Sana Yazdım


![]()
Sana Yazdım
L
Zekeriya Efiloğlu
Beka
ZEKERİYA
EFİLOĞLU
YAZIŞMA ADRESİ
Karataş Toplu Konut Alanı
1.Bölge Sema Sitesi B.Blok D
Şahinbey/Gaziantep
zefiloglu@mynet.com
zefiloglu@hotmail.com
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ /
DÜŞÜNCELER
KARDELENLERE
/
NİLÜFER /
MASUM
DUYGULAR /
EMANET /
SİMURG /
YİNE /
HAYAT /
MAZİYLE
HASBİHAL /
SANA YAZDIM /
ÖLÜM /
SEVDİM SENİ /
PSİKOLOJİK
TELKİNLER /
ÇAĞRI /
GÜZEL AHLÂK /
SANA
GELİYORUM /
BİZE NE OLDU?
/
GELİNCİK /
VARDIR,
İNANIN /
YAŞAM VE ÖLÇÜ
/
ATALET /
BEN GELDİM /
O DÖNDÜ /
NEREDE YANLIŞ
YAPTIK? /
HİCRET /
GELMEZ MİSİN?
/
İNCİNMEYEN
TANELER /
KARANLIKTAN
AYDINLIĞA /
HİSLİ KALPLER
/
ÖNCE
KELİMELER VARDI /
SEVGİ ve AŞK
/
HASBİHAL
ORYANTALİZM /
SİVİL TOPLUM
/
GERÇEĞİN
RESMİ /
İLETİŞİM,
REKLÂM BİRAZ DEĞİŞİM /
BİZE ÖZGÜ /
EĞİTİM VE KİŞİSEL
GELİŞİM
ÖĞRETMEN
GÖZÜYLE SAĞLIKLI VE SAĞLIKSIZ EĞİTİM /
BAŞARI SİZİ
BEKLİYOR. BUYRUN BAŞARIYA! /
OKUMAYI
OKUMAK /
SORU MU SORGU
MU? /
YAZMA EYLEMİ
/
ZAMAN VE
ÇALIŞMA /
DÜŞÜNÜLENLER
ÇEŞNİ /
OYUNLAR ve
OYNAYANLAR /
BATININ UTANÇ
RESMİ /
ALFABETİK
İNCİLER / 192
“İnsanlar çabuk yükselenlere
değer verirler.
Ama hiçbir şey tüy ve
toz kadar
hızlı yükselmez.”
“Öldük, ölümden bir şeyler umarak
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Nasıl hatırlamazsın o türküyü
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü
Alıştığımız bir şeydi yaşamak.”
Bir
hayal denizinde seyrüsefer eylerken, yalnızlığın en ücra mevsiminde
yaşarken
tanıştım okumayla. Öğretmen okulunun ortaokul sonuydu.
Elimdeki kitap bir romandı ve bir çırpıda okumuştum. Ondan sonra kendimce
okumaya ve kendimce yazmaya başladım. Yazınca özgür, mutlu ve kendinden emin;
yazmayınca sönmüş volkanlar gibiydim.
İnsanlar kelimelerle düşünürmüş, gerçekten de öyledir. Kelimelerin
gerçek, yan, mecaz ve deyim anlamlarını iyi bilip kullanmak bir
hünerdir. Bu hüneri gerçekten en ince detayına
kadar icra edenleri kendime örnek aldım. Biraz çabaladım. Çabalarımın sonuç verip vermediğine okurlarımın karar vermesi daha uygun düşer. Bizce yapılacak bir “tespit” belki de ardından onlarca
“tenkidi” de beraberinde getirebilir.
Amacım; önce kendime, sonra insanlara faydalı bir şeyler
sunabilmek. Eğer bildiğim bir şeyler varsa onları dostça, kardeşçe, incitmeden paylaşabilmek. Yanlış anlamanın ve
anlamlandırmanın toplumda açtığı kaosa, toplumda
açtığı
dejenerasyona bazen edebi, bazen mizahi, bazen
hiciv bazen de sitem mesabesinden yaklaşabilmek…
Yazılarımda
örnekler verirken olayların, kıssaların, fıkraların tamamını almadım. Olayları
bazen bir sözle, bazen de bir cümleyle anlatıp beraberce düşünmemizi istedim. Mesela Simurg adlı yazımda, on beşe yakın
tarihi olayı anlattım. Diğer yazılarımda da
buna benzer üslup kullandım.
Bizler toplum olarak yıllardır, kırık plak gibi aynı türküyü dinler ve söyler olduk. Değişmek, gelişmek
adına
söylemlerimiz ne kadar çoksa; bu uğurda verdiğimiz mücadele ve kararlılık
da o derece azdı. Her şeyin ayağımıza ve ağzımıza gelmesini bekledik. Birileri bizim adımıza yapsın, bana kimse dokunmasın dedik. Ne birileri bizim adımıza bir şeyler yaptı, ne de o
yüreğimizde taşlaşan yaraların
sızısı birazcık olsun
azaldı. Küçücük ama önemli şeyleri bile beceremeden hep büyük ve de ulaşılmaz işlere
talip olduk. Büyük işlerin altında ezildik, büzüldük. Sadece ama sadece yapmamız gerekenle uğraşmadık. Bizim dışımızda ama
bizim için gelişen olaylara yabancı kaldık. Çok çabuk unutup, geçmişin engin tecrübelerinden
faydalanamadık. Çok çabuk sevdik ve nefret ettik.
Hayatımız çoklukların
ve yoklukların çıkmazında kayboldu. Ama birileri bizim bu zaaflarımızdan
çok güzel faydalandı. Kasıtlı,
yanlı, yönlendirmeli veya ihanet kokan, yayınları, dizileri, filmleri, kitapları, haberleri
feraset süzgecinden geçirerek değerlendiremedik. Hep şikâyet ettik ama çözüm hiç üretmedik. Sistematik, disiplinli, tertipli bir hayat yaşamayı beceremedik. O kadar çok konuştuk ki, bir iş yapmaya fırsat
bulamadık. Nedense hep yapmadığımız şeyleri söyledik.
Zaman zaman geçmişe
“mersiye” yakıp
avunduk, zaman zaman geleceğe dönük içi boş “methiyelerle” mutluluk senaryoları ürettik. Gökkubbe altında
“sorumlu” olduğumuz
şeylerden kendimizi muaf eyledik. “Sorunlu” bir bakış
açısıyla da
havale ettik. Bir gün ellerimizden, beyinlerimizden,
hayatımızdan ve hayallerimizden uçup gidenlere ağıt yaktığımızda ne
kadar geç kaldığımızı o zaman anlayacağız...
Bir şansımız daha
var: “Bu toplumu değiştirmek için önce kendimizi değiştirmek.”
kasım
Gaziantep
DÜŞÜNCELER
“Sen daima mutluluğu yakalamaya çalış;
hüzün nasıl olsa gelip seni bulur.”
“Çaresizseniz,
çare sizsiniz...”
KARDELENLERE
Müstesna bir mekânda, istisna
bir çiçekti yalnızlığımız... Adın kardelendi; karlar kalkmadan yüreklere
vurulan isyanın, bedeni infilakıydı açıklaması. Bedeni infilaklar, fikri
inkılâpların ana kucağıydı.
Kargaların ötmeye
başlayıp, bülbüllerin sustuğu coğrafyanın nadide çiçeğiydin. Kutlu haykırışı
temsil eden, bebelere isim olan... İsmi ile müsemma bir hayat yaşayabilmek için
artık ilk mermi namludaydı. Namluda gül vardı. Barut, buram buram toprak
kokuyordu. Toprak, yükü ağır bir devin sancılarıyla: “Biz neyledik o koskoca elleri” şiirini anıp “İmparatorluğa
Mersiye” yakıyordu. İmparatorluk yıkılırken
gülenler, özür dilemek için yastaydı.
Ulu çamlar, fırtınalı
diyarlarda ve zamanlarda yetişirmiş. Sen buna amadeydin. Avuçlarına sayılan
iltimaslara prim vermedin. Tek başına kalsan da, hep bir gün; sırtına basıp yücelenleri
düşündün... Görmesen de hissettin, sabrettin. Sabrın Eyyüb’ün sabrına
eşdeğerdi.
Rahatın ve rehavetin, ideallerin
ölüm döşeği olduğunun farkındaydın. Atalet gösterenlerin; adalet kaybedeceği
ihtarını çok yaptın... Dinletemedin... Dinlemeyenler, dilenmeyi kader sandılar.
Oysa kendileri çağırmışlardı azabı…
Sevgiyi saygıyı başucuna
yastık; azmi, kararlılığı, mücadeleyi bedenine dayanak; Allah korkusunu, günahları ruhuna barınak
yaptın. “Ümitvar olunuz!.”, “Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz!” tebessümünü yansıttın.“En üstün...” olduğunu
bilmeyip zillet içinde yaşayanlara, izzet tavsiye
ettin.
Ah!.. Sendin dağlarda, buzlu çamurları
delip başını çıkaran... Güneş, ay sana benzemek, bezenmek isterdi. Gökyüzü ışık yağdırırdı
semalardan...
Sana âşıktı kuşlar, sana pervaneydi bütün uçuşlar. Sabır ağacının özgün bir meyvesiydin. O kadar
tasasız ve
gamsızdın
ki dünyaya; o kadar da yakın İslam’ a...
Dillere vurulan perçinin, yüreklere mıhlanan derdin, sessiz isyanıydın. Sağanak sağanak yağan
belaların, sabahlara kadar bekleyen neferiydin; onun, sevgi olduğundan habersizleri düşünerek. Gerçek fırtınaları hep
sakin denizde beklerdin. Hiçbir dertle hemhal olmadığında maşukuna
olan aşkından tereddüt ettin. Veya aşkının samimiyetinden…
Sen Zeynep’tin, sen Sümeyye, sen Hümeyra, sen çiçektin, sen
kelebek sen isyankâr Süreyya... Yüreği kanayan yüzünden tebessümler fışkıran, hercai bir menekşe... Uzak diyarların asık
suratlısı, hırçın bakışlısı değil; yakın mesafelerin huzur bahçesi, muhabbet
bülbülüydün...
İstasyonlarda, meydanlarda, destanlarda, dualarda, derin nefes aralıklarıyla; beklenen, istenen, özlenen, kükreyensin...
Sen kardelensin,
Kardelen sen,
Cihan yansın bin kere,
Başını
öne eğersen!...
“Ruhun ıstırap içindeyse,
koltuğun rahat olmuş
neye yarar.”
NİLÜFER
Gülünce bir güneş
gibiydin. İnsanın yüzünden hüzün ve keder kışını def eder, yalancı olmayan
bahara müptela ederdin. Yüzün, çamurla güzelleşse de muhteşem; göz yaşların güz
yağmurlarından farksızdı. Bedenin, hep gündöndüler gibi güneşe maşuktu. Ruhun “alçak gönüllülüğün” “yüksek” deryasında
tevazu içerisinde temaşa halindeydi…
Hakkı ve adaleti
anlatmayanlara kızmıştın. “Adalet yerini
bulsun, isterse kıyamet kopsun.” sözüyle beraber, anlamayanlara ağlamayı
önerdiğinde sana gülmüşlerdi. Yüreğinde yaz yangınlarından kalma bir hüzün
vardı. Cellâdın ipini çekmiştin hoyratça... Seni en son orada görmüştü âşıklar...
Her yıl sanki yeniden “Merhaba!” der gibiydin ilmiğe... İlmek vuslat anının en
net habecisiydi. Haberciler “zeval” değildi haberlerden…
“Görev, öğretilmekten çok sevdirilmeli” derdin. İlişkilerin ve kişiliklerin yitirildiği bir
hengâmede, ellerinde bir tutam sevgiyle gördüm seni. Saçların rüzgârda savruk,
yüzün acılardan elemli ama bakışların sert ve kararlıydı. İlhamından,
ikramından ve ihtişamından faydalanamadan gitti bedeviler... Ne fark eder di
ki, ateş katıksız yanar mıydı?...
“Sevgili olan güzel; itaat eden özgür; isyankâr kişi köledir.” diye çok söyledin. Gözlüklerinde ve gözlerinde kusur olup, gördükleri zarafete “ihanet”, kendi kutsallarına
“ibadet”
edenlerin kuşyemi
tuzaklarına tutulmadın. Hayatı ve içindekileri, kendi kavram ve kaygılarınla yorumladın. Yorumların, yoğrulmuş derin
bir feraset taşıyordu. Boyalı istikballerinden ve
isteklerden uzak, çağdaş
cehaletin fersah fersah önündeydin. Sana zincir vurmaya çalışanlara gül, engellemeye
çalışanlara tebessüm, yanında olmayanlara intizar gönderdin... İntizar; imanın
en zayıf noktasını bile içine sindiremeyenler içindi.
Taşa işlenen nakış gibi ilmek ilmek nasihatlerle aydınlattın karanlığı. Yaşaman suç oldu, sözlerini intihar
addetti kelebekler; kozalarından çıkmadılar. Her
“Hadiselerden
gerekli ders alınmışsa asla pahalıya mal olmamıştır.” sözünü senden
duydum ilk kez... Ve ilk kez seninle ağladım bu sevdanın öksüz ve yetimliğine. Üstadı
bir kez daha hayırla andım. Yok,
etmek, yıkmak, yakmak ve sömürmek adına, fırtınalar koparanları alkışlayan taifenin ve onları
cilalayanların tarifinden kaçtım bundan böyle... Çaresizliğimin çare olduğunu, ümitsizliğimin
ümit bulduğunu, karanlıkların sabaha yakın olduğunu
anladım
yalnızlığımda. Yalnızlığım kader değildi. Unutulmuştuk
bir sokak lambasının kör karanlığında, gecenin ayazında, bir yaz gecesinin haziran akşamında.
Ay
ışığının altında kalabalıklaşan yalnızlığımızın eylemsel türküleri ısıttı, donmuş iliklerimizi. İçi dolmamış kavramların, kuralların, kavgaların acısını hep sen çektin.
Senin sırtından geçinip zirveye çıktığını sananlar, seni çoktan unuttular. “Anılar
yaşlanan dimağların
koltuk değnekleri” deyip sevgine ihanet
etmedin. İhanet edenleri de iyi insanların intikamıyla selamlayıp
affettin... Ruz-i mahşere
bıraktın hesapları, kamu hukuku adına..
Sen bu yüce sevdanın altında cüce kalanlara kızmadın. Dilinden; “....o azmıştır. Ona yumuşak söz söyle, belki kalbi
yumuşar.”, “.....vallahi eğer yumuşak huylu olmasaydın, etrafından dağılıp giderlerdi.” hazineleri saçılırdı. Bir
gün yine toplanacak bedenler Huzur-u Rahman’da... Hesabımız,
kavgamız, ayrılıklarımız oraya
kalsın, ne yazar. Tutun ellerimizden, aramızdaki mesafe: “...kurşunla kenetlenmiş binalar...” kadar az ve
deliksiz olsun…
Nilüfer
isyana gebe
Nilüfer
sanki bir bebe
Seni
bulacak bütün arayanlar
Aramadan
aranmayanlar
Nilüfer bataklık gülü.
Nilüfer isyan bülbülü.
Sana
gelecek bütün ağlayanlar,
Ağlamadan anlamayanlar...
“Az
anlamak
ters anlamaktan iyidir.”
MASUM DUYGULAR
Bir demet hıçkırık düştü, sensiz, erguvan
renginde çiçeklerle gülümsemeyi unutan kıraç ve yaslı toprağa. Bir buket hayal kırıklığının izdüşümü, acının güzelleştirdiği çehresinde yine, yeniden bir temaşa zevki peydah etti. Bir tutam ızdırap küllerinin savurduğu buruk ama asaletli acıyla uzaklara daldı,
isyankâr fakat mütedeyyin ve mutlu gözler. Bir
bukle acıyla
haleler oluşan kalbinden, şeytani riyakârlıklara belenmiş
hazır
bekleyen fitne tohumları da, ayrık otları gibi
tüm vücudu harmanlamadan kotarıldı çığlıklarına bile değer verilmeden. İhtilal
için şartlar
hazırdı artık. İhtilal ve infilak dışardan
içre, derin ve
kesin bir yolculuktu. Emre itaat etmeyen, masumluktan çok uzak her aza ve duygu
idam edilip sallandırılacaktı, ibreti âlem için. Kim ne derse desin, yıkılacak ve yıkılmaya mahkûmdu mavinin saflığına galebe çalmaya çalışan kırmızı…
* * *
Beyne ve kalbe tahakküm eden,
muhasara altına
alan, tehditkâr eylemlerin, tacizlerin tahkik edilip inkıtaya duçar olması
beklenirken, mütemadiyen devam etmesi komplo savlarını da haliyle güçlendiriyordu. İnsan
metabolizmasını dahi rencide edecek, meşru olmayan yayın, kültür, uygulama, öğreti, mefhum, mefkûrenin tezahür ettiği mazarrat (zarar), tezvir
(yalan), tesvit (karalama), tezyif (aşağılama) kolay kolay unutulacak, mağfiret edilecek cinsten değildi. Artık
tezekkür (konuşmanın) etmenin bir önemi de yoktu.
Topyekün bir soykırıma tabi
tutulan idealler varsın ölsündü. Nasıl olsa birileri yapacaktı. Yapanlar tezkiye (arınmışlardı) olmuşlardı
pisliklerden. “Nasıl olsa birileri benim adıma yapar.” Diyenler yoktu aile fotoğrafının içinde. Evlatlıktan reddedilmişlerdi. Ebter…
* * *
Misak-ı
Milli sınırları vardı. Hürriyetin ne anlama geldiğinin ortak bir tarifinin yapılmaktan
öte, herkese ve her şeye göre değişen milli olma vasfını çoktan yitirmiş, ideallerimizin yanlışlılığının kurbanlarını veriyorduk toprağa.
Soymak, hortumlamak ve sömürmek, için için kemirmek, peşkeş çekmek, ihanet kokan özelleştirmeler yapmak, var olanı kullanmayıp satın almak, ihtiyacından
fazla harcamalar yapmak, parayı gerekli olan yerlere değil
de başka kanallara akıtmak, öncelikli yapılması gerekenleri savsaklamak ihanetin eş değeri tutulmuyor ve bunu yapanlar kendilerini müstağni görüyor
ve serbest bırakılıyorlarsa; ulusal ve milli çıkarlarımız zinde
güçler ekseninde şekil değiştiriyor, biz; yönlendirmeli
ve kumandalı yönetiliyorsak, dostlarımızı, düşmanlarımızı bile
belirleme yetkimiz elimizden alınmışsa, tavır koymamız ve
tepki duymamız dahi bir kurallar ve kaideler
ekseninin taşeronu gibi gözüküyorsa, asil duruş veya bize özgü gururumuzdan bahsetmenin anlamı
var mı
acaba? Dünya; kalkınma adına hamleler gerçekleştirerek, milli gelir düzeyini arttırmak için planlar ve projeler yapmaktadırlar. Biz ise kendi insanıyla dahi barış imzalayamamış bir görüntü sergilemekteyiz. Bu kadar zor mudur iç barışı temin etmek? Bu kadar zor mudur oynanan bu
basit oyunu bile görememek? Bu kadar zor mudur gülleri ve gülücükleri yeniden
tesis ve tamir etmek?...
* * *
Otogarlar bende, özlemle
hasret arasında fay
hattı
gibi bir çizgiyi belirtir. Kırılgan, opak ve sınırsız… Zıtlığın ruhunda
gezinen duyguların raksı. İstasyonlar, soğuk ve
isli yapısıyla bir karabasan. Hele o kulakları tırmalayan gürültü. İstasyon
kelimesine özel bir takıntım var. Bana sonu çağrıştırıyor. Belki de ondan dolayı sevmiyorum. Limanlar; gelip ve geçmek, biraz duraklamak, arada nefes almak gibi bir misyon
üstlenmiş bende. Gemilerin nazlı nazlı salınışı ve mavinin tüm renklere galebe çalan asaleti de olmasa nasıl
katlanırdım bilemem. Gelenlerle gönderilenlerin buluştuğu daha binlerce mekân. Gönderenlerin gözlerinde, sözlerinde ve ellerinde
duygularını yansıtan
cümleler, heyecanlar, kıpırtılar… Yine bir seher vaktinde, zuhur seremonisinde, mağruba doğru gidiş ve dönüş…
Kiminin ki sessiz, sakin ve mütevazı; kimininki de; “Dönüşüm muhteşem olacak.” cinsten…
* * *
Islak bir akşamdı. Yıllarca
süren kavga bir aile faciasının eşiğindeydi. Zifiri
karanlıkta
bazen keskin, bazen acı acı köpek
ulumaları geliyordu. Tahta dış kapı belli ki
aceleyle aralık bırakılmış, esen serseri rüzgârla inliyor bir
korku filmini andırıyordu. Evin annesinin adı duyuluyordu. “Ayşeeeee Ayşeeeee…” Ses gittikçe uzaklaşırken evin içindekiler uyanmışlar korku dolu gözlerle
birbirlerine bakıyorlardı. En büyükleri
“Katlanmasını bilen için
hiçbir acı önemli değildir.”
EMANET
Kökler, en iyi, en
sadık dost toprağa; toprak, yüreğinden
kopup her şekle bürünen ağaca; ağaç, tüm yataylara inat yıkılmadan duran dallara; dallar, havanın ve suyun lezzetiyle yeşermiş
yapraklara; yaprak, narin ve nazik yaşamını kutsayan bir sufi gibi eğilen meyvelere; meyve, ruhunun güzelliklerini hayatıyla feda eden çiçeğe emanet…
Çiçek, kıymetini yitirmeyen bir mekâna; gövde, kırmayan
ve incitmeyen nezih bir ele; el, dokunduğu
zarafete ihanet etmeyen hisse; gül, gökkuşağının
rengine belenmiş gözyaşına ve tere, hercai
güzellikler, göç etmeyen bir iltifata emanet…
“Eller”, kanayan bir
yaranın
heyecanıyla titrek parmaklara; diller, sadece hayır söyleyip üzmeyen, ümitlendiren titrek ama kendinden emin
dudaklara; yürekler, zemherinin soğuğundan
etkilenmemiş, kıpır kıpır mutluluk pompalayan engin bir ruha; hayat, gerçekleri
özünde saklayan, hakikati barındıran, kevseri hatırlatan, düşününce
ağlatan nutfeye emanet…
Yüzler, hakikatin
ziyasına
belenmiş ve onla beslenmiş nura; sözler, gerektiğinde
bir çığlık, gerektiğinde
bir isyan, gerektiğinde, bir yakarış aramış bir
muhataba; hisler, yanıcı ve yanıltıcı
olmayan bir turnusol kağıdı gibi dosdoğru tene; gizler, ser verip sır vermeyen, yok olmayı varlıkla eşdeğer kılan bir
izana emanet…
Kuşlar, özgürlüğün
ilk habercisi güçlü kanatlara; kışlar, hijyenin ve baharın atmosferine seyyah dengeye; düşler, tamamen hapsedilememiş derin bir alamet taşıyan bilinçaltına; yaşlar, ruhun ve kalbin tüm kirlerini anında arındıran bir sebebe emanet…
Yaşam, varlık ve yokluk ötesi, sırat
evveli ince bir çizgiye; gelecek, inadına
ve sürekli olarak akan ebede; anlar, yaşamın her anını yansıtan, her türlü rengi aynı potada eritmiş mutlu karelere; yıllar, bir ağaç gölgesindeki kadar kısacık bir
zamana; geçmiş, tekerrürün tekrarına gerek duymayan ölüme; ölüm, kimine düğün, kimine
hüzün görünen mezara; aylar, topyekün bir isyana hazırlanan bedevi hazana emanet…
Dostluk, hayatın her karesini kuşatan mutluluk bestesi bir cana; sevgili, iltifatın
ve ikramın en son raddesini hak eden, hayatın kaynağı, kalbin usaresi, beynin ve kalbin pozitif enerji pompalamasına neden olan bir canana; canlar, küllerin ve güllerin serseri rüzgârlarla terki vatan eylemediği, insanın en mukaddes yaratık kabul
edildiği, “birbirinin kurdu” değil, birbirlerinin derdiyle hemhal olan bir vatana emanet.
“ Nelerin esiri olduğunu
bilen, hürriyetin eşiğindedir.”
SİMURG
Her
Sen ordasın
ve yıllardan
beri hep ordaydın. Gerçekle yüzleşmekten korkan bedenlerimiz
bilerek ve isteyerek seni yalnız bıraktı, yaşamdan
soyutladı. Sen, korktukları için sevsinler değil; sevdikleri için korksunlar istedin. Adına, encamına, kahramanlığına yakılan aşk
türküleri anlamını kaybetti yenilerde. Seni hayattan dışlayıp melek
yapanlar, aşağılara indirip buhar edenlerle doldu her
yan...
Ezberden söylenen yarım yamalak yalanlarla dolu bir mitoloji
oldu hayatın. Ağlayan
bebeklere, korkutmak ve kurtulmak için senin adını fısıldadılar. Öyle bir kaçıştı ki
bekledikleri sevgili, seni kendi elleriyle darağacına astılar da
anlayamadılar. Dinsel bir törenin ardından, dinsel
söylemler kullanarak sana lanetler yağdırdılar. Uğursuzlukların müsebbibi seni addettiler. Tıpkı tufan
gibi...
“Hani nerede gelsin de seni kurtarsın...” diye hezeyana
gelenler, bir sivrisinek uğruna
hayatlarını ödediler. Yollara dikenler atanlar,
yüreklere taş yağdıranlar, sırtlara
pislik yığanlar özürler dilemek için yarıştalar şimdi... Tekraren dönüş
için bilet yokmuş yâd elden. Ne acı bir tükeniş... Ayaklarına
defalarca gidişini, karşılaştığında hoş sohbet
edişini, ne olursa olsun şahsın için affedişini, o, yarattığı için sevişini, “Âlemlere rahmet olarak gönderilişini.” yorumlayamadılar. Oysa Allah isterse “bıçak” kesmez, “ateş” yakmaz, en korkunç ordular “yanık ekin yaprağına” döner, melekler bölük bölük aynı safta yer alır, “kalpleri
üstünden mühürler”, “batılı mahveder”, tüm dünyanın altını üstüne
getirirdi… Marifet bunu anlayabilmekti zaten.
Sen ordaydın
biliyorum. Hep birlikte ellerinde fenerlerle seni
aramaya koyulanlar uyuya kaldı yükseklerde. Dün düşman olduklarına, hiçbir şey
değişmeden “kardeşlerimiz” demeye başladılar. Dün, “Kanımız aksa da…” ile başlayan sloganlar yerini kapitalist ve sosyalist menfaatlere bıraktı. Sermayelerini illeti ölümlü bir sevgiye
bağlamış
derbeder âşık gibiydiler son demlerinde. Oysa ne güzel
de yakışırdı: “O’na bir de benim gözümle bak.” demek... Tutkunun, ihtirasın ve kindarlığın
yüreklerde açtığı tahribatı
göremediler. Fazla seyrüsefer eyleyenleri taşlayan bir toplumun varlığını hiç
okumamışlardı tarihte... Hiç ağlamamışlardı
cephede donarak ölen azizlerin ardından. Kaybedilen
bir savaştan
sonra üzüntüsünden ölen padişahlardan da haberleri yoktu. Onlar sadece dayatılan “Kızıl Sultan”, “Deli İbrahim” ve “Kardeş katli” senaryolarını dillerine pelesenk etmişlerdi. Dilleri, gömlek arkadan yırtılmasına rağmen: “Bana saldırdı.” diye
yalan söylüyordu. Samimiyetinden endişe edenler ise hâli yorumlarken: “Ya sen bizi bunca zamandır kiminle bilirdin?
Cenab-ı Hakka
teveccühümüzde bir kusur mu fehmettin?” diye hal tercümesi yapıyorlardı.
Ölerek dirilttikleri bu toplumun, kendi kemiklerini bile dışarı atmak adına
seviyesizleşeceğinden haberleri yoktu. Geri
dönmemeleri için bütün yollar, kapılar ve sınırlar kapanmıştı ecdadın
torunlarına.. Onların cenaze namazları artık bir kilise çanının gölgesinde
kılınacak
ve ebedi olarak gözyaşlarında buram buram türküsü
tüten dedelerinin yanında
istirahat edemeyeceklerdi.
Yıkılan
bütün kalelerin altında ezilenlere gülerek bakanları, sevmeyi öğrettiler
isteğimizi
sormadan. Son bir umutla yaklaştın yine... “....dost edinmeyiniz...” ihtarının cezbesi kalmamıştı belki
de... Belki de ince bir oyundu namluya sürülen... Belki
de bir rüyaydı yaşananlar. Birazdan Fatih atını denize sürecek, minik ellerde taşlar atoma dönüşecek, dağlarda sürgünde olan yiğitler
halaylar eşliğinde şehre inecek; düşmana mermi olsun diye sunulan “buğdayın”, iyi öldürüyor diye layık görülen “devlet nişanının”, sözde milli kültür ve milli
duygularla bezenmiş
ellerde sallanan “ecnebi bayrakların” bu ülkenin
kurtuluşu için
sallanmasının hesabını soracaklardı.
Yurtlarından
ve evlerinden kovulanlara, toplu katliamlara düçar
olanlara, gemilerini yakan komutanlar gerekti biliyorum. İşte onun için her seherde
huzurdayım... Her eylülde düşen yapraktayım inadına. Her damlada biraz daha zirveye çıkıyorum. Her acıyla, özgürlüğün
tadını çıkarıp, haykırıyorum. Sana gelmedikleri halde, bir kerecik ziyareti, zerafet olarak görüp,
senin onların kapılarını aşındırmalarını: “Gelin sağaltalım özgür
güvercinlerin yaralarını.” Demelerini: “Gelin bizi de
destekleyin!” demelerini duy(a)madılar. En önce kendileri kaçtı cenk meydanından. En önce kendileri terk etti savunulması gereken fikirleri. En önce kendileri açtı kapanması gereken mukaddes
yerleri. Dar çerçeve içinde yaltaklandıkları köhne kuytuda, senaryolar uydurup
tetikçilik yaptılar
senin kardeşlerine. Senin kültürünü, şahsiyetini tarihin
çöp sepetine atmak isteyenlerle aynı şeyleri söylemeyi ve
yapmayı soylu mücadele zannettiler. Hep kutup olarak kalıp, hep ayrılıklardan, hep kavgadan,
ispiyondan bahsedip, hep savaşta
kaçıp
barışta
çığırtkanlık yapmayı yeğlediler. Şehitlerin
kanı, şahitlerin
mürekkebi, şehitliklerin suyu kurumadan bir çırpıda forma değiştirdiler. Şehitlere
hakaret edenlerle aynı koltukta oturmayı “içlerine sindirdiler”. İçleri bir yavru için kan ağlamıyordu
ki. Nasıl olsa bu menfaat denizinde vatan ve
millet edebiyatıyla boşu boşuna ölecek dağ
gibi yiğitlerimiz vardı.
Evet, Simurg benim… Zümrüdü Anka Kuşu’nun kanadındaki kırmızı tüyüm... Kaf dağının ardındaki
esrarım... Kavuşmak
için mersiyeler yakılan sevgili, beklenilen
kurtarıcıyım... Bana acı
veremez yaşananlar. Sadece acı verenlere acırım. Ben hep buradayım
asırlardır. Ve burada olacağım inadına...
Birileri istemese de.
“İyiler
düşmansız olmaz.”
YİNE
Yine yağmur yağdı. Anlaşılmaz bir hüzün vardı yine. Yine yeniden
susadı topraklar. Sevgilinin yanan yüreğine histerik bir dokunuşla… Oysa
anlamamıştı hiç kimse kırmızı gülün esrarını. Kırmızı gül sevgiyi. Sevgi, gülün
kan rengiyle ödenmiş bedeliydi. En yüce aşkı. Aşkın anlaşılmadığı bir yerde,
“aşkın” bir finişti. Zaferin akıncılarıydı. Geri dönmemek üzere ayrılmışlardı
yavuklularından.
Yine hazan geldi. Yapraklar ayrılırken bedenden acıyla, beden
çıplak kalmıştı. Sıcaklık mavideydi. Mavi ise bulutların ardında. Bulutlar
beyazdı. Beyazlar zaman zaman acı veriyordu insana. Kirli bir geçmişin ardından
bakarken… Bakamadığı veya baktırılmadığı siyah beyaz mazinin acı hatırası.
Hatıralar hoyrat eller tarafından kundaklanmıştı. Kundaklayanlara beyefendi
deniliyordu… Kimilerine göre aristokrat, kimilerine göre entelektüel veya
aydın… Neyse hepsi de telâffuzu zor kelimelerdi.
Yine umutlar yeşerdi. Yeşermek zorundaydı. Hayat inadına ve
inadına devam ediyordu. İnatlar isyan mıydı? İsyankâr ellerimiz mi,
bedenlerimiz miydi? Her yürek çırpınışında bir kez daha yıkılacağını bilerek
savaşmanın adı mıydı? Yoksa niye yedi kez dolanmıştı “Hacer”? Niye kırmızı bant
bağlamıştı “Zehra”? Niye darağacına çekilmişti
“Mansur”?
Yine dönmedi kuşlar yuvaya. “Dönen alçak olsun türküsü” belki
onlara da ulaşmıştı. Oysa kahrolmuştu ağlayış ve çırpınıştan geride kalanlar.
Geride kalanlar varsın ölsündü. Yaşam hakkını onlara kim vermişti ki? Yaşamak
suçtu. Suçların ve suçluların hükmü “müebbet” olarak çoktan verilmişti.
Verenler ve verilenler arasında çok fark vardı. Fark kinle bileğlenmiş
nasırlarda ve göz çukurlarındaydı. Gözler ise ümit vardı, istikbalden…
Yine gelmedi bekleyen sevgili. Kutsaldı, oysa akıtılan gözyaşı
yollarına. Yollar ayrılmayıp, yılların ayırmış olması herkes tarafından
bilinene bir masaldı. Gerçekler pek yakında ortaya çıkacaktı. Çıkanlar da çok
kişinin canını yakacaktı. Varsın çatlasındı taşlar Pompei’de.. Katran katran
gelincik çiçekleri yağıyorken semadan… Anlamı zordur . Anlayanı azdır.
