

 

Tecrübî İfadeler

 

(Experımentıal Sentences) Deneyime dayalı ifadeler; tecrübeden kaynaklanan Önermeler. Tecrübî ifadeler durum veya olayların tasviri olup, açıklama değildir­ler. Bu tür İfadelerle söylenmek İstenen şey en genel anlamda durum şudur., şeklinde formüle edilebilir. Tecrübî İfadeler yaşanmış olaylara dayandıklarından bunların doğruluğu veya yanlışlığından sözetmek anlamlıdır. Eğer bir tecrübî ifade, bir hipotetik sistemin terimleri ile ortaya konmuşsa, o zaman bu ifade, o hipotetik sistemin, sözkonusu ifadenin konu aldığı ol­gular üzerine bir yorumudur. Bkz. ifadelerin gruplandırılması.

 

Ted İfadeler

 

(Ground And Reljgıous Statements) Te­mel ve Dinî İfadeler. Bu tür ifadeler, Özünde birer açıklama olan THA ifadelerin temelini teşkil ederler. Dinî ifadeler yol gösterici olarak kabul edilen İfadelerdir. Bu tür İfadeler için sağlanabilirlik veya gerçeklikle karşılaştırma esas değildir. Temel veya dinî ifadelere, hipotetik açıklamalar getirmeye kalkışmak, ya da hipotetik açıklama sorusunu sormak anlam­sızdır. Nedensel, diyalektik, probabilistik, rölativistik.. vb. teorik yapı örneklerini dinî ifadelerde kullanmak, gramatik bir şaşkınlığın belirtisidir. Örn. Nedense! anlamda Allah evreni neden yarattı sorusu bir anlam ifade etmez. Aynı şekilde bü­yük bir olasılıkla evreni Allah yarattı, ya da büyük bir ihti­malle kainat kendi kendine var oldu demek de anlamsızdır. Bir dinî ifade için inanıyorum ki., öneki ve inanıyor musun sorusu anlamlıdır. Temel ve dinî İfadelerin kabulü veya İnkârı, örneğin teorik ifadeler gibi öleki ifadelerin kabul veya inkâr edilmesine benzemez. Çünkü bunlar hakkında veriiecek bir karar, bütün bir kavramlar düzeni ve yaşam tarzında esaslı bir değişikliği gerektirebilir. Bkz.  ifadfxerin gruplandırılması,

 

Tedavül

 

(Cırculatıon) Dolaşım. Sirkülasyon. Elden ele geçme; para "mal ve para yerine geçen senet, tahvil ve benzen menkul değerlerin piyasada alıcılar ile satıcılar arasında dö­nüp dolaşması.

 

Tefecilik

 

(Usljry) 1. Malî krize düşmüş, şiddetle paraya ihti­yaç duyan kimselere piyasadaki normal faiz oranı ya da vade farkının çok üzerinde bir bedelle borç vermek; aşırı faizle pa­ra salmak.

2. Vurgunculuk. Koşulların elverişsizliğinden, ihti­yacın aciliyeti ve insanların çaresizliğinden yararlanarak bir sorunun çözümünü ya da bir ihtiyacın giderilmesini, maliyeti­nin çok çok üzerinde, fahiş bir bedelle sağlamaya kalkışmak; az bir emekle büyük paralar kazanmayı geçim tarzı haline ge­tirmek.

 

Teizm

 

(Theısm) Yarattıklarından bağımsız, aşkın ve her şeye gücü yeten, mahlûkatı yarattıktan sonra onları başıboş bırak­mayan, bütün varlıkları idare eden, yönlendiren bir tanrının varlığını kabul eden anlayış. Bkz. deizm.

 

Tek Parti Sistemi

 

(One Party System) İktidardaki parü dı­şında hiçbir partinin kurulmasına imkân tanımayan, ülkeyi yö­netme hak ve yetkisini sadece bir partiye tanıyan siyasal sis­tem. Bkz. Çok Partili Sistem, İki Partili Sistem.

 

Tekamül

 

(Evolutıon) Bkz. evrim

 

Tekel

 

(Monopoly) 1. Monopol Her hangi bir alanda mevcut sistemin işleyişinin tek bir birimin kontrolünde olması; gücün tek elde toplanması.

2. Bir mal ya da hizmetin üretimi, dağıtı­mı veya satımının tek bir firma tarafından yapıldığı, arzın tek bir firmanın kontrolünde olduğu piyasa türü. Tek alıcı ve tek satıcının karşı karşıya geldiği piyasaya da İki yanlı tekel de­nir. Ayrıca bkz. yasal monopol, doğal tekel.

 

Teknik

 

(Techxıqüe/Techmc) l. Yordam. Bir üretim yapa­bilmek veya bir amacı gerçekleştirebilmek için gerekli olan araç, yol, yöntem ve bunları biraraya getiren detaylı bilgi.

2. İnsanın bilgisiyle doğa! kaynakları dönüştürerek kendisine ya­rarlı olacak şekle getirmek için ürettiği araçlar. 3. Bilimin sağ­ladığı bilgi ışığında meydana getirilen somut uygulamalar.

 

Teknokrasi

 

(Technocracy) 1. Teknik bilgi ve beceriye sa­hip kişilerin siyasî ve idarî kararlara egemen olduğu yönetim tarzı. 2. Ekonomik ve siyasal süreçlerin mühendis ve teknis­yen gibi teknik biigi ile donanmış uzmanlar tarafından yönlendirilmesini öngören anlayış.

 

Teknokratik Sosyalizm

 

(Technocratıc Socıaljsm) Es­ki toplum düzeninin arnk geçerliliğini yitirdiğini ve yeni top­lumsal örgütlenme biçiminde toplumun yeni bir din (bilim) ve yeni bir iktidarla (sanayicilerin egemenliği) yönetilmesi gerek­tiğini savunan, İnsanlığın kesiksiz bir evrim süreci sonunda sömürünün olmadığı bir kardeşlik ve barış ortamına kavuşa­cağını ileri süren sosyalist görüş.

 

Teknoloji

 

(Technology) 1. Uygulayimbilİm. İnsanın maddî çevresini denetlemek ve değiştirmek amacıyla geliştir­diği araçgereçlerle bunlara ilişkin bilgilerin tümü.

2. Üretim sürecinde yeralan her türlü alet, araç-gereç ve makinalar ile bunların mal ve hizmet üretiminde istihdam edilmesiyle İlgili bilgiler bütünü; belli bir kullanım değeri üretebilmek İçin ge­rekli olan yöntem ve tekniklerin tümü, Bkz. bilim, teknik.

 

Teknolojik Devrim

 

(Technologıcal Revolutıon) Bi­limsel bilgilerin geniş uygulama alanı bulması sonucu ortaya çıkan yeni araç gereç, makina ve teknik bilgilerin toplumsal yapı ve Örgütlenmelerde meydana getirdiği dönüşüm. Bkz. Devrim, Bilimsel Devrim, Tarim Devrimi, Sanayi Devrimi..

 

Tekrarlı Araştırma

 

(Panel Study) Aynı örneklem grubu­nu değişik zaman aralıklarında gözlemleyerek bilgi toplamayı içeren araştırma tekniği. Bkz. alan araştırması.

 

Telafi

 

(Compensatjon) Kişinin gerçek veya hayalî bir eksik­liğini, diğer bazı yetenek veya özelliklerini abartıl; bir biçimde öne çıkarmak suretiyle kapatmaya çalışması şeklinde ortaya çıkan ve sürekli başkalarının onay. beğeni ve hayranlığını ka­zanma İhtiyacı doğuran rahatsızlık türü.

 

Teleoloji

 

(Teleology) Bkz. amaçbiUm

Telepati

 

(Telepathy) Aracısız iletişim. Herhangi bir iletişim aracı kullanmadan, farklı mekanlarda bulunan insanların zi­hinleri arasında gerçekleşen dolaysız İletişim.

 

Telkin

 

(Suggestıon) 1. Aşılama. Bir düşünceyi, sezdirme­den, dolaylı cümlelerle benimsetme. 2. Bir fikrin eleştirisiz ka­bul edilmesini sağlamak, tutum veya inançları değiştirmek, yerleşik alışkanlıkların olduğu gibi sürmesini temin etmek ve­ya bir eylemi yapmaya razı etmek İçin yapılan sözlü yönlen­dirme.

Temel Değişmezler însan zihninin düşünebilmesi, bilgi üre­tebilmesi ve ürettiklerini diğer İnsanlarla paylaşabilmesi için öngereklilik gösteren anlamlılık, düzenlilik, tutarlılık gibi kate­gorik ortaklıklar.

 

Temel Ve Dinî İfadeler

 

(Ground And Relıgıöus Statements) Bkz. Ted İfadeler

 

Temerrüt

 

(Default) Gecikme. Geç kalma. Bir borç ya da yü­kümlülüğün zamanında yerine getirilmemesi veya geç yerine getirilmesi.

 

Temettü

 

(Dıvıdend) Bkz. Kâr Payı

 

Teminat

 

(Guarantee) Güvence. Garanti. Bir ticarî ilişkide borç için, alacaklıya, borcun ödenmemesi durumunda paraya çevrilerek borca mahsup edilmek üzere verilen karşılık. Para cinsinden verilen teminata nakdî teminat; mal veya eşya cin­sinden verilen teminata aynî teminat; borca karşılık gayri­menkulun teminat gösterilmesine İpotek; resmi veya Özel ku-ruiuşlara verilen ve gerektiğinde herhangi bir şarta bağlı ol­maksızın, tutarı verilen banka tarafından anında nakte çevrile-bilme garantisi taşıyan mektuplara teminat mektubu; firma-lann kullandıkları krediye karşılık bankalarda açtıkları hesap­larda bulundurdukları müşteri çek veya senetlerine de denir.

 

Temsilci Örnekleme

 

(Representatıve Samplıng) Belirli bir istatistiksel evreni genel özellikleriyle temsil edecek yeter olan örneklerin seçilmesi İle yapılan örnekleme.

 

Temsilî Demokrasi

 

(Representative Democracy) Va­tandaşların siyasal karar alma süreçlerine bizzat değil, belirli zaman aralıklarında seçip yetkilendirdikleri, kendilerini seçen­lere karşı sorumluluğu olan temsilcileri aracılığıyla katıldıkları yönetim biçimi; halkın kendini, seçtiği temsilciler aracılığıyla yönettiği demokrasi.

 

Teokrasi

 

(Theocracy) Dinerki Siyasal örgütlenmenin, dev­letin yönetim organlarının, tüm siyasal ilişkilerin ve iktidarın din adamları tarafından düzenlenip yürütüldüğü yönetim biçi­mi.

 

Teoloji

 

(Theology) Dinbilim. İlahiyat. İnsan ve tanrı ilişki­leri, kutsal metinler ye nitelikleri, dinler, inançlar ve bunların insan yaşamındaki ygri ve önemi gibi konulan inceleyen bi-limdalı.

 

Teolojik Safha

 

(Theologıcal Stage) Bkz. üç hal yasası

 

Teorem

 

(Theorem) 1. Doğruluğu, bir dizi mantıksal işlem sonucunda ispatlanabilen önerme.

