AŞK VE HÜZÜN

“ROMAN”

 

MİSYON YAYINLARI

12

AŞK VE HÜZÜN

Veli Karanfil

1. Basım, Eylül 2003

Yayına Hazırlayan

Osman Arpaçukuru

Kapak Tasarım

Ahmet Mayalı

 

Baskı ve Cilt

Bayrak Matbaası

 

MİSYON YAYINLARI

Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18

Tel.&Faks: 0212 512 51 66 - 512 45 43

Cağaloğlu – İstanbul

 

VELİ KARANFİL

AŞK VE HÜZÜN

“ROMAN”

 MİSYON

 

VELİ KARANFİL:

1961’de Zonguldak ili, Çaycuma ilçesi, Dağüstü Köyünde doğdu.

İlkokulu köyünde, orta öğrenimini Düzce İmam-Hatip Lisesi’nde, yüksek tahsilini Kayseri’de, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakül­tesi’nde tamamladı.

Öğretmen olarak çalışıyor.

Evli ve üç çocuk babasıdır.

Öykü, şiir ve makale ödülleri var.

Yayına hazır öykü, şiir, roman ve inceleme kitapları var. İlköğretim Okulları için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 6-7-8 Ders Kitaplarını yazdı.

Yazdıklarının bir kısmı “Düzce Postası”, “Susku”, “Yediharf”, “Yeni nesil”, “Yeni Asya”, “Zaman Diyalog”, “Kardelen” ve “Der­gah”ta çıktı.

 

İÇİNDEKİLER

 

Bir...

Karanlık Bir Aydınlıktır...................................................... 7

İki...

Güneş Doğuyor................................................................ 18

Üç...

Zirvelere Çıkan Yol Aşağılardan Geçer............................. 43

Dört...

Bin Yıl Yaşanır Bir Gün Bin Yıl Değerinde......................... 52

Beş...

Toprakta Erken Açan Bir Menekşe.................................... 61

Altı...   

Altında Bir Taş, Taşta Bir Altın Bulunabilir....................... 86

Yedi...

Tepeyi Aşmak Zor Olsa Da Ümit Vardır.......................... 103

Sekiz...

Büyülü Madalyon Tersini Göstermez............................... 111

Dokuz...

Bütün Hesapları Altüst Eden Bir Hesap........................... 148

On...

Bütün Yollar Aynı Yere Çıkar......................................... 180


Bir...

Karanlık Bir Aydınlıktır

Bir haftadır buradayım.

Ne gelenim var, ne gidenim, ne arayanım, ne soranım.

Zihin haritamda, günlerdir bütün yakıcılığıyla dolaşan ve büyüdükçe büyüyen yalnızlık düşüncelerim, ayaklarımın çay yangınını gerilerde bırakıyor.

Uykumu bölen ağrıları, sargı bezini geçip yatağımı dol­duran kanamaları, geceler boyu inlemelerimi, her gün soyu­lan derilerimi, her gün etime batırılan ve saatlerce ağırlığını üzerimden atamadığım, tarlayı sürerken uyarı anlamında öküzlere dürtülen üvendire nodulunu hatırlatan iğneleri ne­redeyse unutturuyor bu zihin sancıları.

***

İnsan zor günlerinde dostlarını, inandırıcı olmadığını bilse de, onların dilinden bir tatlı teselliyi nasıl da arıyor.

Bir gülümseyişin, elini eline alışın, samimiyetle tutuşun, gözlerinin içine bakışın tadına doyulmaz hasretini çekiyor.

Günlerce susuz kalmış bir insan nasıl ararsa çölde suyu, öyle arıyor bir dost sesini, sıcaklığını.

Aylarca süren bir ayrılığın ardından, kavuşmanın saade­tiyle bağırmak, kurda kuşa, yerde gezene, göklerde uçana duyurmak istiyor sevincini, mutluluğunu, bir salise kadar sürse de.

***

Heyhat, benim için ne mümkün bu mutluluğu tatmak.

Günler geçip gidiyor.

Ameliyat olalı bir haftayı geçti.

Ayağımı oynatamıyorum, yerimden kıpırdayamıyorum, bir taraftan öbür yanıma dönemiyorum, ihtiyaçlarımı karşılayamıyorum.

Bir yudum suyu verecekler de içeceğim, herkes kendi aleminde ve hayatını yaşıyor, bir yığın yanılgı ve zan içinde, aldanarak ve aldatarak.

***

Bana bir soru sorulursa cevap veriyorum.

Kendi içimde ve karanlıklarım arasında yitip gitmekten insanlarla konuşmaya zamanım olmuyor.

Kitapların güven veren ve asla aldatmayan, kurgu da ol­salar hayatın gerçeklerini yansıtan dünyalarında huzur arıyo-rum.

Yine de bir şeylerin eksikliğini hissediyorum.

Soru dağlarım gittikçe yüceleşiyor, beni aşıyor ve bir ya­nardağ gibi artıyor patlamalarım, lavların arasında kayıp bir zerre oluyorum.

***

Sahi benim dostlarım neredeler?

Niçin gelmezler, arayıp sormazlar?

İyi  gün  dostu olmak, kötü  günde unutmak dostluk ki­tabının neresinde yazıyor?

Hayatı birlikte yaşayabilmek, paylaşmak erdemi nere­lerde geziniyor bugünlerde?

Sevgiyi bencilliklerimizle öldürüyor muyuz?

Kalbimi kendilerine teklifsiz açtığım arkadaşlarım ara­maktan kaçınıyorlar mı?

Hani dayanışmadan söz ediyorduk, birlikteliklerimizi ha­yatın bütününe taşımanın gerekliliğinden, sevgileri çoğalt­manın lüzumundan dem vuruyorduk.

***

Öğrencilerim hangi Kafdağı’nın arkasına gizlendiler de gözlerine ulaşamıyorum, seslerini duyamıyorum, ellerini tutamıyorum.

Hiç çıkmayasıya girmeyi düşündüğüm ve düşlediğim yü­reklerinde yerim olmamış mıydı ki,  gelemediler.

Ulaşılmaz mesafelerin ötesinde miyim ben, aşılmaz  en­geller mi  koyduk yoksa aramıza da buluşamıyoruz günlerdir.

Özlemek kelimesi ne kadar manasız kalıyor onlara duy­duğum hasreti ifadede.

Onlara olan sınırsız ve sonsuz sevgimi duyurabilmiş miydim bir nebzecik, fısıldayabilmiş miydim güzel söze hazır kulaklarına.

***

Bilmiyorum.

Neyi paylaşabilmiştim dışımdaki dünyanın insanlarıyla, aslında benden birer parça, elim, ayağım, gözüm, kulağım değil miydiler? 

Eksiklikler bendeydi belli, her problemin  kaynağı ben­den başkası olamazdı, çare de benim takınacağım tavırlarla yakından ilgiliydi.

Önce kendimi sorgulamalı, yanlışlarımı düzeltmeli, baş­kalarını suçlamaya, yargılamaya kalkmamalıyım. 

Sabahtan akşamı bekliyorum gelmiyor.

Gecenin sabahını arıyorum, bir türlü güneşim doğmu-yor, doğsa da penceremden içeri girmiyor, karanlı­ğımı aydınlatmıyor.

***

Yedi günde üçüncü bir arkadaş geldi odama.

İkisi gitti, yeterince tanımaya fırsat bulamadan.

Gelen gidiyor, giden gelmiyor.

Ben hala yerimdeyim. 

Kendime yetemiyorum henüz, tuvalete gidemiyorum, yemeğimi alamıyorum.

Desteğini hep yanımda, benimle beraber bulduğum eşi-min fedakarlıkları eziyor yüreğimi.

O olmasaydı ne yapardım?

İşte o da yok, babasını yitirdi.

Ebedi kazanma kuşağında, son görevini yapacak ona karşı.

Kendimle beraberim sadece, düşüncelerim ve düşlerim dolduruyor bütün zamanımı, dünyam benimle sınırlı, dışarısı beni çok ilgilendirmiyor.

Bütün günler birbirine benziyor.

Belki ben öyle algılıyorum.

Hayatı tekdüze hale getiren benim.

Her anı bir ömür değerinde yaşamayı beceremedikten sonra tek tipleşiyor zaman.

Çoğu kez farkındayım, rahatsızlığını iliklerime değin his­sediyorum.

Açık bir ziyandayım.

Çözümün bende olduğunu biliyorum.

Günlük aldanışlarıma yenik düşmekten kurtulamıyorum.

Sağlığım ve zamanım yitip gidiyor gözlerimin içine baka­rak. 

***

Bir günün daha sonuna yaklaşıyorum.

Geriye dönüp bakmaya cesaret edebilsem, göreceğim şey sıfır elde var sıfırdan başkası değil.

Güneş doğuyu terk edeli çok oldu, batı  yakasına  do­landı. 

Ellerim koynumda bakınıp duruyorum arkasından.

Kucağımda doğdu, büyüdü, yaşlandı ve ölüyor benimle beraber.

Yüreğimi ısıtamadım, yolumu aydınlatamadım, karan­lıkta kuruyan güllerime yöneltemedim ışıklarını.

Saatimi ayarlayamadım güneşe göre.

Sabahı bilemedim, öğleyi tanıyamadım, ikindiyi göre­medim, akşama ulaşamadım, yatsı ve sabah nerede kaldı?

Hayat penceremi öylesine dar bir alanla sınırladım ki, göremediğimi de göremiyorum.   

***

Derinlerinde neyi aradığımı bilemediğim dünyamdan cı­lız bir sesle uyanıyorum.   

-Selamün aleyküm!

Bu yorgun ve ölgün sese kulak kabartıyorum.

Okur gibi yaptığım kitabın satırlarından gözlerimi ayırı­yorum.

Başımı yavaşça kaldırıyorum.

Anlamsızca bakıyorum yüzüne.

Yarı gönülsüz, duyulur duyulmaz fısıldıyorum:

-Aleyküm selam ve rahmetullahi ve berakatüh!

***

Genç bir  adam.

Eşyalarını  yerleştiriyor.

Üzerinde  sarı  lacivert  eşofman.

Ayak üstü zor duruyor gibi.

Çehresini  dikkatle  inceliyorum.

Masum bir yüz, utangaç bir mizaç, sırtındaki elbise gibi sararmış, kan kalmamış, dudakları uçuk,çekingen.

Gözlerini açmakta zorlanıyor sanki, yürürken sendeliyor, dizlerinin dermanı kesilmiş belli ki. 

***

Yemekler geliyor.

Görevli benim yemeğimi getiriyor, önüme çektiğim ma­saya koyuyor, teşekkür ediyorum. Bulgur pilavı, taze fasulye, üzüm, mevsimin son kalıntıları, bir kısmı çürük. İçimin çü­rüklüğünü hatırlatıyor bana.

Hizmetlinin sesi hariciye koridorunda yükseliyor tekrar:

-Bahattin Karaoğlu, perhiz yemeği, neredesin arkadaş, servis gidiyor!

-Burada, geliyorum, yemek alsam mı acaba?

-Al, al, burada sabah kolay olmaz! diyorum, konuşmuş olmak için.

Yeni komşumu tanımış oluyorum: Bahattin Karaoğlu!

Komşu önemli, iyi tanımak, iyi anlaşmak ve geçinmek lazım komşuyla.

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır!” denilmiş.

“Uzaktaki akraba yetişene kadar yakındaki komşu ölür­ken insanın çenesini bağlar!” diye boşuna söylenmemiştir. Hele hastanede iseniz, ölümün sıcak nefesini ensenizde his­sediyorsanız, komşuluk çok daha önemli ve vazgeçilmez olu­yor.

***

Bahattin “burada!” diye ünleyince, aklıma okul yıllarım geliyor. Öğretmenlerim ve kalbimin bir taraflarında koşturup duran sınıf arkadaşlarım düşüyor dünyama.

O güzeller güzeli sesler yankılanıyor kulaklarımda yıllar öncesinden:

-Sekiz, Veli Karanfil!

Kabak öğretmenim karşımda duruyor sanki.

-Gel bakalım tonton oğlum, şu fişi yaz tahtaya! diyor.    

-Burada! diyorum duyulur duyulmaz.

-Bin üç yüz yetmiş bir!

Hasan Bostancı şairane bakıyor gözlerimin  içine.

-Efendim! cevabını veriyorum kemali edeple.

-Bin dört yüz kırk iki, Veli Karanfil!

Turan Koç kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından Sokrat gibi uzaklarıma bakıyor.  

-Buyurun efendim, burada!

***  

Bir adet haşlanmış patates, süt,küçük bir dilim ekmek alıyor, oturuyor karşıma.

-Afiyet olsun!

-Sana da afiyet olsun!

Yemeği bitiriyoruz.

-Senin refakatçin yok mu? diyor.

-Yok! diye cevaplıyorum sorusunu.

Sessiz ve sakin adımlarla mutfağa yöneliyor, elinde ye­mek tabaklarımız.

Dönüp geliyor, yanıma oturuyor.

Sudan sebeplerle benim ona gösteremediğim yakınlığı gösteriyor.

Hatırımı soruyor.

-Geçmiş olsun! diyor defalarca.

Büyük bir bela atlattığımı, verilmiş sadakamın olduğunu, Allah’ın beni koruduğunu,düşünüyor.

Ayaklarımın yanış hikayesini dinlemek istiyor.

Bu yanışımın ilk olmadığını, yıllarca önce, anne annemi ziyarete gittiğimizde, bir çaydanlık sıcak suyu aynı  ayağıma  nasıl  devirdiğimi, Mesut’un  üzerime  boca ettiği yeni dem­lenmiş çayla ikinci defa nasıl yandığımı anlatıyorum.

Tatlı tatlı gülümsüyor.

-Senin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gel­memiştir  herhalde! diyerek gülmeyi sürdürüyor.

Çekingenliğini  yavaş  yavaş  üzerinden  atıyor.

Daha  bir yakınlaşıyoruz.

Felaketlerin insanları birbirine yakınlaştırdığı düşüncesi takılıyor şuuruma.

Tanışıyoruz.

Bana ailesini anlatıyor.

***

Babası çiftçilikle uğraşıyor köyde, emekli.

Annesi yedi sekiz çocuk doğurmanın, onları, nice zor­luklara ve yokluklara katlanarak yetiştirme mücadelesinin yorgunu.

Yılların yüküyle ezilmiş. Hayatın güzelliklerini yaşaya­mamış.

Şikayet etmeyen biri, haline razı, mütevekkil, sabırlı.   

Sıkıntıları sevginin ve sabrın sihirli gücüyle aşmayı bece­rebilmiş örnek bir ana.

Bahattin sekiz kardeşin en küçüğü. 

Askerliğini  yapmış, bekar, kendini bildi bileli, o iş senin, bu iş benim, İstanbul’da çalışıyor.

Midesinden rahatsız ve üçüncü defadır  mide kanama­sından tedavi görüyor.       

Hemşehriyiz.

***

Konuştukça açılıyor.

Yaşadığı, gördüğü, anlatacağı çok şey var bana.   

Köyünü, oradaki insanları, çocukluğunu anlatıyor, geriye getirilmesi  ve  tekrar  yaşanması mümkün olmayan güzel­liklerden  söz ediyoruz.

Dilde  buruk  bir  tat bırakan can eriğine dönüşüyor geç-miş.

Aşklarımızdan dem vuruyoruz.

Derinden  bir  “ah!”  çekiyor Bahattin.

Yüzündeki çocuksu ve saf  tebessüm yerini derin bir hüz-ne terk ediyor.

Kalkıyor, dolabını açıyor, eşyalarının arasından  bir pa­ket  sigara çıkarıyor, cebine yerleştiriyor.

-Ben kantine gidiyorum abi, biraz nikotin alacağım, ta­butuma bir çivi daha. Bir şey ister misin? diyor.

-Çay getirirsen sevindirirsin diye cevaplıyorum soru­sunu.

-Gelince  devam ederiz, yaramı deştin! diyerek çıkıp gidiyor.

Elimde sıkı sıkıya tutulmaktan tere batan kitaba dönüyo­rum, aklım Bahattin kardeşte takılı.

Yarım saat sonra çıkıp geliyor, peçeteye sarılmış bir plastik bardak çayla.  

-Efkarın dağıldı mı? diye takılıyorum, çayımı yudum­larken.

-Seni dinlemek, not almak isterim söylediklerini, olur ya, bakarsın güzel bir öykü çıkar veya esrarengiz bir Leyla Mec­nun masalı.

Marangoz ağaca, çiftçi toprağa hangi gözle bakıyorsa, onun anlatacaklarına öyle kulak veriyorum. 

Yazma merakımı gıdıklıyor bir hayat kırıntısı.

Yaşanan her şeyin yazmaya ve okunmaya değer bir ta­rafının bulunabileceğini düşünüyorum.

Bahattin kardeşin anlatacaklarını  önemsiyorum.

Derin bir iç çekiyor, en başından anlatmaya koyuluyor.

***

 

 


İki...

Güneş Doğuyor

-asal mı, gerçek mi yaşananlar, bilmiyorum, bilmek de istemiyorum aslında.

Kendimden ziyade onu ve yaşadıklarını aktarmak isterim size.

Benim ona yakınlığım onun bana olan uzaklığı kadardı ancak.

İki ayrı zamanda, iki ayrı mekanda, birbirinden haber­siz, düşünceden ve düşten ibaret bir şeydi hissettiğimiz, öyle­sine yakın ve uzak.

***   

Kezban, rüya gibi bir kızdı.

Adının anlamına yakışan bu dünyada, anılmaya değer tek gerçek benim için, yaşanamamış  güzelliği  hayatımın.

Bir yığın düş  kırıklığından başka bir şey değil onu an­mak ve anlatmak.

İçimde bir yanın kanayıp durduğunu fark ederim onu düşleyince.

Kalbimin tik takları kadar yakın, sonsuzluk misali uza­dıkça uzayan uzaklık avuçlarımda tutamadığım.

Nerede gezindiği, ne zaman dönüp geldiği bilinmeyen gönül kuşu.

Hem var, hem yok, ne var, ne yok gerçekliğinde.

***

Anayol üzerinde şirin bir yer, çocukluğumuzun cenneti köyümüz.

Yeşilin her tonunu bulmanız mümkün burada.

Yazları, ormandan gelen tatlı bir serinlik yalayıp geçer yüzünüzü.

Ormandan açma tarlalarda, altında gölgeleyip dinlene­bileceğiniz, çıkınınızı açıp, azığınızı  buz  gibi sular eşliğinde yiyeceğiniz kocaman ağaçlar vardır.

Dallarına salıncaklar asılır, bebeklere ninniler söylenir kuş cıvıltılarının eşliğinde. İki  kişinin  kulaçlarının  zor  ulaş­tığı  köklerine hayvanlar bağlanır. El ele tutuşup oyunlar oy­nanır.

Karın doyurmak zor bir olaydı.

Bulduğuyla yetinmek ne büyük nimetti.

***

Uzun kış gecelerinde neler konuşulmazdı ahşap evlerin çatısı altında.

Ocakta kocaman bir kütük, çatır çatır  yanmakta.   

Önünü  ısıtsan  arkan, arkanı  ısıtsan  önün buz keser.

Rüzgarın kulakları delecekmiş gibi çığlığa  dönüşen  uğultusu  içeriye ulaşmakta, soğuğu tahtaların arasından sızmaktadır iliklerinize kadar.

Saçaklar buz dağına benzemektedir aylar boyu.

Kurt ulumaları, çakal sesleri eksik olmazdı sağda, solda.  

Dedelerimiz köpeklerin bacalardan baktığı, evleri gömen bir kaç adam boyu kardan söz  ederlerdi eski zamanlarda ya­ğan.

***

Köy odaları büyüklerin buluşma yeri.

Dışarıdan gelen misafirlerin, yolcuların, gariplerin ağır­landığı, küçüklerin, gençlerin hizmet etmek için el pençe di­van durup ayakta beklediği, büyüğün büyüklüğünü, küçü­ğün küçüklüğünü hissettiği, edebi öğrendiği özel mekanlar.

Sabahlara değin mevlit, ilahi, Muhammediye, Hikaye-i Kesikbaş ve Güvercinlerin, Mızraklı İlmihallerin, Hazreti Ali  ve  Battal Gazi Cenklerinin, destanların okunduğu, büyük bir huşu ile dinlendiği birer yaygın eğitim kurumu.

***

Tabiat baharla beraber gözlerini açtığında yeniden doğ-muş gibi olurduk.

Arpalar ekilirdi, patates ve soğanlar dikilir, fasülye  yerleri  hazır edilirdi.

Güzellikleri, sıkıntıları, umutları, hayal kırıklıklarını, bir dilim  ekmeği, bir  tas  ayranı bölüşür gibi birlikte yaşardık.

Birinin bir işi mi kalmış, tarlası mı sürülmemiş, harmanı mı dövülmemiş, ekini mi yıkanmamış, mısırı tarlada mı bekliyor, ne gam?

Atı, eşeği, öküzü, adamı, kadını, çocuğu seferber edilir, bir anda çözülürdü en zor problemler.

Sevgi, saygı ve hürmeti vardı birbirine insanların, şimdiki gibi vurdumduymaz, bencil  ve egoist değildik biz.

***

“Tüfek  icat  oldu, mertlik  bozuldu!” sözünde  olduğu gibi, televizyon ve kahvehaneler köylere girdi, hürmet kalktı.  

Küçük büyüğü, kimse kimseyi tanımaz oldu.

Erkekler kadınlarıyla tarlaya giderlerdi, çalışırlardı.  

Şimdi nerede, kahvehanede gece yarısına kadar oyunla, eğlenceyle vakit öldürüyorlar.

Köy odalarında okunan kitaplar çoktan raflara kaldırıldı.   

Tavan aralarında çürüyüp gitti çoğu.

Kitapların dilinden anlayacak insanı bulmak çölde suya kavuşmak gibi bir şey olsa gerek.

Birer okuma yeri olarak hayatımıza  giren  kahvehaneler  miskinler tekkesine döndü artık. En güzel çağların ve za­manların ziyan edildiği boş laf yeri oldu. 

Konuşması gereken yerde susan, susması gereken yerde konuşan insanların çoğaldığı bir devirde yaşamaktayız.   

Eskilerin  dediği  gibi, sapla saman birbirine karıştı.  

Değerler alt üst oldu.

Kimse ne yaptığını bilmiyor.

En  az bildiği ve yaptığı şey kendi işi.

Onun dışındaki  her şeyde allame-i cihan gibi davran­maya meraklıyız daha ziyade. 

***

Kadınlar hayatın  bütün  yükünü  çeker.

Ellerinde saban, kazma, çapa, bağda, bahçede  karın­calar gibi çalışır. Bulaşığı, çamaşırı, ertesi günü karşılayacak hazırlıkları geceden  bitirir, çocukları  yıkar, temizler, üzerine  başına  bakar.

Yirmi dört saatin kaç dakikasını kendisine ayırırdı?

Ayırır mıydı, başkaları için yaşamaktan yaşadığını fark eder miydi?

Kıymetini bilen olur muydu?

Bu soruya “evet!” cevabını vermeyi ne kadar isterdim oysa.

Bugün çok şey değişti mi?

Zannetmiyorum.

En çok istismar edilen ve bir türlü kendisinden vazgeçi­lemeyen, anlaşılamayan, anlamamak için direnç gösterilen insan sebebi varlık.

***

Biz çocuklar cennete girmiş gibi olurduk.

Yeni yetişen çayırlar üzerinde gün boyu tepinir, çiçekler toplar, kavga, dövüş, gülüş, günü geceyi birbirine karıştırırdık çoğu zaman.

Kavuşmak ne demekti, ayrılmazdık ki  hiç.

Zamanın  ne  önemi vardı, sonsuzluk bizim içindi nasıl olsa.

Güneş bizim için ısıtırdı evreni.

Elmayı, portakalı, can  eriğini, vişne  kirazını, kara  dutu, ayvayı, narı, çileği olgunlaştırırdı yiyelim diye.

Ay bakır tepsisi içinde bir  günü, güneşi  hediye ederdi her sabah.

Yıldızlar rüyalarımızın peri kızlarıydı göz kırpan gecenin karanlığında yüreğimizde.

***

İşte böyle, bir bahar günü.

Çiçekler rengarenk açıyor. Kuzular otlaklara yayılıyor, Çocuklar sokaklara doluşuyor. Güneş bir başka gülümsüyor. Köyün kenarından geçen dere şırıl şırıl akıyor. Akça pınarın suyu soğumaya başlıyor yaza hazırlık.

Leylekler  evlerin  damlarına, asırlık  çınarların  en  yük­sek dallarına yuvasını yapmış. Kediler güneşe sırtını  vermiş, yavrularını  emzirmede, tüylerini  yalayıp  temizlemeye dur­muş.

Tavuklar mevsimin ilk yavrularını peşlerine takmış, küllüklerde, ahır diplerinde eşinmekte, minik yavrularını  hayata  hazırlamakta.

Yamacına yaslandığımız ak meşe, çamlık, gürgenlik, ye­şilin bütün tonlarının buluştuğu elbisesini giymiş, kuş seslerini salıvermiş köyümüzün içlerine.

Mısırlar iki kulaktır bahçelerde.

Ekinler diz boyu uzamış, geç arpalar gövermiş, çayırlar biçime hazır, fasulyeler değneklere sarılıyor.

Dutlar yavaş yavaş ağarıyor, er kirazları tek tük kızar­maya başlamış.

Derenin üzerine kurulmuş köy değirmeninde mevsimin son unları öğütülmektedir nöbetleşe.

Her kimse hakkına razı.

 ***

Annem karnı sırtında.

Uykusuz geçen gecenin arkasından iki büklüm mısır çapalıyor.

Bilmem kaçıncı çocuğu tepinip duruyor karnında.  

Dünyaya gelmek için acelesi varmış gibi dönüp duruyor bir o yana bir bu yana.

Bunca yıldan  sonra olmasaydı ne olurdu sanki.

Allah verince oluyordu.

Razı olmalıydı elbet.

İhtiyarlık  günlerinde  elinden  tutar, işlerinde  yardım  eder, ölürken bir yudum su verirdi belki.

Bir kızı olurdu ahir ömründe, kim bilir?

Bir sürü oğlan doğurmuştu bugüne kadar, bu da kız olursa memnun olacaktı.

Tarlada gün boyu yalnız çalışmaktan kurtulurdu, kızıyla el ele verir, her bir işin üstesinden gelirlerdi.

***

Babam ormanlarda çalışır, gündelikçi.

Elinde balta, büyümesi nice yıllar alan ağaçları bir çır­pıda keser, tomruk  yapar, kabuğunu  soyar.

Annemin  hazırladığı  azıkla karnını doyurur, şükür eder.

Çalışıp çabalar evinin geçimi, çocuklarının  geleceği, yuvasının  ihtiyaçları için.

Ceketi omzunda, bir yabancı gibi gider gelir  eve.

Dedemin  homurtusunu, annemin dırdırını, anne anne­min surat edişini, ormanın güzelliği, kuşların cıvıltısı, hafif rüzgarın fısıltısıyla unutabilmekte, işiyle mutlu olmaktadır.   

İç  güveyi  olmak dünyanın en  zor işidir.

Çünkü, ceketin kapının arkasında asılıdır, ataların dediği gibi.

Her an kovulup gidecekmişsin ezikliğiyle yaşarsın her gününü.

Ekmeğini, aşını, işini, eşini onlara borçlusundur. Kay­betmemek için boynun eğridir hep.

Yoksulluğun rüzgarı ve çaresizlik sürüklemişse sizi daha bir zordur işiniz.

Gidecek yeriniz yoktur başka.

Seçme şansınız kalmamıştır.

Bütün yollar oraya çıkmaktadır.

Katlanmak,  sabretmek, direnmek ve yaşamak  mecbu­riyetindesinizdir.

Üstelik  sizi  hayata  bağlayan  başka  sorumluluklarınız  vardır. Bir  dizi çocuk sizi beklemektedir kucağınıza atılmak için. Her şey bir yana, onlara kıyamazsınız.   

Babamın işi zor, Allah’a kalmış babamın işi.

Dedem aksi, inatçı, huysuzun  biri.

Annem  dedemin  ilk eşinden  olan  kızı.

Babamı iç güveyi olarak alır annemin yanına. Çünkü hiç oğlu olmamıştır.

İkinci eşinden de kızları  olur anneannem ölünce.

Araya  üvey  girince daha bir artar dedemin huysuzluğu.

Babamı, annemi ve bizi evden atar, yıllarca komşunun bir göz damdan bozma  odasında  yaşarız.

Dedem  yeni bir ev yaptırınca eski eve yerleşmemize izin verir.

İnatçılığı, huysuzluğu, kırıcılığı, bencilliği halen de sürüp gidiyor dedemin.

***

Sen bu işin ilmini tahsil etmişsin, daha iyi bilirsin ağa­bey.

Müslüman’ın her zaman iyi huylu, yardımsever, alçak gönüllü, dürüst, hoşgörülü, karıncayı bile incitmeyecek tabi­atta olması gerekmez mi?

Komşusu açken tok yatmayan, bir tas çorbasını başkala­rıyla bölüşen, her şeyi, herkesi, yaratığı yaratandan ötürü seven, yüzünden tebessüm, kalbinden sevgi, zihninden te­fekkür, davranışlarından güzellikler eksik olmayan kişi değil midir insan?

Güzel görüp güzel düşünen, hayatından lezzet alan, dünyayı ve ahireti, ölümü ve hayatı birlikte değerlendirip tavırlarını ona göre ayarlayan tam bir denge insanı olması gerekli değil midir  inanan birinin?

Hayatın ve insanların yegane rehberinin izinde, varlık alemine her bakımdan örnek, kendisini öldürmeye gelenle­rin  bile kendisinde dirildiği, ışığını sonsuzluktan alıp son­suzluğa emin adımlarla yürüyen ideal kişilik olamaz mı mü’min?    

Eksiklik ve yanlışlık nerede ki, bir türlü sonuç alamıyo-ruz.

Darmadağın bir kimlik ve kişilik.

Ne İsa’ya ne de Musa’ya  yaranamayan tavırlar.

Özü sözüne, sözü özüne uymayan, göründüğü gibi olup olduğu gibi görünemeyen.

Hiç gitmeyecekmiş gibi dünyaya sımsıkı sarılan, ahirete ve Allah’a darılan.

Nefsinin peşinde  koşturmaktan  yorulan.

Eğildikçe eğilmeye, ezildikçe ezilmeye, sürüldükçe sü­rülmeye doymayan.

Bir hali diğerine uymayan, söylediğini duymayan in­sanlarız biz?

*** 

Darmadağınık bir yapıdayız.

Bir binanın tuğlaları gibi kenetlenemiyor, birbirimizi  desteklemiyor, yerini  ve  konumunu sağlamlaştırmıyoruz.

Bir vücudun organları gibi değiliz, birimizin acısı diğeri­mizi çok ilgilendirmiyor.

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın anlayışını taşı­yor, bizi ısırdığında anlıyoruz tehlikenin büyüklüğünü.

İş işten geçmiş oluyor.

Başkalarına verdiğimiz değeri kardeşlerimize vermiyoruz.

Görmezden geliyor, yok sayıyoruz çoğu zaman.

Başına gelen şeylerden dolayı kınıyoruz, sahiplenmiyo-ruz.

Sefalet içinde sürünürken bir dostumuz, biz kral keyfi sürmekte bir mahzur görmüyor, rahatsızlık hissetmiyoruz.    

Fedakarlığı hep başkalarından bekliyoruz.

İş başa düştüğünde kaçacak  delik arıyor, küçük  ve  sı­radan  bahanelerin arkasına sığınıyoruz.

Yapabileceğimiz şeyleri yapmaktan kaçınıyoruz.

Köşemize çekilip şartların düzelmesini bekliyor, zaman ve zemine göre tavır takınıyoruz.

Yolların taşlardan temizlenmesini beklemekte sakınca görmüyoruz.

Durun denildiğinde kaçıyoruz.

Eğilin diyenlerin önünde  secdeye  kapanıyoruz.

Dosta dokunan zarar bize bulaşmasın diye tanımazdan   geliyoruz.

Yılları ve yolları birlikte kat ettiklerimizi terk ediyoruz.

Ganimetleri  paylaşmaya sıra gelince hep en önde yer alıyor, kuytu köşelerden çıkıp arzı endam ediyoruz meydanın en ucunda.

İtekleyip geçiyoruz  ayaklarının  kanı, sırtının  teri  kuru­mayanları  henüz.

Bir saman çöpü kadar hafif, suyun üzerinde kalıyoruz  her  dönemde.

Eteklerimiz  ıslanmıyor, burnumuz  kanamıyor.  

Ellerimiz  pırıl pırıl.

Ayaklarımız terleyen omuzların, hiçbir yerde, zamanda ve durumda eğilmeyen başların üzerinde, yükseliyoruz geçici ve göçücü makamlara.

Altından yapılmış, ibrişimden, ipekten dokunmuş örtü­lerle süslü tahtlar üzerinde saltanatımızı sürdürüyor, ateşimizi körüklüyoruz ellerimizle.

İçimizi dışımıza çevirseler, neler görüneceği çok ilgilendirmiyor bizi.

Aldanmaya, aldatmaya, hayat denilen zanla yaşamaya devam ediyoruz en önde, en  üstün ve en ulaşılmaz bi­çimde.  

Sonucu düşünmek istemiyoruz.

Bulunduğumuz durumla sınırlandırıyoruz kendimizi.

Sonrasını görmüyoruz.

Görmenin, bilmenin, düşünmenin getirdiği sorumluluk­tan kaçmak için görmezden  geliyoruz  gerçekleri.

Üstünü örtüyor, gizliyoruz bilerek söylenmesi gereken­leri, yaşanacakları.

***

Başkalarının  bize giydirdiği ve bize uymayan elbiseleri ne gün çıkaracağız?

Önümüze yığılan engelleri ve kendimizi aşmayı, ne za­man ve nasıl kaybettiğimizi bilemediğimiz, karşımıza dikilen ve uzaklaştıkça uzaklaşan yapay yüceliklerin peşinde koş­maktan, gerçek yüceliklerle ulaşmayı nasıl başaracağız?

Böyle  bir  şeye   ihtiyaç  hissediyor muyuz?

Çağın aykırılıkları, ukalalıkları, saçmalıkları, dayatma­ları, sindirme  çabaları, insan  olmaktan  vazgeçip  güdülen, sahte  özgürlükler peşinde koşturulan, oyunlarla uyuşturulan, geçici heyecanlarla coşturulan, başlamadan bitirilen enerji­siyle çıkış noktasında sıkıştırılan, eşyanın köleliğine  razı bir birey oluşumuzu anlamakta ve anlamlandırmakta zorlanı­yorum doğrusu.

Halimizden öylesine memnunuz ki, mutlu ve müreffeh, hayatı ve bütün güzellikleri gömdüğümüz içimizin mezarlı­ğında yaşamayı sürdürüyoruz.

Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi, başa gelen çeki­lirmiş, gün doğmadan neler doğar, düşleri ve düşünceleriyle oyalanıyoruz, sineye çekiyoruz olan biteni.