Anlayanlara hazdır. Ebedi saadet bekçilerinin yanından ihtişamla geçerken.
Çünkü ihtişam, muhteşem bir geleceğe açılıyordu… İREM…
Yine ağarıyor, gün karardı
Yine ağlıyor, gülsün çocuklar
Yine, yeniden, sevgililer namluda
Yine elele idama koşacaklar
“Hayat zafer
değil; savaştır.”
HAYAT
Şerefle
bitirilmesi gereken en önemli ve en ağır vazife hayattır
bence. İnsanın
iznine tabi tutulmaksızın ona bahşedilen bu cevher, acaba kaç kişinin
elinde iyi bir sonla bitmiştir? Bu küçücük şeylerden oluşan
demet, kaç kişiyi kokladığında mesut, bahtiyar etmiştir? Silgi kullanmadan resim çizme, kalem kullanmadan yazı yazma sanatını kaç kişi, hakkı
ile icra edebilmiştir? Ve kaç kişi, özüne
ve verdiği sözüne
uygun olarak kanatlanmıştır ukbaya?...
Zamanın ve zeminin kayganlaşıp ayakta durmanın gerçekten güçleştiği zamanımızda, hayatını iyi anılarla doldurmuş,
merdivenin basamaklarından çıkarken karşılaştıkları insanlara, inerken de karşılaşacağını düşünerek iyi davranmış,
onu bir hikaye olarak değerlendirip, uzun olmasından ziyade, iyi ve doğru olması
için çırpınmış, herkes hayatın kısalığından şikayet ederken, her anını ilmek ilmek işlemiş, gergef gergef dokumuş, “nimetlerine” kavuşunca
fazla sevinmemiş, “mihnetlerine”
tutulunca da fazla müteessir olmamış, insana emanet olarak verilen bu değere ihanet etmemiş,
mücadelesiz geçen kişilerin hayatının, tabutun tahtası çürümeden esamesinin okunmadığının farkına varmış insanları, iyi örnekler olarak,
bulup ortaya çıkarmak,
“idol” olarak sunmak herkesin görevi olmalı
değil midir?
Aslında değer
verilmesi gerekenler varken; değer, başkalarının
elinde oyuncak olmuştur. Hayal edilen, özenilen, yakalayabilmek
adına canlar feda
edilenler, gerçek anlamda olması gerekenler olsaydı; toplum olarak maruz
kaldığımız hastalıkların
tedavisini de aramayacaktık. Utanmak, saygılı davranmak, kalp kırmamak, herkesi sevmek, özür dilemek, kötü alışkanlıklara bulaşmamış olmak
gibi önemli insanların yapabileceği meziyetler, bir bakıyorsunuz, kendilerini toplum mühendisi yerine koymuş ucubeler tarafından
alaya alınıyor, küçümseniyor, insanlara olumsuz
örnekler olarak sunuluyor. Baş
tacı
olarak bakılması gerekenler; ayaklar altına alınıyor. Bu ülkenin güzide insanları zenci muamelesine tabi tutuluyor.
Hayatı kaybetmekten daha acı olan; yaşamanın, anlamını kaybetmesi değil midir? Hepimiz daha iyi, mutlu, kalkınmış, çağdaş olarak yaşamak istiyorsak,
içimizdeki veya içimize sokulmak istenen kötü düşünceleri yıkmamız gerekmektedir. Bizi tüm
renklerimizle, tüm desenlerimizle, tüm değerlerimizle,
tüm fikirlerimizle tarihin çöp sepetine atmak isteyenlerin oyunlarını daha ne zaman fark edeceğiz? Evlerimize kadar girmiş olan iletişim araçlarından bize uygun olanlarını seçip, uygun olmayanlarını protesto etmeyi ne zaman öğreneceğiz? Ve kendimizi çağın kilometrelerce önüne taşıyabilecek ilimlerimizi ne zaman çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden öğreneceğiz ve bunu en öncelikli görev olarak bileceğiz? Paranın köleliğine isyan edip, özgürlük bayrağını en önde taşımak için ne zaman yarışacağız? Kurtarıcı beklemenin ham hayal olduğunu, hepimizin ancak birleşerek kurtulabileceğini ne zaman fark edeceğiz? “Birlik her kuvvetin üstünde
bir kuvvettir.”, deyip ayrılık ve aykırılık tohumları serpmeye çalışanları ne zaman boğacağız? Geçmişte görüldüğü gibi sömürmeden, ezmeden, yağmalamadan
tarih yazmaya aday bir toplum ne zaman olacağız?
Ey yolcu?.. Artık
pineklemekten, atalet göstermekten, korkaklıktan, cahillikten kurtulmanın zamanı geçmiyor mu sence? Daha
hangi zamanı
bekliyorsun? Senin asıl vazifen tüm dünyayı bir gül bahçesine çevirmek değil
miydi? Hayatım bitti bitmek üzere; artık: “Çocuklarım yapar.” düşüncesini derhal terk et! Bir eline
sevgi, bir eline kardeşlik
kılavuzunu
al. Emin ol, senin önünde dünyanın en kesif zinde ve derin
güçleri bile duramayacaktır.
Aldığımız her nefesin
ne kadar önemli olduğu düşünerek attığımız her adım, bize hayatın
ne kadar anlamlı oluğunu hissettirecek; ölümden sonraki
hayatın inşasını, en ince teferruatına kadar yaptıracak, geçen zamanı sevgiliyle buluşma anı olarak kabul edip bir an önce bitmesi için dualar ettirecektir. Her
seste, her nefeste, her renkte, her adımda, her harekette hayatın aktif öznesi olacak olanlar, davranışları ve yaşayışları hayretler içinde gözlenenlerdir. Onlar, hayatı yeniden anlamlandırma
gibi ağır bir sorumluluğun altına hiç çekinmeden giren, alnından öpülesi yiğitlerdir...
Yazar
Kazancakis, bir ihtiyara: “Neye bakıyorsun?”
diye sorduğunda,
ihtiyar adam gözlerini akan sudan ayırmadan şu cevabı
verir:
- Hayatıma
oğlum, akıp
giden
hayatıma.
“Hayat bir ağaç gölgesinde bir
saatlik uyku gibidir.” hala ne
duruyorsun, bak seni bekleyenler var...
Hayat, bir gecelik düşe benzer,
Hayat, sahte gülüşe benzer,
Hayat, ölmeden ölüşe benzer,
İnanma söylenen yalan şarkılara...
Hayat sahile dönmeyen sandaldır bence,
Hayat, sabaha maşuk gecedir bence,
Hayat, dudakta titreyen hecedir bence,
Yanılma, her günü parlak
ışıklara...
“Bazı yenilgiler
zaferin
taksitleridir.”
MAZİYLE HASBİHAL
Hatırlıyor musun: “Emperyalizmi ruhlarınızdan atın, o da sizin topraklarınızı terk edecektir.” demiştin. Daha iyi anlıyorum
seni ve Gandi’yi. Yabancı kelime ve kavram istilasının altında
anlamsız isimler konuluyor dükkânlara, işyerlerine, gazetelere, televizyonlara, elbiselere, yiyeceklere, bebeklere…
Kendi öz benliğimizin
ve kültürümüzün yansımalarına düşman
olan bazı kesimler, bir yerlerde tetikçilik yapıyorlar. Üretim ve üreticinin önündeki en büyük engel de onlar.
Darphaneden bile daha çıkmadan
parayı
“kızıl” ve
“yeşil” diye ayırıyorlar. Aklıma meşhur Hint kumaşını dokumasın, İngiliz
kumaşı
satılsın diye
parmakları kesilenler geliyor. Hayatımızın her anını kuşatmışlar. Her adım
atışımızda, her soluk alışımızda, her kuruşumuzu
harcayışımızda karşımıza çıkıp bizi kemiriyorlar. Çok
uluslu, küresel bir sömürü sergiliyorlar. Bunun gerçekleşmesi için senaryolar uydurup ölüm saçıyorlar. Çıkarılan her çeşit tartışmaların, toplumları
geren her türlü kaosun, açlığın,
sefaletin ve israfın
her yerinde de onlar var. “Damdaki
Kemancı” oyununu seyredenler gibi.
"Adaletsizlik
eden, adaletsizliğe uğrayandan daha mutsuzdur" diye hayıflandığında
bunun ne büyük bir vicdan muhasebesi olduğunu düşündüm. Ölene kadar rüyaları bile kâbusa dönüştüren bir boşluk. Normal bir yolda bile yürürken sanki bir çift gözün kendisini
izlediğini
hissetmek. Kalabalıkların içerisinde sanki “İşte bu adam!” cümlesinin söyleneceği endişesiyle etrafa şüpheci ve kaçamak gözlerle
bakmak. “Ekmek, su, aş
bulmak gecikebilir. Temele taş bulmak gecikebilir. Devlete baş bulmak gecikebilir. Adalet gecikmez tez verilmeliydi.”
“Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.” diye hayıflanmıştın.
Derdine derman arayanların derdindeki ortak nokta, şuursuzluk
illetinden kaynaklanıyordu. Havale edilmiş isyanlar bütünü olan sorumluluk; maddi anlamda gerçekleşen bir hedeften sonra önceliğini yitiren, modası geçen, insanları galeyana getiren öncelikli bir mesele olmaktan çıkıp, tali bir olay gibi algılanıyordu. Bu da şuursuz ve çok yüzlü müsveddelerin, insanlar tarafından anlaşılamayan ortak yanıydı. Madalyonun çift değil, aslında tek yönü vardı…
“En küçük şeyi en büyük bir
biçimde yapmasını öğrenmek gerekir.” dediğinde
heyecanlanmıştım. Yaptıkları meslekleriyle hemhal olup da kendini veremeyenler,
istediği bir alanda çalışma imkânı bulamayanlar, zeki ve çalışkan olup da iyi eğitim alamayanlar dağladı yüreğimi. Ne
kadar mutsuz bir toplumduk. Hâlbuki mevcut imkânlar kullanılarak
birçok şey yapılabilirdi. Sorun
kişinin yaptıklarına gerekli önemi vermemesinden
kaynaklanıyordu. Büyük istikballere
ulaşmak, küçük ayrıntılarda gizliydi. Ayrıntılarsa yanı başımızda, bizimle beraber…
“Elmas yontulmadan, insan da yanılmadan mükemmelleşemez.” diye söylediğinde
ağlıyordun.
Senle beraber ben de. Yanlışlar ve yanılgılarla geçen bir ömrün izlerini
taşıyordu yüzündeki kıvrımlar.
Önemli olan yanlış, hata, günah değildi. Aynı şeyi bilerek ve isteyerek
tekraren yapmaktı. Aynı delikten tekrar ısırılıştı. Zaten, bütün bunlar insana
özgüydü. Günah ve Dua, yanılgı ve doğru zıtlığın
insana açtığı eşsiz bir buluştu.
İkinciler
birincilerin izlerini silen cila görevi görüyordu. Tecrübeli,
mükemmel, itminan olmak, yanılgılardan gerekli
dersi çıkarabilmekle
mümkündü. Kimse mükemmel değildi belki ama bu yola çıkan da
hedefe varmış gibi değil mi?
“Gençlik yaza benzer, ihtiyarlı kışa. Öyle bir kış ki arkasından bahar gelmez.”
diye uzaklara daldığında, seni bir daha görememenin
endişesiyle
huzursuz olmuştum. Basit heyecanların peşinde
derbeder olan, ruhundaki açlığı gerçeğin çok uzağında
arayan, manevi atmosferi yaşayamamanın verdiği ızdırapla
istikametini şaşıranları hatırladıkça, içimdeki ayrılışınla oluşan sıkıntı,
yerini mutlu tebessümlere bırakmıştı. İyi
ölüm, en güzel, en anlamlı ve en ibret verici bir vedaydı…
“Günah, yasak
olduğu için acı vermez. Acı verici olduğu için yasaktır.” dediğinde
yüzüme bakmıştın. O kadar çok alaya alınan günahlar vardı ki,
insanlar bunları leblebi lokum gibi çiğniyorlardı. Hatta
galeyana gelip; “Böyle günah mı olur?” deyip isyanın ve inkârın
zirvesinde geziniyorlardı. Kimlikleri İslam’ın mübarek imzasıyla
şereflenirken,
kendileri ne olduklarından habersiz uçuruma yuvarlanıyorlardı. Beyinlerinde
oluşan
soruların cevaplarını esas kaynağından ve kişisinden değil
de sahte diplomalı din tacirlerinden alıyorlardı. Belki böyle yapmak onlara daha
kolay geliyordu…
Kolay olan zahmetsiz olandı…
“Eğer
yapamayacağınızı düşünüyorsanız, haklısınız,
yapamazsınız.” dediğinde
irkildim. Düşünme
ve harekete geçme melekelerimiz ellerimizden alınıp
uysallaştırılmıştık. Medeni cesaretimiz kalmamıştı. Birileri yıllarca bizim adımıza düşünmüş, karar vermiş ve uygulamıştı. Şimdi de aynı şekilde davranmamızı
istiyordu. Bunu bir çırpıda ortadan kaldıracak feraset ve basiret emareleri taşımıyordu DNA’larımız.
Birileri bizi yanlış
formatlamıştı. Bu yanlış dediğinde; bilim, demokrasi ve laiklilik düşmanlığı yaptığımız olarak algılanıyor,
ömür boyu devlet kademelerinden men ediliyorduk.
"Dost kazan; düşmanı anan da doğurur." Dediğinde ne anlatmak
istediğini anlayamamıştım. Hayatta ölçü ve gaye dost kazanmak ve dostların kıymetini bilmek olmalıydı. Her ne sebeple olursa olsun düşmanlarımız zaten eksik olmayacak,
bizi daima rahatsız edecekti.
Kimseye bir zararınız olmasa bile, böyleleri sırf haset ve kıskançlıktan dolayı bize kin besleyecek, önümüzde kuyular
kazacak, olur olmaz şekillerde karşımıza çıkacaklardı. Hayatta binlerce dost bile azken bir tane düşman, huzurumuzu kaçırmaya yeter de
artardı bile. Gecenin
asude ve rahat uykusunda bir sivrisinek, kör bir ışık, zayıf bir inilti bile,
bize dünyayı zindan, beynimizi
ve yaşantımızı kargaşaya itebilirdi. Psikolojimizi alt üst ederek
ruhumuzun girdaplarında onulmaz yaralar açabilirdi.
Hani hep deriz ya: “Hatasız dost arayan dostsuz kalır.” diye. Varsın bazı renklerin armonisi içerisinde de azıcık da siyahlıklar bulunsun.
Halid bin Safvan'a: “En aciz, en beceriksiz insan kimdir?”
diye sormuşlar. O da bu soruya
şu cevabı vermiş: “En aciz, en beceriksiz insan; dost
aramayandır. Ondan
daha acizi, daha beceriksizi ise bulduğu
dostu kaybedendir.”
Sen bahardan önce gelen muştusun
Sen ölümü hatırlatan cemre
Tükensin, silinen yazılara inat ömür
Karşı konulmaz. “Gel!” diye haykırınca emre!...
“ Öyle büyük boş laflar vardır
ki,
içinde koca bir millet esirdir.”
SANA
YAZDIM
Ayaklarının seni ölüme götürdüğünü bilerek, hiç ay ışığında yürüdün mü? Zehri yudum yudum içip acıya gülümserken, mağrur muydu bakışların hayata? Korkunun darp izlerini ruhundan silip, özgürlük
marşları mı söylüyordun sevgiliye? Ölümü ölümsüzlük addedip beynine, ılık ılık tebessümler
mi gönderiyordun cellada?. “Yaşasın Özgürlük!” diye haykırırken “Esaretin Bedeli” ruhunun en
derinliklerinde onulmaz yaralar mı açıyor, sevginin bedeli
olarak. Sevgi bedel isterdi biliyorsun değil mi? Bedel, dik
duranların yalnız kaldığı bir sonucu önümüze kayarken, yine de
bu yol bizim için “Fırka-yı Naciye’ye”
uzanan en mukaddes yoldu anlayabiliyor musun?
Sonunun
İrem mi, Ateş mi olduğunu düşünmeden kaçışanlara ya da dalga geçenlere ya da “Aman boş ver bir daha mı geleceğiz dünyaya?” diyenlere acıyarak ve ağlayarak baktın mı? Zemheride soğukları ciğerlerine çekerken, bahara üşümeden çıkanları bilebildin mi? Varoşların en uzağında senin yoksulluğuna gazel okuyanları, ızdırabına merhem olmak yerine
kendilerine reklâm malzemesi aradıklarını fehmedebildin
mi? Bu yolda tek olduğunu hissedip, avuçlarında tuttuğun sürgündeki
tutsak sevdayı
azat ettin mi?
Şimdi, dün ve gelecekte
örülecek olan zulümler zincirinin açtığı onca yarayı, ağlayan bir bebeğin gözlerinden süzülen damlayla yorumladın mı? Esirgeme yurtlarında, huzur evlerinde toplumsal kaosun oluşturduğu manzarayı eskimiş ceketine daha da sarılarak hislendin mi? Bir annenin kafasını ellerinin arsına alıp, kaybolan mazi için ağıt yaktığına ve hıçkıra hıçkıra ağladığına şahit olabildin mi? İçten bir gülüşe milyarları esirgemeden, melek
timsali bedenler aramaya, son yolcunun rıhtımı terk etmesinden
önce başladın mı?
Hayat gibi bir sönüp bir parlayan yakamozu sahilde,
yıldızları
semada, ateşböceklerini
geceleyin izledin mi? Bülbül en son bestesini söylerken güle, seyircilerin manaya
ne kadar uzak olduğunu içlenerek seyrettin mi? Maddenin peşinde seyrüsefer eyleyenleri; “Mal
sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi; malda yalan mülkte yalan, var biraz
da sen oyalan.” deyip, insanların yanlış yöneliş ve yönlendirilişlerini ibret
ve hayretle izledin mi? Üzerimize çullanan günah batağından kurtulmak için dingin bir liman aramaya şimdiden başladın mı?
Susuzluğun kavurduğu çatlayan dudaklarla, birazdan öleceğini adı gibi bilip, yine de birkaç damla suyu yanındaki: “...bir damla su...” diye
inleyen iniltiye teklifsiz uzattın mı? Gerçek mutluluğun peşinde ömürlerini harcayan gönüllü fedailerin tevekküllerine imrenerek baktın mı? Aynada yansıyan görüntünün yıllar geçtikçe kaybolacak
bir heyula, siyah beyaz bir geçmiş, “bir saatlik uyku” olduğunu bu günden hissedip;
gurur, kibir afetinden kurtulup sabır, şükür deryasına daldın mı?
Kendi çıkarları için insanlığı köle eden, savaşlar çıkaran, sömürgeler edinen, toplu katliamlara
sebebiyet veren devletlerin seni ne gözle görüp
değerlendirdiğini siyasi ferasetinle anlayabildin
mi? Kendi hayatına
bir balinadan, bir pandadan daha az değer verildiğine artık şahit olabildin mi? Sana
düşman olanların, tarihteki yenilgilerinin intikamıyla yanıp tutuştuğunu, ilk fırsatta seni bir kaşık suda boğacaklarını öğrendin mi? Siyaset yapıyoruz diye söylenen yalanların, proje üretiyoruz diye
uydurulan masalların, yatırım yapacağız diye tüketilen umutların, “Gelişmiş ülkeler seviyesine çıkacağız” diye kandırılan yığınların, oy zamanı birkaç aylığına hatırlanan vatandaşın duygularına tercüman olabildin mi?
Bu yakılan, söylenen türküler,
deyişler, şiirler hep senin “uyuyan
bir dev” edebiyatından kurtulup uyanman içindir.
Seni bölmek, yutmak için senaryolar üretenleri artık anla. Seni bekleyen analar, seherlerde bir muştu özlemiyle
mersiye yakan serçeler gibi huzura durdular. Senin, Firavun sarayında Musa olup izzetle doğuşuna şahitlik etmek istiyorlar.
Senin tarih yazan, harita çizen, Viyana da
adalet için gezen, üzüm dallarına akçe asan, Yahudi ve Ermenilere bile kol
kanat geren bir toplum olarak yeniden bayrağının altında soluklanmak istiyorlar.
Küçük
bir hikâye belki en iyi özettir. “Rüzgâr,
Güneş’e der ki: Ben senden daha kudretliyim. Bak, şu ihtiyarın ceketini
sırtından
fırlatıvereceğim. Rüzgâr esmeye başlar,
fırtınaya dönüşür, ama ihtiyar
ceketine daha sıkı sarılır. Güneş, 'Beceremedin' der:
Ben daha kudretliyim. İhtiyara
ceketini simdi çıkarttıracağım. Saklandığı bulutun arkasından çıkan Güneş, bir gülümsemeyle ortalığı ısıtıverir.
İhtiyar, ceketini çıkarır, neşe içinde yürür. Güneş, Rüzgâr’a döner:
Nezaket ve dostluk, sertlikten
kuvvetlidir
Veya bir fıkra:
Bir bilim adamı
pirelerle deney yapıyor.
Pireye: “Sıçra”
diyor. Pire sıçrıyor. Pirenin kanatlarını koparıyor ve: “Sıçra”
diyor. Pire yine sıçrıyor! Raporunu şöyle
yazıyor: “Pire kanatları
kopmuş
olarak zıpladı.”Ayaklarını koparıyor ve: “Sıçra” diyor. Pire zıplayamayınca ikinci raporu şöyle yazıyor: “Pirenin ayakları
kopunca kulakları
duymuyor.”
Bu şiiri
sana yazdım, bir türküdür aslında.
Buram buram hasret kokar
mısralar, deyişler.
Bekletme sana sevdalı
biçare gönülleri,
Yeter artık
bitsin, yetmez mi inleyişler?
“Sana nasihat edici
olarak ölüm yeter.”
ÖLÜM
Yeryüzünün
bilinen en eski şeyidir
ölüm. Ama herkese sanki yepyeni bir şeymiş gibi görünür. Sizi yalnız bırakıp da gidersem üzülmeyiniz. Ben yokken de güçlü olabilirsiniz, biliyorum.
Yıkılmamalısın... Her yerde yığınla mezar var bak. Belki de yerin altında, üstünden daha çok
dostumuz, akrabamız vardır. Hayat çok kolları olan bir yoldur; orada biter, anlıyorsun.
İyi ölümün en güzel düğün olduğunu söyledim sana. İnsanların uykuda olduğunu ölümle uyanacağını, onun bazen ceza, bazen bir armağan, bazen bir lütuf olduğunu, şerefli bir ölümün şerefsiz bir ömürden daha
değerli olduğunu; “kabre hazırlıksız girenin denize kayıksız açılan” birisi
gibi olduğunu
söyledim. İnanma yalan söyleyen aynalara, güllere, mutluluk bestelerine, sahte cennetlere,
“Bir daha mı
geleceğiz?” edebiyatına..
Kaçışın
mümkün olmadığı
tek kapıdır o... Onun için, her yerde ve her zaman beklemeli
ve ona hazırlanmalıyız. Tekraren dönüş kapılarının ebediyen kapanacağı an gelmeden,
ellerimizde
sevgiliye vuslat anının hasretiyle sararmış güllerle, hazır bulunmalıyız huzurda... Hazır olmalıyız terazinin kefesini
doldurmaya, kitabı
sağdan
almak için çalışmalar
yapmaya…
Belki o olmasaydı anlamını kaybederdi yaşamak. Düşünmek bile tedirgin ediyor insanı.
Ölümsüzlüğe
çare arayanların
elindekiler uçup gidecektir havaya. Bu canı veren kimse, alacak ve hesabını soracaktır yaptıklarımızın. Bunu düşünmek bile seni
rahatlatıyor
değil
mi? Zalimlerin hesabının sorulması, haksızlığa uğrayanların haklarının iadesi, emirlere itaat edenlerin mutluluğa,
etmeyenlerin cezaya sevk edilmesi, hastaların, sakatların, güçsüzlerin, yoksulların,
mazlumların
güleceği bir zamanın da gelmesi huzur
veriyor insana değil mi?...
Yıldızlar, ay, güneş ve umutlarımız başka bir kıyıda doğmak için batmazlar mı? İşte o kıyı, bizim burada ektiklerimizin tohumlarından oluşmuş kırmızı benekli gelincik tarlaları gibidir. Ölümlü bir dünyadan ölümsüz bir hayata geçiş, ruhun bedene bağlılığının bitişiyle gerçekleşecek ve yalancı olmayan bir baharın eşsiz güzelliği kaplayacak her yanı, hissedebiliyor musun?
Öyle bir
hayat yaşamalısın ki, ardından duyan herkes, tabut, mezarını kazan kişi bile ağlamalı. Tabutunu kıymetli taşların taşındığı özen ve itina ile taşımalı insanlar. Ve her gün biraz daha kıraçlaşan toprağa, yüreğimizin yangınlarında harmanlanmış, ılık ılık damlalar akıtmalı sevenler...
Mevlana: “Gönül gözü açık, ölümün
mahiyetini bilen ve ona göre hazırlanan mü'min
ölümden korkmaz, geldiğinde gönül
huzuruyla karşılar: “A genç, imanın belirtisi şudur: O sırada ecelin gelip çatsa, gene de gözüne görünmez, bir hoş halde karşılarsın ölümü. A benim canım, imanın böyle değilse, olgunlaşamamıştır; yürü, dinini
olgunlaştırmaya uğraş”. İnsan aslında testi tarafından, yerlere dökülüp dağılmaktan, kuruyup yok olmaktan muhafaza
edilen su gibi iken, kendini testi sanmakta,
varlığının devamını bizzat kendinden
bilmekte ve yanılmaktadır. Oysa insan
hayatı, vücudu ve bedenini meydana getiren zerre, hücre, doku,
organ, ruh, akıl ve duyguları, kısaca maddi ve
manevi her şeyiyle varlık ve devamını İlâhî kudrete borçludur. O, bir anlık, himaye ve
özenini insandan çekse, vücut, testisi kırılmış su gibi dağılır gider: “Sen
sudan ibaretsin, fakat kendini testi sanıyorsun”. Değil mi?
Evet,
artık sarmaşık çiçeği soluyor, rüzgarın efil efil esişi bile mecali kalmamış sararmış yaprakları döküyor, göçmen kuşlar, göçmeyen bir iklimin
hazırlık provalarını yapıyor, bilinmez bir meçhul hazırlığındaki yolcular, ellerinde bavullarla sevenleriyle vedalaşıyor, utangaç çehrelerde saklanmak istenen gözyaşları hıçkırıklara dönüşüyor,
elveda ama merhaba diyenler dilinde: “ ...Ondan geldik, dönüş,
ancak
onadır.” emri gönüllerdeki ızdırabı hafifletiyor, anlıyor musun?
Son
dileğim şu: Keşke, her gün bir yolcunun daha sonsuza yürüdüğü bu yol, insanlar tarafından iyi idrak edilip, hayatlar ona göre tanzim edilebilse. Gerçekten ölümden sonraki
hayat varmış,
demek için ölmenin gerek olmadığı anlaşılabilse. “Peygamberler doğru
söylemiş.” demeden, yaşarken ona uyulabilse. Elveda ama merhaba...
“Her
can ölümü tadacaktır. Kıyamet
gününde ecirleriniz
eksiksiz olarak verilecek. Kim ateşten uzaklaştırılıp
cennete sokulursa
kurtuluşa ermiş olur. Dünya hayatı
aldatıcı
geçinmeden başka
bir şey
değildir.”
Ah!..Şu
damlalar yok mu?
Yağmurlu
günlerin çilesi.
Sevgiliye nağme
söyler,
Taşların
soğuk gölgesi...
Ah!.. Şu
topraklar yok mu?
Tahta gıcırtılarıyla
gelen.
Ardında
perişanlar ordusu,
Meçhulden meçhule giden..
“Zaman
Keskin kılıca benzer.
Keser ama kesilmez.”
SEVDİM SENİ
Ben seni; nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmek, soru işaretleriyle
dolu cümleler kurup, iki yüzlü ihtiras girdaplarına düşürmek,
ünlemle biten heyecanlar, duygular, arzular oluşturup, sonu gelmeyecek maceraların
başrol
oyuncusu yapmak için değil; altın sırmalı ipek kumaşa büyük
harflerle adını adımın yanına yazıp, iki noktanın arasına aşkımın açıklamasını yapmak, seni hangi kavramın ruhuyla sevebileceğimi, hangi açıklamanın beni
ve seni en güzel içeriğiyle tarif edebileceğini, sahte sevgilerin paçavra
gibi fırlattığı âşıklara, gerçek sevginin anahtarını göstermek için sevdim.
Ben
seni; kişinin hem
dünyada hem ukbada sevdiği ile beraber
olacağını bilerek; gerçek sevginin kişinin kendini aşmasında gizli olduğunu hissederek; karşılık bekleyerek sevenlerin ancak takas yaptığını söyleyip, hiçbir karşılık beklemeden teklifsiz
de sevilebileceğini göstermek;
ızdırapla dağlanan sevginin daha da kuvvetli olacağına inanıp ona talip olmak için sevdim.
Ben seni; sevginin coğrafi
sınır tanımayan yanını görmek, bulanık suları durultmak, sisli
havaları
dağıtmak,
gözyaşlarından oluşmuş gelincik tarlasının manzarasında
kaybolmak; ruh ve mana güzelliğinin
karşısında doymadan ve durmadan seyre dalıp,
makyajsız,
tabi ve sadeliğin
karşısında erimek; sevgilinin hisleriyle, onuruyla
oynayanları sehpalarda sallandırıp, onu asli mercaına çekip, yüceltmek ve yücelmek için sevdim.
Ben seni, asil kişilerin
veya kendini öyle sananların cicili bicili laflarla
yamalıklı bohça
haline getirdiği sevgisiyle değil; basit fakat yüreğinde yanardağları
faaliyete geçirecek fitili elinde tutanların asil sevgisiyle, dağları
delmeyi; çöllere düşmeyi, zindanlarda çürümeyi, “Evet beni muradıma erdirecek ilaç budur.” diye bütün tedaviyi reddeden hasta âşıkların, feri
gitmiş
gözlerine bir ışık olsun diye sevdim.
Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye; muhafazası zor bu eşsiz cevheri beraber
gönüllerimize nakşederiz diye; gecelerin ve gündüzlerin girdabına kapılmadan, akşamdan sabaha umudu
taşırız diye; en güzel
besteleri, sandalda mehtaba karşı, ellerimiz
kenetli, Mevla’ya sunarız diye sevdim.
Ben seni, ölçülü, sade, sakin, ahlaklı, giyim ve kuşamıyla
tecavüzden uzak, meşru zeminlerde eğlenmeyi
bilen; evinin efendisi, çocuklarının annesi, cennetin ayakları altında olduğuna inandığım
haya abidesi, kendisini sömürü aracı olarak kullandırtmayan,
nerede, ne zaman, nasıl, ne konuşacağını bilen;
nesli azalan sevgili örneklerine isteği çoğalan
bir serserinin ironik bir bakış açısı olduğun için sevdim.
Ben seni özgür güvercinleri kıskandıran saflığın; hangi bela gelirse gelsin yıkılmadığın;
cenneti ayaklarının altında taşıdığın; geleceğini ve
gençliğini yakmak adına susmadığın; hürmet ve muhabbet edilmeye
birinci sırada layık olduğun; her başarılı erkeğin
arkasında
sen olduğun; peygambere bile dünyayı sevdiren nedenlerden biri olduğun için sevdim.
Ben seni üç noktalı cümlelerin sonunu kendimce tamamlamak;
alfabetik sıralamaya
göre şiirler
yazmak; tırnak içinde yazılan başkasına ait
cümleleri aşkıma tercüman olsun diye alıntılamak; konuşma
çizgisiyle başlayıp, seni konuşturup, gözlerinde ve sözlerinde manevi iklimlere yol almak için sevdim.
Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye sevdim...
Ben seni sevdim, yücelsin diye duygular.
Ben seni sevdim, yeşersin diye umutlar.
“Bırak bu içi dolmamış cümleleri.” dediler.
Yine seni sevdim anlamasa da insanlar.
“Allah’ın ibadetine
dayanmak, azabına
dayanmaktan daha kolaydır.”
Yapacağınız hangi
iş
olursa olsun tedbirli davranmayı kendinize şiar edinin. Acele işe
inisiyatif koyup, müdahale edebilme şansınızın çok
az olduğunu unutmayın. Tabi ikram ederken, ibadet
ederken, tövbe ederken, hayırlı bütün
işlerde
acele etmenizin gerektiğini hep hatırlayın.
Adaletli olmak ve öyle davranmak ana gayeniz olsun. Adaletin
olmadığı bir
yerde nelerin olabileceğinin listesini yapın.
Adaleti, güzel ahlakınızın en
mukaddes süsü bilin, ona en öncelikli önemi verin.
Bir kişiyi
övmede ve yermede haddi aşmayın. Sebepsiz yere konuşmayın ve
gülmeyin. Bunları, toplumun ahmak ve aptal insanlarının yaptığını hatırınızda
tutun. Konuşmanız gereken yerde susup, susmanız gereken yerde konuşup, dengesiz
davranmayın. Bildiğinizi söylemekten sizi alıkoymaya,
bilmezken de konuşmak için sizi zorlamaya kimsenin gücü yetmesin.
İnsana
verilmiş en büyük servetin akıl olduğunu
bilin. Aklı olmayanın neleri kaybettiğini bir düşünün.
Aklı
amacına
uygun olarak kullanıp, kendinize en iyiyi yapabilme mücadelesinde hep olumlu telkinlerle onu cilalayın.
İnsanlarla
ayıplarından,
kusurlarından dolayı dalga geçmeyin.