2. Doğruluğu, ispatlandıktan sonra kabul edilen önerme. Bkz. aksiyom.

 

Teorik Hipotetik Ampirik İfadeler

 

(Theoretıcal Hypothetıcal Empırıcal Statements) Bkz. tııa ifade­ler

 

Teorik Pratik

 

(Theoretıcal Practlse) Bkz. pratik

 

Tepe Değer

 

(Mode) Mod. Bir dizide, gözlem kümesinde veya ,    istaüstiksel dağılımda en fazla tekrarlanan değer.

 

Tepki Oluşumu

 

(Reactıon Formatıon) Bkz. Reaksiyon Teşkili

 

Terim

 

(Term) Istılah. Felsefe, sanat, siyaset, edebiyat veya be­lirli bir bilimdalında yaygın olarak kullanılan ve genel sözlük anlamı dışında, özel anlamı olan kelime veya kelime grubu.

 

Terimbilim

 

(Termınology) Bkz. terminoloji

 

Terminoloji

 

(Termınology) TerimbİÜm. Bir bilim dalı, sa­nat, edebiyat ya da düşünsel veya siyasal ekolün semantik ve­ya bilgisel çatısını oluşturan, daha çok terim niteliği taşıyan kelime ve kavramlar bütünü.

 

Testetme

 

(Testing) Bkz, sınama

 

Teşebbüs

 

(Entreprıse) Bkz. girişim

 

Teşkilat

 

(Organızatıon) Bkz. Örgüt

 

Te'vil

 

Herhangi bir yazılı veya sözlü ifadeyi, değişik gerekçeler­le, ifadenin biçimsel anlamına ters bir biçimde, kelimelere sembolik anlamlar vererek, yahut kelimelerin anlamlarını çağ­rıştırdıkları başka kelimelerle değiştirmek suretiyle anlamlan­dırma, açıklama veya yeniden yorumlama.

 

Tha İfadeler

 

(The Statements) Teorik, Hipotetik, Ampirik İfadeler. Kuramsal, kurgusal ve deneyimsel önermeler. Bu ifadeler, açıklamalardır. Ancak bu açıklamalar bir yaşam biçimini sergileyen bir dilin temelleri değildirler. THA İfadeler için.neden, niçin,., şeklinde veya daha genel terimlerle açık­lama sorusu sormak; teoriye göre, hipoteze göre, deneye göre gibi Önekler kullanmak anlamlı; inanıyorum ki Öneki veya ..inanmıyorum soneki anlamsızdır. THA cümleleri İle bizim, en genel ifadesiyle şunu demek istediğimiz söylenebilir: Olaylar şunun şunun gibi olmaktadır veya olur. Bir THA ifadenin doğruluğu veya yanlışlığından sözetmek anlamsızdır: Buna karşılık THA ifadeler şu şu olaylarla karşılaştırmada uygundur veya değildir denebilir. Yani, THA ifadeler gerçek­likle karşılaştırmada birer benzeşim modelidirler.

 

Tıp

 

Cmedıcıne) Fizyolojik hastalıkların teşhis ve tedavisini amaçlayan bilimdah.

 

Tıp Antropolojisi

 

(İmedıcal Anthkopology) Tarihsel olarak değişik toplumlarda görülen sağlık, hastalık, tedavi ve­ya iyileşme anlayışlarının sosyo-kütürel bağlam ve içeriklerim açıklamaya çalışan antropoloji dalı.

 

Tıp Sosyolojisi

 

(Medıcal Socıology) 1960 sonrası gelişen ve temel olarak tıp alanına giren bir çok rahatsızlığın oluşu­munda sosyal faktörlerin rollerini, toplum İle hastalıklı İnsan­lar ve tıp bilimiyle toplumsal yapılanma arasındaki ilişkileri in­celeyen sosyoloji dalı.

 

Ticaret

 

(Trade) Kâr amacıyla yapılan alim-satim. Bir malın üreticisinden nihaî tüketicisine ulaşıncaya kadar geçtiği her aşamada yapılan alış- veriş; malın kâr elde etme beklentisi İle el değiştirmesi İşlemi.

 

Ticaret Borsası

 

(Commodıty Exchange Market) Bkz. Borsa

 

Ticaret Kapitalizmi

 

(Commercıal Capıtaıısm) Ticarî kapitalizm. Sermaye birikiminin daha çok ticarî faaliyetlerden kaynaklandığı dönem. Avrupa'da kapitalistleşme süreci­nin, başladığı 16. yüzyıl ile, 18. yüzyılda gerçekleşen sanayi devrimi arasında kalan dönemdeki niteliği. Denizaşırı coğrafî keşifler ve ardından gelen sömürgecilik süreciyle paralel ola­rak gelişen, ticarete dayalı sermaye birikiminin ortaya çıkardı­ğı kapitalizm. Merkantilist dönemin iktisadî yapılanmasını betimlediği için ticarî kapitalizm dönemi ile merkantilist dö­nem birbirine ikame olarak kullanılmaktadır.

 

Ticaret Sicili

 

(Commercıal Regıster) Ticaret mahkemele­rinin bulunduğu belediye sınırları içinde faaliyet gösteren ta­cirler, ticarî İşletmeler ve bunlarla ilgili ticaret unvanı, serma­ye miktarı, faaliyet merkezi,., gibi bilgilerin kayıt ve tescil edil­diği, herkesin yararlanabilmesine açık resmî kütük.

 

Ticarî Defterler

 

(Books Of Account) Ticarî faaliyette bulunan her tacirin işletmenin ekonomik ya da malî durumu­nu, borç-alacak ilişkilerini ve faaliyet döneminde elde edilen sonuçlan tespit etmek amacıyla işletmenin nitelik ve iş hacmi­nin gerektirdiği şekilde tutmakla yükümlü olduğu defterler. Belli başlı ticarî defterler şunlardır: Yevmiye defteri, defleri ke­bir, envanter defteri, kasa defteri, işletme defteri ve karar def­teri,

 

Ticarî Senet

 

(Commercıal Bıll) Bkz. Kambiyo Senetleri

 

Ticarî Şirket

 

(Commercıal Partnershıp) Ticaret, siciline tescil ile tüzel kİşİİİk ka/anan kollektif şirket, adi komandit şir­ket, sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket, Ümited şir­ket, anonim şirket ve kooperatif gibi ortaklıkların genel adı.

 

Tik

 

(Tıc) Uyanıkken, herhangi bir dış etki sözkonusu olmadan

meydana gelen kas kasılması.

 

Tikel

 

(Partıcular) 1. Aynı kategoride yer alan birimlerin her biri.

2. Herhangi bir birimin, bütünü bağlamayan bir nitelik veya özelliği, tümel olmayan. Bkz. tümel.

 

Tinselcilik

 

(Spıritualısm) Bkz. Ruhçuluk

 

Titoizm

 

(İtoısm) 1948 yılında, yeni bir doktrin olarak Stalin tarafından zorla dayatılan dünya komünizmi anlayışına bir tepki olarak, Yugoslavya'nın komünist lideri J.B, Tito tarafın­dan geliştirilen ve komünizmi, sosyalist ülkelerin ulusal ba­ğımsızlıklarını kazanmalarına katkıda bulunan bir ideoloji ola­rak gören, ulusal komünizmin teorisi ve uygulaması.

 

Toplayıcı Parti

 

(Catch-All Party) İdeolojisi, her toplum­sal kesimden oy almaya uygun olan, bu nedenle de mümkün olan en geniş seçmen kitlesine ulaşmak ve onların desteğini almak için her yöntem ve aracı kullanan siyasal parti. Bkz.

Kitle Partisi, Kadro Partisi.

 

Toplu Sözleşme

 

(Collectıve Bargaınrng) İşçi temsilcisi sendikal örgüt ile işveren temsilcisi kuruluş arasında yapılan pazarlıklar sonucu oluşturulan ve ücret düzeyi, sosyal güven­ce ve diğer yardımlar gibi çalışma koşullarını düzenleyen ya­zılı anlaşma.

 

Toplu Tüketim

 

(Collectıve Consüimptıon) Bkz. tüketim

 

Topluluk

 

(Commumty) Bkz. cemaat

 

Toplum

 

(Socıety) Cemiyet Gessellschaft. Belirli bir coğrafî

bölge üzerinde temel ihtiyaçlarını karşılamak için örgütlenmiş, aralarındaki etkileşim ve iletişimi düzenleyen kuralları ve ku­rumsal ilişkileri olan, benzerlerinden görece de olsa farklı özellikler taşıyan, hem biyolojik hem de kültürel olarak ken­disini yeniden üretecek mekanizmalara sahip, görece büyük insan topluluğu. Bkz. cemaat, grup.

 

Toplum Sözleşmesi

 

(Socıal Contract) 1. Toplumsal sözleşme. Sosyal mukavele. Bir toplumda yaşayan fertlerin birbirlerine, sosyal İlişkilerin başlaması ve devam etmesi için karşılıklı olarak verdikleri söz. Bu söz önce ortak tavır ve de­ğerleri, sonra da bunlara uygun rolleri meydana getirir.

2. Sos­yal bir varlık olarak İnsanın başkalarıyla birarada yaşamasının zorunluluğundan hareketle, toplumdaki bireylerin birbirlerine katlanma, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve işbölümü ilke­lerine dayalı olarak, sözkonusu bireyler arasında gayri ihtiyarî biçimde oluşan anlaşma.

 

Toplumbilim

 

(Socıology) Bkz. sosyoloji

 

Toplumsal Bütünleşme

 

(Socıal Integratıon) Sosyal entegrasyon. Birden fazla toplumun, yahut toplumsal alt grupların, belirli amaçların gerçekleştirilebilmesi yolunda, Ön­ceki özellik ve kimliklerini terkederek yeni ve ortak bir kim­likte buluşmaları.

 

Toplumsal Formasyon

 

(Social Formatıon) Sosyal olu­şum. Yeni Marksist düşüncede, ekonomik, politik, ideolojik ve teorik bir dizi farklı pratiğin oluşturduğu bütün. Toplum­sal formasyon, üretim tarzı gibi bir soyutlamaya değil, egemen üretim tarzı tarafından denetlenen, birden çok üretim tarzının içice geçtiği somut yapılara karşılık kullanılır.

 

Toplumsal Sözleşme

 

(Social Contract) Bkz. Toplum Sözleşmesi

 

Toplumsallaşma

 

(Socıalızatıon) Bkz. sosyalleşme

 

Toprak Ve Tarım Reformu

 

(Land And Agrıcultüre Re­form) Toplumsal bütünlük, sosyal adalet vb. kaygılarla ta­rımsal yapıya, toprağın kullanım veya mülkiyet yapısına yeni bir biçim vermeye yönelik devlet müdahalesi.

 

Totoloji

 

(Tautology) 1. Eşsöz. Yükleminin, öznenin bilgisi dışında bilgi vermediği, öznenin bilgisinin yinelendiği öner­me.  Örn.  Bekârlar evli olmayan erkeklerdir Önermesinde, bekâr kelimesi evli olmamak anlamına geldiği için bu cümle bir totolojidir. Bkz. analitik önerme, sentetik önerme..

2. Bir bilinmeyenin başka bir bilinmeyenle, veya bîr kavramın ken­disiyle açıklanmaya kalkışılması; konuyla ilgili yeni bir bilgi­nin üretilmemesi. Örn. Kalem kalemdir.

