Kapitalist Birikimin Genel Yasası
Karşılaştırmalı Üstünlük Kuramı
Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü
Teorik Hipotetik Ampirik İfadeler
Üçüncü İhtimalin Yokluğu İlkesi
Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen
(Jacobenısm) Tepeden inmecilik. Belirli toplumsal amaçların; iktisadî, sosyal veya kültürel açıdan belirli bir topluluk, kurum yahut tüm toplum genelinde yapılmak istenen değişiklikler ile toplumsal yapıda gerçekleştirilmek İstenen dönüşümlerin, tabandan gelen isteklere göre değil, toplumun dizginlerini elinde tutan yöneticilerin İstekleri doğrultusunda, tepeden inmeci yöntemlerle, muhalefete şans tanımadan ve gerekirse zor kullanarak yapılmasını meşru sayan görüş.
Bkz. argo
(Genosıde) Bkz. soykırım
(Gesture) 1. Belirli bir sosyal anlamı olan el,
kol ve yüz hareketleri.
2. Beklenmemekle beraber, yerinde bulunan, memnuniyetle karşılanan karar veya davranış. Tatlı sürpriz.
(İury) Bir konuda sınama, değerlendirme veya eleme yapmak üzere, alanında yetkin olduğu kabul edilen enaz iki kişinin bir araya gelip oluşturdukları karar organı.
Suçun niteliğine veya sanıklann konumuna bağlı olarak bazı davaların, profesyonel hukukçu olma şartı aranmaksızın değişik meslek gruplarına mensup vatandaşlardan oluşturulan bir jüri Önünde mahkeme edilmesi ve nihaî kararın İddia, savunma ve tanıkları dinleyen bu jüri üyeleri tarafından verilmesini öngören yargı sistemi.
Hukukî problemleri, sembolik mantık veya niceliksel çözümleme metodları yardımıyla inceleyen disiplin.
(Trıbe) Birden fazla aşiretin veya çeşitli boyların birara-ya gelmesi ve bir lider etrafında örgütlenmesiyie oluşan, birarada yaşaytp beraber yer değiştiren, ortak bir dil ve dinsel inançları olan ve aym soydan geldiklerine inanan İnsanlar
toplulyğu.
(Abılıty) Bkz. Yetenek
(Avoıdan'ce) Organizmada ruhsal gerginlik yaratacak bir uyarı işaretiyle karşılaşıldığında seri bir manevrayla duruma uygun bir davranış gelşürerek sözkonusu gerginlikten kurtulma şeklînde ortaya çıkan savunma mekanizması.
(Avoıdance-Avoıdance Confuct) Kişinin iki olumsuz hedef arasında kalması ve bir hedeften uzaklaştıkça diğer olumsuz hedefe yaklaşmak zorunda kalmasından doğan çatışma.
(Fate) Yazgı. Genelde her canlı, özelde İnsanın yaşam serüveni boyunca yaşayacağı olaylar, geçireceği tecrübeler, başından geçecek her türlü yaşantıdan oluşan bütün.
(Fatalısm) Fatalizm. İnsanın kendi dışında belirlenmiş olan bir kaderi yaşamak zorunda olduğuna ve her şeyin bütünüyle Tanrı tarafından belirlendiğine inanan, bu nedenle de İnsan etkinliklerinde iradenin rolünü kabul etmeyen aşın determinist anlayış.
(Gadre Party) Temel olarak gücünü parti üyelerinin sayısından değil, seçim çevrelerindeki nüfuzlu ve zengin kişilerden atan ve seçim dönemlerinde onların mal ve nüfuzlarını kulianm jtarını sağlayarak çalışan siyasal parti.
(Pattern Varıables) Değişik
toplumlarda görülen davranış biçimlerinin temel özelliklerini yansıtacak bir
ideal tip meydana getirmek amacıyla oluşturulan davranış kalıpları. T. Parsons
ve E. A. Shils tarafından geliştirilen bu kalıp değişkenler geniş uygulama
alanına sahip olmakla beraber daha çok modern ve geleneksel toplumlardaki davranış
biçimlerinin farklılığını göstermek üzere kullanılmaktadırlar. Birer ikili
şeklinde ifade edilen sözkonusu kalıp değişkenler beş grupta toplanmaktadır.
1.
Evrensellik-Özellik (Uni-versalism-Partİcularism): Bireyler davranışlarında ya
evrensel, genel kabul gören, belirli kişi ve durumlara Özgü olmayan değerlere
ya da kişisel yargılarına uyarlar. Bu kalıp değişken bir sosyal kategoride yer
alan bireyin o kategoriye ait olmayan özelliklere de sahip olması durumunda
farklı muamele görüp görmediğini ifade eder.
2.
Başan-Nitelik (Achievemeni-Asc-ription): İnsanlar diğer insanlara, ya onların
bizzat yaptıklarına bakarak, ya da cinsiyetlerine, sahip oldukları unvan, mal
veya statüye bakarak davranmaktadırlar.
3. Duygusal
Taraisızlık-Duygusallık (Affective Neutralİty-Affectivity): İlişkiler ya tarafsız,
rasyonel ya da duygusal gerekçelere dayanır.
4. Yaygın İlgi-Özel
İlgi (Diffuseness-Specifity): Toplumsal ilişkiler ya karşılıklı çok yönlü ve
birbirine bağlı yüzlerce ilişki halkası biçiminde, ya da tamamen dar bir
çerçevede ve birebir bir karşılıklılık ilişkisi biçiminde tasavvur edilirler.
5. Toplumsal Kişisellik (Coîlective Orientation-Self Orientation): Davranışlar ya kişisel çıkar, ya da grup veya toplumsal çıkarlara göre biçimlenir.
(Parallelactıon) Tarafların gerçek durumlarını birbirine iletme işlevi görmeyen, karşılıklı etkileşime dayanmayan kalıp cümlelerin tekrarlanması biçiminde gerçekleşen iletişim biçimi. Örn. Nasılsın, iyi misin? Ne var, ne yok? İyilik sağlık, senden ne haber., gibi rutin konuşmalar.
(Slogan) Bkz. slogan
(Sterotype) Bkz. basmakaıjpçıuk
(Change/Exchange) Tüm yabancı ülke paralan, banknotları ve bunları temsil eden belgeler ile bu paralar cinsinden Ödeme yapmaya yarayan emre yazılı çek, poliçe, bono, kredi mektubu, havale., gibi her türden araçlar, hesaplar ve ticari senetlerin genel adı. Yabancı para ve yukarıda sayılan diğer ödeme araçlarıyla yapılan işlemlere kambiyo İşlemleri; bir ülkenin dış ekonomik İlişkileri ve dış ticaret İşlemlerinin parasal yönleriyle İlgili genel düzenlemeye de kambiyo rejimi denir.
Bkz. kambiyo
Bkz. kambiyo
(Bıll Of Exciıange) 1. Karşılığı döviz ile ödenmek üzere
düzenlenen ve uluslararası ticaretin finansmanında kullanılan senet.
2. Hakkın senede bağlı olduğu ve senetsiz ileri sürülebilmesinin veya devrinin mümkün olmadığı, kıymetli evrak grubu İçinde yeralan ve birtakım özel şekil Şartlarına tabi olan senetler. Türk Ticaret Kanununa göre üç çeşit kambiyo senedi vardır: Bono, poliçe, çek. Bono bir ödeme taahhüdü, poliçe ve çek İse havale niteliğindedir. Kambiyo senetlerinin belli başlı ortak özellikleri şunlardır: Soyutluk ilkesi geçerlidir; senet, doğumuna neden olan asıl borç ilişkisinden bağımsızdır. Şekle bağlıdır; senedin geçerli olabilmesi için yasada öngörülen birtakım şartlan taşıması gerekir. İbrazı zorunludur; hamil, senedi borçluya, borçlunun İkametgahında Ödeme İçin ibraz etmek zorundadır. Müteselsil sorumluluk ilkesi geçerlidir; senetteki borcun ödenmesinden, senette imzası bulunanların tümü zincirleme olarak sorumludur. Senetteki beyan ve imzalardan her biri bağımsızdır; her imza kendi sahibini diğer imzalardan bağımsız olarak bağlar. Kanunen emre yazılı senetlerdir. Bono, poliçe ve çek üzerinde emrine ibaresi bulunmasa bile, emre yazılı senet sayılırlar.
(Cameralısm) Alman merkantilizmi. Dış ticarette fazla sağlamak, ulusal ekonomiyi güçlendirmek ve yerli sanayiyi kurmak gibi amaçlan olan merkantilizmin Almanya-Avusturya'da uygulanan biçimi.
(Ombudsman) Bkz. ombudsman
(State Economıc Enterprıses) Sermayesinin tümü devlete ait olan, özel hukuksal düzenlemelere tabi ve toplumsal kalkınmada öncü rolü oynamaları yahut mal ve hizmetlerin toplumun bütün fertlerine ulaştırılabilmesi amacıyla kurulmuş olan tüzel kişilikler ile bunlara bağlı olarak kurulan sınırlı sorumlu kuruluşlar,
(Publıc Admınıstratıon) Devletin siyasal organlarının belirlediği amaçlan, en verimli bir biçimde ve amacına uygun olarak yerine getirmek İçin gerekli olan kamu idaresinin kurulması, işleyişinin sağlanması; bu gibi konulan araştırıp incelemeyi konu edinen disiplin.
(Exproprıatıon) 1. Özeî veya tüzel kişiden alıp devlete
mal etme.
2. Kamu yararı gerekçesiyle özel kişilerin mülkiyetindeki taşınmaz mallara kamu otoritesince elko-nularak devletin mülkü haline getirilmesi. Mal sahibinin istekli olup olmadığına bakılmaksızın, özel mülk statüsünde olan bir taşınmazın kamu otoritesi tarafından, yasal çerçevede ve bedeli Ödenerek kamu mülkiyetine geçirilmesi. Bkz. millileştirme.
(Publıc Opınıon) 1. Bir tartışma veya sorun karşısında
çoğunluğa hakim olan yahut kendisini etkin olarak duyuran kanaat.
2. Halkın görüşü, halk düzeyinde oluşan düşünce; efkâr-ı umumiye.
(Publıc Opınıon Poll) Kamuoyunu temsil ettiği varsayılarak seçilen bir örneklem grubunu oluşturan bireylerle görüşülerek çeşitli konularda kamuoyunun ilgi, eğilim, görüş ve düşüncelerinin tesbit edilebilmesi amacına yönelik olarak yapılan araştırma.
(Publıc Good) Kamu sektörünün ürettiği mal ve hizmetler. Millî savunma gibi nitelikleri gereği faydalarının bölünememesi, piyasada alınıp satılmalarının veya toplumun bir kesiminin yararına sunulup diğer bir kesiminin kullamrrundan alıkonulmalarının mümkün olmaması veya boyutlarının piyasanın üretimine imkân tanımayacak kadar büyük olması nedeniyle, yalnızca devlet tarafından üretilen mal ve hizmetlere tam kamusal mal; PTT, karayolları gibi piyasada üretilip pazabanabildikleri halde toplumsal fayda ve maliyetlerinin bireysel fayda ve maliyetlerden yüksek olması nedeniye kamu kesimince üretilen mal ve hizmetlere de yarı kamusal mal denir.
(Opınıon) Bkz. görüş
(Law/Act)1.
Düzenliliğin sürekli ve istikrarlı durumu.
2. Yasa
Yasama organları tarafından çıkarılan, toplumsal yaşamı ve İnsan
etkinliklerini düzenlemeyi, denetlemeyi amaçlayan, kamu otoritesinin yaptırım
gücüyle uygulanan bağlayıcı kural. Bkz. hukuk
3- Doğadaki olaylar arasında görülen ve sürekli tekrarlanan ilişki. Bkz. bilimsel kanun.
(Statutory Df.Cree) Yasa gücünde kararname. Kanunun yaptırım gücüne sahip yasal düzenleme. Yürütmenin güçlendirilmesini sağlamak amacıyla, yasama organından amaç, ilke, kapsam ve kullanım süresini belirleyen bir yasa ile yetki alan bakanlar kurulunun, sıkıyönetim ve olağanüstü haller istisna olmak üzere anayasanın garanti altına aldığı temel hak ve özgürlüklerin dışında kalan konularla ilgili çıkardığı kararnameler.
(Lobbyıng) Bkz. kulisçilik
(Vıcıous Cırcle Theory) Bkz. Fasit Daire Teorisi
(Closed Dıplomacy) Uluslararası ilişki ve diplomatik yazışmaların başka ülkelere karşı kapalı bir biçimde ve büyük bir gizlilik içinde yürütülmesi.
(Closed Economy) İktisadî-ticarî ilişkiler açısından dış ülkelere tümüyle kapalı, ihracat ve ithalat yapmayan, üretilen mal ve hizmetlerin ülke İçinde tüketildiği,üretim faaliyetinin ithal veya ihraç amacı gütmeden yalnızca ülke nüfusunun ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik olduğu varsayılan ekonomi. Pratikte dünyada Örneğine rastlanması mümkün olmayan bu tür bir ekonomi, daha çok kuramsal iktisadî çözümlemelerde karşılaştırma yapabilmek için basitleştirici bir varsayım olarak kullanılmaktadır.
(Closed Polıtıcal System) Sosyal ve siyasal hareketliliğin enaza indirilmesi ve her türlü değişime kapalı tutulmasını Öngören ve ancak bu şartlar altında varlığım sürdürebilen siyasal sistem.
(Closed Ended Quest1on) Cevap alam verilen seçenekler arasından bir veya birkaçını seçmekle sınırlanmış; doğru-yanlış yahut çoktan seçmeli biçiminde formüle edilmiş soru. Bkz. açık uçlu soru, soru.
(General Law Of Capıtalıst Accumulatıon) Marksist iktisat kuramına göre; kapitalist birikimin, sermayenin organik bileşimini yükseltmek suretiyle sürekli olarak bir aşırı işçi nüfusu meydana getirme eğiliminde olduğunu, kapitalistlerin artı-değeri artırmak için makinalaşma ve üretim yöntemlerini dönüştürme çabaları sonucu üretici kesimin bir kısmının tasfiye olacağını, yoksulluğun artacağını ve yedek sanayi ordusunun ortaya çıkacağım ifade eden yasa.
(Capıtalısm) 1. Anamalcılık. Bireylerin ve üretici
birimlerin kişisel çıkarları doğrultusunda ve en başta kâr amacıyla İktisadî
faaliyetlerde bulunduğu, Özel mülkiyet ve hür teşebbüsün esas olduğu, üretimin
pazara yönelik olarak yapıldığı, her tür mal ve hizmetin alım satıma konu
olduğu sosyo-ekonomik ve ideolojik sistem.
2. Batı dünyasında 15. ve 16. yüzyıldan itibaren feodalizmin çözülmesiyle onun yerine geçmeye başlayan, 18. ve 19. yüzyılda ise hakim iktisadî örgütlenme haline gelen, sermaye egemenliğine dayalı toplumsal aşama. Sermayenin dayanışma, yardımlaşma ve merhamet gibi duygulara pek prim vermeyen acımasız kanunlarının egemen olduğu kapitalist sistemde ne üretmeli, ne kadar üretmeli, nasıl üretmeli, kimin için üretmeli ve gelir bölüşümü nasıl olmalı gibi temel iktisadî sorunların piyasa mekanizması çerçevesinde çözümlenmesi öngörülür.
(General Crısıs Of Capı-Talısm) Marksist kurama göre, kapitalizmin emperyalist aşamasında kapitalist sistemden kopmalarla başlayacağı ve sosyalizmle kapitalizmin birlikte varolduğu bütün dönem boyunca süreceği Öngörülen tarihsel evresi. Bu öndeyiye göre kapitalist düzen kendi içinde taşıdığı ve kendi sonunu getirecek zorunlu İç çelişkilerin büyümesi sonucu çürüyüp kokuşacak ve yaşanacak genel bir bunalımdan sonra kaçınılmaz son gelecektir.
(Caprıce) Yersiz ve zamansız geçici istek. Açık bir nedene dayanmayan, çoğunlukla da anî bir kararla ortaya çıkan sebebsiz değişiklik isteği.
(Extensıon) Bir kavram veya ifadenin dile getirdiği nesneler kümesi. Örn. Ali, Ayşe vb. şahıslar insan kavramının kapsamını; akıllılık, duygusallık gibi özellikler de içlemini oluşturur. Bir kavramın kapsamı çoğalınca İçlemİ azalır, İçlemi çoğalınca da kapsamı azalır. Bkz. içlem.
(Profıt) 1. Hasılat ile maliyet arasındaki pozitif fark. Söz konusu iki olgu arasındaki negatif farka ise zarar denir. 2. Bir üretim faktörü olarak girişimcinin üretimden aldığı pay.
(Dıvıdend) Temettü. Bir ticarî ortaklığın, faaliyet dönemi sonunda gerçekleştirdiği kârdan, para olarak ortaklarına dağıtılan miktarı.
(Black Market) Piyasa koşullan veya sunî nedenlerle ortaya çıkan piyasadaki mal darlığı yahut arz yetersizliğinden yararlanarak mal ve hizmetlerin normal fiyatlarından çok daha pahalıya satıldığı; arz-talep dengesizliğinden istifadeyle haksız ve vergi dışı kısa dönemli yüksek kârların sağlandığı piyasa.
(Black Money) Kamu otoritesinin onayından geçmemiş, vergisi ödenmemiş para; vergi dışı bırakılmış haksız kazanç. Yasadışı yollardan sağlanmış parasal kaynak.
(Terrıtorıal Waters) Bir devletin kara toprağım çevreleyen ve açık denize kadar uzanan, sahildar devletin egemenliğinin uygulandığı deniz kuşağı. Bkz. kıta sahanlığı.
(Cardınal Utılltarıamsm) Neok-İâsik iktisat ekolünün öncülüğünü yaptığı, faydanın sayısal (kardinal) değerlerle ifade edilebileceğini, her mal ya da hizmetin faydasının bir karşılaştırmaya imkân verecek şekilde belirli bir teorik fayda birimiyle ölçülebileceğini savunan görüş. Bkz. Ordinal Faydacılık, Faydacılık.
(Carıcature) Bir kişi, insan topluluğu, olay ya da durumun aynntısız olarak, komik bir şekilde ve bazı niteliklerinin abartılarak resim veya çizgi yoluyla tasvir edilmesi.
(Charısma) Lideri diğer insanlardan farklılaştırdığına inanılan, çalışılarak kazanılmayan, yaratılıştan gelen olağanüstü özellikler.
(Charısmatıc Authorıty) îktidar sahiplerinin meşruluklarını, kendilerine atfedilen olağanüstü kişilik Özelliklerine veya yerine getirmekle yükümlü olduklarını iddia ettikleri büyük misyona dayandırmaları. M. Weber'ç. göre toplumsal kriz dönemlerinde önplana çıkan bu otorite kullanım biçimi, zamanla ya yasal-ussal otoriteye ya da geleneksel otoriteye dönüşür. Bkz. yasal-ussal otorite, geleneksel Otorite.
(Mıxed Economy) îktisadî yaşamın yönlendirilmesinde özel kesimin yanısıra kamu kesiminin de belirli bir payla üretici, düzenleyici ve denetleyici olarak rol aldığı ekonomi düzeni.
(Complex) 1. Kompleks. Basit, meydana geldiği
unsurlara kolay ayrıştmlabilir nitelikte olmayan; karmaşık öğelerden meydana
gelmiş.
2. Kişiliğin oluşma ve gelişme evrelerinde ortaya çıkan ve ömür boyu davranışları etkileyen bilinç-dışı dürtü ve güdüler kümesi. Bkz. aşağılık kompleksi, hadımlık Kompleksi, Odip
(Comparatıve Psycho-Logy) Gerek doğal çevrelerinde, gerekse laboratuvar şartlan altında, değişik tür hayvanların gösterdikleri davranışları inceleyip karşılaştıran, bu yolla insan davranışlarını da çözümlemeye çalışan psikoloji dalı.
(Comparatıve Statıc Analys1s) Bir denge durumundan başka bir denge durumuna geçiş süreci içinde değişkenlerin hareketleri, bunların nedenleri, ve geçiş sürecinin zaman boyutunun dikkate alınmadığı, yalnızca iki ayrı zaman kesitindeki denge durumlarının durağan biçimde karşılaştırıldığı analiz yöntemi.
(Theory Of Comparatıve Advantage) Karşılaştırmalı maliyetlerdeki farklılığı dikkate alarak, uluslararası serbest ticaretin, ticarete katılan her ülke için yararlı olacağını, her devletin kendi adına bu alış verişten kazançlı çıkacağım savunan teori. Kuram, İngiliz iktisatçı D. Ricardo tarafından geliştirilmiş olup, İki ülke, iki mal, tek üretim faktörü, ölçeğe göre sabit getiri gibi varsayımlar allında bir ülkenin her iki malın üretiminde de mutlak üstünlüğe sahip olması durumunda bile, kârlı dış ticaret yapabileceğini ileri sürmektedir. Bkz. mutlak üstünlük kuramı.
(Cartel) Aynı üretim kolunda faaliyet gösteren birden fazla firmanın piyasayı etkilemek, yönlendirmek, fiyatların istenilen düzeyde tutulmasını sğlamak, bir tekel durumu yaratarak kârlarını artırmak gibi amaçlarla tüzel kişiliklerini korumak şartıyla, birlikte hareket etmelerini öngören bir anlaşma çerçevesinde oluşturdukları birlik. Aynı malı üreten firmalardan oluşan kartele yatay kartel; bir nihaî malın üretimi İçin gerekli ara malları üreten tüm firmalardan oluşan kartele de dikey kartel denir.
İyi niyetli ödünç verme; güzel borç. îslam toplumunun bireyleri arasında karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamaya yönelik İktisadî yardımlaşma kurumlarından biri olan karz-ı hasen gereğince, birine ödünç olarak verilen şey ya hiç geri alınmaz, ya da şayet borçlunun geri ödeme gücü varsa, bu kez faiz kuşkusuna yer bırakmayacak biçimde miktarında herhangi bir değişiklik yapmaksızın aynen geri alınır.
(Cast) Töresel temizlik kuralına göre birbirinden aynlan toplumsal gruplara mensup üyelerin itibar, iş, ikamet yeri ve diğer sosyal ilişkilerinin miras yoluyla düzenlendiği; alt ve üst tabakalar arasında karşılıklı geçişliliğin yasaklandığı, en somut örneği Hindistan'da görülen toplumsal tabakalaşma biçimi.
(Category) 1. Nicelik, nitelik veya düzey bakımından
benzer özelliklere sahip nesne, İfade veya kelimelerin oluşturduğu bütünlük,
homojen yapı.
2. Bir ifadede yer alan öğelerden herhangi birisinin, sözkonusu ifadeyi anlamsız hale getirmemek kaydıyla yerine ikame edilebilecek diğer kelime veya kelime gruplarıyla aralarında varolan ortaklık.
(Rıgıd Costıtutıon) Bkz. anayasa
(Partıcıpation) Bir kararın hazırlanması, olgunlaşü-nlması, alınması ve uygulanması aşamalarından birine, bir kaçına veya bütününe o karardan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenecek kişilerin güçleri oranında katkıda bulunması. Kararın alınmasına niteliksel bir katkıda bulunmadan, alınan kararlan oylayarak yapılan katılıma sahte katılım; kararların alınmasına katkıda bulunulmasına rağmen son sözü elit bir grubun verdiği karara katılma biçimine kısmî katılım; bir kararın oluşumuna katılanların hepsinin katküannın eşit olduğu katılıma da tam katılım denir.
(Partıcıpatory Bureaucracy) Gençlik, kadın ve askerî örgütlerin; ideolojik işlevi önplanda olmayan, varolan siyasal sisteme meşruluk kazandırma yahut onu destekleme gibi bir siyasal boyut taşımayan, sözkonusu örgütlere ait günlük rutin idarî sürecin işleyişini sağlayan bürokrasileri. Bkz. BÜROKRASİ, KIRTASİYECİLİK.
(Partıcıpant Observatıon) Gözlemcinin, hakkında bilgi edinmek istediği bir sosyal gruba, o grubun bir üyesi imiş gibi olarak katılarak yaptığı grup İçi gözlem.
(Cottonocracy) İç savaş öncesi Amerika'nın güney devletlerinde olduğu gibi, ekonomisi tek bir ürüne dayalı siyasal sistem.
(Annexed Budget) Masrafları özel gelirleri ile karşılanan ve genel bütçe dışında düzenlenip yönetilen bütçe.
(Value Added) Üretim aşamasında bir mala katılan değer; yapılan ücret, hammadde, faiz vb. faktör Ödemelerinin toplamı. Sözkonusu değer, malın satış fiyatından bir önceki aşamada yapılmış bulunan ara tüketim harcamasının çıkarılmasıyla elde edilir. Vergi konusu malın üretiminden tüketimine kadar geçen her aşamasında kazandığı katma değer üzerinden alınan vergiye de katma değer vergisi denir. Bir ekonomide bütün üretici birimlerin bir yıl içinde ürettiği katma değerlerin toplamı o yılın GSMH'sını oluşturur.
(Value Added Tax) Bkz. katma değer
(Concept) 1. Konu olduğu olay, olgu, süreç veya
nesnelerin ortak özelliklerini yansıtan, yahut bunlar arasındaki ilişkilerle
ilgili genel bir fikir veren ve görüngülerin sınıflandırılmasını sağlayan,
genellikle bir kelime, ya da kelime grubundan oluşan soyut İfade.
2. Belirli, özel anlamlar yüklenmiş sözcük. Düşüncenin yapı taşı işlevini gören ve gerçekliğin betimlenip yorumlanmasında temel malzeme olarak kullanılan soyut dilsel ifade.
(Conceptıon) Birden fazla kavramın belirli bir iç mantıkla biraraya getirilmesi ile oluşturulan, İçinde yeralan kavramlara ve kavramlararası ilişkilere, kendi manük örüntüsü ve bütünlüğü çerçevesinde anlam veren kavram kümesi.
(Conceptualızatıon) 1. Bir şeyin o şey olmayandan
ayrıştırılmasını mümkün kılan kelime veya kelime grubunun oluşturulması.
2. Nesneler arasındaki ilişkilerin kavramlar aracılığıyla ifade edilebicek şekilde anlamlı bir çerçeveye oturtulması. Kavramlaştırma.
(Anxıety) Bilince yansımayan çatışmalar veya yasaklanan güdüler sonucu meydana geldiği sanılan, belirsiz, nesnesi olmayan ve tanı mi ana mayan korku.
(Regıstered Vall'e) Bkz. Değerleme ölçüleri
(Indıfference Curve) Farksızhk eğrisi. Belirli bir gelir düzeyinde belirli bir mal ya da hi/meı paketinin tüketiciye aynı tatmin düzeyini sağlayan farklı bileşimlerinin koordinat düzleminde resmedilmesi ve ortaya çıkan noktaların birleştirimesiyle oluşan eğri. Farklı tatmin düzeylerini gösteren çok sayıda kayıtsızlık eğrisinin bîr araya getirilmesiyle oluşan eğriler topluluğuna kayıtsızlık paftası; ordi-nal fayda anlayışına uygun olarak tüketici dengesinin açıklanmasına da kayıtsızlık analizi denir.
(Guarantee) Kefil olma. Bir borcun borçlu tarafından Öden(e)memesi durumunda, üçüncü bir şahıs tarafından ödeneceğinin alacaklıya garanti edilmesi. Kefaletin geçerli olabilmesi için kefalet sözleşmesinin yazılı olması ve kefilin sorumlu olacağı miktarın açıkça belirtilmesi gereklidir.
İslam inançlarını belirginleştirmek, yabancı inançların saldırılarına karşı korumak amacı ile oluşturulan, zamanla dinî akidelerin nesilden nesüe aktarılmasını sağlayan bilgiler bütünü. İslamın ilkeleri, emir ve yasakları ile gerçekliği antamlandırış biçimini aklî-manüksal argümanlarla açıklamak, İslamdıgı kültürlerin yıpratıcı etkilerine karşı rasyonel yöntemlerle îsla-rni savunmak temeline dayah İslam düşünce ekolü. İslam rasyonalizmi.
(Word Assocıatıon) Deneğe bir uyarıcı sözcüğün verilip, bunun çağrıştırdığı başka bir sözcükle cevap vermesinin istendiği test tekniği.
(Kamalısm) Atatürkçülük. Türk kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetinin ideolojik anlamda üzerine bina edildiği cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, devrimcilik, laiklik ve milliyetçilik ilkelerinin temel Çerçevesini oluşturduğu siyasî doktrin. İttihat ve Terakki geleneği içinde yetişen, 19. yüzyıl pozitivizmi ile batılılaşma paradigmasından yoğun şekilde etkilenmiş olan Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşının kazanılmasının ardından Osmanlının enkazı üzerinde kurulan yeni Türk devleti için gerekli olan siyasî-ideolojik bütünlüğü sağlamada en etkin yolun, sınıflarüstü bir ideoloji İhdas etmek olduğu görüşündedir. Bu çerçevede yeni devletin gelişip güçlenmesi, bütünlüğünün korunması vb. kaygılarla, yukarıda belirtilen ilkelere çoğu kez nev'i şahsına münhasır anlamlar yüklemek suretiyle, tüm iktidar yetkilerini elinde bulunduran Atatürk'ün vazettiği görüşler daha sonraları taraftarlarınca Atatürkçülük ya da Kemalizm olarak anılmaya başlanmıştır. Bir İdeoloji olup olmadığı öteden beri tartışı-lagelmiş olan Kemalizmİn, 1980 ve 90'lı yıllarda dünyada ve Türkİyede'ki ekonomik ve siyasal gelişmelerden sonra miadını doldurduğu yolunda görüşler öne sürülmüştür.
(Ossıfıcation) Bir kurumsal yapının, ilişkinin yahut bir anlayışın her ne şekilde olursa olsun değişime karşı direnmesi; değişimin bizzat kendisinin olumsuzluk olarak görülecek kadar mevcut durumun korunmasında direnilmesi durumu.
(Class For Itself) Bkz. sınıf bilinci KENDİLİĞİNDEN SINIF (CLASS İN ITSELF) Bkz. SINIF bilinci
(Spontaneıty) 1. Dıştan gelen baskı, zorlama veya
özendirmelerden bağımsız olarak kendi iç dinamikleriyle hareket etme niteliği.
2. Bir oluşumun veya sürecin dışsal baskı olmadan, iç etki ve nedenlerle kendiliğinden oluşması.
(Self-Actualızatı-On Needs) Bkz. ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramı
(Cıty) Şehir. Nüfusu belirli bir büyüklüğü ve yoğunluğu aşan, ekonomisi daha çok tarım dışı etkinliklerde yoğunlaşan ve kendi nüfusundan başka, etki alanı İçinde yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim birimi.
(Urban Socıology) Kırdan kente göçün nedenlerini, kentleşme süreci sonunda kentlere yığılan insanların sorunlarını, bu İnsanlarda meydana gelen sosyal ve siyasal değişimleri, gecekondularda yaşayan İnsanlar arasında varlığını sürdüren geleneksel ilişki ve değerleri, bir bütün olarak kentleşme sürecini inceleyen disiplin.
(Urbanızatıon) Şehirleşme. Sanayileşmenin işgücünü çekmesi, tarımsal üretimin de fazla nüfusu itmesi sonucu, nüfusun kırsal alandan şehir merkezlerine doğru akması. Nüfusun kitlesel boyutlarda kentlere akın etmesiyle ortaya Çıkan sosyolojik olgu.
Maneviyatı güçlü Müslümanlarda görülen, normal düzenin dışında, olağanüstü hal veya olay.
(Projectıon) Önhes'aplama. Eldeki veri ve öncüllerden yola çıkılarak, belirli çözümlemeler sonunda mevcut değişkenlerin zaman içinde alabilecekleri değerlerin tahmin edilmesi. Bkz. öndeyi, öngörü, önsezi.
(Draw) Bir kambiyo senedi olan çek veya poliçenin düzenlenerek imza edilmesi işlemi. Bir ödeme emri niteliğinde olan bu çek veya poliçeyi düzenleyerek muhataba İbraz edilmek üzere lehdara veya hamile veren kimseye de keşideci denir.
(Keynes Plan) Bretton Woods Konferansları sırasında J.M. Keynes tarafından sunulan, uluslararası ödemeleri denkleştirecek bir Uluslararası Kliring Birliği kurulmasını ve dış borçların üyeler arasında çok taraflı bir düzlemde tasfiye edilmesini öngören, ancak komisyonda benimsenmemiş olan plan.
(Keynesıanısm) ingiliz ekonomistlerinden / M. Keynes (1883-1946) ve izleyicileri tarafından sistematize edilen, tam istihdam ve optimum refah düzeyinm bilinçli ve gerektiğinde piyasaya müdahale edilen bir kapitalist rejimle sağlanabileceğini ileri süren iktisadi öğreti. Özellikle 1929 dünya bunalımıyla yaygın bir işsizliğin ve efektif talep eksikliğinin ortaya çıkması üzerine bunalıma çözüm bulma çabalarının yoğunlaştığı dönemde formüle edilmiş olan Keynesgil doktrinde; klasik iktisatçıların aksine tasarruf ve yatırımların faiz oranı karşısındaki duyarlılığının yüksek değil, düşük olduğu ve faiz oranının tek başına yatırım-tasarruf eşitliğini sağlamayacağı ileri sürülmektedir. Bunun yanısıra fiyat ve ücretlerin aşağı ve yukarıya doğru esnek olmasının tam istihdam düzeyini otomatik olarak sağlayacağı yolundaki klasik görüş eleştirilerek tam istihtamın sağlanabilmesi için efektif talebin, kamu harcamaları yoluyla sürekli olarak yeterli genişlikte tutulması gerektiği vurgulanmakta; gelir dağılımındaki çarpıklığın da vergiler yoluyla düzeltilebileceği öne sürülmektedir.
(Red Type) Yazçizdlik. Gerekliliği tartışmalı bir dizi formalitenin işlerin yürütülmesinde zorunlu basamaklar olarak yer aldığı, daha çok kamu kurumlarında görülen idari mekanizma. Bkz. bürokrasi.
(Vıcıous Cırcle Theory) Bkz. fasit
(Partıal Equılıbrıum Analysıs) Bir ekonomide bulunan sektörlerin tümünün değil, yalnızca belirli bîr kesiminin, diğerlerinden soyutlanarak İncelenip denge koşullarının analiz edilmesi.
(Partıal Participatıon) Bkz. katılım
(Contınental Shelf) Sahillere bitişik, fakat karasularının dışında ikiyüz metre derinliğe kadar ya da bu derinliğin ötesindeki suların derinliğinin tabiî kaynakların İşletilmesine imkân verdiği noktaya kadar uzanan, sahile kıyısı olan devletin deniz yalağı ve altındaki zenginliklerden faydalanma ve araştırma hakkına sahip olduğu toprak tabakası. Bkz. Karasuları.
(Contınental System) ingiltere'ye karşı sadece bir ekonomik savaş olarak değil, aynı zamanda ingiliz deniz gücünü ekonomik yollarla zayıf duruma düşürebilmek amacıyla Napolyon'un Avrupa kıtasını İngiliz ticaretine kapama girişimi. Sadece ingiltere'ye karşı değil, bütün Avrupa'ya karşı Fransa'yı koruma amacı güden kıtasal sistem politikası ancak 1813'e kadar yürütülebilmistir.
İslam hukuk meteodolojisinde en temel dört delilden biri. Bu yönteme göre, Kuran, sünnet ve icma'da hakkında doğrudan hüküm bulunmayan bir konuda, aralarında neden birliği bulunan başka bir konudaki bir hüküm geçerli kabul edilir. Örn. Şarabın haram olduğu ayetle sabittir. Haram olmasının hikmeti sarhoş etmesidir. Fakat bira hakkında haram veya helallik bakımından bir hüküm yoktur. Biranın da sarhoş etme özelliği şarapla aynı nitelikte olduğu için şarap hakkındaki hüküm kıyas yoluyla bira için de geçerli babul edilir. Bkz. tasım,
(Off-Shore Bankıng) Bir ülkenin ulusal sınırları İçinde bulunup, ülke sınırları dışında gibi kabul edilerek ülkede faaliyette bulunan öteki bankaların tabi olduğu kural ve yüklenimlere bağlı olmadan, veya çok az düzeyde bağlı olarak yapılan uluslararası bankacılık. Ülke dışından sağlanan fonların, istisnalar dışında yine ülke dışında, kullandırılmasını amaçlayan ve ülkede bankacılık sektörü İçin düzenlenmiş her türlü yasa ve yönetmeliklerin dışında kalan bir tür serbest bankacılık.
(Securıtıes) Hakkın senede bağlı olduğu, senet olmadan hakkın ileri sürülebilmesi ve devredileb il meşinin mümkün olmadığı senetlerin genel adı. Kıymetli evrak sınıfına giren senetlerde hakkın İşlenebilmesi için senedin İbrazı; hakkın devredileb İlmesi için de senedin teslimi zorunludur. Kıymetli evraktan uygulamada en çok görülenler şunlardır: Kambiyo senetleri, hisse senedi, tahvil, makbuz senedi, rehin senedi, taşıma senedi, konşimento.
(Indıvıduatıon) Sosyal ortamlarda bir grup içerisinde yeralan bireylerin isim ve özellikleriyle kişisel olarak tanınması durumu. Tersinden, gruba dahil bireylerin isimleri ve kişilik Özelliklerinin bilinmemesi durumuna da kimlik belirsizliği denir.
(Deındıvıduatıon) Bkz. Kimlik Belirliliği
(Kıng's La W) Bolluk Paradoksu. Tarımsal
ürünlerin bir çoğuna olan talebin inelaslik olması nedeniyle, sözkonusu ürünlerin arzında oluşacak bir artışın, daha büyük boyutta bir fiyat düşmesine; arzdaki azalışın İse nisbeten daha Şiddetli bir fiyat artışına yol açacağını İfade eden yasa. Özellikle tarımsal bolluk ve kuraklık yıllarında King yasasında ifadesini bulan paradoksal duruma sık sık rastlanmakta; örneğin bir kuraklık yılında fiyatların anormal yükselmesi sonucunda az bir rekoltenin geliri, bolluk döneminde elde edilen yüksek rekoltenin gelirinden daha fazla olabilmektedir.
(Gnp Per Capıta) Bir ülkede bir yılda üretilen gayri safî millî hasıladan bir kişiye düşen ortalama pay. Kişi başına düşen millî gelir ortalama bir rakam olup , belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin parasal değerlerinin toplamının o ülkede yaşayan insan sayısına bölünmesiyle elde edilir.
(Personalıty) 1. Bireyin, hayata bakışındaki özgünlükleri meydana getiren ve temel ilgi, dürtü, yetenek İle duygusal eğilimlerini de içeren, belli bir süreklilik gösteren davranış ve özelliklerinin bileşimi. 2. Kişinin çevresiyle olan tüm İlişkilerini belirleyen, onu başkalarından ayırt etmeye yarayan huy, alışkanlık, savunma mekanizmaları ye davranış şekilleri gibi özelliklerin oluşturduğu bütünlük. Davranışlarını sosyal çevreden gelen övgü veya yergilere göre düzenleyen kişilik türüne dışın yönlendirdiği kişilik; sosyal çevresini kendine uydurmaya çalışan kişilik Üpİne de İçin yönlendirdiği kişilik denir. {D. Reisman) Ayrıca Bkz. dışadönük kişilik,
(Personauty Dısorder) Kişiliğin gelişimi sırasında ortaya çıkan arıza, sakatlık veya anormal durumlar. Dengeli, normal kişilikten sapma durumu.
(Mass) Aralarında sağlam İletişim ve etkileşim ilişkisi olmayan insanlardan oluşan topluluk. Bkz. grup, cemaat, toplum.
(Mass Medıa) Geniş kitleleri eğlendirmek, kitlelere bilgi veya mesaj ileterek onları aydınlatmak, yönlendirmek veya denetlemek gibi amaçlarla kullanılan televizyon, radyo, gazete, dergi gibi araçlar. Bkz. iletişim, sahte İletişim.
(Mass Culture) Kitle iletişim araçlarının denetiminde'gelişen ve çoğunlukla magazin ve popülarite İle sınırlı yaygın, tekdüze kültür. Bkz. kültür, kitıtoplumu.
(Mass Party) Partiye sürekli üye kaydedip hem bu üyeleri partinin ideolojisi doğrultusunda eğilmek, hem de onlardan mali destek almak amacıyla seçim zamanları dışında da yoğun faaliyet sürdüren parti. (M.Duvergef) Bkz. Toplayıcı Parti, Kadro Partisi.
(Mass Socıety) Büyük ölçekte sanayileşmiş, şehirleşmiş, İş bölümünde uzmanlaşmış ve yönetimi tamamen bürokratikleştirilmiş bir toplumsal ortamda; kitle iletişim araçlarının tek yönlü baskısı akında yalnızlaşan, kimlik değiştiren,cemaat bağlan ve dinsel kimliklerini kaybeden, bu yüzden de basmakalıp değerleri benimsemek zorunda kalan, kitle kültürü ve kitle davranışıyla tanımlanabilecek bireylerden oluşan toplum. Bkz. toplum, kitle, kültür.
(Clan) Bkz. aşiret
(Classıcal Democratıc Theory) Her bireyin, siyasal konularda kendine en uygun olan seçeneği rasyonel olarak seçebilme yeteneğine sahip olduğu; bireylerin rasyonel tercihlerinin toplamının genel iradeyi, dolayısıyla da toplumsal açıdan iyi olan kararlan oluşturduğu; demokratik sistemin de sözkonusu rasyonel tercihlerin temsilciler yoluyla genel iradeyi yönlendirmesine İmkân tanıyan kurumsal düzenlemelere sahip olduğu varsayımlarına da-yananan ve ayrıca demokrasiyi sadece bir temsil sistemi veya yönetim biçimi olarak değil; özgürlük, eşitlik, sosyal adalet ve insan onuru gibi kavramlarla anlam kazanan bir yaşam felsefesi, aileden eğitim kurumlarına, kısaca bütün topluma hakim olması gereken bir yaşam tarzı olarak gören yaklaşım. Bkz. Demokrasi, Elitizm, Demokratik Eütizm.
(Classıcal Elıtîsm) Bkz. Elitizm
(Classıcal School Of Econo-Mıcs) İktisadın felsefeden ayrılıp bağımsız bir disiplin haline gelme sürecinin başladığı 18. yüzyıl sonlan İle 19. yüzyıl başlarında ortaya çıkan düşünür-iktisatçıların iktisadî yaşamın anlaşılması ve yorumlanmasına ilişkin olarak ileri sürdükleri görüşler ve yaptıkları çözümlemelerden oluşan İktisat ekolü. Merkantilizmin çöküşünden, 19. yüzyıl sonlarında müdahaleci ekollerin yeniden dirilmelerine kadar geçen dönemde İktisadî hayatta bireysel çıkar, serbest ticaret ve hür teşebbüsün esas kabul edildiği, ekonomiye devletin müdahale etmemesini savunan teori ve doktrinlerin tümü. Başlıca temsilcileri A. Smith, D. Ricardo, R. Malthus, J.B. Say, W. Senior ve J.S. Mili olan klasik İktisatçılar, ekonominin fiyat mekanizması yoluyla kendiliğinden dengeye geleceğini, bu dengenin herkes kendi çıkarı için çalışırken görünmez bir el tarafından sağlanacağını, ulusal ve uluslararası İşbölümünün ekonomiye müdahale edilmemesi halinde tüm toplumların refahını maksimum kılacağını savunmuşlardır. Tarım üzerinde hassasiyetle duran fizyokratların tersine klasikler, sanayi, emek-değer sorunu ve verimlilik konulan üzerinde durmuşlardır.
(Quantıty Theory Of Money) Enflasyon ile para arzı arasında doğrudan İlişki kuran ve para arzının artmasının doğrudan enflasyonu yükseltebileceğini İleri süren kuram. Bu durum Ftsher denklemi olarak bilinen PQMV eşitliğiyle açıklanmaktadır; Kısa dönemde Q (mal ve hizmet miktarı) İle V (paranın dolaşım hızı) sabittir; dolayısıyla M (para arzı)'de meydana gelecek bir artış P'(fiyatlar genel düzey 'yî de artıracaktır.
(Classıcal Organ! Zatıonal Theory) Taylor, Gulick ve Vrvuick tarafından geliştirilen ve işbölümü, hiyerarşi, denetim, kısaca POSDCORB üzerinde yoğunlaşarak örgütlerin en verimli hale getirilebilmesi için İnsan unsurunun da bir kaynak gibi kullanılabileceğini ileri süren kuram.
(Cuque) Bir formel grubun içinde yeralmakla beraber gruptan bağımsızmış gibi davranabilen, bu yolla grup içinde ayrı bir odak oluşturan İnformel ve kendiliğinden gelişen ilişkilerle oluşan altgrup. Bkz. hizip.
(Clımcal Psychology) Davranış bozukluklarını tanıma, nedenlerini bulma ve tedavi etmeyi konu edinen psikoloji dalı.
(Clearıng) İki taraflı uluslararası ticaret anlaşmalarının döviz kullanılmadan yapılabilmesine imkân veren bir yöntem. Bu yönteme göre aralarında kliring anlaşması bulunan ülkelerdeki ithalatçılar borçlarını yerli para ile kendi merkez bankalarına öderken, İhracatçılar da alacaklarını yine yerli para cinsinden kendi merkez bankalarından alırlar.
Sanayi, ticaret, ulaştırma, turizm, reklamcılık vb. alanlarında bir firma ya da bir kurumun bilgi, İşletme veya üretim yöntemlerini bir başka firmaya satması veya kiralaması.
(Coalıtıon) 1. Kişiler, örgütler, siyasal partiler
veya hükümetler arasında ortak bir amacı gerçekleştirmek için kaynak ve
güçlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan ittifak, muahede veya bağdaşma.
2. Seçimlerde tek basına İktidar olacak çoğunluğu sağlayamamış bir siyasal partinin başka parti ya da partilerle bir araya gelerek hükümet kurması.
Hand Labor) Bkz. emek
(Colbertısm) Bkz. Merkantilizm
(Collectıve Unconscıous) Bilinçaltının diğer insanlarla paylaşılan bölümü. însan topluluklarının davranışlarının ortaya çıkışında belirleyici roller oynayan, insanoğlunun, tarihsel süreç içinde nesilden nesile aktarılarak gelen genetik özellikleri, arzu ve elemleri, eıki-tepki mekanizmaları İle davranış örneklerinin depolandığı varsayılan soyut alan. Kolleküf bilinçaltı kavramı insan davranışlarının açıklanmasında S. Freud'un bilinçaltı kavramının yetersiz kaldığını öne süren CG. Jung tarafından geliştirilmiştir, jung'a göre tüm insanlık âlemi için ortak bir bilinçaltı olduğu gibi, her milletin de kendi tarihsel geçmişinden kaynaklanan kendine özgü ve farklılaşmış bir kollektif bilinçaltı vardır; topluı.ıda ya-şayan bireylerin davranışları, sözkonusu kollektif bilinçaltında. yer eden nosyonlar, mitoslar, vb. sosyo-kültürel dinamiklerden önemli ölçüde etkilenirler.
(Prıvate Company) İki ya da daha fazla gerçek kişi tarafından ortak bîr ticaret unvanı ile işletilmek amacıyla kurulan, ortaklardan tümünün şirket alacaklılarına karşı sınırsız sorumlu oldukları, tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketi.
(Colloquıum) Bir konuda Uzman bir kişinin, meslektaşlarına yönelik yaptığı tartışmalı toplantı.
(Gendarmerıe Forces) Ülke içinde devlet otoritesinin egemen kılınması, kamu düzeninin korunması ve asayişin temin edilmesi ile görevli bekçi, polis, jandarma gibi örgütlü güçler.
Colonısatıon) Bkz. sömürgecilik
(Lımıted Partnershıp) Bir ticaret ünva-m altında kurulan ve şirket alacaklılarına karşı ortaklardan bir veya birkaçının sorumluluğu sınırlanmamış, diğer ortakların İse sorumluluğu belirli bir sermaye ile sınırlanmış olan, tüzel kişiliğe sahip ticari ortaklık. Sınırsız sorumlu ortağa komandite; sınırlı sorumlu ortağa da komanditer ortak denir. Komandite ortakların gerçek kişi olmalan zorunludur, tüzel kişiler İse ancak komanditer ortak olabilirler.