Alçakgönüllü olarak şerefinizi
yükseltin. Yalan söylemek gibi bir gaflete düşmeyin. İnsanlığı
çepeçevre kuşatmış olan zina ve türevi hayâsızlığın önünde en ciddi engel siz
olun. Elinizin altındakileri bu hastalığın salgınından korumaya çalışın.
Allah’ı
ve onun yarattıklarını sevin. Sevmediklerinize koyduğunuz ölçü
onun kıstaslarına
uygun olsun. Unutmayın ki, yalnızca Allah için sevmek ve O sevmiyor
diye sevmemek fiilini gerçekleştirebilenlerin derecesi, derecelerin en büyüğüdür.
Aranızdaki
sevgi bağlarını güçlendirin. Sevmenin iman demek olduğunu
unutmayın.
Allah’tan korkun. Ondan korkmanın ve o korkuyla dökülen gözyaşlarının kişiyi
melekleştirdiğini hissedin. Korkulmaması gereken kişilerden
ve olaylardan korkanların, direnme güçlerinin zayıf olduğunu
gözlemleyin. Özgür olmanın ve öyle yaşamanın kullukta gizli olduğunu,
yaşayarak
ve yaşatarak
herkese gösterin.
Anaya
babaya ve akrabalara iyi davranın.
Onlar ihtiyarlayınca
kendilerine en iyi şekilde
hürmette bulunun. Yarın
sizin de ihtiyarlayıp
aynı duruma düşeceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Hangi dinden, görüşten,
fikirden olursa olsun iyilik maşanızı elinizden bırakmayın.
Kendinize yakışan
arkadaşlar edinin. Kötü arkadaşlardan sakının.
Arkadaşların iyi günde gönül şenliği, kötü günde acıların hafifleticisi olduğunu
unutmayın. Dostlarınızı hatalarıyla kabullenin. Değiştiremeyeceğiniz
huylar için sabırla dua edin.
Hataları
ve kusurları örtün. Size karşı yapılmış hataları bağışlayabilme kahramanlığında
bulunun. Darılıp, gücenmek gibi huyları yüreğinizde
barındırmayın. Yapmış olduğunuz
kötü davranışlardan dolayı özür dileyebilme cesaretini gösterin.
Nezaket kurallarına kayıtsız uyun.
Bunu yapabilmenin büyük insanların işi olduğunu hatırlayın.
Ayrılık ve
aykırılık
tohumları ekmeye çalışanlara, birlik ve beraberliğin en
mücerret örneklerini gösterin. Gıybet, laf getirip götürme, riyakârlık, münafıklık marazlarına esir olanların haberlerini iki kere araştırıp inceleyin. Zor ve sıkıntılı zamanlarda birlik ve beraberliğinizi
koruyabilme adına, size düşen fedakârlığı derhal ve çekinmeden yapın. “Ortak paydalar
ne kadar az bile olsa birlik ve beraberlik için en uygun seçenektir.”
Birbirinizle yardımlaşarak aranızdaki
sevgi bağlarını güçlendirin. İşlerinizde birbirilerinizle istişarelerde
bulunun. Merhamet ederek merhamet umun. Borçlarınıza sadık olun.
Cimri olmayın. İsraf alışkanlığından vazgeçin. Elinizdekileri paylaşabilme duygusunu ön plana çıkararak, kazancınızı katlamanın
keyfini yaşayın. Sizi bu duygularınızdan dolayı istismar
edenlere tavsiyede bulunun. Devam ederse aynı delikten ikinci kez ısırılmayın.
Kendinizi büyük görerek küçülmeyin. Kibir hastalığının insanı
uçuruma sürüklediğini, tarihi örneklerini iyi etüt ederek inceleyin. Nemrutların,
Firavunların, Hamanların ve Karunların çağdaş
benzerleri olmayın.
Öyle bir çalışınız ki,
hem bu dünyanız hem de öbür dünyanıza kurtuluş dilekçeniz olsun. Çalışmanın
ibadetle eşdeğer olduğunu unutmayın. Rızk endişesiyle
umulmaz hastalıklara düçar olmayın. Çok konuşmak, çok yemek, çok uyumakla
dilinizi, midenizi, inancınızı, bilincinizi öldürmeyin. Geçinmek için tutumlu
olmaya özen gösterin.
Doğruluk,
dürüstlük, eminlik, fazilet, namus sizin isminizin
yanında anılan
sanlarınız olsun. Sizin hakkınızda ön yargılarla dolu olanlar, haset, kibir, öfke ve kıskançlık
girdabında boğulanlar bile size bu hakkı vermekten geri duramasınlar. Çocuklarına örnek insan profili çizerken ilk sizi göstersinler. Sizin adınızı koysunlar onlara.
Öyle dua ediniz ki, ihlâsınızın karşılığını alınız. Yalancı dünyaya meyledip, ekonomik kaygılar
için birbirinizle didişmeyin. İnsanlara
su-i zan beslemeyin. Fitne fesatlarla dolu yaşantıları, kavramları,
uygulamaları
kökten reddedin. Sabır
ağacının en orijinal
meyvelerini siz verin. Şükrederek
nimetlerinizin süsünü
arttırın.
Çağdaşlığı
yakalamak, bilim ve teknolojiden faydalanmak adına yapılacak
olanlara ilk siz başlayın. Bu gücü mukaddes kitabınızdaki hikmetlerde arayın. İnsanın
sömürülmesi adına yapılan emperyalizmin en hazırlıklı karşıtı siz
olun.
Günahlara, haramlara, faydasız şeylere, yasaklara karşı sizi kamçılayan şeytani
dürtülerden, bunların zıtlarını yaparak sıyrılın. Gönlünüzü, beyninizi ve azalarınızı hayır
yolunun vazgeçilmez erleri tayin edin. Ödülü ise sadece
Allah’tan bekleyin.
Ölümü çokça anıp
kalbinizin pas tutmasını engelleyin.
Ömrünüzden dolayı hesaba çekilecek olacağınız ahiret gününe hazırlanınız.
Cennete, hem maddi hem de manevi anlamda temiz olanların girebileceğini
unutmayınız. Temiz olmamanın asla mazereti olmadığını benimseyin. Kendinizi toplumda ifade ederken asla aşağılık kompleksine kapılmayın. Yaşantınız için sizi alaya almaya, sizi tehlikeli görmeye çalışanlara;
“..selam..” deyin geçin. Bu sizde bir korkuya sebebiyet vermesin. Allah’tan
başka hiç kimse sizin
hakkınızdakini
değiştirebilme
gücü ve kuvvetine sahip değildir.
Yapmış
olduğunuz
günahlardan dolayı binlerce kez dahi olsa, tövbe etmekten geri durmayın.
Tövbesiz geçen hayatın sonunun bir facia olabileceği endişesinin
yersizliği ile yaşayanların tarihi örneklerini öğrenin. Nuh, Ad, Semud, Eyke halklarının başlarına
gelen ibretlik olayları yüreğinizde hissedin.
Şu
hikâye iyi bir ibretlik hikâye bence: “Milâttan
Olduğun gibi
görün! Ve göründüğün gibi ol! Sevmediğin zaman, sever gibi yapma! Çevrene nasihatlerde bulun ama hükmetme! İnsanların
kusurlarını bulmaya çalışırsan, onları sevmeye zamanın
kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüz yıllardır öğrendikleri
bir kumsaldaki kum tanecikleri değildir. Kaybetmeyi, ahlâksız
bir kazanca tercih et! Birincisinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir
ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki o yolda mağlup
olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en
büyük miras dürüstlüktür. Yılların geçmesine öfkelenme!
Rüzgârın
yönünü değiştiremiyorsan yelkenlerini rüzgâra göre
ayarla! Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla
değil,
gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra
isyana yönelecek olsan da, hatırla ki yaratıkları yargılamak
imkânsızdır. Doğduğun zamanları hatırlar mısın? Sen
ağlarken herkes sevinçle gülüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, sen öldüğünde
herkes ağlasın! Sabırlı, sevimli ve vefakâr ol! Önünde sonunda bütün servetin sensin.
Görmeye çalış ki
bütün pisliğine ve kötülüğüne rağmen, dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekânıdır... (Xsenos
M. Ö
Sevmeyi, saygıyı, rahmeti, paylaşmayı,
Dünya bizden öğrendi yardımlaşmayı.
Şimdiki halimiz ağlatmıyor mu seni?
Tekrar dene,
zamanları çağları aşmayı…
ÇAĞRI
Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşmanın gayelerini o kadar
mülayim bir dille anlatmalıyız ki,
onu dinleyenlerin, duydukları karşısında
cezbeye kapılmaması mümkün olmasın. Biz,
Elçimize yüklenen misyonun hedeflerine çok iyi vakıf olarak, aldığı
görevi hakkıyla yerine getiren gönül fedailerinden
bir başkası
olmamalıyız.
“Peygambere düşen
sadece tebliğ yapmaktır.”
sözünün hayata tatbikinde yaşanan yanlışların cezasını çeken topluluk bizdik.
Görevlerimizin bilincinde olamamamız,
bizleri yanlış yollara
sürüklemişti. Yanlışlarımızın yanlışlığını anlayabilecek feraset yoktu
bizde. Bize, kardeşlerimizi
sevmeyi emreden dinimizin, bunu bir imani mesele yaptığının farkına varamamıştık. “Fırka-yı Naciye” deyiminin arkasında
durup, burun kıvırıp etrafımızdakilere tepeden bakarken, yanı başımızda bizimle beraber aynı kıblenin yoluna baş koyanları, aynı Allah’a dua edenleri, aynı peygamberi kabullenip, aynı kitabı tefekkür edenleri tekfir etmekle
meşguldük.
Zorla, hurafelerle, anlamsız yorumlarla, çağdan çok uzak öğretilmeye çalışılan
bilgilerin, nedenini, niçinini öğrenmeden
kabule zorlanan beyinlerimiz, kalakalmıştı seyircilerin önünde. Deliller, yazılarda kalmıştı; yazılanlar
ise, belleklerden ket vurmuştu bir daha hatırlanmamak
üzere... Onun için saçmalamaya ve saçmaladığımıza kılıflar
bulmaya bu zamanlarda başladık. O kadar
konuşulmayacak,
tartışılmayacak
şeyler
tartıştık, konuştuk ki,
en basit şeyleri bile yapmaktan imtina eder olduk. O basit şeylerin
bir gün önümüzde dağlar gibi birikip, set oluşturduğunu
hissedemedik.
Azıcık bir sıkıntı, çile,
acı
çeken bedenlerimiz kendisi ve çocuklarıyla beraber ayrıldı bu
yoldan. “Bana dokunmayan yılan… Nasıl olsa birileri yapar…” sendromu ve ızdırabı o
zaman başladı. Çileye, meşakkate, sürgünlere, atılmalara, kovulmalara talip olanlara sahip çıkmadı hiç kimse. Bunu yapanları misyoner kardeşleriyle beraber provokatör ilan ettiler; alnındaki ışığa,
yüreklerindeki imana bakmadan. Bir gün sıranın kendilerine geleceğinden
habersiz mutluluk oyunu oynadılar köşelerinde.
Kimileri hala yaranma telaşıyla,
sahte maskeler takmışlardı yüzlerine. Kendilerini kurtarma
telaşıyla
yapayalnız bıraktılar fedaileri. Bir zamanlar peygamberlerini
yapayalnız bırakanlar
gibi, azaba uğrayacakları endişesini hiç taşımadan.
İşte biz,
hikmet ve güzel öğütle davet etmeliyiz bu kara sevdaya insanları.
Dikkatli ve basiretli davranarak karşısındaki kişinin
zihin, yetenek şartlarını da göz önünde bulundurarak yapmalıyız bu işi. Mantıki açıklamalarımızı
duygulara hitap ederek perçinlemeliyiz. En soylu davranışın bu olduğunu
anlatmalıyız hep. Bu sevda için bütün imkânlarımızı, kaynaklarımızı seferber etmeliyiz. Sadece para zengini olup: “Biz de inanıyoruz..” diyenlere gülüp geçmeliyiz. Uzattıkları sadakayı utanmaz yüzlerine çarpıp,
birlik ve beraberlik adına sarsılmaz temeller atmalıyız.
Biz, insanlar arasında dil, din, ırk,
mezhep ayırımı yapmadan herkese çağrımızı çekinmeden ve teklifsiz yapmalıyız. Hatta düşmanlarımıza bile çağrıda bulunurken, Hz. Musa’nın Firavun’a gönderiliş ayetinde olduğu gibi yumuşak sözle davetimizi herkese anlatmalıyız. Kullanılan üslubun önemini en ince detaylarıyla çizmeliyiz. Dinin sürtüşme, ayrılık, bölünme, kavga olmadığını, onun ruhunda ve mayasında
kulluk (özgürlük), kardeşlik
kavramlarının içsel ve aşkın anlamlarının bulunduğunu anlatmalıyız evrene. Kula kul olmanın önündeki engellerin
kaldırılması için, en önemli mücadeleyi vermekten geri
durmayanların hayatından örnekler vermeliyiz.
“Bu dinde çağrı, bir kişinin,
zümrenin, cemaatin, kurumun tekelinde değil; bütün insanların sorumluluğundadır.” deyip aforozu
göze almalıyız. “Her kişinin, kendi bilgi ve kültür seviyesine göre, önce çevresine, sonra herkese tebliğde bulunması gerekir.” diyerek, bu
sorumluluktan kaçmaya çalışanlara vazifelerini hatırlatmalıyız. Bu işi yapacak kişilerin,
her şeyde
olduğu
gibi sadece yaratıcının rızasını gözeterek bu işi yapmaları
gerektiğinin altını hep çizmeliyiz.
O’nun rızasını seçen
ve bu yoldaki çağrısını bilinçli bir şekilde yerine getirip her
türlü çalışmayı yapan,
bu uğurda kınanmaktan, bela ve sıkıntıdan çekinmeyip daima yürüyenlere selam olsun. Allah dilerse tüm dünyayı adaletle donatır. Bizim görevimiz ise O’nun çağrısını tüm insanlara, O’nun belirlediği
esaslar doğrultusunda anlatmaktır. Selam
olsun elinde özgürlük meşalesiyle bu yola fevç fevç çıkmış fedailere...
Selam olsun, geceye, yıldıza, güneşe.
Selam olsun emri yerine getiren, binlere.
Selam olsun İbrahim’e, Nuh’a, Adem’e.
“Tebliğ ettim mi?” diyen
Muhammed’e.
“Alçak gönüllülük
gururun perhizidir.”
GÜZEL
AHLÂK
“İman
bakımından
müminlerin en üstünü, ahlaken en güzelidir.” hadisinin, insanlara çizdiği yönü anlayamadık. “Ben ahlaki prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.” diyen peygamberin söylediklerine ve varlığına çok uzaktık. Belirlenen bir amaç doğrultusunda, kendi arzumuz
ile iyi davranışlarda bulunup
kötülüklerden uzaklaşamadık.
Toplumumuzun
ahlaki bir bunalım
geçirip, her geçen gün uçuruma doğru kaydığını görerek: “Toplumlar parasızlıktan değil
ahlaksızlıktan
yıkılır.” sözünü
hatırlayamadık. İnsanlığın, iyi insan tiplerini
mum ışığıyla aradığı bu karanlık devirde: “Güzel ahlaktan daha büyük
bir şey yoktur.” diyerek ellerimizde nurdan
yapılmış kandillerle önce kendimizi, sonra çevremizi
aydınlatamadık. Artık yavaş yavaş kanıksanmaya başlanan olumsuz davranışların ve ilişkilerin, gerçek anlamdaki değerini
yüreklerimizde yaşayarak,
en iyi örnekler olup, toplumun sözü dinlenir
insanları
olmayı beceremedik. En ahlaksız davranış modelinin ilk uygulayıcısı, ilk müşterisi biz olduk.
İnsanlara merhamet, adalet, şefkat ve sorumluluk
duygularını aşılayamadık. Zayıf ve muhtaç olanlara
yardım
etmeyi, anne ve babaya saygılı olmayı, gönüllerini
kazanmayı,
yanlarında
ihtiyarlayınca onlara: “...öf...” bile dememeyi beceremedik. Mütevazı,
sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olup, topluma böyle
davranamadık.
İyiliği emredip, kötülükten sakındırmak adına üzerimize düşeni yapamadık. Bunu yapmak için mücadele edenlere de yardım edemedik. Hatta onların karşısında, fitne
çıkarıyorlar diye ilk biz durduk.
Yeryüzünde
kibirlenerek ve böbürlenerek yürüdük. Bilmediğimiz şeylerin arkasında zamanlarımızı heba ettik. Ölçtüğümüz zaman doğru ölçüp, doğru terazi ile tartmadık. Yetimin malını yedik. Allah’ın haram kıldığı canı haksız, anlamsız, saçma sebeplerle Allah adına biz aldık. Zinanın, faizin her çeşidini azar azar alışverişlerimize soktuk. Koro halinde en yeni küfürleri söyledik. Yalan söyleme, lanet okuma, alay etme, koğuculuk yapma, gıybet, riya, cimrilik, kıskançlık, hırsızlık illetlerinden kurtulmamız, toplumu yönlendirmemiz
gerekirken, bu hastalıkların gönüllü müşterileri olduk.
“Sana gelmeyene gider, kötülük edeni bağışlar,
vermeyene
verirsin.” diyen peygamberi duymadık. Gönül ve beyin ferasetimizin körlenip dumura uğradığını çok geç fark ettik.
Dinimizin binasının temelinin güzel ahlak
üzerine kurulduğunu anlayıp, insanlara anlatamadık.
Ön yargı ve ön kabullerle sunulan
bilgileri, toplumumuzu yıkmak
ve sömürmek adına
yenilik, çağdaşlık kılıfıyla dayatılan yaşam
modellerini, gerçek
anlamından ve kulvarından bilinçli olarak saptırılan değerleri, adetleri,
maneviyatları,
örfleri, kıyafetleri, kavramları,
kuralları,
gelişmiş ülkelerin çook
gerisindeki eğitim
anlayışını, günah girdabında boğulurken bile onun reklâmını yapmaktan çekinmeyip: “Siz de böyle yapın.” diye dayatanları,
onların
istediği
gibi yaşamayanlara
karalama kampanyası
başlatanları
hala öğrenemedik.
Güzel
ahlak adına ne varsa bunun dinimizin bir emri olduğunu, ahlaksızlık adına yapılanların dinimizde şiddetle yasaklandığını söylemekten bile
acizdik. Bilim ve teknolojide geri kalmamızın sorumlusu saydıkları dinimizi, gerçek anlamıyla
savunup, bunu yapanların
suç bastırma
psikolojisine bürünmüş birer
zavallı,
ya da basit taklitçiler olduğunu öğrenemedik. Maddi, bazen de manevi
olarak onların
ekmeğine yağ sürdüğümüzü bile hissedemedik.
Bencillik,
kendini beğenmişlik hastalıklarında inim inim inlerken,
yanı başımızda ilgisizlikten telef olanları göremedik. “Biz ile başlayan cümleler kurmalı,
kardeşliğimizin temellerini sağlamlaştırmalıyız.” doğruları teraneyle söylenirken, benlik
adına kasıp kavurduklarımızın düştüğü durumları anlayamadık. Emaneti hakkına vermeliyiz derken, sırf parası, makamı, şöhreti var diye kendimize liderler edindik.
Keyfiyet gerektiren her işte,
“Hani kemmiyet?”
diyerek oyunu ilk baştan biz
bozduk. Amaca ulaşmak için her
aracı meşrulaştırıp, kirlenen maskelerle toplum
huzuruna çıkıp, yenilik türkülerini söyledik. Öz eleştiri yapıp hataları kabullenme erdeminden çok
uzaklarda, “Biz
ve Onlar” sloganıyla
kitleleri galeyana getirdik. Sonra da: “Provokasyon
yapıyorlar.”
diye onları ilk biz dışladık. Etrafımızda dönen siyaset anlayışını, değişen dünya düzenini hissedip planlı, organize olamadık. Kadroları bize muhalefet etmesinler diye şuurlandıramadık ama kitleleri iyi şartlandırdık.
Biz, bizim
başımıza yağan azabın tek çağırıcısıyız. Hiç kimse bizi
bu hale düşürmek
için bir şey yapmadı. Biz, kendi ellerimizle ektiğimiz felaket tohumlarını topluyoruz şimdi. Gerçekle yüzleşmekten korkarak buralara kadar
getirdiğimiz
yaşantımız, düşüncelerimiz iflas etti. Güzel olanla başlayan her şeyin altına imza atan bir dinin
müntesipleriyken, şanlı bir maziyle göğsümüz kabarıyorken, her karışı şehit kanı ile sulanmış topraklar üzerinde yaşıyorken düştüğümüz bu acıklı durum ancak böyle izah edilse gerek.
Hala
devam edin çelik çomak oynayıp, kumlarda çocuksu hayaller
kurmaya... Devam edin Ebabil kuşlarını zillet için çağırmaya...
Oyunlar vardır,
aşkın ikliminde semanın.
Aktörler vardır,
kesintisiz, hazırdır göreve.
Ellerinde meşale
yola çıkmış bütün sevenler.
Geride kalanlar mecburdur
hesap vermeye…
“Cehennem dediğinde odun yoktur.
Herkes, kendi ateşini kendisi götürür...”
SANA
GELİYORUM
Yağmurlardan
arta kalan o toprak kokusunun, tıkanan
damarlarımda bir usare olacağını
nereden bilecektim. Ben eylüle küsmüştüm goncayken yapraklar. Daha serçeler
dadanmamıştı ağaca, daha bülbül figanda değildi
gülün endamına, daha çiçekler tercüman değildi
aşkın hissiyatına.
Ellerimde
hüzün vardı.
Kırmızı kan lekesini andıran. Gelincik tarlalarından, sevdaya teklifsiz sunulsun diye aşırılmış güller. Anlatıyordu ızdırabı; çiğ düşmüş gözyaşlarıyla... Umutsuzca yuvasından ayrılan annenin bulamadığı nevalenin yüreği dağlayan acısı, çığlıklarla beraber pervaneleşiyordu semada. Her kanat çırpışında bir kez daha ölüyordu anne, karşı konulamaz histerik bir yaklaşımla…
Yaşama dört elle sarılmış geleceğe dönük beklentilerim vardı kuşkusuz. Aşk ikliminin gelmediği bir coğrafyada, sevgisiz, monoton bu
tiyatroyu oynayan, gülmeyen simalar mevcuttu çevrede. Yüreklerine kurşun yarası değmemiş platonik saçmalıklarla doluydu, bir ucu büyük ihtiraslarla yakılmış mektupları... Ağlayışları bile yabancıydı, beni hoyratça söyleten şarkılarıma. Bakışları, uzayın derinliklerinden yolcuları görmüş gözler
gibi, hayret ve dehşet yüklüydü endamıma...
Sahile acımasızca vuran dalgaların melodisini, duyan
yoktu benden başka.
Yakamozu seyredip hayaller kuran, kelebeklere isimler takıp, mutluluktan
uçanlar yoktu. Ben, aşkı, aşk ikliminin seyyahlarında
zirveleşen duygularını, bende
de hâsıl olması için satın almıştım. Onlar da benim gibi
ince ruhlu, benim gibi sırılsıklamdı zemheride. Biliyorlardı tabutun arkasından gidenlerin acısını. Yeni tatmışlardı cennet kokusunun dudaklarda bıraktığı muştuyu. Mezarında bir ben anladım neden ağladığımı, bir de o anladı; insanın her geçen gün biraz daha kaçtığı soğuk ürperti.
Göçmen
kuşlar, aheste
aheste gitti buralardan. Garda vedalaşan ellerde ve dillerde
yine aynı temenni, “Görüşürüz..” Evden ayrılan yiğitlerin ardından sallanan eller, edilen dualarda da hep aynı inilti. Gurbeti vatan
bilip uzaklardan kısacık bir iki hal hatırla dindirilen yürek fırtınalarında da aynı özlem. Tekraren
dönüşü olmayan bu yolun, yolcularının heybelerine bakacaklarmış,
gümrükte. Ne getirdiklerini tek tek
inceleyeceklermiş.
Ben ne götüreceğim acaba. Ateşe odun mu, sevgiliye gül mü?...
Yağmurlardan arta kalan o
toprak kokusunun, tıkanan damarlarımda bir usare olacağını nereden bilecektim. Ben eylüle
küsmüştüm
goncayken yapraklar. Dallarda meyveler kıyama durmamışken şiirler yazıyor, kurgular yapıyordum beynimde. Aşk kitaplarının basılmadan
sırasında bekliyordum, uykusuz. Özgürlük savaşçısı addetmiştim
kendimi. Düşmanı olmayan bir beldenin, kendine düşman
tek adamıydım barış adına.
Beni anlamak için zıt anlamlı kelimelerin anlamını bilmek ve küçücük
neşemle, küçücük köşemin farkında olmak yetiyordu. Bana biçtikleri elbise, ruhumu sıkıyor; verdikleri rol
beni öldürüyordu. Yaşamak
için sevmeye karar verdim. Başındaki örtüsüyle
beyaz güvercinleri kıskandıran özgürlük meleklerinin, eylemsel ağlayışlarından yepyeni anlamlar çıkarttım. Yaşayacak, vazgeçmeyecek, direnecek, bana
biçtikleri deli gömleğini onlara giydirecektim. Zaten öyle olmam gerektiği yazılıydı, okunup idrak edilemeyen sayfaların arasında…
Ey gözlerimin aklığının, ruhumun berraklığının,
duygulardaki saflığımın müsebbibi. Beni de
al yanına.
Beyaz güvercinler getirmedi mi selamımı? Bak ellerimle öldürdüm seni tanımayan sevdayı. Beni benden alıp, hislerime galebe
çalmaya çalışan aşkı, kirlenmiş bir mendil
gibi tarihe attım,
anlamıyor musun? Tutkunun bedenimde
açtığı
yaraları tedavi ettirdim. İtmimna olmuş bir nefisleyim şimdi. Razı olmasını beklemekten başka ne çare...
Artık son deminde ayakta
duramayan serseri bir mayın gibi infilak üzereyim. Seni tanımadan geçen zamanımın kaybedilmiş kalıntılarına mersiye yakmak
niyetinde değilim. Son
bir hamleyle üzerime çullanan fırtınanın gazabından kurtulmuş olarak sana geliyorum.
Şunu da biliyorum ki, ben zaten hep seninleydim...
Ne yapsam yok çare,
dönmez tersine
Geceleri doğmuyor
mehtabım benim
Sanki ayaz vurmuş yıldızların
hepsine
Geceleri zindan, mahkûmu
benim...
“Evladı babasını geçmeyen
bir toplum, yükselemez.”
BİZE
NE OLDU?
Bir
zamanlar, at
üzerinde giderken: “Allah’tan
kork ya Ömer!” diyenlere karşı, hemen atından inip yüzünü toprağa sürerek: “Ömer de kim oluyor ki Allah’tan korkmasın.” diyen adalet sultanlarıyla doluydu her yan. Yine O: “Fırat
kenarında bir kuzuyu kurt kapsa, Allah benden hesabını
sorar.” diyerek bir yöneticinin duyabileceği sorumluluğun sınırlarının azamisini yüreğinde yaşamıştı.
Bir
savaşta düşmanını yere serip, onu tam
öldürecekken, düşmanının yüzüne tükürdüğünü gürünce, kılıcını kınına koyup: “Kalk ey adam! Ben seni Allah için öldürecektim. Sen şimdi
benim yüzüme tükürdün
ve nefsimi incittin. Seni bu hal üzere öldürürsem nefsim için öldürmüş
olurum.” diyerek nefsini ayaklar altına alabilen yiğitlerimiz vardı.
Annesi
tarafında
dininden döndürülmeye çalışılıp: “Anne katili olacaksın ya
Saad.” diyen annesine: “Senin bin canın
olsa da her birini benim İslam’dan
dönmem için feda etsen,
vallahi ben yine dinimden dönmem.” diyerek,
günümüzde “Ben de Müslüman’ım!” demekten bile imtina edebileceklere ibretler sunanlar
vardı.
Uhud savaşında kardeşini, babasını, kocasını ve oğlunu şehit verip: “Ey şanlı gaziler! Siz bana Allah’ın Resulünden haber verin, o nasıl?”
deyip, O’nu gördükten sonra da: “Anam, babam sana feda
olsun. Sen sağ olduktan sonra her felaket vız gelir bana!” diyerek, peygambere bağlılığın en yüce
örneklerini sunan hanım
sahabeler vardı.
Düşmanların tuzağına düşüp öldürüleceği vakit: “Şimdi
senin yerine peygamberini öldürüp, seni azad etseydik, kabul eder miydin?” diye soranlara: “O’nun mübarek ayağına
bir diken batmasındansa ölmeyi, gün ışığından
ve çoluk çocuğumun gül yüzünden mahrum kalmayı
tercih ederim” diyerek iki rekât namaz kıldıktan sonra: “Ölümden
korktu da namazı uzattı
demeyesiniz diye kısa kestim.” diyen ölüm ve peygamber sevdalısı Hubeybler vardı.
Peygamberin
mucizesini gerçekleştirmek için ordusunu ve gemilerini karadan
yürütüp, kır
atı ile denize açılıp: “Ya
bu şehri alırım,
ya Bizans
beni alır.” diyerek köhne Bizans’ı yere serip, çağ açıp çağ kapatan Fatihlerimiz vardı.
Düşman mermileriyle yaralandığı halde teslim olmayan, üç sıra Rus askerini yararak
ilerleyen, otuz üç saat su ve çamur altında kaldığı halde yılmayan, esir olduktan
sonra: “Özür
dile, kurtul!” diyenlere: “Saçlarım adedince başım olsa, her gün biri kesilse bu hizmetten
yine çekilmem ve dünyayı başıma ateş yapsanız Kuran’a eğilmiş bu başım asla zındıklara eğilmez.” diye
haykıran kahramanlarımız vardı.
Endülüs’e ayak bastıktan sonra gemileri yaktıran komutana: “Aziz komutanım
gemileri niçin yaktırıyorsunuz?”
diye soranlara: “Gemileri
ve taşıtları
ellerinde tutmak
isteyenler, dönmeyi düşünenlerdir. Bana
gelince ben bu ülkede kalmaya ve savaşmaya
karar verdim. Deniz arkanızda, düşman önünüzdedir. Allah
yolunda ya ölürüz, ya gazi oluruz.” diyen Tarık bin Ziyadlarımız vardı.
Fitne ve fesadın kol gezdiği bir hengâmede: “Ya imam, hayatın tehlikede. Kalbinden inanmasan
bile, yalnızca dilinle istedikleri şeyi söylesen olmaz mı?” diyenlere:
“Asla, âlimler hakikati söylemekten çekinirlerse, cahiller ne yapmaz? İnancım
hayatımdan
çok üstündür.” diyerek otuz sekiz ay işkenceden sonra hakkın rahmetine kavuşan İmam Ahmetlerimiz vardı.
İtalyan emperyalizminin
kanlı ve kirli çizmeleri
Bingazi’yi kirlettiği tarihten itibaren, izzet ve şerefi elden bırakmayarak bu talancılara karşı mücadele eden ve: “Kâfirlerin esareti altında
yaşamaktansa ölmenin
büyük bir şeref olacağını” söyleyen yirmi yıl İtalyanlara karşı amansız bir direniş gösteren, İtalyan Sıkı Yönetim Mahkemesi’nde
yargılanıp da: “ İdamına
karar verildi.” şeklinde karar çıkınca: “Hüküm
yalnız Allah’ındır.
Sizin alçak hükmünüzün hiçbir değeri
yoktur. Biz Allah’a aidiz ve ona dönücüyüz.”
cevabı
veren, Ömer Muhtarlarımız vardı.
O gerçek
bir liderdi. Kırk
yıllık bir hayatta en fazla ne
yapabilirse, ondan fazlasını yaptı. Değiştirmek istediği toplumdan önce kendisini değiştirdi. Her dakikası fitili ateşlenmiş bir dinamit
gibi geçiren bu adam, ifrazattan yorulmayan bir yanardağa benziyordu. O’na: “Amerika’yı
sarsan adam.” dediler. “Dünyanın
en öfkeli zencisi.” dediler. Doğruydu. Her şeyin aynı kaldığı değişiklik arzuları kimseyi rahatsız etmezdi. Ve zulüm, kısmak istediği sesi nara yapmıştı. Bazen ölüler, yaşayanlardan ziyade çok
daha yüksek sesle konuşurlardı. Malcolm X onlardandı. “En iyi nasihat, en iyi örnek
olmaktır.” diyerek, iyi örneklerle hayattan ayrılan yiğitlerimiz vardı.
“Bu Kuran Müslümanların
elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim
olamayız. Ne yapıp
yapıp, ya bu Kuran’ı
sukut ettirip ortadan kaldırmalıyız
yahut da Müslümanları
ondan soğutmalıyız.”
diyen İngiliz
bakan Gladston’un sözleri gazetelere çıkınca: “Ben de Kuran’ın sönmez ve söndürülmez ebedi bir güneş gibi bir mucize olduğunu,
bütün dünyaya ispat edip göstereceğim.” diyerek
ömrünü bu yola adamış, yirmi sekiz yıl hapis ve sürgünlerde çile çekmiş: “İman, hem nurdur hem kuvvettir.
Hakiki imanı elde eden tek kişi bile cihana meydan okuyabilir.” sözünün esasları için, bir ömür mücadele ve mücahede eden Said Nursilerimiz
vardı.
Bizim,
tarihi altın
harflerle dolduracak kadar ender insanlarımız olduğu gibi gelecekte de olacaktır. Yeter ki biz, gerçeklere kendi inanç
felsefemizin gözlüklerinden bakalım. Yıllardır bize öğretilmeye veya bize yakıştırılmaya
çalışılan iftiraların etkisiyle atalet gösterip miskinleşmeyelim. Dünyada hangi güzellik varsa onun altında İslam’ın derin ve aşkın anlamları olduğuna hem kendimiz inanalım, hem de herkesi inandıracak bir tebliğ anlayışı içinde olalım. Bizler kurtarıcı
beklemek yerine
kurtarıcı olmaya aday olalım.