 

Totalitercilik

 

(Totalıtafuanısm) Erk tekelciliği. Sadece siyasal karar alma mekanizmalarının değil, bireylerin hayatla­rının en mahrem noktalarının bile denetlenip biçimîendirilme-sinin amaçlandığı; bütün vatandaşların devletin birer hizmetçi­si olarak değerlendirildiği ideoloji. Böyle bir ideolojinin şekil­lendirdiği topluma,da totaliter toplum denir.

 

Totemcilik

 

(Totemısm) Aralarında soy ilişkisi olduğuna ina­nılan canlı veya cansız varlıklarla akrabalık ilişkileri geliştirme esasına dayalı inanç biçimi. Böyle bir inanç çerçevesinde kut­sallık atfedilen hayvan, bitki veya nesnelere de totem denir.

 

Tradisyonaiizm

 

(Tradıtıonalısm) Bkz. gelenekçilik

 

Trajedi

 

(Tragedy) 1. Ağlatı. Ağlatıcı bir nitelik taşıyan, acı veren, acıklı durum,

2. Konusunu tarihsel olaylar veya efsane­lerden alan ve acıklı bir sonuca bağlanan tiyatro eseri. Hem acıklı, hem de gülünç özellikler taşıyan durumlar da trajiko­mik olarak adlandırılır.

 

Trampa

 

(Barter) Bkz. takas

Transfer Gelirleri

 

(Transfer Earnıngs) Doğrudan üre­tim faaliyetinde bulunamayan İnsanlara, çeşitli biçimlerde ve değişik isimler altında aktarılan gelirler. Örn Emekli maaşları, Öğrenci bursları.

 

Trend

 

(Trend) Belirli değişkenler kümesinin aynı doğrultuda ve zaman içinde gösterdikleri düzenli değişim.

 

Tröst

 

(Trust) Mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve fiyatlarına ya da daha genelde piyasaya hakim olmak amacıyla firmaların ekonomik ve hukuksal bağımsızlıklarını kaybederek, tek bir firma halinde birleşmek suretiyle oluşturdukları birlik. Aynı malı üreten firmaların oluşturdukları tröste yatay tröst; belirli bir nihaî malın üretilmesi İçin gerekli tamamlayıcı malların üretilmesi ile ilgili faaliyette bulunan tüm firmaların biraraya gelerek oluşturdukları tröste de dikey tröst denir.

 

Truman Doktrini

 

(Truman Doctrıne) İL Dünya Savaşı sonrası Sovyet yayılmacılığı ve tehdidine karşı yardım İsteyen devletlere Amerikan ekonomik ve askerî yardımı taahhüt eden ABD politikası. Truman doktrini aynı zamanda Ameri­kan dış politikasının daimi bir özelliği haline gelen ekonomik ve askerî yardım programları serisinin hareket noktasını oluş­turur.

 

Tutarlılık

 

(Consıstency) Bir bütünü meydana getiren un­surlar arasındaki mantıksal uyum.

 

Tutuculuk

 

(Conservatısm) Bkz. muhafazakarlık

 

Tutum

 

(Attıtude) 1. Belirli kişi, grup, fikir veya nesnelere karşı takınılan yahut bazı durumlarda gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerdeki İstikrarlı eğilim. Birey, nesne veya or­tamlara olumlu ya da olumsuz bir şekİİdc tepkide bulunma eğilimi,

2. Gerçekleştirilen veya gerçekleştirilmesi amaçlandığı için sonuçta sorumluluk getiren davranış.

3. Ahlâkî açıdan doğru veya yanlış, iyi veya kötü, uygun veya uygun olmaya­nın belirlenmesinde konu edinilen şey.

 

Tüketim

 

(Consümptıon) İktisadî mal veya hizmetlerin belirli

bir bedel ödenerek insan ihtiyaç veya istekleri doğrultusunda kullanılması. Üretimin ihtiyaçlara göre değil pazarlanabilme İmkanlarına göre ayarlandığı, reklam, moda gibi araçlarla tü­ketimin teşvik edildiği toplum yapısına tüketim toplumu; mal ve hizmetlerin standartlaştınlıp yaygınlaştırılması ve birlik­te yaşamanın getirdiği karşılıklı etkileşimin doğal bir sonucu olarak bireylerin tek lek değil, gruplar halinde tüketici olduk­ları lüketim biçimine de toplu tüketim denir.

 

Tüketim Toplumu

 

(Consumptıon Socıety) Bkz.

 

Tüketim Tümdengelim

 

(Dkdlction) Dedüksiyon. Bütünden parça­ya, tümelden tikele, genelden Özele gidiş yöntemi. Parçaya ait Özelliğin, bütüne ait Özellikten yola çıkılarak tespit edilmesi. Doğru olduğu kabul edilen tümel veya genel bir Önermeden özel bir sonucun çıkarılması. Bkz. tümevarım.

 

Tümel

 

(Unıversal) 1. Bir nesne kümesinin veya sınıfın tüm üyelerinin paylaştığı ortaklık. Bkz. tikel.

2. Aynı sınıfta yer alan tek tek nesnelerin özelliklerini yansılan genel soyutlama. Örn. Ali tikel bir varlık, insan ise tümel bir kategoridir.

 

Tümevarım

 

(Inductıon) Endüksiyon. Tek tek gözlemler­den genel ilkelere; tikel veya Özel olandan tümel veya genel olana varmak için kullanılan akıl yürütme yöntemi. Parçadan bütüne, tikelden tümele, özelden genele gidiş metodu. Bütü­nün özelliklerinin parçaya ait Özelliklerden çıkarılması. Bkz. Tümdengelim.

 

Tüzük

 

(Regulatıon) Yasalarda genel ve soyut olarak belirti­len İlke ve hükümlerin somutlaştırılması ve açıklanması ama­cıyla bakanlar kurulunun damştay denetiminden geçirerek çı­kardığı hukukî metinler.

 

U

 

Uğraş

 

(Professıon) Bkz. meslek

 

Ulus

 

(Natıon) Bkz. Millet

 

Ulusçuluk

 

(Natıonalısm) Bkz. milliyetçilik

 

Ulusallaştırma

 

(Natıonalızatıon) Bkz. millileştirme

 

Uluslararası Hukuk

 

(Internatıonal La W) Devletlerin topluca yerine getirme zorunluluğu hissettiği; uluslararası ku­ruluş ve örgütlerin oluşturulması ve onların kendi aralarında, devletlerle, ve şahıslarla olan İlişkilerinin düzenlenmesi için gerekli olan; uluslararası topluluğu İlgilendiren devlet haricin­deki aktörlerin ve şahısların da hak Ve görevlerini belirleyen hukuk kurallarının tümü.

 

Uluslararası  İktisat  

 

(Internatıonal   Economıcs) Uluslararası ticaret, üretim faktörlerinin uluslararası dağılımı vb. gibi ülkelerarası iktisadî ilişkileri çeşitli boyutlarıyla irdele­yip çözümlemeyi konu edinen iktisat dalı.

 

Uluslararası İlişkiler

 

(Internatıonal Relatıons) Hü­kümetler, halklar ve devlet dışı aktörler ya da kuruluşlar ara­sında ülke sınırlarını aşan ve sözkonusu aktörlerin uluslararası güçler dengesindeki ağırlıkları ve temsil ettikleri grupların çı­karları tarafından belirlenen ilişkilerin tümü. Devletlerin birbir­leriyle kurdukları her türlü ilişkiler.

 

Uluslararası İşbölümü

 

(Internatıonal Dıvısıon Of La Bor) Uluslararası alanda ülkelere çeşitli sosyal, İktisadî, "hukuksal ve siyasal işlevler yükleyen ve doğal olarak siyasî askerî gücü elinde bulunduran egemen devletlerin çıkarları doğrultusunda biçimlendirilen işbölümü. Azgelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelere ucuz hammadde sağlamaları; sanayi mamul­leri için pazar olmaian, kıymetli maden ve sanayi girdileri açı­sından zengin bölgelerin kontrolü gibi siyasî-askerî ittifaklarla her ülkenin üstleneceği rollerin belirlenmesi.

Uluslararası Para Fonu

 

(Internatıonal Monetary) IMF. Uluslararası ticaretin serbestçe işlemesini sağla­mak için gerekli konvertibilite koşullarını gerçekleştirmek ve kambiyo kısıtlamalarını kaldırmak; dış ödeme güçlüğü içine düşen ülkelere finansal destek sağlamak; uluslararası parasal ilişkiler ve diğer konularda danışmanlık hizmetleri vermek ve parasal-malî işbirliğine yardımcı olmak gibi amaçlarla; kapita­list dünya sisteminde zaman zaman meydana gelen tıkanıklık­ları gidermek ve sistemin istikrarlı bir şekilde yürümesini te­min etmek için, II. Dünya Savaşı sonlarında yapılan Bretton Wood Konferansı sonucunda, İmzalanan uluslarara­sı anlaşmayla kurulmuş olan malî kuruluş.

 

Uluslararası Politika

 

(Internatıonal Polıtıcs) 1. Uluslararası sistem içerisinde bir devletin resmî organları ara­cılığıyla başka devletlerle girişliği karşılıklı siyasal ilişkilerin tü­mü.

2. Uluslararası sistemin kendine Özgü koşullarını, bu ko­şulların oluşma biçimlerini ve bunların devletlerin dış politika­ları üzerindeki etkilerini, devletler arasındaki siyasal ilişkilerin uluslararası yapının tümü içerisindeki yerini inceleyen disip­lin.

 

Ümran İlmi

 

İlm'ül ümran. Toplumların tarihsel süreç içerisinde geçirdikleri evreleri, bir topluluğun geçim tarzı ile sosyal ve siyasal kurumları arasındaki ilişkileri, medeniyetlerin, aynen canlı organizmalar gibi doğma, büyüme, gelişme, olgunlaşma ve zeval aşamalarında; toplumların, bedeviyetten hadariyete geçerek, hadariyetin zirvesine ulaştıktan sonra da çözülmeye başlayıp çöküşe gitme noktasında gösterdikleri benzerlikleri, sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde araştıran ilim. (ibn Hal­dun)

 

Uydulaştırma Politikası 

 

(SatellhtzatıonPolıcy) Sovyetler Birliği'nin Î9^ü'!arda Kızılordu'yla Doğu Avrupa'ya girişinin hemen ardından,uyguladığı politika. Buna göre, İlk aşamada bü ülkelerdeki muhalif siyasal elit tasfiye edilecek, daha sonra tasfiye işlemi tüm toplum katmanlarına yayılacak, böylece Doğu Avrupa sadece bir.askerî tampon bölge değil, aynı zamanda çeşitli biçimlerde kapitalist dünyadan gelebile­cek İdeolojik ve psikolojik tehditlere karşı dış savunma hattı olarak kullanılacaktır.

 

Uydurma

 

(Superstıtutıon) Bkz. hurafe

 

Uygarlık

 

(Cıvılızatıon) 1. Medeniyet. Değişik coğrafyalar­da yaşayan insanların ürettikleri bilgi, teknoloji, yapı, kurum, inanç, sanat eseri, vb. maddî-manevî ürünlerin belirli bir za­man kesitindeki genel adı. Bkz. hadariyet.

2. Yazının icadı, hayvanların evcilleştirilmesi, tarım ve yerleşik hayata geçişle başlayan insanlığın gelişim evresi. Bkz. barbarlık.

