İSLÂM'DA İKTİSAT NİZAMI

 

 

 

 

TAKDİM

20. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan insanlık âlemi, kendini sorumlu kılacak düzeni bulmuş ve onu uygu­lama sahasına koyabilmiş midir? Bu sorunun cevabına evet di­ye­miyeceğiz. Bugünün insanı eşyanın sırrına vakıf olmuş, fakat kendini tanımak saadetine ulaşama­mıştır. İn­sanın mesut bir düzen içinde yaşayabilmesi ancak kendini tanımasıyla kabildir. Gerçi her düşünür, tanınması ve sırlarının bilinmesi çok müşkül olan in­sanı tanıma iddiasında bulunur. Fakat gerçekte böyle bir iddiayı ispatlayacak kim vardır? Her düşünürün in­sanı tanıma gayreti sarfederken yaptığı iş kendi anlayı­şını ve kanaatlerini in­sana mâl etmek olmuş, ortaya koyduğu düşünce ça­basına neticesi, sadece kendi kişi­liğini ortaya koy­maktan öte bir anlam taşımamıştır. Bir insanın kendisi bütün insanlık âleminin aynası olamıyacağına göre insan bu düşünürlerin anlatılışla­rında yine de meçhul kalmış, insana, in­san aklının koy­duğu ölçüler mutluluk düzeni verememiş, hâlâ insan vahşi tabiatlı, birbirlerinin canını almaya hazır bir ya­ratık olarak kalmıştır.

İnsan bugün ne yapıyorsa bu anlayışta kaldıkça ya­rında aynı şeyi yapacak ve insanın mutsuzluğu devam edip gidecektir! Yarınların iyi olabilmesi, bugünkü insan algılamasının değişmesiyle mümkündür. İnsan zihniyeti de­ğişmedikçe mutluluk düzenin gelmesi imkânsızdır. Öy­l­­e bir düzenki bütün insanları bir arada değerlendirir eder ve insanlık âlemini bir aile haline dönüştürür.

İnsanın bu ideale ulaşması bugünün zihniyetini değiş­tirmesiyle mümkün olacaktır dedik! Evet; bugün insanlık âlemini idare eden faydacılık ve menfaatlerdir. Bugünün insanına «Makyavel» hâkimdir. Yani; maddecilik. İn­sanları birbirleriyle çatıştıran ve yok etmeye götüren sadece maddî tutkudur. Bütün son harplerin nedenlerine baka­lım. İki büyük dünya harbi, bir milletin diğer milletler üze­rine yürümesinin ve ezmeye çalışmasının sebebi, mad­dî imkânlarını geliştirip, bütün insanlığa hükmedecek kuv­vete sahip olmaya çalışmasından doğmuştur.

Birinci dünya harbi, sömürgeci Batı dünyasının, şark diyarını mutlak istilâsıyla son buldu. Osmanlı İmparatorlu­ğunun tarih sayfasından silinmesinin sebebi, Batının do­­ğuyu tam mânasiyle sömürmesine engel teşkil ettiği ve onun yere serilmeden Doğu dünyasını her bakımdan avuçlarına alabilmelerine imkân olmadığını görmelerin­dendir.

İkinci dünya harbi, garbın sömürgesi ve pazarı olmuş diyarları paylaşamamaktan doğmuş ve milyonlarca insa­nın ölümüne sebep olmuştur.

Batı dünyası bir bütün halinde, tam bir fikir birliği için­de sömürgecidir. Bu birliği bozacak hiç bir harekete müsaade edemezler. Batı kendi ailesinden hiç bir mille­tin müşterek menfaatleri kendi lehine kanalize etmesine im­kân vermez. Bunu ikinci dünya harbinde bütün dehşe­tiyle görmekteyiz. Almanya bu menfaatleri kendine ait kılacak kuvvete ulaşmak için harekete geçince, bütün garp âlemi bunu büyük bir ihanet kabul etmiş ve bu teşebbüsün vebalini Almanya'ya çok pahalıya ödet­mişti. İkinci dünya harbinin nedenleri arasında belki daha başka unsurlar vardır. Ama esas neden, menfaatin üzerinde toplanıyor.

Batı dünyası kendi dışındaki dünyayla alâkası, sa­dece menfaatlerine zemin arama gayretinde doğar. İn­san için faydalı hiçbir şeyi, kendi dışında kabul ettiği diyarlara götürmeyi aklının kenarından dahi geçirmez. Zaten bütün insanların saadetini temin edebilecek bir değer ölçüsü de yoktur. Batıdan çıkan her fikir faydacı­lığa dayandığı için insana birleştirici ve birbirini sevici bir ortam sağlamaktan uzaktır. Allah’ın insana vermiş ol­duğu en büyük nimet olan aklı, diğer insanları ezmede ve yoketmede bir araç olarak kullanırlar. Aklı kendilerine ilâh yapar ve onu her şeyin üzerinde sayarak bu kor­kunç kuvvete, insanları yok etmenin bütün tahrip vasıta­larını icat ettirdiler.

Hiç bir sultanın hâkimiyetini kabul etmeyen aklın dünyayı yok edebilecek, çatlatabilecek kadar büyük bir olumsuzluğa âlet edileceği tabidir. Ve batı dünyasının ak­lı kullanış şeklini bundan başka sebebe dayanmadığını bugünkü neticeleriyle görüyoruz. İşte batı aklının ortaya koyduğu eserler... İnsan yararına ve faydasına uygun ni­ce eserlerin yanında insanı bir anda yok edebilecek ve dünyanın üzerinde hiç bir canlıya yaşama imkânı bırak­mıyacak korkunç kuvvetteki tahrip silâhları. Hep batı fayda­cılığının ve egoizminin aklı yanlış yollarda kul­lan­ma­sın­dan meydana gelmiştir.

Dünyaya batının bugünkü zihniyeti hâkim oldukça insanın bütün mutluluk yolları kapalı kalacak ve asla ideal yaşama ortamı bulunamayacaktır.

Bu anlayışın insana olumlu bir nizam verebimesi mümkün değildir. Menfaat hariç batı dünyasında insan­ları birleştirecek hiçbir değer ölçüsü yoktur. Zaten insan kafası böyle bir yasayı ortaya çıkarabilecek kuvvete sa­hip değildir. İnsanın ortaya koyduğu beşerî düzenlerin hepsi meydandadır. Bu düzenler en fazla bir veya birkaç nitekim, diğer insanlar üzerinde hegomonya kurabilmesi­nin âleti olabilmişlerdir.

Batılı kendi kafasından çıkardığı bu doktrinlere imân nazariyle bakar. Bunu yaşadığımız devrin batı dünyasındaki en büyük tarihçisi «Toynbi» böyle söylüyor.

Sovyet Rusya'yı incelerken doğulu kabul ettiği bu milletin, batının teknik gelişmesine erişebilmesini onun «Ko­münizm» e iman etmiş olmasına bağlıyor. Bu ifade bi­ze açıkça gösteriyor ki, batı diğer milletleri her ne olursa olsun, ona ait nazariyelerden birisini kabul etmeye zorlu­yor. Aksi olduğu taktirde daima kendilerine köle ola­caklarını ima ederek, bir nevi tehdit usulüyle bugün sö­mürdükleri insanların tam manâsıyla kendi kölesi ol­maya sü­rüklüyorlar. Çünkü bu insanlar garbın her hangi bir doktrinini kabul edip kendi toplumlarına tatbik eder­lerse, kendi kimliklerini oluşturan bütün değerleride de birlikte yoketmiş olurlar ve artık tam mânâsiyle bir ruh kölesi du­rumuna düşerler. Eğer batılılar teknik ge­lişme­nin yanında insan mutluluğunu de sağlayacak bir düzenin temsilcisi olabilselerdi bütün bu zorlamalara lü­zum kal­mazdı. Onların elindeki müthiş madde kuvveti ve bu kuvvetten doğan propaganda gücüyle hakikati bütün insanlara kabul ettirmeleri işten bile değil.

Bugün batılı tarafından sömürülen bütün ülkeler, sö­mürüldüğünü hissetmiş ve kendini bu hale getirenlere müthiş bir düşman gözüyle bakmaya başlamıştır. Dünya­nın her yanında batılı insan artık güzelliği ve fazileti değil, çirkinliği ve egoizmi temsil ediyor. En amansız bir işgalci tavriyle girdiği diyarlarda en büyük nefretle karşılanıyor. Belki bu sömürülen insanlar batıya açıkça düşmanlıklarını belirtemiyor ve karşılarına dikilemiyor, fakat için için ona karşı koyabilecek gücü elde etmek için var gücüyle çalışmaktan bir an bile geri kalmıyor. İleride ne olacağı bilinmez. Bugün bilhassa Orta doğu insanı birçok mese­lesini hâlledebilmiş değildir, hâlâ uyutulduğu birçok me­sele vardır. Fakat bunlar geçici bir devreye ait hallerdir. Yavaş yavaş kendini bulacak olan bu diyarın insanları, bu keyfiyete ulaştıkları gün acaba ne olacaktır? Bunu dü­şünmek insana korkunç manzarayı apaçık gösteri­yor. Asırlar boyu en korkunç bir baskı altında yaşamış olan bu insanların bütün hareketlerine kin ve intikam düşün­cesi hâkim olacak, kendilerine reva görülen hare­ketlerin karşılığını kat be kat ödetmeye kalkacaklardır. Bu son kaçınılmaz bir durumdur. Dişe diş, kana kan zihni­yeti, menfaatlerden başka hiçbir değer ölçüsü tanı­mayan insanların uygulayacağı tek kuraldır.

Denilebilir ki, Batı bu maddî gücü koruduğu müd­detçe, ona düşman bütün insanlık âlemi intikam alabi­lecek kuvvete hiçbir zaman erişemez. Bu tez hayâlden ibaret bir sözdür. Hiçbir medeniyetin aynı kuvvette kal­dığı görülmemiştir. Bir zamanların en üstün mede­niyetini tem­sil eden bugünün mağdur insanlarının, er geç batı medeniyetinin zaaflarından istifade ederek onu alt edeceği gün mutlaka gelecektir. Eğer batının kendine düşman ettiği insanlar sadece Afrika'nın ilkel kabileleri olsaydı, bu kadar büyük bir maddî gücü temsil eden batıyı yıkabileceği düşünülemez. Fakat batının çizmesi altında inleyen insanlar sadece bunlar değildir. O insanlar arasında dünün muazzam bir me­deniyetini temsil etme kabiliyetini ve ye­terliliğini gös­termiş topluluklar vardır. Bu toplulukların ba­tıyı dize getirmesi için kendilerini tanımaları ve geçmişi hatırla­maları yeterli olacaktır. Dünün gerek kültür gerekse maddî güç bakımından dünyaya hâkim olmuş bugünün düşmüş ve düşürülmüş mümessilleri tembellikten kurtularak çok kısa bir zaman içinde eski gücüne sahip olabilir ve mutlaka olacaktır. İşte o gün, batıyla doğu arasında bütün kozlar paylaşılacak ve insanlık âleminin geleceği tayin edilecektir. Daha ne batı, ne de doğu son söz­­­lerini söylememişlerdir. Doğu dünyası, medeniyetin temsilcisi iken bugünün imkânlarından devir ve zaman icabı yoksundu ve kendi kültürünü dünyanın her tarafında kabul ettirebilmenin araçlarına sahip değildi. Bu yüzden medeniyetinin bağlı olduğu ölçüleri, menfaatlerin hâ­kim olduğu dünyaya takdim edip kabul ettiremedi. Doğu medeniyetinin bağlı olduğu kök sağlamdı ve insanlığın bütün dertlerini halledebilecek değerdeydi, ama kendini bü­tün hüviyetiyle takdim ede­bilme imkânından ve vasıtalarından mahrumdu. O dev­rin medeniyet ölçüsü, hüviyet ve imkân bakımından ta­mamen ayrı nitelik taşımaktaydı. O medeniyet ruh üs­tünlüğüne dayanıyor ve ruhun bütün faziletlerini temsil ediyordu. O medeniyet girebildiği yere adalet, ahlâk, mer­hamet ve insan sevgisini götürüyordu. Karanlık bir devrin akıl almaz adilikleriyle yoğrulan dünkü batı dünyası fa­zileti adaleti ve ahlâkı anlayacak kabiliyetten bile mah­rum bulunuyordu. Toplumları teşkil eden ço­ğunluk daima doğruyu kabul eder fakat o toplumları tem­sil eden mevkide yer alanların menfaat çemberini kırıp çoğunluğa ulaşabilmek şartiyle. İşte İslâm medeniyeti, yıldız gibi parladığı devirlerde eldeki mevcut araçlarla bu menfaat çemberini kırıp bütün insanlarla doğrudan doğruya karşı­laşamadı. Daima arada aracı bir topluluk bulundu ve bu zümre kendine bağlı olan insanları hep aldattı ve hakikati onların gözünden gizledi. Kendi egoizmleri yüzünden insanları ifsat etmekten kaçınmayan bu fayda düşkünü liderler, uyanmaya başlayan bir âlemin insan enerjisini yanlış İstikametlerde kullanarak insanlık tarafı yokolan bugünkü çok katı madde medeniyetini mey­dana getirdi­ler. Dünün medeniyeti bütün ruh güzelliklerini, o devrin madde imkânlariyle birlikte temsil eder ve bütün imkânla­rını seferber ederek bu nimetlerden herkesi hissedar et­meye çalışırken, bütün bir dünyanın taarruz hedefi olmuş, fazilet ve insanın insanca yaşama hakkı topyekûn yok edilmeye çalışılmıştı. Bunun medeniyeti git­­tiği yerlere kin ve intikam götürmüyor, aksine sevgi ve şefkat gö­türüyordu. Sevgi ve şefkat götürüyordu çünkü; o mede­niyetin temsilcileri kendi menfaatlerini korumayı akılla­rına bile getirmediler. Buna tarih bütün sayfalariyle en kuv­vetli bir şahittir. İlim faziletine sahip olan her batılı bunun böyle olduğunu kabul eder.

