ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 1

Bİ'SETTEN  HİCRETE.. 1

1- Resülullah'ın Hayatında Îslam Da'vetinin Merhaleleri 1

a-Gizlice Da'vet 2

İbretler Ve Öğütler. 2

b- Da'veti Açığa Vurma. 5

İbretler Ve Öğütler. 7

2- İşkence. 10

İbretler Ve Öğütler. 11

Uzlaşma Politikası 13

İbretler Ve Öğütler. 16

3- Sosyal Ve Ekonomik Boykot 19

İbretler Ve Öğütler. 21

4- İslâm'da İlk Hicret 24

İbretler Ve Öğütler. 25

5- Allah Resulüne Gelen İlk Heyet 28

İbretler Ve Öğütler. 28

6- Hüzün Yılı 29

İbretler Ve Öğütler. 30

7- Peygamberimizin Taife Hicreti 32

İbretler Ve Öğütler. 34

8- İsra Ve Mi'rac Mûcizesi 39

İbretler Ve Öğütler. 40

9- Resûlullahın Kendini Kabilelere Takdim Etmesi Ve Ensar'ın Müslüman Olmaya Başlaması 45

10- Birinci Akabe Bey’atı 47

İbretler Ve Öğütler. 49

11- İkinci Akabe Bey'atı 52

İbretler Ve Öğütler. 54

12- Cîhad Ve Cihadın Farz Kılınmasın Hakkında Genel Bir Açıklama. 55

13- Resûlullah'ın Medine'ye Hicret İçin Ashabına İzin Vermesi 58

İbretler Ve Öğütler. 59

14- Resullullah’ın Hicreti 61

15- Küba'ya Geliş. 64

16- Resûlullah  (S.A.V.)'İn, Ebû Eyyub'un Evindeki Misafirliğinden Bir Sahne. 64

İbretler Ve Öğütler. 65

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

Bİ'SETTEN  HİCRETE

 

1- Resülullah'ın Hayatında Îslam Da'vetinin Merhaleleri

 

İslâm da'veti, Resûlullah'ın hayatında, bi'setinden vefatına ka­dar dört devre geçirdi.

1. Devre: Gizlice da'vet. Üç yıl devam etti,

2. Devre: Savaş olmadan yalnızca dil ile açıktan yapılan da'vet. Bu da hicrete kadar devam etti.

3. Devre: Haddi aşanlarla ve kötülüğe başvuranlarla savaşmak­la birlikte, açıktan da'vet... Bu dönem de, Hudeybiye anlaşmasına kadar sürdü.

4. Devre: Allah'a da'vet yolunda engel olarak çıkan veya müş­riklerden, inkarcılardan ve puta tapanlardan - da'vet ettikten ve da'­veti bildirdikten sonra - îslâm'a girmekten kaçınan herkesle savaşa­rak, açıktan yapılan da'vet... Bu dönem, İslâm'daki cihad hükmü­nün ve islâm Şeriatının, üzerinde karar kıldığı ve son şeklini aldığı dönemdir.[1]

 

a-Gizlice Da'vet

 

Resûlullah (s.a.v.), Allah'ın emrini yerine getirmeye koyulurken, önce insanları, tek olan Allah'a kulluk etmeye ve putlardan vazgeç­meye çağırmaya başlamıştı. Ama O, bunlara, şirk ve puta tapma konusunda mutaassıp (körü körüne bağlı) olan Kureyş'in üzerin­de ani bir etki yapmasından endişelenerek gizlice da'vet ediyordu. Bunun için Hz. Peygamber da'veti, Kureyş'in umumi toplantıların­da açığa vurmuyordu ve kendisine akrabalık veya eskiden tanıdık-lık bağıyla bağlı olanların dışında kimseyi da'vet etmemişti.

İslâm dinine giren ilk kişiler arasında şunlar bulunuyordu-. Hü-veylid kızı Hadice (r.a.), Ali bin Ebi Tâlib, Resûlullah'm âzadlısı ve oğulluğu Zeyd bin Harise, Ebû Bekr bin Ebî Kuhâfe, Osman bin Affan, Zübeyr bin el-Avvam, Abdurra'hman bin Avf, Sa'd bin Ebl Vakkas ve diğerleri... (Allah hepsinden razı olsun).

Bu zevat da tabiî,, Hz. Peygamber'le gizlice buluşuyorlardı. On­lardan biri, herhangi bir ibâdeti öğrenmek için ta'lim yapmak istese, Kureyş'in bakışlarından gizlenerek Mekke'nin civarındaki vadi­lere giderdi.

İslâm'a girenlerin sayısı otuzun üstüne çıkınca, - kadın ve er­kek buna dahil- Allah Resulü, ta'lim ve irşad ihtiyaçlarını gider­mek, onlarla buluşmak için İbnu'l-Erkam'ın evini karargâh olarak seçti. Bu dönemde da'vetten elde edilen sonuç; yaklaşık olarak, İs­lâm'a giren kadın ve erkeklerden kırk kişi olmuştu. Bunların çoğu fakirlerden, azadlı kölelerden ve Kureyş arasında hiçbir mevkisi ol­mayan kişilerdendi[2].

 

İbretler Ve Öğütler

 

1- Resûlullah (s.a.v.)'ın da'vetinin başlangıcındaki gizliliğin yorumu:

Şübhesiz ki, Resûlullah (s.a.vj'm, bu ilk yıllarda İslâm'a da'veti gizli tutması, kendi canından korkusu sebebiyle değildir. O, İs­lâm'a da'vetle görevlendirildiği ve Cenâb-ı Hakk'ın: «Ey örtülere bü­rünen Peygamber! Kalk, inzar et...» âyeti indği vakit, kendisinin insanlara Allah'ın elçisi olduğunu öğrenmişti. Bunun için O, kendi­sini bu da'vetle görevlendiren ve peygamber olarak seçen Allah'ın onu insanlardan korumaya ve himaye etmeye kadir olduğunu ke­sinlikle biliyordu. Şayet Allah, ilk günden itibaren O'na insanların arasında da'veti alenî olarak açıklamasını emretseydi, elbette O, bu konuda kendisine öleceği yer gösterilmiş olsa bile, yine bundan bir dakika geri durmazdı. Fakat Allah (c.c.) ilk devrede O'na da'veti gizli olarak sürdürmesini, ancak çok güvendiği ve kendisine inana­cağını yakinen bildiği kimselere açmasını ilham etmişti. Bu da, da-.ha sonraki, da'vetçilere, zahirî sebeb ve tedbirlere başvurmanın meş­ru olduğuna dair ta'lim ve irşaddı. Da'vetin gaye ve hedeflerine va­rabilmesi için başvurulması gereken akl-ı selim ve doğru düşün­cenin telkin ettiği vasıtaları da gösterdi. Buna rağmen, bütün bu sebeb ve vasıtaların Allah'a tevekkül ve itimada baskın çıkmama­sı, yine insanın bu sebeblere tutunmasına rağmen onun öz fikir, ta­savvur ve hareketlerini kenetleyen bir anlayışa sahip olmaması da gerekir. Bu tür bir anlayışın Allah'a imanın kökünü kazıyacağı da bir gerçektir. Ayrıca İslâm da'vetinin karakterine de ters düşer...

Buradan da anlaşılıyor ki, Resûlullah'ın bu dönemde da'vette takib ettiği metod, Allah'tan aldığını tebliğ eden bir nebi sıfatıyla olmaktan ziyade, bir lider olarak, siyaset-i şer'iye kabilinden bir tu­tumdu.

Buna binâen, her asırdaki İslâm da'vetçilerinin; içinde yaşadık­ları asrın durumuna ve şartlarına göre1 davetin keyfiye tindeki elas­tikiyeti, yâni sertlik veya yumuşaklığı, açıklık veya gizliliği kullan-, maları caiz olur. Bu elastikiyete, İslâm şeriatı, Resûlullah'ın siyre-tindeki gerçeğe dayanarak, birtakım şekiller veya zikri geçen dört merhale dahilinde birtakım sınırlar çizmiştir. Bunların tümünde, İslâm da'vetinin selâmeti ve müslümanların maslahatı gözönünde bulundurulmaktadır.

Bunun için İslâm Hukukçuları; müslümanların savaş kararı al­dıkları zaman; sayıca az, malzeme bakımından zayıf oldukları tak­dirde, düşmanlarını mağlûp edemeden öldürülecekleri kanaat; ga­lip geleceği cihetle, hemen burada canı koruma maslahatının öne geçmesinin gerekli olduğu fikri üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü mukabil maslahat -ki, o da dini korumaktır- zandan ibaretfr veya durum en azından menfidir...

Izz bin Abdüsselâm bu tür bir savaşa girmenin haramlılığım açıklayarak şöyle der: «Düşmanı yenmek mümkün olmayınca ye­nilmek mukadderdir. Çünkü bu hususta direnmek can kaybına y^l açar. Bu da düşmanı güldürür, müslümam yıldırır. Buradaki diren­me fesada yol açar. Fesadın devamında da maslahat yoktur[3]».

Ben derim ki, burada canı koruma maslahatının öne geçmesi, yalnızca zahir yönündendir. işin hakikat ve uzak hedef yönüne ge­lince, vakıa o dinin maslahatıdır. Yâni dini koruma maslahatıdır. Çünkü dini maslahat - bu gibi hallerde - müslümanların, açılacak yeni fırsatlarda mücahedeyi sürdürüp üstün gelmeleri için, canları­nın sağ bırakılması gereklidir. Aksi takdirde, müslümanların helak olmaları, bizzat dinin kendine zarar vermek ve düşmanların önle­rindeki kapalı yolları açmak, hücum etmeleri için onlara imkân ta­nımak demek olur...

Özet olarak; savaş veya açıktan da'vet, bizzat da'vetin kendi­sine zarar verecek nitelikte olursa; da'veti gizlemek veya sulh yap­mak vâcib olur. Da'veti açıktan yapma imkânı varsa ve bu da fay­dalı ise; da'veti gizlemek câ-z olmaz. Savunma ve savaş gücü ye­terli olduğu zaman zalimlerle ve fırsatçılarla anlaşma yapmak ca­iz değildir. Müslümanların, cihad hazırlıkları yeterli olduğu takdirde, kâfirlerle cihadı bırakıp evlerinde oturmaları da caiz değildir.

2- İslâm'a giren ilk kişiler ve onların diğerlerinden Önce İs­lâm'a koşmalarındaki hikmet:

Siyret kitabları, ilk dönemde İslâm'a giren insanların büyük ço­ğunluğunun kölelerden, düşkünlerden ve yoksullardan meydana gel­miş karışık bir topluluk olduğunu bize naklediyorlar. Bundaki hik­met nedir? İslâm devletinin bu gibi insanların desteği üzerine ku­rulmuş olmasındaki sn- nedir?

Bunun cevabı şudur: Bu durum, Enbiyâ'nın da've tinin ilk dö­nemdeki tabiî meyveleridir. Nuh'un kavmini düşünmelidir: Onlar Nuh'un etrafında bulunan mü'minleri nasıl insanların en düşükleri ve ahmakları olarak nitelendiriyorlardı. Kur'an onların bu sözleri­ni şöyle naklediyor: «...Biz seni ancak bizim gibi bir insan görü­yoruz ve sana bağlı olanları, ilk bakışta, en düşkünlerimiz olarak görüyoruz...[4]». Fir'avun'a ve avanesine de bakmalı: Onlar da Mû-sâ'ya uyanları, nasıl zeliller ve ezilmişler olarak görüyorlardı? Hat­tâ Cenab-ı Allah, Fir'avun'u ve avanesini helak ettikten sonra, on­lardan şöyle bahseder: «...Fir'avun'un işkencesi altında ezilen o kavmi, arzın bereketlerle donattığımız doğularına ve batılarına mi­rasçı kıldık[5]». Allahü Teâlâ'nın Hz. Salih (a.s.)'i peygamber ola­rak gönderdiği Semûd kavmine de bakmalı. Semûd kavminin çok kibirli liderleri ondan nasıl yüz çevirdiler? Halbuki ezilmiş insanlar Hz. Salih'e iman ettiler. Yüce Allah yine bu konuda: «Salih'in kav­minden imana gelmeyip, kibirle nenler, içlerinden iman eden ezil­mişler için alay yollu, şöyle dediler: -Siz Salih'in hakikaten, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz? Onlar da: «Biz, doğrucu Ununla gönderilen herşeye iman edenleriz» dediler. O kibirlenerek iman etmeyenler: -Doğrusu biz, o sizin inan­dığınız şeyi inkâr eden kâfirleriz- dediler[6].

İşte bundaki sır budur. Gerçekten Allah'ın bütün Enbiyâ ve Re-sûl'lerle gönderdiği bu dinin hakikati, yalnızca, insanları diğer za­lim insanların sultasından kurtarıp, Allah'ın hâkimiyet ve saltana­tına sokmaktan ibarettir. O öyle bir hakikattir ki, tanrılık iddiasın­da bulunanların Tanrılığını, despotların hâkimiyetini, liderlik sev­dasına düşenlerin ezici kuvvetlerini kökünden kazır. Yine bu ha­kikat, ezilmişlerin, zillete uğramışların ve her türlü hak ve hukuk­tan mahrum bırakılmışların durumunu  düzeltmekle  uygunluk arzeder. Allah için yapılan tslânı da'vetirün karşısına dikilme, yâni ki­birlenme ve inad, bu tanrılık iddiasında bulunanlardan ve despot­lardan gelmektedir. Allah'ın emirlerine boyun eğme ve o emirleri yerine getirme ise, bu ezilmiş insanların yapacağı işlerdir. Bak! Bu hakikat bütün çıplaklığıyla, Kadisiye savaşında Fars (tran) ordu­sunun komutanı Rüstem ile, Sa'd bin Ebî Vakkas (r.a.)'ın ordusun­da basit bir asker olan Rıb'İ bin Âmir arasında geçen şu konuşma­da kendisini göstermektedir. îran Komutanı Rüstem, Rıb'î bin Âmir'e şöyle der:

- «Sizi bizimle savaşmaya ve ülkemize saldırmaya zorlayan şey nedir?» Bu soruya karşılık oda:

- «Biz, arzu edenleri kullara kulluk etmekten çıkarıp, tek olan Allah'a kulluk etmeye yöneltmek için geldik» diye cevab verdi. Son­ra, Rüstem'in sağında ve solunda eğilmiş insanların saflarına baktı ve hayretle :

- Sizin hakkınızda bize birçok düşünce ve  fikirler ulaşmıştı. Fakat ben sizden daha akılsız bir kavim görmüyorum. Biz müslü-manlar topluluğu, birbirimizi köle edinmeyiz. Zannetmiştim ki siz de bizim gibi birbirinize yardımcı oluyorsunuz. Halbuki bana gös­terdiğiniz en iyi işiniz; bir kısmınızın öbürlerinin tanrıları olduğu­dur!..» dedi.

Bunun üzerine ezilen zavallılar birbirlerine dönüp, «Vallahi bu Arap doğru söyledi» diye fısıldaştılar. Ama Komutanlar ve diğer yetkililer, Rıb'i'nin bu sözünde, e nân iye ti erine dokunup onu yakan yıldırıma benzeyen birşeyler buldular ve birbirine şöyle dediler: «Bu Arap öyle bir söz ortaya attı ki, artık kölelerimiz ona doğru yöne­lirler.[7]

Bu söz, şu anlama gelmez: Herkesten önce İslâm'a koşan ezilmiş kişiler, İslâm'a, imandan ötürü girmediler. Aksine onlar ezenlerin ve ululuk taslayanların işkencelerinden kurtulmak için girdiler. Şöy­le ki, tek olan Allah'a inanmak ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in getir­diklerini tasdik etmek, Kureyş'in ileri gelenleriyle, ezilmişler arasın­da müşterek bir ölçü olmuştu. Onlardan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Rabbinden getirdiği haberlerin doğruluğunu bilmeyen hiçbir kim­se yoktu. Ancak Kureyş'in içindeki liderleri ve kendilerini büyük gö­renlerin liderlikleri, onları Resûlullah'a uymaktan ve ona boyun eğ­mekten alıkoymuştu. Bunun en tipik örneği; Resûlullah'ın amcası «Ebû Talibedir.  Ama yoksullar ve ezilenler böyle değildi. Onların Hz. Peygamber'e boyun eğmelerine, imanlarıyla onun da'vetlne ica­bet etmelerine engel olacak herhangi birşey yoktu. Onlardan her-birinin Allah'ı en üstün kabul ettiği, Allah'ın hâkimiyetinin dışında bir hâkimiyete veya O'nun gücünün dışında bir güce aldırış etme­diği, yalnızca Allah'ın ulühlyyetine iman ettiği anda, duyduğunu ve hissettiğini buna ekleyebiliriz. Allah'a imanın meyvesi olan bu şuur, aynı zamanda sahibine güç veriyor, sahibine saadet ve sevinç veriyor...

Bu asırda, bir kısım îslâm düşmanlarının Hz. Muhammed (s.a. v.) 'in yerine getirdiği islâm da'vetinin, ancak Arap toplumunun ilhamından ibaret olduğunu ve o zamanki Arap fikir hareketinin şekillenmesinden başka birşey olmadığını iddia ettikleri vakit, on­ların ortaya attıkları iftiranın büyüklüğünü de buradan anlıyoruz: Eğer bu iş onların dediği gibi olsaydı; bu- da'vetin hasılatı, başlan­gıcından üç yıl sonra, erkek ve kadın olmak üzere kırk kişi olmaz­dı. Üstelik bu müslümanların tümü, yoksullardan, ezilmişlerden, köle ve âzadhlardan oluşmaktaydı. Onların başında Suheyb-i Rû­mi, Bilâl-i Habeşi gibi yabancı milletten olan insanlar gelmekteydi.

Üstelik, ileriki bahislerde, Hz. Peygamber'! kendi memleketinden hicrete zorlayan, etrafında bulunan insanları şuraya buraya dağıl­maya ve göçmen olarak Habeşistan'a kadar gitmeye mecbur eden, bizzat bu Arap toplumunun olduğunu göreceksiniz. Bu durum ise, müsteşriklerin, Arapların düşünce ve temayüllerinin şekillenmesin­den ibaret olduğunu iddia ettikleri îslâm davetine karşı, yine ay­nı Arapların gösterdiği bir hoşnutsuzluk olduğuna göre müsteşrikin yalanı ortada }salu\.[8]

 

b- Da'veti Açığa Vurma

 

îbn Hişâm naklediyor:

İnsanlar, kadınlardan ve erkeklerden oluşan gruplar halinde İs­lâm'a girmeye başladılar. Hattâ, Mekke'de İslâm'ın anılması yay­gınlaştı ve herkes tarafından konuşulur oldu. Bunun üzerine Yüce Allah, kendi elçisine, hak olarak gelen şeyleri açıklamasını, kendi emrini halka duyurmasını ve kendisine inanmaya da'vet etmesini emretti. Allah Resûlü'nün işini gizli tutması ile. Yüce Allah'ın ona dinini açığa vurmayı emretmesi arasındaki zaman, Bi'set'ten itiba­ren üç yıldan ibarettir. Sonra Allahü Teâlâ, Resulüne: «Şimdi sen, sana buyurulam açıkça ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme» buyurdu[9].

Ve yine Yüce Allah: «Önce en yakın soydaşlarını uyar, sana tâ­bi olan mü'minlere (tevazu) kanadını İndir[10]» ve: «De ki, ben apaçık bir uyarıcıyım.[11]'» buyurdu.

Bunun üzerine, Allah Resulü, Rabbinin emrini yerine getirmeye başladı. Yüce Allah'ın: «Şimdi sen, artık sana emredileni açıkça or­taya koy, puta tapanlara aldırış etme» âyetine uyarak, Safa tepe­sine çıkıp: «Ey Fihr oğulları! Ey Adiyy oğulları!» diye seslendi. Ni­hayet hepsi toplandı. Dışarı çıkmayan kişiler de: «O da ne?» diye, bakması için adam gönderdiler. Hz. Peygamber ts.a.v.) onlara: «Ben size şu vadiden veya dağın eteğinden atlılar çıkacağını ve size sal­dıracaklarını haber versem beni tasdik eder miydiniz?» dedi. On­lar da: «Evet, şimdiye kadar senin yalan söylediğini görmedik» dedi­ler. Bu sefer Peygamberimiz: «Ben size önümüzdeki şiddetli azabı haber veriyorum...» dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb: «Yazıklar ol­sun sana! Her gün hüsrana uğrayasın. Bunun için mi bizi topladın?» diyerek Hz. Peygamber'e hakaret etti. Bunun için de Cenâb-ı Hak «Tebbet» sûresini indirdi.[12]

Yine Resûlullah (s.a.v.î, Yüce Allah'ın «-Önce en yakın soydaş­larını korkut!» emrine uyarak, etrafındaki yakınlarım, akrabalarını ve oymağını toplayıp onlara şöyle dedi:

- Ey Kâb bin Luey Oğulları!  Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

- Ey Mürre bin Kâ'b Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

- Ey Abdü'ş-Şems Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kur­tarınız!

- Ey Abd-i Menâf Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kur­tarınız!

- Ey Abdülmuttalib Oğulları!  Kendinizi Cehennem  ateşinden kurtarınız!

- Ey Fâtıma![13] Nefsini Cehennem ateşinden kurtar! Çünkü ben sizin için Allah tarafından verilmiş bir nüfuza mâlik değilim. An­cak sizinle  aramda  bir hısımlık bağı  vardır ki  onu da terk et­mem...[14]»

Kureyş'in Resûlullah'ı bırakıp gitmeleri, babalarından miras olarak aldıkları dini ve onların yaşama tarzlarını bırakmayacakları­nı, ileri sürerek onun çağrısını kabul etmemeleri; Hz. Peygamber'-in da'vetini açıklaması karşısında Kureyş tarafından gösterilen bir reaksiyon olmuştu. Allah Resulü o vakit onlara akıl ve fikirlerini, babalarının gidişatını taklid etme ve onlara uyma köleliğinden kur­tarmalarının zaruretini, akıl ve mantıklarını kullanmalarını önem­le belirtmişti.

Yine onlara, tapmaya devam edegeldikleri putlarının kendile­rine ne bir fayda, ne de bir zarar vere m iveceklerini açıkladı. Ku­reyş'in baba ve dedelerinden miras olarak devraldıkları puta tapı-cıhk hususunda yalnızca taklid saikiyîe onları izlemelerinin, ken­dileri için bir özür sayıl amıyacağım izah etti. Nitekim AUahü Te-âlâ onların hakkında: «Onlar, Allah'ın indirdiğine ve o peygambe­re geliniz, denildiği zaman, «Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter,» dediler. Ya ataları birşey blmeyen ve doğru yolda ol­mayan kimseler idiyseler?[15]» diye buyurmuştur.

Resûlullah (s.a.v.) onların putlarına kusur bulup akıllarını ah­maklıkla suçladığı, babalarının ve dedelerinin âdetleri olan puta tapmalarından dolayı onların özürlerini kabul etmediği ve babala­rını da akılsızlıkla suçladığı zaman; Kureyşliler işi  büyüttüler ve onunla savaşa kalkıştılar. Allah'ın îslâm nimeti ile koruduğu kişi­ler hariç, bütün Kureyşliler Hz. Peygamber'in aleyhinde ve ona düş­manlıkta birleştiler. Ebû Tâlib ise bunların dışında kalmıştı. Ebû Tâlib, Peygamberimizi korudu ve ona acıdı, devamlı ona arka çıktı.[16]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Resûlullah (s.a.v.)'m siyretinin bu bölümünde üç tane önemli işaret bulunmaktadır ki, biz onları aşağıda özetliyoruz:

Birincisi: Resûlullah Cs.a.v.) İslâm da'vetini Kureyş'e ve bütün Araplara açıkladığı zaman, onları şimdiye kadar hiç beklemedikleri veya alışmadıkları bir durumla karşı karşıya getirdi. Okuyucu, bu­nu Ebû Leheb'in protestosunda ve müşriklerin ileri gelenlerinin, Re-sûlullah'a karşı çıkmak ve düşmanlık etmek üzere yaptıkları itti­fakta açık bir şekilde görüyor.

Kureyş'in bu tavrı, İslâm dininin ahkâm ve prensiplerini milli­yetçiliğin bir meyvesi olarak tasvir etmeye kalkışanları, bir de Hz. Muhammed'in çağırdığı da'veti ile Arapların ideallerini ve arzula­rım temsil ettiğini savunan kişileri kesin bir şekilde reddediyor.

Bir araştırmacı, Peygamberimizin siyretine vâkıf olunca; bu gü­lünç iddiayı münakaşa etmek veya reddetmek için, kendisini yor­masına gerek kalmaz. Bu iddiayı, halkın arasında gündeme getiren kişiler, onun tutarsızlığını ve yanlış olduğunu önce kendileri bili­yorlar. Fakat bu gülünç iddia, her halükârda İslâm dinini ve onun hâkimiyetini fikir ve prensiplerinden uzaklaştırmak için onların na­zarında gerekli bir iddiadır. Bu iddianın gündeme gelmesi mümkün olsa bile, onun doğru olması o kadar önemli değildir. Fakat asıl önemli olan ve onlara faydalı olan, maksadlarımn bunu iddia etme ve gündeme getirmeyi gerekli kılmasıdır. Belki de okuyucu, bu ko­nunun bir yönünü, beşinci mukaddimede geniş bir şekilde zikretti­ğimizi unutmamıştır...

İkincisi: Allahü Tealâ'mn, Resulüne: «...Emrolunduğun şeyi açık­la...» âyetiyle, genel bir emirle yetinerek, özellikle akrabalarını ve soydaşlarını korkutmasını emretmemesi mümkündü. Çünkü soydaş­larının ve akrabasının bütün fertleri, huzurlarında da'veti ve cehen­nem azabını açıklayacağı tüm kişilerin içine giriyordu. O halde, soy­daşlarını korkutma emrinin hususiyetindeki hikmet nedir?

Bu sorunun en güzel cevabı şudur: Bu tür bir emirde umumî olarak bir müslümanı, hususi olarak da da'vet sahiplerini,,, yâni İslam idealistlerini ilgilendiren sorumluluğun derecelerine işaret var­dır.

Sorumlulukta en aşağı derece, kişinin kendinden sorumlu olma-. sidir. Bu derecenin hakkını vermek için, uzunca bir dönem olan vahyin başlangıç dönemi geçti. Yâni, Hz. Muhammed kendisinin peygamber olduğuna kanaat getirinceye kadar ve yine kendisine inen şeylerin sadece Allah'ın vahyi olduğuna inanıncaya kadar bu dönem devam etti. Bu duruma göre Peygamberimiz önce kendisine iman ediyor ve ileride alacağı ahkâm ve prensipleri kabul etmesi için kendisini hazırlıyor.

İkinci dereceye gelince, o da, müslümanın kendi ailesinden ve bakmakla mükellef olduğu yakın akrabasından dolayı sorumlulu­ğudur. Yüce Allah, bu mes'uliyetin hakkını vermeye dikkat çeke­rek; umumi ve açıktan tebliği emrettikten sonra, aileyi ve yakın' akrabaları cehennem azabıyla korkutma ve onlara islâm'ı tebliğ etme zaruretini özel olarak belirtti. Sorumluluğun bu derecesinde, akraba ve aile sahibi her müslüman, sorumluluk yükünü taşıma zaruretinde müşterektir. Bir müslümanın, akrabalarını ve ailesini İslâm'a da'veti ile peygamberin kavmini da'vet etmesi arasında hiç­bir fark yoktur. Ancak peygamber kavmini, Allah tarafından indi­rilmiş yepyeni bir şeriata çağırır. Bir müslüman ise, kendilerine gönderilen peygamberin da'veti ile çağırır, peygamberin diliyle ko­nuşur ve onun adına tebliğ eder. Bir Nebinin veya Resulün kendine vahyolunanları kavmine tebliğ etmekten vazgeçip, onların arasın­da oturması caiz olmadığı gibi, aynı şekilde aile reisinin kendi aile ve efradına tebliği bırakıp da oturması caiz olmaz. Aksine aile rei­sinin onları buna uymaya ve sıkı sıkıya tutunmaya teşvik etmesi vâcib olur.

Sorumluluğun üçüncü derecesine gelince, o da, âlim kişinin oy­mağından veya kendi memleketinden, hâkimiyet sahibi yöneticinin devletinden ve milletinden sorumlu olmasıdır. Bunların her ikisi de yâni yönetici ve âlim bu konuda peygamberin yerini tutarlar. Çün­kü her ikisi de, Hz. Resûlullah'ın «Alimler, Nebilerin mirasçılarıdır» diye buyurmasına ve hakim ile imâmın «halife» olarak isimlendi-rilmesine göre, Peygamberin şer'i mirasçılarıdır. Yâni imâm ve ha­kim Resûlullah'ın halifesidtr[17].

İslâm toplumunda, şeriatı iyi anlama ve kavrama, imâm ve ha­kimin başta gelen ödevlerinden olduğuna göre; Resûlullah'a yük­lenilmiş mes'uliyetin karakteri :1e hakimlerle, başkanlara ve ulema­ya yüklenilen mes'uliyet arasında kapsam ve genellik bakımından herhangi bir fark yoktur. Yukarıda da söylediğimiz gibi. Peygam­ber kendisine vahyedilen yeni bir şeriatı tebliğ eder. Ama berikiler ise; tebliğlerinde ve yaptıklarında Peygamberi izlerler, onun hidâ-yetiyle doğru yolu gösterirler, Peygamberin sünnetine ve siyretine sarılırlar.

Bu duruma göre Hz. Peygamber (s.a.v.î'in mükellef bir müslü-man olması hasebiyle kendi nefsinin sorumluluğunu, aile reisi ve yakın akraba sahibi olması vasfıyla, kendi ailesinin sorumluluğu­nu; sonra Allah tarafından gönderilmiş bir Resul ve Nebi olması se­bebiyle tüm insanların sorumluluğunu taşıyordu.

Her mükellef, birincisinde, her aile sahibi ikincisinde, âlimler ve hakimler de üçüncüsünde, Peygamber (s.a.v.) ile bu sorumluluğu paylaşırlar.

Üçüncüsü: Resûlullah (s.a.v.) kavmini, babalarından ve dede-rinden miras kalan an'anelere, iyilik ya da kötülüklerini düşünme­den körükörüne bağlanmalarından dolayı onları yermişti. Yine on­lara kendilerini hiçbir fikir ve mantık esasına dayanmayan âdet ve an'ane yobazlığından, akıl ve fikirlerini, körükörüne bağlanma esa­retinden kurtarmaları için çağrıda bulunmuştu.

Bu çağrısında da, îslâm dininin - akaid ve hükümlerinin - yal­nızca akıl ve mantık esası üzerinde kurulmuş olduğuna, bu dine sımsıkı sarılmadaki maksadın da sadece, kulların dünya ve âhiret maslahatlarına uygun olduğundan ötürü yapıldığına işaret vardır. Bunun için, Allah'a imanın ve O'na tâbi olan diğer itikadı şeylerin sıhhatinin şartlarından en önemlisi, herhangi bir örf ve âdetin en basit bir etkisi olmadan, kesin bilgi ve hür düşünce esası üzerine kurulmuş olmasıdır. Hattâ «Cevheretü't-Tevhid» sahibi, meşhur bir beytinde:

«Her kim, tevhidde, kurtulmadı taklidden, Onun da imanı kurtulmaz tereddütten»

demektedir.

Buradan da anlaşılıyor ki, İslâm dini sapık âdet ve an'anelere ve onların esaretine girmeye karşı savaş açmak için gelmiştir. Çün­kü o, tüm ahkâm ve prensiplerinde, müslümanlara akıl ve mantık esası üzerine seslenmiştir[18]. Halbuki âdet ve an'aneler, yalnızca baş­kalarına uyma ve onlara bağlanma sebebine dayanmaktadır. Yâ­ni onlarda hür düşüncenin ve inceleme unsurunun hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Çünkü «Tekâlid : An'aneler» kelimesi Arap di­linde ve sosyolojide şöyle tanımlanmaktadır: «Atalardan çocukla­rına miras kalan âdetler topluluğu veya bir bölgede ya da bir top­lumda yaşayan insanların birbiriyle münâsebetleri sonucunda bir­birine geçen âdetler ve gelenekler. Ancak bunun taklid olmasının âmili hayatın ve var oluşun sebebi olarak bu âdetleri devam ettiren bir Uder fikrin, bir taassub kayd ü şartı vardır.»

insanların kendi toplumlarındaki yaşama tarzını, sevinçlerinde-ki eğlence biçimini, üzüntü ve hüzünlerindeki yas tutma şekillerini, temas ve te'sir yoluyla kendiliğinden alınmış veya eski âdetlerin etkisiyle yerleşmiş bulunan davranışları alışkanlık haline getirme­lerine sosyolojide ve dil ıstılahında «Tekâlid, an'ane» adı verilmek­tedir.

Bu husus, okuyucu için açıkça ortaya konunca, artık îslâm di­ninin «Tekâlid» diye isimlendirilen şeylerden - bunlar ister inanç­la ilgili olsun, isterse çeşitli ahkâm ve nizam içinde olsun eşittir -hiçbirini bünyesinde taşımasının mümkün olmadığını daha iyi kav­ramış olacaktır. Çünkü akide, akıl ve mantık esasına dayanmaktadır; ahkâm ise dünyevî ve uhrevi maslahatlar esasına dayanmaktadır ki; o maslahatların bazı akıllar bir kısım hikmet ve sebeblerini an­lamakta âciz kalsalar bile, yine de şahsı düşünce ve inceleme ile anlaşılabilirler.

Bu açıkça ortaya çıkınca, artık, İslâm'daki çeşitli ibâdetlerle, ahkâm-ı şer'iyyeye ve ahlâkî prensipler için; «tslâmi âdet ve an'ane­ler» tabirini kullanan kişilerin içine düştükleri hatanın büyüklüğü iyice anlaşılmış olur.

Çünkü, bu haksızca isimlendirme ve öylece etrafa yayma, zi­hinlere şunu ilham eder: İslâm ahlâk ve davranışlarının kıymeti, için­de beşer saadetinin sırrının gizlendiği ilâhî bir prensip olması se­bebiyle değil de, îslâm ahlâk ve nizamı ile alâkalı herşeyin yal­nızca atalardan ve dedelerden miras olarak kalan eski âdetler ol­ması sebebiyledir. Şübhesiz ki bu hatalı ilhamın kesin sonucu şu olur: Herşeyin değişip, ilerleyip, yenilendiği bir asırda bu eski mi­rası alıp topluma yükleyeceksiniz ve tabiî olarak da kimse ayak uyduramayacaktır!..

Hakikat şudur ki. îslâmi hükümlere bu damgayı vurmak affe­dilecek cinsten bir hata değildir. Ancak o, bâtıl damgalarla İslâm'a karşı ilân edilen harp zincirinin bir halkasıdır.

«Îslâmi an'aneler tabirini yaymaktaki asıl maksad' îslâmi ni­zam ve hükümlerin, getirilip üzerine «an'aneler» etiketini asmaktır. Nihayet bunun üzerinden bir zaman geçip, insanların zihninde, «an'aneler»in anlamıyla, Islâmî düzen ve ahkâm arasında bir bağın­tı kurulunca; halk da bu îslâmi düzenin, gerçekte, akla ve bilgiye uyan bir temel üzerine kurulmuş prensip ve ilkeler olduğunu unu­tunca; İslâm düşmanlarının, girebilecekleri noktadan İslâm'a saldır­maları kolaylaşmış olacaktır.

Zira müslümanlar gözlerini açıp, uyanınca; evlenme ve boşan-. ma, kadının örtünmesi ve korunması gibi İslâmî hüküm ve pren­siplerin, genel ahlâk kurallarının üzerine «an'aneler» örtüsünün ge­çirildiğini göreceklerdir. Artık bundan sonra, hele özellikle düşün­ce ve görüş hürriyetinin yüceltildiği şu asırda, an'aneleri terketme-ye; onların esaretinden çıkmaca ve bağlarını koparmaya çağıracak kişileri bulmaları çok tabiîdir...

Fakat hakikat şu ki, İslâm'da an'aneler yoktur.

Gerçekten İslâm öyle bir dindir ki, daha önce de gördüğümüz gibi, Resûlullah (s.a.v.)'ın yürüttüğü da'vetin daha ilk adımların­da aklı, an'anelerin pençesinden kurtarmak için geldiğini ortaya koymuştur.

İslâm'ın getirdiği düzen ve ahkâmın hepsi yalnızca birtakım prensiplerden ibarettir. Prensip ise; akıl ve düşünce esasına daya­nan kuraldır. Ve muayyen bir maksada varmayı hedef edinmek­tedir. Beşerî prensipler, çoğu kere koyucularının fikirlerindeki ay­rılıktan dolayı isabet kaydedemediği halde; îslâm prensipleri asla hata yapmazlar. Çünkü İslâm'ın prensiplerini koyan aynı zaman­da o kulların da, fikirlerin de yaratıcısıdır. Yalnızca bu konuda bi­le, bu prensipleri kabullenmek ve onların doğruluğu ile üstünlüğü­nü kesin olarak bilmek için yeterli akli delil vardır.

An'anelere gelince, onlar insanda bulunan taklid ve başkaları­na benzeme sebebiyle halkın kendiliğinden içine girdiği moda gibi akımlardır. Prensipler yâni kanunlar ise zamanın değişmesine kar­şılık korunması gereken bir çizgidir. Aksi olmaz. «An'aneler» ise toplumun fikir tarlasının ortasında kendiliğinden biten asalaklar topluluğudur. Onlar öyle zararlı otlardır ki, doğru düşünme yolu onlardan mutlaka temizlenmeli ve koparılmalıdır...[19]

 

2- İşkence

 

Kureyş, Resûlullah (s.a.v.)'a ve ashabına karşı düşmanlığını iyi­ce artırmıştı. Allah Resulü de onların işkencelerinden her türlüsü ile karşı karşıya gelmişti. Onlardan birini, Abdullah bin Anır bin el-Âs şöyle naklediyor:

«Nebi Sallâllahü Aleyhi ve Sellem, Kabe'nin Hıcr[20] denilen ye^ rinde namaz kılarken Ukbe bin Ebî Muayt çıkageldi. Ukbe, Resû-lullah'ın elbisesini toplayıp, mübarek boynuna dolayarak, hırsla onu boğmaya çalıştı. Bu sırada Hz. Ebûbekr (r.a.) de gelip yetişti. Hat­tâ Ukbe'nin omuzundan tutup öteye fırlattı ve «Rabbim Allah'tır, diyor diye faziletli bir adamı öldürecek misiniz?[21] dedi.