Beklemek pasiflik, aday olmak, hareket getirir. Hareket eden bir düşüncenin hedefe ulaşması çok yakındır. Hedefe ulaşmasa bile amaç, bu uğurda yapılabilecek en doğru işlevin bu olduğunu göstermek ve olumlu
örnekler sunmaktır.
Artık gemileri yakmanın zamanı gelmiştir...
Sensin, beklenilen
kahraman ufukta.
Hala ne duruyorsun böyle
muallâkta.
Çöküşün
sorumlusu sensin diyorlar.
Yüceleceğiz,
bin yıl sürünür kalsak da…
“Birbirini seven insanlar
kanunsuz da yaşarlar.”
GELİNCİK
Gözyaşlarıyla
ıslanmış titrek bir nağme, içsel bir izdüşüm, tensel bir
dokunuştur gelincik. Bazen bulutların damlaları çaresiz kalır onun sağanağında. Bazen, şehitlerin kanı gibi buram buram aşk, sevgi, kararlılık hâkimdir gözlerindeki ışıltıda. Bazen de
duygusal bir infilaktır sözleri, eylemleri, tebessümü,
düşünceleri ve suskunluğu... Ayağa kalktığında olacak depremin etkisinin fevkinden çok
uzaklarda sessiz ve sakin bir iklimde dev uykusundadır. Geleceği uyandırıp,
kendini yakmak için beklemektedir...
Hazanın en son deminde, son
raddesine kadar zorlanan sabrın taşma noktasıdır. Kendini yabancı bir iklimde hissedişin en keskin çığlığıdır. Bir türlü gerçekleşmeyen özgürlüğün ve huzurun Kaf dağından beklenişinin tekrarlanan güncesidir. Zincirlere
vurulan fikirlerin, bedenlere daraltılan inançların, ruhlara gerilen ağların isyan bayrağıdır. Susan, susturulan
belki de susma hakkını kullanan bu toplumun ezilen, horlanan, dışlanan ve zencileşen yığınlarıdır gelincik...
Kapılar kapanmıştır yüzüne. Zemheri yakındır
oysa soğuklar yakın.
Bir naylon çadırın altında tüm geleceğini ve hatıralarını depremde kaybeden
anne ile bebeğinin
titremesi; bir üniversite
kapısında,
verdikleri onca emeğe,
akıttıkları tere bakılmadan, gencecik fidanların
ıslanan
geleceği,
hercai topluma
ve yetişen ahlaklı, faziletli değerlere vurulan prangaların aşinasıdır gelincik.
Bütün ilim dallarında Dünya ve
Olimpiyat madalyaları
kazansa da;
üniversite sınavlarında birinci olsa da, okuduğu okullarda derecelere girse de, vatanın kalkınması, milletin
huzuru için, girişimler,
buluşlar yapsa da hatırlanmayan, itibar edilmeyen, gündeme getirilmeyen, kapılardan kovulan, inancından milli ve manevi değerlerinden dolayı birilerinin çıkarları ve mutluluğu için asimile edilmeye, özünden saptırılmaya çalışılan dinamik gençliktir gelincik...
Darda
kalanlara yardım
etmeye çalışırken engellenen; fikir okuyor, sohbet yapıyor diye baskınlara takiplere uğrayan; şedit yazı yazmasın, eleştiri yapmasın, hakkımızda konuşmasın, kendi çıkarlarına hizmet etmediği için andıçlanan, tacize uğrayan, gözaltına alınan; sırf dini bilgiler verdiği için radyosu ve televizyonu
kapatılan;
bırakın dindar olmayı, demokrat oldukları, özgürlükleri savundukları için işlerine son verilen,
sebepsiz üniversitelerden, okullardan, işyerlerinden atılanlardır gelincik...
Ekonomik
ve siyasal başarısızlıkları örtmek, gündem değiştirmek amacıyla kullanılan; sanayiye, devlet
desteği olmadan yatırım yapmak isteyen, engellenen; paralarına el konulup hiçbir sebep olmaksızın araştırmalara, kovuşturmalara tabi tutulanlardır gelincik...
Gelincik; kendi ülkesinde
yabancılara bile tanınan hakların
çok gerisinde haklara, özgürlüklere sahip olanlardır. Onlar zencileridir bu toplumun. Yâda Eskimo’ları veya Kızılderilileri...
Siz nasıl
tarif ederseniz edin... Gelincik, yıllardır söylenen bir türkü. Asırlardır hissedilen bir sitem. Çağlardır beklenilen kurtarıcı. Her gönlün yaradanından dileği, duasıdır.
Artık
gelincikler ağlamasın. Ve dökülen gözyaşları, kırmızı benekli bu hüzün tarlasına
akmasın...
Yaşamak, üniversiteli bir genç kızın gözüyle restleşerek
Hayatı tezatların güzelliğinden seyrederek
Yaşamak, umudun fay hattı gibi kırıldığı bir dönemeçte
Sana
gülen bir bebekle inadına, acıtanlara gülümseyerek
Eğer elinizde bir çekiç varsa,
her şey gözünüze
bir çivi gibi görünmeye başlar.”
VARDIR, İNANIN
“Eller” vardır… Çilenin en hasını yaşamış, her kıvrımında acının
izleri katmerleşmiş fakat ümidini yitirmemiş Mevlasından
duada. Diller vardır. İncitmemiş kimseyi; gereksiz bir söz, incitici bir sitem, alaycı bir dikleniş, kırıcı bir hisle yönelmemiş karşısındakine
dünyada
Anlar vardır… Bazen biri bin yıl;
bazen bini bir yıl yaşanmak istenir. Geçense sermayeden bir
tükeniştir...
Biten ve gelmeyecek olan o ucu kırışmış siyah beyaz kareye, mersiyeler yakılır sonradan. Geçmiş günün kötüsü olmazmış ya, elindeyken kıymetsiz,
pespaye olan…
Bedenler vardır… Verdiği
sözü yerine getirmenin edasıyla kanatlanıp, melekleşmiş.
Kirlenmişliğin çok uzağında beyazın her tonuna bulanmış. Şehrin
ve şehirlinin,
“zamana
uy” telkinlerine kulak asmamıştır, kırmadan.
Zamanla göçmüş çoğu, destanlarını bile duyamadan…
Aileler vardır… Kişilik ve
kimlik bunalımına düşmeden, çıkarılmak istenen fırtınalar,
yerleştirilen
onca dinamitlere rağmen, yuvasını terk etmeyen metrekaresel bir ilişkinin kurbanı olmayan. Çocuğunu, yağan
maddi ve manevi anaforun yıkımından çıkaran ve onu sokağın acımasız
kollarına savunmasız bırakmayan…
Direnenler vardır… Beyazıt’ta,
Eyüp’te, Taksim’de, Çağlayan’da. Zulüm portresinin
eksilmediği her
yerde. Canlar, yere serilir, vücutlar eylemin
panzehiriyle morarır.
Ağzından
tek kötü söz çıkmayanlar hakaretlerle tanışır. Damlarda günler sayılır. Yılgınlık
gösterenler, azalmaz en ufak bir sıkıntıdan sonra. Bilirler ki; önemli olan, bu zamanda gerçekleşmesi değil her şeyin.
Sorumluluk bilinci ağır yaralamıştır yüreklerini, isteyerek…
Sevenler vardır… Aşkın bir duygunun, gönülde bıraktığı
titremeyi, serseri hayallere kurban etmeden aramışlar aşkı. Yüce ve asil bir duruşu, cüce ve zelil bir kompozisyonun sömürü aracı
olarak görmemişler. Sevdiği ile beraber olmanın esprisi, seçilen kişilerin
ve yaşananların
denetimsiz olamadığının göstergesiydi. Sınırsız özgürlük kokan heyecanlar, sınırsız bir
kölelik doğuruyordu. En zaaf nokta da orasıydı zaten.
Kahramanlar vardır… İşe, başkasını
yenmekle değil; kendini yenmekle başlamış,
olumsuz ve sorumsuz duyguları illegal yöntemlere inat legal
yoldan idam etmişlerdir. Mazeret ve atalet üreten nefsi
ayaklar altına almış;
kalbin otoritesini tesis ederek beyni onun emrine amade kılmışlardır.
Basit ilişkilerin, dolambaçlı yolların, hain
pazarlıkların, şuursuz adımların, serseri heyecanların taliplisi ve takipçisi olmamışlardır.
Ahlaklı, erdemli, şerefli olmayan herhangi bir şeyin
etrafında,
yanında
değillerdir.
Safını ve
saflığını (temizlik) belli etmiştir. Her ne kadar esamesi okunmasa da toplumda…
Alimler vardır… Tüm yanlışlıkların ve
yakarışların ilk
tepki vericisi, en önde karşı koyucusudur. “Ben” ile başlayan cümlelerin çok uzağında
“Biz”den biridir. Söylediklerinin her tarafında
bulunan, aktif, otoriter, sözü dinlenir ve davasında idealisttir. Olaylara ve olgulara kabuktan öze değil
de, özden reele doğru bakış açısı geliştirmiştir. İşte onlar: “Adam gibi
adamlardır.”
Dostlar vardır... Yıldırım gibi
yetişirken
imdada. İyi günün değil; kötü günün sevdalısı inadına. Eşi
bulunmaz bir Hint kumaşı, nadide bir erguvan çiçeği,
gökkuşağı
renginde hercai bir menekşe veya. Nesli azalan örneklerine, çoğalan
bir özlem encamına. Hayat bir başka güzel, onlar olunca yanında.
Sadece kalbiyle değil tüm azalarıyla hazırdır yardıma. Kurşunla
kenetlenmiş binalar gibi safları sıklaştırmış,
özgürce düşündüğünü yaşamak adına.
Bir
mavi düştü, yüreğim yere düştü, yılanlar üşüştü
Bilirler
isyanımı, titreten ve titreyen bir gülüştü
Sürgünden
dönüyor, sürgünler ölüyor, hürriyet aşkına
Yine
söylüyor bildiğini, ne yüce, ne muazzam ölüştü…
“Bugün kim olduğun,
dünkü tercihlerinin sonucudur.
Yarın
kim olacağın
Bugün ki kararlarının sonucu olacaktır.”
YAŞAM
VE ÖLÇÜ
“Ensemin örsünde bir demir
balyoz
Kapandım yatağa son çare diye
Bir kanlı şafakta bana çil horoz
Yepyeni bir dünya etti hediye...” N.F.K
Yeni bir
dünyaya ne kadar çok ihtiyacımız var. Yeni umutlara vuslat duyabilmek. Yeni bir şeyler üretebilmek. Geçmişe sünger çekip geleceğe sevgiyle bakabilmek.
Yeniden aşık olabilmek.
Yeniden yorumlayabilmek kavramları ve kavgaları. Çocuklarımıza özledikleri, acıların ve savaşlarının kirli yüzü olan savaşlardan uzak bir dünyayı bırakabilmek için...
“Dün öldü, bu gün can veriyor, yarın henüz doğmadı. Zamanın kıymetini bilin. Ömrü boş işler peşinde harcamayın. Şöhretten sakının. İnsanlar bu gün över; yarın söverler. Ölçünüz Allah Rızası olsun. Şükredin; bütün azalarınızla şükrederek, gerçek şükredenlerden olun. Sadece dille şükreden kimsenin şükrü az olur. Gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman ibret almak, şer gördüğü zaman örtmektir. Kulağın şükrü, bir hayır işitirse onu ezberlemek, şer işitirse onu unutmaktır. Ellerin şükrü harama uzanmamaktır. Midenin şükrü helal yemek; ayakların şükrü harama gitmemektir.
Kim böyle yaparsa gerçek şükredenlerden olur. Öfkelenmeyin. Öfke ve şehvet insanı küfre götürür.
Kişi gazabını yenmedikçe takva sahibi olamaz. Sabredin. Sabır güzeldir. Susmak sabırdandır. Makamların en yükseği fakirliğe sabretmektir.
Dünya ve ahiret rahatınız için kötü ahlak sahipleriyle
görüşmeyin. Ey Müminler!
Nefsinizin kölesi olmayın.” (Bişri
Hafi)
Diyerek, zamanın değerini kavrayabilmek.
“Hiç kimse beni kendisinden nefret ettirecek kadar küçük düşüremez. Davam çok büyük, nefrete
vaktim yok.” (l.Jones)
mantığını
tebliğ
anlayışımıza oturtabilmek.
Fertlerle uğraşmadan, genel ve kutsal olan argümanlarda birleşebilmek. “Öyle büyük boş laflar vardır ki, içinde koca bir millet esirdir.” (S.İel)
, “Kişinin dininin güzelliği; anlamsız, boş şeyleri terk etmesindedir.”(Hadis) diyerek anlamsız,
saçma sapan, boş
tartışmalardan
uzak durabilmek. “Birlik, her kuvvetin üstünde bir
kuvvettir.” (H.E.Benna) fermanını ayrılık tohumlarıyla gezenlerin yüzlerine haykırabilmek. “Kıvılcım üfleme
sanatı, fazla üfürürsen
söndürür, az üflersen yanmaz.” (Daryal) ilkesiyle,
insanlara yönelirken, pedagojik ve psikolojik mantık
çerçevesinde hareket edebilmek
için...
“Her gülen bir gün ağlar, bakmayın
gülenlere
Ne mutlu bu dünyada ölmeden ölenlere.”
(M.Hilmi
Yıldırım)
O kutlu
buluşma anının hasretiyle yanıp tutuşabilmek. “Ölüm hayatın bitiş çizgisi olsa da, bir sonraki hayatın başlangıcıdır” müjdesine bağlanabilmek. “Sonum ne olur?” diye yaşarken bir söğüt yaprağı gibi titreyebilmek. “Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü peygamber.” diyerek ölüme hazırlanabilmek. “O önce size hayat veren, sonra sizi öldürecek, daha
sonra sizi yine diriltecek olandır.
Hakikat şudur ki insan çok
nankördür.” Nankörlük yapmadan gerçek kurtuluşa yönelebilmek. “De ki: Benim namazım,
ibadetlerim, hayatım ve ölümüm
alemlerin Rabbi olan Allah içindir.” diyerek, gerçek
nefes alıp
verme, gerçek yaşama nedeninin kat-i kurallarını; “Ben insanları
ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” İlahi fermanıyla çerçeveleyerek, hayat denilen duygunun, nelere ve nasıl dayandırılması gerektiğini, kör vicdanlara, inatçı nefislere ve anlamayan
beyinlere ince ince ama yüksek ses tonuyla
kavratabilmek için..
“Atiyi karanlık
görüp azmi bırakmak
Alçakça bir ölüm varsa
eminim budur ancak.
(M.A.Ersoy)
Amaçları ve araçları iyi tesbit etmek. “Zifiri
karanlıkta ak sütün
içindeki ak kılı görebilecek”
ferasette
gençler yetiştirmek. Surda açılan gediğin tuğlalarını birer birer eksiltmek için plan ve projeler
yapmak. “Bir milletin, başkasını kendine tercih etme ruhu ve
kardeşinin kusurlarını affetme ahlakı kuvvetlenir de, birbirini sevmeye, birlikte yaşama derecesine varırsa; böyle
bir millete elbette bölücüler giremeyecek, düşmanlar saldıramayacaktır.”
(H.E.Benna) aksiyonunu gönüllere ulaştırabilmek. “İnanıyorsanız
üstünsünüz.” düsturuna yapışarak
haksızlık karşısında
“dilsiz şeytan” olmamak. “Kimse, güler yüzlü
insan kadar çok çiçek toplayamaz” prensibiyle hareket ederek tüm gönüllere;
gerçek sevgiyi, hakiki yaşama gayesini, nasıl yaratıldığımızı ve nereye gideceğimizi, en önemlisi
bu dünyada ne yapmamız
gerektiğinin
muhasebesini yapabilecek insanlar yetiştirmek.
“Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür.” (Gazali)
çalışma
sistemiyle engelleri bir bir ortadan
kaldırmak. “Mümin
üzerine güneş doğdurmaz güneşin
üzerine doğar.” (Hadis) diyerek, yürürlükte bulunan her şeye kendinden bir parça
eklemek. Korkmadan, yılmadan, bıkmadan, usanmadan çalışmak ve ilerlemek...
“Korkma düşmandan
ki, ateş olsa yandırmaz seni
Müstakim ol, Hz. Allah
utandırmaz seni.”
(M.A.Ersoy)
“Fikirler ordulardan
daha güçlüdür.”
ATALET
Dünyada
İslam
toplumlarının geri kalmasının, özgür olamamasının, tek nedeni vardır: Tembellik.
Onu, biraz enteresan
olarak, ölümün ikiz kardeşi, hayatın
en büyük düşmanı, insanlık ayıbı olarak görebilirsiniz. Peygamberimiz ne güzel de buyurmuş: “Ümmetim adına
en çok korktuğum şey,
göbek
iriliği, uyku düşkünlüğü
ve tembelliktir.” Bu hastalık, insanın ömrünü öyle bir doldurur ki; herhangi bir işten daha fazla buna emek harcar ve kişiyi kendi arzularının, heveslerinin kölesi yapar. Yani tembel insan
en büyük müsriftir. Acımasızca hayatın israfını yapar...
Toplumda var olan hastalıkların da tembellikle beraber hareket ettiklerini
söylemek garibinize gitmesin. “Boş oda şeytanın çalışma odasıdır.”
Karanlığa, cehalete
küfrederek geçen ömürde bir mum bile yakamayanların
akıbeti
bundan daha kötüdür aslında.
Kahvelerin, oyun salonlarının, eğlence yerlerinin, statların,
dopdolu olup; manevi
yerlerin, çalışma alanların bomboş olması, borç almanın faiz ve rantçılığın meziyet kabul edilmesi, köylerde ve şehirlerdeki
görüntünün yüzyıllardır değişmemesi, insanların ne kadar
ürettikleriyle değil;
ne kadar devletçi ve tek
tip kafaya sahip olduklarıyla, tükettikleriyle değerlendirilmesi,
teknolojinin tarımın emrine verilmemesi
maalesef acı
ülke tabloları
gündeme getirmektedir.
Gelişmiş
devletler önce tarımını güçlendirmiş, sonra sanayide güçlenmişlerken,
bizde tam zıttı bir durum sergilenmektedir. Verimli toprakların
değerlendirilememiş olması, şehirlerin en verimli tarım
arazilerinin
üzerine kurulması, değerli
olan toprakların
da yabancılara
devredilmesi hayli ilginçtir. İsrail
Genelkurmay Başkanının: “...sizden
para istemiyoruz. Hazine arazileri karşılığında savunma sanayi projelerine
talibiz.” Sözünü de, “Vadedilmiş
Topraklar” ütopyası ekseninde değerlendirmek gerekmektedir.
Bir de
toplumun dinamiklerini ayakta tutmak için, yapılması gereken çalışmaların yapılamamış olması meselesi var. Bizler bir kere millet olarak iyi eğitim alamıyoruz. Bunun yanında, kendimizi yetiştirmiyoruz. Uzman olduğumuz bir alan olmamasına rağmen, her telden gazel okumaya devam ediyoruz. Yani: “...yapmadığımız
şeyleri...”
söylemekte bizim kadar mahir bir topluluk belki
de yoktur. Plan ve proje üretemediğimiz için çok çabuk kırılıyor, köleleşiyoruz. Talip olmamız gereken yerlere, kurumlara, görevlere, derneklere, vakıflara, sendikalara talip olmuyor, oralarda etkin görevler almıyor, çileye, sıkıntıya, mücadeleye
talip olmuyoruz; köşe bucak kaçıyor, korku senaryoları üretiyoruz. Problemlerin çözümünde fayda sağlamadığımız gibi sorunları da biz üretiyoruz. Birlik beraberlik muhabbetleri yapıyoruz ama asla uygulamaya koymuyoruz. Hep aynı senaryolarla parçalanıyor, bölünüyor ve yok ediliyoruz.
Bağlılık kavramıyla bizi sömürenler olduğunu iyi anlamak lazım. Unutmayalım ki; şartlanmayı, beleşçiliği, ahlaksızlığı, israfı, tembelliği ve tefrikayı yenen toplumlar ve milletler ayakta
kalabilirler. “Birileri
benim adıma yapar nasıl olsa.”
sözünün arkasında kalanlar;
yanlarındaki zulme
ve sömürüye ses çıkarmayanlar;
işkence, eziyet görenlere destek
sağlamayanlar; vatanının peşkeşine karşı vurdumduymazlık sergileyenler; rahat
koltuklarında televizyon karşısında magazin izleyenler; yaptıklarından, yapanlardan ziyade sorumlu olacaklarını unutmamalıdırlar. Cehalet ve tembelliğe düşman olan bir dine inanan insanların diyarı olan ve petrol, doğalgaz, uranyum, altın, pamuk, bor gibi zengin rezervlere sahip
bulunan Müslüman ülkelerin, batı devletlerine bu kadar bağımlı bir köle, taşeron olması utanılacak bir
husustur. Ekonomik
olarak çözüm; çalışmak, tükettiğinden
üretmek ve faizin önünü kesmektir.
Siyasi sosyal ve toplumsal olarak çözüm ise; teorik, felsefi, soyut kavramlardan sıyrılmış,
eylemci gerçekçi ve pozitif bir harekettir.
Ne demiş atalarımız; “Ağustosta
gölge kovan, zemheride karnını ovalar.”
Alınlar
terlesin, derhal iner Mev’ud olan rahmet.
Nasıl
hasir kalır, tevkifi hak ettim diyen millet
Kımıldamaz
da durursan, işittiğin nakarat
Çalışmayanlar
için yok cihanda Hakkı hayat.
M.Akif
“Küçük kapılardan
girmeye çalışanlar
eğilmeye mahkûmdurlar.”
BEN GELDİM
Ben, kırmızı akşamların, siyah dokusunda, sevgilinin uykusuz
geçen gecelerine, geleceğe dair ümitlerimin melankoli histerilerini,
duygularımın parmaklara yansıttığı narin besteleri, içten bir duyuşla, bıkmadan, şafağa dek, telepatik serenat
yöntemiyle özgün bir sanat icra etmek için
geldim.
Ben,
ekmeğini kazanmak için her türlü mücadeleyi vererek, emeği gasp edilenlerin sessiz
çığlıklarını, gereken yerlere, herkesin anladığı dilden ulaştırmak; umut tacirliği yaparak ülkeyi yabancı ellere peşkeş çekmeye çalışanların oyunlarını bozmak; adaletin sıcak yüzünü, bir şubat soğuğunda eylemlerde duvarlara, davam adına yazmak için geldim...
Ben,
baharın
yüreklerden kovuluşunun ardından, solan erguvan rengindeki güllerin, koku ikliminde bıraktığı eşsiz lezzeti,
nasibini alamamışlara
tez elden ulaştırmak ve onların gönlünü kazanmak; nimetlerin iki
cihanda da hak sahibini kesinlikle bulacağının müjdesini, en son raddesine kadar gerilen sinirli yüzlere, bir meltem
esintisiyle ulaştırmak için geldim...
Ben, kendi köşelerinde kendilerine kendilerini
buldurup, özüne dönmeyi bekleyenlere: “…kalk ve korkut…” deyiminin esprisini ulaştırmak; hareketsiz,
kavgasız,
eylemsiz yalnızlaşan kuşların, uçmayı unutan kanatlarına, melekleşmiş kanatların
nasıl
takılabileceğini gösterip, ebabil kuşları olarak semadan sevgi yağdıranların varlığını haberdar etmek için geldim.
Ben,
kullanılmaya
kullanılmaya yitirilen melekelerin varoluş gayelerinin mutluluğa giden en kestirme yol
olduğunu; bu yolu kullanmayanların, kullanmak isteyip de
kullandırtmayanların sorumlu olduklarını anlatmak; oturdukları yerden sevgiliye gazel okuyanların, beyhude yoruluşlarının yüzlerine paçavra gibi
çarpılacağını ve maskara olacaklarını duyurmak; acıların sevgi olduğunun kanıtlarını her evin duvarına büyük puntolarla asmak için geldim...
Ben, asırlardan beri ihmal edilen
bu eşsiz coğrafyanın insanının, suiistimal edilen sadakatinin nelere mal olduğunu kavratmak; bizi tanımayan ama bizim adımıza nutuk atan, her taşın altında, her köşe başında, her satır arasında, toplumda var olan her kurum, kuruluş ve müesseselerin içinde
söz sahibi konumunda bulunanların, gerçek niyetlerine ulaşmak adına ne tür bir oyunun
içinde rol aldıklarını korkmadan, korkanların uğradığı garabeti resim ve
kitabeler elde göstermeye, haykırmaya geldim...
Ben, aslında her zaman vardım. Zaman zaman inkıtaya uğrayan veya uğratılan vuslat anının hasretiyle yanıp tutuşurken, geleceğe dönük planlarımın son aşamalarını, bütün olasılıkları; yaşanan tecrübeleri sırtına kambur
bilenlerin yoğurduğu feraset atmosferini en ücra köşelerime
kadar içime çekerek, geçmişle gelecek arasındaki bağı şekillendirerek; sevgilinin lal olmuş yanağına izdivaç öpücüklerini
kondurmak için geldim...
Beni sen çağırdın.
Ümitsiz..Hatırlamıyor musun?..
Bu defa söz değiştim
diyen, sendin karşımda
Aldatılış
hikayeleri ile doluydu, yüzündeki kıvrımlar
Ben, yine de geldim,
zamanında çağırmasan da...
“Zor olan kahramanca ölmek değil,
kahramanca yaşamaktır.”
O DÖNDÜ
Bir şubat
soğuğunun yüreklere kazıdığı korkunun son demlerinde görmüştüm onu. Her an patlamaya
hazır saatli bir bomba gibi etrafı kolaçan eden fikirleri rahatsız
etmişti, kendini aydın zanneden karanlıkları...
Hayata bakış felsefesi, yaşamı
anlama ve sürdürme biçimi, ayrıntılardan uzak, şekilciliğin ötesindeki tarzı ürkütmüştü,
tek tip elbise giymeyi arzu edenleri.
Postmodern
bir darbenin ardından
yere yığılan bedeni, zafer
çığlıkları atan kokanaların çılgın alkışları arasında mezarlığa doğru seyrederken, gözlerindeki damlalara
hâkim olamayıp
ağlayanların nedameti de hâkimdi
puslu havada. Şehitlikler
her ölüm yıldönümlerinde, her bayramlarda dolup taşıyor ama tabutu götürürken
oluşan kalabalık ve atılan sloganlar birilerinin suistimal siyasetiyle pespaye olmaya mahkûm
kalıyordu.
Fikirler, ordulardan daha güçlüydü elbet. Onun
izinden yürümeyi kendilerine bir ilke olarak benimseyenler oldukça zafer kaçınılmazdı. Zaten amaç,
herkesin diline
pelesenk olmuş ama herkes tarafından kendi taraflarına yontulan ve karşısındakini ezmeye ve sömürmeye çalışırken
dahi söylediği,
“İnsanca yaşama” terennümü değil miydi? Ne acı bir çıkmazdı o... Kendi hayatına karşılık başkalarının hayatı, kendi tokluğuna karşılık başkalarının açlıktan ölmesi, kendi
mutluluğuna
karşılık başkalarının acısı, felaketi, ızdırabı, kendi fikirlerine karşılık, asla kabul
edilemez ve uygulanmaya
konulamaz başkalarının fikirleri...
Bakışı güzel olmayanların, baktıklarını güzel görmesi
mümkün değildi
elbette. Kusuru ve hatayı
bakışında
göremeyen bu kör olası zihniyetin kurbanlarını gömüyorduk toprağa. Kendi evladını göz göre göre
yiyen kör bir zihniyet. Kafalarında oluşturdukları iflah olmaz bu paranoya kendileriyle beraber uçuruma sürüklüyordu toplumu. Ne ekonomik, ne kültürel, ne sosyal ne
de siyasi bir başarıyı herkesin kutsal bildiği vatan uğruna başkalarının yapmasına kesinlikle müsaade etmiyorlardı. Vatan batsın, insanlar sürüm sürüm sürünsün, işsizlik, açlık, sefalet kol gezsin, ahlaksızlık, fuhuş, soygunlar, hortumcular ve terör artsın ama yeter ki kendileri gibi düşünmeyenler bu geminin dümenine kaptan olarak geçmesin. Hatta gemiyi yönetmek
adına talepte
dahi bulunmasın.
Artık yüreklerde katmerleşen acılar arar oldu onu. Kemiklerini
dahi alıp
dışarı atmak zihinsel pratiğini bile düşünebilip, ülkeyi güllük gülistanlık edebileceğini zanneden o karanlık beyinler memleketi göz göre göre felakete sürüklediler.
Ülkede doğan
çocuklar mutsuz, okuyan gençler yurt dışına kaçmak için fırsat kollar hale geldi. Geleceğe umutla bakabilmek adına, gerçek gündemin dışında, asla halkı temsil etmeyen oyunlar, programlar, konserler ve eğlencelerin oluşturduğu suni gündemin boyası da yavaş yavaş dökülüyor şimdilerde.
Evet, bir şubat
soğuğunun yüreklere kazıdığı korkunun son
demlerinde görmüştüm
onu. Dudaklarında
Basra’nın
düşmesinden sonra söylenen; “İmşi
Basra İmşi”
(Yürü Basra Yürü! Osmanlılar
buradan gideli ben çocuğu Şat’a
düşmüş
anne gibiyim. Gözüm suda yürüyorum. Yürü Basra yürü. Onlar sana gelmese sen onlara yürü.)
duygusal infilakın kıpırtıları
vardı. Her an
patlamaya hazır saatli bir bomba gibi etrafı kolaçan eden fikirleri, rahatsız
etmişti,
kendini aydın
zanneden karanlıkları...
Hayata bakış
felsefesi, yaşamı anlama ve sürdürme
biçimi, ayrıntılardan uzak, şekilciliğin ötesindeki tarzı ürkütmüştü, tek tip elbise giymeyi arzu
edenleri. Maalesef şimdi daha çok özlüyor ve arıyoruz onu... Cesareti ve mücadeleyi yüreğimizden
kovalı,
kurtarılmayı bekliyoruz denizin
ortasında,
bir dağ
başında veya bir çöl
ortasında. Bir türkü gibi dillerde fısıldanan o meşhur türküye kulak
kabartıyoruz
hep birlikte...
O
döndü. Tabi ki dönecekti bunca gözyaşı ve duanın ardından. Onla beraber sürgündeki yiğitler de dönecekti, zafere hazır komutanlar edasıyla. Zincire vurulmuş özgür düşüncenin, eve hapsedilmiş okuma hülyalarının, toprağa gömülmek istenen
mukaddeslerin, düşünemeyen
köleleştirilmiş beyinlerin, kendi rızası olmadan çalınan ve pazarlanan şahsiyetinin her yandan çepeçevre sarılmış özgürlüklerin hesabını soracaklardı. Kendi rızaları olmadan oynadıkları filmin figüranlığından başrolüne soyunacaklardı, inat için. Hayatı anlama ve yaşama adına kendilerine reva görülen paryalığı, hiçbir menfaat ve
dünyalık meta uğruna kendi gibi düşünmeyenlere dahi asla uygulamayacaklardı. Çünkü aldıkları terbiye, inandıkları öğreti onu öğretmişti onlara. Her ne kadar,
muhtelif zamanlarda namluya sürülen fitne tohumları, insanlarda tereddüt uyandırsa da, aslına rücu etmeyecek hiçbir mesele yoktu. Az bir gayret,
biraz yardımlaşma, kardeşlik müessesesinin tesisi, hayata adalet penceresinden
bakış, ortaya çıkan (çıkarılan) suni gündemlerin
cevabını doğru kaynaklarda ve yerlerde aramak bütün problemleri çözecekti. Sorularla oluşturulmuş şüphe ve tereddütler, yerini tam bir teslimiyete terk edecekti…
Beklenen sevgili gelecekse, çekilen çileler kutsaldı. Çile çekmeye razı olanlar, sevgiliyle kavuşmanın vuslat anıyla yanıp tutuşanlardı. İşte o, onun için döndü... Anlamak zor
olsa da...
O
döndü. Bir bak arkana. Bitti ağlayışlar.
Çağırın
vuslata sevdalı, gençleri davaya
Herkes
o bayrak altında derhal toplansınlar
Yine
böyle çıkalım her seherde duaya...
“Mükâfatın büyüklüğü,
belanın
büyüklüğü
nispetindedir.”
NEREDE YANLIŞ YAPTIK?
TOPLUMSAL OLARAK
EKONOMİK OLARAK
BİREYSEL OLARAK
“Şefkat öyle bir
dildir ki,
sağırlar bile duyabilir.”
HİCRET
Bize katlanmak düştü.
Bir selin kayaları yerinden oynatması, haşin bir fırtınanın her şeyi sarıp
sarmalaması, inadına son sürat yağan yağmurun
her yeri yanık ekin yaprağına çevirmesi gibi
çarmıha gerilmişti
soylu duygularımız. Hüznün ve endişenin
hislerden kotarıldığı bir hengamede, ayrılık ve aykırılık acılarının kundağına belenmek istemeyen yiğitlerin bıraktığı bembeyaz acılar kaplıyordu, istasyonları, garları, limanları..
Keskin bir bıçağın ete değişi kadar abustu yüzlerindeki
ifade. Upuzun serüvenlerinin yazılası romanı bile, tozlu yollardan
geriye kalan mutluluklarını anlatmaya yetmezdi. Gözlerindeki engerek bakışının bıraktığı çayır kokusu, yüreklerinde dağ zirvelerinden
konuçlanan sevda türküleri, dudaklarında en son anına kadar yanlarında götürdükleri, kurbanın son anını yansıtan eski, sararmış, kenarları kırık, katlanmaktan aşınmış fakat en mesut anın zirveleştiği fotoğraf karesi bile yeterdi, ayrılırken geri dönmeyişinin esbabına...