 

Uygulamalı Ekonomi

 

(Applıed Econoımıcs) Para ve maİİ-ye politikaları gibi ekonomik olguların çeşitli İktisadî faaliyet alanlarında, değişik yer ve zamanlarda uygulanması ve iktisadî faaliyetlerin belirli yönlere kanalîze edilmesi amacıyla alınması gereken ekonomik karar ve önlemleri incelemeyi ko­nu edinen iktisat dalı.

 

Uyguıayımbilim

 

(Technology) Bkz. teknoloji

 

Uyruk

 

(Natîonalıty) Bkz. Milliyet

 

Uyum

 

(Adaptatıok) Bkz. adaptasyon

 

Uyuşma

 

(Accomodatıon) Düşmanlık, zıtlık yahut çatışmaya neden olan temel çelişkiyi ortadan kaldırmaya çalışmadan, ta­raflara ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel veya psikolojik yön­den kazanç getirecek noktalan Önplana çıkarmak suretiyle sağlanan çözüm.

 

Uylaşım

 

(Conventıon) Konvensiyon. tnsanlararası iletişim, etkileşim ve ilişkilerin temelini oluşturan, karşılıklı onayla kendini yeniden üreten ortak kavrayış. Bkz. ortak düzlem, Temel Değişmezler.

 

Uylaşımcılk

 

(Conventıon'ausm) Konvensiyonalİzm. Di­ğer konularda olduğu gibi bilimsel yasaların da muhtemel bir çok uylaşımdan sadece biri olduğunu ve bilimsel nesnelliğin, benimsenen uylaşmı modelleri üzerinde ittifak etmekten Öte bir anlam taşımadığını ileri süren yaklaşım.

 

Uzay

 

(Space) Mekân. Algıya konu olan bütün varlıkları içine alan sonsuz boşluk. Bkz. zaman.

 

Uzlaşma

 

(Compramjse) Bir birine güç yetiremeyen tarafların karşılıklı olarak çıkarlarından tavizler vererek oluşturdukları uyuşma veya anlaşma biçimi.

 

Uzmanlaşma

 

(Specıalızatıon) Biş iş kolunun belirli coğrafî bölgelerde yoğunlaşması sonucu veya bir üretimin daha ve­rimli, seri ve kaliteli biçimde yapılabilmesi için ayrıntılı bilgi, görgü, beceri ve deneyime dayanan toplumsal iş bölümü. Be­lirli bir meslek, çalışma alanı veya bir konuda bilgi ve tecrübe birikimini artırma, ayrıntılı çözürnfemeler yapabilecek düzeye gelme.

 

Ü

 

Ücret

 

(Wage) 1. Emeğin bedeli; işgücünün fiyatı.

2. Bir üretim faaliyetine üretim faktörü olarak katılan emeğin üretilen ürün­den aldığı pay. Mal cinsinden ücrete aynî ücret; para cinsin­den ücrete de nakdî ücret denir.

 

Ücretlerin Tunç Kanunu

 

(1ron La W Of Wages) Ücretle­rin asgari geçim düzeyinin üzerine çıkmasının, refahı artan iş­çi kesimindeki nüfus artışını teşvik edeceğini, bunun sonucu olarak da artacak emek arzının ücretleri tekrar aşağıya çeke­rek asgari geçim düzeyine indireceğini; dolayısıyla uzun dö­nemde işçi ücretlerinin asgari geçim düzeyinin üzerine çıkma­yacağım öne süren görüş.

 

Üç Hal Yasası

 

(Law Of Three Stages) A. Comtâun öne sürdüğü ve insan düşüncesinin evrimsel bir süreç izleyerek üç aşamadan geçtiğini öne süren yaklaşım. Buna göre, bütün olayların nedenlerinin doğaüstü varlıklara dayandırılarak açık­landığı ilk dönem teolojik safha; olay ve ilişkilerin soyut kavramlara atfen açıklandığı ikinci döneme metafizik safha; maddî sebep-sonuç İlişkilerinin çözümlendiği üçüncü ve en gelişmiş dönem İse pozitif safhadır. Böylece İnsan düşünce­si, dinsel düşünceden metafiziğe, oradan da pozitif düşünme biçimine geçerek, geri döndürülemez evrimsel seyir izle­mektedir.

 

Üçüncü Dünya Ülkeleri

 

(Thırd World Countrıes) 1. Tam olarak kapitalist veya sosyalist blok içinde yeralmayan, ancak kaynakları kapitalist ülkeler tarafından sömürülen, az­gelişmiş olarak da nitelenen Asya, Afrika ve Latin Amerika ül­keleri.

2. Sanayileşmiş merkez ülkelerin dışında kalan ve dün­ya İşbölümüne bunların öngördüğü çerçevede katılan, kendine yeterlilik düzeyini tutturamamış, doğrudan veya dolayh olarak yarı sömürge durumundaki ülkeler.

 

Üçüncü İhtimalin Yokluğu İlkesi

 

(Prıncıple Of No Thırd Possıbılıty) Bkz. formel Mantık

 

Üçüncül İşler

 

(Tertıary Occupatlons) Bkz. İş

 

Ülkü

 

(İdeal) İdeal. Mefkure Olması istenen durum. Kişinin içinde yaşadığı toplumun topluca, veya kendisinin o toplum içerisinde ulaşmayı amaçladığı konum.

 

Ültimatom

 

(Ültimatom) Devletler arası ilişkilerde, bir devle­tin diğerine karşı ileri sürdüğü ve reddedilmesi halinde siyasi ilişkilerin kesilmesi veya savaş kâran gibi ciddi sonuçlar doğu­rabilecek son şartlar.

 

Ümmet

 

Soy, kan bağı, dil ya da ülke birliği temelinde değil, din ve inanç birliği temelinde biraraya gelmiş; ortak bir inanç ile birbirine bağlı; aynı dine ve aynı peygambere tabi insanlar

topluluğu.

 

Üretici Güçler

 

(Forces Of Productıon) Üretim Güçleri. Marksist kurama göre, bir toplumsal oluşumun yeniden üretil­mesinde rol aJan üretim araçları İle bu araçları kullanabilen, teknik bilgi, üretim tecrübesi ve İş alışkanlıklarına sahip insan emeğinin oluşturduğu bütünlük. Buna göre, tarihsel süreçte görülen toplumsal dönüşümlerin temel nedeni, üretim ilişkile­ri ile üretici güçler arasındaki çatışmadır; insan toplumlarının ilkel-komünal toplumdan başlayıp köleci, feodal, kapitalist, sosyalist ve nihayet komünist topluma ulaşan evrim sürecinin motoru bu çatışmadır. Bkz. sınıf mücadelesi, diyaI-Ektik Yön­tem.

 

Üretim

 

(Productıon) İstihsal. Belirli girdiler kullanarak be­lirli çıktılar elde etme faaliyeti. Fayda veya değer yaratmak, yahut malların çeşitli yollarla miktar ve faydalarını artırmaya yönelik her türlü etkinlik. Toprağı ekip belirli ürünler yetiştir­meye tarımsal üretim; sanayi girdileri kullanarak sanayi mamulleri üretmeye sınaî üretim; zihin emeği harcayarak bir eser ortaya çıkarmaya da zihinsel üretim denir.

 

Üretim Araçları

 

(Means Of Productıon) Bkz. Üretim Faktörleri

 

Üretim Faktörleri

 

(Factors Of Productıon) Toprak, emek, sermaye., gibi üretim sürecinde yeralan, belli başlı çık­tıların üretilebilmesi için girdi olarak kullanılan ekonomik ve teknik unsurlar. Üretim sürecine doğrudan veya dolaylı olarak giren, kendileri aracılığı ile üretim yapılabilen doğal ya da in­san ürünü her türlü araç, nesne ve teknik bilgiye de üretim araçları denir.

 

Üretim Faktör Payları

 

(Factor Shares) Üretime katılan faktörlerin, üretim süreci sonunda yaratılan hasıladan aldıkları paylar. Bu çerçevede toprağın payı rant, emeğin payı ücret, sermayenin payı faiz ve müteşebbisin payı ise kâr olarak adlandırılmaktadır.

 

Üretim İlişkileri

 

(Rklatıons Of Productıon) Marksist kurama göre, ekonomik altyapıyı oluşturan ve toplumsal yapı­ya hakim tüm İlişki biçimlerini belirleyerek kendisine uydu­ran, üretim sürecinde insan bilincinden bağımsız oiarak kuru­lan mülkiyet ve iş İlişkileri bütünü.

 

Üretim İmkanları Eğrisi

 

(Productıon  Possıbıutycurve) Veri bir teknoloji düzeyinde, eldeki üretim faktörleri­nin tam olarak kullanımı durumunda üretilmesi mümkün olan maksimum mal ve hizmet miktarlarını gösteren eğri.

 

Üretim Tarzı

 

(Mode Of Productıon) 1. Üretim biçimi. Hayatın sürdürülmesi için zorunlu olan sosyal ve fiziksel ihti­yaçların giderilmesini sağlayacak ürünlerin elde edilme yönte­mi. Tarihsel olarak gelişen toplumsal üretim yöntemlerinin tü­mü.

2. Marksist kurama göre, toplumsal evrimin her aşamasın­da, toplumun bir durumunu ifade eden üretici güçler ile üretim ilişkilerinden meydana gelen bileşim. Bkz. Üretici Güçler, Üretim İlişkileri.

 

Ürkü

 

(Panıc) Bkz. Panik

 

Üstbelirlenim

 

(Over-Determınatıon) Bir toplumsal olu­şumun parçasının belirli bir sıradüzenine göre de olsa, İçinde yer aldığı bütünlük ve diğer parçalardan hem etkilenmekte hem de onları etkilemekte olduğunu İfade çimek üzere kulla­nılan kavram. Bu bağlamda belirleyicilik, karmaşık ve çok çe-Şitlidir. Althusser'ci post modern söylemin anahtar kavramı olan üsı belirlenim; bir toplumsal varlığın toplumsal bütünlük içindeki tüm varlıkların karşılıklı etkileşimiyle ortaya çıkacağı­nı ifade etmektedir.

 

Üstben

 

(Supkkhgo) Bkz. süperego

 

Üstyapı

 

(Superstrl'cture) 1. Ulaşım, iletişim, barınma ve beslenme imkânlarından oluşan altyapının üzerinde gelişen kültür, eğitim, sanat, bilim gibi kurumların tümünü ifade eden kavram.

2. Marksist kurama göre, üretim güçleri ile üretim iliş­kilerinin belirlediği ekonomik altyapı dışında kalan her şey. Bkz. Altyapı.

