ERDEM
BEKÇİSİ MÜSLÜMAN HANIMLARA
1)
Erkek İle Kadın Arasındaki Farklara İmanın Gereği
Erkek
ve Dişinin Bazı Özellikleri
I.
Kadının Şer’î Hicabının Tarifi
Himârı
(Başörtüsünü) Giyinme Şekli:
III.
Mü’min Hanımlara Hicabın Farz Oluşunun Delilleri:
A-
Kur’an-ı Kerim’den Deliller:
6)
Açılıp Saçılmak Şer’an Haramdır
Teberrüc
(Açılıp Saçılmak) Bir Kaç Şekilde Olur.
7)
Zinayı Haram Kılan Allah Zinaya Götüren Yolları Da Haram Kılmıştır
9)
Çocukların Sapıklığa Götüren Başlangıç Noktalarından Korunması Gereği
10)
Mahremler Ve Mü’min Hanımlar İçin Kıskançlık Duyma Gereği
KADINI
HAYASIZLIĞA ÇAĞIRANLARIN ORTAYA ÇIKARTILMASI
Bekr b.
Abdullah Ebu Zeyd
Çeviren
M. Beşir Eryarsoy
Hamd bir ve tek Allah’adır. Salat ve selam
kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan peygamberimiz Muhammed’e, onun aile
halkına, ashabına ve kıyamet gününe kadar ona güzel bir şekilde uyacak
olanlaradır.
Elinizdeki kitapçık mü’min hanımların erdem yolu
üzerinde sebat göstermelerini sağlamak, düşüklüğe çağıran batıcıların iddiaları
üzerindeki örtüleri açmak için insanlara sunduğumuz bir kitapçıktır. Çünkü;
yüce Allah’a kulluk, temizlik, iffet, haya ve nâmusu kıskanmak esasları üzerinde
kurulu, günümüzün dinine bağlı müslümanın hayatı, her taraftan itikat ve
ibadetlerle ilgili şüphe hastalıklarını, yaşayışta ve toplumsal hayatta da
şehvet hastalıklarını beraberinde getiren tehlikelerle dört bir yandan
kuşatılmış bulunmaktadır. Bu hastalıklar, müslümanların hayatında daha
derinlere inmesi için İslam ile savaşmak amacına yönelik kötü bir planın, İslam
ümmetine karşı hazırlanan kötü komplonun bir parçasıdır. Bunu “Yeni Dünya
Düzeni”, Hak ile batılı, maruf ile münkeri, iyi ile kötüyü, sünnet ile bid’ati,
sünnetten gelen ile bid’at olanı, Kur’an ile sonradan değiştirilmiş ve
neshedilmiş Tevrat ve İncil gibi kitapları, cami ile kiliseyi, müslüman ile
kafiri birbirine karıştırmak amacını güden “karıştırma teorisi”1 ile
dinleri birleştirme çerçevesi içerisinde benimsemiş bulunmaktadır.
İşte bu “karıştırma teorisi”, dini mü’minlerin
nefislerinde yiyip bitirmek müslüman toplumu güdülen bir sürü haline getirmek,
inancı sarsılmış şehvetlerine ve zevklerine gömülmüş, duygusuz bir hale
geldiğinden ötürü, marufu da maruf münkeri de münker olarak bilmeyen bir sürüye
dönüştürmek için ortaya konulmuş en hainane bir plandır. Bunun sonucunda bu toplumun bedbaht olan
kimseleri, hüsrana uğramış bir şekilde topukları üzerine gerisin geri dönsün ve
aşama aşama dininden ayrılıp irtidat etsin.
Bütün bunlar dostluk ve düşmanlık (velâ ve berâ)
sınırlarını çiğneyerek Allah için sevme, Allah için buğzetme duygularını
peyderpey aşındırma, dilleri hak sözü söylemekten alıkoymak, hayır namına bir
kalıntıya sahip olan kimseler için ithamlar üreterek onları terörizm, aşırılık,
köktencilik, gericiklik ve buna benzer kafirlerin müslümanlar için,
batılılaşmış olanların iman edip sebat eden kimseler için, galip gelenlerin
müstazaf kimseler için uydurdukları benzeri diğer lakaplarla itham etmek
suretiyle cereyan etmektedir.
Ümmetin sulandırılması, şehvetlerine gömülmesi,
ahlâkının çözülmesi yolunda bu tehlikelerin en uğursuzları ve en etkin olanları
arasında, gerek kendi hanımları, gerek mü’minlerin hanımları için İslami erdemi
himaye etmekten yüz çevirmiş bulunan fitne propagandacılarının, fitnenin
basamaklarında yükselmeye, hayasızlığı yaygınlaştırmaya çalışmalarıdır. Bunlar
namusların temizliğini koruyup muhafaza etmekten yüz çevirmiş, bunları
yerlerinden sarsmaya yönelmişlerdir. Bu kapıları kırıp geçmek için
umutlanmışlardır. Bütün bunlar, günahkârlığa davet eden propagandalar ve kadın
hakları, kadının özgürlüğü, erkeklerle eşitliği ve benzeri saptırıcı sloganlar
adı altında yapılmak istenmektedir. Ve buna benzer açıklanması uzayıp gidecek
bir takım propaganda sloganları altında bunları sürdürmektedirler. Bunları
küçücük akıllarla ve hasta fikirlerle ele almışlar, İslam topraklarında ve
müstakim toplumlarda bunlara çağırmakta ve koşmaktadırlar. Maksatları ise
örtüyü kaldırıp atmak, çıplaklığı, açıklığı, ihtilâtı yaygınlaştırmaktır; ta ki
tesettüründen sıyrılmış kadın, lisan-ı haliyle: “İşte ey her türlü şeyi mübah
görenler size hazırlandım” desin.
Onlar bu tuzaklarını sinsice uygulamaya koymak
istediler. Bunun için önce çocuk bakım evlerinde kız ve erkeklerin karışmasını
sağladılar. Çocuklar için medya araçlarında programlar koydular, çocukları
birbirleriyle tanıştırdılar, toplantılarda her iki cinsten çiçeklerin
–demetlerini değil- çelenklerini sundular… İşte çoğu insanların önemsemediği bu
tür başlangıçlarla hicap delinir ve ihtilat kurumlaştırılır.
Çoğu kimseler başlangıç olan bu işlerin
maksatlarını kestiremez. Aynı zamanda bunların kaynaklarını da bilemez. Nitekim
moda diye bilinen hayasızca ve seviyesiz kıyafetlerin değişiminde de durum
böyledir. Moda aslında ırzlarını kaybetmiş “fahişe”lerden gelen bir rüzgardır.
Bu sebeple onlar bizzat kendi namuslarını yenilenip duran kıyafetlerle teşhir
ederler. Bu ise çıplaklığın ve sefilliğin en ileri derecesidir. Çarşı pazar bu
tür elbiselerle dolup taşmakta, kadınlar da bunları satın almak için
birbirleriyle yarışmaktadırlar. Eğer bunların kokuşmuş kaynağını bilselerdi hiç
şüphesiz kendilerinde haya kırıntısı kalmış bulunanlar bunlardan
uzaklaşırlardı.
Harama başlangıçlardan birisi de küçük çocuklara
çıplaklaştırıcı elbiseler giydirmektir. Çünkü bu yolla küçük çocuklar bu
elbiselere alışmakta, bunlardaki başkalarına benzeme ve çıplaklık ile ziynetin
başkasına gösterilmesi haline alışmaktadırlar.
Bu şekilde bu komplocular çeşitli yolları
izlediler. Kadının çıplaklığını yüksek sesle istediler, dört bir yandan onun
açılması gerektiğini söylediler. Kimi zaman bu işin propagandasını yaparak,
kimi zaman uygulayarak, kimi zaman fesat sebeplerini yaygınlaştırarak bu işi
yapmaya kalkıştılar. Sonunda insanlar karmakarışık bir durum ile karşı karşıya
kaldılar. Çoğu kimsenin ruhunda iman sarsıntıya uğradı. Güç, kudret ancak aziz
ve hakim olan Allah’tandır.
O halde mü’min kadınların sıkıntısını
kaldıracak, garezkâr batıcıların din ve ümmete yönelik kötülüklerini bertaraf
edecek, Allah’ın mü’min hanımlardan ibadet olarak istediği farz olan hicabı
hatırlatacak, haya ve iffeti, mahremlere karşı şer’i kıskançlığı koruyacak,
Allah ve Resûlünün haram kıldığı çıplaklıkla, açılıp saçılmakla, ihtilat ile fazilete
karşı savaş vermekten sakındıracak, fazilete ihanet edenlerin ve rezalete
çağıranların yüzüne şamar gibi inecek, hak sözü yüksek sesle söylemek
kaçınılmaz bir şeydir; ta ki iffetli olan hanımın lisan-ı hali :
“Uzak dur benden, uzak dur benden
Sen benden değilsin, ben de değilim senden”
desin ve yüce Allah bununla kullarından dilediği
kimselere mahremlerini, kadınlarını bu kötü propagandalardan korumak uğrunda
sebat versin. Şüphesiz bu kötü propagandaların hiç birisini iyi bir şekilde
yorumlamaya imkân yoktur. Çünkü
müslümanların da tanık olduğu çıplaklık, açılıp saçılmak, bu saptırıcı
propagandaların sızdığı bütün İslamî toplumlarda hayasızlığın yaygınlığı, buna
imkân vermektedir.
Hatta basın bu husuta o kadar aşağılık
derecelere inmiştir ki; toplumun değerlerine karşı çıkmak, bazı aşağılık
kimselerin, alçakça eğilimlerini hobi olarak göstermesi gibi hayasızlığa ön
ayak olan bir takım sapık eğilimleri açığa vuracak seviyeye kadar ulaşmış
bulunmaktadır… ve buna benzer ahlakî kayıtlardan ve manevi bağlardan sıyrılıp
uzaklaşmayı ifade eden bir takım görüntüleri yayınlayacak hale gelmiştir.
Baba, oğul, kardeş, koca ve benzeri bir kadının
sorumluluğunu Allah’ın kendisine yüklediği her bir erkek, kadının hicabı
bırakıp açılmasına hayadan uzaklaşmasına meydan vermekten çekinsin, Allah’tan
korksun; dünya menfaatlerini, nefislerin arzu ve isteklerini; namus ve
haysiyeti korumak, âhirette uçsuz bucaksız mükafâata nail olmak gibi, daha
hayırlı ve kalıcı olan şeylere tercih etmekten sakınsın.
Müslüman hanımlar da Allah’tan korkmalı,
kendilerini Allah’a teslim etmeli, Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’i biricik
önder kabul etmeli, başıboşluğa, hayasızlıklara ve kokuşmuşluğa davet eden
kimselere iltifat etmemelidirler. İmanı, gerçek, yakini güçlü olan kimse,
Alah’a bağlanır, onun şeriatı üzerinde dosdoğru yol alır.
Elinizdeki bu kitapçık, şu iki hususta yolumuzu
aydınlatmaya çalışmaktadır:
Erdemin esasları, korunması ve mü’min hanımların
ona bağlanması için teşvik edilmesi.
Kadını erdemsizliğe çağıran kimselerin iç
yüzünün açığa çıkartılması ve mü’min hanımların erdemsizliğe düşmekten
sakındırılması.
Birinci bölümün ortaya konulmasıyla ikinci
noktaya verilecek kesin cevap da açıkça bilinmiş olacaktır. Yüce Allah’ın
izniyle bu anlatılanlar Allah’ın basiretini nurlandırdığı, hidayete iletmek
isteyip ona sebat vermeyi dilediği kimseler için ikna edici doğru yolu
göstericidir ve yeterli bir öğüttür. Herkes kendisini hesaba çekebilcecek
durumdadır. Onun için neyin nereden gelip nereye gittiğine iyice dikkat
etmelidir. Ben tebliğimi yaptım, Allah
bana yeter, O ne güzel vekildir.
Bu kitapçık kadın hakkında yazılmış ikiyüz kadar
kitap, broşür ve makaleden özetlenmiş ve ortaya çıkarılmıştır. Tefsir, hadis,
fıkıh ve benzeri alanlara dair kitaplar bunun dışındadır. Bir takım ifade ve
cümlelerin kaynaklarını göstermek suretiyle bu kitapçığı ağırlaştırmak
istemeyerek, burada bu kadarcık işarette bulunmakla yetindim. Şüphesiz yüce
Allah’ın mü’min erkeklerle kadınların kalplerine kendisiyle sebat verdiği
hususlardan birisi de bir takım âyetlerde Kuran-ı Kerim’in sırlarına gerektiği
gibi dikkat çekmektir. İşte bu kitapçıkta kitabın sahifeleri arasında bu
kabilden bir çok örneğe rastlanılacaktır.
Bu kitapçığımın güzel bir şekilde kabul
görmesini sağlamasını Cenab-ı Allah’dan niyaz ederim. Âlemlerin Rabbi Allah’a
hamdolsun.
Bekr b.
Abdullah Ebu Zeyd
1.4.1420 h.
Hem bedenî, hem manevî, hem şer’î bakımdan erkek
ile kadın arasındaki farklılıklar kader açısından, şer’î açıdan, maddi ve aklî
açıdan apaçık ortadadır.
Bunu şöylece açıklayabiliriz: Yüce Allah erkek
ve kadını insan türünün erkek ve dişi olmak üzere iki ayrı parçası halinde
yaratmıştır.
“Erkek ve
dişiden ibaret olan ikili çifti o yaratmıştır.” (en-Necm, 53/45)
Herbirisi kendi alanında kâinatın imar edilmesi
için çalışır. Yine kâinatı yüce Allah’a kulluk etmek suretiyle imar etmekte
ortaktırlar. Dinin genel esasları bakımından erkek ile kadın arasında herhangi
bir fark sözkonusu değildir: Tevhid, itikad, imanın hakikatleri, sadece Allah’a
teslim olmak, sevap ve mükâfat, teşvik ve korkutmaya dair buyruklar, faziletler
gibi hususlarda…
Genel olarak haklar ve görevlerle ilgili genel
şer’î hükümler bakımından da aralarında hiç bir fark yoktur:
“Ben
cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (ez-Zâriyât, 51/56);
“Erkek
olsun kadın olsun kim mü’min olduğu halde salih amel işlerse biz şüphesiz ona
çok güzel bir hayat yaşatırız” (en-Nahl, 16/97)
“Erkek
veya kadın her kim mü’min olarak salih amel işlerse; işte onlar cennete
girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar dahi zulmedilmez.” (en-Nisâ, 4/124)
Fakat yüce Allah yaratılışın nitelikleri,
görünüm ve var edilişleri itibariyle erkeğin dişi gibi olmamasını hüküm ve
takdir ettiğinden ötürü, erkeklikte yaratılış bakımından bir mükemmellik ve
tabii bir güç vardır. Dişiler ise yaratılış, karakter ve tabiatları itibariyle
ondan biraz daha eksiktir. Çünkü dişinin ay hali, gebelik, doğum, süt emzirme,
süt emen bebeğin halleri, ümmetin gelecek neslinin eğitilmesi gibi
sorumlulukları vardır. İşte dişi bundan ötürü Adem aleyhisselam’ın eğe kemiğinden yaratılmıştır. O onun bir
parçasıdır. Ona tabidir. Ona aittir. Erkek ise dişinin işlerini görüp gözetmek,
onu korumak, ona gereken harcamaları yapmak hususlarında ve her ikisinden
meydana gelen zürriyet üzerinde kendisine güvenilen sorumlu kişidir. Yaratılış
itibariyle ortaya çıkan bu farklılığın etkisi de güçleri ve bedenî, aklî fikrî
duygusal ve iradî kudretleri iş ve sorumlulukları yerine getirmek, bu hususta
yetkinlik bakımından farklılıklar vardır. Buna ek olarak modern tıp alimleri
her iki cinsin yaratılış farklılıkları bakımından hayret verici bilgilere
ulaşmışlardır.
Bu tür farklıklar sebebiyle bir takım şer’î
hükümler sözkonusu olmuştur. Herşeyden haberdar ve herşeyi bilen yüce Allah’ın
sonsuz hikmeti gereği bazı şer’î hükümlerde erkek ile kadın arasında farklılık,
ayrılık ve üstünlük sözkonusudur. Onların herbirisinin yaratılışına ve
oluşumuna uygun düşen görevlerde, her birisinin gücünde görevini yerine
getirişinde, herbirisinin insan hayatı hususu onda kendi alanı ile ilgili özel
durumunda farklılıklar sözkonusudur. Böylelikle hayat mütekâmil bir hal alır ve
onların herbirisi bu hayatta kendine düşen görevi yerine getirir.
Şanı yüce Allah, erkeklere yaratılış ve
oluşumlarına, bünyelerinin terkibine, bu terkibin özelliklerine,
yetkinliklerine, bunları yerine getirmek hususundaki yeterliliklerine,
sabırlarına, gayretlerine, vakarlarına uyan özel bir takım hükümler koymuş ve
onların genel olarak görevleri evin dışında olup evin içinde bulunanlar için
çalışmak ve gerekli harcamaları yapmak olarak tesbit edilmiştir.
Şanı yüce Allah kadınlara da yaratılışlarına,
oluşumlarına, bünyelerinin terkibine ve özelliklerine, yetkinliklerine uygun ve
görevlerini yerine getirmeleri ve katlanış güçlerinin azlığı ile bağdaşan özel
bir takım hükümler koymuştur. Onların görevleri de genel olarak evin içerisinde
evin işlerini yerine getirmek ve onun içinde yaşayan ümmetin gelecek neslini
eğitmektir.
Yüce Allah, İmran’ın hanımının söylediği: “Erkek ise kız gibi değildir” (3/36)
buyruğunu bize aktarmış bulunmaktadır. Yaratmak, emir vermek, hüküm ve şeri’at
koymak yalnız kendisinin olan Allah’ın şanı ne yücedir:
“İyi bilin
ki; yaratma da emretme de yalnız onundur” (el-Araf, 7/54)
İşte yaratılış, oluşum ve kabiliyetler
bakımından yüce Allah’ın kaderi ve kevnî iradesi bu doğrultudadır ve işte yüce
Allah’ın emir, hüküm ve teşrî hususundaki dinî ve şer’î iradesi budur. Her iki
irade kulların menfaatleri, kâinatın imar edilmesi, fert, aile, cemaat ve insan
toplum hayatının düzeni için bir araya gelmiş, aynı hedefte toplanmış
bulunmaktadır.
1- Erkeğe özgü bazı
hükümler: Onlar evi korumak, gözetmek, faziletlerin koruyuculuğunu yapmak,
aşağılık halleri önlemek, türlü musibetlere karşı korumak gibi sorumluluklarla
evlerinin kavvâmı (reiseri, doğrultucuları)dırlar. Aynı şekilde onlar evlerin
içerisinde bulunanlar için kazanmak ve onlara gerekli harcamaları yapmak (infak)
ile de kavvâm (görevli)dırlar.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Erkekler
kadınlar üzerine yöneticidirler. Bu, Allah’ın bazılarını bazılarına üstün
kılmış olmasından ve erkeklerin (kadınlara) mallarından infak etmelerinden
dolayı böyledir. İyi kadınlar, itaatlı olan ve Allah’ın koruması ile kendileri
de gizli olanı koruyanlardır.” (en-Nisa, 4/34)
Şimdi Tahrîm Suresi’nde yüce Allah’ın “altında”
diye kullandığı Kur’ânî lafızda bu kıyâmın (kavvâmiyetin, reisliğin) etkilerine
bir bakalım:
“Allah
kafirlere Nuh’un karısıyle Lut’un karısını misal olarak verdi. Bunların ikisi
de kullarımızdan iki salih kulun (nikâhı) altında idiler.” (et-Tahrîm, 66/10)
Yüce Allah’ın: “altında” buyruğu, bu iki kadının
kocaları üzerinde herhangi bir otoriteleri bulunmadığını, otoritenin erkeklerin
lehine onların üzerinde bulunduğunu ortaya koymaktadır. O halde kadın erkeğe
eşit de olamaz; onun üstüne de ebediyyen çıkamaz.
2- Peygamberlik ve risâlet
sadece erkekler arasında görülmüştür. Kadınlardan bu görevle kimse gelmemiştir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Senden
önce peygamber olarak gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz şehirli
erkeklerden başkaları değildi.” (Yusuf, 12/109)
Müfessirler: Yüce Allah kadın, melek, cin yahut
bedevi bir kimseyi peygamber olarak göndermemiştir, diye açıklamışlardır.
3- Velâyet-i amme
(halifelik) ve hakimlik, valilik ve buna benzer onun adına vekaleten uygulama
yapan makamlar ile nikâh gibi diğer velâyetler de –kadınlar dışarıda kalmak
suretiyle- sadece erkekler için söz konusudur.
4- Erkeklere has ve
kadınlar hakkında sözkonusu olmayan pek çok ibadetler vardır. Cihadın ve cuma
namazı kılmanın farziyyeti, ezan ve kamet getirmek ve benzeri ibadetler.
5- Talâk kadının değil,
erkeğin yetkisindedir. Çocuklar da kadına değil, erkeğin nesebine nisbet
edilirler.
6- Erkek mirasta dişinin
iki katını alır, diyet, şahitlik ve benzeri durumlarda da erkek iki kadının
yerini tutar.
İşte bu ve benzeri erkeklere has bir takım
hükümler ile yüce Allah’ın Talak âyeti diye bilinen âyetin sonunda yer alan: “Erkeklerin ise kadınların üstünde bir
dereceleri vardır Allah azizdir hakimdir” (el-Bakara, 2/228) buyruğunun
anlamı budur.
Yüce Allah’ın kadınlara özel olarak tesbit etmiş
olduğu hükümlere gelince bunlar ibadetler muamelat evlenme ve buna bağlı olan
hususlarla yargı (hakimlik) ve benzeri hususlarla alakalı pek çok konu altında
düzenlenmiştir. Bunlar Kur’an ve sünnetten konu ile ilgili fıkhi eserlerden
öğrenilebilir hatta geçmiş dönemde de günümüzde de yanlızca bu alana dair
eserler de yazılmıştır.
Bu hükümlerin bir bölümü kadının hicabı ve
erdeminin korunması ile alakalıdır.
Yüce Allah’ın erkek ve kadına özel olarak tesbit
etmiş olduğu bu hükümler bir takım hususları da ifade eder. Aşağıda
kaydedeceğimiz üç husus bunlar arasında yer alır:
1- Erkek ile kadın
arasında maddi manevi ve şer’i farklılıkların bulunduğuna inanmak ve bunları
teslimiyet ile karşılamak. Herkes Allah’ın takdiri ve şeriatı itibariyle
kendisine tayin etmiş oldukları ile razı olmalıdır. Bu farklılıkların adaletin
ta kendisi olduğuna insanlık toplumunu
hayatının bununla nizam ve intizam bulacağına inanmak.
2- Erkek olsun kadın olsun
hiç bir müslüman Allah’ın diğerine tahsis etmiş olduğu sözü geçen farklılıkları
temenni etmemelidir. Çünkü böyle bir temenni
Allah’ın kaderine Allah’ın hüküm ve şeriatine razı olmamak demektir. Kul
rabbinden lütf-u ihsan istesin. İşte bu kıskançlığı ortadan kaldıran, mü’min
ruhu güzel bir şekilde eğiten, Allah’ın kaza ve takdirine razı olmaya alıştırıp
bu yolda eğiten şer’i bir edeptir. Bundan dolayı yüce Allah böyle bir razı
olmayışı yasaklayarak şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın
kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere
kazandıklarından bir pay olduğu gibi, kadınlara da kazandıklarından bir pay
vadır. Onun lûtfundan isteyin. Şüphesiz Allah herşeyi çok iyi bilendir” (en-Nisa, 4/32)
Âyetin nüzul sebebi, Mücahid’in rivayetine göre
şöyledir: Umm Seleme
“Ey Allah’ın Resûlu” dedi “Erkekler gazaya
çıkıyor, biz ise çıkmıyoruz. Hem bizim mirastan payımız (erkeklerin) yarısıdır”
dedi. Bunun üzerine: “Allah’ın kendisi
ile kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin…” Âyeti nâzil
oldu. Bunu Taberi, İmam Ahmed ve başkaları rivayet etmiştir.
Taberi –yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun-
şöyle demektedir: “Bununla şanı yüce Allah şunu demek istemektedir: Allah’ın
kendisi ile kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri arzulamayınız.
Nakledildiğine göre bu erkeklerin konumunda olmayı temenni eden ve erkeklere
has bir takım özelliklerin kendilerinin de olmasını isteyen bir takım kadınlar hakkında
inmiştir. Yüce Allah kullarına batıl temennilerde bulunmayı yasaklayarak kendi
lütfundan dilekte bulunmayı emretmektedir. Çünkü temennilerde bulunmak kişileri
kıskançlığa ve haksız yere azgınlığa iter.”
3- Sadece temennide
bulunmak bile Kur’ân nassıyle yasaklandığına göre; erkek ile kadın arasındaki
şer’î farklılıkları inkâr ederek bunları ortadan kaldırmaya davet eden, eşitlik
isteyen ve “erkek kadın arasında eşitlik” adı altında buna çağıran kimselerin
durumu ne olabilir? Şüphesiz ki bu inkârcı bir nazariyedir. Çünkü böyle bir
iddia ile erkek ile kadın arasındaki yaradılış ve manevi bakımlardan mevcut
farklılıklar hususunda yüce Allah’ın
kevnî ve kaderi iradesine karşı çıkmak ve daha önce bir bölümünden söz
ettiğimiz gibi bir çok hükümde erkek-kadın arasındaki farklılıkları ortaya
koyan kesin şer’î nasslar çerçevesinde İslam ile mücadeleye girişmek demektir.
Yaratılış ve yetkinlik hususlarındaki
farlılıklara rağmen, bütün hükümlerde eşitlik söz konusu olursa, elbette bu
fıtrata karşı çıkmaktır ve bu hem üstün olana, hem daha alt mertebede bulunana
zulmün ta kendisi olur. Hatta beşeri toplumun hayatına bir zulümdür; çünkü
bunun neticesinde üstün olanın güçlerinin meyvelerinden mahrum kalınacak ve
daha alt mertebede olanın gücünün üzerinde de ağır yükler yükletilecektir.
Hakimler hakiminin şeriatinde bu kâbilden, bir hardal tanesi ağırlığı kadar
zulüm dahi bulunamaz. Bundan dolayı bu yüce hükümlerin himayesinde kadın anne
olarak, evinin idaresini üstlenen olarak, ümmetin gelecek nesillerinin eğiticisi
olarak daima teminat altında tutulmuştur.
Büyük ilim adamı Mahmud b. Muhammed Şakir’in az
önce geçen Taberi’nin (VIII, 260) daki sözleri ile ilgili olarak şunları
söylediğini görüyoruz: “Fakat bu kabilden sözler ve arzular bu dönemin
insanlarının bolca yaptıkları bir iştir. Onlar bu hususu anlamakta öyle bir
karışıklığa düşmüş bulunuyorlar ki bundan kurtulabilmeleri ancak samimi bir
niyyet, bu insanın tabiatını sağilıklı bir şekilde kavramak, hiç bir dayanağı
bulunmayan asılsız temennileri ayırdedebilmek, üstün gelmiş toplumları taklit
etmek boyunduruğundan kurtulmak, günümüzdeki toplumları sağa sola savuran
tutarsız toplumların esaretinden özgürlüğe kavuşmakla mümkün olabilir. Fakat
Allah’ın kendilerine hidayet vermesini, hallerini ıslah etmesini dilediğimiz
bizim ümmetimizin insanları, sapıklık yoluna sürüklenmiş bozulan hallerini,
gayret, akıl ve hikmet ile düzeltebilecekleri şeylerle düzeltmek suretindeki
fesadı birbirine karıştırmış bulunuyorlar. İnsanlar öyle aşırıya gitmiş,
çağlarının basınına egemen olan kin sahibi propagandistler öyle çoğalmış ki,
artık kimse kimseyi anlamaz olmuş, akıllar karmakarışık bir hal almış, çoğu
insanların ayağı bu propagandistlerin arkasından kaymıştır. Nihayet dine
müntesip ilim ehli bir takım kimseler arasından bile bu husuta dindar herkesin
uzak olduğu sözler söylemekte olduğunu görecek hale geldik. Bir ümmetin
erkekleriyle, kadınlarıyla afet, musibet ve bilgisizliklerden uzak sağlıklı bir
hayat yaşaması ile ümmetin erkek ile kadın arasındaki her türlü farkı bir
kenara iterek işin –Ebu Cafer et-Taberi’nin (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)
dediği gibi- kişileri kıskançlığa iten, haksızca azgınlığa götüren, batıl
temennilere dönüşmesi arasında büyük bir fark vardır. Allah’ım, dillerin
kalplere hainlik ettiği bir zamanda bizi dosdoğru yola ilet! Yüce Allah’ın
emrine kendileri hakkındaki hükmüne muhalefet eden kimseler, –kendilerinden
öncekileri alıp götürdüğü gibi, bu yeryüzündeki izlerini silip süpürecek,
onlardan geriye hiç bir şey bırakmayacak bir musibetin kendilerine gelip
çatmasından korksunlar.”
Bu esas ile ilgili açıklamalarımızla erkek ile
kadın arasındaki maddi, manevi ve şer’î farklılıklar ortaya çıkmış olmaktadır.
Bu esasa bağlı olarak zinet ve hicap
hususlarında erkekler ile kadınlar arasındaki farklılılara dair gelecek esaslar
bina edilecektir.
Genel anlamıyla hicap, alıkoymak, setretmek
(örtmek, kapatmak) demektir. Erkek yahut kadın her müslümana farzdır. Erkek
erkekler ile birlikte, kadın kadınlar ile birlikte, biri diğeri ile beraber,
her birisi fıtratına, karakterine, kendisi için şeriatta belirlenmiş hayatî
görevlerine uygun düşecek şekilde hicap ile emrolunmuştur. Her iki cins
arasındaki hicab, yaratılış, güçler ve onların herbirisi için şeriatte tesbit
edilmiş görevler çerçevesinde farklılıklar arzeder.
Erkeklerin -göbekten diz kapağına kadar- hem
erkeklere hem de kadınlara karşı avretlerini setretmeleri farzdır. Bundan
hanımları, yahutta erkeğin sahip olduğu cariyeler müstesnadır.
Şeriat, şehveti uyandıran dokunmak ve bakmak
korkusu dolayısı ile, çocukların aynı yatakta bir arada uyumalarını yasaklamış
ve birbirinden ayrılmalarını emretmiştir.
Erkeğin üzerinde hiç bir şey bulunmaksızın namaz
kılması yasaklanmıştır.
Erkek olsun kadın olsun çıplak hiç bir kimse
Beytullah’ı tavaf edemez.
Erkek ya da kadın, kimsenin kendisini görmediği
bir yerde geceleyin dahi olsa, çıplak olarak namaz kılamaz.
Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem çıplak yürümeyi yasaklayarak: “Çıplak olarak yürümeyiniz” buyurmuştur.
Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem yalnız kaldığımız takdirde çırılçıplak soyunmamızı
yasaklayarak: “Allah, insanlardan çok
kendisinden hayâ edilmeye lâyık olandır” diye buyurmuştur.
İhramda iki cins arasındaki farklılıklar bilinen
bir husustur.
Erkeklerin, erkekliğe yakışmayan zinetlerle
giyim, süs eşyası, konuşma ya da benzeri herhangi bir yolla kadınlara
benzemeleri yasaklanmıştır.
Erkeklere elbiselerini ayak bileğinden aşağıya
sarkıtmaları yasaklandığı halde, kadınlar ayaklarını örtmek üzere elbiselerini
bir arşın kadar sarkıtmaları emrolunmuştur.
Allah mü’minlere, gözlerini bakmaları yasak olan
şeyler ile şehvetlerini harekete getirecek her bir şeye bakmaktan sakınmalarını
emretmiştir. Bu nefsin kendisini harama düşürmesi muhtemel olan herhangi bir
şeye göz dikmekten uzaklaştırılması hususunda pek büyük şer’î bir edeptir.
Erkeklerin tüyü bitmemiş çocuklarla başbaşa
kalmaları, şehvetle yahutta şehvetin galeyâna gelmesi korkusu ile onlara bakmak
da yasaklanmıştır.
Ve buna benzer günahlardan pisliklerden insanı
arındıran ve tertemiz eden başka hususlar… Çünkü böylesi kişiye imanın tadını
almak imkanını verir, kalbini nurlandırır, güçlendirir, edep yerlerini
korumasını, hayasızlıklardan, çirkinliklerden, mertliğe yakışmayan işlerden
uzak kalmasını sağlar, hayasını korur. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’den: “Haya
hayırdan başka bir şey getirmez” dediği sabittir.
Bütün mü’min kadınlara yüz ve eller de dahil
olmak üzere, bedenin tamamını örten şer’î hicaba riayet etmek şer’an farzdır.
Hicabı sağlayan bu elbise, ziynet eşyası ve buna benzer edinilen bütün
ziynetleri her türlü yabancıya karşı koruyacak şekilde olmalıdır. Böyle bir
hicabın farz oluşu Kur’an ve Sünnetteki pek çok delil ile Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çağından
itibaren Raşid halifeler dönemindeki mü’min kadınlara varıncaya kadar gelen
amelî icmâ’ delil teşkil etmektedir. Böylelikle faziletli nesillerden sonra da
İslam devletinin küçük devletçiklere bölündüğü hicri ondördüncü asır ortalarına
kadar bu uygulama, bu şekilde devam edegelmiştir. Bu husutaki sahih rivayetler
ve kıyas da bunun farz olduğuna delildir. “Maslahatların gerçekleştirilmesi ve
mefasedetlerin bertaraf edilmesi” şeklindeki sahih kaide de bunu
gerektirmektedir.