Zaten yüksek binaların arasında, avcının kör
kurşunuyla
sendelemiş bir figüran gibiydi. Minarelerin
beyazlığı, mezarlıkların hatıraları, ecdadın nal
izleri, eylemlerinin asil duruşunu yansıtan gazete küpürleri de olmasa sebepsizdi kaldığı
anlar. İsli, soğuk, soyunmuş manzarasıyla bir
ölüydü adeta şehir. Çöp kamyonlarının iğrenç
kokular serpiştirerek uzaklaştığı, lastik ayakkabılardan
siyahlaşmış, atılan çığlıkların duyulmadığı, aşağılık pazarlıklara sahne olan caddeler. Komşunun
bakışından,
soruşundan,
sevişinden
kapanan perdeler; selamın, hatır sormanın, yardımlaşmanın unutulduğu, yok
zannedilsin diye söndürülen ışıklar, sahte dedikodular, yalan gülücükler, kindar gözlerin serpiştirildiği sokaklar yeterdi de artardı, süzülmek için bentler oluşturulmuş fakat taşan
damlalara...
Artık
manevi çukurlarla dolmuş yollar, yürünmez; sosyetenin parfümleriyle delinmiş gökler uçulmaz; lağımlarla
komşu
olmuş
sular içilmez; deniz temaşa edilmez; kuruyan dallar aşılanmaz; solan çiçekler yeşermez; mescitlerinde
özgürce Allah’a açılan
eller görülmez; elma gibi yanaklar kızarmaz olmuş. Duvarlar çekilmiş, arkadaşımıza, komşumuza,
gardaşımıza,
sevdamıza. Artık çelik çomak oynamak, misket yuvarlamak, gazoz kapağına iddialara girmek yasaklanmış. Çizgisel filimler benliğimizi ve kimliğimizi,
davet bile edilmeden evimizin içinde gözümüzün içine baka baka sıyırmış atmış. Özendirilen çocuklar, kayıp olmuşlar, her geri atılan adımların ardından.
Öyle yetişmiş çünkü. Yeni nesillerin meydana gelmesi, her
şeyin yeniden yapılanmasıyla mümkün
değil
mi? Mümkünü mümkün yapmak için bir vedaydı bu. Bir hicretti...
Yağmurların
uyukladığı, paslı demirlerin sevenleriyle dolduğu bu acımasız
iklimde daha fazla durmak, sıranın kendisine gelmesini
beklemekti. Soylu haykırışa giden yollar, sallanan ellerin de
katılımıyla daha da renklenecek, “hakiki
imanın”
önünde hiç kimse duramayacaktı. İşte o, yerinde oturtmayan, insanın kanını kaynatan yegane
panzehirdi; aldığımız bunca zehirden sonra...Gerçek doktorların yazdığı reçeteyi daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için şarttı bu düşündüren
ayrılık...
Hüznün ve endişenin
hislerden kotarıldığı bir hengâmede, ayrılık ve aykırılık acılarının kundağına
belenmek istemeyen yiğitlerin bıraktığı
bembeyaz acılar kaplıyordu, istasyonları, garları,
limanları... Onlar ilahi bir gücün otoritesinin, hayatlarını şekillendirdiği bir
atmosferi solumak ümidiyle arayış içindeydiler. Tıpkı daha
öncekiler gibi...
Hicret...Denemeyen
bilmez, değişimi
Zor
gelir kabullenmek, ayrılmayı
Çaresiz
kalmışsa asil bedenler,
hücrede
Yaşayan anlar ancak, özgür kalmayı..
“Haklıysan korkma,
Hak seni korur.”
GELMEZ MİSİN?
Göklerin güneşinden
güller yağarken, çiçekler barut gibi sevda kokarken, al dudaklar masmavi dua
okurken, yiğitler dal gibi yere düşerken, gelmez misin ey yar
sebebini sormadan?...
Arkadan vurulmuştur kahramanlar, yıkanmadan kanatlanmış. Taşla
bilelenmiş bedenler, yürekler kalleşliğe alışmamış. Kan
damlayan göz pınarında, bir tek katre kalmamış. Sahte
dünyalara, aydınlık marşlar sıralanmış. Gelmez misin ey yar şafak sökmeden beri?...
Ben âşık
oldum zamana, sen ömrümü istedin. Hazırdım mücadelenin en hasına,
“Gerek yok.” dedin. Razıydım uzakta olsan da benim olmana… Benim olmadın,
gelmedin. Yıldızlar sererdim rüyalarına, hissedemedin. Yakardım
tek başıma sensiz kaldırımları, yine de bilemedin...Gelmez
misin ey yar, yok olmadan sana dönük hislerim?...
Sürgünden şehre
inerken, mağrurdum hayata. Alkışlar yağıyordu yenilmiş ordularıma.
Sonraları bir hit oldum güfteden dudağa. Mutluluk oyununda ben kayıptım oysa.
Siyaha, kara iplikle dokunmuş nakışa, beyaz güvercinler
çizerdim sevdaya. Gelmez misin ey yar, geç olmadan
sabaha?...
Ezik
bir ağıttır bu, yürekleri yakan. Yaban bir gülümseme, sahibiyken virane olan. Yitik umutlar, sessiz
hıçkırıklar,
isyankâr yürekler, ağlayan analar, köşede kalan; salyalı sümüklü çocuklar, geleceği
çalınan;
işçiler, çiftçiler, memurlar ekmek bulamayan. Gelmez misin ey yar,
sele dönse de ağlayışlar?...
Bir ihtiyar yığılmıştır kaldırım kenarında,
kimsesiz.. Sahilde bir iki çift dudak dudağa, evsiz. Çöplüklerin içine atılan her
israfa, kimisi nimet, kimisi hissiz. Yanmıştır bütün hatıralar, anılar resimsiz. Yine de çalar
birileri, halk adına haksızlık diz
boyu, şerefsiz. Gelmez misin ey yar, gelse de Azrail’le randevu?...
Bir bak, ne oldu, tertemiz duygularıma. Şüphe, sıkıntı, acı, terör soktular uykularıma. “Bekle beni” derken gözü yaşlı yavukluma.
Saramadan doyasıya
yâri, ciğerden anayı, etrafımda pervane
sevenleri doyasıya. “Kan kokusu güller açmadan gelmem, öyle söyleyin yalancı bahara.” Saklı kalsın
mazimiz, kavuşursak huzuru Rahman’a. Gelmez misin ey
yar, ayrılığın
öncesindeki gibi?...
Artık senin
olsun sakladığın hünerin. Ben meftunu olmuşum, ulaşılamayan
güzelin. Beni sırtımdan vuranlara, aşkımı
çalanlara, geleceğimi karalayanlara, suçsuzken suçlu sayanlara, vatanımdan,
yurdumdan utanmadan kovanlara zeytin dalı gönderin. Anlamadan,
dinlemeden, sevmeden kovalayan kindar gözlerin; hesabını sorar elbet, ben affetsem de çektiklerimin. Gelmez misin
ey yar, atılmadan
ateşe
İbrahim?...
Hep söylerim: “Anlayabilseydin,
ağlayabilirdin.” diye. Ağlamadan susuz çöller
gibiydin. Bu boğazlanan,
öldürülen, yakılan, işkencelerde can veren, hayvanca muameleye tabi tutulan, esaretin her şubesinde adı kayıtlı
insanlar bizim. Başımıza ne geldiyse hakiki aşka düçar olamadığımızdan
gelirken, neredeydin? “Yaratılanı
severdik, Yaratandan ötürü” demez miydin? İşte sana son fırsat,
uzat ellerini, düşmanlar titresin. Gelmez misin ey yar,
gelinmeyecek yerde misin?...
Gelmez misin, elifin, sin olmadan hali
Bilmez misin, senin için, olmuşuz deli
Görmez misin, ayrılmış perişan halleri
Sanadır dönüş! Aşkımın gerçek sahibi.
“Gönül
güneşinin
yanında kuru aklın,
kibrit alevi kadar değeri yoktur.”
Benim dedemle yanyana
Yazılı kalacak adım
Yıldızların söneceği
Güne yıldızlar sakladım.
(Arif Nihat Asya)
Beni bir gün asacaklar elbet. İdam edilmek üzere doğanlar, ekran başında
ölmeyecekti tabiki. Yine ağlamak acılı annelerin kârıydı, dal
gibi yere düşünce yiğidi. Avucunda parıldayan sevda
güvercininin, yürekleri yakan şavkıydı iliklerimizi ısıtan.
Yine de halk arasında destansı bir türkü gibi fısıldanacaktı
cengaverlikler, ekran başındakilerin hiç hatırlanmamasına
inat...
Kim o deme boşuna
Benim ben
Öyle bir ben ki gelen kapına
Baştan başa sen.
(Özdemir Asaf)
Yüzünü ekşitmeden
acılara
merhaba demek sabrın en büyüğüydü. Ayrılık acısına
söylenen terennümlerin bu kadar çok olması, sabrın az
olması
mıydı? Veya
her karşılaşılan ufacık bir sıkıntıdan sonra bile isyana sarılmak,
Müslümce teselliler arayıp, arabesk takılıp, bunalım
geçinmek çare miydi, ferman dinlemeyen gönül yarasına? Yazılan şiirler
yalan, söylenen sihirli sözler hicran, duyulan hisler nalan, kurulan
hayaller miydi muallakta kalan? Aşk, herkese öğrettiği imtihanı, yine
mi sürmüştü namluya? Mermiler gül olsa ne yazar.
Halden anlayan seyrekleşmişse
encamına
acıyarak
bakan...
Niceleri gelip neler istediler
Bırakıp dünyayı sonra gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
İnan o gidenler de hep senin gibiydiler.
(Y.Emre)
“Kim zerre kadar hayır işlerse, mükafatını; kim zerre misgal şer işlerse mücazatını görecektir.” Açıktı söylenen her kelime, irfan ve hikmet erbabına. Anlayana sivrisineğin saz
olduğu
gibi. Önemli olan çok yaşamak, çok yapmak, çok gezmek, çok sevmek, çok yemek, çok uyumak, çok keyf almak vb. değildi elbette...Anlama ve anlayana bürünmemiş her çokluk içinde korkunç bir
boşluk
taşıyordu.
Hayatın
inşası için
düşünülmesi ve yapılması gerekenler; hayatın iflası için “bir daha mı geleceğiz
dünyaya” safsatasının kurbanı oluyordu...
“Ben bir Müslüman’ım!...
Perişanım.
Çünkü İslamiyet perişan.
O ağlarken ben gülemem,
O ölürken ben kalamam...”
Hep yanlış
anlaşılan
bir din demagojisinden bahseder olduk toplumca.
Demek ki görevden imtina edip: “Havalar çok sıcaktır” deyip sefere çıkmayanlar var. Ya da çoluk çocuğunun, makamının,
servetinin, zamanının kendini zincirlere bağladığı, biz, “çer çöpler”. Musab bin
Umeyr’in Medine’de bir yıl
içinde İslam’ın konuşulmadığı
bir ev bırakmaması,
mitolojik bir olgu herhalde. Bu ballandıra ballandıra
anlatılan
tarihi kilometre taşları, gerçek anlamda hislendiğimiz zamanlarda
azıcık gözlerimizi yaşartsın diye
vardı
zaten. Ne gerek vardı ki; terk edesin dünyaya bağlayan
nefsi heyecanları...
Ve
yıldızlarda düşer
Hem
de en acımasız yerinde hayatın
Umuda
dayanan kaleler sallanır
Arkasından tutulmaz o şahlanan atın...
Kazanılmış bir
zafere talip olup yanlışlığı ortadan kaldırmak, olanlara engel olmamak,
yoksa yenilerini yetiştirmek gibi toplumsal bir
görevi, ferden icra etmek dururken; hep hariçten gazel okuyan, bir şeyler yapmaya çalışanlara
mani olan, “Birisi çıksa da..” edebiyatıyla
kendi cevherine sırt çeviren, ihtisas yapmadığı
alanlarda ahkam kesenlerin ağzına bakıp yolunu tayin edenleri
gördükçe, beyinsel bir değişimin ne kadar uzun zaman alabileceğini düşününüz.
Eğer
bayılmışsanız, ölüm
yakındır. Ayılmayı ve
aymayı
müthiş
bir infilak zannetmek, görev anlayışının ne kadar pahalıya satıldığını
gösterir. Sorumlu olmayı kendine zül addeden cahiller, mutluluk oyunu oynayan bedevilerdir. Medeniler, bedevilere galebe çalmadıkça sahte
gülücüklerin, bayatlamış esprilerin, çelişmiş beyinlerin, ikiyüzlü aşkların, yalancı makyajların saltanatı ebediyen devam edecektir.
Sanki
yaralanmış bir ceylan gibi,
Ruhumu
paramparça eder geceler.
Vuslat
şarkıları kalır dudakta,
Şafağı
görmeden ölür geceler.
Uzaklarda,
ufuklarda bir çizgi,
Ayna
gibi berrak sesler, heceler.
Bir
fısıltı uzadıkça uzarda,
Bitmeyen
yol gibi gider geceler.
“İnsanlar çabuk yükselenlere
değer verirler.
Ama
hiçbir şey tüy ve toz kadar
hızlı
yükselmez”
KARANLIKTAN AYDINLIĞA
Karşı
konulmaz bir merakla boşluktaki duyarsızlığıma isyan ettim. Yüreğimden
sürgit hayaller peydahlanırken ironik bir sürrealizme
inat. Yalancı hazanın bedevi âşıklarını kıskandıracak bir hoşluk
ve loşluk
dolarken karanlık hücrelerime. Büyüsü bozulmamış, kelimelerin esrarlı
bekleyenlerinin, artan heyecanıyla haykırıyordu bir ses: “Yalnızlık hazır
bulunmaz, oluşturulur.”
Mutluluk, isteklerin altın çağını yaşadığı bir zamanda yakalanamazdı. Almak ve arzulamakla
tedirginleşen hisler, vermek ve arzulanmak güç
ve kuvvetinin elinde perişan
bir halde yenilgiye mahkûmdu. Çoğu insanın “her” kişinin yaptıklarıyla fazla seyrüsefer eylemesi, “er” kişilerin
kadrü kıymetini daha da arttırıyordu. Paylaşmanın
enteresan kokusunun birkaç damlası bile, her yanı ıtri bir
sersemliğe bürüyecekti. Talip olmanın zorluğu
oradaydı zaten… Paylaşmak ve paylamak…
Hayallerin ve rüyaların bile müstehcen koktuğu hayatta, gelecek ve gerçek
endişesi
taşımayan
ecnebilerin ellerinde yitirilen, onca taze beyinlerin
uydurduğu bir yalandı;
“yeni
bir aşk
türküsü”. Herkes biliyor fakat beyinsel devrimle
beraber gerçekleşmesi
gereken yürek inkılâbı bir türlü nesnel sonuç vermiyordu. Kırılgan, ince ve narin bir ruh
haliyle tarifi yapılmaya zorlanan, kalabalık fakat içi ıssız
kavramlar, gün geçtikçe çoğalıyor ve bunun karşısında aşağılık kompleksi
kimse tarafından yadsınamaz bir mazeret kabul ediliyordu.
Irzına geçilmiş, aşağılık emellere alet
edilmiş, satılık sözcüklerin ardından kaosa sürükleniyorduk.
Anlamak ve anlamlandırmak özelliklerinin silik birer anı olarak kaldığı belleğimizde,
hep “yapmamız” gerekirken “havale” ettiğimiz
görev ve sorumluluklar çıngıraklı yılan gibi çınlıyordu. Anlama anlam katmak…
Küçülen değerlerimiz,
ahlak anlayışımız, ekonomik durumumuz, ilişkilerimiz; büyüyen bir kompleks olarak karşımıza çıkıyordu. Beynelmilel ve yerel güç
birliği
odaklarının olumsuz propaganda maharetleri ve
senaryoları, zayıf karakterli
ve ferasetli düşünemeyenlerin elinde, “reddetme
ve alet olma” biçiminde sonuç veriyordu. Artık, “..sakalın yel değmez olur.” esprisi daha da anlamlı bir şekle
bürünerek, kopuk ilişkilerin hızla büyüdüğü, aynı coğrafyada
asgari müştereklerinde bile anlaşamayan yığınlar,
geleceğin ne kadar karanlık olacağının sinyallerini
veriyordu. Yaşamak için diyalog…
Geçmiş
ve gelecek arasındaki köprüyü kurabilmek, adaletin herkes
için tesisini sağlayabilmek,
dengesiz paylaşımın önüne geçebilmek iktidar olduklarında bile şahsiyetlerinden
taviz vermeyenlerin elleriyle olacaktı elbette. Yalanın meslek
halini aldığı ve yalancının nam saldığı, hırsızın
beyefendi sayılıp, halkın duygularının istismara uğradığı, “…itaat etmek gerek” sözünü de aşarak “kulluk” istendiği
bir devrin sahtecilerine, doğru insanların vereceği her
türlü cevap gecikmemeliydi. Geç gelen adaletin, adalet
olması ne
kadar tartışılırsa, geç gelen cevabın da gerçeğin
ortaya çıkması için ne kadar yerinde ve zamanında olduğu tartışılacaktı. Alim uyuyunca alem de uyuyacaktı…
Gereksiz paranoya, anlamsız histerik yaklaşımlar, postmodernizm, zaman zaman terörizm, bireysel ve toplu anarşizm, gına gelmiş
siyonizm, devamlı ısıtılan ve kaşınan faşizm, ithal edilmede öncelikli
sosyalizm, her devirde panzehir irtica, siyasal İslam teraneleri, patlamaya hazır
bekletilen Alevi-Sünni, Kürt-Türk, laik-anti laik ve bunların
karşısında
beslenen bütün ide-ler… Sıranın bir gün kendilerine de geleceği basit
hesabını tarihi
tecrübelerden anlayamayan kalabalıklar. Hep aynı senaryoyla iş
yapan danışmanlar, komplo teorisyenleri… Amerika’da
yapılan bir araştırmada
Evet, ne demiştik:
“Yalnızlık hazır
bulunmaz, oluşturulur.” En iyi imkanlara ve insanlara sahip
olmak için kompleks zırhını delip,
sağduyulu
ve kendi insanıyla ve onun milli ve manevi değerleriyle barışık olmak
gerekmektedir. Eğer birileri bizi kobay olarak kullanırken ses çıkarmaz
isek, yok oluş kaçınılmazdır. Mutluluk, isteklerin altın çağını yaşadığı bir
zamanda asla iktidar olamayacak. “…bizden öncekilerin başına gelenler bizim de başımıza gelmeden…” ilahi ikazını iyi
etüt etmek gerekmektedir. Çileye ve sıkıntıya talip olanlar çoğaldıkça, yüreğimizdeki
sevgiliyle buluşma anı yaklaşıyor olacak. Karanlığın en kesif olduğu an,
aydınlığın en kuvvetli
olduğu
andı.
Mumdan yapılmış gelinler gibi erimeye mahkûm kalanlar aydınlık yolunun en kudretli kahramanlarıydı. Onlar, anlama anlam katarak, paylamak ve paylaşmanın sarsılmaz temellerini atarak, yaşamak ve yaşatmak için diyalog
kurarak, özgürlük veya kula kulluktan sıyrılmak için derin bir
feraset geliştirerek, âlimlerin uyuyup âlemlerin batmasına seyirci kalmayacaklardı.
Korku senaryoları
üretenlerin uykularını da kaçıran buydu zaten.
Gecenin ahına vurgun gözlerim
Bekleyen sevdayı sel de gitsin
Taşları delerdi hisli sözlerim
Sevgiyi bilmeyen
el de gitsin
Kardelen çiçeği karda açarmış
Bülbül gülün aşkından yanmış
Mansur taşlara gülerek bakmış
Seninki nafile
söz de gitsin
“Rüzgârın yönünü
değiştiremiyorsanız,
yelkenlerinizi değiştirin.”
HİSLİ KALPLER
Hep zamana yenildik, kazandık diye zafer çığlıklarıyla derbeder olduğumuzda. Zemin kaypak, vücut dengesiz, beyin şuursuz, eller ve diller sorumsuz, buğz etmeyi bile beceremeyen
vicdanımızla aynı gemideydik. Karşımızda yenilmez ve yıkılmaz
bir dağ gibi görünenler ise, kenetlenmiş harıl harıl çalışıyorlardı,
sonucu muallâkta bir dava uğruna dünyada…
Basit bir oyun, azıcık bir zorlama, yalancı bir fırtına,
asla yapamayacakları korku senaryoları, yalanlarla süslenmiş pembe
vaatler, güçlünün yanında paryalığa rıza
gösteriş, derin ve ürküten susuş başlıklarıyla
doluydu gazeteler, dergiler ve bakmaya bile utandığımız olmayan bir mutluluğu yansıtan sahte resimler.
Beklemekten morarmış göz halkalarımız, gittikçe yitirdiğimiz umutlarımız, her yürek isyanında düşen gardımız, ağıt halini almış feryadımız, kitleleri aşka getiremeyen heyecanımız, bencillik
kokan dualarımız, kaçıncı keredir idam edilen duygularımız, sansür konulan rüyalarımız, gerçekleşmesi mümkün olmayan arzularımız, tarif edilemeyen ve bir sebebe bağlı olmayan korkularımız, hep dünyevi kaygılarımız vardı; ayakları yere basmayan, tabansız fikir tartışmalarının yanında
soluk benizli…
Çözümden uzak bir hayat yaşayıp, dokunmasın hissiyatına, takiyye edebiyatına, zamanı kendi inançları doğrultusuna tasnife tabi tutanlara, kendi
renginden olanı bin
bir türlü evhamla yalnız bırakanlara, sınırları, yasakları ve
kuralları kendi insanına uygulayanlara, kitlesel ve kişisel
taassup uygulayanlara, Allah’a ve peygambere verdiği sözün arkasında bile duramayanlara söylenecek şeyler
söylenmeliydi. Takılıp kalmak ise balıklara mahsustu. Her birinin elinde nerelerden aldıkları
belli olan fetvalar vardı. Fetvalar ise uzaktı yaşananlara tercüman olmaya, acıları azaltmaya, yeni ufuklar açmaya, safları sıklaştırmaya...
Gökyüzünde, sevdamızın gözyaşlarıyla kurulmuştu gökkuşağı. Uzaktı ama
bizimdi, Kudüs, Türkistan, Çeçenya, Eritre, Yemen,
Somali ve Bosna… Aynı
yüreklerin, aynı ellerin ve aynı bedenlerin kanlarıyla şereflenmiş daha
binlerce coğrafya. Paletlerin altında kalan da, beynine kurşun
sıkılan da, idamın her türlüsünü tadan da, işkencenin
her çeşidine uğrayan da, ölümün her
şubesinde adı kayıtlı olan da bizimdi.
Bizi ayıran sınır yoktu
aslında.
O sınırları biz
çekmiştik
daha kimse yokken yanıbaşımıza…
Geçmişin
şanlı
izlerinin feryadıyla hissiyatlara tercüman olan marşlar vardı, üşüyen
beyinlerimizi avutan. Taşlar dile gelirken, namuslar lekelenirken, insanlar nedensiz katledilirken, çoğumuz
açlığa mahkum olurken, acı,
korku, zulüm solurken bile şaha
kalkmayan, yaşayan ölüler de vardı kuşkusuz.
Tepki vermek, protesto etmek, hakkını aramak, haksızlık karşısında
susmamak gibi basit refleksleri bile başkasının
avucuna bırakmıştık. Bizim başka işlerimiz vardı. İslami ve insani bir anlayışın
sohbetlerinde fikir terapileri yapanlar, bunu hatırlamamak üzere uzaklardaydılar. Uzaklar ise dosta, kardeşeydi… Birleşmeyen sadece eller değil; bedenler, beyinler, liderler ve arkalarından
taklit edenlerdi…
Asaletin karşısında ve
adaletle kazanılmayacak bir zafer yoktu. Şerefimizin, haysiyetimizin,
hürriyetimizin her yönden ihata edildiği global dünyada, attığı adımların
kendini nereye götürdüğünden habersiz yığınların,
meselelere birlikteliğinden söz etmiyorum elbette. Elbette elindeki tüm maddi ve manevi servetini, küçük şeyler uğruna peşkeş
çekenlerden de bahsetmiyorum. Ve tabiki kendi halkına kilometrelerce uzak ve soğuk; yabancı güçlere karşı sevgili ve sıcakkanlı ritüeller gösterenler,
hayranlık duyanlar, asaletini kaybedenlerden
de bahsetmiyorum. Ortaya doğru fikirler sunmak ve samimiyetten her ne olursa olsun ayrılmamak, kangren halini almış bütün sorunları
çözecekti. Yeter ki biz, kimsenin talip olmak adına harekete geçmediği bu
zamanda, mumdan gelinler gibi erimeye namzet
olalım… Gerisi mi; “Görelim, Mevla neyler; neylerse güzel eyler”
Geceye mersiye yakarken
Birden fırtınayla kapandı gözlerim,
Silueti korkuttu can elmasımı,
Yokuşta tutunmaz titrer dizlerim.
Turnalar giderken alın beni de,
Ya da getirin masiva güllerden demet,
Kaçarken yakalandı firari duygular,
Hazırım sevmeye…Yeter ki emret!...
“Cüceler
memleketinde
bütün
aylar şubattır.”
ÖNCE KELİMELER VARDI
Önce
kelimeler vardı. Darağacına çekilmiş boş ihtimaller kurgusundan kurtulmuş, biten isyanımın arkasından kovalarken, asaletiyle hercümerç olup, aydınlık ikliminde seyyah olup gezerken… Katılaşmış ve katkılanmış her türden imgenin ve
simgenin karşısında,
itaatkâr bir köle gibi duran yapayalnız.
Önce
kelimeler vardı. Kendini çıkaracak ve kendiyle çıkacak dâhileri beklerken; anlaşılamamanın verdiği ızdırapla bir köşede
kaderine terk edilen. Sevginin ve sevgilinin gurbette
uzletle haşır neşir olduğu;
soyut ve platonik yaşayışların anlamsızlığını haykırmaya
hazırlanan
bir füze gibi sapasağlam duruyorlardı kınlarında…
Önce
kelimeler vardı. Anlamlandırmak için ayıklanıp, can evinden vurulup, zorla ırzına
geçilirken başka manalar giydiriliyor; fikirsel
cinayetlerin tetikçisi olmak üzere bir kenarda eylemsel hazırlıklar için, düşünce namussuzlarının
elinde hazır ve nazır bekletiliyorlardı. Kıytırık bir
zamanda uyduruk saçmalıklarla vitrin sergileniyordu.
Edebiyatın ebedi
olarak göçtüğü manzaraya ağıt için…
Önce
kelimeler vardı. Hâle hükmedip istikbalden uzaklarda, keyfiyete
bakmadan kemmiyet sevdasında, kundağa belenmeden kefen durağında, hizmet edemeden hezimet yaşamış davasında, ifrat ve
tefrit beslenmiş duasında, taklitçi olagelmiş tahkik bile duymamış
hayatında, imanın nurundan feyz alamadan kalmış inkâr batağında, zillete bulanmış izzetsiz
bir durumda…
Önce
kelimeler vardı. Bizim hislerimizle ağlaşıp, acılarımıza tercüman olurken, mutluluk fenerlerini herkesle birlikte karşıya da tutarken kederden fersah
fersah ileride ve ulu, şerefli bir tarihin evladına yakışan
duygularla doluydu. Kırılan her gururun, ayaklar
altına alınan maneviyatın,
celaletini ve heybetini kaybeden olması emredilen hissiyatın, yalnızlığa ve
parçalanmışlığa itilen hesapların yürekleri sızlatan acısının,
belki de bir daha bu mesafeden vurulamayacak yürek fetihlerinin arkasından, acıklı bir sesle terennüm edilen en son şarkılarıydı.
Önce
kelimeler vardı. Bangır bangır
kahramanlık kokuyordu her yanında… Kırmızıya boyanmış mavi
düşlerin
ve neşeli
gülüşlerin
siyah beyaz resmiydi âdeta… Aşkların en
güzeline tercüman olmuş, şehit tüten toprağında… Yanık bir hoyrat, acı bir
barak ve üç beş damla kan yanağında… Mersiye ve
methiye aralığında,
realist bir gazel, inleyen bir beyit sevda otağında… Varsın ağlasın
Rumeli, her gün oluk oluk gelincikler yeşerir,
kahrolası zulüm coğrafyasında…
Önce kelimeler vardı. Özgürlük, bedende, elbisede değil beyindeydi. Kutsallara karşı
duranların kutsayanlara muhabbeti savaş açtıkları
bizlerden kaynaklanmıyordu elbette. Kavramlara
doğru anlamları yükleyemeyen, doğru kelimelerle düşünemeyen, doğru ideleri savunma gayesi güdemeyenlerin çıkardıkları bu suni savaş bitmeliydi. Haydin inkılâba, haydin yeniden ve sonu olmayan bir düşünce tarlasına… Hasadın iyi
olması
için en iyi tohumları toprağa sunmaya. Sunmaya ve sormaya…
Endülüs de neresi gardaş?...
Önce kelimeler vardı, sonra imtiyazsız sınıflar
Önce kelimeler vardı, sonra imkânsızı mümkün kılanlar
Ah nerede özgürce uçurduğumuz hayallerimiz
Önce kelimeler vardı, o zaman beraberdi ellerimiz…
“Sevgi azalınca,
kusurlar artar.”
SEVGİ ve AŞK
Bir kimseye veya bir şeye muhabbet besleme hissidir o. Kimilerinin, girdabına
tutulup deli divane olduğu içinden çıkılamayan
bir labirent. Kimilerininse kadrini pek bilmediği insanın doğasında doğuştan
beri var olan eşsiz bir cevher. Tanımının ve tarifinin, tanımanın ve
tahrif etmenin ötesine pek geçemediği bir anafor. Tutulanı
sonu gelmeyen serseri hayallere duçar eden, gerçek anlamda tutanı
gökyüzünde yıldızlar kadar berrak ve özgür kılan…
Sevmek insanın
kendi kendisini aşmasında gizlidir. O zaman, karşılık beklemeden sevmenin
seyrüseferi tamamlanmış olur. O zaman, diller aşka
gelmeden yüreğin volkanıyla parıldayan
gözler konuşur. İnsana
hayat veren, onu kendi çıkmazından kurtaran, yüce ve asil bir
varlık
haline getiren düşüncenin yaşama geçirilmiş kompozisyonu sergilenir. O zaman, teslim olmuştur tüm isyankar duygular. İşte o
zaman mutmain olmuştur, şehvet ateşinin kor haline getirdiği maşuklar.
Topluma huzuru ve mutluluğu getirecek olan, sevgi anlayışının yaygınlaşmasıdır. “Ve kalplerinin
arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa
yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi…” (Enfal
“Kişi sevdiği ile beraberdir.” diyen Hz.
Muhammed (sav) “Sevgi, bilgi ve çalışmanın, ne vatanı olur, ne gümrük duvarları, ne de üniforması.” diyen Freud, “Görevin öğretilmesinden çok sevdirilmesi gerekir” diyen A. Vinet, “Sevilmeyen yol kalabalık olduğu zaman bile ıssızdır.” diyen Tagore, “Gerçek sevgi
iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde azalmayandır.” diyen Yahya b. Muaz, “Izdırabın dağladığı sevgi
kuvvetlidir.” diyen Selma Lagerlöf, “Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur.” diyen Gandi, “Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslamiyet’in mizacı ve doğasıdır.” diyen Bediüzzaman, “Sevgiden ölüler dirilir, sevgiden padişahlar kul olur.
Sevgiden bakırlar altın kesilir” diyen Mevlana… Yüreklere,
beyinlere altın
harflerle yazılması, yaşanması ve yaşatılması gereken daha hercai bir çeşnide
binlerce söz…
Dumura uğramış anlayışlar,
duygular, heyecanlar, nefretler silsilemizde ilk ve en
öncelikle uğranılması
gereken durak “sevgi durağıdır.” Mazeret beyan etmenin asla kabul
edilmediği
olmazsa olmaz. Bir şeye ne kadar doğru başlanılırsa,
sonu da o kadar güzel gelecektir. Eğer bu sevgi ise zaten orada
durup düşünmenize gerek yok. Paylaşıldığında çoğalan
ender heyecanlardan biridir o. Aslından ve asaletinden taviz
verilerek uğratıldığı “tahribat”, gerçek sevgiye susamış gönül fedailerinin ellerinde “tamir” edilecektir. Aslına
rücu etmeyecek hiçbir şey yoktur zaten… Yaratılanları doğru
anlamda sevmekten, bizi hiç kimse geri bırakamasın.
Yeter ki biz esen veya estirilen serseri rüzgarlara göre değil de;
feraset süzgeciyle yoğrulmuş, beyaz
ve yüceltici sevgi kanatlarımızla uçmaya devam edelim. Sevgiyi
doğru
anlamayan ve yaşamayanlardan sevmesini de beklemiyoruz herhalde. Bizim ki, sadece yeryüzünün yaratılış aslına
uygun olarak süslenmesi ve yeniden sevginin, tüm kirleri,
ikilikleri, ayrılıkları,
kötülükleri, yanlışlıkları içinde taşıdığı muazzam bir iksirle temizlemesi
için bitmeyen bir mücadeledir.
Hz. peygamber sevgi üzerine şöyle buyururlar: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe
iman etmiş olamazsınız!” (Müslim), “Birbirlerini
sevmede, birbirlerini merhamette, birbirlerini şefkatte müminlerin
misali bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar
uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler.” (Buhari), “Biriniz kardeşini Allah için seviyorsa
ona sevdiğini söylesin” (Ebu Davud), “Dostunu severken
ölçülü sev, günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da buğzunu ölçülü yap
günün birinde dostun olabilir”
(Tirmizi), “Allah,
Kıyamet Günü şöyle diyecek:
“Benim celalim adına sevişenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin
bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” (Müslim),
“Bir
şeye karşı sevgin seni kör ve
sağır eder (de onun
eksikliklerini görmez, kusurlarını işitmez olursun)” (Ebu Davud).
