GÖĞE YÜKSELEN ŞEHİD.. 2

Acaip Ruya. 11

Sır Ortaya Çıkıyor 11

Hazreti Yakub'a Geliyorlar 11

Yusuf Kuyuda. 12

Hz. Yakupun Huzurunda. 13

Yusuf Kuyuda. 13

Kuyudan Saraya. 13

Emin Çocuk Ve Ahde Vefa. 14

Yusuf Hapiste. 15

Yusuf'un Hikmetli Davranişi Ve Tebliğ. 16

Tevhid Dininin Tanım! 16

Rüyanın Yorumu Ve. 17

Hükümdarın Rüyası 18

Yusuf, Hükümdarın Meclisinde. 20

Kıtlık Yılları 20

Yusuf'un Kardeşleri Mısırda. 21

Yakuf Peygamberim Huzurunda. 22

Bünyamin Mısırda. 23

Sır Ortaya Çıkıyor 25

Hazreti Yakup Yol Gözlüyor 27

Kenaniler Mısıra Hicret Ediyor 28

Sonuçların En Güzeli 29


GÖĞE YÜKSELEN ŞEHİD

 

Yeryüzünde bir yer, mekânlardan bir mekan... İnsanların insanlıktan uzaklaştığı bir kent... Her tarafta zulüm,bozgunculuk ve kan akıtılmakta. Haksız yere kan akıtmanın olağan bir hale geldiği; hakkm, adaletin ve in­sanlığın rafa kalktığı bir kasaba... Gücü yetenin istediği­ni yapabildiği, dağ kanunlarının hüküm sürdüğü bir yer­leşim yeri... Güçlünün haklı, güçsüzün her halükârda haksız olduğu bir yerleşim alanı...

Taştan, ağaçtan değişik şekillerde yapılmış putlar şeh­rin her tarafına yerleştirilmişti. İnsanlar tek tek veya top­lu halde onlara secde ediyordu. Putlann önlerine konu­lan sandıklar ağızlarına kadar bağışlarla dolup taşmıştı. Her putun hamileri insanları kendi putlanna davet edi­yor, kendi putlannin üstünlüğünü göstermek için değişik hile ve dalaverelere başvuruyordu. Putlar onlar için birer menfaat, nzık ve nasiplenme kapısıydı.

Sokaklar, aç ve yoksullarla doluydu. Bu kimsesiz ve sahipsizlere el uzatan, yardım eden, sahip çıkan kim­secikler bulunmamaktaydı.  İnsanlar kendi  çıkar ve menfaatleri için birbirlerini karalamaktan, birbirlerine düşmanlık etmekten geri kalmıyorlardı.

Bu şehre nazır dağın yamacında akan berrak ve te­miz bir suyun başında iki kişi oturmuş çıkınlarından çı­kardıkları azıklarını paylaşıyorlardı. Yerdeki geniş taşın üzerine serdikleri çıkının içindeki iki baş kuru soğan ve sert-kuru bir buğday ekmeğinden ibaret azıkları önle­ri deyd .

Giyimleri neredeyse yırtılmaya yüz tutacak kadar es­ki birer entari ile bellerine bağladıkları birer kuşaktan ibaretti. Ayaklarında onları yolun diken ve taşlarından koruyacak bir parça deriden yapılmış, yırtılmaya yüz tutmuş çarıklar bulunmaktaydı.

Çarıkların içinde yünden örülmüş uzun çoraplar var­dı. Çoraplan dizlerin üzerinde kalan entarinin altında giyilen kaba bir çuhadan yapılmış geniş şalvar üzerine kadar çekilmişti. Üst ve başları, sade ve gösterişsiz el­biselerden ibaretti.

Bunlardan biri, aldığı bir avuç suyu kana kana içer­ken, diğeri çıkınından çıkarttığı bir baş soğanı yumruk yaptığı eliyle darmadağın ediverdi.

Kardeşim! diyerek arkadaşına seslendi. Gel birkaç lokma atıştıralım da kuvvet ve takatten kesilmeyelim.

Geliyorum kardeşim, geliyorum, dedi diğeri. Çevre­sine bakıp konuşuyordu. Allah'ın bizler için tahsis etti­ği nimetlere binlerce şükürler olsun. Görüyor musun kardeşim? Allah Azze ve Celle bu dağ başında, kulları­nın faydalanması için yerden çıkardığı şu su ile çorak toprağa hayat vermiş. Böylelikle ölü bedenleri kudret ve kuvvetiyle canlandırmış. Oysa her taraf çorak... Neredeyse yok olacak kadar kuru bir yer; şu gördüğümüz ağaçlar, şu bitkiler, şu yeşii alan hep onun kudretiyle can bulmuş. Şu cıvıl cıvıl şakıyan kuşlar, vızır vızır öten böcekler, otlar arasında gezip dolaşan sürüngenler, hep ilahi kudretin ismini zikretmekte!er.

Evet kardeşim! Canlı ve cansız her madde muhak­kak bir şekilde Allah'ı zikir eder. Onun adını anmaktan, O'nu yüceltip teşbih etmekten daha güzel ne var ki?

Her iki adam taşın üzerine serdikleri azıklarından kuru ekmeği suya batırarak yumuşatıp kırdıktan soğan­larla yediler.

Haydi kardeşim, yolumuz az kaldı. Allah'ın izni ile güneşin batışıyla kasabaya ulaşırız. Orada ilahi mesaja muhtaç nice insanlar var.

Haklısın kardeşim! dedi diğeri. Yalnız vakit geç ol­du. Biliyorsun, kasabaya akşam girersek bizleri kimse misafir etmez. Sonuçta geceleyecek bir yer de bulama­yız. Fakat yarın erkenden gidersek geceleme gereği duymayız.

Haklısın kardeşim haklısın. O halde kasabaya daha yakın  bir yerde geceleyelim.

Birlikte yol aldılar. Taşlar, dizlerine, ayaklarına ba­caklarına çarpıyor, dikenler ayaklarına batıyordu. Gün­lerce yol almaktan ayak tabanları şişmiş, elbiseleri kir ve toz İçinde kalmıştı. Başlanna çektikleri puşi yer yer tozlanmış, yüzlerini güneşten koruyordu. Uzun yolculuğun verdiği sıkıntı derilerinin kurumasına, yüzlerinin kararma­sına, dudaklannın çatlamasına neden olmuştu. Elbiseleri kum ve toprakla renkleniyordu.

Yolculuğa çıktıkian gün geçti gözlerinin önünden.

Bulunduk mabedde iyi bir eğitim görmüşlerdi. Gün­düzleri ilimle, geceleri ibadetle geçiliyorlardı. En çok zevk aldıkları amelleri gecenin bir vaktinde kalkarak kıldıkları namazlarıydı.

İyilikten başka bir şey düşünmüyor, hep çevrelerine faydalı olmaya çalışıyorlardı. Günlerden bir gün her iki arkadaş ilginç bir rüya gördüklerini söylediler. Birbirle­rine gördükleri rüyayı anlatınca rüyalarının tıpa tıp aynı olduğunu fark ettiler.

O kadar ki, anlattıkları mekânlar dahi aynıydı. İkinci ve üçüncü günlerde de aynı rüyayı görünce bu rüyanın ilahi bir rüya olduğuna kanaat getirdiler.

Rüyalarında uzaklarda bir kasabanın ileri gelenleri­nin çok azdığını görmüşlerdi. Halk perişandı. Zulüm ve haksızlık almış başını gidiyordu. Şehirde yapılan kötü­lükler dört bir yana nam salmıştı. Bu Kasabanın namı­nı duymayan neredeyse yok gibiydi. Halk cahil kalmış, tamamen Allah'tan uzaklaşmıştı.

Din, iman, Allah, peygamber neredeyse para etmi­yordu. Cehaletleri o kadar katıydı ki hiç kimse onlara hakkı tavsiye etmeye cesaret edemiyordu.

İki arkadaş baş başa verip düşündüler. Bu kasaba halkı için ne yapabilirlerdi. Sonunda karar verdiler. Yapılabilecek tek şey bu kasaba halkına gidip ne pahası­na olursa olsun Allah'ın dinini anlatmaktı. İnsanları kul­lara kulluktan kurtarıp Allah'a kulluğa davet etmek-ti."Hayat iman ve cihaddı." O halde onlar da peygam­berlerin izinden giderek Allah'ın dinini tebliğ etmeli, zulüm ve cehalete savaş açmalıydılar.

Mücadelesiz hayat, hakikatte meyvesiz ve gölgesiz  ağaç gibiydi. İnsanlar, ağaçların meyve ve gölgelerin­den faydalanıyorlardı.

O halde her halükarda hak İçin, Allah için mücade­le vermek gerekirdi.

İlahi rüyanın işaret ettiği cesaretle, her iki arkadaş ha­zırlandılar. Kar kış demeden yola koyuldular. Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri kovaladı. Günler günleri takip etti. Ta ki gün geldi gidecekleri kasabaya yaklaştılar.

Kasabanın iki girişi vardı. Biri dağlık kesimden vadi yolu ile şehrin üst kısmına çıkıyor, diğeri ise nehir kıyısından geçerek şehrin alt kısmına varıyordu.

Allanın iki elçisi, şehre yaklaştıklarında vakit geç­miş, güneş batmak üzereydi. Akşam serinliğinde nehir, sakin sakin akıyordu. Nehrin kıyısında yükselmiş çeşit çeşit ağaçlar, etrafa küçük bir cennet görüntüsü veri­yordu. Ağaçlann bittiği yerde yüksek ve yalçın kayalar yükseliyordu. Kayalar arasında kovuklar, mağaralar ta uzaklardan görünüyordu.

Bu güzel manzara iki arkadaşa geceyi burada geçir­me fikri verdi.

Allah elçilerinden biri diğerine:

Kardeşim! dedi. Bu kadar yol aldık şu gördüğümüz yer kadar güzel bir yer görmedik. Eğer istersen bu ge­ce burada konaklarız. Hem nehirde yıkanır, elbiseleri­mizi yıkar, hem de geceyi bu mağaralardan birinde ge­çiririz. Pie dersin?

Hay Allah razı olsun. Sanki bu sözlerinle benim duy­gularıma tercüman olmuş gibisin. Bence de burada kalmamızda fayda var. Rabbim nasıl duygularımızı bir­leştirerek bizleri buralara göndermişse aynı şekilde geceyi burada geçirmemizi bir hikmete bağlamış elbette. O halde nehre inip serinleyelim.

Nehir kenarının ormanlık kısmına inen iki elçi, ağaçla-nn arasından geçerek nehrin kıyısındaki kayalıklara ulaştılar. Gözlerine kestirdikleri sakin bir köşede, düz bir ka­yanın üzerine çıktılar. Nehrin temiz ve sakin suyundan abdest alıp, ibadetlerini gönül hoşluğuyla eda ettiler.

Uzun yolculuğun verdiği yorgunluğu ve kirliliği yıka­narak üzerlerinden atmak için girdikleri nehirde hem yüzüyor, hem de kirlenmiş olan elbiselerini yıkıyorlar­dı. Mehrin serin ve okşayıcı suyu onları kendilerine getirmişti. Bu arada yakaladıkları balıklarla yemek hazırlı­ğı yapıyorlardı.

Ağaçtan çubuklara geçirilen balıklan ateş üzerinde bir güzel pişirip yediler. Derken akşam olmuş, hava ka­rarmaya yüz tutmuştu. Taze balık kokusu kilometreler­ce uzak mesafelere ulaşıyordu. Yıkanan elbiseler ate­şin gürlüğünde kısa bir sürede kurumuştu.Elbiselerini giyen iki arkadaş etraftaki seslere kulak kabartmıştı.

Ormandan gelen kurt ulumaları, deredeki kurbağa viyaklamaları, kuş sesleri alabildiğince özgürdü. Or­man karanlığa bürünürken, ayın nehrin sulan üzerinde­ki yansıması müthiş bir manzaraydı.

Çok geçmeden kayalann yüksek yerlerinden kaba ve sert bir ses duyuldu.

Hey!.. Kimsiniz? Benim koruluğumun kenannda ne yapıyorsunuz? Yoksa ağaçlarımı kesmeye mi geldiniz? İki elçi, arkalarındaki kayanın üzerinde elinde kes­kin bir balta bulunan iriyan, güçlü-kuvvetli bir adam gördüler. Adam elindeki baltasıyla her an saldırıya hazır bir vaziyette bekliyordu.

Bizler Allanın bu Kasaba halkına gönderdiği elçile­riz. Kimsenin ağacında ormanında gözümüz yok. Dün­yalık hiçbir şey peşinde değiliz. Biz sadece Allah nzası için hiçbir ücret beklemeden insanlan Allah'a davet ederiz.

Haa! Demek siz benim ormanıma zarar vermek için burada bulunmuyorsunuz, öyle mi?

Tabi ki, bizler hiç kimseye zarar vermeyiz. Mal ve ma­kam peşinde değiliz. Bizlerin tek arzusu, Allah asidır.

Şey ben de sanmıştım ki... dedi Baltalı adam. Hay Allah! Kusuruma bakmayın. Günahınızı aldım, biraz pişman, biraz da üzgün bir şekilde.

Gel kardeşim! dedi elçilerden biri. Sen de katıl ara­mıza. Tuttuğumuz balıklan beraber yiyelim.

Elçileri zararsız ve güvenilir bulan Baltalı adam, on­lara soğru yürüdü.Bu arada da konuşuyordu:

Tamam, ama bir şartla.

Neymiş o şart?

Kim olduğunuzu ve niçin burada bulunduğunuzu anlatacaksınız.

Gülümsedi elçiler:

Gel kardeşim gel! Bizler hakkın elçileriyiz. Ancak doğruyu söyleriz... Bu koruluk senin herhalde?

Evet, Allah izin verirse benim.

Baltası omuzunda kayalıktan inerken.

Ben marangozum dedi. Bu gördüğünüz koruluktan kestiğim ağaçlan marangozhanemde işler, değişik eş­yalar yapar, geçimimi saglanm.

Yanlarına varınca oturdu:

Buyrun dedi elçilerden biri. Bu ikramımızı kabul edin.

Derken önlerindeki pişmiş balıklan yeni gelen misa­firlerinin önüne koyduiar. Baltalı Adam da urbasından çıkardığı ekmeğinin tamamını sofraya koyuverdi. Katık tamam olmuş, sohbet koyulaşmışti. Üç arkadaş, yıllar­ca dostmuş gibi, birbirlerine ısınmışlardı. Sohbet koyu­laştıkça koyulaşmış, gönüller bir olmuştu.

Bizler Allanın elçileriyiz, dedi karşısındaki elçi. Bu kasaba halkının ıslahı ve AllalVa sığınıp ona kul olma­ları için görevlendirildik. İnsanları Allah'a davet etmek için buradayız.

Peki, dedi Baltalı Adam. Sizler bu işi yaparken bir menfaat, bir ücret, bir çıkar umuyor musunuz?

Birbirlerine bakarak hafifçe gülümsedi her iki elçi. Belli ki Allahın dini bu İnsanlara ya hiç ulaşmamış, ya da ulaştıranlar da bu davanın sırtından menfaat ara­mışlardı.

Biz Allah'ın dini için hiçbir ücret veya menfaat güt­meyiz. Bizim ücretimiz sadece ve sadece Âlemlerin rabbi olan Allah'a aittir. İnsanlardan Allah'ın dinini an­latmak için ne bir fayda ne de bir menfaat bekleriz. Eğer böyle bir beklentimiz olsa o zaman Allah'ın rızası­nı kazanamamış oluruz. Oysa bizler için en büyük mü­kâfat Allah rızasıdır.

Baltalı Adam söylenenlerden etkilenmişti. Sözler üzerinde birer ilaç gibi tesir etmişti. Bu insanlara inan­maması için bir neden yoktu.

Peki insanları neye davet ediyorsunuz? diye sordu hayretini gizlemeden.

Bu sefer söz sırası diğer elçinindi. Biz... dedi. Biz, insanian yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah'a davet ediyoruz. İnsanian kullara kul olmaktan kurtanp bir olan Allah'a kul olmaya davet ediyoruz. Diğeri arkadaşını destekledi:

Bizler insanian Allah'a kul olmaya davet ediyoruz. Bizleri yoktan yaratan ve sonra diriltecek olan Alemle­rin Rabbine iman ediyoruz. Yoksa onu bırakıp hiçbir şeye gücü yetmeyen ve hiçbir iradeye sahip olmayan ilahlar mı edinelim? Bu ne kadar boş ve saçmadır.

Baltalı Adam gözleri fal taşı gibi açılmış, dinliyordu. Sanki büyülenmiş gibiydi.

Bizler bizi dirilten ve tekrar kendisine döndürülece­ğimiz yaradana kulluk ediyoruz. İnsanları ona kulluğa davet ediyoruz.

Ya size bir zarar gelirse...? Tebessüm etti elçiler:

-Eğer Rahman olan rabbimiz bizlere bir zarar ver­mek isterse, kim bizleri onun zaranndan koruyabilir. Yok, eğer bir fayda vermek isterse onun verebileceği faydayı kim önleyebilir?

Ateşin ısısı çevrelerini ısıtıyor, ışığı ise etrafı aydın­latıyordu. Nehrin sakin sakin akan suyu tatlı bir huzur veriyordu. Geceleyin nehrin serinliğiyle esen rüzgar, in­ceden inceye derilerine nüfuz ediyor, farkına varma­dan üşütüyordu. Gecenin karanlığından Allah adının anıldığı topluluğun etrafında sanki melekler halka oluş­turmuş gibiydi. Bir grup melek gökten inerken, diğer bir grup göğe çıkıyorcasına...

Elçilerden biri sözünü bitirmeden diğeri söz alıyordu. Allah'a davet uzadıkça uzuyor, gece ilerliyordu.

-Eğer Rahman olan Allah, bizlere bir zarar vermek İs­terse o Tannlann şefaati bizlere hiçbir fayda vermez ve onlar hiçbir şekilde bizleri kurtaramazlar. Bizleri koru­yacak ve kollayacak bir ve tek olan, Allah'u Teala'dır. Biz O'na kulluk eder, O'ndan yardım dileriz. Bizlerin tek dayanağı ve tek sığmağı Âlemlerin Rabbi olan Al­lah'tır.

Sohbet koyulaştıkça Baltali Adamın kalbi yumuşu­yor, iman göğsüne doluyordu. Sabaha doğru güneş doğmadan her üç adam nehrin serin sulanndan aldık-lan abdestle namaza durdular. Allah'a eğilen üç baş, O'ndan başka hiç kimseye boyun eğmeyeceklerine söz veriyorlardı. Göklere açılan eller ise ondan başka hiç kimseye el açmayacağına işaret ediyordu. Onlar bir ve tek olan Allah'a boyun eğiyor, yalnız ve yalnız ondan yardım diliyor, ihtiyaçlannı ondan istiyorlardı. Yalnız Al­lah'tan istemek derece ve makamlann en büyüğüydü. Allah'a hakkıyla iman edenler ancak bu şekilde tevek­kül edebilirlerdi.

Allah'ın elçileri gündüz vakti kasabaya girmiş, insan-lan tek tek Allah'ın dinine davet ediyordu. Her gördük­leri şahsı, her gördükleri dükkanı, her çaldıklan kapıyı Allah'a davet etmeden geçmiyorlardı. Çocuk, kadın, er­kek, yaşlı, genç demeden insanları Allah'a çağınyor, O'na kulluğun hakikatini anlatıyorlardı.

Kimi kulak asıyor, söylenenleri dinleyip tepki vermi­yor, kimi de dinledikten sonra menfi tepkisini ortaya  koyuyor, Allah'ın elçileri daha konuşmadan yanlanndan aynlıyor/uzaklaşıyordu. Kasaba halkı gerçekten kalpleri sertleşmiş, Allah inancı kalplerine yol bulmayan kimse­lerdi. Her anlatılana bir bahane ile karşı çıkıyor, o dave­tin kalplerde yeşermesine engel oluyorlardı.

Allah'ın elçileri buna rağmen yılmadan yorulmadan insanlan Allah'a davete devam ediyorlardı. Kimi zaman gizli gizli, kimi zaman da gün gibi açık ve aleni olarak, tebliğde bulunuyorlardı. Çarşıda, pazarda, toplantı yer­lerinde bıkmadan usanmadan Allah'ı anlatıyor, insanla-n Allah'a davet ediyorlardı.

Allah'a sığının. Ona kul olun. Fayda ve zararı Al­lah'tan dileyin. Kula kulluktan kurtulup bir ve tek olan Allah'a kul olun.

Ey insanlar! Allah için kardeş olun. Birbirinize zu­lüm etmeyin. Kimse kimseye haksızlık etmesin. Boş ve batıl ilahlardan uzaklaşıp, bir ve tek olan Allah'ı ilah bi­lin. Sadece ona sığının. Ona ibadet edin. Ondan başka taptıklannız sizlere fayda vermez.

Bu çırpınışlar uzun süre devam etmesine rağmen, insanlar arasında konuşulmaktan başka bir fayda ver­memişti. İnsanlar ancak anlatılanlan alay ve eğlence konusu yapıyorlardı.Zaman zaman yeni karşılaştıkları fikirler vasıtasıyla birbirleriyle tartışıyor, birbirlerine karşı üstünlüklerini ortaya koymaya çalışıyorlardı. Ma­alesef kalplerde iman yer bulmuyordu. Sertleşen kalp­ler imanın nüfuz etmesine fırsat vermiyordu. Kibir ve gurur onlan şımartmış, haktan yüz çevirmelerine ne­den olmuştu.

Kasabanın büyük bir günü vardı. İnsanlar çoluk çocu, yaşlı genç, kadın erkek demeden bu günde geniş ve büyük bir alanda toplanır, eğlence düzenlerlerdi. Al­lah'ın elçileri de Allah'ın dinini anlatmak ve insanları Al­lah'a davet etmek için bu büyük güne hazırlanıyorlardı.

İnsanların bir araya geldiği, toplantı yerlerine uğra­yacak onları toplantı anlarında Allah'a davet edecekler­di. Hiç olmazsa bu toplantıda bulunanlardan en azın­dan bazılarının Allah'a icabet edeceklerini umuyorlardı.

Toplantı zamanı gelip çatmıştı. İnsanlar kadm-erkek, çoiuk-çocuk, genç-ihtiyar demeden eksiksiz bir şekilde toplantı alanına akıyor, çeşitli eğlenceler düzenleniyor­du. Baharın güzelliği geniş ve düz mesire yerine çeşitli çiçek ve otlarla yansımıştı. Her şey kudret-i ilahinin fır­çasından çıkan güzelliğe delalet ediyordu. Alanın etra­fında bulunan ağaçların altı temizlenmiş, gerektiğinde güneşin sıcağından sığınılacak alanlar oluşturulmuştu.

Kuzular kesilip çevriliyor, büyük büyük tencerelerde çeşit çeşit yemekler pişiriliyordu. Davulcu ve çalgıcılar insanları eğlendirmek için durmaksızın coşturuyorlar­dı. Uygun yerlerde şişlere geçirilen kuzular tutuşturulan ateş üzerinde çevrilmeye başlanmıştı. Kızaran etin ko­kusu dört bir tarafa yayılıyordu.

Gençler baharın verdiği enerji ile yerlerinde duramı­yor kıpır kıpır oynuyorlardı. Boş alan oyun ve eğlence yeri haline gelmişti. Gürültü, patırtı almış başını gidi­yordu. Davul ve zurna eşliğinde büyük bir halay oluş­muştu. Erkek-kadın, genç-ihtiyar fırsatını bulan halayın halkalarında kendini buluyordu.