(Comıntern) 1919 yılında Bolşevikler tarafından kurulan ve bir dünya proleter devrimiyle komünizmi dünyaya yaymak amacını güden dünya çapındaki ilk örgüt.
(Complex) Bkz. karmaşa
(Comprador) İşbirlikçi. Üçüncü dünya ülkelerinde dış ticareti denetiminde tutan ve yabancı sermaye İle kendi İç pazarı arasında aracılık yapan tüccar.
(Compulsıve Personalıty) Aşırı sorumluluk duygusu ve alışkanlıklarda katılık şeklinde kendisini gösteren bir tür kişilik bozukluğu. Olup biten herşeyden kendisini sorumlu görme hastalığı.
(Compulsıve Reactıon) Kişinin belirsizlik ve kararsızlıktan aşın tedirgin olduğu, ve her işi kuralına uygun olarak yapmaya azami özen gösterdiği bir davranış bozukluğu.
(Neıghbourhood) Görece küçük yerleşim alanları üzerinde yaşayan, karşılıklı yüz yüze İlişkileri olan insanlar arasında, ortak mekânları kullanmak ve ortak kültürel değerleri paylaşmaktan dolayı meydana gelen sıcak ve samimi İlişkilerin oluşturduğu yakınlık.
(Communıst Manıfest) 1848'de K. Marx ve F. Engels tarafından yayınlanan ve komünist hareketin amaç, program ve İlkelerini İçeren broşür.
(Commümsm) 1. Sosyalizmin evrimi ile varılacağı
düşünülen, üretim araçlarının mülkiyetinin devlete ait olup özel mülkiyet ve
miras hakkınm olmamasını; temel ekonomik kararların merkezi otorite tarafından
alınması ve bütün ekonomik hayatın merkezi bir planlama çerçevesinde
yürütülmesini; konut, sağlık, eğitim vb. gibi hizmetlerin devletin sorumluluk
ve denetiminde olmasını ve sınıfsal farklılaşmanın ortadan kaldırılmasını
öngören siyasal-ekonomik sistem; bu sistemin egemen olduğu toplumsal örgütlenme
biçimi.
2. Sosyalizmin ulaşacağı düşünülen son aşama. Herkesten yeteneğine göre alınıp, herkese ihtiyacına göre verileceği öngörülen toplum düzeni. (Marks ve Engels)
(Condomınıum) İki veya daha çok dış gücün üzerinde ortak hakimiyeti olan bağımlı bölge veya ülke.
(Confederatıon) 1. Federasyonların bi-raraya gelmesiyle
oluşan federasyonlar birliği.
2. Genelde var-lıklan bağımsız olan, özelde İse dış politika gibi bazı alanlarla aralarında koordinasyon ve bağdaşıklık kurulan devletler birliği.
(Conference) 1. Yeri, zamanı, konu ve konuşmacısı
daha önceden ilan edilen, çoğunlukla sadece bir kişinin konuşmacı olarak
katıldığı herkese açık toplantı.
2. Bir sorunun çözümlenmesi amacıyla, sorunun niteliğine bağlı olarak ulusal veya uluslararası düzeyde yapılabilen ve konunun uz-. manian ile o konuda karar almaya yetkili kişilerin katıldığı toplantı.
(Conjencture) Belirli bir zamanda, belli bir olayı, eylem ya da etkinliği çevreleyen şartların bütünü.
(Conjunctural Unemploy-Ment) Bkz. işsizlik
(Composıtıon -Wıth Credıtors-) Elinde olmayan nedenlerle işleri İyi gitmeyen, malî durumu bozulmuş olan dürüst borçluları koruma amacını güden ve borçlunun, borçlarını ödeme koşullan hakkında alacaklılarının üçte iki çoğunluğu ile yaptığı ve onu kabul etmeyen diğer alacaklıları da bağlayıcı nitelik taşıyan anlaşma. Konkordato sayesinde iflasın eşiğine gelmiş, mallan alacakhlarca sattırılma durumuna düşmüş bir borçlu, alacaklıların çoğunluğuyla bîr anlaşma yaparak borçlarını belirli bir ödeme takvimine bağlama imkânına kavuşur. Bu çerçevede, alacaklıların borçluya karşı alacaklarının belli bir yüzdesinden feragat etmelerini öngören konkordatoya yüzde konkordatosu; borçluya borçlarını ödeyebilmesi için vade tanınmasını öngören konkordatoya da vade konkordatosu denir.
(Consensus) 1. Fikir birliği. Mutabakat. Uzlaşma.
Bir topluluğa dahil üyelerin birbirlerine karşı olan davranış şekilleri, sahip
oldukları roller, sorumluluk ve görevleri konusunda ya da sistem dışındaki
şahıs, rol ve topluluklarla girdikleri İlişkiler ile doğabilecek sorunlar
hakkında olumlu bir anlaşmaya varmaları.
2. Sosyal sistemin amaçlarına ulaşması için izlenecek metod, davranış ve eylem biçimi, görev ve sorumluluk dağılımı, sistemin amaçlarıyla uyuşan davranışların yönünü tayin eden kurallar ve elde edilecek sonuçlar üzerinde bütün üyelerin ya da çoğunluğun anlaşması.
(Conservatısm) Bkz. muhafazakârlık
(Consolıdatıon) Ödenme süresi ya da vadesi yaklaşmış kısa vadeli bir borcun, borçlunun ödeme gücünden yoksun olması nedeniyle orta ya da uzun vadeli borca dönüştürülmesi. Konsolidasyon devletlerarası dış borçlar için sözkonusu olabileceği gibi, devletin vatandaşlara olan İç borçları için de yapılabilir. Alacaklıların kısa vadeli borcun uzun vadeliye çevrilmesini kabul edip etmemekte serbest oldukları konsolidasyon a ihtiyarî konsolidasyon, borçlunun tek yanlı olarak kısa vadeli borçlarını uzun vadeli hale getirmesi durumunda ortaya çıkan konsolidasyona ise cebrî konsolidasyon denir.
(Consül) Bir devlet tarafından, başka bir devletin verdiği izin çerçevesinde, o devlete ait topraklar üzerinde, daha çok idarî hizmetleri yürütmek ve atayan devletin ticarî menfaatlerini korumak amacıyla görevlendirdiği diplomatik nitelik taşımayan resmî memur.
Bkz. başkonsolos
(Consorsium) 1. Ortak bir amacı gerçekleştirmek
için çeşitli kuruluşların geçici olarak biraraya gelip, bir merkezî yönetim
altında toplanmaları.
2. Büyük girişimlerin tek tek kendi imkânlarını aşan bir siparişi, bir projeyi gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelerek oluşturdukları, proje bittikten sonra ortadan kalkan işbirliği. 3. Dış ödeme güçlüğü içinde bulunan bir devlete yardım eden ülkelerin, çeşitli kaynaklardan temin ettikleri yardımların koordinasyonunu sağlamak amacıyla aralarında kurdukları geçici organizasyon. Bu tür bir organizasyon aracılığıyla sağlanan kredilere de konsorsiyum kredileri denir.
(Control Group) Bir deney sırasında, deney grubunda gözlemlenen değişimlerin, sözkonusu deney düzeneği içindeki İlgili bağımlı değişkenlerin etkisiyle meydana gelip gelmediğini test edip karşılaştırma yapabilmek amacıyla, deney değişkenleri dışında deney grubu ile aynı özelliklere sahip olarak oluşturulan grup. Bkz. deney, deney Grubu.
(convertıbılıty) Paranın uluslararasılaşması. Bir ülkenin parasının resmî döviz piyasasında diğer ülke paralarıyla serbestçe değiştirilebilmesi. Uluslararası düzeyde talep edilebilirlik, istikrarlı bîr değere sahip olma ve uluslararası ticaretin finansmanında bir ödeme aracı alarak kabul edilme, konvertibilitenin gerek şartlarındandır. Konvertibİlite için gerekli özelliklere sahip paraya kovertifol para; hiç bir kısıtlamaya tabi olmayan konvertibiliteye tam kovertibillte; belirli koşullara tabi konvertibiliteye de sınırlı konvertibilite denir.
(Cooperatıve) Tüzel kişiliğe haiz olmak üzere, ortaklarının belirli ekonomik çıkarlarını, özellikle meslekî veya temel ihtiyaç maddelerini karşılıklı yardım, dayanışma ve birbirine kefalet yoluyla sağlamak amacıyla, gerçek veya kamu tüzel kişileri, il özel idareleri, belediyeler, köyler ve dernekler tarafından kurulan, sermaye ve ortak sayıları değişen kuruluşlar. Kooperatiflerde asıl amaç, kazanç elde edip ortaklara dağıtmak değil, ortakların İhtiyaçlarını toplu olarak daha kolay ve ucuza sağlamaktır.
(Corelatıon) Bağıntı, iki ya da daha fazla olgunun varyasyonları arasındaki mantıksal, zorunlu bağımlılık ilişkisi ve bu ilişkinin İstatistiksel açıdan İfadesi.
(Corporatısm) 1. İmalat faaliyetlerinin mesleki
örgütler tarafından, disiplinli bir biçimde yürütülmesi amacıyla kurulan,
mesleğin erbabı olmak isteyenlerin üye olarak çıraklık, kalfalık aşamalarından
geçtikten sonra ustalık derecesine ulaşmasını öngören bir Ortaçağ iş
örgütlenme sistemi.
2. Toplumu ilgilendiren önemli ekonomik ve siyasal kararların alınmasında sadece devletin denetimindeki kurum ve örgütlerin söz sahibi olduğu, bireysel etkinliğin kaybolduğu veya bireyin karar alma sürecine ancak bu örgütler aracılığıyla ve kısıtlı bir oranda katılabildiği toplumsal örgütlenme biçimi.
(Pırate Demonstratıon)
Bkz. miting
(Protectıonısm) 1. Himayecilik. Bir kurum, yapı veya oluşumun kendisinden daha güçlü rakiplere
karşı türlü yollarla korunması, rakiplerinin avantajlarından zarar görmesinin
engellenmesi.
2. Zayıf yerel sanayilerin korunması, yabancı ürünlerin iç piyasayı istila ederek yerli sektörleri ciddi bunalımlarla karşı karşıya bırakmasının önlenmesi, dış ödemeler dengesi ve dış ticaret hadlerinin İyileştirilmesi., gibi amaçlarla gümrük tarifeleri, kolalar ve ithalat yasakları gibi araçlar kullanılarak ithalatın sınırlandırılması, dış ticaretin kontrol altına alınması; bu suretle ekonominin dış rekabetten korunması. Bu amaçla uygulanan dış ücaret ve iktisat politikalarına da korumacılık politikası denir.
(Protectıonısm Polıcy) Bkz. Korumacılık
(Quota) 1. Baraj. Miktar sınırlaması.
2. Bir
seçimde, bir parti yahut adayın kazanabilmesi için alması şart koşulan asgari
oy sayısı, yahut toplam oyların yüzde cinsinden oranı,
3. Uluslararası ticari ilişkilerde, mevcut ekonomik dengeleri korumak amacıyla, daha çok İthaline İzin verilen mallara getirilen miktar sınırlaması.
(Quota System) Uluslararası ticarette, yerli sanayinin korunması veya Ödemeler dengesi açığının kapatılması amacıyla, 1 ay, 3 ay, 6 ay veya 1 yıl gibi belirli dönemler itibariyle bazı malların ithalatına miktar ya da değer kısıtlaması getirilerek, belirlenen bir üst sınırın ötesinde ithalata izin verilmemesini öngören dış ticaret sistemi.
(Causalıty) Bkz. nedensellik
(Cosmology) Evrenbilim Evrenin oluşumu, yapısı, ona egemen oian yasalar, varlıklar arasında varolan hiyerarşik ilişkiler gibi konuları irdeleme, araştırma ve bu konuda üretilen bilgileri sistemleştirerek bir araya getirmeyi konu edinen disiplin.
(Cosmologıcal Proof) Allah'ın varlığını, evrendeki düzen ve "somut gözlemlenebilir olgulardan kalkarak, bir İlk yaratıcı ve harekete geçirici güce varma yolu ile ispatlama.
(Etymology) Bkz. etimoloji
(Radıcalısm) Radikalizm. Değişimi aşamalı, yanlışlıklan eleyerek reformcu bir biçimde değil, varolanı tamamen ortadan kaldırıp yerine yenisini koymak şeklinde gerçekleştirmeyi amaç edinen düşünüş veya eylem tarzı. Islahatçı -iyi 1 eşlirmeci yöntemleri reddederek, karşı çıkılan yapı veya sistemin kökten yıkılması ve herşeyin yenibaşlan kurulması gerektiğine inanma. Bkz. radikal teori.
(Slave) Bkz. köısük düzeni
(Slavery) İnsanın, mülkiyet nesnesi kabul edilerek, aynen mülkiyet nesnesi olan diğer mal veya varlıklar gibi başka insanlar tarafından sahiplenilebilir, alınıp satılabilir, yasa ve töreler çerçevesinde vücut ve emeğinden kendisine bir bedel ödenmeksizin yararlanılabilirliğini kabul eden düzen. Bu düzende, mülkiyete konu olan İnsana köle, mülkiyet iddiasında bulunana ise efendi denir. Aynı zamanda bu iki kategori, aralarında dikey hareketliliğin olmadığı iki ayrı toplumsal katmanı ifade eder.
(The Gulf Crısıs) 1990 yılı Ağustos ayında Irak'ın çeşitli gerekçeler ileri sürerek Kuveyt'i önce işgal, sonra da 19- iÜ ilan ederek İlhak etmesi İle başlayan; bölgenin sahip olduğu önemli petrol zenginliği nedeniyle Körfez bölgesinde hayati çıkarları olan başta ABD olmak üzere tüm Batılı devletlerin, Irak'tan Kuveyt'i derhal ve şartsız olarak boşaltmasını istemeleri ve Irak'ı buna zorlamak üzere bölgeye askerî yığınak yapmaları ile hızla tırmanarak Körfez savaşi'na neden olan gerginlik durumu.
(The Gulf War) Körfez krizinin sonucunda Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında, ABD'nin öncülüğünde 28 ülkeden oluşan müttefik güçler ile Irak arasında 15 Ocak 1991 tarihinde başlayıp bir buçuk ay kadar süren ve Irak'ın ağır yenilgisi ile sonuçlanan, Ortadoğu'daki güçler dengesinin yeniden belirlenmesine neden olan savaş. Bkz. yeni dünya düzeni.
(Pessımısm) 1. Varoluşa hep olumsuz bir açıdan
bakan, ümitsizlik ve karamsarlığın yanısıra, her şeyin daha da kötüye doğru
gittiğini ileri süren yaklaşım.
2. Olup biten şeylerden sürekli olumsuz sonuçlar çıkarma, gelişmeleri hayra değil, şerre yorma tavrı.
(Rural Socıology) Köy kökenli insanların, köy yerleşkelerinde veya göçüp yerleştikleri gecekondu bölgelerinde geliştirdikler ilişki, meydana getirdikleri kurum ve sahip oldukları değerleri inceleyen disiplin.,Bkz. kent sosyolojisi.
(Crımınology) Bkz.
suçbiüm
(Crıtkrion) Bkz. ölçüt
(Crısıs) Bkz. bunalım
(Crısıs Dıplomacy) Uluslararası ilişkilerin belirli bir sistem ve program çerçevesinde sürekliliiik arzeden bir biçimde değil, sadece bunalım dönemlerinde İşletilmesine dayanan diplomasi. Bkz. diplomasi, donuk diplomasi, makyavelci diplomasi.
(Chronıc Inflatıon) Bkz.
enflasyon
(Chronıc Unemployment)
Bkz. işsizlik
(Lobbyıng) 1. Kanun simsarlığı. Lobicilik. Meclis koridorlarında bir kanunun çıkartılması veya
çıkartılmasının engellenmesi için meclis üyeleriyle; devlet dairelerinde de
yaptırılması istenen şeyleri yaptırmak, istenmeyenlere de engel olmak amacıyla
kamu görevlileri ile doğrudan temas kurarak girişilen faaliyetler.
2. Siyasal karar organlarını veya alınacak kararları etkilemek ve yönlendirmek amacıyla koridorlar, kulisler ya da kapalı kapılar ardında görüşmeler, telkinler ve pazarlıklar gibi prosedür dışı türlü faaliyetler.
(Theory) Teori. Nazariye. Bir bütün olarak gerçekliği, yahut gerçekliğin belirli bir bölümünü açıklama; olay, olgu ve nesneler arasındaki düzenli İlişkilerden genel sonuçlar çıkarma ve bu sonuçlara göre gelecekle ilgili öndeyilerde bulunma amacı güden, geçerliliği temel aldığı varsayımlarla sınırlı sistematik bilgi çerçevesi. Bkz. model, bilim, felsefe, paradigma.
(Theoretıcal Economıcs) Belirli bir zaman ve mekan esas alınmadan, genel ve soyut bir çerçeve içinde kalmak kaydıyla, İktisadi olgular arasındaki neden-so-nuç ilişkilerinin teorik çerçevede belirlenmesine yönelik çözümlemeler bütünü.
(Qoran) Son peygamber Hz. Muhammed'e vahyedi-len ve onun tebliğ ettiği dinin temel ilkelerini İçeren, Tevrat, İncil ve Zebur'dan sonra gelen dördüncü ve son büyük vahiy kitabı. Bkz. vahiy, ahdi atik, ahd-i cedid.
(Fıctıon) Başkalarını yanıltma amacı taşımayan, fakat nasıl gerçekleştiği kesin olarak bilinmeyen geçmişte yaşanmış bir olayı aydınlatmaya çalışırken veya kuram geliştirirken gerçek olmadığı bilindiği halde gerçekmiş gibi üretilen zihinsel model
(Fıctıonal Sentences) Doğruluk ya da yanlışlığı söz konusu olmayan, belirli bir olayı ifade etmeyen masal, hikâye ve roman ifadeleri. Bu İfadelerin gramatik uygunluğu, başlarına masala/hikâyeye/romana göre ön ekinin koyulması durumunda anlamlılığın bozulmaması ile anlaşılır.
(Constıtuent Assembly) Yeni kurulan veya anayasası askıya alınan bir devlete yeni bir anayasa hazırlamak yahut devletin ana organlarının görev ve işleyiş biçimleriyle ilgili temel ilkeleri belirlemek amacıyla oluşturulan meclis.
(Instıtutıonalıst School) Neoklasik iktisatçıların kullandığı soyutlayıcı yönteme karşı çıkarak, iktisadi analizin, konu edindiği ülkenin sosyo-politik, tarihsel, psikolojik vb. yapılarını da dikkate alması gerektiğini savunan, özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde ABD'de etkili olmuş düşünce akımı.
(Generatıon) Nesil. Aynı zaman diliminde yaşayan, ortak veya benzer deneyimleri olan ve bu ortak deneyimlerinden dolayı benzeşen insan topluluğu.
(Sclîptıcısm) Bkz. şüphecilik
(Sacred) 1. Mukaddes. Dinlerin aşkın nitelik
atfederek yücelttiği inanç, kurum veya varlıklar.
2. Rasyonel veya faydacı bir temele dayanmayan, hiçbir biçimde sorgulama konusu yapılmayan, büyük saygı ve değer verilen kültürel ve sosyal özellikler. Bkz. profan, tabu.
(Box Dıagram) Bkz. edgeworth diyagramı
(Polarızatıon Theory) Azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki İktisadi bütünleşme ve
serbest ticaretin azgelişmişler aleyhine İşleyeceğini ve sonuçta zengin ülkelerin daha zengin, fakir ülkelerin ise daha fakir hale geleceklerini savunan kuram. G, Myrdal tarafından geliştiri-- len kutuplaşma teorisine göre gelişmişlerle azgelişmiş ülkeler arasında mal ve faktör hareketlerinin serbest bırakılması durumunda azgelişmiş ülkelerdeki nitelikli işgücü yüksek gelir ve refah beklentisiyle gelişmiş ülkelere akacak, ayrıca yüksek teknolojiye sahip gelişmiş ülke sanayilerinin rekabeti karşısında azgelişmişlerin zayıf olan sanayileri çökecektir. Bu da, zengin ve fakir kutuplaşmasını körükleyecektir.
(Separatıon Of Power) Herhangi bir siyasal sistemde devletin üç temel işlevi olan yasama, yürütme ve yargının ayrı ayrı ve birbirini denetleyen organlar tarafından yerine getirilmesi. Sözkonusu üç temel işlevin tek. bir organ tarafından yerine getirilmesine de kuvvetler birliği denir. Bkz. Denge Ve Fren.
(Unıty Of Power) Bkz. Kuvvetler
(N'orth-South Dıalogüe) 1970'li yılların başlarında gündeme gelen, mevcut uluslararası ekonomik düzenin azgelişmiş ülkelerin çıkarlarına hizmet etmediği, tersine gelişmiş ülkelerle aralarındaki uçurumu daha da derinleştirdiği görüşünden hareketle, azgelişmiş ülkelerin kalkınma çabalarının başarıya ulaşması ve bu ülkelerdeki açlık, sefalet, yoksulluk, işsizlik ve bulaşıcı hastalık vb. sorunların çözülmesi amacıyla gelişmiş kuzey ülkeleri ile azgelişmiş güney ülkeleri arasında oluşturulması istenen diyalog ve işbirliği süreci.
Küllî İrade îrade-i külliye. Mutlak irade. Kelam terminolojisinde, Allah'ın mutlak varlığına paralel olarak varolan mutlak dileme kudreti. Her şeyi kuşatan, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan sınırsız ve ölçüsüz İrade. Bkz. cüzi irade, irade.
(Culture) 1. Ekin. Yeryüzünde beşerî hayatın başlangıcından bu güne kadar İnsanoğlu tarafından üretilmiş olan
herşey.
2. Bir birey veya topluluğun yaşam tarzını biçimlendiren örf, adet, gelenek ve görenek ile alışkanlıklar, davranışlar ve inançlar toplamı.
(Enculturatıon) Gelişme çağındaki çocukların okul, aile ve diğer sosyal kurumların da yardımıyla içinde yaşadıkları toplumun kültürel norm, değer ve gelenekleri öğrenmeleri; yetişkin kişilerin de hayat boyu kendilerini kültürel gelişmelere uydurmaları süreci.
(Cultural Anthropology) Bkz. Antropoloji
(Cultural Modernızatıon) Bkz. Çağdaşlaşma
(Cultural Valüe) Bkz.
Değer
(Cultural Tcology) Bkz. Ekoloji
(Cultural Lag) Toplumun ekonomik yapısının değişimine paralel olarak aynı hızla sosyal ve kültürel yapının değişememesinin sonucunda meydana gelen " uyumsuzluk durumu.
(Cultural Relatıvsm) 1. Kültür ürünlerinin değerlerinin mutlak olmadığı ve toplumdan
topluma değiştiğini savunan yaklaşım.
2. Bir toplumdaki kurumları, İlişkileri veya diğer kültürel unsurları, başka bir toplumun anlayış ve yargılarıyla anlamanın imkânsız olduğunu iddia eden görüş. Buna göre, her toplumun kültür değerleri, ancak o toplumun referans çerçevesi ile anlaşılabilir; dışardan anlamaya çalışma tahrif eder, daha da anlaşılmaz hale getirir.
(Cultural Alıenatıon) Bkz. Yabancılaşma
(Cultural Deprıvatıon) 1. Toplumdaki dikey hiyerarşi içinde yeralan alt tabakalara mensup bireylerin toplumun ortalama kültür ve eğilim düzeyinin gerekliliklerini yerine getirememesi. 2. Referans grubunun kültürel değerlerine sahip olamamaktan kaynaklanan eziklik duygusu.
(Maze) Gerek hayvan, gerekse insanların öğrenme sürecinin araştırılması İle ilgili bazı deneylerde kullanılan, bir doğru çıkış yolu, bir çok da çıkmaz koridordan oluşan bir düzenek. Labirent deneylerinde denekten beklenen, verilen zamanda çıkmaz koridorlara sapmadan doğru çıkış yolunu bulmasıdır.
(Talkatıveness) Anlamsız ve amaçsız konuşmak. Hiç gereği olmadığı halde, konuşmuş olmak için, yahut laf olsun sessizlik bozulsun cinsinden sürekli konuşup, boş laf üretmek. Tartışmanın seyrine veya olumlu bir sonuca ulaşmasına katkıda bulunmayacak argümanlarla zaman harcamak.
(Laıcısm) 1. Sekülarizmİn siyasal çerçevesi.
Yasama, yürütme ve yargı erklerinin dinsel olan veya olduğu söylenen ilkelere
göre düzenlenmediği siyasal örgütlenme biçimi. Siyasal otoritenin, emredici
yaptırım gücünü dinden almaması, meşruluğunu dine dayandırmaması.
2. Devletin çeşitli dinler arasında taraf olmaması ve ayrıcalık gözetmemesi, din işleri ile devlet işlerinin ayrı kabul edilmesi ilkesi. Bkz. sekülarizm, Teokrasi, Aydınıanma, Modernizm.
(Leasıng) 1. Fİnansal kiralama. Yatırım
mallarının belirli bir kira karşılığında uzun vadeli olarak ihtiyacı olan kişilere
kiralanması.
2. Satınalma gücü yeterli düzeyde olmayan firma veya şahısların, imalat veya İhracatçı firmadan sağladıkları, ekonomik ömrü bir yıldan uzun mal veya makinaların, belirli bir süre kullanım hakkının daha sonra da mülkiyetinin kendilerine devredilmesini öngören kaynak sağlama yöntemi.
(Leontıef Paradox) Bİr kurama dayalı olarak yapılan mantıksal çıkarsamalar ile pratikteki bulguların birbiriyle çelişmesi. Bu deyim, faktör donanımı teorisine göre sermaye yönünden zengin olan ABD'nin sermaye' yoğun teknoloji ile üretilen ürünleri ihsaç, emek yoğun ürünleri de İthal etmesi gerekirken, W. Leontiefİn, pratikte durumun tam tersi olduğu yolundaki bazı bulgular elde etmesi üzerine yerleşmiştir.
(Lıberalısm) Serbestlik, bireysel ve toplumsal özgürlük savunuculuğu. Kamu otoritesinin ekonomik, sosyal, dinsel vb. gibi süreçlere müdahale etmesine, ya da bu süreçlere kendi istediği doğrultuda yön vermek yönündeki girişimlerine karşı çıkılması gerektiğini ileri süren görüş. Bu çerçevede, devletin ekonomiye müdahale etmemesi, yahut iktisadî hayatın yönlendirilmesine yönelik devlet müdahalesinin asgari düzeyde tutulması gerektiğini, piyasada oluşan arz ve talep mekanizmasının iktisadî ve sosyal açıdan en yararlı sonuçları yaratacağını; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ilkesini savunan Öğretiye iktisadî liberalizm; kamu otoritesinin toplumu oluşturan bireylerin yaşamlarını yönlendirmelerine karışmaması, sosyal hayatın biçimlenmesinde belirleyici rol oyna-namasi gerektiğinin, en iyi hükümetin, en az hükmeden hükümet olduğunun savunulmasına da siyasal liberalizm denir.
(Libido) Bkz.
freudçüujk
(Lıquıdatîon) Bkz. Tasfiye
(Uıdlty) 1. Akışkanlık. Seyyaliyet. Kolayca nakit paraya çevrilebilirlik. 2. Bir işletmenin vadesi gelmiş nakdî taahhütlerini karşılayabilme gücü, borçlarını Ödeyebilme yeteneği. Bİr ticarî işletmede bilançonun aktif kısmında yeralan kasa, bankalar hesabı, senetler ve diğer kıymetli evraklar gibi doğrudan para, veya kolaylıkla paraya çevrilebilme özelliği olan varlıklara likit varlıklar; İşletmenin tasfiyesi halinde varlıkların tüm borçları karşılayabilmesine gerçek likidite; işletmenin vadesi gelen borçlarını ödeyebilmesi için gerekli paraya da teknik likidite denir.
(Uquıdıty Ratıo) Bkz. rasyo
(Uquıdıty Trap) Faiz oranının düşebileceği en düşük düzeye inmiş olduğuna inanılması nedeniyle, para arzını artırarak faiz oranlarını daha fazla düşürmenin mümkün olmaması durumu. Bu durumda faiz oranının yeniden yükselebileceği beklentisi sebebiyle, eldeki para nakit olarak tutulmak istenecek, spekülatif para talebi tam esnek olacaktır. Bunun sonucu, para politikasının İstihdam ve millî gelirin artırılması konusunda İşlevsiz hale gelmesi, bir araç olarak kullanılabilir olmaktan çıkmasıdır.
(Lımıted Uabılıty Company) 50(yi geçmemek üzere iki veya daha fazla gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulan, ortaklarının sorumluluğu, koymayı taahhüt ettikleri sermaye ile sınırlı ve esas sermayesi belirli olan ticarî ortaklık. Ortaklar tarafından konulan sermaye için, anonim şirkette olduğu gibi hisse senedi çıkarılamaz. Limited şirketler, esas sözleşmede açıkça belirtilmek kaydıyla, sigortacılık dışında her türlü İktisadî faaliyet için kurulabilirler.
(Lıcence) Herhangi bir işin, ticarî İşlemin ya da bir eylemin yapılabileceğine ilişkin, resmî otorite yahut sözkonusu işle İlgili en yetkili örgüt tarafından verilen İzin veya yetki belgesi. Bu çerçevede, normal fakülte veya yüksek okul öğrenimi sonunda verilen diploma derecesine öğrenim lisansı; bir malın ihraç veya İthali İçin resmî makamlardan alınması gerekli İzin belgesine ticaret lisansı denir! Ayrıca sınaî, ticarî, turistik vb. faaliyetlerde patenti başkasına ait bir malı üretmek, bir İmkânı kullanmak veya bir teknik yöntemden faydalanmak üzere alınmış izne de lisans denmektedir.
(Merıt System) İstihdam edilecek kişilerin, kişisel dostluk, aynı partiden olma veya aynı siyasi görüşü paylaşma, soyluluk vb. ölçütlere göre değil; görevin gerektirdiği yeterlilik, nitelik ve yeteneklerin Ölçüldüğü, aynı şartlan taşıyan herkesin katılımına açık olarak yapılan sınav yoluyla belirlendiği sistem.
(Lobbyıng) Bkz. Kulisçilik
1. Evreni
kuşatan ve denetleyen kozmik akıl.
2. Herşeyi açıklanabilir kıldığı varsayılan mantıksal temel düzlem.
(Lock Out) Belirli bir işyeri veya işkolundaki işçi ve işverenler arasında ücretler, sosyal haklar, çalışma koşulları vb. konularda yapılan pazarlıkların çıkmaza girmesi ve. olumlu bir sonuca varılamaması durumunda İşverenin yasal gerekliliklerini yerine getirerek işyerini kapatıp İşçileri topluca işten çıkarması. Bkz. grev, toplu sözleşme.
(Guıld) Sanayi öncesi toplumlarda hem üretim hacmi, ürün kalitesi ve fiyatları denetleyen, hem de meslekî eğitimi planlayıp yürüten, bu yüzden toplum örgütlenmesinde merkezî bîr rol oynayan kurum.
(Guıld System) Ortaçağın karakteristik meslekî örgütlenme biçimi olan ve belirli bir işkolunda çalışan kişilerin usta, kalfa, çırak gibi sıkı bir hiyerarşik düzen içinde örgütlenmelerini öngören sistem. Osmanlı toplumsal yapısında zanaatçı teşkilatı olarak oldukça yaygınlık kazanmış olan lonca sistemine göre, bir meslek grubunda yeralan kişiler arasında ortak menfaatlerin korunması amacına yönelik karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma esastır; hiyerarşik basamaklar arasındaki hareketlilik ile, bir loncadan başka bir loncaya geçiş sıkı kurallara bağlıdır. Meslekî disiplin, karşılıklı güven, meslek ahlâkının geliştirilmesi gibi konularda oldukça önemli işlevler görmüş olan lonca sistemi, sanayi devriminden sonra giderek çözülmüştür. Bkz. korporatizm.
(Lorenz Curve) Bir ekonomide belirli bir dönemde yaratılan reel gelirin bölüşümünü İnceleyip belirli nüfus dilimlerince ulusal gelirin nasıl paylaşıldığını gösteren, dolayısıyla gelir dağılımının adil olup olmadığı konusunda bazı yargılara vanlabilmesinİ sağlayan eğri. Dikey eksende gelir yüzdeleri ile yatay eksendeki nüfus yüzdelerini gösteren bir diyagramda Lorenz eğrisinin tam köşegensel olması gelirin tam adil bölüşüldüğünü; eğrinin düz köşegensei çizgi olmaktan çıkıp giderek çukurlaşması ise gelir dağılımının gayri adıl olduğunu gösterir.
(Materıalısm) 1.
Materyalizm. Özdekçilik.
Maddenin
kendİtiğindenliğinİ, öncelliğini ve belirleyiciliğini kabul eden düşünce
biçimi.
2. Maddenin ezeliliğini, her türlü gerçekliğin özünün veya temelinin maddeye indirgenebileceğim ve dünya ötesi bir hayatın yokluğunu savunan dünya görüşü.
(Magna Carta) Türkçeye büyük ferman, ya da büyük buyruk olarak çevrilen, 1215'de İngiltere'de toprak sahibi soyluların Kral John'u zorlayarak kendi rızaları olmadan toprak sahiplerinden vergi alınamayacağım hükme bağlayan, böylece bir yandan kralın otoritesini sınırlarken, öle yandan merkezî otoritenin de paylaşılabileceğini kanıtlayan, modern parlamenter sistemin çekirdek uygulaması sayılan tarihî belge.
(Local Admınıstratıon) Bkz. yerel yönetim
(Sats Law) Bkz. Say kanunu
(Macroeconomıcs) Ekonomi biliminin, millî gelir, istihdam, fiyatlar genel düzeyi, ödemeler dengesi, yatırımlar, büyüme ve gelişme, uluslararası iktisadî ilişkiler, kamu otoritesinin para, kredi ve maliye politikası gibi ekonomik yapının bütününü ilgilendiren sorunlar ile ilgilenen bölümü. Sözkonus'u makro değişkenler ile bunların arasındaki karşılıklı etkileşim, makro politikaların sonuçlan İle ekonomik faaliyetin bir bütün olarak irdelenip çözümlenmesine de makro ekonomik analiz denir.
(Macroeçonomıc Anâlysıs) Bkz. Makro Ekonomi
(Machıavellıan Dıplomacy) İtalyan diplomat ve yazar olan N. Machiavelli'nin (1469-1529) görüşleriyle paralelliği yüzünden ismine İzafeten geliştirilen, yalnızca kendi menfaati tarafından motive edilen, ustaca yalan, hile ve değişik taktiklerle ulusal çıkarların korunmasını amaçlayan diplomasi. likz. diplomasi, donuk diplomasi, kriz Diplomasisi.
(Machıavellısm) İtalyan düşünür N. Machİa-velli'nin formüle ettiği ve amaca ulaşmak için her türlü aracın kullanılmasının, bütün yolların denenmesinin meşru olduğu; bizzat amaçların kendilerinin araçları meşru kıldığı görüşüne dayalı, siyasetle ahlâkî ilkelerin İşlevsizliğini ve esas belirleyici faktörün güç olduğunu savunan anlayış.
(Good) Son tahlilde İnsan ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan, doğada bulunan veya insan tarafından üretilmiş, maddi varlığı olan her şey. Doğada bol miktarda bulunan, üretim ve mübadeleye konu olmayan, kullanılmaya elverişli hale gelmeleri için İnsan emeği gerektirmeyen ve tüketim için bir bedel ödenmeyen hava ve güneş gibi maddelere serbest mallar; İnsanlar tarafından üretilmiş ve tüketim için belirli bir bedel ödenen maddelere de ekonomik mallar denir. Ekonomik malların zorunlu mal, lüks mal, normal mal, aşağı mal, ara malı ve nihaî mal gibi çeşitli kategorileri vardır. Su örneğinde olduğu gibi, nüfusun ve ihtiyaçların artması, İsraflı kullanım gibi nedenlerle önceleri serbest mal kategorisinde sayılan bazı maddeler zamanla ekonomik mala dönüşmektedir.
Bkz. Hizmet, Meta.
(Decleratıon Oe
Property) 1. Resmî görevlilerin,
bulundukları mevkilerin sağladığı İmkânları kullanarak haksız kazanç
sağlamalarını önlemek amacıyla göreve başlarken veya gerektiğinde sahip
oldukları taşınmaz tüm mallarını kamuoyuna açıklamaları.
2. Borçlunun gerek kendisinde ve gerekse üçüncü şahıslar nezdinde bulunan mal, alacak ve haklarından borcuna yetecek miktarın türü, mahiyet ve nitelikleriyle her türlü kazanç ve gelirlerini, yaşayış tarzına göre geçim kaynaklarını, buna karşılık borcunu ve bu borcu nasıl ödeyeceğini yazılı veya sözlü olarak icra dairesine bildirmesi.
(Fınancıal Olıgarchy) Kapitalist üretim tarzının yerleştiği toplumsal ortamlarda sermayenin ahlâkî ilke tanımayan, acımasız ve yayılmacı karakterinin kaçınılmaz bîr sonucu olarak, toplumun küçük bir kesimini oluşturan büyük sermaye gruplannın kişisel ya da malî denetimleriyle ekonomik ve sosyal hayatın hemen hemen tamamına hükmetmesi; mutlu azınlık sultası.
(Fîscal Polıcy) Kamu otoritesi tarafından iktisadî ve sosyal hedeflerin gerçekleştirilebilmesi amacıyla kamu gelirleri ile harcamalarının planlanması, yönlendirilmesi ve malî kurumlardan yararlanma yöntemlerinin belirlenmesiyle ilgili plan, program ve uygulamalar bütünü.-
(Cos'o) Malolma bedeli. Bir iktisadî değeri elde etmek üzere yapılmış harcama tutarı. Bir malın üretimi sırasında geçirdiği aşamalarda yapılan giderlerin eklenmesiyle oluşan tular.
(Cost Value) Bkz, değerleme ölçüleri
(Cost Theory Of Value) Bkz. Değer Teorileri
(Cost Push Inflatıon) Bkz. enflasyon
(Malthussıanısm) Nüfusun geometrik, doğal kaynaklar ve gıdaların İse aritmetik olarak çoğalmasından ötürü, evlilik ve çocuk sayısının sınırlandırılmasına yönelik önlemlerin alınmaması durumunda insanlığın açlık ve yoksulluğa mahkûm olacağını ileri sürerek ahlâkî değerlerin de yardımıyla nüfus artışının sınırlandırılması gerektiğini savunan görüş.
(Manıfest) 1. Toplumsal bir hareket veya bir siyasal
partinin, siyasal İnanç ve amaçlarının açık ifadesi.
2. Halkın
kitlesel olarak yaptığı gösteri.
3. Belirli
bir alanda mevcut rakiplere meydan okuyarak açıkça İlan edilen bildiri.
(Manchester Scool) İktisadî Hberalizniin temel felsefesi olan btmkıntz yapsınlar, btrakınız geçsinler ilkesine hararetJe bağlı olan, İngiltere'de 19- yüzyılın İlk yarısında etkili, olmuş, serbestlik yanlısı ekol.
(Mandate System) Birinci Dünya Savaşı sonrasında, galip devletlerin, Wllson Prensipleri uyarınca,
fiilen kendi topraklarına katamadıkları yerleri, sözkonusu yerlerin kendi kendilerini yönetemeyecekleri gerekçesiyle Milletler Cemiyeü adına bölüşerek vesayet altında tutup sömürmeleri temeline dayalı yönetim sistemi.
(Ratıonauzatıon) Rasyonalizas-yon. Akla yatkınlaşürma. Neden uydurma. Kişinin davranışlarının gerçek nedenlerini, yadırganacağı düşüncesiyle saklayarak, onları toplumsal olarak kabul edilebilen ya da yadırganmayan başka nedenlerle gerekçelendirmesi; akla daha yatkın hale getirmesi. Örn. Pahalı araba alan birisinin, lüks tüketim eğilimini saklayarak pahalı arabanın sonuçta daha çok tasarruf sağladığını söylemesi.
(Logıc) önermelerin, düşünce ve kabullerin tutarlılık, İnandırıcılık, doğruluk ve yanlışlığını; çıkarımların geçerliliğini belirleyen Ölçütler ve kuralları; kıyas, tümevarım ve tümdengelim gibi düşünme süreçlerinin ilkelerini araştıran disiplin.
(Logıcal Explanatıon) Bkz. açıklama
(Logıcal Thınkıng) Formel mantık kuralları uyarınca yürütülen muhakeme; mantıksal çelişkiye düşmeden, formel mantığın temel ilkelerine uygun olarak düşünme. Bkz. formel mantık.
(Logıcal Expressıons) Bkz. Mmb İfadeler
(Logıcal Posıtıvısm) Viyana çevresi. Sağlam ve güvenilir bilginin ancak deneyle elde edilebileceğini kabul eden, deneyle doğrul a namayan önermeleri gerçek bilgi içermeyen metafizik yargılar olarak nitelendiren, bütün metafizik yargıların da tanımlan gereği anlamsız olduğunu İleri süren, ayrıca anlamlılıkla bilimselliği örtüştürerek sonuçta bilimsel olmayan her önermenin anlamsız olduğunu savunan, felsefenin işlevini de dilin mantıksal olarak analiz edilmesiyle sınırlayan, 1920'lerden itibaren etkili olmuş akım. Bkz. eleştirel Akılcılık, Anarşist Bilgi Kuramı, Deneycilik, Akılcılık.
(Maoısım) Cindeki komünist ihtilalin önderliğini ve ardından Çin Komünist Partisİ'nin yirmi yedi yıllık liderliğini yapmış olan Mao Tse Tung'un (1884-1976) devrimci doktrini ile, onun zamanında geliştirilen kendine has Marksist-Leninist prensiplerin yorum ve uygulamasına verilen ad. Mao'ya göre Marks'ın iddia ettiği gibi kapitalizmin bir yan ürünü olan pro-leterya sınıfının güçlenerek ortaya çıkıp devrim yapmasını beklemek yerine, varolan toplumsal güçler, meselâ köylüler, kullanılarak sosyalist devrimin yapılabilirlik imkânları zorlanmalıdır. Ona göre, Marksizm-Leninizm komünist toplum için gerekli tüm alternatifleri veya sorunlara ilişkin bütün çözümleri sağlayamamaktadır, esasen sağlaması da mümkün değildir. Çünkü, İnsanın bilişsel yetenek ve kapasitesi gelişip genişledikçe toplumsal sorunlara ilişkin çözümleri de zamanla değişecektir. Bu nedenle sosyalist toplumu bütün boyutlarıyla şimdiden öngörmek mümkün değildir.
1.
Kavramsallaşünlamayan, dolayısı İle doğruluğu veya yanlışlığı sözkonusu olmayan
bilgi. (H. El-Muhasİbî)
2. Bilmek. Tanımak. Mantıksal çıkarım veya çıkarım sürecini kullanmadan, sezgi ya da İlham yolu ile elde edilen dolaysız bilgi. Bkz. sezgi.
(Margînal Theory Of Value) Bkz. Değer Teorileri
(Margınalısm) Bir mal veya hizmetin değerinin son iahlilde, satıcının sözkonusu mal ya da hizmeti teslim etmek için yapacağı fedakârlık marjı ile alicinin bunu eîde etmek İçin göze alacağı fedakârlık marjı arasında yapılacak bir kıyaslama ile belirlenebileceğini savunan doktrin. Bu çerçevede, bir şeyin son birimi veya uç noktasına eklenen İlâve birime marjinal; bir malın tüketilen ek bir biriminin sağladığı faydanın toplam faydada yaptığı değişikliğe marjinal fayda; bir malın son biriminden elde edilen gelirin toplam gelire katkısına marjinal gelir,- bir firmanın üretim miktarında bir birimlik anış için katlanılması gereken ilâve maliyete marjinal maliyet; gelir düzeyindeki bîr birimlik artışın tasarruflarda yarattığı artış oranına marjinal tasarruf eğilimi; gelirdeki bir birimlik artışın tüketim harcamalarında meydana getirdiği artış oranına marjinal tüketim eğilimi; tüketicinin aynı tatmin düzeyini korumak için bir mala olan talebini artırırken başka bir malın ne kadarından vazgeçmek durumunda olduğunu gösteren orana marjinal ikame oranı; üreticinin aynı üretim düzeyini koruyabilmek için üretim faktörlerinden birini belirli bir ölçüde azaltmasına karşılık Öteki faktörü ne kadar artırması gerektiğini gösteren orana da marjinal teknik İkame oranı denir.
(Trade Mark) Belirli bir üreticiler veya satıcılar grubu tarafından üretilen veya satışa çıkarılan mal yahut hizmeti tanımaya ve rakip mal ve hizmetlerden ayırt etmeye yarayan İsim, tabir, İşaret, arma veya bunların tümünden oluşan sembol.
(Marxıst Economıc Theory) Marksist ekonomi doktrini. Toplumların tarihsel gelişimlerinin her aşamasında, sozkonusu aşamayı karakterize eden üretim güçleri ile üretim ilişkileri, ya da üretim araçlarına sahiplenmenin ifadesi olan mülkiyet ilişkilerinden oluşan üretim tarzının, bütün diğer sosyal, siyasal, kültürel ilişki ve etkinlikleri belirlediğini, toplumsal değişimi, üretim güçleri ile üretim İlişkileri arasındaki yapısal çelişkinin sağladığını savunan kuram. Bkz. diyalektik yöntem, kapitalizm, üretim tarzı, Çatışma Teorisi, Radikal Teori, Ekonomizm.
(Marshall Plan) II. Dünya Savaşı sonrasında savaştan büyük yaralar almış Batılı ekonomileri yeniden canlandırıp dünya işbölümündeki İşlevlerini yerine getirebilmeleri için kendi ayaklan üzerinde durabilecek hale getirmek amacıyla ABD'nin Batı Avrupa ülkelerine yardım etmesi gerektiğini öngören plan. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı G. Marshall tarafından hazırlandığı için bu adla anılan planın, Batı Avrupa ekonomilerini güçlendirerek bu ülkelerin ithal malları talebini uyarıp ABD'nin ihraç malları için iyi bir pazar bulmak, komünizmin Batıya doğru yayılmasını önlemek gîDi hedefleri de bulunmaktaydı. Marşal planı çerçevesinde, sözü edilen ülkelere yapılan ekonomik yardımlara marşal yardımı denmektedir. Toplam 10-12 milyar dolar dolayında olan bu yardımlardan en büyük payı sırası ile İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya almış, Türkiye'ye yapılan küçük miktardaki yardım da 1950'li yıllarda yapılan altyapı hamlesinde kullanılmıştır.
(Marshall Aıd) Bkz. marşal planı
(Myth) 1. Dolaylı yollardan belirli değer ve
İnançları çocuklara aşılamak, onları eğlendirmek veya zihin esnekliği kazandırmak
amacıyla onlara anlatılmak üzere uydurulan, aşkın güçleri konu edinen İlginç
öyküler.
2. Efeane. Söylence. Mit. Bir toplum veya alıkültür grubunun, geçmişiyle ilgili ya da Önemli yararlılıklar göstermiş kahramanları konusunda nesilden nesile büyük bir övgü ile anlatarak aktardığı olağandışı ve doğaüstü nitelikteki öykü ve inançlar.
(Mythology) 1. Mitoloji Söylencebilim. Masalların
inanç, değer ve toplumsal yapılarla ilişkilerini incelemeyi, bu çerçevede
masalları çözümlemeyi konu edinen disiplin.
2. Bir yöre, ülke veya uygarlığa özgü mitler, efsaneler ya da masallar bütünü.
(Collectıve Conscıousness) Bkz. Ortak Bilinç
(Mathematıcs) Etimolojik olarak, Yunancada öğrenmek anlamına gelen mathein İle ilgili anlamına gelen ikos sözcüklerinden oluşan ve sayı, rakam, şekil, niceliksel çokluk ve bunlarla ilgili kavramların mantıksal ilişkilerinin incelenmesini konu edinen disiplin.
