Necaşi'nin
Öldüğü Gün Onun Ölümünü Haber Vermesi
Ye'cuc Ve
Mecuc Şeddinin Yıkılıp Açılacağına Dair Verdiği Haber
Bazı
Adamlara, İçlerinden Geçirdiklerini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Münafıkları Haber Vermesi
Peygamberimizin
İntihar Eden Kişinin Halini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Ebıtd-Derdanın Müslüman Oluşunu Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Yemene Yağmur Yağacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Bir Kadına Eliyle Sataşmak İsteyen Adamın Halini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Oruçlu Olduğu Halde Gıybet Eden Kadının Halini Haber Vermesi
Gaybî
Haberlerle İlgili Mucizelerden Bazıları
Peygamberimizin
Bazı Olacak Şeyleri Olmadan Önce Haber Vermesine Dair Mucizeler
Peygamberimizin
Hıra Şehrinin Fethini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Yemen, Şam Ve Irak'ın Fethini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Kudüs'ün Ve Etrafının Fethedileceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Mısır’ın Fethini Ve Orada Olacak Olayları Haber Vermesi
Peygamberimizin
Deniz Savaşına Çıkacak Gâzîleri Ve Ümmü Haramin Da Onlardan Olacağını Haber
Vermesi
Müslümanların,
Hind Ülkesine Gazaya Gideceklerine Dâir İhbar
Rumlar İle
Yapılacak Sulha Dâir İhbar
Peygamberimizin,
Fâris Ve Rûm Diyarlarının Fethedileceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Ömer'in Şehid Edileceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Osman'ın Şehîd Edileceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Ali'nin Şehîd Edileceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Talha ve Zübeyr’in Şehid Olacaklarını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Sabit Bin Kays Bin Şümâsin Şehid Olacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Hüseyn’in (Ra.) Şehid Olacağını Haber Vermeleri
Peygamberimizin,
Kendinden Sonra Bâzı İrtidâd Olaylarını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Arap Yarımadasında Ebediyen Puta Tapılmayacağını Haber Vermesi
Süheyl Bin Amr'ın
Târîhî Bir Hutbe İrâd Edip Görev Yapacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Berâ Bin Mâlik’in Duası Kabul Olunanlardan Olduğunu Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Ömer'in Muhaddes Kullardan Olduğunu Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Kendisinden Sonra Zevcelerinden İlk Vefat Edenin Kim Olacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Mushafların Yeniden Yazılıp Çoğaltılmasını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Veysel Karânîyi Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Abdullah Bin Selâm’ın Hâlini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Râfi' Bin Hudeyc'in Şehid Olacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Ebû Zerr’in Hâlini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Ârâbîye Su Tulumu Eskimeden Öldürüleceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Kendinden Sonra Bâzı Yalancıların Ve Haccac-ı Zâlimin Çıkacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
İmâm Hasan Vasıtasıyla İki Cemâat Arasını Sulha Kavuşturacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin
Muhammed Bin El-Hanefiyeyi Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Sıla Bin Üşeymin Hâlini Haber Vermesi
Tâûn
Hastalığı İle İlgili İki Hadisi Şerîf
Peygamberimizin
Ümmü Varaka’nın Şehid Olacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Ümmü'l-Fadla Peygamberden Sonra Göreceklerini Bildirmesi
Peygamberimizin,
Ebud-Derdânın Fitneden Önce Vefat Edeceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Muhammed Bin Mesleme'ye Fitnenin Zarar Vermeyeceğini Bildirmesi
Fitnelerin
Zuhuru İle İlgili Diğer Hadîsler
Peygamberimizin,
Kureyşli Bâzı Gençleri Ve Altmışıncı Hicret Yılında Olacakları Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Medîne Âliminin Geleceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Zeyd Bin Sûhân İle Cündübün Hallerini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Ammâr Bin Yâsir'in Katledileceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Hakra Ehlinin Öldürüleceklerini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Merci Azrâ'da Mazlum Olarak Öldürülenleri Haber Vermesi
Peygamberimizin
Amr Bin Hamık’ın Öldürüleceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Zeyd Bin Erkam’ın Âmâ Olacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Bazı İmamların, Namazı Vaktinin Dışında Kıldıracaklarını Haber Vermesi
Peygamberimizin
Bazı Kimselerin Ömrünü Ve O Neslin Ne Zaman Tükeneceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Numan Bin Beşir'in Şehid Olacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Dördüncü Asırda İnsanların Değişeceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Bir Topluluğa, İçlerinden En Son Ölenin Ateş İçerisinde Öleceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Bîr Topluluğa İçlerinden Birinin Cehennemlik Olduğunu Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Velid Bin Ukbe'nin Haline İşareti
Peygamberimizin,
Kays Bin Metata'nın Halini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
İbn-i Abbas'ın Halini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Ümmetinin Yetmiş Üç Fırkaya Ayrılacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin
Haricilerin Çıkacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Rafıza, Kaderiye, Mürcie Ve Zenadika Gibi Fırkaların Geleceklerini Haber
Vermesi
Peygamberimizin
Meymune’nin Mekke Dışında Vefat Edeceğini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Kays Bin Hırşe’nin Halini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Ensara Kendisinden Sonra Bazı Haksızlıklara Uğrayacaklarını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Ebu Hüreyre'nin Halini Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Kendisinden Sonra Kendisini Çok Seven Makbul Bir Kavmin Geleceğini Haber
Vermesi
Peygamberimizin
Bazı Zabıta Kuvvetlerini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Hicazdan Bir Ateş Çıkacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin
Bağdat Şehrinin Kurulacağını Haber Vermesi
Peygamberimizin,
Ümmetinden Bir Taifenin Kıyamete Kadar Hak Üzere Bulunacağını Haber Vermesi
Peygamberimiz,
Her Asırda Bir Müceddidin Bulunacağını Da Haber Vermiştir
Peygamberimizin
İyilerin Önce Ve Sırasıyla Bu Dünyamızdan Gideceklerini Haber Vermesi
Peygamberimizin
Kıyamet Alametleri Olarak Haber Verdiği Ve Aynen Çıkan Bazı Haberler
Ebud-Derda Hadisiyle
İlgili Bir Bölüm
Hasan Bin
Muhammed Bin El-Alevi'nîn Rivayeti
Buharı ve Müslim Ebu
Hüreyre'den şöyle rivayet ederler: "Peygamber (s.a.v.), Necaşi'nin öldüğü
gün onun ölümünü ashabına haber verdi ve onları alarak namazgaha çıktı, onları
saf halinde dizdi ve Ne-caşi'nin cenaze namazını dört tekbir alarak kıldırdı. [2]
Beyhakî ise Ümmü
Gülsüm'den şu haberi nakletmiştir: Peygamber (s.a.v.), Ümmü Seleme'yi
nikahladığı zaman şöyle buyurmuştur: "Ben, Necaşi'ye, birkaç okka misk ve
elbiseler gönderdim. Fakat ben onun vefat etmiş olduğunu görüyorum. Bu sebeble
benim kendisine gönderdiğim hediyeler, yakında bana geri gelecektir." işte
Peygamberimiz böyle buyurdular ve aynen O'nun buyurduğu gibi oldu Necaşi vefat
etti ve hediyeler geri geldi."
Beyhakî el-Kelbi
tarikiyle Ebu Salih'ten, o da îbn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder:
"Peygamber (s.a.v.), çok şiddetli bir şekilde hastalandı, iki melek
kendisine gelip biri başucuna, diğeri de ayakucuna oturdu. Biri .diğerine:
"O'nun durumu nedir?" dedi. Diğeri de: "Hasta" dedi. Biri:
"Hastalığı nedir?" diye sordu. Diğeri de: "O'na sihir yapıldı"
dedi. Biri: "O'na kim sihir yaptı?" diye sordu. Diğeri de "Lebid
bin el-Asam adındaki yahudi" cevabını verdi. Biri: "Üzerine sihir
yapılan şey şimdi nerede?" diye sordu. Diğeri de: "Fülan aileye ait
kuyuda, kuyunun tabanındaki taşın altındadır" cevabını verdi ve:
"Gidip onun suyunu çekiniz, taşın altındaki sureti çıkarınız ve onu
yakınız" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) sabahleyin Ammar bin
Yasir ile birlikte bazı kimseleri oraya gönderdi. Onlar, kuyuya vardıkları
zaman onun suyunun kına gibi sapsarı kesilmiş olduğunu gördüler. Suyunu çektiler,
tabandaki taşın altındaki sureti çıkardılar ve orada yaktılar. Yakılan suretin
içinden on bir düğüm atılmış bir ip çıktı. Bunun üzerine şu iki sure: Kul Euzü
bi-Rabbi'l-Felak ve Kul Euzü bi-Rabbi'n-Nasi Sureleri indirildi Peygamberimiz
bu iki surenin ayetlerinden her birini okudukça, düğümlerden de her biri
çözüldü ve tamamen iyileşip hiçbir şikayeti kalmadı." [3]
(Buhari ve Müslim'in Uz. Aişe'den îbn Sa'd'ın
Cübeyr tarikiyle Dahhak'tan, onun da İbn-i Abbas'tan rivayeti dahi bu
mealdedir. Burada dahi, Kul Euzü Surelerinin bunun üzerine indiği ve her bir
ayet o-kundukça, bir düğümün çözüldüğü, bu suretle büyünün bozulduğu ifade
edilmiştir. Ebu Nuaym'in Enes'den olan rivayetinde de: "Bu suretle
Peygamberimiz'in şiddetli bir şekilde hastalanması üzerine Cebrail (a.s.) Kul
Euzü Surelerini indirdi ve bu iki sure ile Peygamberimize o-kudu. Peygamberimiz
de tamamen iyileşip ertesi sabah ashabının arasına çıktı" denilmektedir).
Yine îbn-i Sa'd,
Abdurrahman bin Ka'b bin Mâlik'ten şöyle nakleder: "Peygamberimiz'e Lebid
bin el-Asam'ın kız kardeşleri sihir yaptılar. Lebid de bunu götürüp o kuyuya
bıraktı. Lebid'in kız kardeşlerinden biri, durumu anlamak için Aişe'nin yanma
gider-gelir oldu ve Aişe'nin Peygamberimiz'in hastalığına dair konuşmasından
durumu anladı. Diğer kardeşlerine giderek durumu haber verdi, içlerinden biri
dedi ki: "Eğer O, bir peygamber ise, durum kendisine haber verilir.
Değilse, te'sirini göstermeye başlayan sihir, onu helak eder!"
Peygamberimiz ise durumdan haberdar edildi ve kurtuldu."
(Yine Ibn-i Sa'd, Ömer
bin el-Hakem'in şöyle dediğini kaydeder: Peygamberimiz'e Hudeybiye
Andlaşmasından döndüğü sırada muharrem ayı içinde sihir yapıldı.)
Buhari ve Müslim
mü'mirilerin validesi Zeyneb'in şöyle dediğini rivayet ederler: "Bir gün
Peygamber (s.a.v.), yüzü kıpkırmızı olmuş bir vaziyette uykusundan uyandı ve:
La ilahe illallah! Şüphesiz Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur! Yaklaşan serden
Arabın çekeceği pek çoktur! İşte bugün, Ye'cuc ve Me'cuc'a ait şedden şu kadar
bir delik açılmıştır" buyurdu. Bu sırada da misal olarak küçük bir halka
yapıverdi." [4]
Hakim ve Taberânî
Seleme bin el-Ekva'dan şu haberi naklederler: "Bir gün ben, Peygamber
(s.a.v.) ile birlikte idim. Adamın biri geldi: "Sen kimsin?" dedi.
Peygamberimiz de: "Ben, bir nebiyim" buyurdu. Adam: "Nebi ne
demektir?" dedi. Peygamberimiz de: "Allah'ın elçisidir" buyurdu.
Adam: "Peki, kıyamet ne zaman kopacaktır?" diye sordu. Peygamberimiz
de: "Bu, bir gaybtır. Gaybı ise Allah'tan başkası bilemez!" buyurdu.
Adam: "Peki bana kılıcım göster" dedi. Peygamberimiz de kılıcını o
adama verdi. Adam da Peygamberimiz'in kılıcını kınından sıyırdı sonra
Peygamberimiz'e verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz kendisine dedi ki:
"Bak, sana haber vereyim, sen, bana karşı yapmak istediğin şeyi yapmaya
asla kadir olabilecek değildin!" O adam da Peygamberimiz'i tasdik etti.
(Taberânî der ki:
Peygamberimiz bu sırada buyurmuş ki: "Bu adam, kendi kendine şöyle konuştu
da geldi: Gidip Muhammed'i göreyim, O'na bazı şeyler sorayım, sonra
kendisinden kılıcını isteyeyim, sonra O'nu kendi kılıcı ile öldüreyim!)
îbn-i Ebu Şeybe, Ebu
Yâlâ, Bezzâr, Beyhaki Enes'ten şöyle rivayet ederler: "Peygamber'in (s.a.v.)
yanında, bir adamdan bahsettiler ve onun cihadmdaki ve ibadetteki kuvvet ve
çalışkanlığından dem vurdular. Bir de baktılar ki, bahsettikleri adam,
kendilerine doğru gelmektedir. Peygamberimiz de bunun üzerinde: "Ben, bu
adamın yüzünde şeytani bir iz görmekteyim" buyurdular. Adam geldi ve selam
verdi. Peygamberimiz de kendisine: "Söyle bakalım, sen kendi kendine, bu
ümmetin içinde senden daha hayırlı kimse olmadığını söyledin mi, söylemedin
mi?" A-damcağız: "Evet" dedi. Sonra kalkıp gitti. Mescide girip
namaz kılmaya başladı. Bu sırada Peygamberimiz: "Kim, gidip de şu adamı
öldürecek?" diye sordu. Ebu Bekir kalkıp gitti, fakat onu namaz kılar
vaziyette görünce öldürmeden geri döndü ve durumu haber verdi. Peygamberimiz
ise yine: "Kim gidip onu öldürecek?" buyurdu. Ömer kalkıp gitti,
öldürmeden geri geldi. Ali gitti, o da öldürmeden geri eldi. Zira o adam,
çoktan gitmişti. Peygamberimiz de bunu Ali'ye önceden haber vermişti:
"Eğer onu yerinde bulursan" demişti. Ali de dönüp geldikten sonra
Peygamberimiz: "Bu, ümmetimden çıkan ilk fitnedir! Eğer biriniz onu
öldürmüş olsaydı, ümmetimde iki kişi arasında ihtilaf çıkmazdı!" buyurdu. [5]
Ahmed, Bezzâr, Ebu
Yâlâ, Beyhakt ve Ebu Nuaym Vabisa el-Esedi'den şu haberi nakletmişlerdir:
"Ben, Peygamber'e (s.a.v.), iyilik ve günahkârlığın ne olduğunu sormak
için gittiğimde, henüz ben kendisine bir şey sormadan O bana dedi ki: "Ey
Vabisa, bana sormak istediğin şeyin cevabını vereyim mi?" Ben de:
"Evet, haber ver ya Rasulallah" dedim. Buyurdu ki: "Sen bana,
iyilik ve günahkarlığın ne olduğunu sormaya geldin, değil mi?" Ben de:
"Evet" dedim. Buyurdu ki: "İyilik, kalb ve vicdanının rahatça
kabul ettiği şeydir; kötülük ve günahkarlık ise, kalb ve vicdanını tırmalayan
şeydir. İnsanlar sana aksini söylese de, bu böyledir!" [6]
Beyhakî ve Ebu Nuaym
îbn-i Ömer'den şu haberi naklederler: "Ben, Peygamberin (s.a.v.) yanında
iken iki adam geldi ve soru yöneltmek istediler. Peygamberimiz, bu iki adamdan
Sakif li olana hitaben dedi ki: "Sormak istediğini sor, istersen sen
sormadan ben sana onu haber vereyim!" Adam: "Ben sormadan, onu bana
haber verirsen benim için daha iyi olur" dedi. Peygamberimiz de kendisine:
"Sen buraya, geceleri kıldığın namazdan, tuttuğun oruçtan, aldığın gusül
abdestinden sormak için geldin" buyurdu. O da: "Evet, seni hak
peygamber olarak gönderene yemin ederim ki bunları sormak için gelmiştim"
dedi. Sonra Peygamberimiz, ensardan olan adama hitaben: "istersen sor,
istersen sormak istediklerini sen sormadan ben sana haber vereyim"
buyurdu. Adam da: "Ben sormadan haber vermeniz, benim için daha hoştur ya
Rasulallah" dedi. Peygamberimiz de kendisine: "Sen buraya, hacc
maksadıyla evinden çıkman], Arafat'taki vakfeni, tıraş olmanı, Beyt'i tavaf
etmeni, cemrelere taş atmanı sorman için geldin" buyurdu. Adam
"evet" diyerek tasdik etti,"
(Bunun benzeri bir
rivayet, Enes hadîsi olarak varid olmuş ve bu rivayet Veda Haccı Bölümünde
geçmişti. Yine bu mealdeki bir hadîs, Ebu Nuaym'in Ubadetübnü's-Samit'ten
tahriri olarak varid olmuştur.)
Yine Beyhakî Cabir bin
Abdullah'ın şöyle dediğini nakleder: "Adamın biri Peygamber'e (s.a.v.)
gelip: "Ey Allah'ın elçisi, babam benim malımı almak istiyor" diyerek
şikayette bulundu. Peygamberimiz de bunun babasını çağırttı. Bu sırada derhal
Cebrail gelip: "Bu kişinin babası, buraya gelirken içinden kendi kendine
bazı şeyler söyledi" diye haber verdi. Peygamberimiz de, o kişinin yaşlı
babasına bunu sordu. O da: "Evet ey Allah'ın elçisi, bu yaşta evladı
tarafından peygambere şikayet edilen bir kişi olarak kendi kendime söylendim
ve bazı dokunaklı şiirleri hatırlayıp efkarlandım" diye itiraf etti.
Peygamberimiz ise, bunun üzerine kendisini tutamıyarak ağlamaya başladı ve
babasını şikayet eden adama hitaben de: "Haydi git, sen de, senin malın
da babana aittir!" buyurdu.
Yine Beyhakî Ali'den
şu haberi nakletmiştir: "Ben, Peygamberi-miz'in kızı Fatıma'yı istemiştim.
Hizmetçilerimizden biri bana dedi ki:
"Sen, Fatıma'yı
isteyenler olduğunu biliyor musun? Niçin, Peygamberi-miz'e gidip de kızı
Fatıma'yı ondan istemiyorsun?" Ben de onun bu sözü üzerine Hz. Peygamber'e
bu maksatla gittim. Fakat Allah'a yemin ederim ki, bir şey demeye kadir
olamadım. Peygamberimiz bana sordu: "Ey Ali, niçin geldin?" Ben,
susup; bir şey söylemedim. Peygamberimiz tekrar bana: "Ey Ali, öyle
sanıyorum,, ki, sen benden kızım Fatıma'yı iste-miye geldin?" Ben de:
"Evet" dedim."
Beyhakî şu haberi de
Ebu Said el-Hudri'den nakletmektedir: "Bize, daha önce misli görülmemiş
bir şekilde açlık isabet etmişti. Kız kardeşim bana dedi ki: "Peygamber'e
(s.a.v.) git, ondan birşeyler iste!" Ben de bu maksatla O'nun huzuruna
vardım, vardığımda O hutbe okuyor ve hutbesinde şöyle buyuruyordu:
"Her kim afif
kalmaya çalışırsa, Allah da onu afif kılar! Her kim istiğna gösterip kanaat
ederse, Allah da onu zengin kılar!" Ben, onun bu şekilde hutbesini duyunca
kendi kendime dedim ki: "O, bu sözleriyle herhalde beni kasdetmekte ve
bana afif kalmayı tavsiye buyurmaktadır. O halde O'ndan hiçbir şey istemem
eliyim! Ve geri döndüm. Durumdan kız kardeşimi de haberdar ettim. O da bana:
"Çok isabetli davranmışsın" dedi. Ertesi günü ise, yiyecek bir şeyler
bulursam diyerek ağaçlar arasında geziniyordum. Derken birden Önümde bazı
yahudi paralan göründü. Bunları alıp alış-verişte bulundum ve bu suretle
karnımızı doyurduk. Daha sonraları ise, dünyalığımız o kadar genişledi ki,
ensar içinde bizden daha zengini yoktu."
(îbn-i Sa'd'ın
rivayetlerinden birinde ise: "Allah bana öylesine bol nzıklar verdi ki,
hiç bu kadarım ummuyordum" denilmiştir.) [7]
Beyhakî, îbn-i Mes'ud'un
şöyle dediğini rivayet eder: "Peygamber (s.a.v.), bir gün bizlere irad
buyurduğu hutbesinde dediler ki: "Ey insanlar! Sizin içinizden bazıları,
gerçekten münafıktır! Şimdi ben, kimin adını söylersem, o kişi muhakkak ayağa
kalksın!" Peygamberimiz, böyle buyurduktan sonra, "Ey fülan kalk, ey
fülan kalk!" diye bazı isimler söyledi ve bu isimleri saymaya, otuz altıya
kadar devam etti." [8]
îbn-i Sa'd, Sabit
el-Bünani'den şöyle nakleder; "Münafıklar bir a-raya gelip kendi
aralarında bazı konuşmalar yaptılar. Rasulullah (s.a.v.) de buyurdu ki:
"İçinizden bazıları, bir araya gelip şöyle şöyle şeyler konuştular. Bu
bir münafıklıktır. Binaen aleyh, kalkıp Allah'a tevbe ediniz! Sizin için ben
dahi istiğfar edivereyim." Peygamberimizin böyle buyurmasından sonra, hiç
kalkan olmadı. Peygamberimiz de sözünü üç defa tekrar etti ve hiddetlenerek
dedi ki; "Ya kalkarsınız, ya da ben sizleri teker teker isimlerinizle
söylerim!" Yine de kalkan olmayınca Peygamberimiz: "Kalk ya fülan,
kalk ya fülan!" diye onları isimleriyle söyledi. Onlar da utanarak ve
yüzlerini örterek ayağa kalktılar." [9]
Ahmed, sahihtir
kaydiyle Hakim ve Beyhakı îbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Bir gün
Peygamber (s.a.v.), ashabından bazıları ile, odalarından birinin gölgesinde
oturmakta idi. Gölge de çekilmek üzereydi. Bu sırada buyurdular ki:
"Hemen az sonra buraya, şeytanın iki gözüyle bakan bir adam gelecek. Ona
hiçbir şey söylemeyiniz!" Az sonra gök gözlü bir adam geldi. Peygamberimiz
kendisine dedi ki: "Sen bana hangi sebeble sövmektesîn?" Yine senin
gibi yanındaki arkadaşların hangi sebeble bana sövüp durdular?" Adam hiç
sesini çıkarmadan o a-damlarm yanma gitti ve onları alarak Peygamberlerimiz'in
yanına getirdi. Hep beraber, Peygamberre sövmediklerine dair yemin ettiler. Bu
sebeble de aşağıda meali sunulan ayet-i celile nazil oldu:
"Allah onların
hepsini dirilttiği gün, size yemin ettikleri gibi, O'na yemin ederler;
kendilerine bunun bir yarar sağlıyacağmı sanırlar. Dikkat ediniz, onlar
şüphesiz Yalancılardır." [10]
Beyhakî Cabir bin
Semura'dan şu haberi nakletmiştir: "Adamın biri, Peygamber'e (s.a.v.)
gelip: "Fülan kişi öldü" dedi. Peygamberimiz de: "O Ölmedi"
dedi. Adam ikinci defa tekrarlayıp "fülan kişi Öldü" dedi.
Peygamberimiz de: "O ölmedi" buyurdu. Adam, sözünü üçüncü defa
tekrarlayınca da Peygamberimiz: "Hayır o ölmedi, intihar etti ~ kendi
kendini makasla öldürdü!" buyurdu ve o adamın cenaze namazını kılmadı."
[11]
Beyhakî ve Ebu Nuaym,
Cübeyr bin Nüfeyr'den şöyle nakleder: "Ebu'd-Derdâ vaktiyle puta tapardı.
Bir gün Abdullah bin Revaha ile Muhammed bin Mesleme Ebu'd-Derdâ'nm evine girip
onun putunu kırmışlar. Ebu'd-Derdâ, evine geldiği zaman vaziyeti görmüş ve:
"Sana yazıklar olsun, neden kendini onlara karşı müdafa etmedin?"
demiş ve doğruca Hz. Peygamber'e giderek islam'ı kabul etmiştir. Bu sırada
Ebu'd-Derdâ Hz. Peygamber'in yanma giderken, onun gelmekte olduğunu gören
Abdullah bin Revaha: "îşte Ebu'd-Derdâ geliyor, muhakkak o bizi
aramaktadır" demiş. Peygamberimiz ise onun ne maksatla geldiğini şu
sözleriyle haber vermiştir: "Hayır, Ebu'd-Derdâ sizi aramak için değil,
müslüman olmak için geliyıor. Çünkü Rabbim bana, onun müslü-man olacağını haber
verip müjdeledi .[12]
Beyhakî îbn-i
Abbas'tan şu haberi nakletmiştir: "Bir gün oturmakta iken, bir bulut
belirdi ve üzerimize geldi. Bu sırada yanımıza teşrif eden Hz. Peygamber
buyurdu ki: "Az önce, yağmur bulutuna mü-vekkel kılman melek bana geldi,
selam verdi ve bu bulutu Yemen'deki Sarih adındaki vadiye sevkedeceğini haber
verdi" buyurdu. Sonra o taraftan gelen birine bu hususu sorduğumuzda o
gün oraya yağmur yağdığını bize haber verdi."
(Beyhakî, Bekir bin
Abdullah el-Müzeni'den gelen mürsel bir haberin de bunu te'yid eder mahiyette
olduğunu söylemiştir.) [13]
îbn-i Sa'd, sahihtir
kaydiyle Hakim ve Beyhakî Ebu Şehm'in şöyle dediğini naklederler: "Ben,
bir gün Medine sokaklarından birinde giderken bir genç kadın gördüm, elimi
onun göğsüne doğru uzattım. Ertesi günü insanlar, biat etmek üzere Peygamber'in
(s.a.v.) huzuruna gitmişlerdi. Sıra bana gelince ben de biat etmek üzere Hz.
Peygamber'e elimi uzattım. Peygamberimiz ise bana şöyle dedi: "Sen, dün
sokakta kadına elini uzatan adam değil misin?" Ben neye uğradığımı
bilemedim ve derhal: "Ey Allah'ın Rasulu, benim biatimi kabul eyle!
Allah'a yemin ederim ki, ben bundan ciddi bir şekilde pişmanım ve bir daha
böyle yapmıyaca-ğıma dair söz veriyorum!" Peygamberimiz de, benim
pişmanlıktaki ciddiyetimi ve samimiyetimi kabul ederek biatimi red eylemedi.
"Peki" buyurarak biatimi kabul buyurdu.[14]
Beyhakî,
Ebu'1-Bahteri'nin şöyle dediğini nakleder: "Diliyle herkese eza veren bir
kadın vardı. Birgün bu kadın, Peygamber'e (s.a.v.) geldi ve akşama kadar kalkıp
gitmedi. Peygamberimiz kendisini akşam yemeğine buyur etti. Kadın: "Olur,
sizin sofranızda orucumu açıp iftar etmem ne şereftir" demek istedi.
Peygamberimiz de kendisine: "Sen oruç değildin" buyurdu. Ertesi günü
biraz daha diline dikkat eden bu kadın, Peygamberimiz'in yanma geldi ve akşama
kadar kaldı. Peygamberimiz kendisini akşam yemeğine buyur ettiği zaman:
"Ben bugün de oruç idim" dedi. Peygamberimiz: "Hayır, sen oruç
değildin" buyurdu. Kendisine söylenenleri gayet iyi anlıyan bu kadın,
ertesi günü de oruca başladı ve dilini kötü sözlerden korumak için çok dikkat
etti. Akşam olunca Peygamberimiz kendisine: "Buyur bizimle sen de
ye!" dedi. Kadın: "Ey Allah'ın elçisi, ben bugün de oruç idim"
dedi. Peygamberimiz de kendisine: "Evet, sen bugün oruç idin"
karşılığını verdi."
(Beyhakî der ki:
Ebu'l-Bahteri'den gelen bu rivayet mürseldir.) [15]
Tayalisi, Beyhakî,
îbn-iEbu'd-Dünya Enes'in şöyle dediğini rivayet ederler: "Bir gün
Peygamber'in (s.a.v.) insanlara, o gün muhakkak o-ruçîu olmalarım ve
kendisinden bir emir gelmedikçe oruçlarını açmamalarını söyledi, insanlar da
oruca başladılar. Adamın biri, Hz. Peygamber'e gelip: "Ey Allah'ın elçisi,
bana izin ver de orucumu açayım" diyor, Hz. Peygamber de izin veriyordu.
Derken adamın biri de gelip şöyle dedi: "Ey Allah'ın elçisi, senin
ehlinden iki kadın oruç tuttular, şimdi iftar etmeleri için sizden izin
istiyorlar; kendileri izin istemeye çekiniyorlar" dedi. Peygamberimiz ise,
onlar hakkında izin vermekten imtina etti. Adam tekrar ricada bulundu ise de,
Peygamberimiz arkasını döndü ve izin vermedi. Adam ricasını bir daha
tekrarlayınca Peygamberimiz de: "Onlar bugün oruç tutmuş değillerdir!
Akşama kadar insanların etini yiyen (gıybet eden) kimseler nasıl oruç tutmuş
olabilirler? Sen şimdi onlara git, eğer onlar oruç tuttuk diyorlarsa,
yediklerini çıkarsınlar!" buyurdu. Adam gidip Peygamberin sözünü onlara
nakletti. Onlar da yediklerini çıkarmaya çalışınca, ağızlarından yere birer kan
pıhtısı çıkardılar. Adam derhal Hz. Peygamber'e gelip durumu haber verdi.
Peygamberimiz de bu münasebetle; "Varlığım elinde olan Allah'a yemin
ederim ki, bu çıkardıkları midelerinde kalsaydı, ateş onları yer
bitirirdi" buyurdu [16]
Ahmed, Ebu Yâlâ,
Beyhakî ve îbn-i Ebu'd-Dünya, Rasulullah'vn (s.a.v.) azadlısı Ubeyd'den şu
haberi nakletmişlerdir: "iki kadın oruç tutmuşlardı. Adamın biri Hz.
Peygamber'e gelip: "Ey Allah'ın Resulü, şurada iki kadın var, niyetlenip
oruç tutmuşlar, fakat şimdi onlar susuzluktan helak olmak üzerelerdir"
dedi1. Peygamberimiz de: "Haydi onları bana çağır!" buyurdu.
Kadınlar geldiler. Hz. Peygamber bir su kabı getirtti ve onlara bu kabın içine
tükürmelerini söyledi. Birisi tükürdü, içindekini çıkararak kabın yansını kan
ve irinle doldurdu. İkincisi de i-çindekini çıkardı ve kabı sonuna kadar kan ve
pıhtı ile doldurdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "İşte bunlar, Allah'ın
kendilerine helal kıldığı şeylerden oruç tutmuşlar, fakat haram kıldığı
şeylerden oruç tutmamışlardır! îkisi bir araya gelince insanları gıybet etmiye
başlamışlar, oruç tutacakları yerde insan eti yemişlerdir!" buyurdu.
Yine Ebu'd-Dünya, tek
başına Aişe'den şu haberi nakleder: "Bir gün ben, Peygamberin (s.a.v.)
yanında bulunuyordum. Derken oradan bir kadın geçti. Ben: "Gerçekten bu
kadının eteği uzunmuş" dedim. Hz. Peygamber bana hitaben: "Haydi
tükür, ağzmdakini dışarı çıkar!" buyurdu. Ben de tukurdum. Ağzımdan
dışarı bir et parçası çıktı." [17]
Ziya el-Makdisi
el-Muhtare adındaki eserinde Enes'ten şöyle rivayette bulunur: "Arab'ın
adeti, yola çıktıkları zaman birbirlerine hizmet edip yardımcı olmak idi. Ebu
Bekir ile Ömer'in de kendilerine hizmet eden bir adamları bulunurdu. Bir sefer
sırasında Ebu Bekir ve Ömer, uyuyup istirahat ettiler. Uyandıkları zaman ise
yemekleri hazır değildi. Baktılar, hizmetçileri uyumaktadır. Onun hakkında
"uykucu adam" dediler ve onu uykudan uyandırdılar. Kendisine hitaben:
"Haydi Hz. Peygamber'e git, bizim için bir miktar yiyecek isteyip
getir!" dediler. O da gidip Peygamberimiz'e durumu söyledi. Peygamberimiz
de buyurdular ki: "Onlar, azıklarım yediler." Adam oradan ayrılıp Ebu
Bekr ve Ömer'in yanına geldi ve haklarında Peygamberimiz'in söylediğini onlara
aktardı. Onlar da doğruca Hz. Peygamber'e gelerek, herhangi birşey yemediklerini
söylediler. Peygamberimiz ise kendilerine: "Din kardeşlerinin gıybetini
yaparak onun etini yemiş olduklarını" haber verdi ve şu hadîsini oracıkta
irad buyurdu:
"Varlığım elinde
bulunan Allah'a yemin ederim ki, ben şimdi sizlerin yemiş olduğunuz eti, ön
dişlerinizin arasında görmekteyim!" Ebu Bekir ve Ömer de bunun üzerine
cidden pişman oldular ve Hz. Peygamber'e kendileri için istiğfar edivermesini
rica ettiler. Peygamberimiz de onlara: "Gıybetinde bulunduğunuz din
kardeşinize rica ediniz, sizin için o istiğfar ediversin!" buyurdu."
(Sahihtir kaydıyla
Hakim'in Zeyd bin Sabit'ten naklettiği haber de aynı konudadır.)
Taberânl sahih bir
senedle Ebu Mes'ud'dan şöyle rivayette bulunur: "Bir savaş sırasında
bizler, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bulunuyorduk. Müslümanlara Öylesine
şiddetli bir açlık çattı ki, müslümanlar kederli, münafıklar ise sevinçli
idiler. Durumu gören Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah'a yemin
ediyorum ki, Güneş batmadan Allah sizin rızkınızı gönderecektir!" Osman
bin Affan, Allah ve Rasulu'nun sözünde gerçek olduklarına dair büyük güveni ve
imanı ile hareket ederek, yiyecek yüklü on dört deve satın aldı ve bunlardan
dokuzunu Hz. Peygamber'e takdim etti. Bu olay dolayısıyla da bütün müslümanlar
sevindiler. Münafıklar ise üzüldüler. Peygamber (s.a.v.) ise bu sırada ellerini
iyice yukarı kaldırmış bir vaziyette Osman bin Affan için hayır dualar etti.
Öyle ki, daha önce herhangi bir kimse için bu derece bir duada bulunduğunu
görmemiştik." [18]
îbn-i Sa'd Ebu
Abdurrahman el-Cükeni'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Bizler,
Peygamber'in (s.a.v.) yanında iken, ileriden iki atlı göründü. Peygamberimiz
buyurdular ki: "Bu gelenler, Kindeli, Müzhıc kabilesinden iki
adamdır!" Sonra bu iki atlı geldiler. Gerçekten, Peygamberimiz'in haber
verdikleri gibi Müzhıc'li iki kişiydiler ve hiç duraklamaksızm biat edip
müslüman oldular." [19]
Sahihtir kaydiyle
Hakim îbn-i Mes'ud'un şöyle dediğini nakleder: "Birgün bizler,
Peygamber'in (s.a.v.) yanında idik. Peygamberimiz bu-yurdulr ki:
"Az sonra ehl-i
cennetten olan bir adam buraya gelecektir!"
Peygamberimiz böyle
buyurdu, az sonra da Ebu Bekir çıkageldi. Selam verdi ve oturdu. [20]
îmam-ı Ahmed, Amr
Îbnü'l-As'ın şöyle dediğini rivayet eder: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"îşte şu kapıdan ilk girecek olan zat, cennet ehlindendirî" O'nun
böyle buyurmasından sonra Sa'd bin Ebu Vakkas kapıdan içeri girdi."
Ebu Yâlâ, îbn-i Adiyy,
Beyhaki ve îbn-i Asâkîr îbn-i Ömer'den şu haberi verirler: "Bizler,
Peygamber'in (s.a.v.) yanında oturuyorduk. Peygamberimiz bu sırada buyurdu ki:
"Şu kapıdan, az sonra cennetliklerden biri içeri girecektir!"
Peygamberimiz'in böyle buyurmasından az sonra, Sa'd bin Ebu Vakkas içeri
girdi." [21]
Ahmed, Bezzâr,
Taberânî Cabir bin Abdullah'ın şu haberini naklederler: "Bir gün
Peygamber (s.a.v.), Sa'd bin el-Rebi'i ziyarete gitmişti. Peygamberimiz
oturduğu zaman, bizler de O'nun etrafına oturduk. Bu sırada Efendimiz
buyurdular ki: "Şimdi buraya cennetliklerden biri gelecektir!"
Baktık Ebu Bekir geldi. Sonra Peygamberimiz yine Öyle buyurdular. Bunun
üzerine de Ömer geldi. Peygamberimiz yine böyle buyurdular, az sonra da Osman
geldi. Sonra yine Peygamberimiz: "Az sonra buraya cennetliklerden biri
gelecektir! Ey Allah'ım, bu gelecek o-lanı dilersen Ali eylersin!"
buyurdu. Az sonra da Ali çıkageldi. [22]
Taberânî, Ebu Rafi'in
hanımı Selma'dan şu haberi nakletmektedir: "Bir gün ben, Peygamber'in
(s.a.v.) yanında bulunuyordum. Peygamberimiz bu sırada buyurdu ki: "Az
sonra, muhakkak cennetliklerden bir adam buraya gelecektir!" Derken ben
ayak sesleri duymaya başladım.
Bu ayakların sahibi
Ali idi ki, çok geçmeden oraya teşrif etmiş oldular."
îbn-i Sa'd,
Abdurrahman hin Sabit'ten şu haberi verir: "Bir gün Peygamber (s.a.v.),
Kelb kabilesinden bir kadını istetti. Bu maksadla kadım görmesi için Aişe'yi
göndermişti. Aişe, gidip kadını gördü ve döndü. Dönüşünde Hz. Peygamber ona
sordu: "Ey Aişe, sen o kadını nasıl gördün?" dedi. Aişe ise verdiği
cevabta: "Ben o kadını güzel görmedim" dedi. Peygamberimiz de Aişe'ye
dedi ki; "Sen o kadının yanağında bir ben gördün ve bu sırada onun
güzelliğinden dolayı ürperdin değil mi?" buyurdu. Aişe de bunun üzerine:
"Ey Allah'ın Resulü, bir şeyi sizden saklamak mümkün olmuyor" demek
zorunda kaldı." [23]
(Hatıb, îbn-i Asâkîr,
îbn-i Sabit tarikiyle Aişe'den şu haberi verirler: "Peygamber (s.a.v.)
beni, nikahına almak istediği bir kadını görmem için göndermişti. Ben de
dönüşümde, o kadını beğenmediğimi söylemiştim. Peygamberimiz ise bana:
"Sen, o kadının yanağında bir ben gördün ve onu gördüğün sırada kıskandın
da başındaki saç örgülerin titredi!" buyurdu. Ben de kendisine durumu
itiraf ederek: "Ey Allah'ın Resulü, bir şeyi sizden gizlemeye kimin gücü
yeter ki?" cevabını verdim.")
Ebu Yâlâ sahih bir
senedle Enes'in şöyle dediğini nakleder: "Peygamber (s.a.v.), öfkeli
olarak evinden çıktı ve insanlara şöyle hitab etti: "Bugün sizler ne
sorarsanız sorunuz, muhakkak onun cevabını vereceğim!" Biz bu sırada,
Cebrail (a.s.)'ın O'nunla beraber olduğu kanaatinde idik. İçimizden Ömer dedi
ki: "Ey Allah'ın Resulü, bizler cahiliye devrinden yeni çıkmış
bulunuyoruz. Sen, bizim kurs urlarımıza bakma, bizleri affet, Allah da Senden
yana bağışlamada bulunsun!" [24]
Yine Ebu Yâlâ, fena
olmayan bir senedle îbn-i Ömer'den şu haberi nakleder: "Ben, Peygamber'in
(s.a.v.) şöyle dediğini işittim: "Kureyş'ten şu topluluk, insanlar
kendilerini dinden menetmediği müddetçe huzur ve güven içinde bulunacaktır!"
Bu sırada adamın biri: "Ey Allah'ın elçisi, ben cennetlik miyim, yoksa
cehennemlik miyim?" diye sordu. Peygamberimiz kendisine: "Sen
cennetliksin" dedi. Sonra bir başkası ayağa kalkıp: "Ben cennetlik
miyim, yoksa cehennemlik miyim?" dedi. Peygamberimiz de: "Sen
cehennemliksin" buyurdu. Sonra yine buyurdular ki: "Ey nas, ben
sizlere bir şey sormadıkça, siz de bana bir şey sormayınız! Eğer,
cenazelerinizi defnedecek kimseler bulunmayacak şekilde helak olmanızdan
korkmasam, kimlerin cehennemlik olduğunu sizlere bir bir haber verirdim. Ben,
bunu haber vermekle emrolunsaydım, muhakkak haber verirdim!"
Deylemi îbn-i Ömer'den
şöyle rivayet eder: "Yemen'de zuhur eden yalancı peygamber Esved
el-Ansi'nin öldürüldüğü gün, Peygamber'e (s.a.v.) semadan haber geldi. Bunun
üzerine, O, dışarı çıkıp ashabına hitaben: "Bu gece Esved katledildi, onu
mübarek bir ev halkından mübarek bir adam katletti!" buyurdu. Ashab:
"Onu kim katletti?" diye sordu. Peygamberimiz de: "Onu Firuz
katletti!" buyurdu. [25]
Hafız Abdul-Ganiyy bin
Said, el-Mübhemat adlı kitabında Med-luk'tan şöyle rivayet eder: "Damdam
bin Katade'nin bir oğlu dünyaya gelmişti. Çocuğun rengi siyahtı. Çocuğun anası
ise Ücel Oğullarındandı. Damdam, durumdan kuşkulanarak Hz. Peygamber'e şikayete
geldi. Peygamber (s.a.v.) de kendisine dedi ki: "Senin deven var
mıdır?" O: "Evet" dedi. Peygamberimiz: "Devenin rengi
nedir?" dedi. O: "Kırmızı-siyah" dedi. Peygamberimiz: "Bu
karışık renkler ona nereden gelmiştir?" dedi. O da: "Bir damar
çekmiştir" dedi. Peygamberimiz de ona: "Öyleyse senin yeni doğan
çocuğunda da bir damar çekmiştir" buyurdu.
Medluk der İd:
"Daha sonra çocuğu doğuran kadının kabilesi olan Ücel Oğullarından bazı
yaşlı kadınlar geldiler ve bu kadının ninesinin siyah olduğunu haber
verdiler."
(Bu hadîsin aslı,
Buharı, ve Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivayet edilmiştir.)
îbn-i Asâkır Ebu
Hüreyre'den nakleder: "Bir adam vardı. Pek hayır işlemez, çok amelde
bulunmaydı. Derken bu adamcağız vefat etti. Peygamber (s.a.v.) de buyurdu ki:
"Biliyor musunuz, Allah o adamı cennetine koydu." İnsanlar bundan
hayrete düştüler. İçlerinden biri kalkıp evine gitti ve hanımına, onun Allah
için olan amelinden sordu. Kadın da dedi ki: "Onun fazla bir ameli yoktu.
Fakat o,.müezzinin ezan okuduğunu her duyuşunda, müezzinle beraber ezanı takib
eder, müezzinin söylediklerini söylerdi.1' Vefat edenin hanımından bu bilgiyi
alan adam, durumu haber vermek üzere Peygamberimiz'in bulunduğu yere doğru
gelirken, Peygamberimiz'in münadisi, Peyganıberimiz'den alman bu husustaki
bilgiyi, bu gelen adama duyurmak üzere bağırdı: "Ey kişi, sen durumu
sormak üzere merhumun evine gittin, onlara merhumun amelini sordun, onlar da
sana şöyle şöyle söylediler" dedi. Gelmekte olan adam da: "Elbette
ben şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın elçisidir!" diyerek karşılık
verdi." [26]
Müslim Huzeyfe'den şu
haberi nakletmiştir: "Peygamber (s.a.v.) bana, kıyamete kadar olacak
şeyleri söyleyip haber verdi." [27]
Buhari ve Müslim diğer
bir tarik ile yine Huzeyfe'den şöyle naklederler: "Bir gün Peygamber
(s.a.v.) bize karşı hutbe irad etti ve bu hutbesinde kıyamete kadar olacak her
şeyi haber verdi. Tabii, bunları aklında tutan tuttu, tutamıyan da unuttu. Bu
haber verilen şeylerden bazısı, haber verildiği şekilde zuhur eder, ben ise
onun haber verilmiş olduğunu unutmuş olurum. Fakat o şey vukua gelince,
vaktiyle bize haber verilmiş olduğunu derhal hatırlarım. Nasıl ki bir adam,
tanıdığı bir kişiyi uzun müddet görmeyince unutur, fakat onunla karşılaşıp da
kendisini gördüğü zaman derhal onu tanır." [28]
Müslim Ebu Zeyd'den şu
haberi nakleder: "Peygamber (s.a.v.) bize sabah namazını kıldırdıktan
sonra minbere çıkıp hutbe irad eyledi. Bu hutbesinde pek çok şeyler anlattı ve
hutbesini öğle vaktine kadar devam ettirdi. Sonra minberden inip namaz
kıldırdı. Sonra yine minbere çıkıp ta Güneş batıncaya kadar hutbesini devam
ettirdi. Olmuşu ve olacağı bizlere haber verdi. Şimdi bunları en iyi aklında
tutan kimseler, bizim en alimi erimizdir"
Ahmed, îbn-i Sa'd,
Taberânî, Ebu Zerr'den şu haberi naklederler: "Rasulullah (s.a.v.)
Allah'ın elçiliği görevini öylesine ifa etmiştir ki; gökte kanad çırpan bir
kuşun halinden bile bize bilgiler vermiştir!" [29]
(Ebu Yâlâ, îbn-i Meni' ve Taberânî, bu
mealdeki bir haberi Ebu'd-Derdâ'dan nakletmişlerdir.)
îmam-ı Akmed,
Tarihinde, Buhari, Taberânî, Muğire bin Şube'den şu haberi nakletmişlerdir:
"Peygamber (s.a. v.) kalkıp bizlere bir hutbe irad etti, kıyamete kadar
ümmetinde vukua gelecek olan -fitne ve büyük olayları- haber verdi. Bunları
aklında tutabilen tuttu, unutan da unuttu."
Taberânî îbn-i Ömer'in
şöyle dediğini haber vermektedir: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Gerçekten Allah, dünyayı kaldırıp bana gösterdi. Dünyada kıyamete kadar
olacak şeyleri (en büyük ve mühim olanİarını) gözümün Önüne getirdi de ben de
bunlara bakıp bilgi edindim. Allah bu bilgileri bana, daha önceki
peygamberlerine tecelli ettirdiği gibi tecelli ettirdi." [30]
Ahmed, Semura bin
Cündüb'ten şu haberi nakletmiştir: "Bir defasında güneş tutulmuştu.
Peygamberimiz de kalkıp bu münasebetle namaz kıldı, sonra şöyle buyurdu:
"Ben şu namaz kıldığım makamda, sizlerin dünyada ve ahirette
karşılaşacağınız şeyleri gördüm. Bunları bana, Allah gösterdi.11 [31]
Müslim, Ebu Said'den
şu hadîs-i şerifi nakletmiştir:
"Dünya, hakikaten
tatlı ve güzeldir (nefisler onun tatlılığına, zinet ve güzelliğine meyillidir).
Allah ise, sizlerin nasıl amel edeceğine bakması için dünyada size Ömür ve
fırsatlar verecektir. O halde sizler, dünyadan ye dünyanın en büyük fitnesi
olan kadınlardan sakınınız! Sizden önce İsrail Oğullarının ilk fitnesi de
kadınlar hakkında olmuştur."
Buhari ve Müslim Amr
bin Avftan ittifakla şu hadîsi rivayet etmişlerdir: "Vallahi ben, sizin
hakkınızda fakirlikten korkmuyorum! Fakat ben sizin hakkınızda dünya
nimetlerinin bollaşmasından korkup endişe ediyorum. Öyle ki, dünya sizden
evvelkiler üzerine genişlemiş, onları bu hususta rağbet ve rekabete düşürüp
helak etmişti. îşte benim korkum dünya rağbet ve rekabetinin sizleri de bu
duruma düşürüp helak etmesidir!" [32]
Yine Buhari ve Müslim
Cabir'den şu hadîsi rivayet ederler: "Rasu-lullah (s.a.v.) buyurdu:
"Şimdi sizin evlerinizde yumuşak döşekleriniz, kıymetli yaygılarınız var
mıdır?" Ben: "Ey Allah'ın Resulü, bizim böyle şeylerimiz nereden
olacak?" dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz: 'Takın bir gelecekte, sizin
böyle şeyleriniz olacaktır!" buyurdu ve şunları ilave etti: "Bugün
ben hanımıma: "Hanım, şu yaygım buradan çek!" diyorum. Fakat yakın
bir gelecekte sizler: "Peygamberimiz bizlere, yakında sizlerin yumuşak
döşekleriniz, kıymetli yaygılarınız olacaktır" demişti,
diyeceksiniz!"
Ahmed, sahihtir
kaydiyle Hakim, Beyhakî, Talka el-Nadