İSLÂM'DA İKTİSAT NİZAMI
TAKDİM
20.
yüzyılın ikinci yarısında yaşayan insanlık âlemi, kendini sorumlu kılacak düzeni
bulmuş ve onu uygulama sahasına koyabilmiş midir? Bu sorunun cevabına evet diyemiyeceğiz.
Bugünün insanı eşyanın sırrına vakıf olmuş, fakat kendini tanımak saadetine
ulaşamamıştır. İnsanın mesut bir düzen içinde yaşayabilmesi ancak kendini
tanımasıyla kabildir. Gerçi her düşünür, tanınması ve sırlarının bilinmesi çok
müşkül olan insanı tanıma iddiasında bulunur. Fakat gerçekte böyle bir iddiayı
ispatlayacak kim vardır? Her düşünürün insanı tanıma gayreti sarfederken
yaptığı iş kendi anlayışını ve kanaatlerini insana mâl etmek olmuş, ortaya
koyduğu düşünce çabasına neticesi,
İnsan
bugün ne yapıyorsa bu anlayışta kaldıkça yarında aynı şeyi yapacak ve insanın mutsuzluğu
devam edip gidecektir! Yarınların iyi olabilmesi, bugünkü insan algılamasının
değişmesiyle mümkündür. İnsan zihniyeti değişmedikçe mutluluk düzenin gelmesi imkânsızdır.
Öyle bir düzenki bütün insanları bir arada değerlendirir eder ve insanlık
âlemini bir aile haline dönüştürür.
İnsanın
bu ideale ulaşması bugünün zihniyetini değiştirmesiyle mümkün olacaktır dedik!
Evet; bugün insanlık âlemini idare eden faydacılık ve menfaatlerdir. Bugünün
insanına «Makyavel» hâkimdir. Yani; maddecilik. İnsanları birbirleriyle
çatıştıran ve yok etmeye götüren
Birinci
dünya harbi, sömürgeci Batı dünyasının, şark diyarını mutlak istilâsıyla son
buldu. Osmanlı İmparatorluğunun tarih sayfasından silinmesinin sebebi, Batının
doğuyu tam mânasiyle sömürmesine engel teşkil ettiği ve onun yere serilmeden Doğu
dünyasını her bakımdan avuçlarına alabilmelerine imkân olmadığını görmelerindendir.
İkinci
dünya harbi, garbın sömürgesi ve pazarı olmuş diyarları paylaşamamaktan doğmuş
ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur.
Batı
dünyası bir bütün halinde, tam bir fikir birliği içinde sömürgecidir. Bu
birliği bozacak hiç bir harekete müsaade edemezler. Batı kendi ailesinden hiç
bir milletin müşterek menfaatleri kendi lehine kanalize etmesine imkân
vermez. Bunu ikinci dünya harbinde bütün dehşetiyle görmekteyiz. Almanya bu
menfaatleri kendine ait kılacak kuvvete ulaşmak için harekete geçince, bütün
garp âlemi bunu büyük bir ihanet kabul etmiş ve bu teşebbüsün vebalini
Almanya'ya çok pahalıya ödetmişti. İkinci dünya harbinin nedenleri arasında
belki daha başka unsurlar vardır. Ama esas neden, menfaatin üzerinde toplanıyor.
Batı
dünyası kendi dışındaki dünyayla alâkası, sadece menfaatlerine zemin arama
gayretinde doğar. İnsan için faydalı hiçbir şeyi, kendi dışında kabul ettiği
diyarlara götürmeyi aklının kenarından dahi geçirmez. Zaten bütün insanların
saadetini temin edebilecek bir değer ölçüsü de yoktur. Batıdan çıkan her fikir
faydacılığa dayandığı için insana birleştirici ve birbirini sevici bir ortam
sağlamaktan uzaktır. Allah’ın insana vermiş olduğu en büyük nimet olan aklı,
diğer insanları ezmede ve yoketmede bir araç olarak kullanırlar. Aklı
kendilerine ilâh yapar ve onu her şeyin üzerinde sayarak bu korkunç kuvvete, insanları
yok etmenin bütün tahrip vasıtalarını icat ettirdiler.
Hiç bir sultanın hâkimiyetini kabul etmeyen aklın dünyayı yok
edebilecek, çatlatabilecek kadar büyük bir olumsuzluğa âlet edileceği tabidir.
Ve batı dünyasının aklı kullanış şeklini bundan başka sebebe dayanmadığını
bugünkü neticeleriyle görüyoruz. İşte batı aklının ortaya koyduğu eserler...
İnsan yararına ve faydasına uygun nice eserlerin yanında insanı bir anda yok
edebilecek ve dünyanın üzerinde hiç bir canlıya yaşama imkânı bırakmıyacak
korkunç kuvvetteki tahrip silâhları. Hep batı faydacılığının ve egoizminin
aklı yanlış yollarda kullanmasından meydana gelmiştir.
Dünyaya
batının bugünkü zihniyeti hâkim oldukça insanın bütün mutluluk yolları kapalı
kalacak ve asla ideal yaşama ortamı bulunamayacaktır.
Bu
anlayışın insana olumlu bir nizam verebimesi mümkün değildir. Menfaat hariç batı
dünyasında insanları birleştirecek hiçbir değer ölçüsü yoktur. Zaten insan kafası
böyle bir yasayı ortaya çıkarabilecek kuvvete sahip değildir. İnsanın ortaya
koyduğu beşerî düzenlerin hepsi meydandadır. Bu düzenler en fazla bir veya
birkaç nitekim, diğer insanlar üzerinde hegomonya kurabilmesinin âleti
olabilmişlerdir.
Batılı
kendi kafasından çıkardığı bu doktrinlere imân nazariyle bakar. Bunu yaşadığımız
devrin batı dünyasındaki en büyük tarihçisi «Toynbi» böyle söylüyor.
Sovyet
Rusya'yı incelerken doğulu kabul ettiği bu milletin, batının teknik gelişmesine
erişebilmesini onun «Komünizm» e iman etmiş olmasına bağlıyor. Bu ifade bize
açıkça gösteriyor ki, batı diğer milletleri her ne olursa olsun, ona ait
nazariyelerden birisini kabul etmeye zorluyor. Aksi olduğu taktirde daima
kendilerine köle olacaklarını ima ederek, bir nevi tehdit usulüyle bugün sömürdükleri
insanların tam manâsıyla kendi kölesi olmaya sürüklüyorlar. Çünkü bu insanlar
garbın her hangi bir doktrinini kabul edip kendi toplumlarına tatbik ederlerse,
kendi kimliklerini oluşturan bütün değerleride de birlikte yoketmiş olurlar ve
artık tam mânâsiyle bir ruh kölesi durumuna düşerler. Eğer batılılar teknik gelişmenin
yanında insan mutluluğunu de sağlayacak bir düzenin temsilcisi olabilselerdi
bütün bu zorlamalara lüzum kalmazdı. Onların elindeki müthiş madde kuvveti ve
bu kuvvetten doğan propaganda gücüyle
Bugün
batılı tarafından sömürülen bütün ülkeler, sömürüldüğünü hissetmiş ve kendini
bu hale getirenlere müthiş bir düşman gözüyle bakmaya başlamıştır. Dünyanın
her yanında batılı insan artık güzelliği ve fazileti değil, çirkinliği ve egoizmi
temsil ediyor. En amansız bir işgalci tavriyle girdiği diyarlarda en büyük
nefretle karşılanıyor. Belki bu sömürülen insanlar batıya açıkça düşmanlıklarını
belirtemiyor ve karşılarına dikilemiyor, fakat için için ona karşı koyabilecek
gücü elde etmek için var gücüyle çalışmaktan bir an bile geri kalmıyor. İleride
ne olacağı bilinmez. Bugün bilhassa Orta doğu insanı birçok meselesini
hâlledebilmiş değildir, hâlâ uyutulduğu birçok mesele vardır. Fakat bunlar
geçici bir devreye ait hallerdir. Yavaş yavaş kendini bulacak olan bu diyarın insanları,
bu keyfiyete ulaştıkları gün acaba ne olacaktır? Bunu düşünmek insana korkunç
manzarayı apaçık gösteriyor. Asırlar boyu en korkunç bir baskı altında yaşamış
olan bu insanların bütün hareketlerine kin ve intikam düşüncesi hâkim olacak,
kendilerine reva görülen hareketlerin karşılığını kat be kat ödetmeye
kalkacaklardır. Bu son kaçınılmaz bir durumdur. Dişe diş, kana kan zihniyeti,
menfaatlerden başka hiçbir değer ölçüsü tanımayan insanların uygulayacağı tek
kuraldır.
Denilebilir
ki, Batı bu maddî gücü koruduğu müddetçe, ona düşman bütün insanlık âlemi
intikam alabilecek kuvvete hiçbir zaman erişemez. Bu tez hayâlden ibaret bir
sözdür. Hiçbir medeniyetin aynı kuvvette kaldığı görülmemiştir. Bir zamanların
en üstün medeniyetini temsil eden bugünün mağdur insanlarının, er geç batı
medeniyetinin zaaflarından istifade ederek onu alt edeceği gün mutlaka
gelecektir. Eğer batının kendine düşman ettiği insanlar
İşte
bu faziletin, adaletin, insan sevgisinin hâkim olduğu medeniyet, araç yokluğundan
bütün insanlara hitap edemedi ve insanlık âleminin gözünde meçhul kaldı. Böyle
olduğu için o medeniyet son sözünü henüz söylemiş değildir. Kendi büyüklüğünü
bu devrin imkânlariyle takviye ederek insanlara herşeyi söyliyeceği gün gelip
çatacaktır.
Fakat
umut edilir ki, batı dünyasının katılığına düşülmesin, kendi benliğini zedelemeden
bu takviyeyi alabilsin. Bu ahlâk ve fazilet medeniyetinin bugünkü ve yarınki temsilcileri,
batının yaptığına bir misilleme düşünürlerse insanlık dünyası artık hiç bir
ümit kapısı bulunmayan yokoluşa sürüklenir ve bir daha da belini doğrultamaz.
Bugün bu medeniyeti meydana getirmiş olan insanların evlâtlarına kin ve intikam
duygusu hâkimdir. Bu yüzden de kendilerini medeniyet temsilcisi yapan fazilet
düzenine zıt bir takım fikirler arkasında koşmaktadırlar. Batılı baskının
şiddeti bu diyarın insanlarını bir takım yanlışlara sürüklemiş kendi kendini
inkâra götürmüştür. İşte batılı bundan korkmalı ve kendini düzeltmeye bakmalıdır.
Bunun da bir tek çaresi vardır. Elindeki imkânları insanları ezmenin araç
olmaktan kurtarmak. Bütün insanları bir arada, kavgasız dövüşsüz yaşatabilecek
Doğuyla
beraber, Batıda da son sözü söylememiştir dedik. Evet, batının insanlığa
söyliyebileceği bir söz olmamıştır ki söylesin. Söyleyebildiği ne varsa
insanları bölücü ve birbirine düşman edici bir takım safsatalardır. Söyleyebildikleri
meydanda. Bu söyledikleri kendilerini bile tatmin etmiyor ve kendi kendilerini
bölüp birbirine düşürmekten başka bir işe yaramıyor. Kendilerinin çıkardığı ne
varsa âdeta kendilerini boğan bir canavar halinde üzerlerine hücum ediyor.
Kendi kendini yiyen bir acaip yaratık gibi.
Bu
kadar asırlık tecrübeden sonra insanlık âleminin bugünkü durumu ne kadar
zavallıdır. Atom, nükleer ve feza medeniyeti diye isimlendirilen devrimiz,
medeniyet anlayışı açısından değerlendirilirse ne kadar iğrençtir. Öldürmenin araçları
medeniyete kendi ismini veriyor. Yaşatanın ise, adından bile söz edilmiyor.
Mükemmelin sahibi ve temsilcisi olduğunu iddia eden bugünün insanı bu halinden
dolayı utanmalıdır. Tek meziyeti, tabiat diye vasıflandırılan eşyanın sırrını
keşfetmek olan ve bunda bir dereceye kadar başarılı olduğu muhakkak olan bugünün
insanı, bu neticeye ulaşmakla kendini ilâh sayıyor ve Allahı inkâr ediyor.
İnkâr etmiyeni de, Allahı kendi anlayışına uydurarak somutlaştırıyor ve onu
kendisinin aynasında görmek suretiyle yine kendini ilâh konumuna koymuş
oluyor.
Baştaki sorunun cevabını göstermiş olduğumuz manzarayla,
hayırlı olarak vermiş olduk. İnsanlar kendilerini mesut edecek düzeni henüz
kabul etmiş değildir. Mademki insanlar hâlâ birbirlerinin düşmanıdırlar, mademki
yeryüzünde hâlâ silâhlı çatışmalar mevcuttur ve mademki bu devrin insanları
bütün zamanlarını birbirlerini yok edecek âletleri icat etmek için kullanıyor,
demek ki insan henüz medeni bir hayat düzeni bulup onun etrafında birleşmemiştir.
Garp âlemi şimdilik buna lüzum görmemektedir. Mâlik oldukları maddî güçle daha
uzun seneler insanlığı sömürebilecekleri kanaatindedirler. Sömürmeden kastımız
Demek
ki insanlığın kurtuluşu garp âleminden gelen her hangi bir dünya görüşüyle
alâkalı değildir. Bu vazife her zaman olduğu gibi doğu insanına düşen bir borçtur.
Doğu insana herşeyi vermiş, bütün mutluluk yollarını bir bir göstermiştir. Bunun
en büyük ispatı İslâmın mevcudiyetidir. İslâmı tarafsız bir gözle inceleyen her
insan, eğer haddini bilmez değilse insanlığın kurtuluşunu
Bugünün
müslümanlarını çok büyük vazifeler beklemektedir. İnsanlık sevgisinin kaynağı
olan İslâm'a lâyık olabilmek, onu iyi anlamakla mümkündür. İslâm mütefekkirleri
İslâmı yeniden büyük bir gayretle inceleyip, neticeleri insanlığa ilân etmek
zorundadırlar. Bunu yapmayan ve hele hiç düşünmeyenler müslümanlık iddiasında
bulunamazlar. İslâm düşünürleri, İslâmın ışığında bütün insanlığı kutruluşa davet
eden birer hak fedaisi ve hakikatın meşalesidirler. Bu işi yapabilmek, bugüne
dek yapılan çabaların ve verilen eserlerin üstünde bir kuvvet göstermekle
mümkündür.
Geçmiş
devirlerin bütün durumları değişmiş ve insanlık yepyeni bir devre içine
girmiştir. Bu devrede insanlığın meseleleri daha genişlemiş, ihtiyaçları
daha çoğalmıştır. Bütün bunlara İslâmın göstermiş olduğu çözüm yollarını
araştırmak, bugünün müslümanına çok büyük gayretler yüklemektedir. Yaşadığımız
zamanın zaruretlerini ve hüviyetini bilmeden ve bu mesele hakkında kafası sorulara
dolu olmadan İslâmı incelemek, onda cevap aramak ve bulmak mümkün değildir.
Ancak kafasında sorular mevcut bir insan İslâmı incelerse onda cevaplarını
bulabilir. Asırlar öncesinin gözüyle İslama bakanlar, bugünkü insanın problemlerini
çözebilecek kaideleri bulamazlar. Bu düşünürlerin, geçmiş devirlerdeki tatbikatın
doğmalarını kafalarından silip, yepyeni bir anlayışla İslama sarılmaları gerekir.
Bu bir reform değil, asla dönüştür. İslâm asla deforme olmamıştır ki, onun
reformu düşünülsün. Yepyeni anlayıştan maksat, İslâmın uygulaması meselesidir.
Geçmiş uygulamaları aşma meselesidir. Eski uygulamaları kendine delil kabul
etmekten kurtulma inancıdır. Geçmiş uygulamaları ortaya koyanları inkâr etmekte
değildir, bahsettiğimiz anlayış. Onlar o devirlerin koşullarına göre hareket
etmişler ve belki de anlayışları bakımından devrin koşullarına en uygun uygulamayı
yapmışlardır. İşte biz, doğru da olsa geçmiş devirlere ait bu ölçülerden
kurtulmak mecburiyetindeyiz, taş yerinde ağırdır hikmetinin gereğine uymak
için. İşte Müslümanları bekleyen vazife!... Asrın bütün gereklerini bilerek, bu
asrın bütün bunalımlarına vakıf olarak yeniden İslâmın özüne inmek. Tekrar
Saadet Asrının Müslümanlarına hâkim olan zihniyeti elde etmek ve İslâmı onların
anladığı gibi anlamak. Onların anlayışı, İslâmın, insanlar için bir kanun
oluşuydu. Onların anlayışı, İslâmın, dağdaki çobana da, bilmem neredeki
entellektüele de beşeri özelliklerine bütün hata ve sevaplarıyla birlikte kabul
ederek aynı seviyede hitap etmesiydi. Onların anlayışına, İslâm bulutların
üzerinde insan için meçhul gayb âleminin kanunlarını içeren bir din değildi.
O, bütün kaideleriyle beşer arasında gezen en gerçek bir nizamdır. Onun için
insana ait her hangi bir meseleyi hâlletmek için kitaba ve sünnete müracaat
edip en doğru çözüm yolunu buluyorlardı İslâmı, onların gözleriyle ve bu devrin
bakış açısıyla yeniden incelemek bizim en yüce vazifemizdir.
Hamdolsun
bu kanaate sahip müslümanların sayısı gün geçtikçe çoğalmaktadır.
Bu
insanları tanıdıkça her şeyin yine doğudan doğacağı inancı, bütün benliğimizi
sarmakta ve bizi sarhoş etmektedir. Artık doğu, kendi içindeki insanlar
tarafından aldatılmalara ve her olumlu hareketin engellenmesine rağmen uyanmaktadır.
Bu uyanış insanlığın son ümididir. Ve mademki doğu uyanıyor, demek ki Allah
böyle istiyor! Allah istediği için muhakkak insan kurtulacaktır.
İnsanları
güden
İşte,
elinizdeki bu kitap
İNSANLIĞIN EKONOMİK PROBLEMİ VE İSLÂMDA ÇÖZÜM ŞEKLİ
İçinde
yaşamış olduğumuz devirde, intellektüel hayatımızı alâkadar eden mesele
ekonomik problemdir. İnsan hayatının hiçbir devrinde ekonomik mesele bugün
olduğu kadar ehemmiyet kazanmamış ve dikkatleri üzerine çekmemişti. İnsan her
devirde bu konu ile ilgilenmiş ve onu bu meşgul etmişti; fakat günümüzde
olduğu kadar değil. Yaşadığımız devirde ekonomik mesele üzerindeki çalışmalar
yeni bir ekonomi ilminin ortaya çıkmasına yol açmış ve maalesef bu meseleyi
içinden çıkılmaz bir muamma haline getirmiştir. 20. asrın ekonomi uzmanları bu
meseleyi anlaşılmaz gösterişli terimlerle ve geniş bir çalışma sonunda büyük
kitaplar halinde toplayarak insanlığa sunmuşlardır. Ekonomik meseleler üzerinde
lüzumundan fazla o kadar çok tartışma yapılmıştır ki. Bunun neticesi olarak
hayatî ihtiyaçların dağıtımında yeni karışıklıklar ortaya çıkmıştır. Devrin
ekonomi uzmanları bu problemi o kadar büyütmüşlerdir ki, bu özet dikkat
sebebiyle insanların diğer bütün meseleleri önemini kaybetmiş ve insana adeta
ekonomik bir hayvan gözüyle bakılır olmuştur. Bu mesele üzerinde gösterilen
bunca titizliğe rağmen, ne kadar üzüntü vericidir ki meseleye çözüm yolu
bulunacağına, gittikçe daha karışık hale getirilmiş ve çözülmez bir muamma
halini almıştır. Ekonomi ilminin bugünkü uzmanları bu ilme ait araştırmalarını
kılı kırk yararcasına yazmaları ve neticeyi anlaşılmaz terimlerle İfade etmeleri,
basit halk yığınlarını öyle şaşırtmış ve aldatmıştır ki, bu uzmanların
aralarında yapmış oldukları konuşmalara şahit muttali olan halk adamı,
meselenin çetrefilliği karşısında şaşakalıyor ve meselenin çözülme ümidi
halk adamı gözönünde kaybolup gidiyor. Tıpkı hastalığının ne olduğunu öğrenmek
için gittiği doktorundan anlamadığı birçok tıbbî terim duyan hastanın iyileşme
ümidini kaybedip kendini meçhul bir akıbetin kucağına terkedişi gibi.
İşin
doğrusunu söylemek lâzım gelirse; bu ilmin terim bilgisi karışıklıktan
kurtarılıp açık bir ifadeyle anlatılırsa, ekonomi ilminin üzerindeki sis
perdesi kalkar ve iktisat ilmi lâyık olduğu açıklık içinde insanlığa faydalı
bir hale gelebilir. Kabul edilmiş çeşitli çözüm yollarının avantaj ve
dezavantajlarına doğru bir perspektifle bakılırsa, kişinin rahatça anlıyacağı
bir keyfiyet ve her ferdin faydalanabileceği bir hüviyet kazanır.
Ekonomik
meselenin etrafında örülmüş olan meslekî karışıklıkların büyüsü ve terim
bilgisinin saçmalığından ötürü çok büyük bir hastalık ortaya çıkmıştır ki, o
da şudur: Esasta İnsan hayatının bir parçası olan ekonomik meseleye bütünden
ayrı bakılmış ve ona müstakil bir hüviyet verilmiştir. Bu anlayış öyle yayılmış
ve kökleşmiştir ki, ekonomi ilmi zamanla hayatın temel kaidesi sayılır
olmuştur. Bu düşünce de ekonomik meselenin çözülmesini imkânsız kılan çok
tehlikeli bir anlayıştır ve son derece gayri ilmidir. Bir karaciğer hastalıkları
uzmanı karaciğeri bütün organizmadan ayırıp insan vücudundaki vazifesine ve
öbür organlarla olan ilişkisine aldırmayarak müstakilmiş gibi incelemeye
koyulursa, bütün vücut organizmasını ona muazzam bir karaciğer misalinde olduğu
gibi tedaviye kalkışırsak insan hayatını en büyük bir tehlike ile başbaşa
bırakmış oluruz.
Aynı
şekilde, ekonomi, parçası olduğu bütünden ayrılırsa, sanki insan bir ekonomik
hayvanmış gibi ele alınır. Ve onun ruhî, içtimaî ve diğer tarafları atılır da
hayat probleminin çözüm yolu
İnanın bana! «uzmanların» varlığı, modern çağın birçok musibet ve
felâketlerinden en başta gelenidir. Hayat problemlerine genel hatlarla bakış ve
bu anlayıştan hareket ederek çözüm yolu aramak imkânı: her gün biraz daha
azalıyor.
İnsan,
değişik meslek ve fenlerin tek gözlü uzmanları tarafından oyuncak haline
getirilmiş ve onun meseleleri bir muamma haline sokulmuştur. Bir fizikçi
kâinatın hikmetlerini
Yukarıda
ki açıklamalara göre eğer hayatın her hangi bir meselesini ele alıp halletmek
istiyorsak dikkatimizi yalnız bir noktaya yoğunlaştıramayız. Ve bir meselenin
daha çok ilgisi olduğu peşin hükmüyle hayatın her hangi bir dalına özel bir önem
veremeyiz. Bir meseleyi doğru anlamak ve bütün inceliklerini kavramak için o meselenin
bütünde işgal ettiği yeri doğru olarak tesbit etmek ve diğer hayat
unsurlariyle ilişkilendirerek düşünmemiz lâzımdır ki, varmış olacağımız netice
tarafsız bir çalışmanın mahsulü olsun. Aynı şekilde, hayatın denge ve eşitliğinde
herhangi bir yanlış bulupta onu düzeltmek isterseniz, hayat problemlerinden
her hangi birine bir bütünmüş gibi bakmayınız. Hayat makenizmasını bir, nokta
üzerine toplamak çok tehlikeli bir anlayıştır. Ve böyle yaparsanız bilinen
ve sabit olan denge bütününü alt üst etmiş olursunuz. İslâhatın en doğru metodu
tarafsız bir düşünce ile ve bütün hayat düzenini, temel felsefesinden tutunda
en ince ayrıntısına kadar incelemek ve sonra kötüyü bulmak, kötünün
nedenlerini ortaya çıkarmaktır. İnsanın ekonomik problemini anlama ve
doğru olarak çözme yolunda karşılaşılan zorluğun esas sebebi bir gurup insanın
bu meseleye müstakil bir hüviyet vererek
Ekonomik mesele terminolojik ve meslekî düzensizliklerden
uzak durarak, basit ve
Eski zamanlarda ekonomi problemi hayvanlar için ne kadar basitse
insanlar içinde öyle idi. Sayısız hayat nimetleri yeryüzünün güzel toprağına
dağılmıştı. İnsan hayatının devam edebilmesi için lâzım olan maddeler çok
miktarda var idi. Herkes kendi payını aramaya çıkar ve onu bu bolluk içinden
elde ederdi. Hiç kimse ihtiyaçlarının ücretini ödemeye mecbur olmaz ve birinin
payı diğeri tarafından gasp edilmezdi. Yiyeceği, meyva veya av hayvanı olan
insan bunları kendi kendine temin edebilir, vücudunu tabiî maddelerle kapatabilir
ve bir mağara bulup içine sığınabilirdi. Fakat Allah insanı uzun müddet bu ilkel
şartlar içinde yaşıyacak bir mahlûk olarak yaratmamıştı. Ona müşterek bir
hayat nizamı bulup içinde yaşadığı ilkel hayatın yerine koymasını ve kendi gayreti
ile, Allah'ın ona armağan ettiği nimetlerden istifade
etmesini sağlıyacak bir kabiliyet verilmiştir. Erkek kadın arasındaki sürekli
olan ilişki kurma arzusu, insanoğlunun anne ve babasına uzun müddet muhtaç
oluşu insanın geçmiş nesline ilgi duyması ve akrabalar arasındaki sevgi Allah'ın
insana müşterek bir hayat kurmak için verdiği olduğu özelliklerdir... Bunun
gibi, tabiî ürünlerle yetinmeyip toprağı sürerek tahıl elde etmesi, vücudunu
yaprakla örtmekten tatmin olmayıp kumaş yapması, mağara ve inlerde yaşamayıp
ev inşa etmesi, ihtiyaçlarını tabiî âletlerle karşılamayı yeterli bulmayıp taş,
demir, tahta ve diğer âletleri icat etmesi: Bütün bu kaabiliyetler ve özellikler
insana Allah tarafından lütfedilmiş nimetlerdir. Bu nimetler yavaş yavaş insanın
medenî yaşayışa doğru gitmesi içindir. Bundan dolayı insanın topluluklar
halinde medenî bir hayat seviyesine kavuşması suç değil, onun yaratılışının
gereği ve yaratanın iradesine uygun bir tavırdır.
Medeniyetin
gelişmesiyle bazı şeyleri yapmak kaçınılmaz bir zaruret oldu. Şöyle ki:
Medeniyet geliştikçe, insan İhtiyaçları çoğalmış ve hiçbir fert kendi ihtiyaçlarını
kendi başına karşılayamaz olmuş, bir insan diğer fertlerin bazı ihtiyaçlarını
karşılarken diğer insanların da onun bazı ihtiyaçlarını karşılamaları zarureti
doğmuştur.
Hayatî
ihtiyaçların geniş bir sahaya yayılması sebebi ile ihtiyaç duyulan nesnelerin
değişimi lâzım gelmiş ve bu değiştirme için aracı bulunması gerekmiştir.
Hayatî
ihtiyaçların elde edilebilmesi için ulaştırma ve haberleşme vasıtalarının çoğalması
gerek ve bu ihtiyaçtan dolayı birçok icatlar yapılması gerekli olmuştur.
Ev
endüstrisi ile elde ettiği âletlerin, üstüne evini inşa ettiği toprağın ve
meslek yeri olarak kullandığı yazıhanenin sahibi olma arzusu her insanda belirmiş
ve ölümünden sonra da bütün bu sahibi olduğu malların başkalarına değilde kendi
yakınlarına devredilmesi insanı gönül rahatlığına kavuşturan bir düşünüş
olmuştur.
Böylece, çeşitli mesleklerin ve sanatların ortaya çıkmasıyla bazı
meseleler ortaya çıkmıştır. Ticarî eşyalarda alışveriş sistemi, fiyat ve değiştirme
vasıtası olarak standart dövizin kabul edilmesi, uluslararası ticarette ihracat
ve ithalât, her çeşit yeni üretim vasıtalarından istifade etmek, servet ve
başarı haklarının gelişmesi insanın en tabiî hakkı oldu. Bunları kabul etmekten
kaçınmak için hiçbir zarurî sebep de yoktur. Ayrıca sosyal hayatın gelişmesi
sırasında daha başka
İnsanların
yaratılış olarak aynı kuvvet ve kabiliyette olmadıkları bir gerçektir. Bundan
dolayı bazı kişiler bu kuvvetleri ve kabiliyetleri ile ihtiyaçlarından
fazlasını elde etmeyi ve ona sahip olmayı başaracaklar, az kabiliyetli olanlar
da, kendi basit İhtiyaçlarını karşılayabilecekler, hattâ bazıları hiç bîr
ihtiyacını karşılayamıyacaklardır.
Bazıları
miras olarak elde ettiği servet yüzünden hayata iyi bir başlangıç yapabilme
imkânını bulacaklar, bazıları herhangi bir imkândan mahrum oldukları için hayat
mücadelesine girmeleri zorlaşacaktır.
Tabiî
sebeblerden dolayı her cemiyette hayatın faaliyetina katılamıyacak olan insanlar
bulunacaktır. Meselâ; çocuklar, yaşlılar, hasta ve âciz kimseler gibi. Bu âcizlerin
ve muhtaçların hayatlarını devam ettirebilmeleri için kendilerini hizmete
vakfeden (adayan) bazı insanlar olmalıdır. Buna bağlı olarak serbest endüstrinin,
ticaretin ve ziraatin gelişmesi yanında, işçi ve işveren ilişkileri sosyal bir
önem arzeder.
Bütün bu etkenler insanın yaradılışı gereği sosyal hayatın tabiî
sonuçlarıdır ve bunların şekilde engellenmesi gereken ortaya çıkması hiçbir
surette menedilmesi icap eden kötü bir durum değildir. Tamamiyle değişik sosyal
sebeblerden ortaya çıkan kötülüklerin hakikî kaynağını göremiyen insanlar
dengelerini kaybeder ve ferdî mülkiyeti insanın yaradılışındaki, «kendilerince»
eşitsizliğini iddia edecek çok yanlış bir kanaatle eleştirmeye çalışırlar. Bu
dengesizliğe düşmüş insanların teşhisleri ve ortaya koymuş oldukları tedavi
usulleri
tamamiyle yanlış olur.
Sosyal
gelişmenin tabiî seyrine zıt bir anlayışla, hayatı kontrol altına almak ve insan
yaratılışının tabiî neticeleri olan sosyal şartları ortadan kaldırmak suretiyle
kurulacak olan düzen, insanı, kudretini kullanmaktan mahrum etmektir. Böyle
bir düzenin sonu düzelmek değil yok olmaktır. İnsanın ekonomik problemini
çözmek, insan yaratılışına karşı olmakla değil, sosyal baskıların tabiî seyrine
dokunmıyarak, sosyal baskı ve haksızlığı önlemek, her yaratığın kendi payını
alması demek olan yaratılış gereğini yerine getirmek, insanın güç ve
kabiliyetini sırf gerekli vasıtaların yokluğu yüzünden kaybetmesinin sebeblerini
ortadan kaldırmakla mümkün olur.
EKONOMİK DÜZENDE KÖTÜLÜK SEBEPLERİ
Şimdi
bugünkü ekonomik yolsuzlukların sebebini ve gelecekteki durumunu incelemek
zamanı geldi. Ekonomik düzendeki Kötülüklerin kaynağı insanın yaratılışında
olan menfaat düşkünlüğünün normali aşmasıdır. Bu histe diğer bazı ahlâk dışı hallerin
yardımı ile gelişir. Ve irsî
olarak bozuk olan politik bir düzende «ve bilhassa bu düzenin manevî bir
temeli yoksa» insanın bu menfaat düşkünlüğü tarafı daha fazla desteklenir.
Bütün ekonomik hayatı felce uğratmakla kalmayıp toplumsal hayatı her yönüyle
zehirler. Hem ferdî servete sahip olmanın, hem de kişilerin maddî bakımından
daha iyi durumda olmalarının tabiî düzene uygun olduğunu ve bu halin bir kötülüğü
olmadığını izah etmiştim. İnsanın bütün ahlâki vasıfları uygun olsa bile, bütün
değerleri muhafaza eden adaletli politik bir sistem varsa ondan hiç bir
kötülük gelemez.
Maddî
bakımdan iyi durumda olan insanlar bencillik, anlayışsızlık, kıskançlık, cimrilik,
tamah, hilekârlık ve kendine tapma neticesi olarak toplum düzeninde büyük
yaralar açarlar. Bu tip İnsanlar malik oldukları ihtiyaçlarından fazla serveti
ve yaşama vasıtalarını iki şekilde kullanırlar.
1
— Kendi rahatlığı, zevki, eğlenmesi, süsü ve dünya ülçülerine uygun güzel bir
ömür geçirebilmesi için.
2
— Daha ileri bir hayat elde etmesi ve mümkünse diğer insanların hayat vasıtalarını
gaspetmek ve kendini büyük imkânlara sahip olan yarı tanrı yerine koymak
için.
Bu
insanların kafasına bunu şeytan böyle koymuştur. İlk şeytanî fikir, zenginlerin,
toplumdaki mal dağıtımında paydan mahrum kalmışların veya gerçek ihtiyaçlarını
tam olarak karşılayacak kazanca sahip olmayanların haklarını tanımamalarından
çıktı. Zenginler ve siyasî otorite bu insanları açlık ve yoksulluk içinde bırakmayı
normal bir haklarıymış gibi saydılar. Dar kafalıkları yüzünden, bu
davranışlarının toplum içinde suçlu yetiştireceğini, kayıtsızlık ve zalimlik
dolu insanlar ortaya çıkaracağını ve onları fiziken zayıf ve hastalıklı
yapacağını idrâk edemediler. Fiziikî ve aklî kudrete sahip olmıyan insanların toplumunda
ilerleme olmaz. Bu eksikliğe sahip insanların yetişmesine sebeb olan davranışlar,
insanları, medeniyetin ve kültürün gelişmesine hizmet etmekten mahrum bırakmış
olur. Zenginin ve siyasî otoritenin de içinde yaşamış olduğu toplum bütünüyle
zarar görür. Bu kötülükle de yetinmiyen
siyasî otorite ve zenginler,
kendilerinin hayat ihtiyaçlarını gerçekte insanın muhtaç olduğundan daha
fazlaya çıkardılar ve ihtiyaçları olmıyan maddeleri ihtiyaçları imiş gibi
gösterdiler. Ve
Mücevher
ve süs eşyalarının, güzel elbiselerin, yüksek kalite madenden yapılmış yemek
takımlarının, süsleme ve dekor malzemelerinin, lüks arabaların ve Allah bilir
daha neler neler... Hayat için lüzumlu olmıyan maddeler, nefsine ve zevkine düşkün bu zenginler tarafından insan
için birer ihtiyaç haline getirilmiştir. Bu tip zenginler saraylarının
kapılarını dahi ziynetle süslemiş, pencerelerini pahalı perdelerle kaplamış,
oda duvarlarını yüzbinlerce Rubye değerindeki tablolarla süslemişlerdir. Bu
tip zenginlerin oda döşemeleri dahi binlerce Rubye değerindeki halılarla döşenmiş
ve köpekleri için bile altın tasmalar ve kadife yastıklar temin edilmişti. O
kadar ki, bu hal bir gelenek haline getirilmiştir. İsraftan başka bir şey olmıyan
bu şekildeki harcamalar binlerce insanın vücutlarını örtmesine, karınlarını
doyurabilmesine yarayabilecek çok miktarda ham maddenin ve insan emeğinin bir
zümrenin zevkini tatmin için hasredilmiş olması bir büyük haksızlıktır. Bu
netice yukarıda izah etmeye çalıştığımız zengin ve siyasî otoritenin tutumu
bakımından gayet normal sayılmalıdır. Ve şeytanî tavırların
İkinci bir davranış daha vardır ki, onun
neticesi daha kötüdür. O da şudur:
Bir insanın yaratılış bakımından diğer insanlara oranla daha kabiliyetli
olmasının kendisine vermiş olduğu çalışma imkânlarıyla, hayatî ihtiyaçlarının çok üstündeki
maddeleri yığma hakkının hudutsuz bir şekilde ona verilmesidir. Bu müsamahanın
ne kadar yanlış olduğu açıktır. Allahın bu dünyadaki nimetleri (yani hayat için
lüzumlu vasıtalar) İnsan ihtiyacını karşılamak için yarattığı apaçık
ortadadır. Bu bakımdan, eğer bir fertte
ihtiyacının çok üstünde «hayat vasıtası» var ise, başkalarının payına tecavüz
etmiş demektir. Eğer bu payı elinde tutmakta israr ederse, şüphesiz
büyük bir haksızlık ve haksızlık neticesinde de haset, kıskançlık v.s. gibi çok
kötü ve gayri insanî sefil duygular insanlığın maddî imkândan mahrum büyük
bir kısmını saracak ve çok korkunç bir çatışma konusu ortaya çıkacaktır. Bu
kötü durumun oluşmasına mâni olmak için imkân sahiplerinin ve özellikle
ihtiyacından çok fazla imkâna sahip olanların, hayat vasıtalarındaki paylarını
almaya muktedir olmıyan insanları araması ve elindeki, İhtiyaçtan fazla
imkânların (bu insanların payı olduğu şuuruyla hareket ederek) haklarını onlara
devretmesi lâzımdır. İmkân sahipleri bu anlayışta hareket etmeyipte buna zıt
tutumla eldeki hayat vasıtalarının daha çoğuna sahip olmak için bundan tasarruf
ederlerse çok kötü bir iş yapmış olurlar. Çünkü; bu şekilde, elde edecekleri ne
miktarda İmkân varsa, âcizlerin ve yoksulların yaşama paylarından koparılmış
parçalardır. Gerçek hayat ihtiyaçlarına uygun yaşama vasıtalarını temin etmek
İçin harcanan mesai ve gayret, gayet tabiî ki haktır. Fakat gerçek ihtiyaçlarının
çok üstünde olan bir şeyi elde etmek için sarfedilen mesai, insanın
kendisini bir ekonomik hayvan ve hattâ servet elde eden
bir makine derecesine indirmesi demek olur. Halbuki, vaktini ve
enerjisini harcayabileceği, fizikî ve aklî kabiliyetlerini
kullanabileceği fazla kazanmaktan çok daha iyi sahalar ve daha insanî
faaliyetler vardır.
Netice
olarak şunu söyliyelim ki, şeytanın talebeleri olan bu kötü anlayışla hazırlanan
metotlar o kadar lânetli ve sonuçları da öyle müthiştir ki, bir insanın onu kavrama gücünü aşar
ve bir ölçüye konulamaz.
Daha
ileri hayat şartlarını elde
etmek için servet fazlalıklarından faydalanmanın
devrimizde iki yolu vardır. Ya
faizle ödünç vermek ya da ticarî ve sınaî teşebbüslere bağlamak. Bu metodların
birbirinden farklı olduğu muhakkaktır. Fakat her ikisini bir arada kullanmak
muhakkak toplumun iki sınıfa ayrılması sonuncunu verir. Sınıflardan biri, ihtiyaçlarının çok üstünde dünya nimetlerine kavuşup,
maddi bakımdan müreffeh yaşayan zümre, diğeri de, ihtiyaçlarını ancak karşılayabilen,
ya da hiç karşılayamıyan büyük bir sınıftır. Bu iki sınıfın kazançlarındaki orantısızlık
sakınılmaz bir düşmanlık ve mücadeleye sebep olacaktır. Ve böylece Allah'ın,
kullarına buyurduğu müşterek çalışma ve alışveriş düşmanlığa sürüklenmiş
olacaktır. Bu mücadele gelişirken fakir sınıf daima çoğalacak, zengin sınıfta
sayıca devamlı olarak eksilecektir. Çünkü bu karşılıklı mücadelenin hakiki mahiyeti
zengin zümrenin, zengin olmayanların sahip bulundukları hayat vasıtalarını
servetinin vermiş olduğu kuvvet İle kendine çekmesidir. Bu suretle, kendinden
daha zayıf olanları bulunduklarından daha aşağı bir hayat seviyesine indirdiler.
Dünyadaki hayat vasıtaları yavaş yavaş nüfusun az bir oranı elinde toplanır. Ve
nüfusun büyük bir kısmı katiyetle sefalete sürüklenir. Veya zengine muhtaç bir
hale gelir. Başlangıçta hafif ölçüde başlıyan mücadele yavaş yavaş öyle bir şiddet
gösterir ki, bütün dünyayı kıskaçlarının arasına alır da doymaz, daha fazlasını
ister.
İhtiyaçlarından çok fazla serveti olanların bu fazlalıkları
kendi şahsî imkânlarını çoğaltmak için kullanmaları bir
anlayış haline gelir ve âdet olarak yerleşirse fazla serveti işe bağlayıp daha
fazla imkân sahibi olan insanlar O cemiyetin fertlerine ait bütün mahsulü tam
kâr vererek alabilir. Görünüşte mahsulün değeri tam verilmiş olsa da
Her
memleket mallarını uluslararası pazarlara sunarken azamî bir masraf gösterip
fazla kâr temin etmeye çalışacak ve bunun neticesi olarak iş ücretleri çok düşük
bir seviyeye inecektir. İşçi sınıfının eline geçen millî gelir payı biraz daha
azalacak bu kazançları hayatî ihtiyaçlarını bile karşılayamıyacaktır.
Her memleket kendi tesir sahaları içinde kalan bölgelerde ithal
yasakları koyar ve başka memleketler faydalanmasın diye sahip oldukları bazı
maddeleri kimseye aldırmazlar. Her şeyi tekelleri altına almaya çalışırlar. Bu
tutum da uluslararası bir savaşa sebebiyet verir.
Bu
faydaperest haydutlar iflâsı önleyemiyen memleketleri istilâ ederler ve
Kanun
Dünyada yaşıyan insanların geçim yolları nasıl sağlanmalıdır?
Herkese kendi kabiliyetine göre hayatta ilerlemesi ve şahsiyetini tam olarak
geliştirmesi için lâzım olan şartlar nasıl elde edilmelidir? Şeklindeki soruların
ortaya çıkmasındaki sebebler bunlardır.
KOMÜNİZMİN İLERİ SÜRDÜĞÜ ÇÖZÜM YOLU
Ekonomik problemi çözmek için bir yol komünizm
sistemi tarafından ileri sürülmüştür. Ve bu çözüm yolu şöyledir: Her türlü üretim
vasıtası şahısların elinden alınıp toplu mülkiyet halinde cemiyete devredilmelidir.
Ve servetin her ferdin ihtiyacına göre kişiler arasındaki dağıtımını müştereken
toplum üzerine almalıdır. Görünüşte bu çözüm yolu oldukça makul ve makul
oluşu nisbetinde aldatıcıdır. Bu Çözüm yolu tatbikat bakımından düşünülürse
birçok kusurları olduğu anlaşılacak ve görülecektir ki, bu çözüm yolunun
neticesi, tedavisi yapılan veyahut yapıldığı iddia edilen hastalık kadar kötü
olan bir sonuçla bitecektir. Gün ışığı gibi açıktır
ki, nazari olarak hayat vasıtalarının kullanılmasının toplum onayına
bırakılması İleri sürüldüğü halde
hakikatte bu iş küçük İcraatçı guruba devredilecektir. Başlangıçta bu küçük
gurup belki seçimle iş başına gelecektir ve hayat vasıtalarının fertler arasında eşit bir şekilde
dağıtımını temin edecektir. Fakat zamanla bütün hayat vasıtaları eline geçince ve fertler kendi paylarını bu
guruptan almak mecburiyetinde kalınca bütün insanlar bu küçük zümrenin eline
düşmüş olacaktır. Mevcut bütün kudret ve kuvveti elinde tutan bu zümrenin hâkimiyetine
hiç kimse engel olamıyacak ve onun aleyhinde düzenli, plânlı bir cemiyet
teşekkül edip mücadele edemiyecek ve onu yetkili mevkiinden
indirmeye muvaffak olamıyacaktır. Eğer bu küçük gurup bir kimseyi sevmiyecek
olursa bütün hayat vasıtalarını elinde tuttuğuna göre, zavallı adam memleketindeki
bütün nimetlerden mahrum kalacaktır. İdareden şikâyeti olan işçilerin grev
hakkı olmayacaktır. Çünkü bu idare altında işçiye bir iş yerinden istifa edip diğer
bir yerde işe girmesine imkân verecek bir fabrika ve sermaye sahibi olmayacaktır. Bunların yerine bütün
memlekette aynı zamanda o cemiyetin
patronu olan tek bir hâkim ve tek bir sermaye sahibi bulunacaktır. O patrona
karşı kamuoyu oluşturmak imkânı mümkün olamıyacaktır. Bütün bu mahzurlardan
dolayı aşağıdaki kötü durum ortaya çıkacaktır. Bütün sermayedarlar ortadan
kaldırıldıktan, sanayiciler ve toprak sahipleri ile münasebetler kesildikten
sonra bir büyük sermayedar ve patron gelecek ve dev kuvveti ele geçiren bu
patron çarın otoritesini ve Sezar'ın
mutlakiyetini birleştirerek millete her şeyi emirle ve zorla yaptıracaktır.
Böyle
mutlak bir yetkinin öyle sarhoş edici bir özelliği vardır ki, her hangi bir insanın
(özellikle o kimse Allah'a ve dine bağlı bir sorumluluk duygusu taşımıyorsa)
kendini zalim bir hükümdar olmaktan kurtarması zorlaşır, zorlaşır değil, adeta
imkânsız bir hale gelir. Bununla beraber büyük bir otorite kuvvetine sahip bu
küçük zümrenin, uygun sınırları aşmıyacağı, adalet ve iyilikle çalışacağı farzedilse
bile bu şekli bir düzenle idare edilen cemiyette, fertlerin şahsiyetlerini
geliştirmesi imkânsız olur. İnsan şahsiyetinin gelişmesi ve ilerlemesi için
lâzım olan cemiyet iklimi her şeyden evvel hürriyet düzeniyle elde edilir.
Ferde serbestçe kendi isteğine göre kullanabileceği bazı iş sahaları olmalıdır
ki kabiliyetlerini ve liyakatini (ehliyetli olğuğunu) gösterebilsin. Ve enerjisinden
hem kendi ve hem de cemiyet fayda görsün. Komünist sistemde buna imkân yoktur.
Zira bu sistemde bütün imkânlar fertten alınmış cemiyetin otoritesine
devredilmiştir. Otoritede ellerine geçen her türlü imkânları kendi isteklerince
kullanırlar. Fertler, bu imkânlardan faydalanmaları için idarecilerin
hazırladıkları plâna göre çalışma mecburiyetindedirler. Böyle bir düzende kişiler bütün kabiliyetlerini
tıpkı bir makina gibi, ruhî ve bedenî kudretlerini, hükümeden bir gurubun emir
ve arzularına göre ayarlamak mecburiyetinde kalırlar. Tıpkı bir köle gibi.
İnsan kültür ve medeniyetinin bu düzende ne kadar büyük bir kayba uğrayacağı
çok açık bir şekilde görülmektedir. Böyle bir düzende hayatî ihtiyaçların dürüstçe
ve adaletle dağıtılacağı farzedilse bile, sistemin kusur ve eksiklikleri
iyiliklerine nisbetle, kıyasa sığmayacak çokluktadır. Kültür ve medeni yetin
gelişmesi şu esasa dayanır: Çeşitli yetenek ve kabiliyetleri olan değişik
insanlar kendilerini geliştirme ve müşterek toplumsal hayatta ferdî vazifelerini
yerine getirme imkânlarına sahip olmalıdırlar. İnsanları kitle halinde algılayan
ve bu algılama ile yöneten bir rejimde bu ferdî gelişmeye imkân yoktur. Birkaç
idareci insan ne kadar iyi niyetli olsa da, milyonlarca insanın yaratılışındaki
kabiliyeti ve tabiî eğilimlerini doğru olarak tesbit edebilecek kadar bilgili
olamaz. Hem ferdî yetenekleri tahminde ve hem de cemiyet arzuları hakkında
verilen hükümde yanılacaklardır. Buna rağmen kendi planlarını uygulamaya ve
bütün insan kitlelerini parmakları arasında kendi istedikleri kalıba göre
şekillendirmeye uğraşırlar. Medeniyet için çok lâzım olan insanların değişik
ve birbirinden farklı yetenekleri ve istidatları yerini ruhsuz benzerliğe
terk edecektir. Medeniyetin tabiî gelişmesi bir büyük gerileme kaydettiği
halde sahte, göze hoş görünen aldatıcı bir ilerleme başlayacaktır. İnsanın
kabiliyetleri teker teker yol olacak ve bunun neticesi akıl ve ahlâk dejenere
olacaktır. İnsanlar bir bitki değildir ki bir bahçivan tarafından budanıp
aşılandıktan sonra gelişsinler. Her insan kendi kabiliyetlerini geliştirmek için
tabiî özelliklere sahip bir yaratıktır. İnsanın bu hüviyeti inkâr edilirse Allah'ın
irade buyurmuş olduğu gibi yetişmez ve gelişemez. Ya isyankâr olur veyahutta
fıtratına (doğasına) yapılan zorlamalarla bütün kabiliyetleri söner gider.
Komünizmin
en büyük hatası ekonomiyi insan için esas problem olarak ele alıp işlemesi ve
insan hayatını bu anlayıştan hareket ederek, aynı eksen etrafında döndürmeye
çalışmasıdır. İnsan problemlerine karşı tutumu asla ilmî değildir. İnsanın her
meselesine derin bir ekonomik eğilimle bakar. Metafizik, «Ahlâk bilgisi»,
tarih, sosyoloji v.s. ye ekonomik görüş tesir etmiş, insanın her meselesini
kaplamış ve insanı insan yapan bütün kavramların ekonomiden çıktığını kabul
etmiştir. Bu tek taraflı görüş yüzünden hayatın bütün dengesi bozulmuştur. Bu
tutumla ve anlayışla hareket eden komünizmin insanlığın ekonomik problemlerine
doğru ve sağlığa kavuşturucu bir çözüm yolu bulamıyacağı da açıktır. Komünizm
hem doğal olmayan, hem de sahte bir çözüm yolu göstermiştir. Bu bakımlardan
asla uygulanması mümkün değildir. Eğer zorla uygulama sahasına konulursa bu
fiil insanlığı katletmekle eşdeğer olur.
FAŞİST ÇÖZÜM YOLU
Bir
başka çözüm yolunu da «Faşizm» ve «Nasyonal sosyalizm» ortaya atmıştır. Üretim
vasıtalarına sahip olmak fertlere hak olarak tanındığı halde millî gelir dağılımı
cemiyet yararına hükümet tarafından plânlanır ve kontrol edilir. Hakikatte
bunun sonu Komünizmden farklı değildir. Komünizm gibi bu teori de, cemiyet içinde
ferdi yoketmeye çalışır.
İnsan
şahsiyetinin gelişmesine imkân bırakmaz. Bundan başka, fert mülkiyeti üzerine
kontrol hakkı olan hükümet, komünist hükümet kadar büyük bir otoritedir. Büyük
bir memleketin endüstrisini kontrol altında tutmak ve hükümetin hazırladığı
plânlara göre yürütmek için çok kuvvetli «toplu» bir yetki ister. Elinde bu
kadar kesin ve yıkılmaz bir kudret olan hükümetin önünde halkın köle olmaktan
kurtulması ve haysiyetini koruması imkânsızdır. Çünkü halk eninde sonunda
mutlaka kuvvete boyun eğecektir.
EKONOMİK
PROBLEMİN İSLÂMDA
ÇÖZÜM
YOLU
Buraya
kadar insanlığın ekonomik probleminin umumî hatlarla ne olduğunu ve muhtelif
teorilerin göstermiş olduğu çözüm şekillerini izaha çalıştık.
Şimdi
de insanın her meselesini ele alıp mutlak ve değişmez ölçüler koyan islâm
Nizamının ekonomi meselesi hakkında ne söylediğini araştıralım.
Bütün hayat problemleri ile uğraşırken, İslâmiyet
için en önemli nokta insanın fıtratıdır. İslâm, bu yaradılışın tabii gereklerine
müdahale edilmemesi ve bu
tabii yoldan herhangi bir noktada ayrılma olursa tekrar onun aslına dönmesini
arzu eder. İslâmiyetin bütün sosyal
reformlarını dayandırdığı diğer önemli kaide de şudur: sosyal sistemde insanı
bir bütün olarak ele alınmak ve onu yamalı bir bohça gibi görmemektir. Bu
bakımdan insan için en büyük ihtiyaç olan ahlâk, ehemiyetle ele alınmalı ve insandaki
şeytanî fikrin gelişmesine daha başlangıçta mani olunmak için insanlar arasında
iyi ahlâkın oluşmasına etmesine
çalışılmalıdır. İslâm Nizamının bütününde görebileceğimiz üçüncü temel
prensipte şudur: Kanun ve hükümet müdahalesine kaçınılmaz bir durum dışında başvurulmamalıdır.
Bu üç prensibi göz önünde tutarak İslâmiyet, insan
ekonomisinin temelini teşkil eden bütün tabiî kanunları tanır. Sadece bir takım
yanlış kanaatleri ortadan kaldırır. Bu fonksiyonu, hükümetin zorlayıcı kuvvetine
dayanarak değil de en iyi ahlâkî eğitim yoluyla yapar. Buna rağmen insan şeytanın
arzusuna boyun eğerse o zaman hükümet,
kuvvetine dayanarak müdahale eder.
insanın, hayatını devam ettirebilmesi için hür olması, kazandığı her şey
üzerinde tasarruf hakkına sahip olması ve insanların değişik kabiliyet ve
şartlarının doğurduğu dengesizliğin var olması islâmiyet tarafından kabul
edilmiştir. Bu kesin gerçeği kabul ettikten sonra ve ortaya çıkan ölçülerin
tatbikatında bazı sınırlamalar koyar ki prensipler yanlış kullanılmasın ve
cemiyetin zayıf sınıflarına zulme ve şahsî menfaatlere vasıta olmasın.
İlk
olarak servet kazanma meselesini ele alalım. İslâmiyet insana rızkını kazanmak
için kabiliyet ve yaradılışına göre kazanç yolları
araştırma hakkını tanır. Fakat,
servet kazanırken, ahlâkını bozacak veya sosyal düzeni sarsacak yolları kullanmasına müsaade etmez. İslâmiyet
değişik kazanç yollarını (Helâl) ve
(Haram) diye ikiye ayırır. Ahlâk ve
içtimaî bünye bakımından zararlı olan bütün kazanç yollarını gayri
meşrulukla suçlar. Bu bakımdan zararlı kabul ettiği usulleri açıkça izah etmiş
ve teker teker bildirmiştir. Bir iki misâl verelim: İslâm kanununda şarap ve
diğer kötü ahlâkın gelişmesine yarıyan uyuşturucu maddelerin kullanılması ve
aynı zamanda bunların fabrikasyonu, alış verişi, sahib olunması haramdır.
İslâmiyette zina, müzik, dans ve buna benzer fiillerle kazanç temin etmek
yasaktır. Bütün bu yasaklar bir fert kazanırken, diğer insanların yahut bütün
bir cemiyetin kayba uğrayıp zarar görmesi sebebiyledir. Rüşvet, hırsızlık, kumar,
müşterek bahis oyunları, hile ve sahtekârlığa dayanan iş, hayat ihtiyaçlarını
fiyat yükseltmek için toplamak ve biriktirmek, bir veya birkaç kişinin diğer
insanların faaliyet sahalarını daraltmak için üretim vasıtalarım tekelleri
altına almaları İslâmiyet tarafından gayri meşru olarak ilân edilmiştir.
İslâmî ticaret ve endüstri kanunlarını incelerseniz görürsünüz ki, modern
çağda milyoner veya milyarder olma yolları islâmiyetin yasak ettiği sahalardır.
Eğer bu islâmî yasaklara riayet edilse kimse hudutsuz servet sahibi olamaz.
İslâmiyet
ferde meşru yollarla elde ettiği servete sahip olabilme hakkını tanırsa da, bu
serveti serbestçe kullanma hakkını vermez. Servetin kullanılmasına çeşitli sınırlamalar
koyar. Kazanılan servetin üç şekilde kullanılabileceği açıktır: Ya harcanır
veya daha fazla kazanç elde etmek için bir işe bağlanır yahutta biriktirilir.
Burada islâmiyetin emretmiş olduğu kullanış şekilleri ve sınırlamalar
üzerinde bir parca durmak istiyorum.
Sosyal
ve ahlâkî zararlara sebebiyet veren bütün harcamalar
yasaklanmıştır. Servetinizi kumarda israf edemezsiniz; alkollü içki
içemezsiniz; zina yapamazsınız; ve parayı eğlence âleminde, dansta veya nefsinizi tatmin etmek için
harcayamazsınız. ipek elbiseler giymeniz yasaklanmıştır; kadınlardan başkasına
altın süsler ve mücevherler taşımak yasaktır. Evinizi heykel ve resimlerle süsleyemezsiniz. Kısacası islâmiyet insanın, servetini,
lüks ve nefis tatmini için kullanması imkânını kaldırmıştır. Helâl saydığı
masraflar bir insanın iyi bir hayat sürmesine kâfi gelir. İslâmiyet tayin etmiş
olduğu ferdî masraftan arta kalanı iyilik, doğruluk, yolunda ihtiyaçlarını karşılamaya
muktedir olamıyan fertlere yardım İçin kullanılmasını tavsiye eder. İslâmiyet
için en güzel ve doğru hareket, kazandığını önce kendi meşru ve hakiki ihtiyaçları için harcamak, geri kalanını
ihtiyacı olanlara devretmektedir. İslâmiyet insanın bu meziyetini en
yüksek ahlâk ölçülerinden biri olarak kabul eder ve bir ideal olarak öne
sürer. Bu ahlâkın üzerinde o kadar önemle durmuştur ki, islâm ahlâkından etkilenmiş
toplumlarda çalışıp harcıyanları, servetini biriktiren veya fazlasını daha
fazla kazanmak için işletenlerden çok üstün tutmuş ve en üstün ahlâka örnek
diye göstermiştir. Bununla beraber ileri bir toplum tarafından ahlâkî eğitim
üzerine idare edilip düzeltilmesine çalışmış bir cemiyetle, yine de, tamahdan
ve bundan doğan açık gözlülüklerin varlığından kurtulmak imkânsızdır. Masraflarından artanı elinde bulundurmak
yahut daha fazla kazanmak için istifade etmek istiyen bulunacaktır. Bu mahzurlar yüzünden, islâmiyet servet fazlasından fayda sağlanabilmesi şekilleri üzerine
bazı tahditler koymuştur. Birikmiş parayı faizle işe bağlamak islâmiyette şiddetle
yasaklanmıştır. Paranızı bir kimseye ödünç olarak verdiğiniz zaman (O kimse
parayı ister ihtiyaçlarını giderme
veya bir iş kurma mak
İhtiyaçtan arta kalan paranın ticarette, endüstride,
herhangi bir iş sahasında kullanılmasını veya başkalarına sermaye olarak
verilmesini ve ortaklık teşebbüslerini İslâmiyet biraz evvel vermiş olduğumuz
ölçüler dairesinde meşru bulur. Ancak, paranın bir
gurup insan elinde toplanmasından doğacak kötülüğe engel olabilecek tedbirler
koyar. Her şeyden evvel servet biriktirilmesine müsaade etmez. Paranızı ya
kendi ihtiyaçlarınıza ya da diğer insanların istifade edebileceği iş sahalarına yatırmanızı ister. Böylece
servetin bütünü elden ele geçerek adeta
müştereklik vasfı kazanır. Böyle
yapılmayıp servet biriktirilmesinde
israr edilirse o birikimden senede
% 2,5 u alınıp ekonomik çaba gösteremiyen, ya da bütün çabalara rağmen yaşama
ihtiyaçlarını temin edemiyenlere yardım olarak verilecektir. Buna (Zekât) denir. İsiâmın en güçlü müessesesi olan zekât, devlet eliyle toplanıp ihtiyacı
olanlara dağıtıldığı bir halk hazinesidir. Bu müessese cemiyetin emniyet subabı, toplu çalışma ve yardımlaşma
düzeninin yokluğundan ortaya çıkacak kötülükleri önliyecek en etkili silâhtır.
Kapitalist düzende insanı para biriktirip kârlı işlere yatırmaya ve hayat sigortası
gibi şirketler kurmaya zorlıyan sebep, her ferdin kendi imkânlarına dayanmaya
mecbur oluşundandır. Kapitalist düzende bir fert eğer para biriktirmezse,
yaşlılığında açlık ve sefalet içinde ölür. Miras bırakmadan ölen birinin çocukları
kapı kapı dolaşarak dilenmek zorunda kalır. Hasta olan biri eğer hazırda parası
yoksa kendisini tedavi ettiremez. Bir başkasının evi yansa veya işinde zarar
görse, ya da anî bir felâketle karşılaşsa hiç bir yerden destek bulamaz.
İşçi sınıfını kapitalistin emrine sokan ve onun her şartını kabul etmeye
zorlayan sebep insanın açlığa bir gün bile tahammül edemeyişidir. Yoksulluktan
ölmek korkusundandır. Bu hal kapitalist sistemden başkasında görülmez.
Kapitalizm fazileti (!) dünyayı kötüye götüren ve maddeci felsefeye dayanan yüzde
yüz münkir komünizmin ortaya çıkmasına sebep olan bir sakatlık belirtir. Bir
tarafta beslenmeye muhtaç milyonlarca insan varken, diğer taraftan piyasaya
çıkarılmayan depolar dolusu ziraî mahsul ve işlenmiş madde vardır. Bu stokların
neticesi yığılan nimetlerle aç insanların beslenmesi lâzım gelirken binlerce
ton tahıl denize dökülmektedir. Bunun sebebi fakire ve ihtiyacı olana rızık
vasıtası temin edecek bir müessesenin içtimaî düzende bulunmayışıdır. Eğer bu
insanlara alışveriş imkânı verilse ticaret, endüstri ve ziraat, kısacası
ekonomik faaliyetlerin her kolu genişliyecek ve umumî hayat seviyesi yükselecektir.
İslâmiyet bütün bu kötülükleri zekâtı toplayıp dağıtan halk hazinesi vasıtasıyla
yok eder. Halk hazinesi her zaman size yardım etmeğe hazırdır. Yarın İçin endişelenmeye
lüzum yoktur. İhtiyacınız olduğu zaman halk hazinesine gidip ihtiyacınız olanı
alabilirsiniz. Bankaya rehin vermeye veya sigorta yapmaya ihtiyaç kalmaz.
Çocuklarınızın geleceğinde hiç endişe duymadan bu dünyayı terk edebilirsiniz. Toplumun
bankası sizden sonra onların mesuliyetini yüklenecektir. Hastalık,
İhtiyarlık, dünyevî ve tabiî felâketler ve buna benzer diğer şartlar altında
müracaat edebileceğiniz daimî bir yardımcı bulacaksınız. Ve bu müessese var
oldukça kapitalist sizi kendi isteği gibi kullanamıyacaktır. Halk hazinesi
var oldukça açlık, çıplaklık, barınaksızlık tehlikesi ile hiç kimsenin karşılaşması
mümkün değildir. Yine bu sosyal müessesenin kazanamıyanları veya İhtiyaçlarından
çok az kazananları hayatını devam ettirebilmesi için lâzım olan ihtiyaçları
alabilme imkânı verdiği dikkate alınmalıdır. Böylece istihsal (üretim) ve
istihlâk (tüketim) arasında daimî bir denge sağlanmış ve insanların başkalarını
zarara sokma yolları ebediyen kapanmış olur.
Zekâttan
başka islâmiyetin birkaç elde toplanan servetin cemiyete dağılmasını temin eden
diğer bir plânı da miras kanunudur. İslâm kanunundan başkaları bir insanın
hayat boyunca topladığı servetin ölümünden sonra bile toplu bir halde kalmasını
sağlarlar. Halbuki İslâmiyet bunun aksine yavaş yavaş biriktirilen servetin
ölümden sonra dağıtılması metodunu kabul eder. İslâm kanununda oğullar,
kızlar, baba, anne, zevce (eş) ve kardeşler mirasçı olabilirler. Miras bu
kimseler arasında şeriat ölçülerince pay edilir. Eğer yakın akrabalar yoksa
uzak akrabalar araştırılır ve miras bunlar arasında pay edilir. Yakın ve uzak
akraba bulunmazsa dahi bir kimse mirası kendine maletme hakkına sahip değildir.
Böyle bir durumda bütün toplum mirasçı olarak kabul edilir. Ve biriktirilmiş
servet halk hazinesine intikal ettirilir. Bu şekilde bir kimse milyonlarca ve
milyarlarca servet biriktirse dahi ölümünden iki veya üç nesil sonra küçük
oranlara bölünecektir. Biriktirilmiş servet yavaş yavaş muntazaman ve kanunî
bir muameleye göre elden ele geçecektir. Şimdi kısaca plânını takdim etmiş
olduğum ekonomik sistem üzerinde düşünün! Şeytan temsilcilerinin yanlış yola sürüklemesinden
doğan en büyük sosyal felâketlerden biri olan ferdî servet yığmanın önüne
İslâmiyetten başka hangi sistem geçebilir? Komünist faşist veya nasyonal sosyalist
ideolojilerini kabul etmeye ve kötülüğü ortadan kaldıracağına arttıran çeşitli
metodlar kullanmaya lüzum kalır mı? İslâmiyetin ekonomi sistemini tamamen
izah etmedim. İslâm kanununda tam tarifi yapılmış bulunan toprak idaresi,
ticarî mübadelelerin çözümü ve ticaret İle endüstriye lâzım olan sermayeyi
temin yolları; kısacası İslâmî prensiplere göre kabul edilen metotların hepsini
bu kısa konuşmada anlatmak zordur. Islâmiyetin ithalât ve ihracat konusunda
ortaya koyduğu sınırlandırmaları ve şehre giren mallar üzerindeki transfer
vergisini kaldırarak serbest ticaret kapılarını açtığını açıklıyamadım. idari
mekanizma, sivil hizmetler ve ordu masraflarını mümkün olduğu kadar eksilten
ve adli dâvalar üzerindeki damga resmini tamamen kaldıran cemiyetin sırtındaki
çok ağır ekonomik yükü hafiflettiğini ve vergilerin hudutsuz idarî masraflar
için çarçur edilmeden cemiyet yararına kullanılmasını sağladığını söylemem de
mümkün olmadı. Bu şekildeki islâmî ekonomik sistem insanlığa büyük bir
nimettir. Eğer İslam, geçmişten kötü bir miras olarak gelen modern sosyal
sistemdeki İslâmiyete karşı olan peşin hükümlerin tesirinden uzak tarafsız bir
düşünce ile incelenirse, her mantığı olan ve doğruyu arayan kimseyi insanlığın
ekonomik refahı için en faydalı ve mükemmel bir sistem olarak islâm'ın
onları memnun edeceğini ümit ediyorum. Fakat bir kimse bu ekonomik sistemin
İslâmiyetin ideolojik, ahlâkî ve kültürel temellerinden ayırarak başarıyla
tatbik edileceğini sanıyorsa ona bu yanlış anlayıştan vazgeçmesini tavsiye
ederim. Çünkü bu ekonomik anlayış İsİâmiyetin politik, hukukî, kanunî,
kültürel ve sosyal unsurları ile yakından alâkalıdır. Bütün bu kavramlar ve
müesseseler (kurumlar) İslâmiyetin ahlâk anlayışı üzerine kurulmuştur. Ahlâkî anlayışta
yalnız başına kalmıyarak âlim ve kudretli olan ALLAH'a karşı mesuliyet duygunuza
bütün hareketlerimizin Allah tarafından muhakeme edildiği bir ahiretin var
oluşu inancımıza ve Allah'ın son Peygamberi tarafından getirilen ilâhî kanunun
ve ahlâkın (ekonomik sistem bunun yalnız bir parçasıdır) bütün incelikleriyle
ilâhî rehbere dayandığına inanmaya bağlıdır. Bu imanı, ahlâk sistemini ve
hayat düsturunu bütüniyle kabul etmezseniz, kaynağından ayrılmış olan islâmî
ekonomik sistem kendine has özelliği ile cemiyetlere tatbik edilemez. Onu geniş
anlamından ayırıp kendi hayatınıza tatbik ederseniz hiçbir fayda temin edemezsiniz.
Yani islâm ekonomi düzeni hiçbir (izm) in sosyal düzeninde tatbik edilemez. O
yalnız islâm düzeninin ekonomisidir ve sadece İslâmı bütünüyle yaşıyan
cemiyetlerde tatbik edilir.