Yusuf'un Hikmetli Davranişi Ve Tebliğ
Kenaniler Mısıra Hicret Ediyor
Yeryüzünde bir yer,
mekânlardan bir mekan... İnsanların insanlıktan uzaklaştığı bir kent... Her
tarafta zulüm,bozgunculuk ve kan akıtılmakta. Haksız yere kan akıtmanın olağan
bir hale geldiği; hakkm, adaletin ve insanlığın rafa
kalktığı bir kasaba... Gücü yetenin istediğini yapabildiği, dağ kanunlarının
hüküm sürdüğü bir yerleşim yeri... Güçlünün haklı, güçsüzün her halükârda
haksız olduğu bir yerleşim alanı...
Taştan, ağaçtan
değişik şekillerde yapılmış putlar şehrin her tarafına yerleştirilmişti.
İnsanlar tek tek veya toplu halde onlara secde
ediyordu. Putlann önlerine konulan sandıklar
ağızlarına kadar bağışlarla dolup taşmıştı. Her putun hamileri insanları kendi putlanna davet ediyor, kendi putlannin
üstünlüğünü göstermek için değişik hile ve dalaverelere başvuruyordu. Putlar
onlar için birer menfaat, nzık ve nasiplenme
kapısıydı.
Sokaklar, aç ve
yoksullarla doluydu. Bu kimsesiz ve sahipsizlere el uzatan, yardım eden, sahip
çıkan kimsecikler bulunmamaktaydı.
İnsanlar kendi çıkar ve
menfaatleri için birbirlerini
karalamaktan, birbirlerine düşmanlık etmekten geri kalmıyorlardı.
Bu şehre nazır dağın
yamacında akan berrak ve temiz bir suyun başında iki kişi oturmuş
çıkınlarından çıkardıkları azıklarını paylaşıyorlardı. Yerdeki geniş taşın
üzerine serdikleri çıkının içindeki iki baş kuru soğan ve sert-kuru bir buğday
ekmeğinden ibaret azıkları önleri deyd .
Giyimleri neredeyse
yırtılmaya yüz tutacak kadar eski birer entari ile bellerine bağladıkları
birer kuşaktan ibaretti. Ayaklarında onları yolun diken ve taşlarından
koruyacak bir parça deriden yapılmış, yırtılmaya yüz tutmuş çarıklar
bulunmaktaydı.
Çarıkların içinde
yünden örülmüş uzun çoraplar vardı. Çoraplan
dizlerin üzerinde kalan entarinin altında giyilen kaba bir çuhadan yapılmış
geniş şalvar üzerine kadar çekilmişti. Üst ve başları, sade ve gösterişsiz elbiselerden
ibaretti.
Bunlardan biri, aldığı
bir avuç suyu kana kana içerken, diğeri çıkınından
çıkarttığı bir baş soğanı yumruk yaptığı eliyle darmadağın ediverdi.
Kardeşim! diyerek
arkadaşına seslendi. Gel birkaç lokma atıştıralım da kuvvet ve takatten
kesilmeyelim.
Geliyorum kardeşim,
geliyorum, dedi diğeri. Çevresine bakıp konuşuyordu. Allah'ın bizler için
tahsis ettiği nimetlere binlerce şükürler olsun. Görüyor musun kardeşim? Allah
Azze ve Celle bu dağ
başında, kullarının faydalanması için yerden çıkardığı şu su ile çorak toprağa
hayat vermiş. Böylelikle ölü bedenleri kudret ve kuvvetiyle canlandırmış. Oysa
her taraf çorak... Neredeyse yok olacak kadar kuru bir yer; şu gördüğümüz
ağaçlar, şu bitkiler, şu yeşii alan hep onun
kudretiyle can bulmuş. Şu cıvıl cıvıl şakıyan kuşlar,
vızır vızır öten böcekler, otlar arasında gezip
dolaşan sürüngenler, hep ilahi kudretin ismini zikretmekte!er.
Evet kardeşim! Canlı
ve cansız her madde muhakkak bir şekilde Allah'ı zikir eder. Onun adını
anmaktan, O'nu yüceltip teşbih etmekten daha güzel ne var ki?
Her iki adam taşın
üzerine serdikleri azıklarından kuru ekmeği suya batırarak yumuşatıp kırdıktan
soğanlarla yediler.
Haydi kardeşim,
yolumuz az kaldı. Allah'ın izni ile güneşin batışıyla kasabaya ulaşırız. Orada
ilahi mesaja muhtaç nice insanlar var.
Haklısın kardeşim!
dedi diğeri. Yalnız vakit geç oldu. Biliyorsun, kasabaya akşam girersek
bizleri kimse misafir etmez. Sonuçta geceleyecek bir yer de bulamayız. Fakat
yarın erkenden gidersek geceleme gereği duymayız.
Haklısın kardeşim
haklısın. O halde kasabaya daha yakın
bir yerde geceleyelim.
Birlikte yol aldılar.
Taşlar, dizlerine, ayaklarına bacaklarına çarpıyor, dikenler ayaklarına
batıyordu. Günlerce yol almaktan ayak tabanları şişmiş, elbiseleri kir ve toz
İçinde kalmıştı. Başlanna çektikleri puşi yer yer tozlanmış, yüzlerini
güneşten koruyordu. Uzun yolculuğun verdiği sıkıntı derilerinin kurumasına,
yüzlerinin kararmasına, dudaklannın çatlamasına
neden olmuştu. Elbiseleri kum ve toprakla renkleniyordu.
Yolculuğa çıktıkian gün geçti gözlerinin önünden.
Bulunduk mabedde iyi bir eğitim görmüşlerdi. Gündüzleri ilimle,
geceleri ibadetle geçiliyorlardı. En çok zevk aldıkları
amelleri gecenin bir vaktinde kalkarak kıldıkları namazlarıydı.
İyilikten başka bir
şey düşünmüyor, hep çevrelerine faydalı olmaya çalışıyorlardı. Günlerden bir
gün her iki arkadaş ilginç bir rüya gördüklerini söylediler. Birbirlerine
gördükleri rüyayı anlatınca rüyalarının tıpa tıp aynı olduğunu fark ettiler.
O kadar ki,
anlattıkları mekânlar dahi aynıydı. İkinci ve üçüncü günlerde de aynı rüyayı
görünce bu rüyanın ilahi bir rüya olduğuna kanaat getirdiler.
Rüyalarında uzaklarda
bir kasabanın ileri gelenlerinin çok azdığını görmüşlerdi. Halk perişandı.
Zulüm ve haksızlık almış başını gidiyordu. Şehirde yapılan kötülükler dört bir
yana nam salmıştı. Bu Kasabanın namını duymayan neredeyse yok gibiydi. Halk
cahil kalmış, tamamen Allah'tan uzaklaşmıştı.
Din, iman, Allah,
peygamber neredeyse para etmiyordu. Cehaletleri o kadar katıydı ki hiç kimse
onlara hakkı tavsiye etmeye cesaret edemiyordu.
İki arkadaş baş başa
verip düşündüler. Bu kasaba halkı için ne yapabilirlerdi. Sonunda karar
verdiler. Yapılabilecek tek şey bu kasaba halkına gidip ne pahasına olursa
olsun Allah'ın dinini anlatmaktı. İnsanları kullara kulluktan kurtarıp Allah'a
kulluğa davet etmek-ti."Hayat iman ve cihaddı."
O halde onlar da peygamberlerin izinden giderek Allah'ın dinini tebliğ etmeli,
zulüm ve cehalete savaş açmalıydılar.
Mücadelesiz hayat,
hakikatte meyvesiz ve gölgesiz ağaç
gibiydi. İnsanlar, ağaçların meyve ve gölgelerinden faydalanıyorlardı.
O halde her halükarda
hak İçin, Allah için mücadele vermek gerekirdi.
İlahi rüyanın işaret
ettiği cesaretle, her iki arkadaş hazırlandılar. Kar kış demeden yola
koyuldular. Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri kovaladı. Günler günleri
takip etti. Ta ki gün geldi gidecekleri kasabaya yaklaştılar.
Kasabanın iki girişi
vardı. Biri dağlık kesimden vadi yolu ile şehrin üst kısmına çıkıyor, diğeri
ise nehir kıyısından geçerek şehrin alt kısmına
varıyordu.
Allanın iki elçisi,
şehre yaklaştıklarında vakit geçmiş, güneş batmak üzereydi. Akşam serinliğinde
nehir, sakin sakin akıyordu. Nehrin kıyısında
yükselmiş çeşit çeşit ağaçlar, etrafa küçük bir
cennet görüntüsü veriyordu. Ağaçlann bittiği yerde
yüksek ve yalçın kayalar yükseliyordu. Kayalar arasında kovuklar, mağaralar ta
uzaklardan görünüyordu.
Bu güzel manzara iki
arkadaşa geceyi burada geçirme fikri verdi.
Allah elçilerinden
biri diğerine:
Kardeşim! dedi. Bu
kadar yol aldık şu gördüğümüz yer kadar güzel bir yer görmedik. Eğer istersen
bu gece burada konaklarız. Hem nehirde yıkanır, elbiselerimizi yıkar, hem de
geceyi bu mağaralardan birinde geçiririz. Pie
dersin?
Hay Allah razı olsun.
Sanki bu sözlerinle benim duygularıma tercüman olmuş gibisin. Bence de burada
kalmamızda fayda var. Rabbim nasıl duygularımızı birleştirerek bizleri
buralara göndermişse aynı şekilde geceyi burada geçirmemizi bir hikmete
bağlamış elbette. O halde nehre inip serinleyelim.
Nehir kenarının
ormanlık kısmına inen iki elçi, ağaçla-nn arasından geçerek nehrin kıyısındaki kayalıklara ulaştılar. Gözlerine
kestirdikleri sakin bir köşede, düz bir kayanın üzerine çıktılar. Nehrin temiz
ve sakin suyundan abdest alıp, ibadetlerini gönül
hoşluğuyla eda ettiler.
Uzun yolculuğun
verdiği yorgunluğu ve kirliliği yıkanarak üzerlerinden atmak için girdikleri
nehirde hem yüzüyor, hem de kirlenmiş olan elbiselerini yıkıyorlardı. Mehrin serin ve okşayıcı suyu onları kendilerine getirmişti.
Bu arada yakaladıkları balıklarla yemek hazırlığı yapıyorlardı.
Ağaçtan çubuklara
geçirilen balıklan ateş üzerinde bir güzel pişirip yediler. Derken akşam olmuş,
hava kararmaya yüz tutmuştu. Taze balık kokusu kilometrelerce uzak mesafelere
ulaşıyordu. Yıkanan elbiseler ateşin gürlüğünde kısa bir sürede
kurumuştu.Elbiselerini giyen iki arkadaş etraftaki seslere kulak kabartmıştı.
Ormandan gelen kurt
ulumaları, deredeki kurbağa viyaklamaları, kuş sesleri alabildiğince özgürdü.
Orman karanlığa bürünürken, ayın nehrin sulan üzerindeki yansıması müthiş bir
manzaraydı.
Çok geçmeden kayalann yüksek
yerlerinden kaba ve sert bir ses duyuldu.
Hey!.. Kimsiniz? Benim
koruluğumun kenannda ne yapıyorsunuz? Yoksa
ağaçlarımı kesmeye mi geldiniz? İki elçi, arkalarındaki kayanın üzerinde elinde
keskin bir balta bulunan iriyan, güçlü-kuvvetli bir
adam gördüler. Adam elindeki baltasıyla her an saldırıya hazır bir vaziyette
bekliyordu.
Bizler Allanın bu
Kasaba halkına gönderdiği elçileriz. Kimsenin ağacında ormanında gözümüz yok.
Dünyalık hiçbir şey peşinde değiliz. Biz sadece Allah nzası
için hiçbir ücret beklemeden insanlan Allah'a davet
ederiz.
Haa! Demek siz benim ormanıma zarar vermek için burada
bulunmuyorsunuz, öyle mi?
Tabi ki, bizler hiç
kimseye zarar vermeyiz. Mal ve makam peşinde değiliz. Bizlerin tek arzusu,
Allah asidır.
Şey ben de sanmıştım
ki... dedi Baltalı adam. Hay Allah! Kusuruma bakmayın. Günahınızı aldım, biraz
pişman, biraz da üzgün bir şekilde.
Gel kardeşim! dedi
elçilerden biri. Sen de katıl aramıza. Tuttuğumuz balıklan beraber yiyelim.
Elçileri zararsız ve
güvenilir bulan Baltalı adam, onlara soğru yürüdü.Bu
arada da konuşuyordu:
Tamam, ama bir şartla.
Neymiş o şart?
Kim olduğunuzu ve
niçin burada bulunduğunuzu anlatacaksınız.
Gülümsedi elçiler:
Gel kardeşim gel!
Bizler hakkın elçileriyiz. Ancak doğruyu söyleriz... Bu koruluk senin herhalde?
Evet, Allah izin
verirse benim.
Baltası omuzunda kayalıktan inerken.
Ben marangozum dedi.
Bu gördüğünüz koruluktan kestiğim ağaçlan marangozhanemde işler, değişik eşyalar
yapar, geçimimi saglanm.
Yanlarına varınca
oturdu:
Buyrun dedi elçilerden biri. Bu ikramımızı kabul edin.
Derken önlerindeki
pişmiş balıklan yeni gelen misafirlerinin önüne koyduiar.
Baltalı Adam da urbasından çıkardığı ekmeğinin tamamını sofraya koyuverdi.
Katık tamam olmuş, sohbet koyulaşmışti. Üç arkadaş,
yıllarca dostmuş gibi, birbirlerine ısınmışlardı. Sohbet koyulaştıkça
koyulaşmış, gönüller bir olmuştu.
Bizler Allanın
elçileriyiz, dedi karşısındaki elçi. Bu kasaba halkının ıslahı ve AllalVa sığınıp ona kul olmaları için görevlendirildik.
İnsanları Allah'a davet etmek için buradayız.
Peki, dedi Baltalı
Adam. Sizler bu işi yaparken bir menfaat, bir ücret, bir çıkar umuyor musunuz?
Birbirlerine bakarak
hafifçe gülümsedi her iki elçi. Belli ki Allahın dini
bu İnsanlara ya hiç ulaşmamış, ya
da ulaştıranlar da bu davanın sırtından menfaat aramışlardı.
Biz Allah'ın dini için
hiçbir ücret veya menfaat gütmeyiz. Bizim ücretimiz sadece ve sadece Âlemlerin
rabbi olan Allah'a aittir. İnsanlardan Allah'ın dinini anlatmak için ne bir
fayda ne de bir menfaat bekleriz. Eğer böyle bir beklentimiz olsa o zaman
Allah'ın rızasını kazanamamış oluruz. Oysa bizler için en büyük mükâfat Allah
rızasıdır.
Baltalı Adam
söylenenlerden etkilenmişti. Sözler üzerinde birer ilaç gibi tesir etmişti. Bu
insanlara inanmaması için bir neden yoktu.
Peki insanları neye
davet ediyorsunuz? diye sordu hayretini gizlemeden.
Bu sefer söz sırası
diğer elçinindi. Biz... dedi. Biz, insanian yerin ve
göğün yaratıcısı olan Allah'a davet ediyoruz. İnsanian
kullara kul olmaktan kurtanp bir olan Allah'a kul
olmaya davet ediyoruz. Diğeri arkadaşını destekledi:
Bizler insanian Allah'a kul olmaya davet ediyoruz. Bizleri yoktan
yaratan ve sonra diriltecek olan Alemlerin Rabbine iman ediyoruz. Yoksa onu
bırakıp hiçbir şeye gücü yetmeyen ve hiçbir iradeye sahip olmayan ilahlar mı
edinelim? Bu ne kadar boş ve saçmadır.
Baltalı Adam gözleri
fal taşı gibi açılmış, dinliyordu. Sanki büyülenmiş gibiydi.
Bizler bizi dirilten
ve tekrar kendisine döndürüleceğimiz yaradana kulluk
ediyoruz. İnsanları ona kulluğa davet ediyoruz.
Ya size bir zarar gelirse...? Tebessüm etti elçiler:
-Eğer Rahman olan
rabbimiz bizlere bir zarar vermek isterse, kim bizleri onun zaranndan koruyabilir. Yok, eğer bir fayda vermek isterse
onun verebileceği faydayı kim önleyebilir?
Ateşin ısısı
çevrelerini ısıtıyor, ışığı ise etrafı aydınlatıyordu. Nehrin sakin sakin akan suyu tatlı bir huzur veriyordu. Geceleyin nehrin
serinliğiyle esen rüzgar, inceden inceye derilerine nüfuz ediyor, farkına
varmadan üşütüyordu. Gecenin karanlığından Allah adının anıldığı topluluğun
etrafında sanki melekler halka oluşturmuş gibiydi. Bir grup melek gökten
inerken, diğer bir grup göğe çıkıyorcasına...
Elçilerden biri sözünü
bitirmeden diğeri söz alıyordu. Allah'a davet uzadıkça uzuyor, gece
ilerliyordu.
-Eğer Rahman olan
Allah, bizlere bir zarar vermek İsterse o Tannlann
şefaati bizlere hiçbir fayda vermez ve onlar hiçbir şekilde bizleri
kurtaramazlar. Bizleri koruyacak ve kollayacak bir ve tek olan, Allah'u Teala'dır. Biz O'na
kulluk eder, O'ndan yardım dileriz. Bizlerin tek dayanağı ve tek sığmağı
Âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Sohbet koyulaştıkça Baltali Adamın kalbi yumuşuyor, iman göğsüne doluyordu.
Sabaha doğru güneş doğmadan her üç adam nehrin serin sulanndan
aldık-lan abdestle namaza
durdular. Allah'a eğilen üç baş, O'ndan başka hiç kimseye boyun eğmeyeceklerine
söz veriyorlardı. Göklere açılan eller ise ondan başka hiç kimseye el
açmayacağına işaret ediyordu. Onlar bir ve tek olan Allah'a boyun eğiyor,
yalnız ve yalnız ondan yardım diliyor, ihtiyaçlannı
ondan istiyorlardı. Yalnız Allah'tan istemek derece ve makamlann
en büyüğüydü. Allah'a hakkıyla iman edenler ancak bu şekilde tevekkül
edebilirlerdi.
Allah'ın elçileri
gündüz vakti kasabaya girmiş, insan-lan tek tek Allah'ın dinine davet ediyordu. Her gördükleri şahsı,
her gördükleri dükkanı, her çaldıklan kapıyı Allah'a
davet etmeden geçmiyorlardı. Çocuk, kadın, erkek,
yaşlı, genç demeden insanları Allah'a çağınyor, O'na
kulluğun hakikatini anlatıyorlardı.
Kimi kulak asıyor,
söylenenleri dinleyip tepki vermiyor, kimi de dinledikten sonra menfi
tepkisini ortaya koyuyor, Allah'ın
elçileri daha konuşmadan yanlanndan aynlıyor/uzaklaşıyordu. Kasaba halkı gerçekten kalpleri
sertleşmiş, Allah inancı kalplerine yol bulmayan kimselerdi. Her anlatılana
bir bahane ile karşı çıkıyor, o davetin kalplerde yeşermesine engel
oluyorlardı.
Allah'ın elçileri buna
rağmen yılmadan yorulmadan insanlan Allah'a davete
devam ediyorlardı. Kimi zaman gizli gizli, kimi zaman
da gün gibi açık ve aleni olarak, tebliğde bulunuyorlardı. Çarşıda, pazarda,
toplantı yerlerinde bıkmadan usanmadan Allah'ı anlatıyor, insanla-n Allah'a davet
ediyorlardı.
Allah'a sığının. Ona
kul olun. Fayda ve zararı Allah'tan dileyin. Kula kulluktan kurtulup bir ve
tek olan Allah'a kul olun.
Ey insanlar! Allah
için kardeş olun. Birbirinize zulüm etmeyin. Kimse kimseye haksızlık etmesin.
Boş ve batıl ilahlardan uzaklaşıp, bir ve tek olan Allah'ı ilah bilin. Sadece
ona sığının. Ona ibadet edin. Ondan başka taptıklannız
sizlere fayda vermez.
Bu çırpınışlar uzun
süre devam etmesine rağmen, insanlar arasında konuşulmaktan başka bir fayda vermemişti.
İnsanlar ancak anlatılanlan alay ve eğlence konusu
yapıyorlardı.Zaman zaman yeni karşılaştıkları fikirler vasıtasıyla
birbirleriyle tartışıyor, birbirlerine karşı üstünlüklerini ortaya koymaya
çalışıyorlardı. Maalesef kalplerde iman yer bulmuyordu. Sertleşen kalpler
imanın nüfuz etmesine fırsat vermiyordu. Kibir ve gurur onlan
şımartmış, haktan yüz çevirmelerine neden olmuştu.
Kasabanın büyük bir
günü vardı. İnsanlar çoluk çocu, yaşlı genç, kadın
erkek demeden bu günde geniş ve büyük bir alanda toplanır, eğlence
düzenlerlerdi. Allah'ın elçileri de Allah'ın dinini anlatmak ve insanları Allah'a
davet etmek için bu büyük güne hazırlanıyorlardı.
İnsanların bir araya
geldiği, toplantı yerlerine uğrayacak onları toplantı anlarında Allah'a davet
edeceklerdi. Hiç olmazsa bu toplantıda bulunanlardan en azından bazılarının
Allah'a icabet edeceklerini umuyorlardı.
Toplantı zamanı gelip
çatmıştı. İnsanlar kadm-erkek, çoiuk-çocuk,
genç-ihtiyar demeden eksiksiz bir şekilde toplantı alanına akıyor, çeşitli
eğlenceler düzenleniyordu. Baharın güzelliği geniş ve düz mesire yerine
çeşitli çiçek ve otlarla yansımıştı. Her şey kudret-i ilahinin fırçasından
çıkan güzelliğe delalet ediyordu. Alanın etrafında bulunan ağaçların altı
temizlenmiş, gerektiğinde güneşin sıcağından sığınılacak alanlar
oluşturulmuştu.
Kuzular kesilip
çevriliyor, büyük büyük tencerelerde çeşit çeşit yemekler pişiriliyordu. Davulcu ve çalgıcılar
insanları eğlendirmek için durmaksızın coşturuyorlardı. Uygun yerlerde şişlere
geçirilen kuzular tutuşturulan ateş üzerinde çevrilmeye başlanmıştı. Kızaran
etin kokusu dört bir tarafa yayılıyordu.
Gençler baharın
verdiği enerji ile yerlerinde duramıyor kıpır kıpır
oynuyorlardı. Boş alan oyun ve eğlence yeri haline gelmişti. Gürültü, patırtı
almış başını gidiyordu. Davul ve zurna eşliğinde büyük bir halay oluşmuştu.
Erkek-kadın, genç-ihtiyar fırsatını bulan halayın halkalarında kendini
buluyordu.
Gün, gerçekten dünya
lezzetlerinin cömert bir şekilde sunulduğu en güzel günlerden bir gündü.
Allah elçileri, yakındaki
yüksek yerlerden bir yere çekilmiş, Allah'a ibadet ediyorlardı. Allah'ın
insanlara verdiği nimetleri görüyor, buna rağmen insanlann
nankörlük etmelerine bir anlam veremiyorlardı. Oysa Allah'ın onlara verdiği
bunca nimetlere karşılık, Rableri-ne şükür edip, davetine icabet etmeleri
gerekiyordu. Ama ne yazık ki insanlar bunun tam tersini yapıyor, yiyip içip
putlara tapıyorlardı.