Sevmek, en büyük cesaret ve kahramanlıktır. Kahramanlık
ise almadan vermek, tüketmeden tükenmek, ölmeden ölmek, yakmadan yanmak, bıkmadan doymak içindir.
Sevginin iktidar ve muktedir olduğu yürekler ve beyinler, kargaşanın ve kaosun cafcaflı
devrini sürdüğü, acıların katmerleşip sağanak sağanak yağdığı
zamanlarda karşılarındakilere barınak, sığınak, tutamak olmak için gönüllü
neferlerdirler.
“Nietzsche sokaktan geçerken devrilmiş ve çukura düşmüş bir
araba gördü. Arabacı at’ın sakat kalması ihtimaline hiç aldırmadan,
her ne pahasına olursa olsun, atı kaldırmaya
ve yola düşürmeye çalışıyordu. Atı acımasızca
kamçılıyor,
kamçı
darbeleri altına doğrulmaya çalışan at ağır yükün de etkisiyle tekrar
çukura düşüyordu. Ayağı kırılmıştı. Nietzsche arabacıya böyle davranmamasını
söyledi. Önce yükleri indirip sonra atı kaldırmalı
idi. Arabacı aldırmadı. Nietzsche’de çabuk sinirlenen biri olarak arabacıya saldırdı.
Arabacı da bunun üzerine ona vurmaya başladı. Attığı bir
tekme, Nietzsche’nin eve döndükten sonra ölümüne
neden oldu. Karşılaştığımız veya
hissettiğimiz bazı olaylar mantıki bazıları mantık dışı, bazıları ise
mantığa
aykırıdır. Yukarıda
anlattığım olay mantıki veya mantığa aykırı değil mantık dışıdır. İşte
sevmek de böyledir. Sevmek her şeyi bir amaç uğruna vermek
ve karşılığında hiçbir şey istememektir. Bu büyük bir
seçimdir. Başkalarının veya
bir idealin yaşaması için kendine ölümü seçiş… Eğer
insan iysar (esirgemeyip vermek, ihtiyaçtan müstağni edecek derecede vermek, döküp
saçmak,, bir başkasını kendisine üstün kılıp onun yararını kendi yararının
üstünde tutmak) derecesine ulaşmışsa, canını menfaatini, şöhretini, mutluluğunu,
huzurunu, gelirini bu uğurda seve seve feda
edebilir.”
Bir
gün sormuşlar ermişlerden birine: “Sevginin sadece sözünü
edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Bakın göstereyim demiş ermiş. Önce
sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak
onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar
içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş kaşıkları denilen
bir metre boyunda kaşıklar. "Ermiş bu kaşıkların ucundan
tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. Peki
demişler
ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden
bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine şimdi demiş ermiş,
sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya
bu defa. “"Buyurun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp sonra
karsısındaki
kardeşine
uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek
kalkmışlar
sofradan. İşte demiş ermiş, 'kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de
doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz
ve şunu
da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır
daima.
“İnsanlardan
kimi Allah’tan başkalarını
O’na eşler koşar,
Allah’ı sever gibi
severler. İnananlar ise en çok Allah’ı
severler.” (Bakara
Hayalimde yaşayan
ümidimsin
Gözyaşımın pınarısın
sevgili
Volkan gibi patlayan yüreğimin
Çiçeğisin
sevgili
Ne dua ne de sevgi aştır adı
Kulun sadece onadır
feryadı
Kırılan
bedenin kolu kanadı
Hayata dayanaksın
sevgili
Secdede parıldayan
bir damla su
Ölümü özleyen gönül ordusu
Onu sevenin olur mu korkusu
Kainata rahmetsin sevgili
Gidenler gitti ne kaldı geride
Dünya her şey
olmuş
ahret nerede
Kim ne derse desin yine her derde
Dermanı veren sensin sevgili
HASBİHAL
“Nice yiğitler vardır
ki;
binlerce kişilere bedeldir.
Ve nice binler de vardır ki;
bir kişi bile değildir.”
“Mide derdi olmasaydı,
hiçbir kuş
tuzağa
düşmezdi.”
Dini, siyasi ve iktisadi alanda yıllardan beridir uğradığımız
erozyonun aktörlerini, kimi zaman bilir, kimi zaman da hiç
öğrenemeyiz. Ama onlar her seferinde işlerini gayet rahat bir şekilde yapar
ve görevini yapmanın
verdiği
manevi hazla memleketlerine geri dönerler.
Dini anlamdaki misyonerlik, Hıristiyanlığı yaymak ve bu daveti tebliğ etmektir. Bunu yaparken de, İslam dininin yanlış
ve eksik olduğunu, kendi dinlerinin Müslümanlıktan üstün olduğunu
anlatacaklardır. Siyasi oryantalistler ise, Müslüman ülkelere batılılar
tarafından
gönderilen ajanlardır. Onların görevleri, batının egemenliğini
sürdürmek, bunun için Müslüman ülkelerin gelenek ve
alışkanlıkları
üzerinde ayrıntılı bilgiler edinerek, onların hayat ve çalışma
tarzlarını öğrenmek, dil ve edebiyatlarını öğrenerek psikolojik yapılarını ortaya
koymaktır. İktisadi anlamdaki oryantalistlik ise, Müslüman
ülkeleri sömürgeler edinerek, kendine bağlı birer kukla ve köle haline getirmek, ürettiği
mallar için pazarlar bulup, kendine rakip olanları bu alandan silmek amacını gütmektedir.
Çağımızdaki bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler dünyayı global bir köy haline getirmiştir. İnsanlar çok uzaklardaki
insanlarla bile her bakımdan iletişim kurabilmekte, devletlerin
birbirlerine etkisi aşırı hissedilmektedir. Eskiye oranla kaynak
kitaplarda aşırı bir artış yaşanmakta, önemli bilgilere bilgisayarlar
vasıtasıyla çok rahat ulaşılmaktadır. Yani kişi istediği an gerçeği aramak adına her türlü kaynağı karıştırıp, her araştırmayı yapabilmektedir. Bunları yaparken kurulan tuzaklara düşmemek derin bir feraset
gerektirmektedir. Zararlı fikirlerin
enjekte edilmesini engelleyici panzehirleri bulmak ve onları sunmak adına gerekli ne varsa yapılmalıdır.
Bu vatan, her rengiyle bizimdir. Bizim inancımız, kültürümüz, gelenek ve göreneklerimiz, yaşantımız hakkında karar vermek, şüpheler uyandırmak,
cahil halkı sorularla yanıltmaya çalışmakla
görevli oryantalistleri ve onların fikirlerini çok iyi etüt etmek
mecburiyetindeyiz. Her türlü iletişim ağını,
yönetim kademelerini yönlendiren oryantalistler
maalesef amacına ulaşmış
görünmektedirler. En güvendiğimiz kaynaklara bile
dipnot, referans olarak girebilmiş, bizim adımıza yapılan programların konuğu olmuş, eğitimimizin
ana temelini kendi inanışları oluşturmuştur. Bunun karşısında
durmaya çalışan az bir kitle davalarında yalnız bırakılmış sahip
çıkılmamıştır.
Oryantalistlerin ekonomik, siyasi ve dini olarak gerçekleştirdikleri
faaliyetlerini halk çoğu
kez anlayamamıştır. Sömürülen kaynaklarının, yıkılan
kültür değerlerinin, aslından sapıtılmaya
çalışılan
dininin koruyucu ve kollayıcısı olamamış, tam tersi onların ekmeğine yağ sürücü bir aymazlık
sergilemişlerdir. Doğruyu bulmak adına araştırmaktan
kaçmanın kendilerine getirdiği sinsi tuzağın
girdabında boğulup kalmışlardır. Toplumda yaygın
olan her alanda söz sahibi olanlar, işlerini bitirenler o çıkar
doğrultusunda hareket eden ve maalesef halk tarafından desteklenen kurumlar ve kuruluşların büyük
bir çoğunluğu oryantalist zihniyetin kulu ve kölesidirler. Gandi gibi ayağı çıplakların
uyguladığı pasif direnişin az bir miktarı bile, bazı zihniyetin
alt üst olmasına yetmiştir. İnananlar kendi içerilerindeki cevherin
farkında olmalıdırlar.
Boşluk
bıraktıkları her alanın, kavramın, kurumun,
kuruluşun, fikrin, gelişmenin, inanışın, kültürün, edebiyatın içini
doldurmaya hazır zinde güçlerin olduğunun farkına
varmalıdırlar.
Mısırda
eski uygarlıkları, İran’da Zerdüştlük’ü, Türklerin arasında Şamanizm’i,
Arabistan’da İslam’ı araştırıyor gözükerek, halkın zihninde şüpheler
oluşturmayı amaçlayan bu insanları iyi tanımak mecburiyetindeyiz. Dünyada yüz doksan küsür ülkede pepsi satılmakta, yüz
yirmi beşe yakın
ülkede Mack Donalds faaliyet göstermektedir. Etrafımızın ne
ile kuşatılmış olduğunu iyi araştıralım. Her yönden bağımlılığın getirdiği
sonucu iyi anlayalım. Bu ülke bizim. Bu topraklar yüzyıllardır
bizim. Sahip olduğumuz dini, iktisadi, sosyal ve kültürel
bağımızla
aramızı bozmak
için faaliyet gösteren oryantalistleri bulmak herkesin görevidir.
Son yıllarda
terörle İslam’ın adının özellikle yan yana getiriliyor oluşunu ve yeni dünya düzeninin
zihni alt yapısını iyi irdelemek gerekmektedir. Dünyayı yöneten derin devletin oklarını
yönelttiği yönü anlamak gerekmektedir. Birlik
beraberlik adına
sorumluluktan kaçmanın suçla eşdeğer olduğu yaygınlaştırılmalı,
hükümetler bundan imtina ediyorsa halk bu birliği gerçekleştirmelidir.
Birlik, oryantalist her akımın panzehiridir. Toplu çarpan
yüreklerin önünde hiçbir güç duramamış ve duramayacaktır
da.
Yeter ki tek çarenin bu olduğu paydasında hep birlikte birleşelim. Ve müsaade ederseniz
buraya İngiliz Avam Kamarasındaki şu yazıyı özellikle almak istiyorum; “İngilizlerin dostu yoktur,
menfaatleri vardır.”
Zulüm
haritasının her karesinde
Hakları çiğnenen biz değil miyiz?
Özgürlük
vaad ederken kanlı medeniyet
Zindanlarda
çürüyen biz değil miyiz?
“ Nelerin esiri olduğunu
bilen hürriyetin eşiğindedir.”
SİVİL TOPLUM
Örgütlü toplum kurumsal saldırıya karşı en iyi savunma modelidir. Hayatın hemen
hemen her alanında kimlik ve kişilik sahibi şahsiyetler
önderliğinde örgütlenmek, kurumsal saldırılar karşısında
ayakta durmanın vazgeçilmez şartıdır.
Hak arama mücadelesi, tek tek fertlerin yapabileceği bir mücadele değildir.
Çünkü elde etmek için mücadele edilen hak “değirmen hakkı” değil,
elde edildiğinde toplumun tüm fertleri tarafından kullanılacak
olan “insan hakkı”dır.
Adaletin tecellisi insan haklarına dâhil bir hak değil, bir ödev, daha doğrusu
bir vecibedir. Hiçbir kimsenin adaletten vazgeçebilme yetkisi bulunmamaktadır. Adaletten vazgeçmek haksızlığa razı olmaktır. Adaletin tecellisi ve tesisi onu birinci şart olarak gören ve bu
minval üzerine örgütlenen yapılarla mümkündür. Bu yapılanmaları
popülist söylem ve eylemlerin uzağında görürüz. Bu yapılanmalar,
kalabalıklara göre şekil almayan hak ve adalet çizgisiyle tanınan yapılanmalardır.
Kurumsal yapılanmayı ve örgütlenmeyi insana en
iyi hizmeti sunma merkezi olarak gören ve “o’nun sırtından” bir şeyler yaparak değil;
“onunla bir şeyler” yapmak arzu ve hedefi güden yapılanmalardır.
Nemelazımcılık örgütlü toplumun düşmanıdır. Bu sorumsuzluğun en çirkinidir. Etrafında kendi öz kültürüne ve
kimliğine
bu kadar saldırılar olurken sessiz kalmak, bunu yapanlara çanak tutmaktır. Kültürel ve maddi kazançlarını küçük salvolarla hemencecik bırakıveren
insan yığını “toplum” değil; olsa olsa kişiliksiz, kimliksiz, her isteyene
boyun eğen ve her söylenileni sorgulayıp araştırmadan kabullenen “mankurt” kafadır. İyi niyet her zaman iyimser ufuklar açmaz insanın hayallerine. Gerçekçi olalım;
Unutmamak gerekir ki, gücümüzü ve inancımızı “hakk”ın ve
“haklı”nın emrine
verdiğimiz
oranda özgür olabiliriz. Ancak toplumsal bilinci ve kimliğimizi yükseğe, daha
yükseğe,
en yükseğe çıkardığımız zaman bize karşı sözde iyi niyet(!) gösterisinde bulunanların süngülerinin
birer birer düştüğünü gördüğünüzde hiç şaşırmamalısınız. Çünkü
örgütlülük bilincini öncelikle ‘insan’ merkezli düşünen yapılanmalar her zaman muvaffak olmuşlardır. Bununla birlikte, kof ve posası çıkmış bir örgütlülüğün de
sağlıklı ilişkiler
geliştirmeyeceğinin
bilincinde olmak gerekir. Nicelik belki bir noktaya kadar taşıyabilir
yapıyı…
Ancak; niteliksiz yapı, hareketin ve örgütlülüğün lokomotifi olan “denetim mekanizması”na
da uzun vadede zarar verebilir. Dolayısıyla amaç:
fikir, inanç, eğitim ve ülke sevgisi ekseninde kenetlenmiş bir yapı oluşturmak olmalıdır.
Bu noktadan hareketle, içinde bulunduğumuz eğitim ve
ülke koşulları da göz önünde bulundurularak, “sevgi”yi kendisine şiar
edinmiş bir sendikanın neferleri olarak yapmamız gereken görev; üye sayısını her il çapında yetkin ve yetkili
bir sayıya ulaştırmak,
uzun vade de ise üye olan arkadaşlarımızı
sendikal mücadelenin örgütlü ve bilinçli birer üyeleri yapmak olmalıdır. Unutmayalım
ki
“öğretmen”
sıfatı aynı zamanda yaşadığı çağdan sorumlu olarak “aydın” olma sıkıntısını da beraberinde
getirmelidir. Çünkü yaşamak bizlere ciddi anlamda
mücadele geleneği bahşetmeyebilir
ve fakat örgütlülük bilincinin yakıldığı ilk meşale
de “aydın” kafalarda vücuda gelmektedir.
“Okuyarak bilgiyi,
düşünerek hikmeti,
yaşayarak
tecrübeyi,
duyarak
irfanı elde edersiniz.”
GERÇEĞİN
RESMİ
Hatırlar mısınız?
Aynı
resmin değişik versiyonu
geçenlerde İsrail’de
yaşandı. Yine bir baba ve
yanında
altı
yedi yaşlarında yavrusu. “Ateş etmeyin!” çığlıkları arasında bir toz bulutu
ve İsraillilerin
açtığı
ateş
sonucunda ölen bir masum
daha...
Bunlar,
savaşın
insanın kanını donduran soğuk yüzü elbette. Dünyanın hemen hemen her yerinde irili ufaklı buna benzer binlerce çatışmalar olmakta, masum,
savunmasız insanlar,
çocuklar, yaşlılar, kadınlar ölmekteler. Geri planına baktığınızda ise buna destek veren
hep birileri var ve bu işten en kârlı onlar çıkıyorlar. Yıllarca Saddam’a her türlü desteği veren, kimyasal silah yapımında kullanılan hammaddeyi gönderen batı devletleri idi. İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron
“İran’da halk
sokaklara dökülüp, yönetimi protesto ettiğinde içlerinde CIA,
MOSSAD ve SAVAK’ın
da olduğu üst düzey yöneticiler bir
araya gelip şu kararları
alırlar: Liberal birisini başbakan
yapalım, kimi kısıtlamaları
kaldırırsak
halk razı olacaktır.
Demir yumruk politikası gündeme gelmeli, ülke generallere
teslim edilip halk uslandırılmalıdır.
Şah Rıza
Pehlevi ülkeden çıkarılıp
yerine naib olarak Farah geçirilmeli, Şah gidince halk
belki yumuşar. Şahın
sürgününden
sonra Pakistan’daki Eyüp Han örneğinde
olduğu gibi Müslümanlığı
kitlelerce müsellem bir
general bulunup ülke ona teslim edilmeli, hatta bu arada
rejimin adının değişmesine bile müsaade edilmelidir...”
Değişen dünyada, değişmeyen tek şey vardı. O da emperyalizmi yapanlar ve sömürülenler. Aslında bunu da üç aşağı beş yukarı aynı yöntemlerle yapıyorlar. Ama bunun sessiz tanıkları çoğu zaman ölmeye, yurtlarında sürülmeye rezilce bir hayat yaşamaya mahkûm oluyorlar. İnsanca yaşama standartlarına bir türlü ulaşamıyor, ulaştırılmıyorlardı. Sömürenler ise zaman zaman sekteye uğrayan çarkları anlamsız, sebepsiz, hayal gücü yüksek plan ve projelerle hep yağlıyor, mutluluk ve adalet palavraları altında iki yüzlülük sergiliyorlardı.
Dünyada
bir kamuoyu yoklaması yapılsa savaşmaya taraftar olan yüzde kaç çıkar acaba? Bence çok az. Buna
rağmen hemen
hemen her yerde savaş var. Neden? İşte burası aşikar. Güçlü olanlar
güçsüzleri her zaman ezmekte ve bunu yaparken dünyaya cennet barış masalları dinlettirmekteler.
Resme
ödül vermek maharet değil elbette. Ama sessiz tanıkları tanımanın da başka yolu yok. Bombaların üzerine yazılan “Ramazan Hediyesi”
deyiminin anlamını anlayabilmenin de... Keşke o resim hiç çekilmese, o ödül de hiç verilmeseydi. Bu katliamı gerçekleştirip ona destek verenler hala tarih sahnesindeler, bundan sonra da böyle giderse var olacaklar..
Gitmeye de pek niyetleri yok.
Niye
gitsinler ki ?
“Erişmek istedikleri bir hedefi olmayanlar,
Çalışmaktan
da zevk almazlar.”
İLETİŞİM,
REKLÂM BİRAZ DEĞİŞİM
Çağımızın gereksinimleri bize şunu öğretmiştir ki, sosyal hayatta
yapılan hemen hemen her işte planlılık, sistemlilik, açıklık, iletişim ve reklam çok önemlidir. Aslında ben burada bu iki dinamiğe biraz anlaşılanın dışında bir bakış açısı getirmeye çalışacağım.
Bizim
gibi hem ekonomik, hem kültürel, hem de sosyal yapı olarak gelişememiş toplumlarda en fazla görülen durumun karmaşa, bezginlik, içe kapanıklık, anlaşamama ve dağınıklık olduğu kanaatindeyim. Toplumun temelini oluşturan öğeler yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutmuş, birleştirici kuvvetler ortadan kaldırılmışsa, kaosun meydana
gelmemesi için hiçbir sebep yoktur. Bu duruma sebebiyet veren olaylardan birisi
de, birlikte yaşama
gereklerinden olan iletişimin tesis edilememiş olması ve tesis edilen iletişimin reklamının yapılamamış olmasıdır.
Hepimiz zaman zaman çok çeşitli
toplantılara
katılırız. Bu toplantıların sonucunda
yüzlerde, yapılan
toplantıyla
doğru
orantılı olmayan ifadeler
görürüz. Genelde
rahatsızlık
duyulan olayların,
hep aynı
şeylerin
konuşulması,
konuşmacının sıkıcı üslubu, konuşulan mevzunun bir açılım sağlamaması, toplantıya katılanların konu ile irtibatının soru alınmayarak engellenmesi, zorlaştırıp kolaylaştırmayan, nefret ettirip
sevdirmeyen bir anlatım
tarzının benimsenmiş olması, konuşmacı tarafından vücut dilinin
kullanılmıyor olması, toplantının umumi olmaktan ziyade hususi bir özelliğinin
bulunması
vb. diye uzatmak mümkün.
Güzel
bir yemeği
kirli tabakta sunmak ne kadar olumsuz bir sonuç doğurursa, sohbetlerde,
konferanslarda, panellerde, değişik toplantılarda
insanlara konunun anlatılış tarzının kötülüğü de böyle bir sonuç doğurur. Psikolojiden, pedagojiden anlamayan
kişilerin yaptığı sohbetlerin, toplantıların karşılarındakini uyutmaktan başka bir işe yarayacağına inanmıyorum. Halbuki
iyi bir eğitim-öğretim, iletişimin en üst düzeyde
gerçekleştirilmesi
ile mümkündür. Bu da her bakımdan formasyonunu tamamlamış insanlarla olacaktır.
İnsanların inanç ve düşünceleri üzerine bina
edilen toplantılarda, bahsettiğim olumsuzlukların çoğunu görmek mümkün.
Konuşmacılar nedense soran, sorgulayan, araştıran bir topluluk görmektense, her söylediğine teklifsiz alkış tutan, ya da başını olur anlamında hep sallayan bir
topluluk görmeyi arzu etmektedir. Yani şartlandırılmış bir topluluk. Hâlbuki şuurlandırılmış topluluğun insanlık için önemi daha önceden bilinmiş olsaydı, yetişmiş insan açısından sıkıntı çekilmeyecekti. Kendini ifade de zorluk çekilmeyecek, toplumda kasıtlı olarak oluşturulmaya çalışılan kamplaşmanın önüne de geçilecekti.
Çünkü iyi iletişim kurabilen şuurlandırılmış kişiler veya topluluklar, olayları ve oyunları ferasetleriyle sezip alt edebileceklerdi. Bu yapılanların reklâmını da insanlar gerçek anlamıyla yapabilmiş olsalardı, hangi karar alınmak istenirse istensin
başarı şansı olmayacaktı.
Bize kötü gösterilmek istenilen kültürümüzü, değerlerimizi, inançlarımızı, biz kendi
ellerimizle hiçbir mücadele vermeden
terk ettik. Kendi mayamızın prim yapmadığı bilincini biz kendimiz geliştirdik.
Gelişim,
kültürel, sosyal, ekonomik kalkınma
adına
hemen kabul etmemiz
gereken şeyleri alamadan, bize gerekli olan değerlerimizi topyekün inkâr yoluna
gittik. Kimse bu konuda bizle savaşmadı, tek mermi atmadı. Ama biz bunları öğrenir de uygularsak birilerinin
onu yapacağından
da kuşkunuz
olmasın.
Etkileşim ve yönlendirmelerin
bizde bıraktığı, “kabul
edelim” dürtüsü elekten geçirilmeden alınmış, kabullenilmiştir. Altyapısı olmayan ortamlarda da amip gibi çoğalmıştır. Düşünemeyenler kendilerine yetki verdiklerine, çevrelerine
bakarlar. Çevreden ve malum kişilerden gelen tiyo onun bakış açısını gösterir. Artık o kurulmuş bir makine gibi her
türlü bombardımana açık bir saha haline dönmüştür. Maalesef toplum yapımız kendine doğru yönelmiş bu füzelere karşı bir savunma kalkanı geliştirememiştir. Sebebi ise şartlandırılmış bir toplumun ve kitlenin arzu edilir olmasıdır.
Peki bu
toplum ne yapmalı
da bu olaylarda aktif özne olabilmeli? Sorunun cevabı elbette anlatım açısından
çok kolay. Ancak pratik yaşama geçirilememesi en büyük engel. Bizler hep konuşur, hep kararlar alır ama uygulamayız. Aynı konuları bir başka gün yine konuşuruz. Yine uygulamayız. Yapmadığımız şeyleri söylemekte bizim kadar mahir bir cemiyet zor bulunur. “Kişinin eylemi bilgisini, bilgisi
bilincini, bilinci kişiliğini aşamaz.” Çok
konuşmak değil, çok yaşamak önemlidir. Sevdiğiniz, değer verdiğiniz şeylerin sizin için hayata
dönük bir yanı yoksa pratikleşememişse bir yerlerde sorun var demektir. Ben onun adını iletişimsizlik ve reklâmsızlık olarak koydum. Şuurlandırılmış bir topluluğun kuracağı iletişim ve bu iletişimin yapılacak olan reklâmı, bazı çevrelerin planlarını bozacaktır. Eğer şuurlandırılmış toplum mevcut değilse, bunu oluşturmak herkesin sorumluluğundadır.
Eskiden Çinliler Türkleri hep: “Böl, parçala ve yut!” taktiğiyle yenmişler, Türkler bunu unutmamak
için Göktürk yazıtlarını dikmişlerdir. Aradan bunca
zaman geçmesine rağmen
değişen fazla bir şey yoktur. Bizi yok
etmek isteyenler, önce bölüyor, sonra parçalıyor,
en sonunda hazmediyor.
Bizler de bunu o kadar gönüllü yapıyoruz ki... Sanki bizim duygu ve
düşüncelerimiz en doğru
düşüncelermiş gibi, kendimizin dışındakileri hemen anlamsız şeylerle itham ediyoruz.
Bunu yapan
herkesin, aynı kaynaktan beslendiğini söylemeleri ise işin cabası. Yapılması gereken asgari müştereklerde birleşmek, önemli meseleleri şuurlandırılmış topluluğa havale etmektir. Bu topluluk yoksa ortak gücü el birliği ile oluşturmak gerekmektedir.
İletişim ve reklâm bizim yapamadığımız, başkalarının bizim adımıza yaptığı kavramlar. Derhal bu iki kavramın hayat tesisi için çalışmaya başlayalım. Bakın o zaman memlekette kimin gündemi
konuşuluyor...
Toplum yapımızda yıllardan
beri süregelen o kadar çok hastalık var ki, insanların bu
kadar uzun sürede üstesinden gelemediği sorunların
temelini aramak herkesin sorumluluğunda
olmalı bence.
Kendi fikir dünyasını, düşünme biçimini, pratiğe aktarma sistematiğini, iletişimi, yaşama
doktrinini, kaygılarını, beklentilerini, hedeflerini ve tarihten alması gereken
dersleri alamamış milletlerin tarih sahnesindeki rolünün çok uzun yıllar değişeceği kanısında değilim.
Toplumda
kamuya ait işlerin ehline
verilmesine siyaset diyebileceğimiz
gibi, Aristo’nun deyimi ile siyaseti,
“pratik ahlak”
alarak da tanımlayabiliriz. Bence
siyaset, iki ucu keskin bir bıçak. Adaletin tecelli etmediği anda kesen, adaletin vuku bulmasında kesmeyen bir bıçak. Aslında emaneti ehline vermek ve insanlar arasında adaletle hükmetmek ile ilgili o kadar
çok emir bulunuyor ki, insanların
hissiyatından çok
uzaklarda olduğundan
gönüllere nakşedilememiş. Herhalde siyasetin yukarıda saydığım etkenlerle ne
kadar ilintili olduğunu anlamışsınızdır.
Toplum yapımız yüzyıllardır yukarıdaki kişilere,
etkenlere, olaylara bakarak kendini, fikir dünyasını, çalışma
azmini belirleyerek edilgen, pasif bir konumda kalmıştır. Yani tümdengelim bir değişim,
gelişim
beklemiştir. Belki de bu bir otokontrol mekanizması olarak bilinçli olarak işletilmiştir.
Ama rahatsızlık etkili olarak gerekli yerlere ulaştırılmadığına göre
işlerine
de gelmiş olabilir. Yani inandığı gibi yaşamayanlar,
yaşadığı gibi
inanmak felsefesini geliştirmişlerdir. Haliyle yapılması
gerekenler yapılmazsa, yapılmaması gerekenler
yapılır.
Söylenmesi gerekenler söylenmezse, söylenmemesi gerekenler söylenilir. Bunu daha uzatmak mümkün.
Benim asıl
üzerinde durmak istediğim husus ise şu: Toplum, neden kendilerine yazılan bu senaryoya uymuş, neden kendi dinamiklerini
devreye sokmamış, neden sorunların çözümünü asli mercaında değil de
tali yollarda aramak gibi enteresan işler yapmıştır?
Kahvelerde, sokakta, toplantılarda, kendi aralarında saatlerce
incir çekirdeğini doldurmayan olayları konuşanlar, asla evinin önünü
süpürerek bir işe başlamamıştır. Asla, nasıl düşünmesi gerektiğinin hesabını yapmamış, birilerini hep taklit etmiştir. Çünkü taklit etmek kolaydır. Zor olan muhakkik olmaktır.
İnsanlar
bu işi
hep birilerine havale etmiştir. Çocuklarını okula
göndermiş, vazifem bitti zannetmiş. Annesinden, babasından
gördüğü
gibi ibadet yapmış, vazifem bitti zannetmiş. Evinden işe, işten eve
gitmiş
“Vazifem bitti.” zannetmiş. Yaşadığı toplumda olan olayları izlemiş, yatmış, uyumuş,
“Bana dokunmasın.” demiş “Vazifem bitti.” zannetmiş. Bu
bananecilik o kadar başını alıp ta gitmiş ki, hayalet gibi ortada duran,
sadece dekor, vitrin olarak kullanılan bir nesne haline dönmüş toplum.
Bu ülkede olan her olayda toplumun fonksiyonu, sorumluluğu ve eylemi çok önemlidir. Çünkü
hoşlanmadıkları, istemedikleri, nefret ettikleri şeyleri yapanlar bu toplumu çok iyi tanımaktadırlar.
Neye tepki verip veremeyeceğini iyi hesap etmişlerdir. Etken
olmak, olaylarda söz sahibi olmak, hakkını yedirmemek, iyi yönetilmeye
layık olmak entelektüel
bir bilgi birikimi gerektirir. Kelimeye bakıp da korkmayın. Bu o
kadar zor değil. Hani: “Kişinin eylemi bilgisini, bilgisi bilincini, bilinci kişiliğini aşamaz.”
derler. İşte o kişilik, ancak ve ancak, kişinin kendini değiştirmesi
ile mümkündür. Yani sorunların ve sorumluların o kadar uzak hikâyesi ve o
kadar tılsımlı büyüsü, alt edilmeyecek kadar zorluğu yoktur. Bunlar insanın kendi
zihninde oluşturduğu Gulyabanilerdir. Bütün mesele sizin kendinizi değiştirmeye karar vermenizde yatmaktadır. Bundan korktuğumuz için hep oyun ve oyuncak peşinde koşuyoruz
toplum olarak. Ninnilerle kucaklıyoruz asırları... Helal
olsun...
Kurtarıcı kişiler,
kurtarıcı cemaatler, kurtarıcı kurumlar, kurtarıcı partiler, kurtarıcı siyaset bekleyenler ham hayal görüyorlar. Gerçek kurtuluş, ait olduğumuz
gibi yönetilme, adaletle muamele edilme, “...siz kendinizi değiştirmedikçe...” veciz sözünde
yatmaktadır. “Kurtarıcılardan kurtulmak”
deyimini söyleyeni alnından
öpmek geliyor içimden.
Artık bırakın işin edebiyatını.
Yapmadığınız şeyleri söylemekten vazgeçin. Siz bilmiyor
musunuz ki, ilahi kudret isterse bütün her şey düzelir. İşte senin görevin orada başlıyor.
Rabıtanı iyi
kur. Artık sadece vazifeni yap. Vazifen olmayan işlere karışma.
Zaten herkes kendi görevini yapsa, fazla veya eksik değil görevini yapsa, dünyada hallolmayacak tek mesele yoktur. Var mı dahası?..
Yaksa kendini değiştirmek
için daha kolları sıvamadın mı?
"Zenginlik gübredir.
Yalnızca saçıldığında
yararlı olur”.
BİZE ÖZGÜ
Hatırlarsınız
Dinin bizi geri bıraktığı düşüncesinin
içini doldurmak için fikirler üretenler, korkunç bir yanılgının
içindeler. Kendi beceriksizliklerini dine mal edip,
aradan sıyrılmaya
çalışmak
işgüzarlıktır.
Yıllardır ülkeyi iyi yönetemeyenler, gündem değiştirmek, kendi çıkarlarını hayata
geçirmek, çıkar sağlamak, baskı kurup istedikleri kesimi
sindirmek için, dini sapmalar ve saplantıların kutbu
olmuşlardır. Onlar dini istemeyerek değil, bizzat isteyerek kendi çıkarları doğrultusunda
yanlış
anlamış
ve yorumlamışlardır. Laiklik anlayışı din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıydı. Din
devlete müdahale edemedi, ama devlet elini
dinden hiç ayırmadı.
Okumak isteyenleri engellemek: “Din bizi geri bıraktı.” anlayışıyla tezat teşkil
ediyor herhalde. Yoksa istenilen gelişmek değil de,
kendi anlayışıyla örtüşürse gelişmek mi? Tek tip insan özlemi altında
yatan tornacı zihniyet miydi? Dinimizi yanlış anlayanların ve
anlatanların karşısında, gerçekleri söylemek ve yapmak herkesin görevi değil
miydi? Dini anlamayıp, okumayıp öğrenmediği, alanı olmadığı halde en iyi fetva verenler bize özgü olduğu gibi, söylenenlere,
hiç araştırma yapmaksızın inanlar da bize özgüdür.
Ülkemiz kalkınsın
diye devletimiz krediler verir, hayali ihracat adı altında
soygunlar olur. Soyanlar yakalanır üç beş ay
yatar, paralar havaya uçar. Bankaları hortumlayanları kurtarmak için yasalar çıkarılmak
istenir. Soydukları ve hortumladıkları paralar kendilerinden alınamaz.