Gün, gerçekten dünya lezzetlerinin cömert bir şekil­de sunulduğu en güzel günlerden bir gündü.

Allah elçileri, yakındaki yüksek yerlerden bir yere çekilmiş, Allah'a ibadet ediyorlardı. Allah'ın insanlara verdiği nimetleri görüyor, buna rağmen insanlann nan­körlük etmelerine bir anlam veremiyorlardı. Oysa Al­lah'ın onlara verdiği bunca nimetlere karşılık, Rableri-ne şükür edip, davetine icabet etmeleri gerekiyordu. Ama ne yazık ki insanlar bunun tam tersini yapıyor, yi­yip içip putlara tapıyorlardı.

Artık tebliğ zamanının geldiğine kani olan Allah Elçi­leri, insanları toplu halde Allah'a davet etmek için ara­larına kanşmayı planladılar. Gün büyük gündü. Bu gün ne olacaksa olacak, dananın kuyruğu kopacaktı.

Allah elçileri her hazırlığı yapmış, başlarına gelebile­cek her kötülüğü göze almışlardı. Onlar için en kötü ih­timal Allah için öldürülmekti. Bu da Allah'ın indinde mertebelerin en yücesiydi. Zaten onlann arzuladığı mertebe de bu değil miydi? Allah için şehit olmaktan daha güzel bir ölüm olabilir miydi?

Gerçekte onlar, şehadete dünden razıydılar. Fakat onları durduran tek engel şehid olmadan evvel Allah'a karşı vazifelerini yerine getirmek ve onun davasını in­sanlara ulaştırmaktı. İşte o zaman gönül hoşluğuyla Rablerinin huzuruna çıkabilirlerdi.

Yavaş ve kararlı adımlarla meydanın ortasına doğru yürüdüler. Adımlan azim ve kararlılıklarının işaretçisiydi. Onlar attıkları her adımda inandıkları davanın doğ­ruluğunu ve haklılığını haykınyorlardı. Kararlı ve emin­di adımlan. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadikanm, çekinmediklerini haykırıyorlardı sanki.

İnsanlar, yavaş yavaş onları fark etmeye başlamıştı.

Hayret ve şaşkınlık içinde birbirlerine:

O adamlar!..Yine o adamlar!... İşte buradalar... di­yordu.

Herkes onlan birbirine gösteriyordu. Gözler birden bire üzerlerine çevrilmişti. Davul ve zurnalar susmaya başladı. Herkes uğraşısını bırakmış, onlara bakıyordu. Halay çeken insanlar Allah'ın elçilerini görmekle gevşe-yivermişlerdi. niye geldiler buraya?

Eğlencemizi bozacaklar.

Keyfimizi kaçıracaklar anlaşılan.

Bunlar ne yapmak istiyorlar?

Topluluk arasında dilden dile bu sözler dolaşma-yabaşladı. Kimse onların ne yapmak istediğini anla­mamıştı. Fakat yollunda gitmeyen bir şeylerin olduğu ortadaydı. Allah Elçilerinin gelmesi zevk ve sefa için­de olanların üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Sanki üzerlerinde kara bulutlar dolaşıyor gibiydi. Bu, onlar için bir uğursuzluktu. Hatta belki de uğursuzlukların en büyüğüydü.

Herkes dikkat kesilmiş, meydanın ortasına doğru ağır ve kararlı adımlarla ilerleyen Allah elçilerinin ne söyleyeceğini merak ediyordu. Meydanın sessizliği ür­kütücüydü. Ağır ve emin adımlarla meydanın ortasına gelen Allah elçileri şaşkın şaşkın bakan kalabalığa ses­lendiler:

Ey İnsanlar! "Biz sizlere gönderilen Allah Elçileri­yiz.Bizler sizleri Bir ve tek olan Allah'a davet ediyoruz. O Allah ki yeri ve göğü yaratmış, her şeyi yoktan var et­miştir. Bizleri de kendisine ibadet etmemiz için yaratmıştır.

Allah elçilerinden biri susunca diğeri konuşmaya başlıyordu. Her ikisi de konuşmalarını paylaştırmış gi­biydiler. Birinin konuşması bitmeden diğeri alıyordu sözü.

Ey insanlar! Gelin bir ve tek olan âlemlerin Rabbi Allah'a kul olalım. Allah'tan başka ilahlar edinmeyelim.

Siz kimsiniz? diye bağırdı kalabalığın içinden biri.

Biz sizlerin Allah'ın elçileri olduğunuza inanmıyo­ruz. Sizlerde bizler gibi birer insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman da bir şey indirmemiştir. Siz sade­ce yalan söylüyorsunuz!

Kasaba halkı onların Allah'ın Elçileri olduğuna inan­mak istemiyordu. Dünyanın zevk ve sefasını bırakıp alemlerin Rabbine uymak, Allah'a kulluk yapmayan ne­fislere gerçekten ağır geliyor, elçileri dinlemek hatta görmek bile istemiyorlardı.

Onlar, Allah elçileriyle çekişme halinde iken Allah, el­çilerini desteklemek için bir üçüncü elçisini gönderdi.

nereden geldiği, kim olduğu, nerden çıktığı belli ol­mayan sade giyimli, elinde uzunca bir asa bulunan uzun sakallı, görünüş ve yürüyüşü bakanlara güven ve­ren bir adam kalabalığın arasına daldı.

Durun Ey insanlar!.. Duruun! diye bağırdı. Emin adımlarla onlara doğru yürüdü.

Davaları hak olan ve Allah'a davet eden elçilerin da­vetine uyun. Hak davanın elçilerine uyun. Onlara karşı gelmeyin.

Bu adam, Allah'ın kasaba halkına gönderdiği ve Al­lah Elçilerini desteklemek için gelen   üçüncü bir elçi idi. Allah kendi elçilerini desteklemek için üçüncü bir elçi göndermişti. Üçüncü kişi ile güçlenen elçiler, daha azimli ve daha kararlıydılar. Allah'a olan güvenleri kat kat artmıştı. Ümit ve cesaretleri kabarmıştı.

Bir elçinin gelmesiyle belki güçleri artmamıştı; fakat yaptıkları tebliğin Rabbül Alemin tarafından desteklenmesi, güvenlerini arttırmıştı. Onlar biliyorlardı ki Allah, bir elçi göndermekle açık bir şekilde onları destekliyor­du. Bu onların şevkini ve azmini arttırmıştı. Artık üç ki­şiydiler ve üç kişi bir topluluktu. Artık hiç çekinmeden, korkmadan, yılmadan Allah'ın davasını hay kırabiliri er­di. Onlar tüm güçleriyle "Allah bir'dir. Allah tektir", diye

haykırabilirlerdi.

Topluluk olmanın verdiği güçle sırt sırta veren elçi­ler dediler ki;

"Rabbimiz bilir ki, biz sizlere gönderilmiş Allah'ın el­çileriyiz. Bizlere düşen, yalnızca Allah'ın dinini sizlere açıkça duyurmaktır.

Elçilerden biri ileri çıkarak:

"Bundan önce, dedi. Diğer kavimler de Allanın pey­gamberlerini yalanlamışlardı. Onlar, sizlerin söylediğin­den daha büyük bühtanlarda bulunmuşlardı. Sizden önceki toplumlar da "bir beşer resul, bir resul de beşer olamaz" şeklinde cahilce düşünceler öne sürmüşlerdi"

Kasaba halkı susmuş, bu yeni gelen elçi ile birlikte daha da cesaretlenen Allah Elçilerini hayret ve şaşkın­lık içerisinde izliyorlardı. Ne yapacaklarını, nasıl hare­ket edeceklerini bilemiyorlardı. Herkes şaşkındı. Her­kes bir diğerinden beklenti içindeydi. Allah Elçileri ise durmuyorlardı.

Sizden öncekiler de peygamberlerine dediler ki: Bu nasıl peygamber ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor. Doğrusu kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek de indirilmeli değil miydi?"[1] nitekim Nuh kavmi­nin ileri gelenleri de, onun risaletini reddederken (şöy­le) dediler: "Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi melekleri indirirdi. Biz atalarımızdan böyle bir şey işit­medik.[2] Ad kavmi de, kardeşleri Hz. Hud (a.s) için aynı şeyleri söylemişlerdi. (Ad) kavmin­den kendilerine dünya hayatının bol nimetlerini verdi­ğimiz o inkar eden ve ahirete kavuşmayı yalanlayan eş­raf takımı dedi ki; "bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğiniz­den içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursu­nuz. [3]Semud kavmi, Hz. Salih (a.s) için aynı şeyleri söylemiştir. "Bizden bir insana mı uya­cağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içi­ne düşmüş oluruz.[4]

Ağızlan kilitlenmişçesine halk anlatılanları suskun suskun dinliyordu. Sanki büyülenmiş gibiydiler. Allah Elçilerinin sözleri, onları etkilemişti. Şaşkın şaşkın bir­birlerine bakıyorlardı. Allah Elçileri Rabierinin verdiği inayet ve cesaretle coşmuşlardi. Anlattıkça anlatıyor, söyledikçe söylüyorlardı.

Allah'ın üç elçisi bir ağızdan konuştu:

Biz de sizin gibi bir beşerden başka bir şey değiliz. Fakat Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder. Al­lah'ın izni olmadan  biz size delil getiremeyiz.[5]Bizler de tüm peygamberlerin inanmayan kim­selere söylediği sözleri tekrar ediyoruz.

Mahşeri kalabalık, anlatılanlardan rahatsız olmuştu. Yavaş yavaş homurdanmalar başlamıştı. Üstelik konuşmanın başında iki olan elçi sayısı üçe çıkmış, yapılan tartışmalarla o yer Allah Elçilerinin toplantısına dönüş­müştü.

Kibir ve inat sahibi olan ileri gelenler, bulundukları yerde köpürüyor, içten içe kendilerini yiyorlardı. Bu in­sanlar nereden çıkmıştılar böyle? Sevinç ve neşelerini uğursuz ve boş konuşmalarıyla bozmuş, keyif ve eğlen­celerini kursaklarında bırakmışlardı.

Herkes kendi arasında konuşuyor, anlatılanları anla­maya çalışıyorlardı.

Bu büyük bir uğursuzluk, bu insanlar bizlere uğur­suzluk getirdiler" dedi biri.

Bir suçlu arayan bu cümleler, halk arasında kısa sü­rede yayıldı. Eğlencelerini yarıda bırakan bu insanlara karşı hoşnutsuz gözlerle bakıyorlardı. Onlara göre Al­lah'ın elçileri kendilerine uğursuz gelmişlerdi.

Bu fırsatı iyi değerlendiren kasabanın ileri gelenleri öne çıkarak kinlerini kustular:

Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.

Kasaba halkı tehdidinde ciddi olduğunu göstermek için hızlı bir şekilde etrafa yayılarak taş topladılar. Topladıkları taşları önlerinde, arkalarında, yanlarında yığı­yorlardı. Çevrede ne kadar taş, ağaç, sert madde varsa topluyor, ceplerini, eteklerini avuçlarını dolduruyorlardi. Halk galeyana getirilmişti. Eğlence ve oyunlarının bölünmesini uğursuzluk sayıyor, bu nedenle uğursuz­luk getirdiklerine inandıkları Allah'ın elçilerini taşlaya­rak öldürmeye hazırlanıyorlardı.

Uğursuzsunuz!., diye bağırdı kasaba halkından biri.

Evet, evet uğursuzsunuz ve bizlere uğursuzluk ge­tirdiniz.

Uğursuzlar.... Uğursuzlar... Uğursuzluk getirdiniz bizlere...

İnsanlar bilinçsizce Allah'ın elçilerine doğru hareke­te geçirilmişlerdi. Linç girişimi an meselesiydi. Allah'ın üç elçisi ise kalabalığın ortasında sırt sırta vererek bu bilinçsiz topluluğu durdurmaya çalışıyordu.

Kalabalığın amacından haberdar olan bir genç, hızlı adımlarla kasabanın diğer ucuna doğru koşmaya başla­dı. Bir an önce marangoz dükkanına yetişmeye çalışı­yordu. Marangoz, Allah'ın elçilerini gözetmesi için bazı gençleri görevlendirmişti. Bu hızlı adımlarla kasabanın diğer ucuna doğru koşan bu gayretli genç, görevini ye­rine getirmek ve Allah elçilerinin karşılaştığı tehlike­yi marangoza iletmek için gücünün son hızıyla dur­madan koşuyordu.

Soluk soluğa yetiştiği marangozhanedeki güçlü kuvvetli, kaslı adam, elindeki kesici aletle tahta yon­tuyordu. Bu güçlü adam, bundan önce nehir kıyısın­da Allah'ın elçileriyle tanışan Baltalı Adam'dan başka­sı değildi.

Marangoz Amca! Marangoz Amca!., diyerek çağırdı soluk soluğa kalmış genç. "Koş Amca koş. Kasaba hal­kı ayaklanmış, deliye dönmüş gibiler. Öfke ve kinleri ağızlanndan taşıyor, ne yapacaklarını, ne edeceklerini bilemez bir şekilde bağırıp çağırıyorlar. Korkarım, dos­tun olan Allanın elçilerini taşlayarak öldürecekler.

Ne! Ne diyorsun sen? dedi marangoz.

Doğru söylüyorum Amca! Allah'ın elçileri ve bir adam kasaba halkının mesire yerine gelerek insanları Allah'a davet ettiler. İnsanlar da onların bu söyledikle­rinden vaz geçmemeleri halinde kendilerini taşlayarak öldürme tehdidinde bulundular. Fakat yine de onlar, ölümleri pahasına söylediklerinden vazgeçmediler.

Allah elçilerinin karşılaştıkları sıkıntıları bir solukta anlatıvermişti.

Peki öldürdüler mi onları, ya da herhangi bir saldırı­da bulundular mı? diye sordu marangoz heyecanla.

Yok yok, daha saldın falan olmamıştı, fakat nere­deyse saldın için hazırlıklar tamamlanmış gibiydi.

Onlara yetişebilir miyiz?

Koşarak gidersek belki yetişebiliriz.

Ne duruyoruz o halde. Haydi koşalım.

Marangoz koşmaya başladı. Onun ardından genç olanı... Marangoz yaşlı olmasına rağmen hızla bir an önce mesire alanına yetişmek için koşuyordu. Adımla­rı bir kuş misali hafiflemiş, nerdeyse uçuyor gibiydi.

Şehrin bir ucundan başlayan bu koşuşturma, toz duman içinde sürmüş, kısa sürede şehrin diğer ucuna kadar devam etmişti. Marangoz, mesire yerine yetişti­ğinde Allah'ın elçileri ile kasabanın ileri gelenleri ara­sında çatışma hazırlığının başlamak üzere olduğunu gördü.

Adımlarını biraz daha hızlandırarak, kasabahlann arasına daldı. İleri gelenler ile Allah elçileri karşı karşı-yaydılar. Halk, eline ne bulmuşsa almış, verilecek bir işaretle saldınya geçmeyi bekliyordu. Güç bela kasaba halkının arasından sıyrılarak Allah elçilerinin yanına ulaşan marangoz, konuşulanlara uzaktan uzağa tanık oluyordu.

Uğursuzlar, uğursuzlar, diye bağırıyordu ipini kopar­mış halk.

Allah'ın Elçileri cevap veriyordu:

Eğer ortada bir uğursuzluk varsa bilin ki o uğursuz­luk kendinizdendir. Yoksa bu uğursuzluk size öğüt ve­rildiği için mi oldu, diyorsunuz? Ne kötü düşünüyorsu­nuz. Hayır hayır, gerçekten sizler aşın giden bir kavim­siniz.

Bunun üzerine kasabanın ileri gelenleri tehditlerini ardı ardına diziyorlar, tartışmayı şiddetlendirdikçe şiddetlendiriyorlardı. Ortalık mahşer alanına dönmüştü. Kimse kimseyi dinlemiyordu. Herkes bir heyecan, bir telaş içindeydi. Allah elçilerini yıldırıp sindirmek için dediler ki:

Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlanz ve bizden size acı bir azap dokunur.

Batıla saplananlar zulümlerini böyle açığa vuruyor, Allah davetçilerine bu şekilde tehdit savuruyorlardı. Onlara güvenle sunulan bu hak çağrısına karşı öylesi­ne azmışlar, söz ve düşüncelerinde öylesine kaba hale gelmişler ki ağızlarından salyalar akıyordu adeta. Allah Elçileri ise omuzlanna yüklenen görevi ne pahasına olursa olsun  devam ettireceklerdi.

Tekebbür ve inat içinde olan kasabanın ileri gelenleri, Allah'ın elçilerine karşı çıkmakta kararlıydılar. Hal­kı saldırıya hazır hale getirmiştiler. Bir komutla nerdey-se halk saldıracak vaziyetteydi. Ortalık kızışmış, linç vakti yaklaşmıştı.

Şehrin uzak ucundan koşarak gelen adam, olaya müdahale etmekte gecikmedi. Allah'ın elçilerini çevi­ren topluluğu yara yara yanlarına yanaşıyordu. Bir yan­dan ilerlerken bir yandan da kavmine sesleniyordu:

-Ey kavmim! Sizlere Allah tarafından gönderilen elçi­lere uyun. Onlara karşı gelmekten sakının. Sizlere ne oluyor ki onlara düşmanlık ediyorsunuz.

Kasaba halkı, aralarına şehrin diğer ucundan koşa­rak gelen ve kendilerine nasihatlerde bulunan adamm davetinden hayretlere düştüler. Bir anlık suskunluk ve durgunluktan sonra, kibir ve inat sahibi ileri gelenler­den biri:

Buna da ne oluyor, diye bağırdı. Buna da ne oluyor da  işimize karışıyor.

Bir diğeri kızgınlık ve öfke ile:

Sen git kendi işine bak. Ağaçlarınla uğraş. Sana ne oluyor ki işimize kanşıyorsun, dedi.

Kalabalığın ortasına dalan adam:

Ey kavmim!dedi. Bu insanlar sizlere Allah tarafın­dan gönderilmiş elçilerdir. Sizlere haktan başka bir şey söylemezler. Onların söyledikleri haktır. Sizden ücret bile istemeyen bu insanlara uyun. Onlar hidayet bul­muş kimselerdir.

Allah'ın elçilerine uzanan elleri uzaklaştırmaya çalı­şıyordu. İnsanlar arasında bir kargaşa başlamıştı. İtişme­ler, didişmeler almış başını gidiyordu. Artık kimse kimseyi dinlemez olmuştu. Allah elçileri ve şehrin uzak ucun­dan gelen adamın etrafındaki halka, gittikçe daraliyordu. Bu gürültü ve patırtı arasında herkesin işitebileceği kadar yüksek bir ses duyuldu.

Vurun! İlahlar aşkına!... vurun şu adamı. Öldürün. İlahlarımıza dil uzatmak ve karşı gelmek ne demekmiş görsün. Haydi ne duruyorsunuz taşlasanıza...

Birden bir sessizlik oluştu kasaba halkının arasında. Herkes susmuş, ne yapacağına karar vermeye çalışı­yordu. Küçük, anlık bir sessizlikti bu. Koca meydan sanki taş kesilmişti.

Kasabanın diğer ucundan koşarak gelen adam tek­rar haykırdı.

Ey kavmim! Sizlere sesleniyorum. Sizlerden hiçbir üc­ret istemeyen ve gerçekten doğru yolda olan Allah'ın elçilerine uyun. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim. Unutmayın ki sizler de ona döndürüleceksiniz. Hepimizin dönüşü alemlerin rabbi olan Allah'adır.

Ne diyor bu adam? Bizlere neler anlatmak istiyor kör olasıca, diye bağırdı kasabanın ileri gelenlerin­den biri.

Sen bizleri atalarımızın dinini bırakıp şu yalancıların tanrısına mı davet ediyorsun? Sen ne kötü bir şey yapı­yorsun. Senin de bizierle, ilahlarımıza ibadet etmen ge­rekirken, şu yabancıların ilahına mı davet ediyorsun? Sen ne kötü bir rehbersin! dedi bir diğer ileri gelen. Ki­bir ve inat dolu bir şekilde cehaletini süslü sözlerle or­taya koyuyordu.

Kasaba halkı bir elçilere, bir ileri gelenlere bakıyor­du. Her iki taraf arasında söz düellosunun nasıl biteceğini kestiremiyorlardı.

Ayak takımı olan bir sınıf ise, yabancılara karşı sal­dırıya geçmeye hazırdı. Anlatılanlar onlan pek ilgilendirmiyor, ama bozgunculuk yapmak ve kan dökmek ruhlarında olduğundan bir an önce büyüklerinin izin vermesiyle saldırmak istiyorlardı.

Koşarak gelen adam:

Ben hiç alemleri yaratan ve her şeyi yoktan var eden bir ve tek olan Allah'ı bırakıp onun haricinde baş­ka tanrılar edinir miyim? O bizleri ve sizleri yaratan, her şeyi "ol" demekle oldurandır. Eğer Rahman olan Al­lah, bana bir zarar vermek isterse, sizin tanrılarınızın şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve onlar beni kurta­ramazlar. Hal böyle iken ben nasıl sizlerin kendi yanın­da oluşturduğu ilahlara ibadet ederim.Eğer sizlere uyarsam bu durumda ben apaçık bir sapıklık içerisin­de olurum. Oysa ben bir ve tek olan Allah'a iman ettim. O halde beni dinleyin.

Kasabanın diğer ucundan gelen adam halk üzerinde bîr etki oluşturmuştu. Ortalığı tekrar sessizlik ve sükû­net kaplamıştı. Kendi nefisleriyle baş başa kalan kasa­ba halkı bir ikilem yaşıyordu.."Bu adam ve beraberin­dekiler gerçekten doğru söylüyorlar. "Fakat şeytanlany-la baş başa kalınca da "Bu adamı nasıl dinleriz. Onlara nasıl uyarız" diyorlardı.

Daha fazla konuşturmayın. Vurun şunları... diye ba­ğırdı bir adam.

Vurun.. Öldürün. Çok fazla konuştular...

Öldürün.. Sağ komayın.. konuşturmayın şunları. Vu­run vurun. Yaşatmayın...

Kalabalığın içinden sesler yükseldi. Aniden galeyana geldi topluluk. Birden taşlar, odunlar, ağaçlar havada uçuşmaya başladı.

Durun.... Yapmayın...

Hücum üstüne hücum etti kalabalık. Gürültü patırtı­dan kimse kimseyi duymuyordu. Her taraf toz duman olmuş, göz gözü görmüyordu. Taşlar sopalar, bıçak ve kamalar her biri bir taraftan iniyordu. Hedef tek, vuran onlarcaydı. Tam bir linç edilme olayı gerçekleşiyordu. Kavmi ona şiddetle vurup yaralamıştı. O hem akan kanlarını siliyor, hem de "Allah'ım, kavmimi mağfiret et. Çünkü onlar bilmiyorlar diyordu.

Kim niçin, neden ve nasıl vurduğunu dahi bilmiyor­du. Sonunda:

Yeter, öldürdük! Bırakın artık, dedi bir ses. -Öldürdük. Öldürdük., diye bağırdı diğerleri. Öldürdüklerini  bağırmalarına rağmen  niçin  öldür­düklerini bile bilmiyorlardı. Ama sonunda öldürmüştü­ler. Cansız bir beden sermiştiler yere. Biraz önce konu­şan, bağıran, koşan, hareket eden can, şimdi hareket edemiyor, ses çıkaramıyor, konuşamıyordu artık. So­nunda muratlarına ermiştiler. Hiçin ve neden bile oldu­ğunu bilmedikleri halde masum bir cana son vermişti­ler. Onu öldürüp katletmiştiler.