İşte bu faziletin, adaletin, insan sevgisinin hâkim olduğu medeniyet, araç yokluğundan bütün insanlara hitap edemedi ve insanlık âleminin gözünde meçhul kaldı. Böyle olduğu için o medeniyet son sözünü henüz söyle­miş değildir. Kendi büyüklüğünü bu devrin imkânlariyle takviye ederek insanlara herşeyi söyliyeceği gün gelip ça­tacaktır.

Fakat umut edilir ki, batı dünyasının katılığına dü­şülmesin, kendi benliğini zedelemeden bu takviyeyi ala­bilsin. Bu ahlâk ve fazilet medeniyetinin bugünkü ve ya­rınki temsilcileri, batının yaptığına bir misilleme düşü­nür­lerse insanlık dünyası artık hiç bir ümit kapısı bu­lun­ma­yan yokoluşa sürüklenir ve bir daha da belini doğ­rul­ta­maz. Bugün bu medeniyeti meydana getirmiş olan insanların evlâtlarına kin ve intikam duygusu hâkimdir. Bu yüzden de kendilerini medeniyet temsilcisi yapan fazilet düzenine zıt bir takım fikirler arkasında koşmakta­dırlar. Batılı baskının şiddeti bu diyarın insanlarını bir takım yan­lışlara sürüklemiş kendi kendini inkâra götür­müştür. İşte batılı bundan korkmalı ve kendini düzeltmeye bakmalıdır. Bunun da bir tek çaresi vardır. Elindeki im­kânları insanları ezmenin araç olmaktan kurtarmak. Bü­tün insanları bir arada, kavgasız dövüşsüz yaşatabilecek hakikat düzenine koşulsuz teslim olmak. O düzen şunun bunun malı değil, bütün insanlığın malıdır. Hiç kimse onun üzerinde sahiplik iddia edemez. O bir milletin si­ne­sinden çık­mış herhangi bir ferdin koyduğu bir düzen değildir. O bütün mahlûkların Rabbi olan Ulu kudretin koy­muş olduğu düzendir. Ona kim âşıksa sahibide odur. Eğer batılı bu gerçeği kabul etmez ve hâlâ bu günkü düşün­cesiyle insanlığa hükmetmeye çalışırsa, akıbet ma­lesef büyük bir çatışmayla son bulur. Öyle bir ça­tışma ki «Kalan sağlar bizimdir» sözü bile hayâl olur bu çatışmada.

Doğuyla beraber, Batıda da son sözü söylememiştir dedik. Evet, batının insanlığa söyliyebileceği bir söz olmamıştır ki söylesin. Söyleyebildiği ne varsa insanları bö­lücü ve birbirine düşman edici bir takım safsatalardır. Söyleyebildikleri meydanda. Bu söyledikleri kendilerini bi­le tatmin etmiyor ve kendi kendilerini bölüp birbirine düşürmekten başka bir işe yaramıyor. Kendilerinin çıkar­dığı ne varsa âdeta kendilerini boğan bir canavar halinde üzer­lerine hücum ediyor. Kendi kendini yiyen bir acaip ya­ratık gibi.

Bu kadar asırlık tecrübeden sonra insanlık âleminin bugünkü durumu ne kadar zavallıdır. Atom, nükleer ve fe­za medeniyeti diye isimlendirilen devrimiz, medeniyet anlayışı açısından değerlendirilirse ne kadar iğrençtir. Öl­dürmenin araçları medeniyete kendi ismini veriyor. Ya­şatanın ise, adından bile söz edilmiyor. Mükemmelin sa­hibi ve temsilcisi olduğunu iddia eden bugünün insanı bu halinden dolayı utanmalıdır. Tek meziyeti, tabiat diye va­sıflandırılan eşyanın sırrını keşfetmek olan ve bunda bir dereceye kadar başarılı olduğu muhakkak olan bugünün insanı, bu neticeye ulaşmakla kendini ilâh sayıyor ve Al­lahı inkâr ediyor. İnkâr etmiyeni de, Allahı kendi anla­yı­şı­na uydurarak somutlaştırıyor ve onu kendisinin ay­nasın­da görmek suretiyle yine kendini ilâh konumuna koymuş oluyor.

Baştaki sorunun cevabını göstermiş olduğumuz man­­zarayla, hayırlı olarak vermiş olduk. İnsanlar kendilerini mesut edecek düzeni henüz kabul etmiş değildir. Ma­demki insanlar hâlâ birbirlerinin düşmanıdırlar, mademki yeryüzünde hâlâ silâhlı çatışmalar mevcuttur ve mademki bu devrin insanları bütün zamanlarını birbirlerini yok ede­cek âletleri icat etmek için kullanıyor, demek ki insan henüz medeni bir hayat düzeni bulup onun etrafında bir­leşmemiştir. Garp âlemi şimdilik buna lüzum görmemek­tedir. Mâlik oldukları maddî güçle daha uzun seneler in­sanlığı sömürebilecekleri kanaatindedirler. Sömürme­den kastımız sadece maddî değil, aynı zamanda manevî ve insanlık haysiyeti yönündendir. Çünkü batılı girdiği her yerde ahlâkı dejenere etmeyi, menfaatlerinin devamlı olması için ilk şart sayıyor ve bu mevzuda elinden ge­len her gayreti sarfederek başarılı olmaya çalışıyor ve kıs­mende oluyor. Bu neticeye ulaşabilmek için her ça­reyi meşru sayıyor. Gerçi bazı batı düşünürleri insanlı­ğın bu­gün içine düştüğü buhranı bütün güçleriyle haykırı­yor. Fakat yetişmiş oldukları cemiyet ikliminin taassup çemberini kırarak hakikata ulaşmanın imkânını bulamı­yorlar. Bütün hastalıkları teşhis edip en küçük detaylarına kadar ortaya koyuyorlar ama, devasını yine bu egoist âlemin değerleri içinden süzmeye çalıştıkları için daima hezimete uğruyorlar. Bu düşünürler kendi âlemlerinden şüpheye düşmedikleri müddetçe de aynı hezimetleri yüzyıllar boyu devam edip gidecektir.

Demek ki insanlığın kurtuluşu garp âleminden gelen her hangi bir dünya görüşüyle alâkalı değildir. Bu vazife her zaman olduğu gibi doğu insanına dü­şen bir borçtur. Doğu insana herşeyi vermiş, bütün mutluluk yollarını bir bir göstermiştir. Bunun en büyük ispatı İslâmın mevcudiyetidir. İslâmı tarafsız bir gözle inceleyen her insan, eğer haddini bilmez değilse in­sanlığın kurtuluşunu sadece onun sağlayabileceğini kabul eder ve bunu bütün insanlara izah etmeyi baş vazife bilir.

Bugünün müslümanlarını çok büyük vazifeler bek­lemektedir. İnsanlık sevgisinin kaynağı olan İslâm'a lâyık olabilmek, onu iyi anlamakla mümkündür. İs­lâm mütefekkirleri İslâmı yeniden büyük bir gayretle ince­leyip, neticeleri insanlığa ilân etmek zorundadırlar. Bunu yapmayan ve hele hiç düşünmeyenler müslümanlık iddiasında bulunamazlar. İslâm düşünür­leri, İslâmın ışığında bütün insan­lığı kutruluşa davet eden birer hak fedaisi ve hakika­tın meşalesidirler. Bu işi yapabilmek, bugüne dek yapılan çabaların ve verilen eserlerin üstünde bir kuvvet göstermekle mümkündür.

Geçmiş devirlerin bütün durumları değişmiş ve in­san­lık yepyeni bir devre içine girmiştir. Bu devrede in­san­lı­ğın meseleleri daha genişlemiş, ihtiyaçları daha çoğalmıştır. Bütün bunlara İslâmın göstermiş olduğu çözüm yollarını araştırmak, bugünün müslümanına çok büyük gayretler yüklemektedir. Yaşadığı­mız zamanın za­ru­ret­le­rini ve hüviyetini bilmeden ve bu mesele hakkında kafası sorulara dolu olmadan İslâmı incele­mek, onda cevap ara­­­mak ve bulmak mümkün değildir. Ancak kafasında so­rular mevcut bir insan İslâmı ince­lerse onda cevaplarını bulabilir. Asırlar öncesinin gözüyle İslama bakanlar, bugünkü insanın problemlerini çözebile­cek kaideleri bulamazlar. Bu düşü­nürlerin, geçmiş devir­lerdeki tat­bikatın doğmalarını ka­falarından silip, yep­yeni bir anlayışla İs­lama sarılmaları gerekir. Bu bir re­form değil, asla dönüştür. İslâm asla deforme olmamıştır ki, onun reformu düşünülsün. Yep­yeni anlayıştan maksat, İslâmın uygula­ması meselesidir. Geçmiş uygulamaları aşma meselesidir. Eski uygulama­ları kendine delil kabul etmekten kurtulma inancıdır. Geçmiş uygulamaları or­taya koyanları inkâr etmekte değildir, bahsettiğimiz anla­yış. Onlar o de­virlerin koşulla­rına göre hareket etmişler ve belki de anlayışları bakı­mından devrin koşullarına en uygun uygulamayı yap­mışlardır. İşte biz, doğru da olsa geçmiş devirlere ait bu ölçülerden kurtulmak mecburiye­tindeyiz, taş yerinde ağırdır hikmetinin gereğine uymak için. İşte Müslümanları bekleyen vazife!... Asrın bütün gereklerini bilerek, bu asrın bütün bunalımlarına vakıf olarak yeniden İslâmın özüne inmek. Tekrar Saadet Asrı­nın Müslümanlarına hâkim olan zihniyeti elde etmek ve İslâmı onların anla­dığı gibi anlamak. Onların anlayışı, İslâmın, insanlar için bir kanun oluşuydu. Onların anla­yışı, İslâmın, dağdaki çobana da, bilmem neredeki entellektüele de beşeri özel­liklerine bütün hata ve se­vaplarıyla birlikte kabul ederek aynı seviyede hitap et­mesiydi. Onların anlayışına, İs­lâm bulutların üzerinde insan için meçhul gayb âlemi­nin kanunlarını içeren bir din değildi. O, bütün kaidele­riyle be­şer arasında gezen en gerçek bir nizamdır. Onun için insana ait her hangi bir meseleyi hâlletmek için kitaba ve sünnete müracaat edip en doğru çözüm yolunu buluyorlardı İslâmı, onla­rın gözleriyle ve bu dev­rin bakış açısıyla yeniden ince­lemek bizim en yüce va­zifemizdir.

Hamdolsun bu kanaate sahip müslümanların sayısı gün geçtikçe çoğalmaktadır.