Ne oluyor yahu, demeye bile mecalimiz kalmamış, kim bilir kaçıncı kıyameti yaşıyoruz da, bir türlü kopmayan asıl kıyamete hayıflanıyoruz.

***

Kendimi ve insanları anlamakta güçlük çekiyorum.  

Nedir şu yaşadığımız hayat, biz kimiz ve neyiz, ne için varız?

Evrende bir nokta kadar bile yer tutmayan benimizi ni­çin büyütüyoruz ve önünde  eğiliyoruz?

Her şeye ve herkese tepeden bakıyoruz.

Dışımızdakileri ve fark edemediğimiz nice güzellikleri  kendisinde barındıranları acımasızca yok sayıyoruz.  

Yaşadığımız hayatın ne kadarı bize ait?

Önümüze konulan ve eksiksiz uymamız istenen kuralları, yaptırımları, yaşam biçimlerini, kimler hangi ölçülere göre  ve  niçin belirliyorlar?

Nefes alışımızı, gideceğimiz yolu, giyeceğimiz elbiseyi, düşüncelerimizi, düşlerimizi, önümüzde bulunan  ihtimalleri denetleme, sorgulama, yargılama, ne yapacağımıza karar verme yetkisini kendilerinde nasıl buluyorlar?

***

İnsanı  anlamlı  kılan  şey özgürlük değil midir?

Yok edilen veya yok denecek kadar sınırlandırılan öz­gürlükler insanın varlığını hiçleştirmez mi?

Yok gibi yaşamaya yaşamak demenin manası var mı?   

İnsanı diğer varlıklardan üstün kılan şey, eylemlerinde özgür olması, düşünmesi, düşündüklerini hayatın bütününde göstermesi, sorumluluk  alabileceği  sonuçlar  meydana geti­recek davranışlarında temel belirleyicinin kendisinin olması değil midir?  

İnsan ki, aklı var düşünemiyor?

Düşünmesi suç sayılıyor.

Kalbi var, hissetmiyor.

Duygularını açığa vursa mahkum oluyor.

Gözün görmesi, kulağın işitmesi, bedenin hareketleri, di­lin ifadesi belirlenen sınırlar içinde, belli şeylerde ve ölçülerde gerçekleşiyor.

Gözleniyor sürekli, hareket alanı sınırlandırılıyor.

Böyle bir insan var mı, böyle mi yoksa herkes?

İnsan ki, kendi yapıp etmeleri sonucunda oluşturduğu tanrıların karşısında kıyamda, rükuda ve secdeye eğilmede.

Hayat cezası, dünya, mahkumiyetini  fark edemediği, etse de kıramadığı zincirlerle bağlandığı açık hapishanesi.     

Orası benim içim ve ben içimde tutukluyum bir ömür.

Gönüllü girdiğim bu yerden kim çıkarabilir beni?

Benim gibi kaç milyon veya milyar kişi var dünyamızda?

Ben nasıl insanım ki hala yaşıyorum, ölüden  ne farkım var nefes almaktan öte.

Düşünmeyen, düşünse de bir anlam ifade etmeyen, sormayan, sorgulamayan, eğilip itaat eden, başkalarının  çizdiği yollarda görmeden yürüyen, hayatın yükünü omuz­layan yüreğini korku bürüyen ben.

Yaşamakla ölü gibi yaşamak arasındaki farkı  ne gün gö­receğim, varlığımın kozasını kendi ellerimle ne gün örece­ğim?

***

Bir  oyundur yaşamak aslında. 

Oyun ki, birileri kuralları belirlemiş, alanları sınırlamış, oyuncular güdümünde, dilediğini  oynatıyor  dilediği gibi.   

Tek hakimi oyunun, tek sürükleyicisi.

Sadece bir figüranız biz, bir anlık rolümüzü yapıyor ve dışarıya çıkıyoruz.

Ne kadar iyi oynarsak oynayalım, istersek kuralları ek­siksiz  uygulayalım, kaybediyoruz.

Hep o kazanıyor, o kazanma kuşağında, biz kaybet­meye mahkum.

Oyun kuralları koyanın ve oynatanın kazanması biçi­minde kurgulanmış, bütün sonuçlar patronun kazanmasına ayarlı.

Çırpınmak beyhude. 

***

Dur  ey  kalbim!

Davran  ey  zihnim, düşlerim, düşüncelerim, hislerim. 

Oyunumu yazmak ve oynamak istiyorum artık.

Ömrümce figüran olduğum yeter sıradan oyunlarda.

Benim de bir sözüm var söyleyecek.

Gözüm işliyor bak, görecek.

Yürüyeceğim yürüyenler duracak.

Kelimelerim ki sesimi duyuracak.

Şefkatim “alemi bir manto gibi bürüyecek.”

Artık yol ver kendine, aş kendini, içini, dışını.

Her yeri, her şeyi aydınlatan ışığın, yüz sürülen eşiğin, ben ki senin ebedi aşığın.

***

Hayal  bu  ya. 

İnsan hayal ettiği nispette yaşar, denilmiş. 

Önce hayal edersiniz sonra gerçekleştirirsiniz.

Kendimi, çevremi, ülkemi, insanları, dünyayı değiştirmek istiyorum.

En azından benimle ilgili kararlarda etkili olmayı düşü­nüyorum.    

Güzelliklerimi çoğaltmak, paylaşmak derdindeyim.

Kötülükleri ve nedenlerini nasıl ortadan kaldırabilirimin hesabını yapıyorum.

Uysal koyun olmanın faydasına inanmıyorum.

Birilerinin çirkin emellerini omuzlarıma basarak gerçek­leştirmelerine, hak etmedikleri yere yükselmelerine daha ne kadar tahammül edebilirim?

Suyun başını tutan, istediği gibi kullanan, aşağılarda su içmek isteyenlere, “suyumu bulandırıyorsun” diyerek müda­hale eden, yaşama hakkını elinden alan, haksızlığını bir hakmış gibi takdim ederek meşrulaşmaya çalışan zorbalara “dur” demenin en acil ihtiyacım olduğu kanaatindeyim.

Bu hayatı bana verenin dışında kimseye hesap ver­menin  gerekliliğine inanmıyorum. 

Hayata ilişkin umutlarımı tazelemek, düşlerimi yenile­mek, düşüncelerimi ve eylemlerimi sonsuzluk kanaviçesi güzelliğinde, rengarenk işlemek istiyorum.

***

Özümü arıyorum ben.

Nerede ve nasıl yitirdiğimi, ne şekilde ulaşacağımı bile­mediğim gerçeğimi.

Yalanlarla harcanan ömrümü geri çağırıyorum.

Düştüğüm yerden ayağa kalkacağımın farkındayım.

***

Sormak hakkımdır, soruyorum görünmez ve bilinmez muhataplarıma.

Hakikatin üzerini niçin örttünüz süslü yalanlarla? Doğ­ruları niye gizlediniz? Ucuz yalanlarla avuttunuz bizi.

Güzellikleri  çamura  buladınız, yaratılış  malzememi kir­lettiniz.

Dünümü, bugünümü, geleceğimi, hayallerimi, düşlerimi kandan irinden denizlerde boğdunuz.

Ümitlerimi yok ettiniz en körpe çağında, goncalarımı soldurdunuz bağında, bir güzel koklamadan daha.

***

Sahi  siz  kimsiniz?

Nereden geldiniz, neyi temsil ediyorsunuz?

Bu çelikten duvarları örmeniz, düşüncelerimi ve düşle­rimi prangaya vurmanız, tabuları önüme aşılmaz dağlar gibi yığmanız, içimdeki çocuğu, eli, ayağı, gözü, kulağı, kalbi, beyni, duyguları ve gelecek tasavvurlarıyla, sizin aklınızın alamayacağı güzellikte bir dünyayı ve hayatı, birlikte yaşa­mayı, sevgiyi çoğaltıp paylaşmayı, acıları kucaklaşarak orta­dan kaldırmayı, mutluluk gemisinde, sonsuzluğa yol almayı, var olmanın en iyi imkanını öneren insanı, insani  yanınızı  doğmadan  boğmanız, sonra  timsah  göz yaşlarınızla  ağla­manız çok mu gerekliydi?

Bizi aldatmaya ne hakkınız var?

Neyi değiştirdiniz, düzelttiğiniz  ne  var  küçük  evreni­mizde? 

Herkes  değişik yerlerde ve biçimlerde bencilliklerinizin, kaprislerinizin ateşine yanıyor.

“Yalnızca ben egemen olayım, benim dışımdakiler benim için vardır, ben efendiyim siz  köle, bu şartlarda yürüyecekseniz öyle çıkın yola” anlayışınızın ürünü olan acıları, acımasızlıkları, tahammülsüzlükleri, dayatmaları yaşamıyor mu herkes?

***

Bir yangın yeri dünya.

İyilerin, iyilik düşünen ve düşleyenlerin gözlerinden akan rahmet gözyaşlarının, merhamet sağanağının, tevbe ve piş­manlık rüzgarının, dua beyazının kuşatması, yıkaması ve sa­rıp sarmalamasıyla söner ateşimiz.

Bağışlanmayı dilemek, bağışlamak, bir daha geriye  dönmemek, ileriye, daha ileriye, ufkun ötesine, ötelere, çı­karların olmadığı, kimsenin birbirini aldatmadığı, söze  yalan  katmadığı, nefis putuna tapmadığı, senlik benlik davası güt­mediği bir arınma kuşağında bütünleşmek.

Özde, sözde, azda, birde, gerçekte, sınırlı ve sonlu olma­yanda, sabahtan akşama değişmeyen, eskimeyen, yitip git­meyen, her  daim  var  olan, varlığında  hiçbir şeye ve kim­seye ihtiyaç duymayan varlık nedenimizde varlık  bulmak.

Yanarken, kanarken, sınanırken, inanırken, her du­rumda huzur duyan, şikayet etmeyen, yakınmayan, sı­kılmayan, eğilmeyen, bükülmeyen, küçük sarsıntılarda yıkıl­mayan, kabı dolup taşsa da dökülmeyen.

Okyanuslar gibi duru, temiz, engin ve zengin gönülleri, elleri ve dilleri, kelimeleri ve güzellikleri ile kalp insanının er­demleri arındırabilir evrenimizi kirlerinden.

Yahu neler saçmalıyorum böyle ben, neler sayıklıyo­rum?

***

-Çok güzel Bahattin kardeş, devam et lütfen!

-Ne  anlatayım  ağabey, nasıl  devam edeyim?

Say ki uyanık düş görüyorum.

İçimin yangınını sarkıtıyorum dibi görünmeyen kuyu­nun serin sularına.

Geriye dönebilme, dışarıya çıkabilme ümidini yitirmiş, bir  kervanın kovasını bekleyen Yusuf’um hayat çölünde. 

Yusuf ki, kardeşlerinin ihanetine uğramış, anasını, baba­sını, ülkesini  yitirmiş.

Yarının ne getireceğinden habersiz bekliyor kör kuyu­sunda çağın

 Bekliyor sadece, bir ümit ışığı sızsın diye ötelerden!”

***

“Yusuf Yusufluğunun farkındaysa kör kuyular hayat su­yunu akıtır çağın yangına.

Cennet gibi bir bahara dönüşür kızgın çöller, güller açar her yanda koklamaya hazır.

Saraylar beklemededir Yusufları.

Rüyalar hakikat olmaya hazır.

Dayanmasını ve sabretmesini bilene.”

***

“Biz ve Yusuf,  ne kadar azaldık, varlığımızla yokluğu-muz arasında fark yok sanki.

Sularımız kirlendi, üstümüz  başımız leş kokuyor.

Yıkanmak için girdiğimiz bütün dereler, nehirler, deniz­ler, hatta okyanuslar  artırıyor kirliliğimizi.

Nesini anlatayım içimi, dışımı, her yanımı kuşatan bula­nıklığın, karanlığın, size de bulaştırmaktan öte ne faydası olabilir?”

***

“Olsun, sen yine de anlat.

Orada ben varım, biz varız, yarınımız görünüyor.

Bugün bulanık akan suların durulması çok uzak değil elbet.

Hali pür melalimiz ancak bu kadar güzel özetlenebilir.”

***

“Her şey birbirine karıştı bak

Nereden gelmiştik buraya, ne konuşacaktık, unuttum gitti hepsini.”

***

“Dedeni anlatıyordun, aşklarını konuşacaktık.

Baban, annen, kardeşlerin ve sen.

Bir de o yüreğini titreten öykü.”

***

“Evet, aslımıza dönelim, sadede gelelim.

Minik kuşların ağzında taşıdığı damlacıklarla söneceği yok nasıl olsa bu yangınların. 

Sırt sırta durmuş, hayat rüzgarının önünde savrulup git­memek için birbirine dayanmış, omuz vermiş, duaları  ve  dumanları, ah, vah ve eyvahı sonsuza birlikte yükselen iki komşu ahşap ev.

Aynı günde iki ses, iki  çığlık  yayılır  ortalığa.    

Dünyaya  gelmenin sevinci midir, geldiği yerin sıcaklı­ğını ve şefkatini, sarıp sarmalayışını, rahatlığını ve huzurunu arayış mıdır, geldiği anda gideceğini anlamanın önsezisiyle hüzünlenişin, yalnızlığın, yabancılığın, geçiciliğini fark edişin, bitmeyecek sandığı güzellikleri yitirişin feryadı mıdır duyu­lan?

Bunu kimse bilemez, sesin gerçek sahibinden başka.

Abilerim  çığlık  çığlığa  koşarlar  sokağa.

Babam ormandadır.

Baltasıyla muhabbeti koyulaştırmıştır, azık  çıkınında  ne  varsa karnını doyurmaktadır onunla, matarasından suyunu içecek, artan yiyecekleri kuşlara, karıncalara bırakacaktır.

Aklının yarısı evdedir. Annemin doğum gününün yak­laştığını bilmektedir. Gözü  arkada  kalsa da rızık arayışı ağır basacak, yönelecektir işinin başına; “hayırlısı Allah’tan” di­yerek.

Ahmet ağabeyim koşar gider dedeme. Evde bulamaz, kahveye gitmiştir. Son sürat yetişir kahveye. Kapıdan  içeriye  fırtına gibi girer. Etrafı kolaçan eder. Çay ocağının dibinde, bir yandan kahvesini höpürdetirken, bir  yandan  Şoför Ali’nin yol hikayelerini dinlemekte, laf yetiştirmeye çalış­maktadır ona. Şoför milletine laf yetişir mi, ardı arkası  kesilmez  öyküler  düzerler  yollara dair.

Çekinerek yaklaşır Ahmet abim .

“Müjde  dede, bir  torunun  oldu, aslan  gibi maşallah, seni bekliyorlar, Molla Hasan Hocayı alıp geleceksin, Ali amca seninde bir kızın olmuş.”

Abim çıkar gider kahveden.

Dedem Ali amcayla birlikte eve yollanır, yanlarında Molla Hasan.

Haber bir baştan bir başa köye yayılmıştır.

“Hayırlı olsun!” der herkes ayak üstü kıyıda, köşede yol boyu.

“Sağ olasınız!” diye mukabelede bulunurlar.

***

Eve geldiklerinde anneler ve çocuklar çoktan hazırlan­mıştır törene.

Molla Hasan önce Ali amcanın kızını alır kucağına.  

Yarı açık  gözlerle bakmaktadır bilmediği bu aleme, yarının nasıl olacağı çok önemli değildir, bilinmeyen daima güzeldir ve  merak  etmeye değerdir.

Eski bir çarşaftan bozma kundak ve başında oyaları solmuş yazma parçası  yoksulluğun  resmidir.

Sağ kulağa ezan okunur, sola  kamet.

Sonsuzluğa  çağrı  ve  belirlenmiş mutlak sonun duyuru­sudur okunan.

Hayatla ölüm arasındaki çizginin baştan netleştirilmesi ve istikametin belirlenişidir. Yollar ne kadar karışık ve di­kenlerle  dolu  olursa olsun, istikamet bellidir ve yalnız Ona­dır.

Kılınacak son namazın ezanıdır okunan, davetidir kamet.

Kimlik ve kişiliğin tescilidir, ilanıdır.

“Kezban!” adını fısıldar kulağına Ali emminin kızının,

Dünyanın, içindekilerin ve hayatın geçiciliğini, sonlulu­ğunu, sınırlılığını, yalan oluşunu, gerektiğinden fazla bir de­ğer verilmesin, ebedi olanı kazanmanın vasıtası, ölümsüzlüğe uzanan köprü oluşu bilinsin diye.

Bana da Bahattin adını uygun görürler, dinin anlamını  içersin diye.

Çünkü din hayattır, hayatın hayatıdır.

İnsana ve hayata değer kazandıran, anlamlı kılan şey, onları en iyi tanıyanın koyduğu ölçülere uygunluğudur.

Uymuyorsa, hayat olsa tepilecek kadar değersizdir.

İnsan  hayattaki  en  büyük  değerdir.

Her  şeyin kendisiyle değer kazandığı ve anlamını bul­duğu değer.

Allah’ın muhatap olduğu ve kendisine muhatap kabul ettiği tek varlık.

Dinin ve hayatın değeri insan, her şey kendisi için var edilen büyüklüğün ve küçüklüğün bütünleştiği özge varlık     

“Duman bacaya, Kezban kocaya!” diye tempo tutar ebe kadınla komşular. Ocaktan odanın içine yayılan dumanı ko­valarlar elleriyle.

Yer  yatağının  üzerinde iki çocuk.

Bir gün gelecek olan geleceğin düşlerini görüyorlar uyurla uyanıklık arası.

Yüzleri kah acıyla geriliyor, kah sonsuz bir tebessüm ya­yılıyor minik dudaklarından.       

Yalanla gerçeğin böylesine iç içe yaşandığı dünyaya kim bilir ne gözler açılıp kapanıyor her saniyede.

Hayat işte, kaşla göz arası bir süreç, geçip gidiyor.

Güneş batıyor, güneş doğuyor.

Akşamdan sabahı, sabahtan  akşamı  beklemekle dur­madan yürünüyor, bittiği yerde başlıyor seyahat.

Bir daha geri dönmeyesiye  gidiliyor.

Her  adımda sesi duyuluyor hayatın.

Ağızda bembeyaz anne sütü, yarın nelere gebe bilin-mez.”

***

Bahattin esnemeye başlıyor. Saate bakmayalı ne kadar oldu bilmiyorum. Hayli geç olmalı. Hissediyorum. Küçük dolabımın üstündeki saate uzanıyorum, bakıyorum.

“Saat üçe gelmiş Bahattin, neredeyse sabah oluyor!” diyorum.

“Öyle!” diye sesleniyor, “benim de uykum geldi, esne­meye başladım!”

“Uyuyalım istersen, yarın devam ederiz öyküye, bir gün kitap olarak yayınlanırsa, söz, ilk sana vereceğim!”

Işığı söndürüyor, yatağına uzanıyor.

“İyi uykular Veli Ağabey!”

“İyi uykular sana da, Allah rahatlık versin!” diye karşılık veriyorum.

Gözlerim  tavana dikili, yorganın altında kayboluyorum.

Ayaklarımın ağrısını duymaya başlıyorum yeniden. 

Bahattin kardeş susunca ayaklarımdaki yangın söze başlıyor.

Onu dinlerken unutmuştum acıları.

Sabahı sabırsızlıkla bekleyeceğim.

Bahattin konuşacak, ben not tutacağım eğri büğrü ya­zımla günlüğüme.

Bir gün üzerinde çalışmak ümidiyle.

***

 

 

 

 

 

 


Üç...

Zirvelere Çıkan Yol

Aşağılardan Geçer

  Sabaha değin Bahattin’i ve anlattıklarını düşünüyorum.

Onda ve anlattıklarında kendimden bir şeyler buluyo­rum.

Duygularıma, düşüncelerime, isteyip de söyleyemedikle­rime  tercüman  oluyor.

Beni bana anlatır gibi konuşuyor, rahatladığımı hisse­diyorum.

Hayatın yükünü çekerek olgunlaşan ve bilgece laflar eden  bu genç arkadaşımda kendimi görüyorum.

Ne olurdu, ben de onun gibi rahat biçimde anlatabilsey­dim  kendimi, yangınlarımı, düş  kırıklıklarımı, yıkıntıları mı, zihnimde dönüp duran, hayata ve olaylara ilişkin düşüncele­rimi.

İçime atmaktan kurtulsaydım her şeyi.

***

Ortalık  aydınlanıyor, ezan okunalı epey oldu.

Camın dibindeki salkım söğütten kuş sesleri yükseliyor.

Koridorda yaklaşan yemek arabasının sesini duyuyo­rum. En uçtaki hariciye servisinden başlayıp devam edecek. Hademe, karşı  karşıya  duran üç koğuşun arasına çekiyor yemek arabasını. Tek tek kapıları açıyor, avazı çıktığı kadar sesleniyor:

“Günaydın beyler, günaydın, haydi kahvaltıya!”

Bahattin gözlerini ovuşturarak doğruluyor yatağından, sarı lacivert eşofmanları üstünde.

“Hayırlı sabahlar kardeşim, uykunu alamamış gibisin!” diye takılıyorum.

“Evet, öyle! Geç yatan güç kalkıyor gördüğün gibi.”

“Çay içince açılırsın!”

“Senin gözlerin de kan çanağı ağabey, sanki hiç uyu­mamışsın!”

“Doğru  söylüyorsun, uyku  tutmadı  hiç, söylediklerini  düşündüm saatlerce. Öykünün gerisini merak ediyorum!”

“Hele şu kahvaltımızı yapalım, konuşuruz. Önce çapak­larından arındırayım gözlerimi.”

***

Elinde  sabun, havlu  omzunda, kapıdan  çıkıyor. İçeri girdiğinde bir kişi vardı arabanın dibinde. O yemekleri  ge­tirmeden  masayı  yanıma çekiyorum, birlikte kahvaltı yapı­yoruz Allah ne verdiyse. Çaydan memnun  olmuyoruz. Böyle yerlerde en çok aranan şey ağız tadıyla içilen bir dem­lik çay oluyor. Düşüncelerimi söyleyince neşeli bir kahkaha salıveriyor odanın içine.

“Çaydan  ayakların  yandı, ameliyat  oldun, halen  çay  arıyorsun, ne tuhaf adamsın, başkası olsa ağzını sürmez.”

“Olsun!” diyorum.

“Alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değildir, ayaklarım yansa da çay içmeyi seviyorum.

Kedi, ağzı yansa da süt içmeyi sürdürüyor.

Aşktan kahrolan çok, nice Leyla Mecnun öyküleri yaşa­nıyor dünyamızda, hiç kimse aşka küsmüyor.

Benimki de öyle. En iyisi buraya malzeme getirip mut­fakta çay demlemek!”

“Bir ömürsün arkadaş!” diyor.    

Tabakları kaldırıyor, bardakları yıkayıp getiriyor.

Teşekkür ediyorum.

Kaldığı  yerden  devam  ediyor.

***

“Gel  zaman, git  zaman, mazi yitik zaman.

Yoksulluğun  dumanı tüten bacaların dibinde, tozdan, çamurdan geçilmeyen daracık sokaklarında.

Annelerimizin kül suyuyla çamaşır yıkadığı dere kena­rında, pınar  başında.

Yaşını kimsenin bilmediği kara dutun etrafında baz­lama ekmeği ve acı soğan yiyerek, soğuk sulardan içerek büyüdük.

Adını bile koyamadığımız yeni oyunlar bulduk, oynadık. Çamur arabalarımızla yolcu taşıdık hiç görmediğimiz  şehre.

Şeker alıp yedik hayal dünyasında. Pırıl pırıl esvaplar giydik bayram sabahları. Elini öptük büyüklerin. Çamur ten­cerelerde yemek pişirdik misafirlere yedirmek için.

Sığır güttük dere boylarında. Tayları  kovaladık, mer­keplere  bindik, tekir kediyi sevdik yumuk gözlüyken, kara­başı kucağımızda taşıdık, sütle baktık bir an önce büyüsün düşüncesiyle.  

***

Bir de  baktık ki okulluyuz.

Siyah önlük, beyaz yaka, sırtımızda bezden dikilmiş kitap torbamız, elimizde azığımız, lastik ayakkabılarımız ve beli­mize kadar çamur. Her yanımız buz kesmiş.

El ele okula giderdik her gün bir saat yürüyerek.

Üzerimizde yok, başımızda yok.

Çorabı, pantolonu, kazağı kim görmüş?

Keten  bezinden  uydurma  bir don  ve  gömlek,  

Allah’a emanet bir hayat.

Yaşamak, yokluğun ve varlığın kucaklaştığı kendir çö­pünden yastık.

Öğretmenimizin yaktığı sobada ısınırdık.

Evimizde hiç görmediğimiz çay bile içerdik bazen güzel ellerinden.

Annemizden babamızdan farklı bir biçimde severdi bizi öğretmenimiz.

Geçen bunca yıla rağmen unutamayışımız ondan bes­belli.

Zaman nerede, nasıl geçti bilemedik, okul bitmiş.    

Kalemi  elimize  aldığımız  günün  heyecanı  unutulacak  şey midir ölüme değin?

Çizgiler, yuvarlaklar sayfalar dolusu, sonra  harfler: A, b, c, d, e, f, g, ğ, h...

Fişler: Yat  uyu yat, topu tut, bana at, erken yat, erken  kalk.

Okumaya başladığımızda dünyanın en büyük fatihleri bizlerdik. Her harf, her kelime ve cümle bir başka dünyanın fethini haber veriyordu bize.

***

Bazen öyle kimselerden öyle hediyeler alırsınız ki yaşa­dığınız sürece unutmanın mümkün olmaz.

Hayatımda kazandığım ilk başarı ve aldığım en büyük hediye, okumaya başlayan ilk kişi olduğum için birinci sınıf öğretmenimin verdiği defter, kalem, silgi, kalem tıraş ve cet­veldi. 

Sonraları elde ettiğim başarıların, kazandığım yarışmala­rın, aldığım birincilik  ve  ödüllerin, ilk  öğretmenimin ver­dikleri yanında ne ehemmiyeti  olabilirdi? 

Sonrakiler  varlıklarını  öncekilere borçluydular.  

Öncekiler olmasa sonrakiler nasıl varolabilirdi? 

O benim ilk öğretmenimdi.

Sonsuza giden yolun izlerini taşıyacaktım onun ellerinde yoğrulan kalp ve zihin hamurumda.

Çalışkanlık, dürüstlük, sevgi, saygı, paylaşmak güzellik­leri.

O beni tonton  oğlum  diye  severdi.

Geziye  giderken  yuvarlandığım dereden sırılsıklam elbi­selerimle kaldırıp kucağında karşıya  geçirmişti  beni, gü­neşte  kurutmuştu  giysilerimi.

Sahi neredeydi o şimdi.

Yaşıyor muydu, ölmüş müydü?

Onu bende unutulmaz kılan neydi?  

Onlar benim beden ve ruh binamı elleriyle  yükseltmiş­lerdi  gecelerini  gündüzlerine katarak.

Karanlığıma ışık olmuşlardı, yolumu görebiliyorsam on­lar sayesindedir.

Beynimin duvarlarında, kalbimin sırlarında onların ka­lem izlerini görür, bedenimin tuğlalarında çekiç seslerini du­yar gibiyim.

Bir  yerde  tökezlesem  elimden onların tutup kaldırdığını hissediyorum.

Üzülsem, ağlasam, ipek mendilleriyle siliyorlar yüzümü gözümü, burnumun  sümüğüne  aldırmadan  öpüyorlar  kirli  yanaklarımdan.

Bir yanlış yapsam “dur yapma!” diye sesleniyorlar  son­suzluğun ucunda  bir  yerlerden. Doğruya yöneltiyorlar engin hoşgörüleriyle. Çıkmaz bir yola sapsam düzlüğe çıkartıyorlar önüme düşüp. Ayaklarım yere onlar sayesinde sağlam bası­yor halen.

Başım sıkışsa bir yerde, bir konuda, onlar düşüyor ak­lıma, bin bir hikmet dolu sözlerine kulak veriyorum iç dün­yamda yankılanıp duran.

Hayatın her anında yanımda buluyorum onları, benimle beraberler sürekli, hiç ayrılmıyorlar  benden, özümde  yaşa­maya  devam ediyorlar sessiz sedasız. 

Öğretmenlerim aklımdan çıkmıyor ağabey.

Dünyada her şeyi unutsam da onları unutmam imkansız gibi geliyor bana.

Onlarla  geçen  her  anımı  hatırlıyorum.

Hücrelerime kazınmışlar sanki, ben onlardan bir parça­yım, hayatımın vazgeçilmezi onlar.

***

Sonunda diplomamızı aldık, ilkokulu bitirdik, ya bundan sonrası, ya bundan sonrası.

Uzun bir yol ki, bizi nelerin beklediğinden habersiz yü­rümeye başladık.

Köy çocuğu talihsiz doğar.

Yoksulluktur yazgısı.

Aşılmaz dağlardır, geçilmez çaylardır önünde uzayıp gi­den hayat.

Anasının,  babasının yaşadığını yaşayacaktır başından.    

Verimsiz toprak, bir çift öküz, kazma, balta, orman, gü­zellikler  içinde  zorlaşan  şartlar.

Okumak neyine senin?

Okusan ne olacaksın?

Para  nerede  okutacak?

Karnımızı  zor  doyuruyoruz.

Kara sabanı  eline  al, öküzleri  önüne kat, ormandan bozma kıraç tarlanı sür ha sür.

Biraz buğday, mısır, arpa, yulaf, çavdar, ekmeğin  pe­şinde  bir  ömür koş babam koş.

Ormana git, çalış boğaz tokluğuna, harçlık belasına, iş  yok, güç  yok.

Evlen, çoluk  çocuğa  karış.

Yorgun argın kabrin kapısından içeriye giriş, hiçbir ha­zırlık yapamadan,  kaybetme kuşağında yinelenip duran bir çizgisizlik.

Arada bir parasız yatılı okullara gidebilenler kurtarıyor gemisini.

Öğretmen oluyor, imamlık veya memurluk yapıyor.

***    

Kızlar  bütünüyle  yitik  bir  hayatı  temsil eder köylerde.

Okuma şansları ilkokulla biter, o bile büyük bir nimettir çoğu zaman.

On beşine varır varmaz evlenir, çocukları ve bitmeyen  işleri arasında sızlanıp dururlar bir ömür.

Ailenin bütün yükü onların omuzlarındadır, tek çareleri iç dağlarını büyütmektir.

Yorgun bir kalp ve bedenin hamallığından başka bir şey değildir hayat dedikleri.

Kezban’ı bekleyen de bundan  başkası  değildi.

Öteden beri böyle gelmiş böyle gidecekti, eski köye yeni adet girmiyordu kolay kolay.

Onu  görmek  kolay  değildi artık, uzaktan uzağa bakış­mak bile büyük bir lütuftu benim için.

Ele ele tutuşup okula gittiğimiz günler geride kalı­yordu yavaş yavaş.

İlkokulu bitiren kızlar büyüyordu birden ve ulaşılmaz oluyorlardı.

***

Kezban ailenin biricik kızı.

El bebek gül bebek büyüdü Şoför Ali’nin gözdesi.

Eski günleri çok gerilerde kalmıştır Şoför Ali’nin.  

Kamyon satılalı hayli zaman olmuş, parası bitmiştir, ha­zıra dağ dayanmamaktadır.

Yollarda  alıştığı  içki ve kumar iptilası yiyip bitirmiştir Ali Efendi’yi.

***

Yavru kuşlar bir bir uçmaktadır yuvadan bir daha dön­meyesiye.

Gurbeti keşfetmişlerdir.

Köyde yitip gitmektense gurbette var olmayı denemek  arzusu  sarmıştır  gönülleri.

Çıkışların tıkandığı yerden bir çıkış arayışıdır gurbet, yitme pahasına varolmayı  araştırış.

İbrahim, Yüksel Durmuş, Ali peş peşe giderler baba ocağından, İstanbul’u mekan tutarlar.

Bir müddet sonra Ahmet ve Kemal ağabeylerim de ka­tıldılar bu kervana.

***

İstanbul bir umuttu köyün karanlığından ve yoksullu­ğundan  kurtulmak için.

Bir başka biçimde yok olma yolculuğu.

Varlık  içinde  yokluk savaşı.

Dengini düzen uçup gidiyordu metropole.

Amerika kaşifi edalarındaydı gidişlerimiz.

Gidecek  ve  dönmeyecektik.

Şehirli  olacak, köylülüğümüzden  kurtulacaktık.

İstanbul’u büyük bir köye çevirmiştik oysa.  

Köylerinden kopup gelenler, bu büyük köyde yok gibi yaşamayı, çağın en büyük keşfi sanma yanılgısından bilerek vazgeçemiyorlardı.

Her şeyin farkındaydılar aslında.      

Dört...  

Bin Yıl Yaşanır Bir Gün

Bin Yıl Değerinde

Kezban, anası, babası Şoför Ali yaşayıp gidiyorlar sessiz ve derinden.

Şoför Ali seviniyor oğullarının köyden kurtulmalarına,   

Hanımı da memnundu halinden.

Gerçi hayatın bütün yükü omuzlarındaydı ama, ol­sundu. Çocukları rahat etsinler, yeterdi. O çile çekmeye ra­zıydı. Şu üç günlük  dünyada  çocukları için yaşamıyor muydu?

Nasıl olsa Ali’den hayır yoktu kendisine.

Elini sıcak sudan soğuk suya sürmüyordu.

Eski tas eski hamam yaşıyordu.

Git kahveye, gel eve, ye, iç, dön git.

Akşama kadar elde saban çift sür, mısır çapala, ek, dik, yetiştir, sofraya getir. Sabahlara değin çamaşır yıka, temizlik yap. Gözünü kırpmadan tarlaya git. Ahırda hayvanlara bak, tımar et.

Hele şükür kız büyümüştü, ilkokulu bitirmişti.

Elinden tutuyor, yardım ediyordu ufak ufak.

Ah bir de şu kuru öksürüğü olmasa.

Oğullarının işi  gücü  vardı.

Kirada oturuyorlardı ama, bir gün evleri de olurdu. 

Babalarından hayır olmadığını bildiklerinden evlenmiş­lerdi, iyi de yapmışlardı, babalarına bakarlarsa daha çok beklerlerdi, belki de hiç evlenemezlerdi, en iyisi kendi işini kendisi görmekti.

Ahir ömründe yanlarına gider rahat ederdi kim bilir? Analarına bakarlar, bunca yılın ezikliğini ve yorgunluğunu giderirlerdi.

Bu ümitle yaşıyordu Satı kadın.

Göğsü körük gibi çalışıyor, hırıltılar geliyordu kulakla­rına.

***

Babam ormanda çalışmaya devam ediyordu, annem tarlada, evde.

Anne annem ölmüştü.

Dedem babamın yatırdığı sigorta primleri sayesinde emekli olmuştu.

Maaş alıyordu.

Yeniden evlenmişti.

Bize de kapıyı göstermişti üvey anneannem.

On beş yaşıma yeni girmiştim.

Abim bayramda  eve  gelmişti.

“Bahattin,artık kocaman adam oldun, böyle boş dur­makla bir şey geçmez köyde eline, İstanbul’a gel, çalışır üç beş kuruş kazanır, sigortalı olursun hem” demişti geriye dö­nerken.