Abdullah bin Ömer (r.a.)'in rivayet ettiği hadîs de, bu işkence örneklerinden biridir. Abdullah bin Ömer şöyle anlatıyor:

«Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) secdede iken, etrafında Ku-reyş'ten bazı kimseler vardı. O sıralarda, Ukbe bin Ebi Muayt, elin­de yeni boğazlanmış bir devenin işkembesi ve döl yatağı ile geldi. Elindekini Resûlullah'ın sırtına attı. Artık Resûlullah başını secde­den kaldıramadı. Bunun üzerine hemen Fâtıma (r.a.) gelip yetişti. Babasının üzerindeki pislikleri alıp, bu işi yapanın üstüne attı[22]».

Resûlullah (s.a.v.) her ne zaman, Kureyş müşriklerinin arala­rından yürüyüp geçse veya sokaklarda onlarla karşılaşsa, ya da yan­larına uğrasa, hakaretin, alayın kaş-göz hareketinin her çeşidini ona yöneltiyorlardı.

Bir kısım müşrikler. Peygamberimiz Mekke sokaklarından ge­çerken, yerden toprak alıp başına saçmak için karar aldılar. Başı toz toprak içinde Peygamberimiz evine döndü. Kızlarından biri aya­ğa kalkıp, hem ağlıyor, hem de başındaki toprakları temizliyordu. Allah Resulü de kızma: «Ağlama kızım, şübhesiz Allah onların ba­na yaptıklarına engel olacaktır'[23]» buyuruyordu.

Peygamberimizin ashabından (Allah hepsinden razı olsun) ba­zıları işkencenin her türlüsünü tadıyorlardı. Hattâ onlardan işken­ce altında can verenler ve gözlerini kaybedenler bile vardı. Bunla­rın hiçbiri, onları Allah'ın dininden vazgeçiremedi. Onların uğra­dıkları azab ve işkencelerden örnekler vermeye kalksak konu çok uzar. Fakat burada Buhârî'nin Habbab bin el-Eret'ten rivayet etti­ği hadîsi naklediyoruz. Habbab şöyle anlatıyor: «Peygamber Efen­dimiz, Kabe'nin gölgesinde kaftanım yastık yaparak, ona yaslanıp dinleniyorken yanına geldim. Müşriklerden şiddetli'bir işkence gör­müştük. Ben: «Yâ Resûlâllah, çektiğimiz şu işkencelerden dolayı bi­zim için Allah'a dua etmiyecek misin?» dedim. Bunun üzerine Pey­gamberimiz hemen doğrulup, oturdu. Benz! kızarmıştı. Şöyle bu­yurdu: «Sizden önceki ümmetler arasında öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri ve etleri kemiklerinden ayrılırdı da bu işkence yine onu dininden döndüremezdi. Allah elbette bu işi (İslâmiyet'i) tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Hattâ hayvanına bi­nip San'a'dan ta Hadra-Mevt'e kadar tek başına giden bir kimse Allah hariç hiç kimseden korkmayacak...»[24]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Düşünen bir kişi, Resûlullah'ın ve ashabının, müşriklerden gör­düğü, çeşitli işkence ve cefalara bakınca, aklına gelen ilk şey, ken­di kendine şu soruları sormak olacaktır: Resûlullah ve ashabı, Hak üzerinde oldukları halde, karşılaştıkları bu azab ve işkence de ne­dir? Onlar Allah'ın ordusu olduğu halde, aralarında Resûlullah bu­lunduğu halde ve onlar Allah'ın dinine çağrıda bulunurlarken ve onun yolunda savaşırlarken-, nJçin Yüce Allah onları bu işkenceden korumadı?

Bu soruların cevabı şudur: Dünyada insanın en başta gelen vasfı mükellef oluşudur. Yâni insan, Allah tarafından içinde külfet ve meşakkat bulunan şeyleri taşımakla görevlendirilmiştir. İslâm'a da'vet işi ve Allah'ın adını yükseltmek için yapılan cihad, teklifle il­gili şeylerin en önemlilerindendir. Teklif ise, Allah'a karşı kulluk ödevlerinin en önemlisidir. Çünkü teklif yoksa, Allah'a karşı kul­luğun bir anlamı olmaz. İnsanın Allah'a karşı kulluğu, Yüce Allah' ulûhiyyetinin gereğidir. Eğer Allah'a karşı kulluğumuzu idrâk edememiş isek, o zaruretlere inanmanın bir anlamı kalmaz.

Bu duruma göre hakikaten, ubûdiyyet yâni kulluk, teklifi (ödev-lendirme, teklif ise sıkıntılara katlanmayı ve nefs mücahedesini ge­rektirir.

Bunun için, şu dünyada, kulların ödevi iki işi gerçekleştirmek olmuştur.

Birincisi: İslâm'a sımsıkı bağlanmak ve gerçek îslâm toplumu­nu kurmak.

İkincisi: Bu uğurda meşakkatli yollara girmek, her türlü tehli­keyi göze almak, bunu gerçekleştirmek için malı ve cam feda et­mek.

Yâni, Allah bizi bir gayeye inanmakla mükellef kıldı. Problem, her ne kadar güçlüklere ve zorluklara varırsa varsın, Yüce Allah, bizi bu gayeye varan uzun ve meşakkatli yola girmekle mükellef kıldı.

Allah isteseydi, îslâmi toplumu kurma yolunu kolaylaştırır ve dümdüz yapardı. Ama, o zaman, bu yolda yürümek, yolcunun, kul­luk görevlerinden hiçbir şeye defti olmazdı. Müslümamn, Allah'a iman ettiğini açıkladığı gün, mahnı ve canını O'na sattığına, arzu ve isteklerinin, Resûlullah'ın getirdiği prensiplere uyacağına da de­lâlet etmezdi. Elbette o vakit, bu yolda, mü'min ile münafık, doğru ile yabancı birleşebilirdi. Biri, diğerinden farkedilmezdi.

O halde, Allah yoluna çağıranlar ve îslâm toplumunu kurma yolunda mücahede edenlerin karşılaştıkları şeyler; tarihin başlan­gıcından beri, kâinatta ilâhi bir kanundur. Şu üç hikmet onları ge­rekli kılar.

Birinci Hikmet: însandan hiç ayrılmayan Allah'a karşı kulluk sıfatı. Cenâb-ı Hak: «Ben insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım» buyururken, bunu açıklamıştır.

İkinci Hikmet: Kulluk vasfından kaynaklanan teklif sıfatı. Akıl­lı olarak rüşt çağma ulaşan hiçbir kadın veya erkek yoktur ki; Al­lah tarafından, kendi nefsinde îslâm şeriatını, yaşadığı toplumda da îslâm nizamını gerçekleştirmek için mükellef kılınmış olmasın. Yâni, teklifin mânâsı tahakkuk edinceye kadar, bu uğurda birçok eza ve cefaya katlanmak gerekir.

Üçüncü Hikmet: Sadıkların doğruluğunu, yalancıların yalanını ortaya çıkarmak. Eğer insanlar, Allah sevgisini ve îslâm dâvasını sadece dillen ile ifade etmeye başlasa, o zaman yalancı ile doğru sözlü eşit olurdu. Fakat imtihan ve musibetlerle denenme, ikisi bir­den, doğru sözlüyü yalancıdan ayıran yegâne ölçüdür. Yüce Allah Kur'ân-ı Hakîm'inde şöyle buyurmuştur: «Elif-Lâm-Mîm. İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece, «iman ettik» demeleriyle bırakılı-vereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekilerini de imtihandan ge cirmi sizdir. Elbette Allah doğruları ortaya çıkara­cak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.[25]Yine Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor:

«Yoksa Allah içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirtme­den, Cennet'e gireceğinizi mi sanıyordunuz?[26]».

Allah'ın kulları hakkındaki kanunu bu olduğuna göre, peygam­berleri ve sâlih kulları hakkında bile Allah'ın kanununun değişme­diğini göreceksin. Bunun için Allah Resulü ve ondan önceki tüm Resuller ve Nebiler eziyet gördü. Bundan dolayı Resûlullah'ın asha­bı işkenceye mâruz kaldı. Hattâ onlardan işkence altında ölenler, gözlerini kaybedip kör olanlar vardı. Halbuki onların fazlı yüce, Al­lah katındaki değerleri yüksek idi.

Okuyucu, bir müslümanın, İslâm toplumunu kurma yolunda karşılaştığı işkencenin karakterini anladığı zaman; bir kısım insan­ların zannettikleri gibi; hakikatta o işkencenin, bir ceza veya sâliki yolundan alıkoyan ya da mücahidi gayesine varmaktan engelleyen birşey olmadığını anlamış olacaktır. Bilâkis o, Allahü Teâlâ'nm ken­disine, doğruca varmayı emrettiği gaye ile müslüman arasında çiz­diği tabii yola girmiştir. Yâni müslümanlar, Allah'ın kendilerini ulaşmakla mükellef kıldığı gayeye doğru giden yollarında, gördük­leri işkence kadar ve aralarından verdikleri şehit miktarınca O'na yaklaşıyorlar demektir!..

Bunun için bir müslümana, meşakkat veya zorlukla karşı kar­şıya geldiği zaman, umutsuzluğa kapılması yakışmaz. Bilâkis bu durum, tslâm dininin karakteriyle uyum sağlamış bir durumdur. Müslümanlar, ne zaman Allah'ın emrini gerçekleştirmeye çalışarak, zarar ve musibetlere daha fazla tahammül ettiklerine kanaat geti­rirlerse, zafer müjdesini beklemeleri gerekir...

Okuyucum, düşün! Gerçekten bunun delilini açık bir şekilde Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde bulacaksın: «Sizden önce gelenlerin durumu, sizin başınıza gelmeden, Cennet'e gireceğinizi mi zannet­tiniz? Peygamber ve onunla beraber mü'minler: Allah'ın yardımı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsıl­mışlardı, iyi bilin ki, Allah'ın yardımı şübhesiz yakındır[27]».

îslâm aksiyonunun karakterini anlamamış, eza ve cefadan gör­dükleri şeyleri zaferlerden uzaklaştıklarına delil ve işaret sanmış olan bu kişilere cevab, Yüce Allah tarafından: «İyi bilin ki Allah'ın yardımı şübhesiz yakındır» şeklinde olmuştur.

Okuyucu bunun delilini açık bir şekilde yukarıda rivayet etti­ğimiz Habbab bin el-Eret kıssasında bulur. Hani o, bütün vücudu işkence ile dağlanmış olduğu halde, Resûlullah'ın huzuruna gelip, halini ona arzetmişti. Ve müslümanlara zaferin gelmesi için ondan dua talep etmişti. Bunun üzerine, Resûlullah'ın ona cevabı da bu mânada olmuştu.

Bir müslüman, bu işkence ve eziyetleri hayretle karşılıyorsa ve Allah yolunda bunları görmeyi garipsiyorsam bilsin ki, Allah'a ina­nan kulların hepsi hakkındaki kanun budur. İnanan kulların çoğu, dini uğrunda demir taraklarla tepeden tırnağa taranarak etleri ke­miklerinden ayırdedilirdi, yine de bu durum, onları Allah'ın dinin­den vazgeçiremezdi.

Eğer okuyucu, işkence ve eziyette zaferden umut kesme ve ümit­sizliğe kapılma işaretleri gördüyse, bilsin ki, kendisi vehme kapıl­mıştır. Çünkü doğrusu, bu yolda yürürken ve zafere yaklaşırken acı çekmek ve işkence görmek en tabii bir durumdur. Peygamberimiz (s.a.v.), Yüce Allah'ın bu dini zafere ulaştıracağını, hattâ San'a'-dan, Hadra-Mevt'e kadar yürüyerek giden bir adamın, Allah'tan baş­ka hiçbir şeyden korkuya kapılmayacağını - bir rivayetteki fazlalı­ğa göre -koyunları hususunda kurdun saldırısından bile korkmaya­cağım, haber vermiştir.

Bu mânânın aynısı, Resûlullah'ın ashabına Rum ve İran ülke­lerinin kendi ellerine geçeceğini müjdelemesinde saklıdır. Bununla beraber, bu ülkelerin fethedilmes iancak, Resûlullah'ın vefatından kı­sa bir zaman sonra vuku bulmuştur. Halbuki tarih, o ülkelerin, Pey­gamberimizin arkadaşlarından birinin komutasında fethedildiğini kaydetmesine karşılık; bu ülkelerin, Resûluîlah'ın sağlığında ve onun komutasında fethedilmesi, onun Allah katındaki üstünlüğünün ve sevgilisi olmanın bir gereği idi.

Zaferin, yukarıda açıkladığımız kanunla ilgisi olmasaydı, elbet­te bu husus, Allah'ın, Peygamberimize karşı beslediği sevginin gere­ğine yakın olurdu.

Müslümanlar, Irak ve Suriye'deki zaferlerinin bedelini, Resû­lullah'ın sağlığında, henüz Ödememişlerdi. Halbuki zaferden önce, onun bedelinin tümünü ödemek gerekir. Eğer Peygamberimiz  onların arasında olsaydı, yine ödemek gerekirdi. Fetihlerin, Resûlul-lah'm adıyla ilgili olması ve Allah'ın Resûlü'ne karşı büyük bir sev­gi beslemesinden ötürü, onun komutasıyla gerçekleşmesi, mes'ele değildir. Fakat, asıl mes'ele; Allah'a ve Resûlü'ne biat eden müslü-manların, bu biatlannda sadakat gösterdiklerini isbat etmeleri mes'e-lesidir. Bir de: «Allah şübhesiz, kendi yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını, cennet karşılığında, satın almıştır[28]» âyeti altında, kabul ve rızâ gösterdikleri gün, Allah'a verdikleri sözde sadık kalmaları mes'elesidir.[29]

 

Uzlaşma Politikası

 

îbn Hişâm'ın îbn îshâk'tan rivayetinde şöyle denilmektedir: Bir gün, Utbe bin Rebia -kavmi arasında düşünce ve basiret sahibi bir liderdi - Kureyş'in bir toplantısında: «Ey Kureyş toplulu­ğu! Kalkıp, Muhammed'in yanına gitsem, onunla bir konuşsam ve ona birtakım işler teklif etsem olmaz mı? Olur ki bazılarım kabul eder de, istediklerim ona veririz. O da bizimle uğraşmaktan vazge­çer» dedi. Onlar da: «Çok iyi olur, ey Velid'in babası! Hemen kalk, git, O'nunla bir konuş» dediler. Bunun üzerine Utbe gidip, Allah Resûlü'nün yanına oturdu. Söze şöyle başladı: «Ey kardeşimin oğ­lu! Sen de biliyorsun ki, Kureyş içinde soyca-sopca, şeref ve itibar­ca bizden üstünsün! Fakat sen kavminin başına da büyük bir iş, bir gaile getirdin. Bununla onların topluluklarını dağıttın. Akılları­nı akılsızlık saydın... Beni dinle! Sana birşeyler teklif edeceğim! Bak, bunlardan bazısını kabul etmek işine gelir...» dedi. Resûlullah (s.a.v.) da ona: «Haydi, söyle ey Velid'in babası, seni dinliyorum» buyurdu. Utbe de:

«—Ey kardeşimin oğlu! Senin şu getirdiğin ve üzerinde dire­nip durduğun işle, eğer mal ve servet sağlamak istiyorsan; sana bi­zimkilerden daha çok malın oluncaya kadar mallarımızdan mal top­layıp verelim. Eğer bununla, aramızda, daha büyük şan ve şeref kazanmak istiyorsan, seni kendimize büyük ve ulu tanıyalım. Sen­den başkası ile bütün ilgimizi keselim. Eğer bununla hükümdar ol­mak istiyorsan, seni kendimize hükümdar yapalım.

Şayet, bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya güç yetireme-diğin bir evham, cinlerden perilerden gelme bir hastalık ve büyü ise, doktor getirelim tedavi ettirelim. Seni ondan kurtarmcaya ka­dar mallarımızı bu yolda saçarcasına harcayalım» dedi. Utbe söz­lerini bitirdikten sonra, Peygamberimiz  (s.a.v.î  ona:

«Ey Velid'in babası, söyleyeceklerini söyleyip, bitirdin mi?» di­ye sordu. Utbe de «evet» deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.): «Şimdi sen de beni dinle,» dedi ve Fussilet sûresinin başından okumaya baş­ladı :

•Hâ-Mîm! Bu kitab, bilen ve anlayan bir kavm için, âyetleri ayrı ayrı açıklanmış, gereğince hareket edenleri, Cennetle müjdeleyici, etmeyenleri, uğrayacakları azabla korkutucu, Arapça bir Kur'-an olmak üzere, Rahman ve Rahim olan Allah tarafından indiril­miştir. Öyle iken onların çoğu, bundan yüz çevirmiştir. Artık on­lar dinlemezler. Onlar: «Bizi da'vet edip durduğun şeye karşı kalb-lerimiz kapalıdır, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir engel vardır. Sen istediğini yap, biz de yapacağız» dediler.

Onlara de ki: «Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahy olunuyor ki, «Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Artık O'na yönelin, O'n-dan bağışlanma dileyin. O'na eş, ortak koşanların vay başlarına ge­leceklere...[30]».

Resûlullah böylece okumaya devam ederken, Utbe de dikkat­lice dinliyordu. Resûlullah aynı sûrenin: «Onlar yine bir olan Al­lah'a iman etmekten yüz çevirir, putlara tapmakta direnirlerse, on­lara de ki: «Âd ve Semûd kavimlerinin köklerini kazıyan saika (yıl­dırım) ya benzer bir azab ile sizin de kökünüzün kazınabileceğim hatırlatırım» (Fussilet: 13) âyetini okuyunca-, Utbe, Peygamberimi­zin ağzını tuttu, Âd ve Semud kavmini yakalayan azabın nerdeyse kendisini de hemen oracıkta yakalayıvereceğini sandı. Peygamberi­mizin okumaktan vazgeçmesi için akrabalık adına yemin verdirdi.

Sonra Utbe, arkadaşlarının yanma dönüp, aralarında oturduğu zaman, arkadaşları: «Ey Velid'in babası, arkanda neler bıraktın?» Neler görüp geçirdin?» dediler. Utbe: «Arkamdaki mi? Öyle bir söz dinledim ki, vallahi ben onun bir benzerini daha hiç dinlemiş de­ğilim. Yemin ederim ki, o ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehânettir. Ey Kureyş topluluğu! Beni dinlerseniz, siz bu adamı dâvası ile baş-başa bırakın, siz aradan çıkın. Ondan ayrılın. Vallahi benim ondan dinlediğim söz büyük bir haberdir. Siz, onu dışınızda kalan arap kabilelerine bırakacak, araya girmeyecek olursanız, iyi edersiniz. Onlar ona kâfi gelirler, engel olurlar. Eğer o, araplara galebe ça­larsa, onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şere­finiz demektir...» dedi. Arkadaşları, Utbe'ye: «Ey Velid'in babası, vallahi o, diliyle seni de büyülemiş!» dediler. Utbe de: «Bu benim, onun hakkındaki kanaatim. Siz kendi görüşünüze göre dilediğinizi yaparsınız» dedi.

Taberi, îbn Kes'r ve başkaları şunu rivayet ettiler:

Aralarında Velid bin el-Mugire, Âs bin Vâil olmak üzere müş­riklerden bir grup, Resûlullah'm yanına gelip ona en zenginleri ola­cak kadar mal vermeyi, kızlarının en güzeli ile evlendirmeyi, bunlara karşılık onun, putlarına dil uzatmaktan ve âdetlerini akılsızlık­la suçlamaktan vazgeçmesini teklif ettiler. Resûlullah getirdiği hak nizama da'vetten vazgeçmeyince; bu sefer müşrikler: «Bir gün sen bizim putlarımıza taparsın, bir gön de biz senin ilâhına taparız» dediler. Resûlullah (s.a.v.) bunu da kabul etmedi. Bunu açıklar ma­hiyette, Kâfirûn sûresi nazil oldu: «De ki, ey kâfirler! Tapmam o taptıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan de­ğilsiniz benim mabuduma. Sizin dininiz size, benim dinim bana...»

Sonra Kureyş'in ileri gelenleri gelip, Utbe bin Rebia'nın başlat­tığı teşebbüsü yeniden başlatarak, toplu halde Resûlullah'm yanına gittiler. Peygamberimize başkanlık ve mal teklif ettiler.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onlara: «Sizin söylediğiniz şey­lerin hiçbirisi bende yoktur. Ben size, mallarınızı istemek, içinizde şöhret kazanmak ve başınıza lider olmak için gelmedim. Ama Al­lah beni size peygamber olarak gönderdi. Bana bir de Kitab in­dirdi. Allah bana iyiliklerinizden dolayı sizi Cennetle müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da Cehennem azabı ile korkutucu olmamı emretti. Ben de Rabbimin bana vahyettiklerini size tebliğ ettim, si­ze öğüt verdim. Size getirip tebliğ ettiğim şeyleri alıp kabul eder­seniz, o size dünyada ve âhirettes nasip ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip bana geri çevirirseniz, Allah aramızda hükmünü verince­ye kadar bana sabretmek ve katlanmak düşer» dedi. Peygamberi­mizin bu sözleri üzerine onlar: «Sen yaptığımız tekliflerden hiçbi­rini kabul etrneyeceksen, bari şu dileğimizi yerine getir. Sen her­kesten iyi biliyorsun k'., burası yâni Mekke vadisi dar, suyu kıt, geçimi zor bir memlekettir. Seni bize Peygamber olarak gönderen Rabbına yalvar, bize sıkıntı veren şu dağları kaldırsın da şehrimizi ova yapsın, orada bizim için Şam ve Irak'ta olduğu gibi ırmaklar akıtsın, geçmiş baba ve atalarımızdan bazı kimseleri de bizim için diriltsin. Diriltecek olanlardan bilhassa Kusay bin Kilâb'ı diriltsin ki o doğru sözlü, ulu bir kişidir. Senin söylediklerini onlara biz so­ralım bakalım o gerçek mi, yoksa boş, akılsız birşey midir? Yine Rabbin senin için bağlar, bahçeler, köşkler, altından ve gümüşten hazineler yaratsın. Seni bunlarla zengin yapsın da artık paraya pu­la ihtiyacın kalmasın, senin bizler gibi çarşı pazarda geçim peşin­de koştuğunu görmeyelim. Eğer istediğimiz şeyleri yaparsan, seni tasdik ederiz. Bununla Allah katındaki mevkiini, dediğin gibi onun seni bir peygamber olarak gönderdiğini öğrenmiş oluruz» dediler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara cevaben: «Ben böyle şeyleri ne yaparım, ne de Rabbimden isterim» dedi. Onlar yine bu uzun çekişme ve konuşmadan sonra, ona: «Senin hakkında bize iyice kanaat geldi ki, bunlar sana Yemâme'de kendisine Rahman denilen adanı öğretiyor. Vallahi biz Rahmân'a hiçbir zaman inanmayız. Yâ Mu-hammed-, biz sana neticenin iyi olmayacağını hatırlattık. Vallahi ya sen, ya biz yok olup gidinceye kadar senin yakanı bırakmayaca­ğız» dediler. Sonra kalkıp oradan ayrıldılar.[31]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Resûlullah (s.a.v.î'ın hayatından, yukarıda sunduğumuz sahne­de üç tane işaret vardır. Onlardan her biri büyük bir önemi haiz­dir.

Birinci İşaret: O işaret, Resûlullah'ın yürüttüğü da'vetin içyü-zündeki inceliği ayırmada bize açıklık getiriyor. Yeni bir ideoloji sahipleriyle, devrim ve ıslahat çığırtkanlarının; âdet olarak içlerin­de gizledikleri gaye ve maksadlarıyla, peygamber dâvasının birbi­rinden ayrılmasını, karıştırılmam asını sağlıyor.

Acaba Hz. Peygamber (s.a.v.) da'vetinin arkasında, hükümdar­lığa ulaşma arzusunu mu gizliyordu? Yoksa, o zenginlik veya lider­lik için güçlü bir mevkiye ulaşma arzusunu mu gizliyordu? Yahut da kendisine isabet eden bir hastalık sebebiyle gözüne görünen ha­yallerden mi kurtulamıyordu?

Bu ihtimallerin hepsi, İslâm düşmanlarının ve tslâm'a fikrî sa­vaş açanların ifrata vardırdıkları birtakım tahminlerdir. Fakat, Alemlerin Rabbi'nin kendi elçisi için hazırladığı yüce hayatın sır­larına bakınız!... Aziz ve Celîl olan Allah, Resûlü'nün hayatını, her türlü ihtimalin kökünü kazıyan, her şübheye giden yolu tıkayan; islâm'a fikrî savaş ilân eden kişileri, savaşlarında, saplandıkları yol­da onlara şaşkına çeviren sahne ve tablolarla doldurdu.

Kureyş müşriklerinin, Resûlullah'ın dâvasının karakterini, risâ-letiyle bağdaşmayacak hedefleri ve onun bu tekliflerden hiçbirine tenezzül etmeyeceğini çok iyi bildikleri halde; bu ihtimallerin hep­sini kafalarında tasavvur etmeleri ve Resûlullah ile uzlaşma politi­kasına girmeleri, Allahü Teâlâ'nm açık hikmetlerinden biridir. Ve esasen ilâhî hikmet böyle olmasını murad etti ki; tarih sonrada'n ge­lecek olan îslâm düşmanlarının yalanlarını açıklasın.

Vom Vloten ve Won Kromer gibi batılılar uzun uzun düşündü­ler... tslâm'a saldıracak ve şübhe sokacak bir yol bulamadılar. An­cak gözlerini hakikata kapatıp, şu iddiada bulundular: «Hz. Mu-hammed'in daVetindeki itici faktörler yalnızca başkanlık ve liderlik arzusuydu...» Onlar böyle bir iddia ile kafalarım sert kayalara vu­rurlarsa, onları çok uzak mesafelere fırlatır tabiî...

Yüce Allah bu müsteşriklerde önce bu düşünce ve arzuları teş­vik etmek için Utbe bin Rebia ve benzerlerini bu işte kullandı. On­ların hepsini Hz. Muhammed'in önüne serdi ki, yakın ve kolayca on­lara nasip olsun ve hepsini Kureyş'e göstersin. Halbuki Kureyş alçaldı ve ona boyun eğdi. Kaldırdığı silâhı ve peygamberlerle asha­bına uyguladığı işkence vasıtalarını elinden bıraktı. Mademki Hz. Peygamber da'vetinin ve risâletinin arkasındaki arzu ganimet idi, ni­çin kendisine verilen bu ganimete yönelnıedi ve Kureyş'in ileri ge­lenlerine yumuşak bile davranmadı?

Hiç, başkanlık ve hükümdarlık isteyen bir insan, kendisine uzun bir görüşme, rica ve tehdit karışımı bir müzakere sonunda, istediği herşeyi vermeyi taahhüd edenlere karşı, şu cevabla sözü keser atar mı?: «Ben size, mallarınızı istemek, aranızda şöhret kazanmak ve başınıza lider olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni, size peygam­ber olarak gönderdi. Bana bir de kitab indirdi. İyiliklerinizden dolayı cennetle müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da azabla korku­tucu olmamı bana emretti. Benim size getirip tebliğ ettiğim şeyle­ri alır, kabul ederseniz o, dünyada ve âhirette nasib ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip bana iade ederseniz, Yüce Allah aramızda hükmünü verinceye kadar bana sabretmek ve katlanmak düşer.»

Sonra, Resûlullah'm günlük yaşantısı bu sözlerine uymaktaydı. O, gizlice, kendi gayret ve çalışmasıyla başkanlığa ve hükümdarlığa varmak için onları sırf diliyle reddetmedi. Bilâkis Peygamberimiz, yemesinde ve içmesinde her türlü lüks ve israftan uzaktı. Yaşayışın-daki durumu, fakir ve yoksulların durumundan üstün değildi. Bu-hâri'nin rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Âişe Validemiz şöyle dedi: «Re-sûlullah ts.a.v.) vefat ettiğinde mutfaktaki rafımda karnı aç bir ada­mın karnını doyuracak kadar bir miktar arpa vardı. Ben ondan ye­dikçe artıyordu.» Yine Buhâri'nin rivayet ettiği bir hadiste, Enes (r.a. şöyle diyor: «Resûlullah (s.a.v.) vefat edinceye kadar ne hı-van üzerinde birşey yedi, ne de hâlis buğday ekmeğinden yapılmış yufka ekmek yedi...[32]».

Resûlullah (s.a.v.), giyim ve kuşamında da, ev eşyasında da çok sâde idi. Üzerinde yattığı hasır, yanında iz bırakıyordu. Onun as­la yumuşak birşey üzerinde yattığı bilinmiyor. Hattâ bir gün, ara­larında Hz. Âişe de bulunduğu halde. Peygamberimizin hanımla- rı, geçim sıkıntısından şikâyet etti. Ondan günlük ihtiyaçlarının, gi­yim kuşamlarının ve süs eşyalarının arttırılmasını istediler. Hattâ Sahâbe-i Kiramın hanımlarından, kendi akranları olan hanımların hiçbirisinden, şan ve şeref bakımından daha aşağı olmadıklarını bil­dirmek için Resûlullah'ın yanma geldiler. Peygamberimiz (s.a.v.) kızarak başını önüne eğdi ve hiçbir cevab vermedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetleri indi:

«Ey Peygamber! Hanımlarına şöyle de: Eğer dünya hayatını ve onun ihtişamını istiyorsanız, haydi geliniz; sizi donatayım ve güzel­likle bırakıp salıvereyim. Yok eğer Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorsanız; haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hare­ket edenler için pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır[33]».

Resûlullah bu iki âyeti de onlara okudu. Sonra onlan, ya için­de bulundukları hale göre kendisiyle birlikte yaşamayı kabul etmek,-ya da mal ve ziynet bolluğu ile nafakalarının artmasını da ısrar etmekle başbaşa bıraktı. Fakat bu son durumu tercih ettikleri tak­dirde, onlan bırakıp, güzellikle salıverecekti. Ama onlar üzerinde bulundukları hale razı olarak Resûlullah ile birlikte yaşamayı ter­cih ettiler[34].

Bütün bunlardan sonra, artık akıl -ama hangi akılla- Hz. Pey-gamber'in nübüvvetinin doğruluğu hususunda, nasıl şübheye düşe­bilir? Aklın veya düşüncenin, Resûlullah'm, peygamberlikle zenginlik arzusuna veya liderlik sevdasına tutulacağını zannetmesi nasıl doğ­ru olabilir? Yukarıda zikrettiğimiz bu sahneden elde edilen birinci işaret işte budur...

İkinci İşaret: Bu ikinci işarette bize, Resûlullah'ın tutunduğu yol ve takındığı tavırda bulunan hikmeti açıklıyor. Keyfiyeti ve türü ne olursa olsun, da'vet sonrasında lüzumlu gördüğün her siyaseti ortaya koymak hikmet olur mu? Ve senin hedefin olan gerçek bun­ların ötesinde olduğuna göre, her gördüğün yol ve sebebe sarılma yetkisini sana şeriat koyucusu verdi mi? Hayır... Gerçekten îslâm şeriatı gayelere yönelmeyi emrettiği gibi, sebeb ve yollara başvur­mayı da emretmiştir. O halde Allah'ın gayeye ulaşmak için vesile kıldığı belirli yolun dışında; Allah'ın emrettiği gayeye varmak için herhangi bir yola girmen, senin hakkın değildir. Siyâset-i Şer'iyye ve hikmet'in itibarî birçok anlamları vardır. Fakat meşru kılınan sebeb ve vasıtaların hududu dahilinde  olması  gerekir,  o  kadar...

Az önce naklettiğimiz şeyler buna delildir. Resûlullah'm, Ku-reyş'in ileri gelenlerinden gelen başkanlık veya hükümdarlık tekli­fini kabul ederek, liderliği ve başkanlığı nefsinde toplayıp, ileride İslâm da'vetine âlet etmesi mümkün görülecek, siyaset ve hikmet babında düşünülebilecek şeylerdir. Özellikle, sultan ve hükümdarın kişiler üzerinde kuvvetli bir otoritesi vardır. İdeoloji ve ekol sahip­lerinin, halk kitlelerine kendi ideolojilerim ve ekollerini kabul etti­rebilmek için, kendi otoritelerini kullanma bakımından yönetimi ele geç.'rme fırsatını kolladıkları bir gerçektir.

Fakat Resûlullah (s.a.v.) böyle bir siyasete girmeye ve bunu dâ­vası için bir araç olarak kullanmaya asla razı olmadı. Çünkü, bu bizzat da'vetin prensiplerine aykırı düşer.

Böyle bir tutumun, siyaset ve hikmet türlerinden telâkkisi ca­iz olsaydı; elbette doğruluğu apaçık olanla, yalanını gizleyen bir yalancı arasındaki fark ortadan kalkardı. Dâvalarında sadık olan­lar, ismi hikmet ve siyaset olan geniş bir yol üzerinde gözbağcılar-la ve deccallarla yüz yüze kalırlardı.

Şübhesiz ki, bu dinin felsefesi, her türlü gaye ve vasıtayı kullan­mada doğruluk ve şeref kaideleri üzerinde kurulmuştur. Nitekim ga­yeyi ancak, doğruluk, şeref ve kelime-i Hak kıymetlendirir. Aynı şekilde vasıtayı da ancak kelime-i Hak, şeref ve doğruluk prensip­lerinin ta'yin ve tesbit etmesi gerekir...

Bundan dolayıdır ki İslâm devletinin sahipleri; birçok hâl ve durumlarda, fedakârlık ve cihada mecbur kalırlar. Çünkü tuttukları yol, sağa sola fazla yalpalanmaya izin vermez.

Da'vette «Hikmet» prensibini, sadece da'vetçinin işini kolaylaş­tırmak veya meşakkat ve felâketlerden sakındırmak için meşru kı­lındığını sanmak yanlıştır. Bilâkis da'vette hikmet (siyaset) in meş-rûiyetindeki sır, sadece insanların akıl ve fikirlerine en uygun ge­len yolları denemekten ibarettir. Bunun anlamı şudur: Durumlar çeşitli olunca ve da'vet yolunun önüne karşı çıkma ve yoldan alı­koyma gibi engeller dikilince; işte o zaman hikmet, sadece savaş için araç gereç hazırlamak, malı ve canı feda etmekten ibaret olur. Gerçekten hikmet, ancak birşeyi yerli yerine koymak demektir. Hik­met ile hilecilik ve dürüstlük arasındaki fark işte budur.

Bir defasında Allah Resulü, bazı Kureyş ulularının îslâm dini­ni öğrenmeye geldiklerini görmüş de pek sevinmişti. Gayet mem­nundu, tüm olarak onlara yönelmişti. Onlarla konuşuyor, îslâm ha-kikatlanndan  tefsir edilmesini  istedikleri  şeyleri onlara  açıklıyordu. Hattâ onun bu memnuniyeti ve onların, doğru yolu seçmeleri­ne dair aşırı arzusu onu, gözleri âmâ olan Sahâbî Abdullah bin Ümmü Mektûm'dan yüz çevirmeye sevketmişti. Resûlullah, Kureyş-lilerle konuştuğu sırada, Abdullah bin Ümmü Mektûm çıkagelmiş, dinlemek için yanlarında durmuştu. Bu son gelen âmâ sahâbî, Resû-lullah'a soru sormaya başlamıştı. Resûlullah da fırsatı kaçırmama­ya gayret ediyordu. Bunun için Abdullah bin Ümmü Mektûm'a karşı başka bir zamanda cevab vereceğini söyledi. Bunun üzerine Yüce Allah, Resûlü'nü «Abese» sûresinde: «Yanma kör bir kimse geldi diye yüzünü asıp çevirdi» buyurarak azarladı. Ve her ne kadar Pey­gamber'in maksadı meşru ve güzel idiyse de, Allah onun bu içtiha­dım doğru bulmadı. Bunun sebebi şu idi: Bu tutum, bir müslümanın gönlünü kırmayı veya ondan yüz çevirme belirtisini, müşriklerin kal­bini kazanmak için bir müslûmana iltifat etmemeyi ifade ediyor­du. Bu ise meşru ve makbul olmayan bir tutumdu.

Özet olarak diyebiliriz ki; bir müslümanın, İslâm'ın ahkâm ve prensiplerinden herhangi birini değiştirmeye veya da'vet ve öğüt vermede hikmete uyma adı altında, Şeriatın hudutlarını çiğnemeye ya da onu hafife almaya hakkı yoktur. Çünkü hikmete; ancak Şe­riatın hudutları, prensipleri ve ahlâki kaideleri dahilinde sınırlan­dırılmış ve kayıtlandırılmış olduğu zaman hikmet olarak itibar olu­nur.

Üçüncü İşaret: Bu işareti biz, Kureyş'in, Resûlullah'a uysun di­ye, şart koştuğu şu istekler karşısındaki durumundan çıkarıyoruz. O öyle bir durum idi ki; Yüce Allah o hususta kendi elçisini destek­lemişti.  Bütün  müslümanların zikretfği  şu  âyet-i  kerimeler onun hakkında indi: «Onlar şöyle dediler, bize yerden kaynaklar fişkırt-madıkca sana inanmayacağız. Veya hurmalıkların, bağların olup ara­larından ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi göğü tepe­mize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ın ve melekleri karşımıza getirmelisin. Veya altın bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin, ama oradan okuyacağımız bir kitab indirmezsen yine o yükselme­ne inanmayacağız[35]».

Yüce Allah'ın müşriklerin bu isteklerini yerine getirnıeyişindeki sebeb bazılarının zannettiği gibi: «Hz. Peygamber'e Kur'an muci­zesinden başka mucizeler verilmedi, bunun için de Allah anların bu isteklerini yerine getirmedi» şeklinde değildir. Asıl sebeb şudur ki; Allah - Azze ve Celle - ism-i ezelisi ile müşriklerin küfürlerin-den, inatçılıklarından ve Hz. Peygamber ile istihza etmekte ileri git­melerinden dolayı, bunları istediklerini b'Iiyordu. Nitekim bu teklif ettikleri isteklerin türünde ve isteme üslûplarında çok açıktır. Allah onların iyi niyetlerini, isteklerindeki samimiyeti ve Resûlullah'ın doğ­ruluğuna olan güvenlerini pekiştirmek için geldiklerini bilseydi; el­bette onların bu isteklerini gerçekleştirirdi. Fakat bu konuda, Ku-reyş'in durumu, Yüce Allah'ın başka bir âyette niteliğini belirttiği hale uygun düşmektedir. O âyet şöyledir: «Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan çıkmaya koyulsalar, yine, (Gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik) derler[36]».

Okuyucu bu konuyu öğrendiği takdirde, Yüce Allah'ın elçisine, ileride açıklayacağımız çeşitli mucizeleri lütfetmesi ile bu konu ara­sında bir çelişkinin olmadığını daha iyi anlamış olacaktır.[37]

 

3- Sosyal Ve Ekonomik Boykot

 

îbn tshâk, Mûsâ bin Ukbe ve başkalarından çeşitli isnatlarla şöyle rivayet edilmiştir: Kureyş kâfirleri Resûlullah (s.a.v.)'ı öldür­me hususunda sözbirliği ettiler. Bu konuda, Muttalib Oğullarıyla da, Hâşim Oğullarıyla da gidip, konuştular; ama onlar Hz. Peygamber'i Kureyş kâfirlerine teslim etmeye yanaşmadılar.

Kureyş, Resûlullah'ı öldürmeyi başaramayınca; Resûlullah, ona tâbi olanlar, Resûlullah'ı koruyanlar, bir de Hâşim Oğulları ve Mut­talib Oğullarıyla ilişkileri kesmeye karar verdiler. Bu münâsebetle de kendi aralarında şu aşağıdaki konuları içeren bir protokol im­zalayıp, Kabe'nin içine astılar:

a - Onlardan kız alınıp, verilmeyecek,

b - Onlardan hiçbir şey alınıp, satılmayacak,

c - Onlara gidip ulaşacak bir rızık yolu bırakılmayacak,

d-Onlardan gelen bir barış teklifi kabul edilmeyecek,

e - Onlara herhangi bir şefkat ve merhamet gösterilmeyecek.

Bu konularğ, Muttalib Oğulları'nın Resûlullah'ı öldürmek için kendilerine teslim edinceye kadar geçerlidir.

Kureyş, bu anlaşma metnine, bi'setin yedinci yılının Muharrem ayından başlamak üzere, onuncu yılına kadar bağlı kaldı. Bu söz­leşmenin yalnızca iki yıl devam ettiği de söylenmektedir.

Mûsâ bin Ukbe'nln rivayeti, bu olayın, Resûlullah'ın. ashabına Habeşistan'a hicret etmelerini emretmesinden önce vuku bulduğunu göstermektedir. Halbuki Resûlullah, onlara bu muhasara sırasında hicret etmelerini emretmişti, tbn İshak'ın rivayeti ise; bu belgenin, Ashabın, Habeşistan'a hicretinden ve Hz. Osman'ın müslüman olma­sından sonra kaleme alındığını göstermektedir.

Hâşim Oğulları, Muttalib Oğulları, onlarla birlikte bulunan müs-lümanlar ve Peygamberimiz, Muttalib Oğulları Mahallesinde muha­sara altına alındı. Zaten Mekke'de çeşitli mahalleler bulunmaktaydı. Muttalib ve Hâşim Oğullarında müslümanlarla kâfirler bu mahal­lede toplandılar. Müslümanlar dindarlıklarından, kâfirler ise onları koruduklarından dolayı bu hâdiseye mâruz kalmışlardı. Ebû Leheb bu hâdisenin dışında idi. Çünkü o, çıkıp Kureyş'in yanma gitmişti. Böylece de Hz. Peygamber'e ve ashabına karşı müşriklerin yanında yer almıştı.

Hz. Peygamber Efendimiz ve Ashabı, bu üç yıl boyunca çok dar­lık içinde yaşadılar. Belâ ve musibet gittikçe artmıştı. Sahih-i Buhâ-rî'de, müslümanların ağaç yapraklarını yiyecek kadar açlığa ve sıkıntıya düştükleri rivayet edilmektedir. Süheyl! şunu nakleder: Mekke'ye bir ticaret kervanı gelince, Resûlullah'ın ashabından her­hangi biri, çoluğuna çocuğuna azık olacak herhangi bir yiyecek satın almak için çarşıya gelir, bunu gören Ebû Leheb hemen aya­ğa kalkarak şöyle derdi: «Ey tacirler! Muhammed'in ashabına fiat-ları öyle yükseltin ki, sizden birşey satın planlasınlar. Malların fi-atını kat kat artırın ki, açlıktan inim inim inleyen çocuklarının ya­nına, elleri boş olarak dönsünler.»

Bu iktisadî kuşatmanın üçüncü yılının başlarında Kusay Oğullarından bir grup bu olayı kınayınca kendi aralarında yaptıkları an­laşmayı bozmak üzere karar aldılar. Halbuki, Yüce Allah, anlaşma metninin yazıldığı sahifenin üzerine bir ağaç kurdu (güve) musal­lat etmişti. İçinde sözleşme metninin bulunduğu bu sahifenin büyük kısmını, bu kurt yiyip bitirivermişti. İçinde Allah'ın zikredildiği cüm­leler hariç, ondan hiçbir şey geriye kalmamıştı.

Resûlullah (s.a.v.) bu olayı, amcası Ebû Tâlib'e haber verince, o da: «Bunu sana Rabbl'n mi haber verdi?» dedi. Resûlullah da «evet» diye cevab verdi. Ebû Tâlib taraftarlarıyla birlikte doğruca Kureyş'in yanına gitti. Sahifeyi kendisine getirmelerini istedi. Onlar da, dü-rülmüş bir şekilde getirdiler sahifeyi. Ebû Tâlib: «Yeğenim bana şöy­le bir haber getirdi. Bugüne kadar bana asla yalan söylemedi. O, (Allahü Teâlâ'nm, sizin yazmış olduğunuz sahifeye bir kurdu mu­sallat ettiğini, içinde zulüm ve akraba ile münâsebeti kesmeyi ih­tiva eden maddelerin tümünü yiyip bitirdiğini savunuyor.) dedi. Eğer olay söylediği gibi olmuşsa, artık bu sahifeyi kaldırınız ve yan­lış görüşünüzden vazgeçiniz! Vallahi, bizden en son kişi can verin­ceye kadar onu size teslim etmeyiz. Yok eğer söylediği boş lâf ise; . yeğenimizi size teslim edeceğiz, ne istiyorsanız onu yapın.» diye ilâve etti. Onlar da: «Söylediğin hususa razıyız.» Sahifeyi açtıkla­rında, Resûlullah'ın anlattığını olduğu gibi gördüler. Ama yine de, Ebû Tâlib'e «Bu yeğeninin bir büyüsüdür» demekten kendilerini ala­madılar. Bu olay, onların zulüm ve taşkınlıklarını artırdı.

Sonra Kureyş müşriklerinin Heri gelenlerinden beş kişi, bu ik­tisadi kuşatmaya son vermek ve sahifeyi yırtmak için Kabe'ye git­tiler. Bunlar: Hişâm bin Amr bin el-Hâris, Zübeyr bin Ümeyye, Mut'-ım bin Adiyy, Ebû'l-Buhterİ bin Hişâm ve Zem'a bin el-Esed idi.

Bu anlaşmayı bozmak için, açık bir şekilde çalışanların ilki Zü­beyr bin Ümeyye idi. Bir gün, o Kâbenin yanında bulunan halkın yanına gelerek: «Ey Mekke halkı! Biz yiyelim içel'm, güzel elbiseler giyinelim, öbür taraftan, Hâşim ve Muttalib Oğulları alışverişten mahrum edilsinler, sefalet içinde kıvranıp helak olsunlar; doğru mu­dur?... Vallahi, akrabalık bağlarını kesen bu zalim sahife yırtılma-dıkça, yerime oturmam dedi.

Bunun üzerine beş kişiden diğerleri de Zübeyr'in sözlerine ben­zer şeyler söylediler. Hemen Mut'ım bin Adiyy yerinden kalkarak doğruca, Hâşim ve Muttalib Oğulları Mahallesine giderek, orada bulunanlara çıkıp evlerine gitmelerini söylediler.[38]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Bu zalim ambargo, Resûlullah'm ve Ashabının üç yıl boyunca karşılaştığı sıkıntı ve şiddetin zirvesini teşk.l eder. Okuyucu, Hâşim ve Muttalib Oğullan müşriklerinin, sıkıntılara katlanma konusunda müslümanlarla beraber olduklarını, Resûlullah'ı terketmeye razı ol­madıklarını görmüştür.

Bu müşriklerden ve onların bu tür davranışlarından söz etmek İstemiyoruz. Zaten onları buna sevkeden âmil, akrabalık taassubu ve kendilerine de bulaşan zilleti ortadan kaldırma duygusu olmuş­tu. Şayet onlar, Hâşim ve Muttalib Oğullarının dışındaki Kureyş müşrikleri ile Hz. Muhammed'in arasından çekilmiş olsalardı, bir fırsatını gözetip hemen Hz. Muhammed'i inanç ve dine bakmadan öldürürlerdi.

Öyle ise onlar gönüllerinde besledikleri iki arzuyu birleştirmeyi tercih ettiler:

1.  Arzu: Şirk üzerinde sebat ve Hz. Muhammed'in getirdiği ger-çeğe karşı direnmekte ısrar etmek.

2.  Arzu:  îster hak,  ister  bâtıl  üzere  olsun  yakını,  yabancının zulmünden ve saldırısından korumaya çağıran hamiyyet duygusuna uymak.

Başlarında îlesûlullah olmak üzere, müslümanlan bu duruma sabretmeye zorlayan faktör; Allah'ın emrine uymak, dünyaya kar­şı âhireti tercih etmektir. Onların nazarında dünya; Allah'ın rıza­sının yanında sözünü etmeye değmeyecek kadar basittir.

Bir kısım îslâm düşmanlarının şöyle konuştukları duyulur: Hz. Muhammed'in da'vetinin ardında, Muttalib ve Hâşim Oğulları mil­liyetçiliği yatmaktadır!

Kureyş müşriklerinin müslümanlara karşı uyguladıkları boykot­taki olumsuz tavırları buna delildir!

Aslında bu sözler açıkça bir safsatadır. Şeklen bile olsa, her­hangi bir mantık örgüsüne dayanmamaktadır.

Bu itibarla, bir yabancı elin Hz. Muhammed'e uzanmasında ve­ya içeriden birinin ona kötülük yapmaya kalkışmasında; câhiliyyet taassubunun, Hâşim ve Muttalib Oğullarını yeğenlerinin hayatını kurtarmaya sevketmesi çok normaldir.

Câhiliyyet hamiyyeti, akrabalık duygusunun bu gibi bir taas­suba sevkettiği vakit hiçbir prensibe, kaideye bakmaz. Bu konuda hak veya bâtıl ile etkilenmez. O, sadece bir asabiyettir. Asabiyyetin dışında başka birşey değildir.

Şundan dolayı, Resûlullah'ın akrabalarında, görünüşe göre, iki tezat sıfatın bulunması imkân dahilindedir. Bunlardan biri; Resû-lulaah'ın da'vetini inkar ve da'veti küçümseme. Öbürü ise; diğer müşriklere karşı ona yardım etme.

Bununla birlikte, Resûlullah'ı korumalarının ardından, Peygam­berimiz için ne gibi bir fayda sağlanmıştır? Resûlullah'ın ve asha­bının uğradıkları işkenceye, onlar da uğradılar. Kureyş müslüman^ lara ilân ettiği boykotun aynısını, hiçbir eksiitme yapmadan Hâşim ve Muttalib Oğullarına da ilân etti.

Akrabalarının Resûlullah'ı korumaları, da'vetini korumak an­lamına gelmez. Bu himaye yalnızca onun şahsına aittir. Bu himaye, müslümanlar tarafından, düşmanın tuzağını bozma, kâfirleri yen­me ve cîhad etme metodlanndan biri gibi kârlı bir iş yapma imkâ­nına sahib olsaydı, şübhesiz ki bu, beğenilen bir gayret, tutunula-cak bir yol olurdu.

Resûlullah ve Ashabına gelince; onları bu dar boğazda tutan şey neydi, acaba? Bu zor duruma katlanmanın ardından ne gibi bir sonucu umuyorlardı?

Hz. Peygamber'in risâletini, Ashabının ona inanmasını sol bir devrim olarak yâni; fakir ve yoksulların zenginlere karşı ayaklan­maları olarak yorumlayan kişiler, bu sorulara ne ile cevab verecek­ler?!

Müşriklerin, Hz. Peygamber'e ve müslümanlara uyguladıkları zulüm ve işkencelerin bir halkasını sunmuş olduk. Bu zulüm ve işkencelerin tümünü düşünerek onların ışığında şu soruya cevab aramak lâzım. Soru şu: Mekke tüccarına ve Mekke'deki iktisadî fa­aliyetleri yürüten zenginlere karşı  duyulan kinin öncülük yaptığı ye açlığın ilham ettiği iktisadi bir devrimin, İslâm Da'veti olduğunu iddia etmek nasıl doğru olur?

Müşrikler, İslâm'a da'vetten vazgeçmek şartıyla, Peygamberi­mize, mal-mülk ve başkanlık teklif etmişlerdi. Resûlullah buna ni­çin razı olmadı? Resûlullah'ın ashabı, - madem ki gayeleri karın­larını doyurmaktır- Kureyş'in teklifini kabul etmesi için niye Re-sûlullah'ı buna zorlamadılar?

Hiç sol bir devrimi yapanlar, ceplerine girecek paradan elleri­ne geçecek egemenlikten daha fazla birşey isterler mi? Hz. Peygam-ber'e ve ashabına, kavmiyle arasmdaki her türlü iktisadî ve içtimai münâsebet yolları kapatılmıştı. Ellerine geçecek ne bir ticari eşya, ne de; evlerine girecek herhangi bir gıda maddesi bırakılıyordu. Hat­tâ ağaç yapraklarını yemeye kadar vardılar. Onlar yine bu duruma sabrediyor ve peygamberler ini içtenlikle seviyorlardı. Bir lokma ek­mek için içinde ihtilâl arzusu dalgalanan kişiler böyle mi yapar?

Hz. Peygamber ve ashabı Medine'ye hicret ederken, çeşitli mal ve mülklerini bırakıp, Medine'nin yolunu tuttular. Mala karşı bes­ledikleri arzuların tümünden sıyrıldılar. Allah'a olan imanlarından, dolayı, bir karşılık beklemediler. Arkalarında bıraktıkları mülke, ter-kettikleri dünya malına hiçbir kıymet vermediler. İslâm Da'veti'nin, bir lokma yiyecek için yapılan sol bir ihtilâl olduğuna, hiç delil olur mu bunlar?!

Bazan bu kişiler kendi düşüncelerine, şu aşağıdaki iki mülâha­zayı delil gösteriyorlar:

1— Hz. Peygamber'e Mekke'de inananların ilk grubu, genellik­le, fakirlerden, kölelerden ve kimsesizlerden oluşmaktaydı. Bu du­rum, onların sıkıntılarını gidermek için Hz. Muhammed.'e uydukla­rım gösteriyor, yâni bir delildir. Bu fakir müslümanlar, yeni dinin gölgesinde kendilerine daha iyi bir iktisadi  gelecek sağlayacakla­rım umuyorlardı. Bu da, yine bir delildir.

2— Bu fakir müslümanlara, çok geçmeden dünyanın ufukları açıldı. Mal ve servet, onlara âdeta koştu. Resûlullah'ın hareketi, bu gayeye varmayı hedef edinmişti. Bu da bir delildir.

Bu kişilerin, bu iki varsayımla iddialarına delil getirdiklerini kavrayınca, düşüncelerinin nasıl bir hayal mahsûlü olduğunu daha iyi anlarız.

Hz. Peygamber'in ilk arkadaşlarının, çoğunlukla fakir ve köle­lerden olduğu doğrudur. Fakat bu hakikat ile şu vehim ve hayal mahsûlü düşünce arasında herhangi bir alâka veya münâsebet mev­cut değil. Çünkü bir nizam halk arasında adalet mekanizmasını ça­lıştırmak da, zalim, mütecaviz ve gaddarların elini kırmakta ise; hayatlarım zulüm ve gaddarlıkla sürdürenlerin ona tavır alması hattâ harb açması tabiidir... Çünkü bu şeriat onlara yağma ve be­leş kazanç yerine malî sorumluluk yüklemektedir. Yine zayıfların ve ezilmişlerin böyle bir nizama koşması tabiîdir. Hattâ sömürü ve vurgunculukta hesabı olmayan her insanın da ona itibar etmesi ka­çınılmazdır. Çünkü bu şeriat onlara yağma ve vurgun değil helâ-lından nimet takdim etmektedir. Yahut en azından, bu nizam o tip insanlara angarya ve fuzuli yük yüklemiyor da, ondan rağbet ediyorlar...

Resûlullah'm etrafında bulunanların tümü, onun hak üzere bu­lunduğunu, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu kesin­likle kabul ediyorlardı. Fakat Kureyş liderlerinin içinde, onun ge­tirdiği hakikati kabullenmeye engel teşkil edecek duygular vardı. Ama fakir müslümanlann ise, inandıklarına boyun eğmeye engel olacak duyguları yoktu.

Her araştırmacının anlayacağı bu hakikat ile, bu kişilerin id­diaları arasında bir bağıntı var mı hiç?

Resûlullah'm îslâmi da'vette tak:p ettiği stratejinin; müslüman-ların çeşitli servet kaynaklarını ele geçirmelerini, kralların taht­larına konmalarını, egemenliklerini ellerinden almalarını, hedef edin­diği hususuna gelince, - ki müslümanlann buna daha sonra fiilen ulaştıklarını delil gösteriyorlar- vallahi, bu konu, doğu ile batıyı birleştirmeye gayret göstermek gibi birşeydir. Bu ise imkânsızdır.

Müslümanlar, müslümanhklarında sadık kalarak kısa bir za­man içinde, İran ve Bizans topraklarını ellerine geçirmiş iseler; bu hiç onların, Bizans ve İran'ın tahtını ele geçirmek maksadıyla müs-lüman olduklarına delâlet eder mi?

Eğer onlar, İslâmlıklarının arkasında, ne olursa olsun dünya nimetlerinden birine kavuşmayı, gaye edinselerdi, elbette bu fetih­ler gerçekleşemezdi. Bu fetihlerin mucize olacak bir tarafı da kal­mazdı.

Hz. Ömer (r.a.) Kadisiye ordusunu hazırlayıp, komutanı Sa'd b. Ebi Vakkas'ı uğurlarken, Kisrâ'mn hazinelerine göz dikseydi ve onun tahtı gibi bir tahta oturmayı ve Kisrâ gibi bolluk içinde ya­şamayı arzu etseydi; ordu komutanı Sa'd (r.a.) eli boş ve yenilgi­ye uğramış olarak geri dönerdi. Ama onlar, Allah'ın dinine yardım

etmek için cihad konusunda Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Allah da onların bu sadakati arından dolayı, kendilerine hiç bekle­medikleri zenginlikleri ve hâkimiyeti ellerine geçirmeyi nasîb etti. Kadislye savaşında müslümanların gayesi, servete kavuşmak, ni­metler içinde yüzmek ve hayatın tadını çıkarmak olsaydı; Rıb'i bin Âmir, lükse boğulmuş çadırı küçümseyerek Rüstem'in yanına gir­mezdi. Mızrağının ucuyla, yerdeki halıya ve kıymetli yastıklara bas­mazdı. Rüstem'e de: «Eğer İslâm'ı kabul ederseniz, sizleri serbest bı­rakacağız, mallarınızı ve arazilerinizi de size terkedeceğiz!» demez­di. Mah-mülkü, toprağı ele geçirmek için gelen bir adam hiç böy­le konuşur mu?

Gerçekten Allahü Teâlâ, tüm dünyanın mukadderatını onlara vermişti. Çünkü onlar bunu hiç düşünmemişlerdi. Onların düşün­cesi, yalnızca Allah'ın rızâsını kazanmaya yönelikti. Eğer onlar, cihad ederken bu gayeleri hedef edinselerdi, hiçbir şeye ulaşamaz­lardı.

Bunlarla ilgili mes'ele yalnızca Allah'ın kanununun gerçekleş­mesiyle ilgilidir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor;

«Biz de istiyorduk ki, o yerde, ezilmekte olanlara lütuf yapa­lım .onları hayırda önderler yapalım ve kendilerini (Fir'avun'un ye­rine) mirasçılar kılalım» (Kasas, âyet: 5). Her akıl, bu kanunu, ko­laylıkla kavrayabilir. Yalnız bir şartla. O da: bu aklı taşıyan kişi­nin, herhangi b"r arzu ve gayeye köle olmaktan bağımsız olması lâ­zım.[39]

 

4- İslâm'da İlk Hicret

 

Resûlullah Sallâllahü Aleyhi ve Sellem, Ashabının karşılaştığı musibetleri görünce ve onları korumaya, onlara yapılan işkencele­re engel olmaya güç yetiremeyince, onlara şöyle buyurdu: «Siz Ha­beşistan'a gitseniz iyi olur. Habeş hükümdarının yanında hiç kim­se zulme uğramaz. Orası emniyetli bir ülkedir. Allah sizi belki ora­da ferahlığa kavuşturur».

Bunun üzerine müslümanlar fitne çıkmasından çekinerek ve dinlerini muhafaza için Allah'a sığınarak, Habeşistan'a gitmek üze­re yola çıktılar. İslâm'da ilk hicret, bu oldu. Muhacirlerin başta ge­lenleri arasında:

Osman bin Affan ve Hanımı (Hz. Peygamber'İn kızı) Rukıyye,

Ebû Huzeyfe ve Hanımı,

Zübeyr bin Avvam,

Mus'ab bin Umeyr,

Abdurrahman bin Avf gibi sahâbe-i kiram bulunmaktaydı. Böy­lece Habeşistan'da toplanan sah&bllerin sayısı 80 küsur kişiye var­mıştı[40].

Kureyş müşrikleri, bu olup bitenleri görünce, hemen Abdullah bin Ebî Rebia ile Amr bin Âs'ı (henüz müslüman olmamıştı) Habeş Kralı Necaşi'ye gönderdiler. Bu iki elçi yanlarında Krala ve etrafın­daki yüksek rütbeli subaylarla, bir kısım devlet büyüklerine sunul­mak üzere birçok hediyeler götürdüler. Gayeleri, Necaşî'den, yanına sığınmış olan bu müslümanları kabul etmemesini ve onları tekrar düşmanlarına teslim etmesini rica etmekti.

İki elçi, bu konuda Necaşî ile konuşunca esasen Necaşî ile ko­nuşmadan önce onlar, komutanlarla konuşup getirdikleri hediyeleri onlara takdim etmişlerdi. Necaşî, müslümanlarla bu yeni din hak­kında konuşmadıkça onlardan hiçbirini kendilerine teslim etmeyi kabul etmedi. Kureyş elçileri, Necaşî'nin huzurunda iken müslü­manlar da onun yanma getirildiler. Necaşi onlara: «Kavminizle ara­nızın açılmasına sebeb olan bu din nedir? Halbuki siz, ne benim dinime, ne de diğer milletlerden herhangi birinin dinine girdiniz» diye sordu.

Necaşi'nirı huzurunda konuşmak için Ca'fer bin Ebû Tâlib se­çilmişti. Ca'fer, Necaşİ'ye hitaben: «Ey Hükümdar! Biz cahil bir millettik. Putlara tapardık. Lâşeleri yerdik. Her kötülüğü yapardık, işlerdik. Akrabalarımızla münâsebetlerimizi keserdik. Komşuları­mıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız, güçsüz olanlarımızı ezerdi.

Yüce Allah, bize kendimizden soyunu sopunu, doğruluğunu eminliğini, iffet ve nezahetini b'lip tanıdığımız bir peygamber gön-derinceye kadar, biz bu durumda ve bu tutumda idik. O peygam­ber, bizi Allah'a, Allah'ın birliğine inanmaya, O'na ibâdete, bizim ve atalarımızın Allah'tan başka tapınageldiğimiz taşlan ve putları bırakmaya da'vet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine ge­tirmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmek­ten sakınmayı bize emretti. Her türlü ahlâksızlıktan bizi nehyetti... Biz de onu tasdik ve ona iman ettik. Onun Allah'tan getirip, tebliğ eylediği şeylere tâbi olduk. Bu yüzden kavmimiz bize düşman ke­sildi. Zulmetti. Bizi dinimizden döndürmek, Allah'a ibâdetten vaz-geçirip tekrar putlara taptırmak için türlü işkencelere ve mihnet­lere uğrattılar. Bizi perişan edip çeşitli zulüm ve işkencelere uğra­tıp, iyice sıkıştırınca biz de senin ülkene sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin himayene ve komşuluğuna can attık. Senin ya­nında zulme, haksızlığa uğramıyacağımızı ummaktayız»  dedi.

Bu sözler üzerine, Necaşî, Ca'fer'den Hz. Peygamber'in Allah katından getirdiği Kur'an'dan blrşeyler okumasını istedi.

Hz. Ca'fer (r.a.), Meryem sûresinin başından bir miktar oku­du. Necaşi kendisini tutamayıp, sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra onlara şöyle dedi: «Gerçekten bu, tsâ Aleyhisselâm'in getirdi­ği aynı kandilden fışkırmış bir nurdur» dedi. Kureyş elçilerine dö­nüp: «Gidiniz, vallahi, ben ne onları size teslim ederim, ne de onlara bir kötülük düşünürüm» dedi.

Kureyş elçileri gelip, Necaşi'ye: «Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu îsâ'ya ağır bir söz söylüyorlar. Onlara adam gönderip îsâ için ne söylediklerini bir sor» dediler. Necaşi, Hz. îsâ hakkındaki dü­şüncelerini sormak üzere muhacirlere adam gönderdi: Hz. Ca'fer bin Ebû Tâllb gelip: «Biz, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in bize getirdiğini söyleriz. Peygamberimiz, Îsâ hakkında şöyle diyor: «O, Allah'ın kulu, ruhu, dünyadan ve erden vazgeçerek kendini Al­lah'a adamış bir kız olan Meryem'e ilkâ eylediği kelimesidir» dedi. Hz. Ca'fer'in bu sözleri üzerine Necaşi elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü aldı ve: «Vallahi, Meryem oğlu îsâ da zaten, sizin söylediğinizden fazla birşey değildir. Arada bu çöp kadar bile fark ,yoktur!» dedi. Sonra elçilerin hediyelerini kendilerine iade etti ve kendi ülkesine sığınmış olan müsîümanları daha fazla koruyacağı­nı belirtti. Elçiler de eli boş olarak Kureyş'in yanma döndüler.

Bir zaman geçtikten sonra, Habeşistan'daki muhacirlere, Mekke halkının müslüman olduğu haberi ulaştı. Onlar da bu haber üzeri­ne ülkelerine geri döndüler. Mekke'ye yaklaştıkları vakit, Mekke halkının müslümaniığı kabul etmeleriyle ilgili duydukları haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Muhacirler ya gizlice veya bazı müş­riklerin himayesi altında Mekke'ye girebildiler. Onların toplamı otuzüç erkekten ibaretti. Bunların arasında altı tane de kadın var­dı. Böylece sayıları 39'a yükselmiş oluyor. Bir kısmı Osman.bin Maz'un'un, bir kısmı da Velid bin el-Muğîre'ntn himayesinde Mek­ke'ye girdiler. Ebû Seleme de Ebû Tâlib'in himayesinde Mekke'ye girdi.[41]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Müslümanların Habeşistan'a hicret etmeleri olayından üç tane önemli işaret çıkarıyoruz:

Birinci İşaret: Hakikaten din müessesesi, dine sarılma ve dinin direklerini ayakta tutma, her türlü gücün kaynağı ve esasıdır. Din her türlü mal, mülk ve hürriyet hakkım ve şerefini korumak için bir surdur, hisardır. Bunun için İslâm da'vetçilerinin ve mücahidlerinin başta gelen ödevleri dini ve dinin prensiplerini korumak için bü­tün imkânlarını seferber etmek, inancı korumak ve kalblere iyice yerleştirmek için de, yeri-yurdu, malı ve canı vasıta yapmaktır. Hat­tâ inanç uğrunda bunları feda etmek gerektiği zaman, hepsini fe­da etmek farz olur.

Zira din ortadan kaybolunca veya yenik düşünce artık onun ardından ne yerin-yurdun, ne de mahn-mülkün bir yararı olur. Bi­lâkis onun arkasından yine bunların gitmesi çok çabuk olur. Ama dinin durumu güçlü, dayanakları toplumda dimdik, inanç prensip­leri de kalblere iyice kök salmış ise, onun yolunda gitmiş olan, ma­lın, yerin ve yurdun tümü geri döner... Hattâ, basiret, şeref ve kuv­vet surları bunları koruduğu için eskisinden daha güçlü olarak ge­ri döner.

Tarihin akışına göre, Allah'ın kanunu dünyada şöyle cereyan etmiştir: Maneviyatı kuvvetli olanlar, kazançlarını ve maddî güç­lerini daha iyi korumuşlardır. Bir millet, ahlâki bakımdan zengin, inanç yönünden dürüst, sosyal prensipler bakımından sağlam ise; o milletin birbirine olan bağı daha sağlam, kalıcılığı daha köklü, her yönü daha güçlü olur. Bir millet de, ahlâki bakımdan fakir, inanç yönünden zayıf, sosyal düzen ve prensipler bakımından eğri ve çarpık ise-, o milletin maddi saltanatı çöküntüye, maddî kazanç­ları da zevale doğru gidiyor demektir.

Bazan inanç konusunda bir milletin doğru yoldan uzaklaşmış, ahlâkî ve sosyal seviyesinin düşmüş olduğuna rastlamak mümkün­dür. Bununla birlikte o millet, maddi saltanatı ve gücü yönünden ayakta durmaktadır. Fakat o millet gerçekte korkunç bir felâkete doğru yuvarlanmaktadır. Bu gidişin hareketini ve sür'atini duyma­manın asıl sebebi; tarihin ve çağların ömrünün uzunluğu karşı­sında, insan hayatının kısa oluşudur. Bu gibi hareketi ancak tari­hin uyanık gözü görür, yanılan ve gafil olan insanın gözü değil...

Bazan yine, sağlam inancı koruma uğrunda ve düzgün bir sos­yal nizamı kurma yolunda maldan, servetten ve vatandan oluşan maddi dayanaklarının tümünü yitirmiş bir millete rastlamak müm­kündür. Fakat bu kısa bir dönemdir. Sonunda bu sağlam akide üe ona bağh olan ahlâk ve sosyal nizamın sahipleri; ellerinden alın­mış vatanlarını, gasbedllmiş mallarım tekrar ellerine geçirirler. Es­ki kuvvetleri daha fazlasıyla kendilerine geri gelir.

tnsan hayatında ve dünyada bunun en güzel şekli ancak İs­lâm inancında bulunmaktadır. O da Allah'ın yeryüzündeki kulla­rına gönderdiği kendi dinidir. Âdil ve dürüst sosyal bir nizam da, yine ancak İslâm nizamında bulunmaktadır. Bunun için îslâm'a da'vetin esası, onun uğrunda malı, vatanı ve hayatı feda etmek ol­muştur. Müslümanlar ancak bununla malı, vatanı ve hayatı kendile­rine garanti edebilirler!..

İslâm'daki hicret prensibi bunun için meşru olmuştur. Resû-lullah Sallâllahü Aleyhi ve Sellem Ashabına - müşriklerin eziyetin­den dolayı kendisiyle birlikte onların üzerine bir fitne kopacağı korkusu ortaya çıktıktan sonra - hicrete ve vatanı terketmeye izin verdi.

Herkes bilir ki, bu hicret din uğrunda çekilen azab ve işken­celer arasında en zorundan bir iştir. Hicret hakikatta, işkence ve eziyetten dolayı kaçmak değil, aksine zafer ve kurtuluşa gelinceye kadar, çileyi değiştirmektir. Yine bilinen bir gerçektir ki, o vakit Mekke, Dâr-i İslâm değildi ki, akla şöyle bir soru gelebilsin: Saha-be-i Kiram nasıl İslâm diyarını terkedip canlarım kurtarmayı arzu , ederek bir kâfir memleketine sığındılar?

Mekke, Habeşistan ve diğer yerler o zaman, müsavi idi. Bir sahâbi için o yerlerden hangisi dinin icaplarını yerine  getirmeye ve dînin: yaymaya daha yararlı ise ikamet için orası ona daha uy­gun oluyordu.

Dâr-ı İslâm'dan hicretin hükmü ise, farz, caiz ve haramlık ara­sında değişiklik arzeder. Bir müslümanın yaşadığı yerde, namaz, oruç, ezan, hacc gibi Şeâir-i îslâmiye'yi yerine getirme imkânı ol­madığı zaman, oradan hicret etmesi farz olur. Bir müslümanın, ya­şadığı ülkede kendisini sıkıntıya sokan bir belâ başına gelirse, o vakit, bir başka İslâm ülkesine hicret etmesi caiz olur. Yine bir müs­lümanın ülkesini terk etmesi, Islâmi farzlardan birinin ihmalini ge­rektiriyor ve o farzı yerine getirecek bir başkası da bulunmuyorsa, o zaman hicret haram olur[42].

İkinci İşaret: Bu işaretten, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Hz. îsâ (a.s.)'nm getirdikleri arasında bulunan gerçek alâkayı öğreniyo­ruz. Necaşi, Hz. İsa'nın dini üzere amel etmiyordu. Sam.mî bir Hris-tiyandı. Hristiyanlığı terkedip başka bir dine geçmeyişi; akideleri İncil'e ve Hz. İsa'nın getirdiklerine ters düşen müşrik elçilere yar­dım etmeyişi, samimiyetinin bir gereğiydi.

Yâni İncil'e ve Hz. İsa'ya bağlı olduklarını savunan bugünkü hrisUyanların: -tsâ Allah'ın oğludur. O, üçün üçüncüsüdür» gibi sözleri doğru olsaydı; şübhesiz ki, Necaşi bu söze sarılarak, müs-lümanlann sözünü reddeder; Kureyş elçilerine, geldikleri konuda yardımcı olurdu.

Fakat biz Necaşî'nin; Hz. İsa'nın hayatıyla ilgili Kur'an'ın ver­diği bilgilere ve Kur'an âyetlerinden dinlediği şeylere şu sözüyle açıklama getirdiğini görüyoruz : Necaşi: «Hz. îsâ'nın getirdiği şey­lerle, bu Kur'an âyetleri aynı kandilden fışkıran bir nurdur» demiş­tir. Necaşî bu sözünü, etrafında bulunan ehl-i kitab bilginleriyle yüksek düzeydeki görevlilerinden oluşan bir dinleyici grubunun hu­zurunda söylüyor.

Bu durum, bütün peygamberlerin sadece tek inancı (iman esas­larını) getirdiklerini ve inanç hususunda birbirinden kıl payı bile ayrılmadıklarım te'kid ediyor. Ve yine ehl-i kitabın kendi araların­daki ihtilâfları (Cenâb-ı Hakk'm da buyurduğu gibi) başka birşey-den dolayı değil de, ancak onlara ilim geldikten sonra, kendi ne­fislerinden doğan ihtiras yüzünden meydana geldiğini te'yid edi­yor.

Üçüncü İşaret: Müslümanların, ihtiyaç duyulduğu zaman, gayr-ı müsYım\erın himayesine girmeleri caizdir. Himayelerine girilen kişi Necaşî gibi - ki o vakit Hristiyandı, sonradan Müslüman oldu -ister ehl-i kitabtan[43] olsun, isterse müşriklerden biri olsun eşittir. Nitekim müslümanlar Habeşistan'dan geri geldikleri vakit; Ebû Se­leme, Peygamberimizin amcası Ebû Tâlib'in himayesinde Mekke'ye girdiği gibi, diğerleri de başka müşriklerin himayesinde girmişti. Yi­ne Resûlullah (s.a.v.) TâTden geri döndüğü zaman Mut'ım bin Adiyy'-in himayesinde şehre girmişti.

Bu gibi bir himayenin; islâm da'vetini zor duruma düşürecek veya bir kısım dini hükümleri değiştirebilecek ya da bazı haram­ların işlenmesine göz yumduracak şekilde olmaması şart koşulmuş­tur. Aksi takdirde, bir Müslümanın bu tür bir himayeye girmesi caiz değildir. Ebû Tâlib'in Itesûlullah'tan, müşriklerin putlarına ha­karet etmemesini, güç yetiremediği şeyi kendisine yüklememesini ve kendisinin yakasını bırakmasını istediği zaman; Resûlullah (s.a. v.)'m o vakit amcasının himayesinden çıkmaya karar verdiğini açık­laması yâni kendisine farz olan b'rşey karşısında susmayı kabul et­memesi, buna açık bir delildir.[44]

 

5- Allah Resulüne Gelen İlk Heyet

 

Resûlullah ve Ashabı karşılaştıkları işkence ve eziyetin ezikli­ği içinde iken; İslâm'ı öğrenmek için Mekke dışından ilk olarak, Resûlullah'a bir hey'et geldi Sayıları otuz kadardı. Onlar, Ca'fer bin Ebî Tâlib'in, Mekke'ye dönüşünde onunla birlikte gelmişlerdi. Bu misafir topluluk gelip ResûluIIah'ın yanma oturunca ve onun özelliklerini, hâllerini yakından tanıyıp, kendilerine okunan Kur'ân'ı Kerİm'i dinleyince; hemen hepsi birden iman ettiler. Bunu öğrenen Ebû Cehil, doğru yanlarına gelip onlara şöyle dedi;

«—Biz sizden daha akılsız bir topluluk görmedik. Kavminiz si­zi, bu adamın durumunu öğrenesiniz diye gönderdi. Onun yanında oturup, dinlenmeden, sözlerine iyice kanaat getirmeden, siz hemen dininizden ayrılıp onun söylediklerini tasdik ettiniz». Onlar da, Ebû Cehil'in bu sözleri üzerine :

«—Biz size esenlikler dileriz. Sizin yaptığınız cahilliği, biz si­ze karşı yapamayız. Bizim kanaatlerimiz bize, sizinki ise sizedir. Cahillerin sözüne bakıp da, bize yönelmiş olan hayırdan dönmeyiz» dediler. Kur'ân-ı Kerim'in şu âyetleri onların hakkında idi: «Bun­dan önce, kendilerine kitab verdiğimiz nice kimseler vardır ki, on­lar buna (Kur'an'a) inandılar. Onlara Kur'an okunduğu zaman (Bu­na inandık. Şübhe yok ki, bu Rabbımızdan gelen bir hak ve gerçek­tir. Hakikaten biz bundan önce de, İslâm'ı kabul etmiş kimselerdik!) dediler. İşte bunlara sabır ve sebatlarından dolayı mükâfatlan iki kat verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar. Kendilerine ver­diğimiz rızıktan hayra sarfederler. Bunlar yaramaz lâkırdı işitince, ondan yüz çevirdiler de: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Size selâm olsun. Biz cahillerle ilgilenmeyiz,  dediler[45]».

 

İbretler Ve Öğütler

 

Bu hey'et olayında dikkatimizi çekmesi gereken iki husus var:

Birinci Husus: Müslümanların işkence, eziyet, boykot ve her tür­lü sıkıştırmaya göğüs gerdikleri bir sırada; İslâm'ı öğrenmek, Resû-lullah ile buluşmak için bu hey'etin Mekke'ye gelişinde; İslâm da'-vetçilerinin, yollarında dağılmak nedir bilmeyen musibetlere ve elem­lere göğüs germeleri gerektiğine, zayıflama, bırakıp gitme ve ümit­sizliğe kapılma gibi bir tutumun caiz olmadığına açıkça işaretler vardır. Yukarıda da dediğimiz gibi, işkence ve zulme uğrama, ba­şarıya ve zafere ulaşmak için, mutlaka girilmesi gereken bir yol­dur. Hristiyanlardan sayıları otuzu aşkın bir hey'et Mekke'ye gel­di. (Sayılarının kırkın üzerinde olduğunu söyleyenler bile vardır). Onlar yeni da'vete karşı sevgilerini bildirmek için geldiler. İslâm düşmanları müslümanları ne kadar sikıştırırlarsa sıkıştırsınlar, ne kadar işkence yaparlarsa yapsınlar; müslümanlara ne kadar eziyet ederlerse etsinler, ne kdar onlarla alâkalarını kesip boykot eder­lerse etsinler, ne kadar onların aleyhine toplantı yaparlarsa yap­sınlar; onların bu da'vetin meyve vermesine engel olamıyacaklarmı, yeryüzünün doğusuna ve batısına yayılmasını önleyemeyeceklerini lisan-ı halleriyle açıklamak için deniz ötesinden Allah Resûlü'ne gel­diler... Sanki Ebû Cehil bu hakikati sezmişti de o hakikatin etkisi nefsinde ve bu hey'efn yüzüne karşı söylediği kin kusan kelimeler­de kendini göstermiştir. Fakat Ebû Cehil'den ne yapması beklenirdi ki? Onun ve onun gibilerin yapabilecekleri şeyler sadece müslüman-ların başına zulüm ve işkence yağdırmak. Ama da'vetin hedefine varmasına ve meyvesini vermesine engel olamazlar.

İkinci Husus: Bu hey'et fertlerinin inandıkları imanın türü ne­dir? Bu iman, küfür karanlıklarından nura çıkan kişinin imanı mı­dır?

Gerçek şudur ki, onların imanları, eski inançlarının devamın­dan ve sımsıkıya tutundukları dinin ve inancın gereği olarak İs­lâm'a girmekten ibaretti. Hakikaten onlar (siyret nakilcilerinin kesin olarak açıklamalarına göre) İncil ehli idiler, İncil'e iman ediyorlar ve onun hidâyeti üzere yürüyorlardı. încü İsa (a.s.)'dan sonra ge­lecek olan peygambere uymayı emredince ve o peygamberin özel­liklerinden, bir kısım sıfatlarından bahsedince; artık bu peygambe­re, yâni Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a iman etmek devam eden imanın, gereği olmuştu.

O halde bu hey'et fertlerinin Resûlullah'a iman etmeleri, birin­den diğerine tercih sebebiyle bir dinden diğer bir dine geçiş işlemi değildir. Zaten onların Peygamberimize iman etmeleri, Hz. İsa'ya verpna indirilene imanın devamı olmuştu. Âyette geçen onların şu sözlerinin mânâsı da budur. Âyet şudur: «Kendilerine Kur'an oku­nunca (Biz ona inandık ve şübhe yok ki, bu Rabbımızdan gelen bir hak ve gerçektir. Hakikaten biz, bundan önce de İslâm'ı kabul et­miş kimselerdik) dediler». Yâni bizler müslümandık ve Hz. Mu-hammed'in da'vet ettiğine, onun peygamber olarak gönderilişinden önce de inanan mü'minlerdik. Çünkü încil ona inanmaya çağırı­yordu...

Isâ Aleyhlsselâm'ın veya Mûsâ Aleyhisselâm'ın getirdiği ilâhi hakikatlara gerçekten bağlanan kişilerin tümünün durumu budur. Çünkü, İncil'e ve Tevrat'a inanmak, Kur'an'a ve Hz. Muhammed' (s.a.v.) Te inanmayı gerektirir. Bunun için Yüce Allah, Resûlü'ne, ehl-i kitabı İslâm'a da'vet ederken sadece kendi talebettikleri şey­lerin iman iddiasında bulundukları incil veya Tevrat'ta bulunan şeyleri tatbik etmelerini istemekle yetinmesini emretti. Bu konuda şanı yüce Allah: «.Ey Resulüm, de ki: Ey ehl-i kitab! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni gereğince uygulamadıkça, siz hiçbir şey (din ve kanaat) üzerinde değilsiniz[46]» diye buyurmaktadır.

Bu durum, daha önce de açıklamış olduğumuz: «Hz. Âdem'in yaratılışından Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamber olarak gönde­rilişine kadar, hak dinin tek olduğu, birden fazla olmadığı» kanaati­ni te'kid etse gerektir.

Hakikaten, bir kısım insanların kullanmış olduğu, «semavî din­ler» tabiri anlamı olmayan bir terimdir.

Evet... Bunlar müteaddit semavi şeriatlardır. Her semavi şeriat, kendinden önceki şeriatı yürürlükten kaldırır. Fakat genel anlam­da veya bir akideye ad olarak verilen «Şeriat» kelimesini birbirine karıştırmamamız gerekir.[47]

 

6- Hüzün Yılı

 

Resûlullah (s.a.v.))'m bi'setinin onuncu yılma bu ad verilmiştir. Bu yılda, Resûlullah'm hanımı Hz. Hatice (r.a.) ve amcası Ebû Tâ-lib vefat etti. İbn Sa'd, Tabakat'ında, Hz. Hatice'nin vefâtiyle Ebû Tâlib'in vefatı arasında otuzbeş gün bulunduğunu söyler.

İbn Hişâm'm da dediği gibi; Hz. Hatice (r.a.), Hz. Peygamberin,  İslâm'ı ilk  tasdik eden yardımcısı olmuştu.  Resûlullah (s.a.v.) derdini ilk önce ona açar, onun yanında huzur ve sükûn bulurdu. Ebû Tâlib de Peygamberimizin işinde ona destek ve koruyucu ol­muştu. Müşriklere karşı yeğenine yardımcı olmuştu.

İbn Hişâm naklediyor: Ebû Tâlib vefat edince Kureyş müşrik­leri, Hz. Peygamber'e Ebû Tâlib'in sağlığında taddıramadıklan iş­kenceleri yönelttiler. Hattâ Kureyş'in akılsızlarından bir beyinsiz, yolda Resûlullah'ın önüne çıkıp, onun mübarek başına toprak saç­tı. Resûlullah toprak başında olduğu halde evine girdi. Hemen kız­larından biri ayağa kalkıp, mübarek başındaki toprakları ağlaya­rak silmeye ve yıkamaya başladı. Allah Resulü de kızına: -Ağlama kızım! Şübhesiz ki Allah, babanı korur[48]» buyurdu.

Resül-i Ekrem (s.a.v.) İslâm'da da'vet yolunda göğüs verdiği mu­sibetlerin şiddetinden dolayı, bu yıla «Hüzün Yılı» adını verdi.[49]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Müslümanlar, Mekke'de güçlenmeden önce, Ebû Tâlib'in vefa­tında, ilâhi kazanın acele etmesindeki hikmet nedir, acaba? Halbu­ki o, Resûlullah'ı, - imkânları ölçüsünde - birçok musibet ve güçlük­lerden koruyordu. Yine, ilâhi kazanın, Peygamberimizin hanımı, Hz. Hatice'nin vefatında da acele etmesindeki hikmet nedir?...

Burada, İslâm inancının temeliyle ilgili önemli b'r olay ortaya çıkıyor.

Eğer Ebû Tâlib, islâm devleti Medine'de kuruluncaya ve Resû­lullah müşriklerin işkence ve tasallutundan kurtuluncaya kadar, ye­ğeninin yanında kalıp, onu desteklemeye ve gözetmeye devam et­seydi; elbette bu hususta, bu dâvanın arkasında Ebü Tâlib'in bulun­duğu zehabı uyandırdı. Her ne kadar o, dâvaya inandığını ve onun altına girdiğini açıklamamış olsa bile, yine de kavminin arasında­ki gücü ve mevkisiyle onu koruyan ve öne süren bir kişi olduğu şübhesini uyandırırdı. Ve yine amcasının Peygamberimizi koruma­sı sebebiyle, Peygamberimiz'in da'veti uygulama esnasında kendisi için hazırlanmış olan bu güzel şansı açıklarken, ileri geri söz söyle­yen birçok kişi çıkardı. Onlar şunu rahatlıkla söyleyebilirlerdi: Hz. Peygamber'in etrafında bulunan diğer müslümanlara bu şans ta­nınmamış iken; peygamber başkaları tarafından korunuyor, onlar ise işkence  görüyorlar.  Onun gönlü  rahat  iken onlar  azab tadı­yorlar.

îlâhi hikmet, Resûlullah'ın amcası Ebû Tâlib'i ve hanımı Hz. Ha­tice'yi yitirmesini ve zahirde kendisini koruyan ve teselli eden kişi­leri kaybetmesini gerekli gördü ki, iki önemli hakikat ortaya çıksın!

Birinci Hakikat: Koruma, yardım ve zafer, bunların tümü yal­nızca Allah'tan gelir. Zaten Allah, Resûlü'nü düşmanlardan ve pu­ta tapanlardan korumayı garanti etmiştir. Onu koruyan kişinin in­sanlardan olup olmaması eşittir. Ne olursa olsun o, insanların sû-i kastından korunmuştur. Onun dâvası sonunda yardım ve tevfikten dolayı hedefine varacaktır.

İkinci Hakikat: İnsanlardan korumanın mânâsı Resûlullah'ın on­lardan eza, cefa ve işkence görmemesi anlamına gelmez. Yüce Al­lah'ın: «Allah seni insanlardan koruyacak..[50]» sözüyle taahhüd et­tiği korumanın anlamı, ölümden, işini engellemekten ve îslâm da'-vetini durdurma gibi bir düşmanlıktan korumak demektir. İlâhi hik­met, peygamberlerin, işkenceden pek de kolay olmayacak kadarım tatmalarını gerekli gördü. Bu husus, peygamberler ve Resullere va'-dedilen korumaya aykırı düşmez.

Bundan dolayı Yüce Allah, Peygamberine: «Şimdi sen, emrolun-duğun şeyi kafalarını çatlatırcasına açıkla. Müşriklere de aldırış et­me. Allah ile beraber başka bir tanrının bulunduğunu kabul eden alaycılara karşı, şübhesiz biz sana yeteriz» diye buyurduktan sonra, yine şöyle hitabeder: «Andolsun, biliyoruz ki, onların söyleyip dur­duklarından hakikaten göğsün daralıyor. Sen hemen Rabbini hamd ile teşbih et ve secde edenlerden ol. Sana ölüm gelinceye kadar da Rabbİne ibâdet et[51]».

İlâhi Kader'in, dine da'vet uğrunda, Resûlullah'ın sıkıntılarla karşılaşmasını gerek görmesindeki açık hikmetlerden biri de; her asırda omuzlarına îslâm da'vetinin sorumluluğu yüklenen müslü-manların, da'vet yolundaki çile ve sıkıntıları kolay görmeleri ve göz­lerinde büyütmemeleri içindir.

Şayet Hz. Peygamber (s.a.v.î dâvasında gayretsiz veya meşak­katsiz olarak başarıya ulaşsaydı, elbette ashabı ve ondan sonra ge­len müslümanlar, onun rahatlığı seçtiği gibi onlar da rahatlığı ve kolaylığı seçmeyi çok arzu ederler ve İslâm da'veti yolunda bula­cakları sıkıntı ve musibetleri çok ağır ve tahammül edilmez kabul ederlerdi.

Ama, durum bu olunca; işkence, sıkıntıya girme hafife alındı­ğı için, müslümanların şuurunda şunun uyanması gerekir. Müslü­manlar, Resûlullah'ın tattığını tadarlar, Resûlullah (s.a.v.)'ın işken­ceye uğradığı aynı yolda onlar da yürürler insanların, müslümanları hafife almaları, onlarla alay etmeleri ne kadar olursa olsun, morallerini bozmamalıdır. Çünkü onlar, Re-sûluîlah'ı yolda yürürken başına toprak atılmış, sonunda evine dön­meye mecbur olmuş, kızlarından biri kalkarak babasının başındaki toprakları temizlemiş olduğuna şahid oluyor. O, Allah'ın sevgilisi ve mahlûkatın içinde en seçkini olduğu halde bunlara dûçâr oldu­ğunu gördükten sonra; insanların tavrı, müslümanların gücünü ve ümidini yitirmelerine sebeb olmamalıdır.

Resûlullah (s.a.v.)'ın Taife hicretinde ve o zaman karşılaştığı meşakkat ve sıkıntılarda; dâva uğrunda her azab ve sıkıntıyı kolay kabul eden müslümanların îslâm dâvası uğrunda karşılaştıkları ve göğüs gerdikleri azab ve işkenceleri, kendi peygamberlerininki ile mukayese etme imkânını vererek ipuçlarını bulacağız.

Bu anlattığımız, ışın bir yönü...

Resûlullah'ın siyretinln bu kesiti ile ilgili diğer bir yönü de var­dır ki, o da bir kısım insanların şu zanna kapılmalarıdır. Onlar, Pey­gamberimizin bu yılı «Hüzün Yılı» olarak isimlendirmesini, onun amcası Ebû Tâlib'i ve hanımı Hz. Hatice'yi kaybetmesinden dolayı zannediyorlar. Bazan da onlar, bunu delil göstererek, ölülerine uzun süre yas tutmayı caiz görürler.

Gerçek şudur ki, bu bir anlayış ve değerlendirme hatasıdır.

Çünkü Resûlullah (s.a.v.) bu şiddetli üzüntüsünü, amcasının ve hanımının ayrılışından dolayı göstermedi. Ve yine bir kısım akra­balarını kaybedip onların kaybından dolayı, yalnız kaldığı için bu seneye; «Hüzün Yılı» adını vermemiştir. Bunun asıl sebebi, onların vefatlarının ardından islâm da'vetlne yol veren bazı imkânların or­tadan kalkmasıydı. Amcasının onu himaye etmesi, da'vet için bir­çok imkânlar, irşad, ta'lim ve yönlendirme içinde birçok yollar sağ­lıyordu. Bu himayede o, Rabbinin kendisine emrettiği faaliyette bazı başarılar görüyordu.

Ama amcasının vefatından sonra bu imkân kapıları yüzüne kapatıldı. Ne kadar uğraştiysa, düşmanlık ve engelleme gördü. Nere­ye gittiyse, bütün yollan kapalı gördü. Da'vetini, götürdüğü gibi, ge­ri getirdi. Anlattığı şeylere ne bir kulak tutan, ne de bir inanan var­dı. Bilâkis herkes zulüm, istihza ve hakir görme arasında bir tavır takınıyordu. Allah'ın kendisine yüklediği vazifeyi bir neticeye götü-rememiş olarak geri dönmesi onu üzüyordu. îşte bundan dolayı bu yıla, «Hüzün Yılı» adı verildi.

Aksine insanların onun getirdiği hakka iman etmemelerine kar­şı duyduğu üzüntü çok kere kendi nefsini kahretmesi şeklinde olur­du. Bu üzüntüsünü hafifletmek için bazı âyetler onu teselli eder ve tebliğin tümüyle mükellef olmadığım hatırlatır mahiyette iniyor­du. Hattâ o âyetler, insanlar kendisine cevab vermiyorlar ve inan-, iniyorlar diye, kendi nefsini tehlikeye atmasına gerek olmadığını belirtiyorlardı. Örnek olarak şu âyetleri verebiliriz:

•Habibim, şu hakikati çok iyi biliyoruz ki, onların söyledikleri şeyler seni tasaya düşürüyor. Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar. Andolsun, senden evvelki peygamberler yalanlanmıştı da tekz b edildikleri ve işkenceye uğratıldıkları şeylere karşı sabretmişlerdi. Nihayet onla­ra yardımımız gelip yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek (hiç­bir fert ve kuvvet) yoktur. Andolsun ki, peygamberlerin haberi sa­na da geldi. Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince; eğer gücün ye­ri delmeye veya göğe merdiven dayamaya yetmiş olsaydı, onlara bir mucize göstermek isterdin. Allah dileseydi onları doğru yolda toplar­dı. Sakın cahillerden olma[52]».

 

7- Peygamberimizin Taife Hicreti

 

Kureyş müşrikleri yukarıda açıkladığımız işkence ve eziyetleri Resûlullah'a yöneltince, o da Tâif te bulunan Sakîf kabilesinden yar­dım istemeye gitti. Resûlullah, Sakif kabilesinin, Allah'ın kendisiyle gönderdiği Hak dini kabul edebileceklerini umuyordu.

Allah Resulü, Taife varınca, o gün Sakif in ileri gelenlerinden bir grubun yanına gitti. Onların yanına oturup, onları Allah'a iman etmeye da'vet etti. Onlara geliş gayesini anlattı. Onlar da peygam­berimize red cevabı verdiler. Peygamberimizin beklemediği bir ka­balıkla ve çirkin sözlerle karşısına dikildiler. Bunun üzerine Pey­gamberimiz onlardan kendisinin buraya gelişini gizli tutmalarını rica etti yanlarından ayrılırken, onlar bu konuda da ona olumlu bir cevab vermediler. Bununla da yetinmeyip, kölelerini ve içlerinden birtakım aklı ermezleri, onun arkasından bağırıp çağırmaya ve ona sövüp saymaya kışkırttılar. Onlar da, Resûlullah'ın iki ayağından kanlar akıncaya kadar onu taşa tuttular. Zeyd bin Harise de kendi vücuduyla Peygamberimizi koruyordu. Sonunda onun da başı bir­kaç yerden yaralandı[53]. Resûlullah, Utbe bin Rabia'nın bağına sığının­ca, kendisini ta'k:b eden Sakif'in beyinsizleri, O'nu bırakıp geri dön­düler. Hz. Peygamber (s.a.v.) aldığı yaralardan ve bitkinlikten dola­yı arkasını bir üzüm asmasına dayayıp, hemen oracığa oturuverdi. Rabia'nın iki oğlu da ona bakıyordu. Hz. Peygamber (s a.v.) bu göl­gede biraz dinlenince, başını kaldırıp, Allah'a şöyle iltica ve niyaz etti:

«Allah'ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ve şikâyet ederim.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin hor görüp de, dalına bindiği biçârelerin Rabbi sensin. Benim de Rabbim sensin...

Sen beni, kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hattâ işimin dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile be­ni bırakmıyacak kadar bana merhametlisin.

Allah'ım! Senin gazabına uğramayayını da, çektiklerim ne olur­sa olsun katlanırım! Fakat senin af ve merhametin bana bunları gös­termeyecek kadar geniştir. Allah'ım, senin gazabına uğramaktan, ilâhi rızâna uzak kalmaktan sana, senin o karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahret işlerini yoluna koyan ilâhî nuruna sığınırım.

Allah'ım! Sen hoşnut oluncaya kadar afvını dilerim.

Allah'ım! Her kuvvet ve her kudret ancak seninle kaimdir.»

Sonra Rabia'nın oğullarının, bağın sahiplerinin kalblerindeki şef­kat ve merhamet duyguları kabardı. Mristiyan olan köleleri Addas'ı yanlarına çağırıp bir tabak içine bir salkım üzüm koyarak Peygam­berimize gönderdiler. Addas, Resûlullah'ın önüne koyup ona: «Bu­yur ye» dedi. Resûluliah da «Bismillah = Allah'ın adıyla» diyerek elini uzattı ve yemeğe başladı. Addas hayretle: «Vallahi bu sözü bu yörenin halkı söylemezler» dedi. Peygamberimiz ona: «Sen han­gi diyar halkındansın? Dinin nedir?» diye sordu. O da: «Ben Hris-tflyanım, Musul kasabalarından, Nınovalı bir adamım» diye cevab verdi. Peygamberimiz: «Demek sen, o sâlih kişi, Yûnus bin Metta'-nm hemşehrisi sin?» diye buyurdu. Bunun üzerine Addas: «Sen Yû­nus bin Metta'yı nereden biliyorsun?» diye sordu. Resûlullah (s.a.v.): «O benim kardeşimdir. O bir peygamberdi, ben de peygamberim» deyince, Addas, Resûlullah'a sarılıp elini, ayaklarını ve yüzünü öp­meye koyuldu[54]».

tbn îshâk anlatıyor:

Resûlullah (s.a.v.), Tâif'ten ayrılıp Mekke'ye doğru yönelmişti. Nahle mevkiine gelip geceleyin namaza durmuştu. O sırada Yüce Allah'ın Kur'an'da zikrettiği cinlerden bir grup oradan geçiyorlar­dı. Durup, Peygamberimizi dinlediler. Resûlullah namazını bitirin­ce, onlar duydukları Kur'an'a icabet edip inanmışlar olarak kor­kutucu bir tavırla kavimlerinin yanına gelmişlerdi.

Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'inde o olayı şu âyetinde: «Hani biz cinlerden bir topluluğu Kur'an dinlesinler diye, sana doğru çe-virmişt'k... Ona iman edin ki sizin günahlarınızdan bir kısmını yar-lığasın ve sizi elem verici bir azabtan kurtarsın[55]». Ve yine şu âyet­te : «De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur'an'ı dinledikleri ve şöy­le söyledikleri bana vahyolundu...[56]» buyurarak, açıklamıştır.

Resûlullah (s.a.v.) beraberinde Zeyd bin Harise olduğu halde, gelip, Mekke'ye germek istedi. Resûlullah'ın bu arzusu üzerine Zeyd ona: «Ya Resûlâllah! Kureyş seni Mekke'den çıkarmış iken nasıl onların yanma giriyorsun?» dedi. Peygamberimiz de: «Ey Zeyd, Al­lah senin görmediğin yerden bir kapı açar. Elbette Allah dininin yardımcısı, Peygamberinin destekleyicisid-r» buyurdu. Sonra Huzâa kabilesinden bir kişiyi haberci olarak Mut'ım bin Adiyy'e gönderip, onun himayesinde Mekke'ye girmek istediğini bildirdi. Mut'ım de bunu kabul etti. Böylece Peygamberimiz tekrar Mekke'ye geri dön­müş oldu[57].

 

İbretler Ve Öğütler

 

Resûlullah (s.a.v.)'m Taife hicretini, bu hicret esnasında gör­düğü işkence ve eziyetleri, sonra Mekke'ye geri dönüş şeklini aklı­mızdan geçirince, şu hikmetleri aşağıya şöylece özetlememiz müm­kündür :

Birinci Hikmet: Resûlullah'ın karşılaştığı çeşitli sıkıntılar, hele özellikle Tâife gidişinde karşılaştığı eziyetler, ancak insanlara ya­pılan tebliğ faaliyetlerinin neticesinde doğmuştur.

Resûlullah (s.a.v.) bize kâinat ve yaratıcı hakkındaki doğru inan­cı, ibâdet, ahlâk ve muamelât hükümlerini tebliğ ettiği gibi, aynı şekilde, Yüce Allah'ın müslümanlara verdiği sabır ödeveni tebliğ etmek ve yine Yüce Allah'ın şu âyetinde: «Ey îman edenler! Sabre-redin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun...» diye emir buyurduğu sabrın ve sabır yarışının uygulama keyfiye­tini açıklamak için geldi.

Hz. Peygamber (s.a.v.): -Namazlarınızı benim kıldığım gibi kı­lınız» ve yine: «Haccın ibâdet şekillerini (şartlarını ve rükünlerini) benden alınız» buyurarak, ibâdetlerin uygulama yolunu bizlere öğ­retti. Aynı şekilde, sabrın ve musibetlere karşı direnmenin, bütün insanlara gönderilen islâm prensiplerinin en önemlilerinden olduğu­nu da açıkladı.

Peygamber Efendimiz'in Taife gidişinin dış yüzüne bakıp belki şu zanna kapılanlar olabilir: Hz. Muhammed (s.a.v.) burada, iş'n-de başarısızlığa uğradı ve canı sıkıldı. Belki de kendisine toslayan bu meşakkat ve sıkıntıları gözönünde büyüttü. Bunun için de, Re-bia'nın iki oğlunun bağında dinlendikten sonra yukarıda metnini verdiğimiz o iltica ve dua ile Allah'a yöneldi.

Fakat gerçek odur ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sıkıntıları rızâ ile karşılamıştı. O bu sıkıntıları, sabırla ve ecrini Allah'tan bekle­yerek çekiyordu. Bu olmamış olsaydı şübhosiz ki, o kendi imkânıy­la isteseydi kendisine işkence yapan ipsiz sapsızlardan ve bu ipsiz­leri kendisinin üzerine kışkırtan ve tekliflerini küstahça reddeden Tâif liderlerinden intikam alabiKrdi. Fakat o, bunu asla istemedi.

Buhârî ve Müslim'in Hz Âişe (r.a.)'den rivayet ettikleri şu ha­dîs buna delildir:

Hz Âı&e, Resûlullah'a- «— Yâ Resûlâllah! Sana Uhud günün­den daha şiddetli olan bir gün erişti mi? diye sordu. Resûlullah:

- (Yâ Âişe!) Kavmim Kureyş'den gelen birçok zorluklarla kar­şılaştım. Fakat onlardan Akabe günü karşılaştığım' müşkil durum hepsinden zorlu idi. Ben Kureyş'ten gördüğüm eziyet üzerine Taife gidip, hayatımın korunmasını Abd-i Külâl'ın oğlu, tbn-i Abd-i Yâlil'e teklif ettiğim zaman, dileğime cevab vermemişti. Ben de kederli ve şaşkın bir halde yüzgeri (Mekke'ye) dönmüştüm. Bu düşünceli ha­lim Karn-ı Sealib mevkiine kadar devam etti. Burada başımı kal­dırıp, semaya baktığımda bir bulutun beni gölgelemekte olduğunu gördüm. Buluta dikkatle baktığım vakit içinde Cibril bulunduğunu gördüm. Cibril bana nida edip i

- Aziz ve Celil olan Allah, kavminin senin hakkında dedikle­rini muhakkak işitti. Seni korumayı reddettiklerini de duydu. Al­lah sana şu Dağlar Meleğini gönderdi. Bu meleğe kavmin hakkın­da ne dilersen emredebilirsin, dedi. Bunun üzerine Dağlar Meleği (yâni dağlar kendi emrine verilen melek) bana nida edip, selâm ver­di, sonra:

- Yâ Muhammedi Şübhesiz Allah, kavminin sana söylediği sö­zü işitmiştir. Ben Dağlar Meleğiyim. Senin Rabbın, kavmin hak­kında istediğin işini bana emredesin diye beni sana gönderdi. Blna-enaleyh onları ne yapmamı istersin? Eğer şu iki yalçın dağı  (Ebû Kubeys dağı ile karşısındaki Kayakan dağını)  Mekkeliler üzerine birbirine kapatıvermemi istersen,   (emret, onları birbirine kavuştu-ruvereyim, dedi). Resûlullah da ona:

- Hayır, ben Allah'ın bu müşriklerin sulblerinden yalnız Al­lah'a ibâdet eden ve O'na hiçbir şeyi ortak kılmayan  (muvahhid) br nesil meydana çıkarmasını temenni ederim, dedi.»

O haliyle Resûlullah (s.a.v.), kendinden sonraki ümmetine ve ashabına kendi karşılaş tıklanyle sabrı öğretiyordu. Hattâ, Allah yo­lunda karşılaşılan sıkıntılara ve hoşa gitmeyen şeylere karşı sab­rın nasıl olacağını bizzat öğretiyordu.

Bazan şöyle diyen birileri bulunabilir: Şikâyet dolu bir dua ile sesinin yükselmesindeki anlam ned'r? Sözleri ve üslûbu usanç ve sıkıntıya delâlet eden duanın anlamı nedir? Bu usanç ve sıkıntılar, azab ve işkenceden başka bir netice vermeyen uzun çabalardan do­layı gelmişti.

Bu soruların cevabı şudur: Gerçekten içte bulunan dertleri Al­lah'a açmak kulluk görevidir. O'na boyun eğme ve kapısında hiç­liğini belirtmedir. Allah'a yaklaşma ve O'na itaattir. Musibetlerin ve sıkıntıların birçok hikmetleri vardır. Onların en önemlilerinden biri de kişiyi Allah'ın hoşa gitmeyen şeylere sabırla, dertleri Allah'a açma arasında herhangi b'r aykırılık yoktur. Aksine gerçek şudur ki, Resûlullah (s.a.v.) kendi hayatıyla bize iki hususu öğretiyordu. Birincisi, meşakkatlere karşı sabrıyla: Bize bunun, genel olarak müs-lûmanlann, özel olarak da îslâm da'vetçilerinin bir ödevi olduğunu öğretiyordu, ikincisi de, uzun yakarışı ve Allah'a olan ilticasıyla bize kulluk vazifesini ve onun gereklerini öğretiyordu.

însan beşer olduğuna göre, ne kadar yükselme yarışma girer­se girsin, yine de, o her halükârda beşeriyet dairesini aşamaz. Beşer yâni insan fıtrat-ı aslîsinde ihsas ve şuur (hissetme ve sezme kabiliyeti) üzerine yaratılmıştır... Nimetin lezzetini, işkencenin acı­sını duymak... tnsan birincisine, yâni lezzete meyletmek, ikincisin­den, yâni elemden korkmak duygusu üzere yaratılmıştır.

Bu demek oluyor ki, Resûlullah, Rabbinin yolunda her türlü azab ve sıkıntıyı kabullenmek için nefsim alıştırmış iken, yine de o bütün bunlarla birlikte bir beşerdir. Sıkıntıdan acı, nimetten mut­luluk duyuyor.

Fakat bununla beraber Resûlullah, Rabbinin rızâsını kazanmak, kendi üzerine düşen kulluk borcunu ödemek için; elemleri ne olur­sa olsun sıkıntıyı, lezzetine rağmen, nimetlere ve refaha tercih edi­yor. Şübhesiz, sevab kazanmanın ve insana ait teklifin mânâsının ortaya çıkmasının sebebi budur.

İkinci Hikmet: Resûlullah (s.a.v.)'ın kavmiyle birlikte yaşadığı olayları düşündüğümüz zaman, bu olaylardaki eza ve cefanın ba-zan çok katı olduğunu görüyoruz. Ancak bu olayların tümünde de, Resûlullah'ı teselli etmek ve derdine ortak olmak için; ayrıca, nef­sinde elem ve sıkıntıların etkisiyle onu umutsuzluğa sokacak şeyle­rin doğmaması için; bu eziyetlere ve bu işkencelerin sonuçlarına karşı ilâhî bir cevab'niteliğini taşıyan lütufları görmekteyiz:

Resûlullah'm Taife hicret sahnesinde ve o hicrette, görevi ye­rine getirememenin verdiği azabla birlikte, işkencecilerin yönelttik­leri hakaret sahnesinde, arkasından koşan ve ona eziyet eden bu ip­sizlerin akılsızlıklarına karşı açık bir şekilde ilâhî bir protesto gö­rüyoruz: İpsizlerin kabalıklarından ve akılsızca yaptıkları işlerden dolayı Resûlullah1 tan özür dilediğini görüyoruz. Bu protesto ile özür dileme durumunu daha çok elinde üzüm salkımı bulunan bir tabak olduğu halde, Resûlullah'a doğru koşarak gelen ve sonun­da elini yüzünü ve ayaklarını öpmeye başlayan Hristîyan köle Ad-das'ın ortaya çıkışında görmekteyiz. Addas bu davranışlarını Re-sûlullah'ın bir peygamber olduğunu haber ahnca yapmaya başla­mıştı.

Şu akılsızların incitmelerinden dolayı, Resûîullah'tan özür dile­me tablosunu tasvir etmek için, olayı zikrettikten sonra Mustafa Sadık er-Rafii (rahjmehullah) 'nin şu sözlerini nakletmemiz bize ye­ter:

«Bu olayda kaderin sembolleri ne kadar da şaşırtıcı!...

Hayır, iyilik ve yücelik çabucak geliverdi ve şerri beyinsizliği ve düşüncesizliği protesto ile karşıladı. Düşmanlık dolu kelimeler­den sonra güzel sözler geldi.

Rebia'nm oğlu da, hem tslâm düşmanlarının en amansızlarıridan, hem de Kureyş'in ileri gelenlerinden ve Peygamberimizin amca­sı Ebû Tâlib'e gidip, Ebû Tâlib'in ondan elini çekmesini, kendileriy­le Peygamberimizin arasına girmemesini, veya iki gruptan biri he­lak oluncaya kadar onunla savaşacaklarını söyleyenler arasında bulunanlardandı. Bu duruma göre vahşi karakter, bu dinin getir­miş olduğu insani mânâsına dönüştü. Çünkü dinin geleceği fikir olacaktır...

Hristiyaniık îslâm ile kucaklaşmaya ve onu üstün kabul etmeye geldi. Çünkü kardeşin kardeşten yana olduğu gibi, sahih din de, sahih dinden yanadır. Ancak kardeşliğin akrabalık bağı kan, dinin akrabalık bağı ise imandır, akıldır...

Sonra kader, bu olayda kendi sembolünü halâvet dolu bir üzüm salkımı ile bütünleştirdi. Bismillah ile üzüm salkımından koparmak­ta, her çekirdeğinde bir ülke gizlenmiş olan çekirdek dolu koca İs­lâm salkımına âit bir sembol idi[58]».

Üçüncü Hikmet: Zeyd bin Hârise'nin, ipsiz sapsızların attığı taç­lardan Resûlullah'ı korumak için kendi vücudunu siper etmesi, hat­tâ başından birkaç da yara alması, îslâm da'vetçüerinin dâva lider­leri karşısındaki durumlarına güzel örnektir. Bir müslüman, haya­tını feda etmeyi dahi gerektirirse, kendi liderlerini korumak ve sa­vunmak için böyle yapmalıdır.

Sahâbe-i Kirâm'm durumu, Resûlullah'ı koruma hususunda iş­te böyle idi. Şu an Resûlullah aramızda bulunmadığına göre, ona ashabının koruduğu tarzda davranmamız mümkün olmaz. Çünkü bugün savunma başka tarzda gerçekleşiyor. O da şudur: İslâm dâ­vası uğrunda işkence ve sıkıntılardan çeknimememiz gerekir. Re-Sûlullah (s.a.v.)'m yüklendiği meşakkat ve gayretten kendi hissemi­ze düşeni almamız gerekir...

Aynı şekilde, her asırda ve her zamanda îslâm dâvası için Re-sûlullah'ın komutasına halef olan kişilerin bulunması gerektiğine göre, bütün müslümanlarm da o komutanın etrafında samimî bir ordu oluşturmaları ve Resûlullah aralarındaymış gibi, mallarını ve canlarını o komutanların yolunda feda etmeleri gerekir.

Dördüncü Hikmet: Resûlullah (s.a.v.), Nahle mevkiinde, gecele­yin namaz kılarken, cinlerden bir topluluğun onu dinlemek isteme­lerini bize nakleden İbn İshâk'ın bu rivayeti, cinlerin varlığına ve onların da mükellef olduklarına-, yine onlardan Allah'a ve Resûlü'ne inananlar olduğu gibi, inanmayan ve kâfir olanlar bulunduğuna de­lil teşkil etmektedir.

Bu delâlet, Ahkaf sûresinde: «Hani biz cinlerden bir topluluğu, Kur'an dinlesinler diye, sana doğru çevirmiştik..» âyetinde «...Ve sizi elem verici bir azabtan kurtarsın» âyetine kadar olan âyetler­le, Cin süresindeki âyetlerin açık bir şekilde bahsetme siyle kesinlik derecesine ulaşmıştır.

Ayrıca, İbn Ishâk ile İbn Hişâm'ın Siyret'inde rivây-t ettiği bu olayı, Buhâri, Müslim ve Tirmizî'nin de buna yakın bir şekilde ve daha açıklamalı olarak rivayet ettiklerini bilelim...

Buhârî'nin İbn Abbâs (r.a.)'dan sahih b'r senetle rivayet ettiği hadis şudur:

«Resûlullah (s.a.v.J, Ashâb-ı Kirâm'dan bir grubla birlikte, Sûk-ı Ukaz'a doğru yürüyorlardı. O vakit şeytanların gökten haber al­maları önlenmiş ve üstlerine akan yıldızlar gönderilmişti. Şeytanlar kendi grublarma döndüklerinde kendilerine: «Ne oluyor size? Ar­tık haber alamıyorsunuz?» ded'ler. Onlar da: «Bizimle gök haberi­nin arasına sed çekildi ve üstümüze akan yıldızlar gönderildi» de­diler. Şeytanlar kendi aralarında şöyle konuştular: «Bizimle gök ha­beri arasına mutlaka bir hâdise yüzünden sed çekilmiştir. Yeryüzü­nün doğularını ve batılarım, her tarafını dolaşınız ve sizinle gök ha­beri arasında sed çeken bu şeyin ne olduğunu keşfediniz.» Onlar da yeryüzünün doğularını ve batılarını dolaşmaya koyuldular. Ken­dileriyle gök haberinin arasına sed çeken bu şeyin ne olduğunu arı-yacaklardı. Şeytanların Tihâme mevkiine yönelen takımda Ukaz panayırına gitmek üzere Nahle'de bulunan Resûlullah'a rastladılar. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), ashabına sabah namazım kıldırmakta idi. Kur'ân'ı işitince kulak verdiler ve : -Vallahi» dediler. «Seninle gök haberi arasına giren şey işte budur.» Sonra oradan kendi kavim­lerine döndüler ve: «Ey kavmimiz!» dediler, «Biz, doğru yolu gös­teren ilginç bir Kur'an dinledik ve ona 'iman ettik. Artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.» Bunun üzerine, Allah (c.c), Pey­gamberine: «De ki, bana vahyolundu ki, cinlerden birtakım kimseler (okuduğum Kur'an'ı) dinledi...» âyetlerim indirdi... Resûl-i Ekrem'e yalnız cinlerin sözü vahyedilmiştir[59].

Bu, Müslim ve Tirmizî'nin rivayet ettiği ile ittifak halindedir. Yalnız, Müslim ve Tirmizî bu hadîsin baş tarafına: «Resûlullah cin­lere Kur'an'dan birşey okumadı ve onları da görmedi» cümlesini fazladan olarak rivayet etmiştir.

îbn Hacer, Fethü'l-Bâri'de şöyle diyor: «Buhâri bu cümleyi san­ki kasden terketmiştir. Çünkü îbn Mes'ûd (r.a.), Hz. Peygamber'in cinlere Kur'an  okuduğunu   kesin   olarak ifade ediyor.   Böylece   bu terketme işi İbn Abbas'ı nefyetmeye takdim edilmiş oluyor. Zaten Müslim buna işaret etmiştir. Müslim Sahih'inde, îbn Abbas hadisi­nin peşinde hemen İbn Mes'ûd'un, Hz. Peygamber'den: «Bana cin ta­ifesinin da'vetçisi geldi. Ben de yanlarına varıp onlara Kur'an oku­dum» buyurduğunu rivayet etmiştir[60]. Böylece aradaki farkı gider­mek mümkün oluyor. Yâni hâdisenin b'rden fazla olmasıyla iki ri­vayetin arasını bulmak mümkün oluyor.

Sonra hakikaten, Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin şu rivayetleri ile îbn îshâk'ın rivayeti iki yönden birbirinden ayrılıyor:

1- îbn îshâfc'm rivayeti, Resûlullah'ın ashabına namaz kıldır­dığına işaret etmemektedir. Hattâ onun tek başına namaz kıldığı belirtilmektedir.  Halbuki diğer rivayetler,  Peygamberimizin  asha­bına namaz kıldırdığını zikretmişlerdir.

2- îbn İshâk'm rivayetinde sabah namazı kaydı bulunmamak­tadır. Halbuki diğer rivayetler, Hz. Peygamber'in sabah namazı kıl­dırdığına kesin olarak işaret ediyorlar.

îbn îshâk'ın rivayetinde karışık bir durum yoktur. Ancak diğer rivayetler iki yönden karışıklık arzediyorlar:

a- Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in Tâii 'e gidiş ve dönüşünde Zeyd bin Hârise'nin dışında beraberinde kimse yoktu. Böyle olunca da onun ashabından bir gruba namaz kıldırdığı nasıl doğru olur?

b- Gerçekten, beş vakit namaz ancak İsrâ ve Mi'râc gecesinde farz kılınmıştı. Halbuki Muhakkikinden birçoklarının görüşüne gö­re Mi'râc olayı Hz. Peygamber'in Taife gidişinden sonra olmuştur. Bu duruma göre, onun sabah namazını kıldırmış olması nasıl doğru olabilir?

Birinci karışıklığın cevabı şudur: Resûlullah'ın Mekke yakınında bir yer olan Nahle mevkiine gelince, ashabından bazılarıyla kar­şılaşmış olması ve burada onlara sabah namazını kıldırması muh­temeldir.

İkinci karışıklığın cevabı da şöyledir: Cin hâdisesinin ve onların Resûlullah'tan Kur'an dinlemelerinin birden fazla tekrar edildiği söyleniyor. Bir defası İbn Abbas'tan, diğer defası da îbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet edilmiştir. Her ikisi de doğrudur. Muhakkik imam­larının tümünün sahib olduğu kanaat budur[61]. Bu kanaat, îsrâ ve Mi'râc hâdisesinin Taife  hicretten  sonra vuku bulduğu görüşüne göredir. Ama îsrâ ve Ml'râc hâdisesinin Taife hicretten önce oldu­ğu görüşüne göre ise, elbette bunda karışıklık yoktur...

Bunları bildikten sonra, bizim için önemli olan husus, bir müs-lümanın, cinlerin varlığına ve Yüce Allah'ın bizim gibi onları da kendisine ibâdet etmekle mükellef kıldığı, canlı varlıklar olduğuna iman etmesinin gerekli oluşudur. Eğer bizim duyularımız ve idrâk­lerimiz onları anlamıyorsa, bunun sebebi, Allahü Teâlâ'nın onların vücutlarını bizim gözlerimizde bulunan görme gücüne uygun bir şekilde yaratmamış olmasıdır. Yine bizim gözlerimizin sadece var­lıklardan belirli türleri, belirli ölçüde ve belirli şartlar altında gör­düğü bilinmektedir.

Cinlerin varlığı, bize kadar gelen kitab ve sünnetin mütevatir ve kesin haberlerine dayandığı ve mütevatir haberlerin durumu da zarûrat-ı diniyyeden bilindiği için, bütün müslümanlar, cinlerin var­lığını inkâr etmenin ve onların varlığında şübheye düşmenin din­den çıkmayı ve İslâm'dan ayrılmayı gerektirdiği üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü cinleri İnkâr etmek, zarurât-ı diniyyeden olarak bilinen birşeyi inkâr etmek demek olur. Ancak bu inkâr Yüce Al­lah'tan bize kadar gelip ulaşan mütevatir ve sadık bir haberi yalan­lamayı da içine alıyor.

Akıllı bir kişinin, ben ancak ilimle uyuşan şeylere inanırım di­ye iddiada bulunarak gaflet ve cehaletin en koyusuna düşmesi, cin­leri gözüyle görmediği ve elle tutamadığı için, cinlerin varlığına inanmamakla övünmeye kalkışması ona yakışmaz.

Şurası gayet açıktır ki, bu gibi, cehaleti gizleyip bilgiçlik tasla­mak; görme imkânı olmadığı için kesin olarak bilinen varlıkların birçoğunu inkâr etmeye sevkeder. Meşhur ilmi kural şöyledir: Bir­şeyi görmemek onun yok olmasını gerektirmez. Yâni aranan birşeyi görmemek haddi zatında onun kaybolduğunu veya mevcut olma­dığını gerektirmez.

Beşinci Hikmet: Resûlullah'ın şu Tâif seyahatinde gördüğü şey­lerin mâhiyeti ve göğüs gerdiği bu şeylerin onun nefsinde bıraktığı etki nedir?

Bu sorunun cevabı, Zeyd bin Hârise'nin Resûlullah'a: «Onlar se­ni Mekke'den çıkardıkları halde, yâ Resûlâllah, Mekke'ye nasıl dö­nersin?» diye sorduğu zaman Resûlullah'ın ona sükûnet ve güven içinde: «Ey Zeyd! A]lalı senin görmediğin yerden bir kapı açar. El­bette Allah, dinin yardımcısı, Resûlü'nün destekleyicisidir» buyur­masından açıkça anlaşılıyor...

O halde, Resûlullah (s.a.v.)'ın Mekke'de gördüğü katılık ve işkenceden sonra, Tâif'te karşılaştığı bu durumların onun Allah'a olan bağlılığı ve kararlılığı üzerinde herhangi bir etkisi yoktur.

Hayır vallahi, bu tahammül veya irade gücünün eseri olmadığı gibi insan tabiatından gelen özel bir kararlılık da değildir. Fakat o, Resûlullah'm kalbinde sabit olan nübüvvet inancıdır. Hz. Peygam­ber ts.a.v.), kendisinin, Rabbi'nin emrini yerine getirmesi ve Allah'ın kendisine yürümeyi emrettiği yolda yürümesinin zorunlu olduğu­nu biliyordu. Ve yine Allah'ın, kendi işini başarıya ulaştıracağında ve herşey için bir kadeı ta'yin ettiğinde şübhesi yoktu.

Bizim için burada eğitimle ilgili bir fayda vardır. O da, îslâm da'veti yolunda ortaya çıkan zorlukların ve meşakkatlerin bizi yü­rümekten alıkoymaması, iman hidâyeti ve onun yardımı üzere ol­duğumuz sürece, tembellik ruhunun içimizi kaplamaması gerekti­ğidir. Kim Allah'tan güç ve kuvvet isterse, o kişinin tembelliği ve ümitsizliği tanımaması gerekir. Çünkü emreden Allah'tır. Yine ger­çek yardımcının O olduğunda şübhe yoktur.

Tembellik, takatin kesilmesi ve ümitsizlik; yalnızca yolda arız olan mihnetler, meşakkatler ve Allah'ın emretmediği diğer yöntem­ler sebebiyle gelir. Çünkü, bu gibi hallerde çalışkan kişiler kendi şahsî güçlerine ve başbaşa kaldıkları kendi gayretlerine dayanırlar. Bunların tümünün muayyen bir beşeri çerçeve ile sınırlandırılmış olduğu malûmdur. Uzun meşakkatler, elemler ve işkenceler yüzün­den, zaten sınırlı olan beşer takat ve samimiyetinin ümitsizlik ve yıl­gınlığa dönüşmesi tabiîdir.[62]

 

8- İsra Ve Mi'rac Mûcizesi

 

îsrâ (Gece yürüyüşü) kelimesiyle, Yüce Allah'ın peygamberine Mekke'deki Mescid-i Haram'dan, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya ka­dar lütfettiği yolculuk kastedilir. Mi'râc kelimesi ise, bu yolculuğun ardından, Resûlullah'ı yüksek gök tabakalarına çıkarmak, sonra in­san, cin, melek ve diğer mahlûkatın bilgilerinin tükendiği sınıra ulaştırmak anlamında kullanılmaktadır. Bunların tümü bir gece için­de olmuştur.

Bu mucizenin tarihin tesbitinde; Bi'setin onun cu yılında mı, yoksa bundan sonra mı oldu diye ihtilâf edilmiştir. İbn Sa'd'm Ta-bakatü'l-Kübrâ'smdaki rivayetine göre Mi'rac hâdisesi hicretten on-sekiz ay önce olmuştur.

Müslümanların büyük çoğunluğu bu yolculuğun, ruh ve beden birliğinde olduğu kanaati üzerindedirler. Bunun için Mi'rac, Allah'­ın kendi Resûlü'ne ikram buyurduğu, hayret verici mucizelerinden biridir.

Mi'rac kıssasına gelince, onu Buharı ve Müslim uzun bir şekil­de rivayet etmiştir. Özet olarak şöyledir:

Mi'rac gecesinde, Resûlullah'a bir burak getirildi. Burak, eşek-ten büyük, katırdan küçük, adımını gözünün erişebildiği yerin ile­risine koyan bir binek hayvanıdır... Yine o gecede Resülullah (s.a. v.) Mescid-i Aksâ'ya girdi. Orada iki rek'at namaz kıldı. Sonra Ceb­rail Ca.s.) ona, süt dolu bir kâse ile yine şerbet dolu bir başka kâse getirdi. Resülullah süt dolu kâseyi içti. Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselâm: «Fıtratı seçtin» dedi. Yine o gecede birinci, ikinci, üçüncü... kat göğe çıkarıldı. Bu şekilde ta, Sidretü'l-Müntehâ'ya gö­türüldü. İşte o zaman Yüce Allah ona vahyedeceğini vahyetti. Beş vakit namaz o gecede farz kılındı. Aslında namaz, gece ve gündüzde elli vakit idi[63].

Ertesi gün sabah olunca ve Resülullah (s.a.v.) gördüğü şeyleri halka anlatınca müşrikler bu taze haberi birbirlerine anlatmak ve onunla alay etmek için öbek öbek toplanmaya başladılar. Bir kısım müşrikler, «Mademki oraya gittin ve içinde namaz kıldın» diyerek, Mescid-i Aksâ'yı kendilerine tasvir etmesini istediler. Resülullah Mes­cid-i Aksâ'yı ziyaret ettiği vakit; bakışlarıyla etrafı süzmeyi, duvar­larının sayısını ve şeklinde aklında tutmayı düşünmemişti. Bunun üze­rine Yüce Allah Mescid-i Aksâ'nm şeklini gözünün önüne getirdi de onların sordukları gibi tafsilâtlıca onun özelliklerini teker teker sa-yıverdl. Buhâri ve Müslim, Resûlullah'm şöyle buyurduğunu nakle­diyor: «JCureyş beni yalanlayınca, Hıcır'da ayağa kalktım. Yüce Al­lah benimle Beyt-i Makdis arasındaki uzaklığı giderdi. Ben de ona bakarak bütün özelliklerini onlara haber verdim.»

Bir kısım müşrikler Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e giderek onun Mi'rac olayını tasdik etmeyeceğini ve bu durumu yadırgayacağını umarak, Resûlullah'm söylediklerini ona anlattılar. Hemen Ebû Bekir (r.a.) : «Eğer bunu o söylediyse, mutlaka doğrudur. Ben bundan daha ak­la uzak görünenleri tereddütsüz kabul ediyorum...» diyerek onlara gerekli cevabı verdi.

îsrâ gecesinin sabahında, Cebrail Aleyhisselâm gelip Resûlul­lah'a namazın nasıl kılınacağım ve namaz vakitlerim öğretti. Zaten Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz farz kılınmadan önce Hz. ibrahim (a.s.)'in yaptığı gibi sabah ve akşamleyin ikişer rek'at namaz kı­lıyordu.[64]

 

İbretler Ve Öğütler

 

1- Peygamberimiz Ve Mucizeler Hakkında Birkaç Söz:

 

Bazı araştırmacılar, Resûlullah'ın hayatının basit bir beşeri ha­yat olduğunu tasvir etmekte, pek de mübalâğaya düşkündürler. Bu husus onun hayatının mucize ve hârikaların ötesinde sihirli bir ha­yat olmadığını açıklamadaki mübalâğadan dolayıdır. Onlar şunları da söylüyorlar: Zaten Hz. Muhammed mucize ve hârikaları hoş kar­şılamıyordu. Kendisinden mucize isteyenlere pek de iltifatta bulun­muyordu. Bu araştırmacılar şunu sürekli söylüyorlar: «Mucizeler ve hârikalar onun kendi işi değildir. Buna imkânı da yoktur.» Yine o araştırmacılar bu konuda Cenâb-ı Hakk'm şu- türlü: »De ki, o âyetler ancak Allah'ın katandandır[65]» âyetlerini sık sık delil gösteri­yorlar ve hep okuyucunun kafasında; «Hz. Peygamberin yaşayışı­nın, Allah'ın sadık peygamberlerin desteklediği mucize ve hârika­lardan büsbütün uzak olduğu...» fikrini yerleştirmek istiyorlar.

Resûlullah'ın siyreti hakkındaki bu düşüncenin kaynağım araş­tırdığımız zaman, onun aslında Gustav Le Bon, Oğuste Comte, Hu-me, Goldziher ve benzeri müsteşriklerin fikirleri olduğunu görü­yoruz. Bu nazariyenin esası ve sebebi öncelikle bu mucizeleri yara­tana imanın olmayışıdır. Çünkü Allah'a iman, gönüllere iyice yer­leşince, bundan sonra diğer şeylere iman etmek kolay olur. Böyle olunca da artık şu dünyada mucize diye isimlendirmeye değer hiç­bir şey kalmaz...

Müsteşriklerin bu görüşünü müslümanlardan bir grub hemen mal bulmuş mağribî gibi kapıverdi. Zaten tslâ mdünyasının en bü­yük talihsizliği de, müslümanların, bu yabancıların fikirlerini etra­fa yaymak için tüm gayretlerini ve bilgilerini seferber etmeleri ol­muştu. Aslında onların Avrupa içinde doğan ilmi uyanış görüntü­süyle gözlerinin kamaşmasından ve yabancıların süslü yalanlarıy­la büyülenmelerinden başka bir sebeb yoktu. Bu müslümanların ba­şında Şeyh Muhammed Abduh, M. Ferid Vecdi ve Hüseyin Heykel gibi kişiler gelmektedir.

İslâm'a karşı fikri savaş açan ve İslâm'a şübhe sokmak isteyen müsteşrikler, etraflarına bakınca; bizzat mü si umanlardan bazı kişi­lerin ifadelerinde; müslümanları dinlerinden şübheye sokmak ve kendi görüşlerini benimsetebilmek için yeni fırsat ve imkânlar bul­dular. Yine onların bu sözleri îslâm düşmanlarına, kafalarda dinsiz­lik fikirlerini yerleştirmek, îslâm akidesini değiştirmek için eski usul­lerini kullanmaya da ihtiyaç bırakmadı.

Bu müslüman aydınlar, Resûlullah'ın: kahramanlık, dâhilik, ko­mutanlık gibi muayyen vasıflarını, çarpıcı ve övücü cümlelerle gün­deme getirme yolunu seçtiler. Aynı zamanda, onlar, müslümanların kafasında, Resûlullah'ın yepyeni bir portresini çizebilmek için, ak­lın kavrayamadığı hârika ve mucizelerden uzak bir şekilde genel hayatını anlatmakta mübalâğaya girdiler. Onların ifadelerinde Hz. Peygamber'in hayatı bazan «Dâhi Muhammed», bazan «Komutan Muhammed», bazan da «Kahraman Muhammed» şeklini alıyordu. Fakat bunların hepsinde, her halükârda «Nebi ve Resul Muhammed» sıfatını örtmesine özen gösteriliyordu.

Zira Vahiy, hârika ve gaybiyatı ihtiva eden nübüvvet gerçekle­rinin tümü, (bu kahramanlık ve dehâ ta'birlerinin yayılma işlemi sonunda) mucizelerin başında «vahiy ve nübüvvet» bulunduğuna göre, o «Resul Muhammed™ sıfatıyla birlikte bir efsaneler âlemine fırlatılıp atılmış oluyordu Böyle olunca da, tabiî olarak; Resûlullah1-ın etrafında çeşitli milletlerin ve insanların çoğalması, onun bay­rağı altına girmesi, herkesin onun da'vetine doğru koşmasının se­bebi, yalnızca onun dehâsı ve komutanlığıdır diye düşünülecekti!.. Bakınız, kendilerine hedef olarak seçtikleri şey açık bir şekilde yeni bir isimlendirme gibi, «Müslümanlar» yerine «Muhammedîler» keli­mesini yaymakta kendini gösteriyor.

Biz, ilmî bir araştırmanın ışığı altında, hakikati ortaya koymak için çaba sarfettiğimiz zaman, Hz. Muhammed gerçeğinde bu ta­savvur ve tahayyülün yeri nedir, görülecektir:

a) Biz, Resûlullah'ın hayatında açıkça kendini gösteren »vahiy olayım» (bu konuda yeterli açıklama yapılmıştı) enine boyuna dü­şünmeye koyulduğumuz zaman, Resûlullah'taki en bariz sıfatın, «Nü­büvvet» sıfatı olduğunu görüyoruz. Bu konuda ne şek, ne de şübhe vardır. Nübüvvet, bizim duyu ölçülerimize uymayan, gaybî mânâ­lardan biridir. O halde, hârika ve mucizenin mânâsı, Resûlullah'ın asli hüviyyetinde gizlidir. Buna göre Peygamberimizin mucizelerini inkâr etmeleri mümkün olmuyor; ancak nübüvvetin mânâsını yık­makla ve onları Resûlullah'ın hayatından çıkarıp atmakla mümkün oluyor. Bu da, açıkça dinin kendisini inkâr etmekle eşit olur. Müs­teşriklerden ve araştırmacılardan bazıları; sadece Resûlullah'ın ze­kâsını, dehâsını, kahramanlığını ve işleri yönetmedeki kabiliyyetini açıklamakla yetinerek; bu niyetlerini sözlerinde gizleseler de neti­ceyi beyan eden öncülleri söylemeleri yetip artıyor bile. Çünkü, ön­cüleri kabul ettikten sonra netice kendiliğinden gelir...

Birçokları âciz kaldıktan sonra neticeyi açık açık söylüyorlar. Nitekim Simli Şümmeyil'in, «Dine inanmayı, müstahil olan mucizeye inanmak», diye tanımladığı gibi...[66]

Dinin aslında şek veya inkâr bulununca, mucizelerin parçaları­nı inkâr veya isbat etme hususunda bir araştırmaya girmesinin hiç bir anlamı olmadığını herkes bilir.

b) Resûlullah'ın hayatını ve hayatındaki bir kısım olayları ak­lımıza getirdiğimiz zaman, Allahü Teâlâ'nın, onun eliyle birçok mu­cizeyi yarattığını görüyoruz. Onları kabul etmemeye bir sebeb ol­madığı gibi reddetmeye de imkân yoktur. Çünkü o mucizeler bize kadar mütevatir ve sağlam senetlerle nakledilmiştir. O hadisler ke­sinlik derecesine ulaşmıştır.

Mübarek parmaklarının arasından su akmasını bildiren hadîs bunlardan biridir. Buhârî bu hadisi, Kitâbül-Vuzû'da Müslim, Ki-tâbü'l-Fedâü'de, İmam Mâlik Muvatta'm, Kitâbü't-Tahâre bahsinde rivayet etmiştir. Yine aynı hadisi birçok hadis imâmı, çeşitli tarik­lerle rivayet etmişlerdir. Zürkani, Kurtubi'den şunu nakleder: Re­sûlullah'ın parmaklarından su akması büyük topluluklar huzurunda birkaç yerde tekerrür etmiştir. Birçok tarikden gelmiştir ki, onla­rın toplamı, mânevi tevatürden elde edilmiş kesin ilim ifade eder[67].

Müşrikler Resûlullah'tan, ayı ikiye bölmesini istedikleri vakit, Resûlullah'ın devrinde gerçekleşen înşikak-ı kamer (ayın ikiye bö­lünmesi) mucizesini ihtiva eden hadîs de bunlardan biridir, Buhârî bu hadisi, Kitâbü'l-Ehâdîsi'l-Enbıyâ bölümündn Müslim Kitâbü's-Sı-fâti'l-Kıyâme bölümünde ve bunların dışında dıger hadîs imamları da rivayet etmişlerdir. îbn Kesir hadisler sağlam senetlerle nakledilmiştir. înşikak-ı kamer mûcizesinn Peygamberi­mizin zamanında vukubulduğu ve bu mucizenin in suni hayrette bırakan mucizelerden biri olduğu üzerinde bütün ulema ittifak ha­lindedir[68]» demiştir.

Isrâ ve Mi'rac hadisi de bunlardan biridir ki, biz o münâsebet­le bu konuyu burada açıkladık. îsrâ ve Mi.rac hadisi «Müttefekun aleyh» dir. Sübûtunun kat'iyyeti inkâr edilemez. îsrâ ve Mi'rac mu­cizesinin Peygamberimizin mucizelerinden en barizi olduğu bütün müslümanların icmaıyla sabittir.

Ne tuhaftır ki; mucizelerin ve hârikaların ismini bile Resûlul-lah'ın hayatıyla yaklaştırmayan ve sanki, dâhilik sadece Resûlullah'a aitmiş gibi, dâhilik sıfatını sürekli gündeme getiren bu adamlar, sıhhati kat'iyyet derecesine ulaşmış olan bazı mütevatir hadîsleri görmezlikten ve bilmezlikten geliyorlar. Onlar, bu tür hadîsler san­ki hadîs kitablarmda yokmuş gibi, ne müsbet, ne de menfî yönden onlardan hiç bahsetmiyorlar. Halbuki o hadîslerden herbiri için on­dan fazla tarik sayılabilir.

Bu hadisleri bilmezlikten gelmelerinin sebebi, bu hadîslere bak­tıkları zaman karşılaşacakları zor ve müşkil durumdan kaçabilmek içindir. Çünkü bu durum, onların kafalarında dönüp duran naza­riye üe açık seçik bir şekilde çelişmektedir[69].

c) Mucize, düşünce ve tefekkür nezdinde, müşahhas bir mânâsı olmayan kelimedir. Onunla ancak mücerret izafî bir mânâ kaste­dilir. Halk ıstılahında yerleşmiş bulunan mânâsına göre mucize, âdet ve alışılagelmiş şeylerin dışına çıkan her iş ve durum demek­tir. Her alışılagelmiş olan şeyler zamanın ve asırların değişmesiyle değişiverir. Kültürlerin, anlayışların ve ilimlerin çeşitli olması se­bebiyle çeşitlilik arzeder. Nice işler vardır ki; bir zamanlar muci­ze iken, bugün bilinen ve alışılagelmiş şeylere dönüşmüştür. Kültür­süz ve ilkel insanlar arasında mucize oluverir... Her akıllı insanın anladığı hakikat şudur ki; alışılagelen ve alışılagelmişin dışında ka­lan herşey aslında bir mucizedir.

Bu duruma göre yıldızlar bir mucize, saman yollarının hareke­ti bir mucize, çekim kanunu bir mucize; insandaki sinir sistemi bir mucize, kan dolaşımı bir mucize; insanda bulunan ruh bir mucize, insan da başlı  başına bir  mucizedir.  İnsana   «Metafizik   bir canlı» «bilinmez, gaib canlı» diye isim veren Fransız âlimi ve edibi Chateau-briand'ın bu ifadesi, ne kadar da ince bir seziştir!..

Ancak, insan -uzun alışkanlıktan ve âdetin sürüp gitmesinden dolayı- bütün bunların mucize yönünü ve mucizenin değerini unu­tuyor. İnsan aldanarak ve bilmeyerek mucizeyi alışkanlık haline gelen şeylerle, aniden karşı karşıya gelmesi olarak telakki edebili­yor. Sonra belli bir zaman geçince, alıştığı ve itiyat haline getirdiği şeylerden eşyaya olan imanı veya inkârı için ölçü ediniyor. İnsan medeniyette ve ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu da insanın aca-ib bir cehaletidir.

İnsanın basit düşüncesi bile bütün çıplaklığıyla açıklıyor ki, bu kâinatın tümünü mucize olarak yaratan Allah'a, bu kâinata bir di­ğer mucize ilâve etmesi veya âlemi üzerine inşâ ettiği sistemin bir kısmında değişiklik yapması çok zor gelmez. Nitekim İngiliz müs­teşrik William Jones, bu mealde şu görüşü ileri sürmektedir:

«Âlemi yaratan kudret, ondan birşeyi çıkarıp atmaktan veya birşey ilâve etmekten âciz değildir. Akla göre bu tasavvur dışıdır, demek kolaydır. Fakat o, tasavvur dışıdır denilen şey yine de âle­min yaratılışı derecesinde tasavvur dışı değildir.»

Demek oluyor ki, bu âlem mevcut olmasaydı ve mucize ile hâ­rikaları inkâr edenlerden ve bunların varlığını düşünmeyenlerden bi­rine denilseydi ki; şöyle bir âlem yaratılacak. Şübhesiz ki, o, daha baştan şöyle cevab verecekti: Hayır, bu tasavvur dışıdır. O kişinin bu düşünceyi reddetmesi, mucizelerden herhangi birini tasavvur et­meyi inkârdan daha beterdir...

Her müslümamn Resûlullah'ı ve Yüce Allah'ın ona ikram bu­yurduğu mucizeleri böyle anlaması gerekir.

2- O güne kadar Resûlullah'ın başından geçen olaylar arasın­da îsra ve Mi'rac mucizesinin yeri:

O güne kadar Resûlullah, Kureyş'ten her türlü işkenceyi gör­müştü. O işkencelerden bir diğeri de, Taife yaptığı hicret esnasın­da vukubulmuştu. Olayın açıklaması, yukarıda1 geçti. Hz. Peygam­ber, Rabia Oğulları'nın bağında dinlenmek gayesiyle oturduktan son­ra Rabbi'ne ettiği dua ve münâcatta; her kiş'nin başına gelebilecek duygusallık ve yardıma muhtaçlık hali görülmüştür. Bu da, insanın, Allah'a karşı ubûdiyyetin'n bir görüntüsüdür. Ve Resûlullah'ın bu ilticasında, şanı Yüce Allah'a şikâyetinin ve O'nun yardımıyla afi­yetini istemesinin anlamı ortaya çıktı!..

Belki de o, başına gelen hâdiselerin, birşeyden ötürü Allah'ın kendisine gadablanmış olması sebebiyle vuku bulmuş olacağından korkmuştu. Bu yüzden de, duasının arasında şunu da demişti; «Eğer bana kızgınlığın yoksa, çektiklerimin hiçbirine aldırış etmem.»

Bunlardan sonra, Isrâ ve Mi'rac ziyafeti Allah tarafından ona bir ikram olarak, azim ve kararlılığını yenilemek için gelmişti. Yi­ne Mi'rac, Resûlullah'ın kavminden çektiği eza ve cefaların, Allah'­ın kendisini terketmesi veya ona kızması yüzünden değil de; an­cak bunların Allah'ın bir kanunu olduğuna ve her zaman, her asır­da İslâm da'vetinin kanununun böyle olduğuna işaret etsin diye geldi.

3- Resûlullah'uı, geceleyin Mescidi Aksâ'ya götürülüşündekİ mnfti

Gerçekten, Hz. Peygamber'in Beyt-i Maks'e götürülmesi ile ora­dan da yedi kat göklere çıkarılışının aynı anda olması, Mescid-i Ak-sâ'nın Allah katındaki mevkisine ve kudsiyetine işaret etmektedir. Yine îsa Aleyhisselâm'ın getirdiği ile Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ge­tirdiği arasındaki sağlam alâkaya ve bütün peygamberlerin ara­sında, Allah kendileriyle gönderdiği tek din bağının bulunduğuna İşaret etmektedir.

Yine bunda bir işaret vardır ki, o da her asırda yaşayan müs-lümanlar tarafından bu mukaddes bölgenin muhafazasının ve her türlü düşman müdahalesinden korunmasının gerekli olduğudur. San­ki ilâhi hikmet, bugünün müslumanlarını, bu mukaddes yer üze­rinde bulunan Yahudiler karşısında perişan olmamaya, korkaklığa kapümamaya ve gevşememeye; bu mukaddes yerden yahudileri te­mizlemeye ve orayı tekrar eski sahipleri olan mü'minlere iade et­meye çağırıyor.

Anlayan kim? Belki de bu yüce yolculuğun etkisiyledir ki, Sa-lâhaddin Eyyûbi (Allah rahmet eylesin) ya zafer, ya ölüm diyerek bu büyük savaşa atılmıştı. Haçlıları geri püskürtünceye kadar, bu mukaddes bölgede haçlı saldırılarını kırmak için bütün gayretini sarfetmişti ve sonunda haçlılar, eli boş olarak geri dönmek zorun­da kalmışlardı.

4- Cebrail Aleyhisselam, Resûlullah'a süt ve şerbet sunduğu zaman, Resûlullah'ın sütü şerbete tercih etmesi, İslâm'ın fıtrat dini olduğuna sembolik bir işarettir. Yâni bu öyle bir dindir ki; ahkâmın da,  akidesinde  hep,  insanın fıtratının  gereği  olan şeylerle  uyum sağlar, insanda bulunan temiz fıtratla, sonradan arız olan şeyler, yâni onunla aykırılık teşkil eden şeyler İslâm'da yoktur. Şayet fıtrat, uzunluğu ve boyutları olan bir vücut olsaydı, elbette İslam din ona yetecek kadar geniş bir elbise olurdu!..

İslâm'ın geniş alanlara yayıl mas ındaki ve insanlar tarafındar çabucak kabul görmesindeki sırlarin en önemlisi budur. Yani fıtral dini oluşudur. Çünkü, insan medeniyet yolunda ne kadar yükselir se yükselsin, maddi mutluluk da onu ne kadar bürürse bürüsün yine o, fıtratın gereklerine cevab vermek için aramaya devam ede cek ve tabiatına ters düşen inanç ve ödevler bağından kurtulmaya çabalıyacaktır. İslâm ise, beşer fıtratında bulunan bu yönelişleri ce vablandıracak biricik nizamdır...                                        

5- İsrâ ve Mi'rac hem ruh, hem cesetle birlikte olmuştu. Mü tekaddiminden ve Müteahhlrînden bütün müslümanlar bunun üze rinde ittifak etmişlerdir. Nevevi, Müslim şerhinde şöyle diyor:

«İnsanların ekserisinin, seleften çoğunluğun, kel âmâlardan, ha dişçilerden ve fıkıhçılardan müteahhir imamların tümünün üzerin de bulunduğu kanaat şudur ki; Resûlullah cesediyle, Mi'rac'a götü­rüldü. Hadîslere vâkıf olanlar ve araştırmacılar bilirler ki, hadisle! de buna delâlet etmektedir. O halde yeni bir delil olmaksızın o ha­dîslerin zahirinden sapmak doğru değildir. Onları böylece anlamak ta muhal birşey değil ki, te'vîle ihtiyaç duyulsun[70]».

îbn Hacer de Buhârİ Şerhi'nde diyor ki: «Gerçekten îsrâ v< Mi'rac aynı gecede, uyanıklık halinde ve (cesedle ruhî her ikis birlikte gerçekleşmiştir. Hadİsçilerden, kelâmcılardan ve fakihlerder cumhûr-u ulemâ bu kanaate sahiptirler. Sahih haberlerin zahir: onun üzerinde ittifak halindedir. Bunlardan uzaklaşmak uygunsu2 olur. Çünkü onda akılla tenakuza düşecek bir durum yoktur ki, te'-vile ihtiyaç duyuİsun[71]

Isrâ ve Mi'rac'ın; beden ile ruhun birlikte olduğunda şübheye mahal bırakmayan bir delil de; yukarıda zikretmiş olduğumuz, Ku-reyş müşriklerinin bu olayı alaya almaları, şaşkınlıkla karşılama­ları ve Peygamberimizi yalanlamada acele etmeleridir. Çünkü mes'e-le sadece bir rü'ya mes'elesi olsaydı ve Resûlullah bunu bir rü'ya şeklinde onlara haber verseydi; onların bu olaya şaşmalarına, göz­lerinde büyütmelerine ve inkâr etmelerine gerek kalmazdı. Çünkü uykuda görülen şeylerin belli bir sının yoktur. Bilâkis bu gibi bir rü'yayı görmek o vakit müslümana da, kâfire de caiz olur. Eğer iş böyle olsaydı, elbette, müşrikler Resûlullah'ı susturmak maksa­dıyla ondan Mescidi Aksâ'nın özelliklerini, kapılarını ve duvarları­nı sormazlardı.

Bu mucizenin nasıl gerçekleştiğine ve aklın bunu nasıl değer­lendirdiğine gelince, kâinat ve hayat mucizelerinden her mucize nasıl gercekleşiyorsa o da öyle gerçekleşmiştir. Biz biraz önce de­miştik ki, bu kâinatta olup bitenlerin tümü mucizeden başka birşey değildir. Akıl bunların tümünü kolaylıkla ve basit bir şekilde kav­radığı gibi, yine mucizeleri de kolaylıkla ve basit bir şekilde kavra­ması mümkün olur.

6- İsra ve Mİ'rac hususunda bilgi edinirken «İbn Abbas'm Mİ'-racı» adiyle anılan kitaba başvurmaktan sakınmak gerek. O kitab, senedi ve aslı olmayan bâtıl sözlerin, toplanmasından meydana gel­miş. Bu işi yapan adam bu yalanlarını İbn Abbas'a istinad ettirme­yi istemiş. Her aklı başında ve birazcık ilimden nasibi olan herkes bilir ki, tbn Abbas bu safsatalardan beridir. Ve o böyle, Mi'rac ko­nusunda herhangi bir kitab yazmamıştır. Zaten kitab yazma hare­keti ancak Emevilerin sonlarına doğru ortaya çıkmıştır.

Kötü niyetli kişiler bu kitaba vâkıf olunca, ve o kitabta Resû-lullah'a nisbet edilmiş yalan ve asılsız sözlerden halkın çoğunun imanını sarsacak n'telıkte olanlarını görünce, onlar, hemen bu ki­tabı piyasaya sürdü. Ve o kitabın, İbn Abbas'a atfedilmiş yalan lar olduğunu ve içindeki hadislerin tümünün asılsız sözler olduğunu bildikleri halde herkesten önce bu kitabı savunmaya başladılar[72]. Fa­kat bu yalan, eğer onda m uslu m ani arın fikirlerini bozacak ve onları dinlerinde şûbheye sevkedecek birşey varsa, hemen bu yalan on­larca çabucak doğruya dönüşür.[73]

 

9- Resûlullahın Kendini Kabilelere Takdim Etmesi Ve Ensar'ın Müslüman Olmaya Başlaması

 

Resûlullah (s.a.v.) bu dönemde, her yıl Kabe'yi ziyarete gelen kabilelere, hac mevsimi süresince, kendisini arz ediyor, onlara Kur'-an okuyor ve onları Allah'ın birliğine çağırıyordu. Ama hiçbir kim­se ona cevab vermiyordu, lbn Sa'd, Tabakat'ında diyor ki:

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem, her yıl hac mevsimi gelince, konak yerlerindeki hacıların ardından Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarına gidiyor, onlara Rabbinin emirlerini tebliğ edinceye kadar kendisini'korumalarını istiyor. Buna karşılık da kendilerine Cennet verileceğini va'dediyordu. Yine de kendisine yardım edecek bir kimseyi bulamıyordu. Hz. Peygamber onlara; «Ey insanlar! La ilahe illallah, deyiniz ki kurtuluşa eresiniz. Onun sayesinde Arap­ların başına hükümdar olasınız, Arap olmayanlar da size boyun eğe... Eğer siz iman ederseniz Cennetin sahipleri olursunuz» diyor­du. Ebû Leheb de, Peygamberimizin arkasından gidiyor, o sözlerini bitirince hemen: «Sakın ha, ona boyun eğmeyin, onun sözlerine ku­lak asmayın. Çünkü o, yalancıdır, sâbii (yıldıza tapan) bir kişidir» diyor. Onlar da en çirkin sözlerle Resûlullah'ı reddediyorlar ve ona hakaret ediyorlardı[74].

tbn İshâk, Zührİ'den şunu naklediyor:

Resûlullah (s.a.v.), Ukaz panayırında Âmir bin Sa'saa oğulları oymağına geldi. Onları Allah'a çağırdı. Kendisini korumalarını tek­lif etti. Onların arasında Beyhara bin Firas adında bir adam, «Val­lahi, eğer ben Kureyş kabilesine mensub olsam, bu genci tutar el­de eder ve bütün Araplara hakim olabilirim» dedi. Peygamberimize de dönüp: «Eğer biz, senin üzerinde bulunduğun işde, sana tabi ve yardımcı olur da, Allah seni muhaliflerine hâkim kılacak olursa, senden sonra bu hâkimiyet bize kalır, bizim olur mu?» diye sordu. Peygamberimiz de ona cevaben: «-Emir ve irade Allah'ındır. O ha­kimiyeti dilediğine ihsan eder» buyurdu. Bunun üzerine Beyhara: «Biz senin için  bütün Arapların oklarına,  düşmanlıklarına  göğüs gerip, hedef olalım, Allah seni başarıya eriştirince de bu içe biz­den başkaları konsun, senin işinin bize gereği yok- diyerek yüz çe­virdi[75].

Resûlullah'ın bi'setin onbirinci yılında her yıl olduğu gibi yine kabilelere kendisini korumalarım teklif etmişti. Resûlullah (s.a.v.) Akabe (Mina ile Mekke arasında bir yer, Akabe taşlan orda atılır) de İken, Allah'ın kendilerine hayır m ur ad ettiği Hazrec kabilesin­den küçük bir kafileye rastladı. Onlara:

- Siz kimlersiniz? diye sordu. Onlar da:

- Hazrec kabilesinden bir kafileyiz,  dediler.   Peygamberimiz:

- «Yahudilerin komşuları ve müttefikleri misiniz?» diye sordu. Onlar da:

- Evet, dediler. Peygamberimiz onlara:

- «Sizinle konuşmak üzere biraz oturmaz mısınız?» diye rica etti. Onlar da:  -Olur» dediler ve Peygamberimizle birlikte oturdu­lar. Peygamberimiz onları, Allah'ın birliğine  iman etmeye da'vet etti. Onlara İslâm'ı sundu ve bir miktar Kur'an okudu.

Hazrecliler Yahudilerle birlikte aym şehirde yaşadıklarından dolayı gönülleri İslâm'ı kabul etmeye hazırdı. Yahudilerin kitab ve ilim sahibi oldukları bilinmekteydi. Yahudilerle onlar arasında ne zaman bir "anlaşmazlık veya savaş çıksa, Yahudiler onlara: «Şimdi bir peygamber gönderilmek üzeredir. Vakit iyice yaklaştı. Biz ona tabi olacağız, İrem ve Ad kavmi gibi sizin de kökünüzü kazıyaca­ğız» diyerek tehdit ediyorlardı.

Resûlullah (s.a.v.) bu birkaç kişiyle konuşunca ve onları İslâm'a da'vet edince birbirlerine bakarak şöyle dediler:. «Dikkat edin! Val­lahi bu, Yahudilerin size, geleceğini haber verdiği ve onunla sizi tehdit ettikleri peygamber olsa gerek. Sakın Yahudiler ona inanmak ve tâbi olmakta sizi geçmesinler!

Bunun üzerine hemen Peygamberimizin da'vetini kabul ve İs­lâm dininden kendilerine anlatılmış olan şeyleri tasdik ettiler. Pey­gamberimize hitaben: «Biz kavmimizi hem kendi aralarında, hem de yabancı bir topluluğa karşı düşmanlık ve kötülük üzerine bıra­kıp geldik. Belki Allah, onları da senin sayende biraraya toplar. Biz hemen dönüp onları da senin buyruğuna da'vet edecek, bu dinden kabul ettiğimiz şeyleri onlara da anlatacağız. Eğer Allah onları bu din üzerinde toplar,  birleştirirse;  senden daha aziz  ve  şerefli bir kimse olmaz» dediler. Sonra gelecek hac mevsiminde tekrar buluş­mayı va'dederek izin alıp gittiler[76].

 

10- Birinci Akabe Bey’atı

 

îslâm dini bu yıl içerisinde Medine'ye yayıldı. Ertesi yü gelin­ce, Peygamberimiz hac mevsiminde, Ensâr'dan on iki kişiyi karşı­ladı. Akabe'de buluştular. Bu birinci Akabe idi. Onlar Resûlullah'a kadınların bey'atı tarzında bey'at ettiler. Bir diğer deyişle, R«sülul-lah onlara cihad ve harb etmek üzere bir teklifte bulunmamıştı. (Ka­dınların bey'atı, Mekke Fethi'nin ikinci günü, erkeklerin bey'atı bittikten sonra olmuştu!..) Birinci Akabe bey'atında bulunanlar ara­sında, Es'ad bin Zürâre, Râfi bin Mâlik, Ubâde bin Sâmit ve Ebû'l-Heysem bin et-Tayyihan gibi kişiler vardı.

Ubâde bin Sâmit, bu bey'at etme olayını şöyle anlatıyor:

Biz on iki kişi idik. Resûlullah bize şöyle buyurdu: «Geliniz, Al­lah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın; hırsızlık etmemek, zina yapma­mak, çocuklarınızı öldürmemek, yalan dolanla hiçbir kimseye iftira atmamak, hayırlı bir İşte bana muhalefet etmemek üzere bana bey'­at edin! Sizden, verdiği sözde duranın ecir ve mükâfatını Allah üze­rine almıştır. Kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de, ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa, bu ona keffâret olur. Kim de bunlardan, yine insanlık haliyle birini işler de, işlediği o suçu Al­lah gizler açığa vurmazsa, onun işi de Allah'a kalır. Allah dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır.» Ubâde bin Sabit: «Biz bu şekil­de Resûlullah'a bey'at ettik» demiştir[77].                     '

Medineliler memleketlerine dönmek isteyince, Resûlullah (s.a.v.) onlarla birlikte Mus'ab bin Umeyr'i gönderdi. Ve ona, Medinelile-re Kur'an okumasını, İslâm'ı öğretmesini, itikad .ve ibâdetler husu­sunda onlara geniş bilgi vermesini emretti. Bundan dolayı ona, Me­dine'nin Kur'an öğreticisi adı verildi.

Bunlardan dolayı Yüce Allah insanı iki görevle mükellef kildi:

a - îslâm şeriatını ve toplumunu İkâme etmek. b-Bu uğurda, sağa sola sapmadan, dikenli ve çileli yolda yü­rümek.

Şimdi biz, Resûlullah (s.a.v.)'in da'vetinin onbirinci yılının başında gözükmeye başlayan bu meyvalar ve bu meyvaların oluş key­fiyeti ile, onların hususiyeti üzerinde düşünelim:

1- Bu beklenilen meyvalar, Resûlullah'm kendi kavminden uzak olarak, Kureyş'in dışından geldi. Halbuki Resûlullah Kureyş'le birlikte yaşıyor ve onlarla temas kuruyordu. Niçin böyle oldu?

Biz bu kitabın baş taraflarında demiştik ki; Allah'ın, akıllara durgunluk veren hikmeti, İslâm da'vetinin kaynağı ve karakteri hu­susunda düşünen bir kişiye, öyle bir yön çizmiş ki, o yolla ilerler­ken asla şübheye düşmez ve kolayca inanır. Onunla diğer ideoloji­ler ve dâvalar arasında herhangi bir benzerlik bulamaz: Bunun için, Resûlullah okuma - yazması oîmayan bir ümmi idi. Yine bunun için, o herhangi bir medeniyetle ilişki kurmamış ve herhangi bir medeniyete veya belirli bir kültürü tanımamış ümmilerden oluşan bir milletin içinden peygamber olarak seçilmişti. Bundan dolayı Yüce Allah onu, üstün ahlâkın temizlik ve dürüstlüğün sembolü ola­rak yaratmıştı.

Bunun için, tlâhi kader, Resûlullah'm ilk yardımcılarının, kendi çevre ve toplumunun dışında olmasını gerekli gördü. Ta ki, herhan­gi biri, onun davetine, kendi toplum şartlarının ve kavminin arzu­larının nüfuz ettiği bir milliyetçilik dâvası gözüyle bakmasın.

Hakikatta, düşünen bir kişi için, görülebilen mucizelerin en açık­larından biri de şudur: İslâm'a dil uzatacak herhangi bir adam için açık bir kapı bulunmasın diye, tlâhi bir el, Da'vet-i Nebeviyye'nin hayatım her taraftan kuşatıvermiş.

Bizzat yabancı araştırmacılardan birinin söyledikleri de bu tarz­dadır. «İslâm Aleminin Bugünü» adlı kitabta, Dient'in şu sözü nak­ledilmektedir:

«Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatını katıksız bir Avrupalı üslûp­la tenkid etmeye uğraşan şu müsteşrikler, mü&lümanlarm tümünün, kendi peygamberlerinin siyreti üzerinde ittifak etmiş oldukları hu­susları yıksınlar diye uzun incelemeler yaparak ve kendi içinde dö­nen bu davalarıyla çeyrek asır geçirdiler. Bu uzun, detaylı ve de­rin incelemelerden sonra onların Siyret-i Nebeviyye'nin meşhur ri­vayetlerini ve yerleşmiş görüşleri yıkmaya güçlerinin yetmesi gere­kirdi. Acaba onların lehine, bunlardan hiçbir şey değişti mi? Bu so­ruya cevab Şu olacaktır: Onlar yeni en küçük birşeyin isbatını bile başaramadılar. Bilâkis biz bu Fransız, İngiliz, Alman, Belçikalı ve Hollandalı müsteşriklerin ileri sürdükleri yeni görüşler üzerinde dik­katimizi derinleştirdiğimiz vakit; karışıklıktan başka birşey görremiyoruz. Okuyucu onlardan birinin yalanladığı görüşü bir başka­sının doğruladığını görecektir[78]».

2- Medinelilerin, islâm'ı nasıl kabul etmeye başladıkları hu­susunda, sıraladığımız durumları düşününce de Yüce Allah'ın İs­lâm da'vetinin kabul görmesi için Medine hayatım ve çevresini ha­zırladığı; ayrıca, Medine halkının gönlünde bu dini kabul etmek için bir şuur oluşturduğu görülür. O halde, bu şuur hazırlığının kaynak­ları nedir?

Medine-i Münevvere'nin halkı, müşrik olan Araplardan yerliler­le, Arap Yanmadası'nm çeşitli yönlerinden buraya göç etmiş Yahu­dilerden oluşmuş, karışık bir toplum idi. Müşrik Araplar, iki büyük kabileye ayrılıyorlardı. Biri Evs, diğeri Hazrec kabilesi idi.

Yahudiler de üç büyük kabile idiler: Beni Kurayza, Beni Nadir, Beni Kay mika.

Yahudiler, âdetleri olduğu gibi, Evs ve Hazrec kabileleri ara­sına kin tohumlan ekinceye kadar uzun süre entrikalar çevirdiler. Bunun üzerine Araplar, kendi aralarında, insanı değirmen gibi Övü-ten sürekli savaşlarda birbirlerini yemeye başladılar. Muhammed bin Abdulvehhab, «Muhtasar-u Siyreti'r-Resûl» adlı kitabında, onlar arasında savaşın yirmi yıl devam ettiğini söylüyor[79].

Bu uzun süren düşmanlık badiresi içinde; Evs ve Hazrec kabi­lelerinden herbiri Yahudi kabilelerinden biriyle antlaşma yapmış­lardı. Evs kabilesi Beni Kurayza ile, Hazrec kabilesi ise Beni Nadir ve Beni Kaynuka ile yeminleşmişti. Aralarındaki savaşların sonun­cusu, Buas savaşı olmuştu. Bu savaş hicretten birkaç yıl önce olmuş­tu. O korkunç bir gündü. O gün reislerinin çoğu ölmüştü.

Bu sırada, Yahudilerle Araplar arasında ne zaman bir anlaşmaz­lık çıksa, Yahudiler Arapları; bir peygamberin peygamberlik vakti­nin yaklaştığını, kendilerinin onun bağlılarından olacaklarını ve o peygamberle birlikte Ad ve İrem kavimleri gibi onları Öldürecekle­rini söyleyerek tehdit ederlerdi.

Bu şartlar, Medine halkını bu y«»ni dine yönelmeye şevketti. Onları bu dine kuvvetli ümitlerle bağladı. Belki Arapların safları o dinin üstünlüğü ile birleşti. Eski güçlerini kazandılar, dağınıklıkları düzeldi. Aralarındaki anlaşmazlık sebebleri yok olup gitti.

İlâhi hikmet Medine'nin, dünyanın her tarafına yayılan İslâm selinin çıkış yeri olmasını gerekli gördüğü için; İbn KayyınVın Zadü'1-Mead adlı kitabında dediği gibi; Allah'ın Resulüne yaptığı İyi­liklerden biri de Medine'ye hicretin hazırlaması olmuştu.

3- Daha önce de dediğimiz gibi, Medine halkının, ileri gelen­lerinden bir toplumun İslâm'ı kabul etmeleri, Birinci Akabe Blatı'n-da gerçekleşmişti. Onların müslümaniıklarının şekli nasıldır? Islamın onlara yüklediği sorumlulukların sınırı nedir?

Onların müslümaniıklarının yalnızca şehadet kelimesini söyle­mekten ibaret olmadığını görmüştük. Bilâkis onların müslümanlık-lari; şehadet kelimesini dil ile söyleyip, kalb ile tasdik ettikten sonra da, Hesûlullah'a verdikleri ahde bağlılık şeklinde olmuştu. Resûlul-lah onlardan, İslâm'ın genel prensiplerine, ahlâkına ve nizamına tu­tunma yolunda; gidişatlarım İslâm boyası ile boyamalarını, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamalarını, hırsızlık yapmamalarını, zina et­memelerini, çocuklarım öldürmemeleri, birbirlerine Adice iftiralarda bulunmamalarım, Resûlullah'ın kendilerine emrettiği herhangi bir iyi işde ona muhalefet etmemelerini vaad olarak almıştı.[80]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Resûlullah'ın, bi'setinden beri geçen yıllar süresince karşılaştı­ğı olayların karakter indeki değişimin, nasıl başladığına, dikkat ede­lim:

Sabrın sonucu devşirilmeye. cehd ve gayret meyvesini verme­ye başladı. Da'vet filizi kuvvetlenip ürün versin diye gövdeleri üze­rine dikilmeye başladı.

Fakat biz müjde ve sonuçlardan bahsetmeden Önce. bir kere daha Hz. Peygamber'in bu eşsiz sabrının karakterini araştırmaya döneceğiz.

Resûlullah'ın, kendisine her türlü musibet Ve çileyi tattırmak için elinden geleni geri bırakmayan'kavmi Kureyş'i, islâm'a da'vet etmekte hiçbir kusur etmediğini gördük. Bilâkis, o hac mevsimi mü­nâsebetiyle, Mekke dışından çeşitli yön ve yörelerden gelen Arap kabilelerinin arasına giriyor, bir rehber gibi, kendisini onlara tanı­tıyor, onları Allah ile alışverişe ve Tevhid hazinesine da'vet ediyor, böylece onların arasında gidip geliyordu. Ama yine de kendisine olumlu cevab veren hiçbir kimseyi göremiyordu. İmam Ahmed ve Sünen sahipleri ile Hakim, Resûlullah (s.a.v.)'ın hac mevsiminde  halka takdim edip, şöyle buyurduğunu rivayet ediyorlar!

«Beni kavmine götürecek ve onlarla tanıştıracak bir kişi yok mu? ÇCinkü Kureyş, Rabbinln kelâmını tebliğ etmeme engel olu­yor[81]».

Bi'setin onbirinci yılı... Resûlullah (anam ve babam ona feda olsun) sükûn ve rahatlık olmayan bir hayatla karşı karşıya, Kureyş her dakika, onu öldürme fırsatını kolluyor; başından aşağı her çe­şit işkence ve belâyı dökmekle meşgul. Ama bütün bunlar onun kararlığından hiçbir şeyi eksiltmiyor, güç ve kuvvetinden hiçbir şeyi azaltmıyor.

Bi'setaı onbirinci yılı... Resûlullah (s.a.v.) ise; kavminin, kom­şularının, etrafım saran kabilelerin ve bütün toplulukların arasın­da (yurdunda); gariplut, zulmet ve korkunç tehlikelerle karşı kar­şıya... Fakat bütün bunlardan dolayı ümitsizliğe kapılmıyor, meta­netini yitirmiyor. Bunların hiçbiri, onun Rabbiyle olan dostluğuna hiçbir yan etkide bulunmuyor.

Bi'setin onbirinci yılı... Sabırla cihad Allah yolunda birleşir. Bu bir mahsul, dünyanın doğusuna ve batısına yayılacak olan bü­yük ve coşkun, İslam selinin doğmasına bir yoldur. O İslâm selinin önünde Bizans'ın kuvveti dize gelir, onun karşısında İran'ın aza­meti yere kapanır. Onun gücünden dolayı, medeniyetlerin ve nizam­ların tıim, değerleri erir, gider...

Cihadın, sabrın ve sıkıntılara girmenin bir bedeli, bir karşılığı vardır. Onlar olmadan, islâm toplumunun temellerini kurmak Al­lah'a göre çok kolay olur. Fakat Allah'ın kendi kulları hakkındaki kanunu budur. Allah, kullarının kendi güç ve kuvveti karşısında kendisine, isler istemez boyun eğmelerini dilediği gibi, yine kulla­rının kendisine ibâdet etmelerini, ihtiyari olarak da olsa emretmek­tedir.

Allah'a kulluk etmek, gayret sarfetmeden gerçekleşmez. $ehid olma isteği veya Allah yolunda işkenceye uğramadan mü'min mü­nafıktan ayrılmaz. İnsanın hiçbir gayret sarfetmeden ganimetlere konması adalet prensibine ters düşer.

Bunlar, Resûlullah'ın kurmakla görevlendiği İslâm toplumunu, belirleyici işaretlerinin başında gelir. Halka şehadet kelimesini tel­kin edip, sonra fesad çıkarmalarına, isyan etmelerine ve doğru yol­dan uzaklaşmalarına göz yumarken; onların şehadet kelimesini sa­dece dilleriyle tekrar etmelerine itibar etmek iş değildir. Doğrusu bir insan, şehadet kelimesini tasdik edip, helâli helâl ve haramı da haram olarak kabul edip, Allah'ın emrettiği farzları tasdik ettiği zaman, müslüman ismini alması doğru olur. Fakat bu şunun için doğru olur: Allah'ın birliğini, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygam­berliğini tasdik etmek yalnızca bir anahtardır. İslâm toplumunu kur­mak, onun düzen ve prensiplerini gerçekleştirmek için bir vesiledir. Bütün işlerde hâkimiyeti Allah'a bırakmak gerekir. Allah'ın birli­ğine, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğine iman, nerede bu­lunursa, Allah'ın hâkimiyetine imanı, onun şeriat ve prensiplerine uyma zaruretini ortaya koyar.

Yapma kanun ve düzenlerin etkilediği bir kısım insanlar, mın çok az bir kısmını benimseyip, diğerlerini atmayı istemelerin­den dolayı takındıkları tavır tuhafın tuhafıdır kit onlar şu kâinatın yaratıcısı ve sahibiyle âdeta sulh ve uzlaşmaya benzer bir tutum içine giriyorlar... Kendilerine göre uzlaşma yolu, toplum hayatıyla ilgili konuları, İslâm'la kendi aralarında paylaşmaktır. Buna göre, toplumsal kurumlardan camilerle diğer ibâdet hususları, İslâm'a ait olacak. Bu sahada İslâm insanlara İstediği şekilde hükmedecek. Toplumun düzeni, kanunları ve ahlâki' davranışları kendilerine Ait olacak. Böylece onlar istedikleri g;bi birtakım değişiklikler ve dü­zenlemeler yapabilecekler...

Eğer kendilerine peygamberler gönderilip de onların peygam­berliklerini yalanlayan azgınlar ve tanrılıklarım ilân eden kişiler, peygamberlerin İslâm'a davetleri karşısında çözüm yolunu anlamış olsalardı; yani kendi hâkimiyetlerinden vazgeçmekle mükellef olma­dıkları, kanun ve nizamlarından herhangi bir şeyi terketmedikleri halde do müslüman olabilecekleri söylenmiş olsa, İslâm'a girmek­ten ve ona itaatlerini. açıklamaktan kaçınmazlardı. Ve bütün bu haklarına karşılık, bir cümleyi devamlı söylemekte veya bazı âyin­leri yapmakta, pek de cimri davranmazlardı. Fakat onlar biliyor­lardı ki bu din, önce onlara nizam ve hükümlere uyma ödevini yük­leyecek, kanun yapma ve hüküm koymanın yalnızca Allah'a âit olduğunu kabul ettirecek, işte bunun için onlar, Allah ve Resulü ile anlaşmazlığa düştüler ve müslumanlıklarım açıklamak onlara güç geldi.

Bu hakikati açıklamak ve İslâm'ı yalnızca bir kısım ibâdetler ve kelimelerden ibaretmiş gibi anlamaktan sakındırmak için Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: -Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce in­dirilen kitablara iman ettik diye boş iddiada bulunanlara bakmaz mısm! O azgın şeytan önünde muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki

onu (şeytanı) tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise, onları dö­nüşsüz bir sapıklığa düşürmek ister[82]».

Şu kadar var ki, bu bey'atın esasları arasında cihadla alâkalı bir maddeye rastlamıyoruz. Bunun sebebi şudur: Henüz cihad ve savaş o vakit farz kılınmamışta. Bunun için Resûlullah'ın, bu onikl kişi ile yaptığı bey'at cihada işaret etmekten uzaktı. Siyret ravileri-nin, bu bey'at kadınların bey'atı şeklinde olmuştur demelerinin ma­nası budur.

4- ResûluUah'ın, Allah'ın dinine da'vet görevi ile görevlendi­rilmiş olduğunda şübhe yoktur. Çünkü o, Allah'ın bütün insanlara gönderdiği bir elçidir. Allah'ın çağrısını tebliğ etmek onun için mutlaka gereklidir. Fakat İslâm'a giren bu insanların ödevleri ne­lerdi? Bu da'vet yükü ile alâkaları ne idi?

Bu sorulara en güzel cevabı, Resûlullah'ın Mus'ab zin Umeyr'i, Medine halkını İslâm'a da'vet etmek, onlara Kur'an okumayı, na­maz kılmayı ve Kur'an hükümlerini öğretmek için bu oniki kişi ile birlikte Medine'ye göndermesinde buluyoruz.

Mus'ab bin Umeyr, Resülullah (s.a.v.)'ın emrini yerine getir­mekle mutlu olarak Mekke'den ayrıldı. O Medine halkını İslâm'a çağırmaya, onlara Kur'an okumaya ve onlara Allah'ın hükümleri­ni tebliğ etmeye başladı. Bir defasında elinde mızrak onu öldürmek isteyen bir adam onun yanına gelmişti. O bu adama yalnız Allah'ın kitabından, İslâm'ın bazı hükümlerini bildiren Kur'an'dan bir kı­sım okudu ve sonunda adam mızrağını bırakıp onun meclisine otur­du. Muvahhid bir müslüman olarak Kuran ve İslâm ahkâmını öğ­renmeye başladı. Böylece Medine döneminde müslümanlık öyle bir yayıldı ki, her yerde konuşulan sadece İslâm idi.

Peki bu Mus'ab bin Umeyr kimdir?

Bu zât Mekke'nin en zenginlerinden birinin çocuğuydu. Akran­ları içinde en şık giyineni idi. İslâm'a girince bütün bu imkânla­rını bir yana itti. Ve Resûlullah'ın ardında İslâm da'vetine hizmete koyuldu. Bu uğurda her türlü azabı tatmaya ve her güçlüğe göğüs germeye devam etti. Tâ Uhud'da şehid oluncaya kadar... Uhud sa­vaşında şehid düştüğü zaman vücuduna kefen olarak sarılacak bir elbisesi bile yoktu. Başını örtüyorlar ayakları açılıyor, ayaklarını örtüyorlar başı açık kalıyordu. Durumu Resûlullah'a haber verdiklerinde, gençliğinde refah içinde yaşayan bu gence ağladı ve şöyle bu­yurdu: -Elbisesini vücudunun üst kısmına koyunuz. Ayak tarafını tzhir[83] ile örtünüz[84]».

îslâmi da'vette yalnızca nebilerin ve resullerin veya halifeleri­nin kendilerinden sonra gelen vârisleri olan âlimlerin üzerinde dur­mak pek önemli değildir. Çünkü İslâm da'veti, bizzat İslâm ger­çeğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hiçbir zaman müslüman, durumu veya işi ve ihtisası ne olursa olsun, da'vet görevini yerine getirme­de kendisini sorumsuz sayamaz. Çünkü İslâm da'vetinin hakikati «iyiliği emretmek, kötülükten vazgeçirmek» ten ibarettir. Bu da, Is-lâmdaki cihadın tüm mânâsının toplamıdır. Herkes biliyor ki, cîhad her müslümanın sürekli uyması gereken farzlardan biridir.

Buradan da anlaşılıyor ki, İslâm toplumunda müslümanlardan belirli bir gruba «din adamları» unvanını vermenin ne yeri, ne de anlamı vardır. İslâm dinine giren her kişi, mevkisi ve ihtisas ala­nı ne olursa olsun, bu din uğrunda cihad etmek üzere, Allah'a ve Resulüne bey'at etmiştir. İster erkek olsun, isterse kadın, isterse âlim olsun, isterse câhil; gerektiği vakit cihad bunların üzerine farz olur. Zaten m üsl umanların hepsi bu dinin adamlarıdır. Al la nü Teâlâ onlardan Cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın almıştır. Onların Allah'ın dinini uygulama, şeriatına yardım etme yolunda mallarım ve canlarını seferber etmeleri gerekir.

Bilinen bir gerçektir ki, bu cihad ve da'vet mes'elesi ayrı, şe­riatın kesin naslan ışığı altında müslumanlara, hayatta karşılaşa­cakları müşkülleri, ulemanın ictihad yoluyla halletmesi ayrı şov... Bu ihtisas ve yol göstermedir. Bir sınıf ve imtiyaz doğurmaz.[85]

 

11- İkinci Akabe Bey'atı

 

Mus'ab bin Umeyr ertesi yılın hac mevsiminde (Bi'setİn onüçün-cü yılında) Medineli müslümanlardan büyük bir toplulukla birlikte Mekke'ye gelmişti. Medineli müşrikler, hacıların arasında gizlene­rek Mekke'ye doğru yola çıkmışlardı.

Muhammed bin İshâk. Kâab bin Mâlik'ten şöyle rivayet ediyor: Biz, Teşrik günlerinin ortasında Akabe'de Resûulllah'la buluş­mak üzere sözleşmiştik. Hac görevlerimiz bitip, Resûlullah ile bu­luşmayı kararlaştırdığımız gece gelince, bu gece kavmimizle birllkte kafilemizin yanında yatmıştık. Gecenin üçte biri geçince» biz gizr İlce birer ikişer kişilik grublar halinde konak yerimizden ayrılıp Re-sûlullah ile sözleştiğimiz yere geldik. Akabe yakınındaki vadide top­landık. Toplam yetmişüç kişi idik. Beraberimizde iki tane do kadın vardı: Kâab'ın kızı Nüscybe ile Amr bin Adiyy'in kızı Esma idi.

Kâab bin Mâlik sözüne devamla:

Biz vadide toplanmış Resûlullah'ı beklerken, O, amcası Abbas bin Abdülmuttalib ile birlikte çıkageldi. Bizim topluluk söze başladı ve şöyle dediler:

«Bizden, Rabbin için ve kendin için islediğin şeyi al...» Resû» lullah da onlarla konuştu ve sonra Kur'an okudu. Onları Allah'a çağırdı ve İslâm'a teşvik etti. Sonra: -Bana her yönden yardım ede­ceğinize, yanınıza vardığımda kendinizi, kadınlarınızı ve çocukları­nızı esirgeyip korudunuğuz şeylerden beni de esirgeyip koruyaca­ğınıza kesin söz istiyorum sizden...» diye buyurdu.

Bunun üzerine hemen Berâ bin Ma'rur, Resûl-i Ekrem'in elini tutup: «Evet yâ Resûlâllah! Seni hak dinle gönderen Allah'a hamdol-sun ki, kendimizi ve kadınlarımızı koruyup esirgediğimiz şeyler­den seni de korur, esirgeriz! Biz hemen bey'at ediyoruz! Biz, val­lahi, savaş ve silâh erleriyiz. Buna atadan, dededen mirasçı olduk» dedi.

Berâ bin Ma'rur konuşurken, Ebû Heysem bin Teyylhan söze karışarak: «Ey Allah'ın elçisi! Bizimle o adamlar (yahudiler) ara­sında sözleşme var. Biz bu hareketimizle onu kesip atmış oluruz. Biz bunu yaparsak, Allah seni muzaffer kıldıktan sonra bizi bıra­kıp tekrar kavmine, Mekke'ye dönersen bizim halimiz nice olur?» dedi.

.Bu sözler üzerine Peygamberimiz gülümsedi ve: «Benim kanım, sizin karunızdır. oiz benim kanımı isterseniz, ben de sizin kanınızı İsterim! Siz kanınızı akıtırsanız, ben de kanımı akıtırım! Ben siz­denim, siz de bendensiniz! Siz kiminle savaşırsanız, ben de onunla savaşırım. Siz kiminle barış yaparsanız ben de onunla barışırım* buyurdu.

Resûlullah (s.a.v.) onlara: «İçinizde bana on iki kişi gösteriniz ki, her biri kavimlerini temsil etsinler- buyurmuştu, Onlar da Haz-rec kabilesinden dokuz kişi, Evs kabilesinden de üç kişi olmak üze­re aralarından on iki temsilci çıkardılar. Onların seçimi tamamla­nınca, peygamberimiz temsilcilere; -Havarilerin İsa bin Meryem'e karşı kavimlerinden dolayı kefil oldukları gibi siz de kavminizin kefilsiniz.   Ben de kavmimin  -Müslüman olanların kefiliyim»   bu Resûlullah'ın elinin üstüne elini ilk koyan kişi Berâ bin Maf-rur oldu. Ondan sonra bütün topluluk bey'at etti. Kâab bin Mâlik sözüne şöyle devam eder:

Biz bey'at edince, Resuluİlah fs.a.v.) şöyle buyurdu: «Hemen ko­nak yerlerinize dönün.» Abbas bin Ubâde bin Nevİel de Resûlüllah'a: «Seni hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki, istediğin takdir­de, yarın sabah Mina'da bulunan halkın üzerine kılıçlarımızla sal­dırıp, onları kılıçtan geçiririz» dedi. Peygamberimiz: «Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Fakat siz yerlerinize dö­nünüz» diye buyurdu. Biz yatacak yerlerimize döndük. Sabaha ka­dar uyuduk. Sabah olunca, Kureyş ulularından bazıları geldi ve: «Ey Hazrec topluluğu! Bize ulaşan habere göre; siz adamımıza gelmiş, kendisini aramızdan çıkarıp götürmek, bizimle savaşmak üzere ara­nızda sözleşmişsiniz. Vallahi Arap kabileleri arasında, sizinle sava­şa girmekten duyduğumuz nefret kadar nefret duyacağımız bir ka­bile yoktun!» dediler. Ayrıca hiçbir şeyden haberi olmayan müşrik hemşehrilerimize gittiler. Onlar da Allah'a yemin ederek; «Böyle birşey olmadı. Biz böyle birşey bilmiyoruz» dediler. Kureyş'in ileri gelenleri de onların gerçekten birşey bilmediklerine kanaat getirdi­ler. Olayın tanığı olan Kâab bin Mâlik diyor ki, «Biz bu olup biten­lere hiç ses çıkarmıyor, sadece birbirimizin yüzüne bakıyorduk.»

Halk hac işini bitirip Mina'dan ayrılmıştı. Mekkeli müşrikler, Akabe bey'atı olayını araştırmaktan geri durmadılar. Neticede işin gerçekten olduğunu tesbit ettiler. Bizim arkamızdan adamlar çıka­rarak Ezahir[86] mevkiinde Sa'd bin Ubâde ile Münzir bin Amr'a ye­tiştiler. İkisi de kabile temsilcisi idi. Münzir'e güç getiremediklerin­den o kaçıp kurtuldu. Fakat Sadi tutup yakaladılar. Ellerini deve­sinin kolanı ile boynuna bağladılar. Sonra onu döverek ve alnında­ki saçlanndan tutup sürükleyerek Mekke'ye kadar götürdüler.» Olayı Sad şöyle anlatıyor:

«Vallahi, ben onların ellerindeydim. Beni sürüklüyorlardı. Bir­denbire onların arasından bjr adam bana doğru geldi. Bana: «Vah, vah! Yazık oluyor sana! Seninle Kureyg'ten herhangi bir adam arar-sında dostluk veya bir sözleşme yok mu?» dedi. Ben de: «Evet, var! Vallahi ben vaktiyle Cübeyr bin Mut'imi de, Haris bin Ümeyye'yi de memleketimizde ticaret yaparken haksızlık edenlere karşı koru­muştum» dedim. O da: «Yazık oluyor sana! Bu iki adamı adlarıyla yüksek sesle çağır» dedi. Ben de dediği gibi yaptım. Bunun üzerine

Mut'im bin Adiyye ile Haris bin Ümeyye gelip beni onların elinden kurtardılar.»

tbn Hişâm anlatıyor:

Yüce Allah, Resûlullah için savaşa izin verdiği vakit, Birinci Akabe bey'atının şartlarının dışında, harb ile ilgili birtakım şartlar koşuldu. Birinci Akabe bey'atı kadınlar bey'atı şeklinde olmuştu. Bunun sebebi de, Allah o zaman, henüz Resûlü'ne savaşma izni ver­memişti. Yüce Allah, Resûlü'ne savaş izni verince ve İkinci Akabe bey'atında siyah ve kırmızı savaş (Araplarla ve Arap olmayanlarla yapılan savaş kasdediliyor) üzere, onlardan biat etmelerini isteyin­ce, kendini ve Rabbinin dinini korumalarım şart koşarak onlardan söz aldı. Sözlerinde durmak kaydıyla onlara Cennet verileceğini ha­ber verdi.

Ubâde bin Sâmit: «Biz Resul ullah'a neş'eli ve neş'esiz zamanla­rımızda, darlıkta da, genişlikte de; emirlerine boyun eğip, itaat ede­ceğimize; kendi işinde münakaşa etmeyeceğimize, hiçbir kınayıcı-nın kınamasından korkmayacağımıza, ne olursak olalım, Allah yo­lunda ve Allah için hakkı söyleyeceğimize, iyiliği buyurup kötülük­ten sakındıracağımıza kesin söz verdik» dedi.

Resûlullaha, harbe izin verilmesi için, inen ilk âyet Cenab-ı Hakk'ın şu mübarek sözüdür:

«Kendilerine savaş açılan mü "m inlere (kâfirlere karşı savaş İçin) izin verildi. Çünkü onlar, zulme uğradılar. Şübhe yok ki Allah, mü­minlere zafer vermeye kadirdir. Mü'minler o mazlumlardır ki «— Rab-bimiz Allah'tır- demelerinden başka bir sebeb olmaksızın, yurtla­rından haksız yere çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını (müşrikleri) bir kısmı ile (mü'minlerle) defetmeseydi, içlerinde Al­lah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler elbette yıkılırdı. Muhakkak ki Allah dinine yardım edene yardım edecek, zafer verecektir. Şübhe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, herşeye galibdir[87]»

 

İbretler Ve Öğütler

 

Şu İkinci Akabe bey'atı, Birinci Akabe bey'atı ile özde birleşir. Her ikisi de; Resûlullah1 in huzurunda, İslâm'a girmeyi ilân etme, Allah'ın dinine samimiyetle bağlanma, emirlere boyun eğip, itaat etme ve peygamberin  emirlerine  koşma konusunda kesin  söz  al-' maktır.

Ancak biz, Birinci Akabe bey'aü ile İkinci Akabe bey'alı ara­sında gözden geçirmeye ve incelemeye değer iki önemli fark görü­yoruz:

Birinci Fark: Medine halkından birincisinde, bey'at edenlerin sa­yısı sadece on kişi iken, ikincisinde, aralarında iki tane de kadın olmak üzere, sayıları yetmiş küsur kişiye varmaktadır.

Bu on iki kişi, birinci yılda, evlerinde uzlete çekilip, kendi ken­dileriyle yetinmekle kalmayıp, bilâkis etrafında bulunan, kadın-er-kek herkese İslâm'ı yaymak, onlara Kur'an okuyup Kur'an'ın ah­kâm ve nizamını açıklamak üzere Medine'ye dönmüşlerdi. Bunun için, îslâm bir yıl içinde Medine'de büyük bir hızla yayıldı. Hattâ Medine'de islâm'ın girmediği ev kalmadı. Her evin halkı, her za­man, İslâm'dan, İslâm'ın özelliklerinden ve onun hükümlerinden bahseder olmuştu.

İşte her yerde ve her dönemde Müslümanın ödevi budur...

İkinci Fark: Birinci bey'ata konulan maddeler, güç kullanarak yapılan cihada işaret etmekten uzaktır. Fakat ikincisinde bu, işaret yollu ifade edilmiştir. Hattâ, her yolla, Resûlullah'ı ve dâvasını sa . vunma zarureti ile cihad zarureti açıkça ifade edilmiştir.

Bu farkın sebebi şuradan ileri gelmektedir. Birinci Akabe bey'-atında bulunan kişiler, ertesi yıl hac mevsiminde ve aynı yerde Re-sûlullah ile tekrar buluşmak üzere, o an Müslüman olanlardan da­ha büyük bir kalabalıkla dönmek ve sözleşmeleri ile bey'atlarını tek­rar yenilemek için izin alıp gitmişlerdi.

Madem ki, henüz savaş için izin gelmemişti ve bu bey'at eden kişiler, bir yıl sonra tekrar Resûlullah ile buluşacaklar, öyle ise sa­vaşmak için söz vermeyi gerektiren bir durum yoktur.

O halde, birinci bey'at, daha sonra kadınların yaptığı bey'atın maddelerini taşıdığına ve bu maddelerin de sınırlı tutulduğuna gö­re, geçici bir bey'at oluyordu.

İkinci bey'ata gelince o, Resûlullah'm Medine'ye yapacağı hic-" rete temel teşkil etmiştir. Bunun için ikinci Akabe bey'atı, Medine'­ye hicretten sonra meşruiyeti tamamlanacak olan prensipleri kap­samaktaydı. Bu prensiplerin başında cihad ve da'veti kuvvet kul­lanarak savunma- gelmekteydi. Cihad, her ne kadar Mekke'de meş­ruiyetine izin verilmemiş olsa bile, yine de bir hükümdür. Ama Al­lah Azze ve Celle, bunun yakın bir gelecekte meşru kılınacağını Re-sûlullah'a ilham etmişti.

Buradadan da anlıyoruz ki, islâm'da savaşın meşru kılınışı, sahih olan görüşe göre, ancak Resûlullah'ın hicretinden sonra olmuştur, îbn Hişâm'ın siyretlndeki «Cihad, tkinci Akabe bey'atında, hicret­ten önce meşru kılındı» sözünden anlaşılan mânâ doğru değildir. İkinci Akabe bey'atının maddelerinde, savaşın o zaman meşru kı­lındığına dair bir işaret bulunmamaktadır. Çünkü Resûlullah (s. aV) Medinelilerden geleceğe dönük olarak, yâni kendisi onların yanına hicret edeceği ve onların yanında ikamet edeceği için cihad sözü almıştı. Yukarıda zikri geçen Abbas bin Ubâde'nin şu: «Seni hak dinle gönderen Allah'a andolsun ki, istediğin takdirde yarın sabah, M in a'da bulunan halkın üzerine kılıçlarımızla saldırır, kılıç­tan geçiririz» sözüne karşılık Peygamberimizin: «Bize henüz bu şe­kilde hareket etmemiz emrolunmadı. Fakat siz, yerlerinize dönünüz» şeklindeki cevabında, buna delil bulunmaktadır.

Cihad ve cihadın meşruiyeti hususunda ilk inen âyetin şu aşağıdaki âyet -olduğunda ittifak vardır:

«Kendilerine savaş açılan mü'minlere (kâfirlere karşı savaş için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şübhe yok ki, Allah mü'­minlere zafer vermeye kadirdir[88]». Timizi, Nesaî ve diğerleri îbn Abbas'tan şu hadîsi rivayet etmişlerdir. İbn Abbas (r.a.) şöyle de­di : «Resûlullah (s.a.v.) Mekke'den dışarı çıkarılınca, Ebû Bekir (r. a.) : «Peygamberlerini çıkardılar - Biz Allah'tan geldik, yine Al­lah'a dönücüleriz - ama onlar mutlaka kırılacaklardır. dedi. îbn Ab­bas diyor ki, Allahü Teâlâ: «Kendilerine karşı savaş açılan mü'min­lere (kâfirlerle savaşmak için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğ­radılar. Şübhe yok ki, Allah mü'minlere zafer vermeye kadirdir» âyetini indirince; Hz. Ebû Bekir (r.a.î dedi ki: «İleride savaş olaca­ğını kesinlikle anladım..[89]». Bütün bunlardan şu iki husus ortaya çıkıyor:

1- Savaş başlamadan önce, İslâm'ı tanıtmak, ona çağrıda bu­lunmak, delillerini ortaya koymak ve islâm'ın anlaşılmasında engel olacak problemleri çözmek en münasib olanıdır. Bu hususun, ciha­dın ilk merhalelerinden olduğunda şübhe yoktur.  Bunun için, bu merhaleyi gerçekleştirmek, sorumluluğunda tüm müslümanlann müş­terek olduğu bir farz-i kifâyedir.

2- Allah'ın kendi   kullarına   sığınıp   saklanacakları   bir kale mesabesinde olan Dârü'l-îslâm   (İslâm yurdu)   bulununcaya kadar, onlara savaş ödevini yüklememesi, O'nun merhametinin sonucu-suydu. îşte bundan dolayı İslâm'da ilk yurt (Dârü'l-lslâm) Medine-i Münevvere olmuştu.[90]

 

12- Cîhad Ve Cihadın Farz Kılınmasın Hakkında Genel Bir Açıklama

 

Madem ki, bu araştırma bizi cihad ve savaş hakkında bahset­me noktasına kadar getirecek, o halde burada cihadın kendisi, meş­ruiyeti ve geçirdiği dönemler üzerinde doğru ve sağlam görüşü açık­lamamız için bir miktar durmamız,gerekir.

Hadîs ilmi, İslâm'a Jikri savaş açan batılıların, hakkı bâtıl ile karıştırmak ve İslâm'a şubhe sokmak için açık kapı bulmaya uğ­raştıkları en önemli fırsat olma özelliğini hâlâ koruyor.

İslâm düşmanlarının nazarında, kendilerini korkuya salan ve dehşete düşüren İslâm esaslarının en tehlikelisinin cihad olduğunu okuyucu öğrendiği zaman; onların tüm düşüncelerini, özellikle ci­hadın meşruiyeti hususunda odaklaştırdıklarma şaşmayacak!... İs­lâm düşmanları çok iyi anlıyorlar ki, cihad ruhu yeniden müslü-manların gönlünde alevlenir ve müsl umanların hayatında tekrar stki sahibi olursa, o zaman, İslâmî hareketle cihadın kazanacağı önemi hiçbir kuvvet durduramıyacaktır. Bundan dolayı da bu nok­tada yapılacak ilk iş o İslâm selini durdurmak olacaktır.

Biz bu açıklamada; önce cihadın anlamını, İslâm'daki gayesini, geçirdiği merhaleleri ve nihayet en son karar kıldığı merhaleyi açık­layacağız. Daha sonra da onun anlamına karışmış safsataları ve anlaşılması güç olan taksimatı açıklamaya çalışacağız.

Cihadın anlamına gelince: O îslâmî toplumu kurmak ve Allah kelimesini yükseltmek için bu uğurda gayret sarfetmek demekt.r. Savaşarak gayret göstermek cihad türlerinden biridir. İslâm'da ci­hadın gayesi ise yine İslâm toplumunu kurmak ve gerçek İslâmî devleti oluşturmaktır...

Cihadın geçirdiği dönemlere gelince, gerçekten cihad bildiğimiz gibi İslâm'ın başlangıcında barışçı bir çağrı ile birlikte, bu uğurda­ki sıkıntı ve'zorluklara katlanmakla yetinmek olmuştu. Sonradan bunun yanına - Hicretin başlangıcı ile birlikte - savunma savaşı, yâ­ni her saldırıya aynıyla cevab vermek meşru kılınmıştı.

Bu dönemden sonra, müşriklerden, puta tapanlardan, inkarcılardan Müslümanlığı kabul etmelerinin dışında hiçbir şart kabul etmemek üzere; İslâm toplumunu kurma yolunda engel olarak du­ran her kişiyle savaşmak farz kılınmıştı. Puta tapıcılann, inkarcı­ların ve müşriklerin taşıdıkları inkarcılık veya puta tapıcılık fikri, İslâm toplumuyla uyum sağlaması imkânını ortadan kalktığı için, bu yol seçilmiştir. Ama kitab ehlinin durumu biraz daha farklıdır. Ki-tab ehlinin İslâm toplumuna boyun eğmesi ve müslümanların ver­diği zekâtın yerine *cizye» diye adlandırılan vergiyi İslâm devle­tine ödemesi şartıyla, onların İslâm devletinin hâkimiyetini kabul etmesi kâfidir...

Bu merhale ile İslâm'daki cihad hükmü son şeklini aldı. Bu du­ruma göre-, her asırda yaşayan müslümanların başta gelen ödevi, kendilerinde yeterli guç ve savaş malzemesi bulunduğu takdirde ci­had etmektir. Bu son merhale hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyu­ruyor: «Ey îman edenler! Yakınızda bulunan inkarcılarla savaşın, sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Biliniz ki, Allah muhakkak takva sahipleriyle beraberdir[91]». Yine aynı konuda Peygamber Efen­dimiz şöyle buyuruyor: «Bana «Lâ ilahe illallah» diyene kadar insan­larla savaşmam emredildi. Kim şehadet kelimesini söylerse, malını ve canını benden korumuş olur. Gizli olarak taşıdığı küfrün, güna­hın hesabı Allah'a aittir[92]».

Buradan da anlaşılıyor ki; Allah yolundaki cihadı, savunma har­bi ve hücum harbi diye ikiye ayırmanın bir anlamı yoktur. Çünkü cihadın meşru kılmış sebebi ne sadece hücum, ne de sadece savun­madır. Asıl sebeb, İslâm toplumunu, bütün prensip ve sistemiyle kurma ihtiyacıdır. Bundan sonra, artık cihadın hücum veya savun­ma şeklinde olmasının farkı yoktur...

Meşru savunma savaşma gelince; o bir Müslumanın malını, mülkünü, namusunu ve hayatını savunması gibi bir şeydir. Bu sa­vunma İslâm fıkhındaki cihad terimiyle alâkası olmayan, savaşla­rın bir başka türüdür. Buna «saldırgana karşı savunma» adı verilir. İslâm fakîhleri, fıkıh kitablarında bunun için özel bir bölüm ayır­mışlardır. Bugün sözde araştırmacılar, konumuz olan cihadla bu sal­dırıya karşı nefs müdafaasını birbirine çok karıştırıyorlar. Hayret doğrusu!..

İslâm şeriatında, cihadın anlamının ve amacının özeti işte bu­dur.

Cihad üzerinde yalan dolanla yapılan eleştirilere ve safsatalara gelince; görünüşe göre bunlar, çelişkili iki nazariye olarak kendini göstermektedir. Fakat her ikisi de gerçekte ve işin hakikatmda bir­biriyle uyum içindedirler. Çünkü her ikisinde de cihadın meşruiye­tini temelinden ortadan kaldırmayı hedef alan müşterek bir tavır vardır.

Birinci nazariye, islâm'ın ancak kılıç zoruyla yayıldığını, Hz. Peygamber'in ve ashabının dini zorla kabul ettirme yolunu seçtik­lerini, iddia eder. Bu nazariyeye göre Hz, Peygamber'in ve ashabının eliyle gerçekleşen îslâmi fetihler zorbalıktır. O'nun ve ashabının eliyle gerçekleşen îslâmi fetihler, fikir ve ikna fethi değildi[93].

İkinci nazariyeye gelince, o da tamamen bunun aksini söylü­yor. Yâni İslâm dini, sevgi ve barış dinidir. Bu dinde cihad ancak saldırgan düşmanı geri püskürtmek için meşru kılınmıştır. Müslü­manlar, buna mecbur bırakılmadıkça ve etrafları tamamen kuşatıl-madıkça savaşa başvurmazlar.

Bu iki nazariye yukarıda da dediğimiz gibi birbiriyle çelişkili olmalarına rağmen, yine de, İslâm'a fikri saldırıda bulunan İslâm düşmanları her ikisinden de muayyen bir gayeye varmak istiyorlar. Aslında o iki nazariyeden bir gaye kasdedilmiştir. îşte bunun izahı şudur:

îslâm düşmanları önce, İslâm dininin gayr-i müslimlere karşı saldırgan ve kindar bir din olduğunu piyasaya sürüp etrafa yay­dılar. Sonra onlar, bu şayianın müslümanlar tarafından reaksiyon­la karşılaşmasından ve İslâm hakkında ortaya atılmış bu haksız it­hama verilecek cevaptan çıkacak neticeyi beklediler.

Müslümanlar bu asılsız iddiaya karşı cevab vermeye yönelir­ken, yine o İslâm düşmanlarından bir grub, uzun ve yorucu araş­tırmadan sonra; kalkıp İslâm'ı savunur görünmeye ve bu haksız ithamı şöylece reddetmeye başladılar. îslâm dini diğerlerinin dediği gibi kılıç, mızrak ve saldırı dini değildir. Bilâkis o, bunların tama­men aksine, sevgi ve barış dinidir. İslâm'da cihad ancak zaruret ânında ve saldırgan düşmanı geri püskürtmek için meşru kılınmış­tır. Yoksa müsîümanlar kendi dinlerini yaşamaya imkân bulduk­ları sürece savaşa arzu duymazlar!.

Bir kısım saf müslümanlar, öndeki çirkin iftiranın etkisiyle, bu «güzel» savunma biçimini uzunca alkışladılar. Onların bu savun­maları, başlangıçta yapılan iftirayı reddetmek için hazır hale gel­miş Müslüman gönüllerde hüsn-ü kabul gördü. Bunun üzerine, bu basit müslümanlar, onların bu savunma şeklini desteklemeye ve tasdik etmeye başladılar. Diğerinin ardından onların dedikleri gibi,' İslâm dininin, fiilî olarak barış ve sulh dini olduğunu; İslâm diya­rına saldırıda bulunulmadıkça ve onun sükûnetini ve rahatını boz­madıkça, başkalarıyla herhangi bir işi olmadığını, tez olarak ileri sür­düler.

Bu saf müslümanlar, istenilen sonucun bu olduğunun farkına bile varmadılar. Halbuki, birinci şayiayı ortaya atıp sonra ikincisini etrafa yayan kişilerin gizlice üzerinde anlaştıkları gaye bu idi.

Asıl maksad, müslümanların zihnindeki cihad fikrini silip at­mak ve gönüllerindeki coşkun ruhu öldürmekle sonuçlanan çeşitli metod ve yolları denemektir...

Biz buna şahit olarak arkadaşımız Dr. Vehbetû'z-Zuhayli'nüı «Îsâru'l-Harbî fi Fıkhı'1-1 slâmî» adlı kitabından, İngiliz Müsteşriki Anderson ile aralarında geçen konuşmayı buraya alacağız. Dr. ez-Zuhayli diyor ki:

«Batılılar, özellikle İngilizler, Müslüman toplumlarda cihad fik­rinin yeniden uyanmasından çok tedirgindir. Onlar müslümanların sözlerinin biraraya gelmemesini istiyorlar. Çünkü bu gerçekleşir­se müslümanlar düşmanlarının karşısına dikilirler. Bunun için Ci­had hükmünün nesholunduğunu gündeme getirmeye uğraşıyorlar. Yüce Allah kalblerinde iman taşımayanlar hakkında şöyle buyurur ve bu gerçeği açıkça ortaya koyar: «İnananlar; «Keski bir sûre in-dirilse de, cihada çıksak» derlerdi. "Fakat kesin anlamlı bir sûre in­dirilip, orada savaş zikredilince; kalblerinde hastalık olanların, ölüm korkusuyla bayılmış kimselerin bakışları gibi sana (Hz. Peygam-ber'e) baktıklarını görürsün...[94]». Ben İngiliz Müsteşriki Anderson ile (3 Haziran 1960) günü akşamleyin karşılaşmıştım. Ona bu mev-3u ile alâkalı görüşünü sordum. Onun bana nasihati şöyle oldu: «Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir» kaidesine binâen, ar­tık bugün cihad farz değildir. Anderson'un nazarında cihadın, müslümanların devletler arası anlaşmalar ve uluslararası kuruluş­larla ilgi kurabilmeleri için, çağdaş devletçilik kurallarılya birleş­mesi mümkün değildir. Çünkü cihad insanları İslâm'a sevketmek için bir araçtır. Bugünkü hürriyet ilkesi ve gelişmiş akıl, kuvvet kul­lanmayı şart koşan bir düşünceyi kabul etmez. Tabiî bu, müsteşri­kin fikri[95]».

Biz yine İkinci Akabe Bey'atı'ndan bahsetmeye dönelim:

Allahü Teâlâ murad ettiği için, bu ikinci bey'at haberi, Mekke müşriklerinin kulağına ulaştı. Halbuki iş Resûlullah ile Medineli müs-lümanlar arasında olup bitmişti.

Belki de müşriklerin bu olayı duymalarının hikmeti; Hz. Pey-gamber'in Medine'ye hicret etme sebeblerini hazırlamaktır. Müşrik­lerin kulağına değen bu haberin Resûlullah'ı sıkıştırmalarında; onu öldürmek ve ondan kurtulmak üzere fik'r birliği etmelerinde önem­li etkisi olduğunu göreceğiz...

Her ne olursa olsun, İkinci Akabe Bey'atı, Resûlullah (s.a.v.)'ın Medine-i Münevvere'ye hicreti için ilk adım olmuştu.[96]

 

13- Resûlullah'ın Medine'ye Hicret İçin Ashabına İzin Vermesi

 

İbn Sa'd Tabakafmda Hz. Âişe (r.aJ'den şunu nakleder:

Medineli yetmiş kadar Müslüman Resûlullah'a bey'at edip gi­dince, bu olay Resûlullah'ın gönlünü rahatlatmıştı. Yüce Allah, Re­sulü için güçlü, kuvvetli, savaşçı ve kahraman bir kavmi nasib et­mişti. Mekkeli müşrikler, Medineli müslümanların çıkışlarını öğre­nince, Mekke'deki müslümanlara eziyet ve işkenceyi artırmaya baş­ladılar. Müşrikler Resûlullah'ın ashabını birçok sıkıntıya soktular ve ellerinden geldikçe kötülük yaptılar. Ashâb şimdiye kadar uğra­madıkları eziyet ve hakarete uğradılar. Bu hakaret ve işkenceler üzerine Resûlullah'ın ashabı, Peygamberimize şikâyette bulunup, hic­ret için izin istediler. Peygamberimiz de: «Hicret edeceğiniz yer ba­na bildirildi. Orası Yesrib (Medine) 'dir. Kim gitmek istiyorsa ora­ya gitsin» buyurdu. Müslümanlar bunun üzerine hazırlanmaya, bir birleriyle anlaşmaya ve birbirlerine yardımda bulunmaya başladı­lar. Gizlice hicret etmeye karar verdiler. Resûlullah'ın ashabından Medine'ye ilk gelen kişi Ebû Seleme bin Abdül-Esed idi. Ondan sonra da Amir bin Rebia ile hanımı gelmişti. Medine'.ye hevdec içinde gelen ilk Müslüman kadın o idi. Daha sonra Resûlullah'ın ashabı grub grub gelip Ensâr'ın evlerine misafir oldular. Ensâr yâ­ni Medineli müslümanlar da onları bağırlarına basıp, onlara yar­dımda bulundular[97].

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in ashabından Hz. Ömer (r.a.)'in dışında herkes gizlice hicret etti. Hz. AH bin Ebû Tâlib (r.a.) anlatıyor:

Hz. Ömer, hicrete karar verdiği zaman kılıcını kuşanıp yayını omuzuna astı. Oklarını eline alıp, bastonuna dayanarak, Kabe'ye doğru yürüdü. Kureyş'ten bir grub da, Kabe'nin yanında idiler. Hz. Ömer (r.a.), ağır ağır sükûnet içinde Kabe'yi yedi kez tavaf etti. Sonra Makanvı İbrahim'e gelip ni~maz kıldı. Namazım bitirdikten sonra, onların yanma gelip durdu. Ve: «Kara olsun yüzleri! Allah ancak bu burunları yere sürter. Anasını ağlatmak, çocuklarını ye­tim, karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadinin arkasında ba­na gelip kavuşsun» dedi.

Hz. Ali sözüne devamla diyor ki; Ömer (r.a.)'i zayıf ve fakirler­den bir grubun dışında hiç kimse takib etmedi. Zaten o da onlara, buluşacakları yerleri öğretmişti. Sonra Hz. Ömer tek başına Mekke'­den çıkıp gitti[98].

îşte böylece müslümanlar, Medine'ye hicret etmede birbirini ta­kib ettiler. Sonunda Mekke'de, Resûlullah'ın, Ebû Bek:r'in, Ali'nin, tutuklanmış mü'minlerin, hasta veya yola çıkmaktan âciz olanların dışında hiç kimse kalmadı.[99]

 

İbretler Ve Öğütler

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ashabının Mekke'deki imtihan şekli; işkence, eziyet ve müşriklerden gördükleri çeşitli istihza biçiminde olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara hicret için izin verince, bu sefer onların imtihanları vatanlarını ve mallarını, evlerini ve evle­rinde bulunan kıymetli eşyalarını bırakıp gitme şekline dönüştü.

Onlar birinci ve ikinci imtihan karşısında, Rablerine karşı sa­mimi, dinlerine karşı vefakâr idiler. Onlar da her türlü sıkıntı ve meşakkatleri sarsılmaz bir sabır ve inatçı bir kararlılıkla karşıla­dılar. Sonunda Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara, Medine'ye hicret et­melerini işaret buyurunca, arkalarında malı, kıymetli eşyaları ve vatanı bırakarak Medine'ye yöneldiler. Bunu yaparken de alenî ola­rak değil, gizlice şehri terkettiler. İş bununla da kalmadı, dinlerini kurtarmak için tüm varlıklarını Mekke'de bırakıp, en kıymetli eş­yalarından ve sermayelerinden ayrıldılar. Ama buna karşılık, ken­dilerine yardımda bulunmak ve kucak açmak için Medine'de bekle­yen yeni kardeşler kazandılar.

Dininde Allah için samimi olan bir Müslümana, en güzel örnek şudur: İnancının selâmeti uğrunda; ne mala mülke, ne de vatana aldırış etmez. Resûlullah'ın, eshâbmın Mekke'deki durumu işte bu idi...

Yanlarına hicret eden mü'minleri evlerinde barındıran, onlara ellerinden gelen her türlü yardımı yapan Medine halkına gelince; onlar da Allah için sevmenin ve İslâm kardeşliğinin en güzel örne­ğini sergilediler.

Herkes -bilir ki, Azîz ve Celil olan Allah, din kardeşliğini soy kardeşliğinden daha güçlü kıldı. Bundan dolayıdır ki, İslâm'ın ilk yıllarında miras hukuku, din kardeşliği esasına ve din için hicret etme kurallarına dayanmaktaydı.

Akrabalık bağına dayalı miras hukuku, Medine müslümanlar için güçlü bir yurt (Dâr-ı îslâm) olduktan ve îslâm da orada tekâ­mül ettikten sonra, ancak son şeklini aldı. Bu konuda, Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

«Doğrusu inanıp, hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, can­larıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım eden­ler, işte bunlar (mirasda) birbirinin velileridir. îman edip de hic­ret etmetenler ise, hicret edecekleri zamana kadar sizin onlara hiç­bir şey ile velayetiniz yoktur. (Bununla beraber) eğer onlar din hu­susunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulu­nan bir kavim aleyhine olmaksızın onlara yardım etmeniz üzerini­ze bir borçtur. Allah işlediklerinizi görür[100]».

Hicretin meşru kılmışından, iki tane şer'i hüküm çıkarılır:

1- Dârü'l-Harb'ten, Dârü'l-îslâm'a hicret etmenin farz oluşu: Kurtubi, îbnu'î-Arabi'den şunu naklediyor: «Bu hicret Hz. Peygam-ber'in döneminde farz idi. Onun farziyeti kıyamet gününe kadar bakidir. Mekke'nin fethi ile sona eren hicret ise, sadece Resûlullah (s.a.v.)'a mahsustur. Eğer Resûlullah, Dârü'l-Harb'de kalsaydı, gü­nahkâr olurdu"[101]. Bir Müslümanın ezan, cemaat, oruç, namaz ve di­ğer tslâmî hükümleri yerine getiremediği her yer Dârü'1-Harb gibi­dir. Cenâb-ı Hakk'm şu âyeti buna delil gösterilmiştir: «Kendi öz nefislerine zulmederlerken, canlarını alacağı kimselere melekler der­ler ki: «Ne işde idiniz?» Onlar da: «Biz yeryüzünde dinin emirlerini tatbik etmekten âciz kimselerdik» derler. Melekler de: «Allah'ın ar­zı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz ya?» derler, tş-te onların varacakları yer Cehennem'dir. Orası ne kötü bir yer­dir[102]». Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı, erkek, kadın ve çocuk­lar müstesnadır tabii...

2- Müslümanların her ne kadar yurtları ve ülkeleri ayrı olsa bile, mümkün olduğu sürece, diğer müslümanlara yardım etmeleri­nin farz oluşu: tmamlar ve âlimler; müslümanların yeryüzünde her­hangi bir yerde Müslüman kardeşlerinden mazlumlara, tutsaklara ve­ya ezilenlere yardım etmeye muktedir oldukları vakit, yardım etmi­yorlarsa, şübhesiz ki büyük bir günaha girmiş olurlar diye icma et­mişlerdir.

Ebû Bekir İbnu'l-Arabi diyor ki; «Müslümanların arasında esirler veya ezilenler bulunduğu takdirde, birbirleriyle dost ve mirasçı ol­maları hükmü kaimdir.» Aramızda gören göz kalmamak şartıyla sa­yımız ve hazırlığımız yeterli olduğu vakit, onları kurtarmaya çıkma­mız veya bir kuruşumuz kalmayıncaya kadar mallarımızın tümünü onları kurtarmak için harcamamız, ya da onlara bedenle yardım et­memiz farzdır[103]».

Müslümanların diğer müslümanlara yardımda bulunmaları ve onlarla her konuda dostluk kurmaları vâcib olduğu gibi, bu dostlu­ğun kendi aralarında da olması vâcib olur. Dostluğun, yardımlaş­manın veya kardeşliğin; müslümanlarla gayr-i müsUmler arasında gerçekleşmesi caiz olmaz. Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde açıkça orta­ya koyduğu husus budur. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: «Kâfir olanlar bile birbirinin yardımcılarıdır. Eğer siz, bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük fesad çıkar[104]».

İbnu'l-Arabî, bu konuda şöyle diyor: «Allah, kâfirlerle mü'mhv lerin arasında dostluğu yasakladı. Bir kısım mü'minleri diğerleriy­le dost yaptı. Kâfirleri de kendi aralarında dost yaptı. Böylece onlar kendi dinlerine göre birbirlerine yardım etsinler ve kendi itikadla-nna göre muamelede bulunsunlar[105]».

Bu gibi ilâhî emirleri tatbik etmenin, her asırda müslümanların başarıyla ulaşmalarının temel şartı olduğunda şübhe yoktur. Nite­kim bugün müslümanların gördüğümüz şu güçlükleri, perişanlıkla­rı, düşmanlarınca her taraftan kuşatılmış olmaları ilâhî emirleri ihmâl edip onların aksine hareket etmelerine dayanmaktadır...[106]

 

14- Resullullah’ın Hicreti

 

Sahih hadîslerde ve siyret ulemasının nakillerinde şöyle riva­yet edilmiştir:

Hz. Ebû Bekir (r.a.) müslümanların birbirinin peşinden Medi­ne'ye hicret ettiklerini görünce, hicret için Resûlullah (s.a.v.)'tan izin istemeye geldi. Resûlullah (s.a.v.) da ona: «Acele etme, yavaş ol! Umanm ki, Allah bana da izin verir» buyurdu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de: «Anam ve babam sana feda olsun! Sen bunu umuyor musun?» dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de cevaben: «Evet» buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Resûlullah'a arkadaşlık etmek için bekledi ve iki binek deve satın alıp ahırda besledi. Onların bakımını tam dört ay kendi üzerine aldı[107].

Bu sırada Kureyş, kendilerinden olmayan ve Mekke dışından bir­takım insanların Resûlullah'ın etrafında cemaat teşkil ettiklerini gö­rünce, Resûlullah'in, onların yanına gideceğinden ve kendileriyle sa­vaşmak için bir ordu toplamasından korkuya kapıldılar.

Bunun üzerine Kureyş müşrikleri, Resûlullah'ın durumunu gö­rüşmek ve ona ne yapacaklarını kararlaştırmak için Dâru'n-Ned-ve'de toplandılar, (Dâru'n-Nedve, Kusay bin Kilâb'm evi idi. Kureyş önemli işlerini orada görüşürdü.) Sonuç olarak hepsinin görüşü şu şekilde toplandı: Her kabileden güçlü kuvvetli birer delikanlı alıp onların her birinin eline çok keskin birer kılıç Verecekler. Bu deli­kanlılar, doğruca Resûlullah'ın yanına gidecekler ve hepsi birden hücuma geçecek, bir tek adam vuruyormuş gibi kılıçlarını vuracaklar ve onu öldürecekler. Böyle olunca da, artık Abd-i Menaf oğulları, onlarla yâni bütün kabilelerle savaşma gücünü kendinde bulamaya­cak... Bu komplo için belirli bir gün kararlaştırdılar. Bu karar üze­rine Cebrail (a.s.) hemen Resûlullah'a gelip, hicret etmesini emretti ve o gecede kendi yatağında yatmasının sakıncalı olduğunu bil­dirdi".[108]876.lara yar­dımda bulundular*

Buhâri'nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Aişe şöyle demiştir:

Bir gün biz, öğle sıcağında Ebû Bekir'in evinde (yâni babasının evinde) oturuyorduk. Ev halkından biri, Ebû Bekir'e: «tşte Resûlullah, başı sarih olarak bize doğru geliyor!» dedi. Halbuki Resûlullah bu saatte bize hiç gelmezdi. Hz. Ebû Bekir de: «Babam, anam ona feda olsun! Vallahi mühim bir hâdise olmadıkça onun bu sa­atte gelmesi âdeti değildi» dedi. Hz. Âişe rivayetinde devamla der ki: Resûlullah gelip, izin istedi, buyurun denildi, ö da evimize gir­di. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Bekir'e: «Yanında bulunanları dı­şarı çıkar» diye buyurdu. O da: «Babam, anam sana kurban olsun, ey Allah'ın elçisi, onlar senin ehîin ve mahremindir, yabancı kim­se yoktur» dedi. Resûlullah: «Hicret için bana izin verildi» buyu­rarak söze başladı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de: «Ben de size yoldaşlık etmek isterim» deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.) : »Evet olur» buyur­du. Ebû Bekir (r.a.): «Babam, anam sana kurban, yâ Resûlâllah! Şu iki binek devesinden birini beğen al» dedi. Resûlullah da «An­cak bedeliyle, yâni parasıyla kabul ederim» buyurdu.

Hz. Âişe der ki: Biz Resûlullah ile Ebû Bekir'in yolluklarım ha­zırladık. Her ikisi için bir dağarcık içinde bir miktar azık yapıp, koyduk. Dağarcığın ağzı bağlanacağı sırada, Ebû Bekir'in kızı kar­deşim Esma, belinin kuşağından bir parça yırtıp, ayırdı da onunla dağarcığın ağzını bağladı. Bundan dolayı Esmâ'ya, «Zâtu'n-Nitakayn: İki kuşaklı» adı verildi[109].

Resûlullah (s.a.v.) doğruca Ali bin Ebû Tâlib'in yanına gidip, onun da; halkın kendisine emanet olarak bıraktığı eşyaları sahiple­rine verinceye kadar Mekke'de kalmasını emretti. Çünkü Mekke hal­kından hiçbir kimse yoktur ki, üzerine titrediği eşyasını Resûlul-lah'a emanet bırakmasın. Bunu Resûlullah'ın doğruluğunu ve ema­nete riayetim bildikleri için yapıyorlardı.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) oğlu Abdullah'a, halkın kendileri hakkın­da gündüzün ne söylediklerini dinleyip, akşamleyin bu haberleri kendilerine getirmesini emretti. Kölesi Âmir bin Füreyre'ye de ko­yunlarım gündüzün otlatıp karanlık basınca da, sütlerinden fayda­lanmak için Sevr mağarasına doğru getirmesini söyledi. Kızı Es-ma'ya da, her akşam kendilerine yetecek kadar yiyecek getirmesini söylemişti.

tbn İshâk ve îmam Ahmed, her ikisi de Yahya bin Abbad bin Abdullah bin ez-Zübeyr'den Hz. "Ebû Bekir Ir.a.Vin kızı Esma lr.a.V-nm şöyle dediğini naklediyorlar. Hz. Esma diyor ki; «Hz. Peygam­ber, babam Ebû Bekir ile birlikte Mekke'den hicret ettikleri zaman,

Ebû Bekir parasının tümünü beraberinde götürdü.» Paranın tümü beş veya altı bin dirhem kadardı. Hz. Esma devam ederek diyor ki; •Onlar gittikten sonra dedem Ebû Kuhâfe evimize geldi. Dedemin gözleri de görmüyordu. Bize şöyle dedi; «Vallahi ben öyle sanıyor­dum ki o (Ebû Bekir), parasının tümünü yanında götürmekle sizi üzmüş.« Ben de ona dedim ki; »Hayır dedeciğim, o bize pek çok mal bıraktı.» Ve ben hemen taşları alıp, babamın paralarını koy­duğu, evdeki mazgal deliğine koydum. Üzerine de bir örtü attım. Sonra dedemin elinden tutup: «Dedeciğim, elini şu paraların üzeri­ne hele bir sür!» dedim. O da elini oraya sürünce: «Eh, bunu size bıraktığına göre mes'ele yok. Çok güzel, artık bu size yeter.» Valla­hi o bize birşey bırakmadı. Ama ben bunu yapmakla, ihtiyarı sa­kinleştirmek istedim[110].

Resûlullah (s.a.v.J'ın hicret ettiği gecenin yatsı vaktinde, müş­rikler onun kapısının önünde toplanmış, kendisini öldürmek için bekliyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali'yi kendi yata­ğında yatmak için bırakıp, ona hiçbir kötülüğün ulaşamıyacağma onu ikna ettikten sonra, müşriklerin arasından çıkıp gitti. Halbuki Yüce Allah onlara bir nev'i uyuklama vermişti!..

Resûlullah ve arkadaşı Ebû Bekir, saklanmak için doğruca Sevr mağarasına gittiler. Tercih edilen görüşe göre bu olay, bi'setten on-üç yıl sonra Rebiü'l-Evvel ayının ikinci günü (20 Eylül 622) olmuş­tu. Peygamberimizden önce Ebû Bekir mağaraya girerek mağara­nın içinde yırtıcı hayvan veya yılanın olup olmadığını kontrol etmek ve Resûlullah'ı korumak maksadıyla el yordamıyla etrafı yokladı. Bu mağarada üç gün kaldılar. Ebû Bekir'in oğlu Abdullah Mekke'de olup bitenleri haber vermek için karanlık basınca yanlarına geliyor, geceyi orada geçiriyor, sonra tan yeri ağarmadan yanlarından ay­rılıp, geceyi Mekke'de Kureyş'le birlikte geçirmiş gibi hemen şehre dönüyordu. Âmir bin Füreyre de sürüden bir miktar koyun alıp, on­ların yanına götürüyor. ;Abdullah oradan ayrılınca, Abdullah'ın ayak izleri belli olmasın diye onun- peşinden koyunları geri getiri­yordu.

Ama müşrikler -Hz. Peygamber'in çıkıp gittiğini öğrendikten sonra - Medine yoluna dağıldılar ve bulunabilecekleri muhtemel olan her yeri aramaya başladılar. Hattâ Sevr mağarasına kadar gittiler. Resûlullah ve arkadaşı müşriklerin ayak seslerini duydular. Bu­nun üzerine Hz. Ebû Bekir'i bir korku aldı. Hz. Peygamber'e fısıltı halinde; «Onlardan biri eğilip bakıverse, mutlaka bizi görür»  dedi.

Resûlullah da: «Yâ Ebâ Bekir! îki kişinin üçüncüsü Allah olursa akıbetin ne olacağını, yâni yakalanacağımızı mı sanıyorsun?» bu­yurdu[111].

Allahü Teâlâ müşriklerin gözlerini kör etti. Hattâ onlardan hiç­birine mağaraya girme arzusunu vermedi ve onlardan hiçbirinin aklına mağaranın içinde ne olduğunu araştırmayı bile getirmedi.

Arama işi sona erip, Abdullah bin Uraykıt yanlarına geldikten sonra, mağaradan çıkarak, Abdullah bin Uraykıt'ın rehberliğinde, sahil yolunu tutarak yürüdüler. Abdullah bin Uraykıt, müşrikler­den idi. Resûlullah ve arkadaşı ona iyice güvendikten sonra, Medi­ne'ye giden gizli yollarda kendilerine kılavuzluk etmesi için onu kiralamışlardı. Ayrıca, mağaranın dibinde iki binek devesi ile be­raber buluşmalarım kararlaştırmışlardı.

Mekke müşrikleri, Hz. Peygamberle Hz. Ebû Bekir'i bulup ge­tiren herkese, her biri için yüzer deve vermeyi vaadettiler.

Bir gün Müdlic oğullarından bir cemaat, aralarında Sürâka bin Cüşum olduğu halde, toplanmış oturuyorlardı. O sırada, kendilerin­den bir adam yanlarına gelerek: «Ben biraz önce, sahile doğru yö­nelen birkaç yolcu karaltısı gördüm. Öyle sanıyorum ki bunlar, Mu-hammed ve arkadaşlarıdır» dedi. Sürâka, adamın gördüğü yolcu­ların Hz. Peygamber ve arkadaşları olduğunu hemen anladı. Fakat başkalarını onları aramaktan vazgeçirmek maksadıyla adama; «Se­nin gördüğün falan ve filân kişilerdir. Şimdi bizim gözümüzün önün­den yitiklerini aramak için gittiler» dedi. Mecliste bir miktar daha kaldıktan sonra kalkıp gitti. Hemen atma binip sürdü. Resûlullah'a ve arkadaşlarına yetişti. Bu sırada at sürçerek yere kapaklandı. O da attan düştü. Sonra tekrar ikinci kez pıtına bindi ve Resûlullah'ın okuyuşunu duyuncaya kadar yanlarına yaklaştı. Resûlullah arka­sına bile dönüp bakmıyordu. Hz. Ebû Bekir ise, dönüp bakıyordu. Sürâka'nın atının ayakları diz kapaklarına kadar kuma gömüldü. Sürâka tekrar attan düşerek yere kapaklandı. Sonra hayvanı kal­kıncaya kadar zorladı. Fakat hayvan bir türlü ayaklarını kumdan çıkaramıyordu. Hattâ hayvanın ayaklarının izinden duman gibi bir toz bulutu göğe doğru yükselip dağıldı. Sürâka, Resûlullah'a birşey yapamıyacağını kesinlikle anladı ve içine büyük bir korku çöktü. Bunun üzerine Resûlullah'tan emân diledi. Resûlullah (s.a.v.) ve be­raberindekiler, Sürâka yanlarına gelinceye kadar durup beklediler. Sürâka, Resûlullah'tan özür dileyip bağışlanmasını istedi. Sonra onlara yol azığı ve diğer şeyler vermek istedi. Fakat onlar: «Hiçbir şe­ye ihtiyacımız yok» dediler. Ancak, ondan haberi yaymamasını iste­diler. Bunun üzerine o da, yolda kendisine rastlayanlara, «Ben her tarafı arayıp taradım, hiçbir yerde onları bulamadım. Benim ara­mam da size yeter» dedi[112]. Sürâka verdiği sözden dolayı, Resûlul-lah'ı ve beraberindekileri halkın nazarlarından saklayarak Mekke'ye döndü. Sürâka işte böylece sabahleyin Hz. Peygamberi ve arka­daşım öldürmek için yanlarına giderken, akşamleyin de onları ko­ruyarak ve halktan onları gizleyerek geri döndü.[113]

 

15- Küba'ya Geliş

 

Resûlullah (s.a.v.) Küba'ya ulaşmıştı. Küba'da bulunanlar, O'nu icarşılamaya çıktılar. Hz. Peygamber, Küba'da, Kûlsum bin Hedm'e misafir olarak birkaç gün kaldı. Çünkü Hz. Ali (r.a.) emanetleri sahiplerine verdikten sonra, Peygamberimize gelip burada ulaşa­caktı. Resûlullah (s.a.v.) burada, Küba Mescidi'ni inşâ etti. Kur'ân-ı Kerim'de Yüce Allah'ın: «...İlk gündenberi temelleri takva üzere kurulan Mescid, içerisinde namaza durmana daha lâyıktır...[114]» bu­yurarak tavsif buyurduğu mescid işte budur.

Daha sonra Resûlullah (s.a.v.) Medine yolculuğuna devam etti. Mes'ûdi'nin rivayetine gçre; Medine'ye, Rebiül-evvel ayının on-ikinci gecesi girdi[115]. Ensâr hemen, etrafını sardı. Hepsi, Resûlul-lah'ın kendi evine inmesini rica ederek devesinin yularını tutup çe­kiyor, Resûlullah da. Cllara: «Devenin yolunu açınız! Nereye çöke­ceği ona emredilmiştir!» diyordu. Deve, Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin avinin karşısında bulunan, Neccâr oğullarından iki yetim çocuğa ait bir arsaya varıncaya kadar, Medine'nin sokaklarında yürüme­sine devam etti. Resûlullah (s.a.v.) : »înşâallah, konak yeri burası­dır» buyurdu. Ebû'Eyyûb gelip, devenin göçünü kendi evine taşıdı, tbn Hişâmın rivayet ettiğine göre; Neccâr oğullarından küçük kız­lar dışarı çıkarak, Resûlullah'ın gelişine ve kendilerine komşu olu­şuna çok sevinip, şarkılar söylediler. Kızların sevinçle okuduğu beyt şudur:

«Neccâr oğulları oymağının kızlarıyız, biz. Ne hoştur, komşuluğu Muhammed'in!»

Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara : «Beni seviyor musunuz?» diye sordu. Onlar da: «Evet, yâ Resûlâllah!» dediler. Bu sefer Peygambe­rimiz: «Allah bilir ki, kalbim sizin sevginizle dolu» buyurdu.[116]

 

16- Resûlullah  (S.A.V.)'İn, Ebû Eyyub'un Evindeki Misafirliğinden Bir Sahne

 

Ebû Bekir bin Ebi Şeybe, İbn îshâk ve imam Ahmed bin Han-bel birbirine benzer ifâdelerle, çeşitli tariklerden şunu naklediyor­lar :

Ebû Eyyûb, Resûlullah'ın kendi evinde misafir kaldığı günleri anlatırken şöyle dedi: «Resûlullah evime indiği zaman, evimin alt-katına inmişti. Ben ve hanımım Ümmü Eyyûb, yukarıda bulunuyor­duk. Ben, Resûlullah'a: «Babam, anam sana feda olsun yâ Nebiyyal-lah! Ben, benim yukarında olmamı, senin de altımda bulunmam, hoş görmüyor, ağır bulunuyorum. Sen yukarı çık, yukarıda ol! Biz inelim, aşağıda bulunalım» dedim. Hz. Peygamber: «Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız, bize daha uygun ve elverişlidir» buyur­du. Ebû Eyyûb rivayetinde devamla diyor ki; Resûlullah, alt katta oturdu. Biz de evde onun üstünde bulunduk. O sırada, içinde su'bu-lunan testimiz kırıldı. Resûlullah'ın üzerine damlayıp, onu rahatsız etmesinden korkarak, ben ve hanımım Ümmü Eyyûb, tek örtüne­ceğimiz kadife yorganımızı, hemen suyun üzerine bastırdık. Ben, uta­narak Resûlullah'ın yanma indim. Resûlullah, yukarı çıkıncaya ka­dar, ona ricada bulundum.

Yine Ebû Eyyûb anlatıyor:

Biz, HesûluUah'a daima akşam yemeği yapıp gönderirdik. Kala­nını bize geri çevirdiği zaman, ben ve hanımım Ümmü Eyyûb, Re­sûlullah'ın elinin değdiği yerleri araştırarak, oralardan yer ve bun­dan bereket umardık. Yine bir gece, yapıp, gönderdiğimiz soğanlı ve sarımsaklı yemeği, Resûlullah geri çevirmişti. Onda elinin izini göremeyince, feryad ederek yanına gittim ve: «Yâ Resûlâllah! Ba­bam, anam sana feda olsun! Sen, akşam yemeğini geri çevirdin. Fa­kat onda elinin izini göremedim. Halbuki ben ve Ümmü Eyyûb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bun­da bereket ummaktaydık» dedim. Bunun üzerine Resûlullah: «Bu sebzede ağır bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben, melekle fısıl-

daşan bir kişiyim. Ama siz onu yeyinizl» buyurdu. Biz de ondan yedik. Ama, bir daha, onun yemeğine soğan ve sarımsak koyma­dık[117].

 

İbretler Ve Öğütler

 

Biz, geçmiş bölümlerde, müslümanlunn Habeşistan'a hicret et­melerini açıklarken; İslâm'daki hicretin mânâsından bahsetmiş vo o zaman, özet utarak demiştik ki; Allah Çello Celalühû, akide ve dinin kudsiyetini herşeyin üstünde kılmıştır. Akide ve dinin pren­sipleri yok olma tehlikesiyle karşılaşınca; malın, mevkinin, yerin ve yurdun hiçbir kıymeti kalmaz. Bunun için Ailahü Teâlû kullarına, akide ve İslâm uğrundu -gerekliği zurnan- butun bunları fudd üt­melerini, farz kılınıştır.                                                            

Biz önceki konularda da demiştik ki; Allah'ın evrendeki kanu­nu, gerçek din ve düzgün akidede kendini gösteren mânevi kuvvet­lerin, maddi kazançları ve güçleri korumasını gerekli kılar. Bir üm­met, ahlaki yönden ne kudur zengin, hakiki dine do ne kadar bağ­lı olursa; o ümmetin, vatanda, inalda ve şerefte kendini gösteren maddî gücü daha sağlam, daha çok ömürlü vo her yöndün daha güç­lü olur. Yok eğer bu ümmet, ahlâki yönden yoksul, inunç yönün­den şaşkın ve sarsıntılı ulursa; yukarıda saydığımız şeylerde kendini gösteren, maddi gücü çabuk elden çöküntüye ve evâle doğru yak-İaşır. Ve yine demiştik ki; tarih buna en büyük şahittir.

Cenâb-ı Hak, gerektiği zaman, din ve inunç uğrunda nıah mülkü feda etme prensibini farz kıldı. Müslümanlar, bu prensipten do­layı malı, canı ve vatanı kendilerine saklarlar. Gerektiği ilk anda da. onları terkederler.

bu ^çiçekte, Hesûlulluh'ın Mekke'den Medine'ye hicreti delil ola­rak bize yeter. Hicret, zahire göre, vatanı terk ve yitirme şeklinde olsa da, işin hakikatında vatanın korunması ve garanti altına alın­ması demekti. Birşeyin korunması şeklinde ortaya çıkan nice du­rumlar vardır ki, onu terketıne ve ondun vazgeçme şeklinde kendi­ni gösterir. Hesülullah ts.a.v.), hicretinden birkaç yıl sonra; kendi­sini gözetim altında tutanlardan ve onu öldürmek maksadıyla et­rafını kuşatanlardan hiçbiri kurşisına çıkma cesaretini bile gösteremez, kendisi eskisinden daha «üçlü, her yönden daha üstün olarak -devletini ve binasını kurduğu dinin üstünlüğü ile- çıkarıldığı vata­nına tekrar geri döndü.

Şimdi biz, yukarıda sunduğumuz hicret olayı üzerinde düşün­meye dönelim ve o olaydan her Müslüman için önemli olan ahkâm ve İşaretleri çıkaralım:

1- Hicret olayından bize görünen en bariz şey, Resûlullah'ın bu kutlu yolculukta kendisine arkadaş olması İçin sahâbe-i kiram­dan bir başkasını değil de, Hz. Ebû Bekir'i seçmesi ve geri kalmasını istemesidir.

İslâm âlimleri, bundan Resûlullah (s.a.v.)'ın Hz. Ebû Bekir'e kar­şı beslediği sevginin hududunu, ashabından, kendisine en yakın ola­nı Ebû Bekir olduğunu ve kendisinden sonra hilâfete en uygun olan larının yine Hz. Ebû Bekir olduğunu çıkarmışlardır. Resûlullah'ır hastalığı sırasında, halka namaz kıldırmak için, Hz. Ebû Bekir'i ye tine ta'yin etmesi ve Hz. Ebû Bekir'in dışında başkasının namaz kıl dırmaması için ısrar etmesi gibi birçok durumlar bu işareti destek lemektedir. Şu hadîs-i şerifteki mânâ da böyledir: -Eğer ben dost edin miş olsaydım elbetteki Ebû Bekir'i dost edinirdim[118]».

Gerçekten Hz. Ebû Bekir, Allah'ın kendisine ikram buyurduğı bu meziyyeti taşımaktaydı Hakikaten o sadık, hem de Resûlullah uğrunda mâlik olduğu şeylerin hepsini ve canını feda eden bir ar kadaş örneğiydi. Biz onun mağaraya önce girme hususunda naşı ısrar ett'ğini görmüştük. Çünkü o, mağaranın içinde yırtıcı hayvaı veya yılan, ya da insana zararlı yaratık bulduğu takdirde, kendi sini Resûlullah için feda etsin diye bunu yapmıştı. Ve yine biz onuı bu uzun ve yorucu yolculukta, Resûlullah'a hizmet uğrunda malın oğlunu, kızını, kölesini ve koyunlarının çobanını nasıl seferber etti ğini görmüştük.

Yemin ederim ki, Allah'a ve Resulüne İman etmiş her Müslı manın böyle olması gerekir. Bunun için Allah'ın elçisi şöyle buyı ruyor: «Sizden hiçbiriniz, beni, çocuğundan, ana-babasından ve bi tün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz[119].

2- Bazan bir Müslümaıım; Resûlullah (s.a.v.)'ın Iv.cretl ile H Ömer bin el-Hattâb'ın hicretini mukayese etmek ve kendi kend ne şöyle bir soru sormak aklına gelir: Niçin Hz. Ömer korkmadaı çekinmeden, müşriklere meydan okuyarak, açıkça hicret etti de, Re-sûlullah (s.a.v.) gizlice ve her türlü tedbiri alarak hicret etti? Yoksa Hz. Ömer, Resûlullah (s.a.v.)'dan daha mı cesur oluyor?

Cevaben: Gerçekten Hz. Ömer'in veya Resûlullah dışında, herhan-ji bir Müslümanın yaptığı işlere şeriatta delil olmayan şahsi işler nazarıyla bakılır. O kişinin, kendi zevkine uygun, Allah'a olan ima­nı ve cesaretinin kuvveti ile uyuşan metodlar, yollar ve araçlar ara­sında, dilediğini seçme hürriyeti vardır.

Ama Resûlullah böyle değildir. O kanun koyucudur. Yâni din ile alâkalı işlerinin tümü bizim için kanun olarak kabul edilir. Bun­dan dolayı -Teşri'» kaynaklarının ikincisi olan Uesûl'ün Sünneti; onun sözlerinin, davranışlarının, hususiyet ve takririnin tümüdür. Hz. Ömer'in yaptığının aynısını, Hz. Peygamber (s.a.v.1 yapmış ol­saydı, halk bunun farz olduğunu zannedecekti. Ve yine tedbir ve sakınmaya başvurmanın, korku ânında gizlenmenin caiz olmadığı­nı zannedecekti. Halbuki bu dünyada her ne kadar, sebeblerin Al­lah'ın yaratması ve iradesi ile meydana geldiği şübhe götürmez bir gerçek ise de; yine de Allah şeriatım sebeblerin ve müsebbebatın gereği üzere kurmuştur...

İşte bunun için Resûlullah (s.a.v.) bu gibi işLe, beşer aklının gösterdiği maddi yollan ve sebebleri kullandı. Hattâ Resûlullah (s.a.v.) bu yollardan hepsini kullandı, hiçbirini terketmedi. Bunun için Hz. Ali'yi kendi yatağında yatması ve onun elbisesini giymesi için geri bıraktı. Ayrıca düşmanların tahmin bile edemedikleri dağ yollarında kendisine kılavuzluk etmesi için iyice güvendikten son­ra, müşriklerden birinin yardımına başvurdu. Akla gelebilen mad­di tedbirleri hazırlayın caya kadar mağarada gizlenip üç gün bek­ledi. Bütün bunları, şunu açıklamak için yaptı: Allah'a güvenmek, ilâhi hikmetin olmasını murad ettiği şeye maddi vasıtaları sebeb olarak kullanmaya aykırı değildir.                         '

Resûlullah'ın böyle yapması, kendi hayatından korkmasından veya Medine'ye ulaşmadan önce müşriklerin eline düşme endişesin­den dolayı değildir. Buna da delil şu olaydır: Resûlullah (s.a.v.) bü­tün tedbirleri aldıktan sonra, müşrikler, mağaranın etrafını kuşat­tılar, Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir de içerdeydiler. Müşrikler­den biri eğilip bakacak olsaydı, onları oracıkta görürdü. Bu sırada Hz. Ebû Bekir'in kalbini korku bürümüştü. Bunun üzerine Resûlul­lah: -Yâ £bâ Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen sonucun ne olacağını zannediyorsun? Yakalanacağımızı mı sanıyorsun!» bu yurarak onu teskin etti. İşte bu olay, onun korkmadiğına delildir. Halbuki, güvendiği bu tedbirler işlemez hale geldiğine Eöre. onun kor­ku ve ürperti duyması pek tabii idi.

O halde, Hesûlullah'in aldığı bu tedbirlerin hepsi, yapması ge­reken teşrii bir görevdi. Bütün bu tedbirleri uygulama sona erince, her işte itimadın yalnızca Allah'a olması gerektiğini nıüslümanla-ra öğretmek için, kalbini Allah'a bağlayıp Ü'nun levfik ve himaye­sine dayandı. Yine bu durum. Yüce Allah'ın kâinatta yarattığı «se-beblere riayet» etmeye aykırı düşmez.

Sözünü ettiğimiz bu hususta, yine en bariz delillerden biri de, Sûrâka'nın Resûlullah'a iyice yaklaştığı ve onu üldürmek isteğiy­le arkasından yetiştiği zanmii; Hesûlültah'ın o anki tavrıdır. Hesû-lullah (s.a.v.)'nı. Sürâka'mn kendisine ulaşmakta acele etmesinden dolayı korku duyması, başvurduğu tedbirlerin tümünün gereğiydi. Halbuki İtesûlullah Is.a.v.). Uabbi İle nıünûcata vo Kuran okuma­ya dalmıştı. Çünkü o, biliyurdu ki; kendisine hicret etmeyi em reden Allah, İnsanlardan kendisine gelecek zararı önleyecek ve K.-tab-ı Mübİn'de açıkladığı gibi onların şerrinden kendisini koruya­caktır!..                                                                                   .;

3- Yanında  bulunan  emanetleri  sahiplerine  vermek   için  Hz. Ali'nin, Hesûlullalı' (s.a.v.)'dan geri kalmasında, müşriklerin düştük­leri acâip  tenakuza açıkça işaret  vardır.   Aynı  zamanda müşrikler Hz.  Peygarnber'İ  yalanladıkları,   onu   bir  büyücü   veya  hitaba?, ola­rak güldükleri halde, etraflarında doğruluk  ve güven bakımından ondan daha iyisini   bulamıyorlardı.   Bunun İ7İ11  de  kıymetli   malla­rını, saklanması gereken eşyalarını yalnızca onun yanına koyuyor­lardı.   Bu  durum  da  gösteriyor  ki.onlaım   inkârları,   llesüluilah'in doğruluğundaki   kuşkuları   sebebiyle  tloğil   tlo,   ancak   kibirlerinden,. Hcsûlullah'ın   getirdiği   Hakkı   boğmak   işlemcilerinden,   kendi   baş­kanlık ve hükümıanlıklarının ellcrindon çıkucugı  korkusundan do­layı İdi.

4- Hkbû   Bekir   (r.a.)'in  oğlu   Abdullah'ın   haberleri   topla­yıp,  Itosûlullah'a  ve  babasına  naklederek,   Mekke  ile  mağara  ara­sında gidip gelirken  saıicLligi  gayrette,  kızkardeşi   Esma   (r.a.)'nın bu yolculuk için gerekli şeylerin hazırlanmasına katkıda bulunma­sında  ve  yiyecekle   bineği   hazırlamada   gösterdiği   gayreUe,   Müs­lüman gençlerin -erkek ve kadın olarçk - Allah yolunda İslam pren­siplerini gerçekleştirme ve İslâm  toplumunu kurına uğrunda nasıl olmaları gerektiğini görüyoruz. BirMuslumumıı nefsine hâkim ola-

rak kendisini ibâdete vermesi yeterli değildir. Bilâkis, İslâm uğrun-da çalışarak, her yönüyle, tüm gayretini ve gücünü sarfetmesi, üze­rine vâcibdir. Her zaman ve her asırda İslâm'ın ve müslümanlann hayatında, gencin rolü bu olmalıdır,

Resülultah (s.u.v.)'ın da'vctinln ilk yıllarında yaptığı cihaddu, etrafında bulunan kişiler gözönüne getirildiği zaman, büyük çoğun­luğunun henüz delikanlılık çağını geçmemiş gençlerden olduğu gö­rülecektir... Bu gençler, lalanı toplumunun kurulması ve İslâm'ın za­fere ulaşması için Unu güç ve lakatlarını seferber etmede ellerin­den geleni esirgemediler.

5- Sürâka.   Kesûlullah'a  yetiştiği   sırada kendisinin  ve  atının başına  gelenlere  gelince;  Onların   Hesûlulluh'â  ûit  büyük   bir   mu­cize olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü Buharı ve Müslim başta ol­mak üzere hadis İmamları bu olayın sıhhat ve nakli üzerinde İttifak etmişlerdir, Bu mucizeyi de daha önce sözü edilen diğer mucizelere ilâve edebilirsin.

6- Rcsûlullah'ın   hicret   olayındaki   hârika  ve   mucizelerin   en barizlerinden biri de; .müşrikler evinin  etrafını  kuşatmış,  kendisini Öldürmek üzere gö/.elliyorlarltcn; onun kendi evinden çıkıp gitmesi­dir. Müşriklerin tümünün gözlerini uyku kapatmıştı da onlardan hiç­biri, Resûlullah'ın  çıkıp- gidişinin  farkına varamamıştı.  Rcsül-i   Ek­rem, Yüce Allah'ın: -Biz: hem önlerinden bir sed, hom arkalarından bir sed çektik.  Böylece onlun salıverdik.  Arlık görmezler[120]»  âyetini okuyarak çıkıp gitfiği zaman,  müşriklerin  başına saçtığı  topraktan gözlerinin domıası, kendi hayatı üzerine verdikleri kararla alay et­mesi demekti.

Bu nığcize Mekke müşrikleriyle, her zaman ve her asırdaki di­ğer müşriklere, Resûlullah'ın ve ashabının din uğrunda onlardan gördükleri her çeşit eza ve cefaların belirli bh\.dönem İçin olduğu­nu, yâni Yüce Allah'ın peygamberi ve müslümanlan tcrketmeUiğini; zaferin, onların yüzünden uzaklaşmadığını açıklayan ilâhi bir ilân mesabesinde olmuştu. Müşriklerin ve tüm din düşmanlarının bunun­la sevinmeleri ve bunu kendilerine bir müjde Kaymalım gereksiz­dir. Çünkü Allah'ın nusreti yakındır ve bu ııubretin yolları nerduy-se her an tahakkuk ölmekledir.

7- Medine-i Mu'novvcre'nin Rosûlullah'ı karşılayişlunndakî tub-lo;  çoluk çocuk,   kudın-erkok   tüm   Medine   halkı   (bjtsâr'ııı)   kalblo-rinden fışkıran coşkun sevgiyi bize gösteriyor. MudiucIHcr her gün, şehrin dışına çıkıyorlar, güneşin harareti altında, ftcsûl-i Ekrem'in gelmesini bekliyorlardı. O gün de akşam olunca, ikinci günün sa­bahında tekrar gelip beklemek üzere geri dönüyorlardı. Kutlu yol­cu ufuktan görününce, gönüllerindeki sevgi duyguları coştu ve dil­leri çözüldü. Resülullah'ın gelişine ve onu gördüklerine sevinerek kasideler ve şiirler söylemeye başladılar. Resûlullah da, aynı sevgi ile onlara karşılık verdi. Hattâ Neccâr oğullarının kızları etrafında kendi gelişine şarkılar söyleyip şiirler okurken; o da onlara bakıyor ve: «Beni seviyor musunuz... Vallahi kalbim sizin sevginizle dolu» diyordu...                                                               

Bütün bunlar bize gösteriyor ki; nesülullah sevgisi yalnızca ona uymak da değildir. Bilâkis, Resûlullah sevgisi, ona uymanın teme­li ve sebebidir. Kalbdc muhabbet duygusu olmasaydı, elbetteki amel­de ona uymaya sevkeden bir etken bulunmazdı.

Resûlullah sevgisinin ona uymak ve onu takip etmekten başka anlamı olmadığını sananlar yanılmışlar. Halbuki, -Bir kişiyi takib etmek ve ona uymak ancak bir sempati ve içlen gelen bir temayül ile olur» gerçeğini fark edememişlerdir. Duygulan coşturan, hisle­ri harekete getiren, kalbe kök salmış sevginin dışında, kişiyi başka­larına" uymaya sevkedecek bir faktör yoktur.

Bunun için Resûlullah, kalbin peygamber sevgisi ile dolu ol­masını, imanın ölçüsü yaptı. Çünkü, peygamber sevgisi, çoluk-çocuk ana-baba ve insan sevgisine üstün gelmiştir. Bu da gösteriyor ki," Resûlullah sevgisi, evlât ve ebeveyn sevgisi gibidir. Yâni her ikisi­nin de yeri kalb ve gönüldür. Yoksa mukayese olamazdı.

8- Resûlullah'ın, Ebû Eyyûb el-Ensari'nin evinde ikameti sıra­sında gördüğümüz fabloya gelince; o bize, ashabın Resûlullah'a kar­şı gösterdiği sevginin bir başka şeklini sergiliyor. Burada bu tablo­dan aklımıza gelen ilk düşünce; Resûlullah (s.a.v.) yemeğinin arta kalan kismnı geri gönderdiği vakit, Ebû Eyyûb'un ve hanımının, Resûluîlah'ın yemek labağındaki parmak izlerinden bereket umma­ları hususudur. Bu duruma göre, Hz. Peygambcr'in asarı (kullan­dığı eşya vs.) ile teberrük etmek (onlardan bereket ummak), biz­zat Resûluîlah'ın takrir buyurduğu meşru bir iştir.

Buhârî ve Müslim; Sahâbe-İ Kirâm'ın, Hz, Peygamber'in âsân ile teberrük ötmeleri, o âsûr ile hastalara şifâ dilemeleri veya yar­dım istemeleriyle ilgili olayları rivayet etmişlerdir.

BuhftiTnin Kitâbü'l-Libâs bahsinde, (Resûlulîah'ın saçından bah­sedildiği bâbdaî «Hz. Peygamber'in hanımı Ümmü Seleme, Resû­luîlah'ın saçlarından bir miktar saçı bir şişe içinde koruyordu. Sa-hâbe-i Kiram'dan birine nazar değse veya başına bir musibet gelse,

hemen Ümmü Seleme'ye içinde su bulunan bir kap gönderir. O da bu saç tellerini suya batırır, sonra bu suyu alır, şifa dileyerek ve bereket umarak içerlerdi» diye rivayet ettiği hadis bunlardan bi­ridir.

Bunun bir başkasını da Müslim, -Kitâbü'l-FezâiU bahsinde, Hz. Peygamber'in terinin hoşluğu babında şu hadîsi naklediyor; Enes bin Mâlik anlatıyor; «Resûlullah (s.a.v.), Ümmü'Süleym'in evine gi­rer ve Ümmü Süleym içinde yok iken, onun döşeği üzerinde gündüz uykusuna yatardı. Hz. Peygamber bir gün yine geldi ve Ümmü Sü-leym'in döşeği üzerinde gündüz uykusuna yattı. Biraz sonra Üm-Süleym geldi. Hz. Peygamber de terlemiş ve teri de döşeğin üstün­de bulunan bir deri parçası üzerine toplanmış halde idi. Ümmü Süleym kıymetli eşyalarını koyduğu küçük sandığını açtı, hemen bir bez parçasına bu birikmiş teri i.irip, almaya ve sonra da cam veya sırçadan yapılmış kabları içine sıkmaya başladı. Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.v.) uykusundan uyandı ve: «Ne yapıyorsun yâ Ümmü Süleym?- diye sordu. O da: -Yâ Resülallah! Biz çocuklarımız için bunun berekitini ümid ediyoruz- dedi. Resülullah: «İsabet et­tin- buyurdu[121].

Yine Buhar! ve Müslim'de; Sahâbc-i Kirâm'ın, Resûlullah'm ab-dest suyuna koştuklarını, onun elbise vo bardak gibi vücut âza-lannın değdiği, birçok eşyadan hayır ve bereket umduklarını riva­yet eden hadisi şerifler bulunmaktadır".[122]

Resüluîlah'in maddi eşyalarıyla tevessül etmenin durumu bu olunca-, onun Allah katındaki mevkii ve âlemlere rahmet olarak gön­derilişi ile tevessül etmenin durumu nasıl olur?

Bizim, tevessülü teberrüke kıyas ettiğimiz sanılmasın ve mes'e-lenin kıyas yolu ile halledileceği de sanılmasın. Çünkü -Tevessül ve Teberrük» aynı anlama gelen iki kelimedir. Bu da birşeyi aracı kılarak hayır ve bereket ummaktır. Bu durumda Resûlullah'ın Al­lah katındaki mevkiinden tevessül, Asarı ile tevessül, yahut artığı veya elbiseleri ile tevessül hükmü sahih hadislerde sabit olan genel anlamda tevessül nev'İnin şümûlündekl cüzlerdir. Bu cüzlerin hepsi de usûl ulemasının «Tenkıhu'l-MenU dediği metodla nasların şü­mulüne dahildir[123].

Hz. Pcygnmber'in Medine-i Mürievvere'de, yeni toplumda yap­maya başladığı güzel İşlerden bahsedebilmek için, hicret olayından bu kadarcık açıklamakla yetinelim.[124]



[1] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 97.

[2] Bu konuda daha fazla bilgi için bak: İbn Hişam, es-Styer: 1/249-261.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 97-98.

[3] Kavâldü'l-Ahkâm fi MesâHhl'l-Enam: c. 1, s. 95. .Aynı müellifin «Zavâbıtü'l-Maslahat» adlı eserine bak' s. 261.

[4] Hûd sûresi, âyet: 27.

[5] A'râf sûresi, âyet: 137.

[6] A'râf sûresi, âyet: 75-76.

[7] Bu hadisenin daha geniş tafsilâtı lcln, Muhammed el-Hudarl'nİn «îtraamu'l-Vefa fi Slyreti'l-Huletâ» adlı kitabına balcınız: s. 100.

[8] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 98-102.

[9] Hicr sûresi, âyet: 94.

[10] Şuarâ sûresi, âyet: 214-215.

[11] Hlcr sûresi, âyet: 89.

[12] Bu hadisi, Buhâri ve Müslim rivayet etmiştir.

[13] Kendi kızma sesleniyor.  (Mütercimler)

[14] Bu hadisi de Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Lâfız, Müslim'e aittir.

[15] Mâide sûresi, âyet:  104.

[16] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 103-105.

[17] Buradaki İmâm ve Hakim terimlerini bugünkü anlamıyla düşünmemek gere­kir. Çünkü bu iki tabir, İslâm devlet hukukunun önemli kavramlarıdır. İs­lâm hukukunda bunların özel tanım ve tarifleri vardır. Bu konuda bilgi İçin, Mâverdi'nin tAhkâmu's-Sultânıyye^'sine ve diğerlerine bak!

[18] Din İnsan idare edeceğine göre, hem İnsanın mantığına, hem de İnsanın men-faatına hitab edecektir. Bu bakımdan dinde akılla çelişen bir yön veya masla­hata uymayan bir emir olamaz...

[19] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 105-109.

[20] Hıcr :  Bugünkü Hatim denilen ve Kabe'nin dışında bulunan etrafı duvarIarla çevrilmiş mevkidir.

[21] Bu hadîsi Buhârî rivayet etmiştir.

[22] Buhar! rivayet etmiştir.

[23] Taberî, et-Târih: 2/344; Hişam, es-Siyre: 1/158.

[24] Hz. Peygamber'ln ve ashabının müşriklerden gördükleri işkenceler hakkında fazla bilgi için şu kitablara bakınız: tbn Hişâm, es-Siyre, Hudf-f "'^rüi-Ya-fcln ve diğer siyer kitabları.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 110-111.

[25] Ankebüt sûresi, âyet: 1,2,3.

[26] Al-i İmrân sûresi, âyet: 142.

[27] Bakara sûresi, âyet: 214.

[28] Tevbe sûresi, âyet: 111.

[29] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 111-115.

[30] Fussilet sûresi, âyet: 1-7.

[31] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 116-119.

[32] Hıvan: Yemek yeneceği sırada, üzerine yemek konulan masa gibi şeylere de­nir.

[33] Ahzâb sûresi, âyet: 28-29.

[34] Bu olayı Buhârî rivayet etmiştir. Bu İki âyetin tefsiri hakkında îbn Kesir tefsirine bakınız.

[35] İsrâ sûresi, âyet: 90-93.

[36] Hicr sûresi, âyet: 14-15.

[37] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 119-224.

[38] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 125-127.

[39] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 127-131.

[40] İbn Hişâm'ın Siyreti:  (l/330)nde zikrettiği gibi doğrusu budur. Bak: FethU'l-B.ıri.1/30.

[41] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 132-134.

[42] Bakınız:  Kurtubi Tefsiri:  5/350,  Îbmı'1-Ara.bl  Ahkâraü'I-Kur'an:   2/887.

[43] Necasİ,  Resûlullah'a  inananlardan  olmuştu.   Öldüğü  zaman   Peygamberimiz onun ölüm olayını sahâbilerıne bildirmişti. Sonra sahâbîlerle musallaya gidip, gıyabında cenaze namazı kıldırdı. Bu olayı, Müslim rivayet etmiştir

[44] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 134-137.

[45] Kasas sûresi, âyet: 52 - 55. Bu olayı, tbn İshâk ve Mukatil rivayet etmiştir. Taberânî ise Said bin Cübeyr'den nakletmiştir. İbn Kesir, Kurtubi ve Nisabu-rl'nin bu âyetleri tefsir ederken yaptıkları rivayetlere bakınız.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 138.

[46] Mâide sûresi, âyet: 68.

[47] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 139-140.

[48] Bunu İbn tshâk rivayet etmiştir. Bak: Taberî Tarihi: 2/344.

[49] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 140-141.

[50] Mâide sûresi, âyet:  67.

[51] Hicr süresi, âyet: 94-99.

[52] En'âm sûresi, âyet: 33-35.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 141-144.

[53] İbn Sa'd, Tabakat 1/196.

[54] Bu olayın daha fazla açıklaması için, îbn Hişâm'ın Siyret'ine  (1/420)  ba­kınız.

[55] Ahkâf süresi, âyet: 29-31.

[56] Cin. sûresi, âyet: 1 - 15.

[57] İbn SaU Tabakaf 1/196, îbn Hişâm, Siyret: 1/381.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 144-146.

[58] M. Sadık er-Rafii, Vahyü'l-Kelâm: c. 2, s. 30.

[59] Buhari, 6/73.

[60] îbn Hacer, Fethu'1-Bâri,- 8/473.

[61] Bak: îbn-i Seyyldinnas, ÜyûnÜ'I-Eser:  1/118; Pethu'1-Bârl:  8/473.

[62] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 146-154.

[63] Mi'rac ve îsrâ kıssası hakkında daha fazla bilgi edinmek istenirse, Müslim'in veya Buhârî'nin sahihlerine ya da diğer hadîs kaynaklarına başvurulsun. Ml'râc-ı İbn Abbas» gibi kitabiara güvenmekten sakınmak gerekir. Bu kltab yalan ve uydurma sözlerle doludur. İbn Abbasın bu kitabla hiçbir alâkası yoktur.

[64] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 154-156.

[65] Ankebût sûresi, âyet: 50.

[66] Dr. Şibli Şümmeyll bu sözü «Yaratılış ve Tekâmül Nazariyesi» adlı kltabıu Arapçaya tercümesinin  ön  sözünde  zikretmiştir.

[67] ZÜPkani, Muvatta1 Şerhi: c. 1, s. 65.

[68] İbn Kesîr, Tefsir:   4/261.

[69] «Muhammed'in Hayatı» adlı kitabın yazarı da bunlardan biridir Resûlul]ıh':n hayatı hakkında hayalî nazariyesinin kendi aleyhine dönmemesi İçin bu eıbl hadislerin zorlamasından kaçarak sağa sola garib \slpalar yapıyordu.

[70] Nevevi Şerhi, Sahih-i Müslim: c. 2, s. 290.

[71] Îbn Hacer, Pethu'1-Bâri: c. 7, a. 136- 137.

[72] Bu kitab hakkında övücü ve yüceltici mahiyette yazı yazanlar arasında Dr. Levis Auze vardır. Bu herifin kim olduğunu İzaha lüzum yok!

[73] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 156-163.

[74] İbn Sa'd, Ta bak at: c. 1, s. 200 • 201, benzerleri lbn Hlşâm, tbn tshftk'Un nak­leder, es-SIyer: 1/423.

[75] İbn Hişam: 1/425.

[76] îbn Hlşftm, es-Slyret: 1/428

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 164-166.

[77] Buhari. KitâbU'l-Ehadlsİ'UEnblyâ;  Müslim:  Klt&bü'I-Hudûd

[78] îslâm Aleminin Büfünü: c. 1. s. 33.

[79] M. Bin Abdulvehhab, Muhtasar-u Siyretl'r-Resul: 8. 124

[80] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 166-169.

[81] lbıı Hacer, Fethü'l-B&ri: 7/156; tbn Kayyım, ZAdÜ'l-Meftd: 2/50; Fethu'r-Rab bini Fİ Tertlb-i Müsned-i İmam Ahmed: 20/269.

[82] Nisa sûresi, âyet: 60.

[83] tshlr, güzel kokulu bir ot (mütercimler).

[84] Müslim: c. 3, s. 48. Bkz.: İbn Hacer, el-ts&be: c. 3, s. 403.

[85] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 169-173.

[86] Ezahlr, Mekke'ye yakın bfr mevkiin adıdır.

[87] Hac sûresi,-âyet: 39-40. îbn Hişâm, Ahmed, Taberi... İbn İshâk'a dayanarak; Ma'bed bin Kâab bin MâMk'ten nakleder bu olayı...

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 173-176.

[88] Hac sûresi, âyet:. 39.

[89] Nesei: c. 1» s. 52; Tefsir, İbn-İ Kesir: c. 3, s. 224.

[90] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 176-179.

[91] Tevbe sûresi, âyet: 123.

[92] Bu hadîs müttefekun aleyhdir.

[93] Bu konuya örnek olarak Vloten'ln «Siyâdetü'l-Aratoiyye» adındaki kitabına ba­kınız, p. 5 ye sonrası: Nahdatu'l-Mısriyye.

[94] Muhammet! sûresi, âyet: 20.

[95] Dr. Zuhaylî, îsâru'l-Harbi, Fi Fıkhı'l-tslâm: s. 59, dip.

[96] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 179-183.

[97] îbn Sa'd, Tabakat: c. 1, s. 310-211; Taberi Tarüü: 1/367.

[98] Üsdül'-Gâbe: c. 4, s. 53.

[99] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 183-184.

[100] Enfâl sûresi, ftyet:  72.

[101] Kurtubî, Tefsir: 5/350.

[102] Nisa sûresi, âyet: 97-98.

[103] İbnu'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'an: c. 2, s. 876.

[104] Enfâl sûresi, âyet: 73.

[105] İbnu'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'an: 2/876.

[106] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 184-186.

[107] Buhari: 4/255.

[108] İbn Higâm, Siyret: 1/155; tbn Sa'd, Tabakaf: 1/212

[109] îbn Sa'd'ın Tabakaü'nda onun kuşağını parçalayıp bir parçasıyla su tulu­munu, diğer parçasıyla da yemek dağarcığının ağzım bağladığının rivayeti yardır.

[110] İbn Hişâm, es-Siyret: 1/488; tmam Ahmed, Müsned: 20/282.

[111] Bu hadîsi, Buhârî üe Müslim rivayet etmiştir.

[112] Bu hadîsi de Buhârİ ile Müslim rivayet etmiştir. Olayın geniş açıklaması Buhârî'de vardır: c. 4. s. 255-256.

[113] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 187-191.

[114] Tevbe sûresi, âyet: 108.

[115] Mes'ûdi, MürûcU'z-Zeheb: c. 2, s. 279, Beyrut baskısı.

[116] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 192-192.

[117] Ibni Hacer, el-îsabe: c. 1, s. 405; İbn Higâm, SlyruL:  1/49; İnmm Ahtııed. MUs-ned; 2Û/292.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 192-193.

[118] Müslim: 7/105.

[119] Bu hadis müttelekun aleyhtir.

[120] Yâsin suresi, ayet: 9.

[121] Müslim, Kttab-i Fezâtl.

[122] Şeyh Nasır el-Kbânt, bu gibi hadislerin bu asırda hiçbir faydası olmadıfcı go-rUşünU İleri sürüyor. Bu görüşünü Üslad Muhanımcd el-Munlasir tl-Kettanİ'-nln, Şeriat Fakültesi öğrencileri İçin seçmiş olduğu lıadfeler üzerine yaptığı tenkldde zikrediyor. Biz bu sözün bir nıüslUmanın ağzına yakışmadığı ve çok tehlikeli olduğu görüşündeyiz. Resûlullah'm söyleri, fiilleri ve takrirleri şe­riatta kaynaktır. Onların şeriattaki kaynak oluşları, sahih bir hadisin veya Kur'ân'm neshi olmadıkça kıyamete kadar devam edecektir. Teşrii fayda­ların en önemlisi ve ılellli, hikmetleri öğrenmek gereğine İnanmaktır. Uu sahih ve sağlam hadis-l şerifleri ne Kur'&ıı-i Kerim, ne de onlar giiıl bir sünnet yürürlükten kaldırmamıştır. Onların Tesrii muhtevaları kıyamete ka­dar lift kidir. Hu demektir ki. Hesülullah'ın Allah katındaki mrvklslylu tevekkül etmekten başka onun asan tlc tevessül ve tcbcrrUk etmeye de bir engel yok­tur. Bu husus, zamanla birlikte devam edecektir ve meşrudur. Bununla be­raber bu asırda onların hiçbir faydası yoktur, nasıl denilebilir?

Zannederim ki, onların faydalarını. Üstad Şeyh Nasırın görücü ile hü­kümsüz kılan sebeb, bu hadislerin tevessül konusundaki kendi görücüne teis düşmesidir. Ancak bunlar tek başına bilindiği gibi onların neshi ve fayda­larının sona ermesi için yeter aebeb değildir!..

[123] Tenkibu’l-Menât: Kıyasa mevzu olan hftrilııede ltUknıe İllet olmtısı umıılnn birçok vnsıHiır bulunabilir. Bunların hf|»sf Mel dıftlldlr. Bunlardan hanfitsl-nln olduğunu arayıp bulmaya denir (Mütercimler).

[124] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 193-200.