Bu insanları tanıdıkça her şeyin yine doğudan doğa­cağı inancı, bütün benliğimizi sarmakta ve bizi sarhoş etmektedir. Artık doğu, kendi içindeki insanlar tarafından aldatılmalara ve her olumlu hareketin engellenmesine rağ­men uyanmaktadır. Bu uyanış insanlığın son ümididir. Ve mademki doğu uyanıyor, demek ki Allah böyle istiyor! Allah istediği için muhakkak insan kurtulacaktır.

İnsanları güden zümrelerin egoizmi ve faydacılığı, bütün hakikatleri insanlığın gözünden saklamaktadır. Bu menfaat çemberini kırıp insanlara doğruyu ve hakikati ol­duğu gibi lanse edecek hak ve hakikat âşıkı fedailer zuhur edecektir. Bu fedailer zuhur etmedikçe insanların bu kötü durumdan kurtulmalarına imkân yoktur. Bu feda­iler de şimdiye kadar olduğu gibi yine doğudan, her haki­katin geliş kaynağı olan doğudan çıkacaktır. İnsanı insan yapan bütün değerlerin vatanı, Peygamberler yatağı doğu, bu vazifesini yapacaktır. Allah’ın izniyle.

İşte, elinizdeki bu kitap hakikat fedaisi muhterem âlim ve mücahit Ebûl-A'lâ El-Mevdudi'nin yazmış olduğu bir eserdir. Onu okuyanlar İslâmdan başka insanlık için kurtuluş yolu olmadığını daha iyi anlarlar.

 

İNSANLIĞIN EKONOMİK PROBLEMİ VE İSLÂMDA ÇÖZÜM ŞEKLİ

İçinde yaşamış olduğumuz devirde, intellektüel ha­ya­tı­mızı alâkadar eden mesele ekonomik problemdir. İnsan hayatının hiçbir devrinde ekonomik mesele bu­gün olduğu kadar ehemmiyet kazanmamış ve dikkatleri üzerine çek­memişti. İnsan her devirde bu konu ile il­gilenmiş ve onu bu meşgul etmişti; fakat günü­müzde olduğu kadar değil. Yaşadığımız devirde ekonomik mesele üzerindeki çalış­ma­lar yeni bir eko­nomi ilminin ortaya çıkmasına yol açmış ve maalesef bu meseleyi içinden çıkılmaz bir muamma haline ge­tirmiştir. 20. asrın ekonomi uzmanları bu meseleyi anlaşılmaz gösterişli terimlerle ve geniş bir çalışma sonunda bü­yük kitaplar halinde toplayarak insanlığa sunmuşlardır. Ekonomik meseleler üzerinde lüzu­mun­dan fazla o ka­dar çok tartışma yapılmıştır ki. Bu­nun neticesi olarak hayatî ihtiyaçların dağıtımında yeni karışıklıklar ortaya çıkmıştır. Devrin ekonomi uzmanları bu problemi o kadar büyütmüşlerdir ki, bu özet dikkat sebebiyle in­sanların diğer bütün mesele­leri önemini kaybetmiş ve insana adeta ekonomik bir hayvan gözüyle bakılır ol­muştur. Bu mesele üzerinde gösterilen bunca titiz­liğe rağmen, ne kadar üzüntü vericidir ki meseleye çözüm yo­lu bulunacağına, git­tikçe daha karışık hale getirilmiş ve çö­­zülmez bir mu­amma halini almıştır. Ekonomi ilminin bu­­günkü uz­manları bu ilme ait araş­tırmalarını kılı kırk ya­rarcasına yazmaları ve neticeyi anlaşılmaz terimlerle İfa­de et­meleri, basit halk yığın­larını öyle şaşırtmış ve aldat­mıştır ki, bu uzmanların aralarında yapmış oldukları konuşmalara şahit muttali olan halk adamı, meselenin çet­re­filliği karşısında şa­şakalıyor ve meselenin çö­zülme ümi­di halk adamı gözönünde kaybolup gidiyor. Tıpkı hastalığının ne ol­duğunu öğrenmek için gittiği doktorundan anlamadığı birçok tıbbî terim duyan hastanın iyileşme ümi­­dini kaybedip kendini meçhul bir akıbetin kucağına terkedişi gibi.

İşin doğrusunu söylemek lâzım gelirse; bu ilmin te­rim bilgisi karışıklıktan kurtarılıp açık bir ifadeyle an­latılırsa, ekonomi ilminin üzerindeki sis perdesi kalkar ve iktisat il­mi lâyık olduğu açıklık içinde insanlığa fay­dalı bir hale gelebilir. Kabul edilmiş çeşitli çözüm yollarının avantaj ve dezavantajlarına doğru bir pers­pektifle bakılırsa, kişinin rahatça anlıyacağı bir keyfi­yet ve her ferdin faydalanabileceği bir hüviyet kaza­nır.

Ekonomik meselenin etrafında örülmüş olan meslekî karışıklıkların büyüsü ve terim bilgisinin saç­malığından ötürü çok büyük bir hastalık ortaya çıkmıştır ki, o da şudur: Esasta İnsan hayatının bir parçası olan ekonomik meseleye bütünden ayrı bakılmış ve ona müstakil bir hüviyet verilmiştir. Bu anlayış öyle ya­yılmış ve kökleşmiştir ki, ekonomi ilmi zamanla ha­yatın temel kaidesi sayılır olmuştur. Bu düşünce de ekonomik meselenin çözülmesini imkânsız kılan çok tehlikeli bir anlayıştır ve son derece gayri ilmidir. Bir karaciğer hastalıkları uzmanı karaciğeri bütün orga­nizmadan ayırıp insan vücudundaki vazifesine ve öbür organlarla olan ilişkisine aldırmayarak müs­takilmiş gibi incelemeye koyulursa, bütün vücut orga­nizmasını ona muazzam bir karaciğer misalinde olduğu gibi tedaviye kalkışırsak insan hayatını en büyük bir teh­like ile başbaşa bırakmış oluruz.

Aynı şekilde, ekonomi, parçası olduğu bütünden ay­rılırsa, sanki insan bir ekonomik hayvanmış gibi ele alınır. Ve onun ruhî, içtimaî ve diğer tarafları atılır da hayat prob­leminin çözüm yolu sadece ekenomide ara­nırsa, so­nunda bugün içine düşülen kargaşaya şaşma­mak.

İnanın bana! «uzmanların» varlığı, modern çağın bir­çok musibet ve felâketlerinden en başta gelenidir. Hayat problemlerine genel hatlarla bakış ve bu anlayıştan hare­ket ederek çözüm yolu aramak imkânı: her gün biraz da­ha azalıyor.

İnsan, değişik meslek ve fenlerin tek gözlü uzmanları tarafından oyuncak haline getirilmiş ve onun meseleleri bir muamma haline sokulmuştur. Bir fizikçi kâinatın hikmetlerini sadece fizik ilmine dayanarak çözmeye kal­kar. Bir psikolog hayatın bütününü, psikolojik gözlem ve deneylerin üzerine kurmaya çalışıyor. Eğer biri seksoloji il­miyle uğraşıyorsa, insan hayatının seksüel ihtirasların te­siri altında olduğunu ve hattâ Allah inancının bile in­san beynine bu kapıdan girdiğini iddia edecek kadar ileri gider. Tıpkı bunlar gibi ekonomi ilmiyle fazla uğra­şanlar da hayat problemlerinin çözüm yolu ekonomiktir ve diğer meseleler bu temel ölçünün unsurlarıdır» diye iddia eder ve bu iddialarını bütün insanlığa kabul ettir­meye çalışırlar. Halbuki bütün bu meseleleri ve prob­lemleri bütün ola­rak ele almak, beraber birlikte değer­lendirmek ve bir bü­tünün özel safhaları olarak incelemek lâzımdır ki, sağlıklı bir neticeye varılabilsin. İlmin de em­rettiği budur. Her konu bir bütünde özel bir yer işgal eder ve ön­lemleri yalnız bu durumlarından ileri gelir. İnsan fizikî bir yapıya sahiptir. Ve bu yanıyla şüphesiz ki fizik ilminin konusudur. Fakat o sadece fizikî bir yapıdan ibaret değil­dir ki. Bütün problemleri fizik ilmiyle çözülsün. İnsan aynı zaman­da biyolojik kanunlara konu olan bir yaratıktır. Fakat o sadece biyolojik bir hayvan değil­dir ve hayatını düzenleyen kanunları biyoloji ilminden çıkarmak im­kânsızdır. Hayatını devam ettirebilmek için insanın yiye­ceğe, giyece­ğe ve barınağa ihtiyacı vardır. Bu açıdan eko­nomi, ha­yatının mühim bir kısmını kapsar. Fakat, insan sadece yi­yen, giyen ve barınak arayan bir mahlûk de­ğildir ki, bütün hayat felsefesinin temeli eko­nomi üzerine kurulsun. İnsan, cinsini korumak için üreme özelliğine sahiptir. Ve bundan dolayı kuvvetli bir seksüel ihtiyacı vardır. Ve tabiîdir ki bu açıdan düşünü­lürse, seksoloji ha­yat için önemli bir unsurdur. Fakat insan sadece seksoloji gözüyle incelenecek bir üretim âleti değildir. İnsan kuv­vetli ihtiras ve arzuyla doludur. Ve bu yönden psikoloji varlığının geniş bir kısmını kaplar. Fakat insan sadece bu özelliklere sahip bir yaratık değildir. Ve bu yüzden onun ihtiyaçları psi­koloji ilminden çıkarıl­maz. İnsan Allah'ın kendisine vermiş olduğu fıtrat geregince, diğer insanlarla kaynaşmaya mecbur sosyal bir yaratıktır. İyi ve kötü arasındaki farkı ayırt eder ve aklın ötesindeki hakikatlere hâkim olmak için kuvvetli bir içgüdüye sahip­tir. Bu bakımdan manevî ilimler hayatın önemli sahalarını kaplar ve mühim bir ihtiyacı karşılar. Fakat yine o tepe­den tırnağa maneviyat değildir ki, ma­nevî ilimler onun hayatına bütünüyle rehber olsun ve ha­yat problemlerini çözmeye kâfi gelsin. İşin doğrusu şu­dur: İnsan, bütün bu saydıklarımızın toplamıdır. Ve insan «Allah'ın mah­lûku olma vasfı içinde» bütün hik­metlerin toplamıdır. Ve en üstün yaratıktır. Bütün bunlardan ayrı olarak düşünülecek bir nokta vardır ki, insan bütün varlığı ve hayatiyetinin değişik safhaları ile bu muazzam ve hu­dutsuz kâinatın (evrenin) bir parça­sıdır. Bununla birlikte insanın kâinatta işgal ettiği yeri doğru olarak tespit etmek ve bu tespitin ışığında çalı­şabilme imkânı neyi gerektiriyorsa, ona göre bir dü­zenleme ve metod bul­mak lâzımdır. Bunun aksi, yani insanın kâinattaki yeri tespit edilmeden koyulacak her kaide insanın son­suza dek acı çekmesine sebep olacaktır. İnsanın kâi­nattaki ye­ri doğru olarak tespit edilememiş ise onun için başarılı bir hayat düsturu ve meslek bulunamaz. İnsan, çalışmasının sebebini ve o sebebin amacına, bu çalışmanın insanın kâinattaki yerine uygun olup olma­dığına inandırmak lâzımdır. Son iki soruya cevap bul­mak insan için esastır. Ve hayat anlayışının gelişmesi bu iki soruya doğru cevap bulmakla mümkündür. Bu anlayışın bize vermiş ol­duğu apaçık gerçekten hare­ket edilirse, insan ve onu ilgilendiren ilimler nitelik bakımından kendi müstakil sahalarında toplanırlar ve bunların toplamından insa­nın yönetilmesi için lâzım olan genel hayat kanunu be­lirlenir.