Gariban bir vatandaşın sırtından ise icra memuru hiç
inmez. Törenle temel atar, törenle temel yıkarız. Ülkedeki çoğunlukta
olan nüfus, açlık sınırının altında yaşar. İş güvencesi denilen şey semtimize
hiç uğramaz.
Patronun veya amirin iki dudağı arasında bir ömür geçer. Sendikaların
başındakiler krallıklarını ilan etmişlerdir. Yatırım yapmayıp, faizle para kazanan babalar türemiştir.
Enflasyon denilen zillet dar gelirlinin sırtında
kamburdur. Paramız dünyadaki
yüz küsür ülkeden daha değersizdir. Çöpten ekmek
toplamak pek revaçtadır. Bütün bu ve buna benzer haksızlıklar
karşısında halkımız, sağduyulu
ve sessizdir. Yapılan adaletsizliklere; “Aman bana dokunmasın.”, “Benim adıma birisi nasıl olsa yapar.” anlayışı bize özgü olduğu gibi, derin ve ürküten uysallıkta bize özgüdür.
Siyasi partilerin genel başkanları genellikle ölmeden önce değişmez.
Milletvekilleri başkanının ağzına bakan ve sadece el kaldırıp el indiren bir konumdadır.
Partiler hükümet olup, iktidar olamamak ve iktidar olup
muktedir olamamak gibi bir mazeret ileri sürerler. Hükümet olduklarında da ilk iş ve en
önemli icraat olarak kendilerine bağlı bakanlıkları arpalık gibi
kullanırlar.
Derin devlet tanımı en çok
tekrarlanan konudur. Bazıları şiir okur yasaklanır, bazıları şarkı
söyler ona bir şey olmaz. Kanunlar ve kurallar bazen farklı işler.
Milletin vekili milleti kul köle etmiştir kendisine. Bazılarını dini, bazıları milli, bazıları demokrat, bazıları
marjinal, bazıları ama genellikle merkez sağ, bazıları sol, bazıları da
solun biraz berisinden siyaset yaparlar. Bütün
bunlara rağmen
ülke insanının makus talihi bir türlü değişmez. Bizde siyaset kraldan daha ziyade kralcıdır. Siyaset yapımız ve demokrasi anlayışımız bize özgü olduğu gibi, altı defa gidip yedi defa gelmek de bize özgüdür.
EĞİTİM VE KİŞİSEL GELİŞİM
Bizi güçlü yapan yediklerimiz
değil,
hazmettiklerimizdir. Bizi
zengin yapan
kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir.
Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil,
kafamıza yerleştirdiklerimizdir…
Francis Bacon
İyiyi yapabilme
gücüne sahipken
onu yapmaktan imtina
edenler;
kötünün yaptıklarının bedelini
çok ağır
öderler.
Z.Efiloğlu
ÖĞRETMEN GÖZÜYLE
SAĞLIKLI VE SAĞLIKSIZ EĞİTİM
Sağlıklı eğitim: Kişiye, “Her zaman ben doğruyum, sen yanlışsın.” yaklaşımının geçersiz olduğunu,
onun yerine ortak paydalar ve mevcut şartlar üzerinde anlaşmaya
dayalı,
uzlaşmacı
diyalogun toplum barışının en gerçekçi yolu olduğu sürekli vurgulanır.
Sağlıksız Eğitim: Kişi, “Ben doğruyum, sen yanlışsın” mantığına inanır. Başka
fikirlere müsamahası ve hoşgörüsü yoktur. Bu insanlar, şartlar
üzerinde anlaşma yolunu tercih etmeyen, diyaloga ve
uzlaşmaya kapalı
insanlardır. Toplumdaki bağnazlık ve hoşgörüsüzlük bu gibi insanlardan kaynaklanır.
Sağlıklı Eğitim: Kişi, olaylara, olgulara, problemlere farklı açılardan
bakabileceği gibi, kararlarını da çok yönlü düşünerek verir.
Sağlıksız Eğitim: Kişi, olaylara, olgulara, problemlere farklı
açılardan
bakamayacağı gibi, kararları da tek yönlü ve basmakalıptır.
Sağlıklı Eğitim: İnsanlar nasıl düşüneceğini ve
düşünme
yollarını bilirler.
Sağlıksız Eğitim: İnsanlara neyi düşünecekleri ve neyi düşünmeyecekleri
öğretilirken,
şartlara
ve zamana bağlı olarak eskiyen bilgilerin pek çok şeyi izah edemez duruma geldiği pek
vurgulanmaz.
Sağlıklı Eğitim: Bu eğitimi alan kişi kendisi, toplum ve kainat hakkında
bilgi edinme yolları konusunda eleştirel bir
bakış açısına, kıyaslama
ve analiz gücüne sahiptir. Bunun için düşünme metotlarını, belli
başlı analiz
usullerini, tarihi, dini, ahlaki ve felsefi kavramlarını
çözümleyebilecek seviyede temel bilgi ve yaklaşımlara sahiptir. Bu konulardaki
bilgi ve tecrübelerini sürekli kritiğe tabi tutarak kendini yeniler.
Sağlıksız Eğitim: Bu eğitimden geçmiş kimsede, bilgi edinme yollarına karşı eleştirel
bir bakış açısı gelişmemiştir. Hadiseleri anlama ve analiz etme
gücünü kendinde bulamaz. Başkalarının
analiz ve yorumlarını tercih eder.
Sağlıklı Eğitim: Sağlıklı eğitim kişiye alçak gönüllülük, insanlık
ve nükteli ifade kabiliyeti kazandırır.
Sağlıksız Eğitim: Kişi az ve yetersiz bilgilendiği için
gururlu, bencil ve kıskançtır.
Sağlıklı Eğitim: Sağlıklı eğitim almış kişi açık ve
etkili biçimde düşünebilir. Yine düşüncelerini açıkça
ifade edebilir. Okurken ve dinlerken çözümleyici
ve eleştirel
metodu ve yaklaşımları kullanmayı tercih eder.
Sağlıksız Eğitim: Sağlıksız eğitim almış kişi açık ve
etkili biçimde düşünemez. Yine düşüncelerini açıkça
ifade edemez. Okurken ve dinlerken sorgulayıcı bakış açısı kullanmaktan uzaktır.
Sağlıklı eğitim: Sağlıklı eğitim almış kişi,
kendisi olur. Şahsiyet ve fazilet sahibidir. “Ben kimim?” sorusunu çözdüğünden dolayı kimlik
bunalımı yaşamaz.
Sağlıksız Eğitim: Sağlıksız eğitim almış kişi,
kendisi değil, beklenen tiptir. Kendisine has düşünceleri,
yorumları ve sentezi yoktur. “Ben kimim?” sorusunun cevapları net ve açık değil, çelişkilerle doludur. Kişi
kimlik problemini sürekli yaşar.
Sağlıklı Eğitim: Bu eğitimden geçen insanlar farklı olmayı, farklı düşünmeyi
tehlike olarak değil, zenginlik olarak görürler.
Sağlıksız Eğitim: Bu eğitimden geçen insanlar ise, farklı olmayı, farklı düşünmeyi
kendi varlıklarını ve menfaatlerini, tehlikeye atıcı bir
gelişme olarak görürler.
Farklılaşmayı yok
etmeye çalışırlar.
Sağlıklı Eğitim: Başarılı bir eğitim sistemi, gençlere bir şeyler olmayı
değil;
bir şeyler
üreterek sahip oldukları makam ve mevkinin içini doldurarak ve her şeyin bedelini ödeyerek, bir şeylere sahip olmayı ve elde ettikleri imkânları kullanmayı öğretir. Böyle bir eğitim,
insanlara üretme, ürettiklerini kullanma davranışını ve yollarını kazandırır.
Sağlıksız Eğitim: Başarısız bir eğitim sistemi, insanlara bedelini ödemen bir şeylerden istifade etme, üretmeden tüketme, hak
etmeden bir şeylere
sahip olmayı teşvik eder. Bunun oluşmasını engelleyecek usuller ve davranış kalıpları,
gençlere bizzat yaşanarak büyükler tarafından gösterilmez. Sonuçta insanlar üretmeye değil, tüketmeye; hak ettiklerini değil, hak etmeden ellerine
geçirdikleri fırsatları kullanmaya motive edilirler.
Sağlıklı Eğitim: Sağlıklı eğitimde insanın yaptığı davranışlardan insanın
kendisinin sorumlu olduğu vurgulanır. Başarısızlık ve mağlubiyetin
sebebi de, ilk planda kişinin ve toplumların davranışlarında
aranması gerektiği öğretilir.
Sağlıksız Eğitim: İnsanın başarısızlıkları ve çektiği sıkıntı daha
çok komplo teorileriyle izah edilmeye çalışılır. Her mağlubiyetin sonrasında
insanlar kendileri dışında bir günah keçisi arama gayretinin içine girerler. Çuvaldızı başkasına, iğneyi kendine batırma davranışı sağlıksız eğitimde oldukça
karakteristiktir.
Sağlıklı Eğitim: Mesleki bilgi ve beceri kazandırmanın yanında,
insana dürüstlüğün, faziletin ve insani bütün değerlerin hayatta en geçerli evrensel sermaye olduğunu vurgular. Eğitimciler
de tutum ve davranışlarıyla bunu gösterirler.
Sağlıksız Eğitim: İnsana dürüstlüğün, faziletin ve insani bütün değerlerin hayatta en geçerli evrensel sermaye olduğunu
anlatırken inandırıcılıktan ve samimiyetten uzaktır.. Eğitimciler
de tutum ve davranışlarıyla bunu uygulamazlar. Anlatılanlar muallâkta kalır.
Sağlıklı Eğitim: İnsana zamanını verimli ve programlı şekilde nasıl
kullanacağını öğretir. Eğitimin çatısını zamanı en iyi
değerlendirme
yolları üzerine oturtur ve zamana sözünü geçirmenin tekniğini
kişiye
öğretir.
Sağlıksız Eğitim: Bu eğitimi almış kişi, dağınık,
savruk, amaçsız, plansız ve programsızdır. Bildiklerini zaman uygulama konusunda beceriksiz ve yeteneksizdir. Zamanının selinde seyrüsefer eyler.
Sağlıklı Eğitim: Sağlıklı eğitimi almış kişi,
yüksek makam ve mevkilere geldiğinde, sahip olduğu yetki ve haklardan daha çok,
sorumlulukları ön planda tutar. Hak ve adaletin ışığında sorumluluklarını
dikkate almak suretiyle karar ve davranışlarını şekillendirir.
Sağlıksız Eğitim: Sağlıksız eğitimi almış kişi,
yüksek makam ve mevkilere geldiğinde, sahip olduğu
sorumluluklardan daha çok yetki ve haklarını ön planda tutar. Bu hakları kullanırken insanlara hükmederken, sorumlulukları çoğu zaman
dikkate almaz. Onun esas meselesi egolarını tatmin için yetkilerini sonuna kadar kullanır.
Başarının sırrı alelade şeyleri, hiç alelade
sayılmayacak bir şekilde yapmaktır.
Jhon D. Rockefeller
BAŞARI SİZİ BEKLİYOR.
BUYRUN BAŞARIYA!
Pat Mesiti: “Hayat, sonsuz
bir girişimdir; başarı da. Hayat bir aşamadan diğerine gitmeyi kapsar. Ben sizi
daha büyük bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Sizden zırhınızı çıkarmanızı ve kendinizi keşfetmenizi ya da uyuyan potansiyelinizin
ortaya çıkmasını engelleyecek ön yargılarınızı bir kenara koymanızı istiyorum.” der. Yani başarmak için onu herkesten ve her şeyden çok istemek gerekir.
Zor sanılan
başarı aslında ummadığımız derecede kolaydır. Başaranlarla başarmayanlar arasında harcadıkları çabalar açısından neredeyse hiç fark yoktur. Oysa onların dağlar ile taşlar kadar birbirlerinden farklı olduklarını sanırız. Baş döndürücü bir başarıya imza atabilmek için baş döndürücü işler yapmak zorunda değiliz. Büyük iş yapmak, çok iş yapmaktan ziyade farklı iş yapmaktır. Tüm büyükler, küçüklerin birleşmesiyle oluşmuştur. İleriye bakın. Gittiğiniz yolda yürüyenler nereye varmışlardı? İnsanlığın tarihini değiştirenlerin çoğunun geçmişi inanılmaz acılarla doludur.
Endülüs Medeniyetinin ilk kahramanı Tarık Bin Ziyad, ordularıyla İspanya topraklarına ayak basmıştı. Karaya ayak bastıktan sonra okyanustaki tüm gemileri yaktı. Askerler tepelerden geriye baktıklarında yükselen dumanları gördüler. Ya mağlup olup öleceklerdi ya da galip
geleceklerdi. Kendilerini geri götürecek gemileri yoktu artık; başka bir alternatifleri yoktu. Sonunda
kazanan onlar oldular. Başarmak
isteyen tüm gemilerini yakmalı
ve girdiği yolu geriye dönüşü imkânsız hale getirmelidir.
“Baş döndürücü bir başarıya imza atabilmek için baş döndürücü işler yapmaya değil, baş döndürücü arzulara sahip olmaya ihtiyacımız var.”
Anthony Robbins: “Her büyük başarıyı perçinleyen şey, eylemdir. Eylem sonuçları hazırlayandır. Bilgi ise, insanın eline geçtiğinde iyi kullanırsa yararlı bir güçtür. Gerçekte gücün kelime anlamı da eylem yeteneğidir.” der. Thomas Henry ise: “Hayatın gerçek amacı, bilgi değil eylemdir” der.
“Ne kadar arzularsanız o kadar enerjiyi, o kadar gücü, o
kadar emeği amacınız uğrunda feda etmeye hazır
olursunuz.” Büyük olmak istiyorsanız, dağları sırtınızda taşımaya hazır olmalısınız. Zorluklar göğsünüzü
yumruklamamışsa, çelik gibi
dayanıklı bir bağra sahip olamazsınız. Korkmayın: Ruhunuz dünyayı sırtlayacak kadar güçlü yaratılmıştır. Kalbinizdeki sevgi tüm
kainatı sevebilecek kadar
büyük yaratılmıştır. Bugün nerede olduğunuz hiç önemli değildir. Yarın nerede olacağınıza bakın. Elbette bugünümüz de, yarınımız da önemlidir. Bugün sadece
yarın ne olacağımızı belirlediği için önemlidir. “Gerçek hedefi öylesine arzularsınız ki onu elde etmeye çalışırken
açlık hissetmezsiniz, aklınıza eğlence gelmez, uykularınız kaçar.”
Dale Carneige: “Yapabileceğimizi hayal bile edemediğimiz şeyleri gerçekleştirebiliriz.”, William James: “Asıl olmamız gerekenle kıyasladığımızda, bizler sadece yarı uyanık halde sayılırız ve zihinsel kaynaklarımızın ancak küçük bir bölümünü
kullanmaktayız.”,
Tony Buzan: “Beynimiz uyuyan bir dev
gibidir. Son yıllarda psikoloji, eğitim, biyokimya, fizik ve matematikte yapılan
çalışmalar, beynin potansiyelinin genelde düşünüldüğünden çok daha büyük olduğunu
göstermiştir. Beynimizin %
Joseph Murphy, “Zenginliğin Bilinçaltı” isimli kitabında, şu düşüncelere yer verir: “Bilinçaltı aptaldır. Ne söylerseniz, ne düşünürseniz
onu doğru kabul eder. Şakadan hiç anlamaz. (Analiz bilincin
görevidir) bu özelliği yüzünden onu, olmasını istediğiniz doğrularla kolayca ikna edebilirsiniz.”
Siz de bilincinize; ben iyi bir öğrenciyim.
Çalışırsam başarırım. Mutluyum, istediklerim oluyor.
Olabilir. Evet yapabilirim. Bunun daha iyi bir yolu olmalı. Haklısın. İyiyim ama hala kendimi geliştirebileceğim alanlar var vb. gibi kelimeler ve
cümleler söyleyin.
“Neyi başaracağınız, neyi, nasıl ve ne kadar istediğinize bağlıdır” Anthony Robbins niçin çok arzuladı? Onun, "İçindeki Devi Uyandır" isimli kitabını okudunuz mu? On yıl sonra binlerce insana seminer
vermek için helikopterine binmişti.
Şehir meydanında kendini bekleyen kalabalığın heyecanı karşısında gözyaşlarına boğuldu. On yıl öncesini hatırladı. Kitabında şöyle yazıyor: "California'nın Venice kentindeki küçük bekâr
dairemde tek başıma oturmuş, Neil Diamond'un bir şarkısının sözlerini dinleyip ağlıyordum. Şöyle diyordu şarkı: "Karşımdaki boşluğa, benim, dedim, Ben! Ve
kendimi daha da yalnız hissettim, nedenini anlayamadım."
Geçmişine bakıyor Robbins: "Geçmiş başarısızlıklarım ve çaresizliklerim aslında
bugünkü hayat düzeyimi oluşturan anlayışın temelini atıyormuş" diyor. "İşte o anda bir karar verdim ve o karar hayatımı ebediyen değiştirdi." Acılar
onun da hayatında vardı demek. Hasret duyguları içinde bir karar vermek ve o kararın hayatınızı ebediyen değiştirmesi..
“İlerlemenin durdurulduğu
yer, engellerin bahaneye dönüştüğü yerdir.” Eğer
bir şeyi kesin olarak
istiyorsanız ve ona
inanıyorsanız devam edin ve onu yapmaya
başlayın. “Ne kadar güçlü
olacağınızı ne kadar şiddetli istediğiniz belirler.” Hayallerinizi, istediğinize odaklandırın. Başkalarının ne söylediklerine bakmayın. Yola çıktığınızda geçici başarısızlıklarla karşılaşacaksınız. Geçici başarısızlıkları, başarısızlıkla karıştırmayın. Vazgeçmediğiniz sürece tüm başarısızlıklar geçicidirler ve her geçici başarısızlık başarının çekirdeğini içinde taşır. Bir tek başarısızlık vardır ve gerçek başarısızlık odur: Vazgeçmek. “Bir defa inandınız mı, inanılmaz işleri başarırsınız. Ama bir defa inanmadınız mı, tüm kâinat sizi engellemek için seferber olur.”
Robert de Niro, ödüllü “Kızgın Boğa”
filmini çevirmeden önce boksör rolünün hakkını verebilmek, rolü en iyi bir şekilde oynayabilmek için bir yıl boyunca boksör
Otuz
yıl önce film izleyicilerinin Tarzan olarak bildikleri Jhonny Weissmuller
dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yüzücüsü olarak bilinirdi. Tüm dünyadaki doktorlar ve
antrenörler: “Kimse
onun rekorlarını kıramayacak” diyordu. Elliden fazla rekoru vardı. Bugün Tarzan’ın rekorlarını
Lord Northcliff’e bir İngiliz
kadın:
“Ünlü İngiliz
yazar ve şair
Thackerey, bir
Mestral,
birgün köpeği
ile birlikte dışarıda yürüyorken, hayvanın kürküne bazı otların yapışmış olduğunu gördü. Aslında o hepimizin hayatımız boyunca karşılaştığı ve yanımızdan geçip gitmesine izin
verdiği fırsatlardan biriyle karşılaşmıştı. İki seçeneği vardı. Tüylerin o kısmını kesip atarak köpeğe söylemek ve aynı şeyi bir daha yapmamasını ummak. Ya da tüyleri inceleyip kürke yapışma konusunda nasıl etkili olduğunu görmek. George ikinci yolu seçti. Otları mikroskop altında inceledi ve velcroyu (ayakkabılarda kullanılan cırtlı bantlar) icad etti.
Dikiş makinesinin mucidi Eilas
Howe büyük bir tutku ile dikiş makinesi projesine
kendini kaptırmıştı. Üç yıldır üzerinde çalıştığı buluşunu gerçekleştirmek için işinden istifa ederek evinin tavan arasını atölye haline getirdi. Bir gün kaza sonucu yangın çıktı ve evindeki her şey yandı. Eilas buluşundan çok az bir kısmını kurtarabilmişti. Acı acı gülerek etrafındakilere: “Bu yangına bir yönden çok sevindim. Çünkü o bana daha mükemmel
bir model yapma fırsatı verecek.” demiştir.
Ünlü bir
aktör olan Bert Lahr, sinemada zor bir rolü oynamak istemişti. Filmin yönetmeni: “Ama
Bert, saçların beyazlaştı,
yaşlandın artık.” diyerek
o rolün genç işi
olduğunu ima etti. Bert Lahr yönetmene şu çarpıcı cevabı verdi: “Çatının
karla örtülü olması evin içinde ateş bulunmadığı anlamına gelmez!”
Grek
hatip Demosthenes kekemeydi. İlk defa halk önünde bir konuşma yapmaya çıktığında herkes kahkahadan kırılmıştı. Ancak onun parlak bir konuşmacı olmak gibi bir hayali vardı. Demosthenes’in ağzını çakıl taşlarıyla doldurduğu ve deniz kıyısına vuran dalgaların gürültüsünü bastırmaya çalışarak konuşma
pratikleri yaptığı
söylenir. Onun ısrarları meyvesini verdi ve
hayalini gerçekleştirdi. Sonunda antik dünyanın en büyük hatibi oldu.
Colgate firması hesabına
sabun satan bir pazarlamacı,
hiç cesaretsizliğe düşmeden sabun satmakta başarılı olmadığı bir işyerine gider ve daha önce görüştüğü yetkiliye şöyle der: “Size tekrar
sabun satmaya gelmedim. Geçen sefer niçin size sabun satamadım, merak ediyorum. Acaba eksikliğim
nedir? Sizinle konuşurken
nerede hata yaptım?.
Lütfen beni tenkit edip gerçekleri açıkça
söyleyin.” Bu adam bugün Colgate-Palmolive-Peet Sabun Şirketi’nin tepe yöneticisidir.
“Berkeley’de Kaliforniya Üniversitesi
matematik bölümü öğrencisiydim.
Her zamanki gibi sınıfa geç girdim ve tahtadaki iki
soruyu ev ödevi sanarak deftere geçirdim. O
“Bir gözüm görüyordu. Ama nasıl?
Bir kitabı okuyabilmek
için yara izleri ile çevrilmiş yüzüme
kitabı iyice yaklaştırmam gerekiyordu. Hiç
kimsenin bana acımamasını istiyordum.
Napolyon Hill, Edison ile yaptığı ilk röportajda ona: “Elektrik ampulü yapma girişiminizde
yüzlerce kez başarısız olmanız konusunda ne dersiniz?”
diye sorduğunda, Edison: “Özür dilerim, ama ben bir kere bile başarısız olmadım. Sonuç vermeyen yüzlerce
tecrübem, öğrenim hayatım oldu ve sonuç
alabilmek için yeterince öğrenim hayatımın olması gerekiyordu.”
Al Smith New York valisi olduğu günlerde bir sorunla karşılaştı. O zamanın en ünlü hapishanesi Sing Sang müdürsüz
yönetiliyordu. Smith’in Sing Sang’ı yönetecek çok güçlü birine
ihtiyacı vardı. New Hemptonlı Lewis E. Laves’i çağırttı. Laves bu görevi kabul etmek istemedi.
Smith ona: “Genç dostum, seni korktuğun için ayıplamıyorum. Oraya daha güçlü birini atayacağım.” Güçlü biri sözü Lewis’in hoşuna gitmişti. Görevi kabul etti ve o
günün en ünlü müdürü olana kadar orada kaldı.
Yazdığı “Sing Sang’da
Yıllar
önce
Londra’da bir başka genç tezgâhtar olarak çalışıyordu. Sabahın beşinde kalkıp dükkânı süpürdükten sonra
Detroit’li Edward S.Evens yoksulluk içinde büyümüştü. İlk
parasını gazete
satarak kazanmış, daha sonra yardımcı kütüphaneci olarak işe girmişti.
Kendi işini kurmak için
Abraham Lincoln,
Hava kararmaktadır.
Maraton sonuçlanalı bir saati geçmiştir. Stadyum neredeyse boşalmaktadır.
Temizlikçiler etrafı yavaş yavaş toparlamaktadır. Tam o sırada
stadyumun giriş kapısında siyahî bir atletin gözleri bitirme
ipini aramaktadır. Atlet koşma ve yürüme arasında bir
hızla
ilerlemektedir. Sonunda ipi göğüsler atlet.
“Okumak,
alışkanlıkların en asilidir.”
OKUMAYI OKUMAK
Bütün kitaplar yalnız ve bir tek olan o “Kitap’ı” daha iyi anlayabilmek için okunur.
Modernitenin insanlara sunduğu çoğul ama o derece kısırdır kitap. Yazarların sayısındaki
ve kitaplardaki artış nedense okuyucuyla tezat teşkil
etmektedir. Raflarda duran, vitrinleri süsleyen kitaplar
çoğu zaman öksüz ve
yetim kalmaya mahkum olmuşlardır. Halbuki bir ülkede okumaya
karşı
isteğin
artmaması gafleti, cehaleti ve ondan doğacak felaketi hazırlamaktadır.
Silaha, emperyalizme sunulan imkanlar-akıtılan terler; okumaya ve cehaletle savaşa sunulmuş-akıtılmış olsaydı,
tarihi kan gölüne çeviren savaşlar belki sadece filmlerde
kalmış
olacaktı.
“Oku!..” ile başlayan
muazzez kitabın idrakinden ve hissiyatından mahrum nice kuru kalabalıklar ve
karton memleketler vardır
yeryüzünde. Onlar hala kendilerini emperyalistlerin çöp sepeti olmaktan
kurtaramamışlardır.
Okumayı,
düşünmeyi
ortadan kaldırırsak geriye bir kendiliğinden oluş ve
davranışlarda makineleşme hissinden başka ne kalır. O
zaman deformasyon bombardımanına açık birer nükleer saha haline
dönmez mi beyinlerimiz? Tıpkı Hindistan’da, yıllarca
logaritma cetveli ezberlemeye mahkûm olanlar
gibi...
Okumak bir infilak, bir isyandır. Hiç isyan etmemiş, hiçbir zaman taşmamış olan,
okumamış
demektir. Tensel olarak var ama içsel olarak
okyanusların
dipleri kadar sessiz ve sakin. Onlara coğrafyanın
deyimi ile, “sönmüş” demek gerekir.
Bir de Kul Sadi’nin dediğini;
“Okumaz yetinir yaldızlı kapla. Tavası delinmiş avunur sapla. Pınarın başında susuz ölüyor.
Kitaplığı süslü cilt cilt
kitapla.”
Seküler anlayışa
sahip toplumlardaki okuma çokluğu ile; Referanslı toplumların okuma
düşüklüğü ve
geri kalmışlığı arasındaki tezat, asla manevi bağlardan değil,
manevi bağlantının yanlış prize bağlanmasından kaynaklanmaktadır. Kalbin süzgecinden geçmesi gereken bilginin kontak ve rabıta
eksikliğindendir.
Bacon’un şu
sözü ne kadar manidardır: “Kurnaz insan,
okumayı küçümser; basit insan ona hayran olur,
akıllı insan, ondan
yararlanır.” Geri
kalınmışlığa
mersiye yakmak, komplekse kapılmak yerine, “Ayaklı Kütüphane” denilen gönül
fedailerine ihtiyaç vardır.
Okuyan toplumlar tarihin her zaman öznesi olmuşlardır.
Tarihin nesnesi olmaktan kurtulmanın yolu ise okumak, belki de en
önemlisi “Okumayı Okumaktan” geçer. Anlamayan, satır aralarını iyi okuyan kitap hamallarından,
kimseye fayda gelmez. Okuduğunu uygulamayan, anladığını, bildiğini
yorumlamayan insan, çift sürüp tohum ekmeyen insana
benzer ki; en has gübre, en iyi sulama, en mükemmel çapa beyhudedir. Yazarlar
ve yazılanlar
tarihini inceleyen insanlar, bir gününe on, yirmi, otuz sayfa el yazısı düşen
fikir çilekeşleriyle karşılaşacaklardır.
Onlar mutluluğa giden yolun anahtarını bulmuşlardır. İnsanlık şunu
bilmeli ve anlamalıdır ki; kitaplar vitrin süslemek, raf
doldurmak için değil,
bedeni süslemek, kafayı doldurmak için vardır.
Tümevaran bir isyan, beynelmilel bir infilak içindir.
Aydınlık adına bir
mum yakmak, erimeye mahkûm kalınsa bile mutluluk, huzur vericidir.
Hallacca bir tebessüm, Hubeybce bir teslimiyet,
Akifçe bir infilak, Fazılca
bir isyandır.
“Bir saatlik tefekkürü bin rekat nafile namazdan” daha değerli
gören din müntesiplerinin sorumlulukları ne kadar ağırdır. Eğer
tefekkür; okumayla, anlamayla, düşünmeyle ve uygulamayla taçlandırılırsa ne kadar muhteşem
olur bir düşünün... Artık oraya modernitenin en korkunç
silahları bile tesir edemeyecek, onun zarafetinde yok olup gidecektir.
Bu dünyayı yaşanabilir kılmanın yolu; yazanı, okuyanı, düşüneni, uygulayanı kısacası “Kitap’ı..” özgürleştirmekten geçmektedir.
Yoksa hala günleriniz “ Kitapsız” mı
geçiyor?...
“İnanmak
rahat etmektir.”
SORU MU SORGU MU?
Ta birinci sınıftan en
son sınıfa
kadar: “Anlamadığınız yeri sorun.” şeklinde
yapılan
tembihleri ve telkinleri hepimiz hatırlarız. Çoğu zaman ürkek tavırlarla
sormaya gayret eder, yine de tam beceremezdik herhalde. Soramamamızın genel
nedenlerinden biri de, öğrencinin seviyelerine inemeyen öğretenlerdi diye düşünüyorum.
Bir soruya alacağımız
cevap, onu nasıl sorduğumuzla yakından ilgilidir. Askere çağrılan
genç bir psikoloji öğrencisi, askerler arasında şöyle
bir uygulama yapar: Yemekte askerlerin alması için hazırlanan
yemeklerin önünde kayısı dağıtmak
için durur. İlk gelen bir grup askere: “Kayısı istemezsiniz değil mi?” diye sorar.
Askerlerin yüzde doksanı:
“Hayır” diye cevap verirler. Sonra ikinci gruba olumlu yaklaşımı dener: “Biraz kayısı istersiniz değil mi?” diye sorar.
Askerlerin yaklaşık yarısı: “Aaa, evet birkaç tane alırım.” diye cevap verir.
En son gruba da seçenekli soru şekliyle sorar: “İki tabak mı bir tabak mı kayısı istersiniz?” der.
Çoğu askerlerin kayısı
sevmemesine karşılık, yüzde kırkı iki tabak, yüzde ellisi bir tabak alırlar.
Çağımızda doğru soru çok önemli bir görev ifa etmektedir.
Doğru sorulamayan ya da sorulmayan
soruların hangi sorunları da beraberinde getirdiğini,
günümüzde çok yakından
takip etmekteyiz. Kelime hazinesinin yetersizliği, kullanılan dilin yeterince
bilinmiyor olması, ülkedeki eğitim kalitesinin düşüklüğü, kelimelere
yüklenen gereksiz ve zorlama anlamlar, soru soranın bilgi düzeyi, sorunun doğru kişiye sorulamamış olması belki de en önemlisi bilgi almak amacına göre değil de, menfaatlerine uygun
olsun diye soruların soruluyor
olması, toplumda her
geçen gün anlamsız tartışmaların çıkmasına sebebiyet vermektedir.
Okulda, evde, sokakta, çalışırken, otobüslerde, televizyon ve radyolarda, mecliste kısaca
hayatın
içinde bir türlü birbiriyle anlaşmayan insanların tartışmalarına şahit
olmaktayız. Bazen bütün bunların sonunda: “Ben de aynı şeyi söylüyorum.” der, bitirirler. Çoğu zaman da küskünlük, kırılmışlık, eziklik, gurur, mağlubiyet-galibiyet
hissi gibi olumsuz duygularla sona erer bu tartışmalar. Basın ve
yayın
organlarında kullanılan soru stili hayli ilginç.
Kendisini boks müsabakasında
gibi gören program yapımcıları dalga geçen,
alaya alan, yönlendirmeli, sorgulamalı soru(nlarını)larını karşıya
yönelterek ne kadar yumruk atarsak o kadar menfaatimize
uygun tavrı
sergilemektedirler. “Ben her şeyden anlarım.” kendini beğenmişliğinin ve
ya: “Anlamasam da ahkam keserim.” ukalalığının yansımasıdır bu
hezeyanlar. Amaç, yeni ufuklar açmak, karşısındakini anlamaya çalışmak,
gerçeğin
ve doğrunun
ortaya çıkmasına yardımcı olmak, olması gerekirken, bütün bunların ötesinde çıkar ilişkilerinin sarıp
sarmaladığı tartışmalar, konuşmalar, programlar benliğimizi her geçen gün biraz daha
sömürmektedir. Güzel programlar ise arada kaybolup
gitmektedir. Kendine, kimliğine,
değerlerine,
ülkesine yabancı bir toplum yetişmektedir. İnsanların düşüncelerine duyulan hazımsızlığın, bu denli yoğun yaşandığı kaç
ülke vardır acaba yeryüzünde? Doğru soru sormanın
ahlaki bir erdem olduğunu ne zaman anlayacağız? Gelişmiş
ülkelerde, yıllardan beri uygulanan özgürlükleri
toplum olarak ne zaman tadacağız?
Biz de normalleşip sivilleşemeyen, normalleşmesi gerekirken kurumsallaşan o
kadar çok ide, kavram, fikir, totem vardır ki; o hale gelmelerindeki en
önemli sebep zamanında ve yerinde, doğru kişilere sorulamayan sorular, sahte maskelere
büründürülmüş
kavramlar ve o doğru soruyu şap diye soracak kahramanların olmamasındandır.
Genel sebebi ise, materyalizmin ruhumuzda açtığı derin yaraları fark
edemeyişimizdir.
Bizler, soru sorabilmek için öğrenmemiz gerektiğini, soru sormanın zannedildiği kadar
kolay bir iş olmadığını ne zaman öğreneceğiz?