Haksız yere adam öldürdüklerini, kasabanın diğer ucundan gelen Adam'in kanının oluk oluk akmasıyla fark edebilmişlerdi. Onlar gerçekten haksız yere. "Rabbim Allah" diyen bir insanın canını almışlardı. Yapılan suç yerin ve göğün kaldıramayacağı kadar büyük bir zulümdü. Bu zulüm ne yere, ne de göğe sığabilirdi.

Kasaba halkı yavaş yavaş öldürdükleri insanın üze­rinden çekilirken kanlı ceset görünebiliyordu. Taşlarla ve de değişik kesici aletlerle delik deşik edilen cesedin her tarafından oluk oluk kan akıyordu. Beden can çeki­şiyor, her halinden ruhunu teslim etmeye hazır olduğu anlaşılıyordu.

Üzerindeki elbiseler parça parça edilmişti. Bedeni li­me limeydi. Ayak altında çiğnenmiş beden; yere yığıl­mış bir külçe gibi önlerinde duruyordu.

Gırtlağından almaya çalıştığı son nefesle kasabanın diğer ucundan Allah için eceline koşa koşa gelen adam, ruhunu teslim etti.

Artık beden ayn, ruh ayrıydı. Çamurdan bedenin içi­ne emaneten yerleştirilen "ruh" bedenden kurtularak özgürlüğüne kavuşuyordu. İmtihan gereği sıkıştığı be­den, imtihanını başarı ile vererek Rabbine kurban ol­muş, şimdi de ona dönüyordu. Huzuruna mutlulukla yükseliyordu.

Ailah için ölen Adam'ın ruhu, göklere doğru yükseldik­çe, yeryüzünde bıraktıklarını kannca misali küçük ve de-ğersizmiş gibi görüyor; ruhların bu dar ve küçücük be­denlerde nasıl kalabildiklerine şaşıyordu. O artık rabbi için canını vermiş bir şehitti. Şehadetlerin en yücesine erişmiş bir şehitti. Allah'ın huzuruna doğru yükselirken Meleklerin saf saf kendisini beklediklerini gördü.

Değişik kanatlara sahip olan nurani varlıklar, ışığın altında çok güzel görünüyorlardı. Hepsinin pır pır çar­pan kanatlarının etkisinden değişik değişik ışık huzme­leri meydana gelmişti. Renk oyunları etrafı kuşatmış, görenlerin kendilerini alamayacakları kadar güzel ve etkileyici görünüyorlardı. Meleklerden kimisi iki kanatlı, kimisi on, kimisi yüz, kimisi beş yüz, kimisi de sayıla­mayacak kadar çok kanatlıydılar.

Hepsi de bir düzen ve intizam içinde gökte dizilmiş­tiler. Saf saf olmuş, halka halka sıralanarak Göğe Yük­selen Şehid'i bekliyorlardı. Şehidin ruhu yanlarına gel­diğinde hep birlikte koro halinde:

Rabbinin cennetine hoş geldin. O senden razı ve sen ondan razı bir şekilde cennetine gir. Senin için or­da her çeşit nzık vardır." dediler.

Cennet kapılarının açılmasıyla hayret ve dehşet için­de olan Şehid;

Rabbimin benim için hazırladığı bu nimetlere hamd olsun, dedi. Keşke kavmim de Rabbimin beni bağışla­dığını ve beni kendi yanında cennetiyle rızıklandırdığı- bir bilselerdi. Rabbimin benim için hazırladığı son­suz lütfunu bir görebilselerdi. Böylelikle küfürlerinden vazgeçer, Rablerine yönelirlerdi!..

Kavmi tarafından değişik işkencelerle katledilen kimsenin Allah'ın lütfunu gördükten sonra, yine de kendi kavmini düşünerek, kendisini katleden kimsele­re karşı hiç bir kin ve kızgınlık duymadan, onların iyili­ğini istemesi onun, gerçekten çok büyük ahlaki bir üs­tünlüğe sahip olduğunu gösteriyordu.

Bu ahlak, ancak ve ancak rabbine gerçek anlamıyla iman etmiş kimselere mahsus bir ahlaktı. Kin, nefret ve kızgınlıktan uzak bir karakter yapısıydı. Sadece ve sadece kavminin de kendisi gibi cennet nimetlerinden yaralanmasını istiyordu. Bu arzu, kalbinin ta derinlikle­rinden gelen, kendine verilen nimetlerden   onların da faydalanması arzusuydu. Kavminin iyiliklerini isteye­rek: "Keşke kavmim de benim sonumdan haberdar ol­saydı. Böylelikle küfürlerinden vazgeçerek hidayete ererlerdi." deyip "Hidayet bulmaları için" temennide bulunuyordu. O, gerçekten yaptığının karşılığı olarak cenneti hak etmişti.

Bu şerefli insan, kendisini katleden insanların dahi cehenneme girmelerini arzu etmiyordu. Aksine onların hidayete ermelerini ve cennete kavuşmalarını temenni ediyordu. Bundan daha büyük bir onur, bir şeref, daha büyük bir örnek gösterilebilir miydi? Tabiî ki gösteril­mesi mümkün değildi.

O "Benim hayatımdan değilse bile ölümümden ibret alsınlar" diyerek kavmini kurtarma arzusu ile yanıp tutuşuyordu. O gerçekten Rabbini seven, Rabbinin aşkıy­la kavmi için yanıp tutuşan gerçek bir muvahhiddi.

Rabbül âlemin kendi rızası doğrultusunda kendini feda eden kula şöyle seslenmişti:

Ey Mutmain Nefis! Razı olmuş ve senden de razı olunmuş bir şekilde gir cennetime!

Orada altlarından ırmaklar akan; inci, yakut ve mer­candan yapılmış köşkler, buz gibi serin sular, baldan, sütten ve akıl gidermeyen içeceklerden nehirler bulun­maktadır.

Orada düzgün kiraz ağaçlan, meyveleri salkım sal­kım dizilen muz ağaçlan, uzamış gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan sayısız meyveler vardır. Main çeşmesinden doldurulmuş, testi­ler, ibrikler ve kadehler vardır. Bunlarla içeceklerden Canlarının çektiği kuş etleri ve saklı inciler gibi iri gözlü huriler, yaptıklanna karşılık olarak onlara verilir.

Dünya yurdunun sonu cennet, ne güzeldir. Orada zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi sürekli­dir. Orada cevherlerle işlenmiş tahtlar vardır. Bu tahtlar üzerindeki kabartılmış döşekler üstünde otururlar. Ye­şil yastıklara ve harikulade güzel döşeklere yaslanırlar. Orada boş bir söz ve günaha sokan laf işitmezler. Söylenenler yalnızca "selam"dır. Bu sedirler üzerinde karşı karşıya oturup sohbet ederler.

Kavimlerinin cennet nimetlerini görüp, cennetliklere neler sunulduğunu bilerek iman etmelerini arzu etmek­tedirler. Onlar her halükarda kavimlerinin kurtuluşa er­melerini arzu ederler.

Bu durum saf ve gerçek imanın tezahüründen baş­ka bir şey değildir. Onlar o kadar saf ve temiz bir şekil­de Allah'a iman etmiş ve kavimlerini sevmişlerdir ki ka­vimleri, Allah'a iman etmiş olmalarından dolayı onları öldürmüş olmalarına rağmen, yine de onlan kurtulu­şunu ve cennete girmelerini istemektedirler.

Yeryüzünde, katliamın gerçekleştiği alanda kin, nef­ret ve hırsın iç içe karıştığı topraklarda, Allah'ın davası­nı kabul etmekten uzak kasaba halkının arasında olan olmuş, vahşet sona ermişti.

Halk yavaş yavaş çekilirken, galeyana gelen insanlar durmuştu. Öfkeler kasabanın uzak ucundan gelen Adam'ın şehid edilmesiyle yavaş yavaş sönmüştü. Şeytan, nefislerine hükmederek onları bir anlık galeyana ge­tirmiş, isteğini yaptırdıktan sonra ortadan sır olmuştu.

Caniler yaptıkları canilikle baş başa kalmışlardı. On­lar gerçekten nefislerine zulüm etmişlerdi. Kendileri için gelen adamı, canice katletmişler, kendilerine şef­kat için açılan kollan kalleşçe koparmıştılar. İnsanlık için bundan daha büyük zulüm mü olurdu?

Kendilerini diriltmek ve yaşatmak için çaba sarf eden kimseyi onlar öldürmüştüler. Gerçekten büyük bir zulüm İşlemişlerdi. Onlar kan içici canilerdi.

Oysa Allah, zulmü affetmezdi. Bu onun sünnetiydi. Ve tarih boyunca bu sünnet defalarca tekerrür etmişti. Allah elçileri öldürülen adamın cesedine sarılırken: -Sizler, diyorlardı kasaba halkına "Rabbim Allah" di­yen suçsuz bir kimseyi katlettiniz. Bunun için Allah'ın azabının gelmesinden korkmuyor musunuz? Allah zu­lüm eden bir kavmi hidayete erdirmez.

Onlar şehidin toprakla bütünleşen bedenini toprak­tan ayırmaya çalışırken, kasaba halkı yaptıkları cürü­mün sonucuna da meydan okuyorlardı. Kendilerine ya­pılan hiçbir uyarıya kulak vermedikleri gibi adeta mey­dan okuyorlardı:

Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ettiğiniz azap ne zaman gelecek.

Haddini aşan bir kavim için muhakkak Allah'ın aza­bı yakındır, dedi Allah elçileri.

Artık uyan bir fayda vermiyordu. Allah elçilerinin ya­pacağı bir şey kalmamıştı.. Söylediklerinin hiçbir değeri yoktu.

Artık Allah'u Teala onlar hakkında kesin hükmünü bildirmişti. Allah'ın gazabı yoldan çıkmış ve haddi aşan bir kavim için kesindi. Hüküm verilmişti. Allah elçileri­ne emirleri yerine getirmek kalmıştı. Allah elçileri bulundukları yerden ayrılmakla emrolundular.

Hemen oracıkta şehid için bir mezar kazdılar. Şehi­di elbiseleriyle kefenleyerek oracıkta gömüverdiler. Aslında gömdükleri ruh, Allah'a yükseldikten sonra ge­ride kalan topraktan başka bir şey değildi. Fakat o top­rağı da şekillendirerek can veren yine Allah'tı. Bu ne­denle o topraktan bedene de değer vermek gerekiyor­du. Cansız bedeni güzel bir şekilde gömdükten sonra üzerine çevrede bulduklan bir fidanı da dikmeyi ihmal etmediler.

Sırada Allah'ın emrini yerine getirmek vardı. Onlar­da öyle yaptılar. İşleri bittikten sonra arkalarına bile bakmadan yola koyuldular. Onlar görevlerini hakkıyla ifa etmişlerdi. Sırada Allah'u Teala'nın vaadi vardı. İflah olmaz zalimler için emir kesindi ve sünnetullah teker­rür edecekti.Onlar, azaba müstahak olmuştular. Onlar için can yakıcı azabın gelmesi yakındı.

Allah elçileri şehirden uzaklaşırlarken, kasaba halkı tekrar oyun ve eğlenceye dalmışlardı. Herkes yanında-kiyle övünüyordu. Yaptıkları zulüm, aralarında övünü­lecek bir hal almıştı. Onlar yaptıkları zulmü gizlemele­ri gerekirken bununla övünüyorlardı. Kibir, inat, onlar arasında övünülecek hasletler haline gelmişti.

Hala kendi aralarında Allah'a davet edenlere karşı yaptıkları zulmü öve öve bitiremiyorlardı. Yaptıkları on­lar için övünülecek birer kahramanlık hikayesiydi. En azından onlar kendileri için böyle görüyorlardı.

Allah elçilerinin onları can alıcı bir azap ile korkut­masını kendi aralarında oyun ve eğlence haline getir­mişlerdi. Alay etmek, ya da espri yapmak istedikle-rinde:"Madem doğru söylüyorlardı bu tehdit ettikleri azap ne zaman gelecek" deyip eğleniyor, kahkahalar

atıyorlardı.

Onlar kendi aralarında eğlenip dururlarken, kendile­rini yakalayacak bir tek çığlığın farkında değillerdi. Oy­sa azap zamanı, artık ne vasiyet edebilirler ne de aile­lerine dönebilirlerdi. O zaman onlar için her şey bitmiş

olacaktı.

Ve beklenen an geldi. Allah elçileri arkalarına bile bakmadan kenti terk etmişlerdi. Herkes işinde gücün-deydi. Yaptıkları zulmün hesapsız kaldığını sanıyor­lardı. Dükkân sahipleri dükkânlarını açmış, zanaatkar­lar zanaatlarını icra etmekteydiler. Bağ ve bahçe sahip­leri, hiç ölmeyecekmiş gibi han! harıl çalışıyorlardı. Çobanlar, sürülerinin başında, hayvanlarını otlatıyorlar­dı. Kadınlar hayvanlarını sağmış, evlerinin bahçelerini temizliyordu. Temizliğini bitirenler ise sokaklarda dedi­koduya dalmış, birbirlerini çekiştiriyorlardı. Satıcılar eş­yalarıyla sokak sokak dolaşıp mallarını satmak için avazlarının çıktığı kadar, bağınyorlardı. Hayvanlar, bir şeylerin olacağını sezmişçesine meydanı boş bırakmış kaçışıyor, habire bağınyorlardı.

Dilsiz âlem olacakları sezinlerken, dilli ve kendini her şeyden üstün gören kibir ve inat sahibi insanlar ise oyun ve eğlenceye dalmıştı. Ölüm onlara hiç gelmeye­cek sanıyorlardı. Onlar, ebedi bir yaşam düşlüyordu.

Ve ansızın olan oldu. Bekledikleri an, hiç bekleme­dikleri bir zamanda gelip çattı.

Bir çığlık... Korkunç bir çığlık... Sadece Korkunç bir çığlık, duyuldu. Kulakların zarlannı yırtan, beyinleri li­me lime parçalayan; korkunç, dehşetengiz bir çığlık... Dağa taşa dokunmayan, hayvanlan rahatsız etmeyen, fakat insanoğlunun ses frekanslannın gâh altında gâh da üstünde gelen bir çığlıktı bu. Beyinlere kurşun gibi dalan, titreşimi zarları ve zarlann arkasındakileri parça parça eden, östaki borusuna şimşek gibi dalan beynin dengesini darmadağın yapan, sinir sistemlerini tahrip ettiğinden, bir anda hareket kabiliyetini sona erdiren, insanlan bulunduklan haide bırakan bir çığlık...

İnsanları kütükler halinde bulunduklan yere yığan, katı bir halde donduran, diri olan her şeyi yıldırım gibi vuran, hayatı ve hayatta kaianlan bitiren, zihinleri par­çalayan, gözleri fal taşı gibi açan, şiddetinden gözlerin dayanamayıp dışan fırladığı bir çığlık...

Bu çığlık, onlann hayat sahnesinde mücadele ve di­dişmeye daldıklan ve hiç beklemedikleri, hiç umma­dıkları ve onu hiç de hesaba katmadıkları bir anda ansızın gelip yakalamıştı.

Artık bu çığlıkla onlar bitmişti.., Herkes bulunduğu şekilde boş birer kütüğe dönmüştü. Bulundukları hal üzerine can vermişlerdi, lie bir adım ileri, ne de bir adım geri gidebilmişlerdi. Hangi halde iseler öylece oluvermişlerdi...

Sükûnetin hakim olduğu bu hengamede ötelerden, mana aleminin derinliklerinden bir ses olanları görürcesine Rabbine yalvanyordu:

Allahım! Kavmime mağfiret et! Çünkü onlar bilmi­yorlar...

Acaip Ruya

 

Yusuf, Kenan illerinde yaşayan küçük bîr çocuk­tu. Yusufun kendisinden büyük on bir kardeşi vardı. Kardeşlerinin içinde en sevecen olanıydı. Aynı zaman­da zeki ve akıllıydı, Yusufun babası Yakup peygamber, çocuklarının içinde en çok Yusufu seviyordu. Onu hiç­bir zaman yanından ayırmaz, hep kendisi ile olsun is­terdi. Onu diğer çocuklarından üstün tutar, ayrı bir önem verirdi.

Günlerden bir gün Yusuf, acaib bir rüya gördü. Rü­yasında on bir yıldız, güneş ve ay kendisine secde edi­yorlardı. Bu rüya küçük Yusuf'u hayrete düşürdü. Çok şaşırdı. Gördüğü rüyaya bir türlü anlam veremiyordu. Yıldızlar, ay ve güneş nasıl bir insana secde edebilirdi. Bunu anlayamıyordu.

Bu hayret verici rüyayı babasına anlatmaya karar verdi.   Babasına varıp:

Ey babacığım! dedi. Rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiğini gördüm,.

Yusufun babası rüya tabirlerini iyi biliyor, doğru yorumluyordu. Yusufun gördüğü rüyanın anlamını he­men anlamış ve Salih bir rüya olarak yorumlamıştı. Yakup mutlu bir şekilde oğluna :

Ey oğlum! dedi. Allah gördüğün rüyayı bereketli kıl­sın. Bil ki, gelecekte Allah sana kendi tarafından çok büyük bir görev ve rütbe nasib edecektir. Gördüğün rü­ya ilim ve nebiliğin müjdecisidir. Allah'u Teala bundan önce nimetini deden İshak'a ve ceddin İbrahim'e de tamamlamıştı. Muhakkak Allah (cc.) seni de nimeti ile nimetlendirecek ve Yakup ailesine olan nimetini ta­mamlayacaktır.

Hz. Yakup, yaşlı bir mürşit, iyi bir yol gösterici ve derin bir bilgindi. İnsan yapısını tanıyor, şeytanın insa­na nerden yanaşacağını kestirebiliyordu. Şeytanın in­sanları nasıl kandırdığını, ne şekilde yoldan çıkardığını ve aldattığını biliyordu. Bu nedenle oğlu Yusufa nasi­hat etti.

 Ey oğlum! Rüyanı kardeşlerinden hiçbirine anlat­ma. Çünkü onlar seni kıskanırlar. Korkarım ki bu ne­denle sana düşmanlık yapar, zarar verebilirler. Bu ne­denle sırrını gizli tut.

 

Sır Ortaya Çıkıyor

 

Musuf un on bir kardeşi vardı. Bünyamin adlı kar­deşi ile Yusuf aynı anadan, diğerleri ise başka anadan, baba bir kardeştiler. Hz. Yakup, Yusuf ve Bünyamİni en küçük çocuklan olduğundan diğerlerinden daha çok seviyordu. Bu nedenle diğer kardeşleri Yusuf ve Bünyamini kıskanır, onlara kin güderlerdi. Kendi aralannda bir araya gelerek :

Babamız niye Yusuf ve Bünyamin'i bizlerden çok seviyor, onlara bizlerden daha fazla ilgi ve sevgi gösteri­yor, diye şikayette bulundular.

Bizler güçlü ve kuvvetli olmamıza rağmen babamız bizden güçsüz kardeşlerimizi bizlere tercih ediyor. Biz­leri Bünyamin ve Yusuf kadar sevmiyor. Bu nasıl iştir?

Böylece Yusuf un kardeşlerinin kalplerinde kötü dü­şünceler yerleşiyor, kalbleri katılaşmaya yüz tutuyordu. Kardeşleri hakkında kötü niyetler besliyorlardı.

Yusuf, küçük ve saf bir çocuktu. Günlerden bir gün rüyasını kardeşlerine anlattı. Babasının rüyası hakkın­daki yorumunu da sakınca görmeksizin ağzından kaçirı verdi.

Yusuf'un rüyasını ve babalarının tabirini duyan ağa­beyleri küplere bindiler. Zaten kıskandıkları Yusuf hakkındaki kıskançlıkları arttı. Hasedleri kin ve öfkeye dö­nüştü. Kardeşleri Yusufu çekemedikleri ortadaydı. Yusufu her gördüklerinde yüzlerini buruşturuyor ondan nefretlerini gizlemiyorlardı. Yusuf'un yanlarına gelmesini dahi kabul edemiyoriardı. Ona katlanmak onlara zor gelir olmuştu artık.

Günlerden bir gün Yusuf'un kardeşleri bir araya gelerek bu duruma bir çare bulmak istediler. Bunun için bir plan kurmalıydılar. Düşünüp taşındılar. Onlar­dan birisi:

Yusufu öldürelim veya onu kimsenin ulaşamıyaca-ğı çok uzak bir yere atalım, dedi. Böylece ondan kurtu­luruz. Babamız da yalnız bizlere babalık eder. Sevgisi­ni bizlere verir.

Diğer kardeş biraz daha olumlu ve iyimserdi.

Böyle yapmamıza gerek yok, dedi bilgiç bilgiç. Biliyorsunuz, çölde kervanların uğradığı derin ve karanlık bir kuyu var. Yusuf u bu karanlık kuyuya atalım, ya ora­da öiür gider ya da yoldan geçen kervanlardan biri onu alır götürür de, bizler de ondan kurtuluruz.

Kardeşlerin hepsi bu fikri çok beğendiler. Lanet üze­rine olasıca şeytan, bu çirkin ve acımasız fikri onlara güzel gösterdi. Onlar da lanetli şeytana uydular.

 

Hazreti Yakub'a Geliyorlar

 

Fikirlerini uygulamak için babalarının yanına geldi­ler. Hz. Yakup, Yusufa zarar verilmesinden çok korku­yordu. Ona göz kulak oluyor, gözü gibi koruyordu. Kar­deşlerinin Yusuf'u sevmediğini, onu kıskandıklarını se­ziyor, hasedlerini görüyordu. Bu nedenle Yusufu ağa­beyleri ile hiçbir yere göndermez, onları yalnız bırak­mazdı. Yusufun ağabeyleri de bunun farkındaydılar.

Yusufa kurdukları tuzağı gerçekleştirmek için baba­larını ne pahasına olursa olsun ikna edip Yusufu bera­berlerinde götürmeliydiler.

Bu planlar ile babalan Yakup'a gelerek tatlı bir dille:

Ey babamız! dediler. Yusufu yann bizlerle geziye gönder. O bizim en küçüğümüz, değerli ve aziz bir kardeşimizdir. Biz hepimiz kardeşiz. Bizlerin birbirimizle oynamamızdan daha güzel ne var ki... Pieden korkuyor ve onu bizlerle göndermiyorsun?

Hz Yakup, onları dinliyor fakat bir türlü Yusufu on­larla göndermeye gönlü razı olmuyordu. Bu durumu gören Yusuf'un ağabeyleri babalannı ikna etmek için daha candan ve samimi bir dille konuştular:

Ey babamız! Bizler neden kardeşimizle beraber kır­lara çıkıp oynamayalım. Beraber eğlenmeyelim. Yu­sufu yann bizimle gönder. Kırlara çıkıp oynayalım. Biz­ler güçlü kuvvetli insanlanz. Yusufu korur, gözetiriz. Ona zarar gelmesine izin vermeyiz.

Hz. Yakup, yaşlı olmakla beraber bilge bir insandı. Akıllı ve ileri görüşlüydü. Bununla beraber insanları kıramayacak kadar yumuşak huylu ve sabırlıydı. Yu­sufun üzerine titriyor, kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu. Bu endişesini oğullarına açmaktan geri kal­madı, çekingen bir şekilde konuştu:

Korkanm sizler Yusuftan gafil kaldığınızda kurtlar onu yer.

Babalannın endişesini gören Hz. Yakup'un oğulları kendilerinden emin bir şekilde:

Sevgili babamız! dediler. Bizler güçlü ve kuvvetli insanlarken   nasıl bir kurt ona zarar verebilir ki.

Onu ikna etmek içinde kendilerini övdüler:

Bizim gibi genç, güçlü ve kuvvetli bir gruba nasıl bir kurt yaklaşabilir, bizler hiçbir zararlı şeyin kardeşimize yaklaşmasına fırsat vermeyiz.