Kadına farz olan bu hicap kadın evde bulunuyor
ise, duvar ve perdelerin arkasında olmakla; şayet kendisine yabancı (nâmahrem)
bir erkeğin karşısında evin içinde ya da dışında bulunuyor ise, o takdirde
hicap şer’î elbise ile yani onun bütün bedenini ve edinilmiş diğer ziynetlerini
örten aba ve baş örtüsü ile gerçekleştirilecektir. Nitekim nasslar böyle bir
hicabın ancak şartlarını taşıdığı takdirde şer’î bir hicap olduğunu orataya
koymaktadır. Yine nasslar bu hicabın pek büyük faydalarının olduğunu, pek çok
hayırları ve oldukça büyük erdemleri ihtiva ettiğini ortaya koymaktadır. Bundan
dolayı şeriat, bu hicabı ortadan kaldıracak yahut bu hususta gevşekliğe gitmeyi
engelleyecek bir takım sebeplerle onu kuşatmış bulunmaktadır.
Bundan dolayı bu esası dört önemli meseleyi ele
alarak açıklamamız gerekmektedir:
Birinci
mesele:
Hicabın tarif edilmesi
İkinci
Mesele:
Hicab kaç örtü ile olur
Üçüncü
Mesele:
Mü’min hanımlara hicabın farz oluşunun delilleri
Dördüncü
Mesele:
Hicabın faziletleri hakkında olacaktır
Şimdi bu meseleleri açıklayalım:
Hicab, sözlük anlamı itibariyle örtmek, engel
olmak, engel koymak anlamları çerçevesinde dönüp dolaşan bir masdardır.
Kadının hicabı şer’î anlamı itibariyle:
Kadının bütün bedenini ve ziynetini örtmesi
demektir. Bu örtme, ona yabancı olanların (namahremlerin), bedenini yahutta
süslendiği herhangi bir ziynetini görmelerini engellemeli ve bu örtünme, ya
elbiselerle yahut da evin içinde bulunmakla gerçekleşmelidir.
Bedenin örtünmesi bedenin tamamını kapsar, yüz
ve eller de bedenin kapsamı içerisindedir. İleride yüce Allah’ın izniyle buna
dair deliller oraya konacaktır.
Kadının ziynetinin örtünmesine gelince;
kadının yaratılışı dışında kalıp
kendileriyle süslendiği eşyanın örtünmesi demektir. İşte yüce Allah’ın: “Süslerini göstermesinler” (en-Nur,
24/31) buyruğundaki “ziynet: süs” ‘ün anlamı budur. Buna “edinilen ziynet” adı
verilir. Yüce Allah’ın: “Ondan görünen
kısmı müstesnâ” buyruğundaki istisnâ, görünmeleri halinde kadının bedeninin
herhangi bir bölümünün görünmesini gerektirmeyen, sonradan edinilen ve dışarıda
bulunan ziynettir. Cilbâbın yahut abanın dış kısmı gibi. Bunun görünmesi
zorunlu bir şeydir. Aynı şekilde rüzgarın abayı açarak altındaki elbisenin
görünmesi de böyledir. İşte yüce Allah’ın: “Ondan
görünen kısmı müstesnâ” buyruğunun anlamı budur. Yani isteyerek değil de
istemeyerek görünen kısmı demektir. Çünkü yüce Allah: “Allah hiç bir nefse takatinden fazlasını yüklemez” (el-Bakara,
2/286) buyurmaktadır.
“Görülmeleri bedeninden bir kısmını görmeyi
gerektirmeyen” şeklindeki ifademiz, kadının kullandığı fakat bununla birlikte
görülmeleri bedeninden bazı yerleri görmeyi gerektiren süsleri kapsam dışı
bırakmak içindir. Gözlerdeki sürme gibi. Sürmenin görülmesi yüzü kısmen de olsa
görmeyi gerektirir. Kına ve yüzük te böyledir. Bunlar görülürlerse el de
görülür. Küpe, gerdanlık ve bilezik te görülecek olursa, açıkça anlaşılacağı
gibi, bunların bedendeki yerlerinin de görülmesini beraberinde getirir.
Âyet-i kerimedeki “ziynet” kelimesinin anlamı, bedenin bir kısmı olmayıp edinilen
ziynet olduğunun delili şu iki husutur:
1. Arap dilinde ziynetin
anlamı budur.
2. Kur’an-ı Kerimde ziynet
(süs) lafzı ile dış süs yani sonradan edinilen süsler kasdedilir. Bu aslın bazı
cüzleri kasdedilmez. Bu durumda Nur suresindeki âyet-i kerimede geçen “ziynet:
süs”ün anlamı, doğru bir şekilde anlaşılacak olursa, görülmesi kendileriyle
süslenilen bedenin bir bölümünün görülmesini gerektirmeyen, edinilen ziynet
olduğu ortaya çıkacaktır. Çünkü ancak bu anlam kabul edildiği takdirde şeriatın
hicabı farz kılmasındaki maksat tahakkuk eder. Bu ise tesettür, iffet, haya,
gözün haramdan sakınılması, mahrem yerlerin korunması, erkek ve kadınların
kalplerinin temiz tutulmasıdır. Böylelikle de kadın hakkında beslenilen umutlar
ortadan kaldırılmaktadır. Böylesi şüpheden, fesad ve fitne sebeplerinden daha
bir uzaklaştırıcıdır.
Hicab’ın “örtmek” anlamında genel bir lafız
olduğunu öğrendik. Burada bu lafızla kadının bedenini ve onun edinmiş olduğu
elbise, süs eşyası ve benzeri şeylerini yabancı erkeklere karşı örten örtü
kasdedilmektedir. Hicap nassların delâletlerinin tetkik edilmesi sonucu şu iki
husustan birisi ile tahakkuk eder:
1- Evlerden ayrılmamak suretiyle hicap: Çünkü evler kadınları yabancı
erkeklere ve onlar ile karışmaya karşı örter.
2- Elbise
ile örtünmesi:
Bu da cilbâb ve himâr ile örtünmekledir. Buna aba ve misfa’ adları da verilir.
Buna göre elbise ile hicap (tesettür ve örtünme) şöylece tanımlanabilir:
“Kadının yüzü, elleri ve ayakları dahil olmak üzere bedeninin tamamı ile
edinilmiş ziynetini yabancıların bunlardan herhangi birisini görmesini
önleyecek şekilde setredip örtmesidir.” Bu örtünme (hicap), cilbâb ve himâr ile
tahakkuk eder. Bunları şöylece açıklayabiliriz:
Tekil bir kelime olup çoğulu “humur” diye gelir.
Anlamı örtmek ve setretmek etrafında döner, durur. Himâr, kadının başını,
yüzünü, boynunu ve alnını kendisi ile örttüğü şeyin adıdır.
Buna göre üzeri örtülen ve setredilen her bir
şeyin üzerine “himâr” çekilmiş olur.
Meşhur: “Hammirû âniyetekum: Kablarınızın
üstünü, ağızlarını örtünüz” hadisinde de bu lafız bu anlamda kullanılmıştır.
el-Munirî’nin şu beyitinde de bu anlamda
kullanılmıştır:
“Takvâlarından dolayı parmak uçlarını dahi
örterler (:yuhammirne)
Ve gece karanlığında örtülerine bürünerek dışarı
çıkarlar.”
Araplar buna aynı zamanda “mikna’” adını da
verirler ki çoğulu “mekâni’” diye gelir. Bu da örtmek anlamındaki “tekannu’”
den türetilmiştir. İmam Ahmed’in Müsned’inde rivayet ettiği hadisde de bu
kökten gelen lafız kullanılmıştır: “Peygamber sallallahu aleyhi vesellem iki rekat namaz kıldı mı ellerini
kaldırıp dua eder ve onlarla yüzünü örterdi (yüzüne sürerdi.)”
Baş örtüsüne “nasîf” adı da verilmektedir.
Nâbiğa bir kadını anlatırken şunları söylemektedir:
“Nasifi (başörtüsü) düştü; fakat onu düşürmek
istememişti,
Eliyle onu aldı ve bize karşı elleriyle
kendisini korudu.”
Buna “el-ğudfe” adı da verilir. Kökü “ğadefe”
harflerinden ibaret olup sahih ve illetli harfi bulunmayan bir köktür. Örtmek
ve üzerini kapatmak anlamlarını ifade eder. “Ağdefet el mer’atu kinâ’ahâ: Kadın
peçesini yüzünün üzerine örttü, saldı” denilir.
Şair Antere şöyle demektedir:
“Şayet seni görmeyeyim diye peçeni yüzüne
örtersen (in tuğdifi), şunu bil ki ben;
Zırhlara bürünmüş suvariyi bile yakalayan,
maharetli birisiyim.”
“Misfa” da denilir. Fasih arap dilindeki asıl
anlamı; ne olursa olsun her türlü elbisedir. Avam buna “eş-île” adını da verir.
Himârı (başörtüsünü) başının üzerine koyar,
sonra onu çenesinin etrafından ve yüzünün üzerinden çevirecek şekilde, boynunun
üzerine sarkıtır, daha sonra artan bölümünü yüzünün, gerdanının ve göğsünün
üzerine bırakır, böylelikle evinde açması adet olan yerlerini de tamamen örtmüş
olur.
Bu baş örtüsünün, altındaki saçlarını, yüzünü,
boynunu, gerdanını, göğsünü ve küpe taktığı yerleri göstercek şekilde ince
olmaması gerekir. Umm Alkama’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Abdurahman b.
Ebi Bekr’in kızı Hafsa’nın Âişe radıyallahu
anha’ın yanına girdiğini gördüm. Üzerinde alnını gösterecek kadar ince bir
başörtüsü vardı. Âişe bu örtüyü çekerek
yırttı ve: “Sen Allah’ın Nur suresinde ne indirdiğini bilmiyor musun”
dedi. Sonra bir baş örtüsünün getirilmesini isteyerek onu üzerine örttü. Bunu
İbn Sa’d, Muvatta’da İmam Malik ve başkaları rivayet etmiştir.
Çoğulu “celâbîb” diye gelir. Cilbâb kadının
başından ayaklarına kadar kendisiyle örtündüğü üzerindeki elbise ve ziynetiyle
bütün bedenini örten bir elbisedir.
Cilbâb’a mülâe, milhafe, ridâ, disâr ve kisâ da
denilir. Arap yarım adasında kadınların giyindikleri “abâye” diye adlandırılan
da budur.
Kadın cilbâbı başının üstüne, başörtüsünün
üzerinde, bütün bedenini ve ziynetini ayaklarını örtünceye kadar salmasıdır.
Böylelikle kadının vucüt çizgilerini, üzerindeki
elbiseleri ve süs eşyalarını örtmesi gereken abada bir takım şartların
bulunması gerektiği anlaşılmaktadır:
Bu aba (cilbâb) kalın olmalıdır, ince ve şeffaf
olmamalıdır.
Bu abanın başın üst tarafından giyilmesi
gerekir. Omuzlar üzerinde değil. Çünkü omuzlar üzerinde giyilmesi yüce Allah’ın
mü’min hanımlara farz kıldığı ve cilbâb adını alan elbiseden farklıdır. Ayrıca
omuzlar üzerinde giyildiği takdirde vucudun bir bölümünün çizgileri de ortaya
çıkar. Diğer taraftan erkeklerin kıyafetlerine, onların ridâ ve abalarını
giyinmelerine benzeyiş te sözkonusudur.
Bu abanın özü itibariyle de bir ziynet olmaması
gerekir, süslemek gibi, görünür bir ziynet de ilave edilmemelidir.
Abanın (cilbâbın) başın üst tarafından itibaren
ayaklara kadar örtecek özellikte olması gerekir. Böylelikle dizlere kadar örten
ve “nısfu fecce: yarım abaye” diye
adlandırılan kıyafeti giyinmenin şer’î bir hicap olmadığı anlaşılmaktadır.
Burada şu hususa dikkat çekmemiz gerekir. Yeni
alışkanlıklardan birisi de, adının yahut adının baş harflerinin arapça ya da
başka bir dille görenin okuyabileceği bir şekilde yazılmasıdır. Oysa bu kadın
hakkında yeni bir oyundur. Kadının başına türlü belâların gelmesine sebep
olacak büyük bir fitnedir. Dolayısıyla böyle bir işi yapmak ve bu yolla para
kazanmak haramdır.
Bilindiği gibi sahabe asrından ve onlardan sonra
gelenlerden kesintisiz olarak devralınan uygulama, uyulması ve kabul ile
karşılanması gereken şer’i bir delildir. Mü’min kadınlar arasında sürekli
olarak devralınagelen amelî uygulamanın icma ile ortaya koyduğu şu ki: Onlar
herhangi bir zaruret ya da bir ihtiyaç bulunmadıkça evlerinde kalır, dışarıya
çıkmazlar aynı şekilde mü’min hanımlar erkeklerin karşısına ancak örtünerek
çıkarlar, yüzlerini açmazlar, vucutlarından herhangi bir tarafı açıkta bırakmazlar,
süs takınarak görünmezlerdi. Müslümanlar bu uygulamayı ittifakla
yapagelmişlerdir. Sözkonusu bu uygulama onların iffet, temizlik, haya, edep ve
namusa düşkünlük binalarını yükseltmek maksatları ile de uyum arzeden bir
uygulamadır. Bu bakımdan kadınlarının yüzleri açıkta, bedenlerinin yahut
ziynetlerinin herhangi bir bölümünü örtmeksizin dışarı çıkmalarına imkân
vermemişlerdir. Bunlar İslam’ın ilk günlerinden, ashab ve onlara güzelce uyan
tabiin dönemlerinden bu yana bilinegelen, miras olarak devralınagelen iki icma
konusudur. Bunu aralarında Hafız İbn Abdilberr, İmam Nevevi, Şeyhu’l-İslam İbn
Teymiyye ve başkalarının da bulunduğu büyük imamlar topluluğu nakledegelmiştir.
Bu uygulama İslam devletinin devletçiklere bölünme zamanı olan -yaklaşık- hicri
on dördüncü asrın ortalarına kadar devam edegelmiştir.
Açılma önce Mısır’da yüzün üzerinden örtülerin
kaldırılması ile başladı. Bu uygulama daha sonra Türkiye’de, arkasından
Suriye’de arkasından Irak’ta görüldü. Daha sonra İslam ülkesinin batısında ve
arap olamayan müslümanların arasında da görülmeye başladı. Arkasından bu
çıplaklık vücudu örten elbiselerin tamamını çıkarmak demek olan açılıp
saçılmaya kadar devam etti. İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn.
Bu açılıp saçılmanın arap yarım adasında da bir
takım başlangıçlarını görüyoruz. Yüca Allah’dan sapan müslümanları hidayete
iletmesini ve onlara gelecek musibetleri bertaraf etmesini dileriz.
Şimdi bu husutaki delillerimizi ortaya koyalım:
Hicabın mü’minlerin bütün hanımları için genel
ve ebedî bir farz olduğuna dair Nur ve Ahzab surelerinde çeşitli deliller yer
almaktadır. Bu delilleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:
Birinci
delil:
Yüce Allah’ın: “Evlerinizde oturun”
buyruğudur:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey
peygamber hanımları, siz diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer
takvalı kimseler iseniz edâlı ve yumuşak söylemeyin. O takdirde kalbinde
hastalık bulunan kimse umutlanır. Siz hep uygun söz söyleyin. Evlerinizde
oturun. İlk cahiliyyeninki gibi açılıp saçılarak, salınıp yürümeyin. Namazı da
dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlune itaat edin. Ey ehl-i beyt,
Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temizlemek ister.” (el-Ahzab, 33/32-33)
Bu, yüce Allah’ın peygamber hanımlarına bir hitabıdır,
mü’minlerin hanımları da bu hususta onlara tabidir. Yüce Allah’ın özel olarak
peygamber hanımlarına hitap etmesi şerefleri, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’ın nezdindeki konunmları dolayısıyladır.
Diğer taraftan onlar mü’minlerin hanımları için uyulacak örneklerdir. Peygamber
sallallahu aleyhi vesellem’e de pek
yakındırlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman
edenler, tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten, nefislerinizi ve
ailelerinizi koruyunuz…” (et-Tahrîm, 66/6)
Mü’minlerin annelerinden –hâşâ- bir hayasızlık
asla umulmamakla birlikte –ki Kur’an ve Sünnetteki bütün hitaplar da bu
şekildedir- bu buyrukla umum kasdedilmektedir. Çünkü şer’i hüküm koymak,
geneldir ve ayrıca muteber olan lafzın genelliğidir. Sebebin özelliği değildir.
Özel oluşuna dair delil olmaya elverişli bir delil varid olmadıkça bu böyledir.
Burada da böyle bir delil yoktur. Yüce Allah’ın Resûlune şu hitabında da durum
böyledir:
“Andolsun
eğer Allah’a ortak koşarsan, hiç şüphesiz amelin boşa çıkar ve andolsun sen
hüsrana uğrayanlardan olursun.” (ez-Zümer, 49/65)
İşte bundan dolayı bu iki âyet-i kerimenin ve
benzerlerinin hükümlerinin, bütün mü’minlerin hanımları için genellik ifade
etmesi öncelikle sözkonusudur. Nitekim Yüce Allah’ın: “Onlara öf bile deme” (el-İsra, 17/23) buyruğu da böyledir. O halde
–mesela- anne babayı dövmek öncelikle haramdır. Hatta Ahzab suresindeki iki
âyet-i kerimede sonradan gelen ifadeler, hükmün hem mü’minlerin anneleri hem de
onların dışındaki kadınlar için umumi olduğuna delil teşkil edecek ifadeler
vardır. Bunlar da yüce Allah’ın: “Namazı
da dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlune itaat edin”
buyruklarıdır. Bunlar dinden oldukları kesinlikle bilinen, herkesi kapsayan
genel farzlardır. Bu husus böylece anlaşıldığına göre, bu iki âyet-i kerimede
mü’minlerin bütün hanımlarına hicabın ve yüzün örtünmesinin farz olduğuna üç
bakımdan delâlet bulunmaktadır:
Birincisi: Edalı söz söylemenin
yasaklanışı:
Yüce Allah mü’minlerin annelerine -mü’minlerin
hanımları da bu hususta onlara tabidir- yumuşak ve edalı söz söylemeyi
yasaklamıştır. Bu da erkeklerle konuşurken sözü yumuşatmak ve bir çeşit
kırıtarak konuşmaktır. Bu yasak, kalplerinde zina arzusu hastalığı ve zinaya
götüren sebepleri yapmak için kalbinin tahrik olma hastalığı bulunan kimselerin
ümitlerini kesmek içindir. Böyle konuşmak yerine kadın, konuşma esnasında sözü
uzatmadan, gereksiz açıklamalar katmadan ve yumuşatmadan ihtiyaç kadarı ile
konuşur.
Konuşmada yumuşak ve edalı söz söylemeyi
yasaklayan bu şekil, hicabın mü’minlerin hanımlarına farz olduğuna öncelikli
olarak delil teşkil etmektedir. Şüphesiz yumuşak ve edalı konuşmamak, mahrem
yerini korumanın sebeplerindendir. Yumuşak ve edalı konuşmamak, ancak haya,
iffet ve utangaçlık ile tahakkuk eder. İşte bu hususiyetler hicabda saklıdır.
Bundan dolayı evlerin içerisinde hicaplı bulunmak emri, bundan sonraki şekilde
sözkonusu edileceği üzere açık bir şekilde gelmiştir.
İkincisi: Yüce Allah’ın: “Evlerinizde oturun” buyruğudur. Bu ise
kadınların bedenlerini yabancı erkeklere karşı evlerin içerisinde korumak
hakkındadır.
Bu yüce Allah’ın mü’minlerin annelerine -ki bu
şer’î hükümde mü’minlerin hanımları onlara tabidir- evlerde kalmalarına orada
huzur ve sükûn bulmalarına, orada karar kılmalarına dair bir emridir. Çünkü
kadının hayati görevinin karargâhı orasıdır. Herhangi bir zaruret ya da bir
ihtiyaç olmadıkça kadın dışarı çıkmaktan kendisini alıkoymalıdır.
Abdullah b. Mesud radıyallahu anh dedi ki: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:
“Kadın bir
avrettir. Dışarı çıktı mı şeytan onu gözetler. Kadının rabbinin rahmetine en
yakın olduğu hal, evinin içinde bulunduğu vakittir.” Bu hadisi Tirmizi ve
İbn Hibban rivayet etmiştir.
Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye –Allah’ın rahmeti
üzerine olsun- fetvâlarında (XV, 297) şunları söylemektedir: “Çünkü kadının
erkekten oldukça farklı olarak korunması ve muhafaza edilmesi gerekir. Bundan
dolayı ona özel olarak hicap emri verilmiş, süslerini açığa vurmayı terketmesi,
açılıp saçılmaktan vazeçmesi istenmiştir. Kadın hakkında elbiselerle ve evlerin
içerisinde gizlenme emri, erkek hakkında sözkonusu olmayacak şekilde
emredilmiştir. Çünkü kadının erkeklere görünmesi fitneye sebeptir; erkekler de
onlar üzerinde hakimdirler.”
Fetvâlarında (XV, 379) şunları da söylemektedir:
“Başkalarının avretine ve buna benzer muharremâta bakmaktan gözü sakınmayı
kapsadığı gibi, insanların evlerine bakmaktan gözü sakınmayı da kapsar. Çünkü
kişinin, elbiseleri kendisini nasıl örtüyorsa evi de bedenini öylece örter.
Şanı yüce Allah istizan (başkasının evine girmek için izin istemek) ile ilgili
âyetten sonra, gözü haramdan sakınmayı ve edep yerini korumayı sözkonusu
etmiştir. Çünkü evler tıpkı bedenin üstündeki elbiseler gibi örtücü şeylerdir.
Nitekim yüce Allah şu buyruğunda iki tür giyimi bir arada sözkonusu etmiştir:
“Allah
yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaydı. Dağlarda sığınıp barınacağınız
yerler yarattı. Sizi sıcaktan (ve soğuktan) koruyacak elbiseler ve (savaşta)
kendinizi kuvvetinizden (düşmanınızdan) koruyacak zırhlar bağışladı.” (en-Nahl, 16/81)
Çünkü onların herbirisi sıcak güneş ve soğuk
gibi yerine göre derinin gözeneklerinden içeriye işleyen rahatsızlık verici
hususlara ve Adem oğullarının gözü, eli ve bunun dışındaki vasıtalarla
verebileceği zararlara karşı bir koruyucudur.”
Üçüncüsü: Yüce Allah’ın: “İlk cahiliyyeninki gibi açılıp saçılarak,
salınarak yürümeyin” buyruğundaki ifadelerdir.
Yüce Allah mü’minlerin annelerine evlerinde
oturmayı emrettikten sonra çokça, dışarı çıkarak yüzleri açık, hoş kokular
sürünüp süslenmiş, yüce Allah’ın örtülmesini emrettiği güzellik ve ziynetlerini
açığa çıkarmış bir şekilde cahiliyye dönemindeki gibi açılıp saçılmayı
yasaklamaktadır.
“Teberrüc:
açılıp saçılmak”
lafzı “burc” dan gelmektedir. Baş, yüz, boyun, göğüs, kol, bacak ve buna benzer
yaratılış itibariyle ziynet (süs) olan güzellikleri yahutta sonradan edinilmiş
süsleri göstermekte ileri gitmek te bu kabildendir. Çünkü çokça dışarı çıkmak
yahut açılıp saçılmakla birlikte dışarı çıkmak, pek büyük bir fesat ve bir
fitneyi ihtiva eder. İlk cahiliyye ile bunun nitelendirilmesi konuyu açıklığa
kavuşturan bir nitelemedir. Tıpkı yüce Allah’ın: “İşte bunlar tam on gündür” (el-Bakara, 2/196) buyruğundaki “tam”
lafzını andırmaktadır.
“İlk” lafzının bir benzeri de yüce Allah’ın: “Ve o evvelki Âd’i helâk edendir” (en-Necm,
53/50) buyruğunda geçmektedir.
“Teberrüc: açılıp saçılmak” Yüce Allah’ın
izniyle ileride gelecek olan altıncı esasta açıklanacak bir kaç şekilde ortaya
çıkar.
İkinci
Delil:
Hicap Âyeti:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman
edenler! Peygamberin evlerine sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin. Yemek
vaktini de beklemeye kalkışmayın. Fakat davet olunduğunuzda girin. Yemek
yediniz mi dağılın, söze dalmak için de beklemeyin. Çünkü bu peygamberi
rahatsız etmekte ama o sizden utanmaktadır. Allah ise haktan utanmaz.
Hanımlarından ihtiyacınız olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından
isteyin. Bu sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir.
Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de, ondan sonra zevcelerini
nikâhlamanız da ebediyen olacak bir şey değildir. Çünkü bu, Allah’ın yanında
çok büyük bir iştir
Siz bir
şeyi açıklar veya onu gizlerseniz şüphesiz ki Allah herşeyi çok iyi bilendir.
Hanımlar
için babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kendi (müslüman)
kadınları ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) hakkında günah yoktur.
Allah’tan korkun. Şüphe yok ki Allah herşeye tanıktır.” (el-Ahzap, 33/53-55)
Bu âyetlerin ilki “hicâb âyeti” diye
bilinmektedir. Çünkü mü’minlerin annelerine ve hanımlarına hicabın farzoluşu
ile ilgili nazil olan ilk âyet odur. Bu âyet hicretin beşinci yılı zü’l ka’de
ayında inmişti.
Nüzûl sebebi, Enes radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadise göre şöyledir: Ömer radıyallahu anh dedi ki: Ben “Ey
Allah’ın Resûlu, dedim. Senin huzuruna iyi kimseler de kötü kümseler de
girmektedir. Keşke mü’minlerin annelerine hicabı emretsen.” Bunun üzerine yüce
Allah hicap âyetini indirdi. Hadisi, Ahmed ve Sahih’inde Buhari rivayet
etmiştir.
Bu buyruk, vahyin mü’minlerin emiri Ömer b.
el-Hattab’ın temennisine uygun olarak geldiği hususlardan birisidir. Ve bu onun için büyük bir meziyettir.
Âyet nâzil olunca Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yabancı erkeklerin onların yanına
girmelerini engelledi. Müslümanlar da hanımlarını yabancı erkeklere karşı
örttüler. Bu, kadınların başlarından ayaklarına kadar bedenlerini örtmesi ve
üzerlerindeki yapay ziynetleri setretmeleriyle oldu. O halde hicap, kıyamet
gününe kadar her mü’min hanıma genel bir farzdır. Bu âyetlerin bu hükme
delâletleri aşağıda görüleceği üzere bir kaç şekildedir:
Birinci
Şekil:
Bu âyet nâzil olunca Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem hanımlarını hicaba soktu, ashab-ı kiram da hanımlarını
hicaba soktu. Bunu da yüzlerini, bedenlerinin diğer kısımlarını ve yapay
süslerini örtmek suretiyle gerçekleştirdiler. Mü’minlerin hanımları bu şekilde
uygulama yapıp devam ettiler. İşte bu âyetin hükmünün mü’minlerin hanımlarının
tümünü kapsadığına, hükmünün genelliğine delâlet eden amelî bir icmadır. Bundan
dolayı İbn Cerir –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu âyetin tefsirinde (XXII, 39)
şunları söylemektedir:
“Yüce Allah’ın: “Hanımlarından ihtiyacınız olan bir şey istediğinizde onlardan perde
arkasından isteyin” buyruğuyla şunları söylemektedir: Eğer sizler
Peygamber’in ve sizin eşleriniz olmayan mü’minlerin hanımlarından bir şey
isteyecek olursanız, onlardan perde arkasından isteyiniz. Sizin ve onlar
arasında örtücü bir cisim arkasından isteyiniz demek istiyor…”
İkinci
Şekil:
Bu hicab âyetinde: Yüce Allah: “Bu sizin
kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir” diye
buyurmaktadır. Bu buyruk, daha önce geçen Yüce Allah’ın: “Onlardan perde arkasından isteyin” buyruğundaki hicabı farz
kılmanın gerekçesidir. Bunu ima ve dikkat çekme yoluyla ortaya koymaktadır.
Buradaki sebep genel olduğundan ötürü hüküm de geneldir. Çünkü erkek ve
kadınların kalplerinin temizliği, şüpheden uzak oluşu, bütün müslümanlardan
istenen bir şeydir. Dolayısıyla hicabın mü’minlerin hanımları için de farz
oluşu, mü’minlerin annelerine farz oluşundan daha önceliklidir. Çünkü her türlü
eksiltici özellik ve kusurdan temizdirler. Allah tümünden razı olsun.
Böylelikle hicabın farz oluşunun, Peygamber’in
hanımlarına has olmadığı ve bütün hanımlar hakkında umumi bir hüküm olduğu
açıkça ortaya çıkmaktadır. Çünkü hükmün gerekçesinin genel oluşu bu husustaki
hükmün genelliğine de delildir. Bir müslüman çıkıp: Buradaki bu “sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri
için de daha temizdir” buyruğundaki illet (gerekçe), mü’minlerden herhangi
birisi hakkında kasdedilmiş değildir, diyebilir mi? Küçük olsun büyük olsun
hicabın farzoluşunda gözetilen bütün maksatları kapsayan ve hiç birini dışarda
bırakmayan ne büyük bir gerekçedir bu!
Üçüncü
Şekil:
Hükmün tahsis edildiğine (genelliğinin daraltıldığına, özelleştirildiğine) dair
bir delil ortaya konulmadıkça muteber olan lafzın genelliğidir. Sebebin
özelliği değildir. Kur’ân’ın bir çok âyetinin nüzul sebebi vardır. Bu âyetlerin
hükümlerini herhangi bir delil bulunmadan sadece sebepleri dairesine hasretmek,
teşrîi iptal etmektir. O vakit diğer mü’minlerin bu hükümlerden payı nedir?
Bu, Yüce Allah’a hamdolsun ki açık bir husustur.
Bunu biraz daha açıklayalım: Şeriatte hitabın muhataba yöneltilmesi kaidesi
şudur: Bir kişiye yönelik hitabın hükmü ümmetin tamamını kapsar. Çünkü hepsi
teklif hükümleri bakımından birbilerine eşittir: Ancak tahsise delâlet eden bir
delilin bulunması halinde, o vakit o delile dönülür. Burada ise tahsis edici
bir delil bulunmamaktadır. Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem kadınlarla bey’atleştiği sırada şöyle demiştir: “Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim bir tek
kadına söylediğim söz, hiç şüphesiz yüz kadına söylediğim söz gibidir”
Dördüncü
Şekil:
Peygamber’in hanımları bütün mü’minlerin anneleri gibidir. Nitekim Yüce Allah: “Ve onun hanımları mü’minlerin anneleridir” (el-Ahzab,
33/6) diye buyurmuştur. Peygamber’in vefatından sonra onları nikâhlamak tıpkı
bir kimsenin annesini nikâhlaması gibi ebediyyen haramdır.
“Ondan
sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değidir.” (el-Ahzâb, 33/53)
Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem’ın hanımları böyle olduğuna göre, hicabı mü’minlerin diğer
hanımlarını dışarda tutarak munhasıran mü’minlerin anneleri hakkında kabul
etmenin hiçbir anlamı yoktur. Bundan dolayı hicabın farz oluş hükmü, bütün
mü’min hanımları kapsayan kıyamete kadar genel bir hükümdür. Daha önce geçtiği
üzere, onların hanımlarını hicaba sokmaları uygulamasından görüldüğü gibi,
ashabın anladığı da budur.
Beşinci
şekil:
Hicabın Farz olduğu hükmünün mü’minlerin hanımları hakkında da delil teşkil
eden karinelerden birisi de Yüce Allah’ın âyetin baş tarafında: “Ey iman edenler, Peygamber’in evlerine
sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin…” diye buyurmuş olmasıdır. Bu
izin isteme bütün mü’minlerin evlerine girmek için genel bir edeptir. Kimse
çıkıp ta bu hüküm mü’minlerin diğer evleri dışarda kalacak şekilde, sadece
Peygamberin evlerine munhasırdır, diyemez. Bundan dolayı merhum İbn Kesir
Tefsirinde (III, 505) şunları söylemektedir: “Müslümanların cahiliyye döeminde
ve İslam’ın başlangıç dönemlerinde uyguladıkları şekilde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’ın hanelerine
girmeleri mü’minlere yasaklanmaktadır. Yüce Allah bu ümmet için gayrete
gelince, bunu (izin istemeyi) emretti. Bu da Yüce Allah’ın bu ümmete olan
ikramlarındandır. Bundan dolayı Rasulullah sallallahu
aleyhi vesellem: “Sakın (yanlız
başına bulunan) kadınların yanına girmeyiniz…” diye buyurmuştur.
Hicabın farz oluşunun peygamberin hanımlarına
özel olduğunun söyleyen kimselerin, izin isteme hükmünün de ona munhasır
olduğunu söylemesi gerekir ki; böyle bir kanaât bildiren olmamıştır.
Altıncı
şekil:
Hükmün genellik ifade ettiğini ortaya koyan husulardan birisi de bundan sonraki
Âyet-i Kerimede: “Hanımlar için babaları,
oğulları … hakkında günah yoktur” diye buyurulmuş olmasıdır. Günah olmaması
genel olan asıl hükümden bir istisnâdır ki, bu hüküm hicabın farz olduğudur.