 

Ütopik Sosyalizm

 

(Utoptan Socıalısm) CendMçerisinde farklılıklar göstermekle beraber, sosyalist toplumun nasıl ola-cağına dair somut modeller geliştirmek bakımından aynı pay­da altında toplanabilecek düşünürlerin görüşlerinden oluşan ve 19- yüzyılda Avrupa'da etkili olmuş bir düşünce akımı. Başlıca temsilcilerini S. Simon, Fourİer, R. Owen, vej. Proud-hon gibi düşünürlerin oluşturduğu ütopik sosyalizm temel olarak, Hıristiyanlığın yerine yeni bir inanç ve yaşam sistemi ' olarak sosyalizmin ikame edilmesi, özel mülkiyet ve miras hakkının kaldırılması, toplumun tüm bireylerine her konuda eşit şans tanınarak insanlara yeteneklerine göre iş verilmesini savunmaktadır. Bkz. sosyalizm, komünizm, kapitalizm. Ütopya Cutopıa) Düşütke Yunanca'da yer anlamına gelen topos kelimesinin başına eklenen olumsuzîama edatıyla elde edilen ve olmayan yer biçiminde tercüme edilebilecek olan terim. Ütopya kavramı, Gılgamış Destanından bu güne değin bir çok düşünür tarafından, bazan mevcut toplumsal yapı ve ilişkilerin örtük olarak eleştirilmesi, bazan da kurgusal olarak üretilen İdeal toplum modelleri anlamında kullanılmıştır.

 

V

 

Vacip

 

İslam hukukuna göre, varlığı kesin olan, mükelleften bir şeyin yapılmasını isteyen, ancak nasıl yerine getirilmesi gerek­tiği konusunda ihtilaf edilen, dolayısıyla bağlayıcılığı farz dü­zeyinde olmayan hüküm. Bkz. farz, sünnet, müstehap, mek­ruh, Mendup, Mubah, Haram.

 

Vadeli Mevduat

 

(Tıme Deposıts) Bkz. mevduat

 

Vadesiz Mevduat

 

(Demand Deposıts) Bkz. mevduat

 

Vahy

 

(Rhvelatıon) îsîamî terminolojide, Allah'ın peygamber­ler aracılığı ile insanlara, hayatın hangi ilkelere göre yönlendi­rilmesi, nelere uyulup nelerden sakınılması gerektiğini bildir­mesi. İlahî bilgi, bu bilginin gönderiliş tarzı.

 

Vardamlı İstatistik

 

(İnferentıal Statfstıcs) Örneklem gruplarından elde edilen bulgulardan hareketle araştırma ev­reninin bütününü bağlayıcı genellemeler yapmak için kullanı­lan istatistiksel yöntem ve teknikler toplamı.

 

Vargı

 

(Conclusıon) Sonuç. Mantıksal akıl yürütme sürecinde öncüllerden çıkardan ve doğruluğu öncüllerin doğruluğuyla kayıtlı olan sonuç önermesi.

 

Varlık Hiyerarşisi

 

(Hıerarchy Of Beıng) 1. Evrendeki varlıkların üstünlük derecelerine göre aldıkları hiyerarşik dü­zen. Basitten karmaşığa, ilkelden mükemmele, saf maddi olandan saf nur Olana doğru olan varlık sıralaması.

2. Cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, insanlar, melekler ve Tanrı sırala­masında olduğu gibi, gerçekliğin veya varlıkların mertebeleri olduğunu ve bu mertebeler arasında bir devamlılıktan çok bir sıçrama bulunduğunu öne süren görüş.

 

Varllkbiıimsel İkicilik

 

(Ontologıcal Dualısm) Bkz. Ontolojik Düaıi2m

 

Vaklıkbilimsel Tekçilik

 

(Ontologıcal Monısm) Bkz. Ontolojik Monizm

 

Varsam

 

(Hallucınatıon) 1. Halüsinasyon. Daha çok şi­zofreni ve paranoya gibi rahatsızlığı olan hastalarda görülen ve alıcılar uyarılmaksızın onaya çıkan duygusal yaşantı; olma­yan bir şeyi varmış sanma.

2. Gerçekte olmayan şeyleri varmış gibi algılama biçiminde ortaya çıkan bir algı yanılması.

 

Varsayım

 

(Assu.Mptıon) 1. Faraziye. Bir teorinin oluşturul­ması sırasında doğru oldukları varsayılan, teorinin üzerlerine oturtulduğu ve sözkonusu teorinin geçerliliğinin onların doğru olmasına bağlı olduğu ifadeler.

2. Gerçekliği açıklamaya yö­nelik bir model kurarken İhtiyaç duyulan sınırlamalar ve basit­leştirmelerin ifade edildiği önermeler.

3. Kuramsal sonuçlara gidilebilmesi için başlangıçta öyle olduklan kabul edilen Ön­cüller.

 

Varyans

 

(Varıance) Bkz. Standart sapma

 

Vasıflı Emek

 

(Skılled Labour) Nitelikli İşgücü. Özel nite­likler taşıyan işgücü. Belirli bir öğrenim, bilgilenme ve beceri kazanma sürecinden geçmiş, teknik bilgi ve tecrübeye sahip işçinin sağladığı emek. Herhangi bir teknik bilgi, beceri, eği­tim ve Öğrenime ihtiyaç göstermeyen, kolgücüne dayalı eme­ğe de vasıfsız emek denir.

 

Vasıfsız Emek

 

(Unskılled Labour) Bkz. vasıfu Emek

 

Vatandaşlık

 

(Cıtızenshıp) Yurttaşlık. Anne-babamn uyru­ğuna, üzerinde dünyaya gelinen ülkeye veya yasaların gerek­tirdiği belirli şartları taşıyıp taşımamaya bağlı olarak belirlenen ve kişilerin hangi devlet veya millete bağlı olduklarını İfade eden kimlik.

 

Vazgeçme Maliyeti

 

(Opportunıty Cost) Bkz. Alternatif Maliyet

 

Vefa Bey'i

 

Paraya ihtiyacı olan bir kimsenin, yüksek fiyatla sa­tın aldığı bir malı, normal bedelini kendisine ödediği takdirde satan kişiye tekrar iade edeceğine dair söz vermesi şartıyla ya­pılan, İslam hukukunda izin verilmediği halde, uygulamada zaman zaman rastlanabilen bîr anlaşma lürü. Bir tür örtük faiz İlişkisi.

 

Veizenbaum Tezi

 

(Veızenbaum Thesıs) Teknolojik devri­min hizlanmasıyla modern dünyada bilgisayarların büyük bir hızla yaygınlaşması ve işyerlerinin yanısıra evlere de girmeye başlamasının getirdiği fiilî ya da potansiyel tehlikelere işaret ederek, insanlararası sosyal İlişkileri zedeleyecek Ölçüde ma-kina-insan ilişkisinin öne çıkmasını eleştiren; bilgisayarı kişilik kazanmış bir zeka olarak nitelendiren; çağdaş gençliğin bilgi­sayar tutkusunu uyuşturucu tutkusuna benzeten; yalnızlığını başka insanlarla paylaşmak yerine bilgisayar ekranıyla payla­şan ve giderek toplumsal çevresine yabancılaşmış yeni bir İn­san soyunun .türemekte olduğunu ileri süren görüş.

 

Vergi

 

(Tax) 1. Devlet ya da devletin yetkili kıldığı resmî otori­teler tarafından gerçek veya tüzel kişilerden yasalar çerçeve­sinde, hukuksal yaptırım kullanılarak bir karşılık vaadetmeden alınan para.

2. Yönetim tarafından kamu hizmetlerinin yürü­tülmesi amacıyla doğrudan veya dolaylı olarak alınan para. Bu çerçevede, bir vergi matrahı üzerinden belirli oranda yapı­lan kesintiye doğrudan vergi; bir malın fiyatına eklenerek alınan vergiye dolaylı vergi; vergi yasalarına göre kendisine vergi borcu yüklenen gerçek ya da tüzel kişiye vergi mükel­lefi; vergi kanun ve hükümleri çerçevesinde esasen mükellef­ten vergisinin alınması gereken belirli vergi konularının, ka­nun koyucu tarafından vergi dışı bırakılmasına vergi istisna­sı; kendileri İçin vergi borcu doğuran bir durum olmakla bir­likte bazı şahıs veya kuruluşların vergi mükellefiyeti kapsamı dışında tutulmasına da vergi muafiyeti denir.

 

Vergi Yansıması 

 

(Tax   Incıdence)   Yasaların   tanıdığı imkânlardan yararlanılarak ödenmiş bir vergi yükünün kısmen veya tamamen başkalarına devredilmesi. Vergi ödememek ya da olması gerektiğinden daha az Ödemek amacıyla vergi yasa­larına aykırı hareket elmeye de vergi kaçakçılığı denir.

Veri

 

(Data) 1. İşlenmemiş, yorum yapmaya imkân verecek dü­zeyde sistemleştirifmemiş  ham bilgi.

2. Bir sorunun çözümü araştırılırken olduğu gibi alınan yahut Öyle olduğu kabul edi­len fikir ve önermeler.

3. Matematiksel ve İstatistiksel çalışma­lar ve daha genelde tüm araştırmalarda kullanılan rakam, tab­lo, seri ve ham bilgiler bütünü.

 

Verimlilik

 

(Productıvıty/Effıcjency) Girdi başına düşen çıktı miktarı. Bir birim girdi ile ne kadar çıktı üretilebileceği. Üretim miktarının kullanılan girdi miktarına oranı. Matematik­sel olarak V=Çıktı/Gİrdi.

 

Vesayet Yetkisi

 

(Tutelage) Merkezî yönetimin, yönetimin birliği -ilkesine dayanarak, yerel yönetim organlarının etkinlik­lerini hukuka uygunluk bakımından denetleme yetkisi.

 

Vetire

 

(Process) Bkz. süreç

 

Veto

 

1. Alt düzeyde alınan bir kararın, daha yetkili bîr üst merci tarafından reddedilmesi.

2. Genel anlamda yasama organı ta­rafından kabul edilen yasaların devlet başkanı tarafından onaylanmaması durumu; Özel olarak da, Birleşmiş iMilletler Güvenlik Konseyi'nde yapılan oylamalar sırasında ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Çin'den oluşan beş daimi üyeden herhan­gi birinin, yetkisini kullanarak oylama konusu kararın alınma­sına engel olması.

 

Vicdan

 

(Conscıence) 1. Bireylerin toplumsal ilişkilerini belirleyen, bütün insanlarda doğuştan varoîsa da çoğunlukla için­de yaşanılan topluma egemen olan normlara paralel olarak gelişen yahut biçim kazanan, içşelleştiriimiş kural ve değerler bütünü; doğru-yanlış anlayışları.

2. Doğru-yanhş, iyi-kötü gibi ahlakî yargıların hayata aktarıldığı, insanın, kendisini hesaba çektiği, yahut içdenetime tabi tuttuğu sezgisel süreç; kendisini başkalarının yerine koyarak düşünmesini mümkün kılan, dolayısıyla onların zararına olan düşünce ve eylemler yapmaktan alıkoyan içsel uyan sistemi.

 

Vietnam Sendromu

 

(Vıet-Nam Syndkomh) ABD'nin, kaza­nacağından emin olarak girdiği Vietnam Savaşından milyarlar­ca dolarlık maddî kayıp, elli bin dolayında ölü veya akibeü belirsiz olmak üzere insan kaybı vererek geri çekilmek zorun­da kalmasıyla uğradığı hayal kırıklığı; zafer çığlıklarının peşin­den ABD için Vietnam'ın, siyasî ve askerî açıdan içinden çıkıl­ması güç bir bataklığa dönüşmesi, yenilginin utancı ve savaşın yıkımının üst üste gelmesi sonucu Amerikan halkında oluşan savaş korkusu. 1990'h yıllara kadar etkili oîan Vietnam send-romunur. 1991 yılı başlarında Körfez Krizi'nİ çözmek amacıyla İrak'a karşı girişilen harekatın başarılı olmasıyla aşıldığı söy­lenmektedir.