Bu sözler üzerine Hz Yakup istemeyerek de olsa Yu­sufu onlarla gezmeye gönderdi. Yusuf'un kardeşleri bu izne çok sevindiler. Emellelerine ulaşmak için he­men hazırlığa giriştiler.

 

Yusuf Kuyuda

 

O gün Yusuf ve kardeşleri erkenden hazırlanıp gü­le oynaya kırlara çıktılar. Yusuf,   kırlarda yeşillik ve çiçekler arasında hoplayıp zıplıyor, bir sağa bir sola doğ­ru koşuyordu. Bazen kardeşleri kendisinden uzaklaşı­yor ve kendi aralannda sessizce konuşuyorlardı. Bu ko­nuşma esnasında gözlerini Yusuftan ayırmıyorlar ve pis pis sırıtıyorlardı.

Kırda bulunan derin kuyunun başına gelinceye ka­dar yürüdüler. Kuyunun başında Yusufun kardeşleri aniden ona saldırdılar. Gömleğini çıkarıp onu derin ve karanlık kuyunun içine attılar.

Küçük Yusuf a hiç acımadılar. Ağlama ve yakarmala­rına kulak asmadılar. Yaşlı babaları Yakub'a hiç acıma­dılar. Onun çekeceği keder ve tasayı hiç düşünmediler.

Yusuf, küçük bir çocuktu. Kalbi küçücük bir serçe gi­bi çırpıyordu. Kuyu çok derindi. Karanlık ve korkunçtu. Yusuf bu kuyuda tek başına kaîdı. Yavaş yavaş içini kor­ku kapmaya başladı.

Yusuf, derin ve karanlık kuyuda kimsesiz ve yalnız kalmış her şeyden umudunu kesmişti. Bu sırada kuyu­da korkusunu gideren bir ses duydu. Allah'u Teala ku­yudaki Yusuf'a:

Ey Yusuf! Üzülme, korkma... muhakkak Rabbin se­ninle beraberdir, diye ilham etti.

Bu sözleri duyan Yusuf, biraz rahatladı. Ses devam ediyordu.

Ey Yusuf! Gün gelecek ağabeylerin senin önünde toplatılacak ve sen onlann bu yaptığı zulmü yüzlerine vuracaksın.

Küçüklüğünden beri Rabbine iman eden Yusuf, Rab-binin bu ilhamı ile korkusunu yendi. Kuyunun karanlı­ğında önlü rahat ve huzurla doldu. Endişelerini bir ta­rafa bıraktı. Kaderine teslim olup kendisi için takdir edileni beklemeye başladı. Yusuf küçük olmasına rağ­men sabırlı ve akıllı bir çocuktu. Allah'a olan tevekkü­lü tamdı. Bağırıp çağırmadan sessiz bir şekilde karan­lık kuyuda beklemeye başladı.

Yusuf'un kardeşleri onu kuyuya attıktan sonra bir araya gelip ne yapacaklarına karar verdiler. Birbirleri­ne sordular:

Babamıza bundan sonra ne diyeceğiz? Onlardan biri hatırlatmada bulundu : -Babamız Yusuf'u kurdun yemesinden korkuyordu. Bizler de ona "Ey babamız! Düşündüğün gerçekleşti. Bizler Yusufu elbiselerimizin yanında bırakmış oyun oynuyorduk, birden kocaman bir kurt ortaya çıkıp Yu­sufun üzerine atladı. Bizler yanına gelinceye kadar Yu­sufu parçalayıp yedi" deriz.

Yusufun kardeşleri bu fikri beğendiler. Babalarına bu şekilde söylemeğe karar verdiler. İçlerinden biri :

O halde Yusufu kurdun yediğine dair işaretimiz ne olacak, diye sordu. Diğer kardeşleri: -Bunun işareti kan olmalı, dediler. Bunun üzerine hemen oracıkta bir kuzu kestiler. Yu­sufun gömleğini bu kana buladılar. Gömlek kıpkırmızı kan içinde kalmış, fakat hiçbir yeri yırtilmamıştı. Kur­dun parçaladığı kişinin gömleğinin nasıl yeni kalabile­ceğini düşünemediler. Allah, onların bu hilesini böyle­ce ortaya çıkardı. Şeytan ise yaptıklarını güzel gösterdi. Şeytanın hilesi her zaman zayıftır.

Böylece babalarını inandıracaklarına dair kanaatleri kesinleşti. Rahatladılar. Kendi kendilerine

"İşte şimdi babamız bizim söylediklerimize inanaçaktır" dediler. Böylece kardeşleri Yusuf u karanlık ku­yuda bırakıp eve döndüler.

 

Hz. Yakupun Huzurunda

 

Yusufun kardeşleri yatsı vakti ağlar şekilde eve döndüklerinde ahu figan ile babalarının huzuruna çık­tılar. Kimi ağlıyor, kimi saçını başını yoiuyor, kimi de dizini dövüyordu. Babalarının huzurunda ağlamayı art­tırarak :

Ey babamızîdediler. Bizier kırda yanşıyorduk. Bu sı­rada Yusufu eşyalarımızın yanına bırakmıştık. Aniden bir kurt çıkıp Yusuf'u parçaladı ve yedi, bizler hiçbir şey yapamadık.

Onlardan birisi elinde Yusuf'un yalancı kanla boyan­mış gömleğini babasının önüne atarak:

-Ey babacığım! İşte bu Yusuf un kanlı gömleği, dedi. İnanmazsan al da bak!

Yakup, bir Peygamberdi. O yaşlı ve tecrübeli bir bil­geydi. Oğullarından daha zeki ve akıllı bir insandı. Ya­kup, kurtların insana saldırması halinde onu yaraiayıp elbiselerini parçalayacağını biliyordu. Oysa Yusufun kaniı gömleği sapasağlamdı. Yırtılmamış bir şekilde önünde duruyordu. Böylece Hz. Yakup, bu kanın Yu­sufun kanı olmadığına kanaat getirdi. Kurt hikayesinin de uydurma olduğunu anlamıştı. Bu sezgi ile oğullarına

dönerek:

Bu anlattıklarınız uydurma bir olaydan ibaret-tir.dedi üzülerek. Gerçekle hiçbir alakası olamaz. O halde bana düşen, bu olaya karşı güzel bir şekilde sabretmektir.

O günden sonra Hz. Yakup çocukları ile olan alaka­sını kesti. Onlarla az görüşür, az konuşur oldu. İçinde­ki Yusuf ateşi tutuşup kor haline geldi. Yeme ve içme­den kesildi. Düşlerinde Yusufu görüyor Yusufun acısı­nı kalbinin ta derinliklerinde hissediyordu.

Bu acıya karşı en güzel şekilde sabır gösterdi. Hamd ve şükür ile Rabbine yöneldi. Namaz ve dua ile Al­lah'tan yardım istedi. O bunların hepsinin Rabbinin im­tihanı olduğunu çok iyi biliyordu. Başına gelenlerin im­tihanın sadece bir parçası olduğunu görüyordu. Bu ne­denle sabırların en güzeli ile sabrederek Rabbına yö­neldi. Ona dayandı. Ondan yardım istedi.

 

Yusuf Kuyuda

 

Yusufun ağabeyleri babalarını hile ve dolanları ile kandırdıklarına inandıktan sonra evlerine çekildiler. Yusuf ise kapkaranlık ve derin bir kuyudaydı. Kardeşle­ri her türlü yiyeceği yiyip içiyor, Yusuf ise aç ve perişan bir şekilde kuyuda bekliyordu. Onlar sıcak ve yumuşak yataklarında yatıyor, Yusuf ise karanlık ve soğuk suyun içinde boğulmamak için yılan, çıyan, böcek dolu taşla­rın deliklerine tutunarak yaşamaya çalışıyordu. Yusuf için ne yatak vardı yatacak, ne de yiyecek bir şey...

Onu ayakta tutan tek şey Allah'u Teaianın üzülüp korkmaması için kalbine yerleştirdiği  ilhamdı.

O Rabbına yöneliyor, ona sığmıyor, ondan yardım bekliyordu.

Yusufun ağabeyleri Yusufu unutup sıcak ve yumu­şak yataklarında mışıl mışıl uykuya daldılar. Ama Yusuf uyumadı. Yatmadı. İstese de, yatamazdı. Zaten gecenin ve kuyunun zifiri karanlığında ağabeylerinin kendisine yaptıklarını düşünüyordu. Kafası, akıl ve mantığın ala­mayacağı bu büyük zulmü kabullenmeye çalışıyordu.

Mz. Yakup, her ne kadar yatağına uzanmışsa da bir türlü yatamıyordu. Yusuf un hayali gözlerinin önünden geçiyor, Yusufun anıları bir bir zihninde canlanıyordu. Yatak, dikenli bir tarla oimuş tüm vücuduna iğne gibi batıyordu adeta.

Yusuf, hala kuyudaydı. Kuyunun dibi kapkaranlıktı. Gece de karanlıktı. Adeta zifiri karanlık kaplamıştı her yeri. Küçük Yusuf karanlıklar içerisinde Rabbinin verdi­ği sabır ve metanetle bekliyordu tek başına.

 

Kuyudan Saraya

 

Ertesi gün doğan güneş, pınl pml ışığı ile her tara­fı aydınlatıyordu. Çiçekler ve yeşillikler güneşin ışıklan ile taptaze ve dipdiri duruyorlardı. Kuşlar cıvıl cıvıl ötü­yordu.Hafif hafif esen rüzgar doğaya ayrı bir renk katı­yordu.

Çok uzaklardan gelen bir kervan yavaş yavaş kuyu­ya yaklaştı. Belli ki kervan daha önceleri de buradan geçmiş, hayat kaynağı olan suyun bu yakında olduğu­nu biliyordu. Kervan kısa bir süre sonra kuyuya yakın bir yerde konakladı. Yol boyunca çok susamışlardı. Yanlarında ise yok denecek kadar az su bulunuyordu. Kuyudan ihtiyaçlarını gidermek için kervanın sucusunu gönderdiler.

Sucu kuyunun başına gelerek bakracını sarkıttı. Bakracının suyla dolduğuna emin olduktan sonra yavaş yavaş çekmeye başladı. Bakracın çok ağırlaştığını fark etmiş, kafasını kuyunun içerisine sarkitmıştı. Kuyunun içine dikkatlice bakınca küçücük bir çocuğun bakraca sıkı sıkıya tutunduğunu gördü. Hayret ve şaşkınlıkla :

Aa!.. Bir çocuk, dedi .

Sevinç ve hayretle kervana doğru koştu.

Müjde! Müjde kuyuda bir çocuk var, diye bağırma­ya başladı. Sucunun sesini duyan kervandaki tüccarlar bir hazine bulmuşcasına sevinerek, kuyuya doğru koş­maya başladılar. Kuyuya bakınca çocuğu bakraca tu­tunmuş titrer bir şekilde buldular.

Küçük Yusuf, bakraca sımsıkı sarılmış kendisini yu­karı çekmeleri için masumane ve duygulu gözlerle ta­cirlere bakıyordu. Tüccarlar hep birlikte ipi tutup Yu­suf u kuyudan çektiler. Ona kuru elbiseler giydirip ko­naklamadan hareket ettiler. Yusuf, onlar için bir servet mesabesindeydi. Amaçlan Yusuf'u köle pazarında iyi bir paraya satmaktı.

Yusuf, güzeldi, ay yüzlüydü, akıllıydı, çalışkandı. Her şeyden önemlisi terbiyeli ve iyi ahlak sahibi bir İnsan­dı. Çünkü o Hz. Yakup peygamberin dizinde yetişmiş edebini ondan almıştı.

Kervan, Yusufu yanlanna alarak hemen yola koyuldu­lar. Çok kısa zamanda Mısır'a vardılar. İlk işleri Yusufu köle pazanna götürmek oldu. En büyük köle pazan Mısır'da kuruluyordu. Kölelere en iyi değer bu pazarda veriliyor­du. Köle simsarlan Yusufu satışa çıkararak:

Kim bu güzel ve akıllı çocuğu almak ister, diye ba­ğırmaya başladılar. Böylelikle etrafında müşteri toplu­yordu. Köle alıcılan Yusufun etrafında toplanıyor ve onu alıcı gözle inceliyorlardı.

O gün Mısır yönetiminin ileri gelenlerinden biri de pa­zarda bulunuyordu. Bu kişi Firavunun en yakın yardım-cılanndandı. Bu nedenle ona aziz diyorlardı. Mısır azizi hanımına bir köle almak için o gün pazara gelmişti. Yu-sufu görünce onu beğendi. Küçük Yusufun bakışlann-dan saf, temiz ve akıllı bir çocuk olduğu anlaşılıyordu. Hareket ve davranışlarında iyi bir terbiye aldığı görülüyor­du. Bu çocuk, Mısır azizi için tam aradığı bir köleydi. Aziz, Yusufun parasını ödeyip onu satın aldı.

Para hırsı gözlerini bürüyen tüccarlar kim olduğunu, neci olduğunu bilmedikleri bir çocuğu ta Kenan illerin­den önlerine katmış ve Mısırda köle olarak birkaç ku­ruşa satmışlardı.

Mısır azizi Yusufu yanına alarak yola koyuldu. Yol boyunca Yusufu gözlem altında tutmuş, hayalı ve ter­biyeli davranışları onu daha şimdiden sevdirmişti. Yu­suf gerçekte sevilmeyecek bir insan değildi. Siması, akıllılığı, ahlakı onu her görenin sevmesine neden olu­yordu.

riihayet köşke vardılar. Köşk birçok odadan oluşu­yordu. Köşkün kapılarından biri bahçeye açılıyordu. Bahçe çeşit çeşit meyve ağaçlarından oluşuyor, çevre­deki renk renk çiçekler etrafa çok güzel bir koku saçı­yordu. Bahçenin ortasına büyük bir havuz yapılmış içi berrak bir su ile doldurulmuştu. Çeşitli renk ve ebatta değişik süs balıklan havuzda yüzüyordu. Havuzun etra­fında oturma yerleri yapılmış buralardan bahçenin sey­rine doyum olmuyordu.

Mısır veziri, aradığını bulmanın verdiği keyifle eve girdi. Hanımıyla karşılaşınca:

Hanım bak hele! dedi. İşte sana zeki, çalışkan ve ter­biyeli bir hizmetçi. İsmi Yusuf. Onu yedir ve giydir. Ger­çekten o çok olgun ve zeki bir çocuktur.

Mısır azizinin hanımı, Yusufu görür görmez sevdi. Ona iyi davranıp sahip çıktı. Onu yanında çalıştırdığı müddetçe kızmadı. Onu incitmedi. İçinde ona karşı bir sevgi ve muhabbet duydu.

Böylece Allah'u Teala, Yusufu güzel bir köşke, bol nimetler içerisine, sıcak bir aile ocağına yerleştir­miş oldu. Yusuf, artık bu nimetler içerisinde bu evde yaşayacaktı.

 

Emin Çocuk Ve Ahde Vefa

 

Aradan yıllar geçti. Yusuf bu köşkte gelişti. Büyü­dü, büyüdükçe güzelleşti. Yakışıklı bir delikanlı oldu. Gü­zelliği, görenleri hayran bırakıyordu. Bu durum hanımı­nın dikkatinin daha çok üzerinde toplanmasına neden oluyordu. Vezirin hanımı içten içe Yusufa bağlanıyor, ona karşı sevgisi artıyordu. Bu değişik bir sevgi şekliydi.

Günlerden bir gün azizin hanımı tüm cesaretini top-iayıp Yusuftan faydalanmak istedi. Şeytan "Allah'ın la­neti üzerine olsun" kadının kanma girmiş, kocasına ihaneti güzel göstermişti. Lakin Yusuf, Allah'tan korku­yordu. Bu nedenle kadına uymadı. Ondan sakındı. Şey­tana uyup nefsinin peşinde gitmedi. Kendisinin ve ka­dının iffetini koruyarak kadının davetine karşı çıktı.

"Senin bu isteğini yerine getiremem. Efendime hiç­bir zaman ihanet etmem. O bana her zaman iyilikte bu­lundu. Her türlü ikramı benden esirgemedi. Ben nasıl efendimin bu iyiliklerine karşılık ihanet edebilirim. Ger­çekten ben yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah'tan kor­karım."

Yusuf'un görmüş olduğu ahlak ve terbiye onun iha­net etmesine izin vermiyordu. Şahsiyeti öyle bir ha­murla yoğrulmuştu ki iffetsizlik ve ihanet o bedende kesinlikle yer edinemezdi. Böylece kadının girişimi bo­şa çıkmış, Yusuf, iffet dersi vermişti.

Kadın, emeline ulaşamayınca çok kızdı. Nefsine ha­kim olamadı. Öfkesini yenemeyerek Yusufun kendisi­ne İhanet etmek istediğini efendisine söyledi.

Mısır veziri, hanımını da Yusufu da çok iyi tanıyor­du. Yusufun ne derce temiz kalpli, karısının nasıl entri­kacı olduğunu çok iyi biliyordu. Bu nedenle karısına yönelerek:

-Ey kadın! Doğrusu ben seni yanlış yapanlardan gö­rüyorum, dedi. Tez bu yanlışından vazgeç. Bir daha da böyie bir hata yapma.

Yusufun yakışıklılığı günden güne Mısır kadınlarının arasında yayıldı. Onun şöhretini nerdeyse duymayan kalmadı. Bir kimse onu gördüğünde :"Haşa... bu insan olamaz. Olsa olsa bu ancak gökten inmiş bir melektir, diyerek hayretini belirtiyordu. Her gördüklerinde hay­ranlıklarını dile getiriyorlardı.

İnsanların günden güne Yusuf'a ilgi göstermeleri ve­zirin hanımını öfkelendiriyor, emelini gerçekleştirmek için onu daha çok kışkırtıyordu. Ya emeline ulaşacak, ya da intikam alacaktı. Bu hırs ile yanıp tutuşuyordu. Sonunda dayanamayarak Yusufa :

" Ey Yusuf! Ya dediğimi yaparsın, ya da seni hiç çekinmeden hapishaneye attırırım" diye tehditte buluna­cak kadar alçaldı.

Yusuf, hiçbir şekilde kadının tehdidine kulak asmı­yor, onun kötü emeline alet olmuyordu. Ne pahasına olursa olsun iffetini korumaya kararlıydı. Bunu vezirin hanımına kabul ettirebilmek için ona şöyle dedi:

Şunu çok iyi bil ki, hapis ve zindan senin kötü ar­zunu yerine getirmemden daha iyidir. Allah'a asi ol­mak yerine hapsi memnuniyetle tercih ederim. Al­lah'a itaat ederek zindanda yatmak, Allah'ın emrini çiğneyerek saraylarda yaşamaktan daha hayırlıdır.

Günler geçtikçe vezirin hanımı Yusuf hakkındaki iftira-lannı ve arzulanm daha da arttırdı. Sonunda Vezir, Yusufun suçsuz olduğunu bile bile onu hapishaneye attırdı.

 

Yusuf Hapiste

 

Yusir zindanı, askeri karargahın mahzenlerinden biriydi. Burası şuç işleyenlerden çok, yüksek mercilerdeki kimselerin keyfi uygulamaları nedeniyle tutukla­nanlarla doluydu. Suç işleyenler burda azınlıktaydı. On­lar da genelde idarenin çarpıklıklarından, adalet meka­nizmasının işlememesinden suç işlemek zorunda ka­lan kimselerdi.

Zindana taşlardan yapılmış yer altına inen bir merdi­venle ulaşılıyordu. Mahzen, taş bölümlerle ayrılmış de­ğişik bölümlerden meydana geliyordu. Odaların altı topraktı. Kapılan ise kalın demirlerle kapatılmıştı.

Merdivenlerden inişte yan tarafta ayrı bir bölme bu­lunuyordu. Burası işkence ile sorgunun yapıldığı yerdi.

Duvarlarında pranga ve zincirler, insanları asmak için de değişik şekil ve yapılarda askılar bulunuyordu. Her türlü işkencenin burada yapıldığı anlaşılıyordu. Yanda bulunan sönmüş kömür korları, maşalar ve demir şiş­ler, insanlara kömürde yakma ve dağlama gibi işkence­lerin de yapıldığını anlatıyordu. Anlaşılan her türlü zu­lüm  serbestti burda.

İffetli ve masum Yusuf, acımasızca bu zindanın ka­ranlık bir köşesine atıldı. Zindanda bulunan mahkum­lar genç Yusuf un çevresini sardılar. Yusufu kendilerine boyun eğdirip gözünü korkutmak için kaba ve ürkütü­cü davranış İçerisine girdiler. Onu korkutup sindirmek için güç gösterisinde bulunuyor "Bize zorluk çıkarır ve­ya dediğimizi yapmazsan ne yapacağımızı biliriz." der-cesine gözdağı veriyorlardı.

Genç Yusuf, hapishane arkadaşlarının bu davranış­larına önceleri bir mana veremedi. Zamanla zindan ha­yatına alıştıkça anrkadaşlannın davranışlarını anlıyor, yaptıklarına bir mana verebiliyordu.Yusuf, zindan arka-daşlanna şefkatle yaklaştı. Onlarla nasıl diyalog kura­cağını belirledi.

Yusuf, kötülüğe iyilikle karşılık veriyor, horlanan mahkumlara sahip çıkıyor, ezilenleri koruyor, zulüm edenleri zulmünden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Hak­sızlık ve zulüm edenlere hiçbir şekilde boyun eğmiyor­du. Muhataplarıyla güzel ve tatlı bir üslupla konuşuyor, davranışlarıyla herkesin gönlünü fethediyordu. Kötü olan ve kötülük yapanlara, kötülükle karşılık vermiyor, kötülüğü iyilikle karşılıyordu. Davranışlarında iyilik, doğruluk ve güzellik görülüyordu. Arkadaşlarına yardım etmekten zevk alıyordu. Zindan, Yusuf için eğitim yuvası haline gelmişti.

Zindan Yusufla şenlenmiş, kin ve husumet azalmış­tı. Yusuf denince akan sular duruyor, herkes ona saygı ve sevgi gösteriyor, iyilikten başka bir şey düşünmüyor­lardı. Yusuf, kendisini herkese sevdirmiş, herkesin gönlünü kazanmıştı. İnsanlar çoğu zaman sözünü din­liyor, nasihatlannı yerine getiriyorlardı.

Yusuf, kendini gardiyanlara da sevdirmiş gardiyanla katı kalblerinde sevgi emareleri belirmişti. Eskiden olduğu gibi mahkumlara kaba ve sert davranmıyor, onlara hakarette bulunmuyorlardı. Çekilmeyen zindan hayatı Yu­suf un gelmesi ile yaşanabilecek hale gelmişti.

Böylece zindan ehli, genç Yusuf'u merhamet sahibi kerim ve mübarek biri olarak tanıdılar. Onun büyük bir İlme sahip olduğuna tanıklık ettiler.

Günler zindanda geçip gidiyor, gelen gün geçen gü­nü aratmıyordu. Zindan ortamı değişmiş dostluk ve sevgi meyvelerini vermeye başlamıştı. Herkes birbiri­nin derdi ile dertleniyor, her türlü kolaylık ve yardım esirgenmiyordu.

Zindanda Firavun'a hizmet eden iki mahkum da bulunuyordu. Bunlar bir sabah bir rüya ile uyandılar. Yusuf, rüyaları doğru bir şekilde yorumladığından he­men Yusuf'un yanına koştular. Yusuf'a durumu izah etmek için şöyle dediler:

Ey zindan dostu Yusuf! Bizler aynı anda birer rüya gördük. Gördüğümüz rüya bundan önceki yaşamımızla ilgiliydi. Ne olur bizlere rüyamızın tabirini yapar mısın? Çünkü bizler seni doğru ve sözüne sadık bir insan olarak görüyoruz, dediler.