Artık tebliğ zamanının
geldiğine kani olan Allah Elçileri, insanları toplu halde Allah'a davet etmek
için aralarına kanşmayı planladılar. Gün büyük
gündü. Bu gün ne olacaksa olacak, dananın kuyruğu kopacaktı.
Allah elçileri her
hazırlığı yapmış, başlarına gelebilecek her kötülüğü göze almışlardı. Onlar
için en kötü ihtimal Allah için öldürülmekti. Bu da Allah'ın indinde mertebelerin
en yücesiydi. Zaten onlann arzuladığı mertebe de bu
değil miydi? Allah için şehit olmaktan daha güzel bir ölüm olabilir miydi?
Gerçekte onlar, şehadete dünden razıydılar. Fakat onları durduran tek engel
şehid olmadan evvel Allah'a karşı vazifelerini yerine
getirmek ve onun davasını insanlara ulaştırmaktı. İşte o zaman gönül
hoşluğuyla Rablerinin huzuruna çıkabilirlerdi.
Yavaş ve kararlı
adımlarla meydanın ortasına doğru yürüdüler. Adımlan azim ve kararlılıklarının
işaretçisiydi. Onlar attıkları her adımda inandıkları davanın doğruluğunu ve
haklılığını haykınyorlardı. Kararlı ve emindi
adımlan. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadikanm,
çekinmediklerini haykırıyorlardı sanki.
İnsanlar, yavaş yavaş onları fark etmeye başlamıştı.
Hayret ve şaşkınlık
içinde birbirlerine:
O adamlar!..Yine o
adamlar!... İşte buradalar... diyordu.
Herkes onlan birbirine gösteriyordu. Gözler birden bire üzerlerine
çevrilmişti. Davul ve zurnalar susmaya başladı. Herkes uğraşısını bırakmış,
onlara bakıyordu. Halay çeken insanlar Allah'ın elçilerini görmekle gevşe-yivermişlerdi. niye geldiler buraya?
Eğlencemizi
bozacaklar.
Keyfimizi kaçıracaklar
anlaşılan.
Bunlar ne yapmak
istiyorlar?
Topluluk arasında
dilden dile bu sözler dolaşma-yabaşladı. Kimse
onların ne yapmak istediğini anlamamıştı. Fakat yollunda gitmeyen bir şeylerin
olduğu ortadaydı. Allah Elçilerinin gelmesi zevk ve sefa içinde olanların
üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Sanki üzerlerinde kara bulutlar dolaşıyor
gibiydi. Bu, onlar için bir uğursuzluktu. Hatta belki de uğursuzlukların en
büyüğüydü.
Herkes dikkat
kesilmiş, meydanın ortasına doğru ağır ve kararlı adımlarla ilerleyen Allah
elçilerinin ne söyleyeceğini merak ediyordu. Meydanın sessizliği ürkütücüydü.
Ağır ve emin adımlarla meydanın ortasına gelen Allah elçileri şaşkın şaşkın bakan kalabalığa seslendiler:
Ey İnsanlar! "Biz
sizlere gönderilen Allah Elçileriyiz.Bizler sizleri Bir ve tek olan Allah'a
davet ediyoruz. O Allah ki yeri ve göğü yaratmış, her şeyi yoktan var etmiştir.
Bizleri de kendisine ibadet etmemiz için yaratmıştır.
Allah elçilerinden
biri susunca diğeri konuşmaya başlıyordu. Her ikisi de konuşmalarını
paylaştırmış gibiydiler. Birinin konuşması bitmeden diğeri alıyordu sözü.
Ey insanlar! Gelin bir
ve tek olan âlemlerin Rabbi Allah'a kul olalım. Allah'tan başka ilahlar
edinmeyelim.
Siz kimsiniz? diye
bağırdı kalabalığın içinden biri.
Biz sizlerin Allah'ın
elçileri olduğunuza inanmıyoruz. Sizlerde bizler gibi birer insandan başka bir
şey değilsiniz. Rahman da bir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan
söylüyorsunuz!
Kasaba halkı onların
Allah'ın Elçileri olduğuna inanmak istemiyordu. Dünyanın zevk ve sefasını
bırakıp alemlerin Rabbine uymak, Allah'a kulluk yapmayan nefislere gerçekten
ağır geliyor, elçileri dinlemek hatta görmek bile istemiyorlardı.
Onlar, Allah
elçileriyle çekişme halinde iken Allah, elçilerini desteklemek için bir üçüncü
elçisini gönderdi.
nereden geldiği, kim
olduğu, nerden çıktığı belli olmayan sade giyimli, elinde uzunca bir asa
bulunan uzun sakallı, görünüş ve yürüyüşü bakanlara güven veren bir adam
kalabalığın arasına daldı.
Durun Ey insanlar!.. Duruun! diye bağırdı. Emin adımlarla onlara doğru yürüdü.
Davaları hak olan ve
Allah'a davet eden elçilerin davetine uyun. Hak davanın elçilerine uyun.
Onlara karşı gelmeyin.
Bu adam, Allah'ın
kasaba halkına gönderdiği ve Allah Elçilerini desteklemek için gelen üçüncü bir elçi
idi. Allah kendi elçilerini desteklemek
için üçüncü bir elçi göndermişti. Üçüncü kişi ile güçlenen elçiler, daha azimli
ve daha kararlıydılar. Allah'a olan güvenleri kat kat
artmıştı. Ümit ve cesaretleri kabarmıştı.
Bir elçinin gelmesiyle
belki güçleri artmamıştı; fakat yaptıkları tebliğin Rabbül
Alemin tarafından desteklenmesi, güvenlerini arttırmıştı. Onlar biliyorlardı ki
Allah, bir elçi göndermekle açık bir şekilde onları destekliyordu. Bu onların
şevkini ve azmini arttırmıştı. Artık üç kişiydiler ve üç kişi bir topluluktu.
Artık hiç çekinmeden, korkmadan, yılmadan Allah'ın davasını hay kırabiliri erdi.
Onlar tüm güçleriyle "Allah bir'dir. Allah tektir", diye
haykırabilirlerdi.
Topluluk olmanın
verdiği güçle sırt sırta veren elçiler dediler ki;
"Rabbimiz bilir
ki, biz sizlere gönderilmiş Allah'ın elçileriyiz. Bizlere düşen, yalnızca
Allah'ın dinini sizlere açıkça duyurmaktır.
Elçilerden biri ileri
çıkarak:
"Bundan önce,
dedi. Diğer kavimler de Allanın peygamberlerini yalanlamışlardı. Onlar,
sizlerin söylediğinden daha büyük bühtanlarda bulunmuşlardı. Sizden önceki
toplumlar da "bir beşer resul, bir resul de beşer olamaz" şeklinde
cahilce düşünceler öne sürmüşlerdi"
Kasaba halkı susmuş,
bu yeni gelen elçi ile birlikte daha da cesaretlenen Allah Elçilerini hayret ve
şaşkınlık içerisinde izliyorlardı. Ne yapacaklarını, nasıl hareket
edeceklerini bilemiyorlardı. Herkes şaşkındı. Herkes bir diğerinden beklenti
içindeydi. Allah Elçileri ise durmuyorlardı.
Sizden öncekiler de
peygamberlerine dediler ki: Bu nasıl peygamber ki yemek yiyor, çarşılarda
geziyor. Doğrusu kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek de indirilmeli
değil miydi?"[1] nitekim Nuh kavminin
ileri gelenleri de, onun risaletini reddederken (şöyle)
dediler: "Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Size üstün
gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi melekleri indirirdi. Biz atalarımızdan
böyle bir şey işitmedik.[2] Ad kavmi
de, kardeşleri Hz. Hud
(a.s) için aynı şeyleri söylemişlerdi. (Ad) kavminden kendilerine dünya
hayatının bol nimetlerini verdiğimiz o inkar eden ve ahirete
kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; "bu da sizin gibi bir insandan
başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor.
Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka hüsrana
uğrayanlardan olursunuz. [3]Semud kavmi, Hz. Salih (a.s) için
aynı şeyleri söylemiştir. "Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz
apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz.[4]
Ağızlan
kilitlenmişçesine halk anlatılanları suskun suskun
dinliyordu. Sanki büyülenmiş gibiydiler. Allah Elçilerinin sözleri, onları
etkilemişti. Şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlardı.
Allah Elçileri Rabierinin verdiği inayet ve cesaretle
coşmuşlardi. Anlattıkça anlatıyor, söyledikçe
söylüyorlardı.
Allah'ın üç elçisi bir
ağızdan konuştu:
Biz de sizin gibi bir
beşerden başka bir şey değiliz. Fakat Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder.
Allah'ın izni olmadan biz size delil
getiremeyiz.[5]Bizler de tüm
peygamberlerin inanmayan kimselere söylediği sözleri tekrar ediyoruz.
Mahşeri kalabalık,
anlatılanlardan rahatsız olmuştu. Yavaş yavaş
homurdanmalar başlamıştı. Üstelik konuşmanın başında iki olan elçi sayısı üçe
çıkmış, yapılan tartışmalarla o yer Allah Elçilerinin toplantısına dönüşmüştü.
Kibir ve inat sahibi
olan ileri gelenler, bulundukları yerde köpürüyor, içten içe kendilerini
yiyorlardı. Bu insanlar nereden çıkmıştılar böyle? Sevinç ve neşelerini
uğursuz ve boş konuşmalarıyla bozmuş, keyif ve eğlencelerini kursaklarında
bırakmışlardı.
Herkes kendi arasında
konuşuyor, anlatılanları anlamaya çalışıyorlardı.
Bu büyük bir
uğursuzluk, bu insanlar bizlere uğursuzluk getirdiler" dedi biri.
Bir suçlu arayan bu
cümleler, halk arasında kısa sürede yayıldı. Eğlencelerini yarıda bırakan bu
insanlara karşı hoşnutsuz gözlerle bakıyorlardı. Onlara göre Allah'ın elçileri
kendilerine uğursuz gelmişlerdi.
Bu fırsatı iyi
değerlendiren kasabanın ileri gelenleri öne çıkarak kinlerini kustular:
Doğrusu biz sizin
yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka
taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.
Kasaba halkı
tehdidinde ciddi olduğunu göstermek için hızlı bir şekilde etrafa yayılarak taş
topladılar. Topladıkları taşları önlerinde, arkalarında, yanlarında yığıyorlardı.
Çevrede ne kadar taş, ağaç, sert madde varsa topluyor, ceplerini, eteklerini
avuçlarını dolduruyorlardi. Halk galeyana
getirilmişti. Eğlence ve oyunlarının bölünmesini uğursuzluk sayıyor, bu nedenle
uğursuzluk getirdiklerine inandıkları Allah'ın elçilerini taşlayarak
öldürmeye hazırlanıyorlardı.
Uğursuzsunuz!., diye
bağırdı kasaba halkından biri.
Evet, evet
uğursuzsunuz ve bizlere uğursuzluk getirdiniz.
Uğursuzlar....
Uğursuzlar... Uğursuzluk getirdiniz bizlere...
İnsanlar bilinçsizce
Allah'ın elçilerine doğru harekete geçirilmişlerdi. Linç girişimi an
meselesiydi. Allah'ın üç elçisi ise kalabalığın ortasında sırt sırta vererek bu
bilinçsiz topluluğu durdurmaya çalışıyordu.
Kalabalığın amacından
haberdar olan bir genç, hızlı adımlarla kasabanın diğer ucuna doğru koşmaya
başladı. Bir an önce marangoz dükkanına yetişmeye çalışıyordu. Marangoz,
Allah'ın elçilerini gözetmesi için bazı gençleri görevlendirmişti. Bu hızlı
adımlarla kasabanın diğer ucuna doğru koşan bu gayretli genç, görevini yerine
getirmek ve Allah elçilerinin karşılaştığı tehlikeyi marangoza iletmek için
gücünün son hızıyla durmadan koşuyordu.
Soluk soluğa yetiştiği
marangozhanedeki güçlü kuvvetli, kaslı adam, elindeki kesici aletle tahta yontuyordu.
Bu güçlü adam, bundan önce nehir kıyısında Allah'ın elçileriyle tanışan
Baltalı Adam'dan başkası değildi.
Marangoz Amca!
Marangoz Amca!., diyerek çağırdı soluk soluğa kalmış genç. "Koş Amca koş.
Kasaba halkı ayaklanmış, deliye dönmüş gibiler. Öfke ve kinleri
ağızlanndan taşıyor, ne yapacaklarını, ne edeceklerini bilemez
bir şekilde bağırıp çağırıyorlar. Korkarım, dostun olan Allanın elçilerini
taşlayarak öldürecekler.
Ne! Ne diyorsun sen?
dedi marangoz.
Doğru söylüyorum Amca!
Allah'ın elçileri ve bir adam kasaba halkının mesire yerine gelerek insanları
Allah'a davet ettiler. İnsanlar da onların bu söylediklerinden vaz geçmemeleri halinde
kendilerini taşlayarak öldürme tehdidinde bulundular. Fakat yine de onlar,
ölümleri pahasına söylediklerinden vazgeçmediler.
Allah elçilerinin
karşılaştıkları sıkıntıları bir solukta anlatıvermişti.
Peki öldürdüler mi
onları, ya da herhangi bir saldırıda bulundular mı?
diye sordu marangoz heyecanla.
Yok yok, daha saldın
falan olmamıştı, fakat neredeyse saldın için hazırlıklar tamamlanmış gibiydi.
Onlara yetişebilir
miyiz?
Koşarak gidersek belki
yetişebiliriz.
Ne duruyoruz o halde.
Haydi koşalım.
Marangoz koşmaya
başladı. Onun ardından genç olanı... Marangoz yaşlı olmasına rağmen hızla bir
an önce mesire alanına yetişmek için koşuyordu. Adımları bir kuş misali
hafiflemiş, nerdeyse uçuyor gibiydi.
Şehrin bir ucundan
başlayan bu koşuşturma, toz duman içinde sürmüş, kısa sürede şehrin diğer ucuna
kadar devam etmişti. Marangoz, mesire yerine yetiştiğinde Allah'ın elçileri
ile kasabanın ileri gelenleri arasında çatışma hazırlığının başlamak üzere
olduğunu gördü.
Adımlarını biraz daha
hızlandırarak, kasabahlann arasına daldı. İleri
gelenler ile Allah elçileri karşı karşı-yaydılar. Halk, eline ne bulmuşsa
almış, verilecek bir işaretle saldınya geçmeyi bekliyordu. Güç bela kasaba halkının arasından
sıyrılarak Allah elçilerinin yanına ulaşan marangoz, konuşulanlara uzaktan
uzağa tanık oluyordu.
Uğursuzlar,
uğursuzlar, diye bağırıyordu ipini koparmış halk.
Allah'ın Elçileri
cevap veriyordu:
Eğer ortada bir
uğursuzluk varsa bilin ki o uğursuzluk kendinizdendir. Yoksa bu uğursuzluk
size öğüt verildiği için mi oldu, diyorsunuz? Ne kötü düşünüyorsunuz. Hayır hayır, gerçekten sizler aşın giden bir kavimsiniz.
Bunun üzerine
kasabanın ileri gelenleri tehditlerini ardı ardına diziyorlar, tartışmayı
şiddetlendirdikçe şiddetlendiriyorlardı. Ortalık mahşer alanına dönmüştü. Kimse
kimseyi dinlemiyordu. Herkes bir heyecan, bir telaş içindeydi. Allah elçilerini
yıldırıp sindirmek için dediler ki:
Eğer bu işten
vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlanz ve bizden size
acı bir azap dokunur.
Batıla saplananlar
zulümlerini böyle açığa vuruyor, Allah davetçilerine bu şekilde tehdit
savuruyorlardı. Onlara güvenle sunulan bu hak çağrısına karşı öylesine
azmışlar, söz ve düşüncelerinde öylesine kaba hale gelmişler ki ağızlarından
salyalar akıyordu adeta. Allah Elçileri ise omuzlanna
yüklenen görevi ne pahasına olursa olsun
devam ettireceklerdi.
Tekebbür ve inat
içinde olan kasabanın ileri gelenleri, Allah'ın elçilerine karşı çıkmakta
kararlıydılar. Halkı saldırıya hazır hale getirmiştiler. Bir komutla nerdey-se halk saldıracak
vaziyetteydi. Ortalık kızışmış, linç vakti yaklaşmıştı.
Şehrin uzak ucundan
koşarak gelen adam, olaya müdahale etmekte gecikmedi. Allah'ın elçilerini çeviren
topluluğu yara yara yanlarına yanaşıyordu. Bir yandan
ilerlerken bir yandan da kavmine sesleniyordu:
-Ey kavmim! Sizlere
Allah tarafından gönderilen elçilere uyun. Onlara karşı gelmekten sakının.
Sizlere ne oluyor ki onlara düşmanlık ediyorsunuz.
Kasaba halkı,
aralarına şehrin diğer ucundan koşarak gelen ve kendilerine nasihatlerde
bulunan adamm davetinden hayretlere düştüler. Bir
anlık suskunluk ve durgunluktan sonra, kibir ve inat sahibi ileri gelenlerden
biri:
Buna da ne oluyor,
diye bağırdı. Buna da ne oluyor da
işimize karışıyor.
Bir diğeri kızgınlık
ve öfke ile:
Sen git kendi işine
bak. Ağaçlarınla uğraş. Sana ne oluyor ki işimize kanşıyorsun,
dedi.
Kalabalığın ortasına
dalan adam:
Ey kavmim!dedi. Bu
insanlar sizlere Allah tarafından gönderilmiş elçilerdir. Sizlere haktan başka
bir şey söylemezler. Onların söyledikleri haktır. Sizden ücret bile istemeyen
bu insanlara uyun. Onlar hidayet bulmuş kimselerdir.
Allah'ın elçilerine
uzanan elleri uzaklaştırmaya çalışıyordu. İnsanlar arasında bir kargaşa
başlamıştı. İtişmeler, didişmeler almış başını gidiyordu. Artık kimse kimseyi
dinlemez olmuştu. Allah elçileri ve şehrin uzak ucundan gelen adamın etrafındaki
halka, gittikçe daraliyordu. Bu gürültü ve patırtı
arasında herkesin işitebileceği kadar yüksek bir ses duyuldu.
Vurun! İlahlar
aşkına!... vurun şu adamı. Öldürün. İlahlarımıza dil uzatmak ve karşı gelmek ne
demekmiş görsün. Haydi ne duruyorsunuz taşlasanıza...
Birden bir sessizlik
oluştu kasaba halkının arasında. Herkes susmuş, ne yapacağına karar vermeye
çalışıyordu. Küçük, anlık bir sessizlikti bu. Koca meydan sanki taş
kesilmişti.
Kasabanın diğer
ucundan koşarak gelen adam tekrar haykırdı.
Ey kavmim! Sizlere
sesleniyorum. Sizlerden hiçbir ücret istemeyen ve gerçekten doğru yolda olan
Allah'ın elçilerine uyun. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim. Unutmayın
ki sizler de ona döndürüleceksiniz. Hepimizin dönüşü alemlerin rabbi olan
Allah'adır.
Ne diyor bu adam?
Bizlere neler anlatmak istiyor kör olasıca, diye bağırdı kasabanın ileri
gelenlerinden biri.
Sen bizleri
atalarımızın dinini bırakıp şu yalancıların tanrısına mı davet ediyorsun? Sen
ne kötü bir şey yapıyorsun. Senin de bizierle, ilahlarımıza
ibadet etmen gerekirken, şu yabancıların ilahına mı davet ediyorsun? Sen ne
kötü bir rehbersin! dedi bir diğer ileri gelen. Kibir ve inat dolu bir şekilde
cehaletini süslü sözlerle ortaya koyuyordu.
Kasaba halkı bir
elçilere, bir ileri gelenlere bakıyordu. Her iki taraf arasında söz
düellosunun nasıl biteceğini kestiremiyorlardı.
Ayak takımı olan bir
sınıf ise, yabancılara karşı saldırıya geçmeye
hazırdı. Anlatılanlar onlan pek ilgilendirmiyor, ama
bozgunculuk yapmak ve kan dökmek ruhlarında olduğundan bir an önce büyüklerinin
izin vermesiyle saldırmak istiyorlardı.
Koşarak gelen adam:
Ben hiç alemleri
yaratan ve her şeyi yoktan var eden bir ve tek olan Allah'ı bırakıp onun
haricinde başka tanrılar edinir miyim? O bizleri ve sizleri yaratan, her şeyi
"ol" demekle oldurandır. Eğer Rahman olan Allah, bana bir zarar
vermek isterse, sizin tanrılarınızın şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve
onlar beni kurtaramazlar. Hal böyle iken ben nasıl sizlerin kendi yanında
oluşturduğu ilahlara ibadet ederim.Eğer sizlere uyarsam bu durumda ben apaçık
bir sapıklık içerisinde olurum. Oysa ben bir ve tek olan Allah'a iman ettim. O
halde beni dinleyin.
Kasabanın diğer
ucundan gelen adam halk üzerinde bîr etki oluşturmuştu. Ortalığı tekrar
sessizlik ve sükûnet kaplamıştı. Kendi nefisleriyle baş başa kalan kasaba
halkı bir ikilem yaşıyordu.."Bu adam ve beraberindekiler gerçekten doğru
söylüyorlar. "Fakat şeytanlany-la baş başa
kalınca da "Bu adamı nasıl dinleriz. Onlara nasıl uyarız" diyorlardı.
Daha fazla konuşturmayın.
Vurun şunları... diye bağırdı bir adam.
Vurun.. Öldürün. Çok
fazla konuştular...
Öldürün.. Sağ komayın.. konuşturmayın şunları. Vurun vurun.
Yaşatmayın...
Kalabalığın içinden
sesler yükseldi. Aniden galeyana geldi topluluk. Birden taşlar, odunlar,
ağaçlar havada uçuşmaya başladı.
Durun.... Yapmayın...
Hücum üstüne hücum
etti kalabalık. Gürültü patırtıdan kimse kimseyi duymuyordu. Her taraf toz
duman olmuş, göz gözü görmüyordu. Taşlar sopalar, bıçak ve kamalar her biri bir
taraftan iniyordu. Hedef tek, vuran onlarcaydı. Tam bir linç edilme olayı
gerçekleşiyordu. Kavmi ona şiddetle vurup yaralamıştı. O hem akan kanlarını
siliyor, hem de "Allah'ım, kavmimi mağfiret et. Çünkü onlar bilmiyorlar diyordu.
Kim niçin, neden ve
nasıl vurduğunu dahi bilmiyordu. Sonunda:
Yeter, öldürdük!
Bırakın artık, dedi bir ses. -Öldürdük. Öldürdük., diye bağırdı diğerleri.
Öldürdüklerini bağırmalarına rağmen niçin
öldürdüklerini bile bilmiyorlardı. Ama sonunda öldürmüştüler. Cansız
bir beden sermiştiler yere. Biraz önce konuşan, bağıran, koşan, hareket eden
can, şimdi hareket edemiyor, ses çıkaramıyor, konuşamıyordu artık. Sonunda
muratlarına ermiştiler. Hiçin ve neden bile olduğunu bilmedikleri halde masum
bir cana son vermiştiler. Onu öldürüp katletmiştiler.
Haksız yere adam
öldürdüklerini, kasabanın diğer ucundan gelen Adam'in
kanının oluk oluk akmasıyla fark edebilmişlerdi. Onlar
gerçekten haksız yere. "Rabbim Allah" diyen bir insanın canını
almışlardı. Yapılan suç yerin ve göğün kaldıramayacağı kadar büyük bir zulümdü.
Bu zulüm ne yere, ne de göğe sığabilirdi.
Kasaba halkı yavaş yavaş öldürdükleri insanın üzerinden çekilirken kanlı
ceset görünebiliyordu. Taşlarla ve de değişik kesici aletlerle delik deşik
edilen cesedin her tarafından oluk oluk kan akıyordu.
Beden can çekişiyor, her halinden ruhunu teslim etmeye hazır olduğu
anlaşılıyordu.
Üzerindeki elbiseler
parça parça edilmişti. Bedeni lime limeydi. Ayak
altında çiğnenmiş beden; yere yığılmış bir külçe gibi önlerinde duruyordu.
Gırtlağından almaya
çalıştığı son nefesle kasabanın diğer ucundan Allah için eceline koşa koşa gelen adam, ruhunu teslim etti.
Artık beden ayn, ruh ayrıydı. Çamurdan bedenin içine emaneten
yerleştirilen "ruh" bedenden kurtularak özgürlüğüne kavuşuyordu.
İmtihan gereği sıkıştığı beden, imtihanını başarı ile vererek Rabbine kurban
olmuş, şimdi de ona dönüyordu. Huzuruna mutlulukla yükseliyordu.
Ailah için ölen Adam'ın ruhu, göklere doğru yükseldikçe,
yeryüzünde bıraktıklarını kannca misali küçük ve de-ğersizmiş gibi görüyor; ruhların bu dar ve küçücük bedenlerde
nasıl kalabildiklerine şaşıyordu. O artık rabbi için canını vermiş bir şehitti.
Şehadetlerin en yücesine erişmiş bir şehitti.
Allah'ın huzuruna doğru yükselirken Meleklerin saf saf
kendisini beklediklerini gördü.
Değişik kanatlara
sahip olan nurani varlıklar, ışığın altında çok güzel görünüyorlardı. Hepsinin
pır pır çarpan kanatlarının etkisinden değişik değişik ışık huzmeleri meydana gelmişti. Renk oyunları
etrafı kuşatmış, görenlerin kendilerini alamayacakları kadar güzel ve
etkileyici görünüyorlardı. Meleklerden kimisi iki kanatlı, kimisi on, kimisi
yüz, kimisi beş yüz, kimisi de sayılamayacak kadar çok kanatlıydılar.
Hepsi de bir düzen ve
intizam içinde gökte dizilmiştiler. Saf saf olmuş,
halka halka sıralanarak Göğe Yükselen Şehid'i bekliyorlardı. Şehidin ruhu yanlarına geldiğinde
hep birlikte koro halinde:
Rabbinin cennetine hoş
geldin. O senden razı ve sen ondan razı bir şekilde cennetine gir. Senin için
orda her çeşit nzık vardır." dediler.
Cennet kapılarının
açılmasıyla hayret ve dehşet içinde olan Şehid;
Rabbimin benim için
hazırladığı bu nimetlere hamd olsun, dedi. Keşke
kavmim de Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendi yanında cennetiyle rızıklandırdığı-nı bir
bilselerdi. Rabbimin benim için hazırladığı sonsuz lütfunu
bir görebilselerdi. Böylelikle küfürlerinden vazgeçer, Rablerine
yönelirlerdi!..
Kavmi tarafından
değişik işkencelerle katledilen kimsenin Allah'ın lütfunu
gördükten sonra, yine de kendi kavmini düşünerek, kendisini katleden kimselere
karşı hiç bir kin ve kızgınlık duymadan, onların iyiliğini istemesi onun,
gerçekten çok büyük ahlaki bir üstünlüğe sahip olduğunu gösteriyordu.
Bu ahlak, ancak ve
ancak rabbine gerçek anlamıyla iman etmiş kimselere mahsus bir ahlaktı. Kin,
nefret ve kızgınlıktan uzak bir karakter yapısıydı. Sadece ve sadece kavminin
de kendisi gibi cennet nimetlerinden yaralanmasını istiyordu. Bu arzu, kalbinin
ta derinliklerinden gelen, kendine verilen nimetlerden onların da faydalanması arzusuydu. Kavminin iyiliklerini isteyerek:
"Keşke kavmim de benim sonumdan haberdar olsaydı. Böylelikle
küfürlerinden vazgeçerek hidayete ererlerdi." deyip "Hidayet
bulmaları için" temennide bulunuyordu. O, gerçekten yaptığının karşılığı
olarak cenneti hak etmişti.
Bu şerefli insan,
kendisini katleden insanların dahi cehenneme girmelerini arzu etmiyordu. Aksine
onların hidayete ermelerini ve cennete kavuşmalarını temenni ediyordu. Bundan
daha büyük bir onur, bir şeref, daha büyük bir örnek gösterilebilir miydi?
Tabiî ki gösterilmesi mümkün değildi.
O "Benim
hayatımdan değilse bile ölümümden ibret alsınlar" diyerek kavmini kurtarma
arzusu ile yanıp tutuşuyordu. O gerçekten Rabbini seven, Rabbinin aşkıyla
kavmi için yanıp tutuşan gerçek bir muvahhiddi.
Rabbül âlemin kendi rızası doğrultusunda kendini feda eden
kula şöyle seslenmişti:
Ey Mutmain Nefis! Razı
olmuş ve senden de razı olunmuş bir şekilde gir cennetime!
Orada altlarından
ırmaklar akan; inci, yakut ve mercandan yapılmış köşkler, buz gibi serin
sular, baldan, sütten ve akıl gidermeyen içeceklerden nehirler bulunmaktadır.
Orada düzgün kiraz
ağaçlan, meyveleri salkım salkım dizilen muz ağaçlan, uzamış gölgeler,
çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan sayısız meyveler vardır. Main çeşmesinden doldurulmuş, testiler, ibrikler ve
kadehler vardır. Bunlarla içeceklerden Canlarının çektiği kuş etleri ve saklı inciler gibi
iri gözlü huriler, yaptıklanna karşılık olarak onlara
verilir.
Dünya yurdunun sonu
cennet, ne güzeldir. Orada zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi
süreklidir. Orada cevherlerle işlenmiş tahtlar vardır. Bu tahtlar üzerindeki
kabartılmış döşekler üstünde otururlar. Yeşil yastıklara ve harikulade güzel
döşeklere yaslanırlar. Orada boş bir söz ve günaha sokan laf işitmezler. Söylenenler
yalnızca "selam"dır. Bu sedirler üzerinde karşı karşıya oturup sohbet
ederler.
Kavimlerinin cennet
nimetlerini görüp, cennetliklere neler sunulduğunu bilerek iman etmelerini arzu
etmektedirler. Onlar her halükarda kavimlerinin kurtuluşa ermelerini arzu
ederler.
Bu durum saf ve gerçek
imanın tezahüründen başka bir şey değildir. Onlar o kadar saf ve temiz bir
şekilde Allah'a iman etmiş ve kavimlerini sevmişlerdir ki kavimleri, Allah'a
iman etmiş olmalarından dolayı onları öldürmüş olmalarına rağmen, yine de onlan kurtuluşunu ve cennete girmelerini istemektedirler.
Yeryüzünde, katliamın
gerçekleştiği alanda kin, nefret ve hırsın iç içe karıştığı topraklarda,
Allah'ın davasını kabul etmekten uzak kasaba halkının arasında olan olmuş,
vahşet sona ermişti.
Halk yavaş yavaş çekilirken, galeyana gelen insanlar durmuştu. Öfkeler
kasabanın uzak ucundan gelen Adam'ın şehid
edilmesiyle yavaş yavaş sönmüştü. Şeytan, nefislerine
hükmederek onları bir anlık galeyana getirmiş, isteğini yaptırdıktan sonra
ortadan sır olmuştu.
Caniler yaptıkları
canilikle baş başa kalmışlardı. Onlar gerçekten nefislerine zulüm etmişlerdi.
Kendileri için gelen adamı, canice katletmişler, kendilerine şefkat için
açılan kollan kalleşçe koparmıştılar. İnsanlık için bundan daha büyük zulüm mü
olurdu?
Kendilerini diriltmek
ve yaşatmak için çaba sarf eden kimseyi onlar öldürmüştüler. Gerçekten büyük
bir zulüm İşlemişlerdi. Onlar kan içici canilerdi.
Oysa Allah, zulmü
affetmezdi. Bu onun sünnetiydi. Ve tarih boyunca bu sünnet defalarca tekerrür
etmişti. Allah elçileri öldürülen adamın cesedine sarılırken: -Sizler,
diyorlardı kasaba halkına "Rabbim Allah" diyen suçsuz bir kimseyi
katlettiniz. Bunun için Allah'ın azabının gelmesinden korkmuyor musunuz? Allah
zulüm eden bir kavmi hidayete erdirmez.
Onlar şehidin toprakla
bütünleşen bedenini topraktan ayırmaya çalışırken,
kasaba halkı yaptıkları cürümün sonucuna da meydan okuyorlardı. Kendilerine yapılan
hiçbir uyarıya kulak vermedikleri gibi adeta meydan okuyorlardı:
Eğer doğru
söylüyorsanız bu tehdit ettiğiniz azap ne zaman gelecek.
Haddini aşan bir kavim
için muhakkak Allah'ın azabı yakındır, dedi Allah elçileri.
Artık uyan bir fayda
vermiyordu. Allah elçilerinin yapacağı bir şey kalmamıştı.. Söylediklerinin
hiçbir değeri yoktu.
Artık Allah'u Teala onlar hakkında
kesin hükmünü bildirmişti. Allah'ın gazabı yoldan çıkmış ve haddi aşan bir
kavim için kesindi. Hüküm verilmişti. Allah elçilerine emirleri yerine getirmek
kalmıştı. Allah elçileri bulundukları yerden ayrılmakla emrolundular.
Hemen oracıkta şehid için bir mezar kazdılar. Şehidi elbiseleriyle
kefenleyerek oracıkta gömüverdiler. Aslında gömdükleri ruh, Allah'a
yükseldikten sonra geride kalan topraktan başka bir şey değildi. Fakat o toprağı
da şekillendirerek can veren yine Allah'tı. Bu nedenle o topraktan bedene de
değer vermek gerekiyordu. Cansız bedeni güzel bir şekilde gömdükten sonra
üzerine çevrede bulduklan bir fidanı da dikmeyi ihmal
etmediler.
Sırada Allah'ın emrini
yerine getirmek vardı. Onlarda öyle yaptılar. İşleri bittikten sonra
arkalarına bile bakmadan yola koyuldular. Onlar görevlerini hakkıyla ifa
etmişlerdi. Sırada Allah'u Teala'nın
vaadi vardı. İflah olmaz zalimler için emir kesindi ve sünnetullah
tekerrür edecekti.Onlar, azaba müstahak olmuştular. Onlar için can yakıcı
azabın gelmesi yakındı.
Allah elçileri
şehirden uzaklaşırlarken, kasaba halkı tekrar oyun ve eğlenceye dalmışlardı.
Herkes yanında-kiyle övünüyordu. Yaptıkları zulüm,
aralarında övünülecek bir hal almıştı. Onlar yaptıkları zulmü gizlemeleri
gerekirken bununla övünüyorlardı. Kibir, inat, onlar arasında övünülecek
hasletler haline gelmişti.
Hala kendi aralarında
Allah'a davet edenlere karşı yaptıkları zulmü öve öve
bitiremiyorlardı. Yaptıkları onlar için övünülecek birer kahramanlık
hikayesiydi. En azından onlar kendileri için böyle görüyorlardı.
Allah elçilerinin
onları can alıcı bir azap ile korkutmasını kendi aralarında oyun ve eğlence
haline getirmişlerdi. Alay etmek, ya da espri yapmak
istedikle-rinde:"Madem doğru söylüyorlardı bu tehdit ettikleri azap ne
zaman gelecek" deyip eğleniyor, kahkahalar
atıyorlardı.
Onlar kendi aralarında
eğlenip dururlarken, kendilerini yakalayacak bir tek çığlığın farkında
değillerdi. Oysa azap zamanı, artık ne vasiyet edebilirler ne de ailelerine
dönebilirlerdi. O zaman onlar için her şey bitmiş
olacaktı.
Ve beklenen an geldi.
Allah elçileri arkalarına bile bakmadan kenti terk etmişlerdi. Herkes işinde
gücün-deydi. Yaptıkları zulmün hesapsız kaldığını sanıyorlardı. Dükkân
sahipleri dükkânlarını açmış, zanaatkarlar zanaatlarını icra etmekteydiler.
Bağ ve bahçe sahipleri, hiç ölmeyecekmiş gibi han! harıl çalışıyorlardı.
Çobanlar, sürülerinin başında, hayvanlarını otlatıyorlardı. Kadınlar
hayvanlarını sağmış, evlerinin bahçelerini temizliyordu. Temizliğini bitirenler
ise sokaklarda dedikoduya dalmış, birbirlerini çekiştiriyorlardı. Satıcılar eşyalarıyla
sokak sokak dolaşıp mallarını satmak için avazlarının
çıktığı kadar, bağınyorlardı. Hayvanlar, bir şeylerin
olacağını sezmişçesine meydanı boş bırakmış kaçışıyor, habire bağınyorlardı.
Dilsiz âlem olacakları
sezinlerken, dilli ve kendini her şeyden üstün gören kibir ve inat sahibi
insanlar ise oyun ve eğlenceye dalmıştı. Ölüm onlara hiç gelmeyecek
sanıyorlardı. Onlar, ebedi bir yaşam düşlüyordu.
Ve ansızın olan oldu. Bekledikleri
an, hiç beklemedikleri bir zamanda gelip çattı.
Bir çığlık... Korkunç
bir çığlık... Sadece Korkunç bir çığlık, duyuldu. Kulakların zarlannı yırtan, beyinleri lime lime parçalayan; korkunç,
dehşetengiz bir çığlık... Dağa taşa dokunmayan, hayvanlan
rahatsız etmeyen, fakat insanoğlunun ses frekanslannın
gâh altında gâh da üstünde gelen bir çığlıktı bu. Beyinlere kurşun gibi dalan,
titreşimi zarları ve zarlann arkasındakileri parça parça eden, östaki borusuna şimşek gibi dalan beynin
dengesini darmadağın yapan, sinir sistemlerini tahrip ettiğinden, bir anda
hareket kabiliyetini sona erdiren, insanlan bulunduklan haide bırakan bir
çığlık...
İnsanları kütükler
halinde bulunduklan yere yığan, katı bir halde
donduran, diri olan her şeyi yıldırım gibi vuran, hayatı ve hayatta kaianlan bitiren, zihinleri parçalayan, gözleri fal taşı
gibi açan, şiddetinden gözlerin dayanamayıp dışan
fırladığı bir çığlık...
Bu çığlık, onlann hayat sahnesinde mücadele ve didişmeye daldıklan ve hiç beklemedikleri, hiç ummadıkları ve onu
hiç de hesaba katmadıkları bir anda ansızın gelip yakalamıştı.
Artık bu çığlıkla
onlar bitmişti.., Herkes bulunduğu şekilde boş birer kütüğe dönmüştü.
Bulundukları hal üzerine can vermişlerdi, lie bir
adım ileri, ne de bir adım geri gidebilmişlerdi. Hangi halde iseler öylece
oluvermişlerdi...
Sükûnetin hakim olduğu
bu hengamede ötelerden, mana aleminin derinliklerinden bir ses olanları görürcesine
Rabbine yalvanyordu:
Allahım! Kavmime mağfiret et! Çünkü onlar bilmiyorlar...
Yusuf, Kenan illerinde
yaşayan küçük bîr çocuktu. Yusufun kendisinden büyük
on bir kardeşi vardı. Kardeşlerinin içinde en sevecen olanıydı. Aynı zamanda
zeki ve akıllıydı, Yusufun babası Yakup peygamber,
çocuklarının içinde en çok Yusufu seviyordu. Onu hiçbir
zaman yanından ayırmaz, hep kendisi ile olsun isterdi.
Onu diğer çocuklarından üstün tutar, ayrı bir önem verirdi.
Günlerden bir gün
Yusuf, acaib bir rüya gördü. Rüyasında on bir
yıldız, güneş ve ay kendisine secde ediyorlardı. Bu rüya küçük Yusuf'u hayrete
düşürdü. Çok şaşırdı. Gördüğü rüyaya bir türlü anlam veremiyordu. Yıldızlar, ay
ve güneş nasıl bir insana secde edebilirdi. Bunu anlayamıyordu.
Bu hayret verici
rüyayı babasına anlatmaya karar verdi.
Babasına varıp:
Ey babacığım! dedi.
Rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiğini gördüm,.
Yusufun babası rüya tabirlerini iyi biliyor, doğru yorumluyordu.
Yusufun gördüğü rüyanın anlamını hemen anlamış ve
Salih bir rüya olarak yorumlamıştı. Yakup mutlu bir şekilde oğluna :
Ey oğlum! dedi. Allah
gördüğün rüyayı bereketli kılsın. Bil ki, gelecekte Allah sana kendi
tarafından çok büyük bir görev ve rütbe nasib
edecektir. Gördüğün rüya ilim ve nebiliğin müjdecisidir. Allah'u
Teala bundan önce nimetini deden İshak'a
ve ceddin İbrahim'e de tamamlamıştı. Muhakkak Allah (cc.)
seni de nimeti ile nimetlendirecek ve Yakup ailesine
olan nimetini tamamlayacaktır.
Hz. Yakup, yaşlı bir mürşit, iyi bir yol gösterici ve
derin bir bilgindi. İnsan yapısını tanıyor, şeytanın insana nerden
yanaşacağını kestirebiliyordu. Şeytanın insanları nasıl kandırdığını, ne
şekilde yoldan çıkardığını ve aldattığını biliyordu. Bu nedenle oğlu Yusufa nasihat etti.
Ey oğlum! Rüyanı kardeşlerinden hiçbirine
anlatma. Çünkü onlar seni kıskanırlar. Korkarım ki bu nedenle sana düşmanlık
yapar, zarar verebilirler. Bu nedenle sırrını gizli tut.
Musuf un on bir kardeşi vardı. Bünyamin
adlı kardeşi ile Yusuf aynı anadan, diğerleri ise başka anadan, baba bir
kardeştiler. Hz. Yakup, Yusuf ve Bünyamİni
en küçük çocuklan olduğundan diğerlerinden daha çok
seviyordu. Bu nedenle diğer kardeşleri Yusuf ve Bünyamini
kıskanır, onlara kin güderlerdi. Kendi aralannda bir
araya gelerek :
Babamız niye Yusuf ve Bünyamin'i bizlerden çok seviyor, onlara bizlerden daha
fazla ilgi ve sevgi gösteriyor, diye şikayette bulundular.
Bizler güçlü ve
kuvvetli olmamıza rağmen babamız bizden güçsüz kardeşlerimizi bizlere tercih
ediyor. Bizleri Bünyamin ve Yusuf kadar sevmiyor. Bu
nasıl iştir?
Böylece Yusuf un
kardeşlerinin kalplerinde kötü düşünceler yerleşiyor, kalbleri
katılaşmaya yüz tutuyordu. Kardeşleri hakkında kötü niyetler besliyorlardı.
Yusuf, küçük ve saf
bir çocuktu. Günlerden bir gün rüyasını kardeşlerine anlattı. Babasının rüyası
hakkındaki yorumunu da sakınca görmeksizin ağzından kaçirı
verdi.
Yusuf'un rüyasını ve
babalarının tabirini duyan ağabeyleri küplere bindiler. Zaten kıskandıkları
Yusuf hakkındaki kıskançlıkları arttı. Hasedleri kin
ve öfkeye dönüştü. Kardeşleri Yusufu çekemedikleri
ortadaydı. Yusufu her gördüklerinde yüzlerini
buruşturuyor ondan nefretlerini gizlemiyorlardı. Yusuf'un yanlarına gelmesini
dahi kabul edemiyoriardı. Ona katlanmak onlara zor
gelir olmuştu artık.
Günlerden bir gün
Yusuf'un kardeşleri bir araya gelerek bu duruma bir çare bulmak istediler.
Bunun için bir plan kurmalıydılar. Düşünüp taşındılar. Onlardan birisi:
Yusufu öldürelim veya onu kimsenin ulaşamıyaca-ğı çok uzak bir yere atalım, dedi. Böylece ondan kurtuluruz.
Babamız da yalnız bizlere babalık eder. Sevgisini bizlere verir.
Diğer kardeş biraz
daha olumlu ve iyimserdi.
Böyle yapmamıza gerek
yok, dedi bilgiç bilgiç. Biliyorsunuz, çölde
kervanların uğradığı derin ve karanlık bir kuyu var. Yusuf u bu karanlık kuyuya
atalım, ya orada öiür
gider ya da yoldan geçen kervanlardan biri onu alır
götürür de, bizler de ondan kurtuluruz.
Kardeşlerin hepsi bu
fikri çok beğendiler. Lanet üzerine olasıca şeytan, bu çirkin ve acımasız
fikri onlara güzel gösterdi. Onlar da lanetli şeytana uydular.
Fikirlerini uygulamak
için babalarının yanına geldiler. Hz. Yakup, Yusufa zarar verilmesinden çok korkuyordu. Ona göz kulak
oluyor, gözü gibi koruyordu. Kardeşlerinin Yusuf'u sevmediğini, onu
kıskandıklarını seziyor, hasedlerini görüyordu. Bu
nedenle Yusufu ağabeyleri ile hiçbir yere göndermez,
onları yalnız bırakmazdı. Yusufun ağabeyleri de
bunun farkındaydılar.
Yusufa kurdukları tuzağı gerçekleştirmek için babalarını ne
pahasına olursa olsun ikna edip Yusufu beraberlerinde
götürmeliydiler.
Bu planlar ile babalan
Yakup'a gelerek tatlı bir dille:
Ey babamız! dediler. Yusufu yann bizlerle geziye
gönder. O bizim en küçüğümüz, değerli ve aziz bir kardeşimizdir. Biz hepimiz
kardeşiz. Bizlerin birbirimizle oynamamızdan daha güzel ne var ki... Pieden korkuyor ve onu bizlerle göndermiyorsun?
Hz Yakup, onları dinliyor fakat bir türlü Yusufu onlarla göndermeye gönlü razı olmuyordu. Bu durumu
gören Yusuf'un ağabeyleri babalannı ikna etmek için
daha candan ve samimi bir dille konuştular:
Ey babamız! Bizler
neden kardeşimizle beraber kırlara çıkıp oynamayalım. Beraber eğlenmeyelim. Yusufu yann bizimle gönder.
Kırlara çıkıp oynayalım. Bizler güçlü kuvvetli insanlanz.
Yusufu korur, gözetiriz. Ona zarar gelmesine izin
vermeyiz.
Hz. Yakup, yaşlı olmakla beraber bilge bir insandı. Akıllı
ve ileri görüşlüydü. Bununla beraber insanları kıramayacak kadar yumuşak huylu
ve sabırlıydı. Yusufun üzerine titriyor, kendisinden
uzaklaşmasını istemiyordu. Bu endişesini oğullarına açmaktan geri kalmadı,
çekingen bir şekilde konuştu:
Korkanm sizler Yusuftan gafil
kaldığınızda kurtlar onu yer.
Babalannın endişesini gören Hz.
Yakup'un oğulları kendilerinden emin bir şekilde:
Sevgili babamız!
dediler. Bizler güçlü ve kuvvetli insanlarken
nasıl bir kurt ona zarar verebilir ki.
Onu ikna etmek içinde kendilerini
övdüler:
Bizim gibi genç, güçlü
ve kuvvetli bir gruba nasıl bir kurt yaklaşabilir, bizler hiçbir zararlı şeyin
kardeşimize yaklaşmasına fırsat vermeyiz.
Bu sözler üzerine Hz Yakup istemeyerek de olsa Yusufu
onlarla gezmeye gönderdi. Yusuf'un kardeşleri bu izne çok sevindiler. Emellelerine ulaşmak için hemen hazırlığa giriştiler.
O gün Yusuf ve
kardeşleri erkenden hazırlanıp güle oynaya kırlara çıktılar. Yusuf, kırlarda yeşillik ve çiçekler arasında
hoplayıp zıplıyor, bir sağa bir sola doğru koşuyordu. Bazen kardeşleri
kendisinden uzaklaşıyor ve kendi aralannda sessizce
konuşuyorlardı. Bu konuşma esnasında gözlerini Yusuftan
ayırmıyorlar ve pis pis
sırıtıyorlardı.
Kırda bulunan derin
kuyunun başına gelinceye kadar yürüdüler. Kuyunun başında Yusufun
kardeşleri aniden ona saldırdılar. Gömleğini çıkarıp onu derin ve karanlık
kuyunun içine attılar.
Küçük Yusuf a hiç
acımadılar. Ağlama ve yakarmalarına kulak asmadılar. Yaşlı babaları Yakub'a hiç acımadılar. Onun çekeceği keder ve tasayı hiç
düşünmediler.
Yusuf, küçük bir
çocuktu. Kalbi küçücük bir serçe gibi çırpıyordu. Kuyu çok derindi. Karanlık
ve korkunçtu. Yusuf bu kuyuda tek başına kaîdı. Yavaş
yavaş içini korku kapmaya başladı.
Yusuf, derin ve
karanlık kuyuda kimsesiz ve yalnız kalmış her şeyden umudunu kesmişti. Bu
sırada kuyuda korkusunu gideren bir ses duydu. Allah'u
Teala kuyudaki Yusuf'a:
Ey Yusuf! Üzülme,
korkma... muhakkak Rabbin seninle beraberdir, diye ilham etti.
Bu sözleri duyan
Yusuf, biraz rahatladı. Ses devam ediyordu.
Ey Yusuf! Gün gelecek
ağabeylerin senin önünde toplatılacak ve sen onlann
bu yaptığı zulmü yüzlerine vuracaksın.
Küçüklüğünden beri
Rabbine iman eden Yusuf, Rab-binin bu ilhamı ile korkusunu yendi. Kuyunun
karanlığında önlü rahat ve huzurla doldu. Endişelerini bir tarafa bıraktı.
Kaderine teslim olup kendisi için takdir edileni beklemeye başladı. Yusuf küçük olmasına rağmen
sabırlı ve akıllı bir çocuktu. Allah'a olan tevekkülü tamdı. Bağırıp
çağırmadan sessiz bir şekilde karanlık kuyuda beklemeye başladı.
Yusuf'un kardeşleri
onu kuyuya attıktan sonra bir araya gelip ne yapacaklarına karar verdiler.
Birbirlerine sordular:
Babamıza bundan sonra
ne diyeceğiz? Onlardan biri hatırlatmada bulundu : -Babamız Yusuf'u kurdun
yemesinden korkuyordu. Bizler de ona "Ey babamız! Düşündüğün gerçekleşti.
Bizler Yusufu elbiselerimizin yanında bırakmış oyun
oynuyorduk, birden kocaman bir kurt ortaya çıkıp Yusufun
üzerine atladı. Bizler yanına gelinceye kadar Yusufu
parçalayıp yedi" deriz.
Yusufun kardeşleri bu fikri beğendiler. Babalarına bu şekilde
söylemeğe karar verdiler. İçlerinden biri :
O halde Yusufu kurdun yediğine dair işaretimiz ne olacak, diye
sordu. Diğer kardeşleri: -Bunun işareti kan olmalı, dediler. Bunun üzerine
hemen oracıkta bir kuzu kestiler. Yusufun gömleğini
bu kana buladılar. Gömlek kıpkırmızı kan içinde kalmış, fakat hiçbir yeri yırtilmamıştı. Kurdun parçaladığı kişinin gömleğinin nasıl
yeni kalabileceğini düşünemediler. Allah, onların bu hilesini böylece ortaya
çıkardı. Şeytan ise yaptıklarını güzel gösterdi. Şeytanın hilesi her zaman
zayıftır.
Böylece babalarını
inandıracaklarına dair kanaatleri kesinleşti. Rahatladılar. Kendi kendilerine
"İşte şimdi
babamız bizim söylediklerimize inanaçaktır"
dediler. Böylece kardeşleri Yusuf u karanlık kuyuda bırakıp eve döndüler.
Yusufun kardeşleri yatsı vakti ağlar şekilde eve
döndüklerinde ahu figan ile babalarının huzuruna çıktılar. Kimi ağlıyor, kimi
saçını başını yoiuyor, kimi de dizini dövüyordu.
Babalarının huzurunda ağlamayı arttırarak :
Ey babamızîdediler.
Bizier kırda yanşıyorduk. Bu sırada Yusufu eşyalarımızın yanına bırakmıştık. Aniden bir kurt
çıkıp Yusuf'u parçaladı ve yedi, bizler hiçbir şey yapamadık.
Onlardan birisi elinde
Yusuf'un yalancı kanla boyanmış gömleğini babasının önüne atarak:
-Ey babacığım! İşte bu
Yusuf un kanlı gömleği, dedi. İnanmazsan al da bak!
Yakup, bir
Peygamberdi. O yaşlı ve tecrübeli bir bilgeydi. Oğullarından daha zeki ve
akıllı bir insandı. Yakup, kurtların insana saldırması halinde onu yaraiayıp elbiselerini parçalayacağını biliyordu. Oysa Yusufun kaniı gömleği
sapasağlamdı. Yırtılmamış bir şekilde önünde duruyordu. Böylece Hz. Yakup, bu kanın Yusufun kanı
olmadığına kanaat getirdi. Kurt hikayesinin de uydurma olduğunu anlamıştı. Bu
sezgi ile oğullarına
dönerek:
Bu anlattıklarınız
uydurma bir olaydan ibaret-tir.dedi üzülerek. Gerçekle hiçbir alakası olamaz. O
halde bana düşen, bu olaya karşı güzel bir şekilde sabretmektir.
O günden sonra Hz. Yakup çocukları ile olan alakasını kesti. Onlarla az
görüşür, az konuşur oldu. İçindeki Yusuf ateşi tutuşup kor haline geldi. Yeme
ve içmeden kesildi. Düşlerinde Yusufu görüyor Yusufun acısını kalbinin ta derinliklerinde hissediyordu.
Bu acıya karşı en
güzel şekilde sabır gösterdi. Hamd ve şükür ile
Rabbine yöneldi. Namaz ve dua ile Allah'tan yardım istedi. O bunların hepsinin
Rabbinin imtihanı olduğunu çok iyi biliyordu. Başına gelenlerin imtihanın
sadece bir parçası olduğunu görüyordu. Bu nedenle sabırların en güzeli ile
sabrederek Rabbına yöneldi. Ona dayandı. Ondan
yardım istedi.
Yusufun ağabeyleri babalarını hile ve dolanları ile
kandırdıklarına inandıktan sonra evlerine çekildiler. Yusuf ise kapkaranlık ve
derin bir kuyudaydı. Kardeşleri her türlü yiyeceği yiyip içiyor, Yusuf ise aç
ve perişan bir şekilde kuyuda bekliyordu. Onlar sıcak ve yumuşak yataklarında
yatıyor, Yusuf ise karanlık ve soğuk suyun içinde boğulmamak için yılan, çıyan,
böcek dolu taşların deliklerine tutunarak yaşamaya çalışıyordu. Yusuf için ne
yatak vardı yatacak, ne de yiyecek bir şey...
Onu ayakta tutan tek
şey Allah'u Teaianın üzülüp
korkmaması için kalbine yerleştirdiği
ilhamdı.
O Rabbına
yöneliyor, ona sığmıyor, ondan yardım bekliyordu.
Yusufun ağabeyleri Yusufu unutup
sıcak ve yumuşak yataklarında mışıl mışıl uykuya
daldılar. Ama Yusuf uyumadı. Yatmadı. İstese de, yatamazdı. Zaten gecenin
ve kuyunun zifiri karanlığında
ağabeylerinin kendisine yaptıklarını düşünüyordu. Kafası, akıl ve mantığın alamayacağı
bu büyük zulmü kabullenmeye çalışıyordu.
Mz. Yakup, her ne kadar yatağına uzanmışsa da bir türlü
yatamıyordu. Yusuf un hayali gözlerinin önünden geçiyor,
Yusufun anıları bir bir
zihninde canlanıyordu. Yatak, dikenli bir tarla oimuş
tüm vücuduna iğne gibi batıyordu adeta.
Yusuf, hala kuyudaydı.
Kuyunun dibi kapkaranlıktı. Gece de karanlıktı. Adeta zifiri karanlık
kaplamıştı her yeri. Küçük Yusuf karanlıklar içerisinde Rabbinin verdiği sabır
ve metanetle bekliyordu tek başına.
Ertesi gün doğan
güneş, pınl pml ışığı ile
her tarafı aydınlatıyordu. Çiçekler ve yeşillikler güneşin ışıklan ile taptaze
ve dipdiri duruyorlardı. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu.Hafif
hafif esen rüzgar doğaya ayrı bir renk katıyordu.
Çok uzaklardan gelen
bir kervan yavaş yavaş kuyuya yaklaştı. Belli ki
kervan daha önceleri de buradan geçmiş, hayat kaynağı olan suyun bu yakında
olduğunu biliyordu. Kervan kısa bir süre sonra kuyuya yakın bir yerde
konakladı. Yol boyunca çok susamışlardı. Yanlarında ise yok denecek kadar az su
bulunuyordu. Kuyudan ihtiyaçlarını gidermek için kervanın sucusunu gönderdiler.
Sucu kuyunun başına
gelerek bakracını sarkıttı. Bakracının suyla dolduğuna emin olduktan sonra
yavaş yavaş çekmeye başladı. Bakracın çok
ağırlaştığını fark etmiş, kafasını kuyunun içerisine sarkitmıştı.
Kuyunun içine dikkatlice bakınca küçücük bir çocuğun bakraca sıkı sıkıya
tutunduğunu gördü. Hayret ve şaşkınlıkla :
Aa!.. Bir çocuk, dedi .
Sevinç ve hayretle
kervana doğru koştu.
Müjde! Müjde kuyuda
bir çocuk var, diye bağırmaya başladı. Sucunun sesini duyan kervandaki
tüccarlar bir hazine bulmuşcasına sevinerek, kuyuya
doğru koşmaya başladılar. Kuyuya bakınca çocuğu bakraca tutunmuş titrer bir
şekilde buldular.
Küçük Yusuf, bakraca
sımsıkı sarılmış kendisini yukarı çekmeleri için masumane ve duygulu gözlerle
tacirlere bakıyordu. Tüccarlar hep birlikte ipi tutup Yusuf u kuyudan
çektiler. Ona kuru elbiseler giydirip konaklamadan hareket ettiler. Yusuf,
onlar için bir servet mesabesindeydi. Amaçlan Yusuf'u köle pazarında iyi bir
paraya satmaktı.
Yusuf, güzeldi, ay
yüzlüydü, akıllıydı, çalışkandı. Her şeyden önemlisi terbiyeli ve iyi ahlak
sahibi bir İnsandı. Çünkü o Hz. Yakup peygamberin
dizinde yetişmiş edebini ondan almıştı.
Kervan, Yusufu yanlanna alarak hemen yola
koyuldular. Çok kısa zamanda Mısır'a vardılar. İlk işleri Yusufu
köle pazanna götürmek oldu. En büyük köle pazan Mısır'da kuruluyordu. Kölelere en iyi değer bu
pazarda veriliyordu. Köle simsarlan Yusufu satışa çıkararak:
Kim bu güzel ve akıllı
çocuğu almak ister, diye bağırmaya başladılar. Böylelikle etrafında müşteri
topluyordu. Köle alıcılan Yusufun
etrafında toplanıyor ve onu alıcı gözle inceliyorlardı.
O gün Mısır
yönetiminin ileri gelenlerinden biri de pazarda bulunuyordu. Bu kişi Firavunun
en yakın yardım-cılanndandı. Bu nedenle ona aziz
diyorlardı. Mısır azizi hanımına bir köle almak için o gün pazara gelmişti. Yu-sufu görünce onu beğendi.
Küçük Yusufun bakışlann-dan
saf, temiz ve akıllı bir çocuk olduğu anlaşılıyordu. Hareket ve davranışlarında
iyi bir terbiye aldığı görülüyordu. Bu çocuk, Mısır azizi için tam aradığı bir
köleydi. Aziz, Yusufun parasını ödeyip onu satın
aldı.
Para hırsı gözlerini
bürüyen tüccarlar kim olduğunu, neci olduğunu bilmedikleri bir çocuğu ta Kenan
illerinden önlerine katmış ve Mısırda köle olarak birkaç kuruşa satmışlardı.
Mısır azizi Yusufu yanına alarak yola koyuldu. Yol boyunca Yusufu gözlem altında tutmuş, hayalı ve terbiyeli
davranışları onu daha şimdiden sevdirmişti. Yusuf gerçekte sevilmeyecek bir
insan değildi. Siması, akıllılığı, ahlakı onu her görenin sevmesine neden oluyordu.
riihayet köşke vardılar. Köşk birçok odadan oluşuyordu.
Köşkün kapılarından biri bahçeye açılıyordu. Bahçe çeşit çeşit
meyve ağaçlarından oluşuyor, çevredeki renk renk
çiçekler etrafa çok güzel bir koku saçıyordu. Bahçenin ortasına büyük bir
havuz yapılmış içi berrak bir su ile doldurulmuştu. Çeşitli renk ve ebatta
değişik süs balıklan havuzda yüzüyordu. Havuzun etrafında oturma yerleri
yapılmış buralardan bahçenin seyrine doyum olmuyordu.
Mısır veziri, aradığını
bulmanın verdiği keyifle eve girdi. Hanımıyla karşılaşınca:
Hanım bak hele! dedi.
İşte sana zeki, çalışkan ve terbiyeli bir hizmetçi. İsmi Yusuf. Onu yedir ve
giydir. Gerçekten o çok olgun ve zeki bir çocuktur.
Mısır azizinin hanımı,
Yusufu görür görmez sevdi. Ona iyi davranıp sahip
çıktı. Onu yanında çalıştırdığı müddetçe kızmadı. Onu incitmedi. İçinde ona
karşı bir sevgi ve muhabbet duydu.
Böylece Allah'u Teala, Yusufu güzel bir köşke, bol nimetler içerisine, sıcak bir
aile ocağına yerleştirmiş oldu. Yusuf, artık bu nimetler içerisinde bu evde
yaşayacaktı.
Aradan yıllar geçti.
Yusuf bu köşkte gelişti. Büyüdü, büyüdükçe güzelleşti. Yakışıklı bir delikanlı
oldu. Güzelliği, görenleri hayran bırakıyordu. Bu durum hanımının dikkatinin
daha çok üzerinde toplanmasına neden oluyordu. Vezirin hanımı içten içe Yusufa bağlanıyor, ona karşı sevgisi artıyordu. Bu değişik
bir sevgi şekliydi.
Günlerden bir gün
azizin hanımı tüm cesaretini top-iayıp Yusuftan faydalanmak istedi. Şeytan "Allah'ın laneti
üzerine olsun" kadının kanma girmiş, kocasına ihaneti güzel göstermişti.
Lakin Yusuf, Allah'tan korkuyordu. Bu nedenle kadına uymadı. Ondan sakındı.
Şeytana uyup nefsinin peşinde gitmedi. Kendisinin ve kadının iffetini
koruyarak kadının davetine karşı çıktı.
"Senin bu
isteğini yerine getiremem. Efendime hiçbir zaman ihanet etmem. O bana her
zaman iyilikte bulundu. Her türlü ikramı benden esirgemedi. Ben nasıl
efendimin bu iyiliklerine karşılık ihanet
edebilirim. Gerçekten ben yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah'tan korkarım."
Yusuf'un görmüş olduğu
ahlak ve terbiye onun ihanet etmesine izin vermiyordu. Şahsiyeti öyle bir hamurla
yoğrulmuştu ki iffetsizlik ve ihanet o bedende kesinlikle yer edinemezdi.
Böylece kadının girişimi boşa çıkmış, Yusuf, iffet dersi vermişti.
Kadın, emeline
ulaşamayınca çok kızdı. Nefsine hakim olamadı. Öfkesini yenemeyerek Yusufun kendisine İhanet etmek istediğini efendisine
söyledi.
Mısır veziri, hanımını
da Yusufu da çok iyi tanıyordu. Yusufun
ne derce temiz kalpli, karısının nasıl entrikacı olduğunu çok iyi biliyordu.
Bu nedenle karısına yönelerek:
-Ey kadın! Doğrusu ben
seni yanlış yapanlardan görüyorum, dedi. Tez bu yanlışından vazgeç. Bir daha
da böyie bir hata yapma.
Yusufun yakışıklılığı günden güne Mısır kadınlarının arasında
yayıldı. Onun şöhretini nerdeyse duymayan kalmadı. Bir kimse onu gördüğünde
:"Haşa... bu insan olamaz. Olsa olsa bu ancak
gökten inmiş bir melektir, diyerek hayretini belirtiyordu. Her gördüklerinde
hayranlıklarını dile getiriyorlardı.
İnsanların günden güne
Yusuf'a ilgi göstermeleri vezirin hanımını öfkelendiriyor, emelini
gerçekleştirmek için onu daha çok kışkırtıyordu. Ya
emeline ulaşacak, ya da intikam alacaktı. Bu hırs ile
yanıp tutuşuyordu. Sonunda dayanamayarak Yusufa :
" Ey Yusuf! Ya dediğimi yaparsın, ya da seni
hiç çekinmeden hapishaneye attırırım" diye tehditte bulunacak kadar
alçaldı.
Yusuf, hiçbir şekilde
kadının tehdidine kulak asmıyor, onun kötü emeline alet olmuyordu. Ne pahasına
olursa olsun iffetini korumaya kararlıydı. Bunu vezirin hanımına kabul
ettirebilmek için ona şöyle dedi:
Şunu çok iyi bil ki,
hapis ve zindan senin kötü arzunu yerine getirmemden daha iyidir. Allah'a asi
olmak yerine hapsi memnuniyetle tercih ederim. Allah'a itaat ederek zindanda
yatmak, Allah'ın emrini çiğneyerek saraylarda yaşamaktan daha hayırlıdır.
Günler geçtikçe vezirin hanımı Yusuf hakkındaki iftira-lannı ve arzulanm daha da
arttırdı. Sonunda Vezir, Yusufun suçsuz olduğunu bile
bile onu hapishaneye attırdı.
Yusir zindanı, askeri karargahın mahzenlerinden biriydi.
Burası şuç işleyenlerden çok, yüksek mercilerdeki
kimselerin keyfi uygulamaları nedeniyle tutuklananlarla doluydu. Suç
işleyenler burda azınlıktaydı. Onlar da genelde
idarenin çarpıklıklarından, adalet mekanizmasının işlememesinden suç işlemek
zorunda kalan kimselerdi.
Zindana taşlardan
yapılmış yer altına inen bir merdivenle ulaşılıyordu. Mahzen, taş bölümlerle
ayrılmış değişik bölümlerden meydana geliyordu. Odaların altı topraktı.
Kapılan ise kalın demirlerle kapatılmıştı.
Merdivenlerden inişte
yan tarafta ayrı bir bölme bulunuyordu. Burası işkence ile sorgunun yapıldığı
yerdi.
Duvarlarında pranga ve
zincirler, insanları asmak için de değişik şekil ve yapılarda askılar
bulunuyordu. Her türlü işkencenin burada yapıldığı anlaşılıyordu. Yanda bulunan
sönmüş kömür korları, maşalar ve demir şişler, insanlara kömürde yakma ve
dağlama gibi işkencelerin de yapıldığını anlatıyordu. Anlaşılan her türlü zulüm serbestti burda.
İffetli ve masum Yusuf,
acımasızca bu zindanın karanlık bir köşesine atıldı. Zindanda bulunan mahkumlar
genç Yusuf un çevresini sardılar. Yusufu kendilerine
boyun eğdirip gözünü korkutmak için kaba ve ürkütücü davranış İçerisine
girdiler. Onu korkutup sindirmek için güç gösterisinde bulunuyor "Bize
zorluk çıkarır veya dediğimizi yapmazsan ne yapacağımızı biliriz." der-cesine gözdağı veriyorlardı.
Genç Yusuf, hapishane
arkadaşlarının bu davranışlarına önceleri bir mana veremedi. Zamanla zindan hayatına
alıştıkça anrkadaşlannın davranışlarını anlıyor,
yaptıklarına bir mana verebiliyordu.Yusuf, zindan arka-daşlanna
şefkatle yaklaştı. Onlarla nasıl diyalog kuracağını belirledi.
Yusuf, kötülüğe
iyilikle karşılık veriyor, horlanan mahkumlara sahip çıkıyor, ezilenleri
koruyor, zulüm edenleri zulmünden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Haksızlık ve
zulüm edenlere hiçbir şekilde boyun eğmiyordu. Muhataplarıyla güzel ve tatlı
bir üslupla konuşuyor, davranışlarıyla herkesin gönlünü fethediyordu. Kötü olan
ve kötülük yapanlara, kötülükle karşılık vermiyor, kötülüğü iyilikle
karşılıyordu. Davranışlarında iyilik, doğruluk ve güzellik görülüyordu.
Arkadaşlarına yardım etmekten zevk alıyordu. Zindan, Yusuf için eğitim yuvası
haline gelmişti.
Zindan Yusufla şenlenmiş, kin ve husumet azalmıştı. Yusuf denince
akan sular duruyor, herkes ona saygı ve sevgi gösteriyor, iyilikten başka bir
şey düşünmüyorlardı. Yusuf, kendisini herkese sevdirmiş, herkesin gönlünü
kazanmıştı. İnsanlar çoğu zaman sözünü dinliyor, nasihatlannı
yerine getiriyorlardı.
Yusuf, kendini gardiyanlara
da sevdirmiş gardiyanla katı kalblerinde sevgi emareleri
belirmişti. Eskiden olduğu gibi mahkumlara kaba ve sert davranmıyor, onlara
hakarette bulunmuyorlardı. Çekilmeyen zindan hayatı Yusuf un gelmesi ile
yaşanabilecek hale gelmişti.
Böylece zindan ehli,
genç Yusuf'u merhamet sahibi kerim ve mübarek biri olarak tanıdılar. Onun büyük
bir İlme sahip olduğuna tanıklık ettiler.
Günler zindanda geçip gidiyor, gelen gün geçen günü aratmıyordu. Zindan
ortamı değişmiş dostluk ve sevgi meyvelerini vermeye başlamıştı. Herkes birbirinin
derdi ile dertleniyor, her türlü kolaylık ve yardım esirgenmiyordu.
Zindanda Firavun'a
hizmet eden iki mahkum da bulunuyordu. Bunlar bir sabah bir rüya ile uyandılar.
Yusuf, rüyaları doğru bir şekilde yorumladığından hemen Yusuf'un yanına
koştular. Yusuf'a durumu izah etmek için şöyle dediler:
Ey zindan dostu Yusuf!
Bizler aynı anda birer rüya gördük. Gördüğümüz rüya bundan önceki yaşamımızla
ilgiliydi. Ne olur bizlere rüyamızın tabirini yapar mısın? Çünkü bizler seni
doğru ve sözüne sadık bir insan olarak görüyoruz, dediler.