Asıl hükmün tahsis edildiği (özelleştirildiği) iddiası, ona bağlı olan fer’î
hükmün tahsis edilmesini de gerektirir. Ancak icma ile böyle bir şey kabul
edilmemiştir. Çünkü kadının mesela babası gibi mahremlerin önüne elleri ve
yüzünü örtmeksizin çıkmasının günah olmadığı herkes hakkında genel bir
hükümdür. Mahrem olmayanlar hakkında ise kadının hicaba girmesi farzdır.
İbn Kesir Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu
âyetin tefsirinde (III, 506) şunları söylemektedir: “Yüce Allah hanımlara
yabancılara karşı hicaba girmeyi emrettikten sonra, bu akrabalara karşı hicaba
girmenin gerekmediğini açıklamaktadır. Tıpkı Nur suresinde: “Ziynetlerini eşlerinden, babalarından
başkasına sakın göstermesinler (en-Nur, 24/31) buyruğunda onları istisna
ettiği gibi, burada da etmiştir. Bu âyet-i kerime tamamıyla dördüncü delilde
ele alınacaktır. Merhum İbnu’l-Arabî bu âyete “Damair (zamirler) âyeti” adını
vermektedir. Çünkü Yüce Allah’ın kitabında zamirleri en çok ihtiva eden âyet
budur.
Yedinci
şekil:
Bu surede hükmün umumi olduğunu ve tahsis (hükmünü daraltıp özelleştirme)
davasının bâtıl olduğunu ortaya koyan Ahzab suresi 59. Âyet-i Kerimesi: “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve
mü’minlerin hanımlarına de ki: cilbâblarını üzerlerine giyinsinler”
buyruğunda yer alan “mü’minlerin
hanımlarına” buyruğudur. Bu ifade ile hicabın ebediyyete kadar bütün
müminlerin hanımlarına farz oluşunun genel bir hüküm olduğu açıkça ortaya
çıkmaktadır.
Üçüncü
Delil:
Cilbâbları yüzlere sarkıtmayı emreden ikinci hicab âyeti:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey
Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki:
Cilbâblarını üzerlerine giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemeleri için daha
uygundur. Allah bağışlayandır, merhamet buyurandır” (el-Ahzab, 33/59)
Suyuti –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle
demektedir: “Bu hicap âyeti diğer kadınlar hakkındadır. Bu âyet-i kerimede
onların baş ve yüzlerini örtmelerinin farz olduğu hükmü belirtilmektedir.”
Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede özellikle
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in
hanımlarını ve kızlarını sözkonusu etmesi onların şerefleri ve bu tesettürün
diğer kadınlara nisbetle Peygamber Efendimize yakınlıkları sebebiyle onların
hakkında daha kesin oluşundan dolayıdır. Yüce Allah da: “Ey İnsanlar, kendinizi ve aile halkınızı ateşten koruyun” (et-Tahrîm,
66/6) diye buyurmaktadır.
Daha sonra Yüce Allah, hükmü bütün mü’minlerin
hanımları hakkında umumileştirmektedir. Bu âyet-i kerime tıpkı birinci hicap
âyeti gibi, bütün mü’minlerin hanımlarının yüzlerini, bütün bedenlerini ve
sonradan edindikleri yapay ziynetlerini kendilerine yabancı sayılan erkeklere
karşı bütünüyle örtmenin farz olduğu hususunda çok açık hüküm ihtiva
etmektedir. Bu ise onların cilbâb ile örtünerek tessettüre bürünmeleriyle olur.
Cilbâb yüzlerini, bütün bedenleri ve onun ziynetlerini örtüp setreder; bununla
onlar açılan cahilî kadınlarından ayırd edilmektedirler. Bu onların başkaları
tarafından herhangi bir eziyete maruz kalmaması ve herhangi bir kimsenin
onlardan yana ümide kapılmaması içidir.
Bu âyet-i kerimede yüzün setredilip örtülmesinin
kasdedildiğine dair bir kaç bakımdan delil vardır. Sözkonusu bu şekilleri
şöylece açıklayabiliriz:
Birinci
Şekil:
Âyet-i kerimedeki cilbâbın anlamı Arap dilindeki anlamının kendisidir. Bu da
vucudun tamamını örten geniş elbise demektir. Mülâe, abae anlamındadır. Bu
kadının elbiselerinin üzerinden, başının üstünden, yüzünün ve bedeninin diğer
kısımları ile bedenindeki yapay ziynetleri ve ayaklarını örtecek şekilde
uzatılan elbisenin adıdır.
Böylelikle hem sözlük, hem de şer’î anlamı
itibariyle bedenin diğer bölümleri gibi yüzün de cilbâb ile örtülmesi gerektiği
sabit olmaktadır.
İkinci
Şekil:
Cilbâbın yüzü örtmeyi de kapsaması kasdedilen ilk anlamdır. Çünkü cahiliyye
döneminde kimi kadınların bedeninden görünen kısımları yüzleri idi. O bakımdan
yüce Allah, Peygamber’in ve mü’minlerin hanımlarına cilbâbı üzerinden
sarkıtarak yüzlerini setredip örtmelerini emretmiştir. Çünkü buradaki “idnâ:
sarkıtmak, salmak” fiili “alâ: üzerine” harfi (edatı) ile geçişli fiil haline
getirilmiştir. Bu ise gevşek bir şekilde sarkıtmak anlamını ihtiva ettiğini
göstermektedir. Gevşek bir şekilde sarkıtmak ise, ancak yukarıdan aşağıya olur.
Burada başların üzerinden yüzlerin ve bedenlerin üzerine sarkıtmakla
gerçekleştirilmesi sözkonusudur.
Üçüncü
Şekil:
Cilbâbın yüzü, bütün bedeni ve bedenin üzerindeki -yapay ziynet olan-
elbiseleri örtmesi gerektiği, ashabın hanımları tarafından anlaşılmış bir
hükümdür. Şöyle ki Abdürrezzak’ın Musannef’inde Umm Seleme radıyallahu anha’dan şöyle dediğine dair bir rivayet
nakledilmektedir: “Şu: ‘Cilbâblarını
üzerlerine salsınlar’ âyeti nazil olunca ensar hanımları üzerlerinde
giyindikleri siyah örtüleri olduğu halde dışarı çıktıklarında vakarlarından
adeta başalarının üzerinde kargalar varmış gibi göründüler.”
Âişe radıyallahu
anha’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Yüce Allah ensar
hanımlarına rahmet buyursun! Çünkü “Ey
Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki…” âyeti
nazil olunca çarşaflarını yırttılar. Onlara büründüler, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’ın arkasında
başlarının üzerinde kargalar konmuş gibi namaza durdular” Bu hadisi de İbn
Merduyeh rivayet etmiştir.
Âişe radıyallahu
anha’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah ilk muhacir hanımlara
rahmet buyursun. Çünkü Yüce Allah: “Baş
örtülerini de yakalarının üzerine indirsinler” (en-Nur, 24/31) buyruğunu
indirince onlar çarşaflarını yırtıp onlarla örtündüler” Bu hadisi Buhari,
Sahih’inde rivayet etmiştir.
Her iki hadisde de hanımların yüzlerini
örttüklerinden bahsedilmektedir.
Umm Atiyye radıyallahu
anha dedi ki: Rasulullah sallallahu
aleyhi vesellem bizlere Ramazan ve Kurban bayramlarında kadınları, ay hali
olanları ve henüz evlenmemiş genç kızları dahil (namazgâha) çıkarmamızı
emretti. Ay hali olanlar namaza durmayacaklar, fakat hayra ve müslümanların
dualarına (ve ibadetlerine) tanık olacaklar. Ben
“Ey Allah’ın Rasulu, ya bizim herhangi birisinin
cilbâbı yoksa ne yapsın?” diye sordum. Peygamber şöyle buyurdu:
“Kız
kardeşi ona kendi cilbâbını versin” Hadis Buhari ve Müslim tarafından rivayet
edilmiştir.
İşte bu kadının cilbâbsız olarak yabancı
erkeklerin önüne çıkmasının yasak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Doğrusunuı en iyi bilen Allah’dır.
Dördüncü
Şekil:
Âyet-i kerimede cilbâbın bu anlamına ve ensar ve muhacirlerin hanımlarının
(Allah hepsinden razı olsun) cilbâblarını üzerlerine salmak suretiyle yüzlerini
örtmek için ellerini çabuk tuttukları bu uygulamalarına delalet eden nassda
zikredilmiş bir karine de bulunmaktadır. Bu karine Yüce Allah’ın “Ey Peygamber, zevcelerine… de ki” buyruğundadır.
Buna göre Peygamber, hanımlarını hicaba büründürmek ve yüzlerini örtmelerini
sağlamakla yükümlüdür. Bu hususta müslümanlar arasından farklı bir kanaat
belirten hiç bir kimse yoktur. Bu âyet-i kerimede Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’ın
hanımlarının kızları ve mü’minlerin
hanımlarıyla birlikte sözkonusu edildiğini görüyoruz. İşte bu bütün mü’min hanımların cilbâblarını salmak
suretiyle yüzlerini örtmelerinin farz olduğuna açık bir delalettir.
Beşinci
Şekil: “Bu, onların tanınıp incitilmemeleri için
daha uygundur” buyruğundaki gerekçe (illet), Yüce Allah’ın: “Giysinler, salsınlar” buyruğundan
anlaşılan salmak ile alakalıdır. Bunun böyle olması yüzün setredilmesinin
vucubunu öncelikle gerektiren bir durumdur. Çünkü yüzün örtülmesi iffetli
kadınların bilinip de herhangi bir eziyete maruz kalmamaları için bir
alâmettir. Bu âyet-i kerime yüzün örtülüp kapatılması hususunda açık bir
nasstır. Diğer taraftan yüzünü örten bir kadının, bedeninin geri kalan bölümünü
ve avretini açması asla ümit edilemez. Dolayısıyla hicabın yüzün üzerinden
açılması, serseriler tarafından eziyete maruz kalmasına bir sebeptir. O halde
bu gerekçe mü’min kadınların cilbâb ile bütün bedenlerini ve ziynetlerini
örtmelerinin farz oluşunun gerekçesidir. Böylelikle iffetli oldukları onların
şüphe ve kötü niyetli kimselerin düşündüklerinden uzak, örtülü, tesettürlü
kimseler oldukları bilinsin; kendileri fitneye maruz kalmasın, başakalarını
fitneye çekmesin ve böylelikle eziyete maruz kalmasınlar. Bilindiği gibi kadın
son derece tesettürlü olduğu takdirde kalbinde hastalık bulunan bir kimse ona
hiç bir şekilde ilişemez. Hain bakışlar ona bakmaz. Oysa yüzünü açan, saçılan
bir kadın böyle değildir; herkes ondan bir şeyler umabilir.
Şunu bilelim ki cilbâb ile tesettür, iffetli
kadınların tesettürüdür. Daha önce cilbâbın nasıl giyileceğine dair
açıklamalarda geçtiği üzere; cilbâbın başın üzerinden salınması gerekir.
Omuzların üzerinden değil. Aynı şekilde cilbâbın –abanın- bizatihi ziynet
olmaması da gerekir, Ona herhangi bir nakış ya da dikiş yoluyla ziynet ve
dikkat çekici bir şey katılmamalıdır. Aksi takdirde bu, şari’in bedeni ve
ziyneti saklamak onu ona yabancıların gözlerinden örtmekteki maksadını gerçekleştirmemiş
olur.
Müslüman kadın, hiç bir zaman erkeklerin
karşısına çıkmalarından, yabancıların dikkatini çekmekten zevk alan,
erkekleşmiş kadınlara sakın kanmasın. Bunlar yaptıkları ile açılıp saçılan
kimseler arasında sayıldıklarını açıkça ilan etmektedirler. Bunlar evlerin ışığı olan iffetli, takvalı,
tertemiz, şerefli ve hoş kadınlar olmaktan sarfı nazar etmiş kimselerdir. Yüce
Allah mü’minlerin hanımlarına iffet ve iffete götüren yollar üzerinde sebat versin.
Dördüncü
Delil:
Nur Suresi’nde yer alan iki âyet-i kerimededir:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Mü’minlere
söyle ki: gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar.
Böylesi onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok
iyi haberdar olandır.
Mü’min kadınlara
da de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar.
Dışarıda kendiliğinden görünen kısmı hariç süslerini göstermesinler.
Başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler. Ziynetlerini eşlerinden,
babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından,
kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından,
kendi (müslüman) kadınlarından, cariyeleri (olan müslüman ve kâfir
kadınları)ndan, kadınlara meyli olmayan erkeklerden ve kadınların avret
yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan başkasına sakın göstermesinler.
Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar. Ey iman
edenler. Allah’a topluca tevbe edin ki felah bulasınız.” (en-Nur, 24/30-31)
Bu iki âyet-i kerimede hicabın ve yüzün
örtülmesinin farz oluşuna dair delâlet, biri diğeri ile alakalı dört şekilde
ortaya çıkmaktadır. Şöyleki:
Birinci
Şekil:
Birinci âyette ve ikinci âyetin başında aynı zamanda hem erkeklere hem de
kadınlara gözlerin haramdan sakınılması ile mahrem yerlerinin korunması emrinin
verildiğini görüyoruz. Bunun tek sebebi zina günahının büyüklüğü ve gözü
haramdan sakınmak ile mahrem yerlerini korumanın hem dünyada hem de ahirette
mü’minler için daha temiz oluşu ve bu hayasızca günaha düşmekten uzak
tutmasıdır. Şüphesiz mahrem yerinin korunması ancak bu hususta esenliğe kavuşup
günahtan korunmak için gerekli sebepleri gerçekleştirmekle olabilir. Bu
sebeplerin en büyüğü gözün haramdan sakınmasıdır. Gözün haramdan sakınması ise
ancak bedenin bütünüyle ve gerçek anlamda örtülmesiyle gerçekleşir. Yüzün
açılmasının, yüze bakıp ondan zevk almaya sebep olduğu hususunda aklı başında
hiç bir kimsenin şüphesi yoktur. Gözler de zina eder. Gözlerin zinası
bakmaktır. Vesile ve sebeplerin hükmü maksatlarına göre değişir. Bundan dolayı
bundan sonraki şekilde açıklayacağımız gibi hicab emri açıkça gelmiş
bulunmaktadır.
İkinci
Şekil: “Dışarıda kendiğilinden görünen kısmı hariç,
süslerini göstermesinler.” Yani bilerek ve kasdî olarak yabancılara hiç bir
ziynet göstermesinler. İsteyerek değil de zorunlu olarak kendiliğinden görünen
müstesnadır. Kadının buluz ve başörtüsünün üstüne giyindiği cilbâb –aba- nın
dış yüzü gibi gizlenmesine imkan bulunmayan şeyler, buna örnektir. Bu gibi
şeylerin görünmesi, onlara bakılması, yabancı kadının bedeninden herhangi bir
tarafı görmeyi gerektirmez. İşte bu gibi şeylerin görülmesi affedilmiştir.
Yüce Allah’ın: “Süslerini göstermesinler” buyruğundaki ilahi ifadenin bir sırrı
üzerinde dikkatle duralım. Yüce Allah burada süsün gösterilmemesi fiilini
kadınlara isnad etmiş bulunmaktadır. Bu muzari bir fiildir. Bilindiği gibi
nehiy eğer muzari kipi ile gelirse haram hükmünü daha da vurgulu bir şekilde
ifade eder. İşte bu da bedenin tümünün ve üzerinde bulunan yapay süslerin
örtünmesinin vucubuna açık bir delildir; yüzün ve ellerin örtülmesi ise
öncelikle söz konusudur.
Diğer taraftan, “Kendiliğinden görünen müstesnâ” ifadesindeki istisnâda; fiil,
kadınlara isnad edilmemiştir. (Yani “kendiliğinden gösterilen” denilmeyip
“kendiliğinden görünen”denilmiştir.) Çünkü bu fiil geçişli değil, geçişsiz
olarak zikredilmiştir. Bu da şunu gerektirmektedir: Kadın mutlak olarak süsünü
gizlemekle emrolunmuştur. Onun herhangi bir bölümünü açığa çıkarmakta serbest
bırakılmış değildir. Kasıt bulunmaksızın zorunlu olarak kendiliğinden görünen
kısmı müstesna. Süsün herhangi bir kısmını kastî olarak açması caiz olamaz.
Zorunlu olarak görünenden dolayı ise onun için bir günah sözkonusu değildir.
Rüzgar yahut tedavi ve buna benzer zorunlu haller sebebiyle ziynetinin herhangi
bir kısmı açılması buna örnektir. Bu durumda bu istisnânın anlamı zorluğu
kaldırmaktır. Yüce Allah’ın: “Allah hiç
bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez” (el-Bakara, 2/286)
buyruğu ile; “O size kaçınılmaz olarak
kendisine ihtiyaç duyduklarınızı müstesnâ kılarak neyi haram kıldığını ayrı
ayrı açıklamıştır” (el-En’âm, 6/119) buyruklarında olduğu gibi.
Üçüncü
Şekil: “Başörtülerini de yakalarının üzerine
indirsinler”: Şöyle ki:
Yüce Allah mü’min kadınlara bedenlerini ve az
önce sözü edilen iki yerdeki süslerini örtmelerini emrettikten, kadının
ziynetinin herhangi bir kısmını açmayı kasdetmemesini buyurduktan, kasıt
olmadan görüneninin afedileceğini analattıktan sonra, burada tesettürün
mükemmelliği için başkasına gösterilmesi haram olan süsün kapsamına bedenin
tamamının girdiğini açıklamaktadır. Bulüz adeten boynun, gerdanın ve göğsün bir
bölümünü gösterecek şekilde yaka bölümü kesik olduğundan ötürü, Yüce Allah onun
setredilip örtülmesinin vücubunu ve kadının bulüzün örtmediği bölüm üzerine hicabını
nasıl indireceğini belirterek: “Başörtülerini
de yakalarının üzerine indirsinler” diye buyurmaktadır. Bu buyruktaki “darp: indirmek” bir şeyi bir şeyin
üzerine düşürmek demektir. “Onların
üzerine zillet darbedildi” (Âli İmran, 3/112) buyruğunda da bu anlamdadır.
Yani nasıl ki çadır kurulduğu zaman altındakileri örtüyor ise, zillet te onları
öylece örtmüştür.
“Humur:
Başörtüleri”
lafzı “himâr” lafzının çoğulu olup “hamr” dan alınmıştır. Bu da setretmek ve
örtmek demektir. Şaraba “hamr” denmesi de bundan ötürüdür. Çünkü şarap aklı
setredip örter. Hafız İbn Hacer –Yüce
Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Fethu’l-Bari’de (VIII, 489) şunları
söylemektedir: “Kadının himârı da buradan gelmektedir. Çünkü o kadının yüzünü
örter”
Kadın hicaba bürünüp yüzünü örttüğü vakit:
“İhtemarati’l-mar’atu ve tehammarat” denir.
“Cuyûb:
yakalar”
ın tekili “ceyb” dir. Bu da buluzda uzunlamasına açılan bir yarık demektir.
Buna göre “başörtülerini yakalarının üzerine indirsinler” buyruğu, yüce
Allah’ın mü’min hanımlara yönelik bir emri olup onlardan başörtülerini açık
yerlere sağlam bir şekilde sarkıtmaları emrini ihtiva etmektedir. Açık yerler
ise baş, yüz, boyun, gerdan ve göğüstür. Bu da kadının başına koyduğu ve sağ
taraftan sol omuzuna doğru doladığı başörtüsünü sarmakla olur. İşte “takannu: başın örtülmesi” budur. Bu
şekil cahiliyye dönemi kadınlarının başörtülerini arkalarından salarak, ön
taraflarını açık bıraktıkları uygulamalarından farklıdır. Bu buyrukla kadınlar
tesettür ile emrolunmaktadır.
Bundan önceki ifade ile uyum arzeden ve
görüldüğü gibi Arap diline de uygun gelen bu tefsir, açıkça şunu
göstermektedir: İşte ashabın hanımlarının anladıkları ve uyguladıkları da
budur. Buna bağlı olarak Buhari, Sahih’inde açtığı başlıkta: “Başörtülerini yakalarının üzerine indirsinler”
dedikten sonra senedini kaydederek Âişe radıyallahu
anha’nın şu sözlerini nakletmektedir: “Allah ilk muhacir kadınlara
rahmetini ihsan buyursun. Yüce Allah: “Başörtülerini
yakalarının üzerine indirsinler” buyruğunu indirince çarşaflarını yırtarak
onlar ile başlarını örttüler.”
İbn Hacer, Fethu’l-Bâri (VIII, 489) da bu hadisi
açıklarken: “Onunla örtündüler, ifadesi
yüzlerini örttüler demektir” dedikten sonra önce geçtiği şekilde örtünme
şeklini açıklamaktadır.
Bu hususta tartışmaya koyularak yüzün açılacağını
söyleyen ve buna Yüce Allah’ın bundan açıkça sözetmediğini ileri süren kimseye
şunları söyleriz: Şanı Yüce Allah burada aynı şekilde başı, boynu, gerdanı,
göğsü, pazuları, kolları, elleri de sözkonusu etmemektedir. Acaba buraları
açmak caiz midir? Eğer bize: Hayır, diyecek olursa biz de ona: Yüz de böyledir,
onun da açılması öncelikle caiz olmaz, deriz. Çünkü yüz güzelliğin ve
çekiciliğin toplandığı yerdir. Şeriat nasıl olur da başın, boynun, gerdanın,
göğsün, kolların, ayakların setredilmesini emreder de yüzün setredilip
örtülmesini emretmez. Oysa o daha çok fitneye düşürücüdür. Bakana ve kendisine
bakılana daha çok etki eder. Aynı şekilde ashabın hanımlarının âyeti anlayışı
hakkında ne söyleyebilirsiniz- Çünkü onlar bu âyet nâzil olunca yüzlerini de
örtmekte adeta biribirleriyle yarıştılar.
Dördüncü
Şekil: “Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye de
ayaklarını vurmasınlar” buyruğundadır.
Yüce Allah süsün gizlenmesini emredip nasıl
başörtüsü kullanılacağını onun yüzün, göğsün ve benzeri organların üzerine
bırakılacağını sözkonusu ettikten sonra, tesettürün mükemmel olması ve fitneye
düşmeye iten sebepleri ortadan kaldırılması için mü’min hanımlara yürüdükleri
takdirde ayaklarını yere vurmalarını yasaklamaktadır. Ta ki üzerlerindeki
halhal ve buna benzer süs eşyaları ses çıkarmasın. Bu yolla ziynetleri
bilinmesin ve fitneye sebep teşkil etmesin. Böyle bir uygulama şeytanın
işindendir.
Bu şekilde üç türlü delâlet vardır:
1- Mü’min hanımların
üzerlerindeki süslerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmaları haramdır.
2- Mü’min hanımların
ayaklarını ve ayakları üzerindeki süsleri setretmeleri gerekir bunları açmaları
caiz değildir.
3- Yüce Allah mü’min
hanımlara fitneye çağıran herbir şeyi haram kılmıştır. Kadının yabancı erkekler
karşısında yüzünü açması, öncelikle ve daha güçlü bir şekilde haramdır. Çünkü
yüzün açılması fitnenin çıkması ve harekete geçirilmesi için daha güçlü bir
sebeptir. Dolayısıyla yüzün örtülmesi ve yabancıların önünde açılmaması daha
doğrudur. Aklı başında hiç bir kimse bu hususta şüphe etmez.
Şimdi bu âyetin yabancı erkeklere karşı kadının
başın üzerinden ayaklara kadar hicaba bürünmesi gerektiğini nasıl ortaya
koyduğuna ve bedeninin yahutta süslerinin herhangi bir bölümünü fitneye düşürür
ihtimali dolayısıyla kasten açmaya götüren kapıları nasıl kapattığına dikkat
edelim. Şer’i hükümlerini koyup bu hükümlerini hikmetli ve sapasağlam kılan
Allah’ın şanı ne yücedir!
Beşinci
Şekil:
Yaşlı kadınların hicabı bırakabileceklerine dair ruhsat ve bu ruhsatı
kullanmayışlarının kendileri için daha hayırlı oluşu:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Nikâh
ümidi kalmamış, yaşlanıp oturmuş kadınlar için süslerini göstermemek şartıyla
dış giysilerini bırakmakta onlar üzerine vebal yoktur. Bununla beraber iffet
etmeleri onlar için hayırlıdır. Allah çok iyi işitendir çok iyi bilendir.” (en-Nur, 24/60)
Yüce Allah yaşları ilerlemiş ve bunun sonucunda
ay halinden kesilmiş, çocuk doğurma ihtimalleri kalmamaış kadınların, yüce
Allah’ın sözünü ettiği mü’min hanımların hicaba bürünmelerini farz kılan âyet-i
kerimedeki dış giyimleri olan cilbâb ve himârı bırakmalarına ruhsat vermiştir.
Böylelikle yüzlerini ve ellerini açabileceklerdir. Yüce Allah iki şartla bu
hususta onlardan günahı kaldırmış bulunmaktadır:
Birinci
Şart:
Kendilerinde süs namına herhangi bir şey kalmamış ve arzu duyulacak halden
çıkmış olmalıdırlar. Bunlar ise evlenme ümitleri kalmamış olan ve kendilerinin
de böyle bir şeyi ummadıkları gibi kendileriyle kimsenin de evlenmeyi ümit
etmeyeceği kìmselerdir. Buna sebep ise onların kendileri de arzu duymayan ve
kendilerine arzu duyulmayan derecede yaşlanmış olmalarıdır. Bir dereceye kadar
güzelliği devam eden ve kendisine arzu duyulan kadınların ise bundan
yararlanmaları caiz değildir.
İkinci
Şart:
Herhangi bir ziynet ile süslenmemelidirler. Bu da şu iki hususla birlikte
gerçekleşir:
1- Bunlar dış elbiseleri
giymemekle, açılıp saçılmak maksadını gütmemelidirler. Bundan maksatları
ihtiyaç duymaları halinde elbise yüklerini hafifletmek olmalıdır.
2- Ziynet eşyası sürme,
boya, dış elbiselerle güzelleşmek ve buna benzer çekici olan herhangi bir
ziynete bürünmemiş olmalıdırlar.
O halde mü’min kadının yaşlanmış bir kadın
olmadığı halde kendini böyle saymak suretiyle; bu ruhsatı kullanmak yahut
herhangi bir ziynet türü ile süslenerek dışarı çıkmak hususunda işi sıkı
tutmalıdır.
Daha sonra Yüce Rabbimiz: “Bununla beraber iffet etmeleri onlar için hayırlıdır”
buyurmaktadır. Bu ise nikâh ümidi kalmamış olan kadınların iffetli tarafı
tercih etmeleri için bir teşviktir. Bir ziynete bürünmeseler bile bu tarafı
tercih etmelerinin onlar için daha hayırlı ve daha faziletli olduğunu
belirtmektedir. Bu âyet-i kerime mü’min hanımların yüzlerini de bedenlerinin
diğer kısımlarını da, süs eşyalarını da örterek hicaba bürünmeleririnin farz
olduğuna delildir. Çünkü bu ruhsat, kendilerinden günahın kaldırıldığı,
haklarında vebalin sözkonusu edilmediği, nikâh ümidi kalmamış kadınlar içindir.
Zira böyleleri hakkında kötü zan beslemek, bu yaşa ulaşmış oldukları halde
sözkonusu olmaz. Ruhsat ise ancak azimetin sözkonusu olduğu halde sözkonusu
olur. Azimet ise bundan önceki âyet-i kerimelerde sözü geçen hicabın farz
kılınmasıdır.
Nikâh ümidi kalmamış kadınların iffetli
davranmalarının, yüz ve ellerini açma ruhsatını kullanmalarından daha hayırlı
olması da gösteriyor ki mü’min hanımlar arasından bu yaşa gelmemiş olan
kimseler hakkında iffetli davranmak, bir farzdır ve bu onlar için öncelikli
olarak sözkonusudur. Böylesi fitne sebeplerinden ve hayasızca işlere düşmekten
daha bir uzaklaştırıcıdır. Eğer böyle bir iş yapacak olurlarsa günah ve vebal
sözkonusu olur.
Bundan dolayı bu âyet-i kerime; yüzün, ellerin,
bedenin diğer bölümlerinin ve süslerin, cilbâb ve himâr (başörtüsü) ile hicaba
büründürülüp örtülmesinin farz olduğunun en güçlü delillerindendir.
Temiz sünnetteki bu deliller, bir çok açıdan ve
pek çok hadis-i şeriflerle gelmiş bulunmaktadır. Bu deliller kimi zaman yüzün
setredilip örtülmesini açıkça ifade etmiş, kimi zaman cilbâbsız dışarıya
çıkılmayacağını, kimi zaman ayakları setretmeyi ve bunları setretmek için
elbisenin sarkıtılması emrini ifade etmiş, kimi zaman kadının avret olduğu,
avretin de setredilmesi gerektiğini dile getirmiş, bazan halveti (yalnızca
başbaşa kalmayı) ve kadınların yanına yalnızken girmeyi haram kılmakla, kimi
zaman evlenmek isteyen kimsenin evlenmek istediği kişiye bakma ruhsatını
vermekle bu hükümler dile getirilmiş bulunmaktadır: Bu şekilde mü’min hanımları
koruyan ve onları iffet, haya, ırzlarını himaye çerçevesinde koruyan, sünnetten
çeşitli deliller gelmiş bulunmaktadır
İşte bu hususta peygamberin yol gösterici
sünnetinden bazı rivayetleri aşağıya kaydediyoruz:
1- Mü’minlerin annesi Âişe
radıyallahu anha’dan dedi ki: “Bizler
Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem
ile birlikte ihramda bulunuyor iken kafileler yanımızdan geçip giderdi. Bizim
hizamıza geldiklerinde bizden herhangi bir kadın cilbâbını başından yüzü
üzerine sarkıtırdı, yanımızdan geçip gittiler mi onu açardık.”
Bu hadisi Ahmed, Ebu Davud, İbn Mace, Darakutnî
ve Beyhakî rivayet etmiştir.
İşte bu, Âişe radıyallahu anha’nın, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte ihrama girmiş sahabe
hanımlarının biri mü’min hanımın yüzünü örtmesi, diğer ihramlı kadının yüzünü
açması şeklindeki birbiriyle çakışan iki farz ile ilgili davranışlarını
açıklayan bir rivayettir. Bu durumda ihramlı kadın yabancı erkekler karşısında
ise asıl olan hükmü uygulamaya geçiriyordu. Bu hüküm ise hicabın farziyyetidir.
Bundan ötürü yüzünü örtüyordu. Eğer yanında ona yabancı bir erkek bulunmuyorsa
ihram halinde yüzünü açma hükmüyle amel ediyordu. İşte bu -Allah’a hamdolsun
ki- bütün mü’min hamınlarının hicaba bürünmelerinin farz oluşuna açık bir
delildir.
Genel bir hüküm ile ilgili olarak buna dair
açıklamalar daha önceden el-Ahzab, 33/53 âyetin tefsirinde geçtiği gibidir. Bu
hükmün umumi oluşunu bundan sonra zikredeceğimiz hadis de desteklemektedir.
2- Ebu Bekr’in kızı Esmâ radıyallahu anha’dan dedi ki: “Bizler
erkeklere karşı yüzlerimizi örterdik. Bundan önce de ihramlı iken saçlarımızı
tarardık.”
Hadisi İbn Huzeyme ve Hakim rivayet etmiş olup,
Hakim: Bu Buhari ve Müslim’in şartına göre sahih bir hadistir demiş, Zehebi de
bu hususta ona muvafakat etmiştir.
3- Mü’minlerin annesi Âişe
radıyallahu anha’dan dedi ki: “Allah
ilk muhacir hanımlarına rahmetini ihsan etsin! “Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar” buyruğu nâzil olunca
onlar çarşaflarını yardılar ve onunla örtündüler.”
Bu hadisi Buhari, Ebu Davud, Tirmizi,
Tefsir’inde İbn Cerir, Hakim, Beyhakî ve başkaları rivayet etmiştir.
Hafız İbn Hacer -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-
Fethu’l-Bâri, (VIII,490) da şunları söylemektedir: “onunla örtündüler” lafzı yüzlerini örttüler anlamındadır.
Hocamız Muhammed el-Emin -Allah’ın rahmeti
üzerine olsun- Advâu’l-Beyân, VI, 594-595’te şunları söylemektedir:
“Bu sahih hadis burada sözü geçen sahabe
hanımlarının Yüce Allah’ın “Onlar
başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” buyruğundan yüzlerini de
örtmeleri gerektirdiği manasını çıkartmış oldukları hususunda açık bir
delildir. Bunun için örtülerini yarmış (onlara yaka yapmış) ve böylece
başlarını örtmüşlerdir. Yani o örtüleriyle Yüce Allah’ın yüzlerini de
örtmelerini gerektiren “Başörtülerini
yakalarının üstüne salsınlar” buyruğundaki emrine uyarak yüzlerini de
örtmüşlerdir. Böylelikle insaflı bir kimse kesin olarak şunu anlar: Kadının
erkeklere karşı hicaba bürünmesi ve yüzünü onlara karşı örtmesi, Yüce Allah’ın
Kitabını açıklayıcı durumdaki sahih sünnette sabit bir husustur. Aişe radıyallahu anha Yüce Allah’ın
Kitabındaki emirlere uymak için ellerini çabuk tutan o kadınlardan övgüyle söz
etmiştir. Bilindiği gibi onlar Yüce Allah’ın: “Başörtülerini yakalarının üzerüne salsınlar” buyruğundan yüzlerin
de örtülmesi anlamını, ancak Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem’den öğrenmişlerdir. Çünkü Peygamber aralarında bulunuyor ve
onlar ona dinleri ile ilgili içinden çıkamadıkları her hususa dair soru
soruyorlardı. Şanı Yüce Allah da: “İnsanlara
kendilerine ne indirildiğini açıklayasın diye sana da bu zikri indirdik” (en-Nahl,
16/44) buyurmaktadır. Dolayısıyle onların kendiliklerinden bu buyruğu böylece
açıklamalarına imkân yoktur. İbn Hacer, Fethu’l-Bari’de şunları söylemektedir:
İbn Ebi Hatim’in Abdullah b. Osman b. Heysem’den, onun Safiyye’den buna açıklık
getiren bir rivayeti vardır. O rivayetin lafzı şöyledir: Biz Aişe’nin huzurunda
Kureyş kadınlarını ve onların faziletlerini sözkonusu ettik te şunları şöyledi:
Şüphesiz Kureyş kadınları faziletlidirler. Ama ben Allah’a yemin ederim ki
ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Onlar kadar Allah’ın Kitabını
tasdik eden, onlar kadar indirilen ilahi buyruklara iman eden kimse görmedim.
Nur suresindeki “Başörtülerini
yakalarının üzerine salsınlar” buyruğu indirilince erkekleri hemen onlara
gidip bu surede Allah’ın indirdiği buyruğu onlara okudu. İstisnasız herbir
kadın hemen kalktı ve örtüsüne yöneldi. Sabah olduğunda sabah namazını
örtülerine bürünmüş olarak, başları üzerinde kargalar varmış gibi namaz
kıldılar.” Nitekim bu az önce sözü geçen Buhari’nin rivayetinde de açıkça
geçmiş bulunmaktadır. Aişe radıyallahu
anha bilgisi, anlayışı ve takvası ile birlikte, o kadınlardan böyle büyük
bir övgüyle söz etmekte ve Yüce Allah’ın Kitabını onlardan daha çok tasdik
eden, indirilen buyruklara onlardan daha çok iman eden kimse görmediğini açıkça
ifade etmektedir. İşte bu, onları Yüce
Allah’ın: “Başörtülerini yakalarının
üzerine salsınlar” buyruğundan yüzlerini de örtmeleri gerektiğini
anladıklarına açık bir delil olduğu gibi; bu anlayışlarının Allah’ın Kitabını
tasdik etmenin, onun inidirdiği buyruklarına iman etmenin, bir neticesi
olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu kadınlarınların erkeklere karşı hicaba
bürünmelerinin yüzlerini örtmelerinin, Allah’ın Kitabını tasdik etmek ve
indirdiği buyruklarına iman etmek demek olduğu da –görüldüğü gibi- açık bir
ifadedir. İlme müntesip kimselerin kalkıp Kitapta da Sünnette de kadının
yabancılara karşı yüzünü örtmesine delil teşkil edecek herhangi bir hususun
varid olmadığını söyleyenlere gerçekten hayret doğrusu. Halbuki ashab kadınları, bu işi Allah’ın
buyruklarına iman ederek Kitabında indirmiş olduğu emre uyarak yaptılar. Bu
anlamdaki açıklamalar az önce Buhari’deki rivayette de geçtiği gibi, sahih
hadiste sabittir. Ve bu görüldüğü üzere bütün müslüman hanımlarının hicaba
bürünmeleri gereği hususunda en büyük ve en açık delillerdendir.”
4- Aişe radıyallahu anha’nın İfk hadisesi ile
ilgili hadisinde şu ifadeler yer almaktadır: “Safvan hicab emrinden önce beni
görüyordu, ben onun beni teşhis etmesi üzerine, istircâı (innâ lillah ve innâ
ileyhi râciûn demesi) üzerine uyandım. Hemen ona karşı cilbâbımla yüzümü
örttüm.”
Bu hadisin sahih olduğu üzerinde ittifak vardır
(Buhari ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.)
el-Ahzab, 33/53. âyetin tefsirinde mü’minlerin
anneleri ile bütün mü’min hanımlar hakkında hicabın farz olduğuna dair
açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
5- Âişe radıyallahu anha’dan; süt amcası
Ebu’l-Kuays’ın kardeşi Eflah ile başından geçen olaya dair hadis
nakledilmiştir. O hicabın nüzulunden
sonra yanına girmek üzere izin istemek için geldiğinde Peygamber sallallahu aleyhi vesellem amcasının
girmesine izin verinceye kadar o da ona izin vermedi. Bunun (Peygamber’in izin
vermesinin) sebebi ise Eflah’ın onun süt amcası oluşudur. Bu hadis te Buhari ve
Müslim tarafından rivayet edilmiştir.
İbn Hacer –Allah’ın rahmeti üzerine olsun-
Fethu’l Bâri’de (IX, 152) şunları söylemektedir: “Bu hadisten kadının yabancı
erkeklere karşı hicaba bürünmesinin farz olduğu anlaşılmaktadır.”
İşte Hafız İbn Hacer’in hicab emrinin genel
oluşu hususundaki tercihini ortaya koymaktadır; doğru olan da budur.
6- Aişe radıyallahu anha’dan dedi ki: “Mü’min
hanımlar Rasulullah sallallahu aleyhi
vesellem ile birlikte sabah namazına cilbâblarına bürünmüş olarak
gelirlerdi. Sonra namazı bitirdiklerinde evlerine geri dönerlerdi de
alacakaranlıktan ötürü kimse onları tanıyamazdı.”
Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.
7- Umm Atiyye radıyallahu anha’nın rivayet ettiği
hadise göre Peygamber sallallahu aleyhi
vesellem kadınların bayram namazgâhına çıkartılmasını emredince onlar: “Ey
Allah’ın Resûlu bazan birimizin cilbâbı bulunmayabilir (bu durumda ne yaparız?)”
diye sormuşlar. Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem da: “Kızkardeşi ona
cilbâb(lar)ından birisini versin” diye buyurmuştur. Hadis Buhari ve Müslim
tarafından rivayet edilmiştir.
Hadisin bu husustaki delalet yönü gayet açıktır.
Şöyle ki kadının bütün vucudunu örten cilbâbı ile hicaba bürünmeden evinden
dışarıya çıkması caiz değildir. Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem hanımlarının döneminde, Mü’min hanımların uygulamaları bu
idi.
8- İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan; dedi ki:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem
şöyle buyurdu:
“Her kim
büyüklenerek elbisesini sürükleyecek olursa kıyamet gününde Allah ona
bakmayacaktır.”
Umm Seleme bunun üzerine şöyle sordu:
“Peki, ya kadınlar elbiselerinin alt taraflarını
ne yapacaklar?” Peygamber sallallahu aleyhi
vesellem şöyle buyurdu:
“Bir karış
gevşek tutarlar.”
Umm Seleme:
“O vakit ayakları görünür”, deyince Peygamber
şöyle buyurdu:
“Bu sefer
bir zîra kadar gevşek tutarlar ve bundan fazla gevşetmezler”
Hadisi Ahmed, Sünen sahipleri ve başkaları
rivayet etmiş olup Tirmizi: Hasen sahih bir hadistir, demiştir.
Bu hadis iki bakımdan delil olarak
gösterilebilir:
a- Kadın kendisine yabancı
olan kimseye karşı bütünüyle avrettir. Buna delil Peygamber Efendimizin
ayakların örtülmesini emretmesi ve bu önemli maksat dolayısıyla elbiselerini ve
cilbâblarını sürüklemelerinin haram oluşundan, kadınların istisna edilmesidir.
b- Bedenin tamamının
örtülmesinin vacib oluşunun delâleti ise kıyasa göre öncelikle (kıyas-ı evlâ)
sözkonusudur. Mesela, yüzün çekiciliği ayaklardan daha ileridir. O halde yüzün
örtülmesi ayakların örtülmesine göre daha bir vaciptir. Daha önemsiz olanın
örtülmesi emredilirken daha çekici ve fitneye düşürücü olan bölümün açık
bırakılmasını istemek, herşeyi bilen herşeyden haberdar olan Allah’ın hikmetine
uygun değildir.
9- İbn Mes’ud radıyallahu anh dedi ki: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu:
“Kadın
avrettir. O dışarı çıktı mı şeytan onu kendisine yakınlaştırır. Kadının rabbine
en yakın olduğu hal, evinin içerisinde bulunduğu zamandır.” Hadisi Tirmizi, İbn
Hibban ve el-Kebir’de Taberânî rivâyet etmiştir.
Hadisin delâlet yönü şudur: Kadın avret olduğuna
göre hakkında avret adının kullanılabileceği her tarafını setretmesi ve örtmesi
de icab eder.
Ebu Talib’in İmam Ahmed’den rivayetinde şöyle
dediği nakledilmiştir: “Kadının tırnağı
avrettir. Kadın evinden çıktığı takdirde ayakkabısı da dahil hiç bir şeyi
dışarıda bırakmamaldır” Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Kadının tırnağı dahil her şeyi avrettir” Bu
rivayeti Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye zikretmiş olup: “Bu aynı zamanda İmam
Malik’in de görüşüdür” demiştir.
10- Ukbe b. Âmir radıyallahu anh’dan rivayete göre
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem
şöyle buyurmuştur:
“Sakın
kadınların yanına girmeyiniz.” Ensardan bir adam:
“Ey Allah’ın Rasulu! Ya kayın(lar) hakkında ne
dersin?” diye sordu. Peygamber:
“Kayın
ölümdür”
diye buyurdu. Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.
Bu hadis hicabın farz oluşuna delildir. Çünkü
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem
yalnızken kadınların yanına girmekten sakındırmış ve erkeğin yakın akrabasını
ölüme benzetmiştir. Bu tabir ise bu husustaki sakındırmanın oldukça ileri
derecede olduğunu ortaya koyar. Erkeklerin kadınların yanına girmeleri ve
onlarla başbaşa kalmaları yasak olduğuna göre –başka hadislerde de sabit olduğu
üzere- onlardan ancak hicap arkasından birşeyler isteneceği öncelikle
sözkonusudur. Onların yanına giren hicabı delmiş olur. Halbuki bu, bütün
kadınlar hakkında umumi bir emridir. O bakımdan bu buyruk da Yüce Allah’ın: “Onlardan perde arkasından isteyiniz”
buyruğu gibi bütün kadınlar hakkında genel bir hükümdür.
11- Evlenmek talebinde
bulunan erkeğin evlenmek istediği hanıma bakmasına ruhsat veren hadisler:
Bu hadisler pek çoktur. Bunları; aralarında Ebu
Hureyre, Câbir, Muğire, Muhammed b. Mesleme ve Ebu Humeyd (Allah tümünden razı olsun) gibi ashabı kiramdan bir topluluk
rivayet etmiştir.
Biz bu hususta Câbir radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadis-i şerif ile yetiniyoruz. O
dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi
vesellem şöyle buyurdu:
“Sizden
herhangi bir kimse bir kadına talip olduğu takdirde şayet onun ile
nikâhlanmasına kendisi için yeterli olacak kadarı ile onu görebilirse bunu
yapsın.”
Bunun üzerine ben de onu görmek için gizlenip saklandığım, sonunda kendisini
nikahlayıp onunla evleneceğim kadarıyla onu görebildiğim bir kıza talip oldum.
Bu hadisi Ahmed, Ebu Davud ve Hakim, rivayet etmiş olup Hakim Müslim’in şartına
göre sahihtir, demiştir.
Bu hadisin delaleti bir kaç yönden gayet
açıktır:
a- Aslolan kadınların
tesettürü ve erkeklere karşı hicaplı olmalarıdır.
b- Evlenme talebinde
bulunacak olanın, kendisiyle evleneceği hanımı görmesine ruhsat verilmesi, bu
hususta azimetin varlığına bir delildir. Burada azimet ise hicaptır. Eğer
onların yüzleri açık olsaydı böyle bir ruhsat olmazdı.
c- Evlenmek talebinde
bulunacak olan Câbir radıyallahu anh
onun için gizlenip saklanmak yolunu tutmuştur. Böylelikle kendisini
nikâhlayacak kadar onu görmeye çalışmıştır. Eğer hanımların yüzleri açık olsaydı bu halleriyle girip
çıksalardı, elbette talip olmak istediği kızı görmek için saklanmaya gerek
duymazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.
Şeyh Ahmed Şakir -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine
olsun- Müsned’in tahkikinde (XIV, 236); kendisiyle evlenilmek üzere talip
olunan kadının görülebileceğine dair Ebu Hureyre’nin hadisini açıklarken
şunları söylemektedir: “Bu hadis-i şerif –ve bu anlamda erkeğin talip olduğu
hanımı görebileceğini belirten diğer rivayetler- çağımız inkârcılarından
Avrupa’ya kadınlara ve şehvetlerine köle olan günahkârların, oyuncak edinmek
istediği rivayetlerdir. Onlar bu gibi rivayetleri olmadık yerde delil diye
kullanmakta ve bunları sağlıklı İslami anlamlarından uzaklaştırmaktadırlar. Bu
anlam, erkeğin inceden inceye olmayan ve geçici bir şekilde bakmasıdır. Fakat
bu günahkâr kâfirler alabildiğine inceleyen, tam analamıyla bir görmenin caiz
olduğu kanaatini çıkarmaktadırlar. Hatta daha da ileriye giderek kadının
görülmesi caiz olmayan yerlerinin de görülebileceğini söylemektedirler. Daha da
ileri vararak haram olan halvetin cevazına hüküm verdiler. Bu kadarıyla da
kalmayarak arkadaşlığa, birlikte oturup kalkmaya kadar işi götürdüler. Bunlarda
hiç mahzur da görmezler. Allah kahretsin onları, onların kadınlarını ve onların
bu kanaatlerini beğenen herkesi! Bu hususta aralarında günahları en ağır
olanlar ise, dine müntesip görünen kimselerdir. Halbuki bu din onlardan
uzaktır. Allah bize esenlik ihsan etsin ve bizleri dosdoğru yola iletsin!”
Bedenin ve ziynetlerin diğer bölümleri gibi yüz
ve elleri de örtmeyi kapsayan, bunların herhangi bir kısmını açmayı yahut dar
kıyafet giyinmeyi haram kılacak şekilde, hicabın mü’min hanımlara farz olduğuna
dair âyet ve sünnetten deliller bulunduğu gibi, bu nasslar aynı zamanda kıyas
delili ile de bedenin tamamının ve ziynet gibi yüzün ve ellerin de örtülmesi
gerektiğine delâlet etmişlerdir. Kadınların karşısındaki fitne kapılarını
kapatıp onların da fitneye düşmelerini önleyen Şeriatın yüce maksatlarını
gerçekleştirmeye, iffet, temizlik, haya, gayret (namusu kıskanmak) gibi üstün
ahlâkî değerleri korumaya; hayasızlık, kıskançsızlık, açılmak, saçılmak,
ihtilat gibi bayağı ahlâkı önlemeye yönelik tertemiz şeriatın üstün kaidelerini
uygulamayı hedeflemiştir. Maslahatların sağlanması, kötülüklerin giderilmesi;
daha büyük bir kötülüğü önlemek için (zaruret halinde) daha küçük olanın
işlenmesi; eğer dinde bir fesada ulaştırıyor ise mübahın terkedilmesi gibi
kaidelerin uygulanması bu kabildendir. İşte bu esaslara binaen yapılan
kıyaslardan bazıları:
Gözün haramdan sakınılması ve edep yerlerinin
korunması emrine kıyasen, yüzün açılması, vücuda bakmaya daha çok davetkâr ve
mahrem yerini korumamaya daha büyük çapta bir sebeptir.
Ayakların yere vurulmasına kıyasen, yüzün
açılması fitneyi daha büyük çapta gerektiricidir.
Yumuşak edâlı konuşmanın yasaklanmasına kıyasen,
yüzün açılması daha büyük bir fitnedir.
Ayakların, kolların, boynun ve saçın
örtülmesinin nass ve icmâ’ ile emredilmiş olmasına kıyasen, yüzün açılması
fitneyi ve fesadı daha büyük çapta gerektirir.
Ve buna benzer açıkladıklarımızdan
çıkartılabilecek daha pek çok kıyas yapılabilir. Bütün bunların sonucunda,
yüzün ve ellerin örtülüp onların açılmamasının öncelikli ve kıyasa daha uygun
olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte bu tür kıyaslara da “celi (açık) kıyas” adı
verilir. Böyle bir kıyas gayet açıktır ve hiç bir şekilde eleştirilemez.
Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.
Sonuç: Yapılan bu
açıklamalardan Yüce Allah’ın, basiretine nur verdiği her kimse, mü’min hanımlar
hakkındaki hicabın farziyyetinin, bedenin tamamını, üzerinde bulunan yapay
bütün ziynetleri kapsadığını, Kur’an ve Sünnetin meydana getirdiği hatadan uzak
vahyin ve sahih kıyasın delâleti ile genel şer’i kaidelerinin nazar-ı itibara
alınması halinde, tercihe değer bir şekilde açık delillerle sabit olduğunu
görmüş olmaktadır. Bundan dolayıdır ki Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’ın döneminden günümüze kadar Arap yarım
adasında ve sair İslam diyarlarında mü’minlerin hanımları hep buna uygun
uygulamalarda bulunagelmişlerdir. Bugün genel olarak İslam dünyasında görünen
yüzün açılması, bedenin çoğu bölgelerinin ve ziynetin tamamının çıplaklığa,
açılıp saçılmaya, tefessühe varan açıklığın başlangıcını teşkil etmiştir. Bu
açılıp saçılmaya çağımızda “açılmak” adı verilmektedir. Böyle bir bela ve
musibet ancak hicretin öndördüncü asrın başlarında hıristiyan araplar ile
batılılaşmış sözümona araplardan ve müslüman iken hristiyanlığa dönmüş olan bir
azınlığın eliyle gerçekleştirilmiştir ki; biz bunu ikinci bölümde
açıklayacağız.
Bunun için hanımları bir dereceye kadar açılmış
mü’min erkeklerin Allah’tan korkmaları, Allah’ın emrettiği şekilde hanımlarını
cilbâb ve başörtüsüyle hicaba büründürmeleri, onların bu şekilde hicap üzerinde
sebat gösterip onun dışına çıkmamaları için gerekli sebepleri
gerçekleştirmeleri icab eder. Çünkü Yüce Allah kadınların velilerine İslami
gayret ve dini hamiyyet esasları üzere velâyetlerini yerine getirmelerini farz
kılmıştır. Mü’min hanımların da hicab ve himâr emrine, Allah’a ve rasulune;
mü’minlerin annelerine ve hanımlarına uyarak gönül isteğiyle bu çağrıyı kabul
etmeleri gerekir. Şüphesiz Allah erkek ve kadın kullarından salih olanların
gerçek dostudur.
Uyarıya gelince; bu dine inanan
erkek ve kadın her mü’minin, bu dinin düşmanlarının ister safların içinden
ister dışlarından gelen batılılaşma çağrılarına mü’min kadınların iffetin tacı
ve şeref ve haysiyetin koruyucusu olan hicaplarından çıkartılarak açılıp
saçılmaya ve onları yabancı olan erkeklerin kollarına atma propagandalarına
kanmayarak; bunlardan son derece sakınmaları; nassları delen temel esasları
yıkan; iffet namus ve bunların korunmasını isteyen şer’i maksatlar ile çatışan
bir takım şâz (temel kurallara uymayan) görüşlere aldanmamaları, bu şaz
görüşleri kabul edenlerin ülkelerinde görülen açıklık ve ihtilat saldırılarının
önünde durmaları icab eder.
Erkek kadın her mü’mine diyoruz ki tertemiz
şeriatin bilinen hükümleri ile muhakkik ilim adamlarının kabul ettiklerine
göre; açılmaya çalışanların açık ve sağlıklı hiç bir delili yoktur. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’ın döneminden
öndördüncü asrın başlarında ortaya çıkan açılma olayının müslümanlar arasında
görüldüğü zamana kadar dayanacakları sürekli bir uygulamaları da yoktur. Yüze
ve ellerin açılmasına davet edenlerin getirdikleri bütün deliller hakkında şu
üç durumdan birisi sözkonusudur:
1- Delil sahih ve sarih
olmakla birlikte, hicabı farz kılan âyetlerle nesholmuştur. Bunu olayların
tarihlerini tahkik eden herkes bilir. Yani ortaya koydukları bu delil ya
hicretin beşinci yılından önce varid olmuştur; ya nikahtan ümidi kalmamış
kadınlar hakkındadır yahutta kadınların
avretlerini anlayacak yaşa ulaşmamış çocuklar ile ilgilidir.
2- Delil sahih olmakla
birlikte sarih (ifadesi açık) değildir. Dolayısıyla Kitap ve Sünnetteki yüzün
ve ellerin de bedenin diğer bölümleriyle ziynet gibi setredilmesini,
örtülmesini ortaya koyan kitap ve sünnetteki delâletleri kesin deliller
karşısında delil olabilecek bir özellikte değildir. Müteşabih olan (delâleti
açık olmayan) nassın, muhkem olana havale edilip onun ışığında anlaşılmaya
çalışılması ise ilimde derinleşmiş kimselerin yolu olduğu bilinen bir husustur.
3- Delil sarih (açıkça
anlaşılır) olmakla birlikte, sahih değildir; delil olmaya elverişli olamaz;
Sarih ve sahih nasslara ve hanımların bütün bedenlerini ve ziynetlerini, bu
arada yüz ve ellerini örtmeleri şeklinde görülegelen kesintisiz uygulamaya
karşı delil olarak ortaya çıkartılması caiz olamaz.
Bununla birlikte İslam tarihi boyunca fitnenin
varlığı ve dine bağlılığın zayıfladığı, zamanın bozulduğu bir dönemde, yüz ve
ellerin açılmasının caiz olduğunu hiç bir kimse söylemiş değildir. Aksine bir
çok alimin de naklettiği üzere hepsi de yüz ve ellerin örtülmesi gerektiği
hususunda icma halindedirler.
İşte fesada veren olaylar günümüzde açıkça
ortadadır. Dolayısıyla bu olaylar, başka bir takım deliller olmasa dahi yüz ve
ellerin örtülemesini gerektirmektedir.
İslam dünyasını kaplayan dine bağlılığın
zayıflığı ve bunca fesad açıkça görülmekle birlikte; bu çağda kadınların
yüzlerini açma propagandasını güçlendirmek için böyle bir görüşü kayıtsız ve
şartsız mutlak olarak herhangi bir kimseye nisbet etmek; şüphesiz nakilde bir
hainliktir.
Aslında farz olan, kadının bütün bedenini ve
edindiği bütün yapay ziynetlerini örtmesidir. Bunun herhangi bir kısmını
yabancı olan bir erkeğe kasten göstermesi caiz değildir. Yüce Allah’ın emri ile
Rasûlünün emrini, ashabı kiramın hanımlarına yaptıkları uygulamayı kabul etmek;
sürüp gelen İslam asırlar boyunca müslümanların uygulamalarına bağlı kalmak
bunu gerektirir. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allaha’dır.
Yüce Allah mü’min hanımlara bütün bedenlerini ve
ziynetlerini örterek, kendilerine yabancı olan erkekler karşısında hicabı farz
kılmak suretiyle, kendisine ibadet etmelerini istemiştir. Bu şekildeki ibadetin
yerine getirilmesi karşılığında sevap ve mükâfat; terkedilmesi halinde ise ceza
sözkonusudur. Bundan dolayı hicap emrinin çiğnenmesi, insanı helâk eden büyük
günahlardandır. Başka bir takım büyük günahlara düşmeye de sebeptir. Bedenin
herhangi bir bölümünü kasden açığa çıkarmak, yapay ziynetin herhangi bir
kısmını kasdi olarak göstermek, ihtilat, başkalarını fitneye düşürmek ve buna
benzer hicab emrinin çiğnenmesinin sebep olduğu pek çok afet, buna örnektir.
O halde mü’min hanımlara düşen Yüce Allah’ın
kendilerine farz kılmış olduğu hicab, tesettür, iffet ve haya emirlerine, ona
ve Rasulune itaat olmak üzere, gereği gibi uyup riayet etmektir. Şanı yüce
Allah şöyle buyurmaktadır:
“Allah ve
Rasulu bir işi hükme bağladığında hiç bir mü’min erkek ve hiç bir mü’min kadına
o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasulune isyan
ederse şüphesiz apaçık bir sapıklıkla sapmış olur.” (el-Ahzab, 33/36)
Hem Yüce Allah bu emri farz kılmanın ötesinde pek çok hikmetler ve büyük sırlar,
övülmeye değer erdemler, pek büyük amaç ve maslahatlar vardır. Bunların bir
kısmını şöylece sıralayabiliriz:
1- Namusu
Korumak:
Hicap namusları korumanın şer’i bir himayesidir. Şüphe, fitne ve fesada sebep
olan hususların bertaraf edilmesidir.
2-
Kalplerin temizliğini sağlaması: Hicab mü’min erkek ve hanımların kalplerinin
temizliğini, takva ile mamur hale gelmesini, haram kılınan hususlara karşı
gereken saygının gösterilmesini sağlar. Nitekim Yüce Allah: “Bu sizin kalbiniz için de onların kalpleri
için de daha temizdir” (el-Ahzab, 33/53) buyruğu ile bunu dile
getirmektedir.
3- Yüksek
ahlâkî değerler:
Hicap; iffet, ihtişam, haya ve kıskançlık gibi yüksek ahlâkî değerlere sahip
olmayı sağlar; örtülmesi gereken yerlerini açılıp saçılmaya, aşağılık bir
konuma düşmeye, fesada kapılmaya ve benzeri kötü hallerle kirlenmeye karşı
onu muhafaza eder.
4- İffetli
hanımların alameti olması: Hicab hür ve iffet sahibi hanımlar için iffetli, şerefli
olduklarına; şüphe ve onlar hakkında kuşku duyulacak kirli hallerden
uzaklıklarına dair şer’i bir alamettir:
“Bu,
onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur” (el-Ahzab, 33/59)
buyruğu bunu göstermektedir. Ayrıca hicab, kalbin temiz oluşuna, dışarıdan
görünen açık bir delildir. Şüphesiz iffet kadının baş tacıdır. İffet bir
yuvanın üzerinde kanat çırpacak olursa mutlaka o yuvada huzur ve sükûn olur.
Burada hatırlanması hoş bir husus ta şudur: Şair
en-Numeyrî, Haccac’ın yanında kendisinin:
“Onlar takvalarından ötürü parmak uçlarını dahi
örterler
Ve gece karanlığı içerisinde örtülerine
bürünerek dışarı çıkarlar”
beytini okuyunca, Haccac: İşte hür müslüman
kadın böyle olur, demiştir.
5- Başkalarının ümide kapılmalarını ve şeytanî vesveselerini kesip atar:
Hicap türlü rahatsız edilmelere, erkek ve kadınların kalplerindeki hastalıklara
karşı toplumsal bir koruyucudur. Kötü umutların ardını arkasını keser, hainâne
bakışları geri çevirir, erkeğin namusuna kadının da namusuna ve mahremlerine
gelebilecek rahatsız edici her bir şeyi geri çevirir. Muhsan (namuslu ve
iffetli) hanımların hayasızlık yaptıkları iftirasına, onlar hakkında kötü
sözler söylenmesine, şüphe ve tereddütler uyanmasına ve buna benzer şeytani bir
takım vesveselere karşı koruyucudur.
Bir şair şöyle demiştir:
“Onlar hür kadınlardır; kötü bir şüpheyi
gerektirecek hiç bir şeyi hatırlarından geçirmemişlerdir;
Tıpkı avlanılmaları haram olan Mekke ceylanları
gibidirler.”
6- Hayanın
muhafaza edilmesi:
“Haya” kelimesi hayat’tan alınmıştır. Hayasız hayat olmaz. Bu Yüce Allah’ın
üstün ve şerefli kılmayı murad ettiği ruhlarda yerleştirdiği bir huydur. Bu huy
kişiyi erdemli davranışlarda bulunmaya iter ve bayağı ve adi hareketleri
defeder. Haya insanın özelliklerindendir. Fıtratın bir hasleti ve İslam’ın bir
ahlakıdır. Haya imanın kollarından bir koldur. Arapların İslam tarafından da
onaylanıp kendisine davet edilen övülmeye değer hasletlerindendir. Abs
oğullarından olan Antere şöyle demiştir:
“Komşu hanım bana görünecek olursa, sakınırım,
gözümü ona bakmaktan
Komşu olan o hanım, evine girip saklanıncaya
kadar”
Hayanın etkisi ile kişi erdemlere bezenir;
kişiyi kötülüklerden alıkoyan bir muhafazaya bürünür. Haya nefsi düşük ahlaki
davranışlara düşmekten alıkoyup engeller.
Hicap ise hayanın korunması için etkin bir
araçtır. Hicabın bırakılması ise hayanın terkedilmesidir.
7- Haya açılıp saçılmanın
ve ihtilâtın müslüman toplumlarına sızmasını engeller.
8- Hicap zinaya ve herşeyi
mübah gören ibâhî akıma karşı bir himayedir. Bunun sonucunda kadın her köpeğin
yaladığı bir kap olmaz.
9- Kadın bir avrettir.
Hicap ise bu avreti örten unsurdur. Bu da takvadan ileri gelir. Nitekim yüce
Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey Adem
oğulları, size avret yerlerinizi örtecek bir libas ile giyinip süsleneceğiniz
bir elbise indirdik. Takva elbisesine gelince o, daha hayırlıdır.” (el-A’raf, 7/26)
Abdurrahman b. Eslem –Yüce Allah’ın rahmeti üzerine
olsun- bu âyetin tefsirinde şunları söylemektedir: “Allah’dan korkup da
avretini örtmesi takva elbisesinin kendisidir.”
Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem’e kadar ulaşan bir hadiste şöyle dua ettiği
zikredilmektedir: “Allah’ım avretlerimi
ört, korkularımı güvenliğe çevir.” Bu hadisi Ebu Davud ve başkaları rivayet
etmiştir. O halde Allah’ım; bizim de mü’minlerin hanımlarının da avretlerini
setret ört. Âmin.
10- Gayreti (namus ve
iffeti, kıskanmayı) koruması: Buna dair geniş açıklamalar onuncu esasta
yapılacaktır.
Aslolan kadınların evlerinde kalmalarıdır. Çünkü
Yüce Allah: “Evlerinizde oturun”
(el-Ahzab, 33/33) diye buyurmuştur.
O halde evlerde oturmak, kadınlar hakkında şer’î
bir azimettir. Evlerden çıkmaları ise ancak bir zaruret yahut bir ihtiyaç
dolayısı ile sözkonusu olabilecek bir ruhsattır.
Bundan dolayı daha sonra: “İlk cahiliyyeninki gibi açılıp saçılarak salınıp yürümeyin” diye
buyurulmuştur. Yani cahiliyye mensubu kimselerin alışkanlık ve adetleri gibi
süslenerek ya da hoş kokular sürünerek dışarıya çokça çıkmayın.
Evlerde kalma emri hanımlar için duvarlarla,
perdelerle yabancıların önüne çıkıp görünmeye ve ihtilâta karşı bir hicaptır.
Yabancıların önüne çıkacak olurlarsa, o takdirde hicap bütün vucudu ve sonradan
edinilmiş yapay ziynetleri örten elbiseye bürünmekle gerçekleşir.
Kur’an-ı Kerim’in âyetlerine bakan kimse şunu
görür: Evler Yüce Allah’ın Kitabındaki üç âyet-i kerimede kadınlara izafe
edilmiştir. Oysa evler aslında erkeklere yahutta hanımların velilerine aittir.
Bu izafetin yapılmasının sebebi –doğruyu en iyi bilen Allah’tır- kalmalarının
devamlılığının gözönünde bulundurulmasıdır. O halde buradaki izafet, onların
orada iskân olmalarından, meskenlerinde kalıp oradan ayrılmamalarından
dolayıdır. Yoksa evlerin onlara mülk olarak verilmesi anlamında bir izafet
değildir.
(Sözü edilen bu üç âyeti kerimede) Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
“Evlerinizde
oturun!” (el-Ahzab,
33/33);
“Evlerinizde
okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın!” (el-Ahzab, 33/34);
“Evlerinden
onları çıkarmayın!” (et-Talak,
65/1)
Bu asıl ilkenin korunması sayesinde aşağıdaki
şer’i maksatlar da gerçekleşir:
1- Fıtratın, insan
varlığının durumunun ve âlemlerin Rabbinin şeriatinin öngördüğü, kulları
arasındaki adaletli görev paylaşımı olan kadının evin içerisinde, erkeğin de
dışında çalışması şeklindeki iş bölümüne riayet etmek.
2- Şeriatın gereği olan
İslam Toplumu –karma karışık olmaması anlamında- bireysel bir toplum olduğu
ilkesine riayet etmek. Çünkü kadının kendine has bir toplumu vardır ve o da
evin içerisindedir; erkeğin de kendine has bir toplumu vardır ve o da evin
dışındadır.
3- Kadının hayatî görevini
ifa edeceği evinde kalması ona çok yönlü görevini yerine getirecek zamanı ve
duyguyu kazandırır. Onun bu çok yönlü görevi eş, anne, kocasının evini koruyup
gözetmek, onun yanında sükuna kavuşanın (eşinin) haklarına vefakârlık göstermek,
yiyecek, içecek, giyecek hazırlamak ve bir nesil yetiştirmektir.
İbn Ömer (radıyallahu
anhumâ)’ın rivayet ettiği hadiste sabit olduğuna göre Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurmuştur: “Kadın kocasının evinde bir
çobandır ve güttüklerinden sorumludur.” Hadisi Buharî ve Müslim rivayet
etmişlerdir.