(Methematıcal Sentences) Bkz. Mmb İfadeler
(Materıausm) Bkz.
maddecilik
(Matrıarchy) Bkz. anahanuk
Adını kurucusunun İsminden alan, İslam düşünce tarihinde yeralan itikadı ekolleri biri. îmanın kalb ile tasdik ve dil ile açıklama olduğunu, imanda anma veya eksilmenin söz-konusu olmadığını; ancak imanın kuvvetli yahut zayıf olabileceğini; Allah'ın ne kendinin aynı, ne de kendinden başka olan sıfatlarının bulunduğunu; bir peygamberin çağrısı kendilerine ulaşmadıkça, İnsanların sadece Allah'ın varlığını ve birliğini bilmekle yükümlü olacağını; aklın iyi ve kötüyü bilme gücüne rağmen vahiy olmadan insanın sorumlu tutulamayacağını; insanın özgür cüzi iradesinin bulunduğunu savunan mezhep. Bkz. Eşariıik, Ehl-İ Sünnet.
(Masochısm) Kendisine eziyetten haz alma. Öznenin, hor görülmekten, kendisine eziyet yapılmasından ve hakaret edilmesinden zevk alması. Kendisine yapılan eziyet ve işkenceyi bir tür psikolojik tatmin ve rahatlama aracı olarak görme.
(Blue Collars) Beyin gücünden ziyade bilek gücü gerektiren İşlerde çalışan İşçiler.
(Metaphor) 1. Metafor. Bir kavram, terim yahut
ifadeyi yaygın anlamının yerine, çağrıştırdığı başka anlamları yükleyerek
kullanmak.
2. Bir İradeye, bilinen anlamın dışında bir anlam veya içlem yüklemek.
(Metaphorıcal And Al-Legorıcal Sentences) Teşbihler. Üzerinde kurulu oldukları sözcüklerin kelime anlamlan' dışında, İma yoluyla yeni anlamlar yüklenen ifadeler (mecaz) ile, ortak bir niteliği olan farklı olgular arasında benzerlik ya da paralellik kuran ifadeler (benzeşim). Bir benzeşim ifadesi için neden, inanıyor musun, ispat edebilir misin, emin misin sorulan İle tanıma göre öneki anlamsızdır. Mecaz ve benzeşim ifadeleri, temsil etmekte oldukları normal ifade biçimlerine çevrilebilirler. Normal ifade biçimine çevrilemeyen mecaz ve benzeşim ifadeleri bîr anlam ifade etmez; bunlar birşey tasvir etmez veya açıklamaz. Bkz. İfadelerin Gruplandırılması.
1. Kendi
dışında, olağanüstü bir güç kaynağının cazibesinde kalan; gayri iradî olarak
bir otoritenin çekim alanına girmiş bulunan.
2. Akiî dengesi yerinde olmayan, ama aklî dengesi yerinde olanların sahip olmadığı birtakım olağanüstülüklere sahip kişi.
(Cıvılızatıon) Bkz. uygarlık
(Medıocracy) Yöneticilerin, kıdemlilik sisteminin getirdiği katı hiyerarşi yüzünden, yahut kendilerini koruyan özel kanun maddelerinden dolayı, kendilerinden beklenen verimliliğin sağlanamaması durumunda bile yönetimden uzaklaştırılamadıkları yönetim tarzı.
(Medıtatıon) Zihni düşüncelerden arındırma veya zihinsel enerjiyi bir noktaya yoğunlaştırma gibi yöntemlerle kişiliğin geliştirilmesi, ruhsal problemlerin çözülmesi veya stresin dağıtılarak başarı oranının artırılmasını amaçlayan bilgi ve teknikler bütünü.
(medıan) Bkz. ortanca
(Space) Bkz. uzay
(Place Serıes) İstatistiksel bir araştırmada, araştırmaya konu olan gözlemlerin belirli yerlere göre aldıkları değerlerin toplanmasıyla oluşturulan seriler.
(Mechanıcal Solıdarıty) Akrabalık bağlarına, geleneksel değer ve normlara sadakatin esas olduğu, okur-yazarlık, işbölümü ve bireyciliğin henüz yeterince gelişmediği, kurumları işlevsel olarak farklılaşmamış toplumlarda görülen, hem davranış biçimleri hem de değer yargıları bakımından bireylerin birbirlerine benzemeleri sonucu oluşan ortak bilince dayanan dayanışma biçimi. E, Durkbeirri Bkz. Organik Dayanışma, Dayanışma.
(Mechan1sm) 1. Mekanizm. Fizik ve kimyada-kine
benzer kurallarla toplumsal yapılan ve insan davranışlarını açıklamaya çalışan
yaklaşım. Bu yaklaşıma göre toplumsal süreçlere de egemen olan bazı yasalar
vardır; tüm sosyo-eko-nomik süreçler belirli ölçülerde İnsan iradesinden
bağımsız olan bu yasalar çerçevesinde işler.
2. Evrendeki süreçleri, tabi oldukları kurallar ve İşleyiş bakımından büyük bir makİnaya benzeten; dolayısıyla bütün olayların, makinanın parçalarının İşleyişinde olduğu gibi, genel kanunlar çerçevesinde açıklanabileceğini İleri süren yaklaşım.
İslam hukuk terminolojisinde, terkedi I memesi cezaî yaptırım gerektirmeyen, ancak kaçınılması tavsiye edilen fiil, davranış veya söz. Bkz. mubah, haram, farz, vacip, sünnet, Mendup, Müstehap.
(Exchange Of Letters) Uluslararası ilişkilerde tarafların belirli yükümlülüklerin bağlayıcılığını kabul ettikleri ya da karşılıklı olarak belirli bir ortak anlayışa vardıklarını gösteren, karşılıklı birbirine gönderilen belgelerle uyuşmaya varılan uluslararası anlaşmalar.
(Melancholy) l. Hüznün sürekli olarak ruhsal yapıya
egemen olması.
2. Karşı cinse veya başka bir nesneye olan aşırı bağlılık ve tutkunluğun yarattığı aşırı duygusal yoğunlaşmanın, bireyin diğer işlevlerini normal bir şekilde yerine getirebilmesine engel olması şeklinde ortaya çıkan bir tür ruhsal rahatsızlık.
İslam hukuk terminolojisinde, yapılması tavsiye edilip övülen, fakat yapılmamasında da bîr sakınca bulunmayan eylem veya davranış. Bkz. farz, vacip, sünnet, müstehap, haram, Mekruh, Mubah.
(Movable) Taşınır. Değer ve niteliklerine zarar vermeden kolaylıkla yerleri değiştirilebilen, taşınabilir mallar. Para, altın, hisse senedi, tahvil, yatırım fonu, gelir ortaklığı senedi gibi para ve benzeri değerli kağıtlara da menkul değerler denir. Bkz. Gayri menkul.
(Stock Exchange Market) Bkz. borsa
(Menshevısm) Rus Sosyal Demokrat Partisi içerisinde yeralan ve henüz kapitalizmin tam anlamıyla gelişmediği Rusya'da doğrudan sosyalizmin kurulamayacağı, bu nedenle önce Balıdakiiere benzer bir burjuva demokrasisi aşamasının zorunlu olduğu, disiplinli ve dar kadrolu bir parti yerine geniş tabanlı, daha az merkeziyetçi bir siyasî örgütlenmenin gerekli olduğunu savunan, kısaca, parlamenter marksistler denebilecek bir grubun çevresinde oluşan siyasî hareket.
(Mercantıllsm) l6. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'da feodalizmin çözüldüğü ve yerine mutlakiyete dayalı millî devletlerin kurulduğu dönemlerde etkili olmuş; altın, gümüş vb. değerli madenlerin bir ülkenin siyasal ve ekonomik gücünün başlıca kaynağı olduğunu; ülkenin zenginleşmesi ve güçlenmesinin dış ticaret dengesinin fazla vermesine bağlı bulunduğunu; dolayısıyla ihracatın teşvik edilerek ithalatın kısıtlanması, müdahaleci ve yerel ekonomiyi dışa karşı korumacı bir dış ticaret politikası İzlenmesi gerektiğini savunan iktisadî öğreti. 16. yüzyıl başlarında dünyada coğrafî keşiflerin başlaması, uluslararası ticaretin artması, Avrupa'da yaşanan sosyokültürel ve siyasal değişiklikler ile dönemin, egemen iktisadî yapılanması olan merkantilizm birbirine paralel olarak gelişmiş; bir anlamda merkantilist öğreti, dış dünyadan hammadde ve kıymetli madenler temin etme girişimleri şeklinde başlayıp sonraları çok daha kapsamlı boyutlara ulaşmış olan sömürgecilik sürecinin düşünsel zeminini hazırlamıştır. Merkantilizmin Fransa'da uygulanan biçimine Kolbertizm, Almanya ve Avusturya'da uygulanan biçimine Kameralizm, İngiltere ve ispanya'da uygulanan biçimine ise Bulyonizm denmektedir. Mer-kantilist dönem aynı zamanda sanayi kapitalizmini hazırlayan ticarî kapitalizm dönemidir.
(Central Bank) Temel işlevi para arz ve talebini kontrol yoluyla, para piyasasını denetlemek, altın ve döviz rezervlerini ayarlamak, açık piyasa İşlemleri ve reeskont politikası yoluyla piyasadaki para miktarıyla kredi hacmini kontrol altında tutmak ve böylelikle para ve maliye politikalarının uygulanmasına yardımcı olmak olan banka. Devlet adına para basma yetkisine sahip tek kuruluş olan merkez bankasına bankalar arasındaki merkezî konumundan dolayı bankaların bankası da denmektedir.
(Centre-Perıphery) Ulusal veya uluslararası alanda karşılıklı ilişki ve bağımlılık düzeyini ifade etmek üzere kullanılan ve birlikte anlam ifade eden bir çift kategori. Buna göre, ulusal düzeyde bölgelerarasr uluslararası düzeyde ise ülkelerarası ilişkilerde, belirleyici, değerli ve önemli olandan; belirlenen, etkilenen ve denetlenene doğru bir hiyerarşik işbölümü sözkonusudur. Bu çerçevede ülke İçinde merkez, kararların alındığı, yönetici elitlerin yaşadığı, kültür ve sanat etkinliklerinin yoğunlaştığı, ülke ekonomisinde önemli ağırlığı olan sanayi ve İş merkezlerinin bulunduğu bölgeler İken; çevre de her açıdan merkeze bağımlı, merkezin özelliklerinin tersi özellikler taşıyan gelişmemiş bölgelere denmektedir. Uluslararası alanda ise merkez, gelişmiş kapitalist ülkeler, çevre de az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere tekabül etmektedir.
(Central1zed Admınıstratoın) İdarî ve siyasî karar alma süreçlerinin bir merkezden yönlendirildiği, bütün işlerin sıkı bir hiyerarşi İçinde emir ve komuta zincirine göre yerine getirildiği, gücün tek merkezde toplanarak taşranın yetkilerinin sınırlandığı yönetim biçimi.
(Message) 1. İleti. İletişime konu olan ve bilgisel veya duygusal bir içerik taşıyan simge ya da simgeler kümesi. 2. Toplumda Önemli mevkilere sahip kişilerin yayınladıkları yazılı haber.
(Messıah) Bkz. Mesîhçilîk
(Messıahınısm) İçinde yaşanılan ancak hoşnut olunmayan mevcut kötü toplumsal düzene son verecek, yerine mutlu ve adil bir düzen kuracak bir kurtarıcının geleceğine inanma. Her İnanış veya dinde değişik isimler alan ve sözkonusu bozulmuş toplumsal düzeni, inanç, değer ve ilişkileri yeniden düzenleyip, kendine tabi olanları kurtuluşa götüreceğine inanılan bu lidere de Mesih denir. Bkz. ütopya.
(Professıon) Belirli düzeyde beceri, teorik bilgi, eğitim ve diploma gerektiren, niteliği toplumdan topluma değişmekle beraber yüksek statü, prestij ve gelir kazandıran iş. Bkz. İş.
(Legıtımızatıon) 1. Varolan veya önerilenin, muhatap
olan insanlar için en iyi, en istenilen şey olduğunu gösterme süreci.
2. Mevcut
durumun, bir öneri yahut beklentinin genel kabul gören ahlâkî veya toplumsal
normlara uygun hale getirilmesi.
3. Yasallaştırma, meşruiyet kazandırma.
(Legıtımacy) 1. Yasalara uygunluk.
2. Egemen sistemin hukuksal yapısına, kanun ve kurallarına uygunluk; yürürlükteki yasalarla çelişmemek.
(Constıtutıonal
Monarchy) 1. İktidar ve yetkileri
anayasa tarafından belirlenip sınırlanan bir hükümdarın başkanlığında çalışan
parlamento yönetimi.
2. Hükümdarlann iktidarlarını belirli derecede temsil özelliğine sahip organlarla paylaştıkları yöneüm tarzı.
(Constıtutıonalîsm) 1. Yöneticilerin güç kullanma yetkilerinin anayasa hükümleriyle sınırlandığı yönetim biçimi. 2. Anayasalcılık. Hak ve yetkilerin anayasa tarafından belirlendiği, kral ya da hükümdarın hareket alanının parlamento tarafından sınırlandırıldığı ve yetkilerin krallık İle parlamento arasında paylaşıldığı yönetim biçimi.
Derslerini yürüyerek veren Aristo'nun ekolüne atfen, yürüyenler okulu veya yürüyücülük. İslam dünyasında Aristo'nun görüşlerinden etkilenen, Kindi, Farabi, İbn Sina, ve İbn Rüşt'ün düşüncelerinden oluşan felsefe okulu.
(Commodı'ıy) ihtiyaç veya istekleri karşılamaya yönelik para ile alınıp satıtabilen, fiyatı olan, pazarlamaya konu olan herşey. Metalar mal ve hizmet olmak üzere iki grupta toplanır. Bkz. Mal, Hizmet.
(Commodıty Fetishısm) İnsan emeğinin ürünü olan metaların adeta özerk bir nitelik kazanarak zapte-dilemez bir güç haline gelmesi ve insana egemen olması; eşyanın insana itaat etmesi gerekirken tersine insanın, tanrısal bir nitelik kazanan kendi ürününe İtaat eder hale gelmesi; eşyaya kölelik, metaya tapma.
(Metaphysıcs) 1. Fizikötesİ. Duyu ve algı alanının
dışında kalan.
2. Felsefenin beş duyu organının algı alanının dışında kalan gerçeklikle ilgilenen dalı.
(Metaphısıcal Stage) Bkz. Üç hal yasası
(Metaphysıcal Realıty) Fİziksel-maddcsel olmayan, elle tutulup gözle görülemeyen, gözlemle-nemeyen ya da tecrübe edilemeyen şeyler ile; his, heyecan, akıl gibi beşerî melekeler veya duyumların yanısıra duyum ve algılamaya konu olmayan, beşerin kavrayış düzleminin dışında kalan, fizikötesi alemi kapsayan gerçeklik kategorisi. Bkz. Gerçeklik, Fiziksel Gerçeklik, Olgusal Gerçeklik.
(Metaphor) Bkz. mecaz
(Commodıfıcatıon) Nesneleştirme. Kapitalist sistemin mantığının bir sonucu olarak, genel anlamda bütün ilişkilerin, özel olarak da İnsan emeğinin, pazar ilişkileri çerçevesinde alınıp saülabilen birer mal haline getirilmesi.
(Meteorology) Dünyayı çevreleyen hava tabakası olan atmosferde cereyan eden olaylar, hava koşullarında meydana gelen değişmeler, mevsimlerin gelişimi, iklim türleri ve hava durumu tahminlerini araştırıp incelemeyi konu edinen bilimdah.
(Method) Bkz. yöntem
(Methodology) Bkz. Yöntembiüm
(Dı-Posıts) Bankalara yatırılan paralann genel adı. İstenildiği zaman geri çekilebilmek üzere yatırılan mevduata-vadesiz mevduat; belirti bir süre geri çekilmemek üzere yatırılan paraya vadeli mevduat; bankaların topladıkları mevduat karşılığında merkez bankasında tutmak zorunda oldukları paraya mevduat munzam karşılığı; mevduat sahiplerinin her an sözkonusu olabilecek para çekme taleplerine cevap vermek üzere bankaların kendi kasalarında tutmak zorunda oldukları paraya da disponibillte denir.
(Öpen Bıddıng) Bkz. Acık artırma
(Mıcroeconomıcs) Birey, hanehalkı, firma gibi tekil ekonomik birimlerin İktisadî davranışlarını inceleyen; bireylerin fayda maksimizasyonu, firmaların ise kâr maksimizasyonu hedeflerine nasıl ulaşabilecekleri konusunda çözümlemeler yapan iktisat dalı.
(Mıcroeconoimıc Analysıs) Mikro İktisadi çözümleme. İktisadî olgu ve ilişkilerin bireysel ekonomik birimler ölçeğinde tek tek ele alınması; bütünden çok, bütünü oluşturan parçaların davranış biçimlerinin araştırılıp çözümlenmesi.
(Mılıtıa) 1. Savaş zamanında düzenli orduya
yardım amacıyla oluşturulan silahlı halk kuvveti.
2. îç savaş
durumunda mevcut düzene karşı ayaklanan ve silahlı mücadele veren düzensiz halk kuvveti.
3. Parti örgütlenmelerinde küçük yerel birim.
(Mılıtarısm) Ordunun siviller üzerindeki egemenliği esasına dayanan ve özellikle de 19- yüzyılda ordu gücünü kullanarak yayılmacılık politikası güden devletlerin başını çektiği siyasal akım.
(Natıon) Uİus. Tarihsel olarak imparatorlukların çözülmesiyle ortaya çıkan ve aralarında ortak dil, din ve kültür bağı bulunan, ortak bir ülkü etrafında birleşmiş, aynı kaderi paylaşan ve bağımsız bir siyasal kimlikle aynı topraklar üzerinde yaşayan İnsan topluluğu.
(Natıonal Income) GSMH'dan
amortismanlar ve dolaylı vergiler çıkarıldıktan sonra geriye kalan parasal değer.
Safî millî hasıladan dolaylı vergiler toplamının çıkarılmasıyla elde edilen
değer. Matematiksel olarak
1) Mîllî
gelir = SMH - Dolaylı Vergiler.
2) Millî
gelir = GSMH - (Amortismanlar + Dolaylı Vergiler). Millî gelir, her üçü de
aynı sonucu vermek üzere üç değişik yoldan hesaplanabilir:
1. Üretim
yönünden: Üretilen nihaî mal ve hizmetlerin net değerleri toplamı
2. Gelir
yönünden: Toprak, emek, sermaye ve girişim gibi üretim faktörlerinin elde
ettikleri rant, ücret, faiz ve kâr gibi gelirlerin toplamı.
3. Harcama yönünden: Tasarruflar da dahil olmak üzere bireyler tarafından yapılan harcamalar toplamı.
(Natıonal Wıll) Bir ülke sınırları içinde yaşayan ve belirli bir milliyet kimliği taşıyan insanların belirli noktalarda yoğunlaşan genel siyasal tercih, eğilim ve istekleri. Söz konusu iradenin halk tarafından seçilen temsilcilerin toplandığı meclislerde tecelli ettiği ve bu yüzden meclislerin nihaî karar mercii olduğu kabul edilir.
(Natıonal Accountıng) Tanm, sanayi ve hizmetler gibi ekonominin temel sektörlerinin, gerek birbirleriyle ilişkiler ve gerekse ekonomi İçinde taşıdıkları ağırlıklar açısından İncelenmesi; yatırımlar ve kamu harcamalarının millî gelir içindeki paylan ile başlıca ekonomik göstergelerin mak-ro çerçevede hesaplanıp çözümlenmesine yönelik işlemler bütünü.
(Natıonalızatıon) Ulusallaştırma. Devletleştirme. Bir ülkede faaliyet gösteren yabancı firmaların ya da yabancı sermayenin egemen olduğu, dolayısıyla yabancıların kontrolünde bulunan üretici birimler veya sektörlerin yerli sermayenin kontrolüne verilmesi. Bkz. kamulaştırma.
(Natıonalıty) Uyruk Belirli bir millete olan aidiyeti ve bağlılığı ifade eden ve kişilerin ulus düzeyinde sınıflandırılmasını sağlayan kimlik.
(Natıonalısm) Ulusçuluk. Nasyonalizm. Milletine ait olan bütün değerlere sahip çıkma, onları korunma ve yüceltme, başka milletleri ve onlara ait değerleri küçük görme esasına dayanan ideoloji. Bkz. ırkçılık, şovenizm.
(Chauvınısm) Bkz. ovenizm
(Mıcrostate) Hem siyasal, hem de ekonomik açıdan varlığının devamı komşularının iyi niyetine bağlı olan küçük bağımsız devlet. Örn. Lüksemburg.
(Reprısal) 1. Cezalandırmak amacı ile aynısı veya
benzeri ile karşılık verme.
2. Bir devletin, başka bir devleti hukuk dışı ve haksız olarak gördüğü uygulama ve kararlarından vazgeçirmek veya onu cezalandırmak için başvurduğu; güç gösterisi, ambargo, pasif abluka, sözkonusu devlete ait para ve malların blokajı gibi uygulamaları içeren baskıcı tedbirler.
(Mystıfıcatıon) Karşısındakini üzmemek veya hoş karşılanmayacağı umulan düşünceleri açığa vurmamak amacıyla, tek taraflı veya karşılıklı olarak gerçek duygu ve düşüncelerin bilinçli olarak saklandığı iletişimsizlik durumu.
(Mystıcısm) Bkz. gizemcilik
(Myth) Bkz. masal
(Demostratıon) Herhangi bir konuda kamuoyunu bilgilendirmek veya kamuoyunun dikkatini belirli noktalara çekmek İçin yapılan herkese açık izinli açık hava toplantısı. Yasal mercilerden Önceden izin alınmadan yapılan gösteriye de korsan miting denir.
(Temperament) Bkz. Huy
(Lmf Sentences) Mantıksal, matematiksel,
biçimsel ifadeler. Mantıksal ve matematiksel İfadeler bir dilin iskeletini meydana getiren İfadeler; biçimsel ifadeler ise, köpek bir hayvandır cümlesinde olduğu gibi, cümle İçinde
bazı kavramlar, arasındaki bağıntıları gösteren ifadelerdir. Bir mantıksal veya matematiksel cümlenin kanıtlanmasından bahsetmek anlamlıdır. Mantıksal, matematiksel ve biçimsel İfadeler, tecrübî ifadeleler ile hipotetik ifadelerden tanıma göre öneki uygulamasıyla ayırt edilebilir. MMB cümleleri, gerçeklikle karşılaştırma amacı taşımazlar; bu cümlelerin doğruluğunun sınanması gerçeklikle karşılaştırma yapmak suretiyle ortaya konmaz. Örn. 25x25=625 şeklindeki bir matematiksel ifadenin veya köpek bir hayvandır şeklindeki bir biçimsel ifadenin doğruluğunun test edilmesi için bu ifadelerin olaylarla karşılaştırılması yapılmaz. Aynca inanıyorum ki öneki MMB İfadeleri için anlamsızdır.
(Mode) Bkz. tepe değer
(Fashıon) 1. Bir yaşam biçiminin yeniden
üretimini veya sürekliliğini sağlamak üzere meydana gelen ve temel öğelerden
ziyade, sözkonusu kültürün ayrıntılarında ortaya çıkan kısa ömürlü
değişiklikler.
2. Daha çok giyim-kuşam dünyasında tüketimi körükleme amacına yönelik mevsimlik değişiklikler.
1. Bir
araştırma evreni içinde yeralan öğelerin aralarındaki ilişkileri anlamak, daha
İleri çözümlemeler yapmak veya
neden
sonuç ilişkilerini yakalamak amacıyla oluşturulan teorik, matematiksel veya
kavramsal nitelikli ilişkiler yumağı. Bkz. kuram.
2. Yapılması planlanan bir İşin üretiminde rehberlik edecek Örnek taklidi.
(Modern Quantıty Theory Of M On Ey) Enflasyonun piyasanın kendi kurallarına göre işlemesinden değil, bu sürece siyasal otorite tarafından dışardan yapılan müdahalelerle piyasanın ememeyeceği kadar para arzının şişirilmesinden kaynaklandığını savunan, klasik miktar kuramının modern versiyonu. (M. Friedmari) Bkz. parasalcılık.
(Moderni Zatıon) Bkz. çağdaşlaşma
(Modernısm) Aydınlanma çağı ile gelen zihinsel dönüşümün ortaya çıkardığı ideoloji ve yaşam biçimi. Hümanizm, sekülarizm ve demokrasi sacayağı üzerine kurulu; egemenliği insana özgürleştiren, kurtuluşu dinde değil bilimde arayan, insanbiçimci ve İnsanmerkezcİ dünya görüşü. Bkz. Ay.Dınianma Çaği, Hümanizm, Sekülarizm, Demokrasi, İnsanbiçimciük, İnsan Merkezcilik.
(Modernızatıon) Bkz. Çağdaşlaşma
(Modernıty) Genel olarak bir uygarlığın kendi gelişim çizgisi içinde görece en son dönemde geliştirdiği, özel olarak da Batı uygarlığının rönesans ve aydınlanma dönüşümünden sonra kazandığı kültürel değer ve sosyal ilişkilerin özümscnmesi ile ortaya çıkan yaşam tarzı, Bkz. aydınlanma, Rönesans, Modernizm, Çağdaşlaşma.
(Monarchy) Dinsel veya sembolik öneme sahip olanlar da dahil, tüm siyasal nüfuz, yetki ve güçlerin seçim dışı yöntemlerle ve çoğunlukla da miras yoluyla yönetimi ele geçiren tek bir kişide toplanması esasına dayalı yönetim biçimi.
(Monetarısm) Bkz. parasalcıuk
(Monogamy) Bkz. evlilik
(Monocracy) Tek bir kişinin yönetimi yahut belirli bir siyasal amacın gerçekleştirilmesi için tek bir kişinin desteklendiği geçici yönetim. Bkz. demokrasi, otokrasi.
(Monopoly) Bkz. Tekel
(Monopsony) Bir malın çok sayıda satıcıya karşılık tek bir alıcısının bulunduğu, dolayısıyla talebin tek bir firmanın kontrolünde olduğu piyasa. Bkz. piyasa, tekel, oligopol, düopol, düopson.
(Monroe Doctrıne) Aralık 1823fte ABD başkanı. Monroönin ABD Kongresine sunduğu mesajda belirtilen ve onun adıyla anılan yalnızcılığa dayalı dış politika stratejisi. Bu politikaya göre, ABD Avrupalı devletlerin kuzey, güney ve orta Amerika'daki sömürgecilik faaliyetlerine İzin vermeyecek, bundan böyle ABD de Avrupalı devletlerin işlerine karışmayacak, bir bakıma kabuğuna çekilecekti. Böylece ABD ile Avrupalı devletlerin etki alanları belirlenip sınırlanmış olacaktı.
(Assembly Industry) Dışardan ithal edilen mamul parçaları birleştirerek, yeni bir değer eklemeden nihai ürün ortaya çıkaran sanayiler. Bkz. sanayi, ağır sanayi.
(Moratorıum) Vadesi gelmiş bir borcun kanun gereği, mahkeme karan, karşılıklı anlaşma veya borçlur nun tek taraflı kararı ile belirli bir süre veya sürekli olarak ödenmesinin ertelenmesi; borçlu tarafından alacaklıya borcun Ödenmeyeceğinin İlan edilmesi.
(Mosaıc Socıety) Bir devlet çatısı altında toplanmış fakat dil, din, etnik köken veya ırk özellikleri bakımından farklılık gösteren alt gruplara ayrılmış toplum.
(Mıracle) Peygamberlerin kendilerine İnanmayan İnsanlara peygamberliklerini ispat etmek amacıyla gösterdikleri olağanüstü özellikler. Rasyone.1 olarak İzahı mümkün olmayan doğaüstü olay.
Emek-sermaye ortaklığı
esasına dayanan ticarî ilişki. Bir sözleşme ile girişilen bu ortaklık sonucunda
elde edilecek kâra her İki taraf da ortaktır. Mudaraba ortaklığının oluşabilmesi
için;
1.
Sermayenin geçerli bir para olması.
2.
Sözleşme
sırasında sermayenin emek sahibine teslim edilmiş olması.
3. Kârın oranlı olarak tespit edilmiş olması gereklidir. Herhangi bir kayda bağlanmayan mutiaraba sözleşmesinde emek sahibi her türlü işlemleri yapabilir. Fakat sözleşmede emek sahibi belirli kayıtlarla sınırlanabilir. Eğer emek sahibi sözleşme şartlarına uymazsa, sermayeyi iade eder, varsa kâr kendisinde kalır. Diğer taraftan, sermaye iş sırasında bir azalmaya uğrarsa, işe emeği ile katılan onu tazmin etmez, zarara sermaye sahibi katlanır. Sözleşmeye emek sahibinin zarara ortak olacağı şartı konamaz,
(Conservatısm) Konservatizm. Statükoculuk. İVlevcut yapıya hayat veren geleneksel değer ve normlan koruma taraftarlığı. Hızlı değişimle geleneklerden ko-pulmasına karşı çıkmak.
(Accountıng) Fİnansal bilgileri gerçeğe uygun ve doğru bir biçimde sunmak ve böylece malî tablolardan yararlanan kişi ve kuruluşları işletme ve işletme faaliyetleri hakkında aydınlatmak amacıyla finansal verilerin genel kabul görmüş kayıt ve hesaplama İlkelerine uygun olarak kaydedilmesi; bu konu İle ilgili ilke, yasa ve teknikler bütünü.
(Imagınatıon) Bkz. imgelem
(Regıstered Value) Bkz. Değerleme ölçüleri
Bir malın peşin para ile satın alınarak üzerine konulan kâr eklenip vadeli olarak satılması esasına dayalı ticaret Şekli.
Sermayedarın ve emek sahibinin bir işi gerçekleştirmek üzere birlikte emek ve sermayelerini koymalarıyla girdikleri ortaklık şekli. Bu tür ortaklıkta, sermaye sahibi İşin gerçekleştirilmesi aşamalarındaki kararlarda söz sahibi olur, emek sahibi de ortaklığa emeğinin yanısıra belirli bir miktar sermaye ile katılır. Böylece taraflar, değişik oranlarda da olsa hem emek hem de sermayelerini birleştirmiş olurlar. İşletmenin başındaki kişi yönetime olan katkisınm karşılığı olarak belirli bir miktar pay aldıktan sonra kalan kâr, ortaya konan sermayeye göre önceden belirlenen oranlar çerçevesinde paylaşılır. Eğer zarar söz konusu ise, o da yine konan sermayeye bağlı olarak önceden belirlenen orana göre yüklenilir.
îslam tarihinde Hicri 2. ve 5. yüzyıllarda canlılık göstermiş, Vasıl b. Ata'nın görüşlerinin temelini oluşturduğu kelam mezhebi. Bu mezhebin temel görüşleri şöyle özetlenebilir: Allah'ın kendi varlığının dışında bir sıfatı yoktur; insanların - sorumlu tutulabilmeleri İçin, Allah'ın onların eylemlerine müdahale etmediğinin ve insanların kendi eylemlerini kendilerinin yarattığının kabul edilmesi gerekir; büyük günah İşleyenler levbe ettikleri zaman ne cennet ne de cehennemden hiç bîrine girmeyerek her ikisinin ortasında bir yerde yaşayacaklardır; Kur'ân yaratılmıştır; insanlar ahirette de Allah'ı göremeyeceklerdir; insan aklı, nihaî karar merkezi olarak iyi ve kötüyü ayırma kudretine sahiptir.
(Absolute) Salt. Zaman, mekan veya duruma bağlı olmayan, zamanla değişmeyen, varlığı başka varlıkların varlığı ile sınırlı olmayan.
(Absolute Majorıty) Salt çoğunluk. Bir oylamada veya sayımda toplam nüfusun yarısından bir fazlasının oluşturduğu çoğunluk. Bkz. nisbî çoğunluk.
(Absolute Prıce) Bkz. Fiyat
(Absolute Realıty) Gerçekliği kendisinden kaynaklanan; gelmiş-gelecek, olmuş-olacak, idrak edi-lebilen-edilemeyen... herşeyi kuşatan gerçeklik. Sınırlı zaman ve mekan kategorileri içinde ve beşerî ifade tarzıyla beümle-nebilmesi mümkün olmayan, doğrudan evrenin Yaratıcısına karşılık gelen gerçeklik kategorisi.
(Theory Of Absolute Ad-Vantage) Uluslararası serbest ticaretin, ticarete katılan her ülke için yararlı olacağını, ülkelerdeki mutlak maliyetlerin farklılığına dayandırarak açıklayan kuram. Klasik iktisadın kurucusu kabul edilen A. Smüb tarafından geliştirilen kurama göre, dış ticaret, malların üretim maliyetinin farklılığından doğar. Bu nedenle, eğer bir ülke ucuz maliyetle üretebildiği mallarda uzmanlaşarak bu malları ihraç eder, karşılığında başka ülkelerde ucuza üretilen malları ithal ederse, dış ticaretten kârlı çıkar. Bkz. karşılaştırmalı üstünlük kuramı.
(Absolutlsm) Hükümet otoritesi üstünde geleneksel ya da yasal sınırlamaların bulunmadığı, otoritenin merkezileşmiş bir devlet eliyle en geniş alana yayıldığı ve yetkilerin tek elde toplandığı siyasal sistem.
(İ£Xchaxgh) Bkz. değişim
(Theory Of Exchange) Bkz. Değişim Kuramı
İslam hukuk terminolojisinde, hakkında hüküm bulunmayan, yapılıp yapılmamasında dinî açıdan her hangi bir sorumluluk olmayan eylem veya davranışlar. Bkz. farz, vacip, Sünnet, Haram, Mekruh, Mendup, Müstehap.
(Abstracd Bkz. soyut
(Sanctıon) Bkz. yaptırım
1. İslam
hukuna göre, aklî dengesi yerinde, erginlik çağına ulaşmış, dolayısı İle
Allah'ın emir ve yasaklarına muhatap olan İnsan.
2. Vergi kanunlarına göre kendisine vergi borcu yüklenebilen gerçek veya tüzel kişi.
(Ownershıp) Sahiplenme, mülk edinme. Belirli bir nesne, taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde sahibine kullanma, yararlanma vb. her türlü tasarrufta bulunabilme yetkisi veren aynî hak.
(Form Of Ownershıp) Bir şeye sahiplenme, onu mülkiyetinde bulundurma biçimi; maddi nesnelere sahiplik etmenin hukuk düzeni ya da gelenekler tarafından tanınan ve belli yaptırımlara bağlanan kullanım, tasarruf ve yararlanma hakkının mutlak mülkiyet, özel yahut kamu mülkiyeti gibi, özgül biçimlerinden herbiri.
İnanmış olmanın sağlayacağı nimetlerden faydalanabilmek amacıyla, İnanmadığı halde inanıyormuş gibi görünen, davranan veya yaşayan kişi.
(Dıspute) Bkz. Tartişma
(Debate) Her İki yönü de eşdeğer gerekçelerle savunulabilecek îkî yönlü bir konunun, çeşitli gruplarca dinleyiciler önünde tartışılması,
Ümit verenler, erteleyenler. Büyük günah İşleyen kimse hakkında verilecek olan hükmü ahirete bırakmakla beraber, sözkonusu kişiye ümit vererek onu hâlâ İslam toplumunun bir üyesi olarak kabul etmenin doğru olacağını kabul edenlerin oluşturduğu ilk devir itikadî İslâm mezheplerinden biri.
(The Oppressed) Zayıf bırakılmış, güçsüzleştiril-miş. Aslında kendisi zayıf olmamasına rağmen, İçinde yaşamaya zorlandığı ortam içinde güç ve dinamizmi dondurulan, önüne engel çekilen ve müstekbirlerin her türlü zulmüne maruz kalan kişi.
İslâmî terminolojide, ibadet grubuna giren ve Hz. Peygamber'İn bazan yapıp bazan da terkettiği fiiller. Bkz. Farz, Sünnet, Haram, Mubah, Mekruh, Mendup.
(The Oppressor) Büyüklenen, gücünü putlaştı-ran, kendinden başka büyük tanımayan. Mutlak güce sahip olmadığı halde yetenek, beceri ve elde ettiği iktidar üe kendinde büyüklük ve sınırsız güç vehmeden.
(Concrete) Bkz. somut
(Regressıve Tax) Bkz. azaıan Oranu Vergi
(Progressıve Tax) Bkz. artan oranu Vergi
(Entrepreneur) Bkz. girişimci
(Negotiatıon/Dıscussıon) Çözüme bağlanması gereken bir sorun üzerinde ilgili taraflarca görüş ahş-verişinde bulunulması; iş üzerine karşılıklı görüşme, konuşup danışma. Tartışma.
Bkz. Aynî haklar
(Narcısm) Kişinin kendi kendine hayran olacak düzeyde bağlanması; aşın şekilde kendine tutkun olması. Kendini en ideal tip ve herkesten üstün olarak görme tavrı. Kendine taparlık, kendine hayranlık felsefesi.
Değişmez ilke, açık ve kesin ifade veya hüküm, Kur'an ayetleri ve sahih hadislerin ortak adı.
(Natıonalısm) Bkz. milliyetçilik
(Natıvısm) 1. Bir toplumun kendi kendisini
saflaştırmak veya arındırmak amacıyla, o toplum içinde yaşayan yabancı
bireyleri dışlaması.
2. Belirli bir toplumsal gruba ait kültür dokusunun yabancı unsurlardan ayıklanması yoluyla arındırılmasını amaçlayan bilinçli faaliyetler. Anlanmacılık.
(Naturalısm) Bkz. doğacılık
(Ratıonalızatıon) Bkz. mantığa Büründürme
(Ei1ology) Bkz. Etioloji
(Causal Explanatıon) Bkz. açıklama
(Caüsalıty) Kozalite. Sebep sonuç ilişkisi içinde oîma. Olaylar, süreçler yahut nesnelerin birbirini gerektiren; birisi olmadan diğeri de meydana gelmeyecek, veya birisinin varlığı diğerinin de varlığını zorunlu olarak gerektirecek şekilde karşılıklı ilişki İçinde olduklarını İleri süren görüş. Buna göre her olay yahut sürecin bir sebebi olmak zorundadır; bütün olay, olgu ve süreçler birbirlerine sebep-sonuç zinciriyle bağlıdırlar; olan her şey, geçmişte olup bitenlerin bir devamı niteliğindedir.
(Neo-Classıcal School) 19. yüzyılın son çeyreği İle 20. yüzyılın ilk çeyreği arasındaki dönemde (1870-1930) etkili olan; liberalizm, serbest ticaret, genel denge gibi konularda klasik İktisat okulunun çizgisini izlemekle birlikte, özellikle değer teorisi ve makro-mikro çözümlemeler konusunda klasiklerden oldukça farklı görüşler savunan iktisatçıların oluşturdukları İktisat okulu. Neoklasİkler klasiklerin tersine makro değil, mikro çözümlemelere ağırlık vermiş; klasik emek değer teorisi yerine marjinal değer teorisini geliştirmiş; üretim ve bölüşüm sorununu marjinal değer, marjinal fayda, kâr ve fayda maksimizasyonu gibi kavramlar ekseninde çözmeye çalışmış; nîcel-matematiksel teknikleri İktisadî analizlere yoğun biçimde dahil ederek iktisadın, genel geçer doğrulan ve kesin sonuçları olan özerk bir bilim dalı haline gelmesine çabalamışlardır.
(New Economıc Polıcy) Yeni ekonomik politika. 1921-23 yıllan arasında Rusya'da uygulanan ekonomik politika. Ekim 1917 yılında meydana gelen Bolşevik ihtilalinden sonra Sovyet Rusya'da iç savaş başlamış ve savaş komünizmi denilen yeni bir uygulamaya geçilmişti. Bu yeni uygulamada yiyecek ve ulaşımı sağlayacak hayvan İhtiyacını karşılamak için bütün tarım alanlarına ve hayvanlara elkonulmuştu. Ürettiğinin tamamını devlete vermeyi reddeden köylülerin ürünlerini İmha etmeye başlamaları sonucu toplam üretimin hızlı bir şekilde düşmesi ve siyasal İstikrarsızlığın baş göstermesi üzerine 1921-1923 yılları arasında Lenin, yeni bir uygulama başlatmıştı. Daha güçlü bir sosyalist rejim kurmak amacıyla siyasal ve ekonomik İstikran sağlamaya yönelik bu uygulama, geçici olarak da olsa kısmî bir serbest pazar ekonomisinin uygulanmasını, özel mülkiyet ve serbest ticarete İzin verilmesini, bu çerçevede köylülere bazı garantilerin sağlanmasını öngörmekteydi.
(Nepotısm) Bkz. adam
kayırmacılık
(Generatıon) Bkz. kuşak
(Object) Obje. İnsan bilincinin dışında bir gerçekliği olduğu kabul edilen, bilgi ve algıya konu olan şey.
(Objectıve) 1. Bireyden yahut bireysel değerlerden
bağımsız olan.
2. Objektif Herkes tarafından aynı şekilde anlaşılan, kişisel yorumlara İmkan tanımayan. Bkz. Özne!
(Objectıve Realıty) Bkz. Gerçeklik
(Objectıve Ideausm) Özne ve nesnenin eşit şekilde mutlak olanın birer tezahürü olduğunu önesüren felsefî görüş.
(Objectıvısm) Bkz.
nesnellik
(Commodıfıcatıon) Bkz. metalastırma
(Objectıv1ty) 1. Objektivite. Öznenin sınırlılık ve
kısıtlılıklarının üstünde yeralan, bireyüstü gerçeklik.
2. Bilgi üretim sürecinde bireyin veya grubun tercih, önkabul, önyargı ve değer yargılarım doğrulamak veya yanlışlamak gibi bir amaç taşımayan, sadece varolanı tesbit amacına yönelik bilgi elde etme tavrı. Sağlam ve güvenilir bilgi elde etmeyi nesnellik şartına bağlayan yaklaşıma da nesnelcilik denir.
(Net Cırculatıng Capıtal) Bir İşletmenin bilanço tarihindeki dönen varlıkları ile kısa vadeli borçları arasındaki pozitif fark (NÎS = DV - KVB). Bir başka deyişle İşletmenin kısa vadeli borçlarına karşılık gelen döner değerleri düşüldükten sonra kalan döner değer miktarı.
(Neurasthenıa) Genel sinirlilik hali; yorgunluk, uykusuzluk ve bunlara eşlik eden depresyon, yetersizlik duyguları, çalışamama yakınmalarıyla beraber seyreden bir tür kaygı reaksiyonu.
(Neurosıs) Ruhsal kaynaklı sinir hastalıklarının genel adı. Geçmişte kalmış nedenlere bağlı ve ancak hastanın kişiliği ve yaşam öyküsü ile açıklanabilen nevroza psikonevroz; şoka bağlı olarak ortaya çıkan nevroza güncel nevroz; hastanın aktarım geliştirme yeteneğinin olmadığı nevroz türüne nar sistik nevroz denir.
Yeni eylem planı. 1929 dünya ekonomik bunalımından en çok etkilenen devletlerden biri olarak ABD'de sanayi üretiminin yarı yanya düşmesi, işsizlik oranındaki aşırı artış ve fiyatların düşmesi sonucu ekonominin içine girdiği krizden çıkarılması amacıyla, Başkan F.D. Roosvelt'in 1933-1945 yıllan arasında uygulamaya koyduğu, devletin ekonomiye aktif müdahalesi esasına dayalı ekonomik önlemler paketi. Bu çerçevede; tarım ürünlerinin fiyatları yükseltilmiş, paranın değeri düşürülmüş, devlet bütçesi daraltılmış, dolann altına konvertibilitesi kaldırılmış ve emisyon hacmi artırılarak sanayinin de canlandırılması amaçlanmıştı.
(Quantıty) 1. Nesnelere ait sayılabilen,
ölçülebilen ve sabit ölçülerle İfade edilebilen özellikler. Bkz. nitelik.
2. Ölçülebİlİrlİk ve hesaplanabilirliğe konu olan şey.
(Ouantıtatıve Data) Sayılabilen, ölçülebilen, dolayısıyla rakamsal değerlendirme özelliğine sahip veri. Bkz. Niteliksel veri
(Quantıtatıve Tıme) 1. İnsanın, ontolojik bir kategori olarak değişme ve devinimin dışsal çerçevesini İçinde kavradığı ve olgusal değişimin nicel- matematiksel analizini mümkün kılan ölçülebilir, saaîsel zaman. (A Kara) 2. Harekete bağlı; dünyanın kendi ekseni ve güneş çevresinde dönmesi İle meydana gelen, dün-bugünyann gibi bölümlemelere imkân veren, dünün insanın gerisinde, yarının ise ilerisinde kaldığı, düz-çizgisel zaman. Bkz. niteliksel zaman.
(Final Good) Değişik ara üretim aşamalarından geçerek son biçimini almış, üretim girdisi olmaktan çıkmış ve tüketicinin tüketimine hazır hale gelmiş mal.
(Proportional Majorıty) Bir seçim veya sayımda, göreli olarak en fazla olan oyların veya değerlerin toplam içindeki yeri. Bkz. mutlak çoğunluk.
(Proportional Representatıon) Çok partili sistemlerde, toplumdaki siyasal farklılıkların parlamentoda daha iyi temsilinin sağlanması amacıyla, partilerin, bir seçim bölgesinde aldıkları oyların oranına göre milletvekili çıkarabilmelerini sağlayan seçim sistemi.
(Qualıty) 1. Sayısal-matematiksel ifadelere döküleme-yen, ölçülebilirliğe konu olmayan özellikler. Bkz. nicelik.. 2. Bir nesne, olgu ve ilişkiyi özgün kılan sıfatlar, ayırt edici özellikler. Kalite. 3- Bir şeyin nasıl olduğunun belirtildiği durum.
(Skılled Labor) Bkz. Vasıfu Emek
(Qualıtatıve Data) Betimsel veya gözlemsel özellikte olduğu için rakamsal olarak ifade edilemeyen veri. Bkz. niceliksel veri.
(Qualıtatıve Tıme) Gerçekliğin değişme ve deviniminin yamsıra, İrade gibi nitel faktörler ve realite bütününün anlamsal ve amaçsal parametrelerini de içeren kozmik süreç. (A Kara) Düz çizgisel saat-zamanın ötesinde, harekete bağlı olmayan dinamiklerle birlikte düşünülen zaman.
(Nıxon Doctrıne) İttifak Devletlerinin dünya düzeninin korunması için sorumlulukların paylaşımı, uluslararası sorunların silahla değil müzakereler yoluyla çözümü gibi belirli pratik ilkelere dayalı, ABD Başkanı Nixon tarafından ortaya atılan doktrin.
(Noumen) 1. Özneyle herhangi bir ilgi ve bağlantısı
olmadan varolan nesnel dünya.
2. İnsanın duyularına konu olmayan varlık dünyası.
(Nominal) Bir şeyin üzerinde yazılı ölçüsü, İtibarî değeri; görüngüsel kısmi; karşılaştırmaya dayanmayan, nicel hale getirilmemiş hali. Bir şeyin beklenen ya da tahmin edilen fiyama nominal fiyat; işçiye Ödenen paranın mutlak miktarına nominal ücret; gelirin parasal olarak İfadesine nominal gelin buna karşılık piyasada alınıp satılan fiyata gerçek fiyat; gelirin enflasyon etkisinden arındırılmış şekline ise reel ücret denir.
(Nominal Value) İtibarî kıymet. Paralar, hisse senetleri, tahviller, poliçeler, çekler vb. gibi kıymetli evrakların üzerinde yazık olan rakamsal değer. Bir şeyin başka bir şeye oranlanmadan, kendi kendine ifade ettiği değer.
(Nomınal1sm) Bkz. Adcılık
(Norm) 1. Düzgü. Küçük gruplardan büyük topluluklara kadar iki İnsanın beraber yaşadığı her yerde, hem karşılıklı görev ve sorumlulukların belirlenmesi, hem de bu görev ve sorumluluğa uygun bir İşbölümünün yapılabilmesi için, toplumsal olarak kabul görecek tavır ve davranışlara ilişkin ortak beklentileri gösteren kural. 2. Olması gerekenlerin ifade edildiği ilkelerden herbirî.
(Normal Goods) Gelir düzeyi yükselirken, tüketim miktarı da artan, dolayısıyla gelir esnekliği pozitif olan mallar. Gelir düzeyi ile talepleri arasında doğru orantının bulunduğu bu tür mallara yüksek mallar da denir. Bkz.
Aşağı Mallar.
(Normatıve Analysıs) Olay, olgu ve insanlararasi İlişkilerin olan açısından değil olması gereken açısından irdelendiği ve ne olmalı, nasıl olmalı, hangi tercih yapılmalı gibi soruların cevabının araştırıldığı tahlil yöntemi. Bkz. Pozitif Çözümleme.
(Normatıve Economıcs) İktisadî ilişkileri olan değil, olması gereken açısından İnceleyen, İktisadî hayatta neyin olduğunu değil, neyin olması gerektiğini araştıran ve bulguları arasında toplumsal fayda açısından bir sıralama yapan iktisat dalı. Normatif iktisadın değer yargılarına yer verdiği, sonuçlarının test edilmesinin mümkün olmadığı, oysa pozitif iktisadın sübjektif değer yargılarına yer vermediği, bulgularının doğru veya yanlışlığının ortaya konabildiği genellikle kabul edilmekle birlikte; esasen pozitif İktisadî çözümlemelerin de araçlar ve varsayımlar düzeyinde örtük olarak değer yargılan içerdiği, dolayısıyla hiç bir çözümlemede tam tarafsızlık ve objektiflikten bahsedilemeyeceği de savunulmaktadır. Bkz. Pozitif İktisat.
(Nostalgıa) 1. Geçmişe özlem. Bugünün düne oranla
daha kötü bir noktada olduğuna ve güzel günlerin geride kaldığına inanmanın
bir sonucu olarak, geçmişte kalan güzel günlere olan özlem duygusu; bu duygunun
baskın haleti ruhiye haline gelmesi.
2. Değişime karşı duyulan derin korku sonucu çok eski bir geçmişe sığınma duygusu.
(Notıon) Fikir. Görüş. Temel düşünce. Kavram.
(Populatıon) Bir şehir, bölge, ülke veya benzeri bir başka yerleşim biriminde yaşayan insan sayısı. Nüfusun üzerinde barındığı yerleşim biriminin yüzölçümüne oranına, yahut bir bölgede kilometrekare başına düşen insan sayısına nüfus yoğunluğu; nüfusun her yıl gösterdiği yüzde değişime nüfus artış hızı; ölüm oranının düşmesi veya doğum oranının artması sonucu nüfus artış hızının çok yüksek olması dolayısıyla nüfusun kısa sürede katlanarak artmasına nüfus patlaması; genellikle 1565 yaş kategorisinde bulunan ve üretim faaliyetinde aktif olarak yeralabilecek, çalışmaya ve üretmeye gücü yeten insanlardan oluşan nüfusa aktif nüfus; söz konusu yaş kategorisi dışında kalan, henüz üretme çağına gelmemiş küçük yaştaki İnsanlar ile çalışma ve üretme yeteneğini yitirmiş insanlardan oluşan nüfusa aktif olmayan nüfus; bir kişinin beslemek zorunda olduğu ortalama kişi sayısına nüfusun bağımlılık katsayısı; fazla nüfusun millî gelirdeki artışı eriteceği, dolayısıyla kalkınmayı engelleyeceği gerekçesiyle nüfus artış hızının düşürülmesi ve çocuk sayısının belirli bir sayıyı aşmaması yönünde yürütülen sosyal, iktisadî, ve kültürel faaliyetlere de nüfus planlaması veya aile planlaması
denir.
(Populatıon Ecölogy)
Bkz. Ekoloji
(Populatıon Explosıon) Bkz. Nüfus
(Census) Genellikle beş yılda bir olmak üzere belirli aralıklarla ve düzenli olarak, evlilik, yaş, meslek, iş ve eğitim durumu gibi demografik, ekonomik ve sosyal özellikleri ile beraber bir ülkede yaşayan insan sayısının tesbitine yönelik olarak yapılan sayım.
(Populatıon Densıty) Bkz. Nüfus
(Demography) Demografi. Nüfusun artış hızı, kilometre kareye düşen nüfus yoğunluğu, nüfusun cinslere göre dağılımı, zaman içinde nüfusun gelişimi gibi nüfus merkezli konularda, istatistiksel yöntemler kullanarak çözümlemeler yapan disiplin.
(Object) Bkz, nesne
(Objectıve) Bkz. Nesnel
(Objectıve Idealısm) Bkz. nesnel idealizm
(Objectıve Realıty) Bkz.
gerçeklik
(Objectıvıty) Bkz.
nesnellik
(Objectıvtsm) Bkz. nesnelcilik
(Obsess1ve-Compulsıve Per-Sonalıty) Toplumsal normlara ve vicdanî kurallara aşırı derecede bağımlılık özelliği gösteren davranış biçiminin baskın olduğu kişilik türü.
(Oıdıpus Complex) Oidipus kompleksi. Freudçu psikanalist teoriye göre, karşıt cinsten olan ebeveyne sahip olmak ve aynı cinsten olan ebeveyni ortadan kaldırmak istekleri etrafında yoğunlaşan, büyük ölçüde bilinçdışı düşünce ve duygular. Kavram, adını, ebeveynleri olduklarını bilmeden babasını öldürüp annesiyle evlenmiş olduğu söylenen mitoloji kahramanı Oidipus'tan alır. Bu kurama göre, erkek çocuk annesine, kız çocuk da babasına tutkun olup, diğer ebeveynini kendisine rakip olarak görür. Odip karmaşasına saplanmış kişiler, bunu, kendi ebeveynlerine açık benzerliği olan eşler seçerek belli ederler. Bkz. karmaşa, aşağılık kompleksi, OECD Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı. Üye ülkelerde İstihdamın artırılmasına ve istikrarlı İktisadî büyümenin gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, azgelişmiş ülkelerin kalkınmasına yardımcı olmak, dünya ticaretinin karşılıklı gelişmesini sağlamak, dünya ekonomisi ve üike ekonomilerinin gelişmelerini İzleyerek bu konularla ilgili yayınlar yapmak gibi amaçlarla, 196l'de Avrupa İktisadî işbirliği Örgütü'nün (OE-EC) yerine kurulmuş olan, Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerinin yanısıra ABD, Japonya, Kanada, Avusturalya ve Türkiye'nin de üyesi olduğu örgüt.
(School Psychology) Daha çok Ük ve ona dereceli okullardaki eğitim sürecinde ortaya çıkan ruhsal problemleri teşhis ve tedavi etmeyi konu edinen disiplin.
(Deschoolıng Socıety) Bireylerin bilgilenme İhtiyaçlannın; belirli bilgilerin çoğunlukla baskıcı bir yöntemle ve aşamalı olarak verildiği, ekonomik ve siyasal istismarın aynştırılamaz bir aracı haline gelmiş okul kurumu aracılığıyla değil, İsteyenin istediği bilgiyi İstediği yerden ve istediği zaman öğrenmesine İmkan tanıyan bir örgütlenmeyle giderildiği toplum.
(Normal Scıence) 1. Belli bir alanda, paylaşılan ortak
bir paradigma içerisinde yeralan bilim adamları topluluğunun veya belli bir
bilim çevresinin çoğunlukla geçmiş dönemlerde elde edilen başarılardan İlham
alarak sürdürdükleri araştırmalardan meydana gelen bilimsel etkinlik türü.
(JT.S. Kuhri)
2. Herhangi bir zamandaki egemen, genel geçer kabul edilen bilim anlayışı ve bilimsel çıkarımlar bütünü.
(E5ctraordınary Sıtuatıon) Savaş, seferberlik, doğal afetler veya özellikle ülke bütünlüğünü tehdit eden ideolojik örgütlenme ve çeşitliliğin arttığı durumlarda, sıkıyönetime benzer biçimde, bazı hak ve özgürlüklerin kullanımının sınırlanarak, güvenlik güçlerinin yetkilerinin artırılmasını öngören yönetim biçimi. Bkz. sıkıyönetim.
(Probabılıty) 1.
İhtimal. Bir olayın belirli bir sürede gözlenmesinin ya da ortaya çıkmasının
göreli sıklığına ilişkin beklenti değeri.
2. Ortaya
çıkma şansları eşit mümkün haller içerisinde belirli bir halin, ya da belirli
hal gruplarının mümkün haller toplamına oranı. Matematiksel olarak p = a/n;
p=olasıhk, a=belir!i bir hal, n=mümkün haller toplamı. Örn. Bir zar atıldığında
2 gelmesi olasılığı 1/6'dır.
(Probabılıty Samplıng) Bkz. Örnekleme
(Event) Hareketle ortaya çıkan ve varoluşu süreklilik ar-zetmeyebilen, daha çok bir değişim, değişiklik veya dönüşümün ortaya çıkışını gösteren durum. Örn. Trafik kazası, düğün, diploma töreni.
(Fact) Varlığı potansiyel olmaktan çıkmış, fiilî gerçeklik haline dönüşmüş; insanın algı alanına girebilecek hale gelmiş olan.
(Contekt Of Fact) Bir olgunun kendini hazırlayan, çevreleyen yahut biçimlendiren şartlarla ve diğer olgularla birlikte oluşturduğu bütünlük içindeki yeri; olgunun başka olgulara göre konumunu belirleyen çerçeve.
(Posıtıvısm) Bkz. pozîtîvizm
(Factual Realıty) 1. Fulileşmiş gerçeklik.
Fiziksel-maddî gerçeklik bütününün, potansiyel olmaktan çıkmış ve fiiliyat
düzlemine yansımış, olgusalllık kazanmış bölümü.
2. Gözlemlenebilen ve deneyime konu olan varlıkları içeren gerçeklik kategorisinin, gerçekleşmiş şeyleri kapsayan kısmı. Orn« Toplumsal huzursuzluk, mevcut yapıda bir değişikliğe neden olmadığı sürece bir potansiyel gerçeklik İken, seçim, anarşi, devrim gibi değişik yollarla sosyal ve siyasal yapıda bazı değişikliklere neden olarak olgusal gerçekliğe dönüşür.
(Olıgarchy) 1. Geniş halk kitlelerinin, küçük bir
azınlığın yahut belirli bir sınıfın egemenliği ve denetimi altında tutulduğu
yönetim şekli.
2. İktidarın, zenginlik, askerî güç veya sosyal statü gibi ortak bir paydası olan küçük, ancak nüfuzlu bir azınlığın tekelinde bulunduğu yönetim biçimi.
(Olîgopoly) Bir malın çok sayıda alıcısı karşısında sınırlı sayıda satıcısının bulunduğu; arzın az sayıda firma tarafından kontrol edildiği ve firmaların karar alma süreçlerinin birbirine bağımlı olduğu piyasa türü. Bkz. tekel,
Çok sayıda satıcıya karşılık sınırlı sayıda alıcının bulunduğu, dolayısıyla her alıcının satın alacağı miktar ve satıcıya ödeyeceği fiyatın, rakip alıcıların miktar ve fiyatlarını etkileyebileceği piyasa türü. Bkz. tekel, düopol,
(Affaırmatıon) Evetleme. Bir mantıksal ifadede özneyi niteleyen yüklemin olumlu olması. Örn. Bazı İnsanlar cesurdur, cümlesinde yüklem, "bazı insanlar" öznesini cesur olma bakımından olumlamakta, aynı anlama gelen, bazı insanlar cesur değildir, cümlesinde İse özneyi ohımsuzlamak-tadır.. Bkz. olumsuzıama.
(Negatıve Sanctıon) Bkz. yaptırım
(Negatıon) Yadsıma Bîr mantıksal ifadede özneyi niteleyen yüklem İle özne arasındaki İlişkinin olumsuz olması. Bkz. olumlama.
Kamu denetçisi. İskandinav ülkelerinde yaygın olan, doğrudan yasama organından güç alıp en yüksek devlet memurundan yüksek yargıçlara kadar, yasama, yürütme ve yargı alanlarında faaliyet yürüten bütün kamu personelini denetleme ve konuyla ilgili parlamentoya bilgi sunmakla görevli bir denetim kurumu.
(Ontology) Varlıkbilim. Varlığın, niteliği, yapısı, ortaya çıkışıve değişimini, değişik toplumlarda ve zamanlarda ortaya çıkan farklı varlık kavrayışlarını karşılaştırmalı olarak incelemeyi konu edinen disiplin.
(Ontolojik Dualısm) Varlıkbilimsel ikicilik. Varlığın son tahlilde ancak birbirinden türetilemeye-cek iki nihaî öze indirgenebileceğim savunan felsefi görüş.
(Ontologıcal Monısm) Varhkbilim-sel tekçilik. Bütün varlıkların çoklu görüntüsünün, aslında tek bir özün değişik biçimlerde ve düzeylerdi, yansımasından kaynaklandığını, esasen varlığın tek bir özden kaynaklandığını veya son tahlilde tek bir öze İndirgenebileceğini savunan felsefî görüş.
(Ontologıcal Pluralısm) Varlık-bilimsel çoğulculuk. Evrenin yaratılması, varoluş sürecinin işlemesi ve varlıkla ilgili kategorilerin ortaya çıkışında tek belirleyicinin değil, birden çok faktörün rol oynadığını kabul eden anlayış. Varoluşu nihaî noktada birden çok unsurla temellendirme.
OPEC Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilâtı 1960 yılında S. Arabistan, Irak, Kuveyt ve Venezüela başta olmak üzere başlıca petrol üreticisi ve ihracatçısı 13 üye ülkeden oluşan, üye ülkelerin petrol üretim ve ihracatlarında, petrol fiyatlarının tesbi-tinde ortak politikalar uygulayarak dünya petrol piyasasındaki paylarını artırmak ve petrol gelirlerini maksimum düzeye çıkarmak amacıyla kurulmuş, özellikle 70'li yıllarda uyguladığı politikalarla oldukça etkin işlevler görmüş örgüt.
(Optımalıty) 1. En elverişli, en uygun koşulların bileşimi, optimuma ulaşılmışlık hali. 2. Amaçlara ulaşabilmek için gerekli koşullar, ya da üretim için gerekli faktörlerin uygun bileşenler halinde birarada bulunmaları durumu; bu koşullar çerçevesinde istenen sonuçların elde edilmesi.
(Optimum) Belirlenen bir amaca ulaşabilmek için bir değişkenin alabileceği en iyi değer. Optimum, hedeflenen şeye göre bazen maksimum, bazen minimum, bazen de maksimum ile minimumun belirli bir bileşimine eşit olabilir.
(Ratîo Scale) Bkz. ölçek
(Ordınal Utılıtarıanısm) Sırasal faydacılık. Kardinal faydacılığın aksine, faydanın mutlak anlamda ölçülebilir olmayıp, sıralanabilir olduğunu; sayısal birimlerle Ölçülemeyeceğini, ancak çeşidi mailar arasında sağlayacakları fayda yönünden bir sıralamanın yapılabileceğini savunan görüş. Bkz. Kardinal Faydacılık.
(Organıc Solıdarıty) Modern sana-yi toplumlarında görülen, hem kültürel açıdan, hem de İşbö-İümündeki uzmanlaşma sonucunda bireylerin varlıklarını sürdürebilmek İçin birbirlerine karşı olan bağımlılıklarının meydana getirdiği dayanışma. (E, Durkbeim) Bİcz. dayanışma, mekanik Dayanışma.
(Organıc Approach) Toplumsal kurumları biyolojik organlara, bir bütün olarak toplumu da organlardan meydana gelmiş bir vücuda benzeterek, toplumlarla biyolojik organizmalar arasında yapısal bir benzerlik kuran yaklaşım. Bu yaklaşıma göre,toplumlar da organizmalar gibi doğar, büyüyüp gelişir, belli aşamalardan geçer ve işlevini tamamladıktan sonra da ölürler. Bkz. mekanikçilik.
(Organızatıon) Bir birimin faaliyetlerini sürekli, düzenli ve uyumlu hale getirmek İçin, alt birimler arasında sistemli ve planlı bir düzenek kurulması. Düzenleme, organize etme. Bir amacın gerçekleştirilmesi için mevcut imkanların, parasal veya fiziksel kaynakların düzenlenip, sözko-nusu amaca hizmet eder duruma getirilmesi. Ayrıca bkz. Örgüt.
(Mıddle Barbarısm) Bkz.
barbarlık
(Mıddle Class) 1. Yaşadıkları toplumdaki gelir seviyesi
ve sosyal statü bakımından ne düşük, ne de yüksek olarak değerlendirilebilecek, her iş kolu ve meslekten
insanı içine alan geniş kesim.
2. Toplumdan topluma değişen yaşam standartlarına göre orta gelir düzeyine sahip, sosyokültürel ve ekonomik açıdan yoksul halk kesiminin üzerinde, üst gelir gruplarının İse altında yeralan geniş kesim.
(Collectıve Conscıousness) Maşerî vicdan. Aynı inanç ve gelenekleri paylaşan, ortak değerlere sahip, sevinç ve üzüntüleri benzeşen insanlarda oluşan ve karşılaşılan sorunlar karşısında benzer çözüm önerileri üretme, aynı etkilere benzer tepkiler gösterme şeklinde ortaya çıkan bilinç durumu.
(Collectıve Behavıour) Bkz. Toplu Davranış
(Common Ground) İnsanların birbirleriyle iletişim kurabilmelerini sağlayan, hem varlık, hem de bilgi düzeyinde, bir kısmını diğer varlık ve insanlarla ilişkilerinden önce de kullandıkları doğruluk, iyilik, çelişmezlik, anlamlılık, tutarlılık., gibi kategori ve bu kategorilerin içinde yeraldığı süreçlerin kesişim kümesi, tnsan tanımını ortaya çıkaran ortak payda.
(Common Market) Üye ülkelerin kendi aralarındaki gümrük duvarlarını kaldırıp, üçüncü ülkelere karşı da ortak tarife uyguladıkları, buna ek olarak emek ve sermayenin kurulan birlik içinde serbest dolaşımının sözkonusu olduğu iktisadî bütünleşme biçimi.
(Collectıce
Consumptıon) Bkz. Tüketim
(Partnershıp) Bkz. Şirket
(Mean) İstatistiksel bir dizide yeralan sayıların veya belirli bir amaçla yapılan gözlem sonucunda elde edilen değerlerin toplanıp, sonucun toplanan rakam veya yapılan gözlem sayısına bölünmesiyle elde edilen değer.
(Medıan) Medyan. Bir gözlem sıralamasında veya dizide yer alan değerleri ortadan ikiye bölen nokta. Dizide yer alan değerlerin sıra bakımından yarısı ortancanın sağında, yarısı da solunda kalır. Büyükten küçüğe ya da küçükten büyüğe doğru sıralanmış olan bir dizinin tam ortasında yeralan değer.
(Orıentaüsm) Bkz. Doğubiüm
(Autarchy) Kendi kendine yeterlilik. Ham ve mamul madde üretimi açısından kendine yeter hale gelip, ne İhracat ne de ithalat bakımından dış ülkeldre bağımlı olmayan ve uluslararası İşbölümüne karşı mutlak ekonomik bağımsızlık sağlamayı amaç edinen yönetim.
(Autısm) Bazı alanlarda çok yetenekli olup, buna karşılık başka alanlarda normalin allında bir yeteneği olma durumu; kişinin zihinsel yetileri arasında, günlük yaşama uyum güçlükleri sonucunu doğuran bir dengesizlik bulunması hali. Olağanüstü zeka düzeyi olduğu halde çevre ile sağlıklı İletişim kuramamaj aptal dahilik. Bu tür dengesizliği olan ve aptal dahi olarak da nitelenen kişilere otistik denir.
(Self-Fınancıng) Dışarıdan kaynak teminine gerek kalmadan, işletmenin sağladığı kârlar üzerinden ayrılan sermayelerin birikimiyle gelecekteki finansman ihtiyacını giderme esasına dayalı kaynak sağlama yöntemi. Kendi kendini finanse etme.
(Autocracy) Egemenlik kullanımında sınırlama ve denetimi olmayan, iktidarın, başka kimseye karşı sorumlu olmayan tek bir kişi ya da grubun elinde olduğu yönetim biçimi.
(Self-Crıtıcısm) Bkz. özeleştiri.
(Automatıon) Sanayi toplumlarında, diğer İşlevlerinin yanısıra, İnsanın üretim sürecindeki denetim İşlevinin de makinelere devredilmesi İle meydana gelen seri üretim.
(Autonomy) Bkz. Özerklik Oyun Kuramı
(Authorıty) Yetke. Bir toplumun sosyal, kültürel ve hukukî yapısına uygun olarak ortaya çıkan meşru ve kurumsallaşmış güç kullanımı. Bkz. iktidar, karÎzmatik otorite, Yasal-Ussal Otorite, Geleneksel Otorite.
(Authorıtarıanısm) Siyasal ilişkilerin, uzlaşmadan ziyade baskı ve zora dayandırıldığı toplum.
(Authorıtarıan Personalıty) İkinci Dünya Savaşı sonrası hız kazanarak Yahudi düşmanlığına neden olan faktörleri araştıran T. W. Adornönun başkanlığında bir grup Amerikalı sosyal bilimcinin tanımladığı; geleneksel veya mensup olduğu grubun değerlerine aşın bağlılık ve bu değerleri ihlal edenlerin şiddetle cezalandırılmasından yana olmak; kişiye özgü olana saygısız ve basmakalıpçı, otorite bakımından kendi üstünde olana aşırı itaatkâr, buna karşılık em-rindekilere karşı ise baskıcı, ilişkilerinde katı davranma; insanlara karşı içten İçe bir güvensizlik duyma vb. özelliklerle tezahür eden kişilik tipi. Bkz. kişilik.
(Auto-Censorshıp) Bkz. sansür
(Game Theory) Çıkarları çatışan rakiplerin, karşılıklı olarak rasyonel davranacaktan varsayımı alünda, seçebilecekleri muhtemel tercihlerden, kârlarını makzimize ve zararlarını minimize etmelerini sağlayacak, en uygunlarını seçmelerini sağlayacak yöntemleri gösteren matematiksel model.
(Balance Of Payments) Bir ülkenin belirli bir dönemde diğer ülkelerle girdiği tüm İktisadî ilişkilerin sistematik bîr biçimde dökümünün yapıldığı ve sözkonusu ülkenin o dönemdeki uluslararası ikdisadî İlişkilerinin nitelik ve boyutlarını, gelir-gider ya da borç-alacak dengesini gösteren bir tür bilanço. Bilançonun aktif kısmında ülkeye döviz girişine yolaçan tüm işlemler (mal ve hizmet ihracatı, tek yanlı transfer girişleri ve sermaye girişleri); pasif tarafında ise ülkeden döviz çıkışına neden olan tüm İşlemler (mal ve hizmet İthalatı, tek yanlı transfer çıkışları ve sermaye çıkışları) yerahr.
(Allowance) 1. Yasama organın bütçe yoluyla
yü-rüUne organına verdiği harcama izni.
2. Belirli
bir İşin yapılabilmesi için ayrılmış para; belirli amaçların
gerçekleştirilmesine tahsis edilmiş finansal kaynaklar, tahsisat.
3. Maliyetlerde ve satış fiyatlarında düşüş sağlamak için kamu sektörü veya Özel sektörde belirli malların üreticilerine yahut satıcılarına devletçe ödenen para.
(Reward) Mükâfat. Başarıyı teşvik etmek amacıyla, bir konuda başarı sağlayan veya bîr yarışmayı kazanan kişiye verilen, ekonomik, sosyal veya sembolik değer taşıyan karşılık.
(Compansatıon) Bkz. Telafi
(Element) Unsur. Eleman. Bir bütünü oluşturan, bütünden aynşürıldığında da kendi başına değer taşıyan parça.
(Doctrıne) 1. Doktrin. Bir düşünürün veya siyasî liderin belirli bir konuda ileri sürüp savunduğu, benzerlerinden ayırt edilebilecek, kendine özgü özellikler taşıyan kuramsal çözümleme veya siyasal önerilerden oluşan sistem. 2. Bir konuyu açıklığa kavuşturma veya yorumlama amacı güden sistematik bilgiler bütünü.
(Scale) Belirli bir veri kümesini nicel veya nitel açıdan sınıflandırmak yahut ölçmek İçin oluşturulan ölçü birimi ya da ölçü aracı. Büyüklük, küçüklük veya eşitlik İlişkisi göstermeyen fakat birden fazla kategori oluşturarak nesneleri sınıflandırmak için kullanılan ölçeğe adlayıcı ölçek; büyüklük, küçüklük veya eşitlik ilişkisi gösteren bir sıralama niteliği taşıyan ölçeğe sıralayıcı ölçek; nesne veya özellikler arasında yapıan sıralamadaki aralıkların eşitliğini gösteren Ölçeğe aralıklı ölçek; başlangıç noktası sıfır olduğu İçin ölçülen değerler arasında toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yapmaya imkan tanıyan ölçeğe de oranlı ölçek denir. Bu çerçevede, İnsanları bildikleri dillere göre sınıflandırırken adlayıcı ölçek, bir basketbol takımındaki oyuncuları boylarına göre sıralarken sıralayıcı ölçek, hava sıcaklığım Ölçmek amacıyla termometre kullanırken aralıklı ölçek ve ağırlık veya uzunluk ölçülürken de oranlı ölçek kullanılmaktadır.
(Crıterıön) Kriter. Kıstas. Ölçmek ya da değerlendirmek istenen şeyin, kendisine vurulduğu mihenk taşı. Olay ve nesnelerin kendisi aracılığıyla değerlendirildiği yahut ölçümlerin kendisine başvurularak yapılabildiği araç, referans noktası. Karşılaştırma yapabilmeyi mümkün kılan vasıta.
(Preconscıous) Bilinç alanında bulunmamakla beraber, istendiği an bilince çıkarılabilecek düşünce veya anıların toplandığı alan.
(Premıse) Bir akıl yürütme sürecinde vargının dayandığı temel Önermelerden herbiri. Bir çıkarsamaya dayanak oluşturan cümle, İfade veya önerme.
(Predıctıon) 1. Varolan bilimsel genelleme ye yasalardan hareketle, gelecekte meydana gelecek ilişki, olay ve olguların biçim veya niteliklerine ilişkin şimdiden yapılan çıkarsama. Kimi süreçlerin geçmişte izlediği seyre bakarak, gelecekte İzleyeceği seyre ilişkin olarak yapılan kesin tahmin veya öngörü.
(Predısposıtıon) İstidat. İnsanda yaratılıştan varolan ve eğitim-öğretimle geliştirilen eğüim veya yetenek.
(Proposıtıon) 1. Mantıksal olarak bir konuda, doğru
veya yanlış olarak nitelenebilen bir yargı içeren, bir durumu, Özelliği veya
niteliği onaylayan yahut yadsıyan cümle.
2. özne, yüklem ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi gösteren bağlaçtan oluşan basit cümle.
(Forecast) Feraset Belli varsayımlardan mantıksal bir sonuç çıkararak değil, sağduyu veya sezgiyle, olabilecek şeyler konusunda önceden kestirimde bulunma.
(Presupposıtıon) Akıl yürütme ve çıkarım sürecinde, bütün çıkarım sonuçlarının dayandırıldığı doğru veya yanlışlıklan tartışılabilir temel önermelerden her biri.
(Axıom) Bkz. aksiyom
(Preelectıon) Siyasal partilerin, milletvekili adaylarını merkezî kararlarla değil, kayıtlı üyelerinin oylanyla belirlemek İçin yaptıkları seçim.
(A Prıorı) Bkz. A priori
(A Prıorı Knowledge) Bkz. A priori
(Present1ment/Premonıtıon) Basiret. Mantıksal akıl yürütme yoluyla değil, sezgisel olarak gelecekte olabilecekleri önceden görebilme yeteneği.
(Prejudıce) 1. Peşin hüküm. Herhangi bir konuyla
ilgili yargıda bulunabilmek için gerekli asgarî araştırma ve incelemeyi
yapmadan, görüşlerini değiştirecek özellikteki tartışmalara girmeden önce
sahip olunan yargı.
2. Bir kişi, nesne, bilgi veya kuruma karşı duygusal olarak takınılan olumlu veya olumsuz tutum.
Osmanlı döneminde, temelinde yerleşik örf ve âdetler olmakla beraber, çoğunlukla padişahın toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısında, özellikle kamu hukuku alanında yaptığı bağlayıcı kanun ve düzenlemeler.
(Formal Educatıon) Bir devletin vatandaşları için ilkokuldan üniversiteye kadar belirli esas ve şartlara bağlı olarak düzenlediği sistemli eğitim. Bkz. yaygın eğitim.
(Organızatıon) Teşkilat. Belirli bir amacı gerçekleştirmeye yönelik olarak kurulmuş bir yapı içerisinde bir arada çalışan insan topluluğu. Amaç, görev ve sorumlulukların yazılı olarak belirlendiği; işbölümü ve görevlerin yerine getirilmesinde yaptırımın sözkonusu olduğu örgüte formel örgüt; kendiliğinden gelişen ilişkiler sonucu oluşan, katı işbölümü içermeyen, karşılıklı güvene dayalı ve sözlü kurallarla çalışan örgüte de İnformel örgüt denir.
(Organızatıonal Ecology) Bkz. Ekoloji
(Organızatıonal Partıcıpatıon) Bkz, Siyasal Katılım
(Case Study) Bir kuramsal problemin veya araştırma konusunun seçilen.bir Örnek özelinde incelenmesi; öne sürülen hipotezin seçilen bir örnek olayla karşılaştırılması veya örnek olaydan yola çıkarak asıl araştırma konusunun test edilmesi amacıyla yapılan çalışma.
(Samplıng) Hakkında bilgi edinilmek istenen bir evrenden, o evreni temsil ettiği varsayılan belli sayıda örnek birimlerin seçilmesi. Örneklerin herhangi bir kurala bağlı olmadan sadece kolay elde edilebilir olma ölçütüne göre seçilmesine gelişigüzel örnekleme; coğrafî olarak geniş bir alanı temsilen daha küçük bir alanın örnek olarak seçilmesine alan örneklemesi; evrenin önce kendi içinde homojen altbölümlere ayrılıp, sonra bu altbölümler arasında örnek seçmeye küme örneklemesi; örneklerin olasılık kurallarına uygun olarak seçilmesine olasılık örneklemesi; değer yargılarının örneklerin seçilmesinde etkili olmasına yargılı örnekleme; anaevren içindeki ağırlığına göre alternatiflerden belli oranlarda örnek alınmasına pay örneklemesi; örneklerin tamamının rastgele seçilmesine rastlantısal örnekleme; araştırma evrenindeki bireylere birer sıra numarası vererek eşit aralıklardan birer örnek almaya sistematik örnekleme; örneklerin birden çok aşamada ve bir veya daha fazla örnekleme yöntemiyle seçilmesine çokaşamalı örnekleme; bütün evre ıi temsilen seçilen örneklerden elde edilen bilgilerin biraz daha yorumlanması veya pekiştirilmesi için yeni bir altevrenden ek bilgi verecek örneklerin seçilmesine de çokevreli örnekleme denir.
(Samplıng Dıstrıbutıon) Örneklemeyle seçilen verilerden elde edilen bilgilerin istatistiksel araştırmanın konu aldığı evrenin bütününü bağlayıcı nitelikte olup olmadığını tesbit etmek için kullanılan, belirli istatistik kurallarına uygun olarak örneklerin evren içindeki dağılım durumu.
(Samplıng Error) Bir araştırma evreninden örnekleme yoluyla seçilen bireylerin sahip olduğu değerlerin, evrenin bütün bireylerinin ortalama değerinden gösterdiği sapma. Bu sapma örnekevrenin anaevreni temsil yeteneğiyle ters orantılıdır, örnekleme hatası büyüdükçe, örnekevrenin temsil gücü azalır.
(Hıdden Approprıatıon) Genel bütçede yeralan, devletin güvenliği ve gizli çıkarları için harcanmak üzere ayrılan ve herhangi bir denetime tabi olmayan ödenek. Harcama yeri gizli tutulan ve yasama organının doğrudan denetimine tabi olmayan ödenek. Başbakanlık bütçesi içerisinde yeralan örtülü ödenek; gizli istihbarat ve savunma hizmetleri, devletin yüksek çıkarları ve güvenliği ile sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda olağan dışı hizmetlerin yerine getirilmesinde kullanılır.
(Cobweb Theorem) Tarımsal ürünlerde görülen, şimdiki donemin arzının geçmiş dönem fiyatlarına bağlı olarak oluşması dolayısıyla, arzın talebe uyum sağlamasının belirli bir zaman almasını açıklayan ve bu özellikteki ürünlerin fiyat, talep ve arzı arasındaki ilişkileri İnceleyen kuram. Koordinat düzleminde bu ilişkinin örümcek ağına benzer bir eğri ortaya çıkarması nedeniyle kuram bu adla anılmaktadır.
(Kssence) 1. Cevher. Herhangi bir varlığın,
değişmeler karşısında ona varlığını sürekli kılacak gücü veren kısmı. Bir şeyi
kendisi yapan, ona özgül özelliklerini veren şey. Nesnelerin değişmeyen ve
başka nesnelerden ayırt edilmelerini sağlayan özellik.
2. Töz Varlığı diğer varlıklara, zamana ve mekana bağlı olmadan varolan.
(Essentıausm) Bilgi faaliyetinin gerçek amacının nesnelerin doğalarının veya özlerinin bilinmesi olduğunu kabul eden yaklaşım. Realiteyi belirli özlere indirgeyerek açıklama temeline dayalı felsefî görüş.
(Materıalısm) Bkz. Maddecilik
(Identıfıcatıon) Kişinin kendisini yoğun etkisinde kaldığı, beğendiği veya hayran olduğu tiplerin yerine koyması; Özendiği tipin davranış ve kişilik özelliklerini kendi benliğine maletmesi. Örn. Bîr çocuğun kendisini, seyrettiği bir filmdeki oyuncunun yerine koyarak her şeyiyle onu taklit etmesi.
(Specıal Drawıng Rıght) SDR. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) para birimi niteliğindeki parasal büyüklük. Halen 1.33 dolara eşit olan özel çekme hakkı, ABD Doları, Japon Yeni, Alman Markı, İngiliz Sterlini ve Fransız Frangının değerleri dikkate alınarak hesaplanmaktadır.
(Prıvate Ownershıp) Mülkiyetin kamu otoritesine, devlete ya da başka bir tüzel kişiliğe değil, bizzat özel kişilere ya da gerçek şahıslara ait olması. Bireylere menkul yahut gayrimenkul, sahip oldukları nesneler üzerinde mutlak kullanım, yaradanım ve tüketim hakkı tanıyan mülkiyet biçimi. Bkz. mülkiyet.
(Self-Crıtıcısm) Otokritik. Kendi kendisini eleştirme. Kişinin, düşüncelerini, eylemlerini ve çevresiyle kurduğu ilişkiler düzenini belirli ölçütlere göre değerlendirip sorgulaması; hatalarını açıklıkla ifade etmesi.
(Prıvatızatıon) Kamu kesiminin finansman ihtiyacının karşılanması, hazineye gelir sağlanması, sermaye piyasasının geliştirilmesi, verimliliğin artırılması, serbest piyasa ekonomisinin güçlendirilmesi ve daha genelde, kamu sektörünün küçültülerek devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması gibi amaçlarla mülkiyeti kamuya ait ekonomik kuruluşların halka arz, blok satış vb. çeşitli yollarla özel kişi veya kuruluşlara devredilmesi.
(Autonomy) 1. Otonomi Yönetim bakımından dış baskı
ve denetimden bağımsız olma.
2. Bir bireyin sosyal baskıların etkisi altında kalmadan değer yargılarını ve davranış normlarını seçebilmesi.
(Altruısm) Bkz. diğergamuk
(Freedom) Hürriyet İnsanın neyi yapmak isteyip neyi ise yapmak istemediğine kendi İradesiyle karar vermesi ve kararının gereklerini yerine getirirken başkaları tarafından engellenmemesi. Hiç bîr kısıtlama İle kayıtlı olmama, her İstediğini elde etme ve her şeye güç yetirebiîmeye mutlak özgürlük; belirli sınırlar İçerisinde istenen şeyin yapılabilmesine de göreli özgürlük denir. Felsefî anlamda özgürlük kavramının paradoksal bir içeriği vardır. Bir yanda, kişinin isteklerini yerine getirmesi durumunda kendi egosunun güdümünde olmasının getirdiği bağımlılık, öte yanda da yapılmak istenen şeyin, eğitim kurumlan, kitle iletişim araçları veya sosyal baskıların dolayımından geçmesinden dolayı başkalarının İstekleriyle olan ilişkisi dikkate alındığında, hangi durumlarda insanın daha özgür olduğunun belirlenmesi oldukça zordur. Bu nedenle özgürlük kavramının içeriği, neye bağımlı olmanın veya ne ile kayıtlı kalmanın meşru olduğuna dair önyargılarla doldurulmaktadır. Bu yüzden, en genel anlamıyla özgürlük, hangi kurallara bağımlı kalındığının bilincinde olmak, kaçınılmaz zorunlulukların farkına varmaktır.
(Subject) Subje Kendisi bilgi nesnesi olmayan ama bilgi sürecinin yönlendirici ve temel aktörü durumundaki varlık. Ben. İnsan. Bkz. nesne.
(Subjectıve) Sübjektif Özne ile kayıtlı ve sınırlı olan, öznenin değer, yorum ve sınırlılıklarını yansıtan, genel ve bağlayıcı olmayan. Bkz. nesnel.
(Subjectıve Theory Of Value) Bkz. Sübjektif Değer Teorisi
(Subjectıve Realıty) Bkz. gerçeklik
(Subjectıvısm) 1. Subjektlvlzm Bütün değerlerin,
estetik, hukuk ve gerçeklik yargılarının, genelleme ve bilgilerin, onları
üreten, kabul eden veya kullanan öznelerle kayıtlı.olduklarını, bu nedenle
nesnellik iddialarının bile öznellik boyutu taşıdığım ileri süren görüş.
2. Kişiye gotiğin insan olmanın kaçınılmaz kıldığı bir özellik olduğunu ve beşerî düzlemde mutlak nesnelliğin imkânsızlığını savunan felsefî çizgi. Bkz. Görecelilik, Öznellik.
(Self-Management) Toplumsal yaşamın bütün evrelerinde yöneten-yönetilen ikilemini kaldırıp, özellikle de işletmelerde çalışan işçileri hem işletmenin sahibi hem de yöneticisi durumuna getirerek, katılımcı parlamenter sistemi dolaysız demokrasiye yakınlaştırmak, böylece daha verimli bir iş ortamıyla adil gelir bölüşümü sağlamayı amaçlayan yönetim tarzı.
(P-Expressıons) Bir yargı bildirmeyen, öznenin içinde bulunduğu fizyolojik veya psikolojik durumu betimleyen, yahut eylem bildiren ifadeler. Örn. kolumda bir ağrı hissediyorum, şuproblem üzerinde düşünüyorum., gibi. P ifadeleri için yemin eder misin, nasıl kanıtlayabilirsin, ispatlayabilir misin., türünden sorular anlamsız; buna karşılık böyle hissediyorum demek anlamlıdır. Yine muhtemelen/belki kolumda bir ağrı var ya da öyle inanıyorum ki kolumda ağrı var gibi İfadeler anlamsızdır.
(Paganısm) Putperestlik. Putataparlık. Peygamberlerin tebliğ ettiği semavî dinlerden hiç birine mensup bulunmama, kitap ehlinden olmama. İlâhî Yaratıcı yerine puLİarı tanrı edinme.
Bkz. açıkoturum
(Panıc) Ürkü Beklenmedik bir gelişme karşısında, nasıl düşüneceğini ve davranacağını bilememenin sonucunda oluşan ruhsal gerginliğin neden olduğu, normal zamanda yapılmayan İrrasyonel hareket. Anî dehşet duygusu.
(Pantheısm) Tanrı ile diğer varlıkların iç içe olduğunu; ne Tanrı'nın diğer varlıklardan aşkın bir yönünün bulunduğunu, ne de tek tek varlıkların birer tanrı olduklarını; buna karşılık varlığın bir bütün olarak tanrı, varlıkların da onun birer açılımı olduğunu kabul eden tanrı anlayışı.
(Money Illusıon) İnsanların, ücretlerde meydana gelecek bir indirime şiddetle karşı çıkarken, parasal ücretler aynı kaldığı halde fiyatlar genel düzeyinin yükseltilmesi sonucu reel ücretlerindeki azalmaya karşı daha az duyar olmaları; nominai-reel ayırımına dikkat edilmemesinden kaynaklanan aldanma. Paranın satmalına gücündeki değişimin bilincinde olmama. Bkz. algı yanılması.
(Money Supply) Kapsamı çeşitli ülkeler arasında değişiklik göstermekle birlikte, bir ülkede para fonksiyonunu yerine getirebilen banknot, kâğıt ve madenî para ile birlikte devlet tahvili, hazine bonosu, banka parası gibi para benzeri likiditelerin toplamı. Bkz. arz, esneklik.
(Demand For Money) Bir ülkede belirli bir dönemde yaşayan insanların İktisadî değeri olan varlıklarını, para cinsinden ellerinde bulundurmak istekleri, paraya olan talep. Günlük ihtiyaçların giderilmesi amacıyla alış-veriş yapmaya yönelik para talebine muamele güdüsü İle para talebi; piyasa koşullarının getirebileceği olumsuzluklardan korunmaya yönelik para talebine ihtiyat güdüsü ile para talebi; kur veya fiyat farklarından yararlanarak kâr etmeye yönelik para talebine de spekülasyon güdüsü ile para talebi denir.
(Paradıgm) 1. Belirli bir bilim adamları topluluğunun
paylaştığı ortak değerler, inançlar ve anlayışların oluşturduğu düzlem
(T.S.Kuhn).
2. Emsal
model. Bilgi üretimini mümkün kılan kavramsal şema.
3. Varoluşla İlgili temel bilgi ve inançların, insan, evren ve toplum tasavvurunu mümkün kılan bilişsel çerçeve ve meşru bilme biçimleriyle ilgili örtük varsayımların, belirli tarihsel ve toplumsal pratikle desteklenmiş insanî etkinliklerin anlam, amaç ve değerine ilişkin sorgulanamaz önkabullerin kendine özgü bir İç mantıkla oluşturdukları uyumlu bütünlük.
(Paradox) 1. Bir önermenin içeriğinin taşıdığı
yargının doğru kabul edilmesi halinde önermenin kendisinin yanlışlandığı
mantıksal durum. Örn. Bir kartın A yüzünde, B yüzündeki önermenin doğru olduğu
yazılırken, B yüzünde de A yüzündeki önermenin yanlış olduğunun yazılması; bir
Ya-hudinin, bütün Yahudilerin yalancı olduklarını söylemesi durumunda veya
bütün genellemeler yanlıştır gibi bir genelleme yapıldığında ortaya çıkan mantıksal durum.
2. Bir
Önermenin hem kendisinin, hem de çelişiğinin aynı zamanda doğru olması.
3. Alışılmış İnanç ve düşüncelere aykırı, kafa karıştırıcı nitelikteki düşünce; hakikatmiş gibi görünen saçmalık veya saçma gibi gözüken hakikat.
(Parameter) 1. Matematiksel, istatistiksel, ekonomik,
ekonometrik veya başka bir modelde yeralan ve değeri, istenildiği gibi
belirlenebilen, uygun görülen şekilde tanımlanabilen sayı ya da değişken.
2. Bir matematiksel eşitlikte yeralan sabit terimlerden her biri.
(Paranoıa) 1. Başkalarının niyetlerinden aşın derecede
kuşkulanma, hatta sürekli bu kişilerin aleyhte komplo kurdukları yönünde
kuruntu taşımak, durmadan komplo teorileri üretme şeklinde ifadesini bulan
ruhsal dengesizlik durumu.
2. Herşeyden ve herkesten şüphelenme, şikayet, çevredekilerden kötülük bekleme, kendine güvensizlik ve bencillik duygusu şeklinde kendisini belli eden ruhsal rahatsızlık.
(Monetar1sm) Monetarizm. Ekonomiyi etkileyen temel faktörün para ve para politikaları olduğunu Öne süren, enflasyon ile para arzı arasında doğrudan ilişki kurarak, ekonomik dengeleri iyileştirmek için para politikasına büyük önem verilmesi gerekliğini savunan iktisadî görüş. ABD'H İktisatçı M. Friedman'm Öncülüğünü yapması nedeniyle Fried-mancılık olarak da anılan parasalcı teoriye göre ekonomide üretim, istihdam ve fiyatlar genel düzeyini etkileyen temel faktör para arzındaki değişikliktir; enflasyon, özünde para ar-zındaki artışın üretim artışından daha fazla olmasından kaynaklanan parasal bir olaydır; dolayısıyla enflasyonun önlenmesi için kullanılması gereken temel politika aracı para arzının kontrolüdür. Parasalcılık, 1930, 40 ve 50'H yıllarda etkili olmuş Keynezyen iktisat teorisinin (Keynescilik) 1960'lı yıllarda gelişmiş ülkelerdeki ekonomik sorunları açıklamakta yetersiz kalmasıyla ortaya çıkmış ve güç kazanmıştır.
(Parasıtısm) Marksist kurama göre emperyalizm aşamasına ulaşmış kapitalizmin temel özelliği; sosyal emeğin İsrafının büyümesi; üretmeden tüketenlerin, yararsız hatta zararlı şeyler üretenlerin varlığı; üretimden kopmuş, yararlı hiçbir sosyal faaliyete katılmadığı halde üretim sayesinde yaşayan sosyal tabakaların büyümesi; sermaye ihraç eden emperyalist devletlerin kendi kaynaklarını atıl bırakma pahasına sömürge devletlerin sırtından geçinmeleri.
(Learnıng By Parts) Öğrenilecek şeyin küçük birimlere bölünerek her birinin ayn ayrı öğrenilmesi esasına dayanan öğrenme yöntemi.
(Pareto Optımalıty) Bütün herkesin durumunun aynı anda hep birden düzeltilmesinin imkânsız olduğu, bir başka deyişle enaz bir kişinin refah düzeyini düşürmeden bir başkasının refah düzeyini yükseltmenin mümkün olmadığı durum.
(Parkınson La W) C.N. Parkinson tarafından iteri sürülen ve iş yükünü hafıfleimek amacıyla bir örgüte alınan yeni elemanların, tam tersi bir işlev görerek yeni işler yaratmaları sonucu amirlerin İşlerin üstesinden gelmek İçin yeni elemanlara İhtiyaç duymaları ve bunun sürekli yenilenen bir süreç olarak örgütlerin genişlemesine neden olduğunu ifade eden yasa.
(Parlıamentary System) Devletin, yasama organı niteliğindeki parlamento ve başbakanın başkanlığındaki bir bakanlar kurulu ile yönetildiği, parlamentonun kabineyi tayin ettiği ve gerektiğinde güvenoylaması yoluyla düşürebildiği yönetim sistemi.
(Parlıamentary Democ-Racy) Yasama organının, siyasal partilerin seçimlerde aldıkları oy oranına göre yürütme organlannı oluşturduğu siyasal sistem. Bu sistemin en temel özelliği, iş başındaki yönetimin hem seçmenlere hem de parlamentoya karşı sorumlu olmasıdır.
(Passıve Resıstancîî) Egemen sosyal otoriteye veya yönetim kurallarına karşı şiddete başvurmadan direnmek; itaatte bulunmamak, alman kararları meşru görmeyerek tanımamak, yahut onlara uymamak şeklindeki siyasî mücadele yöntemi.
(Passıve Aggressıve Persona-Lıty) Düşmanlığını aşın saldırganlık, uzun süre surat asma ya da diğer kişilere aşın bağımlılıkla ifade eden kişiîik'türü.
(Lıabılıtıes) Bir ticarî işletmenin sahip olduğu kaynaklar ile üzerine aldığı yükümlülüklerin tümü. Bilançonun sağ tarafında yeralan pasifler yabancı kaynaklar ve özkay-naklar olmak üzere iki ana grupta toplanır. Yabancı kaynaklar, kısa vadeli borçlar (bilanço tarihini izleyen bir yıl içinde ödenmesi gereken yükümlülükler) ile orta ve uzun vadeli borçlardan (vadesi bir yık aşan yükümlülükler) oluşur. Özkay- ' naklar İse işletmenin kendisine ait kaynaklar olup ödenmiş sermaye, kanunî ve İhtiyarî yedek akçeler, değer arî.'Ş fonları ve dağıtılmamış kârlar gibi kalemlerden oluşur.
Bir buluş ya da icadın, orijinal bir mal veya tekniğin' üretilmesi, kullanılması ve piyasaya sürülmesi hakkının belirli bir kişi veya firmaya ait olduğunu gösteren, resmî otorite tarafından onaylı belge.
(Patrıarchy) Bkz. babahanlık
(Patrımonıausm) M. WebefQ göre geleneksel toplumlarda görülen ve yönetici erkek İle yönettiği ev halkı arasındaki İktidar-İtaat ilişkisinin nitelik olarak değiştirilmeden geniş toplumsal kesimlerin idare edilmesinde kullanılmasıyla ortaya çıkan yönetim tarzı. Bu sistemde bütün iktidar kullanım biçimleri yönetici şefin insiyatifindedir. Tebaa şefe sadakatle İtaat eder, şef de tebaasını ayırım gözetmeksizin korur. Yasama, yürütme ve yargı erkleri şefte toplanmıştır.
(Quota Samplıng) Bkz.
örnekleme
(Pentagon) Amerika Birleşik Devleüeri'nin kara, deniz ve hava kuvvetleri ile savunma bakanlığının biraraya getirildiği beşgen şeklindeki dünyanın en geniş resmî binası; ARD'nin savunma, savaş, saldın gibi tüm askerî politika ve stratejilerinin belirlenip yönetildiği merkez.
(Perestroıka) Rusça'da yeniden yapılanma
anlamına geicn ve M. Gorbaçov'un önderliğinde 1980'li yılların ikinci yarısından İtibaren uygulanmaya başlanan; iktisadî düzeyde merkezî planlama ekonomisinden açık piyasa ekonomisine, siyasal düzeyde de katı merkeziyetçi yönetim biçiminden, Sovyetler Birliği'ni oluşturan cumhuriyetlere daha fazla özerklik tanıyan ademi merkeziyetçi yönetim biçimine geçilmesini öngören politika ve reform hareketlerinin genel adı.
(Personnel Psychology) Daha çok sanayi iş kollarında veya bürokraside yeralacak kişilerin seçilmesi, eğitilmesi ve denetlenmesi, iş dünyasındaki bilgi akışının düzenlenmesi gibi konularda İşverenlere danışmanlık yapılarak, sanayi toplumunun getirdiği problemlerin çözümüne psikoloji biliminin yöntemleri ile katkıda bulunma amacı güden bilimdalı.
(Bias) Sistematik olarak bir gözlem, deney veya araştırmanın sonuçlarına yansıyan, önkabul, inanç yahut bilince yerleşmiş değerler. Bkz. önyargı.
(The Peter Princıple) L. Peter ve R. Hull tarafından iieri sürülen, örgütlerdeki eleman artışının gerçek nedeninin; örgütlenmede yeralan bireylerin başaramayacakları veya yetersiz oldukları noktalara kadar ilerleme eğiliminde olmalarından dolayı, ortaya çıkan verimsizliğin giderilmesi için İşleri yürütecek yeni elemanların İstihdam edilmesi olduğunu ifade eden deyim.
(Organızatıon For Petroleum Exportıng Countrıes) Bkz. opec
(Phıllıps Curve) Enflasyon hızı ile işsizlik oranı arasında varolduğu kabul edilen ters yönlü ilişkiyi koordinat düzleminde gösteren eğri. A.W. Phillips'in nominal ücretlerdeki artış oranı ile ekonomideki İşsizlik oranı arasında ters yönlü bir ilişki bulunduğu yolundaki görüşünün ürünü olan Phillips eğrisi, özellikle azgelişmiş ülkelerde 1970'li yıllarda yaygın olarak görülen yüksek enflasyon ve yüksek işsizliğin birarada bulunması olgusunu açıklamakta yetersiz kaldığından, 196O'lı yıllardaki popularitesive inandırıcılığını yitirmiştir.
(Development Area) Her hangi bir yeniliğin ilk kez denendiği, yaygınlaştırılması düşünülen bir uygulamanın sonuçlarının görülebilmesi ve daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilmesi amacıyla seçilen örnek uygulama bölgesi.
(Market) 1. Bir malın fiilen alım ve satımının
yapıldığı yer, pazar.
2. Alış-verişe konu olan bir nesnenin, üretici ve tüketicileri ya da alıcı ve satıcılarının biraraya geldikleri, fiyatların belirlendiği, mal ve hizmet değişiminin gerçekleştirildiği ortam.
(Loan/Credıt) 1. Bankaların kredi olarak çeşitli kişi
veya kurumlara aktardığı kaynakları genel adı.
2. Para ya da benzer likit değerlerin menkul ya da gayri menkul gelir getirici değerlere yatırılması.
(Plebisit) Bkz.
halkoylaması
(Pluralısm) Bkz. çoğulculuk
(Polyarchy) R. Dahl'ın New Haven'da yapüği alan araştırmalarına dayanarak formüle ettiği ve modern sanayileşmiş toplumlarda tam bir elit yönetiminin değil, birden fazla elit grubunun aynı anda toplumsal ve siyasal süreçleri etkile-mesiyle ortaya çıkan bir elit çoğulculuğunu ifade eden yönetim tarzı. Buna göre, modern toplumlardaki iktidar yapısı ve güç dağılımı birden fazla seçkinler grubunun varolabİİmesİne imkan tanımakta, demokratik süreçler sonunda seçilen yönetici elitler, toplumdaki bütün önemii karar merkezlerine ve anahtar niteliğindeki İşlere nüfuz edememekte, bu alanlar alternatif elitler tarafından doldurulmakta, bu yüzden de herşeyi denetiminde tutan bir elitin yönetimi mümkün olmamaktadır.
(Bill Of Exchange/Drâft) Üzerinde yazıh belirli bir tutarda paranın, bir kişiye ya da emrine ödenmesi konusunda verilen, kayıtsız şartsız bir Ödeme emrini İçeren, özel şekil şarlarına bağlı, kıymetli evrak niteliğindeki senet Poliçe İlişkisinde sözkonusu olan üç taraftan poliçeyi düzenleyene keşi-decİ, alacaklıya lehdar, ve senedi ödeyecek olana da muhatap denir. Tedavüle çıkarılırken tamamen doldurulmayarak, sonra tamamlanmak üzere bir bir kısım bilgileri eksik bırakılmış poliçeye açık poliçe denir.
(Polımetry) Siyasal verileri, istatistik veya matematiksel yöntemler kullanarak çözümleyip anlamlandırmayı ve bunlardan toplumun siyasal nabzı konusunda belirli sonuçlar çıkarmayı amaçlayan disiplin.
(Polytheısm) Bkz. çokTanrıcılık
(Polıtıcal Economy) Ekonomi politik. Siyasal İktisat. Ekonominin kuralları ile siyasetin kurallarının belirlenmesi, iktisat ile siyasetin karşılıklı etkileşim süreci ve devletin ekonomideki rolünün açıklanıp irdelenmesini konu edinen disiplin. İktisat bilimi İle siyaset biliminin kesişim kümesi olarak da tanımlanabilecek politik iktisat, ekonomik yaşamın işleyişini belirleyecek köklü yasal ve yapısal değişikliklerin ancak siyasal karar mekanizmalarıyla yapılabileceği, dolayısıyla iktisat ve siyasetin kolay kolay birbirlerinden soyutla-namayacaklan görüşüne dayanmaktadır.
(Populısm) Halkçılık. Siyasal görüş ve ideolojisi ne olursa olsun, geniş halk desteği almayı amaçlayan tüm siyasal hareketlerin değişik yoğunlukta paylaştığı ve halk İle yö-netim arasında aracılık işlevi gören siyasal kurum ve elitlerin ortadan kaldırılarak siyasal meşruluğun dolaysız yollarla halka dayandırılması gerektiği noktasında odaklasan siyasal retorik.
Gulick ve Urıvick isimli iki araştırmacının, yönetimin temel işlev ve görevlerini İfade için kullandıkları, İngilizce Planlama (Planning), Örgütleme (Organizing), Personel Yönetimi (Staffing), Yöneltme (Directing), Eşgüdüm (Coordinating), İletişim (Communİcatİng), Belgeleme (Recordİng) ve Malî Yönetim (Budgeting) kelimelerinin ilk harflerinden oluşan kısaltma. Bkz. Bilimsel İşletme, Klasik Örgüt Kuramı.
(Postmodernısm) Modernİzm sonrası. Modernizm ötesi. Aynı paradigma! çerçeveyi ya da uygarlık düzlemini paylaşmakla beraber, modernliğe ve onun düşünce tarzı olan modernizme yapılan içsel eleştiri ve alternatif geliştirmeye yönelik çabalarının tümü. Felsefe, bilim, sanat, mimari, şiir ve sosyal yaşamın değişik alanlarında modernizmi eleştiren, sorgulayan, reddeden anlayış, düşünce ve oluşumlar. Bkz. Modernizm, Çağdaşlaşma, Aydınlanma.
(Postmodernıst Epıste-Mology) Modernizmin bilgi sorunsalına yaklaşım biçimini eleştirerek özcü (essenüalist), indirgemeci (reductionist) ve temelci (foundationalist) kuramların temel öncüllerini reddeden epistemolojik görüş. Buna göre; akıl yoktur, akıllar vardır; herşey herşeyi belirler, herşey herşeyden etkilenir; teorilerarast ortak geçerliliği olan doğrular yoktur, doğrular interteorik (teorilerarası) değil, intrateorik (teoriiçi)'Ur. Hiçbir kuramsal sistem tümüyle tutarlı, totolojiden uzak, bütünsel açıklamalar sunamaz; bu iddiayı taşıyan tüm bütünsel açıklamalar birer güzel masaldan İbarettir.
(Postulate) Çoğunlukla örtük olarak kabul edilip kullanılan, zorunlu bir mantıksal temele dayanmamalanna ve aksiyomlar gibi evrensel kabul görmemelerine rağmen insanlar arasındaki iletişimin temelini oluşturan Önermeler. Ahlakî görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekir yargısında olduğu gibi. Bkz. Varsayım, Teorem, Aksiyom, Hipotez.
(Potentıal Realıty) Fizikselmaddî gerçekliğin henüz fîilileşmemiş, ama fülileşmesi, ortaya çıkması mümkün, potansiyel halde bulunan bölümü. Olgusallık kazanmamış, mümkün haldeki fizikî gerçeklik kategorisi.
Bkz. Gerçeklik, Olgusal Gerçeklik.
(Posıtıve Analysıs) Normatif çözümlemenin tersine, değer yargılarından bağımsız, olması gerekeni değil, mevcut durum ve İlişkileri ortaya koymayı amaçlayan çözümleme. Bkz. normatif çözümleme, çözümleme.
(Posıtıve Economıcs) İktisadî
olay, olgu ve süreçleri olması gereken açısından değil, bizzat olan açısından
inceleyen, İktisadî hayatta ne olması gerektiğini değil, ne olduğunu araştıran
İktisat dalı. Pozitif iktisadın olayları objektif olarak İncelediği ve
bunlardan bilimsel sonuçlar çıkardığı kabul edilmektedir. Buna karşılık
normatif iktisatta değer yargılarının analize dahil olması sözkonusudur. Örn.
Faiz oranlan ile para talebi arasında ters yönlü bir ilişki vardır gibi
yargılar pozitif iktisat kapsamında, işsizlik azaltılmalıdır ya da sosyal
adalet sağlanmalıdır gibi yargılar normatif iktisat kapsamında değerlendirilir.
Bkz. normatif iktisat.
(Posıtıve Stage) Bkz. üç hal yasası
(Posıtıvısm) Olguculuk. Ontolojik düzeyde, sadece gözlemienebilen, niceliksel zaman içinde ve duyularla algılanabilen şeylerin varlığının doğrulanabileceği varsayımından hareketle, bütün gerçekliği olgusal gerçeklik kategorisi ile sınırlayan; epistemolojik düzeyde İse gerçek bilginin ancak duyu organları aracılığıyla elde edilebileceğini kabul ederek sezgi, ilham, metafizik kurgu ve olgusal temele dayanmayan, mantıksal çıkarım yoluyla elde edilen bilgileri gerçek ve sağlam bilgi alanı dışına iten yaklaşım. Bkz. akılcılık, gerçekçilik, Sezgicilik.
(Practıse/Practıce) 1. Teoriden ziyade uygulamaya dönük
olan.
2. İnsan emeği ve üretim araçlarının kullanılmasıyla, belirli bir hammaddenin belirli bir ürüne dönüştürülmesi süreci. Bu çerçevede, doğanın insan emeği İle dönüştürülmesine ekonomik pratik; mevcut toplumsal İlişkilerin dönüştürülmesine siyasal pratik; kişilerin bilinçlerinin dönüştürülmesine ideolojik pratik ve kuramsal araçlarla yöntemleri birara-ya getirerek bilgi üretmeye de teorik pratik denmektedir. (L. Althussef)
(Prestıge) Bkz. saygınlık
(Premıum) 1. Sigorta için periyodik olarak
verilen ücret; sigortalama ücretinin periyodik olarak tahsil edilen bölümü.
2. Bir işe
heveslendirmek, kişileri bir işin başarılmasına teşvik etmek amacıyla ortaya
konan ödül.
3. Hisse
senetlerinin asıl fiyatı ile piyasa fiyatı arasındaki fark.
4. Dış ticaretin desteklenmesi, İhracatın teşviki ya da ithalatın frenlenmesi için uygulanan kur farkı.
(Profane) Nesneler, dünya ve daha genelde evren İçerisinde yeralan herşey için kutsal olan ve olmayan şeklinde yapılan ayrımda, kutsal olmayana ait olan; gündelik rasyo-nefleşürilmiş pratiğin dışında sembolik bir anlamı olmayan. Kutsal olana saygısızlık eden. Bkz. kutsal.
(Program Aıd) Bkz. Diş
Yardım
(Project Aıd) Bkz. dış
yardım
(Projı Ctıon) Bkz. kestirim, yansıtma 1922'de Lenin'in Stalin'e yazdığı bir mektuptan esinlenerek kurulan, sosyalist ülkelerde yönetimin yasalara uygun davranıp davranmadığını denetlemekle görevli, Om-budsman'a benzer bir denetim kurumu. Bkz. ombudsman.
(Proletarıat) Proleterler sınıfı. İşçi sınıfı. Marksist literatürde, kullandığı üretim araçlarına sahip olmayan ve emeğini satarak geçinen, bü yüzden üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran burjuva sınıfı tarafından sömürülenlerin oluşturduğu sınıf. Bkz. sınıf, burjuvazi, marksist ekonomi Kuramı.
(Proletarıan Dıctators-Hıp) Marksist kurama göre, sosyalizme geçişi hızlandırmak ve üretim araçlarını toplumsallaştırmak amacıyla işçi sınıfının işçi partileri yoluyla geçici bir süreyle kurduğu diktacı rejim. Bkz, Bürokratik Kollektivizm.
1. Belirli
bir amaç doğrultusunda, bilinçli olarak insanların tutum, davranış ve inançlarını
değiştirmeye yönelik etkinlikler.
2. Siyasal partilerin halkın beğenisini kazanma, oy oranını artırma veya sadece seçimi kazanma amacına yönelik olarak yaptıkları tanıtım, reklam, etkileme ve yönlendirme faaliyetleri.
(Protocol) 1. Devletlerarası ilişkilerde uygulanan
kurallar ve yazılı anlaşmalar.
2. Belirli
taraflar arasında bir işin gerçekleştirilmesine yönelik olarak bir anlaşmanın
yapılması amacıyla hazırlanan tutanak; Ön-anlaşma belgesi.
3. Bir devletin resmî hiyerarşik düzeni; törenlerde resmî şahısların yetki büyüklüğüne göre dizilişleri.
(Provacation) Tahrik. Bir grubun ya da büyük bir topluluğun amacına ulaşmak için giriştiği eylem ve etkinliklerin kontrolden çıkmasına veya amacından sapunlma-sına yönelik faaliyetler. Provakasyonun gerçekleşmesi için özel çaba sarfeden kişiye de provakator veya tahrikçi denir.
(Psychoanalysıs) 1. S. Freud tarafından 19. yüzyılın
sonlarında ileri sürülen ve giderek yaygın kullanım alanı bulan; serbest
çağrışım, telkin ve aktarım yöntemiyle nevrozların iyileştirilmesi temeline
dayanan psikolojik tedavi yöntemi. Bkz. freudîzm.
2. Bireylerin ruh dünyasının çözümlenmesi, kişinin ruhsal dengesini bozduğu düşünülen sapma ve saplantıların ortaya çıkarılması ve bunların tedavi edilmesine yönelik varsayımlar, teknikler ve yorumlar bütünü.
Psikiyatri
(Psychîatry) Nedenlerinin fiziksel ya da ruhsal 296 kökenli olup olmadığına bakılmaksızın temel belirtileri psikolojik veya zihinsel olan hastalıklann teşhis ve tedavisiyle uğrasan tıp dalı. Psikiyatri alanında uzmanlaşmış kişiye de psiki-yatrist denir.
(Psycholınguıstıcs) Dili türetme ve anlama yolları ile dilin psikolojik boyutlarını incelemeyi konu edinen bîr psikoloji alt dalı.
(Psychometrıc Psychology) Test ve ölçek geliştirme, psikolojik verilerin çözümlenmesi için istatistiksel yöntem ve teknikler geliştirmekle ilgilenen ve bu konularda araştırmalar yapan psikoloji dalı.
(Psychonhurotıc Reactı-On) Kişinin aşırı kaygılı, perişan ve huzursuz olması, çalıştığı işyerinde veya birlikte yaşadığı insanlarla olan ilişkilerinde uyumsuzlaşmaya başlaması biçiminde ortaya çıkan davranış bozukluğu.
(Psychology) Ruhbilİm. İnsan davranışlarının ruhsal kökenlerini, çeşitli davranış- kalıpları arasındaki çok yönlü İlişki ve bağlantıları İnceleyen disiplin. İnsanın ruhsal yapısı, özellikleri ve ruhsal yapıda meydana gelen değişimlerin davranışlara yansıma biçimleriyle ilgili araştırma, inceleme ve çözümlemeler yapmayı konu edinen bilim dalı. İlk dönemlerde aklın bilimi olarak tanımlanan psikoloji; sonraları aklın doğası konusundaki felsefi sorunları ilgi alanının dışında bırakacak biçimde düşünmeyi de bir davranış çeşidi olarak kabul eden bir davranış bilimi olarak tanımlanmaya başlanmıştır.
(Schools Of Psychology) Yapısalcı psikoloji, İşlevsel psikoloji, davranışsal psikoloji, deneysel psikoloji ve geştalt psikolojisi gibi, psikolojik süreçlerin çözümlenmesi, İnsanın ruhsal-davranışsal yönlerinin incelenmesi, anlaşılması ve değerlendirilmesi ile İlgilendikleri halde, kapsam ve yöntem konusunda farklılık gösteren ekoller.
(Psychologıcal War) Temel unsuru propaganda olan ve karşı grupların birbirlerini etkileyebilmek, onların kendi istedikleri şekilde hareket etmelerini sağlamak için, tehdit, yıldırma, kendini güçlü gösterme gibi psikolojik faktörlerin araç olarak kullanıldığı mücadele biçimi.
(Psychometry) Kişilik özelliklerinin veya yeteneklerin, psikolojik testler ve istatistiksel yöntemler kullanılarak ölçülmesini sağlayan psikoloji dalı.
(Psychopatııology) Zihinsel süreçleri normal olmayan İnsanların düşünce ve davranışlarının İncelenmesini konu edinen disiplin. Bu çerçevede geri zekâlılık, zihinsel süreçlerin sürekli bir bozukluk göstermesi durumuna psikopati; bu tür rahatsızlığı olan,ve bunun sonucu olarak anormal derecede saldırgan ya da ciddi Ölçüde sorumsuz davranışlar sergileyen kişiye de psikopat denir.
(Psychosomatıc) Ruhsal çatışmaların, kişilik bozukluklarının veya duygusal gerilimlerin neden olduğu fizyolojik rahatsızlıkları incelemeyi konu edinen disiplin. Ruhsal bozukluklardan kaynaklanan bedensel rahatsızlıklara psiko-somatik hastalıklar denir.
Bkz. psikosomatik
(Psycııotherapy) Davranış bozuklukları, çok şiddetli olmayan uyum bozuklukları ya da genel psikolojik rahatsı zl ilan n tedavisinde kullanılan teknikler bütünü. Buna göre, psikolojik rahatsızlığı olan hastaların, sözkonusu hastalıkların nedenleri, sonuçları ve geçmişi üzerine konuşturularak, güçlendirici telkinlerle iyileştirilmeleri amaçlanır. Psikoterapi yöntemini uygulayan ve bu yolla ruhsal rahatsızlıkları gidermeye çalışan kişiye de psikiyatrisi denir.
(Pump-Prımıng) Harcamaların gelir yaratıcı etkisinin bulunduğu görüşünden hareketle, ekonomiyi durgunluktan kurtarmak ve İktisadî faaliyetleri canlandırmak için devletin, açık piyasa işlemleri veya başka yollarla piyasaya para pompalayarak satınalma gücünü artırmaya yönelik harcama yapması.
(Idol) 1. Geçmişte gösterdiği yararlılıklardan dolayı minnet duygularını İfade etmek, onlardan yardım İstemek veya onları yüceltmek gibi amaçlarla kendilerine karşı duyulan aşırı sevginin bir ifadesi olarak yapılan, insan ya da insanüstü güçlere sahip olduğuna inanılan cisim heykelleri.
2. İnsanın kayıtsız şartsız bağlandığı,.taparcasına sevdiği şey.
(Paganısm) Bkz. paganizm .
(Radıcal Elıtısm) Bkz. Elitizm
(Radıcal Theoryi) Çoğunlukla marksist veya anarşist varsayımlardan yola çıkarak, alternatif model geliştirmek veya uzlaşmacı somut araçözümler üretmekten ziyade, mevcut düşünce biçimi ve sosyal yapının bir bölümünün değil, tamamının sorgulanması üzerinde odaklanan teorik çabaların genel adı.
(Rent) Kendisinden yararlanma karşılığında herhangi bir üretim faktörüne; maddi ya da manevi, menkul veya gayri menkul bir değere ödenen bedel. Bu çerçevede toprağa veya başka bir gayri menkule ödenen bedele kira (garimenkul rantı); aynı eğitimi görmelerine rağmen sahip oldukları başka yetiler nedeniyle bazı kişilere ayrıca ödenen bedele yetenek rantı; belirli bir malın piyasada oluşmuş denge fiyatından daha yüksek bir fiyat vermeye hazır tüketicilerin, düşündükleri muhtemel fiyat ile sözkonusu denge fiyatı arasındaki pozitif farka, bir başka deyişle bir tüketicinin ödemeye hazır olduğu fiyat ile piyasada oluşan denge fiyatı arasındaki tüketici lehine olan farka tüketici rantı; üreticinin belirli bir malı satmaya razı olduğu en düşük fiyat ile piyasada oluşmuş daha yüksek denge fiyatı arasındaki farka da üretici rantı; menkul veya gayri menkullerden elde ettiği rant geliriyle geçinen kimselere de rantiye denir.
(Rentıer) Bkz. rant
(Rantabılıty) Bir firma veya bir plasman konusunun, yatırılmış sermayeye gelir sağlayabilme olanağı. Belirli bir süre içinde kullanılan sermaye ile aynı süre içinde elde edilen net kâr arasındaki oran. Kâr getirme gücü, verimlilik. Matematiksel olarak rantabilite = kâr/sermaye. ,
(Random Samplıng) Bkz. Örnekleme
(Ratıo) Bir işletmenin
bilançosunda yeraian belirli kalemler arasında çeşitli işlemlere yahut
karşılaştırmalara dayanarak hesaplanan ve sözkonusu işletmenin yapısı,
faaliyet ve başarı düzeyi, verimliliği, borcunu ödeyebilme gücü İle kadılık
derecesi hakkında belirli yargılara varabilmeyi mümkün kılan oranlardan her
biri. Başlıca oranlar şunlardır:
1. Cari
Oran: İşletmelerin paraya çevrilebilir varlıklarının (döner varlıklar) kısa
vadeli borçlarına bölünmesi ile elde edilen rakam. CO=DV/KVB.
2. Likidite
Oranı: işletmenin likiditesini, para veya kolayca paraya çevrilebilir
değerlerin kısa vadeli borçlarını ödemeye yeterli olup olmadığım ölçmeye
yarayan oran. LO=(DV-stoklar)/KVB
3. Borçlanma Oranı: İşletmenin varlıkları ile toplam borçlarını Ödeme gücüne sahip olup olmadığım gösteren oran. BO=Toplam borçlar/özvariıklar.
(Ratıonalıty) 1. Ussallık. Bir düşünce veya eylemin
mantık kurallarına uygun olması ve genel deneyimle çelişmemesi.
2. Belirli bir amaca ulaşmak İçin, o amaca götürecek en uygun araçları kullanma.
(Ratıonalızatıon) Bkz. Mantığa Bürünoürme
(Ratıonalısm) Bkz.
akılcılık
(Current Value) Bkz.
değerleme ölçüleri
(Reactıon Formatıon) Tepki oluşumu. Bilince çıkmayan bazı istek veya güdülerin esas amaçlarının tam karşıtı İle ifade edilecek kadar iyi gizlenmesi. Om. Bazan aşın sevgilerin altında kin ve nefret duygularının yatması.
(Real Politik) Siyaset ile ahlâk arasına kesin bir ayırım olduğu varsayımına dayanarak, hükümet yahut devlet politikalarını ahlâkî kaygılardan arındırarak siyasal kararların gücün gereklerine göre ayarlanması gerektiğini ve yegane ölçünün başarı olduğunu ileri süren yaklaşım. Bkz. makyave-ıizm.
(Realısm) Bkz. gerçekçilik
(Real Income) Nominal gelirin enflasyondan arındırılmış şekli. Gelirin belirli bir andaki satınalrr gücü.
(Real Natıonal Income) Sabit fiyatlarla millî gelir. Belirli bir dönemde bir ekonomide üretilen ma! ve hizmetlerin fiziksel miktarlarının aynı dönemin cari fiyatlarıyla değil, baz alınan bir yılın fiyatları ile ilişkilendirilmesiyle elde edilen gelir. Nominal mîllî gelirin, baz yılının fiyatlar genel düzeyini başlangıç kabul eden fiyat endeksinde, cari yıla karşılık gelen İndeks sayısına bölünmesiyle hesaplanan reel millî gelirin, yıldan yıla göstereceği değişime de reel millî gelir artış hızı denir. Bu oran bir kalkınma ölçütü olarak yaygın biçimde kullanılmaktadır.
(Real Wage) Emeğin üretimden aldığı nominal payın satınalma gücü. Nominal ücretin fiyatlar genel düzeyindeki dalgalanmalardan arındırılması, yani enflasyon oranına bölünmesiyle elde edilen ücret. Nominal ücret artış hızının, enflasyon hızından yüksek olması reel ücretin yükselmesi; bunun tersi reel ücretin düşmesi; bu hızların eşit olması ise reel ücrette herhangi bir değişikliğin olmaması anlamına gelir.
(Redıscount) Mükerrer iskonto. Iskonto edilmiş bir senedin yeniden iskonto ettirilmesi. Bîr bankaya iskonto ettirilmiş olan bir ticarî senedin bu banka tarafından başka bir bankaya tekrar iskonto ettirilmesi işlemi. Bankaların portföylerinde bulunan daha önce iskonto etmiş oldukları senetleri Merkez Bankası'na kırdırmak suretiyle sözkonusu bankadan sağladıkları krediye reeskont kredisi; reeskont işlemlerinde uygulanan faiz oranına da reeskont oranı denir. Bu oran merkez bankalarının ekonominin yönlendirilmesinde, kredi hacminin genişletilip daraltılmasında kullandıkları politika araçlarından birisidir.
(Welfare State) Bütün vatandaşlarına en azından asgarî yaşam standardının gereklerini temin etmeye ve fırsat eşitliğini korumaya yönelik ciddi sorumluluklar yüklenen, tam İstihdamın sağlanması; kamu harcamalarının, eğitim, sağlık, konut, çevrenin korunması, işsiz ve kimsesizlere yardım, altyapı yapımı., gibi yatırım alanlarına kaydırılması iÇİn bilinçli politikalar üreten ve uygulayan devlet.
(Welfare Economıcs) îktisat politikalarının toplum refahı üzerindeki muhtemel etkilerini inceleyen ve toplumsal refahın artırılmasının yol ve yöntemlerini araştıran "İktisat dah.
(welfare Crıterıa) Sosyal
refah ölçütleri. Bir iktisat politikasının uygulanmasının sonuçta toplumsal
refahı artırıp artırmadığının nasıl anlaşılabileceğine ilişkin olarak
geliştirilmiş olan ölçütler. Belli başlı refah ölçütleri şunlardır:
1. Pareto
Optimumu: Hiç kimsenin refah düzeyini azaltmadan belirli bir kesimin refahının
artırılabilmesi, toplumsal refahın artması anlamına gelir.
2.
Kaldor-Hİcks Kriteri: Bir politikanın sonucundan olumlu etkilenenler, zarar
görenlerin zararını telafi ettikten sonra hala ortada pozitif bir fark varsa,
toplumsal refah artmış demekir.
3. Gelir Dağılımı Kriteri: Bir politika sonuçta daha adil bir gelir dağılımı sağlıyorsa, refah artmış demektir.
(Referendum) Bkz. halkoyıaması
(Frame Of Reference) Birey ya da grubun bilgi, deneyim ve kavrayışını içinde oluşturduğu ölçüt, standart ve kavram kümesi.
(Referance Group) Bireyin İçinde yer almamasına ve kolay kolay da içinde yer almasının mümkün olmadığını bilmesine rağmen, hem değer yargılan, hem de davranışları bakımından etkisi altında bulunduğu, kendine örnek aldığı grup. Bkz. taklit.
Islahat Yeniden biçimlendirme. Bir sistem, kurum veya yapının zor ve tehdit edici yöntemlere başvurmadan, uzlaşmacı usullerle değiştirilip daha iyi, daha arzulanır bir şekle büründürülmesi eylemi. Baskıyla değil İkna yoluyla, tümden değil parça parça, değişimin kurallarını zorlamadan evrimsel bir biçimde iyileştirmeyi amaçlayan hareket. Bkz. devrim..
(Regressıon Analysıs) Yordama. Açıklanmak istenen bir değişken ile açıklayıcı nitelikteki bir veya daha çok sayıdaki değişken arasındaki İlişkiyi ortaya koymak için kullanılan istatistik teknikleri.
(Gompet1t1on) Aynı alanda faaliyet gösteren rakipler arasında, kazancı makzimize etmek amacıyla yapılan yarışma.
(Color Blındness) insanlar tarafından genellikle kolayca ayırdedilebilir iki ya da daha fazla rengin birbirlerinden ayırt edilememesi, yahut bir rengin başka bir renk olarak algılanması şeklinde ortaya çıkan görme kusuru.
(Rhetorıc) 1. Belagat.'Güzel, etkili ve çarpıcı
söy-levcilik. Sözcüklerin etkili biçimde kullanıldığı edebî yazı veya konuşoıa.
2. Çoğunlukla samimiyetsizlik ve abartı İma eder biçimde, gösterişli ya da süslenmiş kelimelerden oluşan İfade.
(Revaluatıon) Paranın değerlenmesi. Bir ülke parasının altın veya yabancı ülke paralan karşısındaki değerinin, kamu otoritesi tarafından yeniden ayarlanarak yükseltilmesi.
(Interest) Bkz. faiz
(Rıcardo's Theory Of Rent) Klasik İktisatçılardan Ricardo'nun geliştirdiği, toprağın rantının kaynağını açıklamayı amaçlayan kuram. Buna göre, rantın kaynağı, topraklar arasındaki verimlilik farkı ya da doğanın cimriliğidir. Toprakta azalan verimler kanunu geçerlidir, nüfus artışından kaynaklanan talep artışını karşılayabilmek için giderek daha verimsiz veya daha ücra topraklar kullanıma açılmak durumundadır; Öte yandan tam rekabetin geçerli olduğu piyasada tarımsal bir malın tek fiyatı vardır ve bu fiyat en verimsiz toprağın ürün maliyetine eşittir. İşte bu fiyat ile verimli toprakların birim maliyeti arasındaki fark toprağın rantını oluşturur.
Hadis terminolojisinde, peygamberin söz, onay ve eylemlerinin yazılı veya sözlü olarak sonraki nesillere aktarılması. Cerh ve tadil yöntemine göre sağlam kabul edilen hadis aktarıcılarına ravl; Müslüman olarak Uz. Peygamberi sağlığında görmüş kimselere sahabe; sahabelerden enaz birisi ile görüşmüş olan kişilere tabiin; enaz bir tabiinle görüşüp konuşmuş, üçüncü Müslüman kuşağı oluşturan Müslümanlara da et-ba-ut tabiin denir. Hadis rivayetinde bu sıra aranır ve sonunda hadisin hangi sahabe tarafından nakledildiği tespit edilir. Eğer rivayet zincirinde kopukluk varsa, o hadis sağlam kabul edilmez.
(Role) 1. Sosyal rol. Kişinin sahip olduğu
sosyal statü veya çeşitli kurumlar içerisinde bulunduğu konum gereği kendisinden
göstermesi beklenen davranış örüntüsü. Örn. Annelik, öğrencilik, liderlik.
2. Sinema filmleri ve tiyatro oyunlarında oyuncuların senaryo gereği oynadığı oyun, sergilediği davranış.
(Relatıvısm) Bkz. Görecelik.
(Renaıssance) Klasik sanat ve edebiyat eserlerinin yeniden okunması şeklinde 14. yüzyıldan İtibaren İtalya'da başlayan ve zamanla tüm Avrupa'ya yayılan, sonuçta Orta-çağ'ın kapanıp Yeniçağ'm açılmasına neden olan tüm tarihsel ve düşünsel gelişmeler. Olgusal olarak Orta Çağ'dan Yeni Çağa geçiş dönemini simgeleyen Rönesans nitelemesi aynı zamanda tannmerkezli bir evren tasavvurundan İnsanmerkezci ve insanbiçimci bir evren tasavvuruna; dinsel rasyonalizmden seküler rasyonalizme; aşkıncilıktan dünyevileşmeye, bireyciliğe ve hümanizme, niteliksel ve tümdengelimci bir düşünme biçiminden niceliksel ve tümevarıcı bir yöntem anlayışına geçişi ifade etmektedir.
(Psychology) Bkz. psikoloji
(Psychologıcal Balance) insanın ruhsal süreçlerinin normal şekilde işlemesi; organizmanın ruhsal fonksiyonlarını fıtratına uygun biçimde yerine getiriyor olması durumu. Duygulanma, heyecanlanma, üzülme, sevinme vb. gibi ruhsal fonksiyonlarda ortaya çıkan ve zaman zaman biyolojik dengeyi sarsacak düzeydeki işlev bozukluklarına da ruhsal dengesizlik denir.
Bkz. ruhsal denge
(Spırıtüalısm) 1. Spiritualİzm. Tinselcilik. Evrendeki
bütün varlıkların maddî varlıkları yanında bir de ruhlarının bulunduğunu veya
son tahiilde ruha indirgenebilecek-ierini savunan felsefî doktrin.
2. Ölülerin ruhları ile iletişim kurmaya, onlarla bazı işaretlerle konuşmaya dayanan inanç.
(Fıxed Exchange Rate System) Ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki değerini kamu otoritesinin belirlediği, döviz kurlarının sabit tutularak arz ve talebe göre kurların dalgalanmasına İzin verilmeyen sistem. Denge döviz kurunun piyasadaki döviz arz ve talebine göre belirlenmesine imkân veren, İstisnai durumlar dışında döviz kurlarına müdahale edilmeyen sisteme de esnek döviz kuru sistemi denir.
(Fdced Capıtal) Bkz. Sermaye
(Fdced Capıtal Goods) Makinalar, üretim tesisleri, bina ve araziler, ulaştırma araçları gibi uzun ömürlü, işletmelerde sabit sermaye hesabına alınan ve toplam harcamaları kullanım sürelerine göre yıllara dağıtılarak maliyet hesabına amortisman olarak geçen menkul ve gayrimenkul mallar.
(Sadısm) Can yakmaktan, eziyet vermekten zevk alma; başkalarının üzülmesinden haz duyma. Karşısındakine eziyet etmekten hoşlanan ve başkalarını üzmekten zevk duyan kişi-ye de sadist denir.
(Rıght) Sol ile karşılaştırmalı olarak kullanılan ve mevcut yapının korunmasından yana eğilimli siyasal İdeolojileri ifade eden terim. Bkz. sol.
(Common Sense Knowledge) Günlük rutin işlerin devam ettirilmesi İçin sahip olunan, dağınık ve sistemsiz olduğu için gündelik pratiğin Ötesine geçip kuram-sallaştırılamayan bilgi.
(Pseudo-Scıence) Bilimsel yöntem kullanılmadan elde edildiği halde bilimsel olduğu iddia edilen bilgiler.
(Pseudo-Întellectual) Aydın olmanın gerektirdiği temel özellikleri taşımıyor olmasına rağmen, geçmiş olduğu toplumsal süreçler ve sahip olduğu statü bakımından öncü durumunda olan kişi.
(Pseudo-Communıcatıon) Birey veya toplumsal kesimlerin karşılıklı olarak birbirlerinin mesajlarım aldıklarını ve karşılıklı anlaştıklarını sanmalarına rağmen, aslında değişik ilgi, çıkar veya bakış açılarına sahip olmalarından dolayı karşı tarafın mesajını çok farklı şekilde yorumlayarak, değiştirip dönüştürerek algıladıkları göreli iletişimsizlik durumu.
(Pseudo-Partıctpatlon) Bkz. katıum
(Agressıon) Genellikle tehdit edilme, aşağılanma veya engellenme gibi durumlara karşı bir tepki olarak ortaya çıkan, öfke ve düşmanlık hissiyle karşısındakine zarar vermeye yönelme durumu.
(Absolute Major1ty) Bkz. mutlak çoğunluk
(Absolute) Bkz. mutıak
(Art) 1. Eğitim, uygulama ve özel deneyim
yoluyla kazanılan beceri.
2. İnsanın, diğer canlılardan farklı olarak sahip olduğu akıl, sezgi, idrak, üretme ve göreli yaratma yetileri sayesinde doğada gördüklerini bazari yeni boyutlar da ekleyip taklit ederek yaptığı üretim.
(Socıology Of Art) Toplumsal yapılarla sanat etkinlikleri, sanat anlayışları arasındaki bağlantıları, sanatla ilgilenen kişilerin kendi aralarında ve diğer insanlarla geliştirdikleri İlişkileri İncelemeyi konu edinen disiplin.
(Industry) Endüstri Tarımsal olmayan yahut toprağa dayanmayan üretim-tüketim mallarının üretilmesi, hammaddelerin yarı mamul ve mamul madde haline getirilmesi İçin gerçekleştirilen İktisadî faaliyetler ile bu süreçte kullanılan araçlar bütünü. Sanayinin hızlı ve eksiksiz gelişmesi, teknolojik düzeyin yükselmesi ve sanayi sektörünün ekonomideki ağırlığının artması sürecine de sanayileşme denir. Bkz. tarım, ağır sanayi, Montaj Sanayii.
(Industrıal Revoüjtıon) Buhar makinasının icadı ve bunu tamamlayan diğer teknik buluşların öncülük ettiği makinalaşma süreciyle bireysel ve küçük ölçekteki üretim yöntemlerinin terkedilerek büyük çapta kütlesel üretime geçilmesi. Teknolojinin egemen olduğu makina medeniyetine geçişin başlangıcı olan 18. yüzyılın ikinci yarısında lngillere'de başlayıp kısa sürede Avrupa'ya yayılan, üretim teknolojisindeki köklü dönüşüm hareketi.
(Industrıal Capıtalısm) Kapitalistleş-me sürecinin ticari kapitalizm döneminden sonraki aşaması. 19. yüzyıldan önce ticaret sektöründe yoğunlaşması nedeniyle ticari nitelik taşıyan sermayenin, sanayi devrimi sonrası gelişen sanayileşme sürecinin hızlanmasıyla bu sektörde yoğunlaşması sonucu.sınai bir niteliğe bürünmesi. Kapitalist üretim ilişkilerinin ağırlığının ticaretten sanayiye kayması sonucu aldığı yeni şekil.
(Industrıal Mercantılısm) Bkz. Merkantilizm
(Industrıalızatıon) Bkz. Sanayi
(İndustrıalızatıon Polıcy) Bir ülkenin sanayileşmesinin hangi yollardan ve nasıl gerçekleştirileceği sorusuna cevap arayan, bu süreçte gözetilecek hedefler, araçlar ve önceliklerin belli bir düzen içinde belirlendiği politika. Bkz. ithal ikameci sanayileşme, ihracata yönelik
(Post Industrıal Socıety) Bilginin üretim ve akış hızı ile, karar alma süreçlerindeki öneminin artması, bunun sonucu olarak uzmanlaşmanın ön plana çıkması, mal üretiminden ziyade bilgi üretimi, pazarlanması ve hizmetler sektörünün egemen hale gelmesi ile karakterize edilebilecek toplumsal örgütlenme biçimi. Bkz. sanayi toplumu.
(Industrıal Socıety) Baü dünyasında, sanayileşme süreciyle birlikte ortaya çıkan ve giderek tüm dünyaya yayılan; ekonomisi sanayiye dayalı, millî bir devlete sahip, belirli ölçülerde kentleşmiş, geçim ekonomisi yerine pazar ekonomisinin egemen olduğu, nüfusun çoğunun okuma yazma bildiği toplum biçimi.
(Censorshıp) Mevcut iktidar ilişkilerine ya da sosyokültürel dengeye zarar vereceği düşünülen her türlü yazılı, sözlü veya görüntüsel iletişimin denetim altına alınması. İletişim merkezlerinin kendi kendilerini denetlemelerine de oto-sansür denir.
(Fdcatıon) İnsanın gerek bedensel gerekse ruhsal gelişiminin, ortaya çıkan anormal durum veya engeller sonucu normal gelişim sürecinin belirli bir aşamada takılıp kalması, duyumsal dürtülerini bir noktada toplayarak daha ileriye geçememesi.
Emeğini satarak geçinen işçilerin işverene karşı haklarını korumak, işçiler lehine etkin faaliyetlerde bulunmak amacıyla kurulan, fakat tam tersi bir işlev görerek, el altından işverenle işbirliği yapıp işçiler aleyhine faaliyettte bulunulan sendikacılık türü.
(purchasıng Power) 1. Bireylerin elde ettikleri toplam
gelirin satınalabilecekleri mal ve hizmet miktarına karşılık gelen kısmı.
2. Reel gelir düzeyi ile yaratılabilecek toplam talep.
(War) Aralarındaki anlaşmazlığın arabuluculuk, görüşme veya müzakere gibi barışçıl yöntemlerle çözülmesi mümkün olmayan grup veya devletler arasında, karşılıklı fiziksel güç ve silah kullanımına dayalı mücadele.
(War Communısm) 1918-1921 yıllan arasında Rusya'da meydana gelen iç savaş boyunca fabrika işçilerinin ve bolşevik ordunun İhtiyaçlarının karşılanması için köylülere baskı uygulanmasını, gerektiğinde zorla mallarına elko-nulmasmı ve tüm sanayinin devletleştirilmesini Öngören sosyal ve ekonomik politikaların sosyalist literati. deki genel adı. Bkz. nep.
(Defence Mechanısm) 1. Kişinin kaygı, suçluluk, beklenmedik
güdüler, iç çelişkiler vb. durumlardan korunmak amacıyla geliştirdiği ve
gerçek güdü veya amacını saklayıp kendini rahatlattığı bir reaksiyon türü.
2. Kendisini engellenmiş hisseden kişinin güdülerinin farkına varmasını, kaygı, yanlış davranış veya zaaflarına karşı kendisini savunmasını sağlayan; böylece bireylerin gerçek güdü ve amaçlan hakkında kendini kandırdığı, buna karşılık özgüvenini artırdığı ruhsal süreçler. Bkz. yer değiştirme, yüceltme, Bastırma.
(Say's La W) Mahreçler kanunu. Her arzın kendi talebini de yaratacağını; üretimdeki her artışın aynı zamanda bu artışın eritilmesini sağlayacak talebi de beraberinde getireceğini, dolayısıyla ekonomide genel bir talep yetersizliğinin sözkonusu olamayacağım ifade edan yasa. Fransız iktisatçı / B. Say tarafından geliştirilen ve mahreçler kanunu olarak da anılan yasaya göre, her arz kendi talebini yaratacağından ekonomide toplam talep İle toplam arz birbirine eşit olacak, aşırı üretim ve buna bağlı olarak yaygın bir İşsizlik sorunu ortaya çıkmayacaktır.
(Prestıge) 1. Prestij. Kişinin, sahip olduğu
servet, statü, yetenek veya bilgiden dolayı, İçinde yaşadığı grubun diğer
fertleri tarafından özel muamele görmesi.
2. Başkaları tarafından önemsenme ve değer verilme, saygı görme.
(Esteem Needs) Bkz. İhtiyaçlar Hiyerarşisi Kukamı
(Court Of Account) Genel ve katma bütçeli kuruluşların gelir ve giderleri İle mallarını TBMM adına denetle-/ yen, sorumluların hesap ve. İşlemlerini kesin hükme bağlayan; / denetleme ve yargılama yetkisine sahip anayasal mali denetleme organı.
(Alternative) Bkz. Alternatif
(Electoral Partici Patıon) Bkz. Siyasal Katılım
(Psephology) 1950'Iİ yıllardan sonra, siyaset biliminin bir altdalı olarak gelişen ve seçim sistemleri, siyasal katılım, oy hakkı, seçim tahminleri, seçim problemleri ve seçim-toplum ilişkilerini inceleyen disiplin.
(Elite) Bkz. elit
(Elıtısm) Bkz. Eiitizm
(Eclectıcısm) Bkz. eklektisizm
(Poverty) Bir toplumun veya toplumun bir bölümünün gelir düzeyinin ortalama yaşam düzeyinin çok altında; eğitim, sağlık, yeme-içme, barınma, giyinme gibi zorunlu İhtiyaçlarını bile karşılayamayacak derecede düşük olması.
(Secularısm) Dünyevileşme. Sekülerleşme Beşerileşme. Dinsel olan veya dinsellik atfedilen bütün değer ve ilkeleri bireysel ve toplumsal yaşamın dışına iten, sadece bu dünyayı yaşanabilir kabul edip, öte dünyadan İlişkisini koparma temeline dayalı insanmerkezci düşünme ve yaşama biçimi. Semavî olanla bağların koparılması ideolojisi; İnsanı kendi kendine yeter kabul etme felsefesi. Birbiriyle eş anlamlı olarak da kullanılan sekülarîzm ve laiklik, birincisi belirli bir hayat anlayışını diğeri de o yaşam tarzının siyasa! örgütlenme biçimini ifade etmektedir. Bkz. laiklik, aydınlanma.
1. Ayet ve
hadislerin anlaşılmasında sahabeye atfedilen, her ayetin veya hadisin mutlaka
aklî bir yorumunun yapılmasının gerekmediği, hatta bazan yorumdan kaçınılması
gerektiği şeklindeki tavır ve İslam tarihi boyunca bu tavrı benimseyenlere verilen
ortak ad.
2. İslam düşüncesinde tasavvuf ve kelam ile birlikte üç ana düşünce ekolünden birisi olan ve İslamın anlaşılması ve yaşanması sorununda nakli akla tercih eden, önceliği nakle vererek, nassların zahirî anlamının esas olduğunu savunan okul.
Peşin para ile veresiye mal satma işlemi; ileride teslim edilmek üzere cins ve miktarı belli olan bir malın bugünden peşin para ile satılması.
(Semancs) Sözcüklerin ve seslerin anlamları ile bu anlamların, diğer sözcük, kavram ve terimlerin anlamlarıyla ilişkilerini İncelemeyi konu edinen disiplin.
(Semantıc Explanatıon) Bkz. açıklama
Bkz. Din
(Symbol) Bkz. Simge
(Symbousm) Bkz. Simgecilik
(Symbolizatıon) Doğrudan doğruya söz veya yazıyla İfade etmekte güçlük çekilen arzu, istek ve duyguların; bilinçli ya da gayri ihtiyari biçimde somut veya soyut birtakım sembollerle ifade edlmesi. Sembollerin anlam yüklenerek ifade aracı olarak kullanılması.
(Semınar) 1. Bir uzman, hoca ya da gözetmen yönetiminde
yapılan, belirli bir konunun etraflıca irdelenmesine yönelik özel meslekî
çalışma; bu tür çalışmaların sunulduğu
toplantı.
2.
Üniversitelerde, bir öğretim görevlisinin denetiminde Öğrencilerin yürüttüğü
inceleme-araştırma çalışmaları.
(Symposıum) Bir dinleyici topluluğu önünde belirli bir konunun birçok konuşmacı veya uzman tarafından çeşitli yönleriyle ele alınıp tartışıldığı ve konuyla ilgili olarak hazırlanmış bildirilerin sunulduğu, herkese açık olarak gerçekleştirilen tartışmalı bilimsel toplantı.
(Symptomıc Readıng) Bir yazılı metinde sorusu açıkça sorulmadan cevabı verilmiş soruların ortaya çıkarılarak, metnin bütünlüğü içinde yeniden ifade edilmesini amaçlayan okuma biçimi. Bu okuma yöntemi, K. Marks'ın eserlerini kendi problematiği içinde yeniden okuyarak değerlendirmek amacıyla; bir hastanın konuşması sırasında doğrudan söylemediği fakat ifadelerine dolaylı olarak yansıttığı problemlerinin ortaya çıkarılmasını sağlayan Freudcu teşhis yönteminden esinlenilerek, L, Altbüsser tarafından geliştirilmiştir.
(Trade Unıon) Üyelerinin sosyal ve ekonomik çıkarlarını korumak amacıyla kurulan tüzel kişiliğe sahip örgüt. Belli bir iş kolunda çalışan işçilerin hak ve çıkarlarını korumak, işçiler adına İşverenle pazarlık edip toplu sözleşme yapmak ve çalışma şartlarını daha İyi hale getirmek amacıyla kurdukları birliğe İşçi sendikası; işverenlerin kendi menfaaatleri-ni korumak amacıyla kurdukları birliğe de işveren sedikası denir.
(Promıssory Note/Bond)
1. Bir hakkı, bir borç veya alacağı
temsil eden belge. Bir kimsenin yapmayı taahhüt ettiği şeyi, ödemeyi vadettiği
bir borcu tesbit etmek üzere imzaladığı kağıda da borç senedi denir.
2. Bir işlem veya olayı belgelendirmek amacıyla resmî bir makamın onayıyla düzenlenmiş belge. Örn. Tapu senedi.
(Synthetıc Proposıtıon) Yüklemi, öznesini açıklayıcı nitelikte bilgi içeriği taşıyan Önerme. Örn. Dünya yuvarlaktır Önermesi, cümlenin yüklemi olan yuvarlaktır kelimesinin, cümlenin öznesi olan dünya kelimesinin İçleminin dışında bir içeriğe sahip olduğu ve Öznesini o İçerikle niteleyerek yeni bir bilgi meydana getirdiği için, bir sentetik önermedir. Bkz. analitik önerme, totoloji.
(Synthesıs) Bireşim. Aralarında ortaklık kurulabilecek farklı birimlerin belirli İlişkiler yumağı biçiminde biraraya getirilmesi. Ayrıca bkz. diyalektik mantık.
(Sceptıcısm) Bkz. şüphecilik
(Free Zones) Bir ülkenin siyasî sınırları içinde yeralmakla birlikte, gümrük sınırları dışında sayılan, sınaî ve ticarî faaliyetlerin ülkenin diğer kesimlerine göre daha çok teşvik edildiği, bürokrasinin enaza İndirilmeye çalışıldığı, bu yolla yaratılacak gelir ve istihdam imkanlarıyla ülkenin kalkınmasına katkıda bulunmak amacıyla seçilmiş bölgeler. Bir ülkenin dış ticaret rejimi İçin geçerli olan mevzuat ve kısıtlamaların kısmen veya tamamen uygulama dışı bırakıldığı, genellikle bir uluslararası liman veya havaalanı yakınında kurulan, ulusal sınırlar içinde bulunmakla birlikte gümrük sınırları dışında kabul edilen alanlar.
(Free Assocıatıon) Psikolojik tedavilerde kullanılan ve hastadan, mantıklı veya birbiriyle ilişkili olup olmadığına bakmaksızın aklına gelen her şeyi söylemesinin istendiği, bu yolla kurulacak diyalog yardımıyla hastalığın teşhis edilmeye çalışıldığı teknik.
(Free Enterprıse) Hür teşebbüs. Kendine ait sermaye ile serbestçe tercih ettiği bir alana yatırım yapan, tüm kâr ve zarar riskini kendisi üstlenen ve kamusal olmayan girişim.
(Free Recall) Kelime, hece ya da başka tür malzeme dizilerinin sıra dikkate alınmaksızın öğrenilmesinden sonra, deneklerin bunlan akıllarına gelen herhangi bir sırada tekrarlamaları temeline dayalı hatırlama yöntemi.
(Free Goods) Bkz. mal
(Free Exchange System) Uluslararası ekonomik ve ticarî ilişkilerde mal, sermaye ve insanların serbest dolaşımını sınırlayan yasal veya kurumsal nitelikteki her türlü engelin ortadan kaldırıldığı, mal, hizmet ve faktör değişiminin serbestçe yapılabildiği sistem.
(Free Market Economy) Serbest pazar ekonomisi Piyasa güçlerinin serbestçe hareket edebildikleri, fiyatların arz-tafep dengesince belirlendiği ve piyasa dengesinin oluşumuna dışardan müdahale edilmediği ekonomi. Ekonomideki dengenin devletin çeşitli yollarla ekonomiye müdahalesi ile değil, arz, talep ve fiyat mekanizmasıyla sağlandığı, piyasa güçleri arasında rekabet koşullarının bulunduğu ve üretim, dağıtım, bölüşüm, yatırım gibi iktisadî faaliyetlerin serbestçe yapılabildiği ekonomi.
(Capıtal) 1. Anamal Kapital Bir şeyin gerçekleştirilmesi
veya bir işin başaniabilmesi İçin gerekli her türlü maddî manevî değer.
2. İnsanlar
tarafından sonradan üretilmiş her türlü üretim faktörü. 3- Toprak, emek,
girişimle birlikte dört temel üretim faktörünü oluşturan, gelir elde etmek veya
verimi artırmak amacıyla üretim sürecinde kullanılan para, makina, hammadde,
malzeme, tesis vb. her türlü maddî araç-İarm genel adı. 4. Bir üretim
faaliyetinin gerçekleştirilmesi İçin biraraya getirilmiş üretim araçları
toplamı. İşgücü alımında kullanılan ve üretim sürecinde değeri değişen
sermayeye değişken sermaye; üretim araçları haline dönüşen ve değerinin
büyüklüğü değişmeyen sermayeye de sabit sermaye denir.
(Capıtal Market) Uzun vadeli finansman ihtiyacından doğan uzun vadeli fon talepleriyle, uzun süre kullanılmayacak tasarruflardan doğan uzun vadeli fon arzlarının karşılaştığı piyasa.
(Company Nvtth Share Capıtal) Kuruluş, faaliyetin devamı ve sona erdirilmesi gibi şirketi İlgilendiren temel konularda şahısların ikinci planda kalıp sermayenin ön plana çıktığı şirketler. En yaygın sermaye şirketleri anonim şirketler, limited şirketler ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerdir.
(Capıtal Centralızatıon) Kapitalist rekabetin doğal bir sonucu olarak, küçük ölçekli birimlerin eritilip sermayenin belirli noktalarda merkezileşmesi, paranın giderek daha az sayıda kişi veya kuruluşun elinde toplanması, varlığını sürdürmek isteyen küçük sermaye sahiplerinin, bunu ancak biraraya gelerek büyük sermaye gruplan oluşturmakla sağlayabildikleri, sermaye yoğunlaşması süreci.
(Ceterıs Parıbus) Herhangi bir çözümlemede belirli bir faktörün etkisinin belirginleşlirilmeve çalışılması aşamasında sık sık başvurulan ve tüm öteki faktörler sabit kabul edildiğinde, ya da diğer faktörler sabit kalmak koşuluyla anlamına gelen Latince terim.
(Caesarısm) 1. Hiç bir yasal, hukukî ve ahlakî
sınır tanımayan diktatörlük.
2. Siyasal olarak Örgütlenmiş bir toplumun, temel insan hak ve özgürlüklerine aykırı, keyfi, merhametsiz ve totaliter bir şekilde yönetilmesi.
(Intuıtio-N) 1. Dolaysız kavrama, içine nüfuz etme,
içe doğma; akletmeden bilme melekesi.
2. İnsanın bizzat kendisiyle, bilinç durumuyla, değer yargılarıyla ilgili bilgileri doğrudan, muhakeme süzgecinden geçirmeden, çıkarımsal olmayan bir yolla derinden ve anî bir şekilde bilmesi. Bkz. akıl,
(İntültıonısm) Sağlam bilginin ancak sezgi yoluyla elde edilebileceğini savunan felsefî doktrin. Bkz. akılcılık, Deneycilik.
(Hot Pursüıt) Sahildar devletin iç sularında veya kara sularında sözkonusu devletin kanun veya yönetmeliklerini ihlal eden yabancı bir geminin kovuşturulmaktan kaçması halinde, bu geminin açık denizde izlenmesi, yakalanması ve kovuşturulmak üzere sahil devletinin limanlarına getirilebilmesini Öngören; açık denizde gemilerin yalnız bayrağını taşıdıkları devletin yetki ve yargısına bağlı bulundukları şeklindeki kurala İstisna oluşturan durum.
(Zero-Game Theory) Bazı durumlarda, aralarında çıkar çalışması olan ve tam zıt kutuplarda yera-lan rakiplerden birinin kazanmasının, zorunlu olarak diğerinin kaybetmesine bağlı olmasından dolayı, sonuçta kazançlarla kayıpların toplamının sıfıra eşit olacağını İleri süren kuram.
(Martıal La W) 1. Askerî yönetim ilkelerinin çeşitli
gerekçelerle sivil halka karşı uygulanması.
2. Savaş, doğal afetler, ülke bütünlüğünün tehlikede olması gibi olağanüstü durumlarda, ülkenin tamamında ya da bir kısmında devletin özel bir yönetim uygulayarak gündelik hayatın işleyişine, insanların eylemlerine bazı kısıtlamalar getirilmesi, birtakım hak ve özgürlüklerin askıya alınması durumu. Bkz. oıağanös-
(Testıng) 1. Test etme. Bir yeteneğin veya
özelliğin düzeyinin belirlenmesi amacıyla yapılan ölçme ve değerlendirme.
2. Bir kuramın veya kurama bağlı olarak geliştirilen hipotezin, gerçeklerle uyuşup uyuşmadığının tesbit edilebilmesi için yapılan karşılaştırma.
(Sınger-Prebısh Thesıs) H. Singerve R. Prebish tarafından 1940flı yıllarda geliştirilen ve uzun dönemde dış ticaret hadlerinin azgelişmiş ülkeler aleyhine gelişeceğini ileri süren tez. Buna göre uluslararası ticarette gelişmiş ülkelerin gelirleri artarken azgelişmiş ülkelerin ihraç ürünleri olan tarımsal ürünlere olan talepleri aynı hızda artmamak-ta; buna karşılık azgelişmiş ülkelerin gelirleri yükseldikçe sanayileşmiş ülkelerden İthal ettikleri endüstriyel ürünlere olan talepleri daha hızla yükselmekte, dolayısıyla da dış ticaret hadleri uzun dönemde azgelişmiş ülkeler aleyhine, gelişmiş ülkeler lehine bir seyir izlemektedir.
(Class) 1. Öbek. Belirli ölçülere göre ortak
özellik taşıyan insan, nesne veya kavram kümesi.
2. Üretim sürecine olan katkıları, üretimden aldıkları pay ve üretim ilişkileri ya da üretim araçlarının mülkiyetine sahiplik bakımından konumlan birbirine benzeyen, bu konumlarının bilincinde olan insanların oluşturduğu toplumsal gruplardan her biri. Bkz. sosyal sınıf.
(Class Conscıousness) 1. Bir bireyin içinde yaşadığı
toplumdaki gerçek statüsünü veya ait olduğu sınıfı bilmesi ve ona göre
davranması.
2. Marksist terminolojide, üretime olan katkısı, üretimdea aldığı pay ve mülkiyet ilişkileri bakımından bir sınıfın bireyi olan kişinin bu konumunu bilmesi ve ona göre davranması. Bir sınıf oluşturmasına rağmen bunun bilincinde olmayan topluluğa kendiliğinden sınıf, sınıf olmanın bilincini taşıyan topluluğa da kendisi için sınıf denir.
(Class Conflıct) Bir üretim tarzının ortaya çıkardığı sınıfların hem topiumsal üretim,hem de bu üreti- , min bölüşülmesi aşamasında aralarındaki sömürü ilişkisinden dolayı ortaya çıkan zıtlaşma.
(Class Struggle) Üretim sürecine emeği İle aktif olarak katılan fakat üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan sınıf ile, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıf arasındaki yapısal çıkar çatışmasının yarattığı sömüren ve sömürülen mücadelesi. Marksist öğretinin bu temel tezine göre, tüm insanlık tarihi, değişik düzeylerde yapı-Iagelen sınıf mücadelelerinin tarihinden ibarettir.
(Classıfıcatıon) 1. Sınıflama. Tasnif. Öbek- ' lendirme.
Varlıkları gruplara ayırmak, belirli ilkelere göre düzenlemek veya daha kolay
tanımlayabilmek amacıyla benzer özelliklere sahip birimleri diğerlerinden ayırarak
biraraya getirmek.
2. Karşılaştırma yapmak amacıyla sınıflar oluşturmak.
(Classl'ess Socıety) Marksist kurama göre, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin çözüldüğü, smıflararası çatışmanın ortadan kalktığı İdeal toplum.
(Hıerarchy) Bkz. Hiyerarşi
(Ordınal Utıuty) Bkz. ordinal Faydacıuk
(Cybernetıcs) GüdümbiHm Değişik sistemlerin kendi kendilerini denetleyerek işleyişlerini sürdürebilmelerini sağlayan İletişim ve denetim yöntemlerini İnceleyen bilim dalı.
(Magıc) Bkz. büyü
(Dısarmanent) Dünya barışının sürekliliğini sağlamak amacıyla, elde bulunan silahların azaltılması veya ortadan kaldırılması; belirli kategorideki silahların kısmen veya tamamen yokedilmesi; belirli bir bölgenin silahlardan arındırılması süreci.
(Symbol) Sembol. Belirli bir insan topluluğunun uylaşımı sonucu bir özel anlam kazanan İşaret.
(Symbolısm) 1. Sembolizm. Bir düşünce ya da varlığı
kendisi dışında bîr işaretle niteleyerek yapılan anlatım.
2. Gerçekliğin bilgisine sembollerle ulaşılabileceği, doğal olanı aşıp aşkın ve sonsuzu yakalamanın ancak simgesel düşünmeyle sağlanabileceğini savunan düşünseI-sanaısal akım.
(Nervous System) Beyin ve omurilik İle çeşitli duyu organları ve kaslara hizmet eden sinirlerden oluşan ve organizmanın dış dünya İle iletişimini sağlayan sistem.
(Cynıcısm) M.Ö. 2000İİ yıllarda geliştirilmiş olduğu kabul edilen ve dönemin site devletinin siyasal kurumlarını protesto amacı taşıyan, sosyal hayatın gerçeklerinden kaçmak veya devlete bağımlı olmamak için fakirliği tercih etmek gibi özellikler taşıyan siyaset felsefesi.
(Sıgnal) Yapılacak veya meydana gelecek olan herhangi bir şeyin yer, yön veya zamanını göstermek üzere kullanılan uyarıcı, işaret veya belirti.
(System) 1. Birbirine bağımlı unsurlardan oluşan
bütün.
2. Sınır ve
amaçlan önceden planlanmış eylemler, işlevler, Öğeler ve ilişkiler bütünü.
3. Belirli bir işi ya da amacı gerçekleştirmek için gerekli unsurları biraraya getirip, bir bütün olarak birbirine bağlı ve uyumluluk İçinde çalışmalarını sağlayan düzenek.
(Systematıc Observatı-On Method) Sonucu gözlemlenmek İstenen değişkenlere deney yapmak amacı ile herhangi bir müdahalede bulunmadan, fakat bütün koşulların kontrol altında tutulduğu bilimsel inceleme yöntemi.
(Systematıc Error) Bir ölçümde veya hesaplamada, ölçüm yahut hesap araçlarının doğasından kaynaklandığı İçin giderilemeyen ve her sonuca belli oranda yansıyan hata.
(Systematıc Samplıng) Bkz. Örnekleme
(Cıty State) Eski İsparta, Atina ve Medine örneklerinde olduğu gibi doğal olarak oluşan ve kendine yeterli küçük devlet.
(Cıvıl Defence) Ülkenin karadan, havadan, denizden ve özellikle de nükleer silahlarla saldırıya uğraması halinde sivil halkı korumaya yönelik önlemler.
(Cıvıl Socıety) 1. Devlet denetimi ve baskısının
ulaşamadığı veya belirleyici olamadığı toplumsal etkinlikler.
2.
Bireylerin devletten ya da kamu gücünden İzin almadan, kovuşturmaya uğrama
korkusu taşımadan rahatlıkla ilişki geliştirebildikleri, sosyokültürel
etkinliklerde bulunabildikleri toplum.
3. Devletin doğrudan denetimi altında tuttuğu alanların dışında kalan ve ekonomik ilişkilerin baskısından da görece bağımsız olarak, gönüllü ve rızaya dayalı ilişkilerle oluşturulan kurum veya etkinlikler.
(Cıvıl Socıety Approach) Devlet ile sivil toplum arasında kaçınılmaz bir çelişki bulunduğunu ve biri güçlendikçe diğerinin zayıflayacağını, birinin etki alanının genişlemesinin diğerinin etki alanının daralması pahasına gerçekleşebileceğini kabul eden ve bu ikilemde tercihini sivil toplumdan yana yaparak, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda sivil toplumun güçlendirilmesi gerektiğini savunan yaklaşım. Bu çerçevede, siyasal düzeyde sivil topluma, siyasal etkinliklerin devletten arındırılmasıyla; kültürel düzeyde sivil topluma, resmî ideoloji ve resmî dînin olmaması, devleün dîn, dil, veya ırk ayırımı yapmaması, belirli kültürel kodlan dayat-mamastyia; ekonomik düzeyde sivil topluma ise piyasa mekanizmasına ve mülkiyet hakkına devletin karışmaması ile ulaşılabileceği savunulmaktadır.
(Polıtıcal Anthropology) Devleti eksen alarak siyasal kurum ve İlişkilerin ilk İnsandan bugüne gelişimini İnceleyen disiplin.
(Polıtıcal Indıvıdualısm) Bkz. bireycilik
(Polıtıcal Modernızatıon) Bkz. Cağoaşiaşma
(Polıtıcal Behavıour) Bireyi siyasal etkinliklere İten temel güdü, his, inanç ve düşüncelerin meydana getirdiği davranış biçimleri; bunlan çözümlemeyi konu edinen disiplin.
(Polıtıcal Ecology) Bkz. Ekoloji
(Polıtıcal Economıcs) Bkz. Poıitik İktisat
(Polıtıcal Partıcıpatıon) Bireylerin veya örgütlerin içinde yeraldıkları siyasal sistemin karar alma süreçlerini etkilemek, yönlendirmek, yönetimde görev almak veya nüfuz sahiplerini desteklemek amacıyla siyasal etkinliklere katkıda bulunmaları. Seçmek veya seçilmek amacıyla seçimlere katılmaya seçim yoluyla katılım; işçi sendikaları, işveren örgütleri gibi örgütlenmiş baskı grupları yoluyla yapılan katılıma da örgütsel katılım denir. Bkz. katılım, sahte katılım.
(Polıtıcal Culture) 1. Siyasal sistemin yerleştirdiği
davranışlar, tavırlar ile, bunlara dayanak teşkil eden ve yaygın bir şekilde
paylaşılan inançlar, değerler ve açıklayıcı semboller bütünü.
2. Tarihsel birikimin algılanışına, bireyin kimlik ve bağlılıklarının oluşumuna biçim veren, ulus yahut grupların uzun tarihsel süreçler sonucu elde ettikleri siyasal bilgi ve deneyimler.
(Polıtıcal Party) 1. Siyasa! iktidarı doğrudan ele
geçirmek ve toplumu yönelmek amacıyla kurulan, belirli bir çalışma programı ve
İdeolojisi olan ve demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri
olarak kabul edilen siyasal Örgüt,
2.Demokratik sistemlerde, siyasal mücadeleyi belirli hukuksal ve kurumsal çatılar çerçevesinde topkımsallaştırarak, bir yandan sistem içi siyasal talepleri iktidar düzlemine aktarırken öle yandan da egemen sistemin karşılayamadığı, karşılaması mümkün olmayan talepleri gayri meşru göstererek dışlayıp sisteme alternatif hareketleri sistem içinde eritmenin; sonuçta, toplumdaki siyasal hareketliliği görülebilir, kanalize edilebilir, dolayısıyla da denetlenebilir hale getirebilmenin aracısı olan siyasal organizasyonlar.
(Polıtıcal Practıse) Bkz. pratik
(Polıtıcal Process) 1. Siyasal ilişkilerde, varlıklarının
evrensel olarak zorunlu olduğu kabul edilen değişim yasalarının sürekli
tekrarlanan kalıpları.
2. Bireyin diğer birey ya da gruplarla veya grupların birbirleriyle oian iktidarın paylaşılmasına yönelik ilişkilerinin işleyişini belirleyen yol, yöntem ve kurallar bütünü.
(Polıtıcal Theory) 1. Somut siyasal olay, kurum ve
ilişkileri, sözkonusu olay, kurum ve İlişkilerle ilgili soyut genellemelerle
uyum İçinde anlama ve açıklama girişimi.
2. Siyasal süreçler İle ülke içi ve ülkelerarası siyasal ilişkileri sistematik bir çerçevede anlama ve açıklamaya yönelik bilgiler bütünü.
(Poutıcal Scıence) 1. Siyasal iktidarın nasıl
oluşturulduğu, biçimlendirildiği ve bolüştürüldüğünü inceleyen sosyal bilim
dalı.
2. Devlet ve diğer siyasal kurumların kuruluşu, gelişimi, amaçlan, işleyişleri, ve bunlar arasındaki İlişkilerin yanısıra, siyasal katılım, siyasal değişim, siyasal önderlik ve siyasal kararların analizlerini de içine alan çalışma alanı.
(Polıtîcal Socıology) Siyaset
biliminin bir alt disiplini olmasına rağmen, daha çok sosyolojinin
yöntemlerini kullanarak, doğrudan siyasal kurum kabul edilmeyen aile, okul,
din vb. kurumların siyasal yapı ve süreçlerle olan ilişkisi ve yerine
getirdikleri İşlevlerin niteliğini, değişik sosyal grupların iktidarın
belirlenmesindeki ağırlık, rol, karşılıklı ilişki ve etkileşim düzeylerini
İnceleyen disiplin.
(Polıtîcal Psycholoy) Siyasa! davranışların, kişisel ve psikolojik yönlerinin, siyasal düşüncelerle kişilikler arasındaki ilişkilerin ve toplumlardaki siyasal liderlik imajlarının psikolojik kökenlerinin incelenmesini konu edinen disiplin.
(Polıtîcal Embargo)
Bkz. Ambargo
(Polıtîcal Lıberalısm)
Bkz. liberalizm
(Sıonısm) T. Herin sistemleşiirdiği biçimiyle Yahudiler tarafından yaygın kabul gören ve Yahudilerin insanlığın efendileri, diğer toplumlarınsa bunların hizmetçileri olması gerektiği inancına dayalı, yüzyıllar boyu dünyada dağınık olarak yaşayan Yahudileri vadedilen topraklar üzerinde güçlü bir devlet çatısı altında toplayarak dünyaya hakim kılmak amacı güden Yabudicüik İdeolojisi.
Kalıp söz. Bir düşünceyi kolay hatırlanıp tekrarlanabilir pir biçimde ifade eden kısa ve kolay cümle. Düşünsel derinliği olmayan, daha çok duygu ve heyecan yüklü, kitleyi coşkulan di rmaya yönelik ifade.
(Cold War) İkinci Dünya Savaşı sonrası meydana gelen uluslararası güç dengesindeki yeniden yapılanma, Almanya'nın bölüşülmesi konusundaki anlaşmazlıklar, Doğu Avrupa'daki devletlerin komünistleşürilip Sovyetlerin nüfuz alanına sokulması tehlikesi, savaş zamanı müttefiklerin birbirlerine karşı duyduğu korku ve şüphe gibi sebeblerden kaynaklanan; politik hileler, diplomatik çekişmeler, siyasal, psikolojik ve ekonomik mücadelelerle biçimlenen İdeolojik düşmanlık. Batı ve Sovyetler Birliği arasında gelişen ve 80rli yılların ortalarına kadar süren bu düşmanlık ve gerilim dönemi de Soğuk Savaş Donemi olarak anılmaktadır.
(The Perıod Of Cold War) Bkz. Soğuk Savaş
(Left) Sağ ile karşılaştırmalı olarak kullanılan ve yaşamı kolaylaştırmanın yolunun, değişim ve ilerlemenin önündeki engelleri kaldırmak olduğunu savunan siyasal İdeolojilerin genel adı. Bkz. sağ, yeni sağ, yeni sol.
(Concrete) Müşahhas. Belirti bir zaman ve mekân koordinatında insanın algı alanına giren, elle tutulabilir, gözle görülebilir nitelikte, duyu organlarıyla doğrudan algılanabilen, duyu msa nabi len.
(A Posterıorı) Bkz. a posteriori
(A Posteriori Knowledge) Bkz. a Posteriori
(Conclusıon) Bkz. vargı
(Questıon) 1. Cevap bekleyen ifade.
2. Sual. Bir merakın giderilmesi, bîr İhtiyacın karşılanması ya da bir soruna çözüm bulunmasına yönelik olarak cevap alınmak üzere yöneltilen yazılı veya sözlü İfade.
(Problem) 1. Problem. Mesele. Çözümlenmesi,
içinden çıkılması zor iş.
2. Bir
sistemde yahut kişinin iç dünyasında gerginlik yaratan, giderilmedikçe
sistemin işleyişini zorlaştıran veya çalışmaz hale getiren, kişiyi huzursuz
eden arıza, düzensizlik,
3. Araştırma, İrdeleme, düşünme ve bir sonuca bağlamayı gerektiren durum.
(Problematiqu) 1. İçinde yeralan her kavramın,
sistemin çözmeyi amaçladığı örtük ve açık sorularla İlişki ve konumlarına göre
anlam ve değer kazandığı sorular sistemi.
2. Çok
boyutlu bir sorunun çözülmesine ilişkin mantıksal bîr kurgu içinde
birbirleriyle anlamlı bir bütünlük oluşturan sorular yumağı.
3. Vektörleri özel sorulardan oluşan genel sorun matrisi.
(Socıal Justıce) 1. Değişik toplum kesimleri arasında
gelir dağılımı, yaşam standardı, refah düzeyi vb. gibi Ölçütler açısından
belirli bir dengenin sağlanmış olması; kamplaşmalara yol açabilecek gelişme
farklılıklarının, uçurumların ortadan kaldırılmış olması durumu.
2. Din, dil, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın insanlara yeteneklerini değerlendirebilecekleri eğitim ve çalışma imkânlarının sağlanması, onlara istedikleri yerde yaşama fırsatının tanınması ve çalışmaları karşılığında hakettikleri ücretin verilmesi.
(Socıal Context) Bir sosyal olgu veya ilişkiyi ortaya çıkaran, çevreleyen ya da biçimlendiren değer ve koşullar. Bkz. bağlam, olgu bağlamı.
(Socıal Scıence) 1. İnsanı, toplumu ve ağırlıklı oiarak
İnsan-insan, insan-toplum ve insan-eşya ilişkilerinin sistemli bir biçimde
incelenmesini amaçlayan, bilimsel yönteme uygun olarak üretilmiş düzenli
bilgiler.
2. Sosyal
gerçekliğin anlaşılması, yorumlanması ve Örgütlenmesine yöneltk olarak
üretilen her türlü sistematik beşerî bilgi.
3. Ekonomi, psi-koîoji, sosyoloji, siyaset bilimi., gibi ilk dönemlerde felsefe İçinde yeralan, ancak aydınlanma çağıyla birlikte her biri felsefeden ayrılarak özerklik kazanan ve sosyal gerçekliğin değişik boyutları ile İlgilenen disiplinlerden her biri,
(Socıal Darwıxısm) Canlıların evrimi ile toplumsal gelişim süreçleri arasında paralellik kurarak, Danvin'in evrim kuramı yardımıyla, toplumsal gelişim sürecini açıklamaya çalışan yaklaşım. Buna göre, doğada olduğu gibi toplumlarda da kıyasıya bir varolma mücadelesi vardır. Evrimsel bir seyir izleyen bu toplumsal mücadele sürecinde doğal ayıklanma yoluyla güçlüler hayatta kalır, zayıflar ve sisteme uyum sağlayamayanlar ise yok olurlar. Bkz. Evkim.
(Socıal Democracy) 1. Emekçi kesim ile burjuvazi arasında bir yapısal çatışmanın
varlığını kabul etmekle beraber çözümün, taraflardan birinin şiddet kullanılarak
ortadan kaldırılmasıyla veya devrim ile değil, demokratik yollarla, alt gelir
gruplarının üretimin bölüşümünden daha çok pay alması, sosyal adaletin ve iş
barışının tam olarak sağlanmasıyla mümkün olabileceğini savunan yaklaşım.
2. İkinci Dünya Savaşı sonrası Balı Avrupa ve İskandinav ülkelerinde , gelişmeye başlayan uzlaşma taraftan, sosyalizme kanlı bir devrimle değil, demokratik mücadele İle ulaşılmasını öngören, bu çerçevede sosyalizmle demokrasiyi uzlaştırmaya çalışan, emeğiyle geçinen toplum kesimlerinin menfaatlerinin korunması ve üretimi artırmak kadar hakça bölüşümün de sağlanmasını temel alan sosyal hareket. Gelecekteki bir devrim uğruna her şeyini vermektense, mevcut şartları daha iyileştirmeyi amaçlayan ılımlı sosyalizm. Bkz. demokrasi, sosyaıizm.
(Socıal State) Devlete, ekonomik ve sosyal alanlarda planlama, düzenleme ve gerektiğinde-piyasaya aktif müdahale İşlevi yükleyen, bu çerçevede bireylere sosyal güvenlik ve adalet sağlayıcı politikaların geliştirildiği refah devleti modeli.
(Socıal Revolltıon) Toplumsal kurumlarda veya bir toplumdaki gelenek, görenek, alışkanlıklar ya da hiyerarşik yapılanmada meydana gelen anî ve radikal değişim.
(Socıal Order) Bireylerin çıkarlarının uzlaşması veya yerleşik toplumsal değerlerin bir sonucu olarak, toplum içinde sürekliliğini koruyarak varolan düzenli İlişkiler sistemi.
(Socıal Integratıon) Bkz.Toplumsal Bütünleşme
(Socıal Evolutıonısm) Toplumların basitten karmaşığa doğru ilerleyen bir süreç izlediğini, aynen canlıların basit organizmalardan insana doğru izledikleri evrim gibi toplumların da basit, sade yapı, kurum ve ilişkileri ifade eden ilkel toplumdan uygar top!uma doğru bir evrim süreci içinde olduklarını iddia eden yaklaşım. Bkz. evrim.
(Socıal Motıvatıon) Genellikle öğrenimle kazanılan ve ortaya çıkması başkalarının varlığı veya çevredekilerin tepkisini gerektiren güdü. Bkz. güdü, içgüdü, dürtü.
(Socıal Equıty) Sosyal statü ve rol dağılımının, kişilerin toplumsal yeniden üretime olan katkılarıyla orantılı olması; herkesin hakkaniyet çerçevesinde emeği ve çabasıyla uyumlu biçimde hakettiğini alabilmesi. Bkz. hakkaniyet.
(Socıal Movement) Belirli bir inanç, amaç ve örgütsel çatı altında toplanan bir toplumsal grubun egemen toplumsal kurum veya ilişkileri değiştirmek, yok etmek veya topluma yeni kurum yahut İlişki biçimleri kazandırmak gibi somut bir amacı gerçekleştirmek üzere giriştiği örgütlü hareket.
(Socıal Mobîlıty) Bir bireyin veya toplumsal grubun başka bir toplumsal gruba geçcbilirliği; toplumsal katmanlar, zümreler, meslekler, sınıflar arasındaki geçişlilik, esneklik, birinden diğerine aüanabili.iik kabiliyeti. Alt sınıf veya kesimlerden üst tabakalara doğru olan hareketliliğe dikey hareketlilik; eşdeğer, aynı standartlara sahip kesimler arası hareketliliğe de yatay hareketlilik denir.
(Socıal Control) Toplumsal düzenin devamının sağlanması amacına yönelik olarak bireye toplumsal beklentilere uygun davranışlar empoze eden kurallar, değerler veya yaptırımlar bütünü.
(Socıal Contract) Bkz. toplumsal sözleşme
(Socıal Fact) Toplumsal olgu. Bir toplum içinde yaşan bireylerin iradelerine bağlı olmadan ortaya çıkan, bireyi denetleyen, eylemlerini sınırlayan, bireyler üzerinde yaptırım gücü olan olgu. (E. Durkheim)
(Socıal Formatıon) Bkz. toplumsal formasyon
(Socıal Patalogy) Organizmalarda ortaya çıkan rahatsızlıklarla toplumsal problemler arasında benzerlik kurarak, toplumsal sapma veya suçların toplumun bütününde meydana gelen değişiklikler sonucu oluştuğunu, bu nedenle bireysel durumlarla açıklanamayacağını İfade eden terim.
(Socıal Psychology) Bireyin, bireyler arası ve sosyal çevreyle olan İlişkilerini, sosyal deneyim ve davranışlarını, grup üyeliğinin nitelikleri veya bir toplum içinde bulunmanın bireyin tulum ve davranışları ile inançları üzerindeki etkilerini inceleyen psikoloji dalı.
(Socıal Welfare Crıterıa) Bkz. Refah Ölçütleri
(Socıal Role) Bkz. rol
(Socıal Class) Gelir düzeyi, coğrafî köken, meslek, sosyal ilişki ve üye olunan Örgütler ile aile durumu ve oturulan semt gibi kriterlerle belirlenen statülerine göre, benzer özellikler taşıyan insanların oluşturdukları toplumsal gruplardan her biri.
(Socıal Hıstory) Toplumsal tarih. Belirli bir
toplumun ilişki ağında, sahip olduğu kurumların tarihsel gelişiminde ve toplumsal İçeriği olan kavram ve değerlerinde meydana gelen değişim, dönüşüm ve sıçramaları belirli bir düzenlilik içinde inceleyen disiplin, Bkz. tarih.
(Socîalısm) Ureüm araçlarının mülkiyetinin devlete ait olması, üretim ve bölüşümün toplum adına merkezî bir Örgütlenmeyle devlet tarafından planlanması, Özel teşebbüs ve mülkiyet hakkının olmaması yahut çok sınırlı tutulmasının Öngörüldüğü toplumsal düzen. Sözkonusu İlkeleri eksen alan yönetim tarzına da sosyalist yönetim denir. Bkz. sosyal demokrasi, Kapîtaıizm.
(Socıalıst Government) Bkz. sosyalizm
(Sooauzatton) Toplumsalıma Toplumun bir parçası haline gelme. Kişinin, aile, okul, mesleki örgütler
gibi içinde yeraldiğı toplumsal kurumların, daha genelde yaşadığı kültürel ortamın kendisinden beklediği şekilde davranmayı ve diğer bireylerle uyum içinde yaşamayı öğrenme süreci.
(Socıobıology) Toplumsal olgu ve ilişkileri biyolojinin ilke, bulgu ve verileriyle ilişkilendirerek açıklamaya çalışan disiplin.
(Socıocracy) Sosyal bilimlerin sağladığı veri ve ürettiği bilgileri düzenli ve sistemli olarak kullanan, o bilgi ve verilere göre karar alan yönetim.
(Socıology) Toplumbilim. Toplumsal gruplar, kurumlar ve örgütler ile bireyler arasındaki ilişkileri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve birey davranışlarını, değişik düzeylerde bütün toplumsal etkileşim biçimlerini belirli bir yöntem dahilinde inceleyen disiplin.
(Genocıde) Jenosid. Toplu katliam. Savaş veya barış zamanlarında belirli bir ırk veya-milliyete mensup bireyleri, etnik ya da dinî bir grubun üyelerini Öldürmeye, onlara zihinsel ya da bedensel açıdan zarar vermeye, nesillerini devam ettirmelerine engel olacak birtakım tedbirler almaya, daha aşırı düzeyde, onlars toptan yoketmeye yönelik eylemlerinin tümü.
(Lıneagh) Anne veya baba yoluyla gelen, aynı ataya sahip insanlar arasındaki yakınlık ilişkisi.
(Arıstocracy) Bkz. Aristokrasi
(Abstract) Mücerret. Doğrudan algıya konu olmayan; nesnelerin özelliklerinin nesnelerden ayrı düşünü)mesiyle elde edilen; düşünce ürünü olan; elle tutlup gözle görülebilir durumda olmayan, duyumsanamayan.
(Abstractıon) 1. Somut varlıklarını değil, belirli
özelliklerini dikkate alarak nesneleri zihinde yeniden üretme.
2. Olay ve İlişkileri ait oldukları zaman ve mekândan, içinde yeraldıkları tarihsel-sosyal koşullardan ayrı düşünme.
(Colony) Ekonomik kaynakları ve siyasal kararları üzerinde başka ülkelerin söz sahibi olduğu, başka devletler tarafından yönetilen ülke. İktisadî, siyasî ve kültürel açılardan sömürülen.sosyal birim.
(Imperıalıst Integratıon) Bkz. Emperyalist Entegrasyon
(Imperıalısm) Bkz. emperyalizm
(Colonızatıon) 1. Sömür-ge haline getirme. Bir sınıf,
sosyal zümre ya da bir ülkenin kaynaklarına el konarak, egemen güce bağımlı bir
köle durumuna sokulması; siyasal denetim ve ekonomik sömürünün doğrudan ve
birara-da gerçekleştirilmesi.
2. Askerî güç kullanarak doğrudan veya siyasî, kültürel, ekonomik yahut psikolojik araçlar kullanarak dolaylı yollarla bir toplumun kendi gelişim sürecine müdahale etme, kendi kaderini belirleme hakkından yoksun bırakma; başkalarının çıkarlarına hizmet eder hale getirme.
(Dıscourse) Diskur. Geniş anlamı ile iktidar ilişkileri ile beraber geliştirlen ve kendi İçinde mantıksal tutarlılığı olan bir düşüncenin, yazılı veya sözlü olarak anlatımı, (M. Foucauli) Bkz. Paradigma, Sorunsal, Kavramsal..
(Speculatıon) 1. Somut gerçeklikle ilişkisine
bakılmaksızın üretilen zihinsel ürün.
2. Herhangi
bir konuda belirli varsayımlar üzerine kurulu, doğruluğu tartışmalı yorum ve
değerlendirmeler.
3. Fiyatların, faizlerin ya da döviz kurlarının ileride değişeceği ve bugünkü fiyatlar üzerinden yapılacak ahm-satım işlemlerinden bir kâr sağlanacağı beklentisiyle; beklentilerin yönüne bağlı olarak bu günden alım veya satım yapmak. Buna göre ileride fiyatların yükseleceği bekleniyorsa alım, düşeceği bekleniyorsa satım yapılır.
(Spıritualısm) Bkz.
Ruhçuluk
(Stabılızatıon) Bkz.
İstikrar
(Stabılızatıon Polıcy) Bkz. İstikrar Politikası
(Stabılızatıon Measures) Bkz. İstikrar Tedbirleri
(Stagflatıon) Bkz. durgunluk Enflasyonu
(Stand-By Credıt) Uluslararası Para Fo-nu'nun, ödemeler dengesi çıkmaza girmiş, borçlarını ödeme güçlüğü İçine düşmüş bir üye ülkeye, uygulanması zorunlu İstikrar programına bağlı olarak belirli koşullarla veya ekonominin işleyişinde IMF denetimini kabul etmesi şartıyla, sözkonusu istikrar programını desteklemek için verdiği kredi.
(Standard Devıation) İstatistiksel çözümlemelerde kullanılan ve bir matematiksel -,'zide yer alan Ölçümlerin ortalamadan sapmaları sonucu oluşan farkların, karelerinin ortalamasının, karekök değerini ifade eden terim. Sözkonusu ortalamadan sapma değerlerinin karelerinin ortalamasına da varyans denir.
(Statıc Analysıs) Durağan çözümleme.
Zaman boyutundan soyutlanmış, analize tabi tutulan unsurların zaman içindeki değişimlerinin dikkate alınmadığı, bu nedenle de değişkenler arasındaki fonksiyonel ilişkilerin veri bir dönem içinde belirlendiği çözümleme yöntemi. Bkz. dinamik
(Status) Toplumsal hiyerarşide somutlaşan, hak ve sorumluluk bakımından farklılık göstern durum veya konum.
(Status Quo) Belli bir zaman diliminde, o an varolan sosyal ve siyasal sistem, süregelen fiilî ve hukukî durum; halihazırda varolan düzen; mevcut sosyo-poliük, sosyo-eko-nomik ve sosyo-kültürel durumlar.
(Strategy) 1. Belirli bir amaca ulaşabilmek İçin izlenmesi gereken yol; yöntemi tamamlayan parçalardan her biri. 2. Başarıya ulaşabilmek İçin öngörülen politikaların etkinliğini artırmaya yönelik olarak iktisadî, kültürel, sosyal, siyasal ve diğer etkenlerin birarada, uyum içinde yönlendirilmesi. 3. Bîr savaş ortamında askerî birlikleri başarıyla hareket ettirebilmek için en uygun ortam ve mevzilere zamanında yerleştirme.
(Subsıdy) Devletin, geniş kitleler tarafından tüketilen temel ihtiyaç maddelerinin veya stratejik değeri olan bazı ürünlerin üretimini teşvik etmek, üretici veya tüketicisini korumak amacıyla doğrudan veya dolaylı yollarla yaptığı karşılıksiz malî yardım. Örn. Tarımsal ürünlere yapılan destekleme alımları, ihraç ürünlerine dış pazarlarda rekabet gücü kazandırmak için yapılan vergi iadesi türü destekleme ödemeleri.
(Subject) Bkz. özne
(The Tradıtıon) 1. Yol, gidiş, hayatın akışı.
2. Son
peygamber Hz. Muharnmed'in İslamın hayata aktarılması programı çerçevesinde,
bizzat yaşamak, sözlü olarak belirtmek, yapılmasını onaylamak veya yapılmasına
engel olmamak suretiyle Müslümanlara tavsiye ettiği davranış, söz ve eylemlerin
tümü.
3. İslam hukukuna göre, Hz. Peygamber'İn yapmış ya da tavsiye etmiş olmasından kaynaklanan mükelleften bir şey yapmasını isteyen hüküm. Bkz. farz, vacip, müştehap, Mubah, Mekruh, Mendup, Haram.
(Superego) Bkz. üstben, freudçuluk
(Sustaınable
Develop-Ment) 1. Gelecek kuşakların
kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini tehlikeye sokmadan bugünkü kuşakların
İhtiyaçlarım karşılayan kalkınma.
2. Aşın kullanım, kimyasal artık veya kirliliği asgari düzeyde tutarak, doğal çevrenin kendini yeniden üretmesini engellemeyen, belirli oranlarda da olsa kullanılan doğal kaynakların yerine yenileri ikame edilerek, gelecek kuşakları sözkonusu kaynaklardan tamamen yoksun bırakmayan, böylece, kuşaklar boyu kendi kendisini sürekli yenileyebilecek kalkınma.
(Process) 1. Vetire. Bir ürün elde etmeye yönelik
amaçlı ve aşamalı etkinlikler dizisi.
2.
Niceliksel
zaman açısından veya aralarındaki ilişki bakımından ard arda gelen oluşumlar
dizisi.
3. Bir sonucu hazırlayacak biçimde bilinçli müdahale sonucu veya kendiliğinden gelişen olaylar silsilesi.
(Permanent Revoıutıon Thesıs) Trotsky tarafından İleri sürülen ve marksizmin öngörülerinin gerçekleşmesinin, bir ülkenin sosyalistleşürilip sosyalizmin diger ülkelere ihraç edilmesiyle değil, bütün kapitalist devletlerin yıkılıp yerlerine sosyalist devletlerin kurulması ve devrimlerin sürekli yenilenmesi yoluyla mümkün olacağını savunan görüş.
(Surreausm) Bkz. Gerçeküstücülük
(Shaman) Bkz. Şamanizm
(Shamanısm) Doğaüstü bir güçle ilişki kurduğuna, ondan aldığı bilgilerle büyücülük ve kâhinlik yaptığına İnanılan ve şaman adı verilen kişilerin yol göstericiliğine dayanan bir tür beşerî din.
(Cıty) Bkz. Kent
(Urbanızatıon) Bkz. kentleşme
1. İzlenen
yol, hukuk sistemi, İslam hukuk sistemi.
2. Bir toplumda yaşayan bütün fertleri bağlayıcı nitelikteki kuralların, helal ve haramların tümü.
(Relıgıous Taxes) İslam hukuku esaslarına göre düzenlenmiş ve Osmanlı Devleti zamanında uygulanmış
olan vergi türleri.
Biri Müslümanlar, ikisi de gayrimüslimleri ilgilendirmek üzere başlıca üç
kategoride toplanabilecek olan bu vergiler şunlardır:
1. Öşür.-
Müslümanların ellerinde bulunan arazilerin ürününden devletin payı olarak,
onda bir oranında alınan vergi.
2. Haraç:
Fethedilen ülkelerde Müslüman olmayanlara bırakılan araziden alınan vergi.
3. Cizye Müslüman olmayanlardan, askerlik yükümlülüğünden muaf tutulmaları karşılığında alınan vergi.
(Shıısm) İslam tarihinde Hz. Peygamber'in ölümünden sonra İmamlık ve halifeliğin onun soyundan gelen Hz. Ali'ye ait olması gerektiği tartışması İle başlayan ve zamanla siyasal çatışmaların bir ucunu oluşturan itikadı ve siyasal akım.
(Partnershıp/Company) İki veya daha fazla kişinin belirli bir faaliyet yapmak ve bundan elde edilecek kazancı paylaşmak amacıyla ve yasaların öngördüğü belirli şartlar altında emek ve sermayelerini belirli oranlarda bir sözleşmeyle biraraya getirerek oluşturdukları kurum, ortaklık.
(Schızophrenıa) Gerginlik, sıkıntı veya iç çatışmanın son derece yoğun hale gelmesi sonucu ruhsal dengesi bozulan kişinin, davranışları üzerindeki kontrolünü yitirmesiy-le tüm sorumluluklarını terkederek çocukça davranışlar ve ilkel, fantastik bir ruhsal hayat içine girmesi. Fantazi, gerileme, varsam, sanrı ve çevreyle ilişkilerin kopması özelliklerine sahip en aşırı şiddetteki tepkilere de şizofrenîk reaksiyonlar denir.
(Schızoıd Personalıty) Çevresindeki kişilerden uzak durma ve egzantirik düşünme gibi özellikler taşıyan kişilik bozukluğu türü.
(Shock Therapy) Beyne elektrik şoku verme veya İnsülin gibi organizmada şok tesiri yaratacak araçlarla ruhsal rahatsızlılann veya davranış bozukluklarının tedavi edilmesi yöntemi.
(Chauvınısm) MilIİyetperestuk. Napolyon'un hayranı bir asker olan N. Chaumn'in adından esinlenerek üretilen ve ırk veya vatanına aşın bağlılık, ya da yabancılara olan düşmanlıktan kaynaklanan, başkalarına hayat hakkı tanımayan, abartılı vatanseverlik duygusunun biçimlendirdiği milliyetçilik faaliyetlerini ifade etmek üzere kullanılan terim.
(Conscıousness) Bkz. bilinç
(Paradox Of Absolute Sceptıcısm) Bir şeyden emin olmadan başka bir şeyden şüphelenmenin imkânsız olması veya tersinden, bir şeyden kuşkulanabilmek İçin başka bir şeye, inanmanın zorunlu olmasıyla ortaya çıkan paradoks. Mutlak şüphenin imkânsızlığını İfade eden kavram.
(Sceptıcısm)
1.
Kuşkuculuk, Septisizm. Gerçekliğin özünü bilmenin veya evrensel geçerliliği
olan kesin bilgi
elde etmenin mümkün
olmadığını, bu yüzden her bilgiden kuşkulanmak gerektiğini ileri süren
yaklaşım. Bkz. şüphe paradoksu.
2. Kesin ve güvenilir bilgiye varabilmek İçin sağlam bir dayanak bulana kadar bütün bilgilerden şüphe etmek gerektiğini öngören epistemolojik yöntem.
(Bad Debt) Ticarî veya ziraî bir kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi ile ilgili olmak koşuluyla dava veya icra aşamasında bulunan alacak. Yapılan protestoya vaya yazı İle bir defadan fazla istenilmesine rağmen borçlu tarafından ödenmemiş bulunan, ancak dava ve icra takibine değmeyecek derecede küçük alacak.
(Stratıfıcatıox) 1. Toplumda yaşayan birey veya gruplar
arasındaki farklılıkların hiyerarşik olarak sıralanması.
2. Toplumsal olarak tanımlanmış belirli statü veya rollerin, bireylerin sözkonusu slatü veya rolleri elde etmek için sahip oldukları İmkânların eşit olmaması sonucu farklılaşması. Toplumsal sınıflar ekonomik tabakalaşmaya, kast sistemi İse ekonomik boyutuna rağmen daha çok dinsel-kültürel bir tabakalaşmaya örnek olarak verilebilir.
(Offıcıal Minimum Prıce) En düşük fiyat. Devletin veya kamu otoritesi adına yetkili bir kuruluşun, bir malın piyasa fiyatının belirli bir düzeyin altına düşmesini önlemek ve bu yolla üreticiyi desteklemek amacıyla belirlediği minimum fiyat.
(Naturalısm) Bkz. Doğacılık Tabiin Bkz. Rivayet
(Taboo) 1. Yasal ve hukukî düzenlemelere konu
edilmeyecek denli toplumsal davranışlara nüfuz etmiş yasak. Kutsal veya
sorgulanamaz kabul edilen nesne, yasa, kişi veya geleneklere dokunulmasını,
eleştirilip sorgulanmasını yasaklayan inanç.
2. Çiğnenmesi durumunda çiğneyenin doğaüstü güçler tarafından cezalandırılacağına inanılan yasak.
(Merchant) Ticaretle uğraşan, kâr elde etmek amacıyla kendi adına alış-veriş yapan:gerçek ya da tüzel kişi. Ticarî hayatta en sık kullanılan terimlerden birisi olan tüccar, tacirin çoğuludur.
(Compromıs) Devletler arası uyuşmazlıkların hakemliğe havalesi ve hakemlikte takip edilecek hukuk- kuraî-ları ve prensipler hakkında, uyuşmazlığın doğumundan Önce veya sonra halletmek isteyen devletlerin ortak rızasını gösteren antlaşma.
(Analys1s) Bkz.
çözümleme
(Provacatıon) Bkz. provakasyon
(Bond) Anonim şirketlerin, devlet veya kamu kuruluşlarının ödünç para bulabilmek için nominal değerleri eşit ve ibareleri aynı olmak üzere çıkardıkları nama ya da hamiline yazıîı olabilen borç senetleri. Orta ve uzun vadeli borçlanma senedi.
(Barter) 1. Bir mal veya hizmetin para aracılığı
olmaksızın başka bir mal veya hizmet ile değiştirilmesi. Değiş-tokuş; trampa.
2. İki veya daha fazla sayıda ülke arasında yapılan anlaşmalara göre, efektif para veya senet alış-verişi olmadan alacak ve borçların karşılıklı olarak artırılıp azaltılması, borçların alacaklarla kapatılması. Dış ülkeden yapılan ithalatın döviz mübadelesine gerek kalmaksızın mal ihracı suretiyle karşılanması.
(Clearîng Room) 1.
Bankalar, borsalar, finans kurumlan veya benzer malî kuruluşlar arası çek,
senet vb. kıymetli evrakların karşılıklı olarak takas edildiği yer.
2. Merkez bankasının kontrolünde çalışan ve nakit tedavülünü enaz düzeye indirmek üzere bankalar arası ticarî çek ve senetlerin mahsub edildiği merkez.
1. Zor
karşısında veya .İçinde yaşanılan toplumda egemen olan düşüncelere aykırı
düşünceler taşımanın getirebileceği olumsuz sonuçlardan kaçınmak, yahut
karşısındakinin ne düşündüğünü öğrenmek, tepkisini almak gibi amaçlarla gerçek
inanç ya da düşüncesini gizlemek.
2. İlk olarak haricilerin bazı kollarında görüien, daha sonraları Şiilikte de dinî bir prensip olarak kabul edilen, inancını kendisi ile aynı mezhepten olmayanlardan gizleme ilkesi.
(Imıtatıon) 1. Yansılama. İmİtasyon. Örnek alınmak
istenen kişi ya da grupların söz, davranış, veya tavırlarının başkaları tarafından
aynen tekrarlanması.
2. Gösteri
amacıyla ve çoğunlukla da üçüncü şahıslar önünde başkalarının hal, hareket,
konuşma veya davranışlarının tekrarlanması.
(Chronologıcal Age) Yıl olarak yaş; içinde bulunulan takvim yılı İle doğum yılı arasındaki fark,
(Demand) İstem. İstenen şey. Piyasadaki muhtemel fiyatları karşısında tüketicilerin bir maî veya hizmetten almayı arzuladıkları miktar. Satınalma gücü ile desteklenen tüketim isteği. Talebin, malın fiyatıyla ters, gelir düzeyiyle ise doğru orantılı olduğu kabul edilir. Bir malın çeşitli fiyat düzeylerine karşılık gelen talep miktardı ifade eden fiyat-miktar bileşenlerinin koordinat düzleminde gösterilmesi ve ortaya çıkan noktaların birleştirilmesiyle oluşan negatif eğimli eğriye talep eğ-risi; talep edilen miktarın fiyatlardaki değişiklikler karşısında gösterdiği duyarlılığa talebin fiyat esnekliği; gelirdeki değişiklikler karşısında talep miktarının gösterdiği duyarlılığa da talebin gelir esnekliği denir. Bkz. arz talep kanunu, arz.
(Total Assımılatıon) Bir topluma sonradan katılan üyelerin önceki kimliklerinden tümüyle sıyrılıp, yeni toplumun bireylerinden ayırt edilemeyecek ölçüde söz-konusu toplumla kaynaşması. Bkz. asimilasyon.
(Füll Employment) 1. Ekonomide atıl durumda bekleyen
üretim faktörlerinin bulunmaması, tüm faktörlerin istihdam edilmiş olması.
2. Bir ekonomideki çalışabilir durumda bulunan işgücünün tamamının işe yerleştirilmiş; İşsizlik sorunun bütünüyle çözülmüş olması durumu; çalışabilir durumda olup, çalışmak İsteyip de iş bulamayan kimsenin bulunmaması.
(Full Partıcıpatıon)
Bkz. Katılım
(Perfect Competttıon) Çok sayıda alıcı ve satıcının bulunması nedeniyle bireysel olarak fiyatları etkilemelerinin mümkün olmadığı, dolayısıyla fiyatların veri kabul edildiği; piyasaya giriş-çıkısların tümüyle serbest olduğu; piyasa şartlan hakkında tam bilgilenme İmkânının bulunduğu, malların homojen, kâr makzimizasyonuna yönelik rasyonel davranış biçiminin egemen olduğu ve her türlü sınırlamadan uzak üretim ve mübadele yapılabildiği, varsayımsal piyasa modeli. Gerçekte böyle bir piyasanın varolamayacağı bilindiği halde bilimsel iktisadi çözümlemelerde, diğer piyasa modellerinin açıklanabil meşine yardımcı olmak üzere, bir örnek model olarak yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Bkz. Eksik Rekabet Piyasası, Rekabet, Piyasa.
(Complementary Goods) ihtiyaçların tam anlamıyla karşılanabilmesi için birbirini tamamlayan, İhtiyacın değişik yönlerini karşılayarak tatmin olma sürecinin gerçekleştirilmesinde birlikte kullanılan ve birbirini bütünleyici işlev gören mallar. Bkz. ikame mallak.
(Buffer State) Ekonomik ve siyasal yönden güçlü devletlere bağımlı, diğer devletlerle olan ilişkilerini güçlü devletlerin istediği doğrultuda ayarlayıp sürdürmek zorunda olan ve savaşlarda genellikle Ön saldırı ve savunma amacıyla topraklan kullanılan devlet.
(Deısm) Bkz. deizm
(Atheısm) Bkz. ateizm
(Neutralıty) 1. Yansızlık. Taraf tutmama. Aralarında
İhtilaf, çatışma veya rekabet bulunan taraflardan hiç birine destek vermeme.
2. Uluslararası hukukta bir devletin savaşa taraf olmadığını gösteren ve savaşa taraf olan devletlerle birlikte tarafsız olan devletlerce de saygı gösterilmesi gereken hak, görev-ve ayrıcalıkları içeren hukukî statü.
(Agrîculture) Hayatın idamesi için gerekli, temelde beslenmeye yönelik ihtiyaçların karşılanması, veya sanayiye girdi sağlamak İçin gerekli olan bitkilerin yetiştirilmesi, evcil hayvanlar ve toprağın üretim sürecinde istihdam edilmesiyle ilgili faaliyetlerin tümü. Bkz. sanayi, sanayi devrimi, birincil İşler, İkincil İsler.
(Agrıcultural Revolution) Tarımsal üretimde kullanılan insan gücüne dayalı aletlerin yerine geliştirilmiş makinelerin kullanılması sonucu üreümde meydana gelen artışın neden olduğu sosyal, ekonomik ve kültürel değişim. Sanayi Devrimi.
(Hıstory) Niceliksel zaman açısından geçmişte olup bitenleri, toplumların geçirdikleri dönemleri yer ve zaman belirterek anlatan; geçmişte yaşanan olaylar arasında nedensel İlişkiler kurmaya çalışarak bu ilişkileri belge ve kalıntılara dayandırarak sistematik olarak İncelemeyi konu edinen disiplin.
(Anachronısm) Bkz. anakronizm
(Hıstorıcal School) Klasik iktisat okuluna bir tepki olarak ortaya çıkmış olan ve 19. yüzyılda Almanya'da etkili olan İktisat okulu. Başlıca temsilcilerini W. Roscher, K. Knies, B. Hildebrand, K. Bücher ve M. Webet'\n oluşturduğu tarihçi okula mensup İktisatçılar klasiklerin olayları tarihsel çerçevesinden soyutlayarak eie alan çözümleme yöntemini reddetmiş; İktisadî yasaların zamandan ve mekândan bağımsız olmadığını, aksine tarihsel sürecin belirli bölümlerini açıklama gücüne sahip kısmî bir geçerlilik taşıdıklarını, dolayısıyla iktisadî olguların kendi tarihsel çerçeveleri içinde ele alınıp çözümlenmeleri gerektiğini savunmuşlardır. Okul, Alman Tarihçi Okulu olarak da anılmaktadır.
(Hıstorıcal Value) Bkz.
değer
(Hıstorıcal Sentences)
Genel ifade biçimleri şöyle şöyle
olmuştur., şeklinde formüle edilebilecek olan ve geçmiş tecrübeleri İfade etmek
İçin kullanılan ifadeler. Tarihsel ifadeler için bunun delili/kanılı nedir
sorusu ile falanca kişiye/kaynağa göre.. Önekini kullanmak anlamlıdır. Benzer
şekilde, bir tarihsel ifadeyi veya aksini desteklemek için delillerden ya da
kanıtlardan bahsetmek anlamlidır.Temel İfadelerin aksine tarihsel ifadeler için
mümkündür ki, muhtemeldir ki., birçok durumlarda anlamlı; ancak biz inanıyoruz
ki öneki anlamsızdır. Bkz. ifadelerin gruplandırtlmasl
(Hıstorıcal Specıfıit) Bir toplumsal kurum, olgu veya olayın, benzer olaylarla kıyaslanması durumunda, hem sozkonusu olay yahut kurumun ortaya çıkışını etkileyen faktörlerin karşılıklı etkileşimlerinin sonucu olarak, de içinde yeraîdığı sürecin kendine has mekanizmalarından ötürü farklılık göstermesi.
(Hıstorıcısm) Tarihsel süreç İçinde, geçmişte olup bitenlere bakarak gelecekte neler olabileceğini belirli bir kesinlik derecesiyle Önceden öngörmenin, bîr başka ifade İle, tarihsel Öndeyinin sosyal bilimlerin temel amacı olduğunu ve bu amaca, tarihin evriminin temelinde yatan ritmler, kanunlar, eğilimlerin açığa çıkarılması ile varılabileceğini kabul eden yaklaşım tarzı.
(Dıscussıon) Müzakere. Belirli bir konu üzerinde birbirine ters, zıt ya da aykırı olan görüş, düşünce ve kanaatlerin karşılıklı olarak ifade edilip savunulması.
İslamî terminolojide, Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla meşru yollarla elde edilmiş helal kazancın bir bölümünün İhtiyaç sahiplerine dağıtılması,
(Savtng Value) Bkz.
Değerleme Ölçüleri
(Paradox Of Thrıft) Tasarruf paradoksu Gelir düzeyindeki değişmelerin yatırımları etkilediği bir ekonomide, bireylerin belirli bir gelir düzeyinde topluca daha fazla tasarrufta bulunmak İstemelerinin, son tahlilde denge gelir düzeyi ve toplam tasarrufian azaltıcı bir sonuç doğurması. Buna göre, tasarrufların artması tüketim harcamalarını azaltır, bu durum yatırımcıların gelir düzeyini düşürür, düşük gelir düzeyi daha az yatırıma, bu da daha az gelire, dolayısıyla da daha az tasarruf potansiyeline yolaçacaktır.
(Paradox Of Thrıft) Bkz. tasarruf çelişmesi
(Mystıcısm) Bkz. gizemcilik
(Uquıdatıox) 1. Bir borcun ödenmesi.
2. likidasyon.
Nakle çevirme; alacak, yatırım ve stokların elden çıkarılması.
3. Bir işletmenin iflası, kapatılması veya bir tüzel kişiliğin sona ermesi durumunda varlıklarının satılması, hesaplarının kesilmesi ve borçlarının ödenmesi.
(Syllogtsm) Formel mantıkta, iki öncül önermeden, bu öncüllerin içeriğiyle sınırlı bir içerik taşıyan üçüncü bir önermenin çıkarılması İşlemi. Bkz. anoloji, kıyas, formel mantık, Öncül, Vargı.
(Classıfıcation) Bkz. sınıflandırma
(Descrıptıon) Betimleme. Bir şeyin nicelik, nitelik, görünüm, özellik veya yapısının ayrıntılı ve açık bir biçimde, söz yahut yazı ile anlatılması.
(Immovable) Bkz. Gayrimenkul
Etvar nazariyesi. İbn
Haldun'un ileri sürdüğü ve devletlerin oluşum ve gelişimleriyle ilgili beş
aşama öngören kuram. Buna göre, itk dönem, bütün siyasa! muhalefet odaklarının
bastırıldığı, iktidarın tek noktada toplandığı zafer dönemidir. Bu dönemde
devleti ortaya çıkaran temel unsurlardan biri olan asabiyet henüz tam
kırılmamış, devlet baskısı tam sağlanmamıştır. Bu dönemi, yöneticilerin
yönetilenler üzerinde tam egemenlik kurdukları, bürokrasinin kuvvetlendiği,
asabiyetin kırıldığı ve iktidar paylaşımına hiçbir şekilde izin verilmeyen
istibdat dönemi İzler. Üçüncü dönem olan ferağ döneminde, yöneticiler iktidar olmanın nimetlerini kullanır, gösterişe
yönelik saray, köşk, heykel vs. yapılmaya başlanır, süslü elbiselerle büyük
törenler yapılır. Dördüncü ve devletin durgunlaştığı müsalemet döneminde koyu
bir gelenekçilik hüküm sürer. Bu çerçevede geçmiş dönemlere övgüler düzülür.
Bu'dönemde rahatlık ve sükûnet egemendir. Son dönem olan İsraf ve tebzir
döneminde ise temel özellik saçıp dağıtmaktır. Devletin önemli kademeleri
ehliyetine bakılmaksızın yöneticilerin yakınlarına dağıtılır, keyfî uygulamalar
zirvededir. Bundan sonra devlet zevale doğru gitmektedir.
(Experımentıal Sentences) Deneyime dayalı ifadeler; tecrübeden kaynaklanan Önermeler. Tecrübî ifadeler durum veya olayların tasviri olup, açıklama değildirler. Bu tür İfadelerle söylenmek İstenen şey en genel anlamda durum şudur., şeklinde formüle edilebilir. Tecrübî İfadeler yaşanmış olaylara dayandıklarından bunların doğruluğu veya yanlışlığından sözetmek anlamlıdır. Eğer bir tecrübî ifade, bir hipotetik sistemin terimleri ile ortaya konmuşsa, o zaman bu ifade, o hipotetik sistemin, sözkonusu ifadenin konu aldığı olgular üzerine bir yorumudur. Bkz. ifadelerin gruplandırılması.
(Ground And Reljgıous Statements) Temel ve Dinî İfadeler. Bu tür ifadeler, Özünde birer açıklama olan THA ifadelerin temelini teşkil ederler. Dinî ifadeler yol gösterici olarak kabul edilen İfadelerdir. Bu tür İfadeler için sağlanabilirlik veya gerçeklikle karşılaştırma esas değildir. Temel veya dinî ifadelere, hipotetik açıklamalar getirmeye kalkışmak, ya da hipotetik açıklama sorusunu sormak anlamsızdır. Nedensel, diyalektik, probabilistik, rölativistik.. vb. teorik yapı örneklerini dinî ifadelerde kullanmak, gramatik bir şaşkınlığın belirtisidir. Örn. Nedense! anlamda Allah evreni neden yarattı sorusu bir anlam ifade etmez. Aynı şekilde büyük bir olasılıkla evreni Allah yarattı, ya da büyük bir ihtimalle kainat kendi kendine var oldu demek de anlamsızdır. Bir dinî ifade için inanıyorum ki., öneki ve inanıyor musun sorusu anlamlıdır. Temel ve dinî İfadelerin kabulü veya İnkârı, örneğin teorik ifadeler gibi öleki ifadelerin kabul veya inkâr edilmesine benzemez. Çünkü bunlar hakkında veriiecek bir karar, bütün bir kavramlar düzeni ve yaşam tarzında esaslı bir değişikliği gerektirebilir. Bkz. ifadfxerin gruplandırılması,
(Cırculatıon) Dolaşım. Sirkülasyon. Elden ele geçme; para "mal ve para yerine geçen senet, tahvil ve benzen menkul değerlerin piyasada alıcılar ile satıcılar arasında dönüp dolaşması.
(Usljry) 1. Malî krize düşmüş, şiddetle paraya
ihtiyaç duyan kimselere piyasadaki normal faiz oranı ya da vade farkının çok
üzerinde bir bedelle borç vermek; aşırı faizle para salmak.
2. Vurgunculuk. Koşulların elverişsizliğinden, ihtiyacın aciliyeti ve insanların çaresizliğinden yararlanarak bir sorunun çözümünü ya da bir ihtiyacın giderilmesini, maliyetinin çok çok üzerinde, fahiş bir bedelle sağlamaya kalkışmak; az bir emekle büyük paralar kazanmayı geçim tarzı haline getirmek.
(Theısm) Yarattıklarından bağımsız, aşkın ve her şeye gücü yeten, mahlûkatı yarattıktan sonra onları başıboş bırakmayan, bütün varlıkları idare eden, yönlendiren bir tanrının varlığını kabul eden anlayış. Bkz. deizm.
(One Party System) İktidardaki parü dışında hiçbir partinin kurulmasına imkân tanımayan, ülkeyi yönetme hak ve yetkisini sadece bir partiye tanıyan siyasal sistem. Bkz. Çok Partili Sistem, İki Partili Sistem.
(Evolutıon) Bkz. evrim
(Monopoly) 1. Monopol Her hangi bir alanda mevcut
sistemin işleyişinin tek bir birimin kontrolünde olması; gücün tek elde
toplanması.
2. Bir mal ya da hizmetin üretimi, dağıtımı veya satımının tek bir firma tarafından yapıldığı, arzın tek bir firmanın kontrolünde olduğu piyasa türü. Tek alıcı ve tek satıcının karşı karşıya geldiği piyasaya da İki yanlı tekel denir. Ayrıca bkz. yasal monopol, doğal tekel.
(Techxıqüe/Techmc) l. Yordam. Bir üretim yapabilmek veya
bir amacı gerçekleştirebilmek için gerekli olan araç, yol, yöntem ve bunları
biraraya getiren detaylı bilgi.
2. İnsanın bilgisiyle doğa! kaynakları dönüştürerek kendisine yararlı olacak şekle getirmek için ürettiği araçlar. 3. Bilimin sağladığı bilgi ışığında meydana getirilen somut uygulamalar.
(Technocracy) 1. Teknik bilgi ve beceriye sahip kişilerin siyasî ve idarî kararlara egemen olduğu yönetim tarzı. 2. Ekonomik ve siyasal süreçlerin mühendis ve teknisyen gibi teknik biigi ile donanmış uzmanlar tarafından yönlendirilmesini öngören anlayış.
(Technocratıc Socıaljsm) Eski toplum düzeninin arnk geçerliliğini yitirdiğini ve yeni toplumsal örgütlenme biçiminde toplumun yeni bir din (bilim) ve yeni bir iktidarla (sanayicilerin egemenliği) yönetilmesi gerektiğini savunan, İnsanlığın kesiksiz bir evrim süreci sonunda sömürünün olmadığı bir kardeşlik ve barış ortamına kavuşacağını ileri süren sosyalist görüş.
(Technology) 1. Uygulayimbilİm. İnsanın maddî
çevresini denetlemek ve değiştirmek amacıyla geliştirdiği araçgereçlerle
bunlara ilişkin bilgilerin tümü.
2. Üretim sürecinde yeralan her türlü alet, araç-gereç ve makinalar ile bunların mal ve hizmet üretiminde istihdam edilmesiyle İlgili bilgiler bütünü; belli bir kullanım değeri üretebilmek İçin gerekli olan yöntem ve tekniklerin tümü, Bkz. bilim, teknik.
(Technologıcal Revolutıon) Bilimsel bilgilerin geniş uygulama alanı bulması sonucu ortaya çıkan yeni araç gereç, makina ve teknik bilgilerin toplumsal yapı ve Örgütlenmelerde meydana getirdiği dönüşüm. Bkz. Devrim, Bilimsel Devrim, Tarim Devrimi, Sanayi Devrimi..
(Panel Study) Aynı örneklem grubunu değişik zaman aralıklarında gözlemleyerek bilgi toplamayı içeren araştırma tekniği. Bkz. alan araştırması.
(Compensatjon) Kişinin gerçek veya hayalî bir eksikliğini, diğer bazı yetenek veya özelliklerini abartıl; bir biçimde öne çıkarmak suretiyle kapatmaya çalışması şeklinde ortaya çıkan ve sürekli başkalarının onay. beğeni ve hayranlığını kazanma İhtiyacı doğuran rahatsızlık türü.
(Teleology) Bkz. amaçbiUm
(Telepathy) Aracısız iletişim. Herhangi bir iletişim aracı kullanmadan, farklı mekanlarda bulunan insanların zihinleri arasında gerçekleşen dolaysız İletişim.
(Suggestıon) 1. Aşılama. Bir düşünceyi, sezdirmeden, dolaylı cümlelerle benimsetme. 2. Bir fikrin eleştirisiz kabul edilmesini sağlamak, tutum veya inançları değiştirmek, yerleşik alışkanlıkların olduğu gibi sürmesini temin etmek veya bir eylemi yapmaya razı etmek İçin yapılan sözlü yönlendirme.
Temel Değişmezler însan zihninin düşünebilmesi, bilgi üretebilmesi ve ürettiklerini diğer İnsanlarla paylaşabilmesi için öngereklilik gösteren anlamlılık, düzenlilik, tutarlılık gibi kategorik ortaklıklar.
(Ground And Relıgıöus Statements) Bkz. Ted İfadeler
(Default) Gecikme. Geç kalma. Bir borç ya da yükümlülüğün zamanında yerine getirilmemesi veya geç yerine getirilmesi.
(Dıvıdend) Bkz. Kâr Payı
(Guarantee) Güvence. Garanti. Bir ticarî ilişkide borç için, alacaklıya, borcun ödenmemesi durumunda paraya çevrilerek borca mahsup edilmek üzere verilen karşılık. Para cinsinden verilen teminata nakdî teminat; mal veya eşya cinsinden verilen teminata aynî teminat; borca karşılık gayrimenkulun teminat gösterilmesine İpotek; resmi veya Özel ku-ruiuşlara verilen ve gerektiğinde herhangi bir şarta bağlı olmaksızın, tutarı verilen banka tarafından anında nakte çevrile-bilme garantisi taşıyan mektuplara teminat mektubu; firma-lann kullandıkları krediye karşılık bankalarda açtıkları hesaplarda bulundurdukları müşteri çek veya senetlerine de denir.
(Representatıve Samplıng) Belirli bir istatistiksel evreni genel özellikleriyle temsil edecek yeter olan örneklerin seçilmesi İle yapılan örnekleme.
(Representative Democracy) Vatandaşların siyasal karar alma süreçlerine bizzat değil, belirli zaman aralıklarında seçip yetkilendirdikleri, kendilerini seçenlere karşı sorumluluğu olan temsilcileri aracılığıyla katıldıkları yönetim biçimi; halkın kendini, seçtiği temsilciler aracılığıyla yönettiği demokrasi.
(Theocracy) Dinerki Siyasal örgütlenmenin, devletin yönetim organlarının, tüm siyasal ilişkilerin ve iktidarın din adamları tarafından düzenlenip yürütüldüğü yönetim biçimi.
(Theology) Dinbilim. İlahiyat. İnsan ve tanrı ilişkileri, kutsal metinler ye nitelikleri, dinler, inançlar ve bunların insan yaşamındaki ygri ve önemi gibi konulan inceleyen bi-limdalı.
(Theologıcal Stage) Bkz. üç hal yasası
(Theorem) 1. Doğruluğu, bir dizi mantıksal işlem
sonucunda ispatlanabilen önerme.
2. Doğruluğu, ispatlandıktan sonra kabul edilen önerme. Bkz. aksiyom.
(Theoretıcal Hypothetıcal Empırıcal Statements) Bkz. tııa ifadeler
(Theoretıcal Practlse) Bkz. pratik
(Mode) Mod. Bir dizide, gözlem kümesinde veya , istaüstiksel dağılımda en fazla tekrarlanan değer.
(Reactıon Formatıon) Bkz. Reaksiyon Teşkili
(Term) Istılah. Felsefe, sanat, siyaset, edebiyat veya belirli bir bilimdalında yaygın olarak kullanılan ve genel sözlük anlamı dışında, özel anlamı olan kelime veya kelime grubu.
(Termınology) Bkz. terminoloji
(Termınology) TerimbİÜm. Bir bilim dalı, sanat, edebiyat ya da düşünsel veya siyasal ekolün semantik veya bilgisel çatısını oluşturan, daha çok terim niteliği taşıyan kelime ve kavramlar bütünü.
(Testing) Bkz, sınama
(Entreprıse) Bkz.
girişim
(Organızatıon) Bkz. Örgüt
Herhangi bir yazılı veya sözlü ifadeyi, değişik gerekçelerle, ifadenin biçimsel anlamına ters bir biçimde, kelimelere sembolik anlamlar vererek, yahut kelimelerin anlamlarını çağrıştırdıkları başka kelimelerle değiştirmek suretiyle anlamlandırma, açıklama veya yeniden yorumlama.
(The Statements) Teorik, Hipotetik, Ampirik İfadeler. Kuramsal, kurgusal ve deneyimsel önermeler. Bu ifadeler, açıklamalardır. Ancak bu açıklamalar bir yaşam biçimini sergileyen bir dilin temelleri değildirler. THA İfadeler için.neden, niçin,., şeklinde veya daha genel terimlerle açıklama sorusu sormak; teoriye göre, hipoteze göre, deneye göre gibi Önekler kullanmak anlamlı; inanıyorum ki Öneki veya ..inanmıyorum soneki anlamsızdır. THA cümleleri İle bizim, en genel ifadesiyle şunu demek istediğimiz söylenebilir: Olaylar şunun şunun gibi olmaktadır veya olur. Bir THA ifadenin doğruluğu veya yanlışlığından sözetmek anlamsızdır: Buna karşılık THA ifadeler şu şu olaylarla karşılaştırmada uygundur veya değildir denebilir. Yani, THA ifadeler gerçeklikle karşılaştırmada birer benzeşim modelidirler.
Cmedıcıne) Fizyolojik hastalıkların teşhis ve tedavisini amaçlayan bilimdah.
(İmedıcal Anthkopology) Tarihsel olarak değişik toplumlarda görülen sağlık, hastalık, tedavi veya iyileşme anlayışlarının sosyo-kütürel bağlam ve içeriklerim açıklamaya çalışan antropoloji dalı.
(Medıcal Socıology) 1960 sonrası gelişen ve temel olarak tıp alanına giren bir çok rahatsızlığın oluşumunda sosyal faktörlerin rollerini, toplum İle hastalıklı İnsanlar ve tıp bilimiyle toplumsal yapılanma arasındaki ilişkileri inceleyen sosyoloji dalı.
(Trade) Kâr amacıyla yapılan alim-satim. Bir malın üreticisinden nihaî tüketicisine ulaşıncaya kadar geçtiği her aşamada yapılan alış- veriş; malın kâr elde etme beklentisi İle el değiştirmesi İşlemi.
(Commodıty Exchange Market) Bkz. Borsa
(Commercıal Capıtaıısm) Ticarî kapitalizm. Sermaye birikiminin daha çok ticarî faaliyetlerden kaynaklandığı dönem. Avrupa'da kapitalistleşme sürecinin, başladığı 16. yüzyıl ile, 18. yüzyılda gerçekleşen sanayi devrimi arasında kalan dönemdeki niteliği. Denizaşırı coğrafî keşifler ve ardından gelen sömürgecilik süreciyle paralel olarak gelişen, ticarete dayalı sermaye birikiminin ortaya çıkardığı kapitalizm. Merkantilist dönemin iktisadî yapılanmasını betimlediği için ticarî kapitalizm dönemi ile merkantilist dönem birbirine ikame olarak kullanılmaktadır.
(Commercıal Regıster) Ticaret mahkemelerinin bulunduğu belediye sınırları içinde faaliyet gösteren tacirler, ticarî İşletmeler ve bunlarla ilgili ticaret unvanı, sermaye miktarı, faaliyet merkezi,., gibi bilgilerin kayıt ve tescil edildiği, herkesin yararlanabilmesine açık resmî kütük.
(Books Of Account) Ticarî faaliyette bulunan her tacirin işletmenin ekonomik ya da malî durumunu, borç-alacak ilişkilerini ve faaliyet döneminde elde edilen sonuçlan tespit etmek amacıyla işletmenin nitelik ve iş hacminin gerektirdiği şekilde tutmakla yükümlü olduğu defterler. Belli başlı ticarî defterler şunlardır: Yevmiye defteri, defleri kebir, envanter defteri, kasa defteri, işletme defteri ve karar defteri,
(Commercıal Bıll) Bkz. Kambiyo Senetleri
(Commercıal Partnershıp) Ticaret, siciline tescil ile tüzel kİşİİİk ka/anan kollektif şirket, adi komandit şirket, sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket, Ümited şirket, anonim şirket ve kooperatif gibi ortaklıkların genel adı.
(Tıc) Uyanıkken, herhangi bir dış etki sözkonusu olmadan
meydana gelen kas kasılması.
(Partıcular) 1. Aynı kategoride yer alan birimlerin
her biri.
2. Herhangi bir birimin, bütünü bağlamayan bir nitelik veya özelliği, tümel olmayan. Bkz. tümel.
(Spıritualısm) Bkz. Ruhçuluk
(İtoısm) 1948 yılında, yeni bir doktrin olarak Stalin tarafından zorla dayatılan dünya komünizmi anlayışına bir tepki olarak, Yugoslavya'nın komünist lideri J.B, Tito tarafından geliştirilen ve komünizmi, sosyalist ülkelerin ulusal bağımsızlıklarını kazanmalarına katkıda bulunan bir ideoloji olarak gören, ulusal komünizmin teorisi ve uygulaması.
(Catch-All Party) İdeolojisi, her toplumsal kesimden oy almaya uygun olan, bu nedenle de mümkün olan en geniş seçmen kitlesine ulaşmak ve onların desteğini almak için her yöntem ve aracı kullanan siyasal parti. Bkz.
Kitle Partisi, Kadro Partisi.
(Collectıve Bargaınrng) İşçi temsilcisi sendikal örgüt ile işveren temsilcisi kuruluş arasında yapılan pazarlıklar sonucu oluşturulan ve ücret düzeyi, sosyal güvence ve diğer yardımlar gibi çalışma koşullarını düzenleyen yazılı anlaşma.
(Collectıve
Consüimptıon) Bkz. tüketim
(Commumty) Bkz. cemaat
(Socıety) Cemiyet Gessellschaft. Belirli bir coğrafî
bölge üzerinde temel ihtiyaçlarını karşılamak için örgütlenmiş, aralarındaki etkileşim ve iletişimi düzenleyen kuralları ve kurumsal ilişkileri olan, benzerlerinden görece de olsa farklı özellikler taşıyan, hem biyolojik hem de kültürel olarak kendisini yeniden üretecek mekanizmalara sahip, görece büyük insan topluluğu. Bkz. cemaat, grup.
(Socıal Contract) 1. Toplumsal sözleşme. Sosyal mukavele.
Bir toplumda yaşayan fertlerin birbirlerine, sosyal İlişkilerin başlaması ve
devam etmesi için karşılıklı olarak verdikleri söz. Bu söz önce ortak tavır ve
değerleri, sonra da bunlara uygun rolleri meydana getirir.
2. Sosyal bir varlık olarak İnsanın başkalarıyla birarada yaşamasının zorunluluğundan hareketle, toplumdaki bireylerin birbirlerine katlanma, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve işbölümü ilkelerine dayalı olarak, sözkonusu bireyler arasında gayri ihtiyarî biçimde oluşan anlaşma.
(Socıology) Bkz. sosyoloji
(Socıal Integratıon) Sosyal entegrasyon. Birden fazla toplumun, yahut toplumsal alt grupların, belirli amaçların gerçekleştirilebilmesi yolunda, Önceki özellik ve kimliklerini terkederek yeni ve ortak bir kimlikte buluşmaları.
(Social Formatıon) Sosyal oluşum. Yeni Marksist düşüncede, ekonomik, politik, ideolojik ve teorik bir dizi farklı pratiğin oluşturduğu bütün. Toplumsal formasyon, üretim tarzı gibi bir soyutlamaya değil, egemen üretim tarzı tarafından denetlenen, birden çok üretim tarzının içice geçtiği somut yapılara karşılık kullanılır.
(Social Contract) Bkz. Toplum Sözleşmesi
(Socıalızatıon) Bkz. sosyalleşme
(Land And Agrıcultüre Reform) Toplumsal bütünlük, sosyal adalet vb. kaygılarla tarımsal yapıya, toprağın kullanım veya mülkiyet yapısına yeni bir biçim vermeye yönelik devlet müdahalesi.
(Tautology) 1. Eşsöz. Yükleminin, öznenin bilgisi
dışında bilgi vermediği, öznenin bilgisinin yinelendiği önerme. Örn.
Bekârlar evli olmayan erkeklerdir Önermesinde, bekâr kelimesi evli olmamak anlamına geldiği için bu
cümle bir totolojidir. Bkz. analitik önerme, sentetik önerme..
2. Bir bilinmeyenin başka bir bilinmeyenle, veya bîr kavramın kendisiyle açıklanmaya kalkışılması; konuyla ilgili yeni bir bilginin üretilmemesi. Örn. Kalem kalemdir.
(Totalıtafuanısm) Erk tekelciliği. Sadece siyasal karar alma mekanizmalarının değil, bireylerin hayatlarının en mahrem noktalarının bile denetlenip biçimîendirilme-sinin amaçlandığı; bütün vatandaşların devletin birer hizmetçisi olarak değerlendirildiği ideoloji. Böyle bir ideolojinin şekillendirdiği topluma,da totaliter toplum denir.
(Totemısm) Aralarında soy ilişkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız varlıklarla akrabalık ilişkileri geliştirme esasına dayalı inanç biçimi. Böyle bir inanç çerçevesinde kutsallık atfedilen hayvan, bitki veya nesnelere de totem denir.
(Tradıtıonalısm) Bkz. gelenekçilik
(Tragedy) 1. Ağlatı. Ağlatıcı bir nitelik
taşıyan, acı veren, acıklı durum,
2. Konusunu tarihsel olaylar veya efsanelerden alan ve acıklı bir sonuca bağlanan tiyatro eseri. Hem acıklı, hem de gülünç özellikler taşıyan durumlar da trajikomik olarak adlandırılır.
(Barter) Bkz. takas
(Transfer Earnıngs) Doğrudan üretim faaliyetinde bulunamayan İnsanlara, çeşitli biçimlerde ve değişik isimler altında aktarılan gelirler. Örn Emekli maaşları, Öğrenci bursları.
(Trend) Belirli değişkenler kümesinin aynı doğrultuda ve zaman içinde gösterdikleri düzenli değişim.
(Trust) Mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve fiyatlarına ya da daha genelde piyasaya hakim olmak amacıyla firmaların ekonomik ve hukuksal bağımsızlıklarını kaybederek, tek bir firma halinde birleşmek suretiyle oluşturdukları birlik. Aynı malı üreten firmaların oluşturdukları tröste yatay tröst; belirli bir nihaî malın üretilmesi İçin gerekli tamamlayıcı malların üretilmesi ile ilgili faaliyette bulunan tüm firmaların biraraya gelerek oluşturdukları tröste de dikey tröst denir.
(Truman Doctrıne) İL Dünya Savaşı sonrası Sovyet yayılmacılığı ve tehdidine karşı yardım İsteyen devletlere Amerikan ekonomik ve askerî yardımı taahhüt eden ABD politikası. Truman doktrini aynı zamanda Amerikan dış politikasının daimi bir özelliği haline gelen ekonomik ve askerî yardım programları serisinin hareket noktasını oluşturur.
(Consıstency) Bir bütünü meydana getiren unsurlar arasındaki mantıksal uyum.
(Conservatısm) Bkz. muhafazakarlık
(Attıtude) 1. Belirli kişi, grup, fikir veya
nesnelere karşı takınılan yahut bazı durumlarda gösterilen olumlu ya da olumsuz
tepkilerdeki İstikrarlı eğilim. Birey, nesne veya ortamlara olumlu ya da
olumsuz bir şekİİdc tepkide bulunma eğilimi,
2.
Gerçekleştirilen veya gerçekleştirilmesi amaçlandığı için sonuçta sorumluluk
getiren davranış.
3. Ahlâkî açıdan doğru veya yanlış, iyi veya kötü, uygun veya uygun olmayanın belirlenmesinde konu edinilen şey.
(Consümptıon) İktisadî mal veya hizmetlerin belirli
bir bedel ödenerek insan ihtiyaç veya istekleri doğrultusunda kullanılması. Üretimin ihtiyaçlara göre değil pazarlanabilme İmkanlarına göre ayarlandığı, reklam, moda gibi araçlarla tüketimin teşvik edildiği toplum yapısına tüketim toplumu; mal ve hizmetlerin standartlaştınlıp yaygınlaştırılması ve birlikte yaşamanın getirdiği karşılıklı etkileşimin doğal bir sonucu olarak bireylerin tek lek değil, gruplar halinde tüketici oldukları lüketim biçimine de toplu tüketim denir.
(Consumptıon Socıety) Bkz.
(Dkdlction) Dedüksiyon. Bütünden parçaya, tümelden tikele, genelden Özele gidiş yöntemi. Parçaya ait Özelliğin, bütüne ait Özellikten yola çıkılarak tespit edilmesi. Doğru olduğu kabul edilen tümel veya genel bir Önermeden özel bir sonucun çıkarılması. Bkz. tümevarım.
(Unıversal) 1. Bir nesne kümesinin veya sınıfın tüm
üyelerinin paylaştığı ortaklık. Bkz. tikel.
2. Aynı sınıfta yer alan tek tek nesnelerin özelliklerini yansılan genel soyutlama. Örn. Ali tikel bir varlık, insan ise tümel bir kategoridir.
(Inductıon) Endüksiyon. Tek tek gözlemlerden genel ilkelere; tikel veya Özel olandan tümel veya genel olana varmak için kullanılan akıl yürütme yöntemi. Parçadan bütüne, tikelden tümele, özelden genele gidiş metodu. Bütünün özelliklerinin parçaya ait Özelliklerden çıkarılması. Bkz. Tümdengelim.
(Regulatıon) Yasalarda genel ve soyut olarak belirtilen İlke ve hükümlerin somutlaştırılması ve açıklanması amacıyla bakanlar kurulunun damştay denetiminden geçirerek çıkardığı hukukî metinler.
(Professıon) Bkz. meslek
(Natıon) Bkz. Millet
(Natıonalısm) Bkz. milliyetçilik
(Natıonalızatıon) Bkz. millileştirme
(Internatıonal La W) Devletlerin topluca yerine getirme zorunluluğu hissettiği; uluslararası kuruluş ve örgütlerin oluşturulması ve onların kendi aralarında, devletlerle, ve şahıslarla olan İlişkilerinin düzenlenmesi için gerekli olan; uluslararası topluluğu İlgilendiren devlet haricindeki aktörlerin ve şahısların da hak Ve görevlerini belirleyen hukuk kurallarının tümü.
(Internatıonal Economıcs) Uluslararası ticaret, üretim faktörlerinin uluslararası dağılımı vb. gibi ülkelerarası iktisadî ilişkileri çeşitli boyutlarıyla irdeleyip çözümlemeyi konu edinen iktisat dalı.
(Internatıonal Relatıons) Hükümetler, halklar ve devlet dışı aktörler ya da kuruluşlar arasında ülke sınırlarını aşan ve sözkonusu aktörlerin uluslararası güçler dengesindeki ağırlıkları ve temsil ettikleri grupların çıkarları tarafından belirlenen ilişkilerin tümü. Devletlerin birbirleriyle kurdukları her türlü ilişkiler.
(Internatıonal Dıvısıon Of La Bor) Uluslararası alanda ülkelere çeşitli sosyal, İktisadî, "hukuksal ve siyasal işlevler yükleyen ve doğal olarak siyasî askerî gücü elinde bulunduran egemen devletlerin çıkarları doğrultusunda biçimlendirilen işbölümü. Azgelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelere ucuz hammadde sağlamaları; sanayi mamulleri için pazar olmaian, kıymetli maden ve sanayi girdileri açısından zengin bölgelerin kontrolü gibi siyasî-askerî ittifaklarla her ülkenin üstleneceği rollerin belirlenmesi.
(Internatıonal Monetary) IMF. Uluslararası ticaretin serbestçe işlemesini sağlamak için gerekli konvertibilite koşullarını gerçekleştirmek ve kambiyo kısıtlamalarını kaldırmak; dış ödeme güçlüğü içine düşen ülkelere finansal destek sağlamak; uluslararası parasal ilişkiler ve diğer konularda danışmanlık hizmetleri vermek ve parasal-malî işbirliğine yardımcı olmak gibi amaçlarla; kapitalist dünya sisteminde zaman zaman meydana gelen tıkanıklıkları gidermek ve sistemin istikrarlı bir şekilde yürümesini temin etmek için, II. Dünya Savaşı sonlarında yapılan Bretton Wood Konferansı sonucunda, İmzalanan uluslararası anlaşmayla kurulmuş olan malî kuruluş.
(Internatıonal
Polıtıcs) 1. Uluslararası sistem
içerisinde bir devletin resmî organları aracılığıyla başka devletlerle
girişliği karşılıklı siyasal ilişkilerin tümü.
2. Uluslararası sistemin kendine Özgü koşullarını, bu koşulların oluşma biçimlerini ve bunların devletlerin dış politikaları üzerindeki etkilerini, devletler arasındaki siyasal ilişkilerin uluslararası yapının tümü içerisindeki yerini inceleyen disiplin.
İlm'ül ümran. Toplumların tarihsel süreç içerisinde geçirdikleri evreleri, bir topluluğun geçim tarzı ile sosyal ve siyasal kurumları arasındaki ilişkileri, medeniyetlerin, aynen canlı organizmalar gibi doğma, büyüme, gelişme, olgunlaşma ve zeval aşamalarında; toplumların, bedeviyetten hadariyete geçerek, hadariyetin zirvesine ulaştıktan sonra da çözülmeye başlayıp çöküşe gitme noktasında gösterdikleri benzerlikleri, sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde araştıran ilim. (ibn Haldun)
(SatellhtzatıonPolıcy) Sovyetler Birliği'nin Î9^ü'!arda Kızılordu'yla Doğu Avrupa'ya girişinin hemen ardından,uyguladığı politika. Buna göre, İlk aşamada bü ülkelerdeki muhalif siyasal elit tasfiye edilecek, daha sonra tasfiye işlemi tüm toplum katmanlarına yayılacak, böylece Doğu Avrupa sadece bir.askerî tampon bölge değil, aynı zamanda çeşitli biçimlerde kapitalist dünyadan gelebilecek İdeolojik ve psikolojik tehditlere karşı dış savunma hattı olarak kullanılacaktır.
(Superstıtutıon) Bkz. hurafe
(Cıvılızatıon) 1. Medeniyet. Değişik coğrafyalarda
yaşayan insanların ürettikleri bilgi, teknoloji, yapı, kurum, inanç, sanat
eseri, vb. maddî-manevî ürünlerin belirli bir zaman kesitindeki genel adı.
Bkz. hadariyet.
2. Yazının icadı, hayvanların evcilleştirilmesi, tarım ve yerleşik hayata geçişle başlayan insanlığın gelişim evresi. Bkz. barbarlık.
(Applıed Econoımıcs) Para ve maİİ-ye politikaları gibi ekonomik olguların çeşitli İktisadî faaliyet alanlarında, değişik yer ve zamanlarda uygulanması ve iktisadî faaliyetlerin belirli yönlere kanalîze edilmesi amacıyla alınması gereken ekonomik karar ve önlemleri incelemeyi konu edinen iktisat dalı.
(Technology) Bkz. teknoloji
(Natîonalıty) Bkz. Milliyet
(Adaptatıok) Bkz. adaptasyon
(Accomodatıon) Düşmanlık, zıtlık yahut çatışmaya neden olan temel çelişkiyi ortadan kaldırmaya çalışmadan, taraflara ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel veya psikolojik yönden kazanç getirecek noktalan Önplana çıkarmak suretiyle sağlanan çözüm.
(Conventıon) Konvensiyon. tnsanlararası iletişim, etkileşim ve ilişkilerin temelini oluşturan, karşılıklı onayla kendini yeniden üreten ortak kavrayış. Bkz. ortak düzlem, Temel Değişmezler.
(Conventıon'ausm) Konvensiyonalİzm. Diğer konularda olduğu gibi bilimsel yasaların da muhtemel bir çok uylaşımdan sadece biri olduğunu ve bilimsel nesnelliğin, benimsenen uylaşmı modelleri üzerinde ittifak etmekten Öte bir anlam taşımadığını ileri süren yaklaşım.
(Space) Mekân. Algıya konu olan bütün varlıkları içine alan sonsuz boşluk. Bkz. zaman.
(Compramjse) Bir birine güç yetiremeyen tarafların karşılıklı olarak çıkarlarından tavizler vererek oluşturdukları uyuşma veya anlaşma biçimi.
(Specıalızatıon) Biş iş kolunun belirli coğrafî bölgelerde yoğunlaşması sonucu veya bir üretimin daha verimli, seri ve kaliteli biçimde yapılabilmesi için ayrıntılı bilgi, görgü, beceri ve deneyime dayanan toplumsal iş bölümü. Belirli bir meslek, çalışma alanı veya bir konuda bilgi ve tecrübe birikimini artırma, ayrıntılı çözürnfemeler yapabilecek düzeye gelme.
(Wage) 1. Emeğin bedeli; işgücünün fiyatı.
2. Bir üretim faaliyetine üretim faktörü olarak katılan emeğin üretilen üründen aldığı pay. Mal cinsinden ücrete aynî ücret; para cinsinden ücrete de nakdî ücret denir.
(1ron La W Of Wages) Ücretlerin asgari geçim düzeyinin üzerine çıkmasının, refahı artan işçi kesimindeki nüfus artışını teşvik edeceğini, bunun sonucu olarak da artacak emek arzının ücretleri tekrar aşağıya çekerek asgari geçim düzeyine indireceğini; dolayısıyla uzun dönemde işçi ücretlerinin asgari geçim düzeyinin üzerine çıkmayacağım öne süren görüş.
(Law Of Three Stages) A. Comtâun öne sürdüğü ve insan düşüncesinin evrimsel bir süreç izleyerek üç aşamadan geçtiğini öne süren yaklaşım. Buna göre, bütün olayların nedenlerinin doğaüstü varlıklara dayandırılarak açıklandığı ilk dönem teolojik safha; olay ve ilişkilerin soyut kavramlara atfen açıklandığı ikinci döneme metafizik safha; maddî sebep-sonuç İlişkilerinin çözümlendiği üçüncü ve en gelişmiş dönem İse pozitif safhadır. Böylece İnsan düşüncesi, dinsel düşünceden metafiziğe, oradan da pozitif düşünme biçimine geçerek, geri döndürülemez evrimsel seyir izlemektedir.
(Thırd World
Countrıes) 1. Tam olarak kapitalist
veya sosyalist blok içinde yeralmayan, ancak kaynakları kapitalist ülkeler
tarafından sömürülen, azgelişmiş olarak da nitelenen Asya, Afrika ve Latin
Amerika ülkeleri.
2. Sanayileşmiş merkez ülkelerin dışında kalan ve dünya İşbölümüne bunların öngördüğü çerçevede katılan, kendine yeterlilik düzeyini tutturamamış, doğrudan veya dolayh olarak yarı sömürge durumundaki ülkeler.
(Prıncıple Of No Thırd Possıbılıty) Bkz. formel Mantık
(Tertıary Occupatlons) Bkz. İş
(İdeal) İdeal. Mefkure Olması istenen durum. Kişinin içinde yaşadığı toplumun topluca, veya kendisinin o toplum içerisinde ulaşmayı amaçladığı konum.
(Ültimatom) Devletler arası ilişkilerde, bir devletin diğerine karşı ileri sürdüğü ve reddedilmesi halinde siyasi ilişkilerin kesilmesi veya savaş kâran gibi ciddi sonuçlar doğurabilecek son şartlar.
Soy, kan bağı, dil ya da ülke birliği temelinde değil, din ve inanç birliği temelinde biraraya gelmiş; ortak bir inanç ile birbirine bağlı; aynı dine ve aynı peygambere tabi insanlar
topluluğu.
(Forces Of Productıon) Üretim Güçleri. Marksist kurama göre, bir toplumsal oluşumun yeniden üretilmesinde rol aJan üretim araçları İle bu araçları kullanabilen, teknik bilgi, üretim tecrübesi ve İş alışkanlıklarına sahip insan emeğinin oluşturduğu bütünlük. Buna göre, tarihsel süreçte görülen toplumsal dönüşümlerin temel nedeni, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çatışmadır; insan toplumlarının ilkel-komünal toplumdan başlayıp köleci, feodal, kapitalist, sosyalist ve nihayet komünist topluma ulaşan evrim sürecinin motoru bu çatışmadır. Bkz. sınıf mücadelesi, diyaI-Ektik Yöntem.
(Productıon) İstihsal. Belirli girdiler kullanarak belirli çıktılar elde etme faaliyeti. Fayda veya değer yaratmak, yahut malların çeşitli yollarla miktar ve faydalarını artırmaya yönelik her türlü etkinlik. Toprağı ekip belirli ürünler yetiştirmeye tarımsal üretim; sanayi girdileri kullanarak sanayi mamulleri üretmeye sınaî üretim; zihin emeği harcayarak bir eser ortaya çıkarmaya da zihinsel üretim denir.
(Means Of Productıon) Bkz. Üretim Faktörleri
(Factors Of Productıon) Toprak, emek, sermaye., gibi üretim sürecinde yeralan, belli başlı çıktıların üretilebilmesi için girdi olarak kullanılan ekonomik ve teknik unsurlar. Üretim sürecine doğrudan veya dolaylı olarak giren, kendileri aracılığı ile üretim yapılabilen doğal ya da insan ürünü her türlü araç, nesne ve teknik bilgiye de üretim araçları denir.
(Factor Shares) Üretime katılan faktörlerin, üretim süreci sonunda yaratılan hasıladan aldıkları paylar. Bu çerçevede toprağın payı rant, emeğin payı ücret, sermayenin payı faiz ve müteşebbisin payı ise kâr olarak adlandırılmaktadır.
(Rklatıons Of Productıon) Marksist kurama göre, ekonomik altyapıyı oluşturan ve toplumsal yapıya hakim tüm İlişki biçimlerini belirleyerek kendisine uyduran, üretim sürecinde insan bilincinden bağımsız oiarak kurulan mülkiyet ve iş İlişkileri bütünü.
(Productıon Possıbıutycurve) Veri bir teknoloji düzeyinde, eldeki üretim faktörlerinin tam olarak kullanımı durumunda üretilmesi mümkün olan maksimum mal ve hizmet miktarlarını gösteren eğri.
(Mode Of Productıon) 1. Üretim biçimi. Hayatın sürdürülmesi için zorunlu olan sosyal ve
fiziksel ihtiyaçların giderilmesini sağlayacak ürünlerin elde edilme yöntemi.
Tarihsel olarak gelişen toplumsal üretim yöntemlerinin tümü.
2. Marksist kurama göre, toplumsal evrimin her aşamasında, toplumun bir durumunu ifade eden üretici güçler ile üretim ilişkilerinden meydana gelen bileşim. Bkz. Üretici Güçler, Üretim İlişkileri.
(Panıc) Bkz. Panik
(Over-Determınatıon) Bir toplumsal oluşumun parçasının belirli bir sıradüzenine göre de olsa, İçinde yer aldığı bütünlük ve diğer parçalardan hem etkilenmekte hem de onları etkilemekte olduğunu İfade çimek üzere kullanılan kavram. Bu bağlamda belirleyicilik, karmaşık ve çok çe-Şitlidir. Althusser'ci post modern söylemin anahtar kavramı olan üsı belirlenim; bir toplumsal varlığın toplumsal bütünlük içindeki tüm varlıkların karşılıklı etkileşimiyle ortaya çıkacağını ifade etmektedir.
(Supkkhgo) Bkz. süperego
(Superstrl'cture) 1. Ulaşım, iletişim, barınma ve
beslenme imkânlarından oluşan altyapının üzerinde gelişen kültür, eğitim,
sanat, bilim gibi kurumların tümünü ifade eden kavram.
2. Marksist kurama göre, üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin belirlediği ekonomik altyapı dışında kalan her şey. Bkz. Altyapı.
(Utoptan Socıalısm) CendMçerisinde farklılıklar göstermekle beraber, sosyalist toplumun nasıl ola-cağına dair somut modeller geliştirmek bakımından aynı payda altında toplanabilecek düşünürlerin görüşlerinden oluşan ve 19- yüzyılda Avrupa'da etkili olmuş bir düşünce akımı. Başlıca temsilcilerini S. Simon, Fourİer, R. Owen, vej. Proud-hon gibi düşünürlerin oluşturduğu ütopik sosyalizm temel olarak, Hıristiyanlığın yerine yeni bir inanç ve yaşam sistemi ' olarak sosyalizmin ikame edilmesi, özel mülkiyet ve miras hakkının kaldırılması, toplumun tüm bireylerine her konuda eşit şans tanınarak insanlara yeteneklerine göre iş verilmesini savunmaktadır. Bkz. sosyalizm, komünizm, kapitalizm. Ütopya Cutopıa) Düşütke Yunanca'da yer anlamına gelen topos kelimesinin başına eklenen olumsuzîama edatıyla elde edilen ve olmayan yer biçiminde tercüme edilebilecek olan terim. Ütopya kavramı, Gılgamış Destanından bu güne değin bir çok düşünür tarafından, bazan mevcut toplumsal yapı ve ilişkilerin örtük olarak eleştirilmesi, bazan da kurgusal olarak üretilen İdeal toplum modelleri anlamında kullanılmıştır.
İslam hukukuna göre, varlığı kesin olan, mükelleften bir şeyin yapılmasını isteyen, ancak nasıl yerine getirilmesi gerektiği konusunda ihtilaf edilen, dolayısıyla bağlayıcılığı farz düzeyinde olmayan hüküm. Bkz. farz, sünnet, müstehap, mekruh, Mendup, Mubah, Haram.
(Tıme Deposıts) Bkz.
mevduat
(Demand Deposıts) Bkz.
mevduat
(Rhvelatıon) îsîamî terminolojide, Allah'ın peygamberler aracılığı ile insanlara, hayatın hangi ilkelere göre yönlendirilmesi, nelere uyulup nelerden sakınılması gerektiğini bildirmesi. İlahî bilgi, bu bilginin gönderiliş tarzı.
(İnferentıal Statfstıcs) Örneklem gruplarından elde edilen bulgulardan hareketle araştırma evreninin bütününü bağlayıcı genellemeler yapmak için kullanılan istatistiksel yöntem ve teknikler toplamı.
(Conclusıon) Sonuç. Mantıksal akıl yürütme sürecinde öncüllerden çıkardan ve doğruluğu öncüllerin doğruluğuyla kayıtlı olan sonuç önermesi.
(Hıerarchy Of Beıng) 1. Evrendeki varlıkların üstünlük derecelerine göre aldıkları
hiyerarşik düzen. Basitten karmaşığa, ilkelden mükemmele, saf maddi olandan
saf nur Olana doğru olan varlık sıralaması.
2. Cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, insanlar, melekler ve Tanrı sıralamasında olduğu gibi, gerçekliğin veya varlıkların mertebeleri olduğunu ve bu mertebeler arasında bir devamlılıktan çok bir sıçrama bulunduğunu öne süren görüş.
(Ontologıcal Dualısm) Bkz. Ontolojik Düaıi2m
(Ontologıcal Monısm) Bkz. Ontolojik Monizm
(Hallucınatıon) 1. Halüsinasyon. Daha çok şizofreni ve
paranoya gibi rahatsızlığı olan hastalarda görülen ve alıcılar uyarılmaksızın
onaya çıkan duygusal yaşantı; olmayan bir şeyi varmış sanma.
2. Gerçekte olmayan şeyleri varmış gibi algılama biçiminde ortaya çıkan bir algı yanılması.
(Assu.Mptıon) 1. Faraziye. Bir teorinin oluşturulması
sırasında doğru oldukları varsayılan, teorinin üzerlerine oturtulduğu ve
sözkonusu teorinin geçerliliğinin onların doğru olmasına bağlı olduğu ifadeler.
2. Gerçekliği
açıklamaya yönelik bir model kurarken İhtiyaç duyulan sınırlamalar ve basitleştirmelerin
ifade edildiği önermeler.
3. Kuramsal sonuçlara gidilebilmesi için başlangıçta öyle olduklan kabul edilen Öncüller.
(Varıance) Bkz. Standart sapma
(Skılled Labour) Nitelikli İşgücü. Özel nitelikler taşıyan işgücü. Belirli bir öğrenim, bilgilenme ve beceri kazanma sürecinden geçmiş, teknik bilgi ve tecrübeye sahip işçinin sağladığı emek. Herhangi bir teknik bilgi, beceri, eğitim ve Öğrenime ihtiyaç göstermeyen, kolgücüne dayalı emeğe de vasıfsız emek denir.
(Unskılled Labour) Bkz.
vasıfu Emek
(Cıtızenshıp) Yurttaşlık. Anne-babamn uyruğuna, üzerinde dünyaya gelinen ülkeye veya yasaların gerektirdiği belirli şartları taşıyıp taşımamaya bağlı olarak belirlenen ve kişilerin hangi devlet veya millete bağlı olduklarını İfade eden kimlik.
(Opportunıty Cost) Bkz. Alternatif Maliyet
Paraya ihtiyacı olan bir kimsenin, yüksek fiyatla satın aldığı bir malı, normal bedelini kendisine ödediği takdirde satan kişiye tekrar iade edeceğine dair söz vermesi şartıyla yapılan, İslam hukukunda izin verilmediği halde, uygulamada zaman zaman rastlanabilen bîr anlaşma lürü. Bir tür örtük faiz İlişkisi.
(Veızenbaum Thesıs) Teknolojik devrimin hizlanmasıyla modern dünyada bilgisayarların büyük bir hızla yaygınlaşması ve işyerlerinin yanısıra evlere de girmeye başlamasının getirdiği fiilî ya da potansiyel tehlikelere işaret ederek, insanlararası sosyal İlişkileri zedeleyecek Ölçüde ma-kina-insan ilişkisinin öne çıkmasını eleştiren; bilgisayarı kişilik kazanmış bir zeka olarak nitelendiren; çağdaş gençliğin bilgisayar tutkusunu uyuşturucu tutkusuna benzeten; yalnızlığını başka insanlarla paylaşmak yerine bilgisayar ekranıyla paylaşan ve giderek toplumsal çevresine yabancılaşmış yeni bir İnsan soyunun .türemekte olduğunu ileri süren görüş.
(Tax) 1. Devlet ya da devletin yetkili
kıldığı resmî otoriteler tarafından gerçek veya tüzel kişilerden yasalar
çerçevesinde, hukuksal yaptırım kullanılarak bir karşılık vaadetmeden alınan
para.
2. Yönetim tarafından kamu hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla doğrudan veya dolaylı olarak alınan para. Bu çerçevede, bir vergi matrahı üzerinden belirli oranda yapılan kesintiye doğrudan vergi; bir malın fiyatına eklenerek alınan vergiye dolaylı vergi; vergi yasalarına göre kendisine vergi borcu yüklenen gerçek ya da tüzel kişiye vergi mükellefi; vergi kanun ve hükümleri çerçevesinde esasen mükelleften vergisinin alınması gereken belirli vergi konularının, kanun koyucu tarafından vergi dışı bırakılmasına vergi istisnası; kendileri İçin vergi borcu doğuran bir durum olmakla birlikte bazı şahıs veya kuruluşların vergi mükellefiyeti kapsamı dışında tutulmasına da vergi muafiyeti denir.
(Tax Incıdence)
Yasaların tanıdığı imkânlardan
yararlanılarak ödenmiş bir vergi yükünün kısmen veya tamamen başkalarına
devredilmesi. Vergi ödememek ya da olması gerektiğinden daha az Ödemek amacıyla
vergi yasalarına aykırı hareket elmeye de vergi kaçakçılığı denir.
(Data) 1. İşlenmemiş, yorum yapmaya imkân
verecek düzeyde sistemleştirifmemiş ham
bilgi.
2. Bir
sorunun çözümü araştırılırken olduğu gibi alınan yahut Öyle olduğu kabul edilen
fikir ve önermeler.
3. Matematiksel ve İstatistiksel çalışmalar ve daha genelde tüm araştırmalarda kullanılan rakam, tablo, seri ve ham bilgiler bütünü.
(Productıvıty/Effıcjency) Girdi başına düşen çıktı miktarı. Bir birim girdi ile ne kadar çıktı üretilebileceği. Üretim miktarının kullanılan girdi miktarına oranı. Matematiksel olarak V=Çıktı/Gİrdi.
(Tutelage) Merkezî yönetimin, yönetimin birliği -ilkesine dayanarak, yerel yönetim organlarının etkinliklerini hukuka uygunluk bakımından denetleme yetkisi.
(Process) Bkz. süreç
1. Alt
düzeyde alınan bir kararın, daha yetkili bîr üst merci tarafından reddedilmesi.
2. Genel anlamda yasama organı tarafından kabul edilen yasaların devlet başkanı tarafından onaylanmaması durumu; Özel olarak da, Birleşmiş iMilletler Güvenlik Konseyi'nde yapılan oylamalar sırasında ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Çin'den oluşan beş daimi üyeden herhangi birinin, yetkisini kullanarak oylama konusu kararın alınmasına engel olması.
(Conscıence) 1. Bireylerin toplumsal ilişkilerini
belirleyen, bütün insanlarda doğuştan varoîsa da çoğunlukla içinde yaşanılan
topluma egemen olan normlara paralel olarak gelişen yahut biçim kazanan,
içşelleştiriimiş kural ve değerler bütünü; doğru-yanlış anlayışları.
2. Doğru-yanhş, iyi-kötü gibi ahlakî yargıların hayata aktarıldığı, insanın, kendisini hesaba çektiği, yahut içdenetime tabi tuttuğu sezgisel süreç; kendisini başkalarının yerine koyarak düşünmesini mümkün kılan, dolayısıyla onların zararına olan düşünce ve eylemler yapmaktan alıkoyan içsel uyan sistemi.
(Vıet-Nam Syndkomh) ABD'nin, kazanacağından emin olarak girdiği Vietnam Savaşından milyarlarca dolarlık maddî kayıp, elli bin dolayında ölü veya akibeü belirsiz olmak üzere insan kaybı vererek geri çekilmek zorunda kalmasıyla uğradığı hayal kırıklığı; zafer çığlıklarının peşinden ABD için Vietnam'ın, siyasî ve askerî açıdan içinden çıkılması güç bir bataklığa dönüşmesi, yenilginin utancı ve savaşın yıkımının üst üste gelmesi sonucu Amerikan halkında oluşan savaş korkusu. 1990'h yıllara kadar etkili oîan Vietnam send-romunur. 1991 yılı başlarında Körfez Krizi'nİ çözmek amacıyla İrak'a karşı girişilen harekatın başarılı olmasıyla aşıldığı söylenmektedir.
(Vienna Cırcle) Bkz, mantıksal pozitivizm
(Vıenna School) Bkz. Avusturya okulu
(Vısa) Bir ülkenin, başka ülke vatandaşlarına giriş izni veren ve sözkonuşy ülke vatandaşının kimlik ve milliyetinin doğruluğunun ispat edildiğini, giriş nedenlerinin uygun bulunduğunu gösteren, ve o ülkenin bir resıüî görevlisi yahut yetkili mercii tarafından, pasaport üzerine yapılan tasdik. Karşılıklı olarak ülkelerin vizeleri kaldırmalarına, ya da belirli kişilerin vize uygulamasının kapsamı dışında bırakılmasına da vize muafiyeti denir.
(Alıenatıon) 1. Alİnasyon Kişinin İçinde yaşadığı topluma, kültürel
değerlere ve rol dağılımına karşı İlgisinin kaybolması, değer ve normları
anlamsız görmesi, kendisini güçsüz ve yalnız hissetmesi durumu. Bkz. anomi.
2. İnsanın taşıdığı amaçlar ve benimsediği ilkelerle çelişir bir konum ve İlişkiler ağı içerisine düşmesi. Büyük ölçekli işletmelerde, üretim sürecindeki işbölümünün bir sonucu olarak, üretimi gerçekleştiren emcK sahibinin, ürün üzerindeki denetimini kaybetmesine emeğin yabancılaşması; bir toplumun İçsel veya dısşal dinamiklerle tarih mirası vu kullu ne yabancı hale gelmesine kültürel yabancılaşmamun aydın kesiminin, İçinde yaşadığı topluma ait değerleri reddederek yahut hafife aîarak farklı bir toplumun değerlerini benimsemesi sonucu, halk kitleleri ile aydınlar arasında kopukluk veya ikilik oluşmasına da aydın yabancılaşması denir.
(Savagery) Bkz. barbarlık
(Negatıon) Bkz. olumsuzıama
(Antısemıtısm) Bkz. Antisemitîzm
(Convergent Frochsses) Farklı noktalardan yola çıktıkları, ya da farklı merkezlerden kaynaklandıkları halde, taşıdıkları benzer özellikler yahut kullandıkları ortak yöntemler nedeniyle, çeşitli aşamalardan geçtikçe ortak bir noktaya, belirli bir merkeze doğru yönelen, birbirine yakınlaşan süreçler.
(Approach) Bir olayı, bir problemi veya konuyu, benzerlerinden temel noktalarda farklılıklar gösteren, ancak kendi içinde tutarlılık arzeden ele alış, değerlendiriş, anlamlandırıp ve yorumlayış biçimi,
(Approach-Avoıdance Co.Vfu) Birey için aynı hedefin hem çekici, hem de itici olmasından kaynaklanan çatışmayı İfade eden psikoloji terimi.
(Approach-Approach Confuct) Kişinin, aynı anda doyumunun sağlanması mümkün olmayan iki farklı hedefe yaklaşmak için güdülenmesinden doğan çatışmayı ifade eden psikoloji terimi.
(Dexy) Bkz. inkar
(Illusıon) Bkz. algi yanılması
(Fallacy) Aslında yanlış olduğu bilindiği halde başkalarım aldatmak amacıyla doğru gibi gösterilerek yapılan hileli çıkarsama veya akıl yürütme.
(Answer) Bkz. cevap
(Falıfıcatıomsm) Bir önermenin bilimselliğinin, sözkonusu Önermenin muhtemel gözlemlerle yan-lışlanabilir bir biçimde formüle edilmiş olup olmaması İle be-. Jirlenebileceğİni; bu yüzden bilimsel bilginin doğruların birikmesiyle değil, yanlışların ayıklanmasıyla ilerlediğini savunan görüş. (K.R. Popper) Bkz. mantıksal pozitivizm, pozitivizm, Akılcılık, Bilimsel Devrim.
(Imıtatıon) Bkz. Taklit
(Projectıon) Bireyin başarısızlıklarını yahut kabul görmeyen davranışlarının sorumluluğunu başkalarına yükleyerek kendini saklamaya çalışması şeklinde ortaya çıkan bir savunma mekanizması, örn. Düşük not alan bir öğrencinin, bunun nedenini derse çalışmamasına değil, öğretmenin kötü niyetine bağlaması.
(Neutralıty) Bkz. tarafsızlık
(Structure) Dengeli, düzenli ve uyumlu ilişkilerle birbirine bağlı öğelerden meydana gelmiş bütün. Bkz. yapısalcılık.
(Structural Explanatıon) Bkz. açıklama
(Structural Unemployment) Bkz. İssizlik
(Strl'cturaust Psychology) Zihnin içeriği ile bütün psikolojik süreçlerin içeoakış tekniği ile zihinsel öğelere ayrılarak çözümlenebileceği görüşünü savunan psikoloji okulu.
(Structuraus.M) Çözümleme birimi olarak, yapıyı alan ve yapıyı da onu oluşturan öğelerin toplamından daha farklı bir nitelikte kabul eden yaklaşım. Buna göre bir cümlenin anlamının o cümleyi oluşturan kelimelerin anlamlarının toplanması ile değil, fakat tam tersine kelimelerin anlamlarının o dilin bütünlüğü İçinde oluşması gibi, toplumsal olay veya kurumlar da İçinde yeraldıkları toplumsal yapının bütünlüğü ile ilişkileri çerçevesinde anlaşılabilirler.
(Sanctıon) Müeyyide. Toplumsal kuralların işleyebilmesi ve düzenin devamlılığının sağlanmasına yönelik olarak kişilere caydırıcı veya özendirici etkide bulunan ceza veya Ödül Cezalandırma niteliği taşıyan yaptırıma olumsuz yaptırım; ödüllendirmeye dayanan yaptırıma da olumlu yaptırım denir.
(Uttlıty) Bkz. Fayda
(Utılıtartanısm) Bkz. faydacılık
(Create) Varetme, ortaya çıkarma, meydana getirme. Herhangi bir hammadde kullanmadan veya bir şeyin aracılığına başvurmauan, mutlak anlamda yoktan varetmeye mutlak yaratma; varolan malzemeyi kullanarak veya birtakım araçlardan yararlanarak yeni bir şey ortaya çıkarmaya ya'da bir esere yeni bir şekil vermeye de izafî yaratma denir. Mutlak yaratma Mutlak Varlığa, izafî yaratma ise ;insana özgü bir fiildir.
(Udıcıary/Judgement) 1. Devletin en temel üç işlevinden
biri olarak, belirli bir hukuk sistemi çerçevesinde, yasama organının meydana
getirdiği kanunları somut durumlara uyarlamak, anlaşmazlıkları çözmek, böylece
adaleti sağlamak amacıyla, bağlayıcı ve yaptırım gücüne sahip karar üretme.
Bkz. yasama, yürütme, hukuk..
2. Bir
konuda sonuç niteliğinde verilen karar; yargılama, değerlendirme sonrasında
ulaşılan sonuç.
3. Doğru
veya yanlış olarak nitelenebilen karar.
(Ixdepende. Of Judıcıary) Devletin üç temel işlevinden biri olan yargının, bağımsız mahkemeler aracılığıyla ve diğer iki işlevi oluşturan yasama ve yü-. rütmenin vesayet ve denetiminden uzak olarak yerine getirilmesi.
(Bıased Samplıng) Bkz.
Örnekleme
(Court Of Appeals) Adliye mahkemelerinde verilen kararların temyiz edilebileceği ve ayrıca kanunla belirlenmiş bazı konulara ilk ve son derece mahkemesi olarak da bakmaya yetkili üst mahkeme.
(Law/Act) Bkz. Kanun
(Statutory Decree) Bkz. Kanun Hükmünde Kararname
(Legal Monopoly) Dayanağını kanunlardan alan iktisadî, hukukî veya sosyal amaçlı tekel. Bu çerçevede devletin gelir sağlamak amacıyla kurduğu tekele İkdİsadî monopol; yeni buluşlar veya araştırmaların teşviki ve patent haklarının korunması amacıyla firma ya da kişilere anlaşmalarla verilen bazı haklara hukukî monopol; bazı sosyal hizmetlerin sunulmasında rekabet nedeniyle gelecek dalgalanmaların önlenmesi amacıyla oluşturulan tekele de sosyal monopol denir. Ayrıca bkz. tekel.
(Ratıonal-Legal Authorıty) Güç kullanımının meşruluğunun, belirli amaçlan geçekleştirmek üzere konmuş rasyonel yasalarla sağlandığı iktidar yapısı. (M. Weber) Bkz. geleneksel otorite, karizmatIk otorite.
(Legıslatıon) Kanun yapma edimi. Ulusal veya uluslararası konularla ilgili bağlayıcı ve yaptırım gücü olan kuralları oluşturma, değiştirme yahut varolan kural veya yasaları İptal etme. Yasama sürecinin sonunda bclü bir siyasal örgüt çalısı altında yaşayan insanların hak, yetki ve sorumlulukları belirlendiği için, bir toplumdaki yasama sistemi, hem o toplumdaki siyasal İktidar ilişkilerini, hem sosyal güçler dengesini, hem de o toplumu çevreleyen egemen değer ve inançları yansıtır. Bkz. Yürütme, Yargı.
(Freedom From Arrest) Parlamenter sistemlerde senato veya temsilciler meclisi üyelerinin, üyelikleri devam ettiği veya üyesi olduktan meclisin haklarında tersine bir kararı olmadığı sürece, gerek meclis içinde, gerekse meclis dışındaki fiil ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulup yargılanamamaları garantisi.
(Lıfe Standard) Toplumu oluşturan bireylerin, o toplumda tüketilen mal ve hizmetlerden yararlanabilme, bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarının karşılanabilme düzeyi.
(Bıology) Bkz. biyoloji
(Horızontal Mobılıty) Bkz. Sosyal Hareketlilik
(Invesment) 1. Herhangi bir ürünün yetiştirilmesi
veya iyileştirilmesi amacına yönelik olarak yapılan faaliyetlerin tümü.
2. Belirli bir dönemde ülkedeki mevcut üretim araçları toplamına ya da mevcut sermaye stokuna yapılan ilaveler. Üretim sürecini İşler halde tutmak ya da geliştirmeye yönelik olarak girişimciler tarafından yapılan harcama.
(Red Type) Bkz. kırtasiyeciıİK
(Fate) Bkz. kader
(Fatausm) Bkz. kadercilik
(Reserves) İhtiyatlar. İlerde meydana gelmesi muhtemel zararların karşılanması, işletmenin faaliyetini sürdürmesi veya gelişmesinin sağlanması, pay sahiplerine istikrarlı kâr dağıtımının mümkün kılınması., gibi amaçlarla ticarî işletmelerce kazançlardan ayrılarak oluşturulan kaynak-iar. Yedek akçeler bilançonun pasif kısmında ve özkaynaklar içinde gösterilir. Yasaların emredici hükümleri gereğince ayrılan yedeklere zorunlu yedek akçeler; işletme yöneticilerinin kendi insiyatifleriyle ayırdıkları yedeklere de ihtiyarî yedek akçeler adı verilir.
(Industrıal Reserve Army) Üretimden alıkonmuş veya uzaklaştırılmış, geçici ya da sürekli olarak işsiz bırakılmış, gerektiğinde çalışan kesim üzerinde baskı unsuru olarak kullanılan ve hazır-ucuz işgücü olarak görülen kitle.
(The \Ew World Order) 1980'li yılların ortalarından itibaren SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde görülen açıklık, yeniden yapılanma, demokratikleşme vb. değişmeleri kapsayan köklü dönüşüm süreci, iki Aimanyamn birleşmesi, Körfez Krizi ve Körfez Savaşı gibi gelişmelere paralel olarak, II. Dünya Savaşı sonunda dönemin süper güçleri SSCB ve ABD tarafından belirlenen statükonun bozulması, sosyalist blokun çökmesi ile dünyanın tek kutuplu hale gelmesi, tüm dünyada bir globalleşmenin yaşanmaya başlanması sonucunda, ABD'nİn tüm dünyayı denetimine alma isteği doğrultusunda önerdiği kapitalizm, demokratikleşme ve bütünleşmeye dayalı yeni bir güçler dengesi İle yeni bîr güvenlik sisteminin oluşturulmasını öngören sistem.
(New Protectıonısm) Dış ticaretin çeşitli engellerle sınırlandırılarak ülkenin dış ticaret zararlarına karşı korunması ilkesine dayalı merkantilist korumacı anlayışın 20. yüzyılda, özellikle de işsizlik ve durgunluğun yaygınlaştığı ekonomilerin bunalım dönemlerinde yeniden dirilen modern versiyonu. Yeni merkantilizm olarak da anılan yeni korumacılık, 1930 dünya bunalımı ve 1970'İİ yılların petrol şokuyla gelen bunalımlı dönemlerde, egemen anlayış haline gelmiş; kotalar, sağlık ve standardızasyon koşulları getirmek sureliyle azgelişmiş ülkelerden sanayileşmiş ülkelere yapılan ihracatın kısıtlanması şeklinde uygulamaya yansımıştır.
(New Rıght) Kapitalist sistemin 70'li yıllar boyunca içinde bulunduğu krizi aşmak için geliştirilen ve ekonomide devletin yükümlülüklerini azaltmak, sosyal maliyetlerini gö-zardı ederek liberalizmi tam olarak uygulamak, kendine özgü bir ahlâk felsefesi oluşturarak, dejenere olmuş bir çok değere eski itibarını yeniden kazandırmak gibi özelikler taşıyan; Rea-gan yönetimindeki ABD ve Thatcher yönetimindeki İngiltere'de öne çıkmakla birlikte bütün 80'li yıllar boyunca Avrupa ve Japonya'da sağ iktidarların benimsemiş olduğu İdeoloji. Bkz. Sağ, Sol, Yeni Sol.
(New Left) 1960 yılından itibaren İngilterede çıkan New f.efl Revietv dergisi çevresinde toplanan yazarların yanısı-ra bir çok Avrupalı sosyalist düşünürü de içine alan ve mark-sist kuramın öngörülerinin gerçekleşmemesinin nedenleri, kuramsal yanılgı, çıkmaz ve tıkanıklıklarla ilgili olarak yapılan tartışmaların ışığında, felsefe ve sosyal bilimlerin yeni araç ve yöntemlerinin de kullanılmasıyla oluşturulan, marksizmin temel İlke ve kavramlarına bağlı kalarak, dünyada son yüzyılda meydana gelen sosyo-ekonomik gelişmeleri de açiklama gücüne sahip yeni bir teori kurmayı amaçlayan akım. Bkz. sol.,sağ, yeni sağ.
(Neo Colonıalısm) 1. Emperyalist güçler tarafından,
askerî sömürgecilikten kurtulmuş, ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaya çalışan
ülkeler üzerinde, siyasal denetim ve ekonomik sömürüyü devam ettirmek amacıyla
sözkonusu ülkelere ikdisadî, siyasî, askerî, ideolojik ve . kültürel baskı
yapılması biçiminde ortaya çıkan sömürge düzeni.
2. Geleneksel sömürgeciliğin kârlı olmaktan çıkması üzerine sömürgeci devletlerin, sömürgelerine siyasal bağımsızlık verdikleri, ancak sömürge dönemindeki güçler dengesinin korunarak yeniden üretilmesini sağlamak için geliştirdikleri bağımlılık düzeni. Bkz. sömürgeciıik.
(New Internatıonal Kconomıc Order) 1970'!i yalarda bazı azgelişmiş ülkelerin, mevcut uluslararası İktisadî sistemin kendileri aleyhine İşlediği düşüncesinden hareketle, temel amacı varolan düzeni azgelişmiş ülkelerin de yararlanacakları, bu ülkelerin hızlı sanayileşmelerine imkân verecek yeni bir düzene dönüştürmek, bunun için de zengin kuzey ülkeleri ile yoksul güney ülkeleri arasında yeni bir işbirliğine, karşılıklı çıkar esasına dayanan eşit ve adil ilişkiler düzenine gerek olduğu teziyle Birleşmiş Milletler nezdinde yaptıkları girişimler sonucunda, 1974 yılında BM tarafından benimsenmiş olan deklerasyon ve eylem planı. Bkz. kuzey-güney diyalogu.
(Revaluatıon) İktisadî kjymetlerin . hızlı enflasyon karşısında kısa sürede değersiz hale gelmeleri, yahut büyük oranda değer kaybetmelerini önlemek amacıyla, bilançoya dahil, amortismana tabi İktisadî kıymetler ile bu kıymetler üzerinden daha önce ayrılmış amortismanların, her hesap dönemi sonu itibariyle, Maliye Bakanlığı'nca tespit ve ilan edilen belirli, sabit bir katsayı yardımıyla değerlerinin yeniden belirlenmesi. Yeniden değerleme yapmak İktisadî Devlet Teşekkülleri için zorunlu, diğer işletmeler İçinse isteğe bağlıdır.
(Dısplacement) Bir güdünün hedefini, yerine başka bir hedef koyarak gizleme. Kişinin belirli komplekslerinin etkisiyle ve içinde bulunduğu gergin durumdan kurtulabilmek için asıl sıkıntı kaynağı olan davranışını, daha kabulü mümkün bir diğeriyle değiştirmesi; sıkınümn transferi. Herhangi bir eğilimi, düşmanlığı veya güdüyü ulaşılamayan gerçek hedefin dışında, ulaşılabilen bir hedefe yönelterek gidermeyi mümkün kılan bir tür savunma mekanizması. Örn. Bilİnçaltındaki günahkârlık duygusu ya da suçluluk hissinin, ellerin kirliliği fikriyle yer değiştirmesi sonucu bazı kişilerin sürekli ellerini yıkamaları; babasına kızan bir çocuğun babasına olan kızgınlığını kardeşinden çıkararak onu dövmesi.
(Local Democracy) Demokratik ilkelerin sadece ulusal düzeydeki kararların alınmasında kullanılma-. sının yeterli görülmeyerek yerel nitelik taşıyan kararların alınmasında da kullanılması, böylece siyasal katılım, kamu denetimi, eşitlik gibi demokratik değerlerin yerel karar alma süreçlerine de hakim kılınmasını öngören demokrasi anlayışı. Bkz. Endüstriyel Demokrasi, Demokrasi.
(Local Admınıstratıon) MahalR idare. Devletin temel İşlevlerinin bir bölümünü, hem kaynakların daha verimli ve denetimli kullanılması, hem de halkın yönetime katılımının sağlanması amacıyla kurulan yerel birimlerle ve seçimle işbaşına getirilen yöneticilerin başkanlığında yerine getirilmesi.
(Decentralızatıon) Adem-i merkeziyet. Merkeziyetçiliğin tersi olarak mahallî İdarelerin merkezî yönetim karşısındaki yetki ve özerkliğinin genişletilmesi; merkezin gücünün kırılması; yetkilerin merkez ile taşra arasında paylaştırılması; merkezileşmenin önlenmesine yönelik karar ve uygulamalar. Bkz. yerel yönetim, yetki genişliği, yerel
(Green Revolutıon) 20. yüzyılın son çeyreğinde tarım teknolojisindeki önemli gelişmeler, sunî gübre kullanımı ve sulama olanaklarının iyileştirilmesi sonucu azgelişmiş ülkelerde tarımda ulaşılan yüksek verimliliği ifade etmek üzere kullanılan deyim.
(Abılıty) Kabiliyet Doğuştan gelen ya da eğitim ve pratikle kazanılan, zihinsel yahut fiziksel etkinliklerde bulunabilme kapasitesi. Bir İşi göreceli olarak daha çabuk ve niEelikli yapabilme gücü.
(Competence Motıvatıon) Kişinin çevresiyle etkileşimini mümkün kılacak becerileri geliştirme ve aynı zamanda sahip olduğu gizil güçlerini kullanma güdüsü.
(Authorıty) Bkz. otorite
(Deconcentratıon) Hiyerarşİk bir örgüt içerisinde, gerek yasal düzenlemeler sonucu gerekse üst kademedeki yöneticilerin ihtiyarî olarak bîr kısım yetkilerini, hem örgüt içerisinde yetki ve sorumluluğu dağıtmak, hem de kırtasiyeciliği enaza indirerek iş akışını hızlandırıp verimliliği artırmak amacıyla alt kademedeki yöneticilere devretmesi.
(Technıque) Bkz. Teknik
(Regressıon) Bkz. regresyon
(Hermeneutıcs) Hermeneutik Sosyolojide, sosyal gerçeklik ile düşünce arasında neredeyse bire-bir bir ilişki kurmaya çalışan pozitivist bakış açısına bir tepki olarak geliştirilen ve dünya görüşü ile gerçekliğin yorumlanması arasında sürekli gidiş gelişler kurarak, bütünü parça, parçayı da bütünle birlikte anlamanın en güzel yolunun yorumlama olduğunu ileri süren yaklaşım.
(Admımstratıon) 1. İdare. Mevcut kaynaklan ortak bir
amacı gerçekleştirmek için kullanan İnsanların etkinliklerinin, sözkonusu
amacın en kısa zamanda ve en verimli biçimde elde edilmesini sağlamak amacıyla
koordine edilmesi.
2. Bir örgütün amacını gerçekleştirebilmesi için oluşturulan formel hiyerarşi.
(Managerîal Revolutıon) Modern teknolojik bilgi ile donanmış yöneticilerin, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmamalarına rağmen, yetenek, bilgi ve becerileriyle sözkonusu mülkiyeti elinde tutan kapitalistlerden daha güçlü hale gelerek, dünyanın fiilî yöneticileri durumuna geldiklerini böylece, yöneticilerin egemen olduğu yeni bir tarihsel dönemin kapısını açtıklarını ileri süren görüş. (J. Burn-bam)
(By La W) Bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin kendi görev alanlarına giren konu ve işleri düzenlemek amacıyla anayasa, yasa ve tüzüklere aykırı olmamak kaydıyla hazırladıkları hukukî ve idarî bağlayıcılığı olan metinler.
(Operatıonal Research) Karmaşık idarî, ekonomik veya siyasal olaylarla ilgili kararların alınmasında uygulanan bir yöntem. Buna göre önce amaçlar ve araçlar belirlenir. îkinci aşamada amaç ve araç arasında rasyonel ilişkileri gösteren matematiksel modeller geliştirilir. Üçüncü aşamada bu modeller uygulamaya konur ve en iyi işleyen modele uygun olacak şekilde karar alınır.
(Non-Dırectıve Therapy) Hastanın, sorunlarını terapistin yerine kendisinin çözmeyi öğrenmesinin gerekli olduğu ilkesine dayanan ve hastaya tedavide etkin rol vererek, onun kendisini İfadesine en fazla imkân tanıyan psikoterapi yöntemi.
(Method) 1. Metod. Usul. Bir amacın
gerçekleştirilmesi, bir hedefe ulaşılabilmesi için izlenen yol, stratejiler bütünü.
2. Araştırma, çalışma ve bir sonuç elde etmek için kullanılan akıl yürütme biçimi.
(Methodology) 1. Metodoloji. Belirli disiplinler
özelinde, gerçekliğin anlaşılması ve açıklanmasına yönelik bilgilerin
üretilmesinde kullanılan yol, yöntem ve yordamları İnceleyen bilimdalı.
2. Amaca ulaşılabilmesi için ne tür araç ve yöntemler kullanılması gerektiği konusunda geliştirilen bilgilerin sistemli ve düzenli olarak ifade edildiği kavramsal sistem.
(Detente) Detant. 1960 ortalarında ilk defa tartışılmaya başlanan ve 1969-1975 yıllan arasında; Doğu-Baîı yarışının daha az acil ve daha az önemli olduğunu kabul eden, karşılıklı menfaat ilişkilerinin mümkünliiğünü tanıyan ve süper güçler arasındaki düşmanca ilişkiyi yeniden düzenleyen ABD Başkanı Nİxon'in Sovyetler Birliğİ'ne karşı benimsediği politik strateji.
(Cıtızenshıp) Bkz. vatandaşlık
(Sublımation) Süblimasyon, Engellenen veya meşru kabul edilmeyen bir güdünün meşru kabul edilen bir üretimde kullanılmak üzere bilinçsiz bir şekilde kanaîîze olması. Örn. Sevdiğine kavuşamayan bir aşığın iyi bir sanatçı olması.
(Attrıbutıon Theory) İnsan davranışları ile ilgili yargıların, sözkonusu davranışlar ve onlara neden olduğu düşünülen faktörlere yüklenen anlamlarla kayıtlı olduğunu savunan kuram. Buna göre, başkalarının davranış nedenlerine yüklediğimiz anlam değiştikçe o davranışlarla ilgili yargılarımız da değişir. Dolayısı ile davranışlarla İlgili yargılar Öznel durumlarla içice oluşur.
(Executton) 1. Devletin üç temel işlevinden birisi
olarak, yasama organı tarafından hazılanan kanunların uygulanması. Bkz. yasama,
yargı.
2. Bürokrasiyle ilgili işlerin tamamı. 3. Her çeşit örgütte yönelim ve denetim işleriyle, yetkili kişilerin yaptıkları İcraatlar bütünü. Bkz.
(Floating Exchange Rate System) Bkz. Esnek Döviz Kuru Sistemi
(Tıme) Hareketi ve oluşu çevreleyen, varoluşun içinde cereyan ettiği kozmik süreç. Bkz. mekan, niceliksel zaman, Niteliksel Zaman.
(Tıme Serıes) İstatistiksel bir araşurmada ya-piian gözlemlerin belirli zaman dilimlerinde aldıkları değerlerin bîr araya getirilmesiyle oluşan seriler.
(Artışanship) Sanayi devriminden önceki yüzyıllarda yaygın olan, sınırlı bir el emeğinin yardımıyla İş gören küçük üreticilerden meydana gelen meslek grubu; bu temele dayanan geçim tarzı. Kullandığı üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve faaliyetlerinin ürünlerini doğrudan kendisi satan üretici-tüccar durumundaki küçük üreticiye de zanaatçı denir.
(Loss) Bkz. Kar
(Intellıgence) 1. Karşılaşılan teorik ya da pratik
problemlere çözüm bulmak İçin zihnin çeşitli fonksiyonlarını birarada
kullanabilme kapasitesi. Zihnin fonksiyonlarının uyumlu çalışması sonucu ortaya
çıkan yetenekler bileşimi.
2. Çevreye uyum sağlama, bilgî birikimini ustaca kullanabilme, düşünme ve çözüm yollan üretebilme, araç geliştirme, Öğrenme, öğrenilen şeylerden yararlanabilme, yeni durumlara uyum sağlayabilme gibi unsurlardan oluşan yetenek bütünlüğü.
(Intelugence Test) IQ testi. İnsanın zeka düzeyinin ölçülmesi amacıyla ve normal bir İnsan bebeğinin belirli aşamalarda göstermesi beklenen zihinsel gelişim referans alınarak hazırlanan bir dizi sorudan oluşan test. Bu test sonucu, teste tabi tutulan kişinin verdiği cevaplara göre zihin veya zeka yaşı hesaplanmakta ve takvim yaşının zihin yaşına bölünerek 100'le çarpılmasıyla elde edilen sayı sözkonusu kişinin zeka düzeyinin göstergesi kabul edilmektedir.
(Rıchers' Club) Onlar Klübü. ABD, ingiltere, Almanya, Fransa, italya, Kanada, Japonya, Belçika, Hollanda, İsveç'ten oluşan ve dünya ticareti ve uluslararası fi-nansal piyasaların yönlendirilmesinde etkin rolü olan ülkelerin biraraya gelerek oluşturdukları topluluk.
(Mınd) 1. Bir bireyin algılama, hatırlama,
tahayyül etme, hissetme, kavrama, düşünme gibi yapı ve işlev bakımından o
bireye bağlı olan süreçlerin uyumlu bütünlüğü. Düşünme, anlama, kavrama,
yorumlama gibi insanı diğer canlılardan ayıran yetilerin kaynaklandığı merkez.
2. Maddî olmayan ve bütün varlıkların temelini oluşturan öz.
(Mental Defıcıency) Zeka geriliği; doğuştan veya bir hastalık ya da hasar sonucu zihnin fonksiyonlarını normal şekilde yerine getirememesi durumu.
(Stress) Bkz. Stres
(Vıtal Need) Yaşamın sürdürülebilmesi İçin zorunlu, tüm canlıların onsuz yapamayacakları beslenme, giyinme ve barınma gibi İhtiyaçlar. Giderildikçe haz, giderilmedikçe elem veren, ancak hayatın idamesi için yaşamsal önem taşımayan İhtiyaçlara da zorunlu olmayan İhtiyaçlar denir.
(Compulsory Votıng) Oy kullanmayan kişinin temsil edilmemiş olacağı varsayımına dayanarak, siyasal sistemde herkesin temsil edilmesini sağlamak veya siyasal katılımı artırıp, siyasal sistem yahut rejimin meşruluğunu onaylatmak amacıyla, seçimlerde oy kullanmanın İsteğe bağlı olmaktan çıkarılıp zorunlu hale getirilmesi; oy kullanmayanların makul mazeret gösteremedikleri takdirde para cezası veya çeşitli haklardan mahrum edilerek cezalandırılmasını Öngören seçim yöntemi.
(Indetermınısm) Bkz. indeterminizm
(Cruelty) 1. Bir şeyi ait olduğu yapı, ortam veya
çerçevenin dışına koymak.
2. Meşru
hakların çiğnenmesi, hukukun tanınmaması. Baskı yönetimi. Üke ve kural
tanımayan, keyfî davranış.
3. Kendisine tanınan hukukî sınırı geçme, haddi aşma, başkasının mülkünde tasarrufta bulunmaya kalkma. Bkz.
Adalet.