Yusuf onları kendi
yanına oturttuktan sonra: Buyurun... Tek tek rüyanızı
anlatın, umulur ki Rabbim bana bir çözüm yolu gösterir, dedi. Zindan dostlanndan biri heyecanla:
Ey dost Yusuf! Ben
rüyamda başımın üzerinde şarap dolaştırdığımı gördüm, dedi. Diğeri:
Ben de, dedi. Başımın
üzerinde ekmek taşıdığımı ve bu ekmekten kuşların gagalayarak yediklerini
gördüm.
Her iki mahkum Yusuf
tan güzel bir haber alabilmek için önüne çöküp ellerini dizlerinin üzerine
koydular. Gözlerini Yusufun gözlerine dikerek can
kulağı ile dudaklarının arasından çıkacak sözü beklediler.
Yusuf, bu iki zindan
arkadaşını sessiz ve dikkatli bir şekilde dinledi. Arkadaşları sabırsız bir
şekilde:
Ey dost Yusuf! haydi, rüyalarımızın
tabirini yap, dediler.
Yusuf, Allah'ın
kendisine verdiği bir lütuf olarak rüya tabirlerini biliyordu. Gördüğü her rüya
diğer gün olduğu gibi gerçekleşiyor, başkalarının gördüğü rüyayı doğru
şekliyle yorumluyordu.
Allah'u Teala, genç Yusuf'u
insanlar arasında kendisine nebi olarak seçmişti. Küçüklüğünden beri onu bu
zorlu görev için hazırlıyordu. Babasından ayrılması, saraya yerleşmesi,
zindana atılması hep bu görevin gereğiydi. Alfah onu
hakkın batılla, iyinin kötüyle, doğrunun yanlışla olan mücadelesine
hazırlıyordu.
İnsanlar bu devirde
Allah'ın haricinde putlar ve ilahlar edinmişler, bunlara ibadet ediyorlardı.
Her İlah'm taştan yapılmış bir sembolü vardı.
Yusuf, bunların
hepsini görüyor, üzülüyordu. Diğer yandan insanların bunları ilah kabul
etmeleri, onlara secde etmeleri, onlardan yardım ve medet ummaları Yusuf'un
onlara acımasına neden oluyordu. Nasıl oluyordu da kendi elleri ile yaptıklan putlara tapabiliyor, onlann
kendilerini sıkıntı ve darlıklardan kurtarabileceğine inanıyorlardı.
Değişik heykeller
yapılmış, birine karaiann Rabbi, birine denizlerin
Rabbi, bir diğerine rızık veren ilah, öbürüne
yağmurların ilahıdır, diyerek sınıflara ayırıyorlardı.
Yusuf, onların bu
yanlışlarını görüyor, onları bu durumdan kurtarıp bir olan Allah'a yöneltmek
istiyordu. İnsanların, yerin ve göğün Rabbi olan Allah'a yönelmelerini
istiyordu. İnsanların kendi heva ve heveslerine göre
değil de Rableri Allah u Teala'nın emirlerine göre
yaşamalarını istiyordu. Yeryüzünün adaletli ve insanların barış içinde
yaşamasının en güzel ve doğru yolu buydu.
Allah'u Teala peygamberlik görevini
Yusufa zindanda nasip etmişti. O şimdi Allah'ın
dinini anlatması için görevlendirilen bir nebiydi artık. İnsanları bir olan Allah'a
davet ediyor, onları Allah'a şirk koşmaktan sakındırıyordu. Bu görevi ilk
olarak zindanda yerine getirecekti Yusuf. Çünkü zindan insanlann
daha çok Rableri-ne ihtiyaç duyduğu ve kalblerin daha
çok yumuşadığı mekândı. Zindan ehlinin Allah'ın rahmetine olan ihtiyaçları her
şeyden daha fazlaydı.
Evet! Yusuf
zindandaydı. Onun bedeni esirdi; ama ruhu hür ve özgürdü. Yusuf fakirdi, ama
fakirliğine rağmen cömert ve fedakârdı. Hakkı her mekân ve zamanda anlatmaktan
geri kalmıyordu. Çünkü bu Allah'ın peygamberlerinin şanındandı.
Muhakkak nebiler her
zaman ve şartta hakkı anlatıp, hayırlı olanı yapmakla emrolundular.
Onların görevi hakkın bayrağını batılın üzerine dikmekti. Onların görevi hakkı
batılın üzerine çarpmak ve batılı darmadağın etmekti,
Hak gelince batıl yok
olur gider. Muhakkak hakkın gelmesi ile batıl yok olmaya mahkumdur.
Genç Yusuf, bunların
hepsini ve insanların durumunu değerlendirdikten sonra, kendi kendine:
"Bu iki kişi bana ihtiyaçlarını sunuyorlar. İhtiyaç sahibi olanlar yumuşak
ve uysal olurlar. İhtiyaç sahipleri itaat eder ve söz dinlerler, dik kafalı ve
sert olmazlar. Eğer ben bunları Allah'a itaate davet etsem, beni güzel bir
şekilde dinlerler, böylece onların vasıtası ile tüm zindandakileri de Allah'a
davet etmiş olurum," diye düşündü.
Buna rağmen Yusuf
acele etmedi. Güler bir yüzle, hapis arkadaşlarına dönerek:
"Ben rüyanızı
kahvaltınız gelmeden yorumlayabilirim" dedi.
Bunun üzerine iki
arkadaş, Yusuf'un anlatmak istediklerine kulak verdiler, Yusuf, kendinden
emin, sesini zindanın her tarafına ulaşacak şekilde yükselterek :
Dostlarım! Ben
rüyanızı yorumlayabilirim. Rabbim beni rüya tabirleriyle bilgilendirdi. Bu
Rabbimin bana olan bir lütfudur. Eğer Rabbim bu
bilgiyi bana lütfetme-seydi ben bilemezdim.
Zindanda çıt çıkmıyor,
herkes Yusuf un ağzından çıkacak sözü dinliyordu, nefesler kesilmiş, işler
bırakılmış, sessizlik her yeri kaplamıştı. Yusuf, tüm insanların kendisini
dinlediğini görünce sesini biraz yükselterek konuya girdi.
Yusuf, kelimelerin
üzerine basa basa ağzından kelimeleri tane tane çıkararak konuşmaya başladı.
Tabir edeceğim rüyalar
Rabbimin bana öğrettikle-rindendir, dedi ilk önce.
Sözüne devam ederek "Allah'u Teala
ancak dilediğine bilgi verir. Allah'a ortak koşanlar hiçbir zaman Allah'ın
ilminden faydalanamazlar.
Yusuf, bu sözlerden
sonra tekrar etrafını süzdü. Yutkunduktan sonra sözlerine devamla :
Biliyor musunuz?
Rabbim neden bunlan bana öğretiyor, diye manalı manalı sordu. Sözün cevabını beklemeden:
Çünkü ben Allah'a
ortak koşanların yolunu terk ettim. Atalarım olan İbrahim, İshak
ve Yakup'un dinine uydum. Onların dinine tabi oldum. Bizler Allah'a hiçbir şeyi
ortak koşmamakla emrolunduk. Allah'tan başka hiçbir
ilah yoktur. O yerin ve göğün yaratıcısıdır. Yer ve gök arasında olan her şey
onun iradesi ile hareket eder. O, ol demekle her şey olur. Biz iman edenler
yalnız ondan yardım bekler ve yalnız ona ibadet ederiz.
Yusuf hem konuşuyor
hem de çevresindeki arkadaşlarını süzüyordu. Konuşması esnasında gözlerini
arkadaşlarının gözlerinde gezdirerek dikkatlerini üzerinde topluyordu. Genç
Yusuf ciddiyetini koruyordu.
Zindan arkadaşlarım!
diye başladı yeniden. Allah'tan başka ilah olmadığını belirten Tevhid dini, sadece bizim için değil aynı zamanda tüm
insanlar ve insanlık içindir. Bu din Allah'ın tüm insanlara sunduğu faziletidir.
Buna rağmen insanların çoğu hâlâ şükretmezler. İnsanoğlu gerçekten çok
nankördür.
Sözüne ara verdi.
Çevresine soru yüklü bir göz attı:
Sizler karaların
Rabbi, denizlerin Rabbi, rızıklann Rabbi, yağmurların
Rabbi diye değişik ilahlar ediniyorsunuz, öyle değil mi?
Kimsenin cevab vermesini beklemedi:
Oysa alemlerin Rabbi
bir ve tek olan Allah'tır.Yerde, gökte ve bunların ikisinin arasında olanı da
O'dur yaratan. O, yerde de birdir; gökte de.
Mahkumlar, bu yeni
duydukları sözleri hayret ve şaşkınlık içersinde dinliyorlardı. Zihinlerinde
zaman zaman sorular oluşuyor, ama Yusuf'un ahenkli ve bilinçli anlatımı cevaplandırıyordu sorularını.
Yusuf, konuşmasının
can alıcı ve hararetli bölümüne gelmişti. Sözlerini soru sorarak sürdürdü.
Ey zindan dostlarım!
Değişik değişik ilah ve Rabler mi daha hayırlıdır,
yoksa bir ve tek olan Allah mı? Karaların, denizlerin, rızıklann
ve yağmurların Rableri midir yeryüzünü yaratan, yoksa bir ve tek olan Allah mı?
Söyleyin bana dostlanm! Allah'ın kuvvet ve kudre tinden üstün hangi güç ve kuvvet olabilir? Hiç akietmiyor musunuz, düşünmüyor musunuz? Bir ve tek olan
Allah'tan başka bunları yaratmaya kim güç yetirebilir? Buna rağmen hâlâ Allah'a
şirk koşmaktan vazgeçmez misiniz?
Zindan ehli Yusuf u
dinliyor, kalblerine iman tohumları ekiliyordu.
"Tevhid buydu işte" en kısa şekli ile.
Yusuf, oluşan bu manevi ortamı görerek devam etti konuşmasına:
Ey zindan dostlarım!
Yere ve göğe bakmaz mısınız? Küçük kainat olan insanın yaratılışına bakmaz
mısınız? riasıl bir ölçü ve sistemle yaratılmıştır.
Yaratılan her şey kusursuz ve eksiksiz yaratılmıştır. Her şey bir ahenk
içerisindedir. Biri diğerinin önüne geçmez.
Rabbimizin yarattıklarında hiçbir hata göremezsiniz. Bunların hepsi tek bir
sanatkârın elinden çıkmış ki O da Allah'u Te-aladır. Allah'ın haricinde bunları yaratacak olan
kimdir? O Allah ki, yeri ve göğü altı günde yaratandır. Yer ve gök araşma gözle
görülmez sütunlar koyandır. Yağmuru yağdıran, geceyi gündüze gündüzü geceye
katandır. Ne doğan ne doğuran eşi ve benzeri olmayandır. O bir ve tek olan
Allah, ortaklardan münezzehtir. Buna rağmen Allah' a nasıl ortaklar
koşuyorsunuz? Bunlar sizin ve atalarınızın uydurduğu isimlerden başka bir şey
değildir. Hiç düşünmez misiniz? Yer ve göğün yaratıcısı bir ve tek olan Allah'u Teala varken nasıl ona
ortaklar koşabilirsiniz? Aklınızı başınıza alıp düşününüz artık.
Yusuf konuşmasının
sıkıcı olmaması ve bıkkınlık vermemesi için sonlandırması gerektiğine karar
verdi. Ey zindan dostlarım! Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Hayatınızı
Allah'ın sizler için koymuş olduğu kurallara göre düzenleyin. Tağut ve putların sizler için belirlediği kurallardan
sakının. Allah'a ortak koşanlardan olmayın. Babam İbrahim'in dediği gibi
"Ben alemlerin Rabbi olan Allah'a uymakla emrolundum.
Namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O
ne güzel dost ve ne güzel vekildir."
Yusuf, zindan ehlini Tevhid'e davet ettikten sonra rüya sahibi iki arkadaşa
döndü. Oniar da sabırsızlıkla kendi rüyalarının
yorumunu bekliyorlardı. Yusuf, birine yönelerek :
-Senin rüyana
gelince... rüyanda şerbet dağıtman, efendinin yanma tekrar döneceğini ve aynı
işte çalışacağını gösteriyor, dedi.
İkinci rüya sahibine
dönüp üzgün bir ses tonuyla: -Sana gelince dostum! Üzülerek belirteyim ki sen
suçlu bulunup ne yazık ki asılacaksın. Kuşlar başının üzerinde konup başının
etinden yiyecekler. Bu acı haberi sana bildirmek istemezdim; fakat Allah'ın
takdirinden kaçılmaz. Sana düşen güze! bir şekilde tevbe
edip pak ve temiz bir şekilde Rabbinin huzuruna çıkmaktır. Allah, rahmet
edenlerin en merhameti isidir.
Nasihati bitirdikten
sonra birinci şahsa dönerek: -Ey dost! Sen hükümdarın huzuruna gidince benim
durumumu da hükümdara anlat, dedi. Bana yapılan haksızlığı dile getir. Umulur
ki hükümdar yanlışı görüp beni zindandan çıkartır.
Bu şekilde zindan
arkadaşından söz aidi. Yapılan yorumlarla rüya sahiplerinden biri sevinirken
diğerini büyük bir üzüntü almıştı. Mahkumlar ise sevinç ve elem arasında
kararsız kalmışlardı. Bir arkadaşlarının öldürüleceğine üzülürken diğer
arkadaşlarının mükafatlandırılacak olması onları mutlu kılıyordu. Ne yazık ki
hayat hep bu şekilde akıp gidiyordu. Kimileri sevinirken, kimileri de
üzülüyorlardı.
Aradan uzun bir zaman geçmemişti ki rüya sahibi iki şahıs askerler tarafından
zindandan çıkarıldılar. Sonradan alınan haber Yusufun
tabirini doğruluyordu. Zindandan çıkarılan mahkumlardan biri asılmış, diğeri
hükümdarın hizmetinde bulundurularak mükafatlandırılmıştı. Böylece genç Yusufun yorumu gerçekleşmiş oluyordu.
Rüyaların
gerçekleşmesinden sonra zindanda Yusufun itiban oldukça arttı. Sözüne daha çok önem verilmeye ve
dinlenilmeye başlandı. İşte Allah'u Teala dilediğini bu şekilde aziz kılar.
Yusuf, rüya sahibinin
kendisine verdiği sözü düşünüyor ve bir an önce hükümdarın huzuruna çağrılmayı
bekliyordu. Fakat Allah'u Teala'nın
Yusuf hakkındaki planı bir başkaydı. Yusufun
kaderinde zindanda şartlar olgunlaşıncaya kadar kalmak vardı. Bu nedenle şeytan,
rüya sahibine Yusufun söylediklerini unutturdu. Verdiği
sözü yerine getirmedi. Yusufun olayından hiçbir zaman
bahsetmedi. Hükümdar ondan haberdar olmadı. Bu şekilde Yusufun
zindanda kalışı uzadıkça uzadı.
Yıllar yılları
kovaladı. Yusuf artık hükümdardan ümidini kesmişti. Kendini ibadete veriyor
zamanını hayırlı şeylerle
geçiriyordu. Günleri namaz kılmak ve Allah'ı anmakla geçiyordu.
Çoğu zaman zindan arkadaşları ile sohbetlere dalar, onlara Allah'ı ve ona
ibadetin ne şekilde olacağını anlatırdı.
Geceleri Rabbine
yönelir, uzun müddet rüku ve secdelerde kalırdı. Çoğu zaman ellerini Rabbine
açmış bir halde gözlerinden sicim sicim yaşlar
akarken Rabbine dua ederdi. Gündüzlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. O, geceleri abid, gündüzleri ise zahit idi. Yumuşak ve şefkat dolu
kalbi Allah'ı anmakla huzur bulur, ona ibadet etmekle rahatlardı. O artık
dışarıyı unutmuş, zindanı yurt edinmişti kendine. Onun için zindan dışında bir
yaşam yoktu artık.
Nice yıllar bu şekilde
geçmiş, Yusuf zindanda olgunlaşmıştı. O genç Yusuf değil, olgun ve ağırbaşlı
bir nebi olmuştu.
Mısır sarayında Allah'u Teala'nın planları işlemeye
başlamıştı.
Mısır devletinin büyük
hükümdarı Firavun, acaib bir rüya ile uykudan uyandı.
Rüyanın yorumunu alabilmek için meclisinde bulunan rüya tabircilerini yanma
davet etti. Gördüğü rüyayı tabir etmelerini İstedi:
Ey ileri gelenlerim!
Bu gece ben acaib bir rüya gördüm. Rüyamda yedi
zayıf ve çelimsiz ineğin, yedi şişman ve semiz ineği yediğini gördüm. Aynca yedi yeşil başlı sümbül ile onların ardından yedi
adet kurumuş sümbülü gördüm. Bunlar bana bir işaret gibi görünü yor. HaydiîEğer rüya tabircilerindenseniz benim rüyamı bana
doğru bir şekilde yorumlayın.
Meclisteki rüya
tabircileri birbirlerine boş ve anlamsız gözlerle baktılar. Hiç birisi bu rüya
hakkında bir yorumda bulunamıyordu. Onlar ancak tahmin ve varsayımlarla olma
ve olmama arasında gerçekleşebilecek tahminlerde bulunabilirlerdi. Rüyaları
gerçek anlam ve işaretleri ile yorumlama gücüne sahip değildiler.
Hükümdar rüya hakkında
bir yorum gelmediğini görünce hiddetli bir şekilde bağırdı:
-Ne oldu sizlere?
Niçin gördüğüm rüyaya bir yorum getirmiyorsunuz.
Mecliste bulunanlardan
hiç kimse cesaret edip bir şey söylemiyordu. Neden sonra içlerinden birisi:
-Hükümdarım! dedi.
Uyuyan kimse birçok şeyler görür. Her görülen şeye mana verilemez. Sizin
gördüğünüz karmakarışık ve anlamsız bir rüyadır. Mecliste bulunanlar bundan
cesaretle: Evet evet! Bunlar gerçekten karmakarışık düşlerdir. Bizler böyle
rüyaların yorumunu bilmeyiz, dediler.
Mecliste böyle
konuşmalar yapılırken hizmetçilerden biri içeri girmişti. İstemeden o da
konuşulanlara tanık oldu. Rüya konusu kendisine verdiği bir sözü hatırlatmıştı.
Evet! bu kişi Yusufun rüyasını doğru olarak yorumladığı zindan yareniydi.
Hükümdarın rüyasını ve meclisin olumsuz cevabını duyunca hemen hatmna zindan dostu Yusuf geldi. Büyük bir sevinçle haddi
olmadan hükümdann huzurunda:
Hükümdarım, dedi
heyecanla. İzin verirseniz sizlere kısa bir zamanda rüyanızın yorumunu
getiririm.
Mecliste bulunanlar
alaylı gözlerle hizmetçiye bakıyor. "Bizlerin yorum layamad
iğimiz rüyayı bir hizmetçi parçası mı yorumlayacak. Bu ne küstahlık ."
dercesine onu süzüyorlardı. Hükümdar da hizmetçinin sözüne şaşırmıştı. Ama yine
de bir ümitle:
Sen rüyamın yorumunu
nereden bileceksin? diye sordu.
Hizmetçi biraz korku
ve biraz da ümitle:
Hükümdarım,dedi. Eğer
siz benim zindana girmeme izin verirseniz ben oradan rüyanızın yorumunu en
doğru şekliyle getiririm, dedi.
Gözlerin üzerinde
odaklandığını hisseden hizmetçi utanıp sıkılmaya başlamışta Hizmetçi biraz
mahcup bir sesle hükümdara yalvararak :
Efendim eğer zindana
gitmeme izin verirseniz orada bulunan bir arkadaşımdan rüyanızın tabirini
alabilirim, dedi.
Hükümdar hizmetçisinin
kararlı davranışını görünce onu zindana gönderdi. Hizmetçi sevinçle zindana koştu.
Böylece kendisine iyilikte bulunan Yusufa geç de olsa
verdiği sözü yerine getirmiş olacaktı.
Zindana varınca hemen
Yusuf'un yanına koştu. Zin-dandakiler
eski dostlarını görünce şaşırdılar. Niçin geldiğini anlamamışlar, tuhaf bir
şekilde soru yüklü gözlerle yüzüne bakıyorlardı.
Hizmetçi Yusuf'un
yanına giderek karşısında oturdu. Ellerini dizlerinin üstüne koyarak gözlerini
gözlerine dikip:
Ey can dost! dedi.
Sana hükümdarın bir rüyası ile geldim. Umarım doğru bir şekilde yorumlarsın.
Yusuf, gayet sakin bir
şekilde eski zindan dostunu dinledi. Yusuf, çok iyi bir insandı. Allah'ın
kullarına karşı şefkat ve merhamet sahibiydi. Hizmetçinin kendisine verdiği
sözü tutmaması onda herhangi bir kine neden olmamıştı. Yusuf, gülümseyerek
zindan arkadaşının yüzüne baktı :
Ey dost, sakin bir
şekilde hükümdarın rüyasını anlat, umulur kr Rabbim
bana rüyanın tabirini kolaylaştırır, dedi.
Zindan yine
sessizliğine bürünmüştü. Herkes bu rüyayı merak ediyor, zindandan çıt
çıkmıyordu. Hizmetçi, Yusuf'tan beklediği cevabı alınca anlatmaya başladı.
Ey dost, ey doğru
kişi! Hükümdar bu gece rüyasında yedi zayıf ve çelimsiz ineğin, yedi şişman ve
semiz ineği yediğini, aynca yedi yeşi!
başlı sümbül ile onlann ardından yedi adet kurumuş
sümbülü görmüş.
Meclisinde kimse bu
rüyayı yorumlayamadı. Ffe olur bu rüyayı bizlere
yorumla. Ümit ederim ki insanlara doğru yorumla dönerim. Böylece onlar da
doğruyu öğrenirler.
Zindan ehli ve
hizmetçi susmuş, can kulağı ile Yusuf un vereceği cevabı bekliyordu. Yusuf
kendinden emin, ağır ağır konuşmaya başladı.
Ey dost! Bilesiniz ki
bu rüya gelecekle ilgili önemli bir olaya işaret etmektedir. Bu, Allah'ın Mısır
halkına gösterdiği bir lütfudur. Bu rüya bolluk ve
kıtlık yıllarının art arda geleceğini gösterir.
Hükümdara deyiniz ki:
ülkemizde yedi yıl kıtlık olacak; bu kıtlık yıllarından sonra bolluk yıllan
gelecektir.
Hükümdarın gördüğü
rüya bunun işaretidir. Aynca hükümdara, bu kıtlık
yıllarında şu tedbirleri almasını bildiriniz: Yedi sene ekin ekiniz. Bu ekini
biçtiğinizde yiyeceğinizden fazlasını başağında bırakarak depolayınız. Bu
bolluk yıllarından sonra muhakkak kıtlık yılları gelecektir. Kıtlık yıllarında
tohumluk olan ürünü saklar, diğerini yersiniz. Kıtlık yıllarından sonra da Allah'ın
rahmet ve bereketi ile bolluk yılları gelecektir. Memleket yokluktan
kurtulacaktır. İşte anlattığın rüyanın yorumu budur.
Hizmetçi rüyanın
yorumunu aldıktan sonra Yu-suftan
izin isteyerek sevinçle zindandan ayrıldı. Bir an önce hükümdara haberi vermek
için sabırsızlanıyordu. Koşar adımlarla hükümdarın huzuruna geldi, nefes nefese
kalmış, konuşmada zorlanıyordu.
Hükümdar, hizmetçiyi
görünce sordu:
Rüyanın yorumunu aldın
mı ?
Evet Hükümdarım!
Anlat, gördüğüm rüya
neye işaret ediyor?
Hizmetçi biraz soluklanarak
:
Hükümdarım! dedi.
Zindan dostum Yusuf, bu rüyanın bolluk ve kıtlık yıllarına işaret ettiğini,
ülkemizin Allah'tan bir imtihanla karşı karşıya kalacağını anlattı. Efendimiz!
Ayrıca Zindan dostum Yusuf, bu yıllarda nasıl tedbir alacağımızı da belirtti.
Hükümdar, bu yorumdan
çok etkilenmişti. Hele hele zindanda bulunan birinin hem yorum yapıp, hem çözüm
üretmesine tamamen şaşmıştı.
"Bu yorumu yapan
biri çok değerli ve zeki olmalı" diye geçirdi içinden. "Böyle biri
benim yanımda olmalı." dua
Hükümdar
düşüncelerinden sıyrılarak emredici bir tonla:
Rüyayı bu şekilde
tabir eden kimdir ki, yorumdan sonra
da bizlere dostça yol gösteriyor,
dedi
Firavun' un hizmetinde
iki büklüm bekleyen hizmetçi:
Ona "Yusuf
derler, efendim! Doğru sözlü, temiz ve güvenilir bir insandır, dedi. Bundan
önce de gördüğüm rüyayı tabir ederek sizin hizmetinizde bulunacağımı
söylemişti. Nitekim dediği gibi de oldu.
Hükümdar tekrar:
Bu kimse şu anda
nerededir? diye sordu.
Hizmetçi bu soruyu
beklercesine:
O şu anda suçsuz yere
zindanda bulunuyor, efendim! diyerek cevaplandırdı hükümdarın sorusunu.
Hükümdar bu doğru
sözlü ve sadık insanı biran önce görmek için emrindeki komutana emretti:
Hemen Yusufu zindandan alıp bana getirin.
Askerler hemen zindana
vardılar. Hükümdarın emrini gardiyanlara bildirerek Yusufun
zindandan çıkarılmasını istediler.
Yusufun yanına gelen askerler :
Hükümdar seni
istiyor,dediler. Tez hazırlan da seni götürelim. Askerler Yusufun
hükümdarın emrine hemen uyacağını zannediyorlardı. Oysa Yusuf, istifini hiç
bozmadı. Hemen çıkmaya niyeti yoktu.
O, zindandan çıkmaktan
çok kendisine atılan iftiranın ortaya çıkarılmasını istiyordu. Aksi takdirde
kendisi hakkında insanlar ileri geri konuşacak, hayatı boyunca zan altında
kalacaktı.
Yusuf, bu duruma nasıl
katlanabilirdi. O, izzeti nefsine düşkün iffetli bir insandı. Akıllı ve zekiydi. İnsanlann ona en ufak bir leke sürmesine tahammül edemezdi.
Zaten zindana
girmesine neden olan olay izzeti nefsine olan bu düşkünlüğü değil miydi?
Yusuf'un yerine başka
biri yıllarca zindanda kalmış olsa ve çıkanlması
istense hiç düşünmeden koşa koşa giderdi. Lakin
Yusuf, yıllar yılı zindanda olmasına rağmen buna tevessül etmedi. Zindandan
çıkmayı aceleye getirmedi ağırbaşlılığını korudu. Masum olduğunu ortaya koymak
için komutana:
Ey komutan,dedi.
Hükümdara git ve niçin zindana atıldığımı sor. Sebebini hükümdar araştırmadan
buradan çıkıcak değilim.
Yusuf, konunun
araştırılarak hükümdar tarafından ortaya çıkarılmasını ve masumluğunun
ispatlanmasını istiyordu.
Hükümdar, Yusufun isteğini yerine getirerek konuyu araştırdı. Yusufun zindana atılmasına neden olan vezirin kansı
pişmanlığını belirterek suçunu kabul etti:
Hayır! Vallahi Yusufun hiçbir suçu yoktu. Benim isteğimi yerine
getirmediğinden ona İftirada bulundum. Gerçekten yaptığımdan pişmanlık
duyuyorum. Umarım ki Rabbim beni bağışlar.
Böylece Yusuf'un masum
olduğu ortaya çıkmış, herkes gerçeği öğrenmişti. Haber hemen Yusufa iletildi. Suçsuz yere yıllarca zindanda kalan Yusuf,
temiz ve pak bir şekilde zindandan çıktı.
Allah, dilediği zamana
kadar sürdürdüğü zindan çilesini sona erdirmiş; Yusuf, ancak takdir
tamamlandıktan sonra azad edilmişti.
Yusuf, hükümdann huzuruna çıkarıldı. Hükümdar Yusuf'u başından ayağına
kadar süzdü. Yüzünde sadakatsizliğin en ufak bir belirtisi yoktu. Zindanda
geçirdiği yıllar üzerinde derin izler bırakmış, onu daha çok olgunlaştırmıştı.
Davranış ve hareketleri çevresine güven veriyor, onu daha vakarlı
gösteriyordu.
Hükümdar, Yusuf
hakkında olumlu bir izlenim edinmişti. Bu nedenle yerinden kalkarak Yusufa doğru yürüdü ve
Hoş geldin, ey sadık
ve doğru insan! diyerek onu karşıladı. Yusuf kısa bir şekilde:
Hoş bulduk efendim!
dedi.
Hükümdar güler bir
yüzle konuştu:
Sen bugün bizim
yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir bir insansın. Geçmiş olsun, haksız
yere uzun zaman hapis yattın. Keşke haberimiz olsaydı da bir çaresine
baksaydık.
Yusuf, tereddütsüz
konuştu:
Zindan Rabbimim benim
için takdir ettiği bir imtihandır. Halimizden şikayetçi olmadık çok şükür. Rabbim
bizim için ne dilerse hamd ve şükür ile karşılamaya
hazırız, dedi.
Hükümdar, rüyanın
yorumunu bilmesine rağmen:
Rüyamız hakkında nasıl
bir yorumda bulunursunuz, diye sordu Yusufa.
Yusuf, bu sefer
hükümdarın huzurunda rüyayı yorumlama gereği duydu. Kelimeleri tane tane sıralayarak:
Biz ülkenizde yedi yıl
bolluğun olacağı, bu yıllardan sonrada yedi kurak yılın geleceğini görürüz
rüyanızdan, dedi Yusuf kısa ve öz bir şekilde.
Hükümdar biraz düşünüp
sakalını avucunun içerisine alarak sıvazladıktan sonra tekrar Yusufa dönerek :
Feki bizlere tavsiyen nedir? Bizler seni kendi indimizde
doğru sözlü ve emin görürüz, dedi hükümdar.
Yusuf, sözüne değer
verildiğini gördükten sonra kendinden emin bir şekilde:
Hükümdarım! diye
başladı. Yedi sene ekin ekiniz. Bu ekini biçtiğinizde yiyeceğinizden fazlasını
başağında bırakarak depoiayımz. Bu bolluk
yıllarından sonra muhakkak kıtlık yıllan gelecektir. Kıtlık yıllarında
tohumluk olan ürünü saklar, diğerini yersiniz. Böylece halkınızın darlık
çekmeden bolluğa ulaşmasını sağlarsınız.
Hükümdar, Yusuf'un bu
sözlerini çok beğendi. Etrafındakilere dönerek:
Yalnız hesaba
katmadığımız bir sorun var. dedi hükümdar.
Bolluk ve kıtlık
yıllarında ürünü saklayıp ihtiyaca göre adil bir şekilde dağıtacak ve israf
etmeksizin ürünü bekletecek güvenilir ve emin bir kimseye ihtiyacımız
var, dedi.
Suskunluğunu koruyan
Yusuf, hükümdarın sözlerini duyunca insanlara yardım etmenin ve ihtiyaçlarını
gidermenin vereceği mutlulukla yerinden kalkarak:
Hükümdarım! dedi.
Hazinenin yönetim ve idaresine beni tayin ediniz. Çünkü ben bu işi bilir ve
çok iyi korurum.
Hükümdarın gönlünden
de geçen zaten Yusuf gibi güvenilir ve emin bir kişiyi Mısır hazinelerinin
başına geçirmekti. Böylelikle hem Yusufu
mükafatlandıracak, hem de zindanda Kaldığı haksız zamanı telafi edecekti.
Yusuf'un gözü dünya
malı ve makamında değildi. Ama o biliyordu insanlar arasında emniyetin azaldığını.O
biliyordu, ihanetin insanlar arasında çoğaldığını.
Yusuf, insanların
Allah'ın mallarına dahi ihanet ettiğini görüyordu. Biliyordu Yusuf, yeryüzünde
Allah'ın nimetinin bolluğuna rağmen bazı insanların bu nimetleri gasp
ettiğinden çoğunluğun açlık ve yoksulluk içerisinde yaşadığını. Biliyordu
Yusuf! hak ve hukukun zalim ve zorbalar tarafından gasp edildiğini.
Yusuf, bunların hepsini
biliyordu. O, Mısır halkının mallarının korunması ve adil dağıtımı için kendini
güvenilir buluyordu. O, emin bir muhafız ve bilgili bir dağıtıcıydı.
Yusuf, Mısırın
zenginlik kaynaklarının zenginler arasında el değiştiren bir metaya dönüşmesini istemiyordu. O, "tüm insanlann bu zenginliklerden faydalanmaya hakkı var"
diye düşünüyor, buna inanıyordu.
Yusuf, insanlann açlıktan ölmelerine razı olmuyor, buna nza gösteremiyordu. Bu nedenle Mısır hazinelerinin
idaresinin kendisine verilmesini istemişti hükümdardan. Çünkü Yusuf, hakkı
söyleme konusunda haya etmez, doğru gördüğünü çekinmeden açık açık söylerdi.
Hükümdar Yusuf un
isteğini Kabul etti. Kendisine Mısır ülkesinde dilediği şekilde hareket
edebilme yetkisi verdi. O artık hükümdarın en yakın yardımcılarından biri
olmuştu. İnsanlar onun söylediğini dinliyor, emirlerini yerine getiriyorlardı.
Onun sözü hükümdarın sözü gibiydi artık.
Mısır hazineleri
Yusuf'un eline verildikten sonra Mısır'da adalet gerçekleşti. Açlar doyuruldu.
İsraf önlendi. Halk huzur ve bolluk içinde yaşamaya başladı. İnsanlar
rahatladılar, Allah'a hamd ve şükür ederek kıtlık
yıllarına hazırlandılar.
Bütün Mısır hazinesi
Yusuf un idaresine verildi. Hz. Yusuf tanma önem verdi. Bol miktarda ürün alınmaya başlandı.
Ürünler israf edilmiyor, bir yerde toplandıktan sonra ihtiyaç miktarınca
dağıtılıyor, artan ürün sapından ayrılmadan büyük depolarda saklanıyordu.
Yedi yıl boyunca bol bol alınan ürünlerle bir çok depo dolduruldu. Depolara
sığmayanlar da yerlerde açılan çukurlara konuldu.
Sonunda kıtlık yılları
gelip çattı. Mısırın bereketli toprakları kurudu. Yağmur yağmaz oldu. Kuraklık
her tarafı kasıp kavurdu. Tarlalardan hiçbir ürün alınmaz oldu.
Yusuf un tabiri doğru
çıkmış hükümdarın rüyası gerçekleşmişti. Basiretli olan hükümdar, Yusuf un
tavsiyelerine uymakla ve onu hazinelerinin başına getirmekle ne kadar isabetli bir karar verdiğini bir kez
daha gördü. Yusufa olan güveni tamamen arttı. Tüm
idareyi neredeyse Yusuf'un eline verdi. Böylece Yusuf, tüm Mısırın yönetiminde
söz sahibi oldu.
Kıtlık yıiîannda Yusuf, Mısır halkına depolarda bulunan
ürünlerden israf etmeden dağıtıyor, herkesin ihtiyacını gideriyordu. Mısır'ın
dışından gelenlere de erzak karşılığı tahıl veriyor, hem onların ihtiyacını
karşılıyor, hem de ülkesinin ekonomisini ayakta tutmayı ve kalkındırmayı
sağlıyordu. Böylece Mısır halkının emeği boşa gitmeyecek, ülke dışından gelen insanlann ihtiyacı da karşılanacaktı.
Mısır gibi Şam
bölgesinde de kuraklık ve kıtlık başlamıştı. İnsanlar yiyecek tahıl
bulamıyorlardı.
Arap yarımadasının her
tarafından insanlar Mısır'a gelerek erzak karşılığında ihtiyaçları olan tahılı
alıyorlardı. Şam ehli de Mısır'da hububat dağıtıldığını duymuştu. İnsanlar
götürdükleri yüke karşılık Mısır'dan hububat alıp geliyorlardı.
Şam beldesinde bulunan
Yakup peygamberin (a.s) evinde de kıtlık vardı. Mısır beldesinde adil bir
yöneticinin olduğunu, insanlann ona giderek
ihtiyaçlarını aldıklarını duymuşlardı.
Hz. Yakup, ihtiyaçları için oğullarını Mısır'a göndermek
istedi. Fakat Bünyamin ismindeki oğlunu hizmeti için
yanında bıraktı.
Hz. Yakup, Yusuftan sonra oğlu
Bünyamin'i çok seviyordu. Onun yanından
uzaklaşmasına gönlü razı olmuyordu. Bu nedenle diğer oğullarını göndermesine
rağmen Bünyamin'i yanında tuttu.
Yusufun kardeşleri Mısır'a vardılar. Hiç zaman kaybetmeden
tahıl dağıtılan yere gittiler. Yusuf, hububat dağıtımımda yolsuzluk olmaması
için denetimlerde bulunuyor, işleri sürekli takip ediyordu. Hele hele uzak beldelerden gelen insanlar hakkında kesinlikle
bilgilendirilmek istiyordu.
O gün Yusuf
denetimlerde bulunurken kendisine Şam beldesinden bir kafilenin tahıl almak
için geldiği bildirildi
Yusuf (a.s), Şam
ismini duyunca heyecanlandı. Kendisi de yıllar önce bu beldeden getirilmiş,
köle oiarak satılmıştı. Allah'ın takdirine bakın ki,
köle olarak geldiği bu beldede en yüksek makamlara yükselmiş, tüm İnsanların
kendisine muhtaç olacağı bir görevin başında bulunuyordu. Bir an geçmişi
hatırlayarak çocukluk günlerini anımsadı.
Yaşlı ve sevimli bir
babası, tatlı ve güzel bir kardeşi vardı. Biran diğer kardeşlerini de anımsadı.
Onlar kendisini çekememiş, derin ve karanlık kuyuya atmışlardı. Bu gelen
kimseler kardeşleri olabilir miydi?
Zihninde doğan bu
düşünce, kendisini Şam beldesinden gelenleri görmeye sevk etti.
Yusuf, kafilenin
karşısına gelince bir an durdu. Gözlerine inanamıyordu. Kafileye bir kez daha
dikkatlice baktı.
Evet! gözleri yanilmıyordu. Gördükleri kardeşlerinden başkası değildi.
Hani bir zamanlar onu kuyuya atmış ve ondan kurtulmak istemişlerdi. Yusuf
onları görür görmez tanıdı. Onlar Yusuf u tanımadılar. Nasıl tanısınlar ki,
onlar Yusuf u kuyuya atmışlar ve öldüğünü sanıyorlardı.
Allah'ın takdirine
bakın ki, kendisini bir zamanlar öldürmek isteyen kardeşleri, şimdi huzuruna
gelmiş el pençe divan duruyor ve kendilerine yardım etmesini bekliyorlardı.
Yusuf, eğer istese şu
an hepsini tutuklayabilir ve onlara en ağır cezayı verebilirdi. Eğer dilese
hepsini tek tek sorgusuz sualsiz öldürebilirdi.
Ama o bunların hiç
birini yapmadı. Onun yüce ahlakı ve temiz kalbi bunların hiç birine
elvermezdi. Çünkü o merhametli ve şefkatli bir insandı. Şahsı için kimseye
kin gütmezdi.
O yapılması gerekenin
en güzelini yaptı. Affetme yolunu seçti. Zaten büyük ve yüce insanlara yakışan
da affetme değil miydi? Böylece Yusuf kardeşlerine karşı büyüklüğünü gösterdi.
Yusuf, onları
affetmekle birlikte kardeşleri olduğunu da onlardan gizledi. Sımnı ortaya koymadı. Yalnız aralarında kardeşi Bünyamini göremiyordu. Babası ve Bünyamin
hakkında bilgi alabilmek için onları konuşturmaya başladı.
Hoş geldiniz. Sizler
kimsiniz ve nereden gelirsiniz?
Kardeşlerinden büyüğü
sözü alarak :
Bizler Şam
beldesindeniz dedi. Kenan diyarında otururuz. Soylu bir aileden geliriz.
Bizlere Yakupoğulla derler. Yakup İshak'ın,
İshak da İbrahim (a.s.)'in oğludur. Bizler enbiya
çocuklarıyız.
Yusuf, sorusunun
cevabını fazlası ile almış, kardeşleri hakkında hiçbir şüphesi kalmamıştı. Bünyamin hakkında bilgi alabilmek için :
Sizden başka
kardeşleriniz var mı? diye sordu onlara sezdirmeden.
Büyük kardeş aynı
saygı ve edeple :
Evet Efendim! dedi.Bünyamin isminde bir kardeşimiz daha var.
Yusuf amacına ulaşmışcasına :
Niye o da sizlerle
gelmedi. Beraberinizde olsaydı daha fazla tahıl alabilirdiniz, dedi.
Büyük kardeş biraz
sitemli, biraz da kederli bir şekilde:
Babamız onu çok sever.
Başına bir şeyin gelmesinden korkar. Bu nedenle yanından ayırmaz,
dedi.
Yusuf, almak istediği
bilgiyi onlardan almıştı. Artık açık bir şekilde babalarının korkusunun
nedenini sorabilirdi. Onlara :
Babanız niye
kardeşinin başına bir şey gelmesinden korkuyor, sizler de onun gibi değil
misiniz ? diye tekrar sordu.
Onlar olayı anlatmak
zorunda kalarak :
Efendimiz! dediler.
Bizim Yusuf isminde küçük bir kardeşimiz vardı. Babamız onu da Bünyamin gibi çok severdi. Bir gün eğlenmek için Yusufu beraberimizde kırlara götürdük. Bizler birbirimizle
yarışırken onu elbiselerimizin yanına bırakmıştık. Derken görmediğimiz bir
yerden bir kurt çıkıp kardeşimize saldırdı. Biz ona yetişinceye kadar onu
parçalayıp yemişti bile. İşte o zamandan beri babamız Yusufun
yasını tutar ve Bünyamini de bizlerle hiçbir yere
göndermez. Onun da Yusuf gibi başına bir şey gelmesinden korkar.
Yusuf, onlann yalanlarını dinliyor, düştükleri bu hale de
acıyordu. Öz be öz kardeşleri nasıl bu kadar acımasız ve yalancı
olabiliyorlardı? Allah gerçekten kalblerini
katılaştırmış, taştan bile sert hale getirmişti. Bu nedenle de onlara üzülüyor,
yaptıklarından vazgeçmeleri ve tev-be etmeleri için
Allah'a dua ediyordu.
Yusuf, gerçekten şefkatli
ve merhametli bir kardeşti. Söyledikleri yalanı kardeşlerinin yüzüne vurmadı.
Onları yaptıklarından dolayı kınamadı. Kuyuya attıkları Yusufun
kendisi olduğunu söylemedi. Yalnız kardeşi Bünyamin'i
özlemiş, ayrılık hasreti içini kavuruyordu. Onu görme arzusu şimdi daha da
artmıştı. Bu özlemi onlara açık açık söyleyemezdi.
Onun için bir plan kurdu.
Önce yüklerinin bol
miktarda ve güzel bir şekilde yüklenmesini emretti. Daha sonra getirmiş
oldukları erzakları haberleri olmayacak bir şekilde tahılın içerisinde
gizlettirdi. Böylece getirmiş oldukları mallan onlarla geri gönderiyordu.
Yanındaki hizmetçilere
gizli bir şekilde talimat verdi: -Getirdikleri mallan yüklerinin arasına
saklayın. Olur ki ailelerinin yanma varınca farkına varırlar ve tekrar tahıl
almak için geri dönerler.
Yusuf, kardeşlerini
yolcu edeceği zaman onlara: -Eğer diğer kardeşinizi de getirmiş olsaydınız daha
fazla hububatla yurdunuza döner, ailenizi sıkıntıdan kurtanrdınız.
Eğer tekrar gelirseniz kardeşinizi de getirmeyi unutmayın aksi takdirde
sizlere hiçbir şekilde tahi! vermem, diyerek onian uyarmayı ihmal etmedi. Geri gelme arzularını
kamçılamak için de : -Görmüyor musunuz? Bizler ölçeği tam dolduruyor gelen
misafirlerimize de iyi davranıyoruz, dedi
Böylelikle Mısır'a
tekrar dönebilme arzusu ile kardeşlerini Şam'a doğru yolcu etti.
Yakub'un oğulları hububatı alarak sevinçli bir şekilde
Mısır'dan Kenan illerine geri döndüler. Babalarının huzuruna gelip durumu ona
bildirdiler. Yusufun kendilerine söylediklerini
anlattılar. .
Ey babamız! Bu sefer
kardeşimizi de bizimle gönder. Eğer Bünyamini
bizimle gönderirsen Mısır azizi bizlere daha fazla hububat verecek, dediler.
Yusuf'un başına getirdikleri olayı hatırlayıp:
Muhakkak bizler Bünyamin'i koruruz, diye de eklediler. Babalan Yakup,
oğullarına bakıp acı acı güldü.
Bundan önce Yusuf
hakkında söylediğiniz sözlere inandığım gibi, bu sözlerinize de inanayım mı? Yusufun başına gelenleri unuttunuz mu? Yusuf'u koruduğunuz
gibi Bünyamini de koruyacağınızı mı söylüyorsunuz?
Allah koruyucuların en hayırlısı d ir. O rahmet edenlerin en merhametlisidir.
Yakup (a.s)'m
çocukları, söyleyecek başka bir söz bulamadılar. Kalkıp yüklerini çözmeye
başladılar. Yüklerinin içerisinde götürdükleri malları bulunca sevinçle
babalarına bakarak:
Ey babamız! işte
götürdüğümüz yüklerimiz. Bizlerle geri
göndermişler. Ey babamız! Mısır azizi gerçekten çok iyi bir insan. Baksana,
bizim mallarımızı bize geri vermiş. Hububat karşılığında bizden hiçbir ücret
almamış. Bizler bu mallarla bir daha yiyecek alabiliriz. Hem böylece ailemize
ve kavmimize yardımımız olur.
Hz. Yakub, bu yeni durum
üzerine düşünmeye başladı. Kaibi yumuşamış ailesinin
ve kavminin sevgisi kuşkusunun önüne
geçmişti. Çocuklarına :
Madem Mısır veziri
sizleri bu kadar sevmiş, bizleri de unutmamış, o halde bu yüklerle bir daha
Mısır'a gidebilirsiniz, diyerek izin verdi.
Yusufun kardeşleri babalarından bu sözü aldıktan sonra Bünyamini götürmek için kendisini ikna etmeye çalıştılar.
Babalarına tüm samimi ve candan tavırlarını takındılar:
Ey Babamız! Ne olur
kardeşimiz Bünyamin'i de bizimle gönder. Bünyamin için de bir deve yükü fazla alırız, üstelik Mısır
veziri bizimle konuştuğunda "tüm kardeşlerinizi getirmeden gelirseniz
sizlere bir daha hububat vermem" diyerek bizleri uyardı. Eğer kardeşimizi
götürmezsek eli boş döneriz.