***

Doğru söylüyordu. Bir kaç ineğin peşinde akşama kadar dolaşmakla elime ne geçiyordu?

Onunla birlikte gitmeye karar verdim. Annem, babam da onaylayınca  çekip gittik İstanbul’a.  

Gidiş o gidiş, aradan yıllar  geçti.

Ne  İstanbul bizi bıraktı, ne biz ondan vazgeçebildik. 

Kardeş kardeş geçinip duruyoruz işte, ara sıra kavga et­sek de barışıyoruz, uzlaşıyoruz. 

O gün bugündür girip çıkmadığımız iş kalmadı.

Askerliğimizi bile yaptık, halen İstanbul’dayız.

***

Çocukluk aşkına inanır mısın Ağabey, ben inanıyorum.

Okula gidip gelirken, uzun  yılların getirdiği o çocuksu ve temiz duygular peşimi bir türlü bırakmıyor dersem, inan samimiyetime.

O talihsiz bir biçimde dünyamızı terk edip gitti ama, yü­reğimin derinliklerinde duruyor  eskimeyen  güzellikleriyle.

Uzun yıllar ona ilişkin beraberliklerle ilgili hayaller kur­muştum kendi  dünyamda.

Kıyıda köşede küçük bir ev, içine eskicilerden alınma birkaç parça eşya; koltuk, kanepe, dolap, yatak,  yorgan ve biz.

Neye niyet, neye kısmet?

***

Kezban artık anasının sağ kolu, eli, ayağı.

Her işe anasıyla beraber koşuyor.

Satı kadın rahatlamıştır biraz, yükü azalmıştır.

Şoför Ali gece yarılarına kadar kahvede eyleşiyor.

İyi ki doğurmuştu Kezban’ı.

O olmasaydı ne yapardı şimdi, kim tutardı ahir ömründe elinden, işlerin üstesinden nasıl gelirdi yalınız?

İhtiyarlık kapıya dayanmıştı. Eski gücü yoktu. İstediği gibi iş tutamıyordu. Pıt pıtları çoğalan yüreği, gırtlağında  düğümlenip  kalan  nefesi  yolunu tutuyordu. Bırakmıyordu ki gençliğindeki gibi tuttuğunu koparsın.

Bugününe şükür, Allah aratmasın.

Daha kötü zamanları göstermesin, ele  ayağa  düşme­den, namerde muhtaç  olmadan emanetini alsındı.  

Hayırlısıyla Kezban’ın mürüvvetini görsün, başka bir şey istemiyordu.

Oğulları düzenlerini  kurmuşlardı, rahatları  iyiydi, ken­dileri gelmese de sağlık haberlerini alıyordu, torunlarının sayısı artıyordu her geçen gün .

Satı kadın yorgun bedenini sürükleyerek yazı geçirdi.   

İki büklüm mısır çapaladı, fasulye dikti, biberleri, doma­tesleri yedekledi, diplerini  belledi, otunu temizledi, buğday­ları biçti, pırasa yetiştirdi, mısırları toplayıp soydu, asma  yaptı, bir  kısmını kurutup dövdü, un yaptı.

Kışlık erzak hazırdı aşağı yukarı, iktisatlı  kullandı mı  ba­hara ulaşırlardı sağ salim, bereketi Mevla’dan, yaza Allah kerim.

Omzunda su tenekesi eve gelirken bunları düşünüyordu. İkide bir durup dinleniyordu. Canı çıkıverecekmiş gibi geli­yordu ona.

Şoför Ali kahveden dönüyordu yine, akşama yakın öğle yemeği yiyecek, gene dönüp gidecek oyun masasına, yeni­len pehlivan güreşe doymazmış misali, kaçıncı  oyun  kay­bedişi  kim bilir, oraya koşuyor gene de.

Satı kadının boğazından kısarak artırdığı süt, yoğurt ve yumurta paraları  harçlığına yetmiyordu Ali Efendi’nin.    

Bu  kış  zor  geçecekti  anlaşılan.

Meşelerde pelitler çoktu, kuşlar erkenden yerlere in­mişlerdi. Bütün bunlar kışın zor ve uzun geçeceğinin işaretle­riydi eskilerin tecrübelerine göre. Kömür alınamamıştı, dere kenarındaki söğütlerden kesilen dallarla tir tir titreyerek bek­lenecekti Mayıs  güneşleri.

Buğdaylar yavaş yavaş ekilse iyi olurdu. Arpalar Martta ekilirdi nasıl olsa.

*** 

Senenin  ilk  karı  Kasım  sonunda  düşmüştü. 

Buğdayları adım başı dinlenerek eken Satı kadın yorgan döşek  yatıyordu, başında Kezban. Öksürük sesi sokaklardan duyuluyordu. Saatte bir elbise değiştiriyordu, terden göle dönüyordu vücudu. Ciğerleri eriyordu sanki. Bir kilim bile bulunmayan döşemelerin aralıklarından rüzgarın vızıltısı ya­yılıyordu odanın içine.

Kezban iki gözü iki çeşme, anasının dizinin dibinde bekliyor çaresiz. Elinden bir şey gelmiyor anasının öksürü­ğünü dinlemek ve içli içli ağlamaktan başka.

Dünya yansa bir kalbur samanı yanmıyor babasının. Umurunda değil hiçbir şey. Bunca yıl uğruna saçlarını  sü­pürge eden karısının hastalığı ilgilendirmiyor onu pek. Bir misafir gibi gidip geliyor evine. Nasıl olduğunu da sormuyor, doktora götürmek şöyle dursun. 

***

Mart ayı geldiğinde yarım metre kar vardı toprağın üze­rinde.

Satı kadın bir deri bir kemik kalmıştı. Yatağında kımıldayamıyor, bir yandan öbür tarafına dönemiyordu.

Yemesi  içmesi  iyice  kesilmişti.

Gün boyunca bir kaç kaşık çorbayı içiremiyordu Kezban.

Gelip giden komşular vah vah demekten öte bir şey yapmıyorlardı.

“Bu  kadın  iyice yola girmiş ayol, Allah çok çektirmesin, iki kerametin birinde koysun!” diye  söyleniyorlardı.

Her kelimede içinden bir şeylerin kopup gittiğini hissedi­yordu Kezban.

Beklemekten başka yapabileceği bir şey de yoktu. Evin bütün yükü cılız omuzlarına binmişti. Ağabeyleri uğramıyor-lardı hiç.

Sanki İstanbul yutmuştu onları, Kafdağı’nın ardında bir yerdeydiler ve gelemiyorlardı. 

O gün sabah dokuza doğru kızının elinden bir kaç kaşık çorba içmişti Satı kadın.

Dışarıda tatlı bir güneş, kuvvetli bir ayazı misafir eden gecenin ardından  bembeyaz  yeryüzünü  yıldız yıldız parlatı­yordu.

Komşu  kadınlar  etrafına  halka  olmuşlardı hastanın.  

“Bu gün biraz daha iyiceyim!” diyordu Satı kadın. 

“İyilik gösteriyor, ölecek kişi iyilik gösterirmiş!” diye fısıldıyorlardı birbirine kadınlar.

Şoför Ali çoktan kahvenin yolunu tutmuştu, bir tas çor­bayı başına diktikten sonra.

Çok zaman geçmemişti ki, belli belirsiz bir gülümseyişle başı yana düşüvermişti Satı  kadının.

Artık  o bu dünyaya ait değildi.

Kıymetini bilenler için gerçek  sevgiliye  kavuşmuştu.  

Sonsuz düğünü yaşıyordu.

Hayatın  yükünden, gamından, kederinden kurtulmuştu.

Fani dünyanın askerliğini bitirmişti.

Önünde uçsuz bucaksız bir sonsuzluk uzanıyordu. Sınırlı, sonlu olmayan gerçek güzellikler onu bekliyordu. Küçük ör­neklerini  gördüğü geçici nimetlerin asıllarına ulaşmıştı. Has­ret bitmişti. Varlığın sırrına ermişti. Bir daha karşılaşmamak  üzere ayrılık bitmişti.

Yeni ve bambaşka bir hayatın başlangıcındaydı, eskiyen, pörsüyen ve biten her şey geride kalmıştı.

Ebedi  dirilik  ve  gençlik buradaydı.

Bir yer değiştirmeydi yaşanan.

Hayatın öbür yakasına daha önce gönderilen dostlara, sevgili ve arkadaşlara kavuşmuştu.

Bütün karanlıklar  gerideydi  artık, gelecek  alabildiğine  aydınlık  ve  güzelliklere  gebe.

Şikayet dönemi bitmişti, mutluluklar sökün ediyordu uf­kunda.

Hiçlik, yokluk, ümitsizlik  çok  gerilerdeydi.

Var olmanın  manası anlaşılıyordu  her  şeyiyle.

Karlar altında cansız bedenler gibi yaşayan tabiat; ağaç­lar, çiçekler, böcekler, kış uykusundaki hayvanat bir kaç güne varmaz, nasıl diriliyor ve canlanıyorsa; Satı kadın da haşrin baharında  dirilecek  cennet  çiçekleri  açacaktı.

Uzun süren bir gece ve karanlığın ardından fecirle dün­yamızı aydınlatan bir güneş gibi mahşer meydanına doğa­caktı bir daha ölmemek üzere. 

***

Öğle üzeri beyazlar içinde beyaz bir yolculuğun so­nunda beyazların arasına bırakıverdiler Satı kadını.

Geldiği yere dönmüştü nihayet.

Fatihalarla ve hayırla anılmak dünyadan beklenen tek güzellikti bundan öte.  

Koskoca dünyada yapayalnız kalmıştı Kezban.

Varla yok arası yaşayan babasının silüeti ne anlam ifade edebilirdi  onun  için.

Başını dizlerine dayayıp  uyuyabileceği, ağladığında gözlerini silip teselli edecek, hayatın ve toprağın, yoksulluğun ve teslimiyetin derin izlerini taşıyan ipeksi elleriyle okşayacak annesi yoktu yanında.

Babasının  güneşten, yağmurdan, doludan, hayata iliş­kin nice sıkıntılardan koruyabilecek bir gölgesi de olmaya­caktı başı üstünde.

Ne yapar, ne  ederdi bundan böyle, yolları  dikenler  ve taşlarla dolu dünyada Kezban.

Köşesine büzülmüş, Molla Hasan Hoca Efendi’nin okuduğu Yasini kadınlar arasında dinlerken derin düşünceler içindeydi Kezban.

Birazdan herkes çekip gidecek ve ayakta zor duran bu ahşap yıkıntı içinde varlığıyla baş başa kalacaktı . Her köşe başında annesinin hayalini görecekti. Tencerede, çanakta, yatakta, yorganda, kapıda, pencerede, merdiven dibinde  geceleyen Karabaşta, ayaklarına sürtünüp duran tekirde, sakar inekte, öküzlerde, buzağıda onun kokusunu duyacaktı. Gözlerinin önünden, kalbinin derinliklerinden  gitmeyecekti  hiç.

Büyük  buluşmaya  kadar  sürecek bir özlemdi bu.

Bir uzun bekleyiş ki süresi belirsiz. 

***

 


Beş...        

Toprakta Erken Açan

Bir Menekşe

Yalnız yaşamak sadece Allah’a mahsustur.

İnsanlar bir arada yaşamak, hayatın güzelliklerini, çirkin­liklerini, acılarını, sevgilerini  paylaşarak  artırmak  veya  azaltmak  mecburiyetindedirler.  

Bu düşünceye hak vermemek imkansızdı.

Kezban şimdi bunu daha iyi anlıyordu.

Yapayalnız ve kimsesizdi.

Bir  harabeyi andıran bu evin damına tünemiş baykuş gibi hissediyordu kendisini.

Boş bir mezarda yaşadığını  düşünüyordu çoğu zaman. 

Etrafında sürekli dolaşan ve sesine ses katan kedisi  ol­masa alabildiğine derinleşecekti yalnızlığı.

Karanlığı onun gözlerinin pırıltısıyla paylaşıyordu.

Eve girmek istemiyordu dışarıdan geldiğinde.

Dört duvar arasında prangası çözülmüş bir mahkum ol­duğunu düşünüyordu.

El işi yapmayı düşünse de, gerekli malzemeyi bulama­dığı için mahrum kalıyordu böyle bir uğraştan.

***

Babası sabah çıkıp akşam dönmeyi sürdürüyordu.

İki çift sözünü duymak için ne kadar bekleyeceğini kestiremiyordu.

Sessiz sedasız yemeğini yiyor, odasının karanlığında kayboluyordu.

Radyonun cızırtıları ve acı bir nikotin kokusundan başka bir şey yayılmıyordu odadan dışarıya. 

Annesi öleli varla yok  arası, yok  gibi  yaşıyordu Kezban

Farkında değildi gerçek hayatın.

“Ana gibi yar olmaz!” gerçeğini  ancak  kavrayabilmişti.

Bazen varlığına tahammül edemediği, yağdırdığı emir­lerden  bıktığı, şuradan bir kurtulsam saplantılarına düştüğü, işinden başka bir düşüncesi ve tasası olmayan anasını, çölde suya hasret  yolcu gibi arasa da geri döndüremeyeceğini bi­liyordu.

 ***

Sanki o hiç ölmemişti.

Şurada bir yerden çıkıp gelecekmiş gibi geliyordu. 

Belki süt sağıyordu ala inekten.

Evin bütün yükünü çeken emektar öküzleri yemliyordu ya da.

Kümesten sıcacık yumurtaları alıyor, minik civcivleri okşuyor çocuklarını severcesine.

Dumanı tüten tarhana çorbasını karıştırıyor ocakta, bakır tencerede pişirdiği bezelye pilavıyla önümüze koyacak az sonra.

Ne mümkündü bunlar.

Tazeliğini gün geçtikçe yitiren tatlı birer hatıraydı her şey.

Dönülmez yola girenin geri gelmesini beklemek beyhude bir davranıştı.

Büyük günde  buluşmak  arzusu  ve tesellisiyle yetinmek zorundaydı.

Bekleyecek ve kavuşacaktı bir daha ayrılmamak üzere.  

Zaman durmuyordu.

Hayat geçip gidiyordu dolu dizgin.

Tabiat yenileniyordu sürekli.

Kirlilikleri görünmez  kılan  beyaz  örtü  yeryüzünü  terk ediyordu.

Güneş daha bir canlı ısıtıyordu bağırları.

Bahçelere inmeye başlamıştı herkes.

Yer yer kar bulunan kıraç tarlalara yaz arpaları ekili­yordu.

Bostanlar bellenecek duruyordu. Patates, soğan dikile­cek, fideler ekilecekti.

*** 

Kezban  düşünüyordu.

Bekleyen  işlerin  üstesinden  nasıl  gelecekti?

Nereye varacaktı bu gidişin sonu?

Yaşamak gittikçe düğüm üstüne düğüm haline geli­yordu.

Babası aynı umursamazlığını katlayarak sürdürüyordu. Neredeyse anasına benzemişti  Kezban.

Bütün zamanını işleriyle dolduruyordu.

Kendine ait bir şey yoktu, günü birlik yaşanıyordu, ya­şamış olmak için.

Pek  az  anlamlı taraf buluyordu geçip giden süreçlerde.

Hiç bir kimseyle bir şey paylaşabildiği yoktu.

Kızlarla çeşme başında bir çift söz etmeye bile imkanı yoktu.      

Yaşamak  çalışmak  demekti  onun için.

İşlerini bitiren komşularının yardımıyla yaz arpalarını ekti. Patates ve soğanları dikti. Pırasa, soğan, biber ve do­mates tohumlarını toprağın bağrına bıraktı.

Bir iki küçük tarlaya da mısır tohumladı Kezban.

Hayat bir şekilde devam ediyor, hiç bitmeyecek zanne­dilen acılar zamanla külleniyordu.

Sağda solda duydukları canını da sıkmıyor değildi.  

Söylenenler ne kadar doğrudur bilinmez, aslı varsa, ba­bası onu bırakıp gidecekti.

Öküzleri, ineği, ala buzağıyı satıp İstanbul’a, ağabeyleri­nin yanına gidecekti, yerleşecekti.

Hiçbir şeyiyle ilgilenmediği öksüz kızı zaten umurunda değildi.

Annesi de sefil perişan ölmüştü onun yüzünden, aylarca yattığı halde doktora bile götürmemişti.

***

Ağabeyleri el gibiydiler.

Vefasızdılar.

Arayıp sormuyordular.

Annelerinin cenazesine bile uğramamışlardı.

Kız kardeşleri ne yapıyor, nasıl geçiniyor, ne yiyor, ne içiyor, nasıl idare ediyor?

Onların aklının işi değildi.

Kendi işleri tıkırındaydı, kurulu bir düzenleri, standart  bir geçimleri vardı nasıl olsa?

Bu viranede hayat geçirmek kolay mıydı?

Para yok, pul yok.

Yoklar arasında var olma savaşı veren bir kardeşin ne önemi olabilir koca dünyada.      

***

Güneş ufukta uzaklaşıyordu.

Akşamın alacası düştü  düşecek  günün üzerine.

Önündeki çıkımı bitirmek için biraz daha gayretlendi, ağrıyan beline aldırmadan. Eve gidilecek, yemek  yapılacak, ertesi güne hazırlanılacak.

Kezban yoldaydı yorgun argın.

***

Her doğan gün yeni bir umuttur birbirinin tekrarı gibi görünse de.

Kezban Molla Hasan’ın ezanıyla uyandığında yeni bir umuda mı kalkıyordu?

Kim bilebilirdi bunu?

Zamanın ve zeminin gerçek sahibinden başka.  

Yatağından doğruldu.

Perdenin arasından sızan fecrin ilk ışıkları ince çizgiler halinde siyah  ahşap  duvarlara  düşüyordu. 

Kalktı, elini yüzünü yıkadı. 

Ahıra indi, hayvanların altını temizledi, yiyeceklerini verdi, sırtlarını tımarladı, tavukları saldı, yemledi. İneğini  sağdı.

Eve döndüğünde babasının horlamaları duyuluyordu hala. Kim bilir saat kaçta gelmişti geceleyin.

Akşam pişirdiği tarhana çorbasını ısıttı, sermeleri dilim­ledi, kaynattığı taze sütü bardaklara doldurdu.

Sofra hazırdı, babasını  uyandırdı.

Şoför  Ali kızının yüzüne bir yabancıya bakar gibi baktı.

Bir tek kelime konuşmadan yemeği yediler.

Ceketini giyen Ali Efendi kahvenin yolunu tuttu.  

Kezban çapasını omuzladı, tarlaya yöneldi.     

Ümitle kahır kucak kucağaydı hayatta.

İkisine birden eşit mesafedeydi insan.

Biri olmasa diğerinin anlamı kavranamıyordu. Sıradan  bir  alışkanlıkla çapayı sallıyordu.

Babası aydınlık bir profil çizmiyordu hiç.

Başında bulunmasından huzur  duyuyordu  en  azından, kurda kuşa yem olmuyordu onun gölgesinde, faydasını  göremese de  zararı yoktu kendisine.

O da göçüp giderse bu dünyadan, yahut söylenildiği gibi  her  şeyi  satıp  İstanbul’a  bırakıp giderse ne yapardı?

Yapar mı yapardı, sağı solu belli olmazdı hiç.

İnsanoğlu çiğ süt emmişti, o yüzden güven olmazdı. 

***

Öğle ezanı okunurken ilk kez oturuyordu Kezban.

İş görülsün diye oturmayı düşünmemişti.

İyice yorulmuştu.

Meşenin dalına astığı azık çıkınını açtı, tasa ayranı dol­durdu. Allah ne verdiyse yemeye başladı.

Biraz ilerisinde, ön ayakları üzerinde uzanıp yatan Kara­baş dik dik bakıyordu. O da acıkmıştı besbelli. Önüne ek­mek doğradı.

İki can yoldaş yemeye başladılar.  

***

Diğer tarlalara göz gezdiren Kezban daha bir büründü yalnızlık elbisesine.

Bir çıkımda üç dört kişinin çalışması nerede, bir başına yukarıyı gözlemek nerede.

Çevreden yükselen türkü seslerine kulak veriyordu ara sıra.

Türkü söyleyecek kadar mutlu ve huzurlu hissetmiyordu kendini.

Kahrolacak denli karamsar da sayılmazdı, yuvalanıp gi­diyordu işte.

Allah’ın bugünleri aratmamasını diliyordu içli dualarla.

***

Dışarıdan gelince Kezban’ın ilk işi hayvanların yanına uğramak olurdu genellikle.

Çünkü onlar masum varlıklardı.

Ağızları var dilleri yoktu.

İhtiyaçlarını söyleyemezlerdi.

Verirsen yerler,  vermezsen çaresiz beklerlerdi.

Kendi dillerince acı acı seslenirdi  çoğu  kere.

Hayvanları  anlamak farklı bir olaydı.

Allah’ın bizim kusur ve günahlarımıza, taşkınlıklarımıza  bakmaksızın verdiği nimetler; hayvanlar, çocuklar ve ihti­yarlar sayesindeydi.

Onlara uzanan merhamet elinden  biz de yararlanıyo­ruz.

Bu yüzden özel bir ilgi ve itinayla bakıyordu onlara. 

Pınara götürüp sulamak  lazımdı.

Şu yoğun sıcakta ne kadar susamışlardır kim bilir? 

Hayvanlarla ilgilenmek yorgunluğunu az da olsa gide­riyordu.

Üstelik insanlar gibi nankör değildiler, yediği ekmeği biliyorlardı.

Öküzlerin boyunlarında boyunduruk, arkalarında saban, pulluk ve tırmığı canla başla çekmeleri az şey olamazdı.

Kuru otları, sapı, samanı yiyen ineğin, kan irin arasında  dünyanın  en  güzel  ve en tabi içeceği olan sütü ve onu ve­reni görmezlikten gelmek büyük bir gaflet sayılmalıydı. 

Sevildiğini hissediyordular. 

Hayvandır  deyip geçilemezdi.

Vefa ve sadakatin  en iyi örneklerini gösteriyorlardı.

Hemen yanlarına gitmeli, sırtlarını sıvazlamalı, sevdiğini göstermeli, ihtiyaçlarını gidermeli, nasıl gerçekleştiğini anla­yamasa da hayır dualarını almalıydı.  

Gösterişten, iki yüzlülükten ve çıkarcılıktan uzak yapılan bu duanın faydasına inanıyordu.

Hayvanların kendilerine has bir dille yaratıcılarıyla arala­rında bir iletişimin bulunması gerektiğini düşünüyordu.

 ***

Kezban elindeki azık çıkınını, kazmayı, su kabını dış ka­pının dibine bıraktı.

Tarlada getirdiği bir kucak yeşil mısır sapını yanına alıp ahıra yöneldi.

Kendini bekleyen sürprizden habersizdi.

Damın kapısını açtığında neye uğradığını şaşırdı.

Gözlerine inanamıyordu.

Hayvanlar yerinde yoktu.

Öküzler, ala buzağı, inek sırrolmuşlardı.

Babası hiç yapmadığı bir şeyi yapıp suya götürmüş ola­bilir miydi?

Hepsini  birden götüremezdi.

Yanına birisini mi bulmuştu?

Sanmıyordu.

İçine bir kurt düşmüştü.

Yoksa söylentiler doğru mu  çıkıyordu? Ona  sorma  ih­tiyacı  duymadan satmış mıydı  hepsini? Çekip  gidecek miydi İstanbul’a.

Kabirde iyi ve kötü amelleriyle baş başa bırakılmış bir ölü gibi, yığınla acı ve hatıranın arasında yokluğa mı bıraka­caktı  kızını?

Yapar mı  yapardı?

Kuru bir babalık iddiasının dışında ne hayrını görmüş­lerdi ki?

Kendisine hayrı olmayanın başkasına nasıl hayrı do­kunabilirdi?

Köydeki bütün evler yenilenirken onların bir rüzgarla savrulacak kadar yıpranmış bu köhne evde oturmaları, de­deden kalma çanak çömleği kullanmaları, sofanın üzerinde ayağa değecek bir kilimin olmaması, genç kızlığını yaşaya­mayışı, durumu iyi olan ailelerin verdiği basma entarilerle, oyaları yedi yerinden yeniden tutturulmuş yazmalarla gezmesi babası yüzünden değil miydi?

Henüz şaşkınlığını üzerinden atamamıştı.

Yüzü bembeyaz kesilmişti. Kireç ocağında çalışan bir iş­çiyi andırıyordu.

Alık alık bakıyordu ahırın her tarafına.

Bir an aklını yitirdiğini düşündü.

Hayal mi görüyordu?. Uykuda mıydı?

Ahır sabah yaptığı temizliği koruyordu.

Yemliklere doldurduğu samanlar bile duruyordu ye­rinde.

Ahırda ne kadar süre kalmıştı?

Bilmiyordu.

Ortalığın iyice karardığını fark etti, küçük pencereden içeriye ışık sızmıyordu  artık.

Tavuklar düştü aklına, kümese yaklaştı, kapısı açıktı. Şü­kür ki tavuklar yerindeydi.

Ne yapacağını bilemiyordu. Komşuya sormayı dü­şündü. Belki o bir şeyler bilirdi.

Münevver hanımın kapısına vurdu.

Kolları sıvalı, elleri hamur bulaşığı kapıda göründü Mü­nevver Hanım:

“Buyur kızım!” dedi, hüzün yüklü bir ifadeyle.

O her şeyden haberdarmış gibi bir duygu vardı içinde.

Hemen sordu:

-Bugün babamı gördün mü Münevver abla, bizim eve birileri geldi mi  ben  tarlada  çalışırken? Ahırda öküzler, inek, buzağı yok. Yer yarıldı da içine mi girmişler? Aklım iyice karıştı. Acaba diyorum, babam satıp gitti mi hepsini? Kumar borcunu ödemek için kamyonu pırasa fiyatına harca­dığı gibi.

 ***   

Kezban  başı  sıkıştığında, daraldığı  zaman, telaşı ve üzüntüsü olduğunda Münevver Hanım’a giderdi. İçini  dö­kerdi, rahatlardı.

Anası, ablası, arkadaşıymış  gibi  dinlerdi  onu Münevver ablası. Yol gösterirdi. Sabır  tavsiye ederdi. Sıkıntısını dağı­tırdı.

En yakın komşusuydu o, annesinin de iyi dostuydu, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.

İlkokulda okurken ders çalışmaya giderdi.

Bahattin’le evin altını üstüne getirirlerdi de, bana mısın  demezdi Münevver Hanım, kızmazdı, yüzünü bile ekşitmez-di.

Her şeye, herkese iyi niyetle yaklaşır, şer gibi görünse de olayların arkasında nice hayır ve güzelliklerin saklı oldu­ğunu söylerdi.

“Nasılsın gelin kızım,seni Bahattin’e alacağım!” diye de takılmadan edemezdi ikide bir.

Anası gibi severdi onu Kezban, anasını kaybedince daha çok üstüne düşer olmuştu, anası yerine koymuştu. Gittikçe büyüyen ve güzelleşen bir sevgiydi bu.

Zaman zaman o da düşünmüyor değildi Bahattin’i.

Eli yüzü düzgün, yakışıklı, efendi bir gençti.

Mahzun, mahcup, içine kapanık ve çocuksu tavırları çe­kiciliğini artırıyordu.

Olacaksa ve dilenmişse, nasibin önüne kim geçebilirdi.

Hangi yağmur damlasının hangi bitkiye ineceğini plan­layan büyük kudret yazmışsa olurdu elbet, hem de iyi olurdu.      

 ***

“Bak kızım!” diye söze başladı Münevver Hanım.

“Aslında nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ama lafı eğip bükmenin, uzatmanın anlamı da yok. En iyisi olduğu gibi anlatmak.

Baban sen tarlaya gittikten bir müddet sonra yanında bir iki adamla geldi.

Öküzleri, ineği ve buzağısını dışarı çıkardılar, sağına so­luna baktılar, ölçtüler, biçtiler,  sıkı bir pazarlık sonunda an­laştılar.

Baban bir tomar parayı cebine yerleştirdi. Hayvanları arabaya bindirip gittiler. Öğle üzeri baban geri geldi, bize uğradı. Bizim herifle oturup çay içtiler. Konuştular, İstanbul’a gideceğini söyledi. Şu parayı bıraktı, sana göz kulak olma­mızı istedi. Tarlaya, bağa,bahçeye mukayyet olmanı bekli-yor. Biraz gezip tozup geleceğini, burada durmaktan sıkıldığını anlattı. Sana güvendiğini ifade etti. Al, işte emane­tin kızım. Sen bize ananın emanetisin. Evimiz evindir, teklif­siz girip çıkabilirsin Bir sıkıntın olursa biz buradayız, unutma yavrucuğum!”

***

Kezban tavanın başına çöktüğünü hissetti.

Bu da mı başına gelecekti?

Bir temelli kolu kanadı kırılmıştı şimdi.

Gölgesinde kendisini rahat hissettiği, korkularından emin olduğu, güven duyduğu babası da bırakıp gidiyordu onu.

Bundan sonrası tam bir karmaşa ve çıkmaz olabilirdi an­cak.

İçinden çıkılmaz labirentlere dönüyordu geleceği.

Her an her şey değişiyor, beklemediği sonuçlara ulaşı­yordu bir anda.

İkinci bir nefes alana kadar çok farklı olaylar yaşanıyor, hayatın kareleri olağanüstülüklere gebe kalıyordu.  

***

Münevver Hanım Kezban’ın haline üzülmüştü.

Peşi peşine gelen acımasız tokatlarla nasıl  serseme  döndüğünü, çaresiz  içine gömüldüğünü, direncini  yitirdiğini görüyordu aylardır.

İnsanı teselli etmek kolay değildi.

Bunu nasıl başaracak, Kezban’ın dağlar gibi büyüyen yalnızlığını ve hüznünü yaşama sevincine dönüştürebilecek miydi?

Bir şekilde bunu başarmak, hayatın zorlukları ve acıma­sızlıkları karşısında direncini çoğaltmak mecburiyetinde bu­lunduğunu düşünüyordu.

Dikkatsiz atılacak bir adımın, söylenecek uygunsuz bir sözün ve gereksiz bir davranışın, hatta iyi düşünülmeden ya­pılan bir imanın, onu daha büyük ve geri dönülmez yıkıntı­lara sürükleyeceğini, bunun da göz göre göre Kezban’ı yitir­mek, ateşe atmak anlamına geleceğini fark ediyordu.

Doğrusu kızı gibi sevdiği ve ileride gelin olarak düşün­düğü Kezban’ı kaybetmeyi göze alamazdı.

Bin düşünüp bir konuşmak durumundaydı.

Söz namlunun ağzından çıkan kurşun gibiydi, hedefi tahrip etmekle kalmaz, sahibini de yaralardı.

Hakimi olduğu sözün mahkumu olmak hoş bir şey ol­masa gerekti.

Kezban’a ne diyeceğini ince bir düşünce ve kalp süzge­cinden  geçirmeye çabalıyordu. 

Bu kız ne kadar güçlü olursa olsun, önündeki bentleri yıkmaya hazır taşkın bir nehir, patlamak üzere olan tehlikeli bir bomba gibiydi. Onun önünde durmak ve sakinleştirmek zor bir işti.

***

Münevver Hanım olanca şefkatiyle kucakladı.

Başını bağrına yaslandırdı, ancak bir ananın evladına gösterebileceği merhamet nazarıyla gözlerinin içine baktı, saçlarını okşadı, ellerini avuçlarının içine kaçmasını engelle­mek istercesine hapsetti.

Bir süre öyle göz göze kaldılar.

Kezban’ın gözlerinde biriken yaşlar Münevver Hanımın ellerine dökülmeye başladı.

O da ağlamamak için kendini zor tutuyor, adeta dudak­larını kemiriyordu.

Ağzından çıkacak her kelimenin taşınması imkansız ton­larca ağırlığa dönüştüğünün farkındaydı.

Konuşmak öylesine zordu ki.

Bu yükü ancak taşıyanlar fark edebilirdi.

Boş ve derin bir kuyudan kovayla su çıkartır gibi bir iki kelime dudaklarının ucuna gelebildi:   

“Benim güzel kızım, yaralı ceylanım, talihsiz çocuğum!  

Bu gece misafirimsin, bu halde bırakmam seni hiç bir yere.

Sabah ola, hayrola, gün doğmadan neler doğar, her şeyde bir hayır bulunduğunu düşünelim, ne yapacağımıza birlikte karar veririz.

Sayılı günler çabuk geçermiş, çok geçmez baban da gelir zaten.

Kuşu altın kafese koymuşlar, vatan vatan demiş, salmış­lar, dikenlerin arasına gitmiş.

Baban da döner gelir yarın öbür gün, ayrı duramaz bu­ralardan.

Haydi şimdi sil boncuk gözlerini.

Sıcak bir çorba kaşıklayalım, çay içelim koyu tarafın­dan, güzel bir uyku çek, dinlen, kalbinin, kafanın ve bedeni­nin yorgunluğunu gider.

Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.  

***

O gece Münevver Hanımlarda kaldı Kezban.

Kendisini bir an bile terk etmeyen yığınla hatıra, annesi­nin gözleri önünden hiç gitmeye hayali, kızgınlığı arttıkça artan babası ve ağabeylerinin acımasız tavırları, ne olacağını bilemediği, çok iyi şeyler de beklemediği uzak geleceklerin tasavvuru; zihninde, kalbinde ve dilinin ucunda düğümle­nen, birbirinden çok uzak ve anlamsız cümlelerle, fısıltılarla, yastığı çorak gibi ıslatan göz yaşları arasında sabahı etti.

O, ağlamaktan şişmiş gözler ve müşevveş bir zihinle bir o yana bir yana dönüp dururken, Münevver Hanım’ın tıkır­tıları çoktan başlamıştı.

 ***

Köylerde hayat erken başlardı.

Sabah ezanıyla ayağa kalkan insanlar, önce ağzı olup dili söylemeyen, derdini anlatma imkanından mahrum bulu­nan hayvanlara bakar, ihtiyaçlarını giderir, sonra kendi ka­rınlarını doyurup sokağa, işlerinin başına, bağa bahçeye gi­derler. 

Hayat sürekli bir hareketlilik halinden başka nedir?

Durulduğunda anlamını yitiren ve kendi içinde kıyameti kopan bir olgu yaşam.

Çalışmak, planlı ve programlı olmak, yerinde sayma­mak, ileri hedeflere yönelmek, gelişmek, güçlenmek, eşyayı ve hayatı, evreni varlığıyla anlamlı hale getirmek insanı insan yapan şey.

Hiçbir yaratığın taşımaya cesaret edemeyeceği, altından kalkamayacağı dünyayı imar etmek, düzene sokmak, güzel­likleri egemenliğini sağlamak, kötülükleri önlemek, kendisine farklı bir konum ve değer biçen, her şeyin üzerinde görüp muhatap alana karşı, ağır sorumluluk ve hesap verme bilin­ciyle,taşınması zor bir emaneti yüklenmiş,bu yükleniş onu diğer varlıklara karşı bazı üstünlüklere sahip kılınmıştır.

Durmak tükenmek demektir.