 

Viyana Çevresi

 

(Vienna Cırcle)  Bkz, mantıksal pozitivizm

 

Viyana Okulu

 

(Vıenna School) Bkz. Avusturya okulu

 

Vize

 

(Vısa) Bir ülkenin, başka ülke vatandaşlarına giriş izni ve­ren ve sözkonuşy ülke vatandaşının kimlik ve milliyetinin doğruluğunun ispat edildiğini, giriş nedenlerinin uygun bu­lunduğunu gösteren, ve o ülkenin bir resıüî görevlisi yahut yetkili mercii tarafından, pasaport üzerine yapılan tasdik. Kar­şılıklı olarak ülkelerin vizeleri kaldırmalarına, ya da belirli kişi­lerin vize uygulamasının kapsamı dışında bırakılmasına da vi­ze muafiyeti denir.

 

Y

 

Yabancılaşma

 

(Alıenatıon) 1. Alİnasyon   Kişinin İçinde yaşadığı topluma, kültürel değerlere ve rol dağılımına karşı İl­gisinin kaybolması, değer ve normları anlamsız görmesi, ken­disini güçsüz ve yalnız hissetmesi durumu. Bkz. anomi.

2. İn­sanın taşıdığı amaçlar ve benimsediği ilkelerle çelişir bir ko­num ve İlişkiler ağı içerisine düşmesi. Büyük ölçekli işletme­lerde, üretim   sürecindeki işbölümünün bir sonucu olarak, üretimi gerçekleştiren emcK sahibinin, ürün üzerindeki dene­timini kaybetmesine emeğin yabancılaşması; bir toplumun İçsel veya dısşal dinamiklerle tarih mirası vu kullu ne yabancı hale gelmesine kültürel yabancılaşmamun aydın kesiminin, İçinde yaşadığı topluma ait değerleri reddederek yahut hafife aîarak farklı bir toplumun değerlerini benimsemesi sonucu, halk kitleleri ile aydınlar arasında ko­pukluk veya ikilik oluşmasına da aydın yabancılaşması de­nir.

 

Yabanilik

 

(Savagery) Bkz. barbarlık

 

Yadsıma

 

(Negatıon) Bkz. olumsuzıama

 

Yahudi Düşmanlığı

 

(Antısemıtısm) Bkz. Antisemitîzm

 

Yakınsak Süreçler

 

(Convergent Frochsses) Farklı nok­talardan yola çıktıkları, ya da farklı merkezlerden kaynaklan­dıkları halde, taşıdıkları benzer özellikler yahut kullandıkları ortak yöntemler nedeniyle, çeşitli aşamalardan geçtikçe ortak bir noktaya, belirli bir merkeze doğru yönelen, birbirine ya­kınlaşan süreçler.

 

Yaklaşım

 

(Approach) Bir olayı, bir problemi veya konuyu, benzerlerinden temel noktalarda farklılıklar gösteren, ancak kendi içinde tutarlılık arzeden ele alış, değerlendiriş, anlam­landırıp ve yorumlayış biçimi,

 

Yaklaşma-Kaçınma Çatışması

 

(Approach-Avoıdance Co.Vfu) Birey için aynı hedefin hem çekici, hem de itici olmasından kaynaklanan çatışmayı İfade eden psikoloji terimi.

 

Yaklaşma-Yaklaşma Çatışması

 

(Approach-Approach Confuct) Kişinin, aynı anda doyumunun sağlanması müm­kün olmayan iki farklı hedefe yaklaşmak için güdülenmesin­den doğan çatışmayı ifade eden psikoloji terimi.

 

Yalanlama

 

(Dexy) Bkz. inkar

 

Yanılsama

 

(Illusıon) Bkz. algi yanılması

 

Yanıltmaca

 

(Fallacy) Aslında yanlış olduğu bilindiği halde başkalarım aldatmak amacıyla doğru gibi gösterilerek yapılan hileli çıkarsama veya akıl yürütme.

 

Yanıt

 

(Answer) Bkz. cevap

 

Yanılışlamacılık

 

(Falıfıcatıomsm) Bir önermenin bilim­selliğinin, sözkonusu Önermenin muhtemel gözlemlerle yan-lışlanabilir bir biçimde formüle edilmiş olup olmaması İle be-. Jirlenebileceğİni; bu yüzden bilimsel bilginin doğruların birik­mesiyle değil, yanlışların ayıklanmasıyla ilerlediğini savunan görüş. (K.R. Popper) Bkz. mantıksal pozitivizm, pozitivizm, Akılcılık, Bilimsel Devrim.

 

Yansılama

 

(Imıtatıon) Bkz. Taklit

 

Yansıtma

 

(Projectıon) Bireyin başarısızlıklarını yahut kabul görmeyen davranışlarının sorumluluğunu başkalarına yükleye­rek kendini saklamaya çalışması şeklinde ortaya çıkan bir sa­vunma mekanizması, örn. Düşük not alan bir öğrencinin, bu­nun nedenini derse çalışmamasına değil, öğretmenin kötü ni­yetine bağlaması.

 

Yansızlık

 

(Neutralıty) Bkz. tarafsızlık

 

Yapı

 

(Structure) Dengeli, düzenli ve uyumlu ilişkilerle birbi­rine bağlı öğelerden meydana gelmiş bütün. Bkz. yapısalcı­lık.

 

Yapısal Açıklama

 

(Structural Explanatıon) Bkz. açık­lama

 

Yapısal İşsizlik

 

(Structural Unemployment) Bkz. İssiz­lik

 

Yapısalcı Psikoloji

 

(Strl'cturaust Psychology) Zih­nin içeriği ile bütün psikolojik süreçlerin içeoakış tekniği ile zihinsel öğelere ayrılarak çözümlenebileceği görüşünü savu­nan psikoloji okulu.

 

Yapısalcılık

 

(Structuraus.M) Çözümleme birimi olarak, yapıyı alan ve yapıyı da onu oluşturan öğelerin toplamından daha farklı bir nitelikte kabul eden yaklaşım. Buna göre bir cümlenin anlamının o cümleyi oluşturan kelimelerin anlamla­rının toplanması ile değil, fakat tam tersine kelimelerin anlam­larının o dilin bütünlüğü İçinde oluşması gibi, toplumsal olay veya kurumlar da İçinde yeraldıkları toplumsal yapının bütün­lüğü ile ilişkileri çerçevesinde anlaşılabilirler.

 

Yaptırım

 

(Sanctıon) Müeyyide. Toplumsal kuralların işleye­bilmesi ve düzenin devamlılığının sağlanmasına yönelik ola­rak kişilere caydırıcı veya özendirici etkide bulunan ceza veya Ödül Cezalandırma niteliği taşıyan yaptırıma olumsuz yaptı­rım; ödüllendirmeye dayanan yaptırıma da olumlu yaptırım denir.

 

Yarar

 

(Uttlıty) Bkz. Fayda

 

Yararcılık

 

(Utılıtartanısm) Bkz. faydacılık

 

Yaratma

 

(Create) Varetme, ortaya çıkarma, meydana getir­me. Herhangi bir hammadde kullanmadan veya bir şeyin ara­cılığına başvurmauan, mutlak anlamda yoktan varetmeye mutlak yaratma; varolan malzemeyi kullanarak veya birta­kım araçlardan yararlanarak yeni bir şey ortaya çıkarmaya ya'da bir esere yeni bir şekil vermeye de izafî yaratma denir. Mutlak yaratma Mutlak Varlığa, izafî yaratma ise ;insana özgü bir fiildir.

 

Yargı

 

(Udıcıary/Judgement) 1. Devletin en temel üç işle­vinden biri olarak, belirli bir hukuk sistemi çerçevesinde, yasama organının meydana getirdiği kanunları somut durumlara uyarlamak, anlaşmazlıkları çözmek, böylece adaleti sağlamak amacıyla, bağlayıcı ve yaptırım gücüne sahip karar üretme. Bkz. yasama, yürütme, hukuk..

2. Bir konuda sonuç niteliğin­de verilen karar; yargılama, değerlendirme sonrasında ulaşılan sonuç.

3. Doğru veya yanlış olarak nitelenebilen karar.

 

Yargı Bağımsızlığı

 

(Ixdepende. Of Judıcıary) Dev­letin üç temel işlevinden biri olan yargının, bağımsız mahke­meler aracılığıyla ve diğer iki işlevi oluşturan yasama ve yü-. rütmenin vesayet ve denetiminden uzak olarak yerine getiril­mesi.

 

Yargılı Örnekleme

 

(Bıased Samplıng) Bkz. Örnekleme

 

Yargıtay

 

(Court Of Appeals) Adliye mahkemelerinde veri­len kararların temyiz edilebileceği ve ayrıca kanunla belirlen­miş bazı konulara ilk ve son derece mahkemesi olarak da bakmaya yetkili üst mahkeme.

 

Yasa

 

(Law/Act) Bkz. Kanun

 

Yasa Gücünde Kararname

 

(Statutory Decree) Bkz. Kanun Hükmünde Kararname

 

Yasal Monopol

 

(Legal Monopoly) Dayanağını kanunlar­dan alan iktisadî, hukukî veya sosyal amaçlı tekel. Bu çerçe­vede  devletin gelir sağlamak  amacıyla  kurduğu  tekele İkdİsadî monopol; yeni buluşlar veya araştırmaların teşviki ve patent haklarının korunması amacıyla firma ya da kişilere anlaşmalarla verilen bazı haklara hukukî monopol; bazı sos­yal hizmetlerin sunulmasında rekabet nedeniyle gelecek dal­galanmaların önlenmesi amacıyla oluşturulan tekele de sos­yal monopol denir. Ayrıca bkz. tekel.

 

Vasal-Ussal Otorite

 

(Ratıonal-Legal Authorıty) Güç kullanımının meşruluğunun, belirli amaçlan geçekleştirmek üzere konmuş rasyonel yasalarla sağlandığı iktidar yapısı. (M. Weber) Bkz. geleneksel otorite, karizmatIk otorite.

 

Yasama

 

(Legıslatıon) Kanun yapma edimi. Ulusal veya ulus­lararası konularla ilgili bağlayıcı ve yaptırım gücü olan kuralla­rı oluşturma, değiştirme yahut varolan kural veya yasaları İptal etme. Yasama sürecinin sonunda bclü bir siyasal örgüt çalısı altında yaşayan insanların hak, yetki ve sorumlulukları belir­lendiği için, bir toplumdaki yasama sistemi, hem o toplumda­ki siyasal İktidar ilişkilerini, hem sosyal güçler dengesini, hem de o toplumu çevreleyen egemen değer ve inançları yansıtır. Bkz. Yürütme, Yargı.

 

Yasama Dokunulmazlığı

 

(Freedom From Arrest) Par­lamenter sistemlerde senato veya temsilciler meclisi üyeleri­nin, üyelikleri devam ettiği veya üyesi olduktan meclisin hak­larında tersine bir kararı olmadığı sürece, gerek meclis içinde, gerekse meclis dışındaki fiil ve sözlerinden dolayı sorumlu tu­tulup yargılanamamaları garantisi.

 

Yaşam Standardı

 

(Lıfe Standard) Toplumu oluşturan bi­reylerin, o toplumda tüketilen mal ve hizmetlerden yararlana­bilme, bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarının karşılanabilme dü­zeyi.

 

Yaşambilim

 

(Bıology) Bkz. biyoloji

 

Yatay Hareketlilik

 

(Horızontal Mobılıty) Bkz. Sos­yal Hareketlilik

 

Yatırım

 

(Invesment) 1. Herhangi bir ürünün yetiştirilmesi ve­ya iyileştirilmesi amacına yönelik olarak yapılan faaliyetlerin tümü.

2. Belirli bir dönemde ülkedeki mevcut üretim araçları toplamına ya da mevcut sermaye stokuna yapılan ilaveler. Üretim sürecini İşler halde tutmak ya da geliştirmeye yönelik olarak girişimciler tarafından yapılan harcama.

 

Yazçizcilik

 

(Red Type) Bkz. kırtasiyeciıİK

 

Yazgı

 

(Fate) Bkz. kader

 

Yazgıcılık

 

(Fatausm) Bkz. kadercilik

 

Yedek Akçeler

 

(Reserves) İhtiyatlar. İlerde meydana gel­mesi muhtemel zararların karşılanması, işletmenin faaliyetini sürdürmesi veya gelişmesinin sağlanması, pay sahiplerine is­tikrarlı kâr dağıtımının mümkün kılınması., gibi amaçlarla ticarî işletmelerce kazançlardan ayrılarak oluşturulan kaynak-iar. Yedek akçeler bilançonun pasif kısmında ve özkaynaklar içinde gösterilir. Yasaların emredici hükümleri gereğince ayrı­lan yedeklere zorunlu yedek akçeler; işletme yöneticilerinin kendi insiyatifleriyle ayırdıkları yedeklere de ihtiyarî yedek akçeler adı verilir.

 

Yedek Sanayi Ordusu

 

(Industrıal Reserve Army) Üre­timden alıkonmuş veya uzaklaştırılmış, geçici ya da sürekli olarak işsiz bırakılmış, gerektiğinde çalışan kesim üzerinde baskı unsuru olarak kullanılan ve hazır-ucuz işgücü olarak gö­rülen kitle.

 

Yeni Dünya Düzeni

 

(The \Ew World Order) 1980'li yıl­ların ortalarından itibaren SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde görülen açıklık, yeniden yapılanma, demokratikleşme vb. de­ğişmeleri kapsayan köklü dönüşüm süreci, iki Aimanyamn birleşmesi, Körfez Krizi ve Körfez Savaşı gibi gelişmelere paralel olarak, II. Dünya Savaşı sonunda dönemin süper güç­leri SSCB ve ABD tarafından belirlenen statükonun bozulması, sosyalist blokun çökmesi ile dünyanın tek kutuplu hale gel­mesi, tüm dünyada bir globalleşmenin yaşanmaya başlanması sonucunda, ABD'nİn tüm dünyayı denetimine alma isteği doğ­rultusunda önerdiği kapitalizm, demokratikleşme ve bütünleş­meye dayalı yeni bir güçler dengesi İle yeni bîr güvenlik siste­minin oluşturulmasını öngören sistem.

 

Yeni Korumacılık

 

(New Protectıonısm) Dış ticaretin çe­şitli engellerle sınırlandırılarak ülkenin dış ticaret zararlarına karşı korunması ilkesine dayalı merkantilist korumacı anlayışın 20. yüzyılda, özellikle de işsizlik ve durgunluğun yaygın­laştığı ekonomilerin bunalım dönemlerinde yeniden dirilen modern versiyonu. Yeni merkantilizm olarak da anılan yeni korumacılık, 1930 dünya bunalımı ve 1970'İİ yılların petrol şo­kuyla gelen bunalımlı dönemlerde, egemen anlayış haline gel­miş; kotalar, sağlık ve standardızasyon koşulları getirmek su­reliyle azgelişmiş ülkelerden sanayileşmiş ülkelere yapılan ih­racatın kısıtlanması şeklinde uygulamaya yansımıştır.

 

Yeni Sağ

 

(New Rıght) Kapitalist sistemin 70'li yıllar boyunca içinde bulunduğu krizi aşmak için geliştirilen ve ekonomide devletin yükümlülüklerini azaltmak, sosyal maliyetlerini gö-zardı ederek liberalizmi tam olarak uygulamak, kendine özgü bir ahlâk felsefesi oluşturarak, dejenere olmuş bir çok değere eski itibarını yeniden kazandırmak gibi özelikler taşıyan; Rea-gan yönetimindeki ABD ve Thatcher yönetimindeki İngilte­re'de öne çıkmakla birlikte bütün 80'li yıllar boyunca Avrupa ve Japonya'da sağ iktidarların benimsemiş olduğu İdeoloji. Bkz. Sağ, Sol, Yeni Sol.

 

Yeni Sol

 

(New Left) 1960 yılından itibaren İngilterede çıkan New f.efl Revietv dergisi çevresinde toplanan yazarların yanısı-ra bir çok Avrupalı sosyalist düşünürü de içine alan ve mark-sist kuramın öngörülerinin gerçekleşmemesinin nedenleri, ku­ramsal yanılgı, çıkmaz ve tıkanıklıklarla ilgili olarak yapılan tartışmaların ışığında, felsefe ve sosyal bilimlerin yeni araç ve yöntemlerinin de kullanılmasıyla oluşturulan, marksizmin te­mel İlke ve kavramlarına bağlı kalarak, dünyada son yüzyılda meydana gelen sosyo-ekonomik gelişmeleri de açiklama gü­cüne sahip yeni bir teori kurmayı amaçlayan akım. Bkz. sol.,sağ, yeni sağ.

 

Yeni Sömürgecilik

 

(Neo Colonıalısm) 1. Emperyalist güçler tarafından, askerî sömürgecilikten kurtulmuş, ekono­mik bağımsızlıklarını kazanmaya çalışan ülkeler üzerinde, siyasal denetim ve ekonomik sömürüyü devam ettirmek ama­cıyla sözkonusu ülkelere ikdisadî, siyasî, askerî, ideolojik ve . kültürel baskı yapılması biçiminde ortaya çıkan sömürge dü­zeni.

2. Geleneksel sömürgeciliğin kârlı olmaktan çıkması üzerine sömürgeci devletlerin, sömürgelerine siyasal bağım­sızlık verdikleri, ancak sömürge dönemindeki güçler dengesi­nin korunarak yeniden üretilmesini sağlamak için geliştirdikle­ri bağımlılık düzeni. Bkz. sömürgeciıik.

 

Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen

 

(New Internatı­onal Kconomıc Order) 1970'!i yalarda bazı azgelişmiş ül­kelerin, mevcut uluslararası İktisadî sistemin kendileri aleyhi­ne İşlediği düşüncesinden hareketle, temel amacı varolan dü­zeni azgelişmiş ülkelerin de yararlanacakları, bu ülkelerin hızlı sanayileşmelerine imkân verecek yeni bir düzene dönüştür­mek, bunun için de zengin kuzey ülkeleri ile yoksul güney ülkeleri arasında yeni bir işbirliğine, karşılıklı çıkar esasına da­yanan eşit ve adil ilişkiler düzenine gerek olduğu teziyle Bir­leşmiş Milletler nezdinde yaptıkları girişimler sonucunda, 1974 yılında BM tarafından benimsenmiş olan deklerasyon ve ey­lem planı. Bkz. kuzey-güney diyalogu.

 

Yeniden Değerleme

 

(Revaluatıon) İktisadî kjymetlerin . hızlı enflasyon karşısında kısa sürede değersiz hale gelmeleri, yahut büyük oranda değer kaybetmelerini önlemek amacıyla, bilançoya dahil, amortismana tabi İktisadî kıymetler ile bu kıymetler üzerinden daha önce ayrılmış amortismanların, her he­sap dönemi sonu itibariyle, Maliye Bakanlığı'nca tespit ve ilan edilen belirli, sabit bir katsayı yardımıyla değerlerinin yeniden belirlenmesi. Yeniden değerleme yapmak İktisadî Devlet Te­şekkülleri için zorunlu, diğer işletmeler İçinse isteğe bağlıdır.

 

Yer Değiştirme

 

(Dısplacement) Bir güdünün hedefini, ye­rine başka bir hedef koyarak gizleme. Kişinin belirli komp­lekslerinin etkisiyle ve içinde bulunduğu gergin durumdan kurtulabilmek için asıl sıkıntı kaynağı olan davranışını, daha kabulü mümkün bir diğeriyle değiştirmesi; sıkınümn transferi. Herhangi bir eğilimi, düşmanlığı veya güdüyü ulaşılamayan gerçek hedefin dışında, ulaşılabilen bir hedefe yönelterek gi­dermeyi mümkün kılan bir tür savunma mekanizması. Örn. Bilİnçaltındaki günahkârlık duygusu ya da suçluluk hissinin, ellerin kirliliği fikriyle yer değiştirmesi sonucu bazı kişilerin sürekli ellerini yıkamaları; babasına kızan bir çocuğun babası­na olan kızgınlığını kardeşinden çıkararak onu dövmesi.

 

Yerel Demokrasi

 

(Local Democracy) Demokratik ilkele­rin sadece ulusal düzeydeki kararların alınmasında kullanılma-. sının yeterli görülmeyerek yerel nitelik taşıyan kararların alın­masında da kullanılması, böylece siyasal katılım, kamu deneti­mi, eşitlik gibi demokratik değerlerin yerel karar alma süreçle­rine de hakim kılınmasını öngören demokrasi anlayışı. Bkz. Endüstriyel Demokrasi, Demokrasi.

 

Yerel Yönetim

 

(Local Admınıstratıon) MahalR idare. Devletin temel İşlevlerinin bir bölümünü, hem kaynakların daha verimli ve denetimli kullanılması, hem de halkın yöneti­me katılımının sağlanması amacıyla kurulan yerel birimlerle ve seçimle işbaşına getirilen yöneticilerin başkanlığında yerine getirilmesi.

 

Yerinden Yönetim

 

(Decentralızatıon) Adem-i merke­ziyet. Merkeziyetçiliğin tersi olarak mahallî İdarelerin merkezî yönetim karşısındaki yetki ve özerkliğinin genişletilmesi; mer­kezin gücünün kırılması; yetkilerin merkez ile taşra arasında paylaştırılması; merkezileşmenin önlenmesine yönelik karar ve uygulamalar. Bkz. yerel yönetim, yetki genişliği, yerel

 

Yeşil Devrim

 

(Green Revolutıon) 20. yüzyılın son çeyre­ğinde tarım teknolojisindeki önemli gelişmeler, sunî gübre kullanımı ve sulama olanaklarının iyileştirilmesi sonucu azge­lişmiş ülkelerde tarımda ulaşılan yüksek verimliliği ifade et­mek üzere kullanılan deyim.

 

Yetenek

 

(Abılıty) Kabiliyet Doğuştan gelen ya da eğitim ve pratikle kazanılan, zihinsel yahut fiziksel etkinliklerde bulunabilme kapasitesi. Bir İşi göreceli olarak daha çabuk ve niEelikli yapabilme gücü.

 

Yeterîi Olma Güdüsü

 

(Competence Motıvatıon) Kişi­nin çevresiyle etkileşimini mümkün kılacak becerileri geliştir­me ve aynı zamanda sahip olduğu gizil güçlerini kullanma güdüsü.

