Onuncu Bölüm: ŞEFAAT VE ÇEŞİTLİ YANLARI. 1

10.1. ŞEFAAT MESELESİ VE ÇEŞİTLİ YÖNLERİ. 1

 

Onuncu Bölüm: ŞEFAAT VE ÇEŞİTLİ YANLARI

10.1. ŞEFAAT MESELESİ VE ÇEŞİTLİ YÖNLERİ[1]

Şefaat meselesi, Kur'ân-ı Kerîm'de o kadar çok ve öylesine tafsilatlı şekilde geçmiştir ki, bir kişi için, şefaati kimin yapabileceği, kimin yapa­mayacağı, hangi durumlarda yapabileceği, hangi durumlarda yapamaya­cağı, kimin için yapabileceği, kimin için yapamayacağı, kimin için yararlı olduğu ve kimin için yararlı olmadığı gibi konulan öğrenmemiz hiç de zor olmayacaktır. Dünyada insanların kötü yola düşmelerinin sebepleri arasında, şefaat ile ilgili yanlış fikirleri de yer aldığı için, Kur'ân-ı Kerîm bu meseleyi öylesine etraflıca açıklamıştır ki, hiç bir tereddüt veya şüphe­ye mahal bırakmamıştır. Mesela, Bakara sûresinin 225. ayetine bakalım:

"Göklerde ve yerde olan şeyler O'nundur. İzni olmaksızın O'nun nez­dinde şefaat edecek yoktur. Yarattıklarının önünde ve arkasında olanı (geleceklerini ve geçmişlerini) bilir... İnsanlar O'nun ilminden, O'nun is­tediğinden başkalarını kavrayamazlar."

10.1.1. Allah Katında Kimsenin Sözü Geçmez

Yukarıdaki ayetin ilk bölümünde sözde ermiş, evliya, tanrı, melek ve diğer büyük kimselerin Allah nezdinde makbul olup, istedikleri kimseler için şefaatte bulundukları, O'na istedikleri şeyi yaptırdıkları yolundaki müşriklerin yanlış inançları toptan reddedilmiştir. Burada deniliyor ki Al­lah'a zorla bir şey yaptırmak şöyle dursun, en sevdiği peygamberler ve melekler O'nun yanında ağızlarını bile açmaya cesaret edemezler. Âyet-i kerimenin ikinci bölümünde bahsedilen hakikat, şirkin temeline bir darbe daha vurmaktadır. İlk bölümde Allah'ın sonsuz ve rakipsiz hakimiyetinin önemi belirtilmek suretiyle, hiçbir kimsenin O'nun kararını etkilemeyece­ğine işaret edilmiştir. İkinci bölümde de, meseleye başka bir açıdan yakla­şılıyor ve deniliyor ki, Allah'ın işlerine kimse karışamaz, çünkü, onlarda kâinat ve bunun hikmetini anlayacak bilgi kaynaklan yoktur. İster insan olsun, ister melek, cin veya başka yaratıklar olsun, hepsinin bilgisi kıt ve sınırlıdır. Bunlardan hiçbiri kâinatın sonsuz gerçeklerini anlayacak bilgiye ve güce sahip değildir. Ayrıca, en küçük meselelerde dahi kullar Allah'a müdahale etmeye başlar ve olur olmaz şeylerle ilgili olarak başkaları için tavsiye ve şefaatte bulunmayı sürdürürlerse bütün kainat'ın nizamı ve me­kanizması bozulmuş olacaktır. Bu tür müdahaleler büyük meselelere ka­dar sıçrayabilir ve tek Allah fikri ortadan kaybolur. Dünya ve kâinatın dü­zeni bir yana, kullar kendi kişisel ve ailevi sorunlarının üstesinden bile ge­lecek durumda değillerdir. Halbuki, Kâdir-i Mutlak hem onların hem bü­tün dünya ve kâinatın işlerini ve onların ardındaki hikmeti çok iyi bilmek­tedir. Bu itibarla kulların, ilmin ve marifetin en büyük ve yegâne kaynağı olan, Cenab-ı Allah'ın hidâyetine ve talimatına uymalarından başka çare­leri yoktur.

10.1.2. Azaba Lâyık Olanlar İçin Şefaat Yoktur

En'âm suresinin bir ayeti şöyledir:

"Ve şefaatlerini beklediğiniz şeyleri sizinle beraber görmüyoruz. An­dolsun onlarla aranızda münasebet kesilmiştir. Ma'but zannettiğiniz siz­den kayboldu." (Âyet; 94)

Aynı sûrede, bir başka yerde şöyle denilmiştir:

"Rabblerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur'an ile inzar et. Onlara Allah'tan başka dost ve şefaatçi olmadığını söyle. Ta ki, ittika edip Allah'tan sakınalar." (Âyet; 51)