Yukarıda ki açıklamalara göre eğer hayatın her hangi bir meselesini ele alıp halletmek istiyorsak dikka­timizi yalnız bir noktaya yoğunlaştıramayız. Ve bir me­selenin da­ha çok ilgisi olduğu peşin hükmüyle hayatın her hangi bir dalına özel bir önem veremeyiz. Bir me­seleyi doğru anlamak ve bütün inceliklerini kavramak için o meselenin bütünde işgal ettiği yeri doğru ola­rak tesbit etmek ve diğer hayat unsurlariyle ilişkilen­direrek düşünmemiz lâzımdır ki, varmış olacağımız netice tarafsız bir çalışmanın mah­sulü olsun. Aynı şe­kilde, hayatın denge ve eşitliğinde herhangi bir yanlış bulupta onu düzeltmek isterseniz, hayat prob­lemlerinden her hangi birine bir bütünmüş gibi bak­mayınız. Hayat makenizmasını bir, nokta üzerine top­lamak çok tehlikeli bir anlayıştır. Ve böyle yaparsanız bi­li­nen ve sabit olan denge bütününü alt üst etmiş olursunuz. İslâhatın en doğru metodu tarafsız bir dü­şünce ile ve bütün hayat düzenini, temel felsefesin­den tutunda en in­ce ayrıntısına kadar incelemek ve sonra kötüyü bulmak, kötünün nedenlerini ortaya çı­karmak­tır. İnsanın eko­­­nomik problemini anlama ve doğru olarak çözme yo­lunda karşılaşılan zorluğun esas se­bebi bir gurup insanın bu meseleye müstakil bir hüvi­yet vererek sadece kendi içinde değerlendir­mesi, çözüm yolu araması ve in­sanın bütün prob­lemlerinin çözümünü ekonomik bir temel üzerine kurmak iste­mesidir. Bu anlayışın neticesinde in­sanın dünyadaki konumu çayırda başıboş ot otlıyan hay­van seviyesine indirilir. Çünkü, ekonomi tek başına insan ha­ya­tının temeli olsa idi, insanın var olmasın­daki hikmet hay­­vanınkinden farksız olmazdı. Eko­nomi ilmi, ahlâkî, ru­hî, mantık, sosyoloji ve diğer ilim­ler arasında üstün duruma geçerse hayat için çok büyük bir dengesizlik doğacaktır. Çünkü, ekonomi ilmi, kendi sahası dışında kalan meseleleri içine ala­bilen bir nizam olmamış ve olamaz. Bu hüviyette olmasına rağmen, ekonomi ilmi her sahaya uygula­nırsa ahlâk ve manevî hayat kai­deleri yok olur. Ve her türlü husus, menfaat kaideleri üzerine oturtulmuş mad­deci bir âlem doğar. Rasyonel ilimler mutfak sa­na­tına döner. Bir iş yapmanın sebep­leri ve iktisadî fi­kirler sosyal davranışlarla karıştırılır. Ve meselâ; Psi­koloji ilminin insanı yalnız ekonomik bir hayvan gibi incelemesini İs­ter. İnsanlık âlemine bun­dan daha korkunç bir haksızlık yapılması imkânsızdır.

Ekonomik mesele terminolojik ve meslekî düzensiz­liklerden uzak durarak, basit ve sade bir tarzda incele­nir­se şu sorunun cevabını bulmaktan başka bir şey olmadığını görürüz. İnsanın, medeniyetini ve şahsî ge­lişmesini yükseltmek için ekonomik dağıtımın nasıl ol­ması lâzımdır ki bütün insanların hayat ihtiyaçları kar­şılanmış olsun ve toplumda her ferdin kendi şahsi­yetini geliştirmesine, gücüne ve yeteneğine göre müm­kün olan en yüksek mev­kiye erişmesine elverişli im­kânlar hazırlanabilsin?

Eski zamanlarda ekonomi problemi hayvanlar için ne kadar basitse insanlar içinde öyle idi. Sayısız hayat nimet­leri yeryüzünün güzel toprağına dağıl­mıştı. İnsan ha­yatının devam edebilmesi için lâzım olan maddeler çok miktarda var idi. Herkes kendi pa­yını aramaya çıkar ve onu bu bolluk içinden elde ederdi. Hiç kimse ihtiyaçlarının ücretini ödemeye mecbur olmaz ve birinin payı diğeri tarafından gasp edil­mezdi. Yiyeceği, meyva veya av hay­vanı olan in­san bunları kendi kendine temin edebilir, vücudunu tabiî maddelerle kapatabilir ve bir mağara bulup içine sığı­nabilirdi. Fakat Allah insanı uzun müddet bu il­kel şartlar içinde yaşıyacak bir mahlûk olarak yaratma­mış­tı. Ona müşterek bir hayat nizamı bulup içinde yaşadı­ğı ilkel hayatın yerine koymasını ve kendi gay­reti ile, Allah'ın ona armağan ettiği nimetlerden istifade etmesini sağ­lıyacak bir kabiliyet verilmiştir. Erkek kadın arasındaki sü­rekli olan ilişki kurma arzusu, insanoğlunun anne ve ba­basına uzun müddet muhtaç oluşu insanın geçmiş nes­line ilgi duyması ve akrabalar arasındaki sevgi Allah'ın insana müşterek bir hayat kurmak için verdiği olduğu özelliklerdir... Bunun gibi, tabiî ürünlerle yetin­meyip toprağı sürerek tahıl elde etmesi, vücudunu yap­rakla örtmek­ten tatmin olmayıp kumaş yapması, mağara ve inlerde yaşamayıp ev inşa etmesi, ihtiyaçlarını tabiî âletlerle karşılamayı yeterli bulmayıp taş, demir, tahta ve diğer âlet­leri icat etmesi: Bütün bu kaabiliyetler ve özel­likler in­sana Allah tarafından lütfedilmiş nimet­lerdir. Bu nimetler yavaş yavaş insanın medenî yaşayışa doğru gitmesi için­dir. Bundan dolayı insanın topluluklar halinde medenî bir hayat seviyesine kavuşması suç değil, onun yaratılışının gereği ve yaratanın iradesine uygun bir tavırdır.

Medeniyetin gelişmesiyle bazı şeyleri yapmak kaçı­nılmaz bir zaruret oldu. Şöyle ki: Medeniyet geliştikçe, insan İhtiyaçları çoğalmış ve hiçbir fert kendi ihtiyaç­larını kendi başına karşılayamaz olmuş, bir insan diğer fertlerin bazı ihtiyaçlarını karşılarken diğer insanların da onun ba­zı ihtiyaçlarını karşılamaları zarureti doğmuştur.

Hayatî ihtiyaçların geniş bir sahaya yayılması sebebi ile ihtiyaç duyulan nesnelerin değişimi lâzım gelmiş ve bu değiştirme için aracı bulunması gerekmiştir.

Hayatî ihtiyaçların elde edilebilmesi için ulaştırma ve haberleşme vasıtalarının çoğalması gerek ve bu ihti­yaç­tan dolayı birçok icatlar yapılması gerekli olmuştur.

Ev endüstrisi ile elde ettiği âletlerin, üstüne evini inşa ettiği toprağın ve meslek yeri olarak kullan­dığı yazıhanenin sahibi olma arzusu her insanda belir­miş ve ölümünden sonra da bütün bu sahibi olduğu malların başkalarına değilde kendi yakınlarına devre­dilmesi insanı gönül rahatlığına kavuşturan bir dü­şünüş olmuştur.

Böylece, çeşitli mesleklerin ve sanatların ortaya çıkmasıyla bazı meseleler ortaya çıkmıştır. Ticarî eş­yalarda alışveriş sistemi, fiyat ve değiştirme vasıtası olarak standart dövizin kabul edilmesi, uluslararası ticarette ihracat ve ithalât, her çeşit yeni üretim va­sıtalarından istifade et­mek, servet ve başarı hakları­nın gelişmesi insanın en tabiî hakkı oldu. Bunları ka­bul etmekten kaçınmak için hiç­bir zarurî sebep de yoktur. Ayrıca sosyal hayatın geliş­mesi sırasında daha başka hakikatlerde kendini gösterdi.

İnsanların yaratılış olarak aynı kuvvet ve kabiliyette olmadıkları bir gerçektir. Bundan dolayı bazı kişiler bu kuv­vetleri ve kabiliyetleri ile ihtiyaçlarından fazlasını elde etmeyi ve ona sahip olmayı başaracaklar, az kabi­liyetli olanlar da, kendi basit İhtiyaçlarını karşılayabile­cekler, hat­tâ bazıları hiç bîr ihtiyacını karşılayamı­yacak­lardır.

Bazıları miras olarak elde ettiği servet yüzünden hayata iyi bir başlangıç yapabilme imkânını bulacaklar, bazıları herhangi bir imkândan mahrum oldukları için hayat mücadelesine girmeleri zorlaşacaktır.

Tabiî sebeblerden dolayı her cemiyette hayatın faa­li­yetina katılamıyacak olan insanlar bulunacaktır. Meselâ; çocuklar, yaşlılar, hasta ve âciz kimseler gibi. Bu âciz­le­rin ve muhtaçların hayatlarını devam ettire­bilmeleri için kendilerini hizmete vakfeden (adayan) bazı insanlar olma­lıdır. Buna bağlı olarak serbest en­düstrinin, ticaretin ve ziraatin gelişmesi yanında, işçi ve işveren ilişkileri sos­yal bir önem arzeder.

Bütün bu etkenler insanın yaradılışı gereği sosyal ha­­yatın tabiî sonuçlarıdır ve bunların şekilde engel­len­me­si gereken ortaya çıkması hiçbir surette mene­dilmesi icap eden kötü bir durum değildir. Tamamiyle değişik sos­­­­yal sebeblerden ortaya çıkan kötülüklerin hakikî kaynağını göremiyen insanlar dengelerini kay­beder ve ferdî mülkiyeti insanın yaradılışındaki, «ken­dilerince» eşitsizliğini iddia edecek çok yanlış bir ka­naatle eleştirmeye çalışırlar. Bu dengesizliğe düşmüş insanların teşhisleri ve ortaya koymuş oldukları tedavi usulleri tamamiyle yanlış olur.

Sosyal gelişmenin tabiî seyrine zıt bir anlayışla, hayatı kontrol altına almak ve insan yaratılışının tabiî neticeleri olan sosyal şartları ortadan kaldırmak su­retiyle ku­rulacak olan düzen, insanı, kudretini kul­lan­maktan mahrum etmektir. Böyle bir düzenin sonu dü­zelmek değil yok olmaktır. İnsanın ekonomik prob­lemini çözmek, insan ya­ra­tılışına karşı olmakla değil, sosyal baskıların tabiî seyrine dokunmıyarak, sosyal baskı ve haksızlığı önlemek, her yaratığın kendi payını alması demek olan yaratılış ge­reğini yerine getirmek, insanın güç ve kabiliyetini sırf ge­rekli vasıtaların yok­luğu yü­zünden kaybetmesinin se­beblerini ortadan kaldır­makla mümkün olur.

 

EKONOMİK DÜZENDE KÖTÜLÜK SEBEPLERİ

Şimdi bugünkü ekonomik yolsuzlukların sebebini ve gelecekteki durumunu incelemek zamanı geldi. Eko­nomik düzendeki Kötülüklerin kaynağı insanın yaratılı­şında olan menfaat düşkünlüğünün normali aşmasıdır. Bu histe diğer bazı ahlâk dışı hallerin yardımı ile gelişir. Ve irsî olarak bozuk olan politik bir düzende «ve bil­hassa bu düzenin manevî bir temeli yoksa» insanın bu menfaat düşkünlüğü tarafı daha fazla desteklenir. Bütün ekonomik hayatı felce uğratmakla kalmayıp toplumsal hayatı her yönüyle zehirler. Hem ferdî servete sahip olmanın, hem de kişilerin maddî bakımından daha iyi durumda ol­malarının tabiî düzene uygun olduğunu ve bu halin bir kö­tülüğü olmadığını izah etmiştim. İnsanın bü­tün ahlâki vasıfları uygun olsa bile, bütün değerleri mu­hafaza eden adaletli politik bir sistem varsa ondan hiç bir kötülük gelemez.

Maddî bakımdan iyi durumda olan insanlar bencillik, anlayışsızlık, kıskançlık, cimrilik, tamah, hilekârlık ve ken­dine tapma neticesi olarak toplum düzeninde büyük yaralar açarlar. Bu tip İnsanlar malik oldukları ihtiyaçla­rından fazla serveti ve yaşama vasıtalarını iki şekilde kullanırlar.

1 — Kendi rahatlığı, zevki, eğlenmesi, süsü ve dünya ülçülerine uygun güzel bir ömür geçirebilmesi için.

2 — Daha ileri bir hayat elde etmesi ve mümkünse diğer insanların hayat vasıtalarını gaspetmek ve ken­dini büyük imkânlara sahip olan yarı tanrı yerine koy­mak için.

Bu insanların kafasına bunu şeytan böyle koy­muştur. İlk şeytanî fikir, zenginlerin, toplumdaki mal dağıtımında paydan mahrum kalmışların veya gerçek ihtiyaçlarını tam olarak karşılayacak kazanca sahip olmayanların haklarını tanımamalarından çıktı. Zengin­ler ve siyasî otorite bu in­sanları açlık ve yoksulluk içinde bırakmayı normal bir hak­larıymış gibi saydılar. Dar kafalıkları yüzünden, bu davranışlarının toplum içinde suçlu yetiştireceğini, kayıtsızlık ve zalimlik dolu insanlar ortaya çıkaracağını ve on­ları fiziken zayıf ve hastalıklı yapacağını idrâk edemediler. Fiziikî ve aklî kudrete sahip olmıyan insanların toplumunda ilerleme olmaz. Bu eksikliğe sahip insanların ye­tişmesine sebeb olan davranışlar, insanları, medeniyetin ve kültü­rün gelişmesine hizmet etmekten mahrum bı­rakmış olur. Zenginin ve siyasî otoritenin de içinde yaşamış olduğu toplum bütünüyle zarar görür. Bu kötülükle de yetinmiyen siyasî otorite ve zenginler, kendilerinin ha­yat ihtiyaçlarını gerçekte insanın muhtaç olduğundan da­ha fazlaya çıkar­dılar ve ihtiyaçları olmıyan maddeleri ihtiyaç­ları imiş gibi gösterdiler. Ve sadece nefislerini tatmin et­mek için sun'i olarak ortaya çıkardıkları ihtiyaçlarını karşı­lamak için me­deniyete yararlı olabilecek insanların çoğunu şahsî arzu­larına âlet ettiler. Yani kabiliyetli insanları adi menfaatleri uğruna istismar ettiler. Ahlâksız zengin­ler için zina bir ihtiyaç haline gelir. Ve bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için şerefsiz fahişeleri temin etmekte kul­lanacakları, çok daha şerefsiz çöpçatan ve aracı­lar ordusu kur­dular. Müziğe ihtiyaç duydukları için müzisyenler, dansözler ve müzikal enstrümanlar yapan fabrika­törlere sermaye ve iş temin ettiler. Soytarılar, artistler, masalcılar, fotoğrafçılar, ressamlar ve diğer (insan ha­yatı için) pek gerekli olmayan mes­leklerin sahiplerine imkân sahası temin ettiler. Bu tip zenginler hayatî bir meseleyi halletmek için kullana­cakları değerli vakitle­rini, ormanlarda ve av partile­rinde hayvan kovala­makla ziyan ettiler. Ve tabiîdir ki bu işleri görebilmek için lâzım olan malzemeyi temin edecek imalâtçılara ihtiyaç olacaktır. Bu tip zenginler çok faydalı olabile­cek kabiliyetteki insanları angaje edip kendi zevklerine cevap verecek sahalarda kullan­dılar. İçki, kokain, afyon ve diğer sarhoşluk veren uyuşturucu maddeler fabrikasyon haline getirildi. Kısa­cası, şeytanın bu yer­yüzündeki temsilcileri sadece insanlığın büyük bir kısmını ahlâkî, ruhî ve fizikî gir­dabın içine yuvarla­makla kalmayıp, insanlığın yük­selmesine yardım ede­bi­lecek kabiliyetleri uygun İşler­den alıkoymak ve onları za­rarlı işler yapmaya zorlaya­cak kadar büyük bir za­limlik örneği oldular. Böylece medeniyeti yanlış isti­kamete yönelttiler ve onu ve in­sanlığı perişan ve hattâ sonunda yok olacak bir neti­cenin eşiğine getir­diler. Mesele bu kadarla da kal­madı. Bütün bu insan­ları ziyan etmeye ilave olarak sahip oldukları maddî imkânları daima zararlı ve bu imkânlardan mahrum insanların kıskançlığını harekete geçirecek sahalarda kullandılar. Saraylar, büyük köy evleri, bahçeler, eğ­lence sahaları ve dans salonları gibi... Hattâ bu he­veslerini ölümlerinden sonraya götü­recek muazzam mezarlar yaptırdılar. Bu şekilde oluşan harcamalar diğer İnsanların mesken ihtiyaçlarını karşılıyacak arazi, inşaat malzemesi ve insan emeği, bu insanla­rın geçici heveslerini tatmin için kullanıldı.

Mücevher ve süs eşyalarının, güzel elbiselerin, yüksek kalite madenden yapılmış yemek takımlarının, süsleme ve dekor malzemelerinin, lüks arabaların ve Allah bilir daha neler neler... Hayat için lüzumlu olmıyan madde­ler, nefsine ve zevkine düşkün bu zenginler tarafından insan için birer ihtiyaç haline getirilmiştir. Bu tip zenginler saraylarının kapılarını dahi ziynetle süslemiş, pencerelerini pahalı perde­lerle kaplamış, oda duvarlarını yüzbin­lerce Rubye değerindeki tablolarla süslemişlerdir. Bu tip zen­ginlerin oda döşemeleri dahi binlerce Rubye değe­rin­deki halılarla döşenmiş ve köpekleri için bile altın tasmalar ve kadife yastıklar temin edilmişti. O kadar ki, bu hal bir gelenek haline getirilmiştir. İs­raftan başka bir şey ol­mıyan bu şekildeki harca­malar binlerce insanın vücutlarını örtmesine, karın­larını doyurabilmesine yarayabilecek çok miktarda ham maddenin ve insan emeğinin bir zümrenin zevkini tatmin için hasredilmiş olması bir büyük hak­­­sızlıktır. Bu netice yukarıda izah etmeye çalıştı­ğımız zengin ve siyasî otoritenin tutumu bakımından gayet normal sayılmalıdır. Ve şeytanî tavırların sadece bir kısmının getirmiş olduğu kötü sonuçtur.

İkinci bir davranış daha vardır ki, onun neticesi daha kötüdür. O da şudur: Bir insanın yaratılış bakımın­dan diğer insanlara oranla daha kabiliyetli olmasının kendisine vermiş olduğu çalışma imkânlarıyla, ha­yatî ihtiyaçlarının çok üstündeki maddeleri yığma hak­kının hudutsuz bir şekilde ona verilmesidir. Bu müsa­mahanın ne kadar yanlış olduğu açıktır. Allahın bu dünyadaki nimetleri (yani hayat için lüzumlu vası­talar) İnsan ihtiyacını karşılamak için yarattığı apa­çık ortadadır. Bu bakımdan, eğer bir fert­te ihtiyacının çok üstünde «hayat vasıtası» var ise, başkalarının payına tecavüz etmiş demektir. Eğer bu payı elinde tutmakta israr ederse, şüphesiz büyük bir haksızlık ve haksızlık neticesinde de haset, kıskançlık v.s. gibi çok kötü ve gayri insanî sefil duygular insanlı­ğın maddî im­kândan mahrum büyük bir kısmını saracak ve çok korkunç bir çatışma konusu ortaya çıkacaktır. Bu kötü durumun oluşmasına mâni ol­mak için imkân sahiplerinin ve özellikle ihtiyacından çok fazla im­kâna sahip olanların, hayat vasıtaların­daki paylarını almaya muktedir olmıyan insanları araması ve elin­deki, İhtiyaçtan fazla imkânların (bu insanların payı olduğu şuuruyla hareket ederek) haklarını onlara devretmesi lâzımdır. İmkân sahipleri bu anlayışta hareket etmeyipte buna zıt tutumla el­deki hayat va­sıtalarının daha çoğuna sahip olmak için bundan tasarruf ederlerse çok kötü bir iş yapmış olurlar. Çünkü; bu şekilde, elde edecekleri ne mik­tarda İm­kân varsa, âcizlerin ve yoksulların yaşama payların­dan koparılmış parçalardır. Gerçek hayat ihtiyaçla­rına uygun yaşama vasıtalarını temin et­mek İçin harcanan mesai ve gayret, gayet tabiî ki haktır. Fa­kat gerçek ihtiyaçlarının çok üstünde olan bir şeyi elde etmek için sarfedilen mesai, insanın kendisini bir ekonomik hayvan ve hattâ servet elde eden bir makine derecesine indirmesi demek olur. Halbuki, vak­­tini ve enerjisini harcayabileceği, fizikî ve aklî kabiliyetlerini kullanabileceği fazla kazanmaktan çok daha iyi sahalar ve daha insanî faaliyetler var­dır.

Netice olarak şunu söyliyelim ki, şeytanın tale­beleri olan bu kötü anlayışla hazırlanan metotlar o kadar lânetli ve sonuçları da öyle müthiştir ki, bir insanın onu kavrama gücünü aşar ve bir ölçüye ko­nulamaz.

Daha ileri hayat şartlarını elde etmek için servet fazlalıklarından faydalanmanın devrimizde iki yolu vardır. Ya faizle ödünç vermek ya da ticarî ve sınaî teşebbüslere bağlamak. Bu metodların birbirinden farklı olduğu muhakkaktır. Fakat her ikisini bir arada kullan­mak muhakkak toplumun iki sınıfa ayrılması sonuncunu verir. Sınıflardan biri, ihtiyaçlarının çok üstünde dünya nimetlerine kavuşup, maddi bakımdan müreffeh ya­şayan zümre, diğeri de, ihtiyaçlarını ancak karşılaya­bilen, ya da hiç kar­şılayamıyan büyük bir sınıftır. Bu iki sınıfın kazançlarındaki orantısızlık sakınılmaz bir düşmanlık ve mücadeleye sebep olacaktır. Ve böy­lece Allah'ın, kullarına buyurduğu müşterek ça­lışma ve alışveriş düşmanlığa sürüklenmiş olacak­tır. Bu mücadele gelişirken fakir sınıf daima çoğala­cak, zengin sınıfta sayıca devamlı olarak eksilecektir. Çünkü bu karşılıklı mücadelenin hakiki mahiyeti zen­gin zümrenin, zengin olmayanların sahip bulun­dukları hayat vasıtalarını servetinin vermiş olduğu kuvvet İle kendine çekmesidir. Bu suretle, kendinden daha za­yıf olanları bu­lunduklarından daha aşağı bir hayat seviyesine indirdiler. Dünyadaki hayat vasıtaları yavaş yavaş nüfusun az bir oranı elinde toplanır. Ve nüfusun büyük bir kısmı katiyetle sefalete sürüklenir. Veya zengine muhtaç bir hale gelir. Başlangıçta hafif ölçüde başlıyan mücadele yavaş yavaş öyle bir şiddet gösterir ki, bütün dünyayı kıskaçlarının arasına alır da doymaz, daha fazlasını ister.