Yusuf onları kendi yanına oturttuktan sonra: Buyurun... Tek tek rüyanızı anlatın, umulur ki Rabbim bana bir çözüm yolu gösterir, dedi. Zindan dostlanndan biri heyecanla:

Ey dost Yusuf! Ben rüyamda başımın üzerinde şa­rap dolaştırdığımı gördüm,  dedi. Diğeri:

Ben de, dedi. Başımın üzerinde ekmek taşıdığımı ve bu ekmekten kuşların gagalayarak yediklerini gördüm.

Her iki mahkum Yusuf tan güzel bir haber alabilmek için önüne çöküp ellerini dizlerinin üzerine koydular. Gözlerini Yusufun gözlerine dikerek can kulağı ile du­daklarının arasından çıkacak sözü beklediler.

Yusuf, bu iki zindan arkadaşını sessiz ve dikkatli bir şekilde dinledi. Arkadaşları sabırsız bir şekilde:

Ey dost Yusuf! haydi, rüyalarımızın tabirini yap, de­diler.

Yusuf, Allah'ın kendisine verdiği bir lütuf olarak rüya tabirlerini biliyordu. Gördüğü her rüya diğer gün oldu­ğu gibi gerçekleşiyor, başkalarının gördüğü rüyayı doğ­ru şekliyle yorumluyordu.

Allah'u Teala, genç Yusuf'u insanlar arasında kendi­sine nebi olarak seçmişti. Küçüklüğünden beri onu bu zorlu görev için hazırlıyordu. Babasından ayrılması, sa­raya yerleşmesi, zindana atılması hep bu görevin gere­ğiydi. Alfah onu hakkın batılla, iyinin kötüyle, doğrunun yanlışla olan mücadelesine hazırlıyordu.

İnsanlar bu devirde Allah'ın haricinde putlar ve ilah­lar edinmişler, bunlara ibadet ediyorlardı. Her İlah'm taştan yapılmış bir sembolü vardı.

Yusuf, bunların hepsini görüyor, üzülüyordu. Diğer yandan insanların bunları ilah kabul etmeleri, onlara secde etmeleri, onlardan yardım ve medet ummaları Yusuf'un onlara acımasına neden oluyordu. Nasıl olu­yordu da kendi elleri ile yaptıklan putlara tapabiliyor, onlann kendilerini sıkıntı ve darlıklardan kurtarabilece­ğine inanıyorlardı.

Değişik heykeller yapılmış, birine karaiann Rabbi, birine denizlerin Rabbi, bir diğerine rızık veren ilah, öbürüne yağmurların ilahıdır, diyerek sınıflara ayırı­yorlardı.

Yusuf, onların bu yanlışlarını görüyor, onları bu durumdan kurtarıp bir olan Allah'a yöneltmek istiyor­du. İnsanların, yerin ve göğün Rabbi olan Allah'a yö­nelmelerini istiyordu. İnsanların kendi heva ve he­veslerine göre değil de Rableri Allah u Teala'nın emir­lerine göre yaşamalarını istiyordu. Yeryüzünün ada­letli ve insanların barış içinde yaşamasının en güzel ve doğru yolu buydu.

Allah'u Teala peygamberlik görevini Yusufa zindan­da nasip etmişti. O şimdi Allah'ın dinini anlatması için görevlendirilen bir nebiydi artık. İnsanları bir olan Al­lah'a davet ediyor, onları Allah'a şirk koşmaktan sakın­dırıyordu. Bu görevi ilk olarak zindanda yerine getire­cekti Yusuf. Çünkü zindan insanlann daha çok Rableri-ne ihtiyaç duyduğu ve kalblerin daha çok yumuşadığı mekândı. Zindan ehlinin Allah'ın rahmetine olan ihti­yaçları her şeyden daha fazlaydı.

Evet! Yusuf zindandaydı. Onun bedeni esirdi; ama ruhu hür ve özgürdü. Yusuf fakirdi, ama fakirliğine rağmen cömert ve fedakârdı. Hakkı her mekân ve za­manda anlatmaktan geri kalmıyordu. Çünkü bu Allah'ın peygamberlerinin şanındandı.

Muhakkak nebiler her zaman ve şartta hakkı anla­tıp, hayırlı olanı yapmakla emrolundular. Onların göre­vi hakkın bayrağını batılın üzerine dikmekti. Onların görevi hakkı batılın üzerine çarpmak ve batılı darmada­ğın etmekti,

Hak gelince batıl yok olur gider. Muhakkak hakkın gelmesi ile batıl yok olmaya mahkumdur.

 

Yusuf'un Hikmetli Davranişi Ve Tebliğ           

 

Genç Yusuf, bunların hepsini ve insanların duru­munu değerlendirdikten sonra, kendi kendine: "Bu iki kişi bana ihtiyaçlarını sunuyorlar. İhtiyaç sahibi olanlar yumuşak ve uysal olurlar. İhtiyaç sahipleri itaat eder ve söz dinlerler, dik kafalı ve sert olmazlar. Eğer ben bun­ları Allah'a itaate davet etsem, beni güzel bir şekilde dinlerler, böylece onların vasıtası ile tüm zindandakileri de Allah'a davet etmiş olurum," diye düşündü.

Buna rağmen Yusuf acele etmedi. Güler bir yüzle, hapis arkadaşlarına dönerek:

"Ben rüyanızı kahvaltınız gelmeden yorumlayabili­rim" dedi.

Bunun üzerine iki arkadaş, Yusuf'un anlatmak is­tediklerine kulak verdiler, Yusuf, kendinden emin, sesini zindanın her tarafına ulaşacak şekilde yüksel­terek :

Dostlarım! Ben rüyanızı yorumlayabilirim. Rabbim beni rüya tabirleriyle bilgilendirdi. Bu Rabbimin bana olan bir lütfudur. Eğer Rabbim bu bilgiyi bana lütfetme-seydi ben bilemezdim.

Zindanda çıt çıkmıyor, herkes Yusuf un ağzından çı­kacak sözü dinliyordu, nefesler kesilmiş, işler bırakıl­mış, sessizlik her yeri kaplamıştı. Yusuf, tüm insanla­rın kendisini dinlediğini görünce sesini biraz yükselte­rek konuya girdi.

 

Tevhid Dininin Tanım!

 

Yusuf, kelimelerin üzerine basa basa ağzından kelimeleri tane tane çıkararak konuşmaya başladı.

Tabir edeceğim rüyalar Rabbimin bana öğrettikle-rindendir, dedi ilk önce. Sözüne devam ederek "Allah'u Teala ancak dilediğine bilgi verir. Allah'a ortak ko­şanlar hiçbir zaman Allah'ın ilminden faydalanamazlar.

Yusuf, bu sözlerden sonra tekrar etrafını süzdü. Yut­kunduktan sonra sözlerine devamla :

Biliyor musunuz? Rabbim neden bunlan bana öğre­tiyor, diye manalı manalı sordu. Sözün cevabını bekle­meden:

Çünkü ben Allah'a ortak koşanların yolunu terk et­tim. Atalarım olan İbrahim, İshak ve Yakup'un dinine uydum. Onların dinine tabi oldum. Bizler Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamakla emrolunduk. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O yerin ve göğün yaratıcısıdır. Yer ve gök arasında olan her şey onun iradesi ile hareket eder. O, ol demekle her şey olur. Biz iman edenler yalnız ondan yardım bekler ve yalnız ona ibadet ederiz.

Yusuf hem konuşuyor hem de çevresindeki arkadaş­larını süzüyordu. Konuşması esnasında gözlerini arkadaşlarının gözlerinde gezdirerek dikkatlerini üzerinde topluyordu. Genç Yusuf ciddiyetini koruyordu.

Zindan arkadaşlarım! diye başladı yeniden. Al­lah'tan başka ilah olmadığını belirten Tevhid dini, sade­ce bizim için değil aynı zamanda tüm insanlar ve insan­lık içindir. Bu din Allah'ın tüm insanlara sunduğu fazile­tidir. Buna rağmen insanların çoğu hâlâ şükretmezler. İnsanoğlu gerçekten çok nankördür.

Sözüne ara verdi. Çevresine soru yüklü bir göz attı:

Sizler karaların Rabbi, denizlerin Rabbi, rızıklann Rabbi, yağmurların Rabbi diye değişik ilahlar ediniyor­sunuz, öyle değil mi?

Kimsenin cevab vermesini beklemedi:

Oysa alemlerin Rabbi bir ve tek olan Allah'tır.Yerde, gökte ve bunların ikisinin arasında olanı da O'dur yara­tan. O, yerde de birdir; gökte de.

Mahkumlar, bu yeni duydukları sözleri hayret ve şaş­kınlık içersinde dinliyorlardı. Zihinlerinde zaman za­man sorular oluşuyor, ama Yusuf'un ahenkli ve bilinçli anlatımı  cevaplandırıyordu sorularını.

Yusuf, konuşmasının can alıcı ve hararetli bölümü­ne gelmişti. Sözlerini soru sorarak sürdürdü.

Ey zindan dostlarım! Değişik değişik ilah ve Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa bir ve tek olan Allah mı? Karaların, denizlerin, rızıklann ve yağmurların Rableri midir yeryüzünü yaratan, yoksa bir ve tek olan Allah mı? Söyleyin bana dostlanm! Allah'ın kuvvet ve kudre tinden üstün hangi güç ve kuvvet olabilir? Hiç akietmiyor musunuz, düşünmüyor musunuz? Bir ve tek olan Allah'tan başka bunları yaratmaya kim güç yetirebilir? Buna rağmen hâlâ Allah'a şirk koşmaktan vazgeçmez misiniz?

Zindan ehli Yusuf u dinliyor, kalblerine iman tohum­ları ekiliyordu. "Tevhid buydu işte" en kısa şekli ile. Yusuf, oluşan bu manevi ortamı görerek devam etti ko­nuşmasına:

Ey zindan dostlarım! Yere ve göğe bakmaz mısınız? Küçük kainat olan insanın yaratılışına bakmaz mısınız? riasıl bir ölçü ve sistemle yaratılmıştır. Yaratılan her şey kusursuz ve eksiksiz yaratılmıştır. Her şey bir ahenk içerisindedir. Biri diğerinin önüne geçmez. Rabbimizin yarattıklarında hiçbir hata göremezsiniz. Bunların hep­si tek bir sanatkârın elinden çıkmış ki O da Allah'u Te-aladır. Allah'ın haricinde bunları yaratacak olan kimdir? O Allah ki, yeri ve göğü altı günde yaratandır. Yer ve gök araşma gözle görülmez sütunlar koyandır. Yağmu­ru yağdıran, geceyi gündüze gündüzü geceye katandır. Ne doğan ne doğuran eşi ve benzeri olmayandır. O bir ve tek olan Allah, ortaklardan münezzehtir. Buna rağ­men Allah' a nasıl ortaklar koşuyorsunuz? Bunlar sizin ve atalarınızın uydurduğu isimlerden başka bir şey de­ğildir. Hiç düşünmez misiniz? Yer ve göğün yaratıcısı bir ve tek olan Allah'u Teala varken nasıl ona ortaklar koşabilirsiniz? Aklınızı başınıza alıp düşününüz artık.

Yusuf konuşmasının sıkıcı olmaması ve bıkkınlık vermemesi için sonlandırması gerektiğine karar verdi. Ey zindan dostlarım! Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Hayatınızı Allah'ın sizler için koymuş olduğu ku­rallara göre düzenleyin. Tağut ve putların sizler için be­lirlediği kurallardan sakının. Allah'a ortak koşanlardan olmayın. Babam İbrahim'in dediği gibi "Ben alemlerin Rabbi olan Allah'a uymakla emrolundum. Namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O ne güzel dost ve ne güzel vekildir."

 

Rüyanın Yorumu Ve

 

Yusuf, zindan ehlini Tevhid'e davet ettikten son­ra rüya sahibi iki arkadaşa döndü. Oniar da sabırsızlık­la kendi rüyalarının yorumunu bekliyorlardı. Yusuf, bi­rine yönelerek :

-Senin rüyana gelince... rüyanda şerbet dağıtman, efendinin yanma tekrar döneceğini ve aynı işte çalışa­cağını gösteriyor, dedi.

İkinci rüya sahibine dönüp üzgün bir ses tonuyla: -Sana gelince dostum! Üzülerek belirteyim ki sen suçlu bulunup ne yazık ki asılacaksın. Kuşlar başının üzerinde konup başının etinden yiyecekler. Bu acı ha­beri sana bildirmek istemezdim; fakat Allah'ın takdirin­den kaçılmaz. Sana düşen güze! bir şekilde tevbe edip pak ve temiz bir şekilde Rabbinin huzuruna çıkmaktır. Allah, rahmet edenlerin en merhameti isidir.

Nasihati bitirdikten sonra birinci şahsa dönerek: -Ey dost! Sen hükümdarın huzuruna gidince benim durumumu da hükümdara anlat, dedi. Bana yapılan haksızlığı dile getir. Umulur ki hükümdar yanlışı görüp beni zindandan çıkartır.

Bu şekilde zindan arkadaşından söz aidi. Yapılan yo­rumlarla rüya sahiplerinden biri sevinirken diğerini bü­yük bir üzüntü almıştı. Mahkumlar ise sevinç ve elem arasında kararsız kalmışlardı. Bir arkadaşlarının öldürüleceğine üzülürken diğer arkadaşlarının mükafatlandı­rılacak olması onları mutlu kılıyordu. Ne yazık ki hayat hep bu şekilde akıp gidiyordu. Kimileri sevinirken, ki­mileri de üzülüyorlardı.

Aradan uzun bir zaman geçmemişti ki rüya sahibi iki şahıs askerler tarafından zindandan çıkarıldılar. Sonra­dan alınan haber Yusufun tabirini doğruluyordu. Zin­dandan çıkarılan mahkumlardan biri asılmış, diğeri hü­kümdarın hizmetinde bulundurularak mükafatlandırıl­mıştı. Böylece genç Yusufun yorumu gerçekleşmiş olu­yordu.

Rüyaların gerçekleşmesinden sonra zindanda Yu­sufun itiban oldukça arttı. Sözüne daha çok önem ve­rilmeye ve dinlenilmeye başlandı. İşte Allah'u Teala di­lediğini bu şekilde aziz kılar.

Yusuf, rüya sahibinin kendisine verdiği sözü düşü­nüyor ve bir an önce hükümdarın huzuruna çağrılmayı bekliyordu. Fakat Allah'u Teala'nın Yusuf hakkındaki planı bir başkaydı. Yusufun kaderinde zindanda şartlar olgunlaşıncaya kadar kalmak vardı. Bu nedenle şeytan, rüya sahibine Yusufun söylediklerini unutturdu. Verdi­ği sözü yerine getirmedi. Yusufun olayından hiçbir za­man bahsetmedi. Hükümdar ondan haberdar olmadı. Bu şekilde Yusufun zindanda kalışı uzadıkça  uzadı.

Yıllar yılları kovaladı. Yusuf artık hükümdardan ümi­dini kesmişti. Kendini ibadete veriyor zamanını hayırlı şeylerle geçiriyordu. Günleri namaz kılmak ve Allah'ı anmakla geçiyordu. Çoğu zaman zindan arkadaşları ile sohbetlere dalar, onlara Allah'ı ve ona ibadetin ne şe­kilde olacağını anlatırdı.

Geceleri Rabbine yönelir, uzun müddet rüku ve sec­delerde kalırdı. Çoğu zaman ellerini Rabbine açmış bir halde gözlerinden sicim sicim yaşlar akarken Rabbine dua ederdi. Gündüzlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. O, geceleri abid, gündüzleri ise zahit idi. Yumuşak ve şef­kat dolu kalbi Allah'ı anmakla huzur bulur, ona ibadet etmekle rahatlardı. O artık dışarıyı unutmuş, zindanı yurt edinmişti kendine. Onun için zindan dışında bir yaşam yoktu artık.

Nice yıllar bu şekilde geçmiş, Yusuf zindanda olgun­laşmıştı. O genç Yusuf değil, olgun ve ağırbaşlı bir ne­bi olmuştu.

 

Hükümdarın Rüyası

 

Mısır sarayında Allah'u Teala'nın planları işleme­ye başlamıştı.

Mısır devletinin büyük hükümdarı Firavun, acaib bir rüya ile uykudan uyandı. Rüyanın yorumunu alabilmek için meclisinde bulunan rüya tabircilerini yanma davet etti. Gördüğü rüyayı tabir etmelerini İstedi:

Ey ileri gelenlerim! Bu gece ben acaib bir rüya gör­düm. Rüyamda yedi zayıf ve çelimsiz ineğin, yedi şiş­man ve semiz ineği yediğini gördüm. Aynca yedi yeşil başlı sümbül ile onların ardından yedi adet kurumuş sümbülü gördüm. Bunlar bana bir işaret gibi görünü yor. HaydiîEğer rüya tabircilerindenseniz benim rüyamı bana doğru bir şekilde yorumlayın.

Meclisteki rüya tabircileri birbirlerine boş ve anlam­sız gözlerle baktılar. Hiç birisi bu rüya hakkında bir yo­rumda bulunamıyordu. Onlar ancak tahmin ve varsa­yımlarla olma ve olmama arasında gerçekleşebilecek tahminlerde bulunabilirlerdi. Rüyaları gerçek anlam ve işaretleri ile yorumlama gücüne sahip değildiler.

Hükümdar rüya hakkında bir yorum gelmediğini gö­rünce hiddetli bir şekilde bağırdı:

-Ne oldu sizlere? Niçin gördüğüm rüyaya bir yorum getirmiyorsunuz.

Mecliste bulunanlardan hiç kimse cesaret edip bir şey söylemiyordu. Neden sonra içlerinden birisi:

-Hükümdarım! dedi. Uyuyan kimse birçok şeyler gö­rür. Her görülen şeye mana verilemez. Sizin gördüğü­nüz karmakarışık ve anlamsız bir rüyadır. Mecliste bulunanlar bundan cesaretle: Evet evet! Bunlar gerçekten karmakarışık düşlerdir. Bizler böyle rüyaların yorumunu bilmeyiz, dediler.

Mecliste böyle konuşmalar yapılırken hizmetçiler­den biri içeri girmişti. İstemeden o da konuşulanlara tanık oldu. Rüya konusu kendisine verdiği bir sözü ha­tırlatmıştı.

Evet! bu kişi Yusufun rüyasını doğru olarak yorum­ladığı zindan yareniydi. Hükümdarın rüyasını ve mecli­sin olumsuz cevabını duyunca hemen hatmna zindan dostu Yusuf geldi. Büyük bir sevinçle haddi olmadan hükümdann huzurunda:

Hükümdarım, dedi heyecanla. İzin verirseniz sizlere kısa bir zamanda rüyanızın yorumunu getiririm.

Mecliste bulunanlar alaylı gözlerle hizmetçiye bakı­yor. "Bizlerin yorum layamad iğimiz rüyayı bir hizmetçi parçası mı yorumlayacak. Bu ne küstahlık ." dercesine onu süzüyorlardı. Hükümdar da hizmetçinin sözüne şaşırmıştı. Ama yine de bir ümitle:

Sen rüyamın yorumunu nereden bileceksin? diye sordu.

Hizmetçi biraz korku ve biraz da ümitle:

Hükümdarım,dedi. Eğer siz benim zindana girme­me izin verirseniz ben oradan rüyanızın yorumunu en doğru şekliyle getiririm, dedi.

Gözlerin üzerinde odaklandığını hisseden hizmetçi utanıp sıkılmaya başlamışta Hizmetçi biraz mahcup bir sesle hükümdara yalvararak :

Efendim eğer zindana gitmeme izin verirseniz ora­da bulunan bir arkadaşımdan rüyanızın tabirini alabili­rim, dedi.

Hükümdar hizmetçisinin kararlı davranışını görünce onu zindana gönderdi. Hizmetçi sevinçle zindana koş­tu. Böylece kendisine iyilikte bulunan Yusufa geç de olsa verdiği  sözü yerine getirmiş olacaktı.

Zindana varınca hemen Yusuf'un yanına koştu. Zin-dandakiler eski dostlarını görünce şaşırdılar. Niçin gel­diğini anlamamışlar, tuhaf bir şekilde soru yüklü göz­lerle yüzüne bakıyorlardı.

Hizmetçi Yusuf'un yanına giderek karşısında otur­du. Ellerini dizlerinin üstüne koyarak gözlerini gözle­rine dikip:

Ey can dost! dedi. Sana hükümdarın bir rüyası ile geldim. Umarım doğru bir şekilde yorumlarsın.

Yusuf, gayet sakin bir şekilde eski zindan dostunu dinledi. Yusuf, çok iyi bir insandı. Allah'ın kullarına kar­şı şefkat ve merhamet sahibiydi. Hizmetçinin kendisi­ne verdiği sözü tutmaması onda herhangi bir kine ne­den olmamıştı. Yusuf, gülümseyerek zindan arkadaşı­nın yüzüne baktı :

Ey dost, sakin bir şekilde hükümdarın rüyasını an­lat, umulur kr Rabbim bana rüyanın tabirini kolaylaştı­rır, dedi.

Zindan yine sessizliğine bürünmüştü. Herkes bu rü­yayı merak ediyor, zindandan çıt çıkmıyordu. Hizmetçi, Yusuf'tan beklediği cevabı alınca anlatmaya başladı.

Ey dost, ey doğru kişi! Hükümdar bu gece rüyasında yedi zayıf ve çelimsiz ineğin, yedi şişman ve semiz ineği yediğini, aynca yedi yeşi! başlı sümbül ile onlann ardın­dan yedi adet kurumuş sümbülü görmüş.

Meclisinde kimse bu rüyayı yorumlayamadı. Ffe olur bu rüyayı bizlere yorumla. Ümit ederim ki insanlara doğru yorumla dönerim. Böylece onlar da doğruyu öğ­renirler.

Zindan ehli ve hizmetçi susmuş, can kulağı ile Yu­suf un vereceği cevabı bekliyordu. Yusuf kendinden emin, ağır ağır konuşmaya başladı.

Ey dost! Bilesiniz ki bu rüya gelecekle ilgili önemli bir olaya işaret etmektedir. Bu, Allah'ın Mısır halkına gösterdiği bir lütfudur. Bu rüya bolluk ve kıtlık yıllarının art arda geleceğini gösterir.

Hükümdara deyiniz ki: ülkemizde yedi yıl kıtlık ola­cak; bu kıtlık yıllarından sonra bolluk yıllan gelecektir.

Hükümdarın gördüğü rüya bunun işaretidir. Aynca hü­kümdara, bu kıtlık yıllarında şu tedbirleri almasını bildiriniz: Yedi sene ekin ekiniz. Bu ekini biçtiğinizde yi­yeceğinizden fazlasını başağında bırakarak depolayınız. Bu bolluk yıllarından sonra muhakkak kıtlık yıl­ları gelecektir. Kıtlık yıllarında tohumluk olan ürünü saklar, diğerini yersiniz. Kıtlık yıllarından sonra da Al­lah'ın rahmet ve bereketi ile bolluk yılları gelecektir. Memleket yokluktan kurtulacaktır. İşte anlattığın rü­yanın yorumu budur.

Hizmetçi rüyanın yorumunu aldıktan sonra Yu-suftan izin isteyerek sevinçle zindandan ayrıldı. Bir an önce hükümdara haberi vermek için sabırsızlanıyordu. Koşar adımlarla hükümdarın huzuruna geldi, nefes ne­fese kalmış, konuşmada zorlanıyordu.