Demek oluyor ki, kendilerini dünyanın cazibesine ve diğer işlerine kaptıranlar, kıyamet gününün gelmeyeceğini ve Allah'ın huzuruna hiç çıkmayacaklarını zannedebilirler. Böyle kimselere ne denilirse boştur. Her­hangi bir nasihat faydalı olmaz. Aynı şekilde, dünyada istediklerini yapa­bileceklerini ahirette kendilerine hiçbir zarar gelmeyeceğini, zirâ, kendile­ri için Allah'a başkalarının aracı olacağını ve kendilerini cezalardan kurta­racaklarını sananlar da herhangi bir nasihate kulak asmazlar. A'raf sure­sinde şöyle buyurulmuştur:

"İllâ onun te'vîlini mi gözetiyorlar? Onun te'vîli geldiği (haber verdi­ği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: 'Doğrusu Rabb'imizin elçileri gerçeği gelirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefâat etsinler, yahut tekrar geri döndü­rülüp dünyâya gönderilmemiz mümkün mü ki, (orada eski) yaptıkları­mızdan başkasını yapalım?' Onlar, kendilerini ziyâna soktular ve uydur­dukları şeyler kendilerinden saptı. Kaybolup gitti." (Âyet; 53)

"Onun (Allah'ın) izni olmadan hiçbir kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'na ibadet edin. iyice düşünüp ibret almaz mısınız?" (Âyet; 3)

Aynı sûrenin 18. ayetinde şöyle buyurmuştur:

"Onlar Allah'tan başka, kendilerine ne zarar ne de faydası olmayan şeylere taparlar. Ve, 'Bunlar, Allah yanında bizim şefaatçılarımızdır' der­ler. De ki: 'Göklerde ve yerde Allah'a bilmeyeceği bir şey mi haber veri­yorsunuz? ' O, sizin şirk koştuklarınızdan münezzehtir, çok yücedir." (Âyet; 18)

Cenâb-ı Allah'ın bir şeyden habersiz olması, o şeyin varolmaması de­mektir. Çünkü varolan her şey Allah’ın bilgisi dahilindedir. Burada aslın­da ince ve zarif bir ifade kullanılmış ve şefaatçiler, "Allah'ın bilmeyeceği bir şey" olarak tarif edilmişlerdir. Yani, Allah "şefaatçi" diye bir şey tanı­mıyor ve bu sebeple, bunlardan bahsetmek gereksizdir.

"O gün zâlim için acıyacak ve şefaati kabul olunacak kimse yoktur." (Mü'min; 18)

Ayette, kâfirler'in şefaatle ilgili akide ve görüşü açıkça reddedilmiştir. Burada deniliyor ki, zalimlerin şefaati için kıyamette kimse bulunmaya­caktır. Gerçekte, mahşerde kâfir ve zalimlerin şefaatçisi hiç olmayacaktır. Ancak, burada sözün gelişi böyle bir ifade kullanılmıştır. Şefaat izni veril­se de ancak Allah'ın sevgili kullarına verilecek ve bu kullar hiçbir zaman kâfirler ile müşrikler ve zalimlerin dostları olamazlar. Çünkü, kâfir ve müşrikler, şefaatçilerinin çok kuvvetli ve nüfuzlu olduğuna inana gelmişlerdir ve ne olursa olsun mahşerde bu şefaatçiler sayesinde Allah'ın gaza­bından kurtulacaklarına emindirler.Onun için Cenab-ı Allah diyor ki ora­da sözü geçen herhangi bir şefaatçi bulunmayacaktır, hele kâfir, müşrik ve zalimleri kurtaracak kimse olmayacaktır.

10.1.3. Şefaat İçin İzin Gereklidir

Meryem sûresinde şöyle buyurulmuştur:

"Şefaat etmeye ancak Allah indinde söz almış olanlar malik olacak­tır." (Âyet; 87)

Bu ayetin bir anlamı şudur. Ancak müsaade almış olan hakkında şefa­at yapılabilir. İkinci anlamı da şudur. Ancak izin almış olan biri başkası için şefaatte bulunabilir. Ayetin ifadesi bu her iki anlam için müsaittir.

Yukarıdaki ayette geçen Allah kelimesi Arapça aslında "Rahman" ola­rak kaydedilmiştir. Rahman'dan izin almanın anlamı şu olabilir. Dünyada Allah'a iman edip O'nun yakın kulları arasına giren ve O'nun rahmetini kazanmış olan bir kişi şefaata lâyıktır ve ancak o'nun lehinde şefaat yapı­labilir. Demek ki, insanların kendilerine göre şefaatçi bulmaları hiç önem­li değildir. Önemli olan, Allah'ın birini şefaate lâyık görmesi ve şefaatçi olma izni vermesidir.

"O günde şefaat fayda vermez. Ancak kendisine Allah'ın izin verdiği ve şefaat edilmesine razı olduğu kimseninki müstesna. Allah, onların ön­lerinde ve arkalarında olanı bilir. Onların ilmi ise O'nu kavrayamaz." (Tâhâ; 109-110)

Yukarıdaki ayetlerin ilki, iki şekilde tercüme edilebilir. Birincisi yu­karıda tercüme edilen şekildir. İkincisi de şöyledir: "O gün de şefaat fayda vermez. Ancak kendisine Rahman (Allah)'ın izin verdiği ve (başkaları için) şefaat etmesine razı olduğu kimseye fayda verir." Burada kullanılan kelimeler özlü ve geniş anlamlı olup her iki şekilde de tercüme edilebilir. Demek kıyamette, Rahman ve Rahim olan Allah, izin vermezse ne kimse başkaları için şefaatçi olabilir ne de kendisi için şefaate talip olabilir. Mahşerde hiç kimse Allah'ın huzurunda ağzını açamaz ve ne kendisi ne başkaları için şefaate talip olabilir. Ancak Allah izin verdiği takdirde şefa­at gerçekleşebilir. Bu her iki husus Kur'ân'da açıkça anlatılmıştır. Allah bir yandan diyor ki:

"İzni olmaksızın O'nun (Allah'ın) nezdinde şefaat edecek yoktur." (Bakara; 225)

"Rûh ve meleklerin saf olarak huzur-u ilâhîde durdukları günde, on­ların hiçbiri konuşmaz. Ancak Rahman'ın müsaade etlikleri müstesna." (Nebe; 38)

Allah-u Teâlâ bir yandan da şunları bildiriyor:

"Allah onların önünde ve arkalarında olanı bilir. Onlar ancak Al­lah'ın razı olduğuna şefaat ederler. Ve O'nun azametinden korkarlar." (Enbiya; 28)

"Göklerde nice melekler vardır ki, Allah izin vermedikçe ve ona razı olmadıkça hiç kimseye şefaatları fayda vermez." (Necm; 26)

10.1.4. Şefaatin Yasaklanmasının Sebebi

Tâhâ suresinin yukarıdaki ayetinde şefaatin neden kısıtlandığı anlatıl­mıştır. İster melek olsun, ister peygamber ve ister evliya; kimlerin Al­lah'ın huzuruna ne gibi bir dosya ile geldiklerini bilemezler. Bu zâtlar, ki­min dünyada ne yaptığını, nasıl bir karaktere sahip olduğunu ve Allah'a nasıl bir hesap vereceğini kestiremezler. Çünkü onlarda Allah'ın sahip bu­lunduğu bilgi kaynakları yoktur. Bunun aksine, Allah-u Teâlâ, her insanın geçmişini ve geleceğini, karakterinin ne olduğunu, dürüstlük derecesinin ne olduğunu, suçlu olup olmadığını, suçluysa ne kadar cezaya lâyık oldu­ğunu, suçlu değilse nasıl ödüllendirileceğini en ince ayrıntılarına kadar bilmektedir. Böyle bir durumda melekler, peygamberler ve evliyalar, iste­dikleri kişiler için şefaat edemezler. Bilindiği gibi, bir daire veya iş yerin­de, alt seviyedeki bir müdür veya memur, istihdam veya başka konularla ilgili olarak bütün dost, arkadaş ve yakınları için torpil kullanmaya çalışır­sa bunun haddi hesabı olamaz ve iş yerinin bütün mekanizması ve çalışma düzeni bozulmuş olur. Böyle küçük bir düzeyde Kâinatın Sahibi'nin huzu­runda herkesin şefaat etmesi ve bunun kabul edilmesinin ne kadar tehlike­li ve zararlı olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Şefaat serbest bırakıldığı takdirde Allah'ın huzurundaki manzarayı gözünüzde bir canlandırın. Bin­lerce, on binlerce ve hatta milyonlarca kimsenin Arş-ı Alâ'da toplanıp hem kendi hem başkaları için yalvardıklarını düşünün. Bu kargaşada kimin ne olduğu, kimin nasıl şefaat edileceğini gözden geçirin. Orada şefaatçilerin, şefaat ettikleri kişilerin geçmişi ve karakterini pek iyi bilmediğinden emin olabilirsiniz. Dünyada yüksek bir mevkide bulunan bir amire emri altında­ki memur ve personel için tavsiye filan geldiği zaman, bu yetkilinin tavsiyeciye sorduğu sorular şu şekilde oluyor: Siz bu adamı iyi biliyor musu­nuz? Karakterini incelediniz mi? Yeterince güvenilir bir kişi midir? ondan bir zarar gelmeyeceğinden emin misiniz? Ayrıca, eğer bu âmir tavsiye edilen kişinin ne mal olduğunu biliyorsa onu derhal tavsiyeciye geri gön­deriyor ve diyor ki, "Bu adamın ne kadar yalancı nankör, tembel, hırsız, rüşvetçi ve ahlâksız olduğunu bilmiyor musunuz?" Amir işte bu bilgisine dayanarak, azarlayıcı bir tavırla, tavsiyeciye der ki, "Vallahi sizden böyle bir kişi için tavsiyede bulunmanızı beklemiyordum. Lütfen böyle kimseler için tavsiyede bulunmayın[2]". Bu küçük misalden, söz konusu ayette şe­faat için ilgili zikredilen kaide ve kuralların ne kadar doğru ve yerinde ol­duğu anlaşılacaktır. Şefaatin kapısı tamamıyla kapatılmamıştır. Dünyada Allah'ın kullarına her zaman yardım elini uzatmış Allah'ın sevgili insanla­rı, âhirette başkaları için şefaatçi olabilirler. Ancak herhangi bir kimse için şefaatte bulunmadan önce Allah'tan izin almak zorundadırlar. Allah, kimin için konuşmalarına izin verirse ancak onlar hakkında tavsiyede bu­lunabileceklerdir. Ayrıca, şefaatin de haklı ve yerinde olması şarta bağlan­mıştır. Nitekim, "ve kâle Sevaben" (bu sözü iyi söylesin) şeklindeki İlâhî emir bu yöndedir. Yanlış, uygunsuz ve yerinde olmayan şefaate izin veril­meyecektir. Mesela, dünyada yüzlerce Allah'ın kulunun hakkını yemiş birisi için kıyamette herhangi bir peygamber, melek veya evliya çıkıp, Al­lah'a "Ya Rab bu adama acı, bunu mükâfatlandır" diyemez. Nebe' suresin­de şöyle buyurulmuştur.[3]