Ayakta kalabilmenin yolu düştüğü noktadan ayağa kalk-ma becerisini ve iradesini göstermektir.

Ancak ibret almak ve aynı yanlışları yapmamak, doğru­ları rehber edinmek ve tuttuğu ışığı takip etmek için geriye, geçmişe bakılabilirdi.

Kezban da öyle yapmaya karar verdi.

Tek başına ve en kötü şartlarda da kalsa yaşamayı sür­dürme başarısını yakaladığında varlığının anlamlı olacağını düşündü.

Yatağından çıktı. Uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaptı, abdest  aldı.

Molla Hasan yanık sesiyle ezanı yeni bitirmişti.

İnsanın içine işliyordu.

Farklı alemlere götürüyordu insanı, benlik ve dünya duygularını sorgulamaya çağırıyordu.

***  

Yaşamak sadece yemek içmek uyumak ve nefes almak olamazdı.

İnsanı insan yapan daha farklı ve üstün yanlar bulun­malıydı.

Varlığını bu dünyayla sınırlamak çok da anlamlı değildi.

Kendini nispet edeceği, ona ve dışındaki, ilgili olduğu her şeye egemen olan bir varlıkla, onun yardımı, desteği, acıması ve güç vermesiyle ayakta kalabilirdi.

Ona sığındı ve yöneldi.

Derdini anlattı.

Güzellikler ve zorluklara karşı dayanma gücü,sabır ver­mesini istedi.

Bütün imkanların tükendiği, çarelerin bittiği, çıkışların kapandığı zamanlarda sesini duyurabileceği, aracısız ulaşa­bileceği tek yer ve yön orasıydı.

Geldiği ve döneceği yegane adres.

En güçlü anında birini yanında aramayan insan çaresiz kaldığında sadece ona ulaşma imkan ve imtiyazına sahipti.

Sahip olduğu en önemli güçtü bu.

Dilinin döndüğünce bildiği duaları mırıldandı, kalbi, ka­fası ve O’nunla arasındaki irtibatı güçlendirdi.

Kendisine bu duaları öğretenleri hayırla anma ihtiyacını duydu.

Köy odasında, yirmi otuz çocuk, üçle on beş yaş arası genç fidanların birlikte okudukları sureler, Molla Hasan’ın ders bitiminde kapıda yaptığı duaya amin deyişlerini dü­şündü.

O heyecan ve mutluluğu şimdi de duyabilse ne güzel olurdu.

Gösteriş ve menfaatten uzak yükselen bu çocuk sesleri, köyün semasında nasıl da yankılanırdı:    

Euzübillahimineşşeytanirraciym.

Bismillahirrahmanirrahim

Allahümme rabbena atina fiddünya haseneten ve filahireti haseneten vegına azabennar. Ve edhılnel cennete meal ebrar.

Rabbicalni mugimessalati ve min zürriyyeti rabbena vetegabbel dua.

Rabbenağfirli velivalideyye velil mü’minine yevme yegumul hisab.

Amin.

Kovulmuş, taşlanmış şeytanın kötülüklerinden Allah’a sı­ğınırım. Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.

Ey Allah’ım, ey bizim Rabbimiz!

Dünyada ve ahirette bize güzellikler ver.

Cehennemin azabından koru bizi.

İyilerle beraber cennetine girdir.

Ey Rabbimiz bizi ve çocuklarımızı namaz kılanlardan eyle.

Rabbimiz, dualarımızı kabul eyle.

Allah’ım!

Beni, annemi, babamı ve mü’minleri hesap gününde bağışla.

Amin!

***

Münevver Hanım kapının aralığından gözyaşları ara­sında bütün benliğiyle Allah’ına dua eden Kezban’ı izliyordu.

Seher vakti yapılan duaların reddedilmediğini duymuştu.

Ne güzeldi Rabbiyle her dem buluşmak.

Münevver Hanım kapıdan uzaklaştı.

Sofrayı hazırladı.

Çorbayı doldururken Kezban çıkıp geldi.

-Hayırlı sabahlar abla, kolay gelsin!

Ev halkıyla sofraya oturdular, yemeği yediler.

İş başı zamanıydı artık.

Kezban izin istedi:

“Ben eve gidiyorum abla. Karabaşla Tekir aç kaldılar, ararlar beni. Allah sizden razı olsun, siz de olmasanız ne ya­pardım ben? Allah’a ısmarladık!

“Güle güle kızım, bu ev senindir, bu kapı her zaman açıktır sana, gene gel, canını sıkma, ölümden başka her şe­yin çaresi bulunur bu dünyada. Yeter ki sabret!

“Sağ ol abla! dedi Kezban.

Sessiz sedasız süzüldü çıktı kapıdan.

***

Eve vardığında kapının dibinde kıvrılmış yatan Karabaşı sevdi.

Tekir içerden miyavlayarak karşıladı onu. Kucağına tır­mandı. Yüzünü gözünü yaladı.

Kezban ekmek tepsisine uzandı. Karabaşın önüne doğ­radı. Ön ayaklarının üzerine çöken Karabaş yemeye başladı. Dünden kalan sütü de Tekire döktü. Tavuklar çoktan rızık aramaya başlamışlardı hayvan gübreliğinde. 

 ***

Şartlar nasıl olursa olsun hayat devam ediyordu.

Hiçbir şey yerinde durmuyordu.

Zamanın çarkı bütün hızıyla dönüyordu aksamadan.  

Mukadder sona adım adım yaklaşıyordu evren.

Her son bir başlangıca, her başlangıç bir sona gebeydi aslında.

***

Güğümü ayranla doldurdu.

Azık çıkınına ekmek, soğan ve biraz da peynir koydu. 

Bir başına ne yiyebilirdi ki. Ayakta durmasına yetecek nevale kafiydi.

Çapasını omuzladı. Torbasını koluna taktı.

İbriği pınardan dolduracaktı.

Tekir sütünü içmiş, ayaklarını, tüylerini temizlemekle meşguldü.

Karabaş peşine düştü.

Birlikte tarlanın yolunu tuttular.

Kalan yeri de bugün bitirirdi.

Sonra da komşulara yardım ederdi herhalde. Hem gönlünü eğler, hem yardım etmiş olurdu.  

***

Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, aradan tam dört ay geçmişti.

Annesini toprağa vereli altı ay olmuştu.

Gücünün birkaç katı çalışan Kezban, komşuların ve Mü­nevver Hanım’ın cansiperane desteğiyle işleri kuruya koy­muştu.

Kendi işlerini yapmakla kalmamış hemen herkese yar­dıma koşmuştu.

Şoför Ali kayıplara karışmıştı, gidip gelmemişti henüz.

Duyduğuna göre İstanbul’da gününü gün ediyordu.

Bir orada bir burada oğullarının yanında gönül eğliyor-du.

Paralar suyunu çekince dönüp gelirdi herhalde.   

***

Geçen bunca zamana rağmen ne babasından ne ağa­beylerinden bir haber çıkmamış, arayan soran olmamıştı.

Kabirde mahşeri bekler gibi geçen kış geceleri yavaş ya­vaş geride kalıyordu.

Yoksulluğun ve terk edilmişliğin, ihmalin, unutulmuşlu­ğun kelimelere sığması mümkün değildi.

Yaşamadan, görmeden bilinemezdi. Anlamak için ya­şamak gerekti.

Nereye kadar sürüp gidecekti bu böyle,daha ne kadar tahammül edebilecekti gücünü aşan bu ağır yükü taşımaya.    

Başkalarının kol kanat germesi iyiydi ama, öz babası, ağabeyleri niçin arayıp sormuyorlardı.

Onlara ne yapmıştı ki?

Kendilerine yük olacağını mı düşünüyorlardı?

Biraz destek olsalar kendi ayakları üzerinde durabilir, onlara muhtaç olmadan yaşamayı başarabilirdi.

Bir yılda bin yıllık tecrübe kazanmıştı yaşamaya dair.

Geleceğine oluşturmak için bir karar vermek zorundaydı.

Babasının döneceği yoktu.

Ağabeyleri aramıyorlardı yıllardır.

Onlar gelmiyorsa o gidebilirdi.

 ***

İstanbul büyük şehirdi.

İnsan deryasıydı.

Bir şekilde yaşayıp gidiliyordu orada işte.

O da yaşayabilirdi.

Bir ayak izi suda boğulmaktansa, okyanusta yaşayarak ölmeliydi.

Her halükarda ölecekti nasılsa.

Ha öyle ha böyle ne fark ederdi.

Daha da olmazsa birisine kapılanmalıydı.

Gözünü tutan, eli yüzü düzgün, iş güç sahibi, iyi aile sa­hibi bir gence kaçmalıydı.

Evlenip kurtulmalıydı bu yalnızlık sefaletinden.

Çoluk çocuğa karışır, çalışıp çabalar, yaşamasının bir gayesi olurdu.

Varını yoğunu ailesine adar, onlar için yaşardı.   

***

Kezban’ın aklının bir tarafında Bahattin düşü vardı.

Neden olmasın Bahattin’le evlenmek.

Üstelik İstanbul’daydı ve çalışıyordu.

Temiz bir ailenin çocuğuydu.

Bir yıldır kendisine analık yapan Münevver Hanım gibi dürüst, kibar, ölçülü ve iyiliksever bir anası vardı.

***

Bir karar aşamasındaydı.

İstanbul’a gitmeyi ciddi ciddi düşünüyordu.

Bunu nasıl gerçekleştirecekti?

İstanbul’a ulaşmak kolay değildi.

Para yoktu.

Kim yardımcı olurdu?

Hiçbir şey bilmiyordu.

En iyisi Münevver ablasına akıl danışmaktı, fikrini aç­maktı, tavsiyesine uymaktı.

Onu anası gibi görüyordu.

Yanlış yola koyuvermezdi kendisini. 

***

O gece yığınla düşünce ve düş arasında sabaha çıktı .

Kararını aşağı yukarı vermişti.

Münevver ablasından İstanbul’a gitme, babasını ve ağa­beylerini bulma konusunda yardımcı olmasını,  hatta götür­mesini isteyecekti.

Onlardan başka tutunacak dalı kalmamıştı.

 ***

Çok az uyuduğu gözlerinden anlaşılıyordu.

Açılırım düşüncesiyle pınara gitti, elini yüzünü buz gibi suyla iyice yıkadı.

Bahar tatlı tatlı gülümsüyordu yüzüne.

Toprağı terk eden beyaz örtünün arkasından aceleci menekşeler boy vermiş, erikler soğuğa tutulma pahasına çi­çek açmışlardı.

Eve suyu bıraktı.

Tatlı bir heyecan sarmıştı kalbini. İstanbul düşü canlılık getirmişti dünyasına.

Münevver Hanımlara yöneldi.

Dış kapı sonuna kadar açıktı.

Köy kadınları kalkar kalkmaz kapıyı pencereyi açar, dışa­rıdan gelen seher serinliğiyle evi ve insanları bürüyen uyku rehavetini, uyuşukluğunu giderirlerdi.

Sofra orta yere kurulmuştu çoktan. Mısır unu çorbasının dumanı tavana yükseliyordu, içine konulan mis gibi taze süt kokusu duyuluyordu.

“Buyur Kezban kızım, hemen sofraya, biz de yeni otur­muştuk,  dediler.  

Münevver Hanımla sofrayı birlikte kaldırdılar.

Çekingen ifadelerle meramını anlattı.

Bir kelime konuşmadan dinleyen Münevver Hanım, me­seleyi kocasıyla konuşacağını, sonucu bildireceğini söyledi. Kezban oradan nice ümitlerle  ayrıldı

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Altı...   

Altında Bir Taş, Taşta Bir Altın

Bulunabilir

Kezban bütün yükünü bir bohçaya sıkıştırdı.

On sekiz yılını geçirdiği, doğup büyüdüğü, nice ümit ve hayal kırıklıkları yaşadığı köyüne veda ediyordu.

İstanbul’a gidiyordu.

Taşı toprağı altın şehre, payitahta, hayata yürüyordu.

Güzel görüyor, güzel düşünüyor ve güzel şeyler bekliyor-du yarınlardan.

Umutluydu.

Kötü günler geride kalıyordu inşallah.

***

Bütün yollar umuda çıkıyordu.

Hiçbir kimse hüsrana uğramak, perişan olmak için yola çıkmazdı.

Çok kötü neticelenen bir serüvende bile umut vardır başta. Son ana kadar yitirilmez ümitler.

Veda anı ve el sallayış yeni bir tutamak buluşun işareti­dir çoğu zaman.

Sonsuz ve sınırsız anlamda kazanma ve kaybetme yok­tur. Zirvede düşme, boğazına kadar battığı çamurdan ayağa kalkma ihtimali vardır.

***

Münevver hanım, kocası ve Kezban, Uluköy-Bartın dol­muşuna bindiler.

Terminale geldiklerinde dokuz arabası kalkmaya hazır, bekliyordu.

Özbartın Turizm hareket ettiğinde Münevver Hanımla Kezban şoförün arkasındaki koltukta İstanbul yollarına düş­tüler.

Kezban yol boyunca dışarıyı izledi.

Çaycuma, Devrek, Mengen, Yeniçağa, Bolu, Düzce, Sa­karya, İzmit, İstanbul’a kadar yeşilin ve ormanın her çeşidini, tabiatın en zenginini doyasıya seyretti.

Bu güzellikler dünyanın neresinde bulunabilirdi başka.

Kıymetini bilemediğimiz bu zenginliklere, kaybettikten sonra yanmanın ne faydası olabilir?

Allah’ın nice güzelliklerle süsleyip bizi içine koyduğu cennet gibi bir memleketi ve hayatı birbirimize cehenneme çevirmekte pek becerikli davranıyoruz.

Çare üretme makamında olanlar problemin kaynağı ha­line geliyorlar.

Eldeki büyük imkanlar, küçük akılsızlıklar, beceriksizlikler veya hesaplar yüzünden ziyan ediliyor.

Gerişi dönüşü olmayan bu zararlara ağlamak da onları geri getiremiyor.

Yokluğuna ağlamaktansa varken kıymetini bilme irade­sini göstermek en iyi davranış biçimidir.  

  ***     

Yolculuk süresince derin düşler ve düşünceler içindeydi Kezban.

Yarını ve kendisini nelerin beklediğini bilmediği için te­dirginlik duyuyordu.

Karanlıkta ve hiç tanımadığı bir ormanda, yüksek ve sık ağaçlar, dikenler, ürpertici sesler ve yabani yaratıklar ara­sında yürümenin zorluğundaydı.

Kimsesiz, ışıksız ve katıksız. Korkularıyla baş başa.   

Keşke hiç gelmeseydim pişmanlığıyla yanıp kavrulma ihtimali az değildi.

Ona yol gösterecek, yöntem öğretecek, tehlikelerden haber verecek, yolunu ve yönünü aydınlatacak, kalbini ve kafasını rahatlatacak her şeyden haberdar bir kılavuzdan mahrumdu.

Babası ve kardeşlerinin umurunda değildi zaten.

Elinde bastonu bile bulunmayan bir ama gibi içine gir­diği bu insan denizinde, vahşi hayat ormanında düştüğünde kim tutacaktı ellerinden, görmesi imkansız olan tuzaklardan, çukurlardan, üstü güllerle örtülmüş bataklıklardan kim haber verecekti.

Kendisine sunulan bal şerbetiyle zehri birbirinden ayırt edebilecek miydi?

Koyu bir bilgisizlik ve yalnızlıkla örülü şehir kalabalıkları arasında yitip gitmek vardı bir daha görünmeyesiye. 

***

“Saygıdeğer yolcular, İstanbul’a gelmiş bulunmaktayız.  Yaklaşık yarım saat sonra Esenler Otogarına ulaşmış olacağız. Eşyalarınızı unutmayınız, unuttuğunuz şeyler için otogar yazıhanemize başvurunuz. Özbartın olarak bizi tercih ettiğinizden dolayı teşekkür eder,daha güzel yolculuklarda beraber olmak istediğimizi duyururuz. Gitmek istediğiniz isti­kametlere servislerimiz hazır sizi beklemektedir. Hayırlı gün­ler dileriz.

 ***

Kezban daha bir dikkatle incelemeye koyuldu ihtiyar şehri.

Değişik boylarda gökdelenler, her yöne akıp giden ve yerinde hiç durmayan kalabalıklar, karınca sürüsünü andıran arabalar ve hiç bitmeyen gürültü: İşte İstanbul!

Bir anda gözü korktu.

Bu koca şehrin çıkmazlarıyla kendi tutarsızlıkları, bek­lentileri, çaresizlikleri, umutları, hayal kırıklıkları, yoklukları birleşince baş edemeyeceğini geçirdi içinden.

Ama hayır, azmettikten sonra ölümün dışında aşılama­yacak hiçbir zorluk olamazdı.

Ne yapabiliyorsa onu denerdi.

En azından yolunda bulunurdu.

Direnirdi, dayanırdı, çalışır, çabalar, şartları zorlardı.

Yenilgiyi kabullenmekle, mücadeleden kaçmakla varıla­bilecek yer var mıydı?

Nihayetinde kaderini yaşardı herkes gibi.

Yaptığı, yapamadığı şeylerin, tercihlerinin, tavırlarının sonucuna katlanırdı.

Başına gelenler ve karşılaştığı şeyler, iki eliyle kazandı­ğından başkası olamazdı.

Hayat sadece bir mücadele, kavga, vuruşma değil, pay­laşma, yardımlaşma ve birliktelikti.

Kimse tek başına yaşayamayacağına göre, en iyisi sıkın­tıları azaltmanın, sevgileri, doğruları çoğaltmanın yolu pay­laşmaktı.

Bencillikten, egoistlikten, çıkarcılıktan, aşağılamaktan, yok saymaktan, muhataplarını rencide etmekten uzak durul­duğunda, sevgi, saygı ve yardımlaşma hayatın merkezine alındığında, hangi problem aşılamayacak kadar büyük olabi­lirdi.

Güzel görmeli, güzel düşünmeli ve hayattan lezzet alma­nın yollarını bulmalıydı.

 ***

Otobüs durduğunda daldığı sonsuz hayal ve düşünce aleminden henüz çıkamamıştı Kezban.

Başını cama yaslamış, gözleri meçhullerde, öylesine ba­kıyordu.

-Haydi kızım,İstanbul’a geldik,uyuyor musun?

Münevver Hanım’ın müşfik sesiydi bu.

Daldığı derinliklerden çıktı, dışarıya bir göz attı.

Bahattin el sallıyordu gülümseyerek.

Gayri ihtiyari gülümsedi, tatlı bir sevinç doldu içine.

Yitirdiği değerli bir hazineyi bulmuş gibi hissetti kendini.

Başörtüsünü düzeltti.

Ayağa kalktı. Birkaç parça giysisini koyduğu bohçasını çekip altı üstündeki yüklükten.

Bütün dünyası bir bohçayla sınırlıydı, her şeyi bura­daydı.

Kocaya kaçmış bir kız gibi düşündü içinde bulunduğu durumu.

Bahattin orada bekliyordu.

İndiler.

Annesinin babasının elini öpen Bahattin, mahcup bir edayla kendisine yöneldi. Adeta yüzü kızarmıştı.

-Hoş geldin Kezban, dedi.  

-Hoş bulduk, dedi Kezban, başını öne eğdi.

  ***

Birlikte Bahattinlerin kaldığı küçük eve gittiler.

Yenibosna iki ana cadde ve ona paralel sokaklardan oluşmuş, yeni gelişen sanayi mahallesi görümündeydi.

İşyerleriyle evler bir aradaydı.

Bir apartmanın zemin ve giriş katları işyeri olurken son­raki katlarda insanlar oturuyordu.

 Bodrum katlara taşradan gelmiş dar gelirli aileler yerle­şiyordu kimi zaman.

Ev kiralarının astronomik rakamlar, mark ve dolarla ko­nuşulduğu bu şehirde, taşralıları sefaletin kentli biçimi en acımasızından kuşatıyordu.

Gönüllü kölelikti bunun adı ve kendi düşen ağlamıyor-du.

Çaresizliğin ve yoksulluğun büktüğü boyunlar bir daha doğrulamayacak biçimde kırılıyordu.

Bahattin ve ağabeyi, bir oda, bir mutfak ve küçük bir holden oluşan mini dairede oturuyorlardı.

Aldıkları para, kira, yeme, içme ve zaruri masrafları uçucuna karşılıyordu.

Kezban kendisini diri diri mezara girmiş gibi hissetti.

Sırtını çıplak toprağa yaslamış bir ölünün soğukluğuydu yaşadığı.

İnsanların gelmeye can attığı büyük şehrin büyük hayatı buydu demek 

Gerisi nasıldı kim bilir?

O geceyi İstanbul’da yaşanan hayata dair konuşmalarla geçirdiler.

Bahattin rahat etmeleri için pervane gibi dönüyordu çevrelerinde.

 ***

Kezban uğradığı düş kırıklığını dışarıya yansıtmamaya çalışıyordu.

Bahattin onun içinde kopan fırtınaları iyi anlıyordu.

Yıllarca evvel, köyden çıkıp geldiğinde benzer duygulara kapılmıştı.

Zamanla alışıyordu insan. O da alışacaktı.

Bütün öğrencilerini öldürse de en iyi öğretmendi zaman.

En derin yaralar sarılıyor, kendisini tedavi ediyor, hiç olmazsa kırılan kol yen içinde kalıyordu.

Acıların üzeri örtülüyor, yiğitliğe leke sürülmüyordu.

Açsa karnı, açıksa sırtı biliyordu insanın.

Sağ gözün sol göze yararı yoktu burada.

Üşüsen titremeyeceksin, acıksan hissettirmeyeceksin, yo­rulsan durmayacaksın, ölsen bile uzaklara nice bin ümitle bakıyormuş görüntüsü vereceksin, o kadar canlı ve diri ba­kacak ki gözlerin, öldüğünü kimsecikler fark etmeyecek.

Varlığını senden başka önemseyenin olmadığını her an gösterecek hayat sana.

Olmakla ölmenin arasındaki küçük ayrıntıyı anladığında varlığın anlam kazanacak.

Şehir koca bir dev ve her şeyi öğütüyor karnında, bir türlü doymuyor.

Herkes bir birinin vampiri, yanındakinin kanını hisset­tirmeden emenler ayakta kalıyor, başarılı ve büyük adamlar kabul ediliyor.

Yerleşik ahlak kuralları kimseyi ilgilendirmeyen bir ütopya uygulanabilirliğini yitirmiş.

Ben merkezli kurulmuş saatlere ayarlı yaşam biçimleri gözdedir yükselme yolunda.

Her türlü alçaklığı içinde barındıran büyüklükler saygı görüyor bu kentler kentinde ve en büyük cüce dev cüssesiyle kendisine tapınmamızı bekliyor. Bize ait neyimiz varsa soyu­narak karşısında iki büklüm, yüzü koyun secde makamında. 

Bahattin içinden geçenleri nasıl anlatabilirdi Kezban’a?

Anlatsa anlar mıydı masum Anadolu çocuğu.

Bazı şeyler yaşamadan bilinemezdi ki.

Nice değerler ziyan olmuştu bu mahşerde. Elmaslar ya­kılmış, kömür parçaları da göğüslerde taşınmıştı zümrüt diye.

Tersinden gösteren dürbünlerin kentinde yaşamak ma­haret isterdi.

Ayakta kalabilmek en ala sanattı, kör gözüme parmağını sok der gibi.

 ***

Sabaha çok zaman yoktu ki, Kezban ile Münevver ha­nım bir tarafta, babası bir tarafta kıvrılıp kaldılar.

Bahattin mutfakta tahtadan yaptığı sedirin üzerinde uzandı.

Mahalle camiinden sabah ezanı yükseldiğinde uyandı.

Ezanlar peş peşe geldi ve dakikalarca sürdü.

Ölü olsa uyanırdı insan.

İstanbul’un en güzel tarafı buydu işte.

Ezanı, salası eksik olmuyordu semasından.

Birinde bitiyor, diğerinde başlıyordu.

Gece boyu kirlenen şehrin sokakları, semaları, seher vakti ezan ve sala sesleriyle yıkanıyordu vahyin aydınlığında.

Bambaşka bir dirilişin ve arınışın müjdesini veriyordu minareler.

Ölü gibi yaşayanlarla öldükten sonra da diri kalanların ayırımına varıldığı vakitti sabah.

 ***

Uyumanın ötesinde gözlerini dinlendirmişti Bahattin.

Geleceğe dair düşlerin ve düşüncelerin kucağında geçen saatler sabahı getirmişti.

Hayallerle karın doymadığını biliyordu, hayal kurmadan da yaşanmıyordu ki hayatta.

Şu küçük dünyasında Kezban’a da bir yer ayırabilirdi.

Bir yürek koca bir evrendi ve içine çok şeyler sığıyordu.

Sabır ve kanaat ile dar mekanlar genişleyebilirdi insana.

Rızkın ve geçimin yarısı kanaat, ayağını yorganına göre uzatmak değil miydi?

O da çalışırdı çocukları olana kadar, eşyalarını alırlar, üç beş kuruş da biriktirirlerdi zor günleri için. Sonra daha iyi bir yere taşınırlardı. Geçinir giderlerdi, neden olmayacaktı ki?

Boş hayaller kuruyor,kendi kendine gelin güvey olu­yordu.

O neler düşünüyordu bakalım, ne hayalleri vardı İstan­bul için.

Umut işte, fakirin ekmeği umut.

Kalkmalıydı artık. İstanbul’da hayat erken başlıyor, gün çabuk bitiyordu.

Bir yerden bir yere gidebilmek için iki saat geçiyordu.

Kendine ayıracak zaman bulmak imkansızdı.

Yolda, işte ve uykuda geçen tek boyutlu bir oyundu oy­nadıkları.

Korkulu bir düş gibi yaşanıyordu her şey.

Çıplak gerçekler hayale yer bırakmıyordu, dolduruyordu bütün boşluklarını yaşamın.

 ***

Doğruldu.

Beli tutulmuştu.

Acı bir rutubet kokusu genzini yaktı.

Kalktı.

Mutfağın penceresini açtı.

Çaydanlığı çalkaladı. Demliği boşalttı. Bardakları yıkadı. Çayı piknik tüpe koydu, bir gün dörtlü ocakları da olurdu  elbet.

Hele bir evlensin. Yuvayı dişi kuş düzerdi. Toz­dan, pislikten görünmeyen yerler pırıl pırıl olurdu o zaman. Çöplükler cennetten bir köşeye dönerdi. Ev değil saray ha­line gelirdi padişahlara layık. Erkeği erkek yapan iyi bir ka­dındır, kadınsız erkek her zaman yarımdır. 

Eh, sofra hazırdı. Peynir, zeytin, yağ. Yumurta da kay­natsa mıydı? Yok, yok, istemez. Dünden kalan ucuz belediye ekmeği de var, yeter bu kadar. Bir demlik çay, kurtarırız bu öğünü.

Odaya girdi.

-Günaydın millet, hayırlı sabahlar, kalkın bakalım, gü­neş doğdu doğuyor, İstanbul’da öğleye kadar yatılmaz öyle, erken kalkan yol alır burada, kalkmayan aç kalır. Haydi!

Hayırlı sabahlar mıydı, günaydın mıydı?

Ne fark eder, ikisi de aynı.

Köyün hayırlı sabahları şehirde günaydın olmuş.

Odanın tavana yapışmış penceresini de açtı.

Temiz hava içeri, rutubet dışarı.

 Kim bilir, bir gün, dördüncü katta bir dairesi de olurdu. Allah o günleri de gösterirdi.

Klor kokan suyla yüzler yıkandı.

Uykular aralandı.

Sofraya oturuldu.

Fırında gece vardiyası çalışan hamurkar usta Hayrettin de kahvaltıya sona doğru yetişti. Abisini kapıda karşıladı.   

-Geçmiş olsun ağabey, hoş geldin!

Ayakkabıları görünce anne babasının geldiğini anlamıştı.

İçeri girdi, ellerini öptü, hal hatır sordu ayrı ayrı.

Köylerden havadis araştırdı.

Hayli zamandır görmediği çocuklarının ve eşinin selam­larını söyledi annesi.

Gurbet bu, ha dediğin zaman gidilmiyordu, bir gidip gelmeye bir sürü para harcanıyordu. Hasretlik büyüse de hesaplar ağır basıyordu. Sılaya ve sevgililere giden yolu ka­patıyordu.

***

Bahattin’in izin günüydü.

Bugün rahattı ve gezecekti.

İsterse, Kezban’a İstanbul’u gezdirebilirdi.

Bir günde gezilip görülecek şehir değildi ama, en azın­dan belli başlı yerlerini dolaştırabilirdi.

Bu vesileyle anne-babası da tanımış olurdu oğullarının yaşadığı adı büyük kenti.

Hayrettin ağabeyi de iyi bir uyku çeker, yorgunluğunu atardı.

Kahvaltı bitince teklifini açıkladı Bahattin:

-Ne dersiniz, bugün size İstanbul’u gezdireyim bildiğim kadarıyla. Fatih, Topkapı, Süleymaniye, Sultan Ahmet, Ayasofya, Şehzadebaşı, Cağaloğlu.” 

-Neden olmasın?  dedi babası.

-Bilmem ki Kezban kızım ne der bu teklife?  diye ilave etti annesi.

-Abimlere gitmeyi, babamı görmeyi tercih ederim, dedi fısıldar gibi Kezban.

-O zaman, önce biraz gezelim, öğleden sonra oraya gi­deriz, eklemesini yaptı Bahattin.

***

Birer bardak keyif çayının ardından yola çıktılar.

Bahattin’in rehberliğinde hayli gezdiler.

Mukaddes emanetlere, Ayasofya’ya, Sultan Ahmed’e varana değin güzel şeyler gördüler.

Hayranlıkla ve derin bir sessizlik içinde seyretti Kezban.

-Vay anasını be! ifadesiyle şaşkınlığını sıklıkla gösterdi Bahattin’in babası.

Annesi baktı, görüp görmediği meçhuldü.

 ***

Öğleden sonra şehri bir başka biçimde kuşatan ve ayrı dünyaları gösteren gece kondu semtlerinden birine, çamurlu yollardan geçerek, bir yığın yıkı görüntüsü arasında, kıyıda köşede, yırtık pırtık kıyafetler içinde oynayan çocukların ara­sından geçerek İbrahim ağabeyinin evine ulaştılar.

  ***

Bir an kendi köylerinde olduğunu düşündü Kezban.

Köyler şehrin kenarına taşınmış, büyük bir köye dönüş­müştü İstanbul.

Konaklarda ağalar, gecekondularda ırgat ve yanaşmalar oturuyordu.

Boğazı tokluğuna çalışmaya ve ağasına hizmet etmeye, ayak işlerini görmeye burada da devam ediyor şehrin ya­naşmaları, ırgatları.

Kıyafetler ve tavırlar tutunmuştu şehrin kıyısına, yine o ruh görünüyordu ilişkilerde.

Ev dedikleri birbirine tutturulmuş dört duvar, araları ay­rılmış mini odalar, gelişigüzel serpiştirilmiş eşyalar, her an kalkıp gidecekmiş gibi duran insanlar, eğreti tutunuşlar veya tutunamayışlar hayatın minderlerine.

Birbirini tekrarlayan günler.

 *** 

Kapı açıktı.

İçeri girdiklerinde babası bir köşeye büzülmüş uyuyordu.

Abisi ve yanındaki kadın, ilk defa gördüğü yengesiydi herhalde, televizyon seyrediyorlardı.

Babası biraz daha çökmüştü.

Sanki bir yıl yoksulluğu ve yalnızlığı o yaşamıştı iliklerine kadar.

Abisi halinden memnun görünüyordu.

İzin günleriydi ki, evdeydiler.

-Selamün aleyküm Şoför Ali, ne uyuyorsun öğle vakti miskin miskin, diye gürledi tok sesiyle Bahattin’in babası.

-Vay Kemal ağa, nereden düştün buraya, yol mu şaşır­dın be yahu. Hoş geldin, gel bir kucaklayayım seni, diye ün­ledi alaylı.

Kapının dibindekileri görmemişti.

Kızının farkında değildi.

Münevver hanımı tanıyamamıştı.

Bahattin kapının ağzında ayakkabılarını çıkarıyordu.

İbrahim yerinden kalktı.

Çok da samimi olmayan bir tavır içindeydi.

-Hoş geldiniz, Kemal amca, Münevver abla, ellerinizi öpeyim, köyümün kokusunu alayım. Gel Kezban, gülüm gel, seni de kucaklayayım kardeşim! Bahattin sen de hoş gelmiş­sin.

*** 

Kezban samimiyetsiz havadan rahatsız oluyordu aslında.

Yıllardır aramayan, sormayan, ne yer, ne içer, nasıl ge­çinir diye düşünmeyen bunlar değil miydi sanki?

Şimdi de durmuş kucaklıyordu. “Nasılsın bacım?” diye soruyordu.

Günah çıkartıyordu besbelli.

İçinden neler geçiyordu kim bilir?

Belli etmese de gelişine rahatsız oluyorlardı muhakkak.    

Bir boğaz ayrığı daha çıktı, bir kaşık düşmanı eklendi sofraya düşüncesindeydiler.

Onlara yük olmayacak, çalışacak, masraflara katılacaktı. Arkasından laf söyletmeyecekti kimseye.

Kardeşi bile olsa, muhtaç oldun mu, horlanırdı insan, iter kakarlardı.

Lokmaları boğazında bırakırlardı, sözü, özü ve davra­nışlarıyla.  

Pusulasız bir gemi gibi şehrin kıyılarına vurmayacaktı.

Kendine yetmeyi, ayakları üzerinde durmayı, düşse de kalkmayı öğrenecekti.

Ona bu canı, bedeni, hayatı veren Allah; zorluklara da­yanma gücü, problemleri çözme yeteneği, takılıp kaldığı yerlerde bir çıkış yolu gösterecekti elbet.

 ***       

Böyle kalacak değildi ya.

Bir nasibi çıkar, helal süt emmiş birini bulur, evlenir, yu­vasının kadını, kocasının sultanı, çocuklarının anası, kendi halinde bir insan olarak, ele güne muhtaç olmadan yaşayıp giderdi şu üç günlük dünyada.

Ötesi berisi yaşanıyordu.

Kimisi köşklerde, kuş tüyü yataklarda can veriyor, bazı­ları da viranelerde emaneti sahibine teslim ediyordu. Sonrası hesap ve bitmeyen bir hayat, yapıp ettikleriyle baş başa.

 ***

Kezban abisiyle kucaklaştı.

Babasının ellerini öptü. Bir yılın hesabını sorar gibi göz­lerinin içine baktı.

Ruhsuz bir biçimde, soğuk bir sütun misali ayakta dikilen yengesine doğru gitti.

Öpmek için ellerine uzandı.

Yengesi soğukluğunu devam ettirerek “hoş geldin!” dedi, tokalaştı, elini öptürmedi.

Şehir insanı bu kadar soğuksa üşüyecekti Kezban. Kö­yünün sıcaklığını arayacaktı.

Garip bir hüznün kendisini sarıp sarmaladığını hissetti.  

“Allah encamımızı hayırlı kılsın!” diye mırıldandı kendi duyabileceği bir sesle.