 

Yetke

 

(Authorıty) Bkz. otorite

 

Yetki Genişliği

 

(Deconcentratıon) Hiyerarşİk bir örgüt içerisinde, gerek yasal düzenlemeler sonucu gerekse üst ka­demedeki yöneticilerin ihtiyarî olarak bîr kısım yetkilerini, hem örgüt içerisinde yetki ve sorumluluğu dağıtmak, hem de kırtasiyeciliği enaza indirerek iş akışını hızlandırıp verimliliği artırmak amacıyla alt kademedeki yöneticilere devretmesi.

Yordam

 

(Technıque) Bkz. Teknik

 

Yordama

 

(Regressıon) Bkz. regresyon

 

Yortlmsama

 

(Hermeneutıcs) Hermeneutik Sosyolojide, sosyal gerçeklik ile düşünce arasında neredeyse bire-bir bir ilişki kurmaya çalışan pozitivist bakış açısına bir tepki olarak geliştirilen ve dünya görüşü ile gerçekliğin yorumlanması ara­sında sürekli gidiş gelişler kurarak, bütünü parça, parçayı da bütünle birlikte anlamanın en güzel yolunun yorumlama ol­duğunu ileri süren yaklaşım.

 

Yönetim

 

(Admımstratıon) 1. İdare. Mevcut kaynaklan or­tak bir amacı gerçekleştirmek için kullanan İnsanların etkinliklerinin, sözkonusu amacın en kısa zamanda ve en verimli bi­çimde elde edilmesini sağlamak amacıyla koordine edilmesi.

2. Bir örgütün amacını gerçekleştirebilmesi için oluşturulan formel hiyerarşi.

 

Yönetimsel Devrim

 

(Managerîal Revolutıon) Modern teknolojik bilgi ile donanmış yöneticilerin, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmamalarına rağmen, yetenek, bilgi ve be­cerileriyle sözkonusu mülkiyeti elinde tutan kapitalistlerden daha güçlü hale gelerek, dünyanın fiilî yöneticileri durumuna geldiklerini böylece, yöneticilerin egemen olduğu yeni bir ta­rihsel dönemin kapısını açtıklarını ileri süren görüş. (J. Burn-bam)

 

Yönetmelik

 

(By La W) Bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin kendi görev alanlarına giren konu ve işleri düzenlemek ama­cıyla anayasa, yasa ve tüzüklere aykırı olmamak kaydıyla ha­zırladıkları hukukî ve idarî bağlayıcılığı olan metinler.

 

Yöneylem Araştırması

 

(Operatıonal Research) Kar­maşık idarî, ekonomik veya siyasal olaylarla ilgili kararların alınmasında uygulanan bir yöntem. Buna göre önce amaçlar ve araçlar belirlenir. îkinci aşamada amaç ve araç arasında rasyonel ilişkileri gösteren matematiksel modeller geliştirilir. Üçüncü aşamada bu modeller uygulamaya konur ve en iyi iş­leyen modele uygun olacak şekilde karar alınır.

 

Yönlendirmeyen Tedavi

 

(Non-Dırectıve Therapy) Hastanın, sorunlarını terapistin yerine kendisinin çözmeyi öğ­renmesinin gerekli olduğu ilkesine dayanan ve hastaya tedavi­de etkin rol vererek, onun kendisini İfadesine en fazla imkân tanıyan psikoterapi yöntemi.

 

Yöntem

 

(Method) 1. Metod. Usul. Bir amacın gerçekleştiril­mesi, bir hedefe ulaşılabilmesi için izlenen yol, stratejiler bütünü.

2. Araştırma, çalışma ve bir sonuç elde etmek için kulla­nılan akıl yürütme biçimi.

 

Yöntembilim

 

(Methodology) 1. Metodoloji. Belirli disip­linler özelinde, gerçekliğin anlaşılması ve açıklanmasına yöne­lik bilgilerin üretilmesinde kullanılan yol, yöntem ve yordam­ları İnceleyen bilimdalı.

2. Amaca ulaşılabilmesi için ne tür araç ve yöntemler kullanılması gerektiği konusunda geliştiri­len bilgilerin sistemli ve düzenli olarak ifade edildiği kavram­sal sistem.

Yumuşama

 

(Detente) Detant. 1960 ortalarında ilk defa tartı­şılmaya başlanan ve 1969-1975 yıllan arasında; Doğu-Baîı ya­rışının daha az acil ve daha az önemli olduğunu kabul eden, karşılıklı menfaat ilişkilerinin mümkünliiğünü tanıyan ve sü­per güçler arasındaki düşmanca ilişkiyi yeniden düzenleyen ABD Başkanı Nİxon'in Sovyetler Birliğİ'ne karşı benimsediği politik strateji.

 

Yurttaşlık

 

(Cıtızenshıp) Bkz. vatandaşlık

 

Yüceltme

 

(Sublımation) Süblimasyon, Engellenen veya meşru kabul edilmeyen bir güdünün meşru kabul edilen bir üretimde kullanılmak üzere bilinçsiz bir şekilde kanaîîze ol­ması. Örn. Sevdiğine kavuşamayan bir aşığın iyi bir sanatçı olması.

 

Yükleme Teorisi

 

(Attrıbutıon Theory) İnsan davranışla­rı ile ilgili yargıların, sözkonusu davranışlar ve onlara neden olduğu düşünülen faktörlere yüklenen anlamlarla kayıtlı oldu­ğunu savunan kuram. Buna göre, başkalarının davranış ne­denlerine yüklediğimiz anlam değiştikçe o davranışlarla ilgili yargılarımız da değişir. Dolayısı ile davranışlarla İlgili yargılar Öznel durumlarla içice oluşur.

 

Yürütme

 

(Executton) 1. Devletin üç temel işlevinden birisi olarak, yasama organı tarafından hazılanan kanunların uygulanması. Bkz. yasama, yargı.

2. Bürokrasiyle ilgili işlerin tama­mı. 3. Her çeşit örgütte yönelim ve denetim işleriyle, yetkili kişilerin yaptıkları İcraatlar bütünü. Bkz.

 

Yüzen Kur Sistemi

 

(Floating Exchange Rate System) Bkz. Esnek Döviz Kuru Sistemi

 

Z

 

Zaman

 

(Tıme) Hareketi ve oluşu çevreleyen, varoluşun içinde cereyan ettiği kozmik süreç. Bkz. mekan, niceliksel zaman, Niteliksel Zaman.

 

Zaman Serileri

 

(Tıme Serıes) İstatistiksel bir araşurmada ya-piian gözlemlerin belirli zaman dilimlerinde aldıkları değerle­rin bîr araya getirilmesiyle oluşan seriler.

 

Zanaatçılık

 

(Artışanship) Sanayi devriminden önceki yüz­yıllarda yaygın olan, sınırlı bir el emeğinin yardımıyla İş gören küçük üreticilerden meydana gelen meslek grubu; bu temele dayanan geçim tarzı. Kullandığı üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve faaliyetlerinin ürünlerini doğrudan ken­disi satan üretici-tüccar durumundaki küçük üreticiye de za­naatçı denir.

 

Zarar

 

(Loss) Bkz. Kar

 

Zeka

 

(Intellıgence) 1. Karşılaşılan teorik ya da pratik prob­lemlere çözüm bulmak İçin zihnin çeşitli fonksiyonlarını birarada kullanabilme kapasitesi. Zihnin fonksiyonlarının uyumlu çalışması sonucu ortaya çıkan yetenekler bileşimi.

2. Çevreye uyum sağlama, bilgî birikimini ustaca kullanabilme, düşünme ve çözüm yollan üretebilme, araç geliştirme, Öğrenme, öğreni­len şeylerden yararlanabilme, yeni durumlara uyum sağlaya­bilme gibi unsurlardan oluşan yetenek bütünlüğü.

 

Zeka Testi

 

(Intelugence Test) IQ testi. İnsanın zeka düze­yinin ölçülmesi amacıyla ve normal bir İnsan bebeğinin belirli aşamalarda göstermesi beklenen zihinsel gelişim referans alı­narak hazırlanan bir dizi sorudan oluşan test. Bu test sonucu, teste tabi tutulan kişinin verdiği cevaplara göre zihin veya zeka yaşı hesaplanmakta ve takvim yaşının zihin yaşına bölüne­rek 100'le çarpılmasıyla elde edilen sayı sözkonusu kişinin ze­ka düzeyinin göstergesi kabul edilmektedir.

 

Zenginler Klübü

 

(Rıchers' Club) Onlar Klübü. ABD, in­giltere, Almanya, Fransa, italya, Kanada, Japonya, Belçika, Hollanda, İsveç'ten oluşan ve dünya ticareti ve uluslararası fi-nansal piyasaların yönlendirilmesinde etkin rolü olan ülkele­rin biraraya gelerek oluşturdukları topluluk.

 

Zihin

 

(Mınd) 1. Bir bireyin algılama, hatırlama, tahayyül etme, hissetme, kavrama, düşünme gibi yapı ve işlev bakımından o bireye bağlı olan süreçlerin uyumlu bütünlüğü. Düşünme, an­lama, kavrama, yorumlama gibi insanı diğer canlılardan ayıran yetilerin kaynaklandığı merkez.

2. Maddî olmayan ve bütün varlıkların temelini oluşturan öz.

 

Zihinsel Yetersizlik

 

(Mental Defıcıency) Zeka geriliği; doğuştan veya bir hastalık ya da hasar sonucu zihnin fonksi­yonlarını normal şekilde yerine getirememesi durumu.

 

Zorlanma

 

(Stress) Bkz. Stres

 

Zorunlu İhtiyaç

 

(Vıtal Need) Yaşamın sürdürülebilmesi İçin zorunlu, tüm canlıların onsuz yapamayacakları beslenme, giyinme ve barınma gibi İhtiyaçlar. Giderildikçe haz, gideril­medikçe elem veren, ancak hayatın idamesi için yaşamsal önem taşımayan İhtiyaçlara da zorunlu olmayan İhtiyaçlar denir.

 

Zorunlu Oy Verme

 

(Compulsory Votıng) Oy kullanma­yan kişinin temsil edilmemiş olacağı varsayımına dayanarak, siyasal sistemde herkesin temsil edilmesini sağlamak veya si­yasal katılımı artırıp, siyasal sistem yahut rejimin meşruluğunu onaylatmak amacıyla, seçimlerde oy kullanmanın İsteğe bağlı olmaktan çıkarılıp zorunlu hale getirilmesi; oy kullanmayanla­rın makul mazeret gösteremedikleri takdirde para cezası veya çeşitli haklardan mahrum edilerek cezalandırılmasını Öngören seçim yöntemi.

 

Zorunsuzluk

 

(Indetermınısm) Bkz. indeterminizm

 

Zulüm

 

(Cruelty) 1. Bir şeyi ait olduğu yapı, ortam veya çerçe­venin dışına koymak.

2. Meşru hakların çiğnenmesi, hukukun tanınmaması. Baskı yönetimi. Üke ve kural tanımayan, keyfî davranış.

3. Kendisine tanınan hukukî sınırı geçme, haddi aş­ma, başkasının mülkünde tasarrufta bulunmaya kalkma. Bkz.

Adalet.