"Rûh ve meleklerin saf olarak huzuru ilâhide durdukları günde on­lardan hiçbiri konuşmaz. Ancak Rahman'ın müsaade ettikleri müstesna. Ve doğru söylerler."

Burada "konuşamaz" kelimesi, "şefaat edemez" manasındadır. Cenab-ı Allah demek istiyor ki, kimse Allah nezdinde başkası için şefaat edemez ama iki şan müstesna. Bu şartlardan biri şudur. Bir suçlu veya hatalı kişi hakkında şefaat etmesine izin verilen şefaatçi, şefaati doğru ve haklı ola­rak yapmalıdır. Gereksiz ve haksız yere Allah'ın huzuruna çıkmamalıdır. Ayrıca, hakkında şefaat yapılan kişi sadece günahkâr olmalı, kâfir olma­malıdır.

10.1.5. Müşriklerin Güvendiği Sahte Şefaatçiler

"Allah onların önünde ve arkalarında olanı bilir. Onlar ancak Al­lah'ın razı olduğuna şefaat ederler. Ve O'nun azametinden korkarlar." (Enbiyâ; 28)

Müşrikler, melekleri iki sebepten tanrı olarak kabul ederlerdi. Birinci­si, melekler onların gözünde Allah'ın evlâtları gibiydiler. İkincisi, onlara tapmak suretiyle, onları Allah katında kendileri için şefaatçi haline getir­mek isliyorlardı. Halbuki Yunus sûresinin 18. ayeti ve "Zümer sûresinin 3. ayetiyle bu her iki inanç şiddetle reddedilmiştir.

Burada şu noktaya da dikkat etmeliyiz ki, Kur'ân-ı Kerîm şefaat ile il­gili müşriklerin batıl inancını reddederken onların şefaatçi olarak kabul ettikleri varlıkların ne gaipten ne de gelecekten haberdar olmadıklarını be­lirtir. Burada denilmek isleniyor ki, başkalarının geçmişi, geleceği veya mevcut durumu hakkında bilgi sahibi olmayanlar şefaat içi.) mutlak yetki­ye sahip olamazlar. Bu sebeple, ister peygamber olsun ister melek, Al­lah'ın izni olmaksızın şefaatçi olamazlar. Kendi başına kimse için şefaat edemezler. Şimdi şefaati dinleyip dinlememek, kabul edip etmemek tama­mıyla Allah'ın elinde olduğuna göre, bunca yetkisiz ve çaresiz şefaatçilere tapmak, onlara yalvarmak doğru olabilir mi? Sebe' sûresinde şöyle buyu­rulmuştur:

"O'nun (Allah'ın) katında kendisine izin verdiğinden başkasının şefaati fayda vermez." (Âyet; 23)

Yani, kâinatın mülkiyetinde ve idaresinde Allah'a ortak olmak şöyle dursun, hiçbir kimse başka bir kimse için Allah'ın huzurunda ağzını açma­ya cesaret edemez. Allah'ın sevgili kullarının, Kâinatın Efendisi’ne söz geçirebileceklerini ve hatta ondan istediklerini koparabileceklerini düşünen­ler yanlış yoldadırlar. Halbuki, Allah (cc.) genellikle şefaati sevmez ve ancak izin verdiği kişiler şefaatçi olabilir veya şefaat olunurlar.