Gösterilen yere oturdu.

Ortamı incelemeye koyuldu.

  ***

Tavan yağmur akıntısıyla coğrafya haritasına dönmüştü.

Duvarlar rutubet kokuyordu.

Dışı kalaylı içi simsiyah bir tencereyi andırıyordu gece­kondu yaşamı.   

Çaylar içildi, pastalar yenildi.

Köylerden konuşuldu, işten,  güçten, geçim zorlukların­dan söz edildi.

Görünen o ki, insan yabancısı olduğu ve varlığını sürdü­rebilmek için kıyısına tutunduğu hayatın şartlarına uyum sağlıyor, kabuk değiştiriyor, bir müddet sonra çıktığı kabını beğenmeyen kaplumbağaya benziyordu.

İçerilerde, derinlerde bir yerde sırıtıp duran, “ben bura­dayım!” diyen asıl özünü bir türlü örtemiyordu.

***

Kendisini bekleyen değişimi düşünmek bile istemedi Kezban.

Konuşulanları sessizlik içinde dinledi, söze karışma fırsatı doğmadı, yığınla laf arasında dişe dokunur bir şey de yoktu.

Oradan buradan söylentilerle zaman dolduruluyordu.   

Akşama doğru Bahattin, annesi, babası “bize müsaade, emanet emin ellerde artık” diyerek ayrıldılar.

 *** 

Kezban, gözlerinde Bahattin’in bakışları, önünde uzayıp giden, ne getireceği bilinmeyen karanlık, engebeli, inişli çı­kışlı, karışık, her adımı bubi tuzaklarıyla örülü İstanbul yolla­rında yapayalnız yürümeye başlamıştı.

Yaşayacak ve görecekti yarının neler getireceğini.

***


Yedi...  

Tepeyi Aşmak Zor Olsa da

Ümit Vardır

İnsan bir yere ilelebet kalmak veya hemen dönmek için gitmezdi.

Herkesin geleceğe ilişkin bir takım planları, duygu ve düşünceleri bulunurdu.

Asıl belirleyici hayatın şartları ve kaderin değişmez çizgi­leri olurdu çoğu zaman.

  ***

Akşam yemeği yenildi. Çaylar içildi.

Uzun saatler televizyon konuştu, odadakiler sustu.   

Onun bulunduğu yerde ne söylenebilirdi ki.

O her şeyi biliyor, söylüyor, kişileri ve toplumları yön­lendiriyor, hayatlarının tek belirleyicisi olarak tartışılmaz egemenliğini sürdürüyordu.

Belki de başkaları adına kullanıyordu bu egemenliği.  

Daha gerilerde, derinlerde, görünmeyen, görünmek is­temeyen birilerinin ellerinin gölgesiydi orada yansıyanlar. Maşayı kullanan el görünmeyendi. 

 ***

Geç vakit İbrahim ağabeyi konuşma ihtiyacı hissetti:

-Anlatsana Kezban kardeşim, bizsiz nasıl geçti bunca yıl, neler yaşadın? Yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat!

-Ne anlatayım ağabey.

Bizim yaşadıklarımız belli.

Asıl size sormalı.

Çok yaşayan ve okuyan değil, çok gezen bilirmiş.

Senelerdir dışarılardasınız, büyük yerler gördünüz, koca kentlerde yaşadınız.

Çok şeyler görmüş ve yaşamış olmalısınız. Sizi dinlemek isterim.   

-Boş ver, anlatmakla bitmez buranın masalları.

Her saniye bin yıl gibi yaşanır şehirde.

Herkesin kendine göre anlatacak hazin bir hikayesi var­dır gün yüzü görmemiş.

Bir damlanın deniz için ne hükmü olur ki, bir damla bile olamadık biz.

Günü birlik, boğaz derdinde yaşayıp gidiyoruz. İki kişi çalışıyor, zor geçiniyoruz. Her şey ateş pahası. Kiraya güç yetmiyor.

Sen ne için geldin, ne yapmayı düşünüyorsun?

Sadece bizi ziyaret kastıyla gelmiş olamazsın.

Bir şeyler tasarladın ki yollara düştün.

Biliyorum, kendimizi sana affettiremeyiz, mahcubuz sana karşı.

Anamızın emanetine sahip çıkamadık.

Bir başına koyduk seni.

Babam da gelince neler çektin bilinmez.

Bizim için ne söylesen azdır.

-Ne söylemeye hakkım var ki, herkes kendi hayatını ya­şıyor bu dünyada.

Niyetim İstanbul’da kalmak, çalışmak ve hayatımı ka­zanmak. Kimseye yük olmak istemem. Sizden başka tutuna­cak dalım da yok.

Köyde son bir yılda neler yaşadığımı bir Allah biliyor, bir de ben. Anlatması bile zor.

Yanınızdayım ve yol göstericiliğinize muhtacım.

Ne derseniz öyle olur!

-Seni sokağa bırakacak halimiz yok ya, bizimle kalırsın.

Önce sana bir iş bulmamız lazım. Temiz ve güvenilir bir iş.

Kurt kapanıdır bu şehrin her yeri, dikkatli olmak lazım.

Hele bir uyu, dinlen, yorgunluğun geçsin. Yengenin ça­lıştığı yere de bakalım.

Sabah ola hayrola!

Şoför Ali, içine gömüldüğü köşeden seslendi:

-Yarın bana da müsaade oğul, epeydir buralardayım, köye döneyim artık. Eve köye, yere yurda mukayyet olmak lazım. Kardeşiniz size emanettir. 

İbrahim’e söyleyecek bir şey kalmamıştı.

İçin için sevinmiyor da değildi.

Ekmeğin aslanın ağzından midesine indiği bu koca şe­hirde geçinmek, bir kaç boğazı doyurmak kolay mıydı?

  ***

Sabahın erken saatlerinde yengesiyle ağabeyi işe git­mek üzere evden çıktılar. Ona da iş bakacaklardı.

Üç dört senedir görmediği ağabeyi nasıl da çökmüştü böyle. Saçları dökülmüş, avurtları çökmüştü. Oldukça zayıf görünüyordu.

El emri altında çalışmak, geçim sıkıntısı çekmek, hayatın gittikçe ağırlaşan şartlarıyla boğuşmak kolay şey miydi?

İbrahim ağabeyi, hiç kimsenin desteğini yanında bulma­dan, dişinden tırnağından artırarak evlenmişti.

Yüksel ve Durmuş abilerinin evliliklerinde önemli rolü vardı.

Kısa aralıklarla yuva kurmuşlardı.

Kırık dökük eşyalarla duruyordu evleri.

Az bir maaşa plastik fabrikasında çalışıyorlardı karı koca.

Eşiyle de orada tanışıp evlenmeye karar vermişlerdi. 

Kendi ailesinden hiçbir yardım görmediği gibi, eşinin çevresinden de destek görmemişlerdi.

Aynı kaptan yiyen ve ihtiyaçlarını uçucuna karşılayan, beş altı kişinin çalışmasıyla bir kişilik geliri elde eden kalaba­lık bir ailenin onlara ne faydası olabilirdi?

Evlenmelerine engel çıkarmamaları en büyük ikramla­rıydı.

Onların evlilikleri Yüksel ve Durmuş’a yol açmıştı. 

Aynı yerde çalışan ve benzer imkansızlıklarla boğuşan iki doğulu kız da onların payına düşmüştü

Şimdi sırada Ali ve Kezban vardı.

Bir kapı açılmasını bekleyeceklerdi Kezban ve Ali için. 

Sonrasına Allah kerimdi.

Önce iş, aş, kurulu bir düzen.

Evlilik arkasından gelirdi.

İbrahim abisi öyle düşünüyordu.

Babası köye gitmişti sabahleyin.

Kendini idare etse yeterdi, sefil perişan olur, ölür giderdi köyde.

Ele güne muhtaç kalırdı.

Çalışıp çabalayacak, iş tutacak durumu yoktu.

Çalışmayı sevmezdi zaten.

Kahvede vakit öldürür, bir iki dilim ekmek ve çayla gü­nünü geçirirdi. Bir yumurtayı pişirip yemeye üşenirdi babası.

Aklının bir tarafı onda kalacaktı, keşke gitmeseydi, geçi­nip giderlerdi, çalışmaya başlayınca bakardı babasına.

Dünyada her şeyin, herkesin hakkı ödenebilirdi ama, ana, baba ve öğretmenin hakkı asla.

İnsanı insan yapan onların çabalarıydı. Yoksa bir hiç olarak kalırdı insan nesli.

Beklemek ne kadar zordu.

Etrafı defalarca sildi süpürdü.

Mutfağı pırıl pırıl yaptı. Akşam yemeğini hazırladı.

Yorgun argın eve dönen ağabeyiyle yengesine sıcak bir tarhana çorbası içirecekti. Yazın elleriyle yapmıştı tarhanayı. Misk gibi boy, kekik, nane ve fesleğen kokusu yayılacaktı evin içine. İbrahim abisi annesinin pişirdiği tadına doyulmaz çorbaları hatırlayacaktı ister istemez. Eski günler gidecekti gönlüyle. Eski günler ve güzellikler geri gelmeyeceğine göre, o zamanlara bir hayal yolculuğunun zararı olmazdı. Hayırlı bir iş haberi sofranın tuzu biberi, tadı haline gelecekti. Ona dünyaları verecekti.

Abisiyle yengesi döndüklerinde ortalık iyice kararmıştı.

Sokaklardan el ayak çekilmişti.

Kedi miyavlamaları, köpek havlamaları köyü hatırlatı­yordu.

Dışarıdan gelen yengesiyle abisi bir köşeye yığılıp kal­mışlardı. Sabahtan akşama çalışmak, itiş, kakış, ayak üstü otobüslerin kalabalığında evin yolunu bulabilmek canından bezdiriyordu insanı.

Kör boğazı doyurmak, yaşayabilmek için buna mecbur­dular.

Biraz ötelerinde yükselen gökdelenlere, orada yaşanan lüks ve ihtişama imrenmek, kızmak, isyan etmek bir şeyi düzeltmiyordu.

***  

Bu dünya geldiği gibi gidiyordu.

Düzen fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapmak üzerine kurulmuştu.

Altında kalanın canı çıkıyordu ve üstlerinde tepinenlerin rahatsız olmalarını beklemek ne büyük yanılgıydı.

İstanbul’un iki yüzü vardı.

Bir yanda açlıktan kıvrananlar.  Diğer tarafta çok ye­mekten dolayı ortalığı kirletenler. Köşklerde sultanlar gibi sefa sürenler. Gecekonduların iki göz odasında, on beş kişi üst üste yaşayanlar. Son model özel arabasıyla caka satanlar. Kilometrelerce yürüyerek evine ulaşanlar, dolmuş parası bu­lamayanlar, belediye otobüslerinde yer bulabilmek için birbi­rini çiğneyenler, yarım saatlik mesafeye iki saatte ulaşanlar.

Bütün bunlar bu şehrin değişmez gerçeği, adeta kade­riydi.      

Kezban iki günde iki yüz yıllık tecrübe kazanmışa benziyordu.

Gözlemleri böyle düşünmesine neden oluyordu.

Bu kentten çok şey beklemek büyük hayal kırıklığı ya­şamak demekti.

En iyisi mevcut şartları ve olumsuzlukları hesaba katıp yaşamayı denemekti.

Ne kadarı mümkünse onunla yetinmek ve kaderine razı olmak.

 ***  

Ne kadar kentli olunursa olunsun, köyden gelen bazı alışkanlıklar varlığını sürdürüyordu.

Kezban köy usulü sofra bezini serdi, sofrayı üstüne yer­leştirdi. Bir tepside yemekleri getirdi. Hep beraber aynı ta­baklardan yemeye başladılar. Tabaklar boşaldı, herkes bir kenara çekildi. Sofrayı kaldırmak Kezban’a düştü koyduğu yerden. Ayakta durmaktan tabanları şişen yengesinin sofrayı kaldırmasını beklemek edebe sığmazdı.

O da halinden memnun, “keşke her akşam sofrayı önüme getiren birisi olsa da yemek hazırlama derdine düş­mesem yorgun argın!” diye düşünüyordu.

Kezban çayı demlemiş, bardakları getirmişti orta yere.  Çayları doldurdu, önce abisine uzattı, sonra yengesine, bir bardakta eline aldı, kanepeye oturdu. Abisine iş konusunu ne yaptığını sormayı düşünüyordu ki, abisi sözü açtı:

-İnşallah sıkılmadın Kezban, bütün günü neyle doldur­dun?

Eline sağlık, yemekler çok güzeldi.

Gördüğün gibi biz sızıp kaldık, on saat ayakta kalınca evin yolunu zor buluyoruz.

Yarından itibaren sen de göreceksin ki buralarda yaşa­mak kolay değil.

“Uzaktan davulun sesi koygun gelir!” derler, hiç de gö­ründüğü gibi olmuyor, büyük yerin büyük derdi var.

Müjdemi isterim, senin iş tamam.

Yarın plastik fabrikasında işbaşı yapıyorsun.

Parası az ama ileride artar.

Sabırlı davranır ve dürüst çalışırsan, hem maaşın artar, ustabaşı bile olabilirsin.

Haydi hayırlı olsun gülüm!

-Sağ ol abi, Allah razı olsun sizden.

İlk maaşı alınca bir tepsi baklava yapacağım sana, söz veriyorum.

Her şey sizin sayenizde, bir de Allah!”

***

Kezban mutluydu, seviniyordu.

Kötü günlerin geride kaldığını düşünüyordu.

Yarınlardan iyi şeyler beklemeye başlamıştı.

Mazinin üstüne bir sünger çekecek, yaşadığı acı dolu vakitleri aklına getirmeyecekti.

Huzur perisini yeni yakalamıştı. Elinden kaçırmamak için var gücüyle çalışacaktı.

***

 

 

Sekiz...       

Büyülü Madalyon Tersini Göstermez

Sabah işe gitmek üzere kalktıklarında içi içine sığmıyor-du Kezban’ın.

Senelerce isteyip de ulaşamadığı oyuncağını elde etmiş bir çocuk kadar sevinçliydi.

Okula ilk yazıldığı, siyah önlüğün üstüne beyaz yaka, elinde bir defter, kalem ve silgiyle başladığı günün heyeca­nını taşıyordu.

Yengesiyle ağabeyi kalkmadan kahvaltıyı hazırlamıştı. Ayak üstü atıştırdılar.

İlk arabayı kaçırdılar mı yandıkları gündü, işlerinden ol­dular demekti, patron kapıyı gösteriverirdi.

Ara ki iş bulasın. Ne gezer?

Öğünleri aparat şeylerle geçiştirmenin nasıl bir kültür yapısı olduğunu zamanla öğrenecekti Kezban.

Oraya buraya koşuşturmaktan oturarak yemeye vakit mi kalıyordu?

İlk arabaya son anda yetiştiler, itiş kakış bindiler. 

Şimdiden dolmuştu.

Her durakta yapılan yükleme hesaplanınca, taşıyabile­ceğinin birkaç katı ağırlık taşıdığı anlaşılırdı.

***  

-İlerleyelim beyler, bayanlar, yeni binenlere yer ayıralım!

-İteklemesene kardeşim!

-Bayanlara, çocuklulara, hasta ve yaşlılara yer verelim gençler!

***

Sabah, akşam duymaya alıştıkları bu ve benzeri sözlere iyice bağışıklık kazanmışlardı.

Herkes haklıydı, bir an önce işine ya da evine gitmek istiyordu.

Yolculuk işkenceye dönüşse de, başka ne yapabilirlerdi.  

Özel arabaları yoktu ya, olsa sabahın köründe işe gitme dertleri olmazdı, birileri onlar adına işlerini yürütürdü, onlar da hazıra konarlardı.

Paraya para kazandırma devriydi şimdi.

Bu hayata mahkumdular, bütün çıkışlar tutulmuştu.

-Okmeydanı son durak. Birbirimizi ezmeden inelim!  

 ***

Kezban işe başlamadan yorulduğunu hissetti.

Büyük dağın doruğuna tırmanmak zordu.

Bu sıkıntılara, kalabalıklara,  vaveylalara alışmak zorun­daydı.

Her nimetin bir külfeti vardı.

Büyük şehirde yaşamanın külfeti de bunlardı.

Allah daha başka keder vermesin, bunlara katlanılabi­lirdi.

***     

İlk gün işini, çevresini ve arkadaşlarını tanımakla geçti Kezban için.

Bambaşka bir dünyada buldu kendisini.

Yadırgadı, yabancı kaldı.

Hayret etti.

Alışamadı.

Ürkekti.

Buz dağına oturmuş bir gemiyi andırıyordu.

Eli ayağı hiç bir şeye yanaşmıyordu.

Suskunluğu konuşacak lafı olmamasından değildi.

Elleri var bizim ele benzemez, dilleri var bizim dile benzemez, diye böylesi anlar için söylenmişti galiba.

Oysa şu insanlar ne kadar rahattılar, şen şakrak işlerine bakıyorlardı, dünya umurlarında değildi.

Eğlenir gibi iş yapıyorlardı.

Rahat etmenin, işinde huzur duymanın, başarılı olmanın yolu buydu belki.

Kadın erkek karmakarışıktılar, oradan buradan, çoğu kez ipe sapa gelmez, edep harici laflar konuşuyorlardı çekinme­den.

Kimsenin yüzü kızarmıyordu. Aldırış ettikleri yoktu utanma denilen duyguya.

Demek ki şehirde böyleydi.

İnsanlar herkesle her şeyi konuşabiliyordu.

Kadınlara dikkat etti, herkes düğüne gider gibi, bayram eğlencesine katılırcasına süslenmiş, iyi elbiseler giyinmişlerdi.

Sabahleyin yengesini süslenirken görünce şaşırıp kal­mıştı. İşe giderken böyle süslenmeye ne lüzum vardı ki? Sa­dece yengesi değil, herkes süsleniyormuş meğer.

Boşuna şehirli olunmuyormuş zahir.

Her yerde, her zaman süsleneceksin ki şehirli olduğun anlaşılsın.

Öyle miydi gerçekten?   

Üzerini başını gözden geçirdi Kezban.

Diğerleriyle arasındaki farkı görmeye çalıştı.

Ne kadar da farklıydı.

Yeni dikilmiş bir elbisenin üzerinde yama gibi duru­yordu.

Şalvarı acayip görünüyordu.

Başını örten bir o vardı galiba.

Tevekkeli değil, herkes baştan aşağı bir süzüyordu üze­rini.

Kıyafetiyle sırıtıyordu aralarında.

***

İkinci gün farklı bir Kezban vardı işyerinde.   

Yengesinin yardımıyla bambaşka bir görüntüye kavuş­muştu.

Akşam olanı biteni konuşmuşlardı yengesiyle.

-Köydeki hayatını burada sürdüremezsin, değişeceksin, dönüşeceksin, şartlara uyum sağlayacaksın, kabuk değiştire­ceksin, yeni bir öz tutacaksın.

Bunun yolu kıyafetten başlar.

Başörtünü çıkar, şalvarını at, saçlarına şekil ver, dudak­larını boya, kaşlarındaki fazlalıkları al.

Güzel bir buluz, miniye yakın bir etek, burada böyle ge­çiyor, kıyafetinle insan sırasına katılıyorsun.

Yüzüne bakmayanlar kuyruğundan ayrılmıyor ondan sonra.

Şimdilik benim kıyafetlerle idare edersin, nasılsa aynı boydayız, sonra zevkine göre seçersin giysilerini!

Ağzı bir karış açık, hayretler içinde dinledi yengesini.

-İbrahim ağam bir şey demez mi böyle giyinirsem?

-Demez, şehirde öyle gerektiğini o da biliyor çünkü!

 ***

Özü, sözü, yüzü, gözü, kıyafeti, hal ve hareketleri, her şeyiyle değişiyor, dönüşüyordu Kezban.

Eski saflığından, arınmışlığından, farklılığından, yerliliğinden, tabiiliğinden eser yoktu.

Aynada baksa, kendinin bile tanıyamayacağı başka birisi duruyordu karşısında.

-Bu ben miyim? demişti boy aynasında seyredince.

Hani güzelmişim de farkında olamamışım, çul deyip geçme, ne kadar da değiştiriyor insanı, diye kendi kendine söylenmişti.

İşyerinde yeni haliyle hayli dikkat çekmişti.

Herkes takılmıştı:

-Kız sen bayağı güzel ve çekiciymişsin!  

Dün kimsenin dikkatini çekmemişti, bugün erkekler kur yapıyorlardı.

Yengesi de işin farkındaydı.

***

Kezban sür’atle değişiyordu, dönüşüyordu.

Niçin değiştiğini, neye dönüştüğünü anlayamıyordu he­nüz.

İçinde bir şeylerin yıkıldığını, yok olduğunu, direndiğini hissediyordu.

İster istemez düşünüyordu.

Bir yerde varlığını sürdürebilmek için illa oradakilere benzemek zorunda mıydı?

Çulu değiştirmekle kendisini yenilemiş oluyor muydu?

İçinde kıpırdanıp duran öz benliğini ne yapacaktı?

Değişim, eskiye ait ne varsa atmak, yeni bulduğu ve yeni diye kendisine sunulanları sorgulamadan, araştırmadan, tartışmadan, sorgusuz sualsiz almak, kabul etmek miydi?

Eskinin çirkinliği, kötülüğü, yanlışlığı, eksikliği ve lüzum­suzluğu; yeninin doğruluğu, iyiliği, güzelliği, gerekliliği ve vazgeçilmezliği konusundaki bilgilerimizin kaynağı neydi?

Bana söylenen ve yapılması tavsiye edilen her şeye uy­mak gibi bir mecburiyetim mi var?

Böyle olmasının birilerinin işine gelmediği ne malumdu? 

Kezban vicdanından yükselen aykırı sorularla, önünde duran hayatın tercihleri arasında bocalıyordu.

İlk günden köydeki Kezban’ın huzurunu aramaya baş­lamıştı.

Geri dönmesi de muhaldi artık.

Tercihini kentten yana yapmıştı bir kere.

Para kazanmak, harcamak, bağımsız olmak, istediklerini yapabilmek, bir takım kurallar içinde sınırlandırılmamak, şe­hir havası sarmış, büyülemişti Kezban’ı.

Bir kısır döngü ve sömürülme olduğunu fark ederek bı­rakmıştı kentli hayatın kucağına kendini.

Tatlı ninnileriyle uyutuyor ve uyuşturuyordu şuurunu. 

Gece yarısı sallanarak ayrıldığı meyhaneye erken saat­lerde dönen sarhoşlar gibiydi şehir insanı.

Alışkanlıklar zamanla vazgeçilmezleri oluyordu insanın.

Şehir ittiği anda bile çeken bir cazibe merkeziydi insana.

İstanbul’un çekim alanından kurtulması çok zordu Kezban’ın.

***

İstanbul’a geleli üç ayı geçmişti.

Sırtında bir kambur gibi taşıdığı köylülüğü üzerinden ya­vaş yavaş atıyordu.

Yeni arkadaşlar ediniyordu.

Köyünü neredeyse unutmuştu, anmıyor ve aramıyordu artık.

Arzuları ve beklentileri, şehre kök salmak zorunda ol­duğu duygusunu taze tutuyordu.

Karşılaştığı problemleri aşma konusunda inatçı davranı­yordu.

İnatçılık, kararlılık, ne pahasına olursa olsun arzularını gerçekleştirme direnci şehrin en büyük erdemiydi.

Diğer erdemler bunlara ulaşmada basamak olarak kulla­nılabilirdi ancak. Başlı başlarına bir değer ifade etmezlerdi.

İnsanlar her gün yüzlerine vurulan bu aldatıcı ve yıkıcı tavırlarının kendilerine neye mal olduğunu görmezden gel­mekte diretiyorlardı.

Her şey ayakta kalabilmek adına mubah sayılıyordu. 

***

Kezban geçen zaman içinde hep bir yanının yıkık ve kı­rık olduğunu hissediyordu.

Annesini arıyor, babasını, tekiri, karabaşı, tarlaları, bah­çeleri, köyün kenarından akıp giden dereyi düşünüyordu.   

Ne kadar güzel giyinse üşüyor ve çıplak olduğu zannını taşıyordu.

Açıkta kalan ve şehrin karanlık bulutlarının, şaşalı aydın­lığının, ürkütücü sessizliğinin ve gürültüsünün örtemediği bir tarafı vardı.

Olanca yemesine rağmen giderilemeyen bir açlık duy­gusu.   

Geleceğe egemen olma dürtüsü geçmişe ait olanı unut­ması, değişim ve dönüşümünü hızlandırması gerektiğini du­yumsatıyordu Kezban’a.

Çocukluğunun ve acılı genç kızlık döneminin içinde bü­yüyen ümit kaynağı olan Bahattin’e ilişkin düşünceleri de değişiyordu artık.

Modern hayatın kuşatmasında eski kişiliğinden uzaklaş­tıkça, Bahattin’i sıradan bir köylü insanı olarak tasavvur edi­yordu.

Yıllardır İstanbul’da yaşamasına rağmen kendisinin bir yılda kat ettiği mesafenin binde birine ulaşamamıştı.  

Yenileyememişti dünyasını, değiştirememişti.

Hala o bildik köylü delikanlısıydı.

Mahçup çocuk rollerini aşamamıştı henüz.

Saatlerce bir arada olsalar, kilometrelerce yürüseler, bir çift sevdalı ve tatlı söz etmesini beceremiyordu.

Daha elinden tutma cesaretini bile gösterememişti.

Millet kuytu köşelerde koyun koyunaydı.

Gözlerine bakmaktan çekiniyordu onun.

Hafta sonları bir araya geldiklerinde suskunluğunu sür­dürüyordu.

Sorulmayınca cevap vermiyor, geleceğe ilişkin bir hayal kırıntısından söz etmiyor, sinemaya, tiyatroya, gezmeye, eğ­lenmeye götürmüyordu Kezban’ı.

İşiyle evi arasında, daracık dünyasında yaşadığını sanı­yor, bir genç kızla gezip tozmayı ayıp sayıyordu.

Ona göre insan nişanlanmalı, evlenmeli, her şeyiyle bir­birine ait olduktan sonra yalnız kalabilir, gezip tozabilirdi.

Bunun dışındaki beraberlikler pek çok kötülük ve sıkın­tıyı beraberinde getirirdi.

Böyle durumlarda zararı çoğu kez bayanlar görür, er­kekler bir şekilde işin içinden sıyrılırlardı.

Bir anlık arzunun faturası en acımasız biçimde kadına kesilir, ömür boyu sürecek mağduriyetlerin mahkumu haline getirilirlerdi.

Aralarında mesafenin belli ölçüleri aşmamasına özen gösteriyordu Bahattin.

Bunu Kezban’a anlatması ve kabul ettirmesi kolay de­ğildi.

Sık sık sevgili değiştiren, hafta sonunu mutlaka birileriyle bir yerlerde geçiren kızlarla aynı yerde çalışan, onlara ben­zemeyi gelişme ve güzelleşme, özgürleşme zanneden birinin böyle bir bakış açısını anlamlı bulması mümkün değildi.

Kıskaca alınmış bir hayatı yaşayamayacağını düşünü­yordu Kezban.

Bu devirde bu tür anlayışların kabul görmesi imkansızdı.

Sınırsız özgürlüğün ve davranış serbestisinin hayatın hiç­bir döneminde olmayacağını, insanın bir takım kurallarla sınırlandırıldığını kabullenemiyordu.

Sınırsız arzular bitmeyen problemlerin kaynağıydı çoğu zaman. Kişinin hayatını, aklın, kalbin ve vahyin ışığıyla ay­dınlatması, güzelliklere ulaşmanın tek yoluydu.     

Kezban’ın içinde gittikçe büyüyen boşluğu Bahattin dolduramıyordu.

Beklentilerine cevap veremiyordu.

Sonsuz arzularını sınırlandırılmış bir hayatta karşılaya­mayacağını biliyordu.

Kazandığı para üzerine, başına, süslenmesine yetmiyor-du.

Arkadaşlarının arasında mahçup oluyordu.

Artist gibi giyinen kızların arasında çok basit görünü­yordu.

Abisine eve harcaması için verdiği paralar elini, ayağını bağlıyordu.

Parası iyi olan daha iyi  bir iş bulmalıydı.

Yeni bir düzen kurmalıydı.

Bahattin’le paylaşabileceği bir hayatı düşünemiyordu artık.

Farklı dünyalara doğru yürüyorlardı.

O, köylü tarafından vazgeçmiyordu bir türlü.

Kendisi ise daha modern ve şehirli bir hayatın özlemin­deydi.

Gecekonduda Bahattin’le geçecek bir hayata dayana-mazdı.

Geniş imkanlar içinde,rahat bir hayat yaşamalıydı.

Para olmadan bu mümkün değildi.

Bahattin’in aldığı fırında tezgahtarlık parasıyla, naylon fabrikasından eline geçen üç beş milyonla huzur olmazdı. 

Yeni bir arayış mecburiyetindeydi.

 ***

Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz,toplumun bü­tün kesimlerini olumsuz yönde etkiliyordu.

Kezbanın çalıştığı plastik fabrikası da krizdeydi.

İşverenin ekonomik krizi atlatmak veya en az zararla ge­çiştirmek için başvurduğu en kolay yol işçi çıkarmaktır.

Kezban’la yengesi işinden olmuşlardı.

Evin bütün yükü ağabeyinin omuzlarındaydı.

Evde beklemek, çalışmaya alışan insanlar için bir çeşit işkence oluyordu.

Akşama kadar bomboş beklemek, dört duvar arasında mahkum duygusu yaşatıyordu.

Kezban günlerce evde boş oturmanın, abisine yük ol­manın ezikliğini hissetti.

Yengesinin tavırları da birdenbire değişmişti.

Sudan bahanelerle huzursuzluk çıkartıyordu.

Kendilerine yük olduğunu, sıkıntıya düşürdüğünü, bu işin böyle yürümeyeceğini, bir an evvel iş bulmaları gerekti­ğini, ima yoluyla hatırlatıyordu.

Bir ara köye gitmeyi düşündüyse de, buna cesaret ede­medi.

Zorluklarına rağmen şehir hayatına alışmıştı, köyüne dönemezdi, elinde çapa, günlerce mısır belleyemez, bir karış buğdayı yerden toplamak için belini bükemez, ahırdan hay­van gübresi atamazdı.

Şehir bir müddet sonra tutsak ediyordu kendisine insanı. Vazgeçilmezi oluyordu. Olanca nazına ve işkencesine rağ­men tahammülü zorunlu hale gelen bir sevgili haline geli­yordu.

   ***

Zamanının çoğu iş aramakla geçiyordu Kezban’ın. 

İşsizler ordusunun alabildiğine arttığı, ekmeğin kayıplara karıştığı, emeğin ve insanın değerinin hiç sayıldığı bir dün­yada iş bulmak, karın doyurmak, mutlu olmak, alt kesimler için lükstü.

Yaşamaları bile mucizeydi bu ortamda.

O kurum senin, bu işyeri benim, iş aramaktan şişen ve kara sular inen ayaklarıyla dolaşıyordu.

Nice ümitlerle duvar ilanlarını okuyordu.

Şehrin her tarafını kötülük kucaklamıştı sanki.

Düşenin dostu olma devri kapanalı hayli vakit geçmişti.

Bir tekme de sen vur düşene ki,bir daha kalkıp ekme­ğine, aşına, işine ortak olmaya yeltenmesin  anlayışının egemenliğinde yaşamanın zorluğuna katlanmak gerekiyordu.

Mayınla döşenmişti her yer, kişisel çıkarlar ön plandaydı artık.

İş vaatlerinin arkasında gizlenen çirkin yüzleri görebil­mek, önüne kazılan çukurları geçebilmek, örtülen pisliklere bulaşmadan temiz kalabilmek herkesin becerebileceği bir şey miydi bu kokuşmuş ortamda? 

 ***

Yorgunluktan kımıldayacak hali kalmamıştı.

Biçimsiz şekli, mat rengi, tebessümü unutmuş personeli ve müdavimleriyle insana sadece ümitsizlik telkin eden has­tane kafeteryasında bir çay içmeyi, ilan panosun göz gez­dirmeyi düşündü.

Ümitlerin tükendiği, çözümsüzlüğün bir karabasan gibi kişinin üzerine abandığı anlarda bile bir çıkış yolu bulunabi­lirdi.

Ümidini yitirmek en büyük handikaptı  insana.

İçeriye girdiğinde bütün masaların dolu olduğunu gördü.

Kuytu köşede, kapının arkasına gelen yerde bir beyaz melek oturuyordu yalnız.

Belli ki sağlık personeliydi.

Çay içiyordu.

Sessiz sedasız yanına vardı.

-Oturabilir miyim?  dedi.

-Ne demek, buyurun lütfen, cevabını verdi, tatlı bir te­bessüm içinde.

-Merhaba! dedi, beyaz giysileri içinde meleği andıran haliyle.

Başörtüsüyle ruhani bir görüntüsü vardı, ötelerden gel­miş gibiydi, demek böylesi de bulunuyordu bu şehirde.

-Ne içersin? diye sordu hemşire.

-Teşekkür ederim, zahmet olmasın, dedi Kezban.

-Bir çayın zahmeti mi olurmuş kardeşim? karşılığını verdi hemşire. 

Bu arada garson gelmişti.

Orta yaşa yönelmiş, kibar, nezih bir beyefendi görüntüsü vardı.

Çayı getirdiğinde ta gözlerinin içine bakmıştı Kezban’ın.

Yakıcı, insanın içine işleyen bir bakıştı bu.

Bir an neye uğradığını şaşırmıştı.

Saatlerce oturdukları masada, birkaç sözü, gözlerini yere indirerek  söyleyen Bahattin’i hatırlamadan edemedi.

Ne kadar da farklı oluyordu insanlar.

Herkese mi öyle bakıyordu bu adam, niçin o kadar deri­liğine bakmıştı ona?

Her neyse, çayını içmeli, ilan panosuna bakıp eve yol­lanmalıydı akşam olmadan.

İstanbul’da en yakın mesafeye gitmek için bile uzun süre oyalanılıyor yollarda. Bir yerden diğerine ulaşmak deveye hendek atlatmak kadar zor bu şehirde.

Kadınlar, hangi özelliklerindendir bilinmez, bir araya geldiklerinde, hiç tanımadıkları hemcinsleriyle çok hızlı di­yalog kuruyor, konuşacak, paylaşacak bir şeyler buluyorlar.

Havadan sudan konuşurken saatlerin nasıl akıp geçtiği­nin farkına varamıyorlar. Kırk yıllık ahbaplar gibi hayatın en mahrem konularına el atıyorlar.

***

Bir çay içimlik zamanda tanıştılar, konuştular, kanları kaynadı Kezban’la Ayşe hemşirenin.

Aralarında bir yakınlık doğdu, güven oluştu.

Derdini onunla paylaştı Kezban.       

Konuşurken gözleri gülen, yüzünden tebessüm eksilme­yen, dilinden bal damlayan bu güzel insan güven veriyor, huzur telkin ediyordu.

Hastanede bir özel firmanın yürüttüğü temizlik işçileri arasında kendisine yer bulunabileceği konuşuldu, ertesi gün tekrar aynı yerde buluşma sözü verildi.