4- Kadının evinde
oturması, Yüce Allah’ın ona farz kıldığı namaz ve benzeri diğer rükünleri
eksiksiz yerine getirmesini sağlar. Bundan dolayı kadının üzerinde evinin
dışında bir görev yoktur. Namazları cemaatle kılıp, cumalara katılma
yükümlülüğü ondan kaldırılmıştır. Kadının üzerindeki hac farizası, onunla
beraber hacc edecek bir mahremin varlığı şartına bağlıdır.
Leys’li Ebû Vâkid’in rivâyet ettiği hadiste
sabit olduğuna göre Rasulullah sallallahu
aleyhi vesellem hac ettiği esnada hanımlarına şunları söylemiştir: “İşte bu böyle! Artık bundan sonra
hasırların sırtı (üzerinde kalacaksınız).” Hadisi Ahmed ve Ebu Davud
rivayet etmiştir.
Merhum İbn Kesir Tefsirinde şunları
şöylemektedir: “Yani bundan böyle sizler hasırların sırtı üzerinde kalınız,
evlerinizden dışarıya çıkmayınız”
Şeyh Ahmed Şakir -Allah’ın rahmeti üzerine
olsun- bu hadis ile ilgili olarak Umdetu’t-Tefsir’de (III, 11) şunları
söylemektedir: “Hac, Allah nezdinde Allah’a yaklaştırıcı ibadetlerin en
üstünlerinden birisi olmakla birlikte, farz olan haccın edasından sonra
yapılacak olan haclarla ilgili yasak böyle dile getirildiğine göre, bu çağda
İslâm’a müntesip hanımların şehirler arasında gidip gelmeleri hakkında ne
denir? Öyle ki bunlar, küfür diyarına tek başlarına mahremsiz olarak yahut ta
adeta varlığı ile yokluğu farketmeyen şekilde kocalarıyla yahut bir mahrem ile
birlikte küfür diyarına açık-saçık, isyankâr bir halde bile çıkacak hale
gelmişlerdir. Ah nerede erkekler nerede erkekler?”
Yüce Allah kadına cihadı da farz kılmamıştır.
Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi
vesellem hiç bir zaman cihad için herhangi bir kadına bir sancak
vermemiştir. Ondan sonraki halifeler de böyledir. Hiç bir zaman bir kadın
savaşa yahut ta savaş ile ilgili herhangi bir göreve çağırılmamıştır. Aksine
savaşlarda kadınların yardımını istemek ve onların katılımı ile çok görünmeye
çalışmak, ümmetin zayıflığına ve düşünce ve yaklaşımlarındaki dengenin altüst
olduğuna delildir.
Umm Seleme radıyallahu
anha’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ey Allah’ın Rasulu, erkekler
gazaya çıkıyor. Biz ise çıkmıyoruz. Üstelik biz mirasın yarısını alıyoruz”,
deyince Yüce Allah: “Allah’ın kendisi ile
kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin” (en-Nisa, 4/32) buyruğunu
indirdi. Bunu Amed, Hakim ve başkaları sahih bir senedle rivayet etmişlerdir.
Şeyh Ahmed Şakir –yüce Allah’ın rahmeti üzerine
olsun- bu hadis ile ilgili olarak Umdetu’t-Tefsir (III, 157) de şunları
söylemektedir: “Bu hadis mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını tutkuyla
isteyen çağımızdaki müfteri yalancıların söylediklerini redd etmektedir. Bunlar
kadını korunağından, yuvasından, içinde bulunduğu himaye ortamından ve Allah’ın
kendisine emrettiği tesettürden soyutlayarak onu kolları, baldırları çıplak,
önde yahutta arkalarda açık saçık günahkâr bir vaziyette askerliğe almak
istemektedirler. Onlar böylelikle aslında, askerlik yaptıkları sırada
kadınlardan mahrum kalan genç askerleri lanetli bir şekilde rahatlatmak için
bunu istemektedirler. Böylece Yahudiler ile diğer kafirlere benzemeğe
çalışmaktadırlar. Kıyamet gününe kadar Allah’ın kesintisiz lanetleri onların
üzerine olsun”
5- Pak şeriatın
kendileriyle etrafını çerçevelediği kadının şeref ve haysiyetinin, iffetinin
korunması, evdeki görevlerini eda edip yerine getirmesinin gereği kadarıyla
takdir edilmesini sağlamak.
Böylelikle kadının, evin dışında çalışmasının,
erkeğin özel alanında erkeğe ortaklık demek olduğu anlaşılmaktadır. Bu iş bütün
bu maksatları ortadan kaldırır yahut ta onları ihlal eder. Kadının dışarıda
çalışması, erkeğin özel görev alanında onunla çatışması anlamına gelir. Erkeğin
kadının işlerini, sorumluluklarını yüklenmesini ortadan kaldırır, erkeğe de
haksızlık olur. Çünkü erkeğin biri mübah rızkı kazanıp elde etmek, geçimini kazanmak
ve hayatı kurmak uğrunda mücadele ve cihad etmek –ki bu evin dışındadır- diğeri
ise sükûn, rahat ve huzur ortamı –ki bu da evin içerisindedir- olmak üzere iki
dünyada yaşamak zorundadır. Kadının evinden çıkması oranında erkeğin iç
dünyasında dengesizlik meydana gelir. Erkeğin dışarıdaki çalışmalarını bozacak
şekilde rahat ve huzurunu kaybeder. Hatta ailelerin çözülmesi sonucunu verecek
şekilde, erkek ve kadın arasında problemlerin çıkmasına sebep olur. Bundan
dolayı “erkek toplar getirir, kadın da yuva yapar” denilmiştir.
Yabancılarla karışmanın (ihtilatın) sonucu
olarak kadın için olumsuz etkiler sözkonusu olur.
Şüphesiz İslâm, fıtrat dinidir Kamu menfaati
insanın fıtratı ve mutluluğu ile aynı noktada birleşir. O halde kadına ancak
fıtratı, tabiatı ve dişiliği ile uyuşan görevleri yapması mübahtır. Çünkü o
gebe kalan, çocuk doğuran, emziren bir eştir, ev hanımıdır. Çocukların
annesidir, ilk okulları olan evde aile yuvasında nesillerin eğiticisidir.
Kadınların evlerinde kalmalarının emredilmesi
şeklindeki bu esas böylece sabit olduğuna göre, şüphesiz Yüce Allah bu evlerin
saygınlığını da korumuş, herhangi bir şüphe veya tereddüt uyandırıcı hususlara
karşı himaye etmiş, evlerin mahremiyetlerini açığa çıkartan herbir durumu
yasaklamıştır. Bu da evin içerisindekilerin görülmemesi için evlere girmek
istendiği vakit gerekli iznin alınmasının meşru kılınması ile
gerçekleştirilmiştir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman
edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin alıp o ev halkına selam vermeden
girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır. Olur ki (bunları düşünüp) öğüt
alırsınız:
Eğer
evlerde kimse bulamazsanız size izin verilinceye kadar oralara asla girmeyin.
Eğer size geri gidin denilirse geri dönüp gidin. Bu sizin için daha temizdir.
Allah sizin ne yaptığınızı çok iyi bilir
Oturulmayan
ve içlerinde size ait meta bulunan evlere girmenizde size günah yoktur Allah
açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir.” (En-Nur, 24/27-29)
İzin almak, izin istemek ve selam verip
girmenize müsaade edilerek, selamınızın alınması demektir.
Başkalarının evini kendilerinin izni olmaksızın
görüp gözeten kimsenin; gözünün çıkarılması halinde gözünün heder olduğuna
(bunun karşılığında göz çıkaranın cezalandırılmayacağına) dair sahih pek çok
sünnet gelmiş bulunmaktadır. Yine bu husustaki sünnetlere göre izin isteyen
kimse, kapının önünde durmamalıdır. Sağında veya solunda beklemeli, kapıyı
aşırıya kaçmaksızın hafif bir şekilde vurmalı, esselamu aleykum demelidir. Bu
şekilde izin istemeyi üç defaya kadar tekrarlayabilir.
Bütün bunlar müslümanların avretleri olan
evlerin korunması içindir. Peki o avretlerin (hanımların) evlerin dışına açık,
saçık ve erkeklerle karmakarışık bir halde dışarıya çıkarılmalarını isteyenin
hali ne olacak? O halde ey Allah’ın kulları! Allah’ın size verdiği emirlere
sıkı sıkıya bağlı kalın.
Kadınların herhangi bir zorunluluk ya da bir
ihtiyaç bulunmaksızın; evlerinden dışarıya çıkmaları başgösterdiği takdirde; bu
hiç şüphesiz kadınlar üzerinde gerekli sorumluluğun yerine getirilmesinde bir
zaaftan yahut bunun büsbütün ortadan kalkmasından kaynaklanır. Bizler evlenmek
isteyen kimseye seçimini güzel yapmasını, olur olmaz çıkıp giren, işinde olduğu
zamanları yollarda gezmek için fırsat olarak değerlendiren adaylardan uzak
kalmasını öğütleriz. Bu ise onun çevresindeki kadınların tabiatından ve aile
halkının yetişmesinden anlaşılabilecek bir durumdur.
İffet, ihtilâtın paramparça ettiği bir hicaptır.
Bundan dolayı İslâm’ın izlediği yol, yabancı erkek ile kadını birbirinden ayırmak
ve uzak tutmak şeklindedir. Önceden de geçtiği üzere İslam toplumu dual değil
ferdi bir toplumdur. Yani erkeklerin kendine has toplum ve toplantıları,
kadınların da kendine has toplum ve toplantıları vardır. Kadın şeriatin dışarı
çıkmak için koymuş olduğu ilkeler çerçevesinde ancak bir zaruret yahut bir
ihtiyaç dolayısıyla erkekler topluluğu arasına çıkar.
Bütün bunlar, ırzların, neseplerin korunması,
erdemlerin himaye edilmesi, şüpheli hallerden ve bayağılıklardan uzak
kalınması, kadının evindeki temel görevlerinden başka şeylerle uğraştırılmaması
içindir. İşte bu sebepten ötürü, ihtilat haram kılınmıştır. İster öğretim,
ister çalışma, ister kongre ve toplantı, ister özel ve genel toplantı için
olsun isterse başka bir sebepten olsun. Çünkü ihtilatın sonucunda namus ve
şerefin çiğnenmesi, kalplerin hastalanması, kalpten kötü düşüncelerin geçmesi,
erkeklerin kadınlaşmaya, kadınların da erkekleşmeye doğru değişime uğraması,
hayanın ortadan kalkması, iffet ve ihtişamın gerileyip kıskançlığın ortadan
kalkması sonuçlarını doğurur. İşte bundan dolayı müslümanların, kadınları
kendilerine yabancı olan erkeklerle karışık oldukları bir dönemleri
görülmemiştir. İslam topraklarında ihtilâtın başlatıcısı olan ilk kıvılcım,
emperyalist, yabancı ve uluslar arası okullar aracılığıyla olmuştur. Bunlar
İslam toprakları arasında ilk olarak Lübnan’da açılmıştır. Nitekim ben bu
hususu daha önce “Uluslararası yabancı ve emperyalist okullar, bu okulların
tarihleri ve İslam toplumu açısından tehlikeleri” adlı eserimde açıklamış bulunuyorum.
Tarihen bilindiği üzere böylesi, yönetilenleri
zelil kılıp onlara boyun eğdirmenin en güçlü yoludur. Yani onların şeref ve
haysiyetlerini ayakta tutan unsurları ortadan kaldırmak ve toplumu erdemli
hallerinden soyutlayıp uzaklaştırmak. -lâ havle velâ kuvvete illa billah-.
Yine tarihen bilindiği üzere açılıp saçılmak ve
ihtilât, uygarlıkların çöküşünün, devletlerin sona erişinin en büyük sebepleri
arasındadır. Nitekim Yunan ve Roma uygarlıklarında görülen budur. Saptırıcı
hevâ ve görüşlerin akibetleri de böyledir. Nitekim Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye -Allah’ın
rahmeti üzerine üzerine olsun- Fetvâlarında (XIII, 182) şunları söylemektedir:
“İşte Emevi devletinin çöküşü Muattile’ye mensup Ca’d ve buna benzer diğer
sebeplerden ötürü olmuştur.” İşte ihtilata ve erkeklerle kadınların
birbirlerinden uzak tutulması sünnetinin çiğnenmesine götüren sebepler, bundan
dolayı haram kılınmıştır. Bu sebeplerin bazıları:
Yabancı kadının yanına girmenin ve onunla
başbaşa kalmanın haram oluşu. Çünkü bu hususta pek çok sahih hadis varid
olmuştur. Şoförün, hizmetçinin, doktorun ve başkalarının zaman zaman kadın ile
başbaşa kaldıkları görülmektedir. Kimi zaman bir halvetten ötekine intikâl
ettiği görülür. Evde hizmetçi, arabada şoför, muayenehanede doktor kadın ile
başbaşa kalabilmekte ve benzeri halvetler ortaya çıkmaktadır.
Yanında mahremi bulunmadan kadının yolculuk
yapmasının haram kılınması. Bu hususta da bilinen mütevatir pek çok hadis
vardır.
Erkek ve kadının birbirlerine kasdi olarak
bakmaları Kur’an ve Sünnetin nassı ile haramdır.
Erkeklerin –kocanın akrabaları olan- kayınlar da
dahil, yalnız bulunan kadınların yanına girmeleri haram kılınmıştır. O halde
kadınların ziynetleri ile birlikte fitneye düşürücü yerlerini göstererek
yumuşak ve edalı konuşup gülerek… ihtilâtlı ailevi oturumlara ne demeli.
Erkeğin selamlaşmak kasdıyla tokalaşmak dahil,
yabancı kadının bedenine dokunmasının haram oluşu.
Erkeğin ve kadının birbirlerine benzemeye
çalışmalarının haram kılınışı.
Kadının namazını evinde kılmasının meşru
kılınması. Bu İslamî evin şiârlarındandır. Kadının evinde namaz kılması mahalle
mescidinde namaz kılmasından daha hayırlıdır. Mahalle mescidinde namaz kılması
Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’ın
mescidinde namaz kılmasından hayırlıdır. Nitekim bu hususta hadis böylece sabit
olmuştur.
Bundan dolayı kadın üzerinde cuma namazı kılmak
farziyyeti yoktur. Kadına aşağıdaki hükümler çerçevesinde mescide gitmesine
izin verilmiştir:
1- Kendisi sebebiyle ve
kendisi hakkında fitneden yana emin olunması.
2- Kadının mescide gelmesi
dolayısıyla şer’i bir mahzurun ortaya çıkmaması.
3- Yolda da camide de erkekler arasında sıkışmaması.
4- Hoş koku sürünmeksizin
dışarı çıkması.
5- Herhangi bir süse
bürünmeden hicablı olarak dışarı çıkması.
6- Mescitlerde hanımlara
has ayrı kapıların tahsis edilmesi. Kadınlar bu kapıdan girecek ve bundan
çıkacaklar. Nitekim bu hususta Ebu Davud’un Sünen’inde ve başkalarında hadis
sabit olmuş bulunmaktadır.
7- Kadınların safları
erkeklerin saflarının arkasında olmalı.
8- Kadınların saflarının,
en hayırlısı erkeklerinkinin aksine sonuncusudur.
9- İmam namaz esnasında
herhangi bir yanlışlık yapacak olursa erkekler tesbih eder (sübhanallah der),
kadınlar ise el çırparlar.
10- Kadınlar erkeklerden
önce mescitten çıkarlar. Erkekler de kadınlar evlerine gidinceye kadar
beklerler. Nitekim Sahih-i Buhari’de ve başkasında yer alan Umm Seleme radıyallahu anha’nın rivayet ettiği
hadiste böyle belirtilmiştir.
Ve buna benzer erkekler ile kadınların
arasındaki mesafeyi, ihtilâtı uzaklaştıran daha başka hükümler de vardır.
Burada şuna dikkat çekmek kaçınılmazdır: Herşey
mubah olsun çağrısı yapanların, önceleri önemsiz görünen bir takım başlangıç
noktaları vardır. Bu önemsiz görülen başlangıç noktaları çok büyük tuzaklar
ihtiva eder. Bunlardan birisi de ihtilât yapı taşını yerleştirmektir. Onlar bu
işe çocuk yuvalarından ve haber programlarından başlarlar. Çocuklar arasında
basın yoluyla tanışma esasından, toplantılarda her iki cinsin karşılıklı olarak
birbirlerine çiçek sunmaları ile başlarlar. Böylece çoğu kimsenin önemsiz
gördüğü bu gibi başlangıçlarla ihtilâttan nefret engelini kırmaya götüren
işlerle devam ederler.
Müslümanlar velâyetleri altında bulunanlar
hakkında Allah’tan korkmalıdırlar. Hayatlarında attıkları adımların hesabını
yapmalıdırlar. Yüce Allah’ın sorumlulukları altına verdiği, himaye etmekle
yükümlü oldukları kimseleri korusunlar. Sapıklık basamaklarında adım adım
ilerlemek için fitneye yapılan çağrıyı kabul etmek ve bu hususta kusurlu
hareket etmekten çok, ama çok sakınmak gerekir. Herkes kendisini hesaba
çekebilecek durumdadır.
Saçılmak (teberrüc), açılmak (süfûr) dan daha
geneldir. Çünkü açılmak, sadece yüzün üzerindeki örtüyü açma anlamındadır.
Saçılmak ise kadınının bedeninin yahut yapay ziynetinin bir bölümünü, kendisine
yabancı olan erkeklerin önünde açıp göstermesi demektir. Buna dair açıklamayı
şöylece yapabiliriz:
Teberrüc (saçılmak), ortaya çıkmak ve görünmek
anlamındadır. Burada bununla; kadının bedeninin yahut ziynetinin bir bölümünü
göstermesi demektir. Gezegenlere “semanın burçları” adının verilmesi de bu
kökten gelmektedir ki; semanın ziyneti demektir. Bu ismi alış sebepleri ise
açıkça görülmeleridir. Teberrücün, kadının burcundan yani köşkünden çıkıp
görünmesi anlamından alındığı da söylenmiştir. Çünkü burûc (burçlar) köşkler
demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Yüksek
burçlar içinde olsanız bile...” (en-Nisa, 4/78)
Kadının burcu ise evidir. Yüce Allah kadınlar
hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Evlerinizde
oturun! İlk cahiliyyeninki gibi açılıp saçılarak salınıp yürümeyin.” (el-Ahzab, 33/33)
Köşke “burç” adının verilmesi, genişliğinden
ötürüdür ve bu “genişlik” demek olan “burc” lafzından alınmıştır. Dua eden bazı
kimselerin söyledikleri: “Allahummebruc li ve lehu” sözleri “benim için de onun
için de genişlik ver” demektir.
Açılmak (süfur) ise “sefr” den alınmış olup
örtüyü açmak demektir. Bu ayni şeyler
hakkında kullanılır. “İmra’atun safirun, imra’atun safiratün” tabirleri,
üzerindeki ve yüzündeki örtüyü açan kadın hakkında kullanılır. Bundan dolayı
yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“O günde
apaydınlık (süfûr ile aynı kökten: müsfire) yüzler vardır.” (Abese, 80/38)
Bu da aydınlık ve parıldayan yüzler demektir.
Şanı Yüce Allah aydınlık ve parlaklık niteliğini, bedenin geri kalan kısımları
arasında yalnızca yüze tahsis etmiş bulunmaktadır.
Geçen bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere süfûr
(açılma), yüzü açmak demektir. Teberrüc (saçılma) ise, yüzün yahut onun dışında
bedenin ya da yapay ziynetin açığa çıkartılması ile gerçekleşir. O halde süfûr
(açılmak), teberrüc (saçılmak) dan daha özel bir anlam ifade eder. Kadın eğer
yüzünü açacak olursa aynı zamanda hem açılmış hem saçılmış (safira müteberrice)
olur. Eğer yüzün dışında bedeninin yahut yapay ziynetinin bir bölümünü açacak
olursa, o kadına müteberrice hasire (bedeninin gösteren, saçılan kadın)
denilir. İşte teberrüc ve süfurun hakikati budur. Kitap, sünnet ve icma kadının
teberrücünün (saçılmasının) haram olduğunu ortaya koymuştur. Teberrüc kadının
bedeninin yahut ta kendisine yabancı erkeklerin önünde açığa çıkartılmasını
kadına haram kıldığı yapay ziynetinin bir bölümünü açması demektir.
Aynı şekilde Kitap, Sünnet ve amelî icma da
kadının süfurunun yani yüzünün üzerinden örtüyü açmasının haram olduğuna delil
teşkil etmiştir. Teberrüc ve diğer fesadı ortaya koyan görünümler hakkında
tekeşşüf (açılmak), tehettük (hayasızca giyinmek), çıplaklık, ahlakî çözülüş,
hayatın kanunu ihlal etmek ve ibahiyyenin (zinanın) davetçisi gibi tabirler
kullanılır. Açılıp saçılmak önceki şariatlerde de haram kılınmıştır. Beşeri
kanunlarda da kağıt üzerinde yasaktır. Fakat pratikte bu yasağın hiç bir
etkinliği yoktur. Çünkü bu kanun zoru ile öngörülmüş bir yasaktır.
İslam’da ise bu, iman, imanın müslümanların
kalpleri üzerindeki egemenliği sayesinde haram kılınmıştır. Müslüman bu yasağa
Yüce Allah’a ve Rasulune itaat ederek, iffet ve fazilete bezenerek,
bayağılıklardan uzak kalarak, günahlardan sakınarak, ecir ve mükâfat umarak,
can yakıcı azaptan korkarak riayet eder. Müslüman hanımların –o halde-
Allah’tan korkmaları ve Yüce Allah’ın ve Rasulunun yasakladıklarından uzak
durmaları gerekir. Taki müslümanların arasında fesadın, hayasızlıkların
yayılması, aile ve yuvaların yıkılması, zinanın yaygınlaşması suretiyle
müslümanların arasında fesadın sirayet etmesinde bir pay sahibi olmasınlar. Ve
hain bakışları, hasta kalpleri üzerlerine çekerek günaha girmesinler,
başkalarını da günaha sokmasınlar.
Teberrüc, hicabın çıkartılması ve kadının
kendisine yabancı olan erkekler önünde bedeninin bir bölümünü açık bırakması
ile olur.
Teberrüc, kadının cilbâbının altındaki
elbiseleri gibi yapay ziynetinden bir bölümünü açığa çıkarmasıyla olur.
Teberrüc, kadının erkekler önünde yürürken
kırıtmasıyla, sağa sola eğilip bükülmesiyle olur.
Teberrüc, kadının sakladığı ziyneti bilinsin
diye ayakların yere vurulmasıyla olur. Bu ziynetin kendisine bakmaktan daha çok
arzu uyandıran bir davranıştır.
Teberrüc, yumuşak ve edâlı konuşmakla olur.
Teberrüc, erkeklerle karışmak, kadınların bedenlerinin
erkeklerin bedenlerine tokalaşmakla dokunması, vasıtalarda, dar yollarda ve
benzeri yerlerde sıkışmak suretiyle olur.
Teberrüc halindeki kadınlar erkeklere benzeyen,
onlar gibi olmaya çalışan yahutta kafir kadınlara benzemeye çalışan
kadınlardır.
Erkeklere benzeyen kadınlara bazı Avrupalılar
“üçüncü tür cinsiyet” adını verirler.
Teberrücün haram oluşuna dair Allah’ın
Kitabından bir takım âyetler vardır. Bunların ikisi teberrücü açıkça
yasaklamaktadır:
“Evlerinizde
oturun! İlk cahiliyyeninki gibi açılıp saçılarak salınıp yürümeyin.” (al-Ahzab, 33/33)
“Nikâh
ümidi kalmamış, yaşlanıp oturmuş kadınlar için süslerini göstermemek şartıyla,
rubalarını bırakmakta onlar üzerine vebal yoktur. Bununla beraber iffet
etmeleri onlar için hayırlıdır. Allah çok iyi işitendir, çok iyi bilendir” (en-Nur, 24/60)
Hicabı farz kılan âyetler ile bunun hem
mü’minlerin anneleri hem mü’minlerin hanımları için farz kılınması,
ziynetlerini açığa çıkarmalarının yasaklanması da aynı şekilde teberrücün ve
süfûrun (açılıp saçılmanın) haram oluşuna dair kesin nasslardır.
Sünnet-i seniyyeden delillerden birisi de Ebu
Hureyre radıyallahu anh’ın rivayet
ettiği şu hadistir: Resûlullah sallallahu
aleyhi vesellem buyurdu ki:
“Henüz
kendilerini görmediğim cehennem ehli iki sınıf insan vardır. Bunların biri
beraberlerinde inek kuyruklarını andıran ve kendileri ile insanları vurdukları
kamçılar taşıyan bir topluluk; diğeri ise giyinmiş fakat çıplak, kendisi
meyleden, başkalarını kendilerine meylettiren, başları deve hörgücünü andıran
kadınlardır. Bu kadınlar Cennete girmeyecek, kokusunu dahi almayacaklardır. Ve
şüphesiz onun kokusu şöyle şöyle bir uzaklıktan dahi alınır.”
Hadisi Müslim Sahih’inde rivayet etmiştir. Bu
hadiste çok ağır bir tehdit vardır. Bu ifadeler teberrücün (saçılmanın) büyük
günahlardan olduğunu göstermektedir. Çünkü büyük günah; cehennem ateşi, gazap,
lanet, azap yahutta cennetten mahrum olmak gibi ilahî bir tehdidin sözkonusu
olduğu herbir günahtır.
Allâme San’ânî’nin “Minhatu’l-Gaffar alâ
Davi’n-Nehâr” adlı haşiyesinde (IV, 2011-2012) belirttiği üzere müslümanlar
teberrücün haram olduğunu icma ile kabul etmişlerdir.
Diğer taraftan mü’min hanımların Peygamber sallallahu aleyhi vesellem döneminde
açılıp saçılmamaları, buna karşılık beden ve ziynetlerini setretme uygulamalarını,
icma ile uygulaya gelmişlerdir. Bu
uygulama bin üç yüz kırk iki hicri
senesinde Osmanlı devletinin çöküşü ve İslam dünyasının dağılıp emperyalizmin
oralara girmesine kadar devam etmiştir.
Bir şairin açılıp saçılmaya davet edenlere karşı
etkileyici bir kasidesi vardır ki ilk beyiti şöyledir:
“Yasaklamıştır açılıp saçılmayı Kitabımız ve
Peygamberimiz
İstiyorsanız hanımlar, bu husustaki rivayetlere
ve âyetlere bakınız”
Müslüman, mahremi olan kadınlar arasında
teberrücün baş göstermesinden sakınmalıdır. Bu ise küçük kızlarının; buluğa
ermiş büyük bir kız olup, aynısını giyinmesi halinde fasıklık ve facirlik
olarak değerlendirilecek kıyafetler giyinmesine göz yummasıyla başlar. Ona
kısa, dar elbiseler, pantolon, tenini gösteren ince elbiseler giydirmek, az
önce sahih hadiste geçtiği gibi cehennemliklerin elbiselerini giydirmek bu
türdendir. Çünkü böyle yapılacak olursa açılıp saçılmaya bir çeşit alışkanlık
sağlanmış; bundan nefret duyma engelinin kırılmış, hayanın izale olmuş olacağı
açıkça anlaşılan bir husustur. O halde Yüce Allah’ın velâyet sorumluluğu
verdiği kimselerin Allah’tan korkmaları gerekir.
Pak şeriatın şu kaidesi vardır: Şanı yüce Allah
bir şeyi haram kılmışsa ona götüren yolları, araçları ve sebepleri de haram
kılmıştır. Böylelikle onun haramlığını gerçekleştirmek, ona ulaşmayı ya da onun
çevresine yakınlaşmayı engellemek, günah işlemeye karşı ve fert ve topluma
zarar veren etkilerinin görülmesine karşı korumaktır.
Eğer Allah bir hususu haram kılmakla birlikte
ona götüren yollar mübah kılınacak olsa, bu o işin haram kılınması ile bir
çelişki olur. Âlemlerin Rabbinin şeriatı ise böyle bir çelişkiden münezzehtir.
Zina hayasızlığı, dinin kesin hükümlerine karşı
tehlike zarar ve sonuç itibariyle en ağır ve en çirkin ve en büyük
hayasızlıklardandır. Ondan dolayı zinanın haram kılınışı, dinin kesin olarak
bilinen hükümlerindendir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Zinaya
yaklaşmayın. Çünkü o gerçekten bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur.” (el-İsra, 17/32)
İşte bundan dolayı zinaya götüren açıklık, onun
yolları, saçıklık ve yolları, ihtilat ve yolları, kadının erkeğe ve kafir
kadınlara benzemesi ve buna benzer şüpheli yollar, fitne ve fesada ulaştıran
bütün yollar da haram kılınmıştır.
Şimdi Kuran-ı Kerim’in îcâzı ve sırlarından
büyük bir sır olan şu husus üzerinde düşünelim: Şanı yüce Allah, Nur suresinin
baştarafında zina suçunun çirkinliğini ve nihai olarak haram kılındığını
sözkonusu ettikten sonra, bu surenin başından itibaren otuz üçüncü âyetin
sonuna kadar zinaya karşı koruyucu bu hayasızlığı engelleyici, temizlik ve
iffetin toplumu olan müslüman toplumunda bunun gerçekleşmesine karşı on dört
koruyucu yol da sözkonusu etmiştir. Söz konusu bu koruyucu yolların kimi fiilî,
kimi kavlî, kimisi de iradîdir. Bunları şöylece sıralayabiliriz:
1- Zina eden erkeklerle
kadınları öngörülen had cezası ile temizlemek.
2- Zinakâr kadının
nikâhlanması ile zinakâr erkeğe kadın nikâhlamaktan –tevbe edip bu hususta
samimi oldukları bilininceye kadar- uzak kalmak suretiyle temizlenmek.
Bu iki yol, fiilî koruyucu yollardır.
3- İnsanlara zina
hayasızlığını işledikleri iftirasını yapmaktan dilleri temizlemek, arındırmak.
Delili olmaksızın bu işi söyleyen kimseye ise kazf haddi uygulanır.
4- Erkeğin dilinin, delili
olmadan hanımına zina iftirasını yapmaktan arındırılması. Aksi takdirde liân
sözkonusudur.
5- Müslüman bir kimsenin
fuhuş işlediğine dair kötü zan beslemekten yana ruhları temizleyip kalpleri
uzak tutmak.
6- Müslümanlar arasında
hayasızlığın yaygınlık kazanmasını arzu etmekten yana iradenin arındırılması ve
böyle bir şeyi istemekten alıkonulması. Çünkü hayasızlığın yayılması ona karşı
tepki gösteren tarafı zayıflatır; fasıklar ve bu işi mübah görenlerin tarafını
güçlendirir. Bundan dolayı bu kesimin azabı diğerlerinden daha ağırdır. Nitekim
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Şüphe yok
ki mü’minler arasında hayasızlıkların yayılmasını sevenlere dünyada da âhirette
de çok acıklı bir azap vardır.” (en-Nur, 24/19)
Hayasızlığın yayılmasını istemek, ister sözlü,
ister fiili ister yapılan işe tepki göstermemek, ister sebeplerini teşvik
etmek, ister herhangi başka bir yolla olsun bu hayasızlığa götüren bütün çirkin
yolları sevmeyi de kapsar.
Böyle bir ağır tehdit ise, İslâm diyarında
müslüman kadının hicabdan çıkartılmasına ve kadının iffetini haya ve ihtişamını
sağlayan şer’î emirlerden kurtulmaya çağıran kimseleri de kapsamına alır.
7- Şeytanın mü’minleri
fuhuşa düşürmek için nefislerine doğru attığı ilk adım olan çeşitli vesvese ve
kötü düşüncelerden nefsi korumak suretiyle genel koruma tedbiri. Bu ise
hayasızlıktan, fuhuştan korumakta en ileri bir adımdır. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
“Ey iman
edenler, şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse şunu
bilsin ki o çirkin işleri ve münkeri emreder.” (en-Nur, 24/21)
8- Evlere girilmek
istendiğinde izin istemek meşru kılınmıştır. Ta ki evde bulunan halkın,
görülmesi istenmeyen avretleri görülmesin.
9, 10- Gözün yabancı hanıma
yahut hanımın kendisine yabancı erkeğe haram bakıştan arındırılması.
11- Kadının kendisine
yabancı olan erkeklere karşı ziynetini göstermesinin haram kılınışı.
12, 13- Kadının halhalının sesi
duyulup ta hasta ruhluların dikkatini kendisine çekmesi için yürürken ayağını
yere vurmak gibi erkeği tahrik eden davranışların yasaklanışı.[1]
14- Evlenmeye gücü yetmeyen
bu iş için gerekli yollara başvurma imkanını bulamayan kimselere iffetli
davranmalarının emredilmesi.
Kur’ân-ı Kerim ve yüce sünnet, gerek erkekler
gerek kadınlar hakkında bu hayasızca işten koruyan tedbirleri ve yolları ihtiva
eden teşrî’lerle dolup taşmaktadır.
Bunların bir kısmı erkeklerin erkekler ile
birlikte olmaları hali hakkındadır: Bu durumda erkeğin avretini örtmesi
gerekir. Erkeğin göbek ile diz kapağı arasında avretini bir başka erkeğe göstermesi
caiz değildir.
Bu teşrî’lerin bir kısmı erkeğin yabancı
kadınlara bakmasının önlenmesi ile ilgilidir.
Bir kısmı erkeğin tüysüz erkeklerle oturup
kalkmasının ve zevk alacak şekilde onlara bakılmasının yasaklanmasıyla
ilgilidir.
Bu teşrî’î hükümlerin bir bölümü kadınların
kadınlarla birlikte olmaları hali hakkındadır: Kadın kadına karşı avretini
örtmelidir.
Kadının kocasına bir başka kadından
niteliklerini belirterek söz etmesi haramdır.
Zinaya karşı koruyucu en büyük sebep ve
tedbirlerden birisi de, müslüman hanımlara hicabın farz oluşudur. Çünkü hicab
kadınları korur, iffet, tesettür içerisinde yaşamalarını sağlar, onları
muhafaza eder, haya ve ihtişamlarına gölge düşmesini engeller, çirkinliklerden
uzaklaşmalarını sağlar. Bütün bunların zıddı olan açılıp saçılmak, bayağılaşmak
ve hayasızlaşmaktan uzak tutar.
Evlilik, Nebi ve Resûllerin bir sünnetidir. Yüce
Allah: “Andolsunki biz senden önce
peygamberler göndermiş, onlara da eşler ve evlatlar vermişizdir.” (er-Ra’d,
13/38) diye buyurmaktadır.
Evlilik aynı zamanda yüce Allah’ın şu emrine
uyarak mü’minlerin de izledikleri bir yoldur:
“İçinizden
evli olmayanları köle ve cariyelerinizden de salih olanları evlendirin eğer
onlar fakir iseler Allah onları lütfu ile zengin kılar. Allah rızık ve lutfu
bol olandır, her şeyi çok iyi bilendir. Nikah için imkan bulamayanlar da Allah
lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar iffetlerini korusunlar.” (en-Nur, 24/32-33)
İşte bu, şanı yüce Allah’ın velâyetleri altında
bulunan evli olmayan erkek ve kadınları nikâhlayarak evlendirmelerini
emretmektedir. Hayasızlıktan korunmak ve iffetlerini sürdürmek için bizzat
kendilerinin nikahlanmalarına dair bu emrin onlara da yönelik olması ise
öncelikle söz konusudur.
Diğer taraftan evlilik, Allah Rasûlünün emrine
de uymanın bir gereğidir. İbn Mesud radıyallahu
anh’ın rivayetine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
“Ey
gençler topluluğu, aranızdan evlenmeye gücü yetenler evleniversin. Çünkü o,
gözü haramdan daha iyi korur; insanın mahrem yerini daha güzel muhafaza eder.
Kim de evlenmeye güç yetiremiyorsa oruç tutmaya baksın. Çünkü o (şehveti)
keser.”
Hadis, Buhari ve Müslim tarafından rivayet
edilmiştir.
Bu anlamdaki hadisler pek çoktur.
Yüce Allah’ın iyi kullarının yaptıkları dualar
arasında şu da vardır:
“Ve onlar
ki: Rabbimiz, eş ve çocuklarımızdan bize gözlerimizin aydınlığı olacak salih
kimseler ver; bizi takva sahiplerine önder yap, derler” (el-Furkan, 25/74)
Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem geceleyin namaz kılmak, gündüzün oruç
tutmak için evlenmek istemeyen kimselere tepki göstererek şöyle buyurmuştur:
“Bana
gelince Allah’a yemin ederim ben aranızda Allah’tan en çok korku duyan ve
aranızda en takvalı olanım. Bununla berbaber oruç tuttuğum günler de olur;
tutmadığım günler de olur. Namaz kıldığım da olur, uyuduğum da olur. Hanımlarla
da evlenirim. Benim sünnetimden kim yüz çevirirse benden değildir.”
Hadis, Buhari ve Müslim tarafından rivayet
edilmiştir.
Evlenmek, erkek ve dişi türlerinde fıtrî olarak
bulunan evlenme ihtiyacının, temiz ve semereli bir yoldan karşılanmasıdır.
İşte bu ve benzeri hususlar dolayısıyla
müslümanlar evliliğin meşruiyeti konusunda ihtilâf etmemişler, kendisinin
günaha düşeceğinden hayasızlık işleyeceğinden korkan kimse hakkında da asıl
hükmün vacib olduğunu kabul etmişlerdir. Özellikle dine bağlılık zayıf ve
harekete getiren şartlar çok ise. Çünkü kul kendi iffetini korumak ve kendisini
haramdan kurtarmakla yükümlüdür. Bunun yolu da evliliktir.
Bundan dolayı ilim adamları evlenecek kimsenin
evlenmesi ile sünneti yerine getirmeyi, din ve iffetini korumayı niyet ederek
evlenmesini müstehab kabul etmişlerdir. Bundan dolayı şanı yüce Allah, evlenmek
isteyen kadını evlenmekten alıkoymayı yasaklayarak şöyle buyurmuştur:
“Artık o
kadınların kocalarıyla nikâhlanmalarına engel olmayınız.” (el-Bakara, 2/232)
Bundan dolayı şanı yüce Allah evliliğin büyük
bir müessese olduğuna dikkat çekmiş ve: “Ve
onlar sizden kuvvetli bir söz almışken” (en-Nisa, 4/21) buyruğunda, ondan
“Kuvvetli bir söz” diye söz etmiştir.
Nikâh akdine verilen bu parlak isme dikkat
ediniz! Nasıl kalpleri etkilediğine, kalplere bu akde karşı bir saygı ve
gereken riayeti gösterme duygusu yerleştirdiğine dikkat ediniz. Artık
müslümanlar, kafirlerin yolunun izlendiği bu sarhoşluk halinde, müslüman
ülkelerin bir çoğuna girmiş bulunan “kutsal sözleşme” şeklindeki kilise
lakabını kullanmaktan, uzak kalacaklar mı?
Çünkü evlilik şer’i bir bağdır. Erkek ile kadın
arasında şer’an muteber olan şart ve rükünleri ile yerine getirilen bir
akittir. Önemi dolayısıyla muhaddis ve fukahanın bir çoğu bunu cihattan önce
ele almışlardır. Bunun bir diğer sebebi de cihadın ancak erkeklerle yapılan ve
cihada ancak evlenmek yoluna ulaşılabileceğidir. O bakımdan evlenmek hayatın
kurulmasında ve dosdoğru yol almasında daha üstün bir mertebeyi ifade eder.
Çünkü nikahın muhtevâsı içerisinde pek büyük maslahatlar, pek çok hikmetler ve
oldukça üstün fayda vardır. Bunların bazılarını sayalım:
1- Şeriatın uygulanması,
dinin yüceltilmesi, kâinatın imar edilmesi, yeryüzünün ıslah edilmesi için
İslam toplumunun oluşması maksadıyla insan türünün doğarak çoğalması, nesil
benesil devam ederek neslinin korunması. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey
insanlar, sizi tek bir candan yaratan ve ondan da zevcesini var eden, her
ikisinden bir çok erkek ve kadın türeten rabbinizden korkun!” (en-Nisa, 4/1)
Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
“Ve o
sudan insan yaratan, ondan neseb ve sıhrî akrabaları çıkaran O’dur. Rabbin
herşeye güç yetirendir.” (el-Furkan, 25/54)
Yani insanı hakir bir sudan yarattıktan sonra
ondan kalabalık bir zürriyet yayan, bunları dağınık ve toplu olarak neseb ve
sıhri akrabalıklar ile bir araya getiren şanı yüce Allah’tır. Bütün bu unsurlar
o değersiz sudan yaratılmıştır. Herşeye güç yetiren, her şeyi görenin şanı ne
yücedir! Bundan dolayı Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem çokça evlenmeye teşvik etmiş bulunmaktadır. Enes radıyallahu anh’dan rivayete göre
Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem
şöyle buyurmuştur:
“Çok
doğuran ve çok seven kadınlarla evleniniz. Çünkü ben kıyamet gününde
çokluğunuzla diğer peygamberlere karşı övüneceğim.”
Hadisi İmam Ahmed, Müsned’inde rivayet etmiştir.
İşte bu, erdemin daha önce de sözünü ettiğimiz
esasını teşkil eden “evlerde oturma” esasını öne çıkartır. Çünkü neslin sayıca
artırılması bizatihi maksat değildir. Fakat maksat onun çoğalması ile birlikte
salih olması, dosdoğru yolda olması, eğitilmesi ve yetiştirilmesidir.
Böylelikle bu yeni nesil ümmetin arasında hem salih, hem ıslah edici, hem anne
babasının gözbebeği olabilsin vefatlarından sonra da onların adını güzel bir
şekilde hatırlatsın. Böyle bir sonuç ise hiç bir zaman evine olur olmaz girip
çıkan, evdeki hayati görevinden alıkonulmuş olan bir eşten alınamaz. Bu çocuğun
babası da onun korunup gözetilmesi için kazanmak ve harcamak yükümlülüğündedir.
İşte bu, erkek ile kadın arasındaki farklılıkların sebepleri arasında yer alır.
2- Namusun korunması,
mahrem yerin muhafaza edilmesi, ihsân (hayasızlıktan uzak kalma) özelliğinin
gerçekleştirilmesi, hayasızlık ve günahlardan uzak iffet ve erdem niteliklerine
sahip olunması.
Bu amaç da zinanın ve zinaya götüren yollar olan
açılıp saçılmanın, ihtilatın, harama bakmanın haram kılınmasını gerektirdiği
gibi, mahremlerin namus ve iffetlerinin çiğnenmesine karşı kollanmalarını,
onlara kötü maksatla yaklaşılmasını engelleyecek şekilde gerekli duvarların
örülmesini gerektirmektedir. Bunların en önemlileri ise, kadınların hicaba
bürünmeleridir. İşte bu iki amacın daha önceden geçtiği üzere erdemin
esaslarının elde edilmesi ile nasıl uyum arzettiklerine dikkat edelim.
3- Erkeğin keder ve
yorgunluğundan, kadının da çalışıp çabalayıp kazanmak sıkıntısından uzaklaşıp
huzur bulacakları bir ortamın varlığı gibi evliliğin diğer maksatlarının
gerçekleştirilmesi; “Kadınların üzerlerindeki
haklar gibi kendilerinin de maruf şekilde hakları vardır.” (el-Bakara,
2/228) Kadınların zaaf noktalarının erkeklerin güçlü oldukları yönle bir araya
gelip nasıl tamamlandıklarına ve böylelikle iki cinsin birbirlerini nasıl
mükemmelleştirdiklerine bir bakalım!
Evlilik, zenginliğin elde edilmesinin, fakirlik
ve ihtiyacın da bertaraf edilmesinin yollarındandır. Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
“İçinizden
evli olmayanları, köle ve cariyelerinizden de salih olanları evlendirin. Eğer
onlar fakir iseler, Allah onları lütfu ile zengin kılar. Allah rızık ve lütfu
bol olandır, her şeyi çok iyi bilendir” (en-Nur, 24/32)
Evlilik eşlerin herbirisini tenbellik ve fitne
yaşayışından, gayret, çalışkanlık ve iffet yaşantısına taşır. Meşru olan
evlilik yoluyla zevk ve lezzetlerinin ihtiyaçlarının gerçekleşmesini sağlar.
Evlenmekle eşlerin herbiri özelliklerini
tamamlar. Özellikle erkek, hayatın sıkıntılarına karşı durmak ve sorumluluk
yüklenmek suretiyle erkekliğinin kemal derecesine ulaşır.
Evlilikle eşler arasında sevgi, merhamet, şefkat
ve dayanışma esasları üzerinde yükselen bir ilişki ortaya çıkar. Yüce Allah
şöyle buyurmaktadır:
“Sizin
için nefislerinizden kendileri ile sükûn bulacağınız ve aranızda muhabbet ve
merhamet kıldığı eşler yaratmış olması da O’nun âyetlerindendir. Muhakkak
bunlarda düşünen bir topluluk için âyetler vardır.” (er-Rum, 30/21)
Evlilik ile hayat, akraba ve sıhrî yakınlıkların
ortaya çıkardığı diğer ailelerle ilişkili olarak devam edip gider. Bunun da
yardımlaşmak, sağlam bağlar kurmak ve karşılıklı faydalar elde etmek bakımından
pek büyük bir etkisi vardır.
Evlenmenin çokluğuyla artan, azalmasıyla azalan,
yokluğuyla da ortadan kalkan, sayılabilecek daha pek çok menfaat ve maslahat da
vardır.
Evliliğin maksatları üzerinde durmakla evlilikten
yüz çevirmenin zararları da anlaşılmış olur: Neslin sonunun gelmesi, hayat
kandillerinin sönmesi, ülkelerin harap olması, iffetin, afifliğin geri
çekilmesi ve kötü âkibetler…
Evlilikten yüz çevirmenin en güçlü
gerekçelerinden birisi de yeni yetişmekte olan neslin ruhundaki dinî terbiyenin
zayıflığıdır. Bu eğitimi güçlendirmenin yolu ise iman ile olur. İman yetişmekte
olan nesle iffet ve kendini haramlardan korumak özelliklerini kazandırır.
Böylelikle kişi kendisini kötülüklere karşı koruyabilmek için gerekli gayreti
kendi nefsinde toplamış olur:
“Kim
Allah’tan korkarsa ona bir çıkış yolu ihsan eder.” (et-Talâk, 65/2)
Evlilikten yüz çevirmenin en güçlü sebeplerinden
birisi de açılıp saçılmanın ve ihtilât ortamlarının yaygınlık kazanmasıdır.
Çünkü iffetli bir kimse iffeti ve kendisini korumayı önemsemeyen bir eşle
evlenmekten korkar. Günahkâr kimse de arzusunu gerçekleştirmek için hayasızlık
yuvalarında gidip gelerek haram bir yol bulur.
Kötü âkibetten Allah’a sığınırız. O halde
evlilikten yüz çevirmeye karşı mücadele görevi için çıplaklığın, açılıp
saçılmanın ve ihtilatın karşısında durmak ve onlara karşı da mücadele vermek
gerekir. Böylelikle evliliğin, daha önce açıkladığımız erdemin esasları ile
uyum arzettiği anlaşılmış olmaktadır.
Evliliğin en büyük sonuçlarından birisi çocuk
sahibi olmaktır. Onlar velileri olan anneleri, babaları yahut diğer velileri
nezdinde bir emanettir. Şer’an bu emaneti çocukların İslam’ın hidayet yoluna
uygun olarak eğitmek ve din ve dünya hususlarında kendileri için gerekli olan
hususları onlara öğretmek suretiyle bu emanetin gereğini yerine getirmek icab
eder. İlk görev Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Resûllerine, âhiret gününe,
hayrıyla şerriyle kadere iman, akidesini yerleştirmek, ruhlarında katıksız
tevhidi kalplerinin her tarafını işgal edecek şekilde derinleştirmek; İslam’ın
rükünlerini nefislerinde yaygınlaştırmak; namazı onlara emretmektir. Onların
sahip oldukları kabiliyetleri geliştirmek, istidatlarını üstün ahlâkî değerler
ve güzel adab ile geliştirip kötü arkadaşlardan ve düşük seviyeli kimselerle
oturup kalkmaktan korumak gerekir.
Eğitimin bu kilometre taşları, dinin bilinen
kesin gerçeklerindendir. Önemleri dolayısıyla ilim adamları özel olarak bu
hususlara dair eserler yazmış, fıkhî teliflerde ve diğerlerinde küçük çocuklara
dair ahkâmı ardı arkasına söz konusu etmişlerdir.
Bu eğitim, peygamberlerin sünnetlerinden ve
seçkin kimselerin ahlâkındandır.
Şimdi de Lokman’ın oğluna vermiş olduğu şu
kapsamlı öğüde faydalı ve geniş çerçeveli vasiyete dikkat edelim:
“Hani
Lokman oğluna öğüt verirken şöyle demişti: ‘Oğulcuğum Allah’a şirk koşma!
Muhakkak şirk, büyük bir zulümdür’.
Biz insana
ana babasını (onlara iyilik yapmasını) tavsiye ettik. Annesi onu güçsüzlük
üstüne güçsüzlükle taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. ‘Bana
ve ana babana şükret, dönüş yalnız banadır’ dedik.
Eğer onlar
bilmediğin şeyi bana ortak koşmak için zorlarlarsa sen onlara itaat etme!
Bununla beraber dünyada onlarla iyi geçin ve sen bana dönenlerin yoluna uy!
Sonra dönüşünüz bana olacaktır. Ben de sizlere neler yapmakta olduğunuzu haber
veririm.
(Lokman dedi ki): ‘Oğulcuğum, eğer sen bir
kaya içinde veya göklerde yahut yerde olsan ve o (yaptığın) hardal tanesi
ağırlığınca dahi olsa, Allah onu getirir. Muhakkak Allah lütufkârdır, herşeyden
haberdardır.
Oğulcuğum,
namazı dosdoğru kıl! İyiliği emret, kötülükten alıkoy, sana isabet edene de
sabret! Çünkü bunlar kesin olarak emredilen işlerdendir
İnsanlardan
yüzünü çevirme! Yeryüzünde şımarıklıkla yürüme! Çünkü Allah büyüklük taslayan
ve böbürlenen kimseleri sevmez.
“Yürüyüşünde
mutedil ol! (Konuşurken) sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin
sesidir.” (Lokman,
31/13-19)
Babanın evladına verdiği bu öğüt, eğitimin,
çocuğu yetiştirmenin temel esaslarını ihtiva etmektedir. Bu, vasiyyet üzerinde
düşünen kimseler için gayet açıkça anlaşılan bir öğüttür.
Şanı Yüce Allah: “Ey iman edenler! Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten
kendinizi ve ailelerinizi koruyunuz!” (et-Tahrim, 66/6) diye buyurmaktadır.
Evlad babasındandır, dolayısıyla “kendinizi”
lafzı onu da kapsar. Evlad aynı zamanda aile halkındandır. Dolayısıyla “ailelerinizi” ifadesi de evladı
kapsamaktadır. Bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’in şöyle dediği
nakledilmiştir: “Onlara ilim öğretiniz ve onları edeplendiriniz” Bunu İbn
Ebi’d-Dünya el-İyal, (I, 495) de rivayet etmiştir.
Salih bir zürriyet Yüce Allah’ın şu buyruğunda
görüldüğü gibi mü’minlerin dualarında istedikleri bir şeydir:
“Ve onlar
ki: Rabbimiz, eş ve çocuklarımızdan bize gözlerimizin aydınlığı olacak (salih)
kimseler ver, bizi takva sahiplerine önder yap, derler.” (el-Furkan, 25/74)
Hasan-ı Basrî -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine
olsun- şunları söylemektedir: “Bu kişinin hanımının ve çocuklarının yüce
Allah’a itaatkâr olduğunu görmesidir. Kişinin hanımını ve çocuklarını şanı yüce
Allah’a itaat ettiklerini görmesinden daha çok gözünü aydınlatan ne olabilir!”
Bunu İbn Ebi’d-Dünya Kitabu’l-İyal, (II, 617) de zikretmiş bulunmaktadır.
Buhari ve Müslim tarafından ittifakla rivayet
edilen hadiste İbn Ömer (radıyallahu
anhuma) Resûlullah sallallahu aleyhi
vesellem’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
“Hepiniz
çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz. Erkek aile halkı arasında bir
çobandır ve o onlardan sorumludur.”
Bu nasslardan çocukları İslam üzere eğitmenin
farziyyeti ve bu eğitimin çocukların velilerinin boynunda bir emanet olduğu
açıkça anlaşılmaktadır. Aynı zamanda bunun çocukların velileri olan baba ve
diğerleri üzerindeki hakkı olduğu da anlaşılmaktadır. Bu anne babanın kendisi
ile rablerine daha bir yakınlaşmaya çalışacakları salih ameller arasındadır.
Bunun sevabı tıpkı câri sadaka gibi devam eder durur. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’den şöyle
dediği sabittir:
“Adem oğlu
öldü mü onun ameli kesilir. Şu üç şey müstesnâ: Kendisi ile yararlanılan bir
ilim yahut kendisine dua edecek salih bir evlat yahut sadaka-i câriye
(bırakırsa).”
Bu emanetin gereklerini yerine getirmekte
kusurlu davranan kimse, Yüce Allah’a karşı günahkâr ve isyankârdır bu kişi hem
rabbinin huzurunda bu isyanının günahını yüklenir, hem de kullarının önünde.
Humeyd ed-Dabbî’den şöyle dediği nakledilmiştir:
“Bizler bir takım kimselerin aile halkları tarafından helâk olacakları yerlere
sürüklendiklerini işitir, dururduk.” Bunu İbn Ebi’d-Dünya Kitabu’l-İyal, (II,
622) de rivayet etmiş bulunmaktadır.
Şanı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman
edenler; muhakkak ki eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır. O
halde onlardan sakının.” (et-Teğabun, 64/14)
Onların eğitilmelerinde kusurlu olmak, sonuç
itibariyle günaha götürmesi, anne babaya düşmanlıklarının bir yansımasıdır.
Katade b. Deâme es-Sedûsi -yüce Allah’ın rahmeti
üzerine olsun- şöyle demiştir: “Şöyle denirdi: Çocuk ergenlik yaşına vardığı
halde babası onu evlendirmeyip o da bir fuhuş işleyecek olursa baba günah
kazanır.” Bunu İbn Ebi’d-Dünya Kitabu’l-İyal, (I, 172) de zikretmiş
bulunmaktadır.
Mukatil b. Muhammed el-Atekî dedi ki: “Babam ve
kardeşim ile birlikte Ebu İshak (İbrahim el-Harbî)’in huzurunda bulunduk.
İbrahim el-Harbi babama:
“Bunlar senin çocukların mıdır?” diye sordu.
Babam.
“Evet” deyince İbrahim şunları söyledi:
“Bunların seni Allah’ın sana yasak kıldığı bir
yerde görmemelerine dikkat et! Aksi takdirde gözlerinden düşersin.”
İbnu’l-Cevzi’nin Sıfatu’s-Safve adlı eserinde olduğu gibi.
Onlara karşı böyle bir kusur, kişinin velâyetten
azledilmesini yahutta salih bir kimsenin onunla beraber bu işe
görevlendirilmesini gerektirir. Çünkü
kural, kafirin de fasıkın da velâyet yetkisinin olmadığı şeklindedir. Zira bu
gibi bakıcılar çocuklara karşı müslümanlıkları ve ahlakları konusunda tehlikeli
olurlar.
Burada mesele faydalı olan ile zararlı olanı
birbiriden ayrıd etmek suretiyle eşyayı birbirinden ayırdedebilecek aşamaya
gelmiş olan çocukların karşı karşıya kaldıkları zararlı başlangıçlar ile
saptırıcı öncelikleri teşhis etmek meselesidir. Ayırd etmek ise çocukların
güçlerinin farklılığına göre farklılık arzeder. İşte bu şefkat ve merhamet
saiki ile çocukların eğitimi hususunda gevşeklik görülen bir takım başlangıç
noktalarıdır. Nihayet çocuk reşitlik yaşına varınca, bu rahatsız edici
hususları benimsemiş, onun kanına ve kalbine işlemiş, kendisi ile kendisine
zarar verecek yahut saptıracak şeyler arasındaki nefret engelleri kırılmış
olur. Bunun sonucunda anne, baba ve veliler ne yapacaklarını bilemezler,
çaresiz kalırlar ve çocuklarını tekrar esenlik yoluna geri çevirmek için
mücadele verirler. Sanki hallerinin diliyle: “Allah’a karşı işlediğim kusurlardan vay benim halime!” (ez-Zümer,
39/56) derler.
O halde fıtrat, sahih akide ve akl-ı selim üzere
yükselen bu esası, Kitab ve sünnet çerçevesinde açıklamak ve velilerin bu
hususa dikkatlerini çekmek, bizim boynumuzun borcudur. Böylelikle çocukların
temel eğitimlerinin çerçevesi ortaya çıksın; din ve dünyalarına zarar verecek
başlangıç noktalarına karşı korunabilsinler. Erdemli ahlâka ve özellikle de
hicaba zararlı olan bu başlangıçlardan bazıları:
1- Fâsık kimsenin terbiye
edici olması: Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan
rivayete göre Rasulullah sallallahu
aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Her
doğan fıtrat üzere doğar. Fakat onun anne ve babası onu Yahudi, Hıristiyan
yahut Mecusi yapar.” Hadisi, Buhari Sahihinde rivayet etmiştir.
İşte bu büyük hadis-i şerif, anne ve babanın
çocuğun eğitimi üzerindeki etkisinin boyutunu ve sapmaları halinde onu fıtratın
gereğinden küfre ya da fasıklığa dönüştüreceklerini ifade etmektedir. İşte
başlangıçların da başlangıç noktası budur.
Buna göre eğer anne, hicaba bürünen yahut
tesettüre uyan birisi değil ise; olur olmaz çıkıp giren birisi olup açılıp
saçılan bir kadın ise, eğer kendisine yabancı erkeklerin toplu halde
bulundukları yerlere gidip geliyor ise ve benzeri nitelikleri varsa; bu onun
yetiştirdiği kızı sapma esası üzere fiilî bir eğitimi olur. Bununla
yetiştirdiği kızı salih terbiyeden, onu örtünme, tesettür, iffet ve haya gibi
dosdoğru yolun gereklerinden uzaklaştırmış olur. İşte “fıtri öğretim” denilen
şey budur.
Bu da hizmetçinin yahutta evdeki dadının -olumlu
ya da olumsuz- çocuklar üzerinde pek büyük bir etkisi olduğunu ortaya
koymaktadır.
Bundan dolayı ilim adamları şunu tesbit
etmişlerdir: Kafirin de fasıkın da hadane hakkı (küçük çocuğu eğitme hakkı)
yoktur. Çünkü bu gibi çocuk eğiticileri müslümanlıkları, ahlâkları ve
istikametleri hususunda çocuklar için tehlikedirler.
2- Yataklarda karışıklık:
Abdullah b. Amr (radıyallahu anhuma)’dan
rivayete göre Rasulullah sallallahu
aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
“Yedi
yaşında çocuklarınıza namaz kılmayı emrediniz; on yaşına geldiklerinde
(kılmazlarsa) namaz için onları dövünüz ve yataklarını ayırınız,”
Hadisi, Ahmed ve Ebu Davud rivayet etmiştir.
Bu hadis, çocuklar on yaşına geldikleri takdirde
evlerin içinde ihtilâtın başlangıcını yasaklamak hususunda açık bir nasstır. O
halde velilerin, çocukların yataklarını ayırmaları ve onları karıştırmamaları
gerekir. Bundan amaç, iffet ve hayayı ruhlarında yerleştirmek. Bu başlangıçtaki
karışıklığın ulaştırabileceği şehvet gâilelerinden korunmaktır. Çünkü tehlikeli
bölge etrafında dolaşan bir kimsenin o tehlikeli bölgeye girmesinden korkulur.
İbrahim el-Harbî –yüce Allah’ın rahmeti üzerine
olsun- şöyle demiştir: “Çocukların fesadlarının başı birbirlerindendir.”
Nitekim İbnu’l-Cevzi’nin Zemmu’l-Hevâ adlı
eserinde de böyle denilmektedir.
3- Çocuk yuvalarında
ihtilât: Bu da evlerin dışındaki ihtilâtın ilk başlangıç noktasıdır. Kardeş
olmakla birlikte babalarının kontrolü altında ve evlerin içinde çocukların
yataklarda karışık yatmaları şeriatın nehyettiği bir husus olduğuna göre; anne
babanın kontrolünün bulunmadığı evlerin dışındaki böyle bir karışıklık hakkında
ne denir?
Anne ve baba çocukların, bu gibi karışık çocuk
bakıcıları ortamlarından uzak tutmakta Allah’tan korkmaları gerekir.
4- Çiçek demetleri sunmak:
Bu da açılıp saçılmanın, vücut hatlarını göstermenin, haya perdesini
kaldırmanın, kıskançlığı paralamanın başlangıç noktalarındandır. Bu küçük kızın
ruhuna bu başlangıçları yerleştirir ve onun hem cinsi olan kızlar, ateşin kuru
otta alevinin yayılması gibi, onu etkilerler. O halde ey Allah’ın kulları,
zürriyetleriniz hususunda Allah’tan korkun!
5- Giyim hususunda açılıp
saçılmanın başlangıcı: Mümeyiz küçük kız çocuğuna, baliğ olan kıza haram olan
kıyafetleri giydirmek. –Dar yahut şeffaf ya da kısa elbisede olduğu gibi, bedeninin
tamamını örtemeyen elbiseler yahut üzerinde resim, haç bulunan ya da erkeklerin
ve kâfir kadınların elbiselerine benzeyen kıyafetler giydirmek ve buna benzer
ırzlarını satan fahişelerden geldiği açıkça sabit olan açılıp saçılmak ve
benzeri hususlar.
Yüce Allah’tan bizleri setretmesini ve güzel
akibet ihsan etmesini niyaz ederiz.
“Kıskançlık: gayret” Hicabı korumanın, açılıp
saçılmayı ve ihtilâtı bertaraf etmenin manevî koruma duvarıdır. “Gayret:kıskançlık”
her suçlu ve gaddar kimseye karşı mahremleri, şerefi ve iffeti koruyan Yüce
Allah’ın kulda yerleştirmiş olduğu ruhi bir güçtür. İslam’da kıskançlık, övülen
bir huydur ve şer’i dayanakları olan bir çeşit cihaddır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurmuştur:
“Şüphesiz
Allah kıskançlık duyar ve şüphesiz mü’min de kıskançlık duyar. Şüphesiz
Allah’ın kıskançlığı mü’min kimsenin yüce Allah’ın haram kıldığı şeyleri
işlemesi dolayısıyla ortaya çıkar.”
Hadis, Buhari ve Müslim tarafından rivayet
edilmiştir.
Peygamber sallallahu
aleyhi vesellem bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır:
“Her kim
ailesi uğrunda öldürülürse, o da şehittir.”
Hadisi, Tirmizi rivayet etmiştir. Bir diğer
lafızda: “Her kim namusu uğrunda ölürse,
o da şehittir” şeklindedir.
İşte hicab, mahremlerin namus ve iffetlerinin
çiğnenmesini yahutta onlara dil uzatılmasını önlemeğe karşı kıskançlığı
geliştirebilen önemli bir unsurdur. Aynı zamanda hicap, bu yüce ahlâkın aile ve
soydan gelenler arasında miras olarak devralınmasına da sebeptir. Böylelikle
kadınlar kendi namus ve ırzlarını, şereflerini kıskanırlar; onların velileri de
onları kıskanır; mü’min erkekler diğer mü’minlerin mahremlerine, onların saygı
duyulması gereken haklarına dil uzatılmasını kabullenemez yahutta onların şeref
ve haysiyetlerinin, iffetlerinin, arınmışlıklarının, yabancı bir kimsenin bir
bakışı ile dahi olsa yaralanmasına müsaade etmezler, kıskanırlar.
İşte bundan dolayı “kıskançlık: gayret”in zıddı
“deyyûsluk”dur “Gayyûr: gayret sahibi, kıskanç kimse” nin karşılığı da
deyyûstur. Deyyûs ise; kendi namusu olan kadınların kötülüklerine ses
çıkarmayan ve bundan dolayı onları kıskanmayan kimse demektir.
İşte bu sebepten dolayı pak şeriat, hicabın
parçalanmasına ve deyyusluğa ulaştıran yolları tıkamış, kapatmıştır. Şimdi
merhum Şeyh Ahmed Şakir’in Ebu Hureyre radıyallahu
anh’ın Peygamber Efendimizden naklettiği: “Herhangi bir kadın mescide gitmek için hoş bir koku sürünecek olursa,
o kokusundan ötürü tıpkı cünupluktan yıkanır gibi yıkanmadıkça, Allah onun hiç
bir namazını kabul etmez” –Hadisi Ahmed rivayet etmiştir- hadisini
şerhederken Müsned tahkikinde (XV, 108-109 da) söylediği şu sözlere bir
bakalım:
“Şimdi ey müslüman erkek ve ey müslüman hanım!
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’ın
Rabbine ibadet etmek maksadıyla mescide gitmek isterken hoş koku sürünmesinin
hükmünü ne kadar ağırlaştırdığına bir bakalım! Eğer bu kadın o hoş kokunun
etkisi silinsin diye cünupluktan yıkanır gibi, bu hoş kokudan ötürü
yıkanmayacak olursa, onun hiç bir namazı kabul olunmayacaktır. Şimdi bir buna
bakalım, bir de günahkâr, açık saçık, çağımız kadınlarının yaptıklarına
bakalım, bu kadınlar gerçekle ilgisi olmayan yalan yere İslam’a müntesiptirler.
Yüce Allah’a ve onun Rasûlüne İslâm’ın apaçık hükümlerine karşı cüretkârlık
gösteren günahkâr erkekler de bu kadınlara yardım etmektedirler. Bunlar hep
birlikte kadının açılıp saçılmasının, dışarıya çıplak ve günahkârca çıkmasının
çarşı pazarlarda eğlenme ve günah mekânlarında erkeklerle karışmasının bir
sakıncası olmadığını iddia etmekte ve hep birlikte cesaretlerini daha da
ileriye götürerek İslam’ın kadına “bilimsel” adını verdikleri heyetler arasında
yolculuk yapmasının haram olmadığını ileri sürmekte, siyasal mevkileri
üstlenmesini caiz kabul etmektedirler.