"Onların (Mahşer halkının) kalplerinden korku giderildiğinde birbir­lerine: 'Rabbiniz ne söyledi?' diye sorarlar. (Şefaat edecek olanlar da): 'Hakkı söyledi' derler. O, çok yüce ve çok büyüktür." (Sebe; 23)

Burada, Kıyamet gününde, bir şefaatçinin bir kişi için şefaat edeceği zamanın tablosu çizilmiştir. Bu tabloda, Allah'tan izin alınmak üzere ken­disine müracaat edildikten sonra, şefaatçi ile şefaat olunanın, merakla, sa­bırsızlıkla ve korkudan titreyerek Allah'ın cevabını bekledikleri görül­mekledir. Nihayet, Allah'ın yüce katından izin çıkınca ve şefaat olunan şefaatçinin yüz ifadesinden durumun ümit verici olduğunu anlayınca, rahat bir nefes alıyor ve bir adım ileriye alarak şefaatçiye soruyor. 'Acaba, Al­lah'tan nasıl bir haber geldi'?' O zaman şefaatçi da kendisini teskin edici bir şekilde, "müsterih ol, Cenab-ı Allah'tan izin çıkmıştır" diyor.[4]

Burada vurgulanmak istenen şey şudur. Cenab-ı Allah gibi yüce bir Hâkimin huzurunda ağızlarını bile açmaya cesaret edemeyen kimselerin zorla ve ısrarla Allah'a bir şey yaptırmalarını düşünmek bile abestir. Duhân suresinde Allah şöyle buyurmuştur:

"O gün, bir dost bir dosttan hiçbir şeyi defedemez. Onlara yardım da olunmaz. Ancak, Allah'ın merhamet ettiği kimseler böyle değil. Çünkü O, Gâlib, Kâdir ve Rahîm'dir." (Duhân; 41-42)

Bu ayetlerde mahşerde, karar gününde İlahî Mahkeme'nin havası yan­sıtılmak istenmiştir. Allah'ın yüce mahkemesinde hiçbir kimsenin himaye­si, yalvarışı ve tavsiyesi, hiçbir suçluyu cezadan kurtaramayacaktır. En büyük yargıç Allah ve bütün yetkiler O'nun elindedir, O'nun kararlarını kimse etkilemez. Herhangi bir sanığı ağır bir şekilde cezalandırması, af­fetmesi ya da cezasında indirim yapması tamamıyla Onun iradesine bağ­lıdır, ilahî iradenin en bariz özelliği merhamettir. Ancak Allah kimin hak­kında ne karar verirse versin, eksiksiz uygulanacaktır. İlahî adaletin niteli­ğine değinildikten sonra devamında sanık ve suçluların akıbetinin ne ola­cağı anlatılmıştır. Asi ve inatçı suçlulara herhangi bir merhamet veya es­neklik gösterilmeyecektir. Ancak Allah'tan korkan ve dünyada her konuda O'nun talimatına göre hareket etmeye çalışanların bazı hataları affedile­cek, cezaları hafifletilecek ve hatta mükafatlandırılacaklardır.

10.1.6. Hazreti Nuh'un Oğlu İçin Allah'a Yalvarışı

Kur'ân-ı Kerîm'in Hûd Sûresinde Hz. İbrahim (a.s.)'in hikâyesi, Ku­reyşlilere anlatılmıştır (Ayet: 69-76). Kureyş'liler, kendilerini Hz. İbra­him'in soyundan saydıkları için Arabistan'ın bütün din adamları, tarikat sahipleri, Kâbe'nin mütevellileri v.s. Arap'ların dinî, ahlâkî, siyasi ve kültürel liderliğinin kendi malları olduğunu sanıyorlardı. Bunlar Allah'ın yü­ce mahkemesinde, kendilerinin hiçbir zarara uğramayacağı gibi yanlış bir düşüncede idiler. Kendilerinin, Hz. İbrahim gibi Allah’ın sevgili peygam­berinin evlatları ve mirasçıları olduğu düşüncesiyle, suçlu oldukları tak­dirde bile şefaat olunacaklarına inanıyorlardı. Kureyşli ve Mekke'lilerin bu yanlış fikrini reddetmek amacıyla Cenab-ı Allah kendilerine Hz. Nûh (a.s.)'un başına gelenleri hatırlatmıştır. Hz. Nûh, oğlunun suda boğulmak üzere olduğunu görüyor ve kurtulması için Allah'a yalvarıyor, ancak sade­ce yalvarışı ve şefaati geri çevrilmekle kalmıyor, üstelik azarlanıyor da. Bundan sonra Hz. İbrahim (a.s.)'in hikâyesi anlatılmıştır. Yani, bir yandan kendisinin Allah'ın Halili (sevgilisi) ve en yakın peygamberlerinden biri olduğundan söz ediliyor ve meziyetleri dile getiriliyor ve bir yandan da, aynı Hz. İbrahim, kendi milleti (Lût)'nin kurtulması için Allah'a yalvardı­ğı ve Allah'ın iradesine karıştığı zaman şefaati reddediliyor. Yine Hûd sûresinde biraz ilerde şu ayetlere rastlanıyor:

"O gün gelince herkes yalnız Allah'ın izni ile konuşur." (Hûd; 105)

Burada kendilerine göre hayaller kuranlar ve kendi kendilerini alda­tanlar tekrar ikaz ediliyor. Falanca peygamber ve evliyanın, Allah'ın katı­na çıkarak falan falan kişi ve gruplar için şefaatte bulunacağı ve zorla söz­lerini kabul ettirip onları affettireceği gibi düşünceler hayâldir. Allah kim­seye konuşma izni vermezse ağızlarından bir tek lâf bile çıkmayacaktır.

10.1.7. Dünyevî Yaşantıda Allah'tan Şefaat İle İlgili Müşriklerin Yanlış Anlayışı

Nahl suresinin bir ayeti şöyledir:

"Şimdi onlar, batıla iman edip, Allah’ın Himmetini inkâr mı ediyor­lar?" (Âyet; 72)

Mekke'li müşrikler bütün nimetlerin Allah tarafından geldiğini inkâr etmezlerdi. Hatta bu nimetleri kendilerine ihsan ettiği için Allah'a şükre­derlerdi. Fakat bu noktada bir hata işlerlerdi. Bu nimetlerin ihsan edilme­sinde hiç rolleri olmayan bir takım tanrı, tanrıça ve melerler v.s. ye de sözde ve fiilde minnettar olduklarını ifade ederlerdi. İşte Mekke'li müşrik­lerin bu davranışını Kur'ân-ı Kerîm, "Allah'ın nimetinin inkârı" olarak ta­rif etmektedir. Muhsin (ihsan eden)"in ihsanı için gayri muhsin (muhsin olmayan)'e teşekkür edilmesi, Kur'ân-ı Kerîm'de aslında, nimetin inkârı veya Muhsin'e saygısızlık olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, Muhsin'in, ken­di irade ve fazlıyla ihsan etmesine rağmen, O'nun, başkalarının tavsiye ve şefaati üzerine böyle yaptığını sanmak da yanlıştır ve Kur'ân-ı Kerîm bu­nu da usulen tekzip etmiştir.

Aslına bakılırsa, bu ilâhî tutum ve davranış adalet ve hakkaniyet ku­rallarına tamamıyla uygundur. Bunu şöyle bir misalle anlatalım. Diyelim ki, muhtaç bir kimseye yardım elinizi uzattınız. Siz yardım eder etmez o kimse yerinden kalkıp, bu yardımda hiç payı olmayan başka bir adama te­şekkür ve minnetini bildirdi. Belki de siz alçak gönüllü ve efendi bir in­sansınız ve söz konusu kimsenin bu münasebetsizliğini görmezlikten gel­diniz. Fakat, kalbinizin bir köşesinde bu kimsenin münasebetsizliği ve nankörlüğü konusunda acı duyacaksınız. Sonra eğer bu adama bu ters davranışının sebebini sorduğunuz zaman sizin merhamet duygusuyla de­ğil, aksine aracı ve şefaatçi kişinin hatırı ve korkusuyla kendisine yardım ettiğinizi söylerse herhalde bunu kendinize bir hakaret kabul eder ve fazla tahammül edemezsiniz. Onun acayip açıklamasından, kendiniz hakkında iyi fikir taşımadığı, sizi merhametli ve yardımsever bir insan olarak görmediği, aksine dost ve ahbapların sözlerine değer verip onların hatırı için başkalarına yardım ettiğiniz görüşüne sahip olduğunu anlamakla fazla ge­cikmeyeceksiniz. Nahl suresinde şöyle buyuruluyor:

"Onlar Allah'ın nimetini bilirler ve sonra onu inkâr ederler. Onların ekserisi kâfirlerdir." (Âyet: 83)

Burada da "inkâr edenler" deyiminden, daha evvel bahsettiğimiz dav­ranış kastedilmiştir. Yani, Mekke'li kâfir ve müşriklerin, Allah'ın nimetle­rine başkalarını ortak koşmaları. Hacc sûresinde şöyle buyurulmuştur:

"Allah hem meleklerden, hem de insanlardan rasûller seçer. Allah işiticidir, görücüdür. Allah onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Bütün isler Allah'a döndürülür." (Âyet; 75-76)

Burada denilmek isteniyor ki, müşriklerin kendilerine ma'bud olarak seçtikleri varlıklar arasında, melekler ve peygamberler en üst mevkiye sa­hiptirler, ama bunların durumu da haberci ve elçilerden farklı değildir ve bunlar da Allah'ın seçtiği görevlilerdir. Sadece bu husus kendilerine, Al­lah'ın işlerinde ortak olmalarına sebep olamaz. Dikkat ederseniz, "Allah onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir" cümlesi Kur'ân-ı Kerîm'de çok sık yer almıştır ve her yerde şefaat ile ilgili müşriklerin batıl itikadı­nın reddi için kullanılmıştır. Bu cümlenin burada kullanılmasının anlamı da aynıdır. Allah demek isliyor ki, müşrikler tarafından sefaatçı ve kurta­rıcı olarak bilinen melekler ile peygamberler aslımla kendileri Allah'a muhtaçtırlar. Her şeyi gören, bilen ve dolayısıyla, kulların ihtiyaçlarını gi­deren ve şefaatlerini dinleyen ya da reddeden de odur. Bu hususla başka kimse O'nun ortağı olamaz. Nitekim, Zümer sûresinde şöyle denilmiştir.

"Yoksa onlar, Allah'tan başka şefaatçiler mı edindiler? De ki: Onla­rın hiçbir şeye güçleri yetmez ve hiçbir şeye akıl erdiremezlerse yine (on­lardan şefaat bekler misiniz?)! De ki: 'Bütün şefaat Allah'ın kudretinde­dir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz." (Âyet; 43-44)

Cenab-ı Allah demek istiyor ki, kâfirler ve müşrikler kendi kendine bazı kimselerin Allah nezdinde nüfuz sahibi olduğuna ve bazı konularda Allah'a zorla ve tehdide bazı şeyler yaptırdıklarına inanıyorlar. Oysa, Allah nezdinde kimse bizzat kendisi için Allah'ın izni olmaksızın şefaate bulunamaz. Ne Allah kimseye şefaat konusunda yetki vermiştir ne de Allah'ın nezdinde şefaat edebilecek kimseler herhangi bir zaman böyle bir iddiada bulunmuşlardır. Necm Sûresinin şu âyetlerine de bakalım.

"Göklerde nice melekler vardır ki, Allah izin vermedikçe ve ona razı olmadıkça hiç kimseye şefaatleri fayda vermez." (Âyet; 26)

Demek ki, Allah katında melekler şefaatten dem vuramaz. Melekler zaten Allah'a tamamıyla bağlı ve emrine amade yaratıklardır. Onlar kendileri muhtaç ve çaresizdirler. Onlardan yardım ve şefaat beklemek cahilliktir. Doğrusu şu ki, bütün melekler bir olup Allah'ın istemediği bir kimse için şefaat dileseler dahi, hiçbir şey yapamazlar.

10.1.8. Allah'ın Kararını Kimse Değiştiremez, Tehir Edemez

Şu âyete bakın.

"Allah bir kavme fenalık murad ederse, onu çevirecek hiçbir çare yoktur. Onlar için, Ondan başka bir veli ve dost yoktur." (Ra'd; 11)

Burada denilmek isteniyor ki, Allah (cc.) herhangi bir kişi veya millet hakkında bir karar vermişse onu değiştirecek herhangi bir güç yoktur. Herhangi bir aracı, şefaatçi ve tavsiyeci, suçlu ve günahkârı Allah'ın gazabından kurtaramaz. Onun için şefaat ve kurtuluş umuduyla serbestçe günah işlemek doğru bir davranış değildir.

"Onlar için istiğfar etsen de etmesen de, eğer onlar lehinde yetmiş kerre istiğfar eylesen de, Allah onları mağfiret etmez. Çünkü onlar Allah ve Rasûlünü inkâr ile kâfir oldular. Allah, fasık olan kavme hidâyet et­mez." (Tevbe; 8fr)

"Onlar için istiğfar etsen de etmesen de müsavidir. Allah, onları mağfiret etmez. Şüphesiz Allah, fâsık olan kavmi hidâyet etmez." (Münafıkûn; 6)

İşbu mesele, Münafikûn sûresinden üç sene sonra nâzil olan Tevbe suresinde çok açık bir şekilde ele alınmıştır. Söz konusu âyette Cenab-ı Allah, Hazreti Peygamber (a.s.)'e hitap ederek diyor ki, "Sen bu sapıklar için 70 defa bile şefaatte bulunsan. Ben onları affetmeyeceğim. Zira, onlar Allah ile Rasûlünü inkâr ediyorlar ve en kötü günahları işliyorlar." Daha sonra şunları söylüyor.

"Onlardan ölen bir kimse üzerine katiyyen namaz kılma. Ve kabri üzerinde durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler ve fasık ol­dukları halde öldüler." (Tevbe; 84)

Burada iki noktaya temas edilmiştir. Yani, şefaat ve mağfiret yalnızca hidayet bulmuş kişilere mahsustur. Hidayet almamış veya doğru yoldan saparak fısk-ü fücûra batmış olanlar için ise alelâde İnsanlar şöyle dursun, Allah'ın Rasûlü bile mağfiret duası yaparsa, Cenab-ı Allah tarafından ka­bul edilmez. Burada temas edilen ikinci nokta şudur. Allah'ın hidayetine talip olmayanları Allah bağışlamaz. Eğer bir kul, hidayeti kabul etmiyor ve hidayete çağrıldığı zaman omzunu silkip başka bir tarafa yöneliyorsa, Allah herhalde onu hidayet edecek değildir.