Sevinçten uçacak gibiydi Kezban.

Bir ümit ışığı doğmuştu karanlığından.

Bir dostluk ve arkadaşlığın başlamasına, nice yıllar sür­mesine sebep olabilirdi bir çay.

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının gözetilmesi boşuna değildi.

İstanbul gibi bir insan pazarı ve mahşerinde, elinden tu­tacak, sözüne, tavsiyesine, dostluğuna güvenilecek, bağlanı­lacak insan bulmak ne kadar zordu.

Gittikçe derinleşen, hayat okyanusunun dinmeyen fırtı­naları, gelgitleri arasında savrulmaktan, yalnızlığın ateşinde kavrulmaktan  kurtulup şefkat kanatları altına sığınabileceği emin bir limandı Ayşe hemşire.

İyi bir dost dünya nimetlerinin bütününe değerdi bu koca yitikler kentinde.

Bu gece rahat bir uyku uyuyabilirdi Kezban.

Daha bir umutluydu yarından.

Olmuş bitmiş gözüyle bakıyordu işe.

Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, bir yerden bir ışık sızıyordu görmesini bilen gözlere.

Eve vardığında yengesinin tanıdık tavırlarıyla karşılaştı yine.

Kırk yıl sırtında taşıdığın kişi, yorulduğun için bir gün ta­şıyamadığında düşman kesiliyordu.

Hayatın kuralları ne kadar acımasızdı.

Çıkarı gerektirdiğinde yavrusunu yiyen bir ana gibiydi kentin insan yüzlü canavarı.    

***

O geceyi uykusuz geçirdi Kezban.

Ayşe hemşirenin melek yüzüyle, garsonun içine işleyen kara gözleri gitmedi hayalinden.

Öğleye kadar oyalandı evde.

Yengesiyle didişmemeye özen gösterdi.

Kimin evinde kiminle didişebilirdi.

Bir misafir değildi, bir sığıntı gibi duruyordu yanlarında.

İşsiz kalalı bir katkısı da yoktu mutfağa.

Hayırlısıyla şu işi bir olsun, o da, yengesi de rahatlaya­caktı. Her gün ağızlarının tadı bozulmayacaktı.

Yoksulluk huzursuzluk getiriyordu.

İyi bir işi olursa kendi düzenini kurabilirdi.

Zaman sür’atle geçiyordu.

Evlenmeyi, evini, yuvasını kurmayı düşünmeli, kendi yolunda yürümeliydi.

Abisiyle yengesinin yanında ne zamana kadar kalabi­lirdi, köye dönmeyeceğine göre, İstanbul’da bir şekilde dikiş tutturmalıydı.

Başka çaresi yoktu.

Geleceğe dair hayallerini gerçekleştirmek için daha fazla geç kalmamalıydı.

Bir müddet sonra evde kalmış bir kız durumuna düşebi­lir, yüzüne bakan olmazdı, onun bunun maskarası olmak­tansa, kendi evinin kadını olmalıydı.

Kardeşi de olsa, dünya derdi, geçim sıkıntısı araya gi­rince,belki çaresizlikten, belki de bir zamanlar vazgeçilmezi saydığı kimi güzel değerlerini yitirdiğinden, insanı dışlıyordu.

Nicelerini tanınmaz hale getirmiş, dışı süslü, içi paslı, birbirine düşman kılmıştı kardeşi kardeşe, anayı oğula, ba­bayı çocuğa, kadını kocaya.

Ne birey, birey olabilmiş, ne de toplum özünü koruya­bilmişti.

Bir yığın çelişkiydi yaşanan hayat. 

  ***

Aradan bir hafta geçmeden yeni işine başlamıştı Kezban. Artık sigortalı temizlik işçisiydi. Çok da ağır yükü yoktu.

Ayşe hemşire gibi eşi bulunmaz bir dost kazanmıştı. Sık sık bir araya geliyor, muhabbeti koyulaştırıyorlardı hasta­nede.

Karşılaştığı ilk anda, zehirli birer ok misali yüreğine sap­lanan, uykuda bile meşgul eden bir çift kara gözü daha sık görüyordu artık. Fırsat buldukça soluğu kafeteryada alıyor, çay içme bahanesiyle, Mehmet’in sihirli gözlerinin çekim alanına bırakıyordu kendini.

Yeni bir işi vardı. İyi para kazanıyordu.

Olmuyordu, nefsin gözü doymuyordu.

İstedikçe istiyordu ne istediğini bilmeden.

Çok ağır bir işi de yoktu.

Genelde birinci vardiya çalışıyordu.

Sabah, öğle ve akşam üzeri kendisine verilen bölgeyi bi­rer saatte temizliyor, geri kalan zamanını ya kafeteryada ya da Ayşe hemşirenin yanında geçiriyordu.   

 ***   

Ayşe hemşire, genç, mazbut, mütebessim, makul, hayata ilişkin engin bilgisi ve tecrübesi bulunan melek gibi bir in­sandı.

Kezban onun yanında kendini rahat hissediyor, onunla her şeyi paylaşabiliyordu.

Sevgi dolu bir insandı.

Muhatabını sarıp sarmalayan, kucaklayan bir yanı vardı.

Sonuna kadar sabırla dinliyordu.

Uygulanabilir, anlaşılır çözümler söylüyordu.

Kalbine ve kafasına birden hitap ediyordu.

Kırmıyordu, üzmüyordu, saygı gösteriyordu, sevgiyle yaklaşıyordu, haklı bir tarafının olabileceğini hesaba katı­yordu.

Çok okuyordu, elinden kitap eksik olmuyordu. Bir aralık bulsa kitaba veriyordu kendini.

Boş konuştuğuna şahit olmamıştı.

İşine  dikkat ediyordu.   

Hastalarına bir hemşire gibi değil, annenin çocuğuna gösterebileceği bir sevgi ve şefkatle yaklaşıyordu.

Nerede bir sıkıntı olsa oraya koşuyordu, görevi olsun olmasın.

İşini ibadet aşkıyla yapıyordu.

Namazını da aksatmıyordu.

Onu böyle büyüten, sevgi dolusu yapan, emsallerinden farklı ve üstün kılan  Müslümanlığı ve insancıllığıydı.

Müslüman dediğin böyle olmalıydı.

Ona derin bir hayranlık duyuyordu Kezban.

Onun gibi olabilmenin özlemiyle yanıyordu.

Tam bir hanımefendiydi Ayşe hemşire. Evine, eşine, ço­cuklarına aşırı düşkündü.

Öyle bir ailesi olmasını ne kadar isterdi.

Örnek alınacak bir kadındı.

***   

Bu hastane Kezban’ın hayatının dönüm noktasıydı.

Dünyasını, duygu ve düşüncelerini, düşlerini değiştiren insanlara burada rastlamıştı.

Bir aydır buradaydı.

Kafeteryaya her gelişinde kasada oturan, çoğu zaman elinde bardak müşteriye çay sunan; orta yaşlı, nerede ise otuzunu geçmiş adamın tavırları gözünden kaçmıyordu.

İster Ayşe hemşireyle, isterse yalnız otursun, hep gözleri­nin içine içine bakıyordu. İlk günkü bakışını, her karşılaştıkla­rında ısrarla sürdürüyordu.

Bir şeyler duyurmak ve söylemek istiyor gibiydi.

Genç kızlık duygularına hitap ettiğinden belki ona öyle geliyordu.

Kezban’ı etkiliyordu, geleceğe ilişkin tatlı hayallere sürüklüyordu.

Her genç kız gibi gönlünde yatan aslanı, evlilik düşlerini gıdıklıyordu.

Garson ve kasiyer Mehmet’i ciddiye alıyordu.

Küçük de sayılmazdı artık. Yirmisini geçeli hayli zaman olmuştu.

Helal süt emmiş birisini bulunca neden olmasın evlilik? Demir tavında dövülüyordu. Yaşı geçmiş kızı kim alırdı?

 ***

Göz gönlün penceresiydi, oradan içeriye giriliyordu.

Günler geçtikçe Kezban karşılık vermeye başlamıştı adama.

Bir gün iş çıkışında tanıştılar, gezdiler, dolaştılar. 

Zamanla yakınlık duygusal ilişkiye dönüştü.

İnsanların birbirlerini gerçek yüzleriyle tanımaları müm­kün olmuyordu pek.

Takındıkları nice maskeli yüzden sadece birisini görebili­yordunuz.

Mehmet de sadece bir yüzünü gösteriyordu Kezban’a.

Gayet yakışıklı, kibar, saygılı, iş güç sahibi, oturaklı, al­tında arabası, dolgun maaşı olan bir beyefendi portresi.

Doğunun doğal yakışıklılığını taşıyordu.

Esmer bir çehresi vardı.

Zarif giyiniyordu.

Kravatsız dolaşmıyordu.

İstanbul lehçesiyle konuşuyordu, doğu şivesini arada bir kaçırsa da.

Köyden gelen ve şehrin cazibesine kapılan bir genç kız için ümit vaat eden özelliklerdi bunlar.

Mardin’den yıllarca evvel kopup gelen bir ailenin çocuğu olan Mehmet Kezban’ı etkilemiş ve kendine iyice bağlamıştı.

Yaşça biraz büyüktü ama, ne fark ederdi?

Ciddiyetle evliliği düşünüyordu Mehmet’le Kezban.  

Gezmeler, dolaşmalar, uzun süreli beraberlikler sıklaş­mıştı.

***

Dört ay süren arkadaşlık ve birliktelik aradaki sınırları iyice kaldırmış, bir gün bir otel odasında, beklenmedik bir biçimde gelinlik giyme hayallerini tüketmişti Kezban.

Kim bilir nerede, nasıl ve hangi vaatlerle sayısız Kezban yitip gidiyordu acımasız dişlileri arasında hayatın.

İhtirasları canavarlaşanlar, en değerli şeyleri harcamak­tan çekinmiyordu.

Her taraf kurt kaynıyordu ve kuzu postunda yaklaştıkları savunmasız, kendilerine inanmış, güvenmiş ve ümit bağlamış garipleri en vahşi yöntemlerle yiyorlardı.

İnanmak ve güvenmek, şüphelenmemek en zayıf ve en çok kullanılan  yanıydı insanın.

Bu dünyadaki en kolay şey aldatmak ve aldatılmaktı.

Toz pembe düşlerin loş ışıkları altında mutlu görüntüler veren Kezban aldatıldığını henüz bilmiyordu.

 ***

Mehmet aslında evliydi.

Birisi resmi nikahlı iki karısı, üç çocuğu vardı, bir sır gibi saklıyordu herkesten, yakın çevresi dışında bilen yoktu.

Bu çevirdiği kaçıncı dolaptı, sayısını o da bilmiyordu.

***

Bahattin, genellikle hafta sonları, fırsat buldukça ziyaret ediyordu Kezban’ları.

Onun da hayalleri vardı şüphesiz.

Sevdiğini bir türlü söyleyemediği, her söylemek istedi­ğinde elinin ayağının birbirine dolaştığı, yanında yüzünün kızardığı bu çocukluk aşkı ve arkadaşıyla evlenmeyi düşünü­yordu.

Hele biraz daha para biriktirsin, ev eşyası alsın, bir daire kiralayıp oturulacak hale getirsin,istetecekti Kezban’ı. Ondan iyisini mi bulacaklardı?

***     

Kezban, Bahattin’e sadece bir kardeş ve köylüsü gözüyle bakıyordu.

Terbiyesine, nezaketine, çalışkanlığına, dürüstlüğüne saygı duyuyor, evlerine geldiğinde hürmette kusur etmiyor-du.

Bir dönem ona dair kurduğu hayallerin yerinde yeller esiyordu şimdi.

Bütün dünyasını Mehmet dolduruyordu.

Varsa yoksa oydu. Gözü başka bir kimseyi görmüyordu.

Üstelik,bedeni,ruhu ve her şeyiyle onundu artık.

Ölüme kadar sürecek bir uzun yolculuğa çıkmaya karar vermişlerdi.

Bahattin’in nasibi neredeydi kimbilir?

Aralarında aşılmaz engelleri elleriyle koymuşlardı.

Kezban biraz daha mesafeli davranıyordu.

Başkasına ait olduğunun şuurundaydı.

Bu saf ve iyi niyetli çocukluk arkadaşına ümit vermek ihanet olurdu.

Kendi yolunu çizmişti, elbette o da çizecek ve unuta­caktı.

Böylesi daha hayırlıydı. 

*** 

Çok sevdiği Ayşe hemşireye sırrını açmayı düşündü Kezban.

Bir türlü dili varmadı.

Evliliğe, kadın-erkek ilişkilerine dair görüşlerini öğren­mek istiyordu.

Tavsiyelerine ihtiyacı vardı.

Bir kaç günlük bir tereddüdün ardından sordu.

Ayşe hemşire uzun süren bir soluklanmadan sonra ko­nuştu:

-Bu o kadar çetrefil bir konu ki Kezban kardeşim!  

Neresinden tutsan elinde kalır, bu alanda söylenmedik söz, tartışılmadık şey mi kaldı?

Hoş bu gök kubbe altında söylenmedik söz yoktur ama, zararı yok, biraz da biz ahkam keselim.

Hakkında ciltlerce kitap yazılmış, konuşulmuş bir konu­dur bu.

Her kimse kendi bildiğince,  görgüsüne, bilgisine, hayata ve olaylara bakışına, ideolojik yaklaşımına göre, tarafsız veya önyargılı açıklamıştır düşüncelerini.

Kadınların şeytanlığından, uğursuzluğundan, erkeklerin mutlak üstünlüğünden, hanımların aşağılığından, kadın-er­kek eşittir, hatta kadınlar daha üstündür diyenleri mi ararsın, neler var neler.

Zannediyorum bu kulvarda en güzel sözü İslam söyle­miş, oynayan taşları yerli yerince oturtmuştur.

Her kimseye layık olduğu hakkı vermiş, birbirinden ayırmamıştır varlığın ana damarlarını.

Hiç birinin tek başına var olamayacağını, manasını diğe­riyle kazanacağını açıklamış, evrenin ve hayatın imarını, gü­zelleştirilmesini, yaşanılır kılınmasını ikisinin ortak çabasına bağlamıştır.

Kadın ve erkek bir elmanın iki yarısı gibidir, birlikte an­lamlıdırlar.

Mutlak anlamda bir üstünlük veya eksiklikten söz edilemez.

Her birinin kendisine göre eksiklikleri veya üstün yanları vardır.

Gerçek tamamlığa birlikte ulaşabilirler.

Sevgi ve saygıyla, paylaşarak hayatın yükünü, güzellikle­rini.

Evlilik önemli bir kurum.

Allah insanları bir erkek ve bir dişiden yarattığını söylüyor.

Hayat bu iki varlığın omuzlarında yükseliyor, güzelleşi­yor veya çirkinleşiyor.

Sorumluluk duygusu, güven, dayanışma ve paylaşmak önemli.

Hiç kimse tek başına bir şey ve çok şey değildir.

Binayı sağlam temeller üzerine oturtmak lazım.

Zayıf ve çürük temeller üzerine yükselen binaların yı­kılma ihtimali her zaman yüksektir.

Birbirimizde ne arıyoruz, hayattan ve birbirimizden neler bekliyoruz?

Kısa süreli nefsi tatminler peşinde miyiz, uzun vadeli, mesela ucu ahirete varan bir beraberlik için mi kuruyoruz çatıyı?

Sağlıklı düşünce ve kararlar, sağlıklı ve doğru sonuçlar üretecektir.

Güven önemlidir dedik, birkaç günlük beraberlik ve an­lık tatminlerin arkasından çok çabuk harcıyor birbirini in­sanlar.

Bir anlık gaflet ve yanlışın ceremesini ömür boyu öde­mek zorunda kalan, el bebek, gül bebek sevgileri paylaşırken değersiz bir eşya gibi fırlatılıp atılan insanlar tanıyorum ben.

Neyi, nereye kadar paylaşacağını iyi bilmek lazım.

Araya güvensizlik uçurumları koymak kadar aşırı bi­çimde güvenmek de sağlıklı değildir.

En iyisi ölçülü olmak.

O da İslam’ın aramıza koyduğu sınırları korumaktan ge­çer.

Her şey yazılı kurallara bağlandıktan, hak ve sorumlu­luklar iyice belirginleşip, kimsenin zarar görmeyeceği hukuki şartlar gerçekleştikten sonra, paylaşılacakları paylaşmak ge­rekiyor.

Acele edilen durumlarda istismar edilen ve zarar gören taraf genellikle kadınlar oluyor, telafisi de imkansızlaşıyor bu tür durumların.

Akıl ve kalbin, İslam’ın ışığında buluşması ve birlikte ha­reket etmesi gerekir.

Bu buluşma gerçekleştiğinde kamil manada mutluluklar oluşacak, istismarlar engellenecektir.

Sevgi paylaştıkça büyüyecek, zorluklar paylaştıkça orta­dan kalkacaktır.

***   

Yanlışını yeni anlamaya başlamıştı Kezban.

Pahalıya ödemezdi inşallah.

Derin düşüncelere daldı.

Ayşe hemşirenin odasında derin bir sessizlik oldu.

Bundan sonra ne yapmak lazım geldiğini hesaba ko­yuldu.

Geçmişte yapılan yanlışlar telafi edilemeyeceğine göre, aynı yanlışlara düşmemek en güzeliydi.

Zararın neresinden dönülürse kardı.

Hemen nikahı kıydırmalı, resmi evliliği gerçekleştirme­liydi Mehmet’le, vakit çok geç olmadan.

Keşke bu iş başına gelmeden sorsaydı düşüncelerini Ayşe hemşirenin.

Daha dikkatli olur, Bahattin’le olduğu gibi aradaki me­safeyi korur, o büyük yanlışı yapmazdı.

Bilgisizlik insanın en büyük düşmanıydı.

O yenilmediği sürece yanlışlardan kurtulmanın imkanı yoktu.

Öğretmemişlerdi, öğrenmemişti, İslam’ın hayata ve in­sana dair ölçülerini.

Öğrenseydi, öğretilseydi, doğruyu yitirmezdi, yanlışın ve çirkinin karanlığına sürüklenmezdi.

Her şey yerinde ve zamanında olursa güzeldi.

Geç kalındı mı geri getirmek imkansızlaşıyor giden gü­zellikleri.

Yaşanması gereken yaşanmamış, yaşanmaması gere­kenler silinmez izler bırakarak geçip gitmiş oluyor hayatımız­dan.

Geç öğrenilen hakikatler dönüşü olmayan hataları telafi etmiyor çoğu kez.

Hayata dair bilgilerin zamanında verilmesi ne kadar önemli oysa, bizim en çok ihmal ettiğimiz ve görmezden gel­diğimiz bir konu.

“Vakit nakittir!” diyenler ne doğru söylemişlerdi. 

***

Zaman harcanıyordu geri dönüşü olmamak kaydıyla. Mehmet aylardır Kezban’ı oyalıyordu.

Kendisine her gün yalvaran, ne zaman evleneceklerini soran genç kızı aldatmaya devam ediyor, her gün bir başka yalan söylüyor, atlatıyordu, zaman kazanıyordu kendince.

Başından nasıl savacağının hesabındaydı.

İnsan hayatı ve duyguları bu kadar ucuzdu.

Kezban ne yapacağını bilemez haldeydi.

Mehmet’in “haydi evimize gidiyoruz, bohçanı topla gel!” sözünün uğruna ölebilecek denli çaresizdi.

Aradan geçen zamanla, karnındaki tekmelerden, bede­nindeki organik değişiklerden bir can daha taşıdığını öğre­nince dönülmez bir yolda olduğunu anladı, telaşı katlanarak büyüdü.

Kararını vermişti.

Sonunda ölüm olsa Mehmet’in peşini bırakmayacaktı.

Bir hata yapmışlardı birlikte ve temizlemeliydiler.

 ***

İbrahim kardeşindeki değişikliğin, durgunluk ve huzur­suzluğun farkındaydı.

Fırsat bulup konuşamıyordu bir türlü.

Kendi içinde yaşamaktan en yakınındakini anlamaya ve dinlemeye imkan bulamıyordu insanlar.

Burun buruna yaşıyorlar ve her biri bir dağın arkasın­daymış gibi uzaktılar.

Aynı yastığı birer yabancı duyarsızlığıyla paylaşanların sayısı küçümsenemezdi.

Yengesi de bir şey sormuyordu.

Aylardır içine atıyordu derdini.

Kendisi etmiş kendisi buluyordu.

Kime ne diyebilirdi. 

İş çıkışında Mehmet’e gitti.

Hastanenin dışında konuştular.

-Bak Mehmet, bu iş böyle devam edemez. Şu andan tezi yok bu işe bir çözüm bulmak zorundayız. Artık mızrak çuvala sığmıyor. Karnımda dört buçuk aylık çocuğun var ve senin umurunda değil.

Beni oyalıyorsun.

Kalbim, duygularım ve hayatımla oynuyorsun.

Sana güvenmekle büyük hata ettim, biliyorum.

Bu yara bugün sarılacak.

Olmazsa ben kesip atacağım bu yarayı.

Bu gece dönmemek üzere seninle geliyorum.” 

Uzun süre sustu Mehmet.

Ne yapacaktı, nasıl çözüm bulacaktı?

Yalanlarla oyalama devri geçmişti.

Mızrak hakikaten çuvala sığmıyordu.

Her şey güneş gibi meydandaydı.

En iyisi her şeyi olduğu gibi, dosdoğru anlatmaktı.

İki tane kadının yanına üçüncü bir kuma olarak gelmeyi göze alacak kadar gözü kara olamazdı.

Kürtaj yaptırırlar, olur biterdi.

Kürtajla çocuğunu aldıran ilk kadın o değildi ya. Mil­yonlarca kadına o da eklenirdi.

-Bak Kezban, seni bugüne kadar oyaladım, haklısın.

Ne yapayım, elimden bir şey gelmiyor.

Çözülemeyecek kadar karmaşık bu bilmece.

Bir yanlış yaptık, bir şekilde bunu telafi ederiz.  

Benimle gelmen imkansız!

Kezban şaşkın ve acı dolu bir sesle:

-Nedenmiş o? diye haykırdı.

-Ben evliyim, iki tane karım, üç tane çocuğum var.

Onların arasına gelmeyi göze alamazsın, gelsen de ra­hat edemezsin.

Gel anlaşalım, çocuğu aldıralım, sana biraz para veri­rim, başka bir nasibin çıkar, evlenir mutlu olursun.

-Ne diyorsun sen be haysiyetsiz adam, ne diyorsun, bu kadar ucuza kapattığını mı düşünüyorsun beni? diye bir çığ­lık attı Kezban.

Dümeni kırık bir gemi gibi yalpalayarak hastaneye yö­neldi,

Ayşe hemşireyi buldu, yığılıp kaldı odanın ortasına.

Ayşe hemşire işinin erbabıydı.

İlk müdahaleyi yaptı.

Tansiyonunu ölçtü. Düşüktü.

Doktoru çağırdı.

Kendine geldiğinde muayene bitmişti.

Ayşe hemşirenin gülen yüzü karşısındaydı. Kezban’ın elleri ellerindeydi.

Serum şişesinden ilaç istikrarlı biçimde damlıyordu. 

-Geçmiş olsun güzelim, iyi ki gözlerini açtın, korkuttun beni.

Şükür ki şimdi sıhhattesin ve beraberiz. Yanındayım.  

Bana anlatmadığın ne tür gizlerin var, bilmek isterim.

Kardeşiz biz. Çekinme.

Müjde! Karnında aslan gibi bir oğlan yatıyor, hikayesi nedir? Doktor söyledi.

Mahsuru yoksa anlatırsın güzel kardeşim benim!

Kezban yüzünü yana çevirdi, gözlerinden yanaklarına sı­zan yaşları göstermek istemiyordu sanki.

Ayşe hemşire eğildi, sildi ve yanaklarından öptü.

O gece beraber sabahladılar boş koğuşta.

***

Kezban en başından anlatmaya başladı:

-Bu hastanede işe başlayınca sevinmiştim.

Umutlanmıştım gelecekten. Sizi tanımıştım.

Sonra kasiyer Mehmet’le buluştu yollarımız. Genç kız kalbi bu ya, akıp gitmişti.

Hatırlarsanız size kadın erkek ilişkileri ve evliliği sormuş­tum. Uzun uzun konuşmuştuk.

O zaman olup bitmişti her şey.

Anlamıştım işi, ama geç kalmıştım.

Aylarca bekledim, oyaladı beni bu gün, yarın.

-Babamla konuşacağım, para biriktiriyorum, ev alaca­ğım, dayayıp döşeyeceğim, hele sen de biriktir, darlık çek­meyiz, dedi durdu.

Ne safmışım, inandım, bekledim, cezasını çekeceğim bir ömür boyunca.

Meğerse evliymiş adam.

Umduğum dağlara karlar yağdı.

Buz çöllerine döndü hayallerim.

Bir yıkıldım ki doğrulmamacasına.

İki karısı üç çocuğu varmış.

Çocuğumu aldırmayı, para vermeyi teklif etti. 

Yanlarında rahat edemeyeceğimi, başkasıyla evlenip mutlu olabileceğimi söyledi.

Alçaklık değil mi bu?

Benim duygularımla ve hayatımla oynadı.

Kullandı ve bir paçavra gibi kenara attı.

İnsanlık neresinde bunun?

Öldüresin günah olur mu böyle adamları?

Hem sen bilirsin abla, okumuş kadınsın, iki üç kadınla evlenmek neyine bir erkeğin?

Kitabın neresinde yazıyor bu?

Haksızlık ve hakaret değil mi biz kadınlara bu? Çıldıra­cağım abla, vallahi delireceğim, sen ne diyorsun  bu işe?

Ayşe hemşire sessiz kaldı bir süre.

Soluklandı.

-Çok zor şeyler soruyorsun a canım.

Hele bir çay demleyeyim ben.

Akşam yemeği de yemedik.

Hoş sen serum alıyorsun ama, bir dilim ekmekle bir iki bardak çaydan bir şey çıkmaz.

Sabaha kadar vaktimiz var, istediğimiz kadar, her ko­nuda laflarız.

Ayşe hemşire çıktı.

Kezban sağlıklı şeyler düşünemiyordu.

Şaşkındı.

En zayıf yerinden vurulmuştu.

Bütün ümitleri buharlaşmıştı.

Ne yapacak, nasıl dayanacaktı olup bitenler karşısında.  

Ayşe hemşirenin söyleyeceklerini merak ediyordu.     

Ayşe hemşire, iki bardak, peynir, zeytin, ekmek ve çayla çıktı geldi çok geçmeden.

Oturdu.

Biraz bekledi.

Peynirleri ekmek arası yaptı. Çayları doldurdu.

-Bu kadar yatmak yeter Kezban hanım, haydi boğaz kavgasına.

Otur, duvarlar sağlamdır, arkanı oraya ver,  korkma yıkılmaz.

Neresinden başlayacaksak başlayalım söze.

Gece bizimdir artık.

Bütün kötülükleri örter gece, iyilikleri göstermez.

Şu çayını bir yudumla önce, ekmekten ısır.

Doğru kararlar doğru düşüncelerden çıkar.

Nereden başlasam bilmiyorum ki.

Hislere mağlup olmadan akılcı ve pratik şeyler üzerinde kafa yormalıyız.

Bir yol ki dönülmemek üzere girilmiş.

Günahsız bir bebeğin hayatı, yani bir can söz konusu.

Onun için senin ayakta olman çok daha önemli.

Sen olmadan onun yaşaması zor.

Öyleyse önce sen!

Madem ortada bir yanlış var, bundan sonrası için doğru kararlar almak ve düzgün adımlar atmak gerekiyor.

Dinin koyduğu sınırların korunmadığı bir toplumda, bu tür şeyler sıklıkla yaşanıyor.

Keşke olmasa.

Arkadaşlık, flört, çağdaşlık, birbirini tanıma adına ortaya konulan bir yığın kuralsızlık hayatı zehir ediyor insanlara.

Anlık zevklerin faturasını birileri yıllarca ödemek zorunda kalıyor.

Her neyse.

Bütün zorlukları göze alarak, varlık içinde yokluk çeke­rek çocuğunun adını almalısın Mehmet’ten.

Yavrunu onun evinde doğurmalısın.

Sonra ne yapacaksan yaparsın, nikahlı kocanın çocu­ğunu doğurmuş olursun.

Ayrılsan da kimsenin horlamaya, kem gözle bakmaya hakkı olmaz.

İnsanların ağzına sakız, sözlerine malzeme olmamak la­zım.

Benim için söylemesi kolay, senin yüreğin yanıyor, bili­yorum, başka da yol yok zaten.

Ayakta durabilmek için ayağını yere sağlam basmak zo­runda olduğunu unutmayacaksın.

Sağlam basmadın mı en küçük bir sarsıntıda, hafif bir rüzgarda yıkılıverir insan.

Sen öteden beri zor günleri yaşayarak gelmişsin. Bun­dan sonra da direnecek, dayanacak ve yaşayacaksın. Ca­nında can taşıdığın için yaşamak zorundasın en azından.

Evlilik öyle sanıldığı kadar basit bir olay, bir “evet!” me­selesi değildir.

Bedeni, psikolojik, sosyolojik, ekonomik, siyasi ve dini dayanakları, nedenleri, bütün bunların birbirleriyle doğrudan ve dolaylı ilişkileri vardır.

Her şeyden önce Allah’ın emri, Peygamberimizin tavsi­yesi, insanların fıtri ihtiyacıdır. Kötülüklere karşı bir kalkandır, kadın ve erkek birbirlerini günahlardan koruyan elbise gibi­dir.   

Evlilikte asıl olan insan soyunun temiz bir şekilde devam etmesidir.

Şehvetleri tatmin mükafatıdır evliliğin.

Yani insan evlenerek neslini devam ettirir, dünyada hu­zur ve mutluluğu tadar, evlilikten aldığı bedeni hazlarla da ödüllendirilmiş olur.     

Dikkatli ve tarafsız bir gözle incelendiğinde İslam birden fazla kadınla  evliliği getirmemiştir.

Böyle bir adet eskiden beri vardı.

Var olan, yanlış ve kuralsız işleyen bu kurumu İslam bir takım kurallara bağlamış, düzene sokmuş, denilebilir ki var olan çok evliliği bire düşürmüştür.

Kadınların bu yolla hukuksuz olarak istismar edilmesini önlemiştir.

Çok kadınla evlilik İslam’ın bir emri ve tavsiyesi değil; siyasi, sosyal, dini, psikolojik, ekonomik, tıbbi durumlar ge­rektirdiğinde kullanılmak üzere verdiği bir izindir. 

Belli şartları vardır.

Nikahta önemli olan aleniliktir, halka duyurmaktır, gizli saklı evlenmemektir. Herkese hakkını vermek, ölçülere uy­gun davranmaktır.

İnsanları yanlış düşüncelere düşürmemek esastır.

Tavsiye edilen bir kadınla evliliktir.

Bazıları bunu yanlış işletiyor, hatta kötüye kullanıyorsa İslam’ın bunda suçu nedir?

Bu konuda, günde bir sevgili değiştiren, yüzlerce fahişe ve hayat kadınıyla beraber olanların söz söylemeye, İslam’ı karalamaya, peygamberimize iftira atmaya hakları yoktur.

İslam kadınlara haklarını en mükemmel manada veren bir dindir.

Alınıp satılan, sömürülen bir meta olmaktan çıkarıp gö­nüllerin ilacı, toplumun baş tacı yapan bir anlayıştır.

Bu açıdan bakıldığında; Peygamberimizin  evliliklerinin her birinde dini, içtimai, askeri, ekonomik, ilmi ve beşeri he­defler gözetildiği açıktır.

Nefsani ve cinsel arzularını tatmin derdinde olan bir in­san yirmi beş yaşındayken, kırk yaşında bir kadınla evlenir, yirmi üç sene onunla evli kalır, Mekke toplumunun en güzel kadın teklifini elinin tersiyle iter miydi?.

İslam toplumunda kadınlar hayatın her alanında yerle­rini almışlar, İslam’ın anlatılması ve yayılmasında en büyük rolü oynamışlardır. 

Savaş meydanlarında, ilim meclislerinde kadınları gör-mezlikten gelebilir miyiz?

İslam’ın kadınlara ilişkin hükümleri, peygamberimizin temiz eşleri, mübarek annelerimiz sayesinde bize ulaşmıştır.

Savaş, tabi afet ve benzer nedenlerle sahipsiz kalan, ko­runmaya muhtaç hale düşen kadınların ve çocukların peri­şan olması, evlilik yoluyla hakları verilerek engellenmiştir.

Evlilik dışı ilişkilerin ve bundan doğan hastalıkların yay­gınlaştığı günümüzde, İslam’ın verdiği bu izni dillerine dola­yanlar neyi savunmaktadırlar? Önce evlilik dışı ilişkilerini bi­tirsinler ve mikrop yaymaktan vazgeçsinler.    

Görülüyor ki İslam, çok evlilik durumunda olanların, ka­dınları arasında adaleti gözetmelerini, eşit davranmalarını, maddi ve manevi, her yönüyle bütün ihtiyaçlarını karşıla­malarını emretmekte, bunu sağlayamayacaklarsa tek kadınla evlenmelerini istemektedir.

Yani asıl olan tek kadınla evliliktir, diğerleri kural dışı bir durumdur, izin verilmiş olması, yapılması gerektiğini gösteremez. Zorunluluk değildir anlıyacağın.

Senin durumuna gelince.

Eğri oturup doğru konuşacaksak, hakkaniyetli davrana­caksak, hislerimizin mağlubu olmayacaksak, yeterince yaşa­yamasak da inandığımız dinin gerçeklerine göre hüküm ve­receksek; eğer aranızda adaletli davranacaksa, her çeşit ihti­yaçlarınızı giderecekse, seni üçüncü bir eş olarak götürme­sinde ne sakınca olabilir ki?

Üçüncü bir evliliği yapmaktansa, fahişelerle düşüp kalk­ması daha mı iyidir?

Bu tür evlilikler yoluyla fahişeliğin ortadan kaldırılması gerekmez mi aslında? 

Şunu da söylemekte yarar var: Seni aldatması, yalan­larla oyalaması, dürüst davranmaması, geri çevirmeye kalk­ması, affedilir gibi değil.

İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı.

Yine de bir şans tanımalısın kendine ve ona.

İkinci de olsa, mağdur olmanı önleyecek şekilde aleni bir nikahla evlenip yasak ilişki konumundan kurtulmak gerekir. Hatadan dönmek lazım yol yakınken. Bir kişinin hatasını ge­nele yayar bu toplum. Dile düşmekten kötü bir şey yoktur.  

Zaman pek çok yarayı iyileştirir.

Aranızdaki güven bunalımı ortadan kalkabilir. 

Mutluluğu yakalayabilirsiniz belki.

Neden olmasın kardeşim?

Denemeye değmez mi?

Bana sorarsan değer.

Çocuğunun adı için bu beraberliği,  İslam’ın sunduğu güzellikler çerçevesinde düşünmelisin.

Sabır acı ama meyvesi tatlıdır.

Üstelik sabredenler sonunda muratlarına eriyorlar.

İyi tarafından bakmakta ve hayra yormakta fayda var, diye düşünüyorum ben.

Hayat senin, nihai kararı da sen vereceksin.

Savcılığa şikayet edeceğini söyle.

Bak göreceksin, o zaman yelkenleri suya indirecektir. Kodesi boylamayı göze alamayacaktır.

Onunla evlenirsin, haklı davanda haksız duruma düş­mekten, toplumun gözünde karalanmaktan kurtulur, çocu­ğuna onun adını verirsin, yine de yürümezse ayrılır, kendi başına da çocuğunu büyütebilirsin.

Sabah ola hayrola, yarın neler getirir, hep birlikte yaşa­yalım görelim.

Hadi yum gözlerini, güzel rüyalar gör.

Serum da bitmiş, ne iyi.

Allah rahatlık versin! 

Dokuz...  

Bütün Hesapları Altüst Eden

Bir Hesap

Ateşle serinlik insanın yaratılışında iç içedir ve birbirini dengelerler.

Yolları ve yolculukları hiç bitmez hayatın.

Sürekli bir hareket, belirlenen yeni hedeflere yürüyüştür yapıp etmelerimiz.

Bitti zannedilen yol, yeni bir yolun ağzı, yürüyüşün baş­lama noktasıdır.

Ara duraklarda biraz soluklanır, bir yudum su içer, azıcık gölgelenir ve devam ederiz.

Düşeriz, dizlerimiz parçalanır, ellerimiz çamurlanır.    

Kalkarız, canımız yanmıştır, biraz sızlanırız, hatta ağlarız, yenlerimizle gözlerimizi sileriz, gözyaşını göstermeyi zayıflık sayarız, içimize akar çoğu kez.

“Bu da geçer yahu, bunda da bir hayır vardır!” der ge­çeriz.

Buruk bir tebessüm oturur çehremize, bir serinliktir gü­lümsemek yüreğimizdeki yangına.

Çalı, çırpıya tutunur, ayağa dineliriz, oyuncaklarımıza sarılır, nereye kadar gideceğini bilemediğimiz hayat oyununu sahnelemeye devam ederiz.

***

Mehmet ve Kezban zaruretlerin kuşattığı bir hayatı sür­düreceklerdi.

Yanlışların açtığı yaraları tedavi etmek zordu.

Kapansa da derin izler bırakıyordu geride.

İstanbul bir koca şehir, herkesin kendini bulduğu ve yi­tirdiği, bir şeyler aradığı, bulduğunu zannettiği şeyde kayıp­lara karıştığı, varla yok arası, yok gibi yaşadığı, kucağı mah­şer kadar geniş ve derin kayıplar kenti.

İnsanların kirli ve çamurlu eteklerine tutunmak için ya­rıştığı rüya kızı.

Peş peşe düştüler, bahtlarına yürüdüler.

Bekleyenle buluşmak hüzün mü, sevinç mi getirirdi, bilinmez.

Bir tek kelime etmeden akşamın damarlarında aktılar.

Gecenin kanını tutuşturan şehvet, şehri bir diriler meza­rına çeviriyordu.

Hayat denilen zanla zehir soluyordu sokaklar.

Şeytana pabucunu ters giydirenlerle, Allah’la buluşma­nın tarifsiz zevkini tadanlar aynı tepelerde geziniyor, yıldızları arıyorlardı kendi hallerince.

Her kimsenin yıldızı kendineydi.

Avuçlarında parlayan yıldızın ışığına kör kalanlarla son­suz aydınlığı içinde sımsıkı kucaklayanlar bir yerde buluşu­yorlardı.

Buluşmak kavuşmayı sağlamadığı gibi, uzaklardan el sallamak da ayrılık değildi aslında.

Birbiriyle kenetlenen eller, başka bir yıkımın mimarı ol­mak üzere yola çıkıyorlardı bazı kereler.       

***   

Mehmet’le Kezban, kelimelerin dilsizleştiği ülkenin iki yıldızı.

Ateşi ve serinliği içinde, büyüdükçe büyüyen bir yangı­nın tutuşturucuları.

Çok yoğun bir ışık karanlık demektir

Karanlıkları içinde yürüdüler.

Nereye ve niçin gittiklerinin farkında değillerdi.

Onlar mı geceyi kuşatmıştı, gece mi sarıp sarmalamıştı bilinmeziyle, el ele gittiler. 

Gecesi kir gündüzü nur akan kentin sokaklarında hangi geleceğe gidiyorlardı, geçmişlerini ne yapmışlardı?

Niçin bu kadar suskun ve ürkektiler?

Yaşadıkları bir günah mıydı?

Suç neydi, suçlu kimdi?

Gizli bir günah gibi içinde taşıdıkları ve ağırlığı altında ezildikleri sevgilerini sürüklediler gittikleri yere.

Günahın bir ibadet rahatlığı ve gururu, ibadetin, asla ortaya çıkmaması gereken bir günah psikolojisi, ezikliği, kor­kaklığı ve endişesiyle yapıldığı bu hayalet kentin karanlık dehlizlerinde atılan adımların nereye çıkacağını kestirmek mümkün müydü?

Vakit gecenin yokuşunu yarılamıştı.

Eve vardıklarında tarih hangi günü gösteriyordu, saat kıyameti mi çalıyordu titreten gürültüsüyle?

Anlamanın anlaşılamadığı, anlamadığını anlayamayan­ların çoğaldığı bir dünyanın sır küpünü kırmak, balı sirke zannıyla dökmek, sirkeyi bal diye içmek alışkanlığını aşa­mamak neyi değiştirebilirdi?

Durmakla yürümek arasındaki çizgiyi, gitmek ve kal­mak, ölmek veya olmak derinliğini hissedebilmek anlamlı başlangıçlara gebe olabilir miydi?

Doğum sancısının böylesine uzun ve şiddetli olması sağ­lıklı bir doğumun, güzeller güzeli bir bebeğin gelişini kutla­manın hazırlıkları mıydı?

Sorular problemleri çözmenin anahtarıydı, yanlış yol ve yöntemlerden gidildiğinde, karmaşa ve kargaşayla karşılaş­mak kaçınılmazdı.

Beyoğlu arka sokaklarda, geçmiş yüzyıllardan kalma, ahşapla kevgir arası, aynı merdivenden çıkılan üç katlı bir konak eskisi. 

İhmal  edilmişliğini  canhıraş çığlıklarla haykırıyor, duya­nının  kalmadığını nereden bilsin. 

Alt kat çoktan terkedilmiş, sakinleri bir uzak diyarın sa­kinlerine dönüşmüş, selam ve haberleri duyulmaz artık.     

Orta kat, bir kaç oda ve genişçe bir holden oluşuyor.

Bir ucu yukarıya, diğeri aşağıya uzanan bir merdivenin ortası.

Mehmet aşağıda oturdu mu, orta kata ne vakit geldi, yukarıya çıkmayı düşünüyor mu?

Yukarının sakinleri nereye gitmiştir, halen niçin gürültü­leri duyulmaktadır.

Mehmet, aşağının sessizliği ve yukarının çığlıkları ara­sında ezilmektedir.

Yukarı çıkmak kolay değildir.

Tekrar aşağıya inmek ve ortada kalmak da istemeyen Mehmet, ne yapacağını bilemeyişin şaşkınlığındadır.

İçine girse de,yukarısı sonsuzluk kadar uzaktır.

Alt kattan izler vardır hayatında, istese de kurtulama­makta ve kurtulduğunu sandığı anda varlığını yüreğinin orta­sında hissetmektedir.

Ortada kalmışlık, ezilmişlik, yükselişi engellenmişlik, ete­ğini bırakmayan geçmişe bağımlılık hayatını zehir etmektedir.   

Üç çocuklu, iki eşli bir erkek, geçim sıkıntısının yakadan düşmediği kalabalık ve gürültülü bir aile için biçilmiş kaftan­dır bu eski konak.

Bir zaman mutena hayatların yaşandığı, sefahat ve se­faletin iki ucunun buluştuğu kritik nokta.

Mehmet burada yaşamaktadır, Kezban’ın yuvasıdır bun-dan böyle.

 ***

Dünya, ağlarını kaderin insanlarla birlikte ördüğü, üfle­sen yıkılacak kadar zayıf bir örümcek evi, üstelik evlerin en kötüsü.

İnsanın misafir olarak geldiği, biraz soluklanmak ve göl­gelenmek için durakladığı, hiç ayrılmayacakmış gibi sahip­lendiği, benimsediği, vazgeçemediği, içinde otururken dibini oyduğu, çatısını dağıttığı, cehenneme çevirmek için çalıştığı, sayısız minyatür evi ve insanı barındıran portatif mekan.

İnsan ki, çuluna ve puluna göre değer biçilen can.

Çul görürsün, içinde insan yoktur, insan tanırsın sırtında çul yoktur.

Adamlar vardır, sırtındaki çul, cebindeki puldan dolayı baş köşeye dikilir, karşısında el pençe divan durulur, tapılır, adam değildir.

Çulu ve pulu yok ne adamlar bulunur, kapılardan ko­vulur.

Şehir pazar yeri, insan mahşeri, güzelle çirkinin meşheri.

  ***

Girdiği ev, karşılaştığı manzara ve insanlar Kezban için sürpriz değildi.

Onlar hakkında yeterince bilgi sahibiydi.

Şimdiden sonra tanıyacak, kazanacak veya kaybede­cekti.

Bir arada yaşamayı, yeterince geniş olan dünyanın ni­metlerini paylaşmayı, iyi geçinmeyi, dost olmayı düşünü­yordu.

Zor bir roldü üstüne aldığı, başarının önündeki engelleri sevgiyle aşmayı deneyecekti.

Kendisine bir şans verilmesini isteyecekti.

İnsandılar ve paylaşabilecekleri ortak noktalar yeterince vardı.

Nasıl karşılanacağını bilememenin korkusuyla burkulan kalbinin sesini duymazdan geliyordu.

 ***  

Mehmet ve ardından Kezban girince ev halkı şaşırdı.

Gecenin bir yarısında, eşleriyle beraber gelen bu davet­siz misafiri olağan karşılamanın imkanı var mıydı?

Mehmet’in kaçamaklarını, eve geç gelişlerini, eğlenceye, zevk ve sefaya, sefahate, kadınlara düşkünlüğünü, evini ve ailesini ihmal edişini biliyorlardı.

Bir gece yarısı, ansızın, yanında yabancı bir kadınla aralarına gelme cesaretini gösterebileceğini akıllarından bile geçirmiyorlardı.

Belki bir misafirdi.

Taşradan gelen bir akrabaydı.

Bilemiyorlardı.

Nasıl davranacaklarını kestiremiyorlardı.

Karşı gelmek, isyan etmek, kavga çıkarmak yapabilecekleri bir şey değildi.

Mesele birazdan anlaşılırdı.

Ev sahibesi iki kadın misafire hoş geldin dediler, rahat etmesi için ellerinden geleni yaptılar.

Eve hakim bir görüntü veren Mehmet’in bir işareti ve buyruğuyla çay hazırladılar. 

Çaylar içildi.

Mehmet sigara üstüne sigara içiyordu.

Enine serilmiş yer yatağında, on, on bir, on iki yaşla­rında üç çocuk, ara sıra başlarını uzatıp geri çekiyorlardı.

-Uyuyun lan, dedi kaba bir tavırla.

Mehmet, sessizliğini bozarak oturduğu yerden bağırmıştı birden.

Kibar, zarif ve beyefendi Mehmed’in yerini, otoriter, kaba ve haşin bir kişi almıştı.

Kezban içine gömülmüş bekliyordu.

Gözleri bağlanmış, duası yapılan ve kesilmeyi bekleyen bir koyun uysallığıydı görünen.

İçindeki met cezirleri bir o biliyordu.

Mehmet olanca hırsıyla elindeki sigarayı bitirdi, bir tane daha ekledi.

Kendinden emin ve muzaffer bir komutan edasıyla söze başladı:

-Hanımlar, uzun lafın kısası, size bir arkadaş daha getir­dim.

Bu evde beraber yaşayacaksınız.

Kavga gürültü istemem, kardeşçe geçinin.

Bir erkek üç kadına yeter. Başka çareniz de yok zaten.

Siz ikiniz ve çocuklar zaten çalışıyorsunuz.

Dört ayın üzerinde hamile olan bu kadın da ev işleri­nize bakar. Yemek, bulaşık, çamaşır, temizlik, zaten bir kişi isti-yordu.

Doğurup çocuğu büyüyünce o da çalışır.

Gül gibi geçinip gideriz.

Geniş bir ev bulana kadar, küçük odada o kalır.

Adı Kezban’dır.

Yarın akşama bir şeyler hazırlayın, nikaha bizim köylü Seyit Hocayı getireceğim.

Diyeceklerim bu kadardır.  

  ***

Sabahın altısında ev boşalmıştı.

Kezban, uykusuz geçen bir gecenin ardından günlük iş­lerine ağırlık verdi.

Kırk yıldır buradaymış gibi ortalığı silip süpürmüş, her yeri gözden geçirmiş, çamaşırları bile yıkamıştı.

Gidenler döndüğünde, evi daha güzel ve derlenmiş, to­parlanmış görünce, sevinsinler mi, üzülsünler mi, bilemedi­ler.

Evde bir kadının bulunması hiç de fena değildi.

Üzerlerine bir kumanın gelmesine memnun olmaları beklenemezdi.

Yeni durumu, ya içlerine sindirecek, razı olacaklar veya sinsi planlarla huzurunu kaçırarak gitmesini sağlayacaklardı.

Bu tür yöntemlerle kovdukları kadın da dursaydı, bir evi ve kocayı dört kadın paylaşacaklardı.

Üstelik hamileydi bu kadın, başlarına bir çocuk daha gelecekti. Kabul edilesi bir durum değildi.

Nikah kıyılmıştı.

Artık kimsenin Kezban’a kötü gözle bakmaya, lafını et­meye hakkı yoktu.

Allah’ın huzurunda Mehmet’in nikahlı hanımıydı.  

Olsundu.

Ayşe hemşire ne anlatmıştı.

Yadırganacak, üzülecek, mesele yapılacak bir durum söz konusu değildi.

Allah dilemiş, öyle olmuştu.

Kötü yola düşmek, el alemin maskarası haline gelmek­tense, bir erkeğin üçüncü karısı olmanın ayıplanacak yanı yoktu.

Bir erkeğin, gözünün dışarıda olması, gayri meşru iliş­kilere girmesi, fahişelerin peşinden koşması, haram yolla bir yığın hastalıklarla dünyasını ve ahiretini ziyan etmesi mi, ikinci veya üçüncü bir hanımla evlenmesi mi daha iyiydi? 

Elbette ikincisi daha iyiydi.

Kezban hayata ve olaylara iyi tarafından bakıyor, kötü görünse de, bunda da kendisi için bir iyilik bulunabileceğini hesaba katıyordu.

Evdeki hesabın çarşıda tutması her zaman mümkün olmuyordu.

Günle uzadıkça uzuyor, geceler çekilmez hale geliyor, her dem bin yıl oluyordu.

Etrafındaki kuşatma gittikçe daralıyor ve yoğunlaşı­yordu.

Bütün iyi niyetine ve uzlaşmacı tavırlarına,  her çeşit hizmetlerini görmelerine rağmen kimseye yaranamıyordu.

Evlerini işgal etmiş, yiyeceklerine ortak olmuş, huzurla­rını kaçıran ve yok edilmesi gereken bir düşman gibi görü­yorlardı.

Bir zamanlar kendine diller döken, dünyanın en güzel kızı olduğunu söyleyen, öve öve bitiremeyen, göklere çıka­ran, sevdiği, beğendiği, güvendiği, uğruna can, yoluna baş koyduğu Mehmet ilgilenmiyordu.

Ev işlerini gören sıradan bir hizmetçi, yanaşma ve sır­tında bir kambur gibi görüyor, sözleri ve davranışlarıyla aşağılıyordu.  

Ev vardır, cennetidir insanın. Bütün güzellikleri orada bulur ve sonsuza kadar kalmayı, hiç ayrılmamayı düşlersiniz.

Ev vardır, ahiretin cehennemine rahmet okutacak denli yakıcı, ürkütücü ve azap vericidir.

Söz zehir, göz keskin ve delici bir oktur ki delip geçer si­nenizi her saniye.

Sevgi uzak diyarların sürgünü, hürmet, saygı ve hak ka­birde bir ölüdür.

İnsan canlı olarak mezara girmiştir.

Etrafınızı kuşatanlar birer zebanidir ellerinde zakkum şi­şesi ve ateşten kamçılarıyla.

Kimisi içerde hürdür, bazısı dışarıda ebedi mahkum.

Düşmanın oku zarar vermez, dostun attığı bir gül yaralar sizi.

***

Evi zindanı, sevdiği gardiyanıydı Kezban’ın.

Kimseyle görüştürülmüyordu.

İşini oraya gelirken bırakmıştı.

Sözlerinde hayat bulduğu Ayşe hemşireyle de bir çift söz etme imkanı yoktu.

Ağabeyleri dargındılar.

Aramıyorlardı, affedemiyorlardı.

Bağışlanmayı dilemesine rağmen, Allah’ın bağışladığı ve hiç bir günahın sonsuz cezayı gerektirmediği bir dünyada, kendileri hiç yanlış yapmamış, günahı tanımamış gibi, af­fetme büyüklüğünü gösterememişlerdi.

Allah’tan büyük değillerdi ve affedilmez bir günahı yoktu ama, abileri yüzünü görmek istemiyorlardı.

Onlara göre bir hata yapmıştı ve cezasını çekmeli, sürüm sürüm sürünmeliydi.

Kezban’ın yapabileceği bir şey yoktu.

Her şeyi sineye çekiyor, sabrediyordu, direniyor ve da­yanıyordu.

Ayakta kalmak zorundaydı.

Hayata bağlayan bir nedeni kalmasa da doğacak ço­cuğu vardı. Ona temiz bir isim verebilmek için yaşıyordu.

İşkencenin binlerce çeşidini yaşadığı bu eve tahammül ediyordu.

Babasız bir çocuk doğurmak istemiyordu.

Ayrılmayı düşünmüyor değildi.

En azından çocuk dünyaya gelmeli, Mehmet’in nüfu­suna yazılmalıydı.

Zararı yok, annesi Kezban yazmasın.

Ha Fadime, ha Kezban. Ne fark eder?

Asıl annesi oydu ya!

İsmini gururla söyleyebileceği babası büyük harflerle ya­zacaktı nüfus cüzdanında:

MEHMET!  

Hayat Kezban için iyice çekilmez hale gelmişti.

Ne yapacağını bilemiyordu.

Bir günü bin yıla bedel yaşatıyorlardı.

Çektiklerini anlatmaya kelimeler yetersiz kalıyordu.

Dünyada bir gün ahiret hesabıyla kaç güne tekabül ederse öyle yaşıyordu bir günü.

Üç ayda üç bin yıllık azabı yaşamak hangi kulun çeke­bileceği bir çiledir?

Halil İbrahim Peygamber değildi ki, bir kuş ağzıyla su ta­şıyıp, yapayalnız kaldığı şu dünyada, etrafında tutuşturulan acımasız ateşe döksün, yangını söndüremese de dostluğunu göstersin. Alevler güle ve serinleten bir göle dönüversin. 

Evinde, hizmetinde bulunduğu, onlardan biri olmaya ça­lıştığı insanlar, alevler yükselsin diye çalı çırpı yığmayı sürdü­rüyorlardı.

Asası yoktu ki Musa misali yere vursun da, önünde olanca dalgalarıyla kendini boğmaya çalışan hayat, Kızılde­niz gibi yol versin.

Ne kadar çaresiz ve ümitsizdi.

Kovulmayı, horlanmayı, hakareti, hatta dayak yemeyi göze alarak İbrahim abisine gitmeye, çektiklerini anlatmaya, yardım istemeye karar verdi.

Engin denizlerde, yırtıcı dev dalgalar arasında ölümle boğuşuyordu ve bir can simidi yoktu.

Sarılabileceği bir yılan da gözükmüyordu ufukta.  

Okmeydanı’na ulaştığında öğle paydosuydu.

Abisini yemek çıkışı yakalayabilir, derdini anlatırdı. 

Doğacak çocuğunu nüfusuna yazdırmasını, kendisine bir müddet destek olmalarını isteyecekti.

Sonrası kolaydı, kendi yağıyla kavrulur, sıkıntılara katla­nır, azla yetinir, çocuğunu büyütür, ele güne muhtaç etmez-di. Yeter ki piç damgası yapıştırılmasın.

Öyle yaptı.

Abisi, yanında yengesi dışarı çıktı.

Kalabalıktan kopunca yanlarına yaklaştı ve seslendi:

-Yenge, İbrahim abi! Bana biraz zaman ayırabilir misi­niz?

Arkaya döndüler, yabancı olmadığını anladıkları bu se­sin sahibi, Kezban karşılarındaydı ve onlarla konuşmak istiyordu.

Yengesi kurşun gibi sözlerle saldırdı:

-Hangi hakla, ayıp değil mi? Utanmıyor musun? El aleme rezil ettin bizi. Yüzün kızarmıyor da yanımıza geliyor­sun. Defol git!

Daha ağırlarına muhatap olduğu hakaretlere göre hafif kalan bu sözlere gülüp geçmek istediyse de başaramadı. 

Sersemledi.

Yengesinin abisiyle kaçarak evlendiğini ne çabuk unut­tuğunu düşündü.

Dün dündür bu gün bugündür anlayışı hakimdi hayata, bu tavır olağan karşılanabilirdi.

Abisine baktı.

Elini kaldırmıştı.

Vurmak düşüncesindeydi belki, ama vurmamıştı.

Tokat yarası iyileşebilirdi, dil yarasının çaresi bulunma­mıştı henüz.

Abisi en ağır şamarı yapıştırmıştı kalp yüzüne, kan revan içindeydi ipek kalbi.

Görünmese de kanıyordu yıllardır.

-Gözüm görmesin seni, geldiğin yere çek git yanımdan.

Bana sordun mu giderken?

Var git eşin pisliğin içinde, ne halin varsa gör.

Yıkıl karşımdan.

***

Sözlerin gerisini duyamadı Kezban.

Derdini anlatmaya fırsat bulamamıştı.

Dinleyen yoktu zaten.

Elleriyle yazdığı kaderini yaşamaktan başka çaresi yoktu anlaşılan.

Başına gelenlerden başkalarını sorumlu tutabilecek du­rumda değildi.

Yaşadıkları kendi tercihlerinin sonucuydu, katlanacaktı olan bitene. 

Ayakta zor duruyordu.

Abisiyle yengesinin gidişlerini görmekte zorlandı.

Başı döndü.

Olduğu yere oturdu.

Yarım saat dinlendi, kendine gelmeye çalıştı.     

Ağlamamak için hakim oldu sinirlerine.

Ayşe hemşireyi de görüp dönmeliydi.

Onunla konuşursa rahatlardı biraz.

Ufuk iyice kararıyordu. Ümitler son sür’at tükeniyordu.

Ne kadar dayanabilirse dayanmalı, çocuğunu doğurma­lıydı sağ salim.

Onun da eli kulağındaydı.

Ayşe hemşireyle bir saatin üzerinde muhabbet ettiler.

Gözyaşları arasında çektiklerini, ümitsizliğini, isyanını anlattı. İçini döktü.

Eve vardığında akşam ezanı okunuyordu.

 ***

Pazar, Bahattin’in izin günüydü.

Fırsat buldukça Kezban’lara giderdi.

Epeydir ziyaret etmemişti.

Başkalarının bilmediği bir duyguyla bağlandığı Kezban’ı görme isteği içini dolduruyordu.

Yıllardır çok yakınında bulunmasına rağmen sevdiğini bir türlü söyleyememişti ona.

Bu Pazar  söylemeyi düşünüyordu.

İçinde büyüyen ukdeyi çözmeliydi.

Ölene dek sır olarak saklayamazdı onu sevdiğini, ya­nında mezara götüremezdi, söylemezse kendisini sevdiğini nereden bilecekti.

Geleceğe dair düşlerini, evlilik planlarını bir bir anlatma­lıydı.

Hazırlıklara başlamalıydılar artık. Üç beş kuruş birikmişi vardı. Belki o da artırmıştır. Güç birliği yapınca bu ihtiyar kentin bitmeyen sorunlarını daha kolay aşabilirlerdi.  

Annesini, babasını gönderip isteteceğini bildirmeliydi.

Bir pastane köşesinde bir iki fincan çay içerken, yol boyu yürürken anlatabilirdi derdini Kezban’a.

Herhalde kovmazdı kapısından çocukluk arkadaşını.

O da yokluktan ve sahipsizlikten yana yaralıydı, birlikte omuzlayarak hafifletirlerdi hayatın yükünü.

Bütün cesaretini toplayacak, utangaçlığını yenecek, söyleyecekti sevdiğini sevdiğine. 

Sabaha kadar cümleler tasarladı kafasında.

Bir çırpıda, yüzüne gözüne bulaştırmadan, nasıl en güzel kelimelerle sevdasını anlatacağını düşündü.

Belediye otobüsüyle bir saati aşan yolculuğun sonra­sında menzile ulaştığında, içinde tatlı bir heyecan ve kıpırtı duydu.

Mutluluğun ayak seslerini duyuyor gibiydi.

Kapının ziline dokunduğunda elinin titrediğini fark etti.

Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler, diye dü­şündü.

Kapıyı Kezban’ın yengesi açtı. “Buyrun!” dedi.  

İbrahim abisi, yüzünden bin parça, aklı kim bilir ne­rede, televizyon seyrediyordu.

-Selamün aleyküm İbrahim abi, dedi Bahattin.

-Aleyküm selam Bahattin kardeşim, hoş geldin, dedi, yerinden kalktı, odanın ortasında kucaklaştılar. Kanepeye oturdular.

-Ne var, ne yok, işlerin nasıl gidiyor, ağabeyin ne yapı­yor,  köye gidiyor mu?

-İyilik sağlık ağabey, değişen bir şey yok, geçim dün­yası, karın doyurmak için çalışıyoruz. Abim de iyi. Siz nasıl­sınız?

-Ne sen sor, ne ben söyleyeyim, gördüğün gibiyiz işte, ağzımızın tadı yok bugünlerde!

-Hayırdır ağabey, bir yaramazlık mı var, kötü bir haber mi aldın köylerden. Kezban bacım nerelerde, bugün çalışıyor mu yoksa?

Kezban’ı, yapıp ettiklerini, şimdiki durumunu, dün ken­disine gelişini, öfke ve kızgınlık içinde bir bir anlattı İbrahim.

Bahattin duyduklarına inanamıyordu.

Renkten renge giriyordu.

Boğulduğunu hissediyordu.

Bir kelime bile edemiyordu.

Dilini yutmuştu.

En güzel sözler anlamını yitirmişti onun için.

Olduğu yerde donup kalmıştı sanki.

Canlılığını yitirmiş, boş bir çuval gibi yığılıp kalmıştı. 

Hiçbir tepki gösteremiyordu.

Gözlerinden yanaklarına inen bir kaç damla yaşı silme ihtiyacında değildi.

Adeta yıkılmıştı.

Ne ümit ediyordu, ne bulmuştu.

-Buyur Bahattin, çayını iç!

Bu sözü çok uzaklardan gelen bir uğultu gibi duydu.

Gayri ihtiyari çaya uzandı.

Dökmemek için büyük bir gayret gösteriyordu.

Sehpaya konan bisküvileri görmemişti.

Ne kadar zaman geçmişti?

Bir an mı, bin yıl mı?

Ne önemi vardı dakikaların, yıkıp geçtikten sonra. 

Hayalleri bitmiş, geleceğe dair planları tuz buz olmuştu bir anda.

Dünya yıkılmış, altında kalmıştı, eziliyordu her zerresiyle.

-Bana müsaade ağabey, ne diyebilirim ki, size Allah sa­bır versin.

Her şeyde bir hayır vardır, denilmiştir.

Belki böylesi daha iyidir.

Çay için teşekkür ederim.

Abim köye gidecekti, onu yolcu etmem lazım.

Hadi iyi günleriniz olsun, hoşça kalın! 

Bahattin’in yıkılmışlığını saklayacak hali yoktu.

Beyninden vurulmuşçasına dolaştı durdu sokaklarda. 

Yapamadıklarının, yaptıklarının, geç kalmışlığının, za­manı ve imkanları kullanamayışının pişmanlığı ve ezikliği içinde.

İstanbul’du burası.

Sahip çıkılmayanın yitirilmesi kolaydı.

“Keşke” demenin yararı kalmamıştı.

Her şey yerinde ve zamanında oluyor, eskilerin dediği gibi, demir tavında dövülüyordu.

Kuş kafesten uçtu mu, geri dönmesi imkansızdı.

Derin bir pişmanlık ve yakıcı bir hüsran kalmıştı geride.

Yapılabilecek bir şey yoktu bundan sonra.

Herkes çizdiği hayat yolunda yürüyecekti.

Mutluluk ve huzur dilemekten başka ne söylense boştu, anlamsızdı.

Her şey bir nasip ve kısmete göre olduğundan, üzülmek, ağlamak, pişman olmak, yırtınmak, saçını başını yolmak so­nucu değiştirmeyecek, bir fayda sağlamayacaktır. 

Kaderine razı olmak en güzeliydi.

Olan her şeyde bir güzellik gizliydi biz göremesek de.   

***   

Kezban her gün derin düşüncelere dalıyordu.

Başı ellerinin arasında, saatlerce düşünüyor, nerede yanlış yaptığını araştırıyordu.

Umut yelkenlilerinin birer birer karaya oturduğu hayat denizinde ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu.

Bu hayat böyle devam edemezdi.

Nereye kadar çekecekti?

Taşıyabileceği bir yük değildi böylesi bir dünya.

Bütün olumsuzluklarıyla abanıyordu üstüne.

***

Geçmişine göz gezdirdi.

Bu güne değin kaç güzel şey yaşadığını hatırlamaya ça­lıştı.

Hatırlanmaya değer ne vardı yirmi yılın üstüne çıkan ömründe?

Sefalet, yoksulluk ve acıdan başka ne bulmuştu?

Keşke köyden hiç gelmeseydi.

Ayşe hemşireyi daha erken tanısaydı.

Onun güzel öğütleri ve tavsiyeleriyle, yolunu ve yönünü aydınlatabilseydi zamanında, bütün bu kötülüklere bulaş-mazdı başı.

Münevver hanım Bahattin’e alırdı belki.

Geçinip giderdi.

Küçük ama mutlu bir dünyası olurdu.

Ne yapabilirdi?

Kaderdi her şey.

Kaderin yazdığını kim bozabilmişti şu evrende.

Herkes kaderini yaşıyordu iyi veya kötü.

Gerçekten öyle miydi?

Her şey kaderde yazılı olduğu için mi geliyordu insanın başına?

Olup bitenlerde hiç mi payı yoktu?

Rüzgarın önünde bir yaprak gibi sürüklenip gidiyor muydu?

Yaptığı iyi ve kötü işlerde payı neydi?

İyi olduğu bilinen Allah, yarattığı varlıkların kötülüğünü ister miydi?

İnsan akıllı varlıktı.

Doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü ayırabilir, isterse kötülük yapmazdı.

Onu kötülük yapmaya zorlayan bir şey yoktu.

Kendi tercihleri ve istekleri doğrultusunda yapıyordu her şeyi.

Allah şu iyi, şu kötü diye göstermiş, yapmakta veya yapmamakta serbest bırakmıştı.

Aklını kullan demiş, iyiliği tavsiye etmişti.

İnsan kötülük yapıyorsa bunun sorumlusu niçin kader veya Allah olsun?

Kezban çaresizliğin verdiği yılgınlık, çıkış yolu bulamayı­şın getirdiği ümitsizlik ve karamsarlıkla içine kapanıyordu.

Cevaplarını bulmakta zorlandığı sorular soruyordu. 

Çıkmazları gittikçe büyüyor, zihninde ve kalbinde açılan yaralar kapanması imkansız biçimde derinleşiyordu.

Yüklenecek birisini arıyordu.

Aradığı suçluyu bulamıyordu.

Suç ve suçlular kimlik değiştiriyordu ikide bir.

Ulaşılmaz oluyordu handikapları.

Dar bir yerde köşeye sıkışmış, kaçacak yeri kalmamış ak­rep gibi kendini ifnaya hazırlanıyordu.

Sanık sandalyesine koyacağı, yargılayıp mahkum ede­ceği birisini arıyordu. 

Bulduğu suçlu  ya kaderdi, ya da kendisi.

Kaderin suçluluğunu kabullenmesi mümkün görünmü-yordu.

Nefsi öyle istiyordu ama, kalbi ve kafası asıl sorumluyu bütün çıplaklığıyla gösteriyordu.

Kendisiydi. 

Kader konusunda Ayşe hemşireyle konuştukları aklına geliyordu.

İnandığı, güvendiği ve yoluna baş koyduğu sevdiği in­sandan, Mehmet’ten hayatının şamarını yediği, beklenmedik biçimde reddedildiği, kadere lanet ettiği bir akşamın gece­sinde, anne şefkatiyle kendisini teskin ve teselli eden Ayşe hemşire kadere saldırmanın, lanet etmenin doğru olmadı­ğını, kaderin mimarının aslında biz olduğumuzu, kaderin bi­zim arzu, istek, irade ve davranışlarımıza göre şekillendiğini söylemişti.

Kalbini doyurmuş, zihin açlığını gidermiş, sorularını ha­yatın içinden örneklerle cevaplandırmıştı.

 ***

-Bak Kezban, demişti.

Sözüme iyi kulak ver.

Hepimiz canımız sıkılsa kadere saldırır ve kötüleriz.

Her yanlışı, kötüyü ve kötülüğü kadere yıkıp işin için­den sıyrıldığımızı, sorumluluklarımızdan kurtulduğumuzu sa­nırız.

Bu bizim kaderi bilmeyişimizden, yanlış yorumlayışı­mızdan, önyargılarımızın esiri oluşumuzdan, yanlışa ve kö­tüye mazeret arayışımızdan, kendimizi haklı çıkarma ve so­rumluluktan kaçma çabamızdan başka bir şey değildir.

Kader, hakkında en çok konuşulan ve yanlış anlaşılan bir konudur. Herkes işine geldiği gibi söz söylemekte ve çoğu kez sözü amacından saptırmaktadır.

Bir kere, kadere iman eden kederlerden emin olur. Ağ­layıp sızlamakla ömür geçirmez.

Kaderin, davranışlarına, özgür iradesiyle attığı adımlara göre şekilleneceğini bilir.

Allah, insanın neyi, nerede, niçin, nasıl ve hangi müla­hazalarla yapacağını bildiğinden, kader programını ona göre yazmaktadır.

Olup biten şeyler Allah yazdığı için oluyor değildir, on­lar zaten olacaktı, Allah onların öyle olacağını bildi, yazdı, insanlar tercihlerini o yönde kullandı ve olaylar da kaderin çizdiği istikamette gelişti.

Kader yazmak bakımından Allah’a, eyleme dönüştürme açısından insanlara ait bir durumdur.

Olayların hangi yönde gelişeceğini bilmek, tahminde bulunmak ve bunu yazmak, olayın sorumluluğunu yazana yüklememizi gerektirmez.

Bilindiği gibi takvimler bir yıl öncesinden hazırlanmakta­dır. Bir yıl önceden hangi gün güneşin ve ayın tutulacağını yazan kişi, ayın ve güneşin tutulmasından sorumlu tutulabilir mi? Tutulamaz, çünkü o astronomi ilminin verilerine ve araştırmalarına dayanarak bir tespit yapmış, o da belirtildiği gibi gerçekleşmiştir.

Yüzme bilmeyen bir kişinin denize daldığında boğulma ihtimali, ehliyeti olsa da, şoförlüğü olmayan kişi araba sür­meye kalktığında ölümcül kaza riski, çalışmayan öğrencinin sınıfta kalma durumu her zaman mevcuttur, mukadderdir.

İnsan davranışlarının peşinden ortaya çıkan kötülüklerin, kayıpların faturasını kadere kesmek ucuz bir yoldur.

Örnekleri çoğaltabilirsin. 

Sen, köyden gelmeyebilirdin, hadi geldin, Mehmet’le ta­nıştın, onun vaatlerine kanmaz, kendini evlenmedikçe teslim etmeyebilir, hakkında bilgi toplayabilir, bir çikolataya alda­nan çocuk durumuna düşmezdin.

Önünde binlerce yol var ve sen tercihlerinle baş başa kalıyorsun.

İstediğin yola gitmekte serbest bırakılmışsın.

Başına gelenler ellerimle kazandığından başkası değildir.

Çünkü, insan için ancak çalıştığının  karşılığı vardır, de­nilmiş.

Olup bitenlerden ilk planda sen sorumlusun ve kimseyi suçlama lüksün yok. Tercihlerini o yönde kullandın.

İnsan meyhaneye veya ibadethaneye gitmekte hürdür.

İbadet, kişiyi Allah’a, güzelliklere, gönül zenginliğine, bütünlük içinde huzurlu bir hayata taşır, kötü duygu, dü­şünce ve eylemlerden uzaklaştırır.

Meyhanede işlenen eylemlerse, aklı ve kalbi iptal eder, arzuların yedeğinde ahirette cehenneme, dünyada sefalet, rezalet ve iflasa sürükler, insanlığından uzaklaştırır.

Cehennem, zevk, eğlence, işret ve geçici mutluluklarla; cennet ise zorluk, darlık,sıkıntı ve elemlerle kuşatılmıştır.

Geçici olan zevkleriyle insanı sarıp sarmalayan dünyaya aldanışın, kalbin, aklın ve ilahi habercilerin mesajına kulak tıkayışın cezasıyla buluştuğunda, sarhoş haliyle araba dolu bir yolda yürürken sakatlandığında kaderi suçlamaya ne hakkı olabilir.

Güzel, çirkin, doğru, yanlış belirlenmiş, iyi tavsiye, kötü tenkit edilmiş ve uzak durulması istenmiş.

Buna kulak tıkayanların cezasız kalması düşünülebilir mi? Herkes tercihlerinin sorumluluğuna katlanmalıdır.

Şimdi sen yığınla problemle boğuşuyorsun, bunalmışsın, ölümün ellerine teslim olmayı cana minnet sayıyorsun.

Elinde bir tabanca olsa, şakağına dayasan, tetiğe bas­mak veya basmamak arasında serbestsin. Tetiğe basarsan canından olacaksın, bu da yetmez, Allah’ın verdiği bir cana kıydığın, sana verilen emanete sahip çıkmadığın, hakkın ol­mayan bir şeyi yaptığın için cehennemle cezalandırılacaksın.

Bir adamı öldürmenin cezası idam, kısasa kısas, yani öl­dürülmekse, kişinin kendi canına kıymasının, intiharın cezası ebediyen cehennemde kalmaktır. Çünkü bu, o canı veren Allah’ın üzerindeki egemenlik hakkını inkar demektir.

Nasıl ki bir devlet, egemenlik alanına saldıran başka bir devlete savaş açıyorsa, Allah da bu şekilde cezalandırıyor.

Başına gelen bir cezadan dolayı kaderi suçlamak akla sı­ğar mı?

Ok yaydan çıkıp hedefi bulduğunda, adam öldüğünde, cezayı hak eden  oku atan  el ve onun sahibidir. Kişinin ka­derinde benim attığım okla ölmek varmış, benim bunda su­çum ne desek, bize kim inanır ve böyle bir savunma cezadan kurtulmamıza yarar mı? 

Çalışmadığı, tembellik edip yattığı için aç kalanın, kade­rim bu, demesine ancak gülünür.  

Kötülüğü yaratmak değil, işlemek kötüdür.

Kötülüğü işleyen kişi, kötü olduğunu bilerek o işi yapar. Seçimini o yönde yapar. Sonucuna katlanmak durumunda­dır.

Kader programına iyi, kötü her şey yazılmıştır, iyiliğe yönelen iyi, kötülüğe meyleden kötü sonuçlar elde ediyor. Kimseyi suçlamaya hakkı yoktur.

Bıçakla sofrada ekmek de doğrarsınız, adam da kesersi­niz, kullanma biçiminize ve niyetinize bağlı bir hal.

Ekmeği doğrayan, adamı kesen bıçak değil, sizsinizdir, bıçak sadece bir vasıtadır.

Cereyanı aydınlanma ve ısınmada kullanabildiğiniz gibi, yanlış işlerde de gündeme getirebilirsiniz. Önemli olan sizin bakış açınız, tercih ve eylemlerinizdir.

Mehmet, seni aldatmak ve ziyan etmekle büyük bir yan­lışa düştü, hesabını vermek zorunda kalacaktır.

Sana doğruyu söyleyebilirdi, evli olduğunu, iki karısı ve çocuklarının bulunduğunu anlatır, duyguların ve hayatınla oynamaz, sevmek gibi güzel bir duyguyu, senden istifade etmek için kullanmaz, bir saman çöpü gibi hayat suyunun akışına bırakmazdı.

Mehmet’in yaptığı yanlışlara ve zulümlere, kaderimiz böyleymiş, ne yapalım avuntusu ve kolaycılığına sığınmaya kalkması doğru mudur?

O dürüstlüğü, doğruluğu, güzel olanı tercih etse, kader o yönde gerçekleşecekti, ama olmadı.

***

Ayşe hemşire neler söylememişti ki o gece.

Yaşanan acıların büyüklüğü, bütün gerçekliğine rağmen doğruların hayatta kalmasına engel olabiliyordu.

İnsanın basireti bağlanıyor, mana gözü görmüyor, güzel düşünemiyor ve güzel eylemler ortaya çıkaramıyordu.

Damlacıklar toplanıyor, yatağını buluyor, dere oluyor, büyüyor nehirleşiyor ve engin denizlerle buluşup boğuyordu çaresizliğin girdabında insanı.

Kalbin faaliyeti şekilden öteye geçemiyor, zihin sağlıklı önermeler kuramıyor, doğru çıkarımlarda bulunamıyordu.

Kezban’ın dünyası gittikçe daralıyor, sıkıyor, boğuyor ve hayatı yaşanmaz kılıyordu.

“Dur, yapma, yanlışa sapma!” diyen kalbinin, aklının cı­lız sesi, “haydi ne duruyorsun, bitir şu işi, yaşadığın kadar daha mı yaşayacaksın, hem yaşasan ne olacak, durdur hayat trenini!” çığlıklarıyla her zerresini titreten acılarının baskısı altında iyice bunalmıştı.

İntihar sabit bir fikir olarak aklından çıkmıyordu hiç.  

Çözüm olmadığını biliyordu, yaşamakla da bir şeyi halledemiyordu.

Bir tek arzusu vardı, çocuğunu doğurmak, sevip kokla­maktı.

Belki ondan sonra rahat ölebilirdi.

Küçük odasından pek az dışarı çıkıyordu.

Çılgınca düşünceler, tasavvurlar, planlar bütün zamanını alıyordu.

Karnında tepinen, dönüp duran, sık aralıklarla varlığını duyuran bebeği de olmasa yaşadığının farkında olmayacaktı.

Aşağılanmak, iteklenmek, hor görülmek, “defolup git!” lafları, yüzüne tükürmeler, yediği dayaklar çok etkilemiyordu onu. Denilebilir ki karar vermesini ve sonuca gitmesini ko­laylaştırıyordu.

Çocuk dünyaya gelseydi, bir şekilde varlığını sürdü­rürdü. Onu bir kez görse, kucaklasa, koklasa ve veda etseydi çektiklerine.

O büyük gün bir türlü gelmiyordu.

Nerede, nasıl yazılmaya başlandığını bilemediği, bilse de pek bir anlam ifade etmeyen, bir ıstırap bülteninden, yitiri­lenlerin ve yaşanamayanların ağıtından başka bir şey olma­yan yalan yaşam öyküsüne son noktayı koymuyordu yazıcı.

Belki vakit tamam değildi.

Öyküyü hitama erdirecek bir kaç küçük ayrıntı daha ge­rekiyordu.

Film son kareye gelecek, buruk bir tebessüm veya acı bir çığlığın arkasından büyükçe bir “son” yazısı perdeye düşüve­recekti.

Her şeyin sırası vardı.

Yaprak iyice kurumadan, zamanı gelmeden, bir sonba­har rüzgarıyla dallar sallanmadan düşmüyordu.

Yerinde öyle duruyordu sararmış ve solmuş.

Hangi gündü, ne vakitti, neredeydi, insanlar gitmiş miydi?

Yalnız mıydı, yoksa bir mahşer mi kurulmuştu yüreğinin orta yerinde?

Zifiri bir karanlık mıydı ufkunu saran, inadına beyaz bir aydınlık mı?

Gecenin neresindeydi, karanlık mı güneşti, güneş mi ka­ranlık?

Bunların hiçbir önemi yoktu artık.

Kezban yokluğa, yaşarken ölmeye terk edildiği, diri diri gömüldüğü odasında boncuk gibi terler döküyor, gözlerinde biriken yıldız parıltılarına dayanmaya çalışıyordu.

Karnındaki depremler, başındaki fırtınalar, vücudunun her tarafını saran sarsıntılar bir yıkımın mı, inşanın mı haber­cisiydi?

Candan bir can ayrılıyordu.

Bir müddet sonra kandan irinden deryalarda tiz bir ço­cuk çığlığı sessizliği bozdu.

Doğumun getirdiği zorluktan mı, muradına ermenin verdiği mutluluktan mıdır bilinmez?

Kezban’ın terden göle dönmüş yüzüne buruk bir tebes­süm oturdu, bir serinlik yalayıp geçti derinden. 

Dudaklarındaki kuruluğun azaldığını hissetti.

Ayağından çıkan bir dikenin rahatlığıyla yürüyebilecek olmanın sevincini duydu.

-Ya Rabbi sana şükürler olsun, bana bu günleri de gös­terdin. Artık ölsem de  gam  yemem, diye fısıldadı.

 ***

Bütün gücünü toparlamak için çaba sarf etti.

Doğruldu. Soluklandı.

Titreyen elleriyle bebeğe uzandı.

Aldı. Bağrına bastı.

Yüzünü, gözünü, saçlarını, her tarafını, kan, irin oluşuna aldırmadan dakikalarca öptü, sevdi, okşadı.

Boynuna düşmüş olan beyaz yazmasıyla sarıp sarma­ladı.

Sildi, kuruladı.

Başucunda duran bohçasına el attı.

Yanına çekti. Açtı.

Çocuğu için elleriyle işlediği patiska kundağı, yün ka­zağı, patikleri, içliği çıkardı.

Yüzüne, gözüne sürdü.

Dermansız parmaklarıyla çocuğuna giydirdi.

Saçları simsiyahtı.

Dünyanın karalığı yanında beyazdan öte bir saflıktı şüphesiz.

Masmavi gözlerini, nasıl yıkılıp yok edileceğini bilme­menin rahatlığıyla sonsuz ufuklara uzatıyordu.

Ne gördüğünün, görecekleri yanında önemi var mıydı?

Yumuk elleri kıpır kıpır dünyanın eteklerinden tutun­maya çabalıyor, kımıl kımıl dudakları meme ararken doyum­suz açlığını sergiliyordu hayatın.

Beraber yatağa uzandılar hiç ayrılmayacakmış gibi. 

Anne sütünü bebeğinin ağzına sıktı.

Dünyanın kekre tadını alan çocuk memeye daha bir sıkı sarıldı.

Bir müddet öylece kaldılar.

Meme ağzında uyuyordu taze misafir.

Kezban yavaşça memesini çocuğun ağzından çekti.  

Uykusunu bozmadı.

Tekrar bohçaya uzandı.

Düğün gecesi geceliği hayaliyle ipekten işlediği elbiseyi çıkardı.

Üzerini değişecekti.

Entarisini üzerinden sıyırdı.

Ayaklarına bulaşan kanları sildi.

Toprak testiyi yanına çekti.

İçi su doluydu.

Elini yüzünü yıkamadan önce bohçasını yatağın üzerine boşalttı.

Sırtından çıkan basma entari, ardından temiz bezlerle yerdeki kan ve irin kalıntılarını temizledi. Güzelce sildi.

Elini, yüzünü, ayaklarını yıkadı.

Abdest aldı.

Uyanan çocuğunu emzirdi.

Ayrılmaktan korkarcasına yüreğine sokmak ister gibi göğsüne bastırdı.

Sevdiklerinden yıllarca ayrı kalacak bir yolcu titizliğiyle çocuğunu sevdi.

Ne kadar sürdü bilinmez, gözyaşları yakasını ıslatmıştı.

İpek gecelik içindeki solgun ten zor bir yolculuğun önce­sindeydi.

Hazırlığa ihtiyacı yoktu.

Gelirken karşılayanı yoktu, giderken uğurlayanı da ol­mayacaktı.

Sessizlik içinde gelmişti, öyle gidiyordu.

Kararını kesinleştirdi.

Bu masala son noktayı koyacaktı.

Şeytan dürtüyordu sürekli:

-O işi yap artık, bir son ver tadı iyice kaçan hikayene!

Sesine çok az kulak verdiği içindeki dost da boş durmu-yordu:

-Biraz daha sabret,her şey güzel olacak, kötü günler geçecek, cennet kokulu bir çocuğun var bak, onun için ya­şamalısın, kime bırakıp gideceksin onu, bir ömür anadan öksüzlüğün, babasızlığın ezikliğine mi mahkum edeceksin!

Vicdanına kulak kabartıyordu

Ayşe hemşirenin temiz yüzü canlanıyordu gözleri önünde.

Artık çok geçti.

Bütün ümitler tükenmiş, yaşamanın faydası kalmamıştı.

Ahiretin cehennemini tercih ettiriyordu dünyayı kuşa­tan insan zebanileri.

Hayat hakkı tanımıyorlardı ki yaşasın.

Güvenip dayanabileceği bir tek dostu kalmamıştı.

Ağabeyi de sırt döndükten sonra yaşamanın ne manası vardı?

Kimle neyi paylaşabilirdi?

Sonrası yalnızlıktı sadece.

Gerçek sevgililer ve dostlar oradaydı.

Onlara kavuşmak, dünyanın baskı, zulüm, karanlık ve sevgisizliğinden kurtulmak için daha neyi bekliyordu?

Kim bilir, bağrını açmış bekliyordu anası.

Yolcu yolunda gerekti.

Yürünecekse bir an evvel yürünmeliydi haktan yana.

Ne kadar dursa akıbet gitmeyecek miydi?

Keşke Ayşe hemşireyi ve vicdanının sesini dinleyebil­seydi.

Yaşamak bunca güzelken ve yarınlar bir yığın bilinmezi örterken, yenilgiyi kabullenmeseydi.

Direnseydi, yaşasaydı inadına.

Kendisine gösterilmeyen, çok görülen sevgiyi başkala­rına gösterebilseydi.

Bırakmıyorlardı işte kendi hallerinde, iyi olan yanlarını yok ediyorlar, acımasızca öldürüyorlardı içindeki masum ço­cuğu. Kendi günahlarının faturasını ona ödetiyorlardı.

Bir gül fidanı yetişsin istemiyorlardı çorak dünyalarında.

Ayşe hemşire gibiler ne kadar azdı bu alemde.

Ayağı sürçse insanın, düne kadar dost görünenler çiğne­yip geçiyor karanlık ayaklarıyla.

Hiçbir şey olmamış gibi gülücükler dağıtıyorlar sonra et­rafa.

Hayatı çirkin yaşamaya alışanlar ölümün güzelliğini ne­reden bilsinler?

Tadında bırakıp gitmeliydi burayı geldiği yere. 

Bohçasından eksik etmediği ıhlamur lifinden bükme ince ipini eline aldı.

Gerektiği yerde yük taşımada kullanıyordu.

Tavanı dikkatlice gözden geçirdi.

Çokta yüksek olmayan tavanda, eskilerin çocuklara sa­lıncak beşik kurmak için kullandıkları demir halkayı gözüne kestirdi.

Bir sandalyeyle uzanabilirdi.

Ayağa kalktı.

Halsiz düşen bedenini sürükleyerek dışarıdan bir san­dalye getirdi.

Düşmemek için duvara ve sandalyeye birlikte tutundu, üzerine çıktı.

Ayakları titriyordu.

Korkuyor muydu?

Hayır. Kararlıydı.

Yola düşmüştü bir kere, dönemezdi, sonuna kadar gide­cekti, yalnız da olsa yolculuk mukadderdi.

Sırtını duvara verdi.

Soluklandı.

Duvara yakın olan halkaya elini uzattı.

İlmeğin düğümünü bir kez daha kontrol etti, sağlamdı.

Halkaya sıkıca bağladı.

Boynuna geçirdi. Gırtlağına değin sıktı.

Kendinden emin hareket ediyordu.

Bildiği bütün duaları mırıldandı, okudu.

Yalvardı, bağışlanmayı diledi, kendisini duyan, gören, bilen, gizli açık her şeyden haberdar olan kimsesizler kimse­sine halini arz etti.

Duayı sürdürür gibi, muhatabını uykudan uyandırırım korkusuyla ve fısıltıyla:

-Güzel bebek, can çocuk, ne işin var burada, niçin gel­din bu kandan, irinden ve pislikten ibaret dünyaya?

Ah güzel bebek, temiz kalabilmenin ve ölebilmenin bu kadar zor olduğunu bilseydin gelir miydin?

Madem ki geldin, hoş geldin, sefalar getirdin, sefalar bulasın.

Anan kurban sana talihsiz çocuk.

Ananın ömrü, göremediği güzel günü senin olsun.

Elveda yavrum, elveda, nasılsa buluşacağız ukbada.

Hakkım helal sana, hakkını helal et bana!

   ***  

Kezban sonsuzluktan dünyaya bakar gibi sessizlik içinde, arkasını duvara dayamış, ayakları sandalyede, öylece bebe­ğini seyretti.

Bu ne kadar sürmüştü? Bir saniye mi, bin yıl mı, za­manla irtibatını koparmış bir insan için bunların ne anlamı olabilirdi? 

Çekilen onca eziyet, kahır ve bunalımın yıprattığı bedeni ayaklar taşımakta zorlanıyordu.

İyice yorulduğunu hissetti. Boynundaki ilmeği çoktan unutmuştu. Neye karar verdiğini hatırlamıyordu. Mışıl mışıl uyuyan çocuğunu sevme ihtiyacıyla dolup taştı. İnmek için bir adım attı. Bu onun bir hayattan diğerine attığı son kararlı adımdı. Bütün dengeler bozuldu, sırtı duvardan, ayakları sandalyeden kayıp gitti. Çocuğuna ulaşamadı.

Sadece biri çıtırtı duyuldu.

Kezban gelinin bu dünyayla bütün alışverişi bitmişti, he­sabı tamamdı. Borcu da kalmamıştı, alacağı da.

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


On...    

Bütün Yollar Aynı yere Çıkar

Su, hangi durumda bulunursa bulunsun, bir müddet sonra buharlaşır ve bulutlara karışır.

Yağmur olarak yağar, dağları aşar, düze iner, yatağını bulur, dere olur nehirleşir, denizlerde yüceleşir, okyanuslarla bütünleşir.

Bütün okların hedefi birdir: Vurmak!

Ne kadar uzun ve uzak olursa olsun, yolların hepsi bir menzile götürür kalmak üzere.

Orada, burada konaklayan, bir nefes alımlık veya su içimlik ağacın altında dinlenen göçer yolcu, serseri ve gayesiz gezmekten yorulur, bulanık akarken durulur ve bir yurt tut­maya karar verir ebedi kalmak üzere.

İnsanlar da öyledir.

Ne kadar yaşarsa yaşasın, nerede, ne şekilde olursa ol­sun, istese de istemese de, bir gün bir büyük huzurda, bir büyük randevuyu gerçekleştirir.

Var olmanın sırrını gecikmiş de olsa anlar ve dönüşü olmayan bir yerde ikamete mecbur kalır.

Bir anla, binler yılın arasında bir fark yoktur aslında.

Bir anda binlerce seneyi, nice yılda bir anı yaşayanların sayısını kim bilebilir?

Gitmek de bir, kalmak da.

İnce bir çizgidir gitmek ve kalmak arasındaki ayırım.

Görebilen ne kadar azdır bunu.

Her an gidecekmiş gibi kalanlarla, giderken bile kalama­yışın üzüntüsü ve çaresizliğini  taşıyanların iç içe  yaşadığı bu yer, ansızın sırtını dönüveriyor yarenlik ettiği insanlara.

Gülü severken dikeni horlamak akıllıca bir davranış mı­dır, gülü gül yapan, etrafını kuşatan dikenler değil midir?

Hayat ve ölüm gülle diken gibi ayrılmaz bir bütündür.

Dünya bir gölgelik, herkes nasibi kadar kalır, gider ve bir avuç toprak bırakır geride.

***

Eve geldiklerinde döşeğin içinde bir bebek, tavanda asılı bir ilmek ve cansız bir bedenle karşılaşan kadınlar donup kaldılar.

Yapıp ettiklerine aldırmadan ağlayıp sızlamaya, bağırıp çağırmaya, yasa başladılar. 

İstedikleriyle oldukları aynı şey değildi.

İnsan görünmekle, insan olmak arasında bocalayanların sıradan görüntülerinden biri tezahür ediyordu.

Söylenmeyenler kuru ve kaba gürültüler arasında kay­boluyordu.

Ayna yine doğruyu söylemiyor, tersinden gösteriyordu her şeyi, kırıkları hissedilmeyen yapay düzlükte, aynı yüzde örtülmüş yüzleri göremiyordu insan.

Komşular yığınla çıkıp geldiler.

Gürültü her zaman dikkat çekiyor, sırlar alemi sükut anlaşılmıyordu.

Ah, vah ve bir yığın eyvah hayatın sıradanlığını kalplere duyurabilseydi bir anlam ifade ederdi.

Seyircilerin bravo ve yuh nidaları arasında fark yoktu.

Mehmet’e ulaşılamadı.

Gece yarısından sonra çıkar gelirdi.

Hiç uğramayabilirdi. 

Kezban’ın ağabeyleri haberi telefonla alınca beyinlerin­den vurulmuşa döndüler.

Birer taksi tutup olay yerine geldiler.

Sahip çıkmadıkları, arayıp sormadıkları kardeşlerini alıp götüren ölüme kızdılar, kadere sövdüler kolay tarafından,

Mehmet’i lanetlediler.

Gideni geri getiremeyecek yersiz yakınmalardı bunlar.

Testi bir defa kırılınca, ah vah etmenin yararı yoktu. 

Kezban’ın yengeleriyle, üstlerine kuma geldiği kadınlar kucaklaştılar.

Gözyaşları birbirine karıştı.

Ölenle ölünmezdi, birbirlerini teselli ettiler.

İnsanları felaketler ve sevinçler bir araya getiriyordu, barıştırıyor, aradaki buz dağlarını eritiyordu.

Üzüntülerin azalması, sevinçlerin çoğalması paylaşmaya bağlıydı.

Acının yükünü bölüşerek hafiflettiler.

Ateş düştüğü yeri yakıyordu, içlerine ateş düşmeyenlerin yanmasından söz edilemezdi.

-Bu işin böyle olacağı belliydi zaten!

-Ne yaparsın, su testisi su yolunda kırılıyor!

-Kendi düşen ağlamazmış!

-Yazık oldu tazeye, sahip çıkanın olmazsa, bu dünyada haline vay ola!

-Kumalarının baskısı ve eziyeti öldürdü garibi, onunki de dayanılır gibi değildi!

-Allah kurtardı, kurtulana üzülmek gerekmez!    

Her kafadan bir ses çıkıyordu.

Ev ana baba gününe dönmüştü.

O güne kadar kapıyı hiç açmayanlar bile oradaydı.

Karakola haber verildi.

Polisler geldiler. İfadeler alındı.

Tutanaklar yazıldı.

Kezban’ın düğümü kesildi, yere indirildi.

Kendisinden çok önce ölmüş olan çocuğunun yanına yatırıldı.

Kezban, bebeğini emzirirken öyle sıkı kucaklamış ve kal­bine sokarcasına öyle kuvvetli bastırmıştı ki, meme ağzında, burnu da kapanan minik gözler havasızlıktan hayata kapan­mıştı açılmadan.

Kederi ve içinde kopan fırtınaların önünde kuru bir yap­rak misali oradan oraya savrulan Kezban, çocuğun öldüğünü anlayamamıştı.

Ölüm düşüncesiyle dopdoluydu zaten.

Gece yarısından sonra eve gelen Mehmet kapıda polis­leri görünce afalladı.

Eli ayağı birbirine dolaştı.

Yarı yarıya sarhoştu zaten.

Bir tatsızlık olduğu meydandaydı ama neydi?

İçeri alındı. Olay anlatıldı, ifadesine başvuruldu. 

Sarhoşluğun verdiği dengesizlikle çelişkili şeyler söyle­yince gözlem altına alındı, nezarete götürüldü.

Olay yerinde bir polis bırakıldı, mesele nöbetçi savcıya intikal ettirildi.

Sabahleyin mesai saatiyle beraber nöbetçi savcı, hükü­met doktoru geldi, otopsiler yapıldı.

Çocuğun havasızlıktan, annenin intihar neticesi boynu kırılarak öldüğü tutanaklara geçildi.

Davacı da olunmadığından cenazeleri kaldırması için Kezban’ın abilerine izin verildi.

İbrahim haberi telefonla köye ulaştırdı, gece on bir ara­basıyla yola çıkacaklarını, sabaha orada olabileceklerini, de­fin için gereken hazırlıkları yapmalarını söyledi.   

Kezban’ın kardeşleri o gün işyerlerinden üç günlük izin aldılar, otogara gidip gece Bartın seferine çıkan otobüs kap­tanıyla anlaştılar.

Tabutlar alt bagaja konulacak, üzerleri belli olamayacak biçimde örtülecek, yolcularını da alıp yola çıkacaktı.

Münevver hanımla kocası hadiseyi duyar duymaz ilk arabayla yola çıkmış, ikindi üzeri İstanbul’a ulaşmışlardı. 

Yaralı bir kuş gibi kanat çırpıyorlardı.

 ***

Akşam saatlerinde Beyoğlu semtinde, üç katlı metruk binanın önünde kalabalık vardı.

Dört ay önce, bir gece yarısı, inkisarı hayale uğramış, dünyası yıkılmış, cesedini zoraki sürükleyen ayaklarla bu eve giren Kezban, yalnızlık ordusu bir kalple yaşadığı yerden ya­nında çocuğu olduğu halde, uzaklıkların uzak olduğu düşler ve gerçekler ülkesine omuzlarda uğurlanıyordu.

Bagaja önce anneyi, sonra bebeğini yerleştirdiler.

Her an burun buruna yaşadıkları, kendilerine şah da­marlarından daha yakın duran ölümün soğukluğunu yolcu­lara hissettirmemek için iyice örttüler.

Belli olamayacak hale getirdiler.

Münevver Hanım, kocası, Şoför Ali’nin oğulları İbrahim, Yüksel, Durmuş, Ali, Münevver Hanım,Bahattin arabaya bindiler, terminale doğru yola çıktılar.

Münevver Hanım şoförü görünce irkildi.

Onu hatırlamıştı.

Çok uzak olmayan bir zamanda Kezban’la birlikte İstan­bul’a geldiklerinde, arabayı süren ve hemen arkasına otur­dukları kaptan da buydu.

Kaderin cilvesine bak, bir süre önce birinci koltukta gel­diği İstanbul’dan aynı arabanın bagajında, çocuğuyla koyun koyuna, tabutta boylu boyunca uzanmış olarak gidiyordu Kezban.

Ortalığı velveleye vererek ağlamamak için zor duruyordu Münevver Hanım.

Tarifi imkansız bir pişmanlık içinde kavruluyordu.

Ne olurdu, onu dinlemeseydi, yalvarmalarına aldırma­saydı, getirmeseydi şehre. 

Bahattin’e alıverseydi bütün bunlar olmazdı.

Kader bu, önüne geçilemezdi ki.

Ölüm, zamanı gelince nerede olsa bulurdu insanı.

Bu vicdan azabı bir ömür yeterdi Münevver Hanım’a. 

Unutmak kolay olmayacaktı Kezban’ın acısını.

*** 

Yola çıktıkları vakit başlayan yağmur o gece hiç din­medi.

Kezban son yolculuğuna sürekli rahmetle yıkanan bir arabanın içinde gidiyordu.

Münevver hanım sabaha değin gözünü yummadı.

Fatihalar okudu.

İçine akan gözyaşları durmadı.

Kaptan ölüme ve ölüye duyduğu saygıyı hissettirdi.

Dini içerikli yayınlar yapan radyoları açtı, ilahiler dinletti yolculara bir iki saat.

Bartın’da yolcularını indiren kaptan Ulus’a yöneldi. 

Abdipaşa’dan Ulupınar’a geçti.

Sabahın sekizinde halk arabanın geçtiği yolun kenarına dizildi.

Köyün ortasında omuzlara alınan Kezban ve bebeği, üf­lesen uçacak gibi duran ahşap evlerine götürdüler son kez.

Bütün köy oradaydı.

Yağmur hala devam ediyordu.

İyi insanların ölümüne yer gök herkes ağlarmış.

Semanın gözyaşları akıyordu talihsiz Kezban için. 

Molla Hasan içli ve yanık sesiyle Kur’an okudu.

Ölümün güzelliği, hayatın ve dünyanın faniliği, çocuk­lara sahip çıkmanın, iyi yetiştirmenin gerekliliği üzerine ko­nuştu.

Öğle namazından sonra kızıyla birlikte anasının yanına, kucağına yatırıldı Kezban.

Topraktan gelen toprağa gidiyordu nihayetinde.

İnsanın gözünü toprak doyuruyor ancak.

Bitmeyen emellerine gem vuruyor.

Ateşe düşen suyun serinliği gibi dünya ateşini dindiri­yor.

Çok geçmedi.

Belki beş veya altı ay.

İyice çöken ve böbrek yetmezliğine müptela olan Şoför Ali de dünyasını değiştirdi. Kızıyla karısının yanına uzanı­verdi boylu boyunca.

Kim bilir, bu dünyada gülmeyen yüzleri orada gülüyor­dur.  

Kimseye vefası olmayan yalan dünya bizi ne zaman fır­latıp atacak toprağa bakalım?

***      

-Ne o, ağlıyor musun Veli ağabey?

Defterindeki yazılar dağılmış, mürekkebe bulanmış.   

Harfler eciş bücüş, sihirli bir dünyadan sesler veriyor gibi.

Su mu döktün, göz yaşların mıdır yazıyı dağıtan?

***

Kalemi elimde sımsıkı tutuyorum.

Defter kucağımda açık.

Görünen köy kılavuz istemiyor.

Evet, ağlıyorum.

Bu hikaye ne kadar sürüyor, bitmiş miydi?

Ben neresindeydim?

Yaşayan mı, yazan mıyım? 

Kaç gündür anlatıyordu Bahattin?

Ben olayın dışındaydım, dinleyici veya seyirciydim. 

Bahattin biraz içindeydi.

Derin bir sevdayı ve kavuşamamanın ezikliğini, ilk adımı atamayışın, bir güzel kuşu dikenlerin arasında, talihsiz bir  ölüme, ziyana terk edişin pişmanlığını, onulmaz yarasını dil­lendiriyordu.

Anlatışının beni sarışı, etkileyişi, sanki ben yaşamışım gibi düşündürtmesi, bu sevdanın büyüklüğü ve samimiyetin­deydi.

Bu öykünün içindeyim ben.

Kimi zaman Mehmet’im, vurdumduymazlığım, açgöz­lülüğüm ve doymayan ihtiraslarıma insanları kurban eden.

Her yerde bir şekilde ziyan edilen ve sahip çıkamadığım Kezban’ların sevdalısıyım, sevdiğini söyleyemeyen ve yitirdi­ğini aramak talihsizliğini yaşayan Bahattin’im. 

Yanlışların içinde boğulurken, istemeden yanlış yapan ve bunu hayatıyla ödemek zorunda bırakılan kardeşini sa­hiplenemeyen ağabeyim ben.

Kardeşlik ki, iyi, kötü, dar ve geniş zamanlarda, her hal ve durumda beraber olmak demektir ki, bulamayasıya yitir­diğim bir incelik.

Bir babayım ki kaşları çatık, yüzü asık, sevgisiz, yanın­dayken bile uzağında çocuklarının.

Kucağına almak, saçlarını okşamak, sevip, kirli yüzlerine bir buse kondurmak güzelliğini gösteremediğim, dünyanın en güzel varlıkları olan yavrularına yırtıcı bir kaplan kadar mesafeli.

Kalbi aç, sevgiden mahrum nesillerin yetiştiricisi.

Bir lokma ekmek, bir parça giysiyle babalık yapan şefkat fakiri.    

Bu hikayenin her yerinde kendimi buluyorsam yaşa­dıklarımın, yaşayanların aynı konumda olmasındandır.    

Yüz küsur sayfayı bulan bu buruk öyküyü köşemde de­falarca okuyorum.

 ***

Hanım geldi, bugün taburcuyum, işlemlerim yapılıyor. 

Öğleyin vedalaşıyoruz, kucaklaşıyoruz, anlatacak çok şeyi var, biliyorum, öyküleri bitecek gibi değil Bahattin’in.

-Bizi unutma Veli Ağabey!

İstanbul’a yolun düşerse görüşelim.

Ara beni.

İşte adresim.

Köye de beklerim.

Elma mevsimi, armutlar olgunlaşınca gel.

Köyün dışındaki yan yana dört mezarı, bir sevdanın canlı şahidi ihtiyar armut ağacının kuruyuş öyküsünü anlatı­rım sana.

Hadi hakkını helal et, başını ağrıttım günlerdir.

Ne sabırlı adamsın ki hem dinledin, hem de yazdın an­lattıklarımı.

-Asıl sen hakkını helal et Bahattin kardeşim.

Bir gün basılırsa, sayende bir eserim olacak.  

Hoşça kal!

Mehmet bey geliyor, arabaya biniyoruz.

Bahattin el sallıyor.

Dudaklarında yitik bir tebessüm.

***