Bu günahkâr kadınların çarşı pazarlarda,
yollarda nasıl göründüklerine de bir bakın! Bunlar Allah’ın ve Resûlunun
setredilmesini emrettiği avretlerini açıyorlar. Kadın başını açmış, süslenmiş,
açık saçık vaziyette, göğüslerini açığa çıkarmış, sırtını örtmemiş, koltuk
altları ve daha başka yerleri görünmekte, kendisini örtmeyen ve altındakini
gösteren elbiseler giyinmekte, bütün bunları görünebildiği en güzel şekliyle
dışa vurmaktadır. Hatta bizler Ramazan ayı gündüzlerinde bile bu münkerleri
görebiliyoruz. Bu kadınlar bundan utanmıyor. Yüce Allah’ın onlardan sorumluluk
konumuna getirdiği erkekler daha doğrusu erkeğe benzeyen o deyyuslar da
utanmamaktadırlar. Şimdi kalk, bütün bunlara rağmen erkeğiyle, kadınıyla bunlar
müslümandırlar, de bakayım.”
Ben de diyorum ki: Hicabın ve kadınların
yüzlerini yabancılara karşı örtmelerinin faziletini bilmek isteyen bir kimse,
örtülü hanımların haline bakmalıdır. Onları kuşatan hayaya, onların çarşı
pazarlarda erkekler kalabalığı arasına girmekten uzak kaldıklarına, rezil edici
olaylara bulaşmaktan yahutta günahkâr bir kimsenin bakışlarının kendilerine
uzanmaktan alabildiğine nasıl da korunduklarına bir bakalım! Onların velileri
durumunda olan erkeklerin, nefisleri itibariyle ne kadar şerefli, mahremleri
arasında bu erdemleri korumak için ne kadar uğraştıklarını görelim. Şimdi bunu,
erkekler tarafından yüzündeki bütün güzellikleri görülen, yüzünü açan açık
kadının durumu ile bir karşılaştıralım. Böyle bir kadın ne kadar açılıp
saçılmışsa o oranda bu tür erdemleri kaybetmiş demektir. Bazan açık saçık
günahkâr bir kadının yine günahkâr, yabancı bir erkekle konuştuğunu görürüz de
onların bu hallerinden adeta Ebu Hureyre radıyallahu
anh’ın şahitliği ile yapılmış bir akitle evli olduklarını zannederiz. Eğer
bu kadını bu haliyle deyyus kocası görecek olursa, gayreti ölmüş olduğundan
ötürü, onun kılı dahi kıpırdamaz. Gayretin ölümünden ve kötü akibetten Yüce
Allah’a sığınırız.
Şimdi bu kocalar nerede, hanımına bakan bir
kimseyi gördüğü için, mahremlerine kıskançlığından ötürü o hanımını boşayan o
bedevi arap nerede? Bunu yaptığı için kendisine sitem edilince o bedevi arap
ünlü Hâiyye (kafiyesi he harfi olan) kasidesini söylemişti. Şu beyitler bu
kasidedendir:
“Buğzetmeksizin ona olan sevgimden vazgeçerim
Buna sebep ise bu husustaki ortakların
çokluğudur
Bir yemeğe bir sinek düşecek olursa
Canım onu çekse dahi elimi çekerim
Yaklaşmaz artık arslanlar o suya
Köpeklerin ondan içtiklerini görünce.”
Şimdi bu hanımlar nerede, yüzünün üzerinden
örtüsü düşüp te eliyle örtüsünü alıp diğer eliyle yüzünü örten hanım nerede?
İşte bu olayı anlatmak üzere şöyle denilmiştir:
“Düştü başörtüsü, hiç te onu düşürmek istemeden
(Bir eliyle) aldı onu, (diğer) eliyle de korudu
bize karşı kendisini.”
Bundan daha yüce ve üstün olmak üzere Medyenli
yaşlı adamın iki kızının kıssaları ile ilgili olarak kullanılan şu ifadelerdir:
“Sonra
onlardan birisi, utana utana yürüyerek ona geldi.” (el-Kasas, 28/25)
Ömer radıyallahu
anh’dan sahih bir senedle şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yani kızı
utanarak, elbisesiyle yüzünü örterek ona geldi. O kadın hiç bir zaman yüksek
sesle bağırıp çağıran, olur olmaz girip çıkan kadınlardan değildi.” (İbn Kesir,
Tesfir, III, 384)
Âyet-i kerimede aynı zamanda edep, iffet ve haya
o derece ileri ki o yaşlı zatın kızı bunun neticesinde alabildiğine dikkatli
ifadeler kullanmış ve kendisi hakkında kötü zan beslenmemesi için özen
göstermiştir:
“Bize
(koyunlarımızı) sulamanın ücretini sana vermek üzere babam seni çağırıyor,
dedi.” (el-Kasas,
28/25)
Bu ifadeleriyle daveti babasının yaptığını söyleyerek,
kendisi hakkında şüphe ve tereddüt uyandırıcı ifade kullanmaktan uzak
kalmıştır.
Ebu Muhammed Abdu’l-Hak el-İşbilî Rahimehullah şöyle demiştir:
“Doğru dinden alıkoymasın bir grup seni
Hakkı aramakta en ufak bir desteğe mazhar
olmayan
Kalpleri kördür onların, her türlü doğruya
götürücü önderden uzaktırlar.
Çünkü onlar başkalarını taklit ederek Allah’ı
inkâr etmişlerdir.”
(Muhibbuddin el-Hatîb, el-Hadîka)
İşte, mümin hanımların erdemi budur. Onun
üzerinde yükseldiği ve ona yapılacak saldırılardan onu koruyacak esaslar da
bunlardır. Fakat kalplerinde hastalık bulunan bir takım kimseler ne olursa
olsun, bunlara karşı çıkmakta ve yüksek sesle bunu dile getirmektedirler.
Münkerin açıkça ilan edilip ona davet edilmesiyle, marufun bastırılıp ona
ulaşmanın alıkonulması gözle görülüp açıkça işitilmekle birlikte, bizden
ıslaha, bu saldırganlığa karşı iyiliğe çağıran kimselerin olmamasından, yakına
da uzağa da ulaşan bir sesin yükselmemesinden; Allah’a sığınmak gerekir. Bu
sesle din savunulur, bu abes yaygaracıların uçurumuna düşmeye karşı
müslümanlara öğüt verilir ve bununla erdemler korunulur, adilikler, aşağılıklar
önlenir ve sefihlerin yapmak istedikleri engellenir. Bilindiği gibi
münkerlerin, kötülüklerin yayılması büyük, küçük günahlara karşı susmakla,
küçük günahların tevil edilmesiyle olur. Özellikle bizler şüphe ve fitne
mensubu, kimlikleri bilinmeyen aynı zamanda bu hususta konuşmak gücü de
olmayan, batıya yönünü çevirmiş, yüce Allah’ın dini ve şeriatı ile oynamakla
görevli kalemler taşımak ile görevlendirilip, yönlendirilmiş kalabalık bir
kitle ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bunlar gazetecilik ve medya kılığı ile her
türlü münkere kalplerini açmış vaziyette aramızda dolaşmaktadırlar. Kötü sözlerle
dillerini uzatmakta, çirkinliklerle kalemlerinin mürekkebi akmaktadır. Hepsinin
söylediklerinin ortak noktası da şudur: Fıtrata karşı çıkmakta delicesine bir
aşırılık, şeriate karşı çıkmak ve müslüman hanımların bayağılıklara
sürüklenmesini sağlamak, erdemlerden onları soyutlamaktır. Bunu da İslam
dünyasında kadının özgürlüğünü, bütün hükümlerde kadın erkek arasında
eşitliğini sağlamak gibi günahkârca bir propaganda ile yapmak istemektedirler.
Böylelikle açılıp saçılmak, ihtilat suçuna ve örtüyü atmak cinayetine kadar işi
götürmek istemektedirler. Kendilerini Allah’a teslim etmiş Abdullah’ın oğlu
Muhammed’in önderliğini kabul eden müslüman hanımlarının elinde kalan örtüyü de
bıraktırmak için gerekli sebepleri oluşturmak üzere, dört bir yandan hüsrana mahkûm
seslerini yükseltmektedirler.
Yüce Allah’tan bizlere de, o mümin hanımlara da
sebat vermesini diler, sapıklıktan uzak olduğumuzu Allah’ın huzurunda bildirir,
kötü âkıbetten yüce Allah’a sığınırız.
Şu müfteri, ümmetlerini aldatan, kendi
hemcinslerine hatta bizzat kendilerine hiçbir fayda sağlamayan bu zararlı
varlıkların cüretkârlıkları oldukça ileriye varmış, hile ve tuzakları
ağızlarından çıkarak kalemlerine dökülecek hale gelmiştir. Çünkü bunlar doğru
yolları yıkmaya ve adiliklere götüren yolları tıkayan engelleri delmeye,
erdemlerin üzerine yürümeye, erdemleri küçümsemeye erdemlerle ve erdemlilerle
alay etmeye de başladılar…
Evet, bu batızede kimseler, kadının bütün hayati
meselelerinde yazmaya, bilimsel her bir alana hatta anneliği, fıtratı ve erdeminin
korunması hususlarına dahi dalmaya koyulmuşlardır.
Bütün bu zincirleme belâlar, günahkârca boş
sözler, seviyesiz konuşmalar ile gazeteler ve başka organlar, kadının haklarını
almak, kadını özgürlüğe kavuşturmak, bütün hükümlerde erkekle eşitliğini sağlamak
adına, kadının yardımına koşmak, onun kötü haline ağlamak adına yapılmaktadır.
Böylelikle batıcı bu küçük insanlar şu gayeye ulaşmak istemektedirler. Kadını
hayatın bütün alanlarına indirmek, erkeklerle karışmasını sağlamak ve onu
hicabından soyutlamak. Hatta kadın kendi iradesiyle yüzünü eline uzatarak ona
bağlı olan diğer erdemlerle birlikte, üzerinden başörtüsünü indirmesini
sağlamak.
Eğer hicab yüzden çekilip alınacak olursa, artık
gayret sahibi kimselerin ne kadar yıkılacaklarını, fazilet gölgesinin ne kadar
geri çekileğini, adiliğin ve dinden uzaklaşmanın ne kadar yayılacağını,
açıklığın, saçıklığın, çıplaklığın, erkek kadın zinakârlar arasında herşeyi
mübah görmenin, kadını kendisini dilediği kimselere teslim edeceğinin hangi
boyutlara ulaşacağını sorma gitsin.
Yüce Allah’ın: “Allah tevbelerinizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise sizin
büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler” (en-Nisa, 4/27) buyruğunu
açıklarken İbn Cerir, Tefsir’inde Mücahid b. Cebr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-’in şu açıklamalarını
nakletmektedir: “Şehvetlerine uyanlar”
zinakârlar demektir. “Büyük bir sapıklığa
düşmenizi isterler” buyruğu hakkında da şu açıklamaları yapmaktadır:
“Kendilerinin zina ettikleri gibi müslümanların da zina etmelerini isterler. Bu
yönüyle Yüce Allah’ın “Onlar senin
kendilerine yumuşak davranmanı arzu ettiler, kendileri de bunun üzerine yumuşak
davranacaklardı” (el-Kalem, 68/9) buyruğunu andırmaktadır.”
Artık mesele, kadın meselesinden çıkıp bütün
İslam dünyasını ifsad etmek meselesine doğru ilerlemektedir. Bu sapık plan
bugün doğmuş değildir. Bu İslam dünyasının bir çok bölgesinde daha önceden kötü
plan sahiplerinin izleyip durdukları bir yoldur. Nihayet iş, artık zinanın
yaygınlaştığı, resmi izinlerle hayasızlık ve fuhuş yuvalarının kapılarının
sonuna kadar açıldığı bir noktaya gelmiştir. Sahneler şarkı, dans ve temsil
türünden seviyesiz sanatlarla dolup taşmakta, hadlerin uygulanmaması için kanunlar
yapılmış isteyerek yapılan herhangi bir iş için en ufak bir ceza dahi sözkonusu
edilmemektedir… İşte bütün bunlar, namus, ahlak, edep ve terbiyenin yerle bir
edilmesinin sonuçlarındandır.
Bugünkü herşeyi mübah gören bu günahkâr vakıaya,
Allah’ın, kalbinden basireti söküp aldığı kimselerden başkası taraftar olamaz.
Bu günün ücretli köleleri, diğer ülkelerin sefil
ahlâkının ve günahkâr ve acı vakıasının ulaştığı hale ulaşmasını mı
istemektedirler acaba?
İşte erdem üzerine bu hayasızca saldırı,
adilliğe verilen günahkârca destek, Allah’ın hudutlarının aşılması, onun pak
şeriatinin haramlarının çiğnenmesi karşısında insanları düşmanlarının içlerinde
gizledikleri kötü niyetlerden sakındırarak şunu açıklıyoruz: Meydanda
batılılaşmış ücretli köleler vardır. Onların fasık ve akli seviyeleri düşük
yine ücretli uyduları da vardır. Her bağırıp çağıranın arkasından giden
kimselerdir bunlar. Bunlar oklarını mümin hanımlardan erdemi çekip almak,
onların seviyesizleşmelerini sağlamak için yöneltmektedirler; bunun için gayret
ederler. Bütün bu olumsuz tabloyu yüce Allah’ın: “Allah tevbelerinizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise sizin
büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler” (en-Nisa, 4/27) buyruğu ifade
etmektedir.
İbn Cerir Taberi -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Tefsir’inde (VIII,214-215 te)
şunları söylemektedir: “Buyruğun anlamı şudur: Batıl ehli zina talebkârları
baba bir kızkardeşleri ve Allah’ın kendileriyle evlenilmesini haram kıldığı
diğer kimseleri nikâhlamak isteyen, şehvetlerine uyan o kimseler, sizlerin
haktan ve Allah’ın size izin verdiği hususlardan sapmanızı ve böylelikle onun
itaatinin dışına çıkarak ona isyana düşmenizi, Allah’ın haram kıldığı şeyleri
ve itaatini terk hususlarında kendi nefislerinin arzularına uymak bakımından
kendilerine benzemenizi ve böylelikle “Haktan alabildiğine uzak” bir sapıklığa
düşmenizi isterler. Bunun (âyetin anlamı ile ilgili olarak) doğruya daha yakın
olduğunu söylememizin sebebi de Yüce Allah’ın: “Şehvetlerine uyanlar ise”
buyruğunun umumi olması ve böylelikle onların kötü nefislerini şehvetlerine
uymakla nitelendirmesi, onların bu vasıfları ile hepsini kapsamasıdır. Onları
yerilmiş arzularının bir kısmına uymakla nitelendirmemektedir. Durum böyle
olduğuna göre; o halde âyetin anlamı ile ilgili olarak âyetin en uygun
açıklaması, âyetin zahirinin delâlet ettiği açıklamadır. Herhangi bir asli
dayanak ya da kıyas gibi hakkında bir tanık bulunmayan batınî anlamı olamaz.
Durum böyle olduğuna göre şehvetlerine uyan kimselerin kapsamına yahudiler,
hıristiyanlar, zinakârlar herhangi bir batıla tabi olan herkes
girmektedir.Çünkü Allah’ın yasakladığı şeylere uyan herbir kimse, kendi
nefsinin şehvetine, arzusuna uyan bir kimsedir. Bu anlam âyetin te’vili
açısından daha uygun olduğuna göre, bizim bu te’vil ile ilgili olarak tercih
ettiğimiz bu görüşün de doğru olması gerekmektedir.”
İşte bu caniler, bu amaçlarına ulaşmak için
gerek lisan-ı halleriyle, gerek sözlü açıklamalarıyla hayatın bütün alanlarında
son derece sapık ve İslam’a karşı duyulan öfkeden kaynaklanan bir takım
planları uygulamaya koymuşlardır:
1- Yüzü açarak, hicabı
geriletmek ve cilbâbtan da temelli kurtulmak için çağrıda bulunmak.
Bu, hal dili ile aslında bedenin tamamından
hicabı çıkarmaya, çeşitleriyle fitneye düşürücü kıyafetlere bürünmeye bir
çağrıdır. Bunlar şekliyle fitneye düşürücü kısa elbiseler giyinmekle,
çıplaklık, organların çizgilerini belirten dar elbiseler, kadının tenini
gösteren ince elbiseler giyinmek suretiyle çeşitli fitnelerdir.
Aynı zamanda kılık kıyafet konusunda erkeklere
benzemeye;
Yine giyim hususlarında kafir kadınlara
benzemeye bir çağrıdır.
2- Evlerde genel olarak
hayatın bütün alanlarında yabancı erkeklerle ihtilâtı istemek suretiyle,
kadınların evlerdeki hicabı ortadan kaldırmalarına bir çağrı.
Bu aynı zamanda şunu da ihtiva etmektedir:
3- Hayatı geliştiren bütün
alanlarda kadının da müdahele etmesine bir çağrı.
İşte bu, açık ve saçık bir şekilde yollarda ve
kamuya açık mekânlarda kadının kendisini göstermesine yapılan bir çağrıdır.
4- Kadının toplantılara,
heyetlere, kongrelere, konfranslara ve çeşitli klüplerdeki etkinliklere
katılmasına çağrı.
Bu aynı zamanda kadının edalı konuşmasına,
yumuşak söz söylemesine, kendisine yabancı erkeklerle tokalaşmasına –henüz
aralarında akit yapılmamış nişanlısı ile tokalaşması da bu çerçevededir- bir
çağrıdır.
Aynı zamanda bu kadının yabancıların önüne,
evinden, elbisesiyle yürüyüşüyle fitneyi körükleyecek bir halde dışarı
çıkmasına bir çağrıdır. Çeşitli makyaj malzemelerinin kullanılmasına, kokular
sürünmeye, onları gençleştirecek kıyafetler giymeye, yüksek topuklu ayakkabılar
giymeye ve buna benzer çeşitli tahrik edici fitneye düşürücü yollara da bir
davettir.
5- Onlar için özel
klüpler, şiir geceleri düzenlemeye ve bunlara herkesi davet etmeye yönelik
çağrılar.
6- Kadınlara ait ve karma
internet kahveler açmaya çağırmak..
7- Kadının araba ve diğer
araçları kullanmasını istemek ve buna çağırmak..
8- Mahremler hususunda işi
gevşetmeye çağırmak; bunlar arasında kadının beraberinde mahremi bulunmaksızın
yolculuk yapmaya çağırmaktır. Beraberinde mahremi bulunmaksızın öğrenim
maksadıyla doğuya, batıya yolculuk yapması, iş adamlarının kongreleri için
çeşitli yolculuklar yapması bu kâbildendir.
9- Yabancı bir kadınla
başbaşa kalmaya çağırmak. Evlenmek
isteyen gencin, aralarında henüz nikâh akdi yapılmadan evlenmek istediği kız
ile başbaşa kalması bunlardandır.
10- Kadının sanat ile
uğraşmasına çağırmak. Mesela:
11- Sanat, şarkı ve temsil
gibi alanlarda üzerine düşen rolü yerine getirmesine çağırmak.
Bu, sonunda güzellik kraliçesi seçimine
katılımına çağrılması ile biter.
12- Batılı kıyafetler
dikiminde katılmaya çağırmak.
13- Kadın için spor
kapılarını açmaya çağırmak.Mesela:
Bir kadın futbol takımını kurmak istemek.
Yarışmak için kadınların da at binicilik
yapmalarını istemek.
Normal bisikletlere ve motosikletlere binerek
kadınların spor yapmalarını istemek…
14- Çeşitli merkezlerde,
klüplerde ve başka yerlerde kadınlara özel yüzme havuzlarının açılması.
15- Kadının saçına gelince:
Bu hususta da günahkârca pek çok propaganda vardır. Kaşların aldırılması,
erkeklere yahut kâfir kadınlara benzeyecek şekilde saçların traş edilmesi,
kadınlar için kuaför salonlarının açılması…
16- Kadının gazete ve
dergilerde fotoğrafının neşredilmesi.
17- Kadının şarkıcı,
oyuncu, defile mankeni, spiker ve benzeri rol ve görevlerde televizyonlara
çıkması.
18- Kadınlarla erkekler
arasında radyo ve televizyonda yumuşak ve edalı konuşmalara dayalı canlı
yayınlar.
19- Çekici kadın
fotoğraflarını yayınlamakla ünlü, düşük seviyeli dergi ve yayın organlarının
yaygınlaştırılmaya çalışılması.
20- Reklam ve
propagandalarda kadın unsurunun kullanılması.
21- Radyo, televizyon ve
yazılı basın organlarında hazırlanan programlar çerçevesinde iki cins arasında
arkadaşlıklar kurulmasına çağrı, şarkı ve benzeri karşılıklı armağanlar
edilmesi.
22- Liderler ve bakanlar
düzeyinde çeşitli medya organlarında erkeklerin eşleri ile kucaklaşmalarını ve
öpüşmelerini gösteren fotoğrafların yayılması.
23- Öğretimin ilk
sınıflarında karma eğitim propagandası.
24- Kadınların erkeklere,
erkeklerin de kadınlara öğretmenlik yapma propagandası.
25- Kız okullarına beden
eğitiminin programa alınması.
Bu kızlar için güzel sanat okullarının
açılmasını istemeyi de gerektirir.
26- Kadınların erkekler
gibi istisnasız bir şekilde hayatın tüm alanlarında görev yapmalarına çağrı.
27- Mağazalarda, otellerde,
uçaklarda, bakanlıklarda, ticaret odalarında ve şirket ve benzeri diğer
kurumlarda, bunların dışındaki bütün alanlarda kadının çalışmasının
propagandası.
28- Turizm, mühendislik ve
planlama amaçlı kadın bürolarının kurulmasının istenmesi.
Bu, su tesisatçısı, elektirik ve buna benzer
bedeni çalışmayı gerektiren mesleklerde kadının da çalışmasının propagandasını
yapmayı gerektirir.
29- Kadının satış
temsilcisi olarak görevlendirilmesini istemek. Ayrıca kadının asker ve polis
olarak görevlendirilmesini istemek (bunun için “dördüncü esas”a bakılabilir).
Kadının parlamentolarda, seçimlerde ve
milletvekili olarak görev yapmak suretiyle siyasete girmesini istemek.
Kadınlar için fabrikalar kurulmasını istemek.
30- Kanuni belgelendirme
dairelerinde (noterde) kadınların görevlendirilmesini ve mahkemelerde kadınlara
ait özel bölümlerin açılmasını istemek.
Ve buna benzer uzunca istekler listesi. Yine bu
liste istenmeyen şeyleri de kapsamına alır. Yüce Allah’tan onların tuzaklarını
boşa çıkarmasını, onların kötülüklerini müslümanlardan uzak tutmasını dileriz.
Ondan başka hiç bir ilâh yoktur.
İşte bunlar “Kadın meselesi” hakkında amel
bakımından en büyük zarara uğramış kimselerin çağrı ve propagandalarından bazı
örneklerdir. Bunlar üzerinde basın 1419 h. yılı boyunca kaşarlanmış bir yüzle
durdu. Bu hususları her birisi gazete diye anılan sekiz kağıt tomarından
özetledik. Bunların hepsinin sayıları, yazarlarının isimleri bellidir. Hepsi de
bu batılılaşma ile mübtelâ kimselerdir. Kimileri bu hayasızlıklarına tesettür
ve tesettürlülerle alay etmek ve yüce şeriatın bir takım hükümleri hakkında
ağır sözler söylemek gibi bir günahı da katmıştır.
Hatta bunun dışında başka tavırlar takınanlar da
olmuştur. Biz bu gibi kimseleri küfür, münafıklık, fasıklık ve günahkârlık
arasında gidip gelen, pek büyük bir tehlike içerisinde görmekteyiz.
Bu tür eziyetler geçmiş bir zamanda arada sırada
biri diğeri arkasında körükleniyor, ilim adamları bunlar ortaya çıkar çıkmaz
işlerini bitiriyor ve yeryüzünün dörtbir yanında bunlara karşı seslerini
yükselterek onların ardından alevli atışlarda bulunuyorlardı. İşte bu günümüzde
bütün güçleriyle, cüretkârlıklarıyla, atılganlıklarıyla bir kaç ay içerisinde
bu tür adilikleri ağız dolusu yeniden gündeme getirmeye başlamışlardır. Zorluk
ve sıkıntılı zamanlar da olayların yoğunlaştığı bir dönemde bu gibi hususları
gündeme getirmenin zamanı olarak tesbit etmeleri de, onların sinsice
planlarının bir neticesidir.
Dışarıdan gelen ve getirilen bu propagandalar
hem özleri hem konuları hem de şekilleri itibariyle pek çok çelişkileri bir
arada ihtiva etmektedir.
Bu görüşleri dile getirenlere bakacak olursak,
bunların müslüman ismi taşıdıklarını görüyoruz. Muhtevaya ve yapılan
hazırlıklara bakacak olursak, bunun İslam’ı yıkmak için kullanılan bir kazma
olduğunu görüyoruz. Böyle bir kazmayı ise ancak başkası tarafından
yönlendirilen, kalbi hevâ ve frenkleşmek ile dolup taşmış bir kimse yapabilir.
Bilindiği gibi söz ve davranış, kalpteki imanın ve münafıklığın bir
göstergesidir. Kullanılan ifadelere baktığımız takdirde sonradan uydurulmuş
kelimeler, basit terkipler, büyük dilbilgisi hataları, şuradan buradan
çalınmış, kes yapıştır metoduyla kullanılan gazeteci ibarelerinin, yazar
olabilecek gücüne erişememiş acizlerin yöntemiyle yazıldığını ve Arap dilinden,
anlatım zevkinden en küçük bir paya sahip olan kimselere rahatsızlık verecek
bir uslupta bunları sunduklarını görüyoruz.
İşte bu şekilde… Arap dilini ve Kur’ân’ı,
sünneti bilmeyen bir kimse bu gibi gariplikler ortaya koyar.
Bununla birlikte birilerinin diğerlerini
pohpohlaması neticesinde hepsini bir gurur ve bir kibir çevrelemiştir.
Acaba böyle başarısız bir kesimin basında köşe
başlarını tutması ve ümmetin düşüncelerini yönlendirmesi uygun mudur? Eserleri
bunlar olan bu gibi yazarların bulunduğu bir ümmet için insan gerçekten elem,
keder ve üzüntüyle dolup taşar.
Böyle bir çağda müslüman cemaate muhalif onların
yollarından uzaklaşmış hakkı örtmek ile hevâya yardımcı olmakla meşgul olmuş,
güdülen ve saptırıcı bir kalem grubunun bu çağda ahlâkı yönlendirecek bir
konumda olması, Allah’a yemin ederim ki utanılacak bir şeydir. Allah bunlara
hakkettikleri cezayı versin! Hesaplarını Rabbimiz görecektir. Biz onlara
Allah’ın gazabını, intikamını ve onlar üzerindeki tahakkümünü hatırlatır, sakındırırız.
Hiç kimse Allah’ı yenik düşüremez. Onlara Yüce Allah’ın şu buyruklarını
hatırlatmak istiyoruz:
“Bilin ki
muhakkak Allah içinizdekini bilir. Artık O’ndan sakının!” (el-Bakara, 2/235);
“Dillerinizin
yalan yere niteleyegeldiği şeyler için: ‘Şu helaldır, şu da haramdır’ demeyin.
Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah’a karşı yalan
uyduranlar iflah olmazlar.
Pek az bir
menfaat; ama onlar için acıklı bir azap vardır.” (en-Nahl, 16/116-117)
Herkesin gözü önünde sahife sütunlarındaki bu
çığırtkanlara Allah buğzeder, onlardan nefret eder. Nitekim Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadise
göre Rasulullah sallallahu aleyhi
vesellem’ın şöyle buyurduğu sabittir: “Böbürlenen
ve büyüklük taslayan, çarşı pazarlarda yüksek sesle bağırıp çağıran, geceleyin
bir leş, gündüzün bir eşşek (gibi) olan, dünya işlerini bilip âhiret işlerini
bilmeyen her kişiye Allah buğzeder.” Bu hadisi, İbn Hibban Sahih’inde
rivâyet etmiştir.
Büyük ilim adamı muhaddis Ahmed b. Muhammed
Şakir (vefatı 1377 -Yüce Allah’ın rahmeti
üzerine olsun-) İbn Hibban’ın Sahih’ine düştüğü notlarda (I, 230) şunları
söylemektedir:
“Peygamber Efendimizin bu bir grup insana -tövbe
estağfirullah hatta hayvana diyecektim- dair yapmış olduğu bu tasvir, belağat
ve anlatım güzelliği itibari ile zirveye ulaşmış bir nebevi anlatımdır. Bu
nitelikleri her gün çevremizde bulunup İslam’a müntesip görünen pek çok kimsede
görebiliyoruz. Hatta biz bunu İslam Ümmetinin -din değil de dünya- büyüklerinin
çoğunda da görebilmekteyiz. Hatta biz bunları kendi kendilerine alim diyen
kimselerde de görürüz. Bunlar ilmi İslam’da Kitap ve Sünetten bilinen gerçek
anlamından uzaklaştırmakta, dünya ilimlerine sanat ve mala dair bilgilere bu
ünvanı vermekte; sonra da bununla dolup taşarak tam bir cehalet olan bilgileri
ile din hakkında ahkâm kesmek istemekte, İslam’ı müslümanlardan daha iyi
bildiklerini iddia etmekte, İslam’ın bilinen hükümlerini red, İslam’ın kabul
etmediği hükümleri uygun görmekte, kendilerine ya da ümmete dinini bilmek için
izlenmesi gereken doğru yolu göstermeye çalışanları ise sert bir şekilde her
bir mütekebbir ve büyüklük taslayana yakışan bir şekilde reddetmektedirler.
Şimdi bu hadis üzerinde iyice düşünüp aklımızı kullanacak olursak her yerde
bunları gözümüzün önünde görüveririz.”
Bizler bu cani kimseler için, İslam adabını,
öğretmenlerin ve küçük çocukları eğitenlerin disiplini altına koyarak, çocuk
öğretim yuvalarına koymaktan daha uygun bir yerleri olduğu görüşünde değiliz.
Allah büyük ilim adamı Ahmed b. Muhammed Şakir’e rahmetini ihsan eylesin. O bu
gibi bedbaht kimselerin geçmişlerinin halini defalarca açıklamış bulunmaktadır.
Merhum, Camiu’t- Tirmizi’yi tahkik mukaddimesinde (I, 71-72) şunları
söylemektedir:
“Misyonerlerin aklına, kalbine egemen olup ancak
onların gözleriyle gören, ancak onların kulaklarıyla duyan, ancak onların
gösterdikleri yolu gören, onların ateşlerinin ışığında görerek o ateşi nur
zanneden, diğer taraftan annesi babası tarafından kendisine müslüman ismi
verilmiş bulunup nüfus kütüklerinde ve sayım kayıtlarında müslümanlar arasında
sayılan, fakat kendisine bir tabiiyyet kazandırmakla birlikte, kendisinin dini
bir akide olarak benimsemediği böyle bir İslam’dan başkasını savunmayı kabul
etmediğinden, Kur’ânı üstadlarından öğrendiklerine boyun eğdirecek şekilde
te’vil etmeye kalkışan, onların görüşlerine ve koydukları ilkelere uymayan hiç
bir hadisi kabul etmeyip kendisi ondan hiç bir şey anlamadığından ötürü bunları
delil diye ortaya koyanların, İslam’a karşı delil olacağından korkan kimseler
arasından bilmek isteyenler, şunu bilsin ki… Aynı şekilde bir önceki kimse gibi
olmakla birlikte kendisini rahata vererek ruhuna üfledikleri din ve akideye
sarılıveren, arkasından müslüman ismini taşımak yahut bazı nikâh ve miras ile
ilgili meseleler ve ölülerin gömülmesi gibi hususlar dışında din olarak İslam’ı
bilmek yahut kabul etmek istemeyen kimseler de bilmeli ki... Yine müslümanlara
mensup okullarda öğrenim görüp pek çok ilmi bilmekle birlikte pek az bazı
hususlar yahut kabuktaki bir takım meseleler dışında dinine dair bir şey
bilmeyen, diğer taraftan batı uygarlığı ve bu uygarlığın bilgileri karşısında
ruhunda yenik düşen, böylelikle onların uygarlıkta mükemmelliğe ve üstünlüğe
eriştiklerini, ilmî nazariyelerde kesinliği ve apaçık gerçekleri
yakaladıklarını zan eden, bunun sonucunda yanlış kanaatlerinin etkisi ile
kendisinin bu dini bizzat bu dinin alimlerinden, bu dini bellemiş ve bu dini
samimi olarak savunan kimselerden daha iyi bildiğini iddia edip din hakkında
sağda solda olmadık şekilde ahkâm kesen ve böylelikle dini din adamlarının
donukluğundan kurtarmayı, din adamlarının vehimlerinden arındırmayı ümit eden…
Yahut içindekini açığa çıkartıp bu dini inkâr ettiğini, ona düşman olduğunu
ortaya koyan bunlar... Başkalarını taklit ederek Allah’ı inkâr etmişlerdir, sözleri
kendilerine revâ görülen kimseler… Bu dönemde Mısır toplumunun başına bela
kesilerek büyük, edebiyatçı Kamil Kîlânî’nin “el-müceddidiynât”[2]
adını verdiği kimseler… Yahutta şu kâbilden veya bu kâbilden olan kimseler…”
İşte bu sapık istekler, kadını özgürleştirmek
adına iki çerçeve içerisinde sunulmaktadır. Bunlar kadının özgürlüğü ve kadın
ile erkek arasındaki eşitliktir. Bu iki görüş şer’an de aklen de batıl, batıcı
görüşlerdir. Müslümanlar bunları tanımaz, bunlar amelleri bakımında hüsranda
olanların yoluna doğru başkalarını çekmektedir. O hüsrana uğrayanlar, daha
önceden İslam dünyasının diğer bölgelerinde haddi aşarak baş kaldırmışlar ve bu
iki görüş çerçevesi içerisinde mümin hanımları dinleri hususunda fitneye
düşürmeye, aralarında hayasızlıkları yaygınlaştırmaya, müminlerin yolundan
uzaklaşmış bu istekleri dile getirerek, sapıtmışlardır. Sonra da başlangıç
noktasını açıkça dile getirerek bunun yüzün açılması olduğunu belirtmişler,
daha sonra yüzün örtüsünü kaldırmak için de fiilen uygulamaya geçmiş, onu
ayaklar altında çiğnemiş, ateşe atmışlardır. Bu işlerin akabinde o vakit
Türkiye, Tunus, İran, Afganistan, Arnavutluk, Somali ve Cezayir gibi bir takım
cumhuriyetlerde yüzün örtülmesini yasaklayan ve yüzünü örten kadının
suçluluğunu ortaya koyan bir takım kanunlar çıkarılmış, bazı ülkelerde örtünen
kadınlar hapis yahutta para cezası ile cezalandırılmışlardır.