İhtiyaçlarından çok fazla serveti olanların bu faz­lalıkları kendi şahsî imkânlarını çoğaltmak için kullan­ma­ları bir anlayış haline gelir ve âdet olarak yerleşirse fazla serveti işe bağlayıp daha fazla imkân sahibi olan insanlar O cemiyetin fertlerine ait bütün mahsulü tam kâr vererek alabilir. Görünüşte mahsulün değeri tam ve­rilmiş olsa da hakikatte böyle değildir. Çünkü bütün ihti­yaçlarını karşılayabilecek kadar serveti olmayanlar daha az alış veriş imkânına sahiptirler. Ve ihtiyaçları olduğu halde ihtiyaçlarını temin edemezler. Fazla servet sahibi olan insanlar daima bu imkânlarından dolayı risksiz ve kârlı işlere yatırım yapmak suretiyle istifade etmek tema­yülündedir. Bunun İçin de topluma faydalı fakat kendi zavi­yesinden riskli işlere para yatırmazlar. Sermayenin zengin nazarın­daki riski toplum menfaati için mecburen işlenmiş maddelerin satın alınması veya daha başka bir deyimle zenginlerin verdiği paradan bir kısmının onlara geri gel­memesi ve memleket endüstrisinin zimmetinde kalması ihtimali olan yatırımlardır. Daima yüzde yüz kâr getiren işlere pa­ra yatırmak kabul edersiniz ki, her geçen devre bu zenginleri biraz daha fazla imkân sahibi yapar. Verdik­leri pa­ranın bir kaç misliyle kendilerine geri gelmesi ha­linde servet oranları artacak, bu imkânlar daha fazla menfaat temin edecek işlere yatırılacaktır. Böylelikle toplumun za­ruri olan İhtiyaçlarını imal eden memleket endüstrisinin stoku, sermaye sahiplerinin alâka göster­memesi sebebiyle azamî miktarda artacak ve hattâ memleket sermayesinin ödeyemiyeceği kadar kabara­caktır. Böyle bir tutum sonunda memleket içinde har­canmayıp yığılan malları memleket dışına ihraç etmekten başka iflâstan kurtulmanın çaresi kalmaz. Bu hal çaresi tehlikenin kendi memleketinden diğer toplumlara devre­dilmesi demektir. Böylece tehlike bir tek memlekette kal­mayıp bütün dünyaya sirayet eder. Bu izahatımızdan anlaşılacağı üzere İşlerini «Şeytanî» bir ekonomik sis­teme göre yürüten sadece bir tek memleket olmayacaktır. Dünya memleketlerinin çoğu bu düzenin zorluğuna müptela ola­caklardır. Şüphesiz ki, her devlet kendini iflâstan kurtaracak yollar arıyacak ve böyle bir çare ancak tehlikeyi kendi bölgesinden başka memleketlere aktarmakla neticelenecektir. Ve bu faaliyette, aşağıda izah edeceğimiz şekilde milletlerarası çatışmaya yol açacaktır.

Her memleket mallarını uluslararası pazarlara sunar­ken azamî bir masraf gösterip fazla kâr temin etmeye çalışacak ve bunun neticesi olarak iş ücretleri çok düşük bir seviyeye inecektir. İşçi sınıfının eline geçen millî gelir payı biraz daha azalacak bu kazançları hayatî ihtiyaçla­rını bile karşılayamıyacaktır.

Her memleket kendi tesir sahaları içinde kalan böl­gelerde ithal yasakları koyar ve başka memleketler fay­dalanmasın diye sahip oldukları bazı maddeleri kimseye aldırmazlar. Her şeyi tekelleri altına almaya çalışırlar. Bu tutum da uluslararası bir savaşa sebebiyet verir.

Bu faydaperest haydutlar iflâsı önleyemiyen memle­ketleri istilâ ederler ve sadece kendi memleketlerinde ar­tan malı orada satmakla kalmazlar, kendi memle­ket­le­rin­de bulamadıkları kârlı iş sahalarına para yatırırlar. Bu şe­kil­de esasen sermaye sahiplerinin memleketlerinde ortaya çıkan problem, nihayet diğer memleketlerde de kendini gösterir. Yani, işe yatırılan paranın tamamı geri gelmez ve sermayeden gelen kazancın önemli bir kısmı yine kârlı bir işe bağlanır. Böylece borç o kadar artar ki bü­tün bu memleketler satılsa bile o borcu karşı­layamaz. Bu an­layış kendi haline bırakılırsa neticede dün­yanın malî iktidarını kaybedeceği muhakkaktır. Ve bu hastalığa bulaşmamış memleket kalmaz. Sonunda insan­lık, servetini işe bağlamak ve ortak mallarını satmak için Mars, Ve­nüs, Jüpiter gibi gezegenlerde pazar yeri aramak ihtiyacı duyacaklardır. Milletlerarası mübadele (değiş to­kuş) yoluyla bir avuç banker, komisyoncu, sanayi ve iş­letme kodamanları (büyük patronları) dünyanın ekonomik kaynaklarını avuçlarının içine alırlar ve insanlığın tümü onlara bağlanmaya mecbur olurlar. Bu vaziyette herhangi bir insanın serbestçe, sırf kendi fizikî ve aklî kabiliyetine da­ya­narak Allah'ın dünyasında var olan ha­yat vasıtalarından kendisi için bir miktar temin edebil­mek gayesiyle herhangi bir iş bulma imkânı hemen he­men yok olmuştur. Bu ortamda küçük ziraatçilerin rızıklarını serbestçe kazanabilme imkânı kalmamıştır. Her­kes büyük sermaye­darların ve sanayi patronlarının esirleri, hizmetkârları ve işçileri olmaya mecburdur. Ve karşılık olarak alacakları kazanç bu teröristlerin tayin ettiği miktarda olacak. Bu miktar belki hayat ihtiyaçlarını karşılamıyacak kadar düşük olacaktır. Bütün bunlar insanlığın ekonomik bir hayvan seviyesine indirildiğini açıkça gösteriyor. Ekonomik mücadele de ahlâkî, ruhî ve aklî gelişmeleri için bir faaliyet yapabilme ve sırf karın doyurabilmek için çalışmaktan daha ulvî işlerle meşgul olabilmek veya daha fazla rızk aramaktan çok yüksek bir gaye için Allah'ın insana verdiği kabiliyetlerini gösterme imkânı çok az sayıda insan bulabilecektir. Bugün şey­tanî sisteme bağlı olan ekonomik mücadele öyle çirkin bir hale geldi ki, hayatın bütün diğer meseleleri ve onları yürüten müesseseleri (kurumları ekonomik anlayış tesiri altına almış ve bu ekonomik meselenin dışındaki mües­seseleri faaliyetten alıkoymuştur. İnsanlığın ahlâkî du­rumu, politik düzeni ve kanunlarının bu kötü anlayış ile ekonomi sistemi tarafından etkilenmesi çok üzüntü verici­dir. Doğudan batıya kadar her memlekette ne kadar peda­gog varsa hepsi ekonomi üzerinde duruyorlar. Yaşadığımız devirde, kazanılanın hepsini harcamak aptalca ve gayri ahlâkî (ahlak dışı) bir iş sayılır. Herkese kazancından bir miktar biriktirmesi, tasarruflarını bir bankaya yatırması yahut sigortaya bağlanması veyahutta hisse senetleri ve tahviller halinde işe bağlaması tavsiye olunur. Bu insanlık için zararlı olan bir anlayışın modern insanın gözünde mükemmeliyet kazanması ve fazilet haline gelmesidir. Siyasî otorite İse in­sanlığı baskıdan kurtaracağına zul­mün âleti olan (şeytanî) düzenin sefalet girdabına dü­şürmüştür. Dünyanın her yerinde yetkili makamlara iyice yerleşmiş «ateist» ve «materyalist» bîr sınıf ortaya çıkmış­tır. Toplumları yöneten kanunlar da işte bu zümrenin tesiri altında meydana getirilmiştir. Bu kanunlar insanlara maddî olan şahsî istekleri ve genellikle toplumun menfa­atleri aleyhinde, mücadele etme serbestiliği vermiştir. Hayat vasıtalarını temin etme yolunda haklı ve haksız, doğru ve yanlış arasın­­daki ayırım hemen hemen orta­dan kalkmıştır. Her şah­sın, başkalarını dolandırarak veya her bakımdan mah­vederek kendini zengin yapa­cak olan her metod bu devrin yaşama kanunlarına uygun düşmektedir. İçki imal edip satılabilir, ahlâksızlık mer­kezleri kurulabilir, ahlâk dışı filmler çevrilebilir, ahlâkı ifsad edici yazılar yazılabilir, ihtiras uyandıran resim­lerle reklâmlar yapılabilir, haram kazanç temin etmek için müesseseler kurulabilir, yeni ku­mar metodları icad edilebilir. Kısacası ahlâksızlık çeşitli müesseseler ha­linde potansiyelden gerçege dönüştürülebilir.

Kanun sadece böyle yapılmasına müsaade et­mekle kalmaz bu yasadışı yollarla elde edilen büyük maddî güç karşısında, güce sahip zümrenin haklarını da korumak mecburiyetinde kalır. Daha sonra kanun yasadışı yollarla bir şahsın elinde toplanmış olan servetin ölümünden sonra bile toplu halde kalmasını sağlar. Bundan dolayı «Toplum Hakkı» kanunlara uy­gun olmak şartına uygun olarak bir yılanın ölmesiyle diğer yılanın öne geçmesini ve toplumsal hakkın üs­tüne oturmasını sağlamış başka mânası kalmaz. Kötü bir şans eseri yılan yavru bırakmamışsa der­hal birisi bulunmalıdır ki, servetin yoğunluğu bozulmasın. İşte bugünkü kanunların vasfı, «kaynağının normal neticesi olarak» kötülüklerin yapılmasına alet olmaktan başka bir şey değildir.

Dünyada yaşıyan insanların geçim yolları nasıl sağlanmalıdır? Herkese kendi kabiliyetine göre ha­yatta ilerlemesi ve şahsiyetini tam olarak geliştirmesi için lâzım olan şartlar nasıl elde edilmelidir? Şeklin­deki soruların ortaya çıkmasındaki sebebler bunlardır.

 

KOMÜNİZMİN İLERİ SÜRDÜĞÜ ÇÖZÜM YOLU

Ekonomik problemi çözmek için bir yol komünizm sistemi tarafından ileri sürülmüştür. Ve bu çö­züm yolu şöyledir: Her türlü üretim vasıtası şahıs­ların elinden alınıp toplu mülkiyet halinde cemiyete dev­redilmelidir. Ve servetin her ferdin ihtiyacına göre kişiler arasındaki dağıtımını müştereken top­lum üzerine almalıdır. Görünüşte bu çözüm yolu ol­dukça makul ve makul oluşu nisbetinde aldatıcı­dır. Bu Çözüm yolu tatbikat bakımından düşünülürse birçok kusurları olduğu anlaşılacak ve görülecektir ki, bu çözüm yolunun neticesi, tedavisi yapılan veyahut yapıldığı iddia edilen hastalık kadar kötü olan bir sonuçla bitecektir. Gün ışığı gibi açıktır ki, nazari olarak hayat va­sıtalarının kullanılmasının top­lum onayına bırakılması İleri sürüldüğü halde haki­katte bu iş küçük İcraatçı guruba devredilecektir. Baş­langıçta bu küçük gurup belki seçimle iş başına ge­lecektir ve hayat vasıtalarının fertler arasında eşit bir şekilde dağıtımını temin edecektir. Fakat zamanla bü­tün hayat vasıtaları eline geçince ve fertler ken­di paylarını bu guruptan almak mecburiyetinde kalınca bütün insanlar bu küçük zümrenin eline düşmüş ola­caktır. Mevcut bütün kudret ve kuvveti elinde tutan bu züm­renin hâkimiyetine hiç kimse engel olamıyacak ve onun aleyhinde düzenli, plânlı bir cemiyet teşekkül edip mücadele edemiyecek ve onu yetkili mevkiinden indirme­ye muvaffak olamıyacaktır. Eğer bu küçük gu­rup bir kim­seyi sevmiyecek olursa bütün hayat vasıta­larını elinde tuttuğuna göre, zavallı adam memleketin­deki bütün ni­met­lerden mahrum kalacaktır. İdareden şikâyeti olan iş­çi­le­rin grev hakkı olmayacaktır. Çünkü bu idare altında işçiye bir iş yerinden istifa edip diğer bir yerde işe girmesine imkân verecek bir fabrika ve sermaye sahibi olmayacaktır. Bunların yerine bütün memlekette aynı zamanda o cemiyetin patronu olan tek bir hâkim ve tek bir sermaye sahibi bulunacaktır. O patrona karşı kamuoyu oluşturmak imkânı mümkün olamıyacaktır. Bütün bu mahzurlardan dolayı aşağı­daki kötü durum ortaya çıkacaktır. Bütün sermayedarlar ortadan kaldırıldıktan, sanayiciler ve toprak sahipleri ile münasebetler kesildikten sonra bir büyük sermayedar ve patron gelecek ve dev kuvveti ele geçiren bu patron çarın otoritesini ve Sezar'ın mutlaki­yeti­ni birleştirerek millete her şeyi emirle ve zorla yaptıracaktır.