Hükümdar, hizmetçiyi görünce sordu:

Rüyanın yorumunu aldın mı ?

Evet Hükümdarım!

Anlat, gördüğüm rüya neye işaret ediyor?

Hizmetçi biraz soluklanarak :

Hükümdarım! dedi. Zindan dostum Yusuf, bu rüya­nın bolluk ve kıtlık yıllarına işaret ettiğini, ülkemizin Allah'tan bir imtihanla karşı karşıya kalacağını anlattı. Efendimiz! Ayrıca Zindan dostum Yusuf, bu yıllarda na­sıl tedbir alacağımızı da belirtti.

Hükümdar, bu yorumdan çok etkilenmişti. Hele he­le zindanda bulunan birinin hem yorum yapıp, hem çö­züm üretmesine tamamen şaşmıştı.

"Bu yorumu yapan biri çok değerli ve zeki olmalı" di­ye geçirdi içinden. "Böyle biri benim yanımda olmalı." dua

Hükümdar düşüncelerinden sıyrılarak emredici bir tonla:

Rüyayı bu şekilde tabir eden kimdir ki, yorumdan sonra  da  bizlere dostça yol gösteriyor, dedi

Firavun' un hizmetinde iki büklüm bekleyen hizmetçi:

Ona "Yusuf derler, efendim! Doğru sözlü, temiz ve güvenilir bir insandır, dedi. Bundan önce de gördüğüm rüyayı tabir ederek sizin hizmetinizde bulunacağımı söylemişti. Nitekim dediği gibi de oldu.

Hükümdar tekrar:

Bu kimse şu anda nerededir? diye sordu.

Hizmetçi bu soruyu beklercesine:

O şu anda suçsuz yere zindanda bulunuyor, efen­dim! diyerek cevaplandırdı hükümdarın sorusunu.

Hükümdar bu doğru sözlü ve sadık insanı biran ön­ce görmek için emrindeki komutana emretti:

Hemen Yusufu zindandan alıp bana getirin.

Askerler hemen zindana vardılar. Hükümdarın emri­ni gardiyanlara bildirerek Yusufun zindandan çıkarıl­masını istediler.

Yusufun yanına gelen askerler :

Hükümdar seni istiyor,dediler. Tez hazırlan da seni götürelim. Askerler Yusufun hükümdarın emrine he­men uyacağını zannediyorlardı. Oysa Yusuf, istifini hiç bozmadı. Hemen çıkmaya niyeti yoktu.

O, zindandan çıkmaktan çok kendisine atılan iftira­nın ortaya çıkarılmasını istiyordu. Aksi takdirde kendi­si hakkında insanlar ileri geri konuşacak, hayatı bo­yunca zan altında kalacaktı.

Yusuf, bu duruma nasıl katlanabilirdi. O, izzeti nefsine düşkün iffetli bir insandı. Akıllı ve zekiydi. İnsanlann ona en ufak bir leke sürmesine tahammül edemezdi.

Zaten zindana girmesine neden olan olay izzeti nef­sine olan bu düşkünlüğü değil miydi?

Yusuf'un yerine başka biri yıllarca zindanda kalmış olsa ve çıkanlması istense hiç düşünmeden koşa koşa giderdi. Lakin Yusuf, yıllar yılı zindanda olmasına rağ­men buna tevessül etmedi. Zindandan çıkmayı aceleye getirmedi ağırbaşlılığını korudu. Masum olduğunu orta­ya koymak için komutana:

Ey komutan,dedi. Hükümdara git ve niçin zindana atıldığımı sor. Sebebini hükümdar araştırmadan bura­dan çıkıcak değilim.

Yusuf, konunun araştırılarak hükümdar tarafından ortaya çıkarılmasını ve masumluğunun ispatlanmasını istiyordu.

Hükümdar, Yusufun isteğini yerine getirerek konuyu araştırdı. Yusufun zindana atılmasına neden olan vezirin kansı pişmanlığını belirterek suçunu kabul etti:

Hayır! Vallahi Yusufun hiçbir suçu yoktu. Benim is­teğimi yerine getirmediğinden ona İftirada bulundum. Gerçekten yaptığımdan pişmanlık duyuyorum. Umarım ki Rabbim beni bağışlar.

Böylece Yusuf'un masum olduğu ortaya çıkmış, her­kes gerçeği öğrenmişti. Haber hemen Yusufa iletildi. Suçsuz yere yıllarca zindanda kalan Yusuf, temiz ve pak bir şekilde zindandan çıktı.

Allah, dilediği zamana kadar sürdürdüğü zindan çi­lesini sona erdirmiş; Yusuf, ancak takdir tamamlandık­tan sonra azad edilmişti.

Yusuf, Hükümdarın Meclisinde

 

Yusuf, hükümdann huzuruna çıkarıldı. Hüküm­dar Yusuf'u başından ayağına kadar süzdü. Yüzünde sadakatsizliğin en ufak bir belirtisi yoktu. Zindanda geçir­diği yıllar üzerinde derin izler bırakmış, onu daha çok olgunlaştırmıştı. Davranış ve hareketleri çevresine gü­ven veriyor, onu daha vakarlı gösteriyordu.

Hükümdar, Yusuf hakkında olumlu bir izlenim edin­mişti. Bu nedenle yerinden kalkarak Yusufa doğru yü­rüdü ve

Hoş geldin, ey sadık ve doğru insan! diyerek onu karşıladı. Yusuf kısa bir şekilde:

Hoş bulduk efendim! dedi.

Hükümdar güler bir yüzle konuştu:

Sen bugün bizim yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir bir insansın. Geçmiş olsun, haksız yere uzun zaman hapis yattın. Keşke haberimiz olsaydı da bir çaresine baksaydık.

Yusuf, tereddütsüz konuştu:

Zindan Rabbimim benim için takdir ettiği bir imti­handır. Halimizden şikayetçi olmadık çok şükür. Rab­bim bizim için ne dilerse hamd ve şükür ile karşılama­ya hazırız, dedi.

Hükümdar, rüyanın yorumunu bilmesine rağmen:

Rüyamız hakkında nasıl bir yorumda bulunursunuz, diye sordu Yusufa.

Yusuf, bu sefer hükümdarın huzurunda rüyayı yo­rumlama gereği duydu. Kelimeleri tane tane sıralayarak:

Biz ülkenizde yedi yıl bolluğun olacağı, bu yıllardan sonrada yedi kurak yılın geleceğini görürüz rüyanızdan, dedi Yusuf kısa ve öz bir şekilde.

Hükümdar biraz düşünüp sakalını avucunun içerisi­ne alarak sıvazladıktan sonra tekrar Yusufa dönerek :

Feki bizlere tavsiyen nedir? Bizler seni kendi indi­mizde doğru sözlü ve emin görürüz, dedi hükümdar.

Yusuf, sözüne değer verildiğini gördükten sonra kendinden emin bir şekilde:

Hükümdarım! diye başladı. Yedi sene ekin ekiniz. Bu ekini biçtiğinizde yiyeceğinizden fazlasını başa­ğında bırakarak depoiayımz. Bu bolluk yıllarından sonra muhakkak kıtlık yıllan gelecektir. Kıtlık yılların­da tohumluk olan ürünü saklar, diğerini yersiniz. Böylece halkınızın darlık çekmeden bolluğa ulaşma­sını sağlarsınız.

Hükümdar, Yusuf'un bu sözlerini çok beğendi. Etra­fındakilere dönerek:

Yalnız hesaba katmadığımız bir sorun var. dedi hü­kümdar.

Bolluk ve kıtlık yıllarında ürünü saklayıp ihtiyaca gö­re adil bir şekilde dağıtacak ve israf etmeksizin ürünü bekletecek güvenilir ve emin bir kimseye ihtiyacımız

var, dedi.

Suskunluğunu koruyan Yusuf, hükümdarın sözlerini duyunca insanlara yardım etmenin ve ihtiyaçlarını gidermenin vereceği mutlulukla yerinden kalkarak:

Hükümdarım! dedi. Hazinenin yönetim ve idaresi­ne beni tayin ediniz. Çünkü ben bu işi bilir ve çok iyi korurum.

Hükümdarın gönlünden de geçen zaten Yusuf gibi gü­venilir ve emin bir kişiyi Mısır hazinelerinin başına geçir­mekti. Böylelikle hem Yusufu mükafatlandıracak, hem de zindanda Kaldığı haksız zamanı telafi edecekti.

Yusuf'un gözü dünya malı ve makamında değildi. Ama o biliyordu insanlar arasında emniyetin azaldı­ğını.O biliyordu, ihanetin insanlar arasında çoğaldığını.

Yusuf, insanların Allah'ın mallarına dahi ihanet etti­ğini görüyordu. Biliyordu Yusuf, yeryüzünde Allah'ın ni­metinin bolluğuna rağmen bazı insanların bu nimetleri gasp ettiğinden çoğunluğun açlık ve yoksulluk içerisin­de yaşadığını. Biliyordu Yusuf! hak ve hukukun zalim ve zorbalar tarafından gasp edildiğini.

Yusuf, bunların hepsini biliyordu. O, Mısır halkının mallarının korunması ve adil dağıtımı için kendini gü­venilir buluyordu. O, emin bir muhafız ve bilgili bir da­ğıtıcıydı.

Yusuf, Mısırın zenginlik kaynaklarının zenginler ara­sında el değiştiren bir metaya dönüşmesini istemiyor­du. O, "tüm insanlann bu zenginliklerden faydalanma­ya hakkı var" diye düşünüyor, buna inanıyordu.

Yusuf, insanlann açlıktan ölmelerine razı olmuyor, buna nza gösteremiyordu. Bu nedenle Mısır hazinele­rinin idaresinin kendisine verilmesini istemişti hüküm­dardan. Çünkü Yusuf, hakkı söyleme konusunda haya etmez, doğru gördüğünü çekinmeden açık açık söylerdi.

Hükümdar Yusuf un isteğini Kabul etti. Kendisine Mı­sır ülkesinde dilediği şekilde hareket edebilme yetkisi verdi. O artık hükümdarın en yakın yardımcılarından biri olmuştu. İnsanlar onun söylediğini dinliyor, emirle­rini yerine getiriyorlardı. Onun sözü hükümdarın sözü gibiydi artık.

Mısır hazineleri Yusuf'un eline verildikten sonra Mı­sır'da adalet gerçekleşti. Açlar doyuruldu. İsraf önlen­di. Halk huzur ve bolluk içinde yaşamaya başladı. İn­sanlar rahatladılar, Allah'a hamd ve şükür ederek kıtlık yıllarına hazırlandılar.

 

Kıtlık Yılları

 

Bütün Mısır hazinesi Yusuf un idaresine verildi. Hz. Yusuf tanma önem verdi. Bol miktarda ürün alın­maya başlandı. Ürünler israf edilmiyor, bir yerde top­landıktan sonra ihtiyaç miktarınca dağıtılıyor, artan ürün sapından ayrılmadan büyük depolarda saklanı­yordu.

Yedi yıl boyunca bol bol alınan ürünlerle bir çok de­po dolduruldu. Depolara sığmayanlar da yerlerde açı­lan çukurlara konuldu.

Sonunda kıtlık yılları gelip çattı. Mısırın bereketli toprakları kurudu. Yağmur yağmaz oldu. Kuraklık her tarafı kasıp kavurdu. Tarlalardan hiçbir ürün alınmaz oldu.

Yusuf un tabiri doğru çıkmış hükümdarın rüyası ger­çekleşmişti. Basiretli olan hükümdar, Yusuf un tavsiye­lerine uymakla ve onu hazinelerinin başına getirmekle  ne kadar isabetli bir karar verdiğini bir kez daha gördü. Yusufa olan güveni tamamen arttı. Tüm idareyi nere­deyse Yusuf'un eline verdi. Böylece Yusuf, tüm Mısırın yönetiminde söz sahibi oldu.

Kıtlık yıiîannda Yusuf, Mısır halkına depolarda bulu­nan ürünlerden israf etmeden dağıtıyor, herkesin ihti­yacını gideriyordu. Mısır'ın dışından gelenlere de erzak karşılığı tahıl veriyor, hem onların ihtiyacını karşılıyor, hem de ülkesinin ekonomisini ayakta tutmayı ve kal­kındırmayı sağlıyordu. Böylece Mısır halkının emeği bo­şa gitmeyecek, ülke dışından gelen insanlann ihtiyacı da karşılanacaktı.

Mısır gibi Şam bölgesinde de kuraklık ve kıtlık baş­lamıştı. İnsanlar yiyecek tahıl bulamıyorlardı.

Arap yarımadasının her tarafından insanlar Mısır'a gelerek erzak karşılığında ihtiyaçları olan tahılı alıyor­lardı. Şam ehli de Mısır'da hububat dağıtıldığını duy­muştu. İnsanlar götürdükleri yüke karşılık Mısır'dan hu­bubat alıp geliyorlardı.

Şam beldesinde bulunan Yakup peygamberin (a.s) evinde de kıtlık vardı. Mısır beldesinde adil bir yöneti­cinin olduğunu, insanlann ona giderek ihtiyaçlarını al­dıklarını duymuşlardı.

Hz. Yakup, ihtiyaçları için oğullarını Mısır'a gönder­mek istedi. Fakat Bünyamin ismindeki oğlunu hizmeti için yanında bıraktı.

Hz. Yakup, Yusuftan sonra oğlu Bünyamin'i çok se­viyordu. Onun yanından uzaklaşmasına gönlü razı ol­muyordu. Bu nedenle diğer oğullarını göndermesine rağmen Bünyamin'i yanında tuttu.

 

Yusuf'un Kardeşleri Mısırda

 

Yusufun kardeşleri Mısır'a vardılar. Hiç zaman kaybetmeden tahıl dağıtılan yere gittiler. Yusuf, hubu­bat dağıtımımda yolsuzluk olmaması için denetimlerde bulunuyor, işleri sürekli takip ediyordu. Hele hele uzak beldelerden gelen insanlar hakkında kesinlikle bilgilen­dirilmek istiyordu.

O gün Yusuf denetimlerde bulunurken kendisine Şam beldesinden bir kafilenin tahıl almak için geldiği bildirildi

Yusuf (a.s), Şam ismini duyunca heyecanlandı. Ken­disi de yıllar önce bu beldeden getirilmiş, köle oiarak satılmıştı. Allah'ın takdirine bakın ki, köle olarak geldi­ği bu beldede en yüksek makamlara yükselmiş, tüm İn­sanların kendisine muhtaç olacağı bir görevin başında bulunuyordu. Bir an geçmişi hatırlayarak çocukluk gün­lerini anımsadı.

Yaşlı ve sevimli bir babası, tatlı ve güzel bir kardeşi vardı. Biran diğer kardeşlerini de anımsadı. Onlar ken­disini çekememiş, derin ve karanlık kuyuya atmışlardı. Bu gelen kimseler kardeşleri olabilir miydi?

Zihninde doğan bu düşünce, kendisini Şam belde­sinden gelenleri görmeye sevk etti.

Yusuf, kafilenin karşısına gelince bir an durdu. Gözlerine inanamıyordu. Kafileye bir kez daha dik­katlice baktı.

Evet! gözleri yanilmıyordu. Gördükleri kardeşlerin­den başkası değildi. Hani bir zamanlar onu kuyuya atmış ve ondan kurtulmak istemişlerdi. Yusuf onları gö­rür görmez tanıdı. Onlar Yusuf u tanımadılar. Nasıl tanı­sınlar ki, onlar Yusuf u kuyuya atmışlar ve öldüğünü sa­nıyorlardı.

Allah'ın takdirine bakın ki, kendisini bir zamanlar öl­dürmek isteyen kardeşleri, şimdi huzuruna gelmiş el pençe divan duruyor ve kendilerine yardım etmesini bekliyorlardı.

Yusuf, eğer istese şu an hepsini tutuklayabilir ve on­lara en ağır cezayı verebilirdi. Eğer dilese hepsini tek tek sorgusuz sualsiz öldürebilirdi.

Ama o bunların hiç birini yapmadı. Onun yüce ahla­kı ve temiz kalbi bunların hiç birine elvermezdi. Çün­kü o merhametli ve şefkatli bir insandı. Şahsı için kim­seye kin gütmezdi.

O yapılması gerekenin en güzelini yaptı. Affetme yo­lunu seçti. Zaten büyük ve yüce insanlara yakışan da affetme değil miydi? Böylece Yusuf kardeşlerine karşı büyüklüğünü gösterdi.

Yusuf, onları affetmekle birlikte kardeşleri olduğunu da onlardan gizledi. Sımnı ortaya koymadı. Yalnız aralarında kardeşi Bünyamini göremiyordu. Babası ve Bünyamin hakkında bilgi alabilmek için onları konuş­turmaya başladı.

Hoş geldiniz. Sizler kimsiniz ve nereden gelirsiniz?

Kardeşlerinden büyüğü sözü alarak :

Bizler Şam beldesindeniz dedi. Kenan diyarında otururuz. Soylu bir aileden geliriz. Bizlere Yakupoğulla derler. Yakup İshak'ın, İshak da İbrahim (a.s.)'in oğludur. Bizler enbiya çocuklarıyız.

Yusuf, sorusunun cevabını fazlası ile almış, kardeş­leri hakkında hiçbir şüphesi kalmamıştı. Bünyamin hakkında bilgi alabilmek için :

Sizden başka kardeşleriniz var mı? diye sordu onla­ra sezdirmeden.

Büyük kardeş aynı saygı ve edeple :

Evet Efendim! dedi.Bünyamin isminde bir kardeşi­miz daha var.

Yusuf amacına ulaşmışcasına  :

Niye o da sizlerle gelmedi. Beraberinizde olsaydı daha fazla tahıl alabilirdiniz, dedi.

Büyük kardeş biraz sitemli, biraz da kederli bir şe­kilde:

Babamız onu çok sever. Başına bir şeyin gelmesin­den korkar. Bu nedenle yanından ayırmaz, dedi.

Yusuf, almak istediği bilgiyi onlardan almıştı. Artık açık bir şekilde babalarının korkusunun nedenini sora­bilirdi. Onlara :

Babanız niye kardeşinin başına bir şey gelmesinden korkuyor, sizler de onun gibi değil misiniz ? diye tekrar sordu.

Onlar olayı anlatmak zorunda kalarak :

Efendimiz! dediler. Bizim Yusuf isminde küçük bir kardeşimiz vardı. Babamız onu da Bünyamin gibi çok severdi. Bir gün eğlenmek için Yusufu beraberimizde kırlara götürdük. Bizler birbirimizle yarışırken onu elbiselerimizin yanına bırakmıştık. Derken görmediğimiz bir yerden bir kurt çıkıp kardeşimize saldırdı. Biz ona yetişinceye kadar onu parçalayıp yemişti bile. İşte o za­mandan beri babamız Yusufun yasını tutar ve Bünyamini de bizlerle hiçbir yere göndermez. Onun da Yusuf gi­bi başına bir şey gelmesinden korkar.

Yusuf, onlann yalanlarını dinliyor, düştükleri bu hale de acıyordu. Öz be öz kardeşleri nasıl bu kadar acıma­sız ve yalancı olabiliyorlardı? Allah gerçekten kalblerini katılaştırmış, taştan bile sert hale getirmişti. Bu nedenle de onlara üzülüyor, yaptıklarından vazgeçmeleri ve tev-be etmeleri için Allah'a dua ediyordu.

Yusuf, gerçekten şefkatli ve merhametli bir kardeş­ti. Söyledikleri yalanı kardeşlerinin yüzüne vurmadı. Onları yaptıklarından dolayı kınamadı. Kuyuya attıkla­rı Yusufun kendisi olduğunu söylemedi. Yalnız karde­şi Bünyamin'i özlemiş, ayrılık hasreti içini kavuruyor­du. Onu görme arzusu şimdi daha da artmıştı. Bu öz­lemi onlara açık açık söyleyemezdi. Onun için bir plan kurdu.

Önce yüklerinin bol miktarda ve güzel bir şekilde yüklenmesini emretti. Daha sonra getirmiş oldukları er­zakları haberleri olmayacak bir şekilde tahılın içerisin­de gizlettirdi. Böylece getirmiş oldukları mallan onlarla geri gönderiyordu.

Yanındaki hizmetçilere gizli bir şekilde talimat verdi: -Getirdikleri mallan yüklerinin arasına saklayın. Olur ki ailelerinin yanma varınca farkına varırlar ve tekrar ta­hıl almak için geri dönerler.

Yusuf, kardeşlerini yolcu edeceği zaman onlara: -Eğer diğer kardeşinizi de getirmiş olsaydınız daha fazla hububatla yurdunuza döner, ailenizi sıkıntıdan kurtanrdınız. Eğer tekrar gelirseniz kardeşinizi de getir­meyi unutmayın aksi takdirde sizlere hiçbir şekilde tahi! vermem, diyerek onian uyarmayı ihmal etmedi. Geri gelme arzularını kamçılamak için de : -Görmüyor musunuz? Bizler ölçeği tam dolduruyor gelen misafirlerimize de iyi davranıyoruz, dedi

Böylelikle Mısır'a tekrar dönebilme arzusu ile kar­deşlerini Şam'a doğru yolcu etti.

 

Yakuf Peygamberim Huzurunda

 

Yakub'un oğulları hububatı alarak sevinçli bir şekilde Mısır'dan Kenan illerine geri döndüler. Babala­rının huzuruna gelip durumu ona bildirdiler. Yusufun kendilerine söylediklerini anlattılar.  .

Ey babamız! Bu sefer kardeşimizi de bizimle gön­der. Eğer Bünyamini bizimle gönderirsen Mısır azizi biz­lere daha fazla hububat verecek, dediler. Yusuf'un ba­şına getirdikleri olayı hatırlayıp:

Muhakkak bizler Bünyamin'i koruruz, diye de ekle­diler. Babalan Yakup, oğullarına bakıp acı acı güldü.

Bundan önce Yusuf hakkında söylediğiniz sözlere inandığım gibi, bu sözlerinize de inanayım mı? Yu­sufun başına gelenleri unuttunuz mu? Yusuf'u korudu­ğunuz gibi Bünyamini de koruyacağınızı mı söylüyorsu­nuz? Allah koruyucuların en hayırlısı d ir. O rahmet edenlerin en merhametlisidir.

Yakup (a.s)'m çocukları, söyleyecek başka bir söz bulamadılar. Kalkıp yüklerini çözmeye başladılar. Yük­lerinin içerisinde götürdükleri malları bulunca sevinç­le babalarına bakarak:

Ey babamız! işte götürdüğümüz yüklerimiz. Bizlerle  geri göndermişler. Ey babamız! Mısır azizi gerçekten çok iyi bir insan. Baksana, bizim mallarımızı bize geri vermiş. Hububat karşılığında bizden hiçbir ücret alma­mış. Bizler bu mallarla bir daha yiyecek alabiliriz. Hem böylece ailemize ve kavmimize yardımımız olur.

Hz. Yakub, bu yeni durum üzerine düşünmeye baş­ladı. Kaibi yumuşamış ailesinin ve kavminin sevgisi kuşkusunun  önüne geçmişti. Çocuklarına :

Madem Mısır veziri sizleri bu kadar sevmiş, bizleri de unutmamış, o halde bu yüklerle bir daha Mısır'a gidebilirsiniz, diyerek izin verdi.