10.1.9. Mahşer'de Hazreti Peygamber (a.s.)'in Şefaatçi Hüviyeti

İslâm inancına göre, şefaat kavramı şudur. Kıyamet gününde Allah-u Teâlâ'nın mahkemesinde, Allah'ın izni olmadan kimse, kimse için şefaatte bulunamayacaktır. Bu kurala göre gayet tabii ki Allah'ın en sevdiği pey­gamberi Hz. Muhammed (a.s.) Mahşer'de ümmeti ve ümmetinin bazı fert­leri için şefaatte bulunmaya teşebbüs edecektir. Fakat, bu şefaat Allah'ın müsaadesine bağlı olacaktır ve sadece, hayatları boyunca ellerinden geldi­ği kadar iyi birer müslüman olmaya çalışan ve Allah'a tâbi olarak faaliyet göstermelerine rağmen bazı hatalar işlemiş olanlar şefaat olunabileceklerdir. Fakat, bile bile günah işlemiş ve düştükleri durumdan utanç duyma­mış, pişman olmamış sapık kimseler şefaat olunmayacaklardır. Nitekim, Hz. Peygamber (a.s.) bir hadisinde, Allah'a hıyanet eden ve ondan kork­mayanların durumunu anlatırken şöyle buyurmuştur: "Bu hain kimseler, yaptıkları günah ve yedikleri haram malların yükünü omuzlarında taşıya­rak mahşere geleceklerdir ve bana yalvaracaklardır, 'Yâ Rasûlallah bana yardım edin.' Fakat ben onlara şu cevabı vereceğim. 'Ben senin için hiçbir şey yapamam, çünkü ben sana Allah'ın mesajını iletmiştim." (Bk: Mişkat: Kısmet-ül Ğânayim, El-Ğulûlü Fiha).



[1] Şefaat ve tavassut meselesi Peygamberlikle çok yakından ilgilidir. Bunun iki sebebi var­dır: Birincisi, kâfir ve müşrikler şefaati bir kalkan olarak kullanıyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.) ile diğer peygamberlerin davetlerini kabul etmeyenler, bağlı bulundukları tanrı ve tanrıçaların, Allah katında kendileri için aracı olduklarını, bu nedenle, Allah'ın azabından korkmaları gerekmediğini söylüyorlardı. Yani bu şefaatçi ve aracıların, kendilerini nasıl olsa kurtaracaklarını belirtiyorlardı. İkincisi, peygamberler ile bazı ermiş kişilerin kendilerine tabi olanlar ve Allah'ın yolunu takip edenler için Kıyamette Allah'ın huzurunda şefaatte bulunacakları rivayetlere göre sabittir. Yani, iyi yolda ve dürüst karaktere sahip olmasına rağmen hayatlarında ufak tefek halalar yapmış olanla­rın affı için peygamberler tarafından Allah katında yapılan girişimler. Kur'ân-ı Kerim ilk tür şefaati şiddetle reddetmiştir. İkinci tür şefaati de bazı şartlara bağlı kılmıştır. Kısacası, Şefaat meselesi, peygamberlikle yakından ilgilidir ve bunu burada ele almayı uygun gördük.

[2] Hazreti Peygamber Efendimiz ümmetini şefaat konusunda çeşitli defa ve vesilelerle uyar­mıştır. Mesela Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle söylediği rivayet olunur. "Benden sonra usûlümü de­ğiştirecek olanlar, bu sebepten dolayı değiştirileceklerdir ve bir daha eski yola getirilmeyeceklerdir. Eğer ben dersem ki bunlar benim adamlarımdır, o zaman bana denilecektir ki, sen kendinden sonra, bu adamların ne yaptığını bilemezsin, o zaman ben de bunları defedeceğim ve diyeceğim ki, benden uzak durun." Rivayet, şu hadis kitaplarında yer almıştır: Sahih-i Buhari (Kitabul-Fiten) Müslim (Kitab-üt Tahâret, Kitab-ul Fezâil), Müsned-i Ahmed (İbn Mes'ûd ve Ebû Hureyre'nin rivâyetleri) ve İbn Mâce (Kitab-ül Menasik).

[3] Aksine, doğru yoldan sapmış olan taraftarlarının ağır bir şekilde cezalandırılmasını iste­yeceklerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamber (a.s.)in bu gibi insanlar ile ilgili sözleri vardır.

[4] Kıyamette peygamberlerin, ümmetlerinden bazıları için şefaatte bulunacakları sırada ne gibi bir teslimiyet ve acz içinde olacaklarının manzarası Maide suresinin son rükûsunda çizilmiştir. Burada Hz. İsa'nın kendi ümmeti için nasıl mütevazi bir şekilde Allah'a yalvaracağı anlatılmıştır. Mesela şu sözlerine bakın. "Eğer onları bağışlarsan muhakkak Sen aziz ve hakimsin."