Böyle mutlak bir yetkinin öyle sarhoş edici bir özelliği vardır ki, her hangi bir insanın (özellikle o kimse Allah'a ve dine bağlı bir sorumluluk duygusu taşımıyorsa) kendini zalim bir hükümdar olmaktan kurtarması zorlaşır, zorla­şır değil, adeta imkânsız bir hale gelir. Bununla beraber büyük bir otorite kuvvetine sahip bu küçük zümrenin, uy­gun sınırları aşmıyacağı, adalet ve iyilikle çalışacağı far­zedilse bile bu şekli bir düzenle idare edilen cemi­yette, fertlerin şahsiyetlerini geliştirmesi imkânsız olur. İnsan şah­siyetinin gelişmesi ve ilerlemesi için lâzım olan cemiyet iklimi her şeyden evvel hürriyet düzeniyle elde edilir. Ferde serbestçe kendi isteğine göre kullanabileceği bazı iş sahaları olmalıdır ki kabiliyetlerini ve liyakatini (ehliyetli olğuğunu) gösterebilsin. Ve enerjisinden hem kendi ve hem de cemiyet fayda görsün. Komünist sis­temde buna imkân yoktur. Zira bu sistemde bütün im­kânlar fertten alınmış cemiyetin otoritesine devredilmiştir. Otoritede el­lerine geçen her türlü imkânları kendi istekle­rince kullanırlar. Fertler, bu imkânlardan faydalanmaları için idarecilerin hazırladıkları plâna göre çalışma mecburiye­tinde­dirler. Böyle bir düzende kişiler bütün kabili­yetlerini tıpkı bir makina gibi, ruhî ve bedenî kudretle­rini, hükümeden bir gurubun emir ve arzularına göre ayarla­mak mecburiy­e­tinde kalırlar. Tıpkı bir köle gibi. İnsan kültür ve medeni­yetinin bu düzende ne kadar bü­yük bir kayba uğrayacağı çok açık bir şekilde görülmekte­dir. Böyle bir düzende hayatî ihtiyaçların dürüstçe ve ada­letle dağıtılacağı farz­edilse bile, sistemin kusur ve eksik­likleri iyiliklerine nis­betle, kıyasa sığmayacak çok­luktadır. Kültür ve mede­ni­­ y­e­­tin gelişmesi şu esasa da­yanır: Çe­şitli yetenek ve ka­bi­liyetleri olan değişik insanlar kendile­rini geliştirme ve müş­­terek toplumsal hayatta ferdî vazi­felerini yerine getirme imkânlarına sahip olmalıdırlar. İn­sanları kitle halinde algılayan ve bu algılama ile yöne­ten bir rejimde bu ferdî gelişmeye imkân yoktur. Birkaç ida­reci insan ne ka­dar iyi niyetli olsa da, milyonlarca insa­nın yaratılışındaki kabiliyeti ve tabiî eğilimlerini doğru olarak tesbit ede­bi­lecek kadar bilgili olamaz. Hem ferdî yetenekleri tah­minde ve hem de cemiyet arzuları hak­kında verilen hükümde yanılacaklardır. Buna rağmen kendi planlarını uy­gulamaya ve bütün insan kitlelerini par­makları arasında kendi istedikleri kalıba göre şekillen­dirmeye uğraşırlar. Medeniyet için çok lâzım olan insan­ların deği­şik ve bir­bi­rinden farklı yetenekleri ve istidatları yerini ruhsuz benzer­liğe terk edecektir. Medeniyetin tabiî ge­lişmesi bir büyük gerileme kaydettiği halde sahte, göze hoş görünen aldatıcı bir ilerleme başlayacaktır. İnsanın kabiliyetleri te­ker teker yol olacak ve bunun ne­ticesi akıl ve ahlâk de­je­nere olacaktır. İnsanlar bir bitki değildir ki bir bah­çivan ta­rafından budanıp aşılandıktan sonra geliş­sinler. Her insan kendi kabiliyetlerini geliş­tirmek için tabiî özelliklere sahip bir yaratıktır. İnsanın bu hüviyeti inkâr edilirse Allah'ın irade buyurmuş olduğu gibi yetiş­mez ve gelişemez. Ya isyankâr olur veyahutta fıtratına (doğasına) yapılan zorlamalarla bütün kabili­yetleri söner gider.

Komünizmin en büyük hatası ekonomiyi insan için esas problem olarak ele alıp işlemesi ve insan hayatını bu anlayıştan hareket ederek, aynı eksen etrafında dön­dürmeye çalışmasıdır. İnsan problemlerine karşı tutumu asla ilmî değildir. İnsanın her meselesine derin bir eko­no­mik eğilimle bakar. Metafizik, «Ahlâk bilgisi», tarih, sos­yoloji v.s. ye ekonomik görüş tesir etmiş, insanın her me­selesini kaplamış ve insanı insan yapan bütün kav­ram­la­rın ekonomiden çıktığını kabul etmiştir. Bu tek ta­raflı görüş yüzünden hayatın bütün dengesi bozulmuştur. Bu tutumla ve anlayışla hareket eden komünizmin insan­lığın ekonomik problemlerine doğru ve sağlığa kavuştu­rucu bir çözüm yolu bulamıyacağı da açıktır. Komünizm hem do­ğal olmayan, hem de sahte bir çözüm yolu gös­ter­miş­tir. Bu bakımlardan asla uygulanması mümkün de­ğildir. Eğer zorla uygulama sahasına konulursa bu fiil insanlığı katletmekle eşdeğer olur.

 

FAŞİST ÇÖZÜM YOLU

Bir başka çözüm yolunu da «Faşizm» ve «Nasyonal sosyalizm» ortaya atmıştır. Üretim vasıtalarına sahip ol­mak fertlere hak olarak tanındığı halde millî gelir dağılımı cemiyet yararına hükümet tarafından plânlanır ve kont­rol edilir. Hakikatte bunun sonu Komünizmden farklı değildir. Komünizm gibi bu teori de, cemiyet içinde ferdi yok­et­me­ye çalışır.

İnsan şahsiyetinin gelişmesine imkân bırakmaz. Bun­­dan başka, fert mülkiyeti üzerine kontrol hakkı olan hükümet, komünist hükümet kadar büyük bir otoritedir. Büyük bir memleketin endüstrisini kont­rol altında tutmak ve hükümetin hazırladığı plân­lara göre yürütmek için çok kuvvetli «toplu» bir yetki ister. Elinde bu kadar kesin ve yıkılmaz bir kud­ret olan hükümetin önünde halkın köle olmaktan kurtulması ve haysiyetini koruması imkânsızdır. Çünkü halk eninde sonunda mutlaka kuvvete boyun eğecektir.

 

EKONOMİK PROBLEMİN İSLÂMDA

ÇÖZÜM YOLU

Buraya kadar insanlığın ekonomik probleminin umu­mî hatlarla ne olduğunu ve muhtelif teorilerin göstermiş olduğu çözüm şekillerini izaha çalıştık.

Şimdi de insanın her meselesini ele alıp mutlak ve değişmez ölçüler koyan islâm Nizamının ekonomi meselesi hakkında ne söylediğini araştıralım.

Bütün hayat problemleri ile uğraşırken, İslâmiyet için en önemli nokta insanın fıtratıdır. İslâm, bu yaradılışın ta­bii gereklerine müdahale edilmemesi ve bu tabii yoldan herhangi bir noktada ayrılma olursa tekrar onun aslına dönmesini arzu eder. İslâmiyetin bütün sosyal reformlarını dayandırdığı diğer önemli kaide de şudur: sosyal sistemde insanı bir bütün olarak ele alın­mak ve onu yamalı bir bohça gibi görmemektir. Bu ba­kımdan insan için en bü­yük ihtiyaç olan ahlâk, ehemiyetle ele alınmalı ve insandaki şeytanî fikrin gelişmesine daha başlangıçta mani olunmak için insanlar arasında iyi ahlâkın oluşmasına et­me­sine çalışılmalıdır. İslâm Nizamının bütününde görebilece­ğimiz üçüncü temel prensipte şudur: Kanun ve hükümet müdahalesine kaçınılmaz bir durum dışında başvu­rulmamalıdır.

Bu üç prensibi göz önünde tutarak İslâmiyet, insan ekonomisinin temelini teşkil eden bütün tabiî kanunları tanır. Sadece bir takım yanlış kanaatleri ortadan kaldırır. Bu fonksiyonu, hükümetin zorlayıcı kuvvetine dayanarak değil de en iyi ahlâkî eğitim yoluyla yapar. Buna rağmen insan şeytanın arzusuna boyun eğerse o zaman hükümet, kuvvetine dayana­rak müdahale eder. insanın, hayatı­nı devam ettirebil­mesi için hür olması, kazandığı her şey üzerinde tasarruf hakkına sahip olması ve insanların değişik kabiliyet ve şartlarının doğurduğu dengesizliğin var olması islâmiyet tarafından kabul edilmiştir. Bu kesin gerçeği kabul ettikten sonra ve ortaya çıkan ölçüle­rin tat­bikatında bazı sınırlamalar koyar ki prensip­ler yanlış kullanılmasın ve cemiyetin zayıf sınıfla­rına zulme ve şah­sî menfaatlere vasıta olmasın.

İlk olarak servet kazanma meselesini ele alalım. İslâmiyet insana rızkını kazanmak için kabiliyet ve yaradılışına göre kazanç yolları araştırma hakkını tanır. Fakat, servet kazanırken, ahlâkını bozacak veya sosyal düzeni sarsacak yolları kullanmasına mü­saade etmez. İslâmiyet değişik kazanç yollarını (Helâl) ve (Haram) diye ikiye ayı­rır. Ahlâk ve içtimaî bünye bakımından zararlı olan bü­tün kazanç yollarını gayri meşrulukla suçlar. Bu bakımdan zararlı kabul ettiği usulleri açıkça izah etmiş ve teker teker bildirmiştir. Bir iki misâl verelim: İslâm kanununda şa­rap ve diğer kötü ahlâkın gelişmesine yarıyan uyuşturucu maddelerin kullanılması ve aynı zamanda bunların fab­ri­kasyonu, alış verişi, sahib olunması haramdır. İslâ­miyette zi­na, müzik, dans ve buna benzer fiillerle kazanç temin et­mek yasaktır. Bütün bu yasaklar bir fert kazanırken, di­ğer insanların yahut bütün bir cemiyetin kayba uğ­rayıp za­rar görmesi sebebiyledir. Rüşvet, hırsızlık, ku­mar, müş­terek bahis oyunları, hile ve sahtekârlığa dayanan iş, hayat ihtiyaçlarını fiyat yükseltmek için toplamak ve biriktir­mek, bir veya birkaç kişinin diğer insanların faaliyet sa­halarını daraltmak için üretim vasıtalarım tekelleri altına almaları İslâmiyet tarafından gayri meşru olarak ilân edil­miştir. İslâmî ticaret ve endüstri kanunlarını incelerse­niz görürsünüz ki, modern çağda milyoner veya mil­yarder ol­ma yolları islâmiyetin yasak ettiği sahalardır. Eğer bu is­lâmî yasaklara riayet edilse kimse hudutsuz ser­vet sa­hibi olamaz.

İslâmiyet ferde meşru yollarla elde ettiği servete sahip olabilme hakkını tanırsa da, bu serveti serbestçe kullanma hakkını vermez. Servetin kullanılmasına çeşitli sı­nırlamalar koyar. Kazanılan servetin üç şekilde kul­la­nı­la­bileceği açıktır: Ya harcanır veya daha fazla kazanç elde etmek için bir işe bağlanır yahutta biriktiri­lir. Burada islâ­mi­yetin emretmiş olduğu kullanış şekilleri ve sınırlamalar üzerinde bir parca durmak istiyorum.

Sosyal ve ahlâkî zararlara sebebiyet veren bütün har­camalar yasaklanmıştır. Servetinizi kumarda israf ede­mezsiniz; alkollü içki içemezsiniz; zina yapamazsınız; ve parayı eğlence âleminde, dansta veya nefsi­nizi tatmin et­mek için harcayamazsınız. ipek elbiseler giyme­niz yasaklanmıştır; kadınlardan başkasına altın süsler ve mücevherler taşımak yasaktır. Evinizi heykel ve resimlerle süs­leyemezsiniz. Kısacası islâmiyet insanın, servetini, lüks ve nefis tatmini için kullanması imkânını kaldırmıştır. Helâl saydığı masraflar bir insanın iyi bir hayat sürmesine kâfi gelir. İslâmiyet tayin etmiş olduğu ferdî masraftan arta kalanı iyilik, doğruluk, yolunda ihtiyaç­larını karşılamaya muktedir olamıyan fertlere yardım İçin kullanılmasını tav­siye eder. İslâmiyet için en güzel ve doğru hareket, kazan­dığını önce kendi meşru ve hakiki ihtiyaçları için harcamak, geri kalanını ihtiyacı olanlara devretmekte­dir. İslâmiyet insanın bu meziyetini en yüksek ahlâk öl­çülerinden biri olarak kabul eder ve bir ideal olarak öne sürer. Bu ahlâkın üzerinde o kadar önemle durmuştur ki, islâm ahlâkından etki­lenmiş toplumlarda çalışıp har­cı­yanları, servetini birik­tiren veya fazlasını daha fazla ka­zanmak için işleten­lerden çok üstün tutmuş ve en üstün ahlâka örnek diye göstermiştir. Bununla beraber ileri bir toplum tarafından ahlâkî eğitim üze­rine idare edilip düzeltil­mesine çalışmış bir cemiyetle, yine de, tamahdan ve bun­­dan doğan açık gözlülüklerin varlığından kurtulmak imkânsızdır. Masraflarından artanı elinde bulundurmak yahut daha fazla kazanmak için isti­fade etmek is­tiyen bu­lu­nacaktır. Bu mahzurlar yüzünden, islâmiyet servet fazla­sından fayda sağlanabilmesi şekilleri üzerine bazı tahdit­­ler koymuştur. Birikmiş parayı faizle işe bağlamak is­lâmiyette şiddetle yasaklanmıştır. Paranızı bir kimseye ödünç olarak verdiğiniz zaman (O kimse parayı ister ihti­yaçlarını giderme veya bir iş kurma maksadı ile almış olsun) verdiğiniz paradan bir kuruş fazla almaya hak­kınız yoktur. Verdiğiniz paranın iş sahasına yatı­rılma­sından do­layı bir kâr temin etmek isterseniz o işin zi­yan et­me rizikosunu da kabul etmeye mecbursunuz. Yani kâra or­tak olduğunuz gibi ziyana da ortaksınız. Böylece İslâmi­yet kapitalizmin belini büker. Ve para kuvvetine da­yanan kapitalistin elinden toplumun eko­nomik imkânlarını öl­dür­mek için kullanacağı etkin âleti almış olur.

İhtiyaçtan arta kalan paranın ticarette, endüst­ride, herhangi bir iş sahasında kullanılmasını veya başkalarına sermaye olarak verilmesini ve ortaklık teşebbüslerini İslâmiyet biraz evvel vermiş olduğu­muz ölçüler dairesinde meşru bulur. Ancak, paranın bir gurup insan elinde top­lanmasından doğacak kö­tülüğe engel olabilecek tedbirler koyar. Her şeyden evvel servet biriktirilmesine müsaade etmez. Paranızı ya kendi ihtiyaçlarınıza ya da di­ğer insanların istifade edebileceği iş sahalarına yatırmanızı ister. Böylece servetin bütünü elden ele geçerek ade­­ta müştereklik vasfı kazanır. Böyle yapılmayıp servet biriktirilmesinde israr edilirse o birikimden senede % 2,5 u alınıp eko­nomik çaba gösteremiyen, ya da bütün ça­balara rağ­men yaşama ihtiyaçlarını temin edemiyen­lere yardım olarak verilecektir. Buna (Zekât) denir. İsiâmın en güçlü müessesesi olan zekât, devlet eliyle toplanıp ihtiyacı olanlara dağıtıldığı bir halk hazinesidir. Bu mü­es­se­se cemiyetin emniyet subabı, toplu çalışma ve yardımlaşma düzeninin yokluğundan ortaya çı­kacak kötülükleri önliyecek en etkili silâhtır. Kapita­list dü­zende insanı para biriktirip kârlı işlere yatır­maya ve hayat sigortası gibi şirket­ler kurmaya zorlıyan se­bep, her ferdin kendi imkânlarına dayan­maya mecbur oluşundandır. Kapitalist düzen­de bir fert eğer para bi­riktirmezse, yaşlılığında açlık ve se­falet içinde ölür. Miras bırakmadan ölen birinin çocukları kapı kapı dolaşarak dilenmek zorunda kalır. Hasta olan biri eğer hazırda parası yoksa kendisini tedavi ettire­mez. Bir başkasının evi yansa veya işinde zarar gör­­­se, ya da anî bir felâketle karşılaşsa hiç bir yerden destek bu­­lamaz. İşçi sınıfını kapitalistin emrine sokan ve onun her şartını kabul etmeye zorlayan sebep in­sanın aç­lığa bir gün bile tahammül edemeyişidir. Yok­sulluktan öl­mek korkusundandır. Bu hal kapitalist sis­temden başkasında görülmez. Kapitalizm fazileti (!) dünyayı kötüye götüren ve maddeci felsefeye da­yanan yüzde yüz münkir komünizmin ortaya çık­masına sebep olan bir sakatlık be­lirtir. Bir tarafta beslen­meye muhtaç milyonlarca insan varken, diğer taraftan piyasaya çıkarılmayan depolar do­lusu ziraî mahsul ve işlenmiş madde vardır. Bu stokların neti­cesi yığı­lan nimetlerle aç insanların beslenmesi lâzım gelir­ken binlerce ton tahıl denize dökülmektedir. Bu­nun sebebi fa­kire ve ihtiyacı olana rızık vasıtası temin edecek bir müessesenin içtimaî düzende bulunmayışı­dır. Eğer bu insanlara alışveriş imkânı verilse ticaret, endüstri ve zi­raat, kısacası ekonomik faaliyetlerin her kolu ge­niş­li­yecek ve umumî hayat seviyesi yüksele­cektir. İslâmiyet bütün bu kötülükleri zekâtı toplayıp dağıtan halk hazinesi vasıtasıyla yok eder. Halk ha­zinesi her zaman size yardım etmeğe hazırdır. Yarın İçin endişelenmeye lüzum yok­­tur. İhtiyacınız olduğu zaman halk hazinesine gidip ihtiyacınız olanı alabilir­siniz. Bankaya rehin vermeye ve­ya sigorta yap­maya ihtiyaç kalmaz. Çocuklarınızın geleceğinde hiç endişe duymadan bu dünyayı terk edebilirsiniz. Toplumun bankası sizden sonra onların mesuliyetini yüklenecek­­tir. Hastalık, İhtiyarlık, dünyevî ve tabiî felâket­­ler ve bu­na benzer diğer şartlar altında müracaat ede­bile­ce­ğiniz daimî bir yardımcı bulacaksınız. Ve bu mües­sese var oldukça kapitalist sizi kendi isteği gibi kulla­na­mı­yacaktır. Halk hazinesi var oldukça açlık, çıplaklık, ba­rı­naksızlık tehlikesi ile hiç kimsenin kar­şılaşması mümkün değildir. Yine bu sosyal müessese­nin kaza­na­mı­yan­ları ve­ya İhtiyaçlarından çok az kaza­nanları ha­ya­tını devam et­tirebilmesi için lâzım olan ihtiyaçları alabilme imkânı verdiği dikkate alınmalıdır. Böylece istihsal (üretim) ve istihlâk (tüketim) arasında daimî bir denge sağlanmış ve insanların başkalarını zarara sokma yolları ebediyen kapanmış olur.

Zekâttan başka islâmiyetin birkaç elde toplanan servetin cemiyete dağılmasını temin eden diğer bir plânı da mi­ras kanunudur. İslâm kanunundan baş­kaları bir insanın hayat boyunca topladığı servetin ölümünden sonra bile toplu bir halde kalmasını sağ­larlar. Halbuki İslâmiyet bunun aksine yavaş yavaş biriktirilen servetin ölümden sonra dağıtılması meto­dunu kabul eder. İslâm kanununda oğullar, kızlar, baba, anne, zevce (eş) ve kardeşler mi­rasçı olabilir­ler. Miras bu kimseler arasında şeriat ölçülerince pay edilir. Eğer yakın akrabalar yoksa uzak akrabalar araştırılır ve miras bunlar arasında pay edilir. Yakın ve uzak akraba bulunmazsa dahi bir kimse mirası kendine maletme hakkına sahip değildir. Böyle bir durumda bütün toplum mirasçı olarak kabul edilir. Ve biriktirilmiş servet halk hazinesine intikal ettirilir. Bu şekilde bir kimse milyonlarca ve milyarlarca servet biriktirse dahi ölümünden iki veya üç nesil sonra kü­çük oranlara bölünecektir. Biriktirilmiş servet yavaş yavaş muntazaman ve kanunî bir muameleye göre elden ele geçecektir. Şimdi kısaca plâ­nını takdim et­miş olduğum ekonomik sistem üzerinde düşünün! Şeytan temsilcilerinin yanlış yola sürüklemesinden doğan en büyük sosyal felâketlerden biri olan fer­dî servet yığmanın önüne İslâmiyetten başka hangi sis­tem geçebilir? Komünist faşist veya nasyonal sosya­list ide­olojilerini kabul etmeye ve kötülüğü ortadan kaldıracağına arttıran çeşitli metodlar kullanmaya lü­zum kalır mı? İslâmiyetin ekonomi sistemini tama­men izah etmedim. İslâm kanununda tam tarifi yapıl­mış bulunan toprak idaresi, ticarî mübadelelerin çözümü ve ticaret İle endüstriye lâzım olan sermayeyi temin yolları; kısacası İslâmî prensiplere göre kabul edilen metotların hepsini bu kısa ko­nuşmada anlat­mak zor­dur. Islâmiyetin ithalât ve ihracat konu­sunda ortaya koyduğu sınırlandırmaları ve şehre giren mallar üzerindeki transfer vergisini kaldırarak serbest ticaret kapılarını açtığını açıklıyamadım. idari mekanizma, sivil hizmetler ve ordu masraflarını müm­kün olduğu kadar eksilten ve adli dâvalar üzerindeki damga res­mini tamamen kaldıran cemiyetin sırtın­daki çok ağır ekonomik yükü hafiflettiğini ve vergile­rin hudutsuz idarî masraflar için çarçur edilmeden ce­miyet yararına kullanılmasını sağladığını söylemem de mümkün ol­madı. Bu şekildeki islâmî ekonomik sistem insanlığa büyük bir nimettir. Eğer İslam, geçmişten kötü bir miras olarak gelen modern sosyal sistemdeki İslâmiyete karşı olan peşin hükümlerin tesirinden uzak tarafsız bir düşünce ile incelenir­se, her mantığı olan ve doğruyu arayan kimseyi insanlığın ekonomik refahı için en faydalı ve mükemmel bir sis­­­tem olarak islâm'ın onları memnun edeceğini ümit edi­yorum. Fa­kat bir kimse bu ekonomik sistemin İslâ­mi­yetin ideolo­jik, ahlâkî ve kültürel temellerinden ayırarak başarıyla tatbik edileceğini sanıyorsa ona bu yanlış anlayıştan vazgeçmesini tavsiye ederim. Çünkü bu ekonomik anla­yış İsİâmiyetin politik, hukukî, kanunî, kültürel ve sosyal unsurları ile yakından alâkalıdır. Bütün bu kav­ramlar ve müesseseler (kurumlar) İslâmiyetin ahlâk anlayışı üzerine kurulmuştur. Ahlâkî anlayışta yalnız başına kalmı­ya­rak âlim ve kudretli olan ALLAH'a karşı mesuliyet duygunuza bütün hareketlerimizin Allah tara­fından muhakeme edildiği bir ahiretin var oluşu inan­cımıza ve Allah'ın son Peygamberi tarafından getirilen ilâhî kanunun ve ahlâkın (ekonomik sistem bunun yal­nız bir parçasıdır) bütün incelikleriyle ilâhî rehbere dayandığına inanmaya bağlıdır. Bu imanı, ahlâk sis­temini ve hayat düsturunu bütüniyle kabul etmezse­niz, kaynağından ayrılmış olan islâmî ekonomik sistem kendine has özelliği ile cemiyetlere tatbik edilemez. Onu geniş anlamından ayırıp kendi hayatınıza tatbik ederseniz hiçbir fayda temin edemezsiniz. Yani is­lâm ekonomi düzeni hiçbir (izm) in sosyal düze­ninde tat­bik edilemez. O yalnız islâm düzeninin eko­nomisidir ve sa­dece İslâmı bütünüyle yaşıyan cemi­yetlerde tatbik edi­lir.