Yusufun kardeşleri babalarından bu sözü aldıktan sonra Bünyamini götürmek için kendisini ikna etmeye çalıştılar. Babalarına tüm samimi ve candan tavırlarını takındılar:

Ey Babamız! Ne olur kardeşimiz Bünyamin'i de bi­zimle gönder. Bünyamin için de bir deve yükü fazla alı­rız, üstelik Mısır veziri bizimle konuştuğunda "tüm kar­deşlerinizi getirmeden gelirseniz sizlere bir daha hubu­bat vermem" diyerek bizleri uyardı. Eğer kardeşimizi götürmezsek eli boş döneriz.

Hz. Yakub, hem oğullarının hem de Mısır Azizinin sözlerinden bazı şeyler seziyordu; fakat konuşmaları­na bir anlam da veremiyordu. Oğlu Bünyamin hak­kında çekingen davranıyor, diğerleri ile göndermek is­temiyordu.

Oğullarının hep bir olup ısrar etmesine sonunda da­yanamadı. Fakat oğlu Bünyamin için Allah adına bir söz almadan da edemedi. Çocuklarına baktı:

Evlatlarım! Kardeşiniz Bünyamini sizlerle göndereceğim. Yalnız sizden "Allah adına" bir söz vermenizi istiyorum.

Yakup (a.s)ın oğullan babalarının bu kararma çok sevindiler. Babalarına sevinçle söz verdiler:

Sevgili babamız! Sana her sözü vermeye hazırız. Al­lah aramızda vekildir.

Hz. Yakup, biraz durup düşündükten sonra oğulları­na baktı :

Her hangi bir düşman tarafından kuşatılmanız veya gücünüzün üstünde bir çaresizlikle karşılaşmanız ha­riç, Bünyamini bana geri getireceğinize dair Allah adına sağlam ve doğru bir söz vermenizi istiyorum. Bana böyle bir söz vermediğiniz müddetçe onu sizlerle gön­dermeyeceğim.

Hz. Yakub'un oğullan buna dünden razıydılar. Kar­deşlerini koruyacaklarına dair babalanna Allah'ın adıy­la söz verdiler. Yakup (a.s) Allah'a tevekkül etti.

Allah hepimizin söylediklerine şahittir. "O ne güzel şahit ve ne güzel vekildir."

Umudunu Rabbine bağladı.Hz. Yakup bununla birlik­te oğullanna nasihatte bulunma gereği duydu. Oğullanı karşısında topladı :

Evlatlanm! Mısır şehrine vardığınızda hepiniz aynı kapıdan girmeyin, şehrin diğer kapılannı da kullanarak dağınık şekilde değişik kapılardan girin. Toplu halde tek bir kapıyı kullanmayın, sizlere nazar değdirmesin­den sakının. Buna rağmen Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıracak da değilim. Hüküm ancak ve an­cak Allah'ındır. O bizler hakkında ne takdir etmişse mu­hakkak o olur. Bizler yalnız O'na dayandık, O'na tevek kül ettik ve O'na sığınıyoruz. O'na inananlar da yalnız ona tevekkül ederler.

Yakup (a.s) m oğulları ertesi gün erkenden yüklerini yükleyerek Bünyamin ile birlikte yola koyuldular. Mısır onlan dört gözle bekliyordu. Mısır'ın veziri Yusuf (a.s) ,kardeşlerinin yollannı gözetliyordu.

 

Bünyamin Mısırda

 

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Mısır'a var­dılar. Babalarının emrettiği şekilde gruplara aynlarak değişik kapılardan Mısır'a girdiler. Buluşma yerleri tahıl dağıtım merkeziydi. Memurlar, Yusufun verdiği talimat doğrultusunda Yakup (a.s)ın oğullannı Yusuf (a.s)'mın huzuruna çıkardılar. Yusuf, kardeşlerini görünce çok sevindi. Onlan ayakta karşıladı. Hele hele Bünyamin'in geldiğini görmesi sevincini kat kat arttırdı. Fakat Bünyamin'e gösterdiği ilgiyi onlara hissettirmedi. Kardeşle­rini alarak huzurunda oturttu. Onlara değişik ikramlar­da bulundu. Büyük bir sofra hazırlatarak onlan yeme­ğe davet etti.

Yakup'un oğullan ikişer ikişer karşılıklı yemek sofra­sına oturdular. Bu arada Bünyamin oturduğu yerde yal­nız kalmıştı. Kardeşlerini çifter, kendisini yalnız görün­ce ağlamaya başladı, Gözyaşian yanaklarından süzüle­rek önüne döküldü.

Yusuf, Bünyamin'in bu halini görünce dayanamadı: -Sevgili Misafirim! dedi. Ne diye ağlıyor, yüreğimizi yakıyorsun?

Bünyamin, gözyaşlarını silerek :

Değerli efendim! Ağabeylerimi huzurunuzda karşı­lıklı olarak oturmuş gördüğümde kayıp kardeşim Yu­suf u hatırladım. Eğer şimdi o da burada olsaydı ikimiz de karşılıklı otururduk, diye üzüntüyle cevaplandırdı sorusunu.

Yusuf, kardeşinden duyduklarıyla daha çok üzüldü. İçinde olan acıyı dışa vurmadan kardeşini teselli etmek istedi. Kardeşi Bünyamin'in ellerinden tutup, onu ken­di sofrasına ve karşısına aldı.

İstersen beni kardeşin olarak kabul et. Beraber yi­yelim yemeğimizi.

Bünyamin, Yusuf'tan gelen bu jeste sevindi. Yaptı­ğından memnun oldu. Birlikte yemek yediler.

Yusuf (a.s). Misafirlerini ağırladı. Dinlenmeleri İçin akşam onları yanında alıkoydu. Yataklar düzenleyip rahat uyumalarını sağladı. Yatma vaktinde yemekteki bahaneyle Bünyamin'i onlardan ayırdı. Onu kendi odasına götürdü. Amacı kendini, kardeşi Bünyamin'e tanıtmaktı.

Yusuf kardeşini yanında oturttuktan sonra :

Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabul eder misin? diye  sordu güleryüzlü bir şekilde.

Bünyamin böyle bir soruyu beklemiyordu. Şaşırdı önce. Daha sonra kendine gelerek :

Efendim! dedi. Sizin gibi bir kardeş kimselere na­sip olmaz. Fakat bizlerin anne ve babalan bir değil ki?

Yusuf, kardeşinin bu acınacak cevabını alınca oyu­nu sürdürmenin daha fazla anlamının olmadığına karar vererek

Ben senin kayıp kardeşin Yusuf'um, deyip ağlaya ağlaya kardeşinin boynuna sarıldı.

Yusuf, hem ağlıyor hem de yılların verdiği hasreti kardeşine sarılarak gidermeye çalışıyordu.

Bünyamin, donmuş kalmış, olanlara bir anlam ve­remiyordu. Kendini bir rüya aleminde sanıyor, kimse­nin kendisini bu rüyadan uyandırmasını istemiyordu. Neden sonra olanları anlamaya çalışarak o da Yusuf'a yılların hasreti ile sarıldı. Uzun bir süre gözyaşları dö­kerek biribirlerine sarılı kaldılar. Sabaha kadar dertleşip hasret giderdiler. Yusuf yaşlı babası ve anası hak­kında kardeşinden bilgi aldı.

Sabah vakti aynlma zamanı gelmişti. Yusuf, bunları kardeşlerine anlatmaması için Bünyamin'i uyardı.

Bünyamin'in kendi yanında kalması için yeni planlar düşünüyordu. Kendisini alıkoymak için bir şeyler düşündüğünü, fakat kardeşlerine haber vermemesini söyledi Bünyamine.

Bünyamin de ağabeyini çok özlemiş ondan ayrılmak istemiyordu. Bu nedenle kendisine düşeni hakkıyla ye­rine getirmeye söz verdi.

Yusuf'un tüm kardeşleri yanında toplanmış, yükleri­nin yüklenmesi için develerini hizmetçilere teslim et­mişlerdi.

Yusuf, kimsenin olmadığı bir sırsda gizlice planını devreye koydu. Bünyamin dahi kardeşinin kendisine verdiği sözü unuttuğunu sanıyordu. O da yükünü yük­lenmişti.

Sıra hatır istemeye gelmişti. Hepsi Yusuf'tan tek tek hatır istedi. Bünyamin de hatır isterken "hani sözün" dercesine Yusuf'un gözlerinin içine baka baka ondan ayrılmak zorunda kaldı.

Kervan yürümeye başlamış kalenin kapısına gelmiş­ti. Birden arkadan, sarayın yanından bir tellalın, sesinin çıktığı kadar bağırdığını duydular:

Ey kafile ehli! Hemen yerinizde durun! İçinizde hır­sız var!..

Hepsi şok olmuş yerlerinde mıhlanıp kalmışlardı, ne yapacaklarını şaşırdılar.  İçlerinden biri tellala dönerek:

Ne anyorsunuz? Kaybolan nedir? dedi. Neden bizle­ri hırsızlıkla itham ediyorsunuz?

Tellal kendilerine biraz daha yaklaştı:

Hükümdann su kabı kayboldu. Bizler bu kabı arı­yoruz. Saraydan en son çıkan sizler olduğunuz için siz­den şüpheleniyoruz.

Yakub'un oğulları hiç böyle yüz kızartıcı bir ithamla karşılaşmamışlardı. Birbirlerine şaşkın bir şekilde ba­karak :

Bizler böyle şeyler yapmayız, dediler. Hata ediyor­sunuz.

Tellal kararlılığını sürdürerek konuştu:

Hükümdann su kabını getirene bir deve yükü bah­şiş vaat ediidi. Bu nedenle herkesi sıkı bir şekilde ara­yacağız.

Yakup (a.s)m oğullan buna  çok üzüldüler.

Allah'a yemin ederiz ki bizler yeryüzünde fesat çı­karmak için gelenlerden değiliz, dediler. Bunu sizler de çok iyi biliyorsunuz. Yine sizler de biliyorsunuz kî biz­ler kesinlikle hırsızlık yapanlardan da değiliz.

Tüm samimiyetleri ile bir yandan çaresizliklerini or­taya koyuyor, bir yandan da masumiyetlerini dile getiriyollardı.

Tellal, Yusufun kardeşlerinin yanına gelmiş, muha­fızlar etraflannı sarmışlardı. Temkinli bir şekilde muha­fızlar onlan gözlüyor, ani bir harekete karşı tetikte bek­liyorlardı.

Kendisini inandıramadıkları tellal sakin bir şekilde sordu:

Eğer söylediklerinizde yalancıysaniz ve su kabı siz­lerin yükünüzün arasında bulunursa cezası nedir?

Yakup (a.s) in oğullan da kendilerinden emindiler.

Bizim kanunlanmızda kayıp eşya kimin yükünde bulunursa kendisi yük karşılığında alıkonur. Bizler za­limleri böyle cezalandmnz.Buyrun! Yüklerimizi istediği­niz şekilde arayın.

Tellal, sözü uzatmadan kervanı yükledikleri yere gö­türüp muhafızlara arattırmaya başladı.

Yusuf, uzaktan olanlan seyrediyordu. Tellal'a gerekli talimatlan vermiş ne yapacağını bildirmişti. Tellal göre­vini yerine getireceğinden emin bir şekilde Yusufa ba­karak yükleri aratmaya başladı.

Yükler tek tek boşaltılıyor, birer birer aranıyordu. Yusufun talimatı üzerine en son Bünyamin'in yükü ara­nacaktı. Sıra Bünyamin'in yüküne gelinceye kadar hiç­bir şey bulunamadı. Yakup'un oğullan haklılıklarını gösterircesine göğüslerini kabartıyor, etraflanna gurur­lu gururlu bakıyorlardı. Kendilerinin hırsız olmadığı is­patlanıyordu.

Sıra en son Bünyamin'in yüküne geldi. Bünyamin'in yükü çözülür çözülmez altın tas buğdayın içerisinden kendini gösterircesine fırlayıverdi. Kabı gören muhafız heyecanlı bir şekilde  

İşte hükümdarın tası. Tası bulduk! Tası bulduk, di­ye bağırmaya başladı.

Tellal, olması gerekenin verdiği rahatlıkla kendinden emin hareket ediyordu. Yusufun kardeşlerinin sevinci kursaklarında kalmış, yutkunmakta güçlük çekiyorlardı.. Başlarını önlerine eğmiş etraflarına bakar hale geldiler.

İçlerinden biri, içindeki kini kusarcasına etrafındaki-lerin duyacağı şekilde :

Eğer Bünyamin hırsızlık yapmışsa ondan önce kar­deşi Yusuf da hırsızlık yapmıştı, deyiverdi. Oysa söyle­diğinin ve bu olayın Yusuf'la hiçbir ilgisi yoktu. Anlaşı­lan hala Yusuf a karşı kinliydiler.

Yusuf, onlan seyrederken kendisi hakkında yapılan iftirayı duydu. İçi sızladı. Buna rağmen onlara hiçbir şey söylemedi. Onlara kendini tanıtarak planını bozma­dı. Kızmadı, öfkelenmedi. Sabırla sebatla neticenin gerçekleşmesini bekledi.

Kendi kendine  mırıldandı:

Sizler şu anda gerçekten çok kötü bir durumdası­nız. Allah sizi ve anlattıklarınızı en iyi şekilde bilendir.

Muhafızlar Bünyamini alıkoydular. Bünyamin olanla­rı yeni anlamaya başlıyordu. Yusufun kendisine söyle­diği an bu andı. Bu nedenle olanlara tepki göstermedi.

Yakupoğulları babalarına verdikleri sözü hatırladılar. Bundan önce de Yusufu geri getireceklerine dair babalarına söz vermişlerdi. Şimdi de Bünyamin için ver­dikleri sözü yerine getirmezlerse babalarının yüzüne nasıl bakacaklardı. Bunu düşünerek Yusufun yanına koştular. Yusuf, zaten onların gelmesini bekliyordu.

Ey aziz! Kardeşimiz Bünyamin'i bırak, onun yerine bizlerden birini al. Çünkü onun yolunu gözleyen yaşlı bir babası var. Bizler ona bir zarar gelmemesi için Allah adına söz verdik. Eğer bizler onu götürmezsek babamı­za ne deriz?

Her türlü rica ve dilekte bulunduktan sonra Ey aziz! Bizler seni gerçekten kerim bir insan ola­rak görüyoruz. Kardeşimizi babamız adına bizlere ba­ğışla, diyerek yalvarıp yakardılar.

Yusuf, kalbini serüeştirip göz yaşlannı içine akıta­rak:

Bizler eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden baş­kasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız. Eğer dediğiniz gi­bi suçludan başkasını alıkoyarsak zalimlerden oluruz, dedi. Ricalarını reddetti. Onları dinlemedi.

Yusuf, muhafızlara emir vererek Bünyamin'i alıkoy­du. Yükleri yüklenen Yakup oğullarını sarayın dışına çı­kardı.

Bünyamin'in kardeşleri saray dışında bir araya gele­rek ne yapacaklarını kararlaştırdılar. Kardeşlerden bü­yüğü söze girdi :

Kardeşlerim! Biliyorsunuz ki bizler kardeşimizi geri getireceğimize dair babamıza söz verdik. Bundan önce de kardeşimiz Yusuf'u babamızdan almış, babamıza karşı çok büyük bir kusur işlemiştik. Şimdi ikinci affe­dilmez bir durumla karşı karşıyayız. Bizler babamızın karşısına hangi yüzle çıkabiliriz. Ona nasıl cevap vere­biliriz? Allah yaptıklarımızdan dolayı bizleri affetmeye­cektir.

Diğer kardeşleri ağabeylerinin sözlerini dinliyor ağabeylerine hak veriyorlardı. Kendi kendilerine :

Biz şimdi ne yapabiliriz. Babamıza nasıl gideriz? dediler. Büyük kardeşleri öfkeliydi :

Allah'a yemin ederim ki! Babam benim geri gelme­me izin verinceye, ya da Allah'u Teala bizim hakkımız­da hükmünü belirtinceye kadar yerimden ayrılmayaca­ğım. O hükmedenlerin en hayırhsidır.

Kardeşlerine yapacaklarını bildirdi:

-Kardeşlerim! Şimdi babamıza dönün ve deyin ki "Ey babamız! Şüphesiz oğlun Bünyamin hırsızlık yaptı. Biz bildiğimiz ve gördüğümüzden başkasına şahit değiliz. Eğer dediklerimize inanmıyorsan, Mısır halkından ve beraber geldiğimiz kafileden sorunuz. Biz gerçekten doğruyu söyleyenlerdeniz. Sözlerimize Allah (c.c) şahit­tir. Ben sizlerden bir haber gelene veya babamız bizi affedene kadar buradan aynlmayacağım.

Yusufun büyük kardeşi ile Bünyarnin haricindeki kardeşleri babalarına doğru yola çıktılar. Yola düştüler.

Yusufun hazırladığı bir senaryo ile hükümdarın altın tası Bünyamin'in yüküne gizlice konulmuş, bu şekilde Bünyamin'İn yanında kalması sağlanmıştı.

Bünyamin, başından beri bir şeylerin olmasını bek­liyordu. Fakat bu şekilde bir durumla karşılaşacağını ummuyordu. O da şaşkındı.

Kenan hukukunda hırsızın cezası kendisinin alıkonması olduğundan, Yusuf böyle bir plan gerçekleştirmiş­ti. Böylece Yusuf ve Bünyamin birbirlerine kavuştular.

Yusufun kardeşleri üzüntülü bir şekilde babalarının yanına vardılar.

Yakup (a.s), oğullarım sevinçle karşıladı. Gelenlerin içinde büyük oğlu ve Bünyamin'i görmeyince sevinci endişeye dönüştü.  Korku dolu bir sesle :

Diğer kardeşleriniz nerede? diye sordu.

Oğullan daha çok üzgün ve sessizdiler. Hiç birisi ce­vap vermeye cesaret edemiyordu. Babalarının telaşı daha da arttı :

Kardeşleriniz neredeler. Bünyamin niye yok. Başla­rına bir şey mi geldi?

Bunun üzerine Yakup'un oğullan başlanna gelenleri babalanna olduğu gibi anlattılar. Ağabeylerinin söylediklerini de babalanna aktardılar. Anlattıklanna Allah'ı şahid tuttular.

Babalan Yakup (a.s) anlatılanlara inanamadı. Yu-suftan sonra Bünyamin ve büyük oğlunu kaybetmesi ona çok ağır geliyordu. Olaylann bu şekilde gelişmesi­nin ilahi bir anlamı olmalıydı.

Yakup, ilahi imtihandan başka bir şey düşünemezdi. Bu ancak ilahi takdirin sonucuydu. Allah'u Teala onu bu şekilde imtihan ediyor, kendisine olan bağlılığını öl­çüyordu.

Yakup (a.s), dün Yusuf için, bugün de büyük oğlu ve Bünyamin için acı çekiyordu. O iki büyük musibetin ar­dı ardına gelmeyeceğine inanıyordu. Allah, üç evlat acı­sını kendisine çektirmezdi. Bunda olsa olsa Allah'ın bir hikmeti gizliydi. Bu hikmet Allah'u Tealanın tüm sevdi­ği insanlann başına getirdiği imtihandan başka bir şey değildi.

Yakup (a.s) içinden " Muhakkak bunda büyük bir hikmet saklı" diye düşündü. Kalbi rahatladı. Gönlü hu­zur buldu. Aklı başına geldi. Metanet göstererek  Rabbine tevekkül etti

İnanıyorum ki Rabbim olan Allah, onların hepsini bana geri getirecektir. Çünkü o hikmet sahibi ve mer­hametli olandır. O her şeyden haberdar, her şeyi gören her şeyi çok iyi bilendir. O rahmet edenlerin en merha-metlisidir. Bizlere düşen en güzel şekilde sabredip, şükretmektir.

 

Sır Ortaya Çıkıyor

 

Yakup (a.s) oğullarını teselli etti. Yine sabredip Rabbinin kendileri hakkındaki takdirini bekleyecekti. Lakin o da herkes gibi bir insandı. Onun da bir kalbi vardı. Taşıdığı kalb insan kalbiydi. Taştan bir parça de­ğildi, onun da duygulan vardı. O da et ve kemikten ya­ratılmıştı. O da şefkat ve merhamet yüklüydü.

Hz. Yakup, Yusuf'u(a.s), hatırladıkça içindeki kor alevleniyor, bir ateş misali kalbini yakıyordu. Hüznü ar­tıyor, yaşlı bedeni buna tahammül etmede zorlanıyor­du. İçindeki acı o kadar artmıştı ki kendinden geçerek:

Ah Yusufum, Allah! deyip kenara yığıldı.

İçine gömdüğü acı, bedenini zayıf düşürmüş, diren­cini yenmişti. Yakup (a.s)'ın kendinden geçerek yatağa baygın bir şekilde düşmesine neden olmuştu.

Etrafında bulunan çocukları Yakup (a.s)'ı yatağa uzattılar. Rahatlaması için göğsünü açıp, kol ve bacak­larına masaj yaptılar.

Bu şekilde kendine gelen Yakup (a..s) gözlerini aç­masına rağmen kimseyi göremiyordu. Şaşkınlıkla :

Ne oldu bana, neden ışıkları söndürdünüz? Diye sordu çevresindekilere.

Oğullan :

Kendinden geçtin, bayılmıştın, dediler. Fakat ışıkla-n söndürmüş değiliz, görmüyormusun?

"Vakup (a.s) gözlerini daha çok açarak çevresine baktı.

Görmüyorum. Allah'a yemin ederim ki gözlerim gör­müyor.

Çevresinde bulunan kadınlar ağlaşmaya başladılar. Oğullan hayrete düşmüş ne yapacaklannı şaşırmıştılar.

Yakup (a.s)'ın acılı haliyle geçirdiği rahatsızlık gözleri­ne perde indirmiş, gören gözleri görmez olmuştu. O artık göremiyordu. Oğullan babalannın bu halini görünce :

Allah'a and olsun ki hep Yusuf u düşünmen seni bu hale koydu, diye sitem ettiler. Sen hala onu düşünüyor, hatınndan çıkarmıyorsun. Senin bu düşüncen and ol­sun ki bir gün seni kötürüm yapacak ya da büsbütün helak edecektir.

Hz. Yakup oğullanndan şefkat beklerken bu görmez hali ile azar işitmesi onu daha çok üzdü. Buna rağmen oğullarına :

Ey oğullanm! dedi. Ben gam ve kaderimi sadece Al­lah'a arz ediyorum ve ben Allah tarafından sizlerin bilmeyeceği şeyleri biliyorum.

Yakup, Allah'ın peygamberlerinden bir peygamber­di. Ümitsizliğin küfür olduğunu biliyordu. O, hiçbir za­man Rabbinden umut kesmemişti. Her zaman ümitvardı. Rabbinin onu evlatlarına kavuşturmasını diliyordu.. Bu ümitle oğullarına dönerek:

Ey oğullanm! Mısır'a gidin, dedi. Yusuf ve kardeşle­rini araştırın. Allah'ın rahmetinden de ümit kesmeyin.

Babalarının tavsiyelerini dinleyen oğulları, biraz da kendi hatalarını telafi etme arzusu ile Mısır'a geri dön­meyi bir kurtuluş olarak gördüler. Hemen hazırlanıp Mı­sır'a doğru yola çıktılar.

Yakup oğullan Mısır'a varır varmaz Yusufun huzuru­na vardılar. Yusuf'a (a.s) hallerini arz ederek :

Ey aziz! Bizi ve ailemizi kıtlık bastı. Bizler kardeşimi­zi alabilmek için değersiz bir sermaye ile geldik. Hakkımı­zı ölçerek ver. Kardeşimizi bizlere bağışla. Allah muhak­kak sadaka verenleri mükafatlandırır, dediler. Bir diğeri sözü alarak :

Ey aziz! dedi yalvararak. Babamızın çok sevdiği Bünyamin'ini alıkoymanız babamızı kör ve kötürüm yaptı. Me olur kardeşimizi bizlere bağışla veya bizler­den birini onun yerine alıkoy.

Yusuf, merhametli ve şefkatli bir insandı. Kardeşle­rinin acınası hallerine daha fazla dayanamadı. Kalbinin hilm ve yumuşaklığı tahammül sınırlarım aşıyordu. Ar­tık geçmişi ve kardeşlerinin yaptıklarını tamamen unut­muş, kardeşlik bağı ve sevgisi her şeye galebe çalmış­tı. Karşısındakiler de aynı babanın evletlarıydılar. Hep­si  peygamber çocuklarıydı.

Başlarına gelen musibetleri bir hükümdar yardımcı­sına şikayet ediyor, ondan yardım istiyorlardı.

Yusuf, daha ne zamana kadar sımnı onlardan gizle­yecekti. Ne zamana kadar bu acınası hallerine taham­mül edebilirdi. Artık sımnın açıklanma sırasının geldi­ğine karar verdi. Kardeşlerine acıyarak :

Sizler, cahilliğiniz nedeniyle Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? diye sordu.

Yusufun huzurunda bağdaş oturmuş kardeşleri afal­ladılar. Birbirlerine " Bu bizlerin sırrını nasıl bilebilir" di­ye sorarcasına baktılar. Yusuf'un başına gelenleri ken­dileri haricinde kimse bilmiyordu. Bir de Yusuftu bilen.

Dikkatlerini vezirin üzerinde toplayarak onu tanıma­ya çalıştılar. Acaba Yusuf muydu koltukta karşılarında oturan. Şimdiye kadar bunu hiç düşünmemiştiler. Ne­den sonra yaş ve şekil olarak vezirin Yusuf'a benzediği­ni fark ettiler. Yine de karşılanndakinin Yusuf olduğun­dan emin olamıyorlardı. Şüphe ile karışık bir şekilde

Yoksa sen gerçekten kardeşimiz Yusuf musun? diye sordular ümit ve korku dolu bir sesle.

Yusuf gözlerinin içerisine bakarak ciddi ve kararlı bir şekilde :

Evet ben Yusufum, dedi. Kardeşi Bünyamin'i de ya­nına çağırarak "Bu da kardeşim Bünyamin".

Kardeşleri olanlara şaşırmış, nasıl bir yaklaşım gös­tereceklerine karar veremiyorlardı. Bir yandan Mısır'ın hükümdarı 'kardeşinizim' diyor, diğer yandan yıllar ev­vel öldürmek için karanlık bir kuyuya atılan kardeşleri sapasağlam karşılarında duruyordu.

Şimdi sevinip üzülme arasında kararsız kalmışlardı. Sanki onlar korku ve ümit arasında bocalayıp duruyorlar­dı. Yusufun da duyacağı bir şekilde kendi kendilerine :

Sübhanailahî Yusuf hala sağ mı? Kuyuda ölmemiş mi ? diye soruyorlardı.

Mısır azizi gerçekten kardeşleri Yusuf muydu? Yusuf muydu kendilerine Mısırın hazinelerinden ürünler ve­ren? Yusuf muydu Mısır'ın tahtına oturan?

Bunun gibi onlarca soru zihinlerini tırmalıyordu. So­nunda karşılarındaki kişinin kardeşleri Yusuf olduğuna ikna oldular. Af diler bir sesle :

Sen gerçekten kardeşimiz Yusuf musun, diyerek tekrar sordular?

Evet! Ben kuyuya attığınız kardeşiniz Yusufum Al­lah bana lütufta bulunarak beni kuyudan çıkardı. Şim­di de gördüğünüz gibi beni Mısır'ın hazinelerinin başına getirdi. Allah birbirimize kavuşmayı bizlere lütfetti. Bizle­ri nimeti ile nimetlendirdi. Çünkü kim Allah'tan korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananlann mükafatını yok etmez.

Sesi rahatlatıcıydı. Yusufun kardeşleri yaptıkları ha­tayı anladılar. Yaptıklarından pişmanlık duydular. Utançtan başlarını önlerine eğdiler. He diyeceklerini bi­lemiyorlardı. Onlardan birisi tüm cesaretini toplayarak

konuştu:

Allah'a and olsun ki hakikaten Allah seni bizlere üs­tün kılmış. Bizler gerçekten tüm yaptı klan hata edenleriz.

Diğer kardeşleri susmuş, Yusufun ne diyeceğini ve nasıl bir karar vereceğini merakla  bekliyorlardı.

Yusuf, kindar bir insan değildi. Kardeşlerinin yaptık­larına karşılık her hangi bir intikam almazdı. O her za­man kötülüğe iyilikle karşılık verenlerdendi. Onun ya­nında kötülüğe kötülükle karşılık verme anlayışı yok­tu.   İnsanlann da bu şekilde davranmalarını isterdi.

Bu nedenle kardeşlerine kızmadı. Onlan rencide et­medi. Onların onurlarını kırmadı. Küçük düşürmedi. Hallerine bakarak onlara acıdı. Onlann daha fazla üzülmemesi için   :

Bu gün sizleri yaptıklannızdan dolayı kınayacak değim, dedi. Sizler de samimi bir kalple Allah'a tevbe ediniz. Allah hakkıyla tevbe edenin tevbesini kabul edendir. Ben de sizler için Rabbime dua edeceğim. Al­lah sizleri affetsin. Muhakkak O, merhametlilerin en merhametlisidir.

Kardeşleri Yusufun davranışına çok sevindiler. Baş­larını önlerinden kaldırarak konuştular:

-Bizler gerçekten senin çok merhametli bir kardeş ol­duğunu gördük. Sen gerçekten yüce bir kalbe sahipsin.

Yusuf, kardeşlerinin gönlünü aldıktan sonra babası­nın durumunu öğrenmek isteyerek :

-Babam Yakup nasıl? O şimdi ne durumda? diye sordu.

Kardeşlerinden biri üzüntüyle :

-Babamızın durumu içler acısı dedi. Seni ilk günden beri unutamadı. Hep seni sayıklıyor. Bir gün geleceğini ümit ediyor. Bünyamin'in sizin yanınızda alıkonulma­sından sonra daha da kötü bir hale düştü. Bünyamin'in alıkonması İle gözlerine kara sular indi. Görmez oldu artık.

Yusuf, kardeşi Bünyamin'in elinden tutarak : -Biliyor musunuz? Ben sizleri ilk geldiğiniz günden beri tanıdım. Yüklerinizi Bünyamin'i getirmeniz için ge­ri gönderdim. Bünyamin'i bir planla alıkoydum. Aslın­da hükümdarın tası kaybolmadı. Yüklerinizi dolduran­lar bilinçli bir şekilde tası Bünyamin'in yükünün arası­na koydular. Böylece yaptıklarından onlan haberdar etti. Bünyamin'in masum olduğunu hiçbir şekilde hır­sızlık yapmadığını onlara bildirdi.

Her şeyi yeni öğrenen Yusufun kardeşleri ne yapa­caklarını şaşırdılar. Yusuf, onlara :

Şimdi kalkın. Kenan illerine varın, dedi.

Üzerinden gömleğini çıkararak :

Bu gömleğimi de götürüp babamın yüzüne sürün. Allah'ın izniyle babamın gözleri görmeye başlayacaktır. Babamla birlikte tüm ailelerinizi de bana getirin, gelin, dedi kardeşlerine.

Böylece Yusuf, kardeşlerine tüm sırlarını açmış, on­ları mutlu kılacak bir şekilde Kenan illerine doğru yol­cu etmişti.

 

Hazreti Yakup Yol Gözlüyor

 

Makup (a.s), oğullarını Mısır'a gönderdiğinden be­ri bir haber alırım ümidiyle yol gözlüyordu. Oğullarını özlemiş çok özlemiş, onlara kavuşmaya dair Allah'tan ümit kesmemişti.

Yakup'un oğulları Yusuf'un gömleği ile Mısır'dan çık­tıklarında Yakup (a.s) sevdiği bir kokuyu almaya başla­dı. Bu, yıllar evvel kaybettiği Yusufun kokuşuydu. Ön­celeri yanıldığını sanıyordu, fakat zaman geçtikçe bu kokuyu daha iyi almaya ve diğer kokulardan ayırt etme­ye başladı. Hiç şüphe yok ki bu, kayıp oğlu Yusufun kokuşuydu. Bundan emin olduktan sonra çevresinde oturanlara :

Beni kınamayın, dedi. Sanırım kayıp oğlum Yu­sufun kokusunu alıyorum.

Çevresindekiler buna önem vermediler. Sözlerini yaşlılığına verdiler. Onun hayal kurduğunu sanarak :

Vallahi sen hâlâ Yusufu göreceğini sanıyorsun,dedi­ler. Oysa o yıllar evvel kurtlar tarafından öldürüldü.

Yakup'un oğullan Kenan illerine yaklaşıyorlardı. Yusufun gömleği de oğullarıyla beraberdi. Gömleğin ko­kusu Yakub'a mesafelerce öteden ulaşıyordu. Yakup, Yusufun kokusunu aldığından emindi artık. Etrafında bulunanlara hissine oîan güvenini belirtmek için :

Allah'a  and olsun ki ben gerçekten Yusufun koku­sunu alıyorum, dedi ciddi bir şekilde.

Çevresindekiler ona bir türlü inanmadılar. Sözlerini yaşlılığına yordular. " Sen gerçekten bunamışsin." dediler. Oysa O, bir peygamberdi. Başkalarının bilmediğini Allah ona bildirirdi. Yusuf'un gömleğinin kokusunun babasına ulaştırılması hiçte zor değildi alemlerin Rabbi olan Allah için. Bu Allah'ın ona bir lütfuydu. İşte Allah dilediğine bu şekilde lütuf eder.

Aradan günler geçti. Bir gün çobanlardan biri Yakup (a.s) huzuruna girerek :

Müjde, Müjde! Oğulların Mısır'dan dönüyorlar, diye­rek Yakup (a.s)'a müjdeli haberi iletti.

Yakup heyecanla oğullarının içeri girmelerini bekle­di. Tüm ailesi çevresinde toplanmış onlar da gelenleri bekliyorlardı. Çok geçmeden oğullarından biri sevinçle İçeri girdi ;

Babacığım müjde, dedi. Biz Yusufu bulduk. O şim­di Mısır'a aziz olmuş.

Bu arada diğer kardeşleri de gelmiş etraf insanlarla dolmuştu. Herkes " Yusuf bulunmuş, Yusuf bulunmuş" diye haber iletiyordu birbirlerine. Yakup bu haberle se­vinç gözyaşları döküyor, çevresinde bulunanlara  ;

Ben sizlere Yusuf'un kokusunu alıyorum dememişmiydim, diyerek hislerinin doğruluğunu gösteriyordu.

Oğullarından büyüğü, görmeyen babasının yanına yaklaşıp ellerinden öperken babası :

Vallahi Yusufun kokusunu yanında alıyorum, dedi oğluna. Oğlu daha fazla dayanamayıp göğsünde sakla­dığı Yusufun gömleğini çıkardı. Babasına ağlamaklı bir sesle sundu:

Sevgili babam! İşte Yusuf'un değerli gömleği. Bu­nu sana gözlerinin açılması için gönderdi. Al ve yüzü­ne sür.

Yakup (a.s), Yusuf'un gömleğini alıp yılların hasret ve özlemiyle yüzüne, gözüne sürdü. Öptü. Kokladı. Ağladı, ağladı. Bir süre bu şekilde özlemini giderme­ye çalıştı.

Herkes susmuş, pür dikkat Yakup (a.s)'ı seyrediyor­du. Acaba gömlek gözlerini açacak ve Yakup (a.s) eski­si gibi görebilecek miydi?

Yavaş yavaş Yakup (a.s) kendine gelmeye başladı. Son kez öptüğü gömlekten başını kaldırmaya çalıştı. Herkes onu seyrediyordu. Çevresini şöyle bir gözden geçirdi. Herkes sonucu merak ediyordu. Birden :

Sizleri görüyorum, dedi seviçle. Görüyorum artık, Allah'a şükürler olsun gözlerim açıldı.

Yakup (a.s)'m gözleri görmeye başlamış, ailesi ve çevresi bu duruma şaşmıştı. Böyle bir şeyin olmasına inanamıyorlardı. Yakup (a.s) onlara :

Ben sizlere Yusufun kokusunu alıyorum dememişmiydîm. Şimdi inandınız mı? dedi.

Çevresinde bulunanlar hayretle: :

Vallahi sen gerçekten doğru sözlü olansın, dediler.

Ben sizlere, "Allah tarafından sizin bilmeyeceğiniz şeyler bana bildirilir." demedim mi? Yanındakiler :

Vallahi bizler, senin "Allah'ın hak peygamberi" oldu­ğuna iman ettik, dediler.

Üzüntü ve kederin yerini sevinç ve mutluluk almıştı. Herkes sevinç içindeydi. Yalnız oğullan başlarını önle­rine eğmiş, işledikleri suçtan dolayı pişmanlık duyuyor, babalarından aflarını istiyorlardı. Boyunları eğik ve utanç içersindeydiler :

Ey babamız! Allah'tan bizleri affetmesini, günah­larımızı bağışlamasını dile. Çünkü bizler gerçekten günahkarız.

Yakup (a.s), Yusufun haberini aldıktan sonra bun­dan önceki yapılanları unutmuş, yapılanlar gözlerine önemsiz gelmeye başlamıştı. Oğullarının tövbe edip Al­lah'a yönelmesi de kendisini sevindirmişti.

-Sizin için, dedi onlara. Rabbimden af dileyeceğim, çünkü o gerçekten çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.

Kenan illeri o gün bayram yaptılar. Yakup (a.s) bir çok hayvan kestirerek fakir fukaraya yedirip içirdi. Her­kes Allah'ın verdiği nimetlerle nimetlendi. Sevinç, mut­luluk ve esenlik Kenan ellerinde yayıldı. Yusufun yaşa­ması ve Mısır'a vezir olması herkesin dilinde dolaştı. Her yerde Yusuf konuşuldu.

 

Kenaniler Mısıra Hicret Ediyor

 

Musufun teklifi üzerine Yakup (a.s)'ın ailesi Mısır'a göç etmek için hazırlandılar. Kısa bir süre sonra da yola kovuldular. Develer hazırlanmış çocuklar ve yaşlılar deve­lerin üzerine bindirilmiş, gençler develerin ardında yürü­yorlardı. Böylece günlerce yol aldılar.

Yakup (a.s), oğullarını görmek için sabırsızlanıyor bir an önce Mısır'a ulaşmak istiyordu. Bu nedenle molaları kısa kestiriyor, az uyuyor, hızlı gidiyorlardı.

Yusuf (a.s) da babasını çok özlemiş biran önce gel­melerini sabırsızlıkla bekliyordu. Günlerini kardeşi Bünyamin ile dertleşerek geçiriyor, Kenan yollarını her gün gözetletiyordu.

Bir gün Yusuf ile Bünyamin sarayın balkonunda oturmuş hem hasret giderip hem de babalarının yo­lunu gözetlerken uzaktan bir atlının dolu dizgin sara­ya doğru geldiğini gördüler. Acaba bu atlı babaların­dan bir haber getirmiş olabilir miydi? Bu ümitle atlı­yı gözleriyle takip ettiler.

Sarayın burçiannm altına gelen atlı, Yusuf (a.s)'ı gör­müştü. Tam hizalanna gelerek :

Vezirim! Vezirim! dedi bağırarak. Müjde, Kenan elle­rinden gelen kervan göründü.

Yusuf, zaten böyle bir haber bekliyordu, flemen mu­hafızları çağırarak kervanı karşılamak için hazırlanmalan- söyledi. Kendisi de hızlı bir şekilde aşağı inerek atını hazırladı. Muhafızlar ve piyadeler hazırlanmış ictimaya girmişlerdi. Yusuf, onları denetledikten sonra askerlerin başına geçerek şehir dışına doğru yola çıktı.

Yusuf (a.s)m. Muhafız birliğinin başında babasını ve anasını karşılamaya çıktığını duyan halk, ona olan sevgisinden dolayı yollara döküldü. Mısır'da bayram havası vardı. Herkes Yusuf un sevincini paylaşıyordu. Kısa bir sü­rede yollar insanlarla doldu. İnsan seli Kenan illerinden gelecek kervanı karşılamak için şehir dışına akıyordu.

Bu gün Mısır için önemli bir gündü. Bu gün Mısır için mübarek bir gündü. Bu gün mısır için bayram olarak kutlanacak bir gündü.

Yusuf, muhafız alayının başında, piyedeler alayın arka­sında, halk da onlann arkasında gelenleri karşılamaya çıktılar.

Şehir dışına yakın bir yerde her iki topluluk karşı­laştı. Yakup (a.s) kervan'ın başındaydı. Yusuf babası­nı görünce hemen atından indi. Babasına doğru Koş­tu. Babası da atından inerek Yusuf'u kucakladı. Yusuf babasının elini öpüyor, babası oğlunun yüzünü gözü­nü doya doya öpüyordu.

Her ikisinin gözlerinden sicim gibi sevinç gözyaş­ları akıyordu. Gah ağlıyor, gah gülüyorlardı. Bir süre böyle kaldıktan sonra diğerlerini de hatırlayarak bir­birlerinden ayrıldılar. Yusuf annesini de karşılayıp el­lerinden hasretle öptü.

Yusuf kardeşlerine ve ailelerine dönerek ; -Hoş geldiniz! Sefalar getirdiniz, diyerek sevgisini belirtti.

Bu gün Yakup oğullarının sevinç ve mutluluğuna diye­cek yoktu. Herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Halk, Yusuf ve ailesinin sevgisine katılıyor, onlarla seviniyordu. Yusuf tüm ailesinin karşısına geçerek  Allahın izin ve iradesiyle Mısır şehrine emin ve güven içerisinde giriniz, dedi.

Yusufun sözüyle muhafız ve askerler iki şikka ayrıldı­lar. Halk gelenleri aralanna aldı. Yusuf ve babası Yakup (a.s) kervanın başında, kervan onlann arkasında, asker ve korumalar arasında halkın içinde ilerleyerek saraya girdiler.

Misafirlerin hepsi sarayın büyük salonunda toplandı­lar. Yakup (a.s) ve oğullan ortada, saray halkı çevrelerinde halka oluşturdular.

Yusuf, babasının ve anasının ellerinden tutarak onfa-n tahtının üzerinde kendi yanına oturttu.

Yusuf un babası Yakup, hiçbir zaman böyle bir ihtişam ve debdebe ile karşılaşmamıştı. Mısır tahtının üzerinden salona bakınca insanlann kayıtsız şartsız bir şekilde Yu-sufa boyun eğdiklerini gördü.

Yusufun bir dediği iki olmuyor, herkes ona itaat ve saygıda kusur etmiyordu. Bu kendilerini çok etkiledi. Allah'ın verdiği bu nimetlerden dolayı tahtın üzerinde sec­deye kapandılar.

Yakup (a.s)'m secdeye kapanması salonda bulunanla­rın hepsinin secdeye kapanmasına neden oldu. Herkes secdeye kapanmış Rablerine şükür ediyordu. Başlannı secdeden kaldırdıktan sonra Yusuf, huzur ve mutluluk içerisinde dost ve akrabalanna bakarak babasına :

Sevgili babacığım! dedi. İşte bu gördüğün saltanat ve hakimiyet, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Ha­ni küçükken ben; on bir yıldız, güneş ve ay'ın bana sec­de ettiğini görmüştüm de bana; "kardeşlerine söyleme" demiştin. İşte şimdi Rabbim o gördüğüm rüyayı gerçek­leştirdi. İnsanları hizmetime koydu. Bana hükümdarlann yanında yer verdi. Doğrusu Rabbim bana çok şey lütfetti. Şüphesiz Rabbim dilediğine lütfedicidir.

Yakup oğullan o günden sonra Mısır'a yerleştiler. Yöne­tim ve iktidarda söz sahibi oldular. Zamanla çoğalıp halkın arasına girdiler. Mısır halkı ile kaynaştılar.

Yusuf (a.s) iktidarı döneminde Mısır halkı adil ve eşit bir şekilde yönetildi. Her yerde adalet hakim oldu. Zalimler zulüm yapamadılar. Mazlumlar haklarını arayıp sorabili­yorlardı. Kimsenin yaptığı zulüm kendisine kâr kalmıyordu. Güçlü mazlumu ezmiyor, kimse keyfî bir şekilde dav-ranamıyordu. Ülkenin zenginlik kaynakları adil bir şekil­de dağıtılıyor, mallar zenginler arasında dolaşan meta haline gelmiyordu. Zenginler mallarından fakirlerin hak­kını gözetiyor onların yokluk içerisine düşmelerine izin vermiyorlardı.

Ülkenin kaynaklan düzenli paylaşıldığından kimse kimseye muhtaç olmuyordu. İnsanlar mutlu ve mesud bir şekilde hayatlarını sürdürüyor, adavet ve düşmanlık meydana gelmiyordu.

Halk birbirlerine saygı ve sevgi göstermeyi önemsemiş aralanndaki sevgi bağı her şeyin üzerine çıkmıştı.

Bunlar Yakup (a.s) ve Yusufun insanlar arasında Allah sevgisini ve Allah korkusunu yayması ile gerçekleşmişti. Mısır halkı hiçbir zaman bu kadar birbirlerine sevgi ve saygı ile yaklaşmamış ve birbirlerine bağlanmamıştı.

Yakup (a.s) Rabbine şükür etti. Hayatını namaz ve Allah'a ibadetle geçirdi, Ömrünün geri kalan zamanını Mısır'da Yusuf ve tüm ailesi ile birlikte mutlu bir şekil­de geçirdi.

Yakup {a.s) Yirmidört yıl gibi bir süre, Mısır'da yaşadık­tan sonra Rabbine kavuştu. Vasiyeti üzerine babası İshak'ın Şam'da bulunan mezarının yanına defn edildi.

 

Sonuçların En Güzeli

 

Yusır Topraklannm yönetimi Yusuf (a.s)ı Allah'ın di­nini yaşamaktan alıkoymadı. Onu Rabbine itaat etmek­ten uzaklaştırmadı. Yusuf, her zaman Rabbini anıyor, ona ibadet ediyor, yalnız ve yalnız ondan korkuyordu. Yusuf, Allah'ın emirlerini Mısır halkının arasında yaydı. Mal   ve mülk peşinde koşmadı. Dünya malını toplayıp yığanlar­dan olmadı. Ardında salih amelden başka hiçbir şey bı­rakmadı.

Nihayet hayatın herkes için son bulduğu gibi Yusuf (a.s) için de son bulma saati geldi çattı. Yusuf (a.s) kral­lar gibi debdebeli törenlerle süslenmiş bir ölüm istemi­yordu. Cenaze merasiminin krallara yapılan şölenlerle gerçekleştirilmesine izin vermedi. Kralların yanlanna, hü­kümdarların piramitlerine gömülmek istemiyordu.

Kralların değil de salih insanlann yanına gömülmesini istedi. Bu nedenle Rabbi olan Allah'a şu şekilde duada bulundu :

Ey Rabbim; Mülkten bana nasibimi verdin. Bana rüya­da görülen olayların yorumunu da öğrettin.

Ey gökleri ve yeri yaratan; Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni Müslüman olarak öldür. Ve beni salihler arasına kat.

Allah, Yusuf (a.s)'ı Müslüman olarak vefat ettirdi. Onu ataları İbrahim, İshak, ve Yakup (s.a.)'ın yanına aldı.



[1] Furkan: 7

[2] Müminun: 24

[3] Müminun: 33, 34

[4] Kamer:24

[5] İbrahim:l 1