Hz. Yakub, hem oğullarının hem
de Mısır Azizinin sözlerinden bazı şeyler seziyordu; fakat konuşmalarına bir
anlam da veremiyordu. Oğlu Bünyamin hakkında
çekingen davranıyor, diğerleri ile göndermek istemiyordu.
Oğullarının hep bir
olup ısrar etmesine sonunda dayanamadı. Fakat oğlu Bünyamin
için Allah adına bir söz almadan da edemedi. Çocuklarına baktı:
Evlatlarım! Kardeşiniz
Bünyamini sizlerle göndereceğim. Yalnız sizden
"Allah adına" bir söz vermenizi istiyorum.
Yakup (a.s)ın oğullan babalarının bu kararma çok sevindiler.
Babalarına sevinçle söz verdiler:
Sevgili babamız! Sana
her sözü vermeye hazırız. Allah aramızda vekildir.
Hz. Yakup, biraz durup düşündükten sonra oğullarına
baktı :
Her hangi bir düşman
tarafından kuşatılmanız veya gücünüzün üstünde bir çaresizlikle karşılaşmanız
hariç, Bünyamini bana geri getireceğinize dair Allah
adına sağlam ve doğru bir söz vermenizi istiyorum. Bana böyle bir söz
vermediğiniz müddetçe onu sizlerle göndermeyeceğim.
Hz. Yakub'un oğullan buna
dünden razıydılar. Kardeşlerini koruyacaklarına dair babalanna
Allah'ın adıyla söz verdiler. Yakup (a.s) Allah'a tevekkül etti.
Allah hepimizin
söylediklerine şahittir. "O ne güzel şahit ve ne güzel vekildir."
Umudunu Rabbine
bağladı.Hz. Yakup bununla birlikte oğullanna nasihatte bulunma gereği duydu. Oğullanı karşısında topladı :
Evlatlanm! Mısır şehrine vardığınızda hepiniz aynı kapıdan
girmeyin, şehrin diğer kapılannı da kullanarak
dağınık şekilde değişik kapılardan girin. Toplu halde tek bir kapıyı
kullanmayın, sizlere nazar değdirmesinden sakının. Buna rağmen Allah'tan
gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıracak da değilim. Hüküm ancak ve ancak
Allah'ındır. O bizler hakkında ne takdir etmişse muhakkak o olur. Bizler
yalnız O'na dayandık, O'na tevek kül ettik ve O'na sığınıyoruz. O'na inananlar
da yalnız ona tevekkül ederler.
Yakup (a.s) m oğulları
ertesi gün erkenden yüklerini yükleyerek Bünyamin ile
birlikte yola koyuldular. Mısır onlan dört gözle bekliyordu.
Mısır'ın veziri Yusuf (a.s) ,kardeşlerinin yollannı
gözetliyordu.
Uzun ve yorucu bir
yolculuktan sonra Mısır'a vardılar. Babalarının emrettiği şekilde gruplara aynlarak değişik kapılardan Mısır'a girdiler. Buluşma
yerleri tahıl dağıtım merkeziydi. Memurlar, Yusufun
verdiği talimat doğrultusunda Yakup (a.s)ın oğullannı Yusuf (a.s)'mın
huzuruna çıkardılar. Yusuf, kardeşlerini görünce çok sevindi. Onlan ayakta karşıladı. Hele hele
Bünyamin'in geldiğini görmesi sevincini kat kat arttırdı. Fakat Bünyamin'e
gösterdiği ilgiyi onlara hissettirmedi. Kardeşlerini alarak huzurunda oturttu.
Onlara değişik ikramlarda bulundu. Büyük bir sofra hazırlatarak onlan yemeğe davet etti.
Yakup'un oğullan
ikişer ikişer karşılıklı yemek sofrasına oturdular.
Bu arada Bünyamin oturduğu yerde yalnız kalmıştı.
Kardeşlerini çifter, kendisini yalnız görünce ağlamaya başladı, Gözyaşian yanaklarından süzülerek önüne döküldü.
Yusuf, Bünyamin'in bu halini görünce dayanamadı: -Sevgili
Misafirim! dedi. Ne diye ağlıyor, yüreğimizi yakıyorsun?
Bünyamin, gözyaşlarını silerek :
Değerli efendim!
Ağabeylerimi huzurunuzda karşılıklı olarak oturmuş gördüğümde kayıp kardeşim
Yusuf u hatırladım. Eğer şimdi o da burada olsaydı ikimiz de karşılıklı
otururduk, diye üzüntüyle cevaplandırdı sorusunu.
Yusuf, kardeşinden
duyduklarıyla daha çok üzüldü. İçinde olan acıyı dışa vurmadan kardeşini
teselli etmek istedi. Kardeşi Bünyamin'in ellerinden
tutup, onu kendi sofrasına ve karşısına aldı.
İstersen beni kardeşin
olarak kabul et. Beraber yiyelim yemeğimizi.
Bünyamin, Yusuf'tan gelen bu jeste sevindi. Yaptığından
memnun oldu. Birlikte yemek yediler.
Yusuf (a.s).
Misafirlerini ağırladı. Dinlenmeleri İçin akşam onları yanında alıkoydu.
Yataklar düzenleyip rahat uyumalarını sağladı. Yatma vaktinde yemekteki
bahaneyle Bünyamin'i onlardan ayırdı.
Onu kendi odasına götürdü. Amacı kendini, kardeşi Bünyamin'e
tanıtmaktı.
Yusuf kardeşini
yanında oturttuktan sonra :
Ölen kardeşin yerine
beni kardeş olarak kabul eder misin? diye
sordu güleryüzlü bir şekilde.
Bünyamin böyle bir soruyu beklemiyordu. Şaşırdı önce. Daha
sonra kendine gelerek :
Efendim! dedi. Sizin
gibi bir kardeş kimselere nasip olmaz. Fakat bizlerin anne ve babalan bir
değil ki?
Yusuf, kardeşinin bu
acınacak cevabını alınca oyunu sürdürmenin daha fazla anlamının olmadığına
karar vererek
Ben senin kayıp
kardeşin Yusuf'um, deyip ağlaya ağlaya
kardeşinin boynuna sarıldı.
Yusuf, hem ağlıyor hem
de yılların verdiği hasreti kardeşine sarılarak gidermeye çalışıyordu.
Bünyamin, donmuş kalmış, olanlara bir anlam veremiyordu.
Kendini bir rüya aleminde sanıyor, kimsenin kendisini bu rüyadan uyandırmasını
istemiyordu. Neden sonra olanları anlamaya çalışarak o da Yusuf'a yılların
hasreti ile sarıldı. Uzun bir süre gözyaşları dökerek biribirlerine
sarılı kaldılar. Sabaha kadar dertleşip hasret giderdiler. Yusuf yaşlı babası
ve anası hakkında kardeşinden bilgi aldı.
Sabah vakti aynlma zamanı gelmişti. Yusuf, bunları kardeşlerine
anlatmaması için Bünyamin'i uyardı.
Bünyamin'in kendi yanında kalması için yeni planlar düşünüyordu.
Kendisini alıkoymak için bir şeyler düşündüğünü, fakat kardeşlerine haber
vermemesini söyledi Bünyamine.
Bünyamin de ağabeyini çok özlemiş ondan ayrılmak istemiyordu.
Bu nedenle kendisine düşeni hakkıyla yerine getirmeye söz verdi.
Yusuf'un tüm
kardeşleri yanında toplanmış, yüklerinin yüklenmesi için develerini
hizmetçilere teslim etmişlerdi.
Yusuf, kimsenin
olmadığı bir sırsda gizlice planını devreye koydu. Bünyamin dahi kardeşinin kendisine verdiği sözü unuttuğunu
sanıyordu. O da yükünü yüklenmişti.
Sıra hatır istemeye
gelmişti. Hepsi Yusuf'tan tek tek hatır istedi. Bünyamin de hatır isterken "hani sözün" dercesine
Yusuf'un gözlerinin içine baka baka ondan
ayrılmak zorunda kaldı.
Kervan yürümeye
başlamış kalenin kapısına gelmişti. Birden arkadan, sarayın yanından bir
tellalın, sesinin çıktığı kadar bağırdığını duydular:
Ey kafile ehli! Hemen
yerinizde durun! İçinizde hırsız var!..
Hepsi şok olmuş
yerlerinde mıhlanıp kalmışlardı, ne yapacaklarını şaşırdılar. İçlerinden biri tellala dönerek:
Ne anyorsunuz?
Kaybolan nedir? dedi. Neden bizleri hırsızlıkla itham ediyorsunuz?
Tellal kendilerine
biraz daha yaklaştı:
Hükümdann su kabı kayboldu. Bizler bu kabı arıyoruz. Saraydan
en son çıkan sizler olduğunuz için sizden şüpheleniyoruz.
Yakub'un oğulları hiç böyle yüz kızartıcı bir ithamla
karşılaşmamışlardı. Birbirlerine şaşkın bir şekilde bakarak :
Bizler böyle şeyler
yapmayız, dediler. Hata ediyorsunuz.
Tellal kararlılığını
sürdürerek konuştu:
Hükümdann su kabını getirene bir deve yükü bahşiş vaat ediidi. Bu nedenle herkesi sıkı bir şekilde arayacağız.
Yakup (a.s)m oğullan
buna çok üzüldüler.
Allah'a yemin ederiz
ki bizler yeryüzünde fesat çıkarmak için gelenlerden değiliz, dediler. Bunu
sizler de çok iyi biliyorsunuz. Yine sizler de biliyorsunuz kî bizler
kesinlikle hırsızlık yapanlardan da değiliz.
Tüm samimiyetleri ile
bir yandan çaresizliklerini ortaya koyuyor, bir yandan da masumiyetlerini dile
getiriyollardı.
Tellal, Yusufun kardeşlerinin yanına gelmiş, muhafızlar etraflannı sarmışlardı. Temkinli bir şekilde muhafızlar onlan gözlüyor, ani bir harekete karşı tetikte bekliyorlardı.
Kendisini
inandıramadıkları tellal sakin bir şekilde sordu:
Eğer söylediklerinizde
yalancıysaniz ve su kabı sizlerin yükünüzün arasında
bulunursa cezası nedir?
Yakup (a.s) in oğullan
da kendilerinden emindiler.
Bizim kanunlanmızda kayıp eşya kimin yükünde bulunursa kendisi
yük karşılığında alıkonur. Bizler zalimleri böyle cezalandmnz.Buyrun! Yüklerimizi
istediğiniz şekilde arayın.
Tellal, sözü uzatmadan
kervanı yükledikleri yere götürüp muhafızlara arattırmaya başladı.
Yusuf, uzaktan olanlan seyrediyordu. Tellal'a gerekli talimatlan
vermiş ne yapacağını bildirmişti. Tellal görevini yerine getireceğinden emin
bir şekilde Yusufa bakarak yükleri aratmaya başladı.
Yükler tek tek boşaltılıyor, birer birer
aranıyordu. Yusufun talimatı üzerine en son Bünyamin'in yükü aranacaktı. Sıra Bünyamin'in
yüküne gelinceye kadar hiçbir şey bulunamadı. Yakup'un oğullan haklılıklarını
gösterircesine göğüslerini kabartıyor, etraflanna
gururlu gururlu bakıyorlardı. Kendilerinin hırsız olmadığı ispatlanıyordu.
Sıra en son Bünyamin'in yüküne geldi. Bünyamin'in
yükü çözülür çözülmez altın tas buğdayın içerisinden kendini gösterircesine
fırlayıverdi. Kabı gören muhafız heyecanlı bir şekilde
İşte hükümdarın tası.
Tası bulduk! Tası bulduk, diye bağırmaya başladı.
Tellal, olması
gerekenin verdiği rahatlıkla kendinden emin hareket ediyordu. Yusufun kardeşlerinin sevinci kursaklarında kalmış, yutkunmakta
güçlük çekiyorlardı.. Başlarını önlerine eğmiş etraflarına bakar hale geldiler.
İçlerinden biri,
içindeki kini kusarcasına etrafındaki-lerin duyacağı
şekilde :
Eğer Bünyamin hırsızlık yapmışsa ondan önce kardeşi Yusuf da
hırsızlık yapmıştı, deyiverdi. Oysa söylediğinin ve bu olayın Yusuf'la hiçbir
ilgisi yoktu. Anlaşılan hala Yusuf a karşı kinliydiler.
Yusuf, onlan seyrederken kendisi hakkında yapılan iftirayı duydu.
İçi sızladı. Buna rağmen onlara hiçbir şey söylemedi. Onlara kendini tanıtarak
planını bozmadı. Kızmadı, öfkelenmedi. Sabırla sebatla neticenin
gerçekleşmesini bekledi.
Kendi kendine mırıldandı:
Sizler şu anda
gerçekten çok kötü bir durumdasınız. Allah sizi ve anlattıklarınızı en iyi
şekilde bilendir.
Muhafızlar Bünyamini alıkoydular. Bünyamin
olanları yeni anlamaya başlıyordu. Yusufun kendisine
söylediği an bu andı. Bu nedenle olanlara tepki göstermedi.
Yakupoğulları babalarına verdikleri sözü hatırladılar. Bundan önce
de Yusufu geri getireceklerine dair babalarına söz
vermişlerdi. Şimdi de Bünyamin için verdikleri sözü
yerine getirmezlerse babalarının yüzüne nasıl bakacaklardı. Bunu düşünerek Yusufun yanına koştular. Yusuf, zaten onların gelmesini
bekliyordu.
Ey aziz! Kardeşimiz Bünyamin'i bırak, onun yerine bizlerden birini al. Çünkü
onun yolunu gözleyen yaşlı bir babası var. Bizler ona bir zarar gelmemesi için
Allah adına söz verdik. Eğer bizler onu götürmezsek babamıza ne deriz?
Her türlü rica ve
dilekte bulunduktan sonra Ey aziz! Bizler seni gerçekten kerim bir insan olarak
görüyoruz. Kardeşimizi babamız adına bizlere bağışla, diyerek yalvarıp
yakardılar.
Yusuf, kalbini serüeştirip göz yaşlannı içine
akıtarak:
Bizler eşyamızı
yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız. Eğer
dediğiniz gibi suçludan başkasını alıkoyarsak zalimlerden oluruz, dedi.
Ricalarını reddetti. Onları dinlemedi.
Yusuf, muhafızlara
emir vererek Bünyamin'i alıkoydu. Yükleri yüklenen
Yakup oğullarını sarayın dışına çıkardı.
Bünyamin'in kardeşleri saray dışında bir araya gelerek ne
yapacaklarını kararlaştırdılar. Kardeşlerden büyüğü söze girdi :
Kardeşlerim!
Biliyorsunuz ki bizler kardeşimizi geri getireceğimize dair babamıza söz
verdik. Bundan önce de kardeşimiz Yusuf'u babamızdan almış, babamıza karşı çok
büyük bir kusur işlemiştik. Şimdi ikinci affedilmez bir durumla karşı
karşıyayız. Bizler babamızın karşısına hangi yüzle çıkabiliriz. Ona nasıl cevap
verebiliriz? Allah yaptıklarımızdan dolayı bizleri affetmeyecektir.
Diğer kardeşleri
ağabeylerinin sözlerini dinliyor ağabeylerine hak veriyorlardı. Kendi
kendilerine :
Biz şimdi ne
yapabiliriz. Babamıza nasıl gideriz? dediler. Büyük kardeşleri öfkeliydi :
Allah'a yemin ederim
ki! Babam benim geri gelmeme izin verinceye, ya da Allah'u Teala bizim hakkımızda
hükmünü belirtinceye kadar yerimden ayrılmayacağım. O hükmedenlerin en hayırhsidır.
Kardeşlerine
yapacaklarını bildirdi:
-Kardeşlerim! Şimdi
babamıza dönün ve deyin ki "Ey babamız! Şüphesiz oğlun Bünyamin
hırsızlık yaptı. Biz bildiğimiz ve gördüğümüzden başkasına şahit değiliz. Eğer
dediklerimize inanmıyorsan, Mısır halkından ve beraber geldiğimiz kafileden
sorunuz. Biz gerçekten doğruyu söyleyenlerdeniz. Sözlerimize Allah (c.c) şahittir.
Ben sizlerden bir haber gelene veya babamız bizi affedene kadar buradan aynlmayacağım.
Yusufun büyük kardeşi ile Bünyarnin
haricindeki kardeşleri babalarına doğru yola çıktılar. Yola düştüler.
Yusufun hazırladığı bir senaryo ile hükümdarın altın tası Bünyamin'in yüküne gizlice konulmuş, bu şekilde Bünyamin'İn yanında kalması sağlanmıştı.
Bünyamin, başından beri bir şeylerin olmasını bekliyordu.
Fakat bu şekilde bir durumla karşılaşacağını ummuyordu. O da şaşkındı.
Kenan hukukunda hırsızın
cezası kendisinin alıkonması olduğundan, Yusuf böyle
bir plan gerçekleştirmişti. Böylece Yusuf ve Bünyamin
birbirlerine kavuştular.
Yusufun kardeşleri üzüntülü bir şekilde babalarının yanına
vardılar.
Yakup (a.s), oğullarım
sevinçle karşıladı. Gelenlerin içinde büyük oğlu ve Bünyamin'i görmeyince
sevinci endişeye dönüştü. Korku dolu bir
sesle :
Diğer kardeşleriniz
nerede? diye sordu.
Oğullan daha çok üzgün
ve sessizdiler. Hiç birisi cevap vermeye cesaret edemiyordu. Babalarının
telaşı daha da arttı :
Kardeşleriniz
neredeler. Bünyamin niye yok. Başlarına bir şey mi
geldi?
Bunun üzerine Yakup'un
oğullan başlanna gelenleri babalanna
olduğu gibi anlattılar. Ağabeylerinin söylediklerini de babalanna
aktardılar. Anlattıklanna Allah'ı şahid
tuttular.
Babalan Yakup (a.s)
anlatılanlara inanamadı. Yu-suftan
sonra Bünyamin ve büyük oğlunu kaybetmesi ona çok ağır
geliyordu. Olaylann bu şekilde gelişmesinin ilahi
bir anlamı olmalıydı.
Yakup, ilahi
imtihandan başka bir şey düşünemezdi. Bu ancak ilahi takdirin sonucuydu. Allah'u Teala onu bu şekilde
imtihan ediyor, kendisine olan bağlılığını ölçüyordu.
Yakup (a.s), dün Yusuf
için, bugün de büyük oğlu ve Bünyamin için acı
çekiyordu. O iki büyük musibetin ardı ardına gelmeyeceğine inanıyordu. Allah,
üç evlat acısını kendisine çektirmezdi. Bunda olsa olsa
Allah'ın bir hikmeti gizliydi. Bu hikmet Allah'u Tealanın tüm sevdiği insanlann
başına getirdiği imtihandan başka bir şey değildi.
Yakup (a.s) içinden
" Muhakkak bunda büyük bir hikmet saklı" diye düşündü. Kalbi
rahatladı. Gönlü huzur buldu. Aklı başına geldi. Metanet göstererek Rabbine tevekkül etti
İnanıyorum ki Rabbim
olan Allah, onların hepsini bana geri getirecektir. Çünkü o hikmet sahibi ve
merhametli olandır. O her şeyden haberdar, her şeyi gören her şeyi çok iyi
bilendir. O rahmet edenlerin en merha-metlisidir.
Bizlere düşen en güzel şekilde sabredip, şükretmektir.
Yakup (a.s) oğullarını
teselli etti. Yine sabredip Rabbinin kendileri hakkındaki takdirini
bekleyecekti. Lakin o da herkes gibi bir insandı. Onun da bir kalbi vardı.
Taşıdığı kalb insan kalbiydi. Taştan bir parça değildi,
onun da duygulan vardı. O da et ve kemikten yaratılmıştı. O da şefkat ve
merhamet yüklüydü.
Hz. Yakup, Yusuf'u(a.s), hatırladıkça içindeki kor
alevleniyor, bir ateş misali kalbini yakıyordu. Hüznü artıyor, yaşlı bedeni
buna tahammül etmede zorlanıyordu. İçindeki acı o kadar artmıştı ki kendinden geçerek:
Ah Yusufum,
Allah! deyip kenara yığıldı.
İçine gömdüğü acı,
bedenini zayıf düşürmüş, direncini yenmişti. Yakup (a.s)'ın
kendinden geçerek yatağa baygın bir şekilde düşmesine
neden olmuştu.
Etrafında bulunan
çocukları Yakup (a.s)'ı yatağa uzattılar. Rahatlaması için göğsünü açıp, kol ve
bacaklarına masaj yaptılar.
Bu şekilde kendine
gelen Yakup (a..s) gözlerini açmasına rağmen kimseyi göremiyordu. Şaşkınlıkla
:
Ne oldu bana, neden
ışıkları söndürdünüz? Diye sordu çevresindekilere.
Oğullan :
Kendinden geçtin,
bayılmıştın, dediler. Fakat ışıkla-n söndürmüş değiliz, görmüyormusun?
"Vakup (a.s) gözlerini daha çok açarak çevresine baktı.
Görmüyorum. Allah'a
yemin ederim ki gözlerim görmüyor.
Çevresinde bulunan
kadınlar ağlaşmaya başladılar. Oğullan hayrete düşmüş ne yapacaklannı
şaşırmıştılar.
Yakup (a.s)'ın acılı haliyle geçirdiği rahatsızlık gözlerine perde
indirmiş, gören gözleri görmez olmuştu. O artık göremiyordu. Oğullan babalannın bu halini görünce :
Allah'a and olsun ki hep Yusuf u düşünmen seni bu hale koydu, diye
sitem ettiler. Sen hala onu düşünüyor, hatınndan
çıkarmıyorsun. Senin bu düşüncen and olsun ki bir
gün seni kötürüm yapacak ya da büsbütün helak
edecektir.
Hz. Yakup oğullanndan şefkat
beklerken bu görmez hali ile azar işitmesi onu daha çok üzdü. Buna rağmen
oğullarına :
Ey oğullanm!
dedi. Ben gam ve kaderimi sadece Allah'a arz ediyorum ve ben Allah tarafından
sizlerin bilmeyeceği şeyleri biliyorum.
Yakup, Allah'ın
peygamberlerinden bir peygamberdi. Ümitsizliğin küfür olduğunu biliyordu. O,
hiçbir zaman Rabbinden umut kesmemişti. Her zaman ümitvardı.
Rabbinin onu evlatlarına kavuşturmasını diliyordu.. Bu ümitle oğullarına
dönerek:
Ey oğullanm!
Mısır'a gidin, dedi. Yusuf ve kardeşlerini araştırın. Allah'ın rahmetinden de
ümit kesmeyin.
Babalarının
tavsiyelerini dinleyen oğulları, biraz da kendi hatalarını telafi etme arzusu
ile Mısır'a geri dönmeyi bir kurtuluş olarak gördüler. Hemen hazırlanıp Mısır'a
doğru yola çıktılar.
Yakup oğullan Mısır'a
varır varmaz Yusufun huzuruna vardılar. Yusuf'a
(a.s) hallerini arz ederek :
Ey aziz! Bizi ve
ailemizi kıtlık bastı. Bizler kardeşimizi alabilmek için değersiz bir sermaye
ile geldik. Hakkımızı ölçerek ver. Kardeşimizi bizlere bağışla. Allah muhakkak
sadaka verenleri mükafatlandırır, dediler. Bir diğeri sözü alarak :
Ey aziz! dedi
yalvararak. Babamızın çok sevdiği Bünyamin'ini
alıkoymanız babamızı kör ve kötürüm yaptı. Me olur
kardeşimizi bizlere bağışla veya bizlerden birini onun yerine alıkoy.