Biz; vatanımızı, milletimizi çağdaş, müreffeh, gelişmiş bir toplum olarak görmek
istiyoruz. Marangoz hızarından çıkmış gibi tek tip değil;
farklılığında
birleşmiş bir
millet özlüyoruz. Gelin, birbirimiz anlamak adına işe doğru soru
sormaktan başlayalım. Sorgulamayalım...
Ne dersiniz canlar?...
“Kelimeler
insanların kullandığı
en kuvvetli haplardır.”
YAZMA EYLEMİ
Dünyadaki
tüm bilgilerin kaynağı; hissetmenin, iyi duyuşun, beynelmilel bir düşüncenin eseri olan özelde harfler, genelde
yazma eylemi değil
midir? Önemli olan her eline kalem alanın yazması değil, kalemini etkili ve yetkili bir biçimde
kullananın anlaşılması gerek. Daha doğrusu iyi yazı; iyi düşünme, iyi hissetme, iyi yorumlama, iyi anlatma,
yani kalp, akıl ve düşüncenin yoğurduğu eşsiz
bir şaheserdir.
Yazmak,
doğruyu ve
gerçeği aramak, haklıyı ve Hakkı ortaya çıkarmak, iyinin ve güzelin
usanmadan sevdalısı olmak, zalimin karşısında aslan gibi haşin, mazlumun karşısında kedi gibi uysal olmak, çirkinliklerin ve çirkeflerin çoğaldığı bu dünyaya aydınlık çehreler sunmak, ağlayan bebekteki ızdırabı, kanayan yaradaki inkılabı, inleyen gönüldeki ihtilafı, yeşeren tomurcuktaki inkişafı, batan güneşteki ihtimamı, cihandaki eşsiz ihtişamı, sararan yapraktaki itaati, bütün annelerdeki sadakati, kelam alıcısıyla hissedip, kalem alıcısıyla ezele ve ebede iletmektir.
Kendi
insanını ve insanlığı sevmeyen, halkına ve halklara fildişi kulelerden bakan, kendi ve başkalarının menfaatine lütfen yazan, haksızlığın karşısında dilsiz şeytan, güçlünün yalakası ve yardakçısı olan, ezilen, emeği sömürülen, hakları ve insanlık onuru çiğnenen, çiğnettirilen, açlığa, sefalete, zoraki yaşamaya mahkum edilen kalabalıklara küçümseyerek, gülümseyerek bakanların değil yazar, insanca muameleyi hak edecek bir yanları var mıdır acaba?
Yazarın ilk işi; boyacılıktan ve kandırmacılıktan vazgeçmek, fikirlerini halktan ve Hak’tan büyük görmemek, kendini
toplumun bir parçası saymak, insanlığın meseleleriyle ilgilenmek, yazılarının toplumu geliştirecek, onda yankılar oluşturacak nitelikte olmasını gaye edinmek, karanlığa, cehalete ışık tutmak, daima kendini yenilemek ve geliştirmek, ön yargı ve ön kabulle değil, inceleme ve derin araştırmalarla olayların üzerine gitmek, sanatı sanat için değil insanlığın yararı için yapmak olmalıdır.
Sanat,
maddeye biçim vermek olduğuna göre, yazma sanatı (eylemi) kelimelere bir
biçim vererek herkesin temaşa edebileceği estetik binalar kurmaktır dersek, yanlış olmaz herhalde. Matlaştıran, pasifleştiren, deforme eden, renksizleştiren, banane dedirten değil; netleştiren, harekete geçiren, çoğaltan, izale eden, eleğsima renkleri içeren ve: “Benim olmadığım
yerde kimse yoktur.” dedirten yazılara ve yazarlara ne
kadar çok ihtiyacımız var.
“(İnsana)
kalemi kullanmasını
öğretendir.” Kutsi kelamında kalem yazma sanatının veya daha spesifik olarak, yazı yoluyla kaydedilen bütün
bilgilerin sembolü olarak kullanılmıştır. Ama o inancın sahipleri ve o inanç,
asırlardır bilim ve teknolojide geri kalınma baş sebebi olarak lanse edilmiştir. Ön yargının toplumun tüm kesimlerine sirayet ettiği şu zamanlarda, yazılarıyla gerçeğin peşinde koşanlara uygulanan temayül, hatanın nerelerden kaynaklandığını açıkça göstermektedir. Tabi bunu anlayabilmek, anladığını anlatabilmek, anlattığının arkasında durabilmek, arkasında durduğu şeyin maddi ve manevi getiri-götürüsünü tek başına da olsa karşılayabilmekle mümkündür.
Gelecek, geçmişte yaşanan tarihi
tecrübelerin, olayların,
olguların,
savaşların serüvenini kendi çıkarları uğruna değil de, toplumun menfaatleri uğruna
yazabilme cesaretini gösteren
yiğitlerin ellerinde yükselecektir. Yoksa biz, bazılarımızın geçmişe mersiye, bazılarımızın batıya methiye düzdüğü pasif, sömürülen, yükseldikçe budanan, kurudukça sulanan, muallâkta bir o
yana bir bu yana savrulan nesnel-edilgen bir toplum olmaktan kurtulamayacağız.
Gelin bu
vatanı
tarih yazıcılarının çöp sepeti olmaktan kurtarıp, iki binli yılların öznel-etken toplumu yapalım. Kalemin gönül burçlarına diktiği o muhteşem manzarayı hep birlikte temaşa edelim. Savaşların, işkencelerin, sömürünün ve insanlık ayıplarının kirli yüzüyle değil, kalemin aydınlık ve berrak yüzüyle tanışsın bebeler, gençler, yaşlılar, anneler...
Artık silkinmenin ve
silkelemenin zamanı gelmedi mi dersiniz?
Anlatmak sana... Senin
için insana
Dağınık
hislerimiz, toplanmalı
Tereddütlerden uzak,
kabullenmiş
Çelik gibi. Yüreklerimiz
olmalı...
Zamanında atman gereken
bir adımı at ki,
sonradan
yüz adım atmak
zorunda kalmayasın.
Amerikalı
işadamı
Jeno Paulucci şöyle der: “Büromda her zaman başımda şapkayla oturuyorum. Biri geldiğinde: “Şimdi ben de gitmek üzereydim” diyebilmek ve lafı uzatmamak için. Hep
bir yerlere yetişmek için acelem varmış gibi gelir. Bu acele gerçekten benim kafamın yapısındandır. Bir şeyler için hep geç kaldığıma inanır, kafam uyurken bile acele etmeye çalışır. Sabahın erken saatlerinde ortalıkta kimse yokken kırmızı ışıklarda bile durmam. Saniyelerin
değeri o kadar
büyüktür ki gözümde”
Öğrenciler
birbirlerinden anlama, çalışma, zamanı planlama bakımından
farklılık
göstermektedirler. Hangi dersi en iyi hangi dersi daha az iyi öğrenebildiğini
biliyorsa zamanını ona göre değerlendirebilir. Zor ya da ağır öğrenilen dersler için en verimli saatlerin ayrılması
uygundur. Zihnin uyanık ve canlı olduğu zamanlar en verimli
saatlerdir. Çalışma için en verimli saat bireylere göre değişebilir.
Ama bedenin dinlenmiş ve zihnin öğrenmeye açık olduğu
saatler verimli kabul edilmektedir. Onun içi öğrenciler
daha az öğrendiği
derslere, zihnin en canlı ve en öğrenmeye müsait
olduğu zamanlarda çalışmalıdırlar.
Buna da öğrenci kendisi karar verebilir.
Edison, bir icat peşinde
Öğrenciler,
hangi derse veya konuya ne kadar yoğunlaşacağının da
kararını
vermeliler. Derste çok iyi öğrendiği bir konu ile öğrenmede
zorlandığı bir konuya çalışma saatleri ve yoğunlaşma aynı oranda
olmamalıdır. Sınıfta anlatılanları o
Ders çalışma
günün aynı zaman dilimlerinde yapılmaya çalışılırsa,
vücut ona alışkanlık kazanacaktır. Eğer o saatte öğrenci ders
çalışmazsa kendisini
huzursuz hissedecek mutlu olmayacaktır.
Daha az uyuyarak ömür sermayeni tasarruflu kullanmaya bak. Her
Ders çalışılırken
ara vermek ihmal edilmemelidir. Uzun süreli
çalışmalarda vücut daha fazla yorulacak, öğrenme de o oranda azalacaktır. Genelde
“Unutma! Şimdi, diğer zamanlardan her zaman üstündür.
Çünkü sana aittir. Ne yapabileceksen, ne yapmak istiyorsan, neyi idealize
ediyorsan şimdiden başlamalısın. Çünkü ancak şimdiye hâkimsin. Hayat peşi sıra geçen şimdilerin toplamıdır ve her kaybolan şimdi, bir daha gelmemek üzere geçip
gitmiştir.”
Birbiriyle hemen hemen aynı olan konular ve dersler art arda çalışılmamalıdır.
Çünkü bu tür bir çalışma öğrencilerde karıştırılmasının yanında sıkıcılık da
oluşturacaktır
İşlerini
belirli bir zaman dilimine yayarak planlı yapmayı alışkanlık
haline getir. Böylece göreceksin ki en zor işler bile kolaylaşacaktır. Unutma ki zor iş,
zamanında
yapman gerekirken yapmadığın işlerin
birikmesiyle oluşur.
Ders çalışmada azim, kararlılık ve hırs çok önemlidir. Çalışırken yaptıklarımızdan
mutluluk duymalı,
keyif almalıyız. Bunu ne kadar iyi yaparsak öğrendiklerimiz o ölçüde zihnimizde yer işgal eder. Kendimizle mücadele ederek çalışmak, bize bir şey kazandırmaz. Sıkıldığınızda hemen çalışmayı terk ederek yanlış yapmayın..
Ayrıca
ders çalışırken
dinlenme ve uyku asla ihmal
edilmemelidir. Öğrencilerin
sosyal hayatları tamamen kısıtlanmamalıdır. Oyun oynamaları, eğlenmeleri yasaklanmamalıdır.
Kontrol altına alınmalıdır.
Lord Bacon, şöhretini
İngiltere
meclisinde boş
saatlerdeki çalışmasına borçludur. Doktor Mason, “Lucretis” adlı eseri hastalarını görmeye gittiği arabanın içinde tercüme etmiştir. Watt,
matematik ve kimyayı fabrikada çalışırken öğrenmiştir. Dr. Burney, İtalyanca
ve Fransızca’yı at üzerinde işe gidip gelirken öğrenmiştir.
DÜŞÜNÜLENLER
“Bazen bir tarafsız, iki tarafı da mahveder.”
“Söz ilaç gibidir.
Azı yaşatır, çoğu öldürür.”
ÇEŞNİ
·
Bir kuruluşumuzca yapılan araştırmaya
göre, nüfus başına yılda
·
İstanbul’da israf edilip çöplüğe atılan bir
haftalık ekmek, Norveç halkının bir günlük ekmek ihtiyacını karşılayacak niteliktedir.
·
CHP’nin
·
Birleşmiş Milletler ve çeşitli
kuruluşların raporlarına göre, sadece
·
Savcı Egesel, hemen hemen bütün DP
milletvekilleri gibi Bitlis Milletvekili Selahattin İnan
için de idam cezası istemektedir. Selahattin İnan: “Selahiyet
Kanunu’na” oy vermekle suçlanıyor. İnan: “O sırada Almanya’daydım” dediğinde Savcı: “Fark etmez... Kafanın içini bilirim... Burada olsaydın oy verirdin.” demektedir
(Recep Şükrü
Apuhan- Batının Darağacında İsyan).
·
Osmanlı düşmanlarının,
Osmanlıyı batıran kurum olarak gördükleri iltizam usulünü
Amerika vergi toplamada kullanmak için modern bir iktisat teorisi olarak
üniversitelerde okutmaktadır
(Adnan Kahveci).
·
Modern tıp, ilim, mimari ve matematik
alanındaki
ilerlemeyi Müslümanlara borçluyuz (Robert Goldston).
·
·
İran dini Hindu dininden sonra
dünyanın en eski dinidir. Mukaddes yazıları
Desatir No:
·
·
Fransa’da
·
ABD’ de
·
Dünya dönüyor
dediği için
engizisyon mahkemesince mahkûm edilen Galile’nin hakkı
·
İngiliz casusu Lawrens için: “Arabistan’ın birbiri ile geçinemeyen kabilelerini Türklere karşı birleştirdi. Mareşal Allenby’nin Filistin’deki Hıristiyan ve Yahudileri kurtardığı gibi o da Arabistan’ı Türklerden kurtardı.” (Feridun Kandemir- Medine
Müdefaası).
·
·
İmparator Şarlken’in
Kanuni nezdindeki sefiri Busbecgh Mohaç sırrını hükümdarına bildirirken şöyle diyordu:
“Bu zaferin sırrı Türklerin bahar çağlarında vatan için ölümü kendilerine
ebedi hayatın kapısı olarak sevdiren din adamlarının telkinleridir.” (Cemal Kutay-
Kurtuluş Savaşı’nın Maneviyat Ordusu).
·
Köy
enstitülerinin Peygamberi olarak takdim edilen İsmail Hakkı Tonguç’un bir enstitü ziyareti şöyle
anlatılır: “Bakar ki kızlar-oğlanlar ayrı ayrı. Öfkelenir. Enstitü idarecilerine çıkışır: “Nedir bu haremlik-selamlık vaziyeti? Neden bu
ayrılık?” Sonra öğrencilere döner: “Karışın çocuklar, sevişin çocuklar.” Talebeler
karışır. O sırada
müdür Tonguç’un kulağına eğilir: “Aman efendim
böyle demeyiniz. İyice şımarırlar. İçlerinde çocuk düşürenler bile var.” Tonguç gazaba
gelir, yüksek sesle bağırır: “Olsun efendim olsun! Biraz da bu işi bizim karakızlarla karaoğlanlar yapsın.” (Sakin Öner- Köy Enstitülerinden
Eğitim Enstitülerine).
·
Yıl
·
Yusuf Bozkurt
Özal ile zamanın
Milli Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu çıraklık
eğitimi
incelemek üzere bir heyetle Almanya’ya
giderler. Orada kendilerine: “Biz çıraklık eğitim sistemimizi sizin
Ahilik sisteminizden aldık. Bunu incelemek için ta buralara kadar gelmenize gerek yoktu.” demişlerdir.
·
Hayatımız boyunca yaklaşık
·
·
ABD
“Entelektüel,
başkalarından daha çok şey bilmediğini
daha çok
sözcükle anlatan kişidir.”
OYUNLAR ve OYNAYANLAR
“Osmanlı
parçalandığı zaman yalnız Türkler değil, bütün Müslümanlar esaret altına
girecektir.” (Ahmet Hilmi Bey)
***
“Endişemiz,
Türkiye’nin yine bir gün İngiltere’nin düşmanları safına
geçivermesidir” (Rawlinson İngiliz istihbarat subayı)
***
“Dostum biz Jön-Türkleri teşvik ettik. Onlardan beklediğimiz ihtilal
sonrasında
Sultan’ın da, hilafetin de alaşağı edilmesiydi. Gerçi ihtilal yaptınız, anayasayı getirdiniz ama Sultan da Hilafette
yerinde kaldı.” (
***
“Siz Türkiye’nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara ben İslamiyet’i ve İslami
temsilciliklerini, ayaklar altına almayı taahhüd ediyorum” (Türkiye’yi
Lozan’da temsil edecek heyete müşavir olarak katılan
Yahudi Hayim Nuam)
***
“Türkiye, İslami
alakası ve İslam’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer atarsa bizimle hulusbirliği etmiş olur.
Hıristiyan
dünyasının hürmet ve minnetini kazanmış olur. Biz de kendisine dilediğini
veririz.” (Lord Gurzon, Lozan da İngiliz heyetinin reisi)
***
“Türkler bir daha eski savlet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır.
Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinde öldürmüş bulunuyoruz.” (Lord Gurzon,
Avam kamarasındaki konuşmasından)
***
“Yakındoğu’da
eski Yunan ve Roma uygarlıklarını canlandırmak hedefimizdir.” (İngiltere
başbakanı Lloyd George- Doğan Avcıoğlu- Milli Kurtuluş
Tarihi)
***
“İstanbul
Türklerden alınmalı. Ayasofya ki,
***
“ABD izin vermeden, Araplar Kıbrıs Türk Devlet’ini tanıyamaz.”
(Glafkos Klerides–
***
“Ayasofya’nın
ibadet kısmı
***
“Fransa Cumhurbaşkanı
François Mitterand olmayan Antakya Ortodoks Kilisesinin Patriği Maximos V. Hâkim’i Eylese
sarayında
kabul etti. Olmayan İznik Ortodoks
Kilisesi Patriği ile
Konya Patriği de toplantılar yapıyor.”
(Tercüman
***
***
“Türkiye’de milli azınlıklar var.”( ABD Dışişleri Şubat
***
“Müslüman Türkiye, Kıbrıs’ı terk etmeli. Kıbrıs’ın Hıristiyan kültürü korunmalı.” (Avrupa Parlamentosu–
***
Nixon
***
“Son zamanlarda Türkiye’de aşırı dinci akımların artmasını Avrupa kaygıyla
izliyor.” (Helmut Kohl Alman Başbakanı- Milli Gazete
***
***
Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Üyesi İngiliz
Parlementer Richard Balfe başörtüsü
yasağından
duyduğu
memnuniyeti dile getiriyor ve: “Türkiye batının parçası olmak
istediğine göre herhalde doğuya bakacak, o tarafın
kültür ve değerlerini örnek alacak değildir”
Aynı Balfe Komünist
partisi için: “Derhal kurmalısınız. Yoksa sizi AET’ye almayız” demektedir. (Tercüman–
***
***
İngiltere
Başbakanı Major:
“Müslümanlar darmadağın edilecek, Hıristiyanlık
ölmeyecek” demekte ve şöyle devam etmektedir; “Türkiye’den endişe etmeyin onların yönetimi bize bağlı.” (
***
“Demirel, Arapları
destekliyor. ABD ise İsrail ve Yunanistan’la
birlikte olmamızı
istiyor. Bir de Demirel, ülkenin sanayileşmesini istiyor. Hâlbuki gerek
Dünya Bankası, gerekse ABD iş çevreleri, Türkiye’nin gelişmesini hiç mi hiç arzu etmiyorlar. Zira Türkiye güçlenirse, onların menfaatlerine helal gelecek.”
(Batının
Deli Gömleği- Atilla İlhan)
***
“Türkiye U–
***
ABD Türkiye büyükelçisi şöyle diyordu: “Meseleyi ne kadar ciddi tuttuğumuzu
belirtmek için şunu söylemek isterim. Eğer Türkiye haşhaş
ekimini yasaklamazsa, altıncı filonun derhal İstanbul’u tahrip etmesini Başkan’a
tavsiye edeceğim.” Bu Beyaz Sarayda ciddi biçimde ele alınmış hatta: “Gerekirse Mavi Cami’yi
başlarına yıkalım.”
teklifi gündeme gelmiştir. (Ufuk Güldemir-Kanat Operasyonu)
***
“
***
“CIA nerelerde faaliyet gösterdi?” Başlığı ile yayınlanan
listede Türkiye’de yer almaktaydı. “
***
Kişisel
servetinin
***
İsveçli
bir araştırmacı, belli kriterler esas alınarak
***
ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral William Crowe, kongrede yaptığı açıklamada, müttefik ülke subaylarına, Amerika’da eğitim görmeleri için verilen
bursların amacını: “Bu ülkelerin
ordularının, askeri ve lider kadrolarının üzerinde etki sağlama” olarak açıkladı. “Bundan yararlanan Türk subaylarının sayısı
***
“Balkanlardaki Müslümanlar,
Türkiye’nin Avrupa’ya bölgesel bir güç ya da imparatorluk oluşturarak dönmesini arzuluyorlar. Türkiye’nin Avrupa’ya dönmesini engellemeliyiz. Tarih tekerrür
etmemelidir.” (R.Karadzic- Meydan
***
CNN Televizyonu
***
Demokrat Partili Senatör Joseph R.Biden’da
“Başarısızlık,
daha zekice başlama fırsatından
başka bir şey değildir.”
BATININ UTANÇ RESMİ
“Bugün Afrikalı İnsanlara “Yardım” adı altında köpekler için hazırlanmış
konserveler gönderilmektedir.” (Vehbi Vakkasoğlu, Öğretmenin
Not Defteri).
“
“
![]()
Hindistan’ın Amir şehrinde, bisikletle dolaşan bir İngiliz kızı ile
alay ettikleri bahanesi ile, askerler hadise mahallindeki
halktan
İsrail Dışişleri bakanlarından A.Sharon’un arkadaşı
ve suç ortağı olan Meir Har-Tzion,
Kızılordu
“Papaz Pretorius Carozza anlatır: Aç kalan Haçlılar,
önce Urfa ve daha sonra Antakya’da ele geçirdikleri
Müslüman muharip ve kadınları
öldürerek şişlere geçirdiler ve etlerini yediler. Rahipler,
Müslümanların
katledilip etlerinin yenmesinin günah değil sevap olduğunu anlattılar.”
(Papalık Kitaplığı Bl.
“Kudüs’te bulunan bütün Müslümanları katlettik. Malumunuz olsun ki Süleyman mabedinde atlarımızın diz kapaklarına
kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz.” (Gödofroi dö Buyyon, Papa
İnsan kasabı Stalin’in,
Sırp canilerden Cvyetin M. Ve Slobodan P. ele geçirildiklerinden sonra: “Müslümanları önüme dizip “kes” dediler.
Kaç tane kestiğimi hatırlamıyorum.” sonra: “Çok yavaşsın.” dediler. Makineli tüfekle
taradım.
Sanırım
Newsday Gazetesi: “
Branko S., Luka’dan sağ kurtulduktan sonra: “Kadınları, tecavüz ettikten
sonra, öldürülen diğer esirlerle beraber Brçko’daki
metal fabrikasının
Bizans İmparatoriçesi Theodora, M.Ö.
Bir zamanlar medeniyetin beşiği olarak bilinen Endülüs Emevi Devleti topraklarının batılılar tarafından yağmalandığını ve Gırnata’yı ele
geçiren Şarlman ve kardinalinin, kentin Babürnemle
Meydanı’nda
birbirinden değerli bir milyon ciltlik yazma
eseri bir şenlik
havası
içinde yakarak, alevlerinde zaferlerini kutlamışlardır. (Beşir
Ayvazoğlu, Kitaba, Kütüphanelere ve Kitap Kurtlarına Dair).
Kazıklı Voyvoda, yaklaşık
Fransız halkı
Neron zamanında Roma’da halk ayaklanmıştı. Halkı bastırmak
için Maximus Meydanı’nda bir gösteri düzenlediler.
Bizans İmparatoru Alkxis Komnen ve kızı Anna Komnen, haçlıların en
büyük eğlencelerinin rastladıkları Müslüman çocuklarını
öldürmek ve onları kızartarak yemek olduğunu söyler. (Ahmet Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken
İflası).
Haçlılar Antakya’ya ulaştıklarında da,
İspanya’da Müslüman aileler birer birer tutuklandı. Yaya olarak limanlara getirildiler. Çoğu açlık,
susuzluk ve bitkinlikten yolda öldü. Onları taşımak
için kadırgalar getirdiler. Yetersiz kalınca şahıslara
ait özel filolar getirdiler. Kaptanlar Müslümanları taşımak
için kelle başı ücret aldılar. Limandan uzaklaşıp gözden kaybolunca onları denize
atıp hemen geri döndüler.
(Rodrigo de Zayas, Endülüs’te Yüz binlerce Müslüman Katledildi).
Bir köy papazı olan Bleda,
İspanya’da sürgün edilen Müslümanların sayısı
ABD’nin ilk askeri sözcüsü Peck: “Öldürdüğümüz ya da yaraladığımız
Somalilerin sayısını bilmiyoruz. Aslında bunları saymıyoruz
da. Ateş ettiğimizde geri dönüp kaçı öldü kaçı yaralandı
saymıyoruz.”
(Sait Açba, Zaman
Bartolome de Las Casas: “Hint Adaları Halkının
Yokedilmesi” adlı eserinde; askerlerin spor olsun diye yerlileri bıçakladıklarını, Kızılderili
çocukların başlarını kayalara çarptıklarını, çocukların
köpeklere yedirildiğini yazar. Las Casas, Küba’da,
üç ay içinde, aşırı çalıştırılmaktan,
aç bırakılmaktan
annelerinin sütleri kesilen
Kurtuluş Savaşı yıllarında bir Türk korvetinin
İngilizler, Hindistan’da kendi tekstil mallarını Hint kumaşlarına karşı
rakipsiz kılabilmek için, yerli tekstil sanayini
ayakta tutan
Türkleri yok etmek gayesiyle faaliyetlerini
arttırarak sürürden
EOKA, öldürdüğü ve yaraladığı birçok Türk yanında,
Yalnızca Brçko (tuğla ve domuz çiftliği) kampında işkence, dayak ve zulüm sonucu ölenlerin sayısı
Elbette yazılacak
ve söylenecek binlerce katliam, işkence ve acı var.
Ben sadece satır başlarını verdim. Dileyen bu konuları deruni olarak araştırabilir, araştırmalıdır da.
Ayrıca
bazı
iğrenç öldürme yöntemlerini de yaz(a)madım. Unutturulmaya çalışılan gerçekleri
gündemden hiç düşürmemeliyiz. Aynı uygulamaları bizim üzerimizde de yapmak
için, aç köpekler gibi sırada bekleyenlerin varlığını hissedemiyor musunuz? Bizim tarihimizde ortaçağ karanlıkları,
engizisyon mahkemeleri, zevk, kin ve eğlence olsun diye insan öldürmeler,
toplu mezarlar, aşağılık katliamlar olmamıştır. Olduğunu
iddia edenler korkunç bir oyunun figüranlarıdır. Zaten biz sömürüp, öldürmediğimiz
için bu kadar toprak parçasına kaldık. Farkımız inancımızda. Ey
genç! Kendini, aslını ve tarihini iyi öğren. Sen şanlı ve alnı açık bir
tarihin evladısın. Sana uydurularak söylenelere aldırma. Öğreneceğin her
doğru
sana yeni bir ufuk açacaktır.
Tarih, övgüler ve sövgüler için değil; ancak ibret için vardır.
“Kabul edilen bir yanlışlık,
kazanılmış
bir zaferdir.”
ALFABETİK
İNCİLER
Aynanın karşısına geçin ve elinizin altındaki nimetleri bir sayın. Aslında ne kadar değerli bir insan olduğunuzu ve Allah’ın en sevgili kullarından biri olduğunuzu düşünün. Hayatı en güzel, en güçlü, en anlamlı, en güvenilir ve
en cesur şekilde
tekrar ringe çağırın. Bakın bakalım kim galip gelecek...
* * * *
* * * *
Cabir bin Hayyan atomun parçalanacağını ilk söyleyen kişidir.
İbn-i Firnas kendi icadı ilk uçağa binmiştir. İbn-i Heysem Görüntüler kitabıyla
optik ilminin temelini atmıştır. Ebu’l İz, Kitabü’l Hiyel adlı eseriyle Sibernetik
ilminin kurucusu olmuştur.
Dünyanın yuvarlak olduğunu, hem kendi hem Güneş’in etrafında döndüğünü ilk Biruni söylemiştir. Dünya’nın çapını da ilk o hesaplamıştır. Diferansiyel hesapları gerçekte Sabit bin Kurra’ya aittir. Ondalık kesiri matematiğe kazandıran Gıyasüddin
Cemşid’dir.
Cebir ilminin temellerini atan Harizmi’dir. Trigonometrinin
mucidi ise Battani’dir. İbn-i Avvam
ziraatçilik konusunda ilk ciddi eseri veren kişidir. İbn-u Haldun’un “Mukaddime”
adlı eseri tarihle
sosyolojiyi birleştiren ilk yazılı eserdir. Amerika kıtasını ilk Piri Reis çizdiği Dünya haritasında göstermiştir. İbn-u Battuta’nın yazdığı seyahatname bir ülkeler coğrafyası hüviyetindedir. İbnunnefis küçük kan dolaşımını bulmuştur. İlk göz ameliyatını Ammar adında bir Müslüman cerrah yapmıştır. İbn-i Sina’nın Kanun adlı eseri
* * * *
“Çanlar Kimin İçin Çalıyor”, “Silahlara Veda”, “İhtiyar Balıkçı” romanlarının yazarı Ernest Hemingvay
* * * *
Devlet dairesinde beş şeyden dördü çalışmıyor, biri çalışıyormuş. Dört memur ile bir
vantilatör.
* * * *
“Ey insanlar!.. Görüyorum ki evleriniz Rum
Kayserlerine, lükse hayranlığınız Kisra’nın tutumuna, servet peşinde
koşmanız Karun’un anlayışına; saltanatınız, Firavun’un saltanatına,
nefisleriniz Ebu Cehil’in nefsine; gururunuz Ebrehe’nin
gururuna, yaşayışınız Sefihlerin yaşayışına benziyor. Allah için
söyleyin, Muhammedi olanlar nerede?” (Yahya bin Muaz)
* * * *
Fani dünyada her şeyin yeri ve değeri ayrı: Sahne olacak, ışık olacak, dekor olacak,
temsil olacak ki, aktör anlaşılsın. Kalem olacak, kağıt olacak, mektup olacak
ki, katip anlaşılsın. Hırsız olacak,
* * * *
Guines Rekorlar Kitabı sayfa
* * * *
Hikmet Nazım: “Ben
Sovyetler Birliği’nin çocuğuyum.
* * * *
Ira liderlerinden Thomar Mc. Sving
* * * *
İtalyan Ubicini
* * * *
Jean Jacques Rousseou
saatlerce lazımlıkta otururdu. Hela İngiltere’ye
* * * *
Köftecilik
yapan bir arkadaşıma uğradığımda çok sinirliydi. Sebebi
benden az önce zabıtaya rüşvet vermişti. Yine bir arkadaşım rüşvet vermediği için dükkanı kapatıldıktan sonra arkadaşlarının kendisiyle dalga geçtiğini söylemişti. Vay be!...
* * * *
Yapılan istatiksel çalışmalara göre eski
SSCB de
* * * *
“Mason bir önderin ve rehberin mensup bulunduğu toplulukta masondur. Bundan
dolayı sayımız çoğalmasa da prensiplerimizin kimin tarafından olursa olsun gerçekleştirilmesi masonik bir başarıdır.” (Mason Dergisi Sayı:
* * * *
Nostradamus’un
* * * *
Araştırmaya göre ülkemiz fertlerin yüzde
* * * *
“Öğrenciler, tıpkı
* * * *
Peygamberimiz savaşa giden komutanlarına: “ Allah’tan korkunuz. Askere iyi muamele ediniz.
Ansızın baskın yapmayınız. Camiyi gördüğünüz, ezan duyduğunuz yere savaş açmayınız. Onları mutlaka İslam’a davet ediniz. İslam’a gireceklerse kazanacaklarını, girmezlerse külfetlerini
hatırlatınız. Davete uyanları kabul ediniz koruyunuz. Karşı taraf saldırmadan saldırmayınız. Savaşta katliama yönelmeyiniz ve
haddi aşmayınız. Kadın ve çocukları, yaralıları, din adamlarını ve savaşma gücüne sahip olmayanları öldürmeyiniz. Müşrik ölülerine müsle yapmayınız. İntikam hırsıyla hareket etmeyiniz.
Esirlere güzellikle muamele ediniz. Ganimeti adaletle dağıtınız. Daima müjdeleyici ve kolaylaştırıcı olunuz.”
* *
* *
Reklamı yapılan içkinin; cinayetlerin %
* * * *
“Sizden evvelkiler, şerefli
biri hırsızlık yaptığında onu bırakmaları
zayıf biri hırsızlık yaptığında da ona ceza uygulamaları
yüzünden helak oldular. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed kızı Fatıma
dahi çalsaydı onun da elini keserdim” (Hadis)
* * * *
Şayet bizler tahrif olmuş ve İsrail Büyükelçisinin: “Biz
kutsal kitap insanlarıyız.” dediği Tevrat’ta yazan şu cümleleri anlayamazsak istikbalimizle ilgili söylenen her şey ham hayaldir: “Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak; sınırınız
çölden ve Liban’dan, ırmaktan ve Fırat ırmağından, garb denizine kadar olacaktır.
Önünüzde kimse duramayacak (...) bu kavimların şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın
(...) Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.”
* * * *
Türk-Yunan Savaşı (
* * * *
“Uyanıktım.
Bir kış gecesiydi. Bir böceğin kandile çıkmak
için çabaladığını gördüm. Çırpınıyor, ama bir türlü başaramıyordu,
her defasında kayarak düşüyordu.
Ama böcek öylesine kararlıydı ki, hiç yılgınlık göstermedi. Tek tek saydım.
Yedi yüz civarında çıkış denemesi yaptı.
* * * *
William Sorayan zamanla
Amerika’nın
en fazla okunan yazarı olmadan önce, ilk kitabı basılmadan, üst üste konulduğunda
* * * *
Yahudi ve Hıristiyan olan kadının lanetli olduğu inancı, kız çocuklarının diri diri gömülmesi, kadını uğursuz sayma inancı, kadının ruhunun olup olmadığının tartışılması gibi hususlar İslam’la kökten kaldırılmıştır.
* * * *
“Zevki tanrı
edinme, tehlikeyi küçümseme, azgınlık ve sapıklık, insanlık yörüngesinden çıkış nüvelerini
hisset: Ad kavminde fırtına sökmeden ağaçları; Semud kavmine inmeden müthiş
sayha; Medyen halkını yakıp kavurmadan sıcak; Eyke halkının başına yağmadan yıldırımlar; Lut kavmini silmeden sahneden o
zelzele; Pompei Roma’ya kusmadan acı lavı; Nuh kavmini boğmadan
sular önceden düşen apaçık gölgeleri gör...”
d