İşte böylece insanlar kanun zoru ile seviyesiz
davranışlara ve batıcı ilişkilere sürüklenirler. Nihayet İslam dünyasında çoğu
mümin kadın artık açılıp saçılmakta her türlü kayıttan uzaklaşıp ibahîliğe
yönelmekte, resmi izinle fuhuş yuvalarının açılmasında kâfir batı ile yarışacak
duruma gelmişlerdir. Hatta mübah kılmanın da ötesinde fuhuş için zina eden
erkek ve kadının sigortalanması için resmi düzenlemeler dahi getirmişlerdir.
Bunlara bağlı olarak hadler kaldırılmış, fuhuş yayılmıştır. Kadın çok erken
dönemde bakireliğini kaybetmiş, hatta yakın akrabalarla zina, kadının bir başka
kadınla evlenmesi, rahimlerin kiralanması gibi hadiseler dahi ortaya çıkmıştır.
Bunun arkasından hamileliği önleme yolları
ücretsiz gerçekleştirilmiş, bunun için basında yoğun propagandalar yapılmıştır.
Bununla birlikte en basit gerekliliğe dahi riayet edilmemiştir. Mesela bu
konuda tıbbi gereklilik halinde evli olan bir kadının kocasının izni ile
alınmış bir doktor reçetesi dahi istenmemiştir. Kadınlar arasında suç oranları
yükselmiş ve intihar oranı artmıştır. Çünkü maneviyatları paramparçadır.
Bunun arkasından doğum kontrolü, çok kadınla
evliliğin yasaklanması, evlilik dışı doğmuş çocukların evlat edinilmesi,
metresler edinmek gibi uygulamalar görülmüştür. Bu lanetli hal o duruma
varmıştır ki beraberinde yabancı bir kadın bulunan kimse, onun arkadaşı
olduğunu söyleyecek olsa hemen serbest bırakılır. Fakat ikinci hanımı olduğunu,
söyleyecek olsa ona o meş’um kanun uygulanır.
Görülüyor ki Allah’ın meşru kıldığı evlilik ve
çocuk sahibi olmak, kanunda alabildiğine dar sınırlara hapsedilmişken, Allah’ın
haram kıldığı gizli dost edinmek ve zina evlatlarını evlad edinmek ise kanunen
kayıtsız ve şartsız mübah kabul edilmiştir.
Şimdi bu kanaatleri savunanlar Yüce Allah’ın: “Allah’ın dini hususunda her ikisine de
acıyacağınız tutmasın” (en-Nûr, 24/2) buyruğu hakkında ne düşünürler!
Bu ibâhîliğin karşısında evde kalmışların
sayısı, en basit bir neden dolayısıyla boşananların sayısı artış göstermiş,
şer’î doğumların sayısı düşmüştür. Buna sebep te kadının evinin dışında
işleriyle meşgul olması gösterilmiştir. Zina mahsulü çocukların sayısı artmış,
tedavisi doktorları çaresizleştiren müzmin hastalıklar yaygınlık göstermiştir.
Bunun sonucunda müslüman topluluğu
batılılaştırdılar –Allah haklarından
gelsin- ve onları namus ve dinlerinde kanayan yaralarla takatsiz duruma
düşürdüler. Bu hallerine kâfirleri sevindirdiler, müslümanları günaha soktular,
dinlerinden uzaklaştırdılar. Kendileri de hak dinlerinden uzaklaştıkları gibi,
Yahudi, Hıristiyan, inkârcı, komünist ve başka kâfirlere hizmetkârlık ettiler.
Her iki diyar yani hem dar-ı İslam hem küfür diyarı bu bayağı hayvanilik
derekesinde bir araya geldiler. Öyleki artık müslüman bile bu hususta iki diyar
arasında bir ayırım gözetmemektedir. İnnâ liillâh ve innâ ileyhi râciûn.
Şimdi de bu isteklerin, taleplerin tenkidinin
münhasıran iki noktada toplanmasına söz sırası gelmiş bulunmaktadır:
Birinci
nokta:
Hürriyet ve eşitlik nazariyesinin tarihi ve bunların İslam dünyasındaki yıkıcı
etkileri ile ilgilidir:
Şunu bilelim ki kadının özgürlüğü ve kadının
erkek ile eşitliği nazariyeleri çerçevesinde kadının özgürleştirilmesi çağrısı,
hıristiyan Avrupa’da Fransa’da doğmuştur. Hıristiyanlık kadını bütün günahların
kaynağı biliniyordu. Bütün kötülükler ve hayasızlıkların saklandığı yer o kabul
ediliyordu. O kendisinden uzak kalınması gereken, amelleri boşa çıkartan necis
bir cinstir. Bu ister anne, ister kız kardeş olsun böyledir.
İşte Avrupa’da hıristiyan rahipler böylece
kadına karşı bu düşmanca ve gergin konumu yaygınlaştırmışlardır. Halbuki bu
rahiplerin bizzat kendileri hem bedenen hem ruhen tepeden tırnağa pis idiler.
Ahlâkî her türlü günah onlarda odaklanmıştı. Kiliselerde terbiye etmek ve
kindar rahipler halinde yetiştirmek amacıyla çocukları kaçıranlar onlardı.
Böylece rahiplerin sayılarını çoğaltmaya çalışıyorlardı. Bunun neticesinde
hükumetler ve yönetilenler karşısında dehşete düşürecek kadar bir kalabalık
oluşturdular.
İşte bu katı ve aşırı din adamlarının bu
konumları neticesinde insanlar, oldukça gergin ve son derece baskı altında
yaşayan bir duruma geldiler. Nihayet onlara karşı duyulan bu tepkinin bir
sonucu olarak, kadının özgürlüğü ile kadın erkek eşitliği adı altında kadının
özgürleştirilmesi çağrıları da ortaya çıktı. Her ikisinin de parolası, gerek
kiliseyle gerek kilise din adamlarıyla ilintisi olan her bir şeyi reddetmekti.
Bu tepkiler gittikçe katlandır; sonunda din ve ilmin uyuşamayacağı
propagandasını yazmaya, aklın ve dinin birbirleriyle çeliştiklerini söylemeğe
başladılar. İbahîliğe, kendilerince hürriyete zararı olan, fıtri ya da dini her
türlü ilke ve kayıttan kurtulmaya çağırdılar. Sonunda kadının özgürlüğünü
isteyen bu sesler, aralarındaki bütün farklılıkları ortadan kaldırıp bunları
paramparça etmek suretiyle erkekle eşit olduğunu ileri sürmek noktasına kadar
yükseldi. Bu farklılıkların dini ya da toplumsal olması hiç bir şeyi
değiştirmezdi. Her erkek ve her kadın hürdür. Dilediğini yapar, dilediğini
yapmaz. Dinin, edep ve ahlâkın veya herhangi bir otoritenin onu bağlayıcı hiç
bir tarafı yoktur. Nihayet Avrupa ve onun ardından iki Amerika ve diğer kâfir
diyarlar bu ibahîliğe, bu açılıp saçılmaya hayatın kanununu temelinden sarsma
noktasına geldiler ve dünyadaki ahlâkî vebanın kaynağını oluşturdular.
Kâfir batıda doğmuş bu iki nazariye altında bu
inkârcı anlamı ile kadının özgürleştirilmesi için ortaya konan bu sapkın
istekler, garpzedelerin İslam dünyasına bulaştırdığı hastalıklardır. Şimdi
bütün İslam dünyasını hanımlarını örten, onları himaye eden, onların her türlü
işlerini gören erkekler, kadınları da kendilerini Allah’ın üzerlerine farz
kıldıklarını yerine getiren hanımlar iken; bütün İslam dünyasında bu uğursuzca
açılıp saçılmaya ve haramları mübah gören ibahiliğe doğru götüren bu masum
başlangıcın tarihi hakkında neler biliyoruz?
Daha önce bir kaç defa tekrar ettik. Mümin
hanımlar hicablı idiler, yüzlerini göstermiyorlardı. Bedenlerini açmıyorlardı,
hiç bir ziynetlerini göstermiyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem döneminden hicri on dördüncü asrın
ortalarına kadar bu böyleydi.
Hicri on dördüncü asrın ilk yarısının sonlarında
İslam ülkelerinin çözülmeye ve küçük devletçiklere dağılması ile birlikte kâfir
batı emperyalizmi İslam ülkelerine girdi. Onlar müslümanlarda şüpheler
uyandırmaya başladılar ve müslüman reâyâyı İslâmî renge boyanmışlıktan küfrün
rengiyle boyanmaya ve çözülüşe doğru değiştirmeye koyuldular. İslam ümmetini
vurmak için ilk kıvılcım kadınlarının yüzlerini açması ile başladı. Bu da
Mısır’da Mısır valisi Muhammed Ali Paşa’nın Fransa’ya öğrenim için gönderdiği
heyetlerle başladı. Bunların arasında bu heyetlerin vaizi 1290/hicri yılında
ölen Rifaa Rafi et-Tahtavi de vardı. Mısır’a dönüşünden sonra kadının
özgürleştirilmesinin propagandası için ilk tohumları ekmeye başladı; arkasından
garpzedelik fitnesine kapılmışlar ve bir takım hıristiyanlar bu yolda çalışmaya
koyuldular. Bunlardan biri 1374 yılında ölen haçlı hıristiyan Markos Fehmi’dir.
“Doğuda kadın” adında hicabın atılmasını hedefleyen ve erkek kadın ihtilatını
mübah kılan bir kitabında bunu yapmak istemiştir.
1382/hicri yılında ölen Ahmed Lutfi es-Seyyid,
Mısır kızlarını erkeklerle karışık ve yüzleri açık bir şekilde üniversitelere
sokan kişi budur. Bu Mısır tarihinde ilk defa gerçekleşti. Bu hususta
1393/hicri yılında ölen batılılaştırmanın dekanı Taha Hüseyin ona yardımcı
olmuştur.
Bu fitnenin en büyük sorumluluğunu da açılıp
saçılma propagandisti olan 1326/hicri yılında ölen Kasım Emin üstlenmiştir. O
“Kadının özgürleştirilmesi” adında bir kitap yazmıştı. İlim adamlarının buna
karşı pek çok reddiyeleri de yayınlanmıştı. Mısır, Şam ve Irak’taki bir takım
ilim adamları onun mürted olduğuna da hüküm vermişti. Daha sonra bir takım
hallerden geçmiş ve arkasından “Yeni kadın” adındaki kitabını yazmıştı ki, bu
da müslüman kadının Avrupalı bir kadına dönüştürülmesi muhtevâsını taşıyordu.
Saray hanedanından bu istikamette Nazlı Mustafa
Fadıl da destekçi olmuştur. Bu kadın İslam’dan irtidat etmiş ve Hıristiyanlaşmıştı.
Daha sonra açılmanın propagandisti olan Kasım
Emin’in düşüncesini uygulamaya koyan ve 1346/hicri yılında ölen Sa’ad Zağlul
ile 1332/hicri yılında ölen kardeşi Ahmet Fethi Zağlul gelmektedir.
Daha sonra 1919 yılında Kahire’de kadının
özgürleştirilmesi için “Kadın hareketi” 1367/hicri yılında ölen Huda
Şa’ravi’nin başkanlığında ortaya çıktı. Bu kadınların ilk toplantısı Mısır’da
M. 1920 yılında Markos kilisesinde yapıldı. Huda Şa’ravi örtüyü kaldıran
Mısırlı ilk Müslüman kadındır. -bedbahtlıktan
Allah’a sığınırız- Bu açılma olayı insanın ruhunu keder ve üzüntü ile
dolduran bir olaydır. Şöyleki Sa’ad Zağlul İngiltere’den İslam dünyasında fesad
çıkarmak için gerekli bütün unsurlarla donatılmış yapay bir kişilik olarak geri
döndüğünde, onu karşılamak için biri erkeklere ait diğeri kadınlara ait yol
boyunca iki saf oluşturuldu. Uçaktan inince hemen örtülü kadınların bulunduğu
safa doğru gitti, üzerindeki örtüsünü alsın diye önüne örtülü olarak Huda
Şa’ravi gidip onu karşıladı. O da elini uzattı, yüzünden örtüyü kaldırdı.
Herkes alkışladı ve kadınlar yüzlerindeki örtüyü sıyırıverdiler.
İkinci kederli gün şuydu: Sa’ad Zağlul’un eşi
–ki Sa’ad Zağlul ona Avrupalıların hanımlarını kocalarına nisbet etmeleri
uygulamasına uyarak Sa’ad Zağlul’un hanımı Safiyye adını vermişti- Mustafa
Fehmi’nin kızı Safiyye, Kahire’de Nil kasrının önündeki kadınların yaptığı
gösterinin ortasında bulunuyordu. O da örtüsünü alıp yerde ayaklar altında
çiğneyenlerden birisi idi. Sonra da örtülerini ateşe vermişlerdi. İşte bundan
dolayı bu alana “Meydanu’t-Tahrir: Özgürlük alanı” adını vermişlerdir.
İşte bu şekilde bu diyarın bedbahtları biri
diğerinin arkasından geldi. İhsan Abdulkuddus, Mustafa Emin, Necib Mahfuz, Taha
Hüseyin… Hıristiyanlardan: Şibli Şumeyl, Ferah Antun ve benzerleri
–bedbahtlıktan ve bedbahtlardan Allah’a sığınırız-; İslam’a ve müslümanlara
karşı girişilen bu kopmloda basın da onların desteği idi. Çünkü basın bu
fitnenin yayıldığı birinci araçtı. Nihayet yaklaşık M. 1900 yıllarında
“Mecelletü’s-Süfur: Tesettürsüzlük dergisi” adı altında bir dergi yayınlandı.
Müstehcen yazarlar çıplaklığı ve fesadı desteklemeye yönelik talepler üzerinde
duran makalelerini bütün hızlarıyla yazmaya koyuldular. Faziletlere ve ahlâka
aşağıdaki fesad araçları vasıtası ile hücum etmeye başladılar:
Utanılacak derecede çıplak kadın fotoğraflarının
yayınlanması, tartışma ve diyaloglarda erkek ile kadının bir araya getirilmesi,
“kadın erkeğin ortağıdır” şeklinde dışarıdan bize gelen uydurma slogan üzerinde
yani onların eşitliği propagandası üzerinde durmak, erkeğin kadının
sorumluluğunu üstlenmesi tezinin akılsızca olduğunu ileri sürmek, açık saçık
yeni moda elbiseleri sunmak için kadının ayağını kaydırmak. Kuaför salonları
kadınlara ait ve karma yüzme havuzları, oyun ve eğlence salonları, kahvehaneler,
namus ve şerefi ihlal eden olayları yaygınlaştırmak, artist şarkıcı güzel
sanatlarda ileri durumda olanları alabildiğine yüceltmek…
Bu düzenli hücum iki şeyle desteklendi: İçerden
bunların desteklenmesi ile dilleriyle, kalemleriyle bunları ıslah etmeye
çalışanların zayıflığı, onların hayasızlıklarına karşı sessiz kalmak,
hayasızlığın yayılması ve karşı tarafın susturulması, onların yazdıkları
makalelerin yayınlanmaması yahut engellenmesi kökten dincilik ve gericilik gibi
ithamlara maruz bırakılması ile yönetimlerin güvenilir, muktedir müslüman
ehil kimselerden başkalarına verilmesi.
İşte bu ümmet arasında çıplaklığın kötü
başlangıcı yüzün üzerindeki örtünün kaldırılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu hususa
dair geniş açıklamalar Prof. Ahmed Ferac’ın “el-Muâmera
Ala’l-Mera’l-Müslime: Müslüman kadına karşı komplo” eseri ile şeyh Muhammed
b. Ahmed İsmail’in “Avdetu’l-Hicab:
Örtünün geri dönmesi” adlı eserlerinde belgeleriyle geniş bir şekilde
açıklanmıştır. Daha sonra İslam dünyasında bu açıklık bir kaç sene zarfında
saman alevi gibi yayılmaya başaladı. O kadarki yüzü açmaya mecbur eden kanunlar
yayınlandı. Türkiye’de 1920 yılında çıkarılan kanun İran’da Rafızi Rıza
Pehlevi’nin M. 1926 yılında yüzün açılmasına dair kanun Afganistan’da Muhammed
Eman da yüz örtüsünün kaldırılmasıyla ilgili bir karar çıkardığı gibi,
Arnavutluk’ta Ahmed Zoğoba yüzün örtülmesinin yasaklanmasıyla ilgili kanun
çıkardı. Tunus’ta da Burgiba yüz örtüsünün yasaklanması ve birden fazla
evliliğin suç sayılmasıyla ilgili bir kanun çıkardı ve bu kanuna göre aksi
hareket edenler bir yıl hapis ve para cezasıyla cezalandırılacaklardı.
Bundan dolayı büyük ilim adamı Iraklı Şair
Muhammed Behcet el-Eseri –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şunları söylemiştir:
“Ey Burgiba önünde hiç bir boyun eğilmeyesice
Bir gün olsun Allah’dan korkmadın onun önünde boyun eğmedin”
Irak’ta yüzün açılması propagandasında en büyük
görevi ez-Zuhavî ile er-Rusâfi yüklendi. Her ikisinin de halinden Allah’a
sığınırız. Şimdi Cezair’de hicabın kaldırılması ile ilgili üzücü günün haberini
“et-Tağrib fi’l-Fikri ve’s-Siyaseti
ve’l-İktisad: Düşünce siyaset ve iktisad alanlarında batılılaşma” adlı
eserinden (s.139) okuyalım:
“13 mayıs 1958 de örtünün atılmasının hikayesi
sözkonusu oldu. Bu insan ruhunu duyulan hasretlerden dolayı paramparça eder.
Şöyle ki bir cuma hutbesinde hicabın atılması için bir hatip sağlandı. Bu
musibet şahıs denileni yaptı. Hemen arkasından Cezairli bir genç kız ayağa
kalktı, elindeki mikrofonla hicabın atılmasını söyledi. Kendisi de hicabını
çıkartıp yere attı. Arkasından bu maksatla örgütlenmiş kızlar da hicablarını
çıkardılar ve bu iş görevlendirilmiş kimseler de alkışlayıverdiler. Buna benzer
bir olay Vehran şehrinde de yapıldı. Aynı şey Cezayir’in başkenti Cezayir’de de
uygulandı. Bunun arkasından basın hem bu haberi yaygınlaştırdı, hem destekledi.
Fas’ta ve Lübnan, Suriye, Ürdün ve Filistin’den
oluşan dört kısmıyla Şam bölgesinde de kimi zaman Baasçı propagandistlerin,
kimi zaman ırkçı propagandistlerin vasıtası ile açılıp saçılmak ve haramları
mübah görmek anlayışı yaygınlaştı. Ancak eldeki kaynaklar bu işin nasıl
olduğunu yeteri kadar aydınlatamamaktadır. Bu işe önderlik eden bedbahtların
ismini de vermemektedir. Yazarların ve o dönemde olayları kaydedenlerin
özellikle Şam topraklarında bu uğursuz başlangıcı neden kayda geçirmediklerini
bilemiyorum. Halbuki cinsel patlama, çıplaklık, açılıp saçılmak ve ibahîlik
gizlenmeyecek bir seviyededir.
Hint ve Pakistan’a gelince, Müslüman hanımların
durumu hicab konusunda en iyi idi. Onlar haya ve iffet zırhına bürünmüş idiler.
Aynı dönemde –1950 li yıllarda- kadını özgürleştirme hareketi ile özgürlük ve
eşitlik cenahları ile birlikte bunun propagandası da başlamış oldu. Bunun için
Kasım Emin “Tahriru’l-Mare: Kadının
özgürleştirilmesi” ünvanlı kitabı tercüme edildi. Arkasından basın karma eğitime
ve örtünün atılmasına çağıran propagandalara koyuldu. Nihayet bu kıta da öyle
bir hale ulaştı ki, bundan ötürü şikayet sadece Allah’adır. Bu husus “Eseru’l-Fikri’l-Garbi
fi’n-Hirafi’l-Müctemai’l-Müslim fi şibhi’l-Karra el-Hindiyye: Hind
kıtasında Müslüman toplumun sapmasında batı düşüncesinin etkisi” adını taşıyan
Hadim Hüseyin’in eserinde (s.182-195 te) genişçe açıklanmış bulunmaktadır.
İşte bu şekilde özgürlük ve eşitlik adı altında
kadının özgürlüğüne çağırmakla, fitne körükleyicilerinin baskısı ile, sonunda
batılı kadının ulaştığı son nokta, bu topraklarda müslüman kadının başlangıç
noktasını teşkil etmiş oldu.
Özgürlük ve eşitlik adı altında:
Kadın evinin dışına çıkartılarak, hayatın bütün
alanlarında erkekle birlikte yürümesi sağlandı.
Üzerinden örtü ve ona bağlı olarak iffet, haya,
temizlik gibi bir takım faziletler de elinden alındı.
Kendi cinsel isteklerini doyurmak için
çıplaklığın, müstehcenliğin en aşağı basamaklarına onu gömdüler.
Üzerinde herhangi bir kontrol gücü
bulunmaksızın, ırzını pazarlamasını uygun göstermek için, erkeğin onun
üzerindeki kayyûmiyyet (nafaka ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamak)
sorumluluğunu kaldırdılar.
Özgürleşmek, özgürlük ve eşitlik kayası üzerinde
bütün erdemlerini parçalamak için ihtilâtı ve erkekle başbaşa kalmayı önleyen
engelleri kaldırdılar.
Anne, eş, nesil eğiticisi, erkeklerin huzuru
için bir sükûn yeri gibi hayati misyonunu sona erdirerek, onu hain ve günahkâr
her bir avcının elinde, değersiz, hakir ve ucuz bir meta haline getirdiler.
Ve buna benzer biri diğerini doğuran sayısız
belalar. Biz bunları İslam ve namus gayreti olan herkesin yazdıklarında satır
satır görebiliyoruz. Bunlardan birisi de Muhammed b. Abdullah Arefe’nin “Hukuku’l-Mar’a fi’l-İslam: İslam’da
kadın hakları” adlı eseridir.
İşte müminlerin yolundan sapıp uzaklaştıran
talepler bunlardı ve işte İslam dünyasında bunların yıkıcı tesirleri…
İkinci
husus:
İslam’ın son barınağında erdemi vurmak ve orayı da bozuk ahlâkın açıkça
görüldüğü bir mekân haline getirmek için sapık talepleri yeniden gündeme
getirilmektedir.
Şüphesiz başlangıç sonun gelişidir. Şüphesiz
kadını bayağılığa çağıranların ilk karşılaştıkları zorluk İslamî erdemin
ifadesi olan mümin hanımların hicabıdır. Eğer kadınlar yüzlerini açacak
olurlarsa, arkasından Yüce Allah’ın kendilerine yabancı olan erkeklere karşı
örtülmesini ve setredilmesini emretmiş olduğu bedenlerini ve ziynetlerini de
açarlar. Müminlerin hanımlarının hali faziletlerden soyutlanarak çüzülüş,
açılıp saçılma ve her türlü haramı mübah görmek gibi bir takım adi ve bayağı
derekelere inmiş olur. Nitekim İslam Dünyası’nın çoğu yerinde egemen olan bu
haldir. Yüce Allah’tan müslümanların durumunun düzeltilmesini niyaz ederiz.
Bugün kiralık batıcılar aynı adımları izlemekte
ve büyük bir gayretle çabalarını ortaya koymaktadırlar. Amaçları ise İslam’ın son kalesinde hicab
erdemini vurmaktır. Ta ki burada da hal, istesinler yahut istemesinler ilk ve
son İslam diyarının ortasında bu inkarcı amaçlarına ulaşsın. Burası Yüce
Allah’ın kalbini ve kıblesini himaye ettiği müminlerin sevdikleri diyar olan
Hicaz diyarıdır. Bu diyar son peygamber ve son Rasulun gönderilmesiyle birlikte
müslüman olduğundan bu güne kadar, emperyalizme boyun eğmemiş bir bölgedir.
İslam Yüce Allah’a hamdolsun ki burada açıkça görülmektedir. Şeriat
uygulanmakta, toplum bu diyarda müslümandır. Herhangi bir kâfir tarafından
kirletilmemiştir. Şu sahife sütunlarında çığırtkanlık yapan garpzedeler,
kendileri gibi olan önceden gelmiş
diğer sapıkların yollarını izlediler. Onların vaktiyle hicaba karşı
mücadele ederken uyguladıkları planlarını, bizim ülkemize ve basınımıza da
taşıdılar. Kendilerinden öncekilerin başladıkları noktadan başlayarak bu
taleplerini dile getirdiler ve mevcut şartlardan şikâyete koyuldular. Mevcut
durum ise hicabın, temizliğin ve iffetin sözkonusu olduğu İslami bir durumdur.
Erkek, kadın her iki cins de pak ve temiz şeriate uygun olması gereken
konumdadır. Bunlar neye karşı nefret beslemektedirler?
Şüphesiz daha önce açıkladığımız erdemin
esasları, bayağılık atmosferinde sözkonusu edilen batıl ve sapkın bu isteklerin
cevabını vermektedir. İstenen yüzün açılması, açılıp saçılmak ve kadın erkek
karışımı bir topluluktur. Erkeklerin kadınların ihtiyaçlarını görmek
sorumluluklarının ellerinden alınması, erkeğin özel alanında kadının da erkekle
mücadele etmesidir ve buna benzer yıkıcı diğer amaçlardır.
Şüphesiz müminlerin yolundan sapmak özelliğine
sahip bu isteklerin gerçek mahiyeti, doğrudan doğruya münkerin istendiğini ilan
etmektir. Bu ise maruf olanı terketmek fıtrata karşı çıkmak, şeriata karşı
dikilmek, erdeme ve onu ayakta tutan bütün değerlere karşı tertemiz şeriati
egemen kılmakla yükümlü İslâmî otoriteyi tanımamaktır. İslam diyarını açılıp
saçılmaya, erkek kadın karışımına ve müstehcenliğe bir beşik yapmaktır.
İşte bu, dil ile savaşmanın bir çeşididir Kalem
de iki dilin birisidir. Ve hatta bazan dil ile savaş el ile savaştan daha
etkindir. Yeryüzünde fesat çıkarmanın bir çeşididir.
Merhum Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye “es-Sarimu’l-Meslul” adlı eserinde (II, 735)
şunları söylemektedir: “Dilin dinlere verdiği fesat, elin verdiği fesadın kat
kat fazlasıdır. Nitekim dilin düzelttiği dini hususlar, elin düzelttiğinin kat
kat fazlasıdır.”
İşte bundan ötürü aşağıdaki hususların
gerçekleştirilmesi kaçınılmaz bir şeydir:
1- Allah’ın kendilerine
yönetim sorumluluğu verdiği kimseler, açılıp saçılmak ve ihtilât gibi salgın
hastalıklardan erdemi korumak maksadı ile kesin emirler çıkarmak ve
müstehcenliğe çağıran, bu açıklık ve saçıklığın davetçisi olan kimselerin
kalemlerinin bu isteklerini yazılı olarak dile getirmekten alıkonmaları
gerekir. Böylelikle ümmet onların kötülüklerine karşı korunur ve hicab ile alay
eden kimseler de şeriatın öngördüğü ceza kendilerine uygulansın diye şer’i
yargıya havale edilmeleri gerekir.
Açılıp saçılan kadınlara da gereken ceza
verilmelidir. Çünkü onlar fitneye düşürücü bir ağdırlar. Ve onlar onlara dil
uzatan genç delikanlıya göre öncelikle cezalandırılmalıdır. Çünkü onu tahrik
edip kendisine doğru cezbeden odur.
2- İlim adamlarının ve
ilim talep edenler kötü yaygaracılara karşı insanları sakındırmalı ve onlara
Allah için öğüt vermeli, mümin hanımlara sahip oldukları erdeme sahip çıkmak
için sebat verici nasihatlerde bulunmalı, bunlara saldıranlara karşı bu erdemin
korunması, hevalarının kölesi olan kötülüğün propagandasını yapan kimselere
karşı onları uyarıp sakındırarak müslüman hanımlara gereken merhameti
göstermeleri gerekir.
3- Baba, oğul, eş ve buna
benzer herhangi bir kadının sorumluluğunu Yüce Allah’ın verdiği herbir kimsenin
bu sorumluluğu altındaki kadınlar konusunda Allah’tan korkmaları ve onları
açılmaktan, saçılmaktan, ihtilattan, bunlara sebep olan nedenlerden ve kötülüğe
çağıran kimselerden koruyucu yollara başvurmaları gerekir.
Kadınların fesat bulmalarının ilk sebebinin,
erkeklerin bu husustaki gevşeklikleri olduğunu da bilmelidirler.
4- Mümin hanımların kendi
nefisleri hakkında ellerinin altındaki çoluk çocuk hakkında Allah’tan korkarak,
fazileti elden bırakmamaları, cilbâb ve başörtüsü ve peçe kullanmak suretiyle
şeri elbise ve hicabı elden bırakmamaları, fitneye çağıran ve adiliğin
sevdalılarının arkasından yürümemeleri gerekir.
5- Bu tür yazarlara samimi
bir şekilde tevbe etmelerini ve kendi aileleri ve ümmetleri aleyhine kötü bir
kapı açmamaları, Allah’ın gazabından ve çok acıklı azabından korkmalarını
öğütleriz.
6- Her müslümanın,
hayasızlığın yayılmasından ve onu bizzat yayıp yoğunlaştırmaktan sakınması
gerekir. Bilmeli ki hayasızlığın yayılmasını sevmek, merhum Şeyhu’l-İslam İbn
Teymiyye’nin Fetva’larında (XV, 332 ve
344 te) açıkladığı üzere sadece söz ve fiil ile olmaz. Bununla ve ondan söz
etmekle, kalple ona meyletmekle, ona karşı susmakla da olur. Çünkü şüphesiz ona
duyulan bir sevgi onun yaygınlaşmasına imkân hazırladığı gibi, ona karşı çıkan
müminlerin yüzüne karşı o hayasızlıkları savunma imkanını da verir. O halde
müslüman her kişi hayasızlığın yayılmasını sevmekten uzak kalarak Allah’tan
korkması gerekir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Şüphe yok
ki müminler arasında; hayasızlıkların yayılmasını arzu edenlere dünyada da
ahirette de çok acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (en-Nur, 24/19).
İşte bunlar benim açıklamak istediğim
hususlardır. İlim ve iman ehline düşen de sorumluluklarını hafifletmek ve
Allah’ın kulları arasından Allah’ın bunlarla yararlanmasını dilediği kimselerin
yararlanması ümidiyle öğüt verip açıklamaktan başkası değildir. Bu
açıklamaların sebebi, bu yolla öğüt vermektir ve Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’ın şu buyruğudur:
“Din
öğütten ibarettir.”
“Kime ey Allah’ın Rasulu”, diye sordular. O:
“Allah’a,
onun kitabına, Rasulune, Müslümanların yöneticilerine ve onların hepsine” diye buyurdu”
Hadisi Müslim Sahih’inde rivayet etmiştir.
Hafız İbn Receb –Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- el-Hikemu’l-cedire bil izâah
(s. 43 de) şunları söylemektedir: “İmam Ahmed’den rivayet edildiğine göre ona:
Abdulvehhab el-Verrak şunlara şunlara karşı çıkıyor, dediler bunun üzerine o
şöyle demiş: “Aramızda bir takım şeylere karşı çıkan kimseler bulunduğu sürece
hayır içerisinde kalmaya devam ederiz.”
Allah’tan kork ey müminlerin emiri, diyen
kimseye Ömer radıyallahu anh’ın
söylediği şu sözler de bu kâbildendir: “Eğer siz bu sözü bize söylemeyecek
olursanız sizde hayır yok, demektir, eğer biz sizin söylediğiniz sözü kabul
etmeyecek olursak bizde hayır yok demektir.”
Ancak özlü akıl sahipleri öğüt alır Amellere karşılık vermek, hesaba çekmek ise
Yüce Allah’a aittir. Peygamberimiz Muhammed’e onun aile halkına ve ashabına
Allah’ın salat ve selamları olsun.
[1] Bu teoriye günümüzde globalizm, üniversalizm ya da
küreselleşme gibi isimler verilmektedir
[2] Evet Allah’a yemin ederim ki büyük edebiyatçımız
böylelerine bu şaşırtıcı ismi kullanmıştır. Birisinin ona bunun ne anlama
geldiğini sorması üzerine bundan daha şaşırtıcı ve daha harika bir cevap
vermiştir. Bu erkekliği ve dişiliği olmayan kimseler için yapılan bir çoğuldur.
Ona bu soruyu soran bir kimse Arap dilinin bu dönemde böyle bir çoğul tarzına
son derece ihtiyaç duyduğunu belirtmiştir.