1-
Resülullah'ın Hayatında Îslam Da'vetinin Merhaleleri
5-
Allah Resulüne Gelen İlk Heyet
7-
Peygamberimizin Taife Hicreti
9-
Resûlullahın Kendini Kabilelere Takdim Etmesi Ve Ensar'ın Müslüman Olmaya Başlaması
12-
Cîhad Ve Cihadın Farz Kılınmasın Hakkında Genel Bir Açıklama
13-
Resûlullah'ın Medine'ye Hicret İçin Ashabına İzin Vermesi
16-
Resûlullah (S.A.V.)'İn, Ebû Eyyub'un
Evindeki Misafirliğinden Bir Sahne
İslâm da'veti,
Resûlullah'ın hayatında, bi'setinden vefatına kadar dört devre geçirdi.
1. Devre: Gizlice da'vet. Üç yıl devam
etti,
2. Devre: Savaş olmadan yalnızca dil ile
açıktan yapılan da'vet. Bu da hicrete kadar devam etti.
3. Devre: Haddi aşanlarla ve kötülüğe
başvuranlarla savaşmakla birlikte, açıktan da'vet... Bu dönem de, Hudeybiye
anlaşmasına kadar sürdü.
4. Devre: Allah'a da'vet yolunda engel
olarak çıkan veya müşriklerden, inkarcılardan ve puta tapanlardan - da'vet
ettikten ve da'veti bildirdikten sonra - îslâm'a girmekten kaçınan herkesle
savaşarak, açıktan yapılan da'vet... Bu dönem, İslâm'daki cihad hükmünün ve
islâm Şeriatının, üzerinde karar kıldığı ve son şeklini aldığı dönemdir.[1]
Resûlullah (s.a.v.),
Allah'ın emrini yerine getirmeye koyulurken, önce insanları, tek olan Allah'a
kulluk etmeye ve putlardan vazgeçmeye çağırmaya başlamıştı. Ama O, bunlara,
şirk ve puta tapma konusunda mutaassıp (körü körüne bağlı) olan Kureyş'in
üzerinde ani bir etki yapmasından endişelenerek gizlice da'vet ediyordu. Bunun
için Hz. Peygamber da'veti, Kureyş'in umumi toplantılarında açığa vurmuyordu
ve kendisine akrabalık veya eskiden tanıdık-lık bağıyla bağlı olanların dışında
kimseyi da'vet etmemişti.
İslâm dinine giren ilk
kişiler arasında şunlar bulunuyordu-. Hü-veylid kızı Hadice (r.a.), Ali bin Ebi
Tâlib, Resûlullah'm âzadlısı ve oğulluğu Zeyd bin Harise, Ebû Bekr bin Ebî
Kuhâfe, Osman bin Affan, Zübeyr bin el-Avvam, Abdurra'hman bin Avf, Sa'd bin
Ebl Vakkas ve diğerleri... (Allah hepsinden razı olsun).
Bu zevat da tabiî,,
Hz. Peygamber'le gizlice buluşuyorlardı. Onlardan biri, herhangi bir ibâdeti öğrenmek
için ta'lim yapmak istese, Kureyş'in bakışlarından gizlenerek Mekke'nin
civarındaki vadilere giderdi.
İslâm'a girenlerin
sayısı otuzun üstüne çıkınca, - kadın ve erkek buna dahil- Allah Resulü,
ta'lim ve irşad ihtiyaçlarını gidermek, onlarla buluşmak için İbnu'l-Erkam'ın
evini karargâh olarak seçti. Bu dönemde da'vetten elde edilen sonuç; yaklaşık
olarak, İslâm'a giren kadın ve erkeklerden kırk kişi olmuştu. Bunların çoğu
fakirlerden, azadlı kölelerden ve Kureyş arasında hiçbir mevkisi olmayan
kişilerdendi[2].
1-
Resûlullah (s.a.v.)'ın da'vetinin başlangıcındaki gizliliğin yorumu:
Şübhesiz ki,
Resûlullah (s.a.vj'm, bu ilk yıllarda İslâm'a da'veti gizli tutması, kendi
canından korkusu sebebiyle değildir. O, İslâm'a da'vetle görevlendirildiği ve
Cenâb-ı Hakk'ın: «Ey örtülere bürünen Peygamber! Kalk, inzar et...» âyeti
indği vakit, kendisinin insanlara Allah'ın elçisi olduğunu öğrenmişti. Bunun
için O, kendisini bu da'vetle görevlendiren ve peygamber olarak seçen Allah'ın
onu insanlardan korumaya ve himaye etmeye kadir olduğunu kesinlikle biliyordu.
Şayet Allah, ilk günden itibaren O'na insanların arasında da'veti alenî olarak
açıklamasını emretseydi, elbette O, bu konuda kendisine öleceği yer gösterilmiş
olsa bile, yine bundan bir dakika geri durmazdı. Fakat Allah (c.c.) ilk devrede
O'na da'veti gizli olarak sürdürmesini, ancak çok güvendiği ve kendisine inanacağını
yakinen bildiği kimselere açmasını ilham etmişti. Bu da, da-.ha sonraki,
da'vetçilere, zahirî sebeb ve tedbirlere başvurmanın meşru olduğuna dair
ta'lim ve irşaddı. Da'vetin gaye ve hedeflerine varabilmesi için başvurulması
gereken akl-ı selim ve doğru düşüncenin telkin ettiği vasıtaları da gösterdi.
Buna rağmen, bütün bu sebeb ve vasıtaların Allah'a tevekkül ve itimada baskın
çıkmaması, yine insanın bu sebeblere tutunmasına rağmen onun öz fikir, tasavvur
ve hareketlerini kenetleyen bir anlayışa sahip olmaması da gerekir. Bu tür bir
anlayışın Allah'a imanın kökünü kazıyacağı da bir gerçektir. Ayrıca İslâm
da'vetinin karakterine de ters düşer...
Buradan da anlaşılıyor
ki, Resûlullah'ın bu dönemde da'vette takib ettiği metod, Allah'tan aldığını
tebliğ eden bir nebi sıfatıyla olmaktan ziyade, bir lider olarak, siyaset-i
şer'iye kabilinden bir tutumdu.
Buna binâen, her
asırdaki İslâm da'vetçilerinin; içinde yaşadıkları asrın durumuna ve
şartlarına göre1 davetin keyfiye tindeki elastikiyeti, yâni sertlik veya
yumuşaklığı, açıklık veya gizliliği kullan-, maları caiz olur. Bu elastikiyete,
İslâm şeriatı, Resûlullah'ın siyre-tindeki gerçeğe dayanarak, birtakım şekiller
veya zikri geçen dört merhale dahilinde birtakım sınırlar çizmiştir. Bunların
tümünde, İslâm da'vetinin selâmeti ve müslümanların maslahatı gözönünde
bulundurulmaktadır.
Bunun için İslâm
Hukukçuları; müslümanların savaş kararı aldıkları zaman; sayıca az, malzeme
bakımından zayıf oldukları takdirde, düşmanlarını mağlûp edemeden
öldürülecekleri kanaat; galip geleceği cihetle, hemen burada canı koruma
maslahatının öne geçmesinin gerekli olduğu fikri üzerinde ittifak etmişlerdir.
Çünkü mukabil maslahat -ki, o da dini korumaktır- zandan ibaretfr veya durum en
azından menfidir...
Izz bin Abdüsselâm bu
tür bir savaşa girmenin haramlılığım açıklayarak şöyle der: «Düşmanı yenmek
mümkün olmayınca yenilmek mukadderdir. Çünkü bu hususta direnmek can kaybına
y^l açar. Bu da düşmanı güldürür, müslümam yıldırır. Buradaki direnme fesada
yol açar. Fesadın devamında da maslahat yoktur[3]».
Ben derim ki, burada
canı koruma maslahatının öne geçmesi, yalnızca zahir yönündendir. işin hakikat
ve uzak hedef yönüne gelince, vakıa o dinin maslahatıdır. Yâni dini koruma
maslahatıdır. Çünkü dini maslahat - bu gibi hallerde - müslümanların, açılacak
yeni fırsatlarda mücahedeyi sürdürüp üstün gelmeleri için, canlarının sağ
bırakılması gereklidir. Aksi takdirde, müslümanların helak olmaları, bizzat
dinin kendine zarar vermek ve düşmanların önlerindeki kapalı yolları açmak,
hücum etmeleri için onlara imkân tanımak demek olur...
Özet olarak; savaş
veya açıktan da'vet, bizzat da'vetin kendisine zarar verecek nitelikte olursa;
da'veti gizlemek veya sulh yapmak vâcib olur. Da'veti açıktan yapma imkânı
varsa ve bu da faydalı ise; da'veti gizlemek câ-z olmaz. Savunma ve savaş gücü
yeterli olduğu zaman zalimlerle ve fırsatçılarla anlaşma yapmak caiz
değildir. Müslümanların, cihad hazırlıkları yeterli olduğu takdirde, kâfirlerle
cihadı bırakıp evlerinde oturmaları da caiz değildir.
2- İslâm'a
giren ilk kişiler ve onların diğerlerinden Önce İslâm'a koşmalarındaki hikmet:
Siyret kitabları, ilk
dönemde İslâm'a giren insanların büyük çoğunluğunun kölelerden, düşkünlerden
ve yoksullardan meydana gelmiş karışık bir topluluk olduğunu bize
naklediyorlar. Bundaki hikmet nedir? İslâm devletinin bu gibi insanların
desteği üzerine kurulmuş olmasındaki sn- nedir?
Bunun cevabı şudur: Bu
durum, Enbiyâ'nın da've tinin ilk dönemdeki tabiî meyveleridir. Nuh'un kavmini
düşünmelidir: Onlar Nuh'un etrafında bulunan mü'minleri nasıl insanların en
düşükleri ve ahmakları olarak nitelendiriyorlardı. Kur'an onların bu sözlerini
şöyle naklediyor: «...Biz seni ancak bizim gibi bir insan görüyoruz ve sana
bağlı olanları, ilk bakışta, en düşkünlerimiz olarak görüyoruz...[4]».
Fir'avun'a ve avanesine de bakmalı: Onlar da Mû-sâ'ya uyanları, nasıl zeliller
ve ezilmişler olarak görüyorlardı? Hattâ Cenab-ı Allah, Fir'avun'u ve
avanesini helak ettikten sonra, onlardan şöyle bahseder: «...Fir'avun'un
işkencesi altında ezilen o kavmi, arzın bereketlerle donattığımız doğularına ve
batılarına mirasçı kıldık[5]».
Allahü Teâlâ'nın Hz. Salih (a.s.)'i peygamber olarak gönderdiği Semûd kavmine
de bakmalı. Semûd kavminin çok kibirli liderleri ondan nasıl yüz çevirdiler?
Halbuki ezilmiş insanlar Hz. Salih'e iman ettiler. Yüce Allah yine bu konuda:
«Salih'in kavminden imana gelmeyip, kibirle nenler, içlerinden iman eden ezilmişler
için alay yollu, şöyle dediler: -Siz Salih'in hakikaten, Rabbi tarafından
gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz? Onlar da: «Biz, doğrucu
Ununla gönderilen herşeye iman edenleriz» dediler. O kibirlenerek iman
etmeyenler: -Doğrusu biz, o sizin inandığınız şeyi inkâr eden kâfirleriz-
dediler[6].
İşte bundaki sır
budur. Gerçekten Allah'ın bütün Enbiyâ ve Re-sûl'lerle gönderdiği bu dinin
hakikati, yalnızca, insanları diğer zalim insanların sultasından kurtarıp,
Allah'ın hâkimiyet ve saltanatına sokmaktan ibarettir. O öyle bir hakikattir
ki, tanrılık iddiasında bulunanların Tanrılığını, despotların hâkimiyetini,
liderlik sevdasına düşenlerin ezici kuvvetlerini kökünden kazır. Yine bu hakikat,
ezilmişlerin, zillete uğramışların ve her türlü hak ve hukuktan mahrum
bırakılmışların durumunu
düzeltmekle uygunluk arzeder.
Allah için yapılan tslânı da'vetirün karşısına dikilme, yâni kibirlenme ve
inad, bu tanrılık iddiasında bulunanlardan ve despotlardan gelmektedir.
Allah'ın emirlerine boyun eğme ve o emirleri yerine getirme ise, bu ezilmiş
insanların yapacağı işlerdir. Bak! Bu hakikat bütün çıplaklığıyla, Kadisiye
savaşında Fars (tran) ordusunun komutanı Rüstem ile, Sa'd bin Ebî Vakkas
(r.a.)'ın ordusunda basit bir asker olan Rıb'İ bin Âmir arasında geçen şu
konuşmada kendisini göstermektedir. îran Komutanı Rüstem, Rıb'î bin Âmir'e
şöyle der:
- «Sizi bizimle
savaşmaya ve ülkemize saldırmaya zorlayan şey nedir?» Bu soruya karşılık oda:
- «Biz, arzu edenleri
kullara kulluk etmekten çıkarıp, tek olan Allah'a kulluk etmeye yöneltmek için
geldik» diye cevab verdi. Sonra, Rüstem'in sağında ve solunda eğilmiş
insanların saflarına baktı ve hayretle :
- Sizin hakkınızda
bize birçok düşünce ve fikirler
ulaşmıştı. Fakat ben sizden daha akılsız bir kavim görmüyorum. Biz müslü-manlar
topluluğu, birbirimizi köle edinmeyiz. Zannetmiştim ki siz de bizim gibi
birbirinize yardımcı oluyorsunuz. Halbuki bana gösterdiğiniz en iyi işiniz;
bir kısmınızın öbürlerinin tanrıları olduğudur!..» dedi.
Bunun üzerine ezilen
zavallılar birbirlerine dönüp, «Vallahi bu Arap doğru söyledi» diye
fısıldaştılar. Ama Komutanlar ve diğer yetkililer, Rıb'i'nin bu sözünde, e nân
iye ti erine dokunup onu yakan yıldırıma benzeyen birşeyler buldular ve
birbirine şöyle dediler: «Bu Arap öyle bir söz ortaya attı ki, artık
kölelerimiz ona doğru yönelirler.[7]
Bu söz, şu anlama
gelmez: Herkesten önce İslâm'a koşan ezilmiş kişiler, İslâm'a, imandan ötürü
girmediler. Aksine onlar ezenlerin ve ululuk taslayanların işkencelerinden
kurtulmak için girdiler. Şöyle ki, tek olan Allah'a inanmak ve Hz. Muhammed
(s.a.v.)'in getirdiklerini tasdik etmek, Kureyş'in ileri gelenleriyle,
ezilmişler arasında müşterek bir ölçü olmuştu. Onlardan Hz. Muhammed
(s.a.v.)'in Rabbinden getirdiği haberlerin doğruluğunu bilmeyen hiçbir kimse
yoktu. Ancak Kureyş'in içindeki liderleri ve kendilerini büyük görenlerin
liderlikleri, onları Resûlullah'a uymaktan ve ona boyun eğmekten alıkoymuştu.
Bunun en tipik örneği; Resûlullah'ın amcası «Ebû Talibedir. Ama yoksullar ve ezilenler böyle değildi.
Onların Hz. Peygamber'e boyun eğmelerine, imanlarıyla onun da'vetlne icabet
etmelerine engel olacak herhangi birşey yoktu. Onlardan her-birinin Allah'ı en
üstün kabul ettiği, Allah'ın hâkimiyetinin dışında bir hâkimiyete veya O'nun
gücünün dışında bir güce aldırış etmediği, yalnızca Allah'ın ulühlyyetine iman
ettiği anda, duyduğunu ve hissettiğini buna ekleyebiliriz. Allah'a imanın
meyvesi olan bu şuur, aynı zamanda sahibine güç veriyor, sahibine saadet ve
sevinç veriyor...
Bu asırda, bir kısım
îslâm düşmanlarının Hz. Muhammed (s.a. v.) 'in yerine getirdiği islâm
da'vetinin, ancak Arap toplumunun ilhamından ibaret olduğunu ve o zamanki Arap
fikir hareketinin şekillenmesinden başka birşey olmadığını iddia ettikleri
vakit, onların ortaya attıkları iftiranın büyüklüğünü de buradan anlıyoruz:
Eğer bu iş onların dediği gibi olsaydı; bu- da'vetin hasılatı, başlangıcından
üç yıl sonra, erkek ve kadın olmak üzere kırk kişi olmazdı. Üstelik bu
müslümanların tümü, yoksullardan, ezilmişlerden, köle ve âzadhlardan
oluşmaktaydı. Onların başında Suheyb-i Rûmi, Bilâl-i Habeşi gibi yabancı
milletten olan insanlar gelmekteydi.
Üstelik, ileriki
bahislerde, Hz. Peygamber'! kendi memleketinden hicrete zorlayan, etrafında
bulunan insanları şuraya buraya dağılmaya ve göçmen olarak Habeşistan'a kadar
gitmeye mecbur eden, bizzat bu Arap toplumunun olduğunu göreceksiniz. Bu durum
ise, müsteşriklerin, Arapların düşünce ve temayüllerinin şekillenmesinden
ibaret olduğunu iddia ettikleri îslâm davetine karşı, yine aynı Arapların
gösterdiği bir hoşnutsuzluk olduğuna göre müsteşrikin yalanı ortada }salu\.[8]
îbn Hişâm naklediyor:
İnsanlar, kadınlardan
ve erkeklerden oluşan gruplar halinde İslâm'a girmeye başladılar. Hattâ,
Mekke'de İslâm'ın anılması yaygınlaştı ve herkes tarafından konuşulur oldu.
Bunun üzerine Yüce Allah, kendi elçisine, hak olarak gelen şeyleri
açıklamasını, kendi emrini halka duyurmasını ve kendisine inanmaya da'vet
etmesini emretti. Allah Resûlü'nün işini gizli tutması ile. Yüce Allah'ın ona
dinini açığa vurmayı emretmesi arasındaki zaman, Bi'set'ten itibaren üç yıldan
ibarettir. Sonra Allahü Teâlâ, Resulüne: «Şimdi sen, sana buyurulam açıkça
ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme» buyurdu[9].
Ve yine Yüce Allah:
«Önce en yakın soydaşlarını uyar, sana tâbi olan mü'minlere (tevazu) kanadını
İndir[10]» ve:
«De ki, ben apaçık bir uyarıcıyım.[11]'»
buyurdu.
Bunun üzerine, Allah
Resulü, Rabbinin emrini yerine getirmeye başladı. Yüce Allah'ın: «Şimdi sen,
artık sana emredileni açıkça ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme» âyetine
uyarak, Safa tepesine çıkıp: «Ey Fihr oğulları! Ey Adiyy oğulları!» diye
seslendi. Nihayet hepsi toplandı. Dışarı çıkmayan kişiler de: «O da ne?» diye,
bakması için adam gönderdiler. Hz. Peygamber ts.a.v.) onlara: «Ben size şu
vadiden veya dağın eteğinden atlılar çıkacağını ve size saldıracaklarını haber
versem beni tasdik eder miydiniz?» dedi. Onlar da: «Evet, şimdiye kadar senin
yalan söylediğini görmedik» dediler. Bu sefer Peygamberimiz: «Ben size önümüzdeki
şiddetli azabı haber veriyorum...» dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb: «Yazıklar olsun
sana! Her gün hüsrana uğrayasın. Bunun için mi bizi topladın?» diyerek Hz.
Peygamber'e hakaret etti. Bunun için de Cenâb-ı Hak «Tebbet» sûresini indirdi.[12]
Yine Resûlullah
(s.a.v.î, Yüce Allah'ın «-Önce en yakın soydaşlarını korkut!» emrine uyarak,
etrafındaki yakınlarım, akrabalarını ve oymağını toplayıp onlara şöyle dedi:
- Ey Kâb bin Luey
Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden
kurtarınız!
- Ey Mürre bin Kâ'b
Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!
- Ey Abdü'ş-Şems
Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!
- Ey Abd-i Menâf
Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!
- Ey Abdülmuttalib
Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!
- Ey Fâtıma![13]
Nefsini Cehennem ateşinden kurtar! Çünkü ben sizin için Allah tarafından
verilmiş bir nüfuza mâlik değilim. Ancak sizinle aramda
bir hısımlık bağı vardır ki onu da terk etmem...[14]»
Kureyş'in Resûlullah'ı
bırakıp gitmeleri, babalarından miras olarak aldıkları dini ve onların yaşama
tarzlarını bırakmayacaklarını, ileri sürerek onun çağrısını kabul etmemeleri;
Hz. Peygamber'-in da'vetini açıklaması karşısında Kureyş tarafından gösterilen
bir reaksiyon olmuştu. Allah Resulü o vakit onlara akıl ve fikirlerini,
babalarının gidişatını taklid etme ve onlara uyma köleliğinden kurtarmalarının
zaruretini, akıl ve mantıklarını kullanmalarını önemle belirtmişti.
Yine onlara, tapmaya
devam edegeldikleri putlarının kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar vere
m iveceklerini açıkladı. Kureyş'in baba ve dedelerinden miras olarak
devraldıkları puta tapı-cıhk hususunda yalnızca taklid saikiyîe onları
izlemelerinin, kendileri için bir özür sayıl amıyacağım izah etti. Nitekim
AUahü Te-âlâ onların hakkında: «Onlar, Allah'ın indirdiğine ve o peygambere
geliniz, denildiği zaman, «Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter,»
dediler. Ya ataları birşey blmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?[15]»
diye buyurmuştur.
Resûlullah (s.a.v.)
onların putlarına kusur bulup akıllarını ahmaklıkla suçladığı, babalarının ve
dedelerinin âdetleri olan puta tapmalarından dolayı onların özürlerini kabul
etmediği ve babalarını da akılsızlıkla suçladığı zaman; Kureyşliler işi büyüttüler ve onunla savaşa kalkıştılar.
Allah'ın îslâm nimeti ile koruduğu kişiler hariç, bütün Kureyşliler Hz.
Peygamber'in aleyhinde ve ona düşmanlıkta birleştiler. Ebû Tâlib ise bunların
dışında kalmıştı. Ebû Tâlib, Peygamberimizi korudu ve ona acıdı, devamlı ona
arka çıktı.[16]
Resûlullah (s.a.v.)'m
siyretinin bu bölümünde üç tane önemli işaret bulunmaktadır ki, biz onları
aşağıda özetliyoruz:
Birincisi:
Resûlullah Cs.a.v.) İslâm da'vetini Kureyş'e ve bütün Araplara açıkladığı
zaman, onları şimdiye kadar hiç beklemedikleri veya alışmadıkları bir durumla
karşı karşıya getirdi. Okuyucu, bunu Ebû Leheb'in protestosunda ve müşriklerin
ileri gelenlerinin, Re-sûlullah'a karşı çıkmak ve düşmanlık etmek üzere
yaptıkları ittifakta açık bir şekilde görüyor.
Kureyş'in bu tavrı,
İslâm dininin ahkâm ve prensiplerini milliyetçiliğin bir meyvesi olarak tasvir
etmeye kalkışanları, bir de Hz. Muhammed'in çağırdığı da'veti ile Arapların
ideallerini ve arzularım temsil ettiğini savunan kişileri kesin bir şekilde
reddediyor.
Bir araştırmacı,
Peygamberimizin siyretine vâkıf olunca; bu gülünç iddiayı münakaşa etmek veya
reddetmek için, kendisini yormasına gerek kalmaz. Bu iddiayı, halkın arasında
gündeme getiren kişiler, onun tutarsızlığını ve yanlış olduğunu önce kendileri
biliyorlar. Fakat bu gülünç iddia, her halükârda İslâm dinini ve onun
hâkimiyetini fikir ve prensiplerinden uzaklaştırmak için onların nazarında
gerekli bir iddiadır. Bu iddianın gündeme gelmesi mümkün olsa bile, onun doğru
olması o kadar önemli değildir. Fakat asıl önemli olan ve onlara faydalı olan,
maksadlarımn bunu iddia etme ve gündeme getirmeyi gerekli kılmasıdır. Belki de
okuyucu, bu konunun bir yönünü, beşinci mukaddimede geniş bir şekilde zikrettiğimizi
unutmamıştır...
İkincisi:
Allahü Tealâ'mn, Resulüne: «...Emrolunduğun şeyi açıkla...» âyetiyle, genel
bir emirle yetinerek, özellikle akrabalarını ve soydaşlarını korkutmasını
emretmemesi mümkündü. Çünkü soydaşlarının ve akrabasının bütün fertleri,
huzurlarında da'veti ve cehennem azabını açıklayacağı tüm kişilerin içine
giriyordu. O halde, soydaşlarını korkutma emrinin hususiyetindeki hikmet
nedir?
Bu sorunun en güzel
cevabı şudur: Bu tür bir emirde umumî olarak bir müslümanı, hususi olarak da
da'vet sahiplerini,,, yâni İslam idealistlerini ilgilendiren sorumluluğun
derecelerine işaret vardır.
Sorumlulukta en aşağı
derece, kişinin kendinden sorumlu olma-. sidir. Bu derecenin hakkını vermek
için, uzunca bir dönem olan vahyin başlangıç dönemi geçti. Yâni, Hz. Muhammed
kendisinin peygamber olduğuna kanaat getirinceye kadar ve yine kendisine inen
şeylerin sadece Allah'ın vahyi olduğuna inanıncaya kadar bu dönem devam etti.
Bu duruma göre Peygamberimiz önce kendisine iman ediyor ve ileride alacağı
ahkâm ve prensipleri kabul etmesi için kendisini hazırlıyor.
İkinci dereceye
gelince, o da, müslümanın kendi ailesinden ve bakmakla mükellef olduğu yakın
akrabasından dolayı sorumluluğudur. Yüce Allah, bu mes'uliyetin hakkını
vermeye dikkat çekerek; umumi ve açıktan tebliği emrettikten sonra, aileyi ve
yakın' akrabaları cehennem azabıyla korkutma ve onlara islâm'ı tebliğ etme
zaruretini özel olarak belirtti. Sorumluluğun bu derecesinde, akraba ve aile
sahibi her müslüman, sorumluluk yükünü taşıma zaruretinde müşterektir. Bir
müslümanın, akrabalarını ve ailesini İslâm'a da'veti ile peygamberin kavmini
da'vet etmesi arasında hiçbir fark yoktur. Ancak peygamber kavmini, Allah
tarafından indirilmiş yepyeni bir şeriata çağırır. Bir müslüman ise,
kendilerine gönderilen peygamberin da'veti ile çağırır, peygamberin diliyle konuşur
ve onun adına tebliğ eder. Bir Nebinin veya Resulün kendine vahyolunanları
kavmine tebliğ etmekten vazgeçip, onların arasında oturması caiz olmadığı
gibi, aynı şekilde aile reisinin kendi aile ve efradına tebliği bırakıp da
oturması caiz olmaz. Aksine aile reisinin onları buna uymaya ve sıkı sıkıya
tutunmaya teşvik etmesi vâcib olur.
Sorumluluğun üçüncü
derecesine gelince, o da, âlim kişinin oymağından veya kendi memleketinden,
hâkimiyet sahibi yöneticinin devletinden ve milletinden sorumlu olmasıdır.
Bunların her ikisi de yâni yönetici ve âlim bu konuda peygamberin yerini
tutarlar. Çünkü her ikisi de, Hz. Resûlullah'ın «Alimler, Nebilerin
mirasçılarıdır» diye buyurmasına ve hakim ile imâmın «halife» olarak
isimlendi-rilmesine göre, Peygamberin şer'i mirasçılarıdır. Yâni imâm ve hakim
Resûlullah'ın halifesidtr[17].
İslâm toplumunda,
şeriatı iyi anlama ve kavrama, imâm ve hakimin başta gelen ödevlerinden
olduğuna göre; Resûlullah'a yüklenilmiş mes'uliyetin karakteri :1e hakimlerle,
başkanlara ve ulemaya yüklenilen mes'uliyet arasında kapsam ve genellik
bakımından herhangi bir fark yoktur. Yukarıda da söylediğimiz gibi. Peygamber
kendisine vahyedilen yeni bir şeriatı tebliğ eder. Ama berikiler ise;
tebliğlerinde ve yaptıklarında Peygamberi izlerler, onun hidâ-yetiyle doğru
yolu gösterirler, Peygamberin sünnetine ve siyretine sarılırlar.
Bu duruma göre Hz.
Peygamber (s.a.v.î'in mükellef bir müslü-man olması hasebiyle kendi nefsinin
sorumluluğunu, aile reisi ve yakın akraba sahibi olması vasfıyla, kendi
ailesinin sorumluluğunu; sonra Allah tarafından gönderilmiş bir Resul ve Nebi
olması sebebiyle tüm insanların sorumluluğunu taşıyordu.
Her mükellef,
birincisinde, her aile sahibi ikincisinde, âlimler ve hakimler de üçüncüsünde,
Peygamber (s.a.v.) ile bu sorumluluğu paylaşırlar.
Üçüncüsü:
Resûlullah (s.a.v.) kavmini, babalarından ve dede-rinden miras kalan
an'anelere, iyilik ya da kötülüklerini düşünmeden körükörüne bağlanmalarından
dolayı onları yermişti. Yine onlara kendilerini hiçbir fikir ve mantık esasına
dayanmayan âdet ve an'ane yobazlığından, akıl ve fikirlerini, körükörüne
bağlanma esaretinden kurtarmaları için çağrıda bulunmuştu.
Bu çağrısında da,
îslâm dininin - akaid ve hükümlerinin - yalnızca akıl ve mantık esası üzerinde
kurulmuş olduğuna, bu dine sımsıkı sarılmadaki maksadın da sadece, kulların
dünya ve âhiret maslahatlarına uygun olduğundan ötürü yapıldığına işaret
vardır. Bunun için, Allah'a imanın ve O'na tâbi olan diğer itikadı şeylerin
sıhhatinin şartlarından en önemlisi, herhangi bir örf ve âdetin en basit bir
etkisi olmadan, kesin bilgi ve hür düşünce esası üzerine kurulmuş olmasıdır.
Hattâ «Cevheretü't-Tevhid» sahibi, meşhur bir beytinde:
«Her kim, tevhidde,
kurtulmadı taklidden, Onun da imanı kurtulmaz tereddütten»
demektedir.
Buradan da anlaşılıyor
ki, İslâm dini sapık âdet ve an'anelere ve onların esaretine girmeye karşı
savaş açmak için gelmiştir. Çünkü o, tüm ahkâm ve prensiplerinde, müslümanlara
akıl ve mantık esası üzerine seslenmiştir[18].
Halbuki âdet ve an'aneler, yalnızca başkalarına uyma ve onlara bağlanma
sebebine dayanmaktadır. Yâni onlarda hür düşüncenin ve inceleme unsurunun
hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Çünkü «Tekâlid : An'aneler» kelimesi Arap dilinde
ve sosyolojide şöyle tanımlanmaktadır: «Atalardan çocuklarına miras kalan
âdetler topluluğu veya bir bölgede ya da bir toplumda yaşayan insanların
birbiriyle münâsebetleri sonucunda birbirine geçen âdetler ve gelenekler.
Ancak bunun taklid olmasının âmili hayatın ve var oluşun sebebi olarak bu
âdetleri devam ettiren bir Uder fikrin, bir taassub kayd ü şartı vardır.»
insanların kendi
toplumlarındaki yaşama tarzını, sevinçlerinde-ki eğlence biçimini, üzüntü ve
hüzünlerindeki yas tutma şekillerini, temas ve te'sir yoluyla kendiliğinden
alınmış veya eski âdetlerin etkisiyle yerleşmiş bulunan davranışları alışkanlık
haline getirmelerine sosyolojide ve dil ıstılahında «Tekâlid, an'ane» adı
verilmektedir.
Bu husus, okuyucu için
açıkça ortaya konunca, artık îslâm dininin «Tekâlid» diye isimlendirilen
şeylerden - bunlar ister inançla ilgili olsun, isterse çeşitli ahkâm ve nizam
içinde olsun eşittir -hiçbirini bünyesinde taşımasının mümkün olmadığını daha
iyi kavramış olacaktır. Çünkü akide, akıl ve mantık esasına dayanmaktadır;
ahkâm ise dünyevî ve uhrevi maslahatlar esasına dayanmaktadır ki; o
maslahatların bazı akıllar bir kısım hikmet ve sebeblerini anlamakta âciz
kalsalar bile, yine de şahsı düşünce ve inceleme ile anlaşılabilirler.
Bu açıkça ortaya
çıkınca, artık, İslâm'daki çeşitli ibâdetlerle, ahkâm-ı şer'iyyeye ve ahlâkî
prensipler için; «tslâmi âdet ve an'aneler» tabirini kullanan kişilerin içine
düştükleri hatanın büyüklüğü iyice anlaşılmış olur.
Çünkü, bu haksızca
isimlendirme ve öylece etrafa yayma, zihinlere şunu ilham eder: İslâm ahlâk ve
davranışlarının kıymeti, içinde beşer saadetinin sırrının gizlendiği ilâhî bir
prensip olması sebebiyle değil de, îslâm ahlâk ve nizamı ile alâkalı herşeyin
yalnızca atalardan ve dedelerden miras olarak kalan eski âdetler olması
sebebiyledir. Şübhesiz ki bu hatalı ilhamın kesin sonucu şu olur: Herşeyin
değişip, ilerleyip, yenilendiği bir asırda bu eski mirası alıp topluma
yükleyeceksiniz ve tabiî olarak da kimse ayak uyduramayacaktır!..
Hakikat şudur ki.
îslâmi hükümlere bu damgayı vurmak affedilecek cinsten bir hata değildir.
Ancak o, bâtıl damgalarla İslâm'a karşı ilân edilen harp zincirinin bir
halkasıdır.
«Îslâmi an'aneler
tabirini yaymaktaki asıl maksad' îslâmi nizam ve hükümlerin, getirilip üzerine
«an'aneler» etiketini asmaktır. Nihayet bunun üzerinden bir zaman geçip,
insanların zihninde, «an'aneler»in anlamıyla, Islâmî düzen ve ahkâm arasında
bir bağıntı kurulunca; halk da bu îslâmi düzenin, gerçekte, akla ve bilgiye
uyan bir temel üzerine kurulmuş prensip ve ilkeler olduğunu unutunca; İslâm
düşmanlarının, girebilecekleri noktadan İslâm'a saldırmaları kolaylaşmış
olacaktır.
Zira müslümanlar
gözlerini açıp, uyanınca; evlenme ve boşan-. ma, kadının örtünmesi ve korunması
gibi İslâmî hüküm ve prensiplerin, genel ahlâk kurallarının üzerine
«an'aneler» örtüsünün geçirildiğini göreceklerdir. Artık bundan sonra, hele
özellikle düşünce ve görüş hürriyetinin yüceltildiği şu asırda, an'aneleri
terketme-ye; onların esaretinden çıkmaca ve bağlarını koparmaya çağıracak
kişileri bulmaları çok tabiîdir...
Fakat hakikat şu ki,
İslâm'da an'aneler yoktur.
Gerçekten İslâm öyle
bir dindir ki, daha önce de gördüğümüz gibi, Resûlullah (s.a.v.)'ın yürüttüğü
da'vetin daha ilk adımlarında aklı, an'anelerin pençesinden kurtarmak için
geldiğini ortaya koymuştur.
İslâm'ın getirdiği
düzen ve ahkâmın hepsi yalnızca birtakım prensiplerden ibarettir. Prensip ise;
akıl ve düşünce esasına dayanan kuraldır. Ve muayyen bir maksada varmayı hedef
edinmektedir. Beşerî prensipler, çoğu kere koyucularının fikirlerindeki ayrılıktan
dolayı isabet kaydedemediği halde; îslâm prensipleri asla hata yapmazlar. Çünkü
İslâm'ın prensiplerini koyan aynı zamanda o kulların da, fikirlerin de
yaratıcısıdır. Yalnızca bu konuda bile, bu prensipleri kabullenmek ve onların
doğruluğu ile üstünlüğünü kesin olarak bilmek için yeterli akli delil vardır.
An'anelere gelince,
onlar insanda bulunan taklid ve başkalarına benzeme sebebiyle halkın
kendiliğinden içine girdiği moda gibi akımlardır. Prensipler yâni kanunlar ise
zamanın değişmesine karşılık korunması gereken bir çizgidir. Aksi olmaz.
«An'aneler» ise toplumun fikir tarlasının ortasında kendiliğinden biten
asalaklar topluluğudur. Onlar öyle zararlı otlardır ki, doğru düşünme yolu
onlardan mutlaka temizlenmeli ve koparılmalıdır...[19]
Kureyş, Resûlullah
(s.a.v.)'a ve ashabına karşı düşmanlığını iyice artırmıştı. Allah Resulü de
onların işkencelerinden her türlüsü ile karşı karşıya gelmişti. Onlardan
birini, Abdullah bin Anır bin el-Âs şöyle naklediyor:
«Nebi Sallâllahü Aleyhi
ve Sellem, Kabe'nin Hıcr[20]
denilen ye^ rinde namaz kılarken Ukbe bin Ebî Muayt çıkageldi. Ukbe,
Resû-lullah'ın elbisesini toplayıp, mübarek boynuna dolayarak, hırsla onu
boğmaya çalıştı. Bu sırada Hz. Ebûbekr (r.a.) de gelip yetişti. Hattâ Ukbe'nin
omuzundan tutup öteye fırlattı ve «Rabbim Allah'tır, diyor diye faziletli bir
adamı öldürecek misiniz?[21]
dedi.
Abdullah bin Ömer
(r.a.)'in rivayet ettiği hadîs de, bu işkence örneklerinden biridir. Abdullah
bin Ömer şöyle anlatıyor:
«Bir defasında
Resûlullah (s.a.v.) secdede iken, etrafında Ku-reyş'ten bazı kimseler vardı. O
sıralarda, Ukbe bin Ebi Muayt, elinde yeni boğazlanmış bir devenin işkembesi
ve döl yatağı ile geldi. Elindekini Resûlullah'ın sırtına attı. Artık
Resûlullah başını secdeden kaldıramadı. Bunun üzerine hemen Fâtıma (r.a.)
gelip yetişti. Babasının üzerindeki pislikleri alıp, bu işi yapanın üstüne attı[22]».
Resûlullah (s.a.v.)
her ne zaman, Kureyş müşriklerinin aralarından yürüyüp geçse veya sokaklarda
onlarla karşılaşsa, ya da yanlarına uğrasa, hakaretin, alayın kaş-göz
hareketinin her çeşidini ona yöneltiyorlardı.
Bir kısım müşrikler.
Peygamberimiz Mekke sokaklarından geçerken, yerden toprak alıp başına saçmak
için karar aldılar. Başı toz toprak içinde Peygamberimiz evine döndü.
Kızlarından biri ayağa kalkıp, hem ağlıyor, hem de başındaki toprakları
temizliyordu. Allah Resulü de kızma: «Ağlama kızım, şübhesiz Allah onların bana
yaptıklarına engel olacaktır'[23]»
buyuruyordu.
Peygamberimizin
ashabından (Allah hepsinden razı olsun) bazıları işkencenin her türlüsünü tadıyorlardı.
Hattâ onlardan işkence altında can verenler ve gözlerini kaybedenler bile
vardı. Bunların hiçbiri, onları Allah'ın dininden vazgeçiremedi. Onların uğradıkları
azab ve işkencelerden örnekler vermeye kalksak konu çok uzar. Fakat burada
Buhârî'nin Habbab bin el-Eret'ten rivayet ettiği hadîsi naklediyoruz. Habbab
şöyle anlatıyor: «Peygamber Efendimiz, Kabe'nin gölgesinde kaftanım yastık
yaparak, ona yaslanıp dinleniyorken yanına geldim. Müşriklerden şiddetli'bir
işkence görmüştük. Ben: «Yâ Resûlâllah, çektiğimiz şu işkencelerden dolayı bizim
için Allah'a dua etmiyecek misin?» dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz hemen
doğrulup, oturdu. Benz! kızarmıştı. Şöyle buyurdu: «Sizden önceki ümmetler
arasında öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri ve etleri
kemiklerinden ayrılırdı da bu işkence yine onu dininden döndüremezdi. Allah
elbette bu işi (İslâmiyet'i) tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Hattâ hayvanına
binip San'a'dan ta Hadra-Mevt'e kadar tek başına giden bir kimse Allah hariç
hiç kimseden korkmayacak...»[24]
Düşünen bir kişi,
Resûlullah'ın ve ashabının, müşriklerden gördüğü, çeşitli işkence ve cefalara
bakınca, aklına gelen ilk şey, kendi kendine şu soruları sormak olacaktır:
Resûlullah ve ashabı, Hak üzerinde oldukları halde, karşılaştıkları bu azab ve
işkence de nedir? Onlar Allah'ın ordusu olduğu halde, aralarında Resûlullah bulunduğu
halde ve onlar Allah'ın dinine çağrıda bulunurlarken ve onun yolunda
savaşırlarken-, nJçin Yüce Allah onları bu işkenceden korumadı?
Bu soruların cevabı
şudur: Dünyada insanın en başta gelen vasfı mükellef oluşudur. Yâni insan,
Allah tarafından içinde külfet ve meşakkat bulunan şeyleri taşımakla
görevlendirilmiştir. İslâm'a da'vet işi ve Allah'ın adını yükseltmek için
yapılan cihad, teklifle ilgili şeylerin en önemlilerindendir. Teklif ise,
Allah'a karşı kulluk ödevlerinin en önemlisidir. Çünkü teklif yoksa, Allah'a
karşı kulluğun bir anlamı olmaz. İnsanın Allah'a karşı kulluğu, Yüce Allah'
ulûhiyyetinin gereğidir. Eğer Allah'a karşı kulluğumuzu idrâk edememiş isek, o
zaruretlere inanmanın bir anlamı kalmaz.
Bu duruma göre
hakikaten, ubûdiyyet yâni kulluk, teklifi (ödev-lendirme, teklif ise
sıkıntılara katlanmayı ve nefs mücahedesini gerektirir.
Bunun için, şu
dünyada, kulların ödevi iki işi gerçekleştirmek olmuştur.
Birincisi:
İslâm'a sımsıkı bağlanmak ve gerçek îslâm toplumunu kurmak.
İkincisi: Bu
uğurda meşakkatli yollara girmek, her türlü tehlikeyi göze almak, bunu
gerçekleştirmek için malı ve cam feda etmek.
Yâni, Allah bizi bir
gayeye inanmakla mükellef kıldı. Problem, her ne kadar güçlüklere ve zorluklara
varırsa varsın, Yüce Allah, bizi bu gayeye varan uzun ve meşakkatli yola
girmekle mükellef kıldı.
Allah isteseydi,
îslâmi toplumu kurma yolunu kolaylaştırır ve dümdüz yapardı. Ama, o zaman, bu
yolda yürümek, yolcunun, kulluk görevlerinden hiçbir şeye defti olmazdı.
Müslümamn, Allah'a iman ettiğini açıkladığı gün, mahnı ve canını O'na
sattığına, arzu ve isteklerinin, Resûlullah'ın getirdiği prensiplere uyacağına
da delâlet etmezdi. Elbette o vakit, bu yolda, mü'min ile münafık, doğru ile
yabancı birleşebilirdi. Biri, diğerinden farkedilmezdi.
O halde, Allah yoluna
çağıranlar ve îslâm toplumunu kurma yolunda mücahede edenlerin karşılaştıkları
şeyler; tarihin başlangıcından beri, kâinatta ilâhi bir kanundur. Şu üç hikmet
onları gerekli kılar.
Birinci Hikmet:
însandan hiç ayrılmayan Allah'a karşı kulluk sıfatı. Cenâb-ı Hak: «Ben
insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım» buyururken,
bunu açıklamıştır.
İkinci Hikmet:
Kulluk vasfından kaynaklanan teklif sıfatı. Akıllı olarak rüşt çağma ulaşan
hiçbir kadın veya erkek yoktur ki; Allah tarafından, kendi nefsinde îslâm
şeriatını, yaşadığı toplumda da îslâm nizamını gerçekleştirmek için mükellef
kılınmış olmasın. Yâni, teklifin mânâsı tahakkuk edinceye kadar, bu uğurda
birçok eza ve cefaya katlanmak gerekir.
Üçüncü Hikmet:
Sadıkların doğruluğunu, yalancıların yalanını ortaya çıkarmak. Eğer insanlar,
Allah sevgisini ve îslâm dâvasını sadece dillen ile ifade etmeye başlasa, o
zaman yalancı ile doğru sözlü eşit olurdu. Fakat imtihan ve musibetlerle
denenme, ikisi birden, doğru sözlüyü yalancıdan ayıran yegâne ölçüdür. Yüce
Allah Kur'ân-ı Hakîm'inde şöyle buyurmuştur: «Elif-Lâm-Mîm. İnsanlar imtihandan
geçirilmeden sadece, «iman ettik» demeleriyle bırakılı-vereceklerini mi
sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekilerini de imtihandan ge cirmi sizdir.
Elbette Allah doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya
koyacaktır.[25]Yine Yüce Allah bu konuda
şöyle buyuruyor:
«Yoksa Allah
içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden, Cennet'e gireceğinizi
mi sanıyordunuz?[26]».
Allah'ın kulları
hakkındaki kanunu bu olduğuna göre, peygamberleri ve sâlih kulları hakkında
bile Allah'ın kanununun değişmediğini göreceksin. Bunun için Allah Resulü ve
ondan önceki tüm Resuller ve Nebiler eziyet gördü. Bundan dolayı Resûlullah'ın
ashabı işkenceye mâruz kaldı. Hattâ onlardan işkence altında ölenler,
gözlerini kaybedip kör olanlar vardı. Halbuki onların fazlı yüce, Allah
katındaki değerleri yüksek idi.
Okuyucu, bir
müslümanın, İslâm toplumunu kurma yolunda karşılaştığı işkencenin karakterini
anladığı zaman; bir kısım insanların zannettikleri gibi; hakikatta o
işkencenin, bir ceza veya sâliki yolundan alıkoyan ya da mücahidi gayesine
varmaktan engelleyen birşey olmadığını anlamış olacaktır. Bilâkis o, Allahü
Teâlâ'nm kendisine, doğruca varmayı emrettiği gaye ile müslüman arasında çizdiği
tabii yola girmiştir. Yâni müslümanlar, Allah'ın kendilerini ulaşmakla mükellef
kıldığı gayeye doğru giden yollarında, gördükleri işkence kadar ve aralarından
verdikleri şehit miktarınca O'na yaklaşıyorlar demektir!..
Bunun için bir
müslümana, meşakkat veya zorlukla karşı karşıya geldiği zaman, umutsuzluğa
kapılması yakışmaz. Bilâkis bu durum, tslâm dininin karakteriyle uyum sağlamış
bir durumdur. Müslümanlar, ne zaman Allah'ın emrini gerçekleştirmeye çalışarak,
zarar ve musibetlere daha fazla tahammül ettiklerine kanaat getirirlerse,
zafer müjdesini beklemeleri gerekir...
Okuyucum, düşün!
Gerçekten bunun delilini açık bir şekilde Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde
bulacaksın: «Sizden önce gelenlerin durumu, sizin başınıza gelmeden, Cennet'e
gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve onunla beraber mü'minler: Allah'ın
yardımı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı,
iyi bilin ki, Allah'ın yardımı şübhesiz yakındır[27]».
îslâm aksiyonunun
karakterini anlamamış, eza ve cefadan gördükleri şeyleri zaferlerden
uzaklaştıklarına delil ve işaret sanmış olan bu kişilere cevab, Yüce Allah
tarafından: «İyi bilin ki Allah'ın yardımı şübhesiz yakındır» şeklinde
olmuştur.
Okuyucu bunun delilini
açık bir şekilde yukarıda rivayet ettiğimiz Habbab bin el-Eret kıssasında
bulur. Hani o, bütün vücudu işkence ile dağlanmış olduğu halde, Resûlullah'ın
huzuruna gelip, halini ona arzetmişti. Ve müslümanlara zaferin gelmesi için
ondan dua talep etmişti. Bunun üzerine, Resûlullah'ın ona cevabı da bu mânada
olmuştu.
Bir müslüman, bu
işkence ve eziyetleri hayretle karşılıyorsa ve Allah yolunda bunları görmeyi
garipsiyorsam bilsin ki, Allah'a inanan kulların hepsi hakkındaki kanun budur.
İnanan kulların çoğu, dini uğrunda demir taraklarla tepeden tırnağa taranarak
etleri kemiklerinden ayırdedilirdi, yine de bu durum, onları Allah'ın dininden
vazgeçiremezdi.
Eğer okuyucu, işkence
ve eziyette zaferden umut kesme ve ümitsizliğe kapılma işaretleri gördüyse,
bilsin ki, kendisi vehme kapılmıştır. Çünkü doğrusu, bu yolda yürürken ve
zafere yaklaşırken acı çekmek ve işkence görmek en tabii bir durumdur.
Peygamberimiz (s.a.v.), Yüce Allah'ın bu dini zafere ulaştıracağını, hattâ
San'a'-dan, Hadra-Mevt'e kadar yürüyerek giden bir adamın, Allah'tan başka
hiçbir şeyden korkuya kapılmayacağını - bir rivayetteki fazlalığa göre
-koyunları hususunda kurdun saldırısından bile korkmayacağım, haber vermiştir.
Bu mânânın aynısı,
Resûlullah'ın ashabına Rum ve İran ülkelerinin kendi ellerine geçeceğini
müjdelemesinde saklıdır. Bununla beraber, bu ülkelerin fethedilmes iancak,
Resûlullah'ın vefatından kısa bir zaman sonra vuku bulmuştur. Halbuki tarih, o
ülkelerin, Peygamberimizin arkadaşlarından birinin komutasında fethedildiğini
kaydetmesine karşılık; bu ülkelerin, Resûluîlah'ın sağlığında ve onun
komutasında fethedilmesi, onun Allah katındaki üstünlüğünün ve sevgilisi
olmanın bir gereği idi.
Zaferin, yukarıda
açıkladığımız kanunla ilgisi olmasaydı, elbette bu husus, Allah'ın,
Peygamberimize karşı beslediği sevginin gereğine yakın olurdu.
Müslümanlar, Irak ve
Suriye'deki zaferlerinin bedelini, Resûlullah'ın sağlığında, henüz
Ödememişlerdi. Halbuki zaferden önce, onun bedelinin tümünü ödemek gerekir.
Eğer Peygamberimiz onların arasında
olsaydı, yine ödemek gerekirdi. Fetihlerin, Resûlul-lah'm adıyla ilgili olması
ve Allah'ın Resûlü'ne karşı büyük bir sevgi beslemesinden ötürü, onun
komutasıyla gerçekleşmesi, mes'ele değildir. Fakat, asıl mes'ele; Allah'a ve
Resûlü'ne biat eden müslü-manların, bu biatlannda sadakat gösterdiklerini isbat
etmeleri mes'e-lesidir. Bir de: «Allah şübhesiz, kendi yolunda savaşıp, öldüren
ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını, cennet karşılığında, satın
almıştır[28]» âyeti altında, kabul ve
rızâ gösterdikleri gün, Allah'a verdikleri sözde sadık kalmaları mes'elesidir.[29]
îbn Hişâm'ın îbn
îshâk'tan rivayetinde şöyle denilmektedir: Bir gün, Utbe bin Rebia -kavmi
arasında düşünce ve basiret sahibi bir liderdi - Kureyş'in bir toplantısında:
«Ey Kureyş topluluğu! Kalkıp, Muhammed'in yanına gitsem, onunla bir konuşsam
ve ona birtakım işler teklif etsem olmaz mı? Olur ki bazılarım kabul eder de,
istediklerim ona veririz. O da bizimle uğraşmaktan vazgeçer» dedi. Onlar da:
«Çok iyi olur, ey Velid'in babası! Hemen kalk, git, O'nunla bir konuş» dediler.
Bunun üzerine Utbe gidip, Allah Resûlü'nün yanına oturdu. Söze şöyle başladı:
«Ey kardeşimin oğlu! Sen de biliyorsun ki, Kureyş içinde soyca-sopca, şeref ve
itibarca bizden üstünsün! Fakat sen kavminin başına da büyük bir iş, bir gaile
getirdin. Bununla onların topluluklarını dağıttın. Akıllarını akılsızlık
saydın... Beni dinle! Sana birşeyler teklif edeceğim! Bak, bunlardan bazısını
kabul etmek işine gelir...» dedi. Resûlullah (s.a.v.) da ona: «Haydi, söyle ey
Velid'in babası, seni dinliyorum» buyurdu. Utbe de:
«—Ey kardeşimin oğlu!
Senin şu getirdiğin ve üzerinde direnip durduğun işle, eğer mal ve servet
sağlamak istiyorsan; sana bizimkilerden daha çok malın oluncaya kadar
mallarımızdan mal toplayıp verelim. Eğer bununla, aramızda, daha büyük şan ve
şeref kazanmak istiyorsan, seni kendimize büyük ve ulu tanıyalım. Senden
başkası ile bütün ilgimizi keselim. Eğer bununla hükümdar olmak istiyorsan,
seni kendimize hükümdar yapalım.
Şayet, bu sana gelen,
görüp de üzerinden atmaya güç yetireme-diğin bir evham, cinlerden perilerden
gelme bir hastalık ve büyü ise, doktor getirelim tedavi ettirelim. Seni ondan
kurtarmcaya kadar mallarımızı bu yolda saçarcasına harcayalım» dedi. Utbe sözlerini
bitirdikten sonra, Peygamberimiz
(s.a.v.î ona:
«Ey Velid'in babası,
söyleyeceklerini söyleyip, bitirdin mi?» diye sordu. Utbe de «evet» deyince,
Hz. Peygamber (s.a.v.): «Şimdi sen de beni dinle,» dedi ve Fussilet sûresinin
başından okumaya başladı :
•Hâ-Mîm! Bu kitab,
bilen ve anlayan bir kavm için, âyetleri ayrı ayrı açıklanmış, gereğince
hareket edenleri, Cennetle müjdeleyici, etmeyenleri, uğrayacakları azabla
korkutucu, Arapça bir Kur'-an olmak üzere, Rahman ve Rahim olan Allah
tarafından indirilmiştir. Öyle iken onların çoğu, bundan yüz çevirmiştir.
Artık onlar dinlemezler. Onlar: «Bizi da'vet edip durduğun şeye karşı
kalb-lerimiz kapalıdır, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir
engel vardır. Sen istediğini yap, biz de yapacağız» dediler.
Onlara de ki: «Ben de
sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahy olunuyor ki, «Sizin ilâhınız bir tek
ilâhtır. Artık O'na yönelin, O'n-dan bağışlanma dileyin. O'na eş, ortak
koşanların vay başlarına geleceklere...[30]».
Resûlullah böylece
okumaya devam ederken, Utbe de dikkatlice dinliyordu. Resûlullah aynı sûrenin:
«Onlar yine bir olan Allah'a iman etmekten yüz çevirir, putlara tapmakta
direnirlerse, onlara de ki: «Âd ve Semûd kavimlerinin köklerini kazıyan saika
(yıldırım) ya benzer bir azab ile sizin de kökünüzün kazınabileceğim
hatırlatırım» (Fussilet: 13) âyetini okuyunca-, Utbe, Peygamberimizin ağzını
tuttu, Âd ve Semud kavmini yakalayan azabın nerdeyse kendisini de hemen
oracıkta yakalayıvereceğini sandı. Peygamberimizin okumaktan vazgeçmesi için
akrabalık adına yemin verdirdi.
Sonra Utbe,
arkadaşlarının yanma dönüp, aralarında oturduğu zaman, arkadaşları: «Ey
Velid'in babası, arkanda neler bıraktın?» Neler görüp geçirdin?» dediler. Utbe:
«Arkamdaki mi? Öyle bir söz dinledim ki, vallahi ben onun bir benzerini daha
hiç dinlemiş değilim. Yemin ederim ki, o ne şiirdir, ne sihirdir, ne de
kehânettir. Ey Kureyş topluluğu! Beni dinlerseniz, siz bu adamı dâvası ile
baş-başa bırakın, siz aradan çıkın. Ondan ayrılın. Vallahi benim ondan
dinlediğim söz büyük bir haberdir. Siz, onu dışınızda kalan arap kabilelerine
bırakacak, araya girmeyecek olursanız, iyi edersiniz. Onlar ona kâfi gelirler,
engel olurlar. Eğer o, araplara galebe çalarsa, onun hâkimiyeti sizin
hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefiniz demektir...» dedi. Arkadaşları,
Utbe'ye: «Ey Velid'in babası, vallahi o, diliyle seni de büyülemiş!» dediler.
Utbe de: «Bu benim, onun hakkındaki kanaatim. Siz kendi görüşünüze göre
dilediğinizi yaparsınız» dedi.
Taberi, îbn Kes'r ve
başkaları şunu rivayet ettiler:
Aralarında Velid bin
el-Mugire, Âs bin Vâil olmak üzere müşriklerden bir grup, Resûlullah'm yanına
gelip ona en zenginleri olacak kadar mal vermeyi, kızlarının en güzeli ile
evlendirmeyi, bunlara karşılık onun, putlarına dil uzatmaktan ve âdetlerini
akılsızlıkla suçlamaktan vazgeçmesini teklif ettiler. Resûlullah getirdiği hak
nizama da'vetten vazgeçmeyince; bu sefer müşrikler: «Bir gün sen bizim
putlarımıza taparsın, bir gön de biz senin ilâhına taparız» dediler. Resûlullah
(s.a.v.) bunu da kabul etmedi. Bunu açıklar mahiyette, Kâfirûn sûresi nazil
oldu: «De ki, ey kâfirler! Tapmam o taptıklarınıza. Siz de tapanlardan
değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de
siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dininiz size, benim dinim
bana...»
Sonra Kureyş'in ileri
gelenleri gelip, Utbe bin Rebia'nın başlattığı teşebbüsü yeniden başlatarak,
toplu halde Resûlullah'm yanına gittiler. Peygamberimize başkanlık ve mal
teklif ettiler.
Bunun üzerine
Resûlullah (s.a.v.) onlara: «Sizin söylediğiniz şeylerin hiçbirisi bende
yoktur. Ben size, mallarınızı istemek, içinizde şöhret kazanmak ve başınıza
lider olmak için gelmedim. Ama Allah beni size peygamber olarak gönderdi. Bana
bir de Kitab indirdi. Allah bana iyiliklerinizden dolayı sizi Cennetle
müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da Cehennem azabı ile korkutucu olmamı
emretti. Ben de Rabbimin bana vahyettiklerini size tebliğ ettim, size öğüt
verdim. Size getirip tebliğ ettiğim şeyleri alıp kabul ederseniz, o size
dünyada ve âhirettes nasip ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip bana geri
çevirirseniz, Allah aramızda hükmünü verinceye kadar bana sabretmek ve
katlanmak düşer» dedi. Peygamberimizin bu sözleri üzerine onlar: «Sen
yaptığımız tekliflerden hiçbirini kabul etrneyeceksen, bari şu dileğimizi
yerine getir. Sen herkesten iyi biliyorsun k'., burası yâni Mekke vadisi dar,
suyu kıt, geçimi zor bir memlekettir. Seni bize Peygamber olarak gönderen
Rabbına yalvar, bize sıkıntı veren şu dağları kaldırsın da şehrimizi ova
yapsın, orada bizim için Şam ve Irak'ta olduğu gibi ırmaklar akıtsın, geçmiş
baba ve atalarımızdan bazı kimseleri de bizim için diriltsin. Diriltecek
olanlardan bilhassa Kusay bin Kilâb'ı diriltsin ki o doğru sözlü, ulu bir
kişidir. Senin söylediklerini onlara biz soralım bakalım o gerçek mi, yoksa
boş, akılsız birşey midir? Yine Rabbin senin için bağlar, bahçeler, köşkler,
altından ve gümüşten hazineler yaratsın. Seni bunlarla zengin yapsın da artık
paraya pula ihtiyacın kalmasın, senin bizler gibi çarşı pazarda geçim peşinde
koştuğunu görmeyelim. Eğer istediğimiz şeyleri yaparsan, seni tasdik ederiz.
Bununla Allah katındaki mevkiini, dediğin gibi onun seni bir peygamber olarak
gönderdiğini öğrenmiş oluruz» dediler.
Resûl-i Ekrem
Efendimiz onlara cevaben: «Ben böyle şeyleri ne yaparım, ne de Rabbimden
isterim» dedi. Onlar yine bu uzun çekişme ve konuşmadan sonra, ona: «Senin
hakkında bize iyice kanaat geldi ki, bunlar sana Yemâme'de kendisine Rahman
denilen adanı öğretiyor. Vallahi biz Rahmân'a hiçbir zaman inanmayız. Yâ
Mu-hammed-, biz sana neticenin iyi olmayacağını hatırlattık. Vallahi ya sen, ya
biz yok olup gidinceye kadar senin yakanı bırakmayacağız» dediler. Sonra
kalkıp oradan ayrıldılar.[31]
Resûlullah (s.a.v.î'ın
hayatından, yukarıda sunduğumuz sahnede üç tane işaret vardır. Onlardan her
biri büyük bir önemi haizdir.
Birinci İşaret:
O işaret, Resûlullah'ın yürüttüğü da'vetin içyü-zündeki inceliği ayırmada bize
açıklık getiriyor. Yeni bir ideoloji sahipleriyle, devrim ve ıslahat
çığırtkanlarının; âdet olarak içlerinde gizledikleri gaye ve maksadlarıyla,
peygamber dâvasının birbirinden ayrılmasını, karıştırılmam asını sağlıyor.
Acaba Hz. Peygamber
(s.a.v.) da'vetinin arkasında, hükümdarlığa ulaşma arzusunu mu gizliyordu?
Yoksa, o zenginlik veya liderlik için güçlü bir mevkiye ulaşma arzusunu mu
gizliyordu? Yahut da kendisine isabet eden bir hastalık sebebiyle gözüne
görünen hayallerden mi kurtulamıyordu?
Bu ihtimallerin hepsi,
İslâm düşmanlarının ve tslâm'a fikrî savaş açanların ifrata vardırdıkları
birtakım tahminlerdir. Fakat, Alemlerin Rabbi'nin kendi elçisi için hazırladığı
yüce hayatın sırlarına bakınız!... Aziz ve Celîl olan Allah, Resûlü'nün
hayatını, her türlü ihtimalin kökünü kazıyan, her şübheye giden yolu tıkayan;
islâm'a fikrî savaş ilân eden kişileri, savaşlarında, saplandıkları yolda
onlara şaşkına çeviren sahne ve tablolarla doldurdu.
Kureyş müşriklerinin,
Resûlullah'ın dâvasının karakterini, risâ-letiyle bağdaşmayacak hedefleri ve
onun bu tekliflerden hiçbirine tenezzül etmeyeceğini çok iyi bildikleri halde;
bu ihtimallerin hepsini kafalarında tasavvur etmeleri ve Resûlullah ile
uzlaşma politikasına girmeleri, Allahü Teâlâ'nm açık hikmetlerinden biridir.
Ve esasen ilâhî hikmet böyle olmasını murad etti ki; tarih sonrada'n gelecek
olan îslâm düşmanlarının yalanlarını açıklasın.
Vom Vloten ve Won
Kromer gibi batılılar uzun uzun düşündüler... tslâm'a saldıracak ve şübhe
sokacak bir yol bulamadılar. Ancak gözlerini hakikata kapatıp, şu iddiada
bulundular: «Hz. Mu-hammed'in daVetindeki itici faktörler yalnızca başkanlık ve
liderlik arzusuydu...» Onlar böyle bir iddia ile kafalarım sert kayalara vururlarsa,
onları çok uzak mesafelere fırlatır tabiî...
Yüce Allah bu
müsteşriklerde önce bu düşünce ve arzuları teşvik etmek için Utbe bin Rebia ve
benzerlerini bu işte kullandı. Onların hepsini Hz. Muhammed'in önüne serdi ki,
yakın ve kolayca onlara nasip olsun ve hepsini Kureyş'e göstersin. Halbuki
Kureyş alçaldı ve ona boyun eğdi. Kaldırdığı silâhı ve peygamberlerle ashabına
uyguladığı işkence vasıtalarını elinden bıraktı. Mademki Hz. Peygamber
da'vetinin ve risâletinin arkasındaki arzu ganimet idi, niçin kendisine
verilen bu ganimete yönelnıedi ve Kureyş'in ileri gelenlerine yumuşak bile
davranmadı?
Hiç, başkanlık ve
hükümdarlık isteyen bir insan, kendisine uzun bir görüşme, rica ve tehdit
karışımı bir müzakere sonunda, istediği herşeyi vermeyi taahhüd edenlere karşı,
şu cevabla sözü keser atar mı?: «Ben size, mallarınızı istemek, aranızda şöhret
kazanmak ve başınıza lider olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni, size peygamber
olarak gönderdi. Bana bir de kitab indirdi. İyiliklerinizden dolayı cennetle
müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da azabla korkutucu olmamı bana emretti.
Benim size getirip tebliğ ettiğim şeyleri alır, kabul ederseniz o, dünyada ve
âhirette nasib ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip bana iade ederseniz, Yüce
Allah aramızda hükmünü verinceye kadar bana sabretmek ve katlanmak düşer.»
Sonra, Resûlullah'm
günlük yaşantısı bu sözlerine uymaktaydı. O, gizlice, kendi gayret ve
çalışmasıyla başkanlığa ve hükümdarlığa varmak için onları sırf diliyle
reddetmedi. Bilâkis Peygamberimiz, yemesinde ve içmesinde her türlü lüks ve
israftan uzaktı. Yaşayışın-daki durumu, fakir ve yoksulların durumundan üstün
değildi. Bu-hâri'nin rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Âişe Validemiz şöyle dedi:
«Re-sûlullah ts.a.v.) vefat ettiğinde mutfaktaki rafımda karnı aç bir adamın
karnını doyuracak kadar bir miktar arpa vardı. Ben ondan yedikçe artıyordu.»
Yine Buhâri'nin rivayet ettiği bir hadiste, Enes (r.a. şöyle diyor: «Resûlullah
(s.a.v.) vefat edinceye kadar ne hı-van üzerinde birşey yedi, ne de hâlis
buğday ekmeğinden yapılmış yufka ekmek yedi...[32]».
Resûlullah (s.a.v.),
giyim ve kuşamında da, ev eşyasında da çok sâde idi. Üzerinde yattığı hasır,
yanında iz bırakıyordu. Onun asla yumuşak birşey üzerinde yattığı bilinmiyor.
Hattâ bir gün, aralarında Hz. Âişe de bulunduğu halde. Peygamberimizin
hanımla- rı, geçim sıkıntısından şikâyet etti. Ondan günlük ihtiyaçlarının, giyim
kuşamlarının ve süs eşyalarının arttırılmasını istediler. Hattâ Sahâbe-i
Kiramın hanımlarından, kendi akranları olan hanımların hiçbirisinden, şan ve
şeref bakımından daha aşağı olmadıklarını bildirmek için Resûlullah'ın yanma
geldiler. Peygamberimiz (s.a.v.) kızarak başını önüne eğdi ve hiçbir cevab
vermedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetleri indi:
«Ey Peygamber!
Hanımlarına şöyle de: Eğer dünya hayatını ve onun ihtişamını istiyorsanız,
haydi geliniz; sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. Yok eğer
Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorsanız; haberiniz olsun ki Allah
içinizden güzel hareket edenler için pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır[33]».
Resûlullah bu iki
âyeti de onlara okudu. Sonra onlan, ya içinde bulundukları hale göre
kendisiyle birlikte yaşamayı kabul etmek,-ya da mal ve ziynet bolluğu ile
nafakalarının artmasını da ısrar etmekle başbaşa bıraktı. Fakat bu son durumu
tercih ettikleri takdirde, onlan bırakıp, güzellikle salıverecekti. Ama onlar
üzerinde bulundukları hale razı olarak Resûlullah ile birlikte yaşamayı tercih
ettiler[34].
Bütün bunlardan sonra,
artık akıl -ama hangi akılla- Hz. Pey-gamber'in nübüvvetinin doğruluğu
hususunda, nasıl şübheye düşebilir? Aklın veya düşüncenin, Resûlullah'm,
peygamberlikle zenginlik arzusuna veya liderlik sevdasına tutulacağını
zannetmesi nasıl doğru olabilir? Yukarıda zikrettiğimiz bu sahneden elde
edilen birinci işaret işte budur...
İkinci İşaret:
Bu ikinci işarette bize, Resûlullah'ın tutunduğu yol ve takındığı tavırda
bulunan hikmeti açıklıyor. Keyfiyeti ve türü ne olursa olsun, da'vet sonrasında
lüzumlu gördüğün her siyaseti ortaya koymak hikmet olur mu? Ve senin hedefin
olan gerçek bunların ötesinde olduğuna göre, her gördüğün yol ve sebebe
sarılma yetkisini sana şeriat koyucusu verdi mi? Hayır... Gerçekten îslâm
şeriatı gayelere yönelmeyi emrettiği gibi, sebeb ve yollara başvurmayı da
emretmiştir. O halde Allah'ın gayeye ulaşmak için vesile kıldığı belirli yolun
dışında; Allah'ın emrettiği gayeye varmak için herhangi bir yola girmen, senin
hakkın değildir. Siyâset-i Şer'iyye ve hikmet'in itibarî birçok anlamları
vardır. Fakat meşru kılınan sebeb ve vasıtaların hududu dahilinde olması
gerekir, o kadar...
Az önce naklettiğimiz
şeyler buna delildir. Resûlullah'm, Ku-reyş'in ileri gelenlerinden gelen
başkanlık veya hükümdarlık teklifini kabul ederek, liderliği ve başkanlığı
nefsinde toplayıp, ileride İslâm da'vetine âlet etmesi mümkün görülecek,
siyaset ve hikmet babında düşünülebilecek şeylerdir. Özellikle, sultan ve
hükümdarın kişiler üzerinde kuvvetli bir otoritesi vardır. İdeoloji ve ekol
sahiplerinin, halk kitlelerine kendi ideolojilerim ve ekollerini kabul ettirebilmek
için, kendi otoritelerini kullanma bakımından yönetimi ele geç.'rme fırsatını
kolladıkları bir gerçektir.
Fakat Resûlullah
(s.a.v.) böyle bir siyasete girmeye ve bunu dâvası için bir araç olarak kullanmaya
asla razı olmadı. Çünkü, bu bizzat da'vetin prensiplerine aykırı düşer.
Böyle bir tutumun,
siyaset ve hikmet türlerinden telâkkisi caiz olsaydı; elbette doğruluğu apaçık
olanla, yalanını gizleyen bir yalancı arasındaki fark ortadan kalkardı. Dâvalarında
sadık olanlar, ismi hikmet ve siyaset olan geniş bir yol üzerinde
gözbağcılar-la ve deccallarla yüz yüze kalırlardı.
Şübhesiz ki, bu dinin
felsefesi, her türlü gaye ve vasıtayı kullanmada doğruluk ve şeref kaideleri
üzerinde kurulmuştur. Nitekim gayeyi ancak, doğruluk, şeref ve kelime-i Hak
kıymetlendirir. Aynı şekilde vasıtayı da ancak kelime-i Hak, şeref ve doğruluk
prensiplerinin ta'yin ve tesbit etmesi gerekir...
Bundan dolayıdır ki
İslâm devletinin sahipleri; birçok hâl ve durumlarda, fedakârlık ve cihada
mecbur kalırlar. Çünkü tuttukları yol, sağa sola fazla yalpalanmaya izin
vermez.
Da'vette «Hikmet»
prensibini, sadece da'vetçinin işini kolaylaştırmak veya meşakkat ve
felâketlerden sakındırmak için meşru kılındığını sanmak yanlıştır. Bilâkis
da'vette hikmet (siyaset) in meş-rûiyetindeki sır, sadece insanların akıl ve
fikirlerine en uygun gelen yolları denemekten ibarettir. Bunun anlamı şudur:
Durumlar çeşitli olunca ve da'vet yolunun önüne karşı çıkma ve yoldan alıkoyma
gibi engeller dikilince; işte o zaman hikmet, sadece savaş için araç gereç
hazırlamak, malı ve canı feda etmekten ibaret olur. Gerçekten hikmet, ancak
birşeyi yerli yerine koymak demektir. Hikmet ile hilecilik ve dürüstlük
arasındaki fark işte budur.
Bir defasında Allah
Resulü, bazı Kureyş ulularının îslâm dinini öğrenmeye geldiklerini görmüş de
pek sevinmişti. Gayet memnundu, tüm olarak onlara yönelmişti. Onlarla
konuşuyor, îslâm ha-kikatlanndan tefsir
edilmesini istedikleri şeyleri onlara açıklıyordu. Hattâ onun bu memnuniyeti ve
onların, doğru yolu seçmelerine dair aşırı arzusu onu, gözleri âmâ olan Sahâbî
Abdullah bin Ümmü Mektûm'dan yüz çevirmeye sevketmişti. Resûlullah,
Kureyş-lilerle konuştuğu sırada, Abdullah bin Ümmü Mektûm çıkagelmiş, dinlemek
için yanlarında durmuştu. Bu son gelen âmâ sahâbî, Resû-lullah'a soru sormaya
başlamıştı. Resûlullah da fırsatı kaçırmamaya gayret ediyordu. Bunun için
Abdullah bin Ümmü Mektûm'a karşı başka bir zamanda cevab vereceğini söyledi.
Bunun üzerine Yüce Allah, Resûlü'nü «Abese» sûresinde: «Yanma kör bir kimse
geldi diye yüzünü asıp çevirdi» buyurarak azarladı. Ve her ne kadar Peygamber'in
maksadı meşru ve güzel idiyse de, Allah onun bu içtihadım doğru bulmadı. Bunun
sebebi şu idi: Bu tutum, bir müslümanın gönlünü kırmayı veya ondan yüz çevirme
belirtisini, müşriklerin kalbini kazanmak için bir müslûmana iltifat etmemeyi
ifade ediyordu. Bu ise meşru ve makbul olmayan bir tutumdu.
Özet olarak
diyebiliriz ki; bir müslümanın, İslâm'ın ahkâm ve prensiplerinden herhangi
birini değiştirmeye veya da'vet ve öğüt vermede hikmete uyma adı altında,
Şeriatın hudutlarını çiğnemeye ya da onu hafife almaya hakkı yoktur. Çünkü
hikmete; ancak Şeriatın hudutları, prensipleri ve ahlâki kaideleri dahilinde
sınırlandırılmış ve kayıtlandırılmış olduğu zaman hikmet olarak itibar olunur.
Üçüncü İşaret:
Bu işareti biz, Kureyş'in, Resûlullah'a uysun diye, şart koştuğu şu istekler
karşısındaki durumundan çıkarıyoruz. O öyle bir durum idi ki; Yüce Allah o
hususta kendi elçisini desteklemişti. Bütün müslümanların zikretfği şu
âyet-i kerimeler onun hakkında
indi: «Onlar şöyle dediler, bize yerden kaynaklar fişkırt-madıkca sana
inanmayacağız. Veya hurmalıkların, bağların olup aralarından ırmaklar
akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi göğü tepemize parça parça düşürmeli,
ya da Allah'ın ve melekleri karşımıza getirmelisin. Veya altın bir evin olmalı,
yahut göğe yükselmelisin, ama oradan okuyacağımız bir kitab indirmezsen yine o
yükselmene inanmayacağız[35]».
Yüce Allah'ın
müşriklerin bu isteklerini yerine getirnıeyişindeki sebeb bazılarının
zannettiği gibi: «Hz. Peygamber'e Kur'an mucizesinden başka mucizeler
verilmedi, bunun için de Allah anların bu isteklerini yerine getirmedi»
şeklinde değildir. Asıl sebeb şudur ki; Allah - Azze ve Celle - ism-i ezelisi
ile müşriklerin küfürlerin-den, inatçılıklarından ve Hz. Peygamber ile istihza
etmekte ileri gitmelerinden dolayı, bunları istediklerini b'Iiyordu. Nitekim
bu teklif ettikleri isteklerin türünde ve isteme üslûplarında çok açıktır.
Allah onların iyi niyetlerini, isteklerindeki samimiyeti ve Resûlullah'ın doğruluğuna
olan güvenlerini pekiştirmek için geldiklerini bilseydi; elbette onların bu
isteklerini gerçekleştirirdi. Fakat bu konuda, Ku-reyş'in durumu, Yüce Allah'ın
başka bir âyette niteliğini belirttiği hale uygun düşmektedir. O âyet şöyledir:
«Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan çıkmaya koyulsalar, yine, (Gözlerimiz
döndü, biz herhalde büyülendik) derler[36]».
Okuyucu bu konuyu
öğrendiği takdirde, Yüce Allah'ın elçisine, ileride açıklayacağımız çeşitli
mucizeleri lütfetmesi ile bu konu arasında bir çelişkinin olmadığını daha iyi
anlamış olacaktır.[37]
îbn tshâk, Mûsâ bin
Ukbe ve başkalarından çeşitli isnatlarla şöyle rivayet edilmiştir: Kureyş
kâfirleri Resûlullah (s.a.v.)'ı öldürme hususunda sözbirliği ettiler. Bu
konuda, Muttalib Oğullarıyla da, Hâşim Oğullarıyla da gidip, konuştular; ama
onlar Hz. Peygamber'i Kureyş kâfirlerine teslim etmeye yanaşmadılar.
Kureyş, Resûlullah'ı
öldürmeyi başaramayınca; Resûlullah, ona tâbi olanlar, Resûlullah'ı koruyanlar,
bir de Hâşim Oğulları ve Muttalib Oğullarıyla ilişkileri kesmeye karar
verdiler. Bu münâsebetle de kendi aralarında şu aşağıdaki konuları içeren bir
protokol imzalayıp, Kabe'nin içine astılar:
a - Onlardan
kız alınıp, verilmeyecek,
b - Onlardan
hiçbir şey alınıp, satılmayacak,
c - Onlara
gidip ulaşacak bir rızık yolu bırakılmayacak,
d-Onlardan
gelen bir barış teklifi kabul edilmeyecek,
e - Onlara
herhangi bir şefkat ve merhamet gösterilmeyecek.
Bu konularğ, Muttalib
Oğulları'nın Resûlullah'ı öldürmek için kendilerine teslim edinceye kadar
geçerlidir.
Kureyş, bu anlaşma
metnine, bi'setin yedinci yılının Muharrem ayından başlamak üzere, onuncu
yılına kadar bağlı kaldı. Bu sözleşmenin yalnızca iki yıl devam ettiği de
söylenmektedir.
Mûsâ bin Ukbe'nln
rivayeti, bu olayın, Resûlullah'ın. ashabına Habeşistan'a hicret etmelerini
emretmesinden önce vuku bulduğunu göstermektedir. Halbuki Resûlullah, onlara bu
muhasara sırasında hicret etmelerini emretmişti, tbn İshak'ın rivayeti ise; bu
belgenin, Ashabın, Habeşistan'a hicretinden ve Hz. Osman'ın müslüman olmasından
sonra kaleme alındığını göstermektedir.
Hâşim Oğulları,
Muttalib Oğulları, onlarla birlikte bulunan müs-lümanlar ve Peygamberimiz,
Muttalib Oğulları Mahallesinde muhasara altına alındı. Zaten Mekke'de çeşitli
mahalleler bulunmaktaydı. Muttalib ve Hâşim Oğullarında müslümanlarla kâfirler
bu mahallede toplandılar. Müslümanlar dindarlıklarından, kâfirler ise onları
koruduklarından dolayı bu hâdiseye mâruz kalmışlardı. Ebû Leheb bu hâdisenin
dışında idi. Çünkü o, çıkıp Kureyş'in yanma gitmişti. Böylece de Hz.
Peygamber'e ve ashabına karşı müşriklerin yanında yer almıştı.
Hz. Peygamber
Efendimiz ve Ashabı, bu üç yıl boyunca çok darlık içinde yaşadılar. Belâ ve
musibet gittikçe artmıştı. Sahih-i Buhâ-rî'de, müslümanların ağaç yapraklarını
yiyecek kadar açlığa ve sıkıntıya düştükleri rivayet edilmektedir. Süheyl! şunu
nakleder: Mekke'ye bir ticaret kervanı gelince, Resûlullah'ın ashabından herhangi
biri, çoluğuna çocuğuna azık olacak herhangi bir yiyecek satın almak için
çarşıya gelir, bunu gören Ebû Leheb hemen ayağa kalkarak şöyle derdi: «Ey
tacirler! Muhammed'in ashabına fiat-ları öyle yükseltin ki, sizden birşey satın
planlasınlar. Malların fi-atını kat kat artırın ki, açlıktan inim inim inleyen
çocuklarının yanına, elleri boş olarak dönsünler.»
Bu iktisadî kuşatmanın
üçüncü yılının başlarında Kusay Oğullarından bir grup bu olayı kınayınca kendi
aralarında yaptıkları anlaşmayı bozmak üzere karar aldılar. Halbuki, Yüce
Allah, anlaşma metninin yazıldığı sahifenin üzerine bir ağaç kurdu (güve) musallat
etmişti. İçinde sözleşme metninin bulunduğu bu sahifenin büyük kısmını, bu kurt
yiyip bitirivermişti. İçinde Allah'ın zikredildiği cümleler hariç, ondan hiçbir
şey geriye kalmamıştı.
Resûlullah (s.a.v.) bu
olayı, amcası Ebû Tâlib'e haber verince, o da: «Bunu sana Rabbl'n mi haber
verdi?» dedi. Resûlullah da «evet» diye cevab verdi. Ebû Tâlib taraftarlarıyla
birlikte doğruca Kureyş'in yanına gitti. Sahifeyi kendisine getirmelerini
istedi. Onlar da, dü-rülmüş bir şekilde getirdiler sahifeyi. Ebû Tâlib:
«Yeğenim bana şöyle bir haber getirdi. Bugüne kadar bana asla yalan söylemedi.
O, (Allahü Teâlâ'nm, sizin yazmış olduğunuz sahifeye bir kurdu musallat
ettiğini, içinde zulüm ve akraba ile münâsebeti kesmeyi ihtiva eden maddelerin
tümünü yiyip bitirdiğini savunuyor.) dedi. Eğer olay söylediği gibi olmuşsa,
artık bu sahifeyi kaldırınız ve yanlış görüşünüzden vazgeçiniz! Vallahi,
bizden en son kişi can verinceye kadar onu size teslim etmeyiz. Yok eğer
söylediği boş lâf ise; . yeğenimizi size teslim edeceğiz, ne istiyorsanız onu
yapın.» diye ilâve etti. Onlar da: «Söylediğin hususa razıyız.» Sahifeyi
açtıklarında, Resûlullah'ın anlattığını olduğu gibi gördüler. Ama yine de, Ebû
Tâlib'e «Bu yeğeninin bir büyüsüdür» demekten kendilerini alamadılar. Bu olay,
onların zulüm ve taşkınlıklarını artırdı.
Sonra Kureyş
müşriklerinin Heri gelenlerinden beş kişi, bu iktisadi kuşatmaya son vermek ve
sahifeyi yırtmak için Kabe'ye gittiler. Bunlar: Hişâm bin Amr bin el-Hâris,
Zübeyr bin Ümeyye, Mut'-ım bin Adiyy, Ebû'l-Buhterİ bin Hişâm ve Zem'a bin
el-Esed idi.
Bu anlaşmayı bozmak
için, açık bir şekilde çalışanların ilki Zübeyr bin Ümeyye idi. Bir gün, o
Kâbenin yanında bulunan halkın yanına gelerek: «Ey Mekke halkı! Biz yiyelim
içel'm, güzel elbiseler giyinelim, öbür taraftan, Hâşim ve Muttalib Oğulları
alışverişten mahrum edilsinler, sefalet içinde kıvranıp helak olsunlar; doğru
mudur?... Vallahi, akrabalık bağlarını kesen bu zalim sahife yırtılma-dıkça,
yerime oturmam dedi.
Bunun üzerine beş
kişiden diğerleri de Zübeyr'in sözlerine benzer şeyler söylediler. Hemen
Mut'ım bin Adiyy yerinden kalkarak doğruca, Hâşim ve Muttalib Oğulları
Mahallesine giderek, orada bulunanlara çıkıp evlerine gitmelerini söylediler.[38]
Bu zalim ambargo,
Resûlullah'm ve Ashabının üç yıl boyunca karşılaştığı sıkıntı ve şiddetin
zirvesini teşk.l eder. Okuyucu, Hâşim ve Muttalib Oğullan müşriklerinin,
sıkıntılara katlanma konusunda müslümanlarla beraber olduklarını, Resûlullah'ı
terketmeye razı olmadıklarını görmüştür.
Bu müşriklerden ve
onların bu tür davranışlarından söz etmek İstemiyoruz. Zaten onları buna
sevkeden âmil, akrabalık taassubu ve kendilerine de bulaşan zilleti ortadan
kaldırma duygusu olmuştu. Şayet onlar, Hâşim ve Muttalib Oğullarının dışındaki
Kureyş müşrikleri ile Hz. Muhammed'in arasından çekilmiş olsalardı, bir
fırsatını gözetip hemen Hz. Muhammed'i inanç ve dine bakmadan öldürürlerdi.
Öyle ise onlar
gönüllerinde besledikleri iki arzuyu birleştirmeyi tercih ettiler:
1. Arzu: Şirk üzerinde sebat ve Hz. Muhammed'in
getirdiği ger-çeğe karşı direnmekte ısrar etmek.
2. Arzu:
îster hak, ister bâtıl
üzere olsun yakını,
yabancının zulmünden ve saldırısından korumaya çağıran hamiyyet
duygusuna uymak.
Başlarında îlesûlullah
olmak üzere, müslümanlan bu duruma sabretmeye zorlayan faktör; Allah'ın emrine
uymak, dünyaya karşı âhireti tercih etmektir. Onların nazarında dünya;
Allah'ın rızasının yanında sözünü etmeye değmeyecek kadar basittir.
Bir kısım îslâm
düşmanlarının şöyle konuştukları duyulur: Hz. Muhammed'in da'vetinin ardında,
Muttalib ve Hâşim Oğulları milliyetçiliği yatmaktadır!
Kureyş müşriklerinin
müslümanlara karşı uyguladıkları boykottaki olumsuz tavırları buna delildir!
Aslında bu sözler
açıkça bir safsatadır. Şeklen bile olsa, herhangi bir mantık örgüsüne
dayanmamaktadır.
Bu itibarla, bir
yabancı elin Hz. Muhammed'e uzanmasında veya içeriden birinin ona kötülük
yapmaya kalkışmasında; câhiliyyet taassubunun, Hâşim ve Muttalib Oğullarını
yeğenlerinin hayatını kurtarmaya sevketmesi çok normaldir.
Câhiliyyet hamiyyeti,
akrabalık duygusunun bu gibi bir taassuba sevkettiği vakit hiçbir prensibe,
kaideye bakmaz. Bu konuda hak veya bâtıl ile etkilenmez. O, sadece bir
asabiyettir. Asabiyyetin dışında başka birşey değildir.
Şundan dolayı,
Resûlullah'ın akrabalarında, görünüşe göre, iki tezat sıfatın bulunması imkân
dahilindedir. Bunlardan biri; Resû-lulaah'ın da'vetini inkar ve da'veti
küçümseme. Öbürü ise; diğer müşriklere karşı ona yardım etme.
Bununla birlikte,
Resûlullah'ı korumalarının ardından, Peygamberimiz için ne gibi bir fayda
sağlanmıştır? Resûlullah'ın ve ashabının uğradıkları işkenceye, onlar da
uğradılar. Kureyş müslüman^ lara ilân ettiği boykotun aynısını, hiçbir eksiitme
yapmadan Hâşim ve Muttalib Oğullarına da ilân etti.
Akrabalarının
Resûlullah'ı korumaları, da'vetini korumak anlamına gelmez. Bu himaye yalnızca
onun şahsına aittir. Bu himaye, müslümanlar tarafından, düşmanın tuzağını
bozma, kâfirleri yenme ve cîhad etme metodlanndan biri gibi kârlı bir iş yapma
imkânına sahib olsaydı, şübhesiz ki bu, beğenilen bir gayret, tutunula-cak bir
yol olurdu.
Resûlullah ve Ashabına
gelince; onları bu dar boğazda tutan şey neydi, acaba? Bu zor duruma katlanmanın
ardından ne gibi bir sonucu umuyorlardı?
Hz. Peygamber'in
risâletini, Ashabının ona inanmasını sol bir devrim olarak yâni; fakir ve
yoksulların zenginlere karşı ayaklanmaları olarak yorumlayan kişiler, bu
sorulara ne ile cevab verecekler?!
Müşriklerin, Hz.
Peygamber'e ve müslümanlara uyguladıkları zulüm ve işkencelerin bir halkasını
sunmuş olduk. Bu zulüm ve işkencelerin tümünü düşünerek onların ışığında şu
soruya cevab aramak lâzım. Soru şu: Mekke tüccarına ve Mekke'deki iktisadî faaliyetleri
yürüten zenginlere karşı duyulan kinin
öncülük yaptığı ye açlığın ilham ettiği iktisadi bir devrimin, İslâm Da'veti
olduğunu iddia etmek nasıl doğru olur?
Müşrikler, İslâm'a
da'vetten vazgeçmek şartıyla, Peygamberimize, mal-mülk ve başkanlık teklif etmişlerdi.
Resûlullah buna niçin razı olmadı? Resûlullah'ın ashabı, - madem ki gayeleri
karınlarını doyurmaktır- Kureyş'in teklifini kabul etmesi için niye
Re-sûlullah'ı buna zorlamadılar?
Hiç sol bir devrimi
yapanlar, ceplerine girecek paradan ellerine geçecek egemenlikten daha fazla
birşey isterler mi? Hz. Peygam-ber'e ve ashabına, kavmiyle arasmdaki her türlü
iktisadî ve içtimai münâsebet yolları kapatılmıştı. Ellerine geçecek ne bir
ticari eşya, ne de; evlerine girecek herhangi bir gıda maddesi bırakılıyordu.
Hattâ ağaç yapraklarını yemeye kadar vardılar. Onlar yine bu duruma sabrediyor
ve peygamberler ini içtenlikle seviyorlardı. Bir lokma ekmek için içinde
ihtilâl arzusu dalgalanan kişiler böyle mi yapar?
Hz. Peygamber ve
ashabı Medine'ye hicret ederken, çeşitli mal ve mülklerini bırakıp, Medine'nin
yolunu tuttular. Mala karşı besledikleri arzuların tümünden sıyrıldılar.
Allah'a olan imanlarından, dolayı, bir karşılık beklemediler. Arkalarında
bıraktıkları mülke, ter-kettikleri dünya malına hiçbir kıymet vermediler. İslâm
Da'veti'nin, bir lokma yiyecek için yapılan sol bir ihtilâl olduğuna, hiç delil
olur mu bunlar?!
Bazan bu kişiler kendi
düşüncelerine, şu aşağıdaki iki mülâhazayı delil gösteriyorlar:
1— Hz.
Peygamber'e Mekke'de inananların ilk grubu, genellikle, fakirlerden,
kölelerden ve kimsesizlerden oluşmaktaydı. Bu durum, onların sıkıntılarını
gidermek için Hz. Muhammed.'e uyduklarım gösteriyor, yâni bir delildir. Bu
fakir müslümanlar, yeni dinin gölgesinde kendilerine daha iyi bir iktisadi gelecek sağlayacaklarım umuyorlardı. Bu da,
yine bir delildir.
2— Bu fakir
müslümanlara, çok geçmeden dünyanın ufukları açıldı. Mal ve servet, onlara
âdeta koştu. Resûlullah'ın hareketi, bu gayeye varmayı hedef edinmişti. Bu da
bir delildir.
Bu kişilerin, bu iki
varsayımla iddialarına delil getirdiklerini kavrayınca, düşüncelerinin nasıl
bir hayal mahsûlü olduğunu daha iyi anlarız.
Hz. Peygamber'in ilk
arkadaşlarının, çoğunlukla fakir ve kölelerden olduğu doğrudur. Fakat bu
hakikat ile şu vehim ve hayal mahsûlü düşünce arasında herhangi bir alâka veya
münâsebet mevcut değil. Çünkü bir nizam halk arasında adalet mekanizmasını çalıştırmak
da, zalim, mütecaviz ve gaddarların elini kırmakta ise; hayatlarım zulüm ve
gaddarlıkla sürdürenlerin ona tavır alması hattâ harb açması tabiidir... Çünkü
bu şeriat onlara yağma ve beleş kazanç yerine malî sorumluluk yüklemektedir.
Yine zayıfların ve ezilmişlerin böyle bir nizama koşması tabiîdir. Hattâ sömürü
ve vurgunculukta hesabı olmayan her insanın da ona itibar etmesi kaçınılmazdır.
Çünkü bu şeriat onlara yağma ve vurgun değil helâ-lından nimet takdim
etmektedir. Yahut en azından, bu nizam o tip insanlara angarya ve fuzuli yük
yüklemiyor da, ondan rağbet ediyorlar...
Resûlullah'm etrafında
bulunanların tümü, onun hak üzere bulunduğunu, Allah tarafından gönderilmiş
bir elçi olduğunu kesinlikle kabul ediyorlardı. Fakat Kureyş liderlerinin
içinde, onun getirdiği hakikati kabullenmeye engel teşkil edecek duygular
vardı. Ama fakir müslümanlann ise, inandıklarına boyun eğmeye engel olacak
duyguları yoktu.
Her araştırmacının
anlayacağı bu hakikat ile, bu kişilerin iddiaları arasında bir bağıntı var mı
hiç?
Resûlullah'm îslâmi
da'vette tak:p ettiği stratejinin; müslüman-ların çeşitli servet kaynaklarını
ele geçirmelerini, kralların tahtlarına konmalarını, egemenliklerini
ellerinden almalarını, hedef edindiği hususuna gelince, - ki müslümanlann buna
daha sonra fiilen ulaştıklarını delil gösteriyorlar- vallahi, bu konu, doğu ile
batıyı birleştirmeye gayret göstermek gibi birşeydir. Bu ise imkânsızdır.
Müslümanlar,
müslümanhklarında sadık kalarak kısa bir zaman içinde, İran ve Bizans
topraklarını ellerine geçirmiş iseler; bu hiç onların, Bizans ve İran'ın
tahtını ele geçirmek maksadıyla müs-lüman olduklarına delâlet eder mi?
Eğer onlar,
İslâmlıklarının arkasında, ne olursa olsun dünya nimetlerinden birine
kavuşmayı, gaye edinselerdi, elbette bu fetihler gerçekleşemezdi. Bu
fetihlerin mucize olacak bir tarafı da kalmazdı.
Hz. Ömer (r.a.)
Kadisiye ordusunu hazırlayıp, komutanı Sa'd b. Ebi Vakkas'ı uğurlarken,
Kisrâ'mn hazinelerine göz dikseydi ve onun tahtı gibi bir tahta oturmayı ve
Kisrâ gibi bolluk içinde yaşamayı arzu etseydi; ordu komutanı Sa'd (r.a.) eli
boş ve yenilgiye uğramış olarak geri dönerdi. Ama onlar, Allah'ın dinine
yardım
etmek için cihad
konusunda Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Allah da onların bu sadakati
arından dolayı, kendilerine hiç beklemedikleri zenginlikleri ve hâkimiyeti
ellerine geçirmeyi nasîb etti. Kadislye savaşında müslümanların gayesi, servete
kavuşmak, nimetler içinde yüzmek ve hayatın tadını çıkarmak olsaydı; Rıb'i bin
Âmir, lükse boğulmuş çadırı küçümseyerek Rüstem'in yanına girmezdi. Mızrağının
ucuyla, yerdeki halıya ve kıymetli yastıklara basmazdı. Rüstem'e de: «Eğer
İslâm'ı kabul ederseniz, sizleri serbest bırakacağız, mallarınızı ve
arazilerinizi de size terkedeceğiz!» demezdi. Mah-mülkü, toprağı ele geçirmek
için gelen bir adam hiç böyle konuşur mu?
Gerçekten Allahü
Teâlâ, tüm dünyanın mukadderatını onlara vermişti. Çünkü onlar bunu hiç
düşünmemişlerdi. Onların düşüncesi, yalnızca Allah'ın rızâsını kazanmaya
yönelikti. Eğer onlar, cihad ederken bu gayeleri hedef edinselerdi, hiçbir şeye
ulaşamazlardı.
Bunlarla ilgili
mes'ele yalnızca Allah'ın kanununun gerçekleşmesiyle ilgilidir. Bu konuda Yüce
Allah şöyle buyuruyor;
«Biz de istiyorduk ki,
o yerde, ezilmekte olanlara lütuf yapalım .onları hayırda önderler yapalım ve
kendilerini (Fir'avun'un yerine) mirasçılar kılalım» (Kasas, âyet: 5). Her
akıl, bu kanunu, kolaylıkla kavrayabilir. Yalnız bir şartla. O da: bu aklı
taşıyan kişinin, herhangi b"r arzu ve gayeye köle olmaktan bağımsız
olması lâzım.[39]
Resûlullah Sallâllahü
Aleyhi ve Sellem, Ashabının karşılaştığı musibetleri görünce ve onları korumaya,
onlara yapılan işkencelere engel olmaya güç yetiremeyince, onlara şöyle
buyurdu: «Siz Habeşistan'a gitseniz iyi olur. Habeş hükümdarının yanında hiç
kimse zulme uğramaz. Orası emniyetli bir ülkedir. Allah sizi belki orada
ferahlığa kavuşturur».
Bunun üzerine
müslümanlar fitne çıkmasından çekinerek ve dinlerini muhafaza için Allah'a
sığınarak, Habeşistan'a gitmek üzere yola çıktılar. İslâm'da ilk hicret, bu
oldu. Muhacirlerin başta gelenleri arasında:
Osman bin Affan ve
Hanımı (Hz. Peygamber'İn kızı) Rukıyye,
Ebû Huzeyfe ve Hanımı,
Zübeyr bin Avvam,
Mus'ab bin Umeyr,
Abdurrahman bin Avf
gibi sahâbe-i kiram bulunmaktaydı. Böylece Habeşistan'da toplanan
sah&bllerin sayısı 80 küsur kişiye varmıştı[40].
Kureyş müşrikleri, bu
olup bitenleri görünce, hemen Abdullah bin Ebî Rebia ile Amr bin Âs'ı (henüz
müslüman olmamıştı) Habeş Kralı Necaşi'ye gönderdiler. Bu iki elçi yanlarında
Krala ve etrafındaki yüksek rütbeli subaylarla, bir kısım devlet büyüklerine
sunulmak üzere birçok hediyeler götürdüler. Gayeleri, Necaşî'den, yanına
sığınmış olan bu müslümanları kabul etmemesini ve onları tekrar düşmanlarına
teslim etmesini rica etmekti.
İki elçi, bu konuda
Necaşî ile konuşunca esasen Necaşî ile konuşmadan önce onlar, komutanlarla
konuşup getirdikleri hediyeleri onlara takdim etmişlerdi. Necaşî, müslümanlarla
bu yeni din hakkında konuşmadıkça onlardan hiçbirini kendilerine teslim etmeyi
kabul etmedi. Kureyş elçileri, Necaşî'nin huzurunda iken müslümanlar da onun
yanma getirildiler. Necaşi onlara: «Kavminizle aranızın açılmasına sebeb olan
bu din nedir? Halbuki siz, ne benim dinime, ne de diğer milletlerden herhangi
birinin dinine girdiniz» diye sordu.
Necaşi'nirı huzurunda
konuşmak için Ca'fer bin Ebû Tâlib seçilmişti. Ca'fer, Necaşİ'ye hitaben: «Ey
Hükümdar! Biz cahil bir millettik. Putlara tapardık. Lâşeleri yerdik. Her
kötülüğü yapardık, işlerdik. Akrabalarımızla münâsebetlerimizi keserdik.
Komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız, güçsüz olanlarımızı
ezerdi.
Yüce Allah, bize
kendimizden soyunu sopunu, doğruluğunu eminliğini, iffet ve nezahetini b'lip
tanıdığımız bir peygamber gön-derinceye kadar, biz bu durumda ve bu tutumda
idik. O peygamber, bizi Allah'a, Allah'ın birliğine inanmaya, O'na ibâdete,
bizim ve atalarımızın Allah'tan başka tapınageldiğimiz taşlan ve putları
bırakmaya da'vet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi,
komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize
emretti. Her türlü ahlâksızlıktan bizi nehyetti... Biz de onu tasdik ve ona iman
ettik. Onun Allah'tan getirip, tebliğ eylediği şeylere tâbi olduk. Bu yüzden
kavmimiz bize düşman kesildi. Zulmetti. Bizi dinimizden döndürmek, Allah'a
ibâdetten vaz-geçirip tekrar putlara taptırmak için türlü işkencelere ve mihnetlere
uğrattılar. Bizi perişan edip çeşitli zulüm ve işkencelere uğratıp, iyice
sıkıştırınca biz de senin ülkene sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin
himayene ve komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme, haksızlığa
uğramıyacağımızı ummaktayız» dedi.
Bu sözler üzerine,
Necaşî, Ca'fer'den Hz. Peygamber'in Allah katından getirdiği Kur'an'dan
blrşeyler okumasını istedi.
Hz. Ca'fer (r.a.),
Meryem sûresinin başından bir miktar okudu. Necaşi kendisini tutamayıp, sakalı
ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra onlara şöyle dedi: «Gerçekten bu, tsâ
Aleyhisselâm'in getirdiği aynı kandilden fışkırmış bir nurdur» dedi. Kureyş
elçilerine dönüp: «Gidiniz, vallahi, ben ne onları size teslim ederim, ne de
onlara bir kötülük düşünürüm» dedi.
Kureyş elçileri gelip,
Necaşi'ye: «Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu îsâ'ya ağır bir söz söylüyorlar.
Onlara adam gönderip îsâ için ne söylediklerini bir sor» dediler. Necaşi, Hz.
îsâ hakkındaki düşüncelerini sormak üzere muhacirlere adam gönderdi: Hz.
Ca'fer bin Ebû Tâllb gelip: «Biz, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in bize
getirdiğini söyleriz. Peygamberimiz, Îsâ hakkında şöyle diyor: «O, Allah'ın
kulu, ruhu, dünyadan ve erden vazgeçerek kendini Allah'a adamış bir kız olan
Meryem'e ilkâ eylediği kelimesidir» dedi. Hz. Ca'fer'in bu sözleri üzerine
Necaşi elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü aldı ve: «Vallahi, Meryem oğlu
îsâ da zaten, sizin söylediğinizden fazla birşey değildir. Arada bu çöp kadar
bile fark ,yoktur!» dedi. Sonra elçilerin hediyelerini kendilerine iade etti ve
kendi ülkesine sığınmış olan müsîümanları daha fazla koruyacağını belirtti.
Elçiler de eli boş olarak Kureyş'in yanma döndüler.
Bir zaman geçtikten
sonra, Habeşistan'daki muhacirlere, Mekke halkının müslüman olduğu haberi
ulaştı. Onlar da bu haber üzerine ülkelerine geri döndüler. Mekke'ye
yaklaştıkları vakit, Mekke halkının müslümaniığı kabul etmeleriyle ilgili
duydukları haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Muhacirler ya gizlice veya bazı
müşriklerin himayesi altında Mekke'ye girebildiler. Onların toplamı otuzüç
erkekten ibaretti. Bunların arasında altı tane de kadın vardı. Böylece
sayıları 39'a yükselmiş oluyor. Bir kısmı Osman.bin Maz'un'un, bir kısmı da
Velid bin el-Muğîre'ntn himayesinde Mekke'ye girdiler. Ebû Seleme de Ebû
Tâlib'in himayesinde Mekke'ye girdi.[41]
Müslümanların
Habeşistan'a hicret etmeleri olayından üç tane önemli işaret çıkarıyoruz:
Birinci İşaret:
Hakikaten din müessesesi, dine sarılma ve dinin direklerini ayakta tutma, her
türlü gücün kaynağı ve esasıdır. Din her türlü mal, mülk ve hürriyet hakkım ve
şerefini korumak için bir surdur, hisardır. Bunun için İslâm da'vetçilerinin ve
mücahidlerinin başta gelen ödevleri dini ve dinin prensiplerini korumak için bütün
imkânlarını seferber etmek, inancı korumak ve kalblere iyice yerleştirmek için
de, yeri-yurdu, malı ve canı vasıta yapmaktır. Hattâ inanç uğrunda bunları
feda etmek gerektiği zaman, hepsini feda etmek farz olur.
Zira din ortadan
kaybolunca veya yenik düşünce artık onun ardından ne yerin-yurdun, ne de
mahn-mülkün bir yararı olur. Bilâkis onun arkasından yine bunların gitmesi çok
çabuk olur. Ama dinin durumu güçlü, dayanakları toplumda dimdik, inanç prensipleri
de kalblere iyice kök salmış ise, onun yolunda gitmiş olan, malın, yerin ve
yurdun tümü geri döner... Hattâ, basiret, şeref ve kuvvet surları bunları
koruduğu için eskisinden daha güçlü olarak geri döner.
Tarihin akışına göre,
Allah'ın kanunu dünyada şöyle cereyan etmiştir: Maneviyatı kuvvetli olanlar,
kazançlarını ve maddî güçlerini daha iyi korumuşlardır. Bir millet, ahlâki
bakımdan zengin, inanç yönünden dürüst, sosyal prensipler bakımından sağlam
ise; o milletin birbirine olan bağı daha sağlam, kalıcılığı daha köklü, her
yönü daha güçlü olur. Bir millet de, ahlâki bakımdan fakir, inanç yönünden
zayıf, sosyal düzen ve prensipler bakımından eğri ve çarpık ise-, o milletin
maddi saltanatı çöküntüye, maddî kazançları da zevale doğru gidiyor demektir.
Bazan inanç konusunda
bir milletin doğru yoldan uzaklaşmış, ahlâkî ve sosyal seviyesinin düşmüş
olduğuna rastlamak mümkündür. Bununla birlikte o millet, maddi saltanatı ve
gücü yönünden ayakta durmaktadır. Fakat o millet gerçekte korkunç bir felâkete
doğru yuvarlanmaktadır. Bu gidişin hareketini ve sür'atini duymamanın asıl
sebebi; tarihin ve çağların ömrünün uzunluğu karşısında, insan hayatının kısa
oluşudur. Bu gibi hareketi ancak tarihin uyanık gözü görür, yanılan ve gafil
olan insanın gözü değil...
Bazan yine, sağlam
inancı koruma uğrunda ve düzgün bir sosyal nizamı kurma yolunda maldan,
servetten ve vatandan oluşan maddi dayanaklarının tümünü yitirmiş bir millete
rastlamak mümkündür. Fakat bu kısa bir dönemdir. Sonunda bu sağlam akide üe
ona bağh olan ahlâk ve sosyal nizamın sahipleri; ellerinden alınmış
vatanlarını, gasbedllmiş mallarım tekrar ellerine geçirirler. Eski kuvvetleri
daha fazlasıyla kendilerine geri gelir.
tnsan hayatında ve
dünyada bunun en güzel şekli ancak İslâm inancında bulunmaktadır. O da
Allah'ın yeryüzündeki kullarına gönderdiği kendi dinidir. Âdil ve dürüst
sosyal bir nizam da, yine ancak İslâm nizamında bulunmaktadır. Bunun için
îslâm'a da'vetin esası, onun uğrunda malı, vatanı ve hayatı feda etmek olmuştur.
Müslümanlar ancak bununla malı, vatanı ve hayatı kendilerine garanti
edebilirler!..
İslâm'daki hicret
prensibi bunun için meşru olmuştur. Resû-lullah Sallâllahü Aleyhi ve Sellem
Ashabına - müşriklerin eziyetinden dolayı kendisiyle birlikte onların üzerine
bir fitne kopacağı korkusu ortaya çıktıktan sonra - hicrete ve vatanı
terketmeye izin verdi.
Herkes bilir ki, bu
hicret din uğrunda çekilen azab ve işkenceler arasında en zorundan bir iştir.
Hicret hakikatta, işkence ve eziyetten dolayı kaçmak değil, aksine zafer ve
kurtuluşa gelinceye kadar, çileyi değiştirmektir. Yine bilinen bir gerçektir
ki, o vakit Mekke, Dâr-i İslâm değildi ki, akla şöyle bir soru gelebilsin:
Saha-be-i Kiram nasıl İslâm diyarını terkedip canlarım kurtarmayı arzu , ederek
bir kâfir memleketine sığındılar?
Mekke, Habeşistan ve
diğer yerler o zaman, müsavi idi. Bir sahâbi için o yerlerden hangisi dinin
icaplarını yerine getirmeye ve dînin:
yaymaya daha yararlı ise ikamet için orası ona daha uygun oluyordu.
Dâr-ı İslâm'dan
hicretin hükmü ise, farz, caiz ve haramlık arasında değişiklik arzeder. Bir
müslümanın yaşadığı yerde, namaz, oruç, ezan, hacc gibi Şeâir-i îslâmiye'yi
yerine getirme imkânı olmadığı zaman, oradan hicret etmesi farz olur. Bir
müslümanın, yaşadığı ülkede kendisini sıkıntıya sokan bir belâ başına gelirse,
o vakit, bir başka İslâm ülkesine hicret etmesi caiz olur. Yine bir müslümanın
ülkesini terk etmesi, Islâmi farzlardan birinin ihmalini gerektiriyor ve o
farzı yerine getirecek bir başkası da bulunmuyorsa, o zaman hicret haram olur[42].
İkinci İşaret:
Bu işaretten, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Hz. îsâ (a.s.)'nm getirdikleri arasında
bulunan gerçek alâkayı öğreniyoruz. Necaşi, Hz. İsa'nın dini üzere amel
etmiyordu. Sam.mî bir Hris-tiyandı. Hristiyanlığı terkedip başka bir dine
geçmeyişi; akideleri İncil'e ve Hz. İsa'nın getirdiklerine ters düşen müşrik
elçilere yardım etmeyişi, samimiyetinin bir gereğiydi.
Yâni İncil'e ve Hz.
İsa'ya bağlı olduklarını savunan bugünkü hrisUyanların: -tsâ Allah'ın oğludur.
O, üçün üçüncüsüdür» gibi sözleri doğru olsaydı; şübhesiz ki, Necaşi bu söze
sarılarak, müs-lümanlann sözünü reddeder; Kureyş elçilerine, geldikleri konuda
yardımcı olurdu.
Fakat biz Necaşî'nin;
Hz. İsa'nın hayatıyla ilgili Kur'an'ın verdiği bilgilere ve Kur'an
âyetlerinden dinlediği şeylere şu sözüyle açıklama getirdiğini görüyoruz :
Necaşi: «Hz. îsâ'nın getirdiği şeylerle, bu Kur'an âyetleri aynı kandilden
fışkıran bir nurdur» demiştir. Necaşî bu sözünü, etrafında bulunan ehl-i kitab
bilginleriyle yüksek düzeydeki görevlilerinden oluşan bir dinleyici grubunun huzurunda
söylüyor.
Bu durum, bütün
peygamberlerin sadece tek inancı (iman esaslarını) getirdiklerini ve inanç
hususunda birbirinden kıl payı bile ayrılmadıklarım te'kid ediyor. Ve yine
ehl-i kitabın kendi aralarındaki ihtilâfları (Cenâb-ı Hakk'm da buyurduğu
gibi) başka birşey-den dolayı değil de, ancak onlara ilim geldikten sonra,
kendi nefislerinden doğan ihtiras yüzünden meydana geldiğini te'yid ediyor.
Üçüncü İşaret:
Müslümanların, ihtiyaç duyulduğu zaman, gayr-ı müsYım\erın himayesine girmeleri
caizdir. Himayelerine girilen kişi Necaşî gibi - ki o vakit Hristiyandı,
sonradan Müslüman oldu -ister ehl-i kitabtan[43]
olsun, isterse müşriklerden biri olsun eşittir. Nitekim müslümanlar
Habeşistan'dan geri geldikleri vakit; Ebû Seleme, Peygamberimizin amcası Ebû
Tâlib'in himayesinde Mekke'ye girdiği gibi, diğerleri de başka müşriklerin
himayesinde girmişti. Yine Resûlullah (s.a.v.) TâTden geri döndüğü zaman
Mut'ım bin Adiyy'-in himayesinde şehre girmişti.
Bu gibi bir himayenin;
islâm da'vetini zor duruma düşürecek veya bir kısım dini hükümleri
değiştirebilecek ya da bazı haramların işlenmesine göz yumduracak şekilde
olmaması şart koşulmuştur. Aksi takdirde, bir Müslümanın bu tür bir himayeye
girmesi caiz değildir. Ebû Tâlib'in Itesûlullah'tan, müşriklerin putlarına hakaret
etmemesini, güç yetiremediği şeyi kendisine yüklememesini ve kendisinin
yakasını bırakmasını istediği zaman; Resûlullah (s.a. v.)'m o vakit amcasının
himayesinden çıkmaya karar verdiğini açıklaması yâni kendisine farz olan
b'rşey karşısında susmayı kabul etmemesi, buna açık bir delildir.[44]
Resûlullah ve Ashabı
karşılaştıkları işkence ve eziyetin ezikliği içinde iken; İslâm'ı öğrenmek
için Mekke dışından ilk olarak, Resûlullah'a bir hey'et geldi Sayıları otuz
kadardı. Onlar, Ca'fer bin Ebî Tâlib'in, Mekke'ye dönüşünde onunla birlikte
gelmişlerdi. Bu misafir topluluk gelip ResûluIIah'ın yanma oturunca ve onun
özelliklerini, hâllerini yakından tanıyıp, kendilerine okunan Kur'ân'ı Kerİm'i
dinleyince; hemen hepsi birden iman ettiler. Bunu öğrenen Ebû Cehil, doğru
yanlarına gelip onlara şöyle dedi;
«—Biz sizden daha
akılsız bir topluluk görmedik. Kavminiz sizi, bu adamın durumunu öğrenesiniz
diye gönderdi. Onun yanında oturup, dinlenmeden, sözlerine iyice kanaat
getirmeden, siz hemen dininizden ayrılıp onun söylediklerini tasdik ettiniz».
Onlar da, Ebû Cehil'in bu sözleri üzerine :
«—Biz size esenlikler
dileriz. Sizin yaptığınız cahilliği, biz size karşı yapamayız. Bizim
kanaatlerimiz bize, sizinki ise sizedir. Cahillerin sözüne bakıp da, bize
yönelmiş olan hayırdan dönmeyiz» dediler. Kur'ân-ı Kerim'in şu âyetleri onların
hakkında idi: «Bundan önce, kendilerine kitab verdiğimiz nice kimseler vardır
ki, onlar buna (Kur'an'a) inandılar. Onlara Kur'an okunduğu zaman (Buna
inandık. Şübhe yok ki, bu Rabbımızdan gelen bir hak ve gerçektir. Hakikaten
biz bundan önce de, İslâm'ı kabul etmiş kimselerdik!) dediler. İşte bunlara
sabır ve sebatlarından dolayı mükâfatlan iki kat verilecektir. Bunlar kötülüğü
iyilikle savarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra sarfederler. Bunlar
yaramaz lâkırdı işitince, ondan yüz çevirdiler de: Bizim amellerimiz bize,
sizin amelleriniz sizedir. Size selâm olsun. Biz cahillerle ilgilenmeyiz, dediler[45]».
Bu hey'et olayında
dikkatimizi çekmesi gereken iki husus var:
Birinci Husus:
Müslümanların işkence, eziyet, boykot ve her türlü sıkıştırmaya göğüs
gerdikleri bir sırada; İslâm'ı öğrenmek, Resû-lullah ile buluşmak için bu
hey'etin Mekke'ye gelişinde; İslâm da'-vetçilerinin, yollarında dağılmak nedir
bilmeyen musibetlere ve elemlere göğüs germeleri gerektiğine, zayıflama,
bırakıp gitme ve ümitsizliğe kapılma gibi bir tutumun caiz olmadığına açıkça
işaretler vardır. Yukarıda da dediğimiz gibi, işkence ve zulme uğrama, başarıya
ve zafere ulaşmak için, mutlaka girilmesi gereken bir yoldur. Hristiyanlardan
sayıları otuzu aşkın bir hey'et Mekke'ye geldi. (Sayılarının kırkın üzerinde
olduğunu söyleyenler bile vardır). Onlar yeni da'vete karşı sevgilerini
bildirmek için geldiler. İslâm düşmanları müslümanları ne kadar sikıştırırlarsa
sıkıştırsınlar, ne kadar işkence yaparlarsa yapsınlar; müslümanlara ne kadar
eziyet ederlerse etsinler, ne kdar onlarla alâkalarını kesip boykot ederlerse
etsinler, ne kadar onların aleyhine toplantı yaparlarsa yapsınlar; onların bu
da'vetin meyve vermesine engel olamıyacaklarmı, yeryüzünün doğusuna ve batısına
yayılmasını önleyemeyeceklerini lisan-ı halleriyle açıklamak için deniz
ötesinden Allah Resûlü'ne geldiler... Sanki Ebû Cehil bu hakikati sezmişti de
o hakikatin etkisi nefsinde ve bu hey'efn yüzüne karşı söylediği kin kusan
kelimelerde kendini göstermiştir. Fakat Ebû Cehil'den ne yapması beklenirdi
ki? Onun ve onun gibilerin yapabilecekleri şeyler sadece müslüman-ların başına
zulüm ve işkence yağdırmak. Ama da'vetin hedefine varmasına ve meyvesini
vermesine engel olamazlar.
İkinci Husus:
Bu hey'et fertlerinin inandıkları imanın türü nedir? Bu iman, küfür
karanlıklarından nura çıkan kişinin imanı mıdır?
Gerçek şudur ki,
onların imanları, eski inançlarının devamından ve sımsıkıya tutundukları dinin
ve inancın gereği olarak İslâm'a girmekten ibaretti. Hakikaten onlar (siyret
nakilcilerinin kesin olarak açıklamalarına göre) İncil ehli idiler, İncil'e
iman ediyorlar ve onun hidâyeti üzere yürüyorlardı. încü İsa (a.s.)'dan sonra
gelecek olan peygambere uymayı emredince ve o peygamberin özelliklerinden,
bir kısım sıfatlarından bahsedince; artık bu peygambere, yâni Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'a iman etmek devam eden imanın, gereği olmuştu.
O halde bu hey'et
fertlerinin Resûlullah'a iman etmeleri, birinden diğerine tercih sebebiyle bir
dinden diğer bir dine geçiş işlemi değildir. Zaten onların Peygamberimize iman
etmeleri, Hz. İsa'ya verpna indirilene imanın devamı olmuştu. Âyette geçen
onların şu sözlerinin mânâsı da budur. Âyet şudur: «Kendilerine Kur'an okununca
(Biz ona inandık ve şübhe yok ki, bu Rabbımızdan gelen bir hak ve gerçektir.
Hakikaten biz, bundan önce de İslâm'ı kabul etmiş kimselerdik) dediler». Yâni
bizler müslümandık ve Hz. Mu-hammed'in da'vet ettiğine, onun peygamber olarak
gönderilişinden önce de inanan mü'minlerdik. Çünkü încil ona inanmaya çağırıyordu...
Isâ Aleyhlsselâm'ın
veya Mûsâ Aleyhisselâm'ın getirdiği ilâhi hakikatlara gerçekten bağlanan
kişilerin tümünün durumu budur. Çünkü, İncil'e ve Tevrat'a inanmak, Kur'an'a ve
Hz. Muhammed' (s.a.v.) Te inanmayı gerektirir. Bunun için Yüce Allah,
Resûlü'ne, ehl-i kitabı İslâm'a da'vet ederken sadece kendi talebettikleri şeylerin
iman iddiasında bulundukları incil veya Tevrat'ta bulunan şeyleri tatbik
etmelerini istemekle yetinmesini emretti. Bu konuda şanı yüce Allah: «.Ey
Resulüm, de ki: Ey ehl-i kitab! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size
indirileni gereğince uygulamadıkça, siz hiçbir şey (din ve kanaat) üzerinde
değilsiniz[46]» diye buyurmaktadır.
Bu durum, daha önce de
açıklamış olduğumuz: «Hz. Âdem'in yaratılışından Hz. Muhammed (s.a.v.)'in
peygamber olarak gönderilişine kadar, hak dinin tek olduğu, birden fazla
olmadığı» kanaatini te'kid etse gerektir.
Hakikaten, bir kısım
insanların kullanmış olduğu, «semavî dinler» tabiri anlamı olmayan bir terimdir.
Evet... Bunlar
müteaddit semavi şeriatlardır. Her semavi şeriat, kendinden önceki şeriatı
yürürlükten kaldırır. Fakat genel anlamda veya bir akideye ad olarak verilen
«Şeriat» kelimesini birbirine karıştırmamamız gerekir.[47]
Resûlullah (s.a.v.))'m
bi'setinin onuncu yılma bu ad verilmiştir. Bu yılda, Resûlullah'm hanımı Hz.
Hatice (r.a.) ve amcası Ebû Tâ-lib vefat etti. İbn Sa'd, Tabakat'ında, Hz.
Hatice'nin vefâtiyle Ebû Tâlib'in vefatı arasında otuzbeş gün bulunduğunu
söyler.
İbn Hişâm'm da dediği
gibi; Hz. Hatice (r.a.), Hz. Peygamberin,
İslâm'ı ilk tasdik eden
yardımcısı olmuştu. Resûlullah (s.a.v.)
derdini ilk önce ona açar, onun yanında huzur ve sükûn bulurdu. Ebû Tâlib de
Peygamberimizin işinde ona destek ve koruyucu olmuştu. Müşriklere karşı
yeğenine yardımcı olmuştu.
İbn Hişâm naklediyor:
Ebû Tâlib vefat edince Kureyş müşrikleri, Hz. Peygamber'e Ebû Tâlib'in
sağlığında taddıramadıklan işkenceleri yönelttiler. Hattâ Kureyş'in
akılsızlarından bir beyinsiz, yolda Resûlullah'ın önüne çıkıp, onun mübarek
başına toprak saçtı. Resûlullah toprak başında olduğu halde evine girdi. Hemen
kızlarından biri ayağa kalkıp, mübarek başındaki toprakları ağlayarak silmeye
ve yıkamaya başladı. Allah Resulü de kızına: -Ağlama kızım! Şübhesiz ki Allah,
babanı korur[48]» buyurdu.
Resül-i Ekrem (s.a.v.)
İslâm'da da'vet yolunda göğüs verdiği musibetlerin şiddetinden dolayı, bu yıla
«Hüzün Yılı» adını verdi.[49]
Müslümanlar, Mekke'de
güçlenmeden önce, Ebû Tâlib'in vefatında, ilâhi kazanın acele etmesindeki
hikmet nedir, acaba? Halbuki o, Resûlullah'ı, - imkânları ölçüsünde - birçok
musibet ve güçlüklerden koruyordu. Yine, ilâhi kazanın, Peygamberimizin
hanımı, Hz. Hatice'nin vefatında da acele etmesindeki hikmet nedir?...
Burada, İslâm
inancının temeliyle ilgili önemli b'r olay ortaya çıkıyor.
Eğer Ebû Tâlib, islâm
devleti Medine'de kuruluncaya ve Resûlullah müşriklerin işkence ve
tasallutundan kurtuluncaya kadar, yeğeninin yanında kalıp, onu desteklemeye ve
gözetmeye devam etseydi; elbette bu hususta, bu dâvanın arkasında Ebü Tâlib'in
bulunduğu zehabı uyandırdı. Her ne kadar o, dâvaya inandığını ve onun altına
girdiğini açıklamamış olsa bile, yine de kavminin arasındaki gücü ve
mevkisiyle onu koruyan ve öne süren bir kişi olduğu şübhesini uyandırırdı. Ve
yine amcasının Peygamberimizi koruması sebebiyle, Peygamberimiz'in da'veti
uygulama esnasında kendisi için hazırlanmış olan bu güzel şansı açıklarken,
ileri geri söz söyleyen birçok kişi çıkardı. Onlar şunu rahatlıkla söyleyebilirlerdi:
Hz. Peygamber'in etrafında bulunan diğer müslümanlara bu şans tanınmamış iken;
peygamber başkaları tarafından korunuyor, onlar ise işkence görüyorlar.
Onun gönlü rahat iken onlar
azab tadıyorlar.
îlâhi hikmet,
Resûlullah'ın amcası Ebû Tâlib'i ve hanımı Hz. Hatice'yi yitirmesini ve
zahirde kendisini koruyan ve teselli eden kişileri kaybetmesini gerekli gördü
ki, iki önemli hakikat ortaya çıksın!
Birinci Hakikat: Koruma, yardım ve zafer, bunların tümü yalnızca Allah'tan gelir.
Zaten Allah, Resûlü'nü düşmanlardan ve puta tapanlardan korumayı garanti
etmiştir. Onu koruyan kişinin insanlardan olup olmaması eşittir. Ne olursa
olsun o, insanların sû-i kastından korunmuştur. Onun dâvası sonunda yardım ve
tevfikten dolayı hedefine varacaktır.
İkinci Hakikat:
İnsanlardan korumanın mânâsı Resûlullah'ın onlardan eza, cefa ve işkence
görmemesi anlamına gelmez. Yüce Allah'ın: «Allah seni insanlardan koruyacak..[50]»
sözüyle taahhüd ettiği korumanın anlamı, ölümden, işini engellemekten ve îslâm
da'-vetini durdurma gibi bir düşmanlıktan korumak demektir. İlâhi hikmet,
peygamberlerin, işkenceden pek de kolay olmayacak kadarım tatmalarını gerekli
gördü. Bu husus, peygamberler ve Resullere va'-dedilen korumaya aykırı düşmez.
Bundan dolayı Yüce
Allah, Peygamberine: «Şimdi sen, emrolun-duğun şeyi kafalarını çatlatırcasına
açıkla. Müşriklere de aldırış etme. Allah ile beraber başka bir tanrının
bulunduğunu kabul eden alaycılara karşı, şübhesiz biz sana yeteriz» diye
buyurduktan sonra, yine şöyle hitabeder: «Andolsun, biliyoruz ki, onların
söyleyip durduklarından hakikaten göğsün daralıyor. Sen hemen Rabbini hamd ile
teşbih et ve secde edenlerden ol. Sana ölüm gelinceye kadar da Rabbİne ibâdet
et[51]».
İlâhi Kader'in, dine
da'vet uğrunda, Resûlullah'ın sıkıntılarla karşılaşmasını gerek görmesindeki
açık hikmetlerden biri de; her asırda omuzlarına îslâm da'vetinin sorumluluğu
yüklenen müslü-manların, da'vet yolundaki çile ve sıkıntıları kolay görmeleri
ve gözlerinde büyütmemeleri içindir.
Şayet Hz. Peygamber (s.a.v.î
dâvasında gayretsiz veya meşakkatsiz olarak başarıya ulaşsaydı, elbette ashabı
ve ondan sonra gelen müslümanlar, onun rahatlığı seçtiği gibi onlar da
rahatlığı ve kolaylığı seçmeyi çok arzu ederler ve İslâm da'veti yolunda bulacakları
sıkıntı ve musibetleri çok ağır ve tahammül edilmez kabul ederlerdi.
Ama, durum bu olunca;
işkence, sıkıntıya girme hafife alındığı için, müslümanların şuurunda şunun
uyanması gerekir. Müslümanlar, Resûlullah'ın tattığını tadarlar, Resûlullah
(s.a.v.)'ın işkenceye uğradığı aynı yolda onlar da yürürler insanların,
müslümanları hafife almaları, onlarla alay etmeleri ne kadar olursa olsun,
morallerini bozmamalıdır. Çünkü onlar, Re-sûluîlah'ı yolda yürürken başına
toprak atılmış, sonunda evine dönmeye mecbur olmuş, kızlarından biri kalkarak
babasının başındaki toprakları temizlemiş olduğuna şahid oluyor. O, Allah'ın
sevgilisi ve mahlûkatın içinde en seçkini olduğu halde bunlara dûçâr olduğunu
gördükten sonra; insanların tavrı, müslümanların gücünü ve ümidini yitirmelerine
sebeb olmamalıdır.
Resûlullah (s.a.v.)'ın
Taife hicretinde ve o zaman karşılaştığı meşakkat ve sıkıntılarda; dâva uğrunda
her azab ve sıkıntıyı kolay kabul eden müslümanların îslâm dâvası uğrunda
karşılaştıkları ve göğüs gerdikleri azab ve işkenceleri, kendi
peygamberlerininki ile mukayese etme imkânını vererek ipuçlarını bulacağız.
Bu anlattığımız, ışın
bir yönü...
Resûlullah'ın
siyretinln bu kesiti ile ilgili diğer bir yönü de vardır ki, o da bir kısım
insanların şu zanna kapılmalarıdır. Onlar, Peygamberimizin bu yılı «Hüzün
Yılı» olarak isimlendirmesini, onun amcası Ebû Tâlib'i ve hanımı Hz. Hatice'yi
kaybetmesinden dolayı zannediyorlar. Bazan da onlar, bunu delil göstererek,
ölülerine uzun süre yas tutmayı caiz görürler.
Gerçek şudur ki, bu
bir anlayış ve değerlendirme hatasıdır.
Çünkü Resûlullah
(s.a.v.) bu şiddetli üzüntüsünü, amcasının ve hanımının ayrılışından dolayı
göstermedi. Ve yine bir kısım akrabalarını kaybedip onların kaybından dolayı,
yalnız kaldığı için bu seneye; «Hüzün Yılı» adını vermemiştir. Bunun asıl
sebebi, onların vefatlarının ardından islâm da'vetlne yol veren bazı imkânların
ortadan kalkmasıydı. Amcasının onu himaye etmesi, da'vet için birçok
imkânlar, irşad, ta'lim ve yönlendirme içinde birçok yollar sağlıyordu. Bu himayede
o, Rabbinin kendisine emrettiği faaliyette bazı başarılar görüyordu.
Ama amcasının
vefatından sonra bu imkân kapıları yüzüne kapatıldı. Ne kadar uğraştiysa,
düşmanlık ve engelleme gördü. Nereye gittiyse, bütün yollan kapalı gördü.
Da'vetini, götürdüğü gibi, geri getirdi. Anlattığı şeylere ne bir kulak tutan,
ne de bir inanan vardı. Bilâkis herkes zulüm, istihza ve hakir görme arasında
bir tavır takınıyordu. Allah'ın kendisine yüklediği vazifeyi bir neticeye
götü-rememiş olarak geri dönmesi onu üzüyordu. îşte bundan dolayı bu yıla,
«Hüzün Yılı» adı verildi.
Aksine insanların onun
getirdiği hakka iman etmemelerine karşı duyduğu üzüntü çok kere kendi nefsini
kahretmesi şeklinde olurdu. Bu üzüntüsünü hafifletmek için bazı âyetler onu
teselli eder ve tebliğin tümüyle mükellef olmadığım hatırlatır mahiyette iniyordu.
Hattâ o âyetler, insanlar kendisine cevab vermiyorlar ve inan-, iniyorlar diye,
kendi nefsini tehlikeye atmasına gerek olmadığını belirtiyorlardı. Örnek olarak
şu âyetleri verebiliriz:
•Habibim, şu hakikati
çok iyi biliyoruz ki, onların söyledikleri şeyler seni tasaya düşürüyor. Onlar
hakikatte seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile Allah'ın âyetlerini inkâr
ediyorlar. Andolsun, senden evvelki peygamberler yalanlanmıştı da tekz b edildikleri
ve işkenceye uğratıldıkları şeylere karşı sabretmişlerdi. Nihayet onlara
yardımımız gelip yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek (hiçbir fert
ve kuvvet) yoktur. Andolsun ki, peygamberlerin haberi sana da geldi. Onların
yüz çevirmesi sana ağır gelince; eğer gücün yeri delmeye veya göğe merdiven
dayamaya yetmiş olsaydı, onlara bir mucize göstermek isterdin. Allah dileseydi
onları doğru yolda toplardı. Sakın cahillerden olma[52]».
Kureyş müşrikleri
yukarıda açıkladığımız işkence ve eziyetleri Resûlullah'a yöneltince, o da Tâif
te bulunan Sakîf kabilesinden yardım istemeye gitti. Resûlullah, Sakif
kabilesinin, Allah'ın kendisiyle gönderdiği Hak dini kabul edebileceklerini
umuyordu.
Allah Resulü, Taife
varınca, o gün Sakif in ileri gelenlerinden bir grubun yanına gitti. Onların
yanına oturup, onları Allah'a iman etmeye da'vet etti. Onlara geliş gayesini
anlattı. Onlar da peygamberimize red cevabı verdiler. Peygamberimizin
beklemediği bir kabalıkla ve çirkin sözlerle karşısına dikildiler. Bunun
üzerine Peygamberimiz onlardan kendisinin buraya gelişini gizli tutmalarını
rica etti yanlarından ayrılırken, onlar bu konuda da ona olumlu bir cevab
vermediler. Bununla da yetinmeyip, kölelerini ve içlerinden birtakım aklı
ermezleri, onun arkasından bağırıp çağırmaya ve ona sövüp saymaya kışkırttılar.
Onlar da, Resûlullah'ın iki ayağından kanlar akıncaya kadar onu taşa tuttular.
Zeyd bin Harise de kendi vücuduyla Peygamberimizi koruyordu. Sonunda onun da
başı birkaç yerden yaralandı[53].
Resûlullah, Utbe bin Rabia'nın bağına sığınınca, kendisini ta'k:b eden
Sakif'in beyinsizleri, O'nu bırakıp geri döndüler. Hz. Peygamber (s.a.v.)
aldığı yaralardan ve bitkinlikten dolayı arkasını bir üzüm asmasına dayayıp,
hemen oracığa oturuverdi. Rabia'nın iki oğlu da ona bakıyordu. Hz. Peygamber (s
a.v.) bu gölgede biraz dinlenince, başını kaldırıp, Allah'a şöyle iltica ve
niyaz etti:
«Allah'ım! Kuvvetsiz
ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ve
şikâyet ederim.
Ey merhametlilerin en
merhametlisi! Herkesin hor görüp de, dalına bindiği biçârelerin Rabbi sensin.
Benim de Rabbim sensin...
Sen beni, kötü huylu,
yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hattâ işimin dizginlerini eline verdiğin
akrabadan bir dosta bile beni bırakmıyacak kadar bana merhametlisin.
Allah'ım! Senin
gazabına uğramayayını da, çektiklerim ne olursa olsun katlanırım! Fakat senin
af ve merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir. Allah'ım, senin
gazabına uğramaktan, ilâhi rızâna uzak kalmaktan sana, senin o karanlıkları
aydınlatan, dünya ve ahret işlerini yoluna koyan ilâhî nuruna sığınırım.
Allah'ım! Sen hoşnut
oluncaya kadar afvını dilerim.
Allah'ım! Her kuvvet
ve her kudret ancak seninle kaimdir.»
Sonra Rabia'nın
oğullarının, bağın sahiplerinin kalblerindeki şefkat ve merhamet duyguları
kabardı. Mristiyan olan köleleri Addas'ı yanlarına çağırıp bir tabak içine bir
salkım üzüm koyarak Peygamberimize gönderdiler. Addas, Resûlullah'ın önüne
koyup ona: «Buyur ye» dedi. Resûluliah da «Bismillah = Allah'ın adıyla»
diyerek elini uzattı ve yemeğe başladı. Addas hayretle: «Vallahi bu sözü bu
yörenin halkı söylemezler» dedi. Peygamberimiz ona: «Sen hangi diyar
halkındansın? Dinin nedir?» diye sordu. O da: «Ben Hris-tflyanım, Musul
kasabalarından, Nınovalı bir adamım» diye cevab verdi. Peygamberimiz: «Demek
sen, o sâlih kişi, Yûnus bin Metta'-nm hemşehrisi sin?» diye buyurdu. Bunun
üzerine Addas: «Sen Yûnus bin Metta'yı nereden biliyorsun?» diye sordu.
Resûlullah (s.a.v.): «O benim kardeşimdir. O bir peygamberdi, ben de
peygamberim» deyince, Addas, Resûlullah'a sarılıp elini, ayaklarını ve yüzünü
öpmeye koyuldu[54]».
tbn îshâk anlatıyor:
Resûlullah (s.a.v.),
Tâif'ten ayrılıp Mekke'ye doğru yönelmişti. Nahle mevkiine gelip geceleyin namaza
durmuştu. O sırada Yüce Allah'ın Kur'an'da zikrettiği cinlerden bir grup oradan
geçiyorlardı. Durup, Peygamberimizi dinlediler. Resûlullah namazını bitirince,
onlar duydukları Kur'an'a icabet edip inanmışlar olarak korkutucu bir tavırla
kavimlerinin yanına gelmişlerdi.
Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı
Kerîm'inde o olayı şu âyetinde: «Hani biz cinlerden bir topluluğu Kur'an
dinlesinler diye, sana doğru çe-virmişt'k... Ona iman edin ki sizin
günahlarınızdan bir kısmını yar-lığasın ve sizi elem verici bir azabtan
kurtarsın[55]». Ve yine şu âyette :
«De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur'an'ı dinledikleri ve şöyle söyledikleri
bana vahyolundu...[56]»
buyurarak, açıklamıştır.
Resûlullah (s.a.v.)
beraberinde Zeyd bin Harise olduğu halde, gelip, Mekke'ye germek istedi. Resûlullah'ın
bu arzusu üzerine Zeyd ona: «Ya Resûlâllah! Kureyş seni Mekke'den çıkarmış iken
nasıl onların yanma giriyorsun?» dedi. Peygamberimiz de: «Ey Zeyd, Allah senin
görmediğin yerden bir kapı açar. Elbette Allah dininin yardımcısı,
Peygamberinin destekleyicisid-r» buyurdu. Sonra Huzâa kabilesinden bir kişiyi
haberci olarak Mut'ım bin Adiyy'e gönderip, onun himayesinde Mekke'ye girmek
istediğini bildirdi. Mut'ım de bunu kabul etti. Böylece Peygamberimiz tekrar
Mekke'ye geri dönmüş oldu[57].
Resûlullah (s.a.v.)'m
Taife hicretini, bu hicret esnasında gördüğü işkence ve eziyetleri, sonra
Mekke'ye geri dönüş şeklini aklımızdan geçirince, şu hikmetleri aşağıya
şöylece özetlememiz mümkündür :
Birinci Hikmet:
Resûlullah'ın karşılaştığı çeşitli sıkıntılar, hele özellikle Tâife gidişinde
karşılaştığı eziyetler, ancak insanlara yapılan tebliğ faaliyetlerinin
neticesinde doğmuştur.
Resûlullah (s.a.v.)
bize kâinat ve yaratıcı hakkındaki doğru inancı, ibâdet, ahlâk ve muamelât
hükümlerini tebliğ ettiği gibi, aynı şekilde, Yüce Allah'ın müslümanlara
verdiği sabır ödeveni tebliğ etmek ve yine Yüce Allah'ın şu âyetinde: «Ey îman
edenler! Sabre-redin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır
bulunun...» diye emir buyurduğu sabrın ve sabır yarışının uygulama keyfiyetini
açıklamak için geldi.
Hz. Peygamber
(s.a.v.): -Namazlarınızı benim kıldığım gibi kılınız» ve yine: «Haccın ibâdet
şekillerini (şartlarını ve rükünlerini) benden alınız» buyurarak, ibâdetlerin
uygulama yolunu bizlere öğretti. Aynı şekilde, sabrın ve musibetlere karşı
direnmenin, bütün insanlara gönderilen islâm prensiplerinin en önemlilerinden
olduğunu da açıkladı.
Peygamber Efendimiz'in
Taife gidişinin dış yüzüne bakıp belki şu zanna kapılanlar olabilir: Hz.
Muhammed (s.a.v.) burada, iş'n-de başarısızlığa uğradı ve canı sıkıldı. Belki
de kendisine toslayan bu meşakkat ve sıkıntıları gözönünde büyüttü. Bunun için
de, Re-bia'nın iki oğlunun bağında dinlendikten sonra yukarıda metnini
verdiğimiz o iltica ve dua ile Allah'a yöneldi.
Fakat gerçek odur ki,
Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sıkıntıları rızâ ile karşılamıştı. O bu sıkıntıları,
sabırla ve ecrini Allah'tan bekleyerek çekiyordu. Bu olmamış olsaydı şübhosiz
ki, o kendi imkânıyla isteseydi kendisine işkence yapan ipsiz sapsızlardan ve
bu ipsizleri kendisinin üzerine kışkırtan ve tekliflerini küstahça reddeden
Tâif liderlerinden intikam alabiKrdi. Fakat o, bunu asla istemedi.
Buhârî ve Müslim'in Hz
Âişe (r.a.)'den rivayet ettikleri şu hadîs buna delildir:
Hz Âı&e,
Resûlullah'a- «— Yâ Resûlâllah! Sana Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün
erişti mi? diye sordu. Resûlullah:
- (Yâ Âişe!) Kavmim
Kureyş'den gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü
karşılaştığım' müşkil durum hepsinden zorlu idi. Ben Kureyş'ten gördüğüm eziyet
üzerine Taife gidip, hayatımın korunmasını Abd-i Külâl'ın oğlu, tbn-i Abd-i
Yâlil'e teklif ettiğim zaman, dileğime cevab vermemişti. Ben de kederli ve
şaşkın bir halde yüzgeri (Mekke'ye) dönmüştüm. Bu düşünceli halim Karn-ı
Sealib mevkiine kadar devam etti. Burada başımı kaldırıp, semaya baktığımda
bir bulutun beni gölgelemekte olduğunu gördüm. Buluta dikkatle baktığım vakit
içinde Cibril bulunduğunu gördüm. Cibril bana nida edip i
- Aziz ve Celil olan
Allah, kavminin senin hakkında dediklerini muhakkak işitti. Seni korumayı
reddettiklerini de duydu. Allah sana şu Dağlar Meleğini gönderdi. Bu meleğe
kavmin hakkında ne dilersen emredebilirsin, dedi. Bunun üzerine Dağlar Meleği
(yâni dağlar kendi emrine verilen melek) bana nida edip, selâm verdi, sonra:
- Yâ Muhammedi
Şübhesiz Allah, kavminin sana söylediği sözü işitmiştir. Ben Dağlar Meleğiyim.
Senin Rabbın, kavmin hakkında istediğin işini bana emredesin diye beni sana
gönderdi. Blna-enaleyh onları ne yapmamı istersin? Eğer şu iki yalçın dağı (Ebû Kubeys dağı ile karşısındaki Kayakan
dağını) Mekkeliler üzerine birbirine
kapatıvermemi istersen, (emret, onları
birbirine kavuştu-ruvereyim, dedi). Resûlullah da ona:
- Hayır, ben Allah'ın
bu müşriklerin sulblerinden yalnız Allah'a ibâdet eden ve O'na hiçbir şeyi
ortak kılmayan (muvahhid) br nesil
meydana çıkarmasını temenni ederim, dedi.»
O haliyle Resûlullah
(s.a.v.), kendinden sonraki ümmetine ve ashabına kendi karşılaş tıklanyle sabrı
öğretiyordu. Hattâ, Allah yolunda karşılaşılan sıkıntılara ve hoşa gitmeyen
şeylere karşı sabrın nasıl olacağını bizzat öğretiyordu.
Bazan şöyle diyen
birileri bulunabilir: Şikâyet dolu bir dua ile sesinin yükselmesindeki anlam
ned'r? Sözleri ve üslûbu usanç ve sıkıntıya delâlet eden duanın anlamı nedir?
Bu usanç ve sıkıntılar, azab ve işkenceden başka bir netice vermeyen uzun
çabalardan dolayı gelmişti.
Bu soruların cevabı
şudur: Gerçekten içte bulunan dertleri Allah'a açmak kulluk görevidir. O'na
boyun eğme ve kapısında hiçliğini belirtmedir. Allah'a yaklaşma ve O'na
itaattir. Musibetlerin ve sıkıntıların birçok hikmetleri vardır. Onların en
önemlilerinden biri de kişiyi Allah'ın hoşa gitmeyen şeylere sabırla, dertleri
Allah'a açma arasında herhangi b'r aykırılık yoktur. Aksine gerçek şudur ki, Resûlullah
(s.a.v.) kendi hayatıyla bize iki hususu öğretiyordu. Birincisi, meşakkatlere
karşı sabrıyla: Bize bunun, genel olarak müs-lûmanlann, özel olarak da îslâm
da'vetçilerinin bir ödevi olduğunu öğretiyordu, ikincisi de, uzun yakarışı ve
Allah'a olan ilticasıyla bize kulluk vazifesini ve onun gereklerini
öğretiyordu.
însan beşer olduğuna
göre, ne kadar yükselme yarışma girerse girsin, yine de, o her halükârda
beşeriyet dairesini aşamaz. Beşer yâni insan fıtrat-ı aslîsinde ihsas ve şuur
(hissetme ve sezme kabiliyeti) üzerine yaratılmıştır... Nimetin lezzetini,
işkencenin acısını duymak... tnsan birincisine, yâni lezzete meyletmek,
ikincisinden, yâni elemden korkmak duygusu üzere yaratılmıştır.
Bu demek oluyor ki,
Resûlullah, Rabbinin yolunda her türlü azab ve sıkıntıyı kabullenmek için
nefsim alıştırmış iken, yine de o bütün bunlarla birlikte bir beşerdir.
Sıkıntıdan acı, nimetten mutluluk duyuyor.
Fakat bununla beraber
Resûlullah, Rabbinin rızâsını kazanmak, kendi üzerine düşen kulluk borcunu
ödemek için; elemleri ne olursa olsun sıkıntıyı, lezzetine rağmen, nimetlere
ve refaha tercih ediyor. Şübhesiz, sevab kazanmanın ve insana ait teklifin
mânâsının ortaya çıkmasının sebebi budur.
İkinci Hikmet:
Resûlullah (s.a.v.)'ın kavmiyle birlikte yaşadığı olayları düşündüğümüz zaman,
bu olaylardaki eza ve cefanın ba-zan çok katı olduğunu görüyoruz. Ancak bu
olayların tümünde de, Resûlullah'ı teselli etmek ve derdine ortak olmak için;
ayrıca, nefsinde elem ve sıkıntıların etkisiyle onu umutsuzluğa sokacak şeylerin
doğmaması için; bu eziyetlere ve bu işkencelerin sonuçlarına karşı ilâhî bir
cevab'niteliğini taşıyan lütufları görmekteyiz:
Resûlullah'm Taife
hicret sahnesinde ve o hicrette, görevi yerine getirememenin verdiği azabla
birlikte, işkencecilerin yönelttikleri hakaret sahnesinde, arkasından koşan ve
ona eziyet eden bu ipsizlerin akılsızlıklarına karşı açık bir şekilde ilâhî
bir protesto görüyoruz: İpsizlerin kabalıklarından ve akılsızca yaptıkları
işlerden dolayı Resûlullah1 tan özür dilediğini görüyoruz. Bu protesto ile özür
dileme durumunu daha çok elinde üzüm salkımı bulunan bir tabak olduğu halde,
Resûlullah'a doğru koşarak gelen ve sonunda elini yüzünü ve ayaklarını öpmeye
başlayan Hristîyan köle Ad-das'ın ortaya çıkışında görmekteyiz. Addas bu
davranışlarını Re-sûlullah'ın bir peygamber olduğunu haber ahnca yapmaya başlamıştı.
Şu akılsızların
incitmelerinden dolayı, Resûîullah'tan özür dileme tablosunu tasvir etmek
için, olayı zikrettikten sonra Mustafa Sadık er-Rafii (rahjmehullah) 'nin şu
sözlerini nakletmemiz bize yeter:
«Bu olayda kaderin
sembolleri ne kadar da şaşırtıcı!...
Hayır, iyilik ve
yücelik çabucak geliverdi ve şerri beyinsizliği ve düşüncesizliği protesto ile
karşıladı. Düşmanlık dolu kelimelerden sonra güzel sözler geldi.
Rebia'nm oğlu da, hem
tslâm düşmanlarının en amansızlarıridan, hem de Kureyş'in ileri gelenlerinden
ve Peygamberimizin amcası Ebû Tâlib'e gidip, Ebû Tâlib'in ondan elini
çekmesini, kendileriyle Peygamberimizin arasına girmemesini, veya iki gruptan
biri helak oluncaya kadar onunla savaşacaklarını söyleyenler arasında
bulunanlardandı. Bu duruma göre vahşi karakter, bu dinin getirmiş olduğu
insani mânâsına dönüştü. Çünkü dinin geleceği fikir olacaktır...
Hristiyaniık îslâm ile
kucaklaşmaya ve onu üstün kabul etmeye geldi. Çünkü kardeşin kardeşten yana
olduğu gibi, sahih din de, sahih dinden yanadır. Ancak kardeşliğin akrabalık
bağı kan, dinin akrabalık bağı ise imandır, akıldır...
Sonra kader, bu olayda
kendi sembolünü halâvet dolu bir üzüm salkımı ile bütünleştirdi. Bismillah ile
üzüm salkımından koparmakta, her çekirdeğinde bir ülke gizlenmiş olan çekirdek
dolu koca İslâm salkımına âit bir sembol idi[58]».
Üçüncü Hikmet:
Zeyd bin Hârise'nin, ipsiz sapsızların attığı taçlardan Resûlullah'ı korumak
için kendi vücudunu siper etmesi, hattâ başından birkaç da yara alması, îslâm
da'vetçüerinin dâva liderleri karşısındaki durumlarına güzel örnektir. Bir
müslüman, hayatını feda etmeyi dahi gerektirirse, kendi liderlerini korumak ve
savunmak için böyle yapmalıdır.
Sahâbe-i Kirâm'm
durumu, Resûlullah'ı koruma hususunda işte böyle idi. Şu an Resûlullah
aramızda bulunmadığına göre, ona ashabının koruduğu tarzda davranmamız mümkün
olmaz. Çünkü bugün savunma başka tarzda gerçekleşiyor. O da şudur: İslâm dâvası
uğrunda işkence ve sıkıntılardan çeknimememiz gerekir. Re-Sûlullah (s.a.v.)'m
yüklendiği meşakkat ve gayretten kendi hissemize düşeni almamız gerekir...
Aynı şekilde, her
asırda ve her zamanda îslâm dâvası için Re-sûlullah'ın komutasına halef olan
kişilerin bulunması gerektiğine göre, bütün müslümanlarm da o komutanın
etrafında samimî bir ordu oluşturmaları ve Resûlullah aralarındaymış gibi,
mallarını ve canlarını o komutanların yolunda feda etmeleri gerekir.
Dördüncü Hikmet: Resûlullah (s.a.v.), Nahle mevkiinde, geceleyin namaz kılarken,
cinlerden bir topluluğun onu dinlemek istemelerini bize nakleden İbn İshâk'ın
bu rivayeti, cinlerin varlığına ve onların da mükellef olduklarına-, yine
onlardan Allah'a ve Resûlü'ne inananlar olduğu gibi, inanmayan ve kâfir olanlar
bulunduğuna delil teşkil etmektedir.
Bu delâlet, Ahkaf
sûresinde: «Hani biz cinlerden bir topluluğu, Kur'an dinlesinler diye, sana
doğru çevirmiştik..» âyetinde «...Ve sizi elem verici bir azabtan kurtarsın»
âyetine kadar olan âyetlerle, Cin süresindeki âyetlerin açık bir şekilde
bahsetme siyle kesinlik derecesine ulaşmıştır.
Ayrıca, İbn Ishâk ile
İbn Hişâm'ın Siyret'inde rivây-t ettiği bu olayı, Buhâri, Müslim ve Tirmizî'nin
de buna yakın bir şekilde ve daha açıklamalı olarak rivayet ettiklerini bilelim...
Buhârî'nin İbn Abbâs
(r.a.)'dan sahih b'r senetle rivayet ettiği hadis şudur:
«Resûlullah (s.a.v.J,
Ashâb-ı Kirâm'dan bir grubla birlikte, Sûk-ı Ukaz'a doğru yürüyorlardı. O vakit
şeytanların gökten haber almaları önlenmiş ve üstlerine akan yıldızlar
gönderilmişti. Şeytanlar kendi grublarma döndüklerinde kendilerine: «Ne oluyor
size? Artık haber alamıyorsunuz?» ded'ler. Onlar da: «Bizimle gök haberinin
arasına sed çekildi ve üstümüze akan yıldızlar gönderildi» dediler. Şeytanlar
kendi aralarında şöyle konuştular: «Bizimle gök haberi arasına mutlaka bir
hâdise yüzünden sed çekilmiştir. Yeryüzünün doğularını ve batılarım, her
tarafını dolaşınız ve sizinle gök haberi arasında sed çeken bu şeyin ne
olduğunu keşfediniz.» Onlar da yeryüzünün doğularını ve batılarını dolaşmaya
koyuldular. Kendileriyle gök haberinin arasına sed çeken bu şeyin ne olduğunu
arı-yacaklardı. Şeytanların Tihâme mevkiine yönelen takımda Ukaz panayırına
gitmek üzere Nahle'de bulunan Resûlullah'a rastladılar. Resûl-i Ekrem (s.a.v.),
ashabına sabah namazım kıldırmakta idi. Kur'ân'ı işitince kulak verdiler ve :
-Vallahi» dediler. «Seninle gök haberi arasına giren şey işte budur.» Sonra
oradan kendi kavimlerine döndüler ve: «Ey kavmimiz!» dediler, «Biz, doğru yolu
gösteren ilginç bir Kur'an dinledik ve ona 'iman ettik. Artık Rabbimize hiçbir
şeyi ortak koşmayacağız.» Bunun üzerine, Allah (c.c), Peygamberine: «De ki,
bana vahyolundu ki, cinlerden birtakım kimseler (okuduğum Kur'an'ı) dinledi...»
âyetlerim indirdi... Resûl-i Ekrem'e yalnız cinlerin sözü vahyedilmiştir[59].
Bu, Müslim ve
Tirmizî'nin rivayet ettiği ile ittifak halindedir. Yalnız, Müslim ve Tirmizî bu
hadîsin baş tarafına: «Resûlullah cinlere Kur'an'dan birşey okumadı ve onları
da görmedi» cümlesini fazladan olarak rivayet etmiştir.
îbn Hacer,
Fethü'l-Bâri'de şöyle diyor: «Buhâri bu cümleyi sanki kasden terketmiştir.
Çünkü îbn Mes'ûd (r.a.), Hz. Peygamber'in cinlere Kur'an okuduğunu
kesin olarak ifade ediyor. Böylece
bu terketme işi İbn Abbas'ı nefyetmeye takdim edilmiş oluyor. Zaten
Müslim buna işaret etmiştir. Müslim Sahih'inde, îbn Abbas hadisinin peşinde
hemen İbn Mes'ûd'un, Hz. Peygamber'den: «Bana cin taifesinin da'vetçisi geldi.
Ben de yanlarına varıp onlara Kur'an okudum» buyurduğunu rivayet etmiştir[60].
Böylece aradaki farkı gidermek mümkün oluyor. Yâni hâdisenin b'rden fazla
olmasıyla iki rivayetin arasını bulmak mümkün oluyor.
Sonra hakikaten,
Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin şu rivayetleri ile îbn îshâk'ın rivayeti iki
yönden birbirinden ayrılıyor:
1- îbn
îshâfc'm rivayeti, Resûlullah'ın ashabına namaz kıldırdığına işaret
etmemektedir. Hattâ onun tek başına namaz kıldığı belirtilmektedir. Halbuki diğer rivayetler, Peygamberimizin ashabına namaz kıldırdığını zikretmişlerdir.
2- îbn
İshâk'm rivayetinde sabah namazı kaydı bulunmamaktadır. Halbuki diğer
rivayetler, Hz. Peygamber'in sabah namazı kıldırdığına kesin olarak işaret
ediyorlar.
îbn îshâk'ın
rivayetinde karışık bir durum yoktur. Ancak diğer rivayetler iki yönden
karışıklık arzediyorlar:
a- Bilindiği
gibi Hz. Peygamber'in Tâii 'e gidiş ve dönüşünde Zeyd bin Hârise'nin dışında
beraberinde kimse yoktu. Böyle olunca da onun ashabından bir gruba namaz
kıldırdığı nasıl doğru olur?
b- Gerçekten,
beş vakit namaz ancak İsrâ ve Mi'râc gecesinde farz kılınmıştı. Halbuki
Muhakkikinden birçoklarının görüşüne göre Mi'râc olayı Hz. Peygamber'in Taife
gidişinden sonra olmuştur. Bu duruma göre, onun sabah namazını kıldırmış olması
nasıl doğru olabilir?
Birinci karışıklığın
cevabı şudur: Resûlullah'ın Mekke yakınında bir yer olan Nahle mevkiine
gelince, ashabından bazılarıyla karşılaşmış olması ve burada onlara sabah
namazını kıldırması muhtemeldir.
İkinci karışıklığın
cevabı da şöyledir: Cin hâdisesinin ve onların Resûlullah'tan Kur'an
dinlemelerinin birden fazla tekrar edildiği söyleniyor. Bir defası İbn
Abbas'tan, diğer defası da îbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet edilmiştir. Her ikisi
de doğrudur. Muhakkik imamlarının tümünün sahib olduğu kanaat budur[61]. Bu
kanaat, îsrâ ve Mi'râc hâdisesinin Taife
hicretten sonra vuku bulduğu
görüşüne göredir. Ama îsrâ ve Ml'râc hâdisesinin Taife hicretten önce olduğu
görüşüne göre ise, elbette bunda karışıklık yoktur...
Bunları bildikten
sonra, bizim için önemli olan husus, bir müs-lümanın, cinlerin varlığına ve
Yüce Allah'ın bizim gibi onları da kendisine ibâdet etmekle mükellef kıldığı,
canlı varlıklar olduğuna iman etmesinin gerekli oluşudur. Eğer bizim
duyularımız ve idrâklerimiz onları anlamıyorsa, bunun sebebi, Allahü Teâlâ'nın
onların vücutlarını bizim gözlerimizde bulunan görme gücüne uygun bir şekilde
yaratmamış olmasıdır. Yine bizim gözlerimizin sadece varlıklardan belirli
türleri, belirli ölçüde ve belirli şartlar altında gördüğü bilinmektedir.
Cinlerin varlığı, bize
kadar gelen kitab ve sünnetin mütevatir ve kesin haberlerine dayandığı ve
mütevatir haberlerin durumu da zarûrat-ı diniyyeden bilindiği için, bütün
müslümanlar, cinlerin varlığını inkâr etmenin ve onların varlığında şübheye
düşmenin dinden çıkmayı ve İslâm'dan ayrılmayı gerektirdiği üzerinde ittifak
etmişlerdir. Çünkü cinleri İnkâr etmek, zarurât-ı diniyyeden olarak bilinen
birşeyi inkâr etmek demek olur. Ancak bu inkâr Yüce Allah'tan bize kadar gelip
ulaşan mütevatir ve sadık bir haberi yalanlamayı da içine alıyor.
Akıllı bir kişinin,
ben ancak ilimle uyuşan şeylere inanırım diye iddiada bulunarak gaflet ve
cehaletin en koyusuna düşmesi, cinleri gözüyle görmediği ve elle tutamadığı
için, cinlerin varlığına inanmamakla övünmeye kalkışması ona yakışmaz.
Şurası gayet açıktır
ki, bu gibi, cehaleti gizleyip bilgiçlik taslamak; görme imkânı olmadığı için
kesin olarak bilinen varlıkların birçoğunu inkâr etmeye sevkeder. Meşhur ilmi
kural şöyledir: Birşeyi görmemek onun yok olmasını gerektirmez. Yâni aranan
birşeyi görmemek haddi zatında onun kaybolduğunu veya mevcut olmadığını
gerektirmez.
Beşinci Hikmet:
Resûlullah'ın şu Tâif seyahatinde gördüğü şeylerin mâhiyeti ve göğüs gerdiği
bu şeylerin onun nefsinde bıraktığı etki nedir?
Bu sorunun cevabı,
Zeyd bin Hârise'nin Resûlullah'a: «Onlar seni Mekke'den çıkardıkları halde, yâ
Resûlâllah, Mekke'ye nasıl dönersin?» diye sorduğu zaman Resûlullah'ın ona
sükûnet ve güven içinde: «Ey Zeyd! A]lalı senin görmediğin yerden bir kapı
açar. Elbette Allah, dinin yardımcısı, Resûlü'nün destekleyicisidir» buyurmasından
açıkça anlaşılıyor...
O halde, Resûlullah
(s.a.v.)'ın Mekke'de gördüğü katılık ve işkenceden sonra, Tâif'te karşılaştığı
bu durumların onun Allah'a olan bağlılığı ve kararlılığı üzerinde herhangi bir
etkisi yoktur.
Hayır vallahi, bu
tahammül veya irade gücünün eseri olmadığı gibi insan tabiatından gelen özel
bir kararlılık da değildir. Fakat o, Resûlullah'm kalbinde sabit olan nübüvvet
inancıdır. Hz. Peygamber ts.a.v.), kendisinin, Rabbi'nin emrini yerine
getirmesi ve Allah'ın kendisine yürümeyi emrettiği yolda yürümesinin zorunlu
olduğunu biliyordu. Ve yine Allah'ın, kendi işini başarıya ulaştıracağında ve
herşey için bir kadeı ta'yin ettiğinde şübhesi yoktu.
Bizim için burada
eğitimle ilgili bir fayda vardır. O da, îslâm da'veti yolunda ortaya çıkan
zorlukların ve meşakkatlerin bizi yürümekten alıkoymaması, iman hidâyeti ve
onun yardımı üzere olduğumuz sürece, tembellik ruhunun içimizi kaplamaması
gerektiğidir. Kim Allah'tan güç ve kuvvet isterse, o kişinin tembelliği ve
ümitsizliği tanımaması gerekir. Çünkü emreden Allah'tır. Yine gerçek
yardımcının O olduğunda şübhe yoktur.
Tembellik, takatin
kesilmesi ve ümitsizlik; yalnızca yolda arız olan mihnetler, meşakkatler ve
Allah'ın emretmediği diğer yöntemler sebebiyle gelir. Çünkü, bu gibi hallerde çalışkan
kişiler kendi şahsî güçlerine ve başbaşa kaldıkları kendi gayretlerine
dayanırlar. Bunların tümünün muayyen bir beşeri çerçeve ile sınırlandırılmış
olduğu malûmdur. Uzun meşakkatler, elemler ve işkenceler yüzünden, zaten
sınırlı olan beşer takat ve samimiyetinin ümitsizlik ve yılgınlığa dönüşmesi
tabiîdir.[62]
îsrâ (Gece yürüyüşü)
kelimesiyle, Yüce Allah'ın peygamberine Mekke'deki Mescid-i Haram'dan,
Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya kadar lütfettiği yolculuk kastedilir. Mi'râc
kelimesi ise, bu yolculuğun ardından, Resûlullah'ı yüksek gök tabakalarına
çıkarmak, sonra insan, cin, melek ve diğer mahlûkatın bilgilerinin tükendiği
sınıra ulaştırmak anlamında kullanılmaktadır. Bunların tümü bir gece içinde
olmuştur.
Bu mucizenin tarihin
tesbitinde; Bi'setin onun cu yılında mı, yoksa bundan sonra mı oldu diye
ihtilâf edilmiştir. İbn Sa'd'm Ta-bakatü'l-Kübrâ'smdaki rivayetine göre Mi'rac
hâdisesi hicretten on-sekiz ay önce olmuştur.
Müslümanların büyük
çoğunluğu bu yolculuğun, ruh ve beden birliğinde olduğu kanaati üzerindedirler.
Bunun için Mi'rac, Allah'ın kendi Resûlü'ne ikram buyurduğu, hayret verici
mucizelerinden biridir.
Mi'rac kıssasına
gelince, onu Buharı ve Müslim uzun bir şekilde rivayet etmiştir. Özet olarak
şöyledir:
Mi'rac gecesinde,
Resûlullah'a bir burak getirildi. Burak, eşek-ten büyük, katırdan küçük,
adımını gözünün erişebildiği yerin ilerisine koyan bir binek hayvanıdır...
Yine o gecede Resülullah (s.a. v.) Mescid-i Aksâ'ya girdi. Orada iki rek'at
namaz kıldı. Sonra Cebrail Ca.s.) ona, süt dolu bir kâse ile yine şerbet dolu
bir başka kâse getirdi. Resülullah süt dolu kâseyi içti. Bunun üzerine Cebrail
Aleyhisselâm: «Fıtratı seçtin» dedi. Yine o gecede birinci, ikinci, üçüncü...
kat göğe çıkarıldı. Bu şekilde ta, Sidretü'l-Müntehâ'ya götürüldü. İşte o
zaman Yüce Allah ona vahyedeceğini vahyetti. Beş vakit namaz o gecede farz
kılındı. Aslında namaz, gece ve gündüzde elli vakit idi[63].
Ertesi gün sabah
olunca ve Resülullah (s.a.v.) gördüğü şeyleri halka anlatınca müşrikler bu taze
haberi birbirlerine anlatmak ve onunla alay etmek için öbek öbek toplanmaya
başladılar. Bir kısım müşrikler, «Mademki oraya gittin ve içinde namaz kıldın»
diyerek, Mescid-i Aksâ'yı kendilerine tasvir etmesini istediler. Resülullah Mescid-i
Aksâ'yı ziyaret ettiği vakit; bakışlarıyla etrafı süzmeyi, duvarlarının
sayısını ve şeklinde aklında tutmayı düşünmemişti. Bunun üzerine Yüce Allah
Mescid-i Aksâ'nm şeklini gözünün önüne getirdi de onların sordukları gibi
tafsilâtlıca onun özelliklerini teker teker sa-yıverdl. Buhâri ve Müslim,
Resûlullah'm şöyle buyurduğunu naklediyor: «JCureyş beni yalanlayınca,
Hıcır'da ayağa kalktım. Yüce Allah benimle Beyt-i Makdis arasındaki uzaklığı
giderdi. Ben de ona bakarak bütün özelliklerini onlara haber verdim.»
Bir kısım müşrikler
Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e giderek onun Mi'rac olayını tasdik etmeyeceğini ve bu
durumu yadırgayacağını umarak, Resûlullah'm söylediklerini ona anlattılar.
Hemen Ebû Bekir (r.a.) : «Eğer bunu o söylediyse, mutlaka doğrudur. Ben bundan
daha akla uzak görünenleri tereddütsüz kabul ediyorum...» diyerek onlara
gerekli cevabı verdi.
îsrâ gecesinin
sabahında, Cebrail Aleyhisselâm gelip Resûlullah'a namazın nasıl kılınacağım
ve namaz vakitlerim öğretti. Zaten Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz farz kılınmadan
önce Hz. ibrahim (a.s.)'in yaptığı gibi sabah ve akşamleyin ikişer rek'at namaz
kılıyordu.[64]
1- Peygamberimiz Ve Mucizeler Hakkında Birkaç Söz:
Bazı araştırmacılar,
Resûlullah'ın hayatının basit bir beşeri hayat olduğunu tasvir etmekte, pek de
mübalâğaya düşkündürler. Bu husus onun hayatının mucize ve hârikaların ötesinde
sihirli bir hayat olmadığını açıklamadaki mübalâğadan dolayıdır. Onlar şunları
da söylüyorlar: Zaten Hz. Muhammed mucize ve hârikaları hoş karşılamıyordu.
Kendisinden mucize isteyenlere pek de iltifatta bulunmuyordu. Bu
araştırmacılar şunu sürekli söylüyorlar: «Mucizeler ve hârikalar onun kendi işi
değildir. Buna imkânı da yoktur.» Yine o araştırmacılar bu konuda Cenâb-ı
Hakk'm şu- türlü: »De ki, o âyetler ancak Allah'ın katandandır[65]»
âyetlerini sık sık delil gösteriyorlar ve hep okuyucunun kafasında; «Hz.
Peygamberin yaşayışının, Allah'ın sadık peygamberlerin desteklediği mucize ve
hârikalardan büsbütün uzak olduğu...» fikrini yerleştirmek istiyorlar.
Resûlullah'ın siyreti
hakkındaki bu düşüncenin kaynağım araştırdığımız zaman, onun aslında Gustav Le
Bon, Oğuste Comte, Hu-me, Goldziher ve benzeri müsteşriklerin fikirleri
olduğunu görüyoruz. Bu nazariyenin esası ve sebebi öncelikle bu mucizeleri
yaratana imanın olmayışıdır. Çünkü Allah'a iman, gönüllere iyice yerleşince,
bundan sonra diğer şeylere iman etmek kolay olur. Böyle olunca da artık şu
dünyada mucize diye isimlendirmeye değer hiçbir şey kalmaz...
Müsteşriklerin bu
görüşünü müslümanlardan bir grub hemen mal bulmuş mağribî gibi kapıverdi. Zaten
tslâ mdünyasının en büyük talihsizliği de, müslümanların, bu yabancıların
fikirlerini etrafa yaymak için tüm gayretlerini ve bilgilerini seferber
etmeleri olmuştu. Aslında onların Avrupa içinde doğan ilmi uyanış görüntüsüyle
gözlerinin kamaşmasından ve yabancıların süslü yalanlarıyla büyülenmelerinden
başka bir sebeb yoktu. Bu müslümanların başında Şeyh Muhammed Abduh, M. Ferid
Vecdi ve Hüseyin Heykel gibi kişiler gelmektedir.
İslâm'a karşı fikri
savaş açan ve İslâm'a şübhe sokmak isteyen müsteşrikler, etraflarına bakınca;
bizzat mü si umanlardan bazı kişilerin ifadelerinde; müslümanları dinlerinden
şübheye sokmak ve kendi görüşlerini benimsetebilmek için yeni fırsat ve
imkânlar buldular. Yine onların bu sözleri îslâm düşmanlarına, kafalarda
dinsizlik fikirlerini yerleştirmek, îslâm akidesini değiştirmek için eski usullerini
kullanmaya da ihtiyaç bırakmadı.
Bu müslüman aydınlar,
Resûlullah'ın: kahramanlık, dâhilik, komutanlık gibi muayyen vasıflarını,
çarpıcı ve övücü cümlelerle gündeme getirme yolunu seçtiler. Aynı zamanda,
onlar, müslümanların kafasında, Resûlullah'ın yepyeni bir portresini çizebilmek
için, aklın kavrayamadığı hârika ve mucizelerden uzak bir şekilde genel
hayatını anlatmakta mübalâğaya girdiler. Onların ifadelerinde Hz. Peygamber'in
hayatı bazan «Dâhi Muhammed», bazan «Komutan Muhammed», bazan da «Kahraman
Muhammed» şeklini alıyordu. Fakat bunların hepsinde, her halükârda «Nebi ve
Resul Muhammed» sıfatını örtmesine özen gösteriliyordu.
Zira Vahiy, hârika ve
gaybiyatı ihtiva eden nübüvvet gerçeklerinin tümü, (bu kahramanlık ve dehâ
ta'birlerinin yayılma işlemi sonunda) mucizelerin başında «vahiy ve nübüvvet»
bulunduğuna göre, o «Resul Muhammed™ sıfatıyla birlikte bir efsaneler âlemine
fırlatılıp atılmış oluyordu Böyle olunca da, tabiî olarak; Resûlullah1-ın
etrafında çeşitli milletlerin ve insanların çoğalması, onun bayrağı altına
girmesi, herkesin onun da'vetine doğru koşmasının sebebi, yalnızca onun dehâsı
ve komutanlığıdır diye düşünülecekti!.. Bakınız, kendilerine hedef olarak
seçtikleri şey açık bir şekilde yeni bir isimlendirme gibi, «Müslümanlar»
yerine «Muhammedîler» kelimesini yaymakta kendini gösteriyor.
Biz, ilmî bir
araştırmanın ışığı altında, hakikati ortaya koymak için çaba sarfettiğimiz
zaman, Hz. Muhammed gerçeğinde bu tasavvur ve tahayyülün yeri nedir,
görülecektir:
a) Biz,
Resûlullah'ın hayatında açıkça kendini gösteren »vahiy olayım» (bu konuda
yeterli açıklama yapılmıştı) enine boyuna düşünmeye koyulduğumuz zaman,
Resûlullah'taki en bariz sıfatın, «Nübüvvet» sıfatı olduğunu görüyoruz. Bu
konuda ne şek, ne de şübhe vardır. Nübüvvet, bizim duyu ölçülerimize uymayan,
gaybî mânâlardan biridir. O halde, hârika ve mucizenin mânâsı, Resûlullah'ın
asli hüviyyetinde gizlidir. Buna göre Peygamberimizin mucizelerini inkâr
etmeleri mümkün olmuyor; ancak nübüvvetin mânâsını yıkmakla ve onları
Resûlullah'ın hayatından çıkarıp atmakla mümkün oluyor. Bu da, açıkça dinin
kendisini inkâr etmekle eşit olur. Müsteşriklerden ve araştırmacılardan
bazıları; sadece Resûlullah'ın zekâsını, dehâsını, kahramanlığını ve işleri
yönetmedeki kabiliyyetini açıklamakla yetinerek; bu niyetlerini sözlerinde
gizleseler de neticeyi beyan eden öncülleri söylemeleri yetip artıyor bile.
Çünkü, öncüleri kabul ettikten sonra netice kendiliğinden gelir...
Birçokları âciz
kaldıktan sonra neticeyi açık açık söylüyorlar. Nitekim Simli Şümmeyil'in,
«Dine inanmayı, müstahil olan mucizeye inanmak», diye tanımladığı gibi...[66]
Dinin aslında şek veya
inkâr bulununca, mucizelerin parçalarını inkâr veya isbat etme hususunda bir
araştırmaya girmesinin hiç bir anlamı olmadığını herkes bilir.
b)
Resûlullah'ın hayatını ve hayatındaki bir kısım olayları aklımıza getirdiğimiz
zaman, Allahü Teâlâ'nın, onun eliyle birçok mucizeyi yarattığını görüyoruz.
Onları kabul etmemeye bir sebeb olmadığı gibi reddetmeye de imkân yoktur.
Çünkü o mucizeler bize kadar mütevatir ve sağlam senetlerle nakledilmiştir. O
hadisler kesinlik derecesine ulaşmıştır.
Mübarek parmaklarının
arasından su akmasını bildiren hadîs bunlardan biridir. Buhârî bu hadisi,
Kitâbül-Vuzû'da Müslim, Ki-tâbü'l-Fedâü'de, İmam Mâlik Muvatta'm,
Kitâbü't-Tahâre bahsinde rivayet etmiştir. Yine aynı hadisi birçok hadis imâmı,
çeşitli tariklerle rivayet etmişlerdir. Zürkani, Kurtubi'den şunu nakleder: Resûlullah'ın
parmaklarından su akması büyük topluluklar huzurunda birkaç yerde tekerrür
etmiştir. Birçok tarikden gelmiştir ki, onların toplamı, mânevi tevatürden
elde edilmiş kesin ilim ifade eder[67].
Müşrikler
Resûlullah'tan, ayı ikiye bölmesini istedikleri vakit, Resûlullah'ın devrinde
gerçekleşen înşikak-ı kamer (ayın ikiye bölünmesi) mucizesini ihtiva eden
hadîs de bunlardan biridir, Buhârî bu hadisi, Kitâbü'l-Ehâdîsi'l-Enbıyâ
bölümündn Müslim Kitâbü's-Sı-fâti'l-Kıyâme bölümünde ve bunların dışında dıger
hadîs imamları da rivayet etmişlerdir. îbn Kesir hadisler sağlam senetlerle
nakledilmiştir. înşikak-ı kamer mûcizesinn Peygamberimizin zamanında
vukubulduğu ve bu mucizenin in suni hayrette bırakan mucizelerden biri olduğu
üzerinde bütün ulema ittifak halindedir[68]»
demiştir.
Isrâ ve Mi'rac hadisi
de bunlardan biridir ki, biz o münâsebetle bu konuyu burada açıkladık. îsrâ ve
Mi.rac hadisi «Müttefekun aleyh» dir. Sübûtunun kat'iyyeti inkâr edilemez. îsrâ
ve Mi'rac mucizesinin Peygamberimizin mucizelerinden en barizi olduğu bütün
müslümanların icmaıyla sabittir.
Ne tuhaftır ki;
mucizelerin ve hârikaların ismini bile Resûlul-lah'ın hayatıyla yaklaştırmayan
ve sanki, dâhilik sadece Resûlullah'a aitmiş gibi, dâhilik sıfatını sürekli
gündeme getiren bu adamlar, sıhhati kat'iyyet derecesine ulaşmış olan bazı
mütevatir hadîsleri görmezlikten ve bilmezlikten geliyorlar. Onlar, bu tür
hadîsler sanki hadîs kitablarmda yokmuş gibi, ne müsbet, ne de menfî yönden
onlardan hiç bahsetmiyorlar. Halbuki o hadîslerden herbiri için ondan fazla
tarik sayılabilir.
Bu hadisleri
bilmezlikten gelmelerinin sebebi, bu hadîslere baktıkları zaman
karşılaşacakları zor ve müşkil durumdan kaçabilmek içindir. Çünkü bu durum,
onların kafalarında dönüp duran nazariye üe açık seçik bir şekilde
çelişmektedir[69].
c) Mucize,
düşünce ve tefekkür nezdinde, müşahhas bir mânâsı olmayan kelimedir. Onunla
ancak mücerret izafî bir mânâ kastedilir. Halk ıstılahında yerleşmiş bulunan
mânâsına göre mucize, âdet ve alışılagelmiş şeylerin dışına çıkan her iş ve
durum demektir. Her alışılagelmiş olan şeyler zamanın ve asırların
değişmesiyle değişiverir. Kültürlerin, anlayışların ve ilimlerin çeşitli olması
sebebiyle çeşitlilik arzeder. Nice işler vardır ki; bir zamanlar mucize iken,
bugün bilinen ve alışılagelmiş şeylere dönüşmüştür. Kültürsüz ve ilkel
insanlar arasında mucize oluverir... Her akıllı insanın anladığı hakikat şudur
ki; alışılagelen ve alışılagelmişin dışında kalan herşey aslında bir mucizedir.
Bu duruma göre
yıldızlar bir mucize, saman yollarının hareketi bir mucize, çekim kanunu bir
mucize; insandaki sinir sistemi bir mucize, kan dolaşımı bir mucize; insanda
bulunan ruh bir mucize, insan da başlı
başına bir mucizedir. İnsana
«Metafizik bir canlı» «bilinmez,
gaib canlı» diye isim veren Fransız âlimi ve edibi Chateau-briand'ın bu
ifadesi, ne kadar da ince bir seziştir!..
Ancak, insan -uzun
alışkanlıktan ve âdetin sürüp gitmesinden dolayı- bütün bunların mucize yönünü
ve mucizenin değerini unutuyor. İnsan aldanarak ve bilmeyerek mucizeyi
alışkanlık haline gelen şeylerle, aniden karşı karşıya gelmesi olarak telakki
edebiliyor. Sonra belli bir zaman geçince, alıştığı ve itiyat haline getirdiği
şeylerden eşyaya olan imanı veya inkârı için ölçü ediniyor. İnsan medeniyette
ve ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu da insanın aca-ib bir cehaletidir.
İnsanın basit
düşüncesi bile bütün çıplaklığıyla açıklıyor ki, bu kâinatın tümünü mucize
olarak yaratan Allah'a, bu kâinata bir diğer mucize ilâve etmesi veya âlemi
üzerine inşâ ettiği sistemin bir kısmında değişiklik yapması çok zor gelmez.
Nitekim İngiliz müsteşrik William Jones, bu mealde şu görüşü ileri
sürmektedir:
«Âlemi yaratan kudret,
ondan birşeyi çıkarıp atmaktan veya birşey ilâve etmekten âciz değildir. Akla
göre bu tasavvur dışıdır, demek kolaydır. Fakat o, tasavvur dışıdır denilen şey
yine de âlemin yaratılışı derecesinde tasavvur dışı değildir.»
Demek oluyor ki, bu
âlem mevcut olmasaydı ve mucize ile hârikaları inkâr edenlerden ve bunların
varlığını düşünmeyenlerden birine denilseydi ki; şöyle bir âlem yaratılacak.
Şübhesiz ki, o, daha baştan şöyle cevab verecekti: Hayır, bu tasavvur dışıdır.
O kişinin bu düşünceyi reddetmesi, mucizelerden herhangi birini tasavvur etmeyi
inkârdan daha beterdir...
Her müslümamn
Resûlullah'ı ve Yüce Allah'ın ona ikram buyurduğu mucizeleri böyle anlaması
gerekir.
2- O güne
kadar Resûlullah'ın başından geçen olaylar arasında îsra ve Mi'rac mucizesinin
yeri:
O güne kadar
Resûlullah, Kureyş'ten her türlü işkenceyi görmüştü. O işkencelerden bir
diğeri de, Taife yaptığı hicret esnasında vukubulmuştu. Olayın açıklaması,
yukarıda1 geçti. Hz. Peygamber, Rabia Oğulları'nın bağında dinlenmek gayesiyle
oturduktan sonra Rabbi'ne ettiği dua ve münâcatta; her kiş'nin başına
gelebilecek duygusallık ve yardıma muhtaçlık hali görülmüştür. Bu da, insanın,
Allah'a karşı ubûdiyyetin'n bir görüntüsüdür. Ve Resûlullah'ın bu ilticasında,
şanı Yüce Allah'a şikâyetinin ve O'nun yardımıyla afiyetini istemesinin anlamı
ortaya çıktı!..
Belki de o, başına
gelen hâdiselerin, birşeyden ötürü Allah'ın kendisine gadablanmış olması
sebebiyle vuku bulmuş olacağından korkmuştu. Bu yüzden de, duasının arasında
şunu da demişti; «Eğer bana kızgınlığın yoksa, çektiklerimin hiçbirine aldırış
etmem.»
Bunlardan sonra, Isrâ
ve Mi'rac ziyafeti Allah tarafından ona bir ikram olarak, azim ve kararlılığını
yenilemek için gelmişti. Yine Mi'rac, Resûlullah'ın kavminden çektiği eza ve
cefaların, Allah'ın kendisini terketmesi veya ona kızması yüzünden değil de;
ancak bunların Allah'ın bir kanunu olduğuna ve her zaman, her asırda İslâm
da'vetinin kanununun böyle olduğuna işaret etsin diye geldi.
3-
Resûlullah'uı, geceleyin Mescidi Aksâ'ya götürülüşündekİ mnfti
Gerçekten, Hz.
Peygamber'in Beyt-i Maks'e götürülmesi ile oradan da yedi kat göklere
çıkarılışının aynı anda olması, Mescid-i Ak-sâ'nın Allah katındaki mevkisine ve
kudsiyetine işaret etmektedir. Yine îsa Aleyhisselâm'ın getirdiği ile Hz.
Muhammed (s.a.v.)'in getirdiği arasındaki sağlam alâkaya ve bütün
peygamberlerin arasında, Allah kendileriyle gönderdiği tek din bağının
bulunduğuna İşaret etmektedir.
Yine bunda bir işaret
vardır ki, o da her asırda yaşayan müs-lümanlar tarafından bu mukaddes bölgenin
muhafazasının ve her türlü düşman müdahalesinden korunmasının gerekli
olduğudur. Sanki ilâhi hikmet, bugünün müslumanlarını, bu mukaddes yer üzerinde
bulunan Yahudiler karşısında perişan olmamaya, korkaklığa kapümamaya ve
gevşememeye; bu mukaddes yerden yahudileri temizlemeye ve orayı tekrar eski
sahipleri olan mü'minlere iade etmeye çağırıyor.
Anlayan kim? Belki de
bu yüce yolculuğun etkisiyledir ki, Sa-lâhaddin Eyyûbi (Allah rahmet eylesin)
ya zafer, ya ölüm diyerek bu büyük savaşa atılmıştı. Haçlıları geri
püskürtünceye kadar, bu mukaddes bölgede haçlı saldırılarını kırmak için bütün
gayretini sarfetmişti ve sonunda haçlılar, eli boş olarak geri dönmek zorunda
kalmışlardı.
4- Cebrail
Aleyhisselam, Resûlullah'a süt ve şerbet sunduğu zaman, Resûlullah'ın sütü
şerbete tercih etmesi, İslâm'ın fıtrat dini olduğuna sembolik bir işarettir.
Yâni bu öyle bir dindir ki; ahkâmın da,
akidesinde hep, insanın fıtratının gereği
olan şeylerle uyum sağlar,
insanda bulunan temiz fıtratla, sonradan arız olan şeyler, yâni onunla
aykırılık teşkil eden şeyler İslâm'da yoktur. Şayet fıtrat, uzunluğu ve
boyutları olan bir vücut olsaydı, elbette İslam din ona yetecek kadar geniş bir
elbise olurdu!..
İslâm'ın geniş
alanlara yayıl mas ındaki ve insanlar tarafındar çabucak kabul görmesindeki
sırlarin en önemlisi budur. Yani fıtral dini oluşudur. Çünkü, insan medeniyet
yolunda ne kadar yükselir se yükselsin, maddi mutluluk da onu ne kadar bürürse
bürüsün yine o, fıtratın gereklerine cevab vermek için aramaya devam ede cek ve
tabiatına ters düşen inanç ve ödevler bağından kurtulmaya çabalıyacaktır. İslâm
ise, beşer fıtratında bulunan bu yönelişleri ce vablandıracak biricik
nizamdır...
5- İsrâ ve
Mi'rac hem ruh, hem cesetle birlikte olmuştu. Mü tekaddiminden ve Müteahhlrînden
bütün müslümanlar bunun üze rinde ittifak etmişlerdir. Nevevi, Müslim şerhinde
şöyle diyor:
«İnsanların
ekserisinin, seleften çoğunluğun, kel âmâlardan, ha dişçilerden ve
fıkıhçılardan müteahhir imamların tümünün üzerin de bulunduğu kanaat şudur ki; Resûlullah
cesediyle, Mi'rac'a götürüldü. Hadîslere vâkıf olanlar ve araştırmacılar
bilirler ki, hadisle! de buna delâlet etmektedir. O halde yeni bir delil
olmaksızın o hadîslerin zahirinden sapmak doğru değildir. Onları böylece
anlamak ta muhal birşey değil ki, te'vîle ihtiyaç duyulsun[70]».
îbn Hacer de Buhârİ
Şerhi'nde diyor ki: «Gerçekten îsrâ v< Mi'rac aynı gecede, uyanıklık halinde
ve (cesedle ruhî her ikis birlikte gerçekleşmiştir. Hadİsçilerden,
kelâmcılardan ve fakihlerder cumhûr-u ulemâ bu kanaate sahiptirler. Sahih
haberlerin zahir: onun üzerinde ittifak halindedir. Bunlardan uzaklaşmak
uygunsu2 olur. Çünkü onda akılla tenakuza düşecek bir durum yoktur ki, te'-vile
ihtiyaç duyuİsun[71]
Isrâ ve Mi'rac'ın;
beden ile ruhun birlikte olduğunda şübheye mahal bırakmayan bir delil de;
yukarıda zikretmiş olduğumuz, Ku-reyş müşriklerinin bu olayı alaya almaları,
şaşkınlıkla karşılamaları ve Peygamberimizi yalanlamada acele etmeleridir.
Çünkü mes'e-le sadece bir rü'ya mes'elesi olsaydı ve Resûlullah bunu bir rü'ya
şeklinde onlara haber verseydi; onların bu olaya şaşmalarına, gözlerinde
büyütmelerine ve inkâr etmelerine gerek kalmazdı. Çünkü uykuda görülen şeylerin
belli bir sının yoktur. Bilâkis bu gibi bir rü'yayı görmek o vakit müslümana
da, kâfire de caiz olur. Eğer iş böyle olsaydı, elbette, müşrikler Resûlullah'ı
susturmak maksadıyla ondan Mescidi Aksâ'nın özelliklerini, kapılarını ve
duvarlarını sormazlardı.
Bu mucizenin nasıl
gerçekleştiğine ve aklın bunu nasıl değerlendirdiğine gelince, kâinat ve hayat
mucizelerinden her mucize nasıl gercekleşiyorsa o da öyle gerçekleşmiştir. Biz
biraz önce demiştik ki, bu kâinatta olup bitenlerin tümü mucizeden başka
birşey değildir. Akıl bunların tümünü kolaylıkla ve basit bir şekilde kavradığı
gibi, yine mucizeleri de kolaylıkla ve basit bir şekilde kavraması mümkün
olur.
6- İsra ve
Mİ'rac hususunda bilgi edinirken «İbn Abbas'm Mİ'-racı» adiyle anılan kitaba
başvurmaktan sakınmak gerek. O kitab, senedi ve aslı olmayan bâtıl sözlerin,
toplanmasından meydana gelmiş. Bu işi yapan adam bu yalanlarını İbn Abbas'a
istinad ettirmeyi istemiş. Her aklı başında ve birazcık ilimden nasibi olan
herkes bilir ki, tbn Abbas bu safsatalardan beridir. Ve o böyle, Mi'rac konusunda
herhangi bir kitab yazmamıştır. Zaten kitab yazma hareketi ancak Emevilerin
sonlarına doğru ortaya çıkmıştır.
Kötü niyetli kişiler bu
kitaba vâkıf olunca, ve o kitabta Resû-lullah'a nisbet edilmiş yalan ve asılsız
sözlerden halkın çoğunun imanını sarsacak n'telıkte olanlarını görünce, onlar,
hemen bu kitabı piyasaya sürdü. Ve o kitabın, İbn Abbas'a atfedilmiş yalan lar
olduğunu ve içindeki hadislerin tümünün asılsız sözler olduğunu bildikleri
halde herkesten önce bu kitabı savunmaya başladılar[72]. Fakat
bu yalan, eğer onda m uslu m ani arın fikirlerini bozacak ve onları dinlerinde
şûbheye sevkedecek birşey varsa, hemen bu yalan onlarca çabucak doğruya
dönüşür.[73]
Resûlullah (s.a.v.) bu
dönemde, her yıl Kabe'yi ziyarete gelen kabilelere, hac mevsimi süresince,
kendisini arz ediyor, onlara Kur'-an okuyor ve onları Allah'ın birliğine
çağırıyordu. Ama hiçbir kimse ona cevab vermiyordu, lbn Sa'd, Tabakat'ında
diyor ki:
Nebi Sallallahü Aleyhi
ve Sellem, her yıl hac mevsimi gelince, konak yerlerindeki hacıların ardından
Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarına gidiyor, onlara Rabbinin emirlerini
tebliğ edinceye kadar kendisini'korumalarını istiyor. Buna karşılık da
kendilerine Cennet verileceğini va'dediyordu. Yine de kendisine yardım edecek
bir kimseyi bulamıyordu. Hz. Peygamber onlara; «Ey insanlar! La ilahe illallah,
deyiniz ki kurtuluşa eresiniz. Onun sayesinde Arapların başına hükümdar
olasınız, Arap olmayanlar da size boyun eğe... Eğer siz iman ederseniz Cennetin
sahipleri olursunuz» diyordu. Ebû Leheb de, Peygamberimizin arkasından
gidiyor, o sözlerini bitirince hemen: «Sakın ha, ona boyun eğmeyin, onun
sözlerine kulak asmayın. Çünkü o, yalancıdır, sâbii (yıldıza tapan) bir
kişidir» diyor. Onlar da en çirkin sözlerle Resûlullah'ı reddediyorlar ve ona
hakaret ediyorlardı[74].
tbn İshâk, Zührİ'den
şunu naklediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
Ukaz panayırında Âmir bin Sa'saa oğulları oymağına geldi. Onları Allah'a
çağırdı. Kendisini korumalarını teklif etti. Onların arasında Beyhara bin
Firas adında bir adam, «Vallahi, eğer ben Kureyş kabilesine mensub olsam, bu
genci tutar elde eder ve bütün Araplara hakim olabilirim» dedi. Peygamberimize
de dönüp: «Eğer biz, senin üzerinde bulunduğun işde, sana tabi ve yardımcı olur
da, Allah seni muhaliflerine hâkim kılacak olursa, senden sonra bu hâkimiyet
bize kalır, bizim olur mu?» diye sordu. Peygamberimiz de ona cevaben: «-Emir ve
irade Allah'ındır. O hakimiyeti dilediğine ihsan eder» buyurdu. Bunun üzerine
Beyhara: «Biz senin için bütün Arapların
oklarına, düşmanlıklarına göğüs gerip, hedef olalım, Allah seni
başarıya eriştirince de bu içe bizden başkaları konsun, senin işinin bize
gereği yok- diyerek yüz çevirdi[75].
Resûlullah'ın bi'setin
onbirinci yılında her yıl olduğu gibi yine kabilelere kendisini korumalarım
teklif etmişti. Resûlullah (s.a.v.) Akabe (Mina ile Mekke arasında bir yer,
Akabe taşlan orda atılır) de İken, Allah'ın kendilerine hayır m ur ad ettiği
Hazrec kabilesinden küçük bir kafileye rastladı. Onlara:
- Siz kimlersiniz?
diye sordu. Onlar da:
- Hazrec kabilesinden
bir kafileyiz, dediler. Peygamberimiz:
- «Yahudilerin
komşuları ve müttefikleri misiniz?» diye sordu. Onlar da:
- Evet, dediler.
Peygamberimiz onlara:
- «Sizinle konuşmak
üzere biraz oturmaz mısınız?» diye rica etti. Onlar da: -Olur» dediler ve Peygamberimizle birlikte
oturdular. Peygamberimiz onları, Allah'ın birliğine iman etmeye da'vet etti. Onlara İslâm'ı sundu
ve bir miktar Kur'an okudu.
Hazrecliler
Yahudilerle birlikte aym şehirde yaşadıklarından dolayı gönülleri İslâm'ı kabul
etmeye hazırdı. Yahudilerin kitab ve ilim sahibi oldukları bilinmekteydi.
Yahudilerle onlar arasında ne zaman bir "anlaşmazlık veya savaş çıksa,
Yahudiler onlara: «Şimdi bir peygamber gönderilmek üzeredir. Vakit iyice yaklaştı.
Biz ona tabi olacağız, İrem ve Ad kavmi gibi sizin de kökünüzü kazıyacağız»
diyerek tehdit ediyorlardı.
Resûlullah (s.a.v.) bu
birkaç kişiyle konuşunca ve onları İslâm'a da'vet edince birbirlerine bakarak
şöyle dediler:. «Dikkat edin! Vallahi bu, Yahudilerin size, geleceğini haber
verdiği ve onunla sizi tehdit ettikleri peygamber olsa gerek. Sakın Yahudiler
ona inanmak ve tâbi olmakta sizi geçmesinler!
Bunun üzerine hemen
Peygamberimizin da'vetini kabul ve İslâm dininden kendilerine anlatılmış olan
şeyleri tasdik ettiler. Peygamberimize hitaben: «Biz kavmimizi hem kendi
aralarında, hem de yabancı bir topluluğa karşı düşmanlık ve kötülük üzerine
bırakıp geldik. Belki Allah, onları da senin sayende biraraya toplar. Biz
hemen dönüp onları da senin buyruğuna da'vet edecek, bu dinden kabul ettiğimiz
şeyleri onlara da anlatacağız. Eğer Allah onları bu din üzerinde toplar, birleştirirse; senden daha aziz ve
şerefli bir kimse olmaz» dediler. Sonra gelecek hac mevsiminde tekrar
buluşmayı va'dederek izin alıp gittiler[76].
îslâm dini bu yıl
içerisinde Medine'ye yayıldı. Ertesi yü gelince, Peygamberimiz hac mevsiminde,
Ensâr'dan on iki kişiyi karşıladı. Akabe'de buluştular. Bu birinci Akabe idi.
Onlar Resûlullah'a kadınların bey'atı tarzında bey'at ettiler. Bir diğer
deyişle, R«sülul-lah onlara cihad ve harb etmek üzere bir teklifte
bulunmamıştı. (Kadınların bey'atı, Mekke Fethi'nin ikinci günü, erkeklerin
bey'atı bittikten sonra olmuştu!..) Birinci Akabe bey'atında bulunanlar arasında,
Es'ad bin Zürâre, Râfi bin Mâlik, Ubâde bin Sâmit ve Ebû'l-Heysem bin
et-Tayyihan gibi kişiler vardı.
Ubâde bin Sâmit, bu
bey'at etme olayını şöyle anlatıyor:
Biz on iki kişi idik.
Resûlullah bize şöyle buyurdu: «Geliniz, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın;
hırsızlık etmemek, zina yapmamak, çocuklarınızı öldürmemek, yalan dolanla
hiçbir kimseye iftira atmamak, hayırlı bir İşte bana muhalefet etmemek üzere
bana bey'at edin! Sizden, verdiği sözde duranın ecir ve mükâfatını Allah üzerine
almıştır. Kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de, ondan dolayı dünyada
cezaya çarptırılırsa, bu ona keffâret olur. Kim de bunlardan, yine insanlık
haliyle birini işler de, işlediği o suçu Allah gizler açığa vurmazsa, onun işi
de Allah'a kalır. Allah dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır.» Ubâde bin
Sabit: «Biz bu şekilde Resûlullah'a bey'at ettik» demiştir[77]. '
Medineliler
memleketlerine dönmek isteyince, Resûlullah (s.a.v.) onlarla birlikte Mus'ab
bin Umeyr'i gönderdi. Ve ona, Medinelile-re Kur'an okumasını, İslâm'ı
öğretmesini, itikad .ve ibâdetler hususunda onlara geniş bilgi vermesini
emretti. Bundan dolayı ona, Medine'nin Kur'an öğreticisi adı verildi.
Bunlardan dolayı Yüce
Allah insanı iki görevle mükellef kildi:
a - îslâm şeriatını ve
toplumunu İkâme etmek. b-Bu uğurda, sağa sola sapmadan, dikenli ve çileli yolda
yürümek.
Şimdi biz, Resûlullah
(s.a.v.)'in da'vetinin onbirinci yılının başında gözükmeye başlayan bu meyvalar
ve bu meyvaların oluş keyfiyeti ile, onların hususiyeti üzerinde düşünelim:
1- Bu
beklenilen meyvalar, Resûlullah'm kendi kavminden uzak olarak, Kureyş'in
dışından geldi. Halbuki Resûlullah Kureyş'le birlikte yaşıyor ve onlarla temas
kuruyordu. Niçin böyle oldu?
Biz bu kitabın baş
taraflarında demiştik ki; Allah'ın, akıllara durgunluk veren hikmeti, İslâm
da'vetinin kaynağı ve karakteri hususunda düşünen bir kişiye, öyle bir yön
çizmiş ki, o yolla ilerlerken asla şübheye düşmez ve kolayca inanır. Onunla
diğer ideolojiler ve dâvalar arasında herhangi bir benzerlik bulamaz: Bunun
için, Resûlullah okuma - yazması oîmayan bir ümmi idi. Yine bunun için, o
herhangi bir medeniyetle ilişki kurmamış ve herhangi bir medeniyete veya
belirli bir kültürü tanımamış ümmilerden oluşan bir milletin içinden peygamber
olarak seçilmişti. Bundan dolayı Yüce Allah onu, üstün ahlâkın temizlik ve
dürüstlüğün sembolü olarak yaratmıştı.
Bunun için, tlâhi
kader, Resûlullah'm ilk yardımcılarının, kendi çevre ve toplumunun dışında
olmasını gerekli gördü. Ta ki, herhangi biri, onun davetine, kendi toplum
şartlarının ve kavminin arzularının nüfuz ettiği bir milliyetçilik dâvası
gözüyle bakmasın.
Hakikatta, düşünen bir
kişi için, görülebilen mucizelerin en açıklarından biri de şudur: İslâm'a dil
uzatacak herhangi bir adam için açık bir kapı bulunmasın diye, tlâhi bir el,
Da'vet-i Nebeviyye'nin hayatım her taraftan kuşatıvermiş.
Bizzat yabancı
araştırmacılardan birinin söyledikleri de bu tarzdadır. «İslâm Aleminin
Bugünü» adlı kitabta, Dient'in şu sözü nakledilmektedir:
«Hz. Muhammed (s.a.v.)'in
hayatını katıksız bir Avrupalı üslûpla tenkid etmeye uğraşan şu müsteşrikler,
mü&lümanlarm tümünün, kendi peygamberlerinin siyreti üzerinde ittifak etmiş
oldukları hususları yıksınlar diye uzun incelemeler yaparak ve kendi içinde dönen
bu davalarıyla çeyrek asır geçirdiler. Bu uzun, detaylı ve derin
incelemelerden sonra onların Siyret-i Nebeviyye'nin meşhur rivayetlerini ve
yerleşmiş görüşleri yıkmaya güçlerinin yetmesi gerekirdi. Acaba onların
lehine, bunlardan hiçbir şey değişti mi? Bu soruya cevab Şu olacaktır: Onlar
yeni en küçük birşeyin isbatını bile başaramadılar. Bilâkis biz bu Fransız,
İngiliz, Alman, Belçikalı ve Hollandalı müsteşriklerin ileri sürdükleri yeni
görüşler üzerinde dikkatimizi derinleştirdiğimiz vakit; karışıklıktan başka
birşey görremiyoruz. Okuyucu onlardan birinin yalanladığı görüşü bir başkasının
doğruladığını görecektir[78]».
2- Medinelilerin,
islâm'ı nasıl kabul etmeye başladıkları hususunda, sıraladığımız durumları
düşününce de Yüce Allah'ın İslâm da'vetinin kabul görmesi için Medine hayatım
ve çevresini hazırladığı; ayrıca, Medine halkının gönlünde bu dini kabul etmek
için bir şuur oluşturduğu görülür. O halde, bu şuur hazırlığının kaynakları
nedir?
Medine-i Münevvere'nin
halkı, müşrik olan Araplardan yerlilerle, Arap Yanmadası'nm çeşitli
yönlerinden buraya göç etmiş Yahudilerden oluşmuş, karışık bir toplum idi.
Müşrik Araplar, iki büyük kabileye ayrılıyorlardı. Biri Evs, diğeri Hazrec
kabilesi idi.
Yahudiler de üç büyük
kabile idiler: Beni Kurayza, Beni Nadir, Beni Kay mika.
Yahudiler, âdetleri
olduğu gibi, Evs ve Hazrec kabileleri arasına kin tohumlan ekinceye kadar uzun
süre entrikalar çevirdiler. Bunun üzerine Araplar, kendi aralarında, insanı
değirmen gibi Övü-ten sürekli savaşlarda birbirlerini yemeye başladılar.
Muhammed bin Abdulvehhab, «Muhtasar-u Siyreti'r-Resûl» adlı kitabında, onlar
arasında savaşın yirmi yıl devam ettiğini söylüyor[79].
Bu uzun süren
düşmanlık badiresi içinde; Evs ve Hazrec kabilelerinden herbiri Yahudi
kabilelerinden biriyle antlaşma yapmışlardı. Evs kabilesi Beni Kurayza ile,
Hazrec kabilesi ise Beni Nadir ve Beni Kaynuka ile yeminleşmişti. Aralarındaki
savaşların sonuncusu, Buas savaşı olmuştu. Bu savaş hicretten birkaç yıl önce
olmuştu. O korkunç bir gündü. O gün reislerinin çoğu ölmüştü.
Bu sırada, Yahudilerle
Araplar arasında ne zaman bir anlaşmazlık çıksa, Yahudiler Arapları; bir
peygamberin peygamberlik vaktinin yaklaştığını, kendilerinin onun
bağlılarından olacaklarını ve o peygamberle birlikte Ad ve İrem kavimleri gibi
onları Öldüreceklerini söyleyerek tehdit ederlerdi.
Bu şartlar, Medine
halkını bu y«»ni dine yönelmeye şevketti. Onları bu dine kuvvetli ümitlerle
bağladı. Belki Arapların safları o dinin üstünlüğü ile birleşti. Eski güçlerini
kazandılar, dağınıklıkları düzeldi. Aralarındaki anlaşmazlık sebebleri yok olup
gitti.
İlâhi hikmet
Medine'nin, dünyanın her tarafına yayılan İslâm selinin çıkış yeri olmasını
gerekli gördüğü için; İbn KayyınVın Zadü'1-Mead adlı kitabında dediği gibi;
Allah'ın Resulüne yaptığı İyiliklerden biri de Medine'ye hicretin hazırlaması
olmuştu.
3- Daha önce
de dediğimiz gibi, Medine halkının, ileri gelenlerinden bir toplumun İslâm'ı
kabul etmeleri, Birinci Akabe Blatı'n-da gerçekleşmişti. Onların
müslümaniıklarının şekli nasıldır? Islamın onlara yüklediği sorumlulukların
sınırı nedir?
Onların
müslümaniıklarının yalnızca şehadet kelimesini söylemekten ibaret olmadığını
görmüştük. Bilâkis onların müslümanlık-lari; şehadet kelimesini dil ile
söyleyip, kalb ile tasdik ettikten sonra da, Hesûlullah'a verdikleri ahde
bağlılık şeklinde olmuştu. Resûlul-lah onlardan, İslâm'ın genel prensiplerine,
ahlâkına ve nizamına tutunma yolunda; gidişatlarım İslâm boyası ile
boyamalarını, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamalarını, hırsızlık yapmamalarını,
zina etmemelerini, çocuklarım öldürmemeleri, birbirlerine Adice iftiralarda
bulunmamalarım, Resûlullah'ın kendilerine emrettiği herhangi bir iyi işde ona
muhalefet etmemelerini vaad olarak almıştı.[80]
Resûlullah'ın,
bi'setinden beri geçen yıllar süresince karşılaştığı olayların karakter indeki
değişimin, nasıl başladığına, dikkat edelim:
Sabrın sonucu
devşirilmeye. cehd ve gayret meyvesini vermeye başladı. Da'vet filizi
kuvvetlenip ürün versin diye gövdeleri üzerine dikilmeye başladı.
Fakat biz müjde ve
sonuçlardan bahsetmeden Önce. bir kere daha Hz. Peygamber'in bu eşsiz sabrının
karakterini araştırmaya döneceğiz.
Resûlullah'ın,
kendisine her türlü musibet Ve çileyi tattırmak için elinden geleni geri
bırakmayan'kavmi Kureyş'i, islâm'a da'vet etmekte hiçbir kusur etmediğini
gördük. Bilâkis, o hac mevsimi münâsebetiyle, Mekke dışından çeşitli yön ve
yörelerden gelen Arap kabilelerinin arasına giriyor, bir rehber gibi, kendisini
onlara tanıtıyor, onları Allah ile alışverişe ve Tevhid hazinesine da'vet
ediyor, böylece onların arasında gidip geliyordu. Ama yine de kendisine olumlu
cevab veren hiçbir kimseyi göremiyordu. İmam Ahmed ve Sünen sahipleri ile
Hakim, Resûlullah (s.a.v.)'ın hac mevsiminde
halka takdim edip, şöyle buyurduğunu rivayet ediyorlar!
«Beni kavmine
götürecek ve onlarla tanıştıracak bir kişi yok mu? ÇCinkü Kureyş, Rabbinln
kelâmını tebliğ etmeme engel oluyor[81]».
Bi'setin onbirinci
yılı... Resûlullah (anam ve babam ona feda olsun) sükûn ve rahatlık olmayan bir
hayatla karşı karşıya, Kureyş her dakika, onu öldürme fırsatını kolluyor;
başından aşağı her çeşit işkence ve belâyı dökmekle meşgul. Ama bütün bunlar
onun kararlığından hiçbir şeyi eksiltmiyor, güç ve kuvvetinden hiçbir şeyi
azaltmıyor.
Bi'setaı onbirinci
yılı... Resûlullah (s.a.v.) ise; kavminin, komşularının, etrafım saran
kabilelerin ve bütün toplulukların arasında (yurdunda); gariplut, zulmet ve
korkunç tehlikelerle karşı karşıya... Fakat bütün bunlardan dolayı ümitsizliğe
kapılmıyor, metanetini yitirmiyor. Bunların hiçbiri, onun Rabbiyle olan
dostluğuna hiçbir yan etkide bulunmuyor.
Bi'setin onbirinci
yılı... Sabırla cihad Allah yolunda birleşir. Bu bir mahsul, dünyanın doğusuna
ve batısına yayılacak olan büyük ve coşkun, İslam selinin doğmasına bir
yoldur. O İslâm selinin önünde Bizans'ın kuvveti dize gelir, onun karşısında
İran'ın azameti yere kapanır. Onun gücünden dolayı, medeniyetlerin ve nizamların
tıim, değerleri erir, gider...
Cihadın, sabrın ve
sıkıntılara girmenin bir bedeli, bir karşılığı vardır. Onlar olmadan, islâm
toplumunun temellerini kurmak Allah'a göre çok kolay olur. Fakat Allah'ın
kendi kulları hakkındaki kanunu budur. Allah, kullarının kendi güç ve kuvveti
karşısında kendisine, isler istemez boyun eğmelerini dilediği gibi, yine kullarının
kendisine ibâdet etmelerini, ihtiyari olarak da olsa emretmektedir.
Allah'a kulluk etmek,
gayret sarfetmeden gerçekleşmez. $ehid olma isteği veya Allah yolunda işkenceye
uğramadan mü'min münafıktan ayrılmaz. İnsanın hiçbir gayret sarfetmeden
ganimetlere konması adalet prensibine ters düşer.
Bunlar, Resûlullah'ın
kurmakla görevlendiği İslâm toplumunu, belirleyici işaretlerinin başında gelir.
Halka şehadet kelimesini telkin edip, sonra fesad çıkarmalarına, isyan
etmelerine ve doğru yoldan uzaklaşmalarına göz yumarken; onların şehadet
kelimesini sadece dilleriyle tekrar etmelerine itibar etmek iş değildir.
Doğrusu bir insan, şehadet kelimesini tasdik edip, helâli helâl ve haramı da
haram olarak kabul edip, Allah'ın emrettiği farzları tasdik ettiği zaman, müslüman
ismini alması doğru olur. Fakat bu şunun için doğru olur: Allah'ın birliğini,
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini tasdik etmek yalnızca bir anahtardır.
İslâm toplumunu kurmak, onun düzen ve prensiplerini gerçekleştirmek için bir
vesiledir. Bütün işlerde hâkimiyeti Allah'a bırakmak gerekir. Allah'ın birliğine,
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğine iman, nerede bulunursa, Allah'ın
hâkimiyetine imanı, onun şeriat ve prensiplerine uyma zaruretini ortaya koyar.
Yapma kanun ve
düzenlerin etkilediği bir kısım insanlar, mın çok az bir kısmını benimseyip,
diğerlerini atmayı istemelerinden dolayı takındıkları tavır tuhafın tuhafıdır
kit onlar şu kâinatın yaratıcısı ve sahibiyle âdeta sulh ve uzlaşmaya benzer
bir tutum içine giriyorlar... Kendilerine göre uzlaşma yolu, toplum hayatıyla
ilgili konuları, İslâm'la kendi aralarında paylaşmaktır. Buna göre, toplumsal
kurumlardan camilerle diğer ibâdet hususları, İslâm'a ait olacak. Bu sahada
İslâm insanlara İstediği şekilde hükmedecek. Toplumun düzeni, kanunları ve
ahlâki' davranışları kendilerine Ait olacak. Böylece onlar istedikleri g;bi
birtakım değişiklikler ve düzenlemeler yapabilecekler...
Eğer kendilerine
peygamberler gönderilip de onların peygamberliklerini yalanlayan azgınlar ve
tanrılıklarım ilân eden kişiler, peygamberlerin İslâm'a davetleri karşısında
çözüm yolunu anlamış olsalardı; yani kendi hâkimiyetlerinden vazgeçmekle
mükellef olmadıkları, kanun ve nizamlarından herhangi bir şeyi terketmedikleri
halde do müslüman olabilecekleri söylenmiş olsa, İslâm'a girmekten ve ona
itaatlerini. açıklamaktan kaçınmazlardı. Ve bütün bu haklarına karşılık, bir
cümleyi devamlı söylemekte veya bazı âyinleri yapmakta, pek de cimri
davranmazlardı. Fakat onlar biliyorlardı ki bu din, önce onlara nizam ve hükümlere
uyma ödevini yükleyecek, kanun yapma ve hüküm koymanın yalnızca Allah'a âit
olduğunu kabul ettirecek, işte bunun için onlar, Allah ve Resulü ile
anlaşmazlığa düştüler ve müslumanlıklarım açıklamak onlara güç geldi.
Bu hakikati açıklamak
ve İslâm'ı yalnızca bir kısım ibâdetler ve kelimelerden ibaretmiş gibi
anlamaktan sakındırmak için Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: -Sana indirilen
Kur'an'a ve senden önce indirilen kitablara iman ettik diye boş iddiada
bulunanlara bakmaz mısm! O azgın şeytan önünde muhakeme olmak istiyorlar.
Halbuki
onu (şeytanı)
tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise, onları dönüşsüz bir sapıklığa
düşürmek ister[82]».
Şu kadar var ki, bu
bey'atın esasları arasında cihadla alâkalı bir maddeye rastlamıyoruz. Bunun
sebebi şudur: Henüz cihad ve savaş o vakit farz kılınmamışta. Bunun için
Resûlullah'ın, bu onikl kişi ile yaptığı bey'at cihada işaret etmekten uzaktı.
Siyret ravileri-nin, bu bey'at kadınların bey'atı şeklinde olmuştur demelerinin
manası budur.
4-
ResûluUah'ın, Allah'ın dinine da'vet görevi ile görevlendirilmiş olduğunda
şübhe yoktur. Çünkü o, Allah'ın bütün insanlara gönderdiği bir elçidir.
Allah'ın çağrısını tebliğ etmek onun için mutlaka gereklidir. Fakat İslâm'a
giren bu insanların ödevleri nelerdi? Bu da'vet yükü ile alâkaları ne idi?
Bu sorulara en güzel
cevabı, Resûlullah'ın Mus'ab zin Umeyr'i, Medine halkını İslâm'a da'vet etmek,
onlara Kur'an okumayı, namaz kılmayı ve Kur'an hükümlerini öğretmek için bu
oniki kişi ile birlikte Medine'ye göndermesinde buluyoruz.
Mus'ab bin Umeyr,
Resülullah (s.a.v.)'ın emrini yerine getirmekle mutlu olarak Mekke'den
ayrıldı. O Medine halkını İslâm'a çağırmaya, onlara Kur'an okumaya ve onlara
Allah'ın hükümlerini tebliğ etmeye başladı. Bir defasında elinde mızrak onu
öldürmek isteyen bir adam onun yanına gelmişti. O bu adama yalnız Allah'ın
kitabından, İslâm'ın bazı hükümlerini bildiren Kur'an'dan bir kısım okudu ve
sonunda adam mızrağını bırakıp onun meclisine oturdu. Muvahhid bir müslüman
olarak Kuran ve İslâm ahkâmını öğrenmeye başladı. Böylece Medine döneminde
müslümanlık öyle bir yayıldı ki, her yerde konuşulan sadece İslâm idi.
Peki bu Mus'ab bin
Umeyr kimdir?
Bu zât Mekke'nin en
zenginlerinden birinin çocuğuydu. Akranları içinde en şık giyineni idi.
İslâm'a girince bütün bu imkânlarını bir yana itti. Ve Resûlullah'ın ardında
İslâm da'vetine hizmete koyuldu. Bu uğurda her türlü azabı tatmaya ve her
güçlüğe göğüs germeye devam etti. Tâ Uhud'da şehid oluncaya kadar... Uhud savaşında
şehid düştüğü zaman vücuduna kefen olarak sarılacak bir elbisesi bile yoktu.
Başını örtüyorlar ayakları açılıyor, ayaklarını örtüyorlar başı açık kalıyordu.
Durumu Resûlullah'a haber verdiklerinde, gençliğinde refah içinde yaşayan bu
gence ağladı ve şöyle buyurdu: -Elbisesini vücudunun üst kısmına koyunuz. Ayak
tarafını tzhir[83] ile örtünüz[84]».
îslâmi da'vette
yalnızca nebilerin ve resullerin veya halifelerinin kendilerinden sonra gelen
vârisleri olan âlimlerin üzerinde durmak pek önemli değildir. Çünkü İslâm
da'veti, bizzat İslâm gerçeğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hiçbir zaman
müslüman, durumu veya işi ve ihtisası ne olursa olsun, da'vet görevini yerine
getirmede kendisini sorumsuz sayamaz. Çünkü İslâm da'vetinin hakikati «iyiliği
emretmek, kötülükten vazgeçirmek» ten ibarettir. Bu da, Is-lâmdaki cihadın tüm
mânâsının toplamıdır. Herkes biliyor ki, cîhad her müslümanın sürekli uyması
gereken farzlardan biridir.
Buradan da anlaşılıyor
ki, İslâm toplumunda müslümanlardan belirli bir gruba «din adamları» unvanını
vermenin ne yeri, ne de anlamı vardır. İslâm dinine giren her kişi, mevkisi ve
ihtisas alanı ne olursa olsun, bu din uğrunda cihad etmek üzere, Allah'a ve
Resulüne bey'at etmiştir. İster erkek olsun, isterse kadın, isterse âlim olsun,
isterse câhil; gerektiği vakit cihad bunların üzerine farz olur. Zaten m üsl
umanların hepsi bu dinin adamlarıdır. Al la nü Teâlâ onlardan Cennet
karşılığında mallarını ve canlarını satın almıştır. Onların Allah'ın dinini
uygulama, şeriatına yardım etme yolunda mallarım ve canlarını seferber etmeleri
gerekir.
Bilinen bir gerçektir
ki, bu cihad ve da'vet mes'elesi ayrı, şeriatın kesin naslan ışığı altında
müslumanlara, hayatta karşılaşacakları müşkülleri, ulemanın ictihad yoluyla
halletmesi ayrı şov... Bu ihtisas ve yol göstermedir. Bir sınıf ve imtiyaz
doğurmaz.[85]
Mus'ab bin Umeyr
ertesi yılın hac mevsiminde (Bi'setİn onüçün-cü yılında) Medineli
müslümanlardan büyük bir toplulukla birlikte Mekke'ye gelmişti. Medineli
müşrikler, hacıların arasında gizlenerek Mekke'ye doğru yola çıkmışlardı.
Muhammed bin İshâk.
Kâab bin Mâlik'ten şöyle rivayet ediyor: Biz, Teşrik günlerinin ortasında
Akabe'de Resûulllah'la buluşmak üzere sözleşmiştik. Hac görevlerimiz bitip,
Resûlullah ile buluşmayı kararlaştırdığımız gece gelince, bu gece kavmimizle
birllkte kafilemizin yanında yatmıştık. Gecenin üçte biri geçince» biz gizr
İlce birer ikişer kişilik grublar halinde konak yerimizden ayrılıp Re-sûlullah
ile sözleştiğimiz yere geldik. Akabe yakınındaki vadide toplandık. Toplam
yetmişüç kişi idik. Beraberimizde iki tane do kadın vardı: Kâab'ın kızı Nüscybe
ile Amr bin Adiyy'in kızı Esma idi.
Kâab bin Mâlik sözüne
devamla:
Biz vadide toplanmış
Resûlullah'ı beklerken, O, amcası Abbas bin Abdülmuttalib ile birlikte
çıkageldi. Bizim topluluk söze başladı ve şöyle dediler:
«Bizden, Rabbin için
ve kendin için islediğin şeyi al...» Resû» lullah da onlarla konuştu ve sonra
Kur'an okudu. Onları Allah'a çağırdı ve İslâm'a teşvik etti. Sonra: -Bana her
yönden yardım edeceğinize, yanınıza vardığımda kendinizi, kadınlarınızı ve
çocuklarınızı esirgeyip korudunuğuz şeylerden beni de esirgeyip koruyacağınıza
kesin söz istiyorum sizden...» diye buyurdu.
Bunun üzerine hemen
Berâ bin Ma'rur, Resûl-i Ekrem'in elini tutup: «Evet yâ Resûlâllah! Seni hak
dinle gönderen Allah'a hamdol-sun ki, kendimizi ve kadınlarımızı koruyup
esirgediğimiz şeylerden seni de korur, esirgeriz! Biz hemen bey'at ediyoruz!
Biz, vallahi, savaş ve silâh erleriyiz. Buna atadan, dededen mirasçı olduk»
dedi.
Berâ bin Ma'rur
konuşurken, Ebû Heysem bin Teyylhan söze karışarak: «Ey Allah'ın elçisi!
Bizimle o adamlar (yahudiler) arasında sözleşme var. Biz bu hareketimizle onu
kesip atmış oluruz. Biz bunu yaparsak, Allah seni muzaffer kıldıktan sonra bizi
bırakıp tekrar kavmine, Mekke'ye dönersen bizim halimiz nice olur?» dedi.
.Bu sözler üzerine
Peygamberimiz gülümsedi ve: «Benim kanım, sizin karunızdır. oiz benim kanımı
isterseniz, ben de sizin kanınızı İsterim! Siz kanınızı akıtırsanız, ben de
kanımı akıtırım! Ben sizdenim, siz de bendensiniz! Siz kiminle savaşırsanız,
ben de onunla savaşırım. Siz kiminle barış yaparsanız ben de onunla barışırım*
buyurdu.
Resûlullah (s.a.v.)
onlara: «İçinizde bana on iki kişi gösteriniz ki, her biri kavimlerini temsil
etsinler- buyurmuştu, Onlar da Haz-rec kabilesinden dokuz kişi, Evs
kabilesinden de üç kişi olmak üzere aralarından on iki temsilci çıkardılar.
Onların seçimi tamamlanınca, peygamberimiz temsilcilere; -Havarilerin İsa bin
Meryem'e karşı kavimlerinden dolayı kefil oldukları gibi siz de kavminizin
kefilsiniz. Ben de kavmimin -Müslüman olanların kefiliyim» bu Resûlullah'ın elinin üstüne elini ilk
koyan kişi Berâ bin Maf-rur oldu. Ondan sonra bütün topluluk bey'at etti. Kâab
bin Mâlik sözüne şöyle devam eder:
Biz bey'at edince,
Resuluİlah fs.a.v.) şöyle buyurdu: «Hemen konak yerlerinize dönün.» Abbas bin
Ubâde bin Nevİel de Resûlüllah'a: «Seni hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim
ki, istediğin takdirde, yarın sabah Mina'da bulunan halkın üzerine
kılıçlarımızla saldırıp, onları kılıçtan geçiririz» dedi. Peygamberimiz:
«Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Fakat siz yerlerinize dönünüz»
diye buyurdu. Biz yatacak yerlerimize döndük. Sabaha kadar uyuduk. Sabah
olunca, Kureyş ulularından bazıları geldi ve: «Ey Hazrec topluluğu! Bize ulaşan
habere göre; siz adamımıza gelmiş, kendisini aramızdan çıkarıp götürmek,
bizimle savaşmak üzere aranızda sözleşmişsiniz. Vallahi Arap kabileleri
arasında, sizinle savaşa girmekten duyduğumuz nefret kadar nefret duyacağımız
bir kabile yoktun!» dediler. Ayrıca hiçbir şeyden haberi olmayan müşrik
hemşehrilerimize gittiler. Onlar da Allah'a yemin ederek; «Böyle birşey olmadı.
Biz böyle birşey bilmiyoruz» dediler. Kureyş'in ileri gelenleri de onların
gerçekten birşey bilmediklerine kanaat getirdiler. Olayın tanığı olan Kâab bin
Mâlik diyor ki, «Biz bu olup bitenlere hiç ses çıkarmıyor, sadece birbirimizin
yüzüne bakıyorduk.»
Halk hac işini bitirip
Mina'dan ayrılmıştı. Mekkeli müşrikler, Akabe bey'atı olayını araştırmaktan
geri durmadılar. Neticede işin gerçekten olduğunu tesbit ettiler. Bizim
arkamızdan adamlar çıkararak Ezahir[86]
mevkiinde Sa'd bin Ubâde ile Münzir bin Amr'a yetiştiler. İkisi de kabile
temsilcisi idi. Münzir'e güç getiremediklerinden o kaçıp kurtuldu. Fakat Sadi
tutup yakaladılar. Ellerini devesinin kolanı ile boynuna bağladılar. Sonra onu
döverek ve alnındaki saçlanndan tutup sürükleyerek Mekke'ye kadar götürdüler.»
Olayı Sad şöyle anlatıyor:
«Vallahi, ben onların
ellerindeydim. Beni sürüklüyorlardı. Birdenbire onların arasından bjr adam bana
doğru geldi. Bana: «Vah, vah! Yazık oluyor sana! Seninle Kureyg'ten herhangi
bir adam arar-sında dostluk veya bir sözleşme yok mu?» dedi. Ben de: «Evet,
var! Vallahi ben vaktiyle Cübeyr bin Mut'imi de, Haris bin Ümeyye'yi de
memleketimizde ticaret yaparken haksızlık edenlere karşı korumuştum» dedim. O
da: «Yazık oluyor sana! Bu iki adamı adlarıyla yüksek sesle çağır» dedi. Ben de
dediği gibi yaptım. Bunun üzerine
Mut'im bin Adiyye ile
Haris bin Ümeyye gelip beni onların elinden kurtardılar.»
tbn Hişâm anlatıyor:
Yüce Allah, Resûlullah
için savaşa izin verdiği vakit, Birinci Akabe bey'atının şartlarının dışında,
harb ile ilgili birtakım şartlar koşuldu. Birinci Akabe bey'atı kadınlar
bey'atı şeklinde olmuştu. Bunun sebebi de, Allah o zaman, henüz Resûlü'ne
savaşma izni vermemişti. Yüce Allah, Resûlü'ne savaş izni verince ve İkinci
Akabe bey'atında siyah ve kırmızı savaş (Araplarla ve Arap olmayanlarla yapılan
savaş kasdediliyor) üzere, onlardan biat etmelerini isteyince, kendini ve
Rabbinin dinini korumalarım şart koşarak onlardan söz aldı. Sözlerinde durmak
kaydıyla onlara Cennet verileceğini haber verdi.
Ubâde bin Sâmit: «Biz
Resul ullah'a neş'eli ve neş'esiz zamanlarımızda, darlıkta da, genişlikte de;
emirlerine boyun eğip, itaat edeceğimize; kendi işinde münakaşa
etmeyeceğimize, hiçbir kınayıcı-nın kınamasından korkmayacağımıza, ne olursak
olalım, Allah yolunda ve Allah için hakkı söyleyeceğimize, iyiliği buyurup
kötülükten sakındıracağımıza kesin söz verdik» dedi.
Resûlullaha, harbe
izin verilmesi için, inen ilk âyet Cenab-ı Hakk'ın şu mübarek sözüdür:
«Kendilerine savaş
açılan mü "m inlere (kâfirlere karşı savaş İçin) izin verildi. Çünkü
onlar, zulme uğradılar. Şübhe yok ki Allah, müminlere zafer vermeye kadirdir.
Mü'minler o mazlumlardır ki «— Rab-bimiz Allah'tır- demelerinden başka bir
sebeb olmaksızın, yurtlarından haksız yere çıkarıldılar. Eğer Allah insanların
bir kısmını (müşrikleri) bir kısmı ile (mü'minlerle) defetmeseydi, içlerinde Allah'ın
ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler elbette
yıkılırdı. Muhakkak ki Allah dinine yardım edene yardım edecek, zafer
verecektir. Şübhe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, herşeye galibdir[87]»
Şu İkinci Akabe
bey'atı, Birinci Akabe bey'atı ile özde birleşir. Her ikisi de; Resûlullah1 in
huzurunda, İslâm'a girmeyi ilân etme, Allah'ın dinine samimiyetle bağlanma,
emirlere boyun eğip, itaat etme ve peygamberin
emirlerine koşma konusunda kesin söz
al-' maktır.
Ancak biz, Birinci
Akabe bey'aü ile İkinci Akabe bey'alı arasında gözden geçirmeye ve incelemeye
değer iki önemli fark görüyoruz:
Birinci Fark:
Medine halkından birincisinde, bey'at edenlerin sayısı sadece on kişi iken,
ikincisinde, aralarında iki tane de kadın olmak üzere, sayıları yetmiş küsur
kişiye varmaktadır.
Bu on iki kişi,
birinci yılda, evlerinde uzlete çekilip, kendi kendileriyle yetinmekle
kalmayıp, bilâkis etrafında bulunan, kadın-er-kek herkese İslâm'ı yaymak,
onlara Kur'an okuyup Kur'an'ın ahkâm ve nizamını açıklamak üzere Medine'ye
dönmüşlerdi. Bunun için, îslâm bir yıl içinde Medine'de büyük bir hızla
yayıldı. Hattâ Medine'de islâm'ın girmediği ev kalmadı. Her evin halkı, her zaman,
İslâm'dan, İslâm'ın özelliklerinden ve onun hükümlerinden bahseder olmuştu.
İşte her yerde ve her
dönemde Müslümanın ödevi budur...
İkinci Fark:
Birinci bey'ata konulan maddeler, güç kullanarak yapılan cihada işaret etmekten
uzaktır. Fakat ikincisinde bu, işaret yollu ifade edilmiştir. Hattâ, her yolla,
Resûlullah'ı ve dâvasını sa . vunma zarureti ile cihad zarureti açıkça ifade
edilmiştir.
Bu farkın sebebi
şuradan ileri gelmektedir. Birinci Akabe bey'-atında bulunan kişiler, ertesi
yıl hac mevsiminde ve aynı yerde Re-sûlullah ile tekrar buluşmak üzere, o an
Müslüman olanlardan daha büyük bir kalabalıkla dönmek ve sözleşmeleri ile
bey'atlarını tekrar yenilemek için izin alıp gitmişlerdi.
Madem ki, henüz savaş
için izin gelmemişti ve bu bey'at eden kişiler, bir yıl sonra tekrar Resûlullah
ile buluşacaklar, öyle ise savaşmak için söz vermeyi gerektiren bir durum yoktur.
O halde, birinci
bey'at, daha sonra kadınların yaptığı bey'atın maddelerini taşıdığına ve bu
maddelerin de sınırlı tutulduğuna göre, geçici bir bey'at oluyordu.
İkinci bey'ata gelince
o, Resûlullah'm Medine'ye yapacağı hic-" rete temel teşkil etmiştir. Bunun
için ikinci Akabe bey'atı, Medine'ye hicretten sonra meşruiyeti tamamlanacak
olan prensipleri kapsamaktaydı. Bu prensiplerin başında cihad ve da'veti
kuvvet kullanarak savunma- gelmekteydi. Cihad, her ne kadar Mekke'de meşruiyetine
izin verilmemiş olsa bile, yine de bir hükümdür. Ama Allah Azze ve Celle,
bunun yakın bir gelecekte meşru kılınacağını Re-sûlullah'a ilham etmişti.
Buradadan da anlıyoruz
ki, islâm'da savaşın meşru kılınışı, sahih olan görüşe göre, ancak
Resûlullah'ın hicretinden sonra olmuştur, îbn Hişâm'ın siyretlndeki «Cihad,
tkinci Akabe bey'atında, hicretten önce meşru kılındı» sözünden anlaşılan mânâ
doğru değildir. İkinci Akabe bey'atının maddelerinde, savaşın o zaman meşru kılındığına
dair bir işaret bulunmamaktadır. Çünkü Resûlullah (s. aV) Medinelilerden
geleceğe dönük olarak, yâni kendisi onların yanına hicret edeceği ve onların
yanında ikamet edeceği için cihad sözü almıştı. Yukarıda zikri geçen Abbas bin
Ubâde'nin şu: «Seni hak dinle gönderen Allah'a andolsun ki, istediğin takdirde
yarın sabah, M in a'da bulunan halkın üzerine kılıçlarımızla saldırır, kılıçtan
geçiririz» sözüne karşılık Peygamberimizin: «Bize henüz bu şekilde hareket
etmemiz emrolunmadı. Fakat siz, yerlerinize dönünüz» şeklindeki cevabında, buna
delil bulunmaktadır.
Cihad ve cihadın
meşruiyeti hususunda ilk inen âyetin şu aşağıdaki âyet -olduğunda ittifak
vardır:
«Kendilerine savaş
açılan mü'minlere (kâfirlere karşı savaş için) izin verildi. Çünkü onlar zulme
uğradılar. Şübhe yok ki, Allah mü'minlere zafer vermeye kadirdir[88]».
Timizi, Nesaî ve diğerleri îbn Abbas'tan şu hadîsi rivayet etmişlerdir. İbn
Abbas (r.a.) şöyle dedi : «Resûlullah (s.a.v.) Mekke'den dışarı çıkarılınca,
Ebû Bekir (r. a.) : «Peygamberlerini çıkardılar - Biz Allah'tan geldik, yine Allah'a
dönücüleriz - ama onlar mutlaka kırılacaklardır. dedi. îbn Abbas diyor ki,
Allahü Teâlâ: «Kendilerine karşı savaş açılan mü'minlere (kâfirlerle savaşmak
için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şübhe yok ki, Allah
mü'minlere zafer vermeye kadirdir» âyetini indirince; Hz. Ebû Bekir (r.a.î dedi
ki: «İleride savaş olacağını kesinlikle anladım..[89]».
Bütün bunlardan şu iki husus ortaya çıkıyor:
1- Savaş
başlamadan önce, İslâm'ı tanıtmak, ona çağrıda bulunmak, delillerini ortaya
koymak ve islâm'ın anlaşılmasında engel olacak problemleri çözmek en münasib
olanıdır. Bu hususun, cihadın ilk merhalelerinden olduğunda şübhe yoktur. Bunun için, bu merhaleyi gerçekleştirmek,
sorumluluğunda tüm müslümanlann müşterek olduğu bir farz-i kifâyedir.
2- Allah'ın
kendi kullarına sığınıp
saklanacakları bir kale
mesabesinde olan Dârü'l-îslâm (İslâm
yurdu) bulununcaya kadar, onlara savaş
ödevini yüklememesi, O'nun merhametinin sonucu-suydu. îşte bundan dolayı
İslâm'da ilk yurt (Dârü'l-lslâm) Medine-i Münevvere olmuştu.[90]
Madem ki, bu araştırma
bizi cihad ve savaş hakkında bahsetme noktasına kadar getirecek, o halde
burada cihadın kendisi, meşruiyeti ve geçirdiği dönemler üzerinde doğru ve
sağlam görüşü açıklamamız için bir miktar durmamız,gerekir.
Hadîs ilmi, İslâm'a
Jikri savaş açan batılıların, hakkı bâtıl ile karıştırmak ve İslâm'a şubhe
sokmak için açık kapı bulmaya uğraştıkları en önemli fırsat olma özelliğini
hâlâ koruyor.
İslâm düşmanlarının
nazarında, kendilerini korkuya salan ve dehşete düşüren İslâm esaslarının en
tehlikelisinin cihad olduğunu okuyucu öğrendiği zaman; onların tüm
düşüncelerini, özellikle cihadın meşruiyeti hususunda odaklaştırdıklarma
şaşmayacak!... İslâm düşmanları çok iyi anlıyorlar ki, cihad ruhu yeniden
müslü-manların gönlünde alevlenir ve müsl umanların hayatında tekrar stki
sahibi olursa, o zaman, İslâmî hareketle cihadın kazanacağı önemi hiçbir kuvvet
durduramıyacaktır. Bundan dolayı da bu noktada yapılacak ilk iş o İslâm selini
durdurmak olacaktır.
Biz bu açıklamada;
önce cihadın anlamını, İslâm'daki gayesini, geçirdiği merhaleleri ve nihayet en
son karar kıldığı merhaleyi açıklayacağız. Daha sonra da onun anlamına
karışmış safsataları ve anlaşılması güç olan taksimatı açıklamaya çalışacağız.
Cihadın anlamına
gelince: O îslâmî toplumu kurmak ve Allah kelimesini yükseltmek için bu uğurda
gayret sarfetmek demekt.r. Savaşarak gayret göstermek cihad türlerinden
biridir. İslâm'da cihadın gayesi ise yine İslâm toplumunu kurmak ve gerçek
İslâmî devleti oluşturmaktır...
Cihadın geçirdiği
dönemlere gelince, gerçekten cihad bildiğimiz gibi İslâm'ın başlangıcında
barışçı bir çağrı ile birlikte, bu uğurdaki sıkıntı ve'zorluklara katlanmakla
yetinmek olmuştu. Sonradan bunun yanına - Hicretin başlangıcı ile birlikte -
savunma savaşı, yâni her saldırıya aynıyla cevab vermek meşru kılınmıştı.
Bu dönemden sonra,
müşriklerden, puta tapanlardan, inkarcılardan Müslümanlığı kabul etmelerinin
dışında hiçbir şart kabul etmemek üzere; İslâm toplumunu kurma yolunda engel
olarak duran her kişiyle savaşmak farz kılınmıştı. Puta tapıcılann, inkarcıların
ve müşriklerin taşıdıkları inkarcılık veya puta tapıcılık fikri, İslâm
toplumuyla uyum sağlaması imkânını ortadan kalktığı için, bu yol seçilmiştir.
Ama kitab ehlinin durumu biraz daha farklıdır. Ki-tab ehlinin İslâm toplumuna
boyun eğmesi ve müslümanların verdiği zekâtın yerine *cizye» diye adlandırılan
vergiyi İslâm devletine ödemesi şartıyla, onların İslâm devletinin
hâkimiyetini kabul etmesi kâfidir...
Bu merhale ile
İslâm'daki cihad hükmü son şeklini aldı. Bu duruma göre-, her asırda yaşayan
müslümanların başta gelen ödevi, kendilerinde yeterli guç ve savaş malzemesi
bulunduğu takdirde cihad etmektir. Bu son merhale hakkında Cenâb-ı Hak şöyle
buyuruyor: «Ey îman edenler! Yakınızda bulunan inkarcılarla savaşın, sizi
kendilerine karşı sert bulsunlar. Biliniz ki, Allah muhakkak takva sahipleriyle
beraberdir[91]». Yine aynı konuda
Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: «Bana «Lâ ilahe illallah» diyene kadar
insanlarla savaşmam emredildi. Kim şehadet kelimesini söylerse, malını ve
canını benden korumuş olur. Gizli olarak taşıdığı küfrün, günahın hesabı
Allah'a aittir[92]».
Buradan da anlaşılıyor
ki; Allah yolundaki cihadı, savunma harbi ve hücum harbi diye ikiye ayırmanın
bir anlamı yoktur. Çünkü cihadın meşru kılmış sebebi ne sadece hücum, ne de
sadece savunmadır. Asıl sebeb, İslâm toplumunu, bütün prensip ve sistemiyle
kurma ihtiyacıdır. Bundan sonra, artık cihadın hücum veya savunma şeklinde
olmasının farkı yoktur...
Meşru savunma savaşma
gelince; o bir Müslumanın malını, mülkünü, namusunu ve hayatını savunması gibi
bir şeydir. Bu savunma İslâm fıkhındaki cihad terimiyle alâkası olmayan,
savaşların bir başka türüdür. Buna «saldırgana karşı savunma» adı verilir.
İslâm fakîhleri, fıkıh kitablarında bunun için özel bir bölüm ayırmışlardır.
Bugün sözde araştırmacılar, konumuz olan cihadla bu saldırıya karşı nefs
müdafaasını birbirine çok karıştırıyorlar. Hayret doğrusu!..
İslâm şeriatında,
cihadın anlamının ve amacının özeti işte budur.
Cihad üzerinde yalan
dolanla yapılan eleştirilere ve safsatalara gelince; görünüşe göre bunlar,
çelişkili iki nazariye olarak kendini göstermektedir. Fakat her ikisi de
gerçekte ve işin hakikatmda birbiriyle uyum içindedirler. Çünkü her ikisinde
de cihadın meşruiyetini temelinden ortadan kaldırmayı hedef alan müşterek bir
tavır vardır.
Birinci nazariye,
islâm'ın ancak kılıç zoruyla yayıldığını, Hz. Peygamber'in ve ashabının dini
zorla kabul ettirme yolunu seçtiklerini, iddia eder. Bu nazariyeye göre Hz,
Peygamber'in ve ashabının eliyle gerçekleşen îslâmi fetihler zorbalıktır. O'nun
ve ashabının eliyle gerçekleşen îslâmi fetihler, fikir ve ikna fethi değildi[93].
İkinci nazariyeye
gelince, o da tamamen bunun aksini söylüyor. Yâni İslâm dini, sevgi ve barış
dinidir. Bu dinde cihad ancak saldırgan düşmanı geri püskürtmek için meşru kılınmıştır.
Müslümanlar, buna mecbur bırakılmadıkça ve etrafları tamamen kuşatıl-madıkça
savaşa başvurmazlar.
Bu iki nazariye
yukarıda da dediğimiz gibi birbiriyle çelişkili olmalarına rağmen, yine de,
İslâm'a fikri saldırıda bulunan İslâm düşmanları her ikisinden de muayyen bir
gayeye varmak istiyorlar. Aslında o iki nazariyeden bir gaye kasdedilmiştir.
îşte bunun izahı şudur:
îslâm düşmanları önce,
İslâm dininin gayr-i müslimlere karşı saldırgan ve kindar bir din olduğunu
piyasaya sürüp etrafa yaydılar. Sonra onlar, bu şayianın müslümanlar
tarafından reaksiyonla karşılaşmasından ve İslâm hakkında ortaya atılmış bu
haksız ithama verilecek cevaptan çıkacak neticeyi beklediler.
Müslümanlar bu asılsız
iddiaya karşı cevab vermeye yönelirken, yine o İslâm düşmanlarından bir grub,
uzun ve yorucu araştırmadan sonra; kalkıp İslâm'ı savunur görünmeye ve bu
haksız ithamı şöylece reddetmeye başladılar. îslâm dini diğerlerinin dediği
gibi kılıç, mızrak ve saldırı dini değildir. Bilâkis o, bunların tamamen
aksine, sevgi ve barış dinidir. İslâm'da cihad ancak zaruret ânında ve
saldırgan düşmanı geri püskürtmek için meşru kılınmıştır. Yoksa müsîümanlar
kendi dinlerini yaşamaya imkân buldukları sürece savaşa arzu duymazlar!.
Bir kısım saf
müslümanlar, öndeki çirkin iftiranın etkisiyle, bu «güzel» savunma biçimini
uzunca alkışladılar. Onların bu savunmaları, başlangıçta yapılan iftirayı
reddetmek için hazır hale gelmiş Müslüman gönüllerde hüsn-ü kabul gördü. Bunun
üzerine, bu basit müslümanlar, onların bu savunma şeklini desteklemeye ve
tasdik etmeye başladılar. Diğerinin ardından onların dedikleri gibi,' İslâm
dininin, fiilî olarak barış ve sulh dini olduğunu; İslâm diyarına saldırıda
bulunulmadıkça ve onun sükûnetini ve rahatını bozmadıkça, başkalarıyla
herhangi bir işi olmadığını, tez olarak ileri sürdüler.
Bu saf müslümanlar,
istenilen sonucun bu olduğunun farkına bile varmadılar. Halbuki, birinci
şayiayı ortaya atıp sonra ikincisini etrafa yayan kişilerin gizlice üzerinde
anlaştıkları gaye bu idi.
Asıl maksad, müslümanların
zihnindeki cihad fikrini silip atmak ve gönüllerindeki coşkun ruhu öldürmekle
sonuçlanan çeşitli metod ve yolları denemektir...
Biz buna şahit olarak
arkadaşımız Dr. Vehbetû'z-Zuhayli'nüı «Îsâru'l-Harbî fi Fıkhı'1-1 slâmî» adlı
kitabından, İngiliz Müsteşriki Anderson ile aralarında geçen konuşmayı buraya
alacağız. Dr. ez-Zuhayli diyor ki:
«Batılılar, özellikle
İngilizler, Müslüman toplumlarda cihad fikrinin yeniden uyanmasından çok
tedirgindir. Onlar müslümanların sözlerinin biraraya gelmemesini istiyorlar.
Çünkü bu gerçekleşirse müslümanlar düşmanlarının karşısına dikilirler. Bunun
için Cihad hükmünün nesholunduğunu gündeme getirmeye uğraşıyorlar. Yüce Allah
kalblerinde iman taşımayanlar hakkında şöyle buyurur ve bu gerçeği açıkça
ortaya koyar: «İnananlar; «Keski bir sûre in-dirilse de, cihada çıksak»
derlerdi. "Fakat kesin anlamlı bir sûre indirilip, orada savaş
zikredilince; kalblerinde hastalık olanların, ölüm korkusuyla bayılmış
kimselerin bakışları gibi sana (Hz. Peygam-ber'e) baktıklarını görürsün...[94]».
Ben İngiliz Müsteşriki Anderson ile (3 Haziran 1960) günü akşamleyin
karşılaşmıştım. Ona bu mev-3u ile alâkalı görüşünü sordum. Onun bana nasihati
şöyle oldu: «Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir» kaidesine binâen, artık
bugün cihad farz değildir. Anderson'un nazarında cihadın, müslümanların
devletler arası anlaşmalar ve uluslararası kuruluşlarla ilgi kurabilmeleri
için, çağdaş devletçilik kurallarılya birleşmesi mümkün değildir. Çünkü cihad
insanları İslâm'a sevketmek için bir araçtır. Bugünkü hürriyet ilkesi ve
gelişmiş akıl, kuvvet kullanmayı şart koşan bir düşünceyi kabul etmez. Tabiî
bu, müsteşrikin fikri[95]».
Biz yine İkinci Akabe
Bey'atı'ndan bahsetmeye dönelim:
Allahü Teâlâ murad
ettiği için, bu ikinci bey'at haberi, Mekke müşriklerinin kulağına ulaştı.
Halbuki iş Resûlullah ile Medineli müs-lümanlar arasında olup bitmişti.
Belki de müşriklerin
bu olayı duymalarının hikmeti; Hz. Pey-gamber'in Medine'ye hicret etme
sebeblerini hazırlamaktır. Müşriklerin kulağına değen bu haberin Resûlullah'ı
sıkıştırmalarında; onu öldürmek ve ondan kurtulmak üzere fik'r birliği
etmelerinde önemli etkisi olduğunu göreceğiz...
Her ne olursa olsun,
İkinci Akabe Bey'atı, Resûlullah (s.a.v.)'ın Medine-i Münevvere'ye hicreti için
ilk adım olmuştu.[96]
İbn Sa'd Tabakafmda
Hz. Âişe (r.aJ'den şunu nakleder:
Medineli yetmiş kadar
Müslüman Resûlullah'a bey'at edip gidince, bu olay Resûlullah'ın gönlünü
rahatlatmıştı. Yüce Allah, Resulü için güçlü, kuvvetli, savaşçı ve kahraman
bir kavmi nasib etmişti. Mekkeli müşrikler, Medineli müslümanların çıkışlarını
öğrenince, Mekke'deki müslümanlara eziyet ve işkenceyi artırmaya başladılar.
Müşrikler Resûlullah'ın ashabını birçok sıkıntıya soktular ve ellerinden
geldikçe kötülük yaptılar. Ashâb şimdiye kadar uğramadıkları eziyet ve
hakarete uğradılar. Bu hakaret ve işkenceler üzerine Resûlullah'ın ashabı,
Peygamberimize şikâyette bulunup, hicret için izin istediler. Peygamberimiz
de: «Hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib (Medine) 'dir. Kim
gitmek istiyorsa oraya gitsin» buyurdu. Müslümanlar bunun üzerine
hazırlanmaya, bir birleriyle anlaşmaya ve birbirlerine yardımda bulunmaya
başladılar. Gizlice hicret etmeye karar verdiler. Resûlullah'ın ashabından
Medine'ye ilk gelen kişi Ebû Seleme bin Abdül-Esed idi. Ondan sonra da Amir bin
Rebia ile hanımı gelmişti. Medine'.ye hevdec içinde gelen ilk Müslüman kadın o
idi. Daha sonra Resûlullah'ın ashabı grub grub gelip Ensâr'ın evlerine misafir
oldular. Ensâr yâni Medineli müslümanlar da onları bağırlarına basıp, onlara
yardımda bulundular[97].
Resûl-i Ekrem
(s.a.v.)'in ashabından Hz. Ömer (r.a.)'in dışında herkes gizlice hicret etti.
Hz. AH bin Ebû Tâlib (r.a.) anlatıyor:
Hz. Ömer, hicrete karar
verdiği zaman kılıcını kuşanıp yayını omuzuna astı. Oklarını eline alıp,
bastonuna dayanarak, Kabe'ye doğru yürüdü. Kureyş'ten bir grub da, Kabe'nin
yanında idiler. Hz. Ömer (r.a.), ağır ağır sükûnet içinde Kabe'yi yedi kez
tavaf etti. Sonra Makanvı İbrahim'e gelip ni~maz kıldı. Namazım bitirdikten
sonra, onların yanma gelip durdu. Ve: «Kara olsun yüzleri! Allah ancak bu
burunları yere sürter. Anasını ağlatmak, çocuklarını yetim, karısını dul
bırakmak isteyen varsa, şu vadinin arkasında bana gelip kavuşsun» dedi.
Hz. Ali sözüne devamla
diyor ki; Ömer (r.a.)'i zayıf ve fakirlerden bir grubun dışında hiç kimse
takib etmedi. Zaten o da onlara, buluşacakları yerleri öğretmişti. Sonra Hz.
Ömer tek başına Mekke'den çıkıp gitti[98].
îşte böylece
müslümanlar, Medine'ye hicret etmede birbirini takib ettiler. Sonunda
Mekke'de, Resûlullah'ın, Ebû Bek:r'in, Ali'nin, tutuklanmış mü'minlerin, hasta
veya yola çıkmaktan âciz olanların dışında hiç kimse kalmadı.[99]
Hz. Peygamber
(s.a.v.)'in ashabının Mekke'deki imtihan şekli; işkence, eziyet ve müşriklerden
gördükleri çeşitli istihza biçiminde olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara
hicret için izin verince, bu sefer onların imtihanları vatanlarını ve
mallarını, evlerini ve evlerinde bulunan kıymetli eşyalarını bırakıp gitme
şekline dönüştü.
Onlar birinci ve
ikinci imtihan karşısında, Rablerine karşı samimi, dinlerine karşı vefakâr
idiler. Onlar da her türlü sıkıntı ve meşakkatleri sarsılmaz bir sabır ve
inatçı bir kararlılıkla karşıladılar. Sonunda Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara,
Medine'ye hicret etmelerini işaret buyurunca, arkalarında malı, kıymetli
eşyaları ve vatanı bırakarak Medine'ye yöneldiler. Bunu yaparken de alenî olarak
değil, gizlice şehri terkettiler. İş bununla da kalmadı, dinlerini kurtarmak
için tüm varlıklarını Mekke'de bırakıp, en kıymetli eşyalarından ve
sermayelerinden ayrıldılar. Ama buna karşılık, kendilerine yardımda bulunmak
ve kucak açmak için Medine'de bekleyen yeni kardeşler kazandılar.
Dininde Allah için
samimi olan bir Müslümana, en güzel örnek şudur: İnancının selâmeti uğrunda; ne
mala mülke, ne de vatana aldırış etmez. Resûlullah'ın, eshâbmın Mekke'deki
durumu işte bu idi...
Yanlarına hicret eden
mü'minleri evlerinde barındıran, onlara ellerinden gelen her türlü yardımı
yapan Medine halkına gelince; onlar da Allah için sevmenin ve İslâm
kardeşliğinin en güzel örneğini sergilediler.
Herkes -bilir ki, Azîz
ve Celil olan Allah, din kardeşliğini soy kardeşliğinden daha güçlü kıldı.
Bundan dolayıdır ki, İslâm'ın ilk yıllarında miras hukuku, din kardeşliği
esasına ve din için hicret etme kurallarına dayanmaktaydı.
Akrabalık bağına
dayalı miras hukuku, Medine müslümanlar için güçlü bir yurt (Dâr-ı îslâm)
olduktan ve îslâm da orada tekâmül ettikten sonra, ancak son şeklini aldı. Bu
konuda, Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:
«Doğrusu inanıp,
hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve
muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar (mirasda) birbirinin
velileridir. îman edip de hicret etmetenler ise, hicret edecekleri zamana
kadar sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur. (Bununla beraber) eğer
onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan
bir kavim aleyhine olmaksızın onlara yardım etmeniz üzerinize bir borçtur.
Allah işlediklerinizi görür[100]».
Hicretin meşru
kılmışından, iki tane şer'i hüküm çıkarılır:
1- Dârü'l-Harb'ten,
Dârü'l-îslâm'a hicret etmenin farz oluşu: Kurtubi, îbnu'î-Arabi'den şunu
naklediyor: «Bu hicret Hz. Peygam-ber'in döneminde farz idi. Onun farziyeti
kıyamet gününe kadar bakidir. Mekke'nin fethi ile sona eren hicret ise, sadece
Resûlullah (s.a.v.)'a mahsustur. Eğer Resûlullah, Dârü'l-Harb'de kalsaydı, günahkâr
olurdu"[101]. Bir Müslümanın ezan,
cemaat, oruç, namaz ve diğer tslâmî hükümleri yerine getiremediği her yer
Dârü'1-Harb gibidir. Cenâb-ı Hakk'm şu âyeti buna delil gösterilmiştir: «Kendi
öz nefislerine zulmederlerken, canlarını alacağı kimselere melekler derler ki:
«Ne işde idiniz?» Onlar da: «Biz yeryüzünde dinin emirlerini tatbik etmekten
âciz kimselerdik» derler. Melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz
de oradan hicret edeydiniz ya?» derler, tş-te onların varacakları yer
Cehennem'dir. Orası ne kötü bir yerdir[102]».
Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı, erkek, kadın ve çocuklar müstesnadır
tabii...
2-
Müslümanların her ne kadar yurtları ve ülkeleri ayrı olsa bile, mümkün olduğu
sürece, diğer müslümanlara yardım etmelerinin farz oluşu: tmamlar ve âlimler;
müslümanların yeryüzünde herhangi bir yerde Müslüman kardeşlerinden
mazlumlara, tutsaklara veya ezilenlere yardım etmeye muktedir oldukları vakit,
yardım etmiyorlarsa, şübhesiz ki büyük bir günaha girmiş olurlar diye icma etmişlerdir.
Ebû Bekir İbnu'l-Arabi
diyor ki; «Müslümanların arasında esirler veya ezilenler bulunduğu takdirde,
birbirleriyle dost ve mirasçı olmaları hükmü kaimdir.» Aramızda gören göz
kalmamak şartıyla sayımız ve hazırlığımız yeterli olduğu vakit, onları
kurtarmaya çıkmamız veya bir kuruşumuz kalmayıncaya kadar mallarımızın tümünü
onları kurtarmak için harcamamız, ya da onlara bedenle yardım etmemiz farzdır[103]».
Müslümanların diğer
müslümanlara yardımda bulunmaları ve onlarla her konuda dostluk kurmaları vâcib
olduğu gibi, bu dostluğun kendi aralarında da olması vâcib olur. Dostluğun, yardımlaşmanın
veya kardeşliğin; müslümanlarla gayr-i müsUmler arasında gerçekleşmesi caiz
olmaz. Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde açıkça ortaya koyduğu husus budur. Çünkü
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: «Kâfir olanlar bile birbirinin yardımcılarıdır.
Eğer siz, bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük fesad çıkar[104]».
İbnu'l-Arabî, bu
konuda şöyle diyor: «Allah, kâfirlerle mü'mhv lerin arasında dostluğu
yasakladı. Bir kısım mü'minleri diğerleriyle dost yaptı. Kâfirleri de kendi
aralarında dost yaptı. Böylece onlar kendi dinlerine göre birbirlerine yardım
etsinler ve kendi itikadla-nna göre muamelede bulunsunlar[105]».
Bu gibi ilâhî emirleri
tatbik etmenin, her asırda müslümanların başarıyla ulaşmalarının temel şartı
olduğunda şübhe yoktur. Nitekim bugün müslümanların gördüğümüz şu güçlükleri,
perişanlıkları, düşmanlarınca her taraftan kuşatılmış olmaları ilâhî emirleri
ihmâl edip onların aksine hareket etmelerine dayanmaktadır...[106]
Sahih hadîslerde ve
siyret ulemasının nakillerinde şöyle rivayet edilmiştir:
Hz. Ebû Bekir (r.a.)
müslümanların birbirinin peşinden Medine'ye hicret ettiklerini görünce, hicret
için Resûlullah (s.a.v.)'tan izin istemeye geldi. Resûlullah (s.a.v.) da ona:
«Acele etme, yavaş ol! Umanm ki, Allah bana da izin verir» buyurdu. Hz. Ebû
Bekir (r.a.) de: «Anam ve babam sana feda olsun! Sen bunu umuyor musun?» dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v.) de cevaben: «Evet» buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir,
Resûlullah'a arkadaşlık etmek için bekledi ve iki binek deve satın alıp ahırda
besledi. Onların bakımını tam dört ay kendi üzerine aldı[107].
Bu sırada Kureyş,
kendilerinden olmayan ve Mekke dışından birtakım insanların Resûlullah'ın
etrafında cemaat teşkil ettiklerini görünce, Resûlullah'in, onların yanına
gideceğinden ve kendileriyle savaşmak için bir ordu toplamasından korkuya
kapıldılar.
Bunun üzerine Kureyş
müşrikleri, Resûlullah'ın durumunu görüşmek ve ona ne yapacaklarını
kararlaştırmak için Dâru'n-Ned-ve'de toplandılar, (Dâru'n-Nedve, Kusay bin
Kilâb'm evi idi. Kureyş önemli işlerini orada görüşürdü.) Sonuç olarak hepsinin
görüşü şu şekilde toplandı: Her kabileden güçlü kuvvetli birer delikanlı alıp
onların her birinin eline çok keskin birer kılıç Verecekler. Bu delikanlılar,
doğruca Resûlullah'ın yanına gidecekler ve hepsi birden hücuma geçecek, bir tek
adam vuruyormuş gibi kılıçlarını vuracaklar ve onu öldürecekler. Böyle olunca
da, artık Abd-i Menaf oğulları, onlarla yâni bütün kabilelerle savaşma gücünü
kendinde bulamayacak... Bu komplo için belirli bir gün kararlaştırdılar. Bu
karar üzerine Cebrail (a.s.) hemen Resûlullah'a gelip, hicret etmesini emretti
ve o gecede kendi yatağında yatmasının sakıncalı olduğunu bildirdi".[108]
Buhâri'nin rivayet
ettiği bir hadiste Hz. Aişe şöyle demiştir:
Bir gün biz, öğle
sıcağında Ebû Bekir'in evinde (yâni babasının evinde) oturuyorduk. Ev halkından
biri, Ebû Bekir'e: «tşte Resûlullah, başı sarih olarak bize doğru geliyor!»
dedi. Halbuki Resûlullah bu saatte bize hiç gelmezdi. Hz. Ebû Bekir de: «Babam,
anam ona feda olsun! Vallahi mühim bir hâdise olmadıkça onun bu saatte gelmesi
âdeti değildi» dedi. Hz. Âişe rivayetinde devamla der ki: Resûlullah gelip, izin
istedi, buyurun denildi, ö da evimize girdi. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû
Bekir'e: «Yanında bulunanları dışarı çıkar» diye buyurdu. O da: «Babam, anam
sana kurban olsun, ey Allah'ın elçisi, onlar senin ehîin ve mahremindir,
yabancı kimse yoktur» dedi. Resûlullah: «Hicret için bana izin verildi» buyurarak
söze başladı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de: «Ben de size yoldaşlık etmek isterim»
deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.) : »Evet olur» buyurdu. Ebû Bekir (r.a.):
«Babam, anam sana kurban, yâ Resûlâllah! Şu iki binek devesinden birini beğen
al» dedi. Resûlullah da «Ancak bedeliyle, yâni parasıyla kabul ederim»
buyurdu.
Hz. Âişe der ki: Biz
Resûlullah ile Ebû Bekir'in yolluklarım hazırladık. Her ikisi için bir
dağarcık içinde bir miktar azık yapıp, koyduk. Dağarcığın ağzı bağlanacağı
sırada, Ebû Bekir'in kızı kardeşim Esma, belinin kuşağından bir parça yırtıp,
ayırdı da onunla dağarcığın ağzını bağladı. Bundan dolayı Esmâ'ya,
«Zâtu'n-Nitakayn: İki kuşaklı» adı verildi[109].
Resûlullah (s.a.v.)
doğruca Ali bin Ebû Tâlib'in yanına gidip, onun da; halkın kendisine emanet
olarak bıraktığı eşyaları sahiplerine verinceye kadar Mekke'de kalmasını
emretti. Çünkü Mekke halkından hiçbir kimse yoktur ki, üzerine titrediği
eşyasını Resûlul-lah'a emanet bırakmasın. Bunu Resûlullah'ın doğruluğunu ve emanete
riayetim bildikleri için yapıyorlardı.
Hz. Ebû Bekir (r.a.)
oğlu Abdullah'a, halkın kendileri hakkında gündüzün ne söylediklerini
dinleyip, akşamleyin bu haberleri kendilerine getirmesini emretti. Kölesi Âmir
bin Füreyre'ye de koyunlarım gündüzün otlatıp karanlık basınca da, sütlerinden
faydalanmak için Sevr mağarasına doğru getirmesini söyledi. Kızı Es-ma'ya da,
her akşam kendilerine yetecek kadar yiyecek getirmesini söylemişti.
tbn İshâk ve îmam
Ahmed, her ikisi de Yahya bin Abbad bin Abdullah bin ez-Zübeyr'den Hz.
"Ebû Bekir Ir.a.Vin kızı Esma lr.a.V-nm şöyle dediğini naklediyorlar. Hz.
Esma diyor ki; «Hz. Peygamber, babam Ebû Bekir ile birlikte Mekke'den hicret
ettikleri zaman,
Ebû Bekir parasının
tümünü beraberinde götürdü.» Paranın tümü beş veya altı bin dirhem kadardı. Hz.
Esma devam ederek diyor ki; •Onlar gittikten sonra dedem Ebû Kuhâfe evimize
geldi. Dedemin gözleri de görmüyordu. Bize şöyle dedi; «Vallahi ben öyle
sanıyordum ki o (Ebû Bekir), parasının tümünü yanında götürmekle sizi üzmüş.«
Ben de ona dedim ki; »Hayır dedeciğim, o bize pek çok mal bıraktı.» Ve ben
hemen taşları alıp, babamın paralarını koyduğu, evdeki mazgal deliğine koydum.
Üzerine de bir örtü attım. Sonra dedemin elinden tutup: «Dedeciğim, elini şu
paraların üzerine hele bir sür!» dedim. O da elini oraya sürünce: «Eh, bunu
size bıraktığına göre mes'ele yok. Çok güzel, artık bu size yeter.» Vallahi o
bize birşey bırakmadı. Ama ben bunu yapmakla, ihtiyarı sakinleştirmek istedim[110].
Resûlullah (s.a.v.J'ın
hicret ettiği gecenin yatsı vaktinde, müşrikler onun kapısının önünde
toplanmış, kendisini öldürmek için bekliyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v.),
Hz. Ali'yi kendi yatağında yatmak için bırakıp, ona hiçbir kötülüğün
ulaşamıyacağma onu ikna ettikten sonra, müşriklerin arasından çıkıp gitti.
Halbuki Yüce Allah onlara bir nev'i uyuklama vermişti!..
Resûlullah ve arkadaşı
Ebû Bekir, saklanmak için doğruca Sevr mağarasına gittiler. Tercih edilen
görüşe göre bu olay, bi'setten on-üç yıl sonra Rebiü'l-Evvel ayının ikinci günü
(20 Eylül 622) olmuştu. Peygamberimizden önce Ebû Bekir mağaraya girerek
mağaranın içinde yırtıcı hayvan veya yılanın olup olmadığını kontrol etmek ve
Resûlullah'ı korumak maksadıyla el yordamıyla etrafı yokladı. Bu mağarada üç gün
kaldılar. Ebû Bekir'in oğlu Abdullah Mekke'de olup bitenleri haber vermek için
karanlık basınca yanlarına geliyor, geceyi orada geçiriyor, sonra tan yeri
ağarmadan yanlarından ayrılıp, geceyi Mekke'de Kureyş'le birlikte geçirmiş
gibi hemen şehre dönüyordu. Âmir bin Füreyre de sürüden bir miktar koyun alıp,
onların yanına götürüyor. ;Abdullah oradan ayrılınca, Abdullah'ın ayak izleri
belli olmasın diye onun- peşinden koyunları geri getiriyordu.
Ama müşrikler -Hz.
Peygamber'in çıkıp gittiğini öğrendikten sonra - Medine yoluna dağıldılar ve
bulunabilecekleri muhtemel olan her yeri aramaya başladılar. Hattâ Sevr
mağarasına kadar gittiler. Resûlullah ve arkadaşı müşriklerin ayak seslerini
duydular. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir'i bir korku aldı. Hz. Peygamber'e
fısıltı halinde; «Onlardan biri eğilip bakıverse, mutlaka bizi görür» dedi.
Resûlullah da: «Yâ Ebâ
Bekir! îki kişinin üçüncüsü Allah olursa akıbetin ne olacağını, yâni
yakalanacağımızı mı sanıyorsun?» buyurdu[111].
Allahü Teâlâ
müşriklerin gözlerini kör etti. Hattâ onlardan hiçbirine mağaraya girme
arzusunu vermedi ve onlardan hiçbirinin aklına mağaranın içinde ne olduğunu
araştırmayı bile getirmedi.
Arama işi sona erip,
Abdullah bin Uraykıt yanlarına geldikten sonra, mağaradan çıkarak, Abdullah bin
Uraykıt'ın rehberliğinde, sahil yolunu tutarak yürüdüler. Abdullah bin Uraykıt,
müşriklerden idi. Resûlullah ve arkadaşı ona iyice güvendikten sonra, Medine'ye
giden gizli yollarda kendilerine kılavuzluk etmesi için onu kiralamışlardı.
Ayrıca, mağaranın dibinde iki binek devesi ile beraber buluşmalarım
kararlaştırmışlardı.
Mekke müşrikleri, Hz.
Peygamberle Hz. Ebû Bekir'i bulup getiren herkese, her biri için yüzer deve
vermeyi vaadettiler.
Bir gün Müdlic
oğullarından bir cemaat, aralarında Sürâka bin Cüşum olduğu halde, toplanmış
oturuyorlardı. O sırada, kendilerinden bir adam yanlarına gelerek: «Ben biraz
önce, sahile doğru yönelen birkaç yolcu karaltısı gördüm. Öyle sanıyorum ki
bunlar, Mu-hammed ve arkadaşlarıdır» dedi. Sürâka, adamın gördüğü yolcuların
Hz. Peygamber ve arkadaşları olduğunu hemen anladı. Fakat başkalarını onları
aramaktan vazgeçirmek maksadıyla adama; «Senin gördüğün falan ve filân
kişilerdir. Şimdi bizim gözümüzün önünden yitiklerini aramak için gittiler»
dedi. Mecliste bir miktar daha kaldıktan sonra kalkıp gitti. Hemen atma binip
sürdü. Resûlullah'a ve arkadaşlarına yetişti. Bu sırada at sürçerek yere
kapaklandı. O da attan düştü. Sonra tekrar ikinci kez pıtına bindi ve
Resûlullah'ın okuyuşunu duyuncaya kadar yanlarına yaklaştı. Resûlullah arkasına
bile dönüp bakmıyordu. Hz. Ebû Bekir ise, dönüp bakıyordu. Sürâka'nın atının
ayakları diz kapaklarına kadar kuma gömüldü. Sürâka tekrar attan düşerek yere
kapaklandı. Sonra hayvanı kalkıncaya kadar zorladı. Fakat hayvan bir türlü
ayaklarını kumdan çıkaramıyordu. Hattâ hayvanın ayaklarının izinden duman gibi
bir toz bulutu göğe doğru yükselip dağıldı. Sürâka, Resûlullah'a birşey
yapamıyacağını kesinlikle anladı ve içine büyük bir korku çöktü. Bunun üzerine
Resûlullah'tan emân diledi. Resûlullah (s.a.v.) ve beraberindekiler, Sürâka
yanlarına gelinceye kadar durup beklediler. Sürâka, Resûlullah'tan özür dileyip
bağışlanmasını istedi. Sonra onlara yol azığı ve diğer şeyler vermek istedi.
Fakat onlar: «Hiçbir şeye ihtiyacımız yok» dediler. Ancak, ondan haberi
yaymamasını istediler. Bunun üzerine o da, yolda kendisine rastlayanlara, «Ben
her tarafı arayıp taradım, hiçbir yerde onları bulamadım. Benim aramam da size
yeter» dedi[112]. Sürâka verdiği sözden
dolayı, Resûlul-lah'ı ve beraberindekileri halkın nazarlarından saklayarak
Mekke'ye döndü. Sürâka işte böylece sabahleyin Hz. Peygamberi ve arkadaşım
öldürmek için yanlarına giderken, akşamleyin de onları koruyarak ve halktan
onları gizleyerek geri döndü.[113]
Resûlullah (s.a.v.)
Küba'ya ulaşmıştı. Küba'da bulunanlar, O'nu icarşılamaya çıktılar. Hz.
Peygamber, Küba'da, Kûlsum bin Hedm'e misafir olarak birkaç gün kaldı. Çünkü
Hz. Ali (r.a.) emanetleri sahiplerine verdikten sonra, Peygamberimize gelip
burada ulaşacaktı. Resûlullah (s.a.v.) burada, Küba Mescidi'ni inşâ etti.
Kur'ân-ı Kerim'de Yüce Allah'ın: «...İlk gündenberi temelleri takva üzere
kurulan Mescid, içerisinde namaza durmana daha lâyıktır...[114]» buyurarak
tavsif buyurduğu mescid işte budur.
Daha sonra Resûlullah
(s.a.v.) Medine yolculuğuna devam etti. Mes'ûdi'nin rivayetine gçre; Medine'ye,
Rebiül-evvel ayının on-ikinci gecesi girdi[115].
Ensâr hemen, etrafını sardı. Hepsi, Resûlul-lah'ın kendi evine inmesini rica
ederek devesinin yularını tutup çekiyor, Resûlullah da. Cllara: «Devenin
yolunu açınız! Nereye çökeceği ona emredilmiştir!» diyordu. Deve, Ebû Eyyûb
el-Ensârî'nin avinin karşısında bulunan, Neccâr oğullarından iki yetim çocuğa
ait bir arsaya varıncaya kadar, Medine'nin sokaklarında yürümesine devam etti.
Resûlullah (s.a.v.) : »înşâallah, konak yeri burasıdır» buyurdu. Ebû'Eyyûb
gelip, devenin göçünü kendi evine taşıdı, tbn Hişâmın rivayet ettiğine göre;
Neccâr oğullarından küçük kızlar dışarı çıkarak, Resûlullah'ın gelişine ve
kendilerine komşu oluşuna çok sevinip, şarkılar söylediler. Kızların sevinçle
okuduğu beyt şudur:
«Neccâr oğulları
oymağının kızlarıyız, biz. Ne hoştur, komşuluğu Muhammed'in!»
Hz. Peygamber (s.a.v.)
onlara : «Beni seviyor musunuz?» diye sordu. Onlar da: «Evet, yâ Resûlâllah!»
dediler. Bu sefer Peygamberimiz: «Allah bilir ki, kalbim sizin sevginizle
dolu» buyurdu.[116]
Ebû Bekir bin Ebi
Şeybe, İbn îshâk ve imam Ahmed bin Han-bel birbirine benzer ifâdelerle, çeşitli
tariklerden şunu naklediyorlar :
Ebû Eyyûb,
Resûlullah'ın kendi evinde misafir kaldığı günleri anlatırken şöyle dedi:
«Resûlullah evime indiği zaman, evimin alt-katına inmişti. Ben ve hanımım Ümmü
Eyyûb, yukarıda bulunuyorduk. Ben, Resûlullah'a: «Babam, anam sana feda olsun
yâ Nebiyyal-lah! Ben, benim yukarında olmamı, senin de altımda bulunmam, hoş
görmüyor, ağır bulunuyorum. Sen yukarı çık, yukarıda ol! Biz inelim, aşağıda
bulunalım» dedim. Hz. Peygamber: «Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız, bize
daha uygun ve elverişlidir» buyurdu. Ebû Eyyûb rivayetinde devamla diyor ki;
Resûlullah, alt katta oturdu. Biz de evde onun üstünde bulunduk. O sırada,
içinde su'bu-lunan testimiz kırıldı. Resûlullah'ın üzerine damlayıp, onu
rahatsız etmesinden korkarak, ben ve hanımım Ümmü Eyyûb, tek örtüneceğimiz
kadife yorganımızı, hemen suyun üzerine bastırdık. Ben, utanarak Resûlullah'ın
yanma indim. Resûlullah, yukarı çıkıncaya kadar, ona ricada bulundum.
Yine Ebû Eyyûb
anlatıyor:
Biz, HesûluUah'a daima
akşam yemeği yapıp gönderirdik. Kalanını bize geri çevirdiği zaman, ben ve
hanımım Ümmü Eyyûb, Resûlullah'ın elinin değdiği yerleri araştırarak,
oralardan yer ve bundan bereket umardık. Yine bir gece, yapıp, gönderdiğimiz
soğanlı ve sarımsaklı yemeği, Resûlullah geri çevirmişti. Onda elinin izini
göremeyince, feryad ederek yanına gittim ve: «Yâ Resûlâllah! Babam, anam sana
feda olsun! Sen, akşam yemeğini geri çevirdin. Fakat onda elinin izini
göremedim. Halbuki ben ve Ümmü Eyyûb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği
yerleri araştırmakta ve bunda bereket ummaktaydık» dedim. Bunun üzerine
Resûlullah: «Bu sebzede ağır bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben, melekle
fısıl-
daşan bir kişiyim. Ama
siz onu yeyinizl» buyurdu. Biz de ondan yedik. Ama, bir daha, onun yemeğine
soğan ve sarımsak koymadık[117].
Biz, geçmiş
bölümlerde, müslümanlunn Habeşistan'a hicret etmelerini açıklarken; İslâm'daki
hicretin mânâsından bahsetmiş vo o zaman, özet utarak demiştik ki; Allah Çello
Celalühû, akide ve dinin kudsiyetini herşeyin üstünde kılmıştır. Akide ve dinin
prensipleri yok olma tehlikesiyle karşılaşınca; malın, mevkinin, yerin ve
yurdun hiçbir kıymeti kalmaz. Bunun için Ailahü Teâlû kullarına, akide ve İslâm
uğrundu -gerekliği zurnan- butun bunları fudd ütmelerini, farz
kılınıştır.
Biz önceki konularda
da demiştik ki; Allah'ın evrendeki kanunu, gerçek din ve düzgün akidede
kendini gösteren mânevi kuvvetlerin, maddi kazançları ve güçleri korumasını
gerekli kılar. Bir ümmet, ahlaki yönden ne kudur zengin, hakiki dine do ne
kadar bağlı olursa; o ümmetin, vatanda, inalda ve şerefte kendini gösteren
maddî gücü daha sağlam, daha çok ömürlü vo her yöndün daha güçlü olur. Yok
eğer bu ümmet, ahlâki yönden yoksul, inunç yönünden şaşkın ve sarsıntılı
ulursa; yukarıda saydığımız şeylerde kendini gösteren, maddi gücü çabuk elden
çöküntüye ve evâle doğru yak-İaşır. Ve yine demiştik ki; tarih buna en büyük
şahittir.
Cenâb-ı Hak, gerektiği
zaman, din ve inunç uğrunda nıah mülkü feda etme prensibini farz kıldı.
Müslümanlar, bu prensipten dolayı malı, canı ve vatanı kendilerine saklarlar.
Gerektiği ilk anda da. onları terkederler.
bu ^çiçekte,
Hesûlulluh'ın Mekke'den Medine'ye hicreti delil olarak bize yeter. Hicret,
zahire göre, vatanı terk ve yitirme şeklinde olsa da, işin hakikatında vatanın
korunması ve garanti altına alınması demekti. Birşeyin korunması şeklinde
ortaya çıkan nice durumlar vardır ki, onu terketıne ve ondun vazgeçme şeklinde
kendini gösterir. Hesülullah ts.a.v.), hicretinden birkaç yıl sonra; kendisini
gözetim altında tutanlardan ve onu öldürmek maksadıyla etrafını kuşatanlardan
hiçbiri kurşisına çıkma cesaretini bile gösteremez, kendisi eskisinden daha
«üçlü, her yönden daha üstün olarak -devletini ve binasını kurduğu dinin
üstünlüğü ile- çıkarıldığı vatanına tekrar geri döndü.
Şimdi biz, yukarıda
sunduğumuz hicret olayı üzerinde düşünmeye dönelim ve o olaydan her Müslüman
için önemli olan ahkâm ve İşaretleri çıkaralım:
1- Hicret olayından
bize görünen en bariz şey, Resûlullah'ın bu kutlu yolculukta kendisine arkadaş
olması İçin sahâbe-i kiramdan bir başkasını değil de, Hz. Ebû Bekir'i seçmesi
ve geri kalmasını istemesidir.
İslâm âlimleri, bundan
Resûlullah (s.a.v.)'ın Hz. Ebû Bekir'e karşı beslediği sevginin hududunu,
ashabından, kendisine en yakın olanı Ebû Bekir olduğunu ve kendisinden sonra
hilâfete en uygun olan larının yine Hz. Ebû Bekir olduğunu çıkarmışlardır.
Resûlullah'ır hastalığı sırasında, halka namaz kıldırmak için, Hz. Ebû Bekir'i
ye tine ta'yin etmesi ve Hz. Ebû Bekir'in dışında başkasının namaz kıl
dırmaması için ısrar etmesi gibi birçok durumlar bu işareti destek lemektedir.
Şu hadîs-i şerifteki mânâ da böyledir: -Eğer ben dost edin miş olsaydım
elbetteki Ebû Bekir'i dost edinirdim[118]».
Gerçekten Hz. Ebû
Bekir, Allah'ın kendisine ikram buyurduğı bu meziyyeti taşımaktaydı Hakikaten o
sadık, hem de Resûlullah uğrunda mâlik olduğu şeylerin hepsini ve canını feda
eden bir ar kadaş örneğiydi. Biz onun mağaraya önce girme hususunda naşı ısrar
ett'ğini görmüştük. Çünkü o, mağaranın içinde yırtıcı hayvaı veya yılan, ya da
insana zararlı yaratık bulduğu takdirde, kendi sini Resûlullah için feda etsin
diye bunu yapmıştı. Ve yine biz onuı bu uzun ve yorucu yolculukta, Resûlullah'a
hizmet uğrunda malın oğlunu, kızını, kölesini ve koyunlarının çobanını nasıl
seferber etti ğini görmüştük.
Yemin ederim ki,
Allah'a ve Resulüne İman etmiş her Müslı manın böyle olması gerekir. Bunun için
Allah'ın elçisi şöyle buyı ruyor: «Sizden hiçbiriniz, beni, çocuğundan,
ana-babasından ve bi tün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz[119].
2- Bazan bir
Müslümaıım; Resûlullah (s.a.v.)'ın Iv.cretl ile H Ömer bin el-Hattâb'ın
hicretini mukayese etmek ve kendi kend ne şöyle bir soru sormak aklına gelir:
Niçin Hz. Ömer korkmadaı çekinmeden, müşriklere meydan okuyarak, açıkça hicret
etti de, Re-sûlullah (s.a.v.) gizlice ve her türlü tedbiri alarak hicret etti?
Yoksa Hz. Ömer, Resûlullah (s.a.v.)'dan daha mı cesur oluyor?
Cevaben: Gerçekten Hz.
Ömer'in veya Resûlullah dışında, herhan-ji bir Müslümanın yaptığı işlere
şeriatta delil olmayan şahsi işler nazarıyla bakılır. O kişinin, kendi zevkine
uygun, Allah'a olan imanı ve cesaretinin kuvveti ile uyuşan metodlar, yollar
ve araçlar arasında, dilediğini seçme hürriyeti vardır.
Ama Resûlullah böyle
değildir. O kanun koyucudur. Yâni din ile alâkalı işlerinin tümü bizim için
kanun olarak kabul edilir. Bundan dolayı -Teşri'» kaynaklarının ikincisi olan
Uesûl'ün Sünneti; onun sözlerinin, davranışlarının, hususiyet ve takririnin
tümüdür. Hz. Ömer'in yaptığının aynısını, Hz. Peygamber (s.a.v.1 yapmış olsaydı,
halk bunun farz olduğunu zannedecekti. Ve yine tedbir ve sakınmaya başvurmanın,
korku ânında gizlenmenin caiz olmadığını zannedecekti. Halbuki bu dünyada her
ne kadar, sebeblerin Allah'ın yaratması ve iradesi ile meydana geldiği şübhe
götürmez bir gerçek ise de; yine de Allah şeriatım sebeblerin ve müsebbebatın
gereği üzere kurmuştur...
İşte bunun için
Resûlullah (s.a.v.) bu gibi işLe, beşer aklının gösterdiği maddi yollan ve
sebebleri kullandı. Hattâ Resûlullah (s.a.v.) bu yollardan hepsini kullandı,
hiçbirini terketmedi. Bunun için Hz. Ali'yi kendi yatağında yatması ve onun
elbisesini giymesi için geri bıraktı. Ayrıca düşmanların tahmin bile edemedikleri
dağ yollarında kendisine kılavuzluk etmesi için iyice güvendikten sonra,
müşriklerden birinin yardımına başvurdu. Akla gelebilen maddi tedbirleri
hazırlayın caya kadar mağarada gizlenip üç gün bekledi. Bütün bunları, şunu
açıklamak için yaptı: Allah'a güvenmek, ilâhi hikmetin olmasını murad ettiği
şeye maddi vasıtaları sebeb olarak kullanmaya aykırı değildir. '
Resûlullah'ın böyle
yapması, kendi hayatından korkmasından veya Medine'ye ulaşmadan önce
müşriklerin eline düşme endişesinden dolayı değildir. Buna da delil şu
olaydır: Resûlullah (s.a.v.) bütün tedbirleri aldıktan sonra, müşrikler,
mağaranın etrafını kuşattılar, Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir de içerdeydiler.
Müşriklerden biri eğilip bakacak olsaydı, onları oracıkta görürdü. Bu sırada
Hz. Ebû Bekir'in kalbini korku bürümüştü. Bunun üzerine Resûlullah: -Yâ £bâ
Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen sonucun ne olacağını
zannediyorsun? Yakalanacağımızı mı sanıyorsun!» bu yurarak onu teskin etti.
İşte bu olay, onun korkmadiğına delildir. Halbuki, güvendiği bu tedbirler
işlemez hale geldiğine Eöre. onun korku ve ürperti duyması pek tabii idi.
O halde, Hesûlullah'in
aldığı bu tedbirlerin hepsi, yapması gereken teşrii bir görevdi. Bütün bu
tedbirleri uygulama sona erince, her işte itimadın yalnızca Allah'a olması
gerektiğini nıüslümanla-ra öğretmek için, kalbini Allah'a bağlayıp Ü'nun levfik
ve himayesine dayandı. Yine bu durum. Yüce Allah'ın kâinatta yarattığı
«se-beblere riayet» etmeye aykırı düşmez.
Sözünü ettiğimiz bu
hususta, yine en bariz delillerden biri de, Sûrâka'nın Resûlullah'a iyice
yaklaştığı ve onu üldürmek isteğiyle arkasından yetiştiği zanmii;
Hesûlültah'ın o anki tavrıdır. Hesû-lullah (s.a.v.)'nı. Sürâka'mn kendisine
ulaşmakta acele etmesinden dolayı korku duyması, başvurduğu tedbirlerin tümünün
gereğiydi. Halbuki İtesûlullah Is.a.v.). Uabbi İle nıünûcata vo Kuran okumaya
dalmıştı. Çünkü o, biliyurdu ki; kendisine hicret etmeyi em reden Allah,
İnsanlardan kendisine gelecek zararı önleyecek ve K.-tab-ı Mübİn'de açıkladığı
gibi onların şerrinden kendisini koruyacaktır!..
.;
3-
Yanında bulunan emanetleri
sahiplerine vermek için
Hz. Ali'nin, Hesûlullalı' (s.a.v.)'dan geri kalmasında, müşriklerin
düştükleri acâip tenakuza açıkça
işaret vardır. Aynı
zamanda müşrikler Hz.
Peygarnber'İ yalanladıkları, onu
bir büyücü veya
hitaba?, olarak güldükleri halde, etraflarında doğruluk ve güven bakımından ondan daha iyisini bulamıyorlardı. Bunun İ7İ11
de kıymetli mallarını, saklanması gereken eşyalarını
yalnızca onun yanına koyuyorlardı.
Bu durum da
gösteriyor ki.onlaım inkârları,
llesüluilah'in doğruluğundaki
kuşkuları sebebiyle tloğil
tlo, ancak kibirlerinden,. Hcsûlullah'ın getirdiği
Hakkı boğmak işlemcilerinden, kendi
başkanlık ve hükümıanlıklarının ellcrindon çıkucugı korkusundan dolayı İdi.
4- Hkbû Bekir
(r.a.)'in oğlu Abdullah'ın
haberleri toplayıp, Itosûlullah'a
ve babasına naklederek,
Mekke ile mağara
arasında gidip gelirken
saıicLligi gayrette, kızkardeşi
Esma (r.a.)'nın bu yolculuk için
gerekli şeylerin hazırlanmasına katkıda bulunmasında ve
yiyecekle bineği hazırlamada
gösterdiği gayreUe, Müslüman gençlerin -erkek ve kadın olarçk -
Allah yolunda İslam prensiplerini gerçekleştirme ve İslâm toplumunu kurına uğrunda nasıl olmaları
gerektiğini görüyoruz. BirMuslumumıı nefsine hâkim ola-
rak kendisini ibâdete
vermesi yeterli değildir. Bilâkis, İslâm uğrun-da çalışarak, her yönüyle, tüm
gayretini ve gücünü sarfetmesi, üzerine vâcibdir. Her zaman ve her asırda
İslâm'ın ve müslümanlann hayatında, gencin rolü bu olmalıdır,
Resülultah (s.u.v.)'ın
da'vctinln ilk yıllarında yaptığı cihaddu, etrafında bulunan kişiler gözönüne
getirildiği zaman, büyük çoğunluğunun henüz delikanlılık çağını geçmemiş
gençlerden olduğu görülecektir... Bu gençler, lalanı toplumunun kurulması ve
İslâm'ın zafere ulaşması için Unu güç ve lakatlarını seferber etmede ellerinden
geleni esirgemediler.
5-
Sürâka. Kesûlullah'a yetiştiği
sırada kendisinin ve atının başına
gelenlere gelince; Onların
Hesûlulluh'â ûit büyük
bir mucize olduğunu belirtmek
gerekir. Çünkü Buharı ve Müslim başta olmak üzere hadis İmamları bu olayın
sıhhat ve nakli üzerinde İttifak etmişlerdir, Bu mucizeyi de daha önce sözü
edilen diğer mucizelere ilâve edebilirsin.
6-
Rcsûlullah'ın hicret olayındaki
hârika ve mucizelerin
en barizlerinden biri de; .müşrikler evinin etrafını
kuşatmış, kendisini Öldürmek
üzere gö/.elliyorlarltcn; onun kendi evinden çıkıp gitmesidir. Müşriklerin
tümünün gözlerini uyku kapatmıştı da onlardan hiçbiri, Resûlullah'ın çıkıp- gidişinin farkına varamamıştı. Rcsül-i
Ekrem, Yüce Allah'ın: -Biz: hem önlerinden bir sed, hom arkalarından
bir sed çektik. Böylece onlun
salıverdik. Arlık görmezler[120]» âyetini okuyarak çıkıp gitfiği zaman, müşriklerin
başına saçtığı topraktan
gözlerinin domıası, kendi hayatı üzerine verdikleri kararla alay etmesi
demekti.
Bu nığcize Mekke
müşrikleriyle, her zaman ve her asırdaki diğer müşriklere, Resûlullah'ın ve
ashabının din uğrunda onlardan gördükleri her çeşit eza ve cefaların belirli
bh\.dönem İçin olduğunu, yâni Yüce Allah'ın peygamberi ve müslümanlan
tcrketmeUiğini; zaferin, onların yüzünden uzaklaşmadığını açıklayan ilâhi bir
ilân mesabesinde olmuştu. Müşriklerin ve tüm din düşmanlarının bununla
sevinmeleri ve bunu kendilerine bir müjde Kaymalım gereksizdir. Çünkü Allah'ın
nusreti yakındır ve bu ııubretin yolları nerduy-se her an tahakkuk ölmekledir.
7- Medine-i
Mu'novvcre'nin Rosûlullah'ı karşılayişlunndakî tub-lo; çoluk çocuk,
kudın-erkok tüm Medine
halkı (bjtsâr'ııı) kalblo-rinden fışkıran coşkun sevgiyi bize
gösteriyor. MudiucIHcr her gün, şehrin dışına çıkıyorlar, güneşin harareti
altında, ftcsûl-i Ekrem'in gelmesini bekliyorlardı. O gün de akşam olunca,
ikinci günün sabahında tekrar gelip beklemek üzere geri dönüyorlardı. Kutlu
yolcu ufuktan görününce, gönüllerindeki sevgi duyguları coştu ve dilleri
çözüldü. Resülullah'ın gelişine ve onu gördüklerine sevinerek kasideler ve
şiirler söylemeye başladılar. Resûlullah da, aynı sevgi ile onlara karşılık
verdi. Hattâ Neccâr oğullarının kızları etrafında kendi gelişine şarkılar
söyleyip şiirler okurken; o da onlara bakıyor ve: «Beni seviyor musunuz...
Vallahi kalbim sizin sevginizle dolu» diyordu...
Bütün bunlar bize
gösteriyor ki; nesülullah sevgisi yalnızca ona uymak da değildir. Bilâkis,
Resûlullah sevgisi, ona uymanın temeli ve sebebidir. Kalbdc muhabbet duygusu
olmasaydı, elbetteki amelde ona uymaya sevkeden bir etken bulunmazdı.
Resûlullah sevgisinin
ona uymak ve onu takip etmekten başka anlamı olmadığını sananlar yanılmışlar.
Halbuki, -Bir kişiyi takib etmek ve ona uymak ancak bir sempati ve içlen gelen
bir temayül ile olur» gerçeğini fark edememişlerdir. Duygulan coşturan, hisleri
harekete getiren, kalbe kök salmış sevginin dışında, kişiyi başkalarına"
uymaya sevkedecek bir faktör yoktur.
Bunun için Resûlullah,
kalbin peygamber sevgisi ile dolu olmasını, imanın ölçüsü yaptı. Çünkü,
peygamber sevgisi, çoluk-çocuk ana-baba ve insan sevgisine üstün gelmiştir. Bu
da gösteriyor ki," Resûlullah sevgisi, evlât ve ebeveyn sevgisi gibidir.
Yâni her ikisinin de yeri kalb ve gönüldür. Yoksa mukayese olamazdı.
8-
Resûlullah'ın, Ebû Eyyûb el-Ensari'nin evinde ikameti sırasında gördüğümüz
fabloya gelince; o bize, ashabın Resûlullah'a karşı gösterdiği sevginin bir
başka şeklini sergiliyor. Burada bu tablodan aklımıza gelen ilk düşünce;
Resûlullah (s.a.v.) yemeğinin arta kalan kismnı geri gönderdiği vakit, Ebû
Eyyûb'un ve hanımının, Resûluîlah'ın yemek labağındaki parmak izlerinden
bereket ummaları hususudur. Bu duruma göre, Hz. Peygambcr'in asarı (kullandığı
eşya vs.) ile teberrük etmek (onlardan bereket ummak), bizzat Resûluîlah'ın
takrir buyurduğu meşru bir iştir.
Buhârî ve Müslim;
Sahâbe-İ Kirâm'ın, Hz, Peygamber'in âsân ile teberrük ötmeleri, o âsûr ile hastalara
şifâ dilemeleri veya yardım istemeleriyle ilgili olayları rivayet etmişlerdir.
BuhftiTnin
Kitâbü'l-Libâs bahsinde, (Resûlulîah'ın saçından bahsedildiği bâbdaî «Hz.
Peygamber'in hanımı Ümmü Seleme, Resûluîlah'ın saçlarından bir miktar saçı bir
şişe içinde koruyordu. Sa-hâbe-i Kiram'dan birine nazar değse veya başına bir
musibet gelse,
hemen Ümmü Seleme'ye
içinde su bulunan bir kap gönderir. O da bu saç tellerini suya batırır, sonra
bu suyu alır, şifa dileyerek ve bereket umarak içerlerdi» diye rivayet ettiği
hadis bunlardan biridir.
Bunun bir başkasını da
Müslim, -Kitâbü'l-FezâiU bahsinde, Hz. Peygamber'in terinin hoşluğu babında şu
hadîsi naklediyor; Enes bin Mâlik anlatıyor; «Resûlullah (s.a.v.),
Ümmü'Süleym'in evine girer ve Ümmü Süleym içinde yok iken, onun döşeği
üzerinde gündüz uykusuna yatardı. Hz. Peygamber bir gün yine geldi ve Ümmü
Sü-leym'in döşeği üzerinde gündüz uykusuna yattı. Biraz sonra Üm-Süleym geldi.
Hz. Peygamber de terlemiş ve teri de döşeğin üstünde bulunan bir deri parçası
üzerine toplanmış halde idi. Ümmü Süleym kıymetli eşyalarını koyduğu küçük
sandığını açtı, hemen bir bez parçasına bu birikmiş teri i.irip, almaya ve
sonra da cam veya sırçadan yapılmış kabları içine sıkmaya başladı. Bu sırada
Hz. Peygamber (s.a.v.) uykusundan uyandı ve: «Ne yapıyorsun yâ Ümmü Süleym?-
diye sordu. O da: -Yâ Resülallah! Biz çocuklarımız için bunun berekitini ümid
ediyoruz- dedi. Resülullah: «İsabet ettin- buyurdu[121].
Yine Buhar! ve
Müslim'de; Sahâbc-i Kirâm'ın, Resûlullah'm ab-dest suyuna koştuklarını, onun
elbise vo bardak gibi vücut âza-lannın değdiği, birçok eşyadan hayır ve bereket
umduklarını rivayet eden hadisi şerifler bulunmaktadır".[122]
Resüluîlah'in maddi
eşyalarıyla tevessül etmenin durumu bu olunca-, onun Allah katındaki mevkii ve
âlemlere rahmet olarak gönderilişi ile tevessül etmenin durumu nasıl olur?
Bizim, tevessülü
teberrüke kıyas ettiğimiz sanılmasın ve mes'e-lenin kıyas yolu ile
halledileceği de sanılmasın. Çünkü -Tevessül ve Teberrük» aynı anlama gelen iki
kelimedir. Bu da birşeyi aracı kılarak hayır ve bereket ummaktır. Bu durumda
Resûlullah'ın Allah katındaki mevkiinden tevessül, Asarı ile tevessül, yahut
artığı veya elbiseleri ile tevessül hükmü sahih hadislerde sabit olan genel
anlamda tevessül nev'İnin şümûlündekl cüzlerdir. Bu cüzlerin hepsi de usûl
ulemasının «Tenkıhu'l-MenU dediği metodla nasların şümulüne dahildir[123].
Hz. Pcygnmber'in
Medine-i Mürievvere'de, yeni toplumda yapmaya başladığı güzel İşlerden
bahsedebilmek için, hicret olayından bu kadarcık açıklamakla yetinelim.[124]
[1] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 97.
[2] Bu konuda daha fazla bilgi için bak: İbn Hişam,
es-Styer: 1/249-261.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 97-98.
[3] Kavâldü'l-Ahkâm fi MesâHhl'l-Enam: c. 1, s. 95. .Aynı
müellifin «Zavâbıtü'l-Maslahat» adlı eserine bak' s. 261.
[4] Hûd sûresi, âyet: 27.
[5] A'râf sûresi, âyet: 137.
[6] A'râf sûresi, âyet: 75-76.
[7] Bu hadisenin daha geniş tafsilâtı lcln, Muhammed
el-Hudarl'nİn «îtraamu'l-Vefa fi Slyreti'l-Huletâ» adlı kitabına balcınız: s.
100.
[8] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 98-102.
[9] Hicr sûresi, âyet: 94.
[10] Şuarâ sûresi, âyet: 214-215.
[11] Hlcr sûresi, âyet: 89.
[12] Bu hadisi, Buhâri ve Müslim rivayet etmiştir.
[13] Kendi kızma sesleniyor. (Mütercimler)
[14] Bu hadisi de Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Lâfız,
Müslim'e aittir.
[15] Mâide sûresi, âyet:
104.
[16] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 103-105.
[17] Buradaki İmâm ve Hakim terimlerini bugünkü anlamıyla
düşünmemek gerekir. Çünkü bu iki tabir, İslâm devlet hukukunun önemli
kavramlarıdır. İslâm hukukunda bunların özel tanım ve tarifleri vardır. Bu
konuda bilgi İçin, Mâverdi'nin tAhkâmu's-Sultânıyye^'sine ve diğerlerine bak!
[18] Din İnsan idare edeceğine göre, hem İnsanın mantığına,
hem de İnsanın men-faatına hitab edecektir. Bu bakımdan dinde akılla çelişen
bir yön veya maslahata uymayan bir emir olamaz...
[19] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 105-109.
[20] Hıcr : Bugünkü
Hatim denilen ve Kabe'nin dışında bulunan etrafı duvarIarla çevrilmiş mevkidir.
[21] Bu hadîsi Buhârî rivayet etmiştir.
[22] Buhar! rivayet etmiştir.
[23] Taberî, et-Târih: 2/344; Hişam, es-Siyre: 1/158.
[24] Hz. Peygamber'ln ve ashabının müşriklerden gördükleri
işkenceler hakkında fazla bilgi için şu kitablara bakınız: tbn Hişâm, es-Siyre,
Hudf-f "'^rüi-Ya-fcln ve diğer siyer kitabları.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 110-111.
[25] Ankebüt sûresi, âyet: 1,2,3.
[26] Al-i İmrân sûresi, âyet: 142.
[27] Bakara sûresi, âyet: 214.
[28] Tevbe sûresi, âyet: 111.
[29] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 111-115.
[30] Fussilet sûresi, âyet: 1-7.
[31] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 116-119.
[32] Hıvan: Yemek yeneceği sırada, üzerine yemek konulan
masa gibi şeylere denir.
[33] Ahzâb sûresi, âyet: 28-29.
[34] Bu olayı Buhârî rivayet etmiştir. Bu İki âyetin
tefsiri hakkında îbn Kesir tefsirine bakınız.
[35] İsrâ sûresi, âyet: 90-93.
[36] Hicr sûresi, âyet: 14-15.
[37] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 119-224.
[38] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 125-127.
[39] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 127-131.
[40] İbn Hişâm'ın Siyreti:
(l/330)nde zikrettiği gibi doğrusu budur. Bak: FethU'l-B.ıri.1/30.
[41] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 132-134.
[42] Bakınız:
Kurtubi Tefsiri: 5/350, Îbmı'1-Ara.bl
Ahkâraü'I-Kur'an: 2/887.
[43] Necasİ,
Resûlullah'a inananlardan olmuştu.
Öldüğü zaman Peygamberimiz onun ölüm olayını sahâbilerıne
bildirmişti. Sonra sahâbîlerle musallaya gidip, gıyabında cenaze namazı
kıldırdı. Bu olayı, Müslim rivayet etmiştir
[44] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 134-137.
[45] Kasas sûresi, âyet: 52 - 55. Bu olayı, tbn İshâk ve
Mukatil rivayet etmiştir. Taberânî ise Said bin Cübeyr'den nakletmiştir. İbn
Kesir, Kurtubi ve Nisabu-rl'nin bu âyetleri tefsir ederken yaptıkları
rivayetlere bakınız.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 138.
[46] Mâide sûresi, âyet: 68.
[47] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 139-140.
[48] Bunu İbn tshâk rivayet etmiştir. Bak: Taberî Tarihi:
2/344.
[49] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 140-141.
[50] Mâide sûresi, âyet:
67.
[51] Hicr süresi, âyet: 94-99.
[52] En'âm sûresi, âyet: 33-35.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 141-144.
[53] İbn Sa'd, Tabakat 1/196.
[54] Bu olayın daha fazla açıklaması için, îbn Hişâm'ın
Siyret'ine (1/420) bakınız.
[55] Ahkâf süresi, âyet: 29-31.
[56] Cin. sûresi, âyet: 1 - 15.
[57] İbn SaU Tabakaf 1/196, îbn Hişâm, Siyret: 1/381.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 144-146.
[58] M. Sadık er-Rafii, Vahyü'l-Kelâm: c. 2, s. 30.
[59] Buhari, 6/73.
[60] îbn Hacer, Fethu'1-Bâri,- 8/473.
[61] Bak: îbn-i Seyyldinnas, ÜyûnÜ'I-Eser: 1/118; Pethu'1-Bârl: 8/473.
[62] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 146-154.
[63] Mi'rac ve îsrâ kıssası hakkında daha fazla bilgi
edinmek istenirse, Müslim'in veya Buhârî'nin sahihlerine ya da diğer hadîs
kaynaklarına başvurulsun. Ml'râc-ı İbn Abbas» gibi kitabiara güvenmekten
sakınmak gerekir. Bu kltab yalan ve uydurma sözlerle doludur. İbn Abbasın bu
kitabla hiçbir alâkası yoktur.
[64] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 154-156.
[65] Ankebût sûresi, âyet: 50.
[66] Dr. Şibli Şümmeyll bu sözü «Yaratılış ve Tekâmül
Nazariyesi» adlı kltabıu Arapçaya tercümesinin
ön sözünde zikretmiştir.
[67] ZÜPkani, Muvatta1 Şerhi: c. 1, s. 65.
[68] İbn Kesîr, Tefsir:
4/261.
[69] «Muhammed'in Hayatı» adlı kitabın yazarı da bunlardan
biridir Resûlul]ıh':n hayatı hakkında hayalî nazariyesinin kendi aleyhine
dönmemesi İçin bu eıbl hadislerin zorlamasından kaçarak sağa sola garib
\slpalar yapıyordu.
[70] Nevevi Şerhi, Sahih-i Müslim: c. 2, s. 290.
[71] Îbn Hacer, Pethu'1-Bâri: c. 7, a. 136- 137.
[72] Bu kitab hakkında övücü ve yüceltici mahiyette yazı
yazanlar arasında Dr. Levis Auze vardır. Bu herifin kim olduğunu İzaha lüzum
yok!
[73] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 156-163.
[74] İbn Sa'd, Ta bak at: c. 1, s. 200 • 201, benzerleri
lbn Hlşâm, tbn tshftk'Un nakleder, es-SIyer: 1/423.
[75] İbn Hişam: 1/425.
[76] îbn Hlşftm, es-Slyret: 1/428
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 164-166.
[77] Buhari. KitâbU'l-Ehadlsİ'UEnblyâ; Müslim:
Klt&bü'I-Hudûd
[78] îslâm Aleminin Büfünü: c. 1. s. 33.
[79] M. Bin Abdulvehhab, Muhtasar-u Siyretl'r-Resul: 8. 124
[80] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 166-169.
[81] lbıı Hacer, Fethü'l-B&ri: 7/156; tbn Kayyım,
ZAdÜ'l-Meftd: 2/50; Fethu'r-Rab bini Fİ Tertlb-i Müsned-i İmam Ahmed: 20/269.
[82] Nisa sûresi, âyet: 60.
[83] tshlr, güzel kokulu bir ot (mütercimler).
[84] Müslim: c. 3, s. 48. Bkz.: İbn Hacer, el-ts&be: c.
3, s. 403.
[85] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 169-173.
[86] Ezahlr, Mekke'ye yakın bfr mevkiin adıdır.
[87] Hac sûresi,-âyet: 39-40. îbn Hişâm, Ahmed, Taberi...
İbn İshâk'a dayanarak; Ma'bed bin Kâab bin MâMk'ten nakleder bu olayı...
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 173-176.
[88] Hac sûresi, âyet:. 39.
[89] Nesei: c. 1» s. 52; Tefsir, İbn-İ Kesir: c. 3, s. 224.
[90] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 176-179.
[91] Tevbe sûresi, âyet: 123.
[92] Bu hadîs müttefekun aleyhdir.
[93] Bu konuya örnek olarak Vloten'ln
«Siyâdetü'l-Aratoiyye» adındaki kitabına bakınız, p. 5 ye sonrası:
Nahdatu'l-Mısriyye.
[94] Muhammet! sûresi, âyet: 20.
[95] Dr. Zuhaylî, îsâru'l-Harbi, Fi Fıkhı'l-tslâm: s. 59,
dip.
[96] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 179-183.
[97] îbn Sa'd, Tabakat: c. 1, s. 310-211; Taberi Tarüü:
1/367.
[98] Üsdül'-Gâbe: c. 4, s. 53.
[99] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 183-184.
[100] Enfâl sûresi, ftyet:
72.
[101] Kurtubî, Tefsir: 5/350.
[102] Nisa sûresi, âyet: 97-98.
[103] İbnu'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'an: c. 2, s. 876.
[104] Enfâl sûresi, âyet: 73.
[105] İbnu'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'an: 2/876.
[106] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 184-186.
[107] Buhari: 4/255.
[108] İbn Higâm, Siyret: 1/155; tbn Sa'd, Tabakaf: 1/212
[109] îbn Sa'd'ın Tabakaü'nda onun kuşağını parçalayıp bir
parçasıyla su tulumunu, diğer parçasıyla da yemek dağarcığının ağzım
bağladığının rivayeti yardır.
[110] İbn Hişâm, es-Siyret: 1/488; tmam Ahmed, Müsned:
20/282.
[111] Bu hadîsi, Buhârî üe Müslim rivayet etmiştir.
[112] Bu hadîsi de Buhârİ ile Müslim rivayet etmiştir.
Olayın geniş açıklaması Buhârî'de vardır: c. 4. s. 255-256.
[113] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 187-191.
[114] Tevbe sûresi, âyet: 108.
[115] Mes'ûdi, MürûcU'z-Zeheb: c. 2, s. 279, Beyrut baskısı.
[116] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 192-192.
[117] Ibni Hacer, el-îsabe: c. 1, s. 405; İbn Higâm,
SlyruL: 1/49; İnmm Ahtııed. MUs-ned;
2Û/292.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 192-193.
[118] Müslim: 7/105.
[119] Bu hadis müttelekun aleyhtir.
[120] Yâsin suresi, ayet: 9.
[121] Müslim, Kttab-i Fezâtl.
[122] Şeyh Nasır el-Kbânt, bu gibi hadislerin bu asırda
hiçbir faydası olmadıfcı go-rUşünU İleri sürüyor. Bu görüşünü Üslad Muhanımcd
el-Munlasir tl-Kettanİ'-nln, Şeriat Fakültesi öğrencileri İçin seçmiş olduğu
lıadfeler üzerine yaptığı tenkldde zikrediyor. Biz bu sözün bir nıüslUmanın
ağzına yakışmadığı ve çok tehlikeli olduğu görüşündeyiz. Resûlullah'm söyleri,
fiilleri ve takrirleri şeriatta kaynaktır. Onların şeriattaki kaynak oluşları,
sahih bir hadisin veya Kur'ân'm neshi olmadıkça kıyamete kadar devam edecektir.
Teşrii faydaların en önemlisi ve ılellli, hikmetleri öğrenmek gereğine
İnanmaktır. Uu sahih ve sağlam hadis-l şerifleri ne Kur'&ıı-i Kerim, ne de
onlar giiıl bir sünnet yürürlükten kaldırmamıştır. Onların Tesrii muhtevaları
kıyamete kadar lift kidir. Hu demektir ki. Hesülullah'ın Allah katındaki
mrvklslylu tevekkül etmekten başka onun asan tlc tevessül ve tcbcrrUk etmeye de
bir engel yoktur. Bu husus, zamanla birlikte devam edecektir ve meşrudur.
Bununla beraber bu asırda onların hiçbir faydası yoktur, nasıl denilebilir?
Zannederim ki, onların faydalarını. Üstad Şeyh Nasırın görücü ile hükümsüz
kılan sebeb, bu hadislerin tevessül konusundaki kendi görücüne teis düşmesidir.
Ancak bunlar tek başına bilindiği gibi onların neshi ve faydalarının sona
ermesi için yeter aebeb değildir!..
[123] Tenkibu’l-Menât: Kıyasa mevzu olan hftrilııede ltUknıe
İllet olmtısı umıılnn birçok vnsıHiır bulunabilir. Bunların hf|»sf Mel
dıftlldlr. Bunlardan hanfitsl-nln olduğunu arayıp bulmaya denir (Mütercimler).
[124] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca
Yayınevi: 193-200.