Yusuf, merhametli ve
şefkatli bir insandı. Kardeşlerinin acınası hallerine daha fazla dayanamadı.
Kalbinin hilm ve yumuşaklığı tahammül sınırlarım
aşıyordu. Artık geçmişi ve kardeşlerinin yaptıklarını tamamen unutmuş,
kardeşlik bağı ve sevgisi her şeye galebe çalmıştı. Karşısındakiler de aynı
babanın evletlarıydılar. Hepsi peygamber çocuklarıydı.
Başlarına gelen
musibetleri bir hükümdar yardımcısına şikayet ediyor, ondan yardım
istiyorlardı.
Yusuf, daha ne zamana
kadar sımnı onlardan gizleyecekti. Ne zamana kadar
bu acınası hallerine tahammül edebilirdi. Artık sımnın
açıklanma sırasının geldiğine karar verdi. Kardeşlerine acıyarak :
Sizler, cahilliğiniz
nedeniyle Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? diye sordu.
Yusufun huzurunda bağdaş oturmuş kardeşleri afalladılar.
Birbirlerine " Bu bizlerin sırrını nasıl bilebilir" diye sorarcasına
baktılar. Yusuf'un başına gelenleri kendileri haricinde kimse bilmiyordu. Bir
de Yusuftu bilen.
Dikkatlerini vezirin
üzerinde toplayarak onu tanımaya çalıştılar. Acaba Yusuf muydu koltukta
karşılarında oturan. Şimdiye kadar bunu hiç düşünmemiştiler. Neden sonra yaş
ve şekil olarak vezirin Yusuf'a benzediğini fark ettiler. Yine de karşılanndakinin Yusuf olduğundan emin olamıyorlardı.
Şüphe ile karışık bir şekilde
Yoksa sen gerçekten
kardeşimiz Yusuf musun? diye sordular ümit ve korku dolu bir sesle.
Yusuf gözlerinin
içerisine bakarak ciddi ve kararlı bir şekilde :
Evet ben Yusufum, dedi. Kardeşi Bünyamin'i
de yanına çağırarak "Bu da kardeşim Bünyamin".
Kardeşleri olanlara
şaşırmış, nasıl bir yaklaşım göstereceklerine karar veremiyorlardı. Bir yandan
Mısır'ın hükümdarı 'kardeşinizim' diyor, diğer yandan yıllar evvel öldürmek
için karanlık bir kuyuya atılan kardeşleri sapasağlam karşılarında duruyordu.
Şimdi sevinip üzülme
arasında kararsız kalmışlardı. Sanki onlar korku ve ümit arasında bocalayıp
duruyorlardı. Yusufun da duyacağı bir şekilde kendi
kendilerine :
Sübhanailahî Yusuf hala sağ mı? Kuyuda ölmemiş mi ? diye
soruyorlardı.
Mısır azizi gerçekten
kardeşleri Yusuf muydu? Yusuf muydu kendilerine Mısırın hazinelerinden ürünler
veren? Yusuf muydu Mısır'ın tahtına oturan?
Bunun gibi onlarca
soru zihinlerini tırmalıyordu. Sonunda karşılarındaki kişinin kardeşleri Yusuf
olduğuna ikna oldular. Af diler
bir sesle :
Sen gerçekten
kardeşimiz Yusuf musun, diyerek tekrar sordular?
Evet! Ben kuyuya
attığınız kardeşiniz Yusufum Allah bana lütufta
bulunarak beni kuyudan çıkardı. Şimdi de gördüğünüz gibi beni Mısır'ın
hazinelerinin başına getirdi. Allah birbirimize kavuşmayı bizlere lütfetti.
Bizleri nimeti ile nimetlendirdi. Çünkü kim
Allah'tan korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananlann
mükafatını yok etmez.
Sesi rahatlatıcıydı. Yusufun kardeşleri yaptıkları hatayı anladılar.
Yaptıklarından pişmanlık duydular. Utançtan başlarını önlerine eğdiler. He diyeceklerini bilemiyorlardı. Onlardan birisi tüm
cesaretini toplayarak
konuştu:
Allah'a and olsun ki hakikaten Allah seni bizlere üstün kılmış.
Bizler gerçekten tüm yaptı klan hata edenleriz.
Diğer kardeşleri
susmuş, Yusufun ne diyeceğini ve nasıl bir karar
vereceğini merakla bekliyorlardı.
Yusuf, kindar bir
insan değildi. Kardeşlerinin yaptıklarına karşılık her hangi bir intikam
almazdı. O her zaman kötülüğe iyilikle karşılık verenlerdendi. Onun yanında
kötülüğe kötülükle karşılık verme anlayışı yoktu. İnsanlann da bu
şekilde davranmalarını isterdi.
Bu nedenle
kardeşlerine kızmadı. Onlan rencide etmedi. Onların
onurlarını kırmadı. Küçük düşürmedi. Hallerine bakarak onlara acıdı. Onlann daha fazla üzülmemesi için :
Bu gün sizleri yaptıklannızdan dolayı kınayacak değim, dedi. Sizler de
samimi bir kalple Allah'a tevbe ediniz. Allah
hakkıyla tevbe edenin tevbesini
kabul edendir. Ben de sizler için Rabbime dua edeceğim. Allah sizleri affetsin.
Muhakkak O, merhametlilerin en merhametlisidir.
Kardeşleri Yusufun davranışına çok sevindiler. Başlarını önlerinden
kaldırarak konuştular:
-Bizler gerçekten
senin çok merhametli bir kardeş olduğunu gördük. Sen gerçekten yüce bir kalbe
sahipsin.
Yusuf, kardeşlerinin
gönlünü aldıktan sonra babasının durumunu öğrenmek isteyerek :
-Babam Yakup nasıl? O
şimdi ne durumda? diye sordu.
Kardeşlerinden biri
üzüntüyle :
-Babamızın durumu
içler acısı dedi. Seni ilk günden beri unutamadı. Hep seni sayıklıyor. Bir gün
geleceğini ümit ediyor. Bünyamin'in sizin yanınızda
alıkonulmasından sonra daha da kötü bir hale düştü. Bünyamin'in
alıkonması İle gözlerine kara sular indi. Görmez oldu
artık.
Yusuf, kardeşi Bünyamin'in elinden tutarak : -Biliyor musunuz? Ben sizleri
ilk geldiğiniz günden beri tanıdım. Yüklerinizi Bünyamin'i
getirmeniz için geri gönderdim. Bünyamin'i bir
planla alıkoydum. Aslında hükümdarın tası kaybolmadı. Yüklerinizi dolduranlar
bilinçli bir şekilde tası Bünyamin'in yükünün arasına
koydular. Böylece yaptıklarından onlan haberdar etti.
Bünyamin'in masum olduğunu hiçbir şekilde hırsızlık
yapmadığını onlara bildirdi.
Her şeyi yeni öğrenen Yusufun kardeşleri ne yapacaklarını şaşırdılar. Yusuf,
onlara :
Şimdi kalkın. Kenan
illerine varın, dedi.
Üzerinden gömleğini
çıkararak :
Bu gömleğimi de
götürüp babamın yüzüne sürün. Allah'ın izniyle babamın gözleri görmeye
başlayacaktır. Babamla birlikte tüm ailelerinizi de bana getirin, gelin, dedi
kardeşlerine.
Böylece Yusuf,
kardeşlerine tüm sırlarını açmış, onları mutlu kılacak bir şekilde Kenan
illerine doğru yolcu etmişti.
Makup (a.s), oğullarını Mısır'a gönderdiğinden beri bir
haber alırım ümidiyle yol gözlüyordu. Oğullarını özlemiş çok özlemiş, onlara
kavuşmaya dair Allah'tan ümit kesmemişti.
Yakup'un oğulları
Yusuf'un gömleği ile Mısır'dan çıktıklarında Yakup (a.s) sevdiği bir kokuyu
almaya başladı. Bu, yıllar evvel kaybettiği Yusufun
kokuşuydu. Önceleri yanıldığını sanıyordu, fakat zaman geçtikçe
bu kokuyu daha iyi almaya ve diğer kokulardan ayırt etmeye başladı. Hiç şüphe
yok ki bu, kayıp oğlu Yusufun kokuşuydu. Bundan emin
olduktan sonra çevresinde oturanlara :
Beni kınamayın, dedi.
Sanırım kayıp oğlum Yusufun kokusunu alıyorum.
Çevresindekiler buna
önem vermediler. Sözlerini yaşlılığına verdiler. Onun hayal kurduğunu sanarak :
Vallahi sen hâlâ Yusufu göreceğini sanıyorsun,dediler. Oysa o yıllar evvel
kurtlar tarafından öldürüldü.
Yakup'un oğullan Kenan
illerine yaklaşıyorlardı. Yusufun gömleği de
oğullarıyla beraberdi. Gömleğin kokusu Yakub'a
mesafelerce öteden ulaşıyordu. Yakup, Yusufun
kokusunu aldığından emindi artık. Etrafında bulunanlara hissine oîan güvenini belirtmek için :
Allah'a and olsun ki ben
gerçekten Yusufun kokusunu alıyorum, dedi ciddi bir
şekilde.
Çevresindekiler ona
bir türlü inanmadılar. Sözlerini yaşlılığına yordular. " Sen gerçekten bunamışsin." dediler. Oysa O, bir peygamberdi.
Başkalarının bilmediğini Allah ona bildirirdi. Yusuf'un gömleğinin kokusunun
babasına ulaştırılması hiçte zor değildi alemlerin Rabbi olan Allah için. Bu
Allah'ın ona bir lütfuydu. İşte Allah dilediğine bu
şekilde lütuf eder.
Aradan günler geçti.
Bir gün çobanlardan biri Yakup (a.s) huzuruna girerek :
Müjde, Müjde!
Oğulların Mısır'dan dönüyorlar, diyerek Yakup (a.s)'a müjdeli haberi iletti.
Yakup heyecanla
oğullarının içeri girmelerini bekledi. Tüm ailesi çevresinde toplanmış onlar
da gelenleri bekliyorlardı. Çok geçmeden oğullarından
biri sevinçle İçeri girdi ;
Babacığım müjde, dedi.
Biz Yusufu bulduk. O şimdi Mısır'a aziz olmuş.
Bu arada diğer
kardeşleri de gelmiş etraf insanlarla dolmuştu. Herkes " Yusuf bulunmuş,
Yusuf bulunmuş" diye haber iletiyordu birbirlerine. Yakup bu haberle sevinç
gözyaşları döküyor, çevresinde bulunanlara
;
Ben sizlere Yusuf'un
kokusunu alıyorum dememişmiydim, diyerek hislerinin
doğruluğunu gösteriyordu.
Oğullarından büyüğü,
görmeyen babasının yanına yaklaşıp
ellerinden öperken babası :
Vallahi Yusufun kokusunu yanında alıyorum, dedi oğluna. Oğlu daha
fazla dayanamayıp göğsünde sakladığı Yusufun
gömleğini çıkardı. Babasına ağlamaklı bir sesle sundu:
Sevgili babam! İşte
Yusuf'un değerli gömleği. Bunu sana gözlerinin açılması için gönderdi. Al ve
yüzüne sür.
Yakup (a.s), Yusuf'un
gömleğini alıp yılların hasret ve özlemiyle yüzüne, gözüne sürdü. Öptü.
Kokladı. Ağladı, ağladı. Bir süre bu şekilde özlemini gidermeye çalıştı.
Herkes susmuş, pür
dikkat Yakup (a.s)'ı seyrediyordu. Acaba gömlek gözlerini açacak ve Yakup
(a.s) eskisi gibi görebilecek miydi?
Yavaş yavaş Yakup (a.s) kendine gelmeye başladı. Son kez öptüğü
gömlekten başını kaldırmaya çalıştı. Herkes onu seyrediyordu. Çevresini şöyle
bir gözden geçirdi. Herkes sonucu merak ediyordu. Birden :
Sizleri görüyorum,
dedi seviçle. Görüyorum artık, Allah'a şükürler olsun
gözlerim açıldı.
Yakup (a.s)'m gözleri
görmeye başlamış, ailesi ve çevresi bu duruma şaşmıştı. Böyle bir şeyin
olmasına inanamıyorlardı. Yakup (a.s) onlara :
Ben sizlere Yusufun kokusunu alıyorum dememişmiydîm.
Şimdi inandınız mı? dedi.
Çevresinde bulunanlar
hayretle: :
Vallahi sen gerçekten
doğru sözlü olansın, dediler.
Ben sizlere,
"Allah tarafından sizin bilmeyeceğiniz şeyler bana bildirilir."
demedim mi? Yanındakiler :
Vallahi bizler, senin
"Allah'ın hak peygamberi" olduğuna iman ettik, dediler.
Üzüntü ve kederin
yerini sevinç ve mutluluk almıştı. Herkes sevinç içindeydi. Yalnız oğullan
başlarını önlerine eğmiş, işledikleri suçtan dolayı pişmanlık duyuyor,
babalarından aflarını istiyorlardı. Boyunları eğik ve utanç içersindeydiler :
Ey babamız! Allah'tan
bizleri affetmesini, günahlarımızı bağışlamasını dile. Çünkü bizler gerçekten
günahkarız.
Yakup (a.s), Yusufun haberini aldıktan sonra bundan önceki yapılanları
unutmuş, yapılanlar gözlerine önemsiz gelmeye başlamıştı. Oğullarının tövbe
edip Allah'a yönelmesi de kendisini sevindirmişti.
-Sizin için, dedi
onlara. Rabbimden af dileyeceğim, çünkü o gerçekten çok bağışlayan ve çok
esirgeyendir.
Kenan illeri o gün
bayram yaptılar. Yakup (a.s) bir çok hayvan kestirerek fakir fukaraya yedirip
içirdi. Herkes Allah'ın verdiği nimetlerle nimetlendi.
Sevinç, mutluluk ve esenlik Kenan ellerinde yayıldı. Yusufun
yaşaması ve Mısır'a vezir olması herkesin dilinde dolaştı. Her yerde Yusuf
konuşuldu.
Musufun teklifi üzerine Yakup (a.s)'ın
ailesi Mısır'a göç etmek için hazırlandılar. Kısa bir süre sonra da yola
kovuldular. Develer hazırlanmış çocuklar ve yaşlılar develerin üzerine
bindirilmiş, gençler develerin ardında yürüyorlardı. Böylece günlerce yol
aldılar.
Yakup (a.s),
oğullarını görmek için sabırsızlanıyor bir an önce Mısır'a ulaşmak istiyordu.
Bu nedenle molaları kısa kestiriyor, az uyuyor, hızlı gidiyorlardı.
Yusuf (a.s) da
babasını çok özlemiş biran önce gelmelerini sabırsızlıkla bekliyordu.
Günlerini kardeşi Bünyamin ile dertleşerek geçiriyor,
Kenan yollarını her gün gözetletiyordu.
Bir gün Yusuf ile Bünyamin sarayın balkonunda oturmuş hem hasret giderip hem
de babalarının yolunu gözetlerken uzaktan bir atlının dolu dizgin saraya
doğru geldiğini gördüler. Acaba bu atlı babalarından bir haber getirmiş
olabilir miydi? Bu ümitle atlıyı gözleriyle takip ettiler.
Sarayın burçiannm altına gelen atlı, Yusuf (a.s)'ı görmüştü. Tam hizalanna gelerek :
Vezirim! Vezirim! dedi
bağırarak. Müjde, Kenan ellerinden gelen kervan göründü.
Yusuf, zaten böyle bir
haber bekliyordu, flemen muhafızları çağırarak
kervanı karşılamak için hazırlanmalan-nı söyledi. Kendisi de hızlı bir şekilde aşağı inerek atını
hazırladı. Muhafızlar ve piyadeler hazırlanmış ictimaya
girmişlerdi. Yusuf, onları denetledikten sonra askerlerin başına geçerek şehir dışına doğru yola çıktı.
Yusuf (a.s)m. Muhafız
birliğinin başında babasını ve anasını karşılamaya çıktığını duyan halk, ona
olan sevgisinden dolayı yollara döküldü. Mısır'da bayram havası vardı. Herkes
Yusuf un sevincini paylaşıyordu. Kısa bir sürede yollar insanlarla doldu.
İnsan seli Kenan illerinden gelecek kervanı karşılamak için şehir dışına
akıyordu.
Bu gün Mısır için
önemli bir gündü. Bu gün Mısır için mübarek bir gündü. Bu gün mısır için bayram
olarak kutlanacak bir gündü.
Yusuf, muhafız
alayının başında, piyedeler alayın arkasında, halk
da onlann arkasında gelenleri karşılamaya çıktılar.
Şehir dışına yakın bir
yerde her iki topluluk karşılaştı. Yakup (a.s) kervan'ın başındaydı. Yusuf
babasını görünce hemen atından indi. Babasına doğru Koştu. Babası da atından
inerek Yusuf'u kucakladı. Yusuf babasının elini öpüyor, babası oğlunun yüzünü
gözünü doya doya öpüyordu.
Her ikisinin
gözlerinden sicim gibi sevinç gözyaşları akıyordu. Gah ağlıyor, gah
gülüyorlardı. Bir süre böyle kaldıktan sonra diğerlerini de hatırlayarak birbirlerinden
ayrıldılar. Yusuf annesini de karşılayıp ellerinden hasretle öptü.
Yusuf kardeşlerine ve
ailelerine dönerek ; -Hoş geldiniz! Sefalar getirdiniz, diyerek sevgisini
belirtti.
Bu gün Yakup oğullarının
sevinç ve mutluluğuna diyecek yoktu. Herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Halk,
Yusuf ve ailesinin sevgisine katılıyor, onlarla seviniyordu. Yusuf tüm
ailesinin karşısına geçerek Allahın izin ve
iradesiyle Mısır şehrine emin ve güven içerisinde giriniz, dedi.
Yusufun sözüyle muhafız ve askerler iki şikka
ayrıldılar. Halk gelenleri aralanna aldı. Yusuf ve
babası Yakup (a.s) kervanın başında, kervan onlann
arkasında, asker ve korumalar arasında halkın içinde ilerleyerek saraya
girdiler.
Misafirlerin hepsi
sarayın büyük salonunda toplandılar. Yakup (a.s) ve oğullan ortada, saray
halkı çevrelerinde halka oluşturdular.
Yusuf, babasının ve
anasının ellerinden tutarak onfa-n tahtının üzerinde
kendi yanına oturttu.
Yusuf un babası Yakup,
hiçbir zaman böyle bir ihtişam ve debdebe ile karşılaşmamıştı. Mısır tahtının
üzerinden salona bakınca insanlann kayıtsız şartsız
bir şekilde Yu-sufa boyun
eğdiklerini gördü.
Yusufun bir dediği iki olmuyor, herkes ona itaat ve saygıda
kusur etmiyordu. Bu kendilerini çok etkiledi. Allah'ın verdiği bu nimetlerden
dolayı tahtın üzerinde secdeye kapandılar.
Yakup (a.s)'m secdeye
kapanması salonda bulunanların hepsinin secdeye kapanmasına neden oldu. Herkes
secdeye kapanmış Rablerine şükür ediyordu. Başlannı
secdeden kaldırdıktan sonra Yusuf, huzur ve mutluluk içerisinde dost ve akrabalanna bakarak babasına :
Sevgili babacığım!
dedi. İşte bu gördüğün saltanat ve hakimiyet, daha önce gördüğüm rüyanın
yorumudur. Hani küçükken ben; on bir yıldız, güneş ve ay'ın bana secde ettiğini
görmüştüm de bana; "kardeşlerine söyleme" demiştin. İşte şimdi Rabbim
o gördüğüm rüyayı gerçekleştirdi. İnsanları hizmetime koydu. Bana hükümdarlann yanında yer verdi. Doğrusu Rabbim bana çok şey
lütfetti. Şüphesiz Rabbim dilediğine lütfedicidir.
Yakup oğullan o günden
sonra Mısır'a yerleştiler. Yönetim ve iktidarda söz sahibi oldular. Zamanla
çoğalıp halkın arasına girdiler. Mısır halkı ile kaynaştılar.
Yusuf (a.s) iktidarı
döneminde Mısır halkı adil ve eşit bir şekilde yönetildi. Her yerde adalet hakim
oldu. Zalimler zulüm yapamadılar. Mazlumlar haklarını arayıp sorabiliyorlardı.
Kimsenin yaptığı zulüm kendisine kâr kalmıyordu. Güçlü mazlumu ezmiyor, kimse
keyfî bir şekilde dav-ranamıyordu. Ülkenin zenginlik
kaynakları adil bir şekilde dağıtılıyor, mallar zenginler arasında dolaşan
meta haline gelmiyordu. Zenginler mallarından fakirlerin hakkını gözetiyor
onların yokluk içerisine düşmelerine izin vermiyorlardı.
Ülkenin kaynaklan
düzenli paylaşıldığından kimse kimseye muhtaç olmuyordu. İnsanlar mutlu ve mesud bir şekilde hayatlarını sürdürüyor, adavet ve
düşmanlık meydana gelmiyordu.
Halk birbirlerine
saygı ve sevgi göstermeyi önemsemiş aralanndaki sevgi
bağı her şeyin üzerine çıkmıştı.
Bunlar Yakup (a.s) ve Yusufun insanlar arasında Allah sevgisini ve Allah
korkusunu yayması ile gerçekleşmişti. Mısır halkı hiçbir zaman bu kadar
birbirlerine sevgi ve saygı ile yaklaşmamış ve birbirlerine bağlanmamıştı.
Yakup (a.s) Rabbine
şükür etti. Hayatını namaz ve Allah'a ibadetle geçirdi, Ömrünün geri kalan zamanını
Mısır'da Yusuf ve tüm ailesi ile birlikte mutlu bir şekilde geçirdi.
Yakup {a.s) Yirmidört yıl gibi bir süre, Mısır'da yaşadıktan sonra
Rabbine kavuştu. Vasiyeti üzerine babası İshak'ın
Şam'da bulunan mezarının yanına defn edildi.
Yusır Topraklannm yönetimi Yusuf
(a.s)ı Allah'ın dinini yaşamaktan alıkoymadı. Onu Rabbine itaat etmekten
uzaklaştırmadı. Yusuf, her zaman Rabbini anıyor, ona ibadet ediyor, yalnız ve
yalnız ondan korkuyordu. Yusuf, Allah'ın emirlerini Mısır halkının arasında
yaydı. Mal ve
mülk peşinde koşmadı. Dünya malını
toplayıp yığanlardan olmadı. Ardında salih amelden
başka hiçbir şey bırakmadı.
Nihayet hayatın herkes
için son bulduğu gibi Yusuf (a.s) için de son bulma saati geldi çattı. Yusuf
(a.s) krallar gibi debdebeli törenlerle süslenmiş bir ölüm istemiyordu.
Cenaze merasiminin krallara yapılan şölenlerle gerçekleştirilmesine izin
vermedi. Kralların yanlanna, hükümdarların
piramitlerine gömülmek istemiyordu.
Kralların değil de salih insanlann yanına gömülmesini
istedi. Bu nedenle Rabbi olan Allah'a şu şekilde duada bulundu :
Ey Rabbim; Mülkten
bana nasibimi verdin. Bana rüyada görülen olayların yorumunu da öğrettin.
Ey gökleri ve yeri
yaratan; Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin.
Beni Müslüman olarak öldür. Ve beni salihler arasına
kat.
Allah, Yusuf (a.s)'ı
Müslüman olarak vefat ettirdi. Onu ataları İbrahim, İshak,
ve Yakup (s.a.)'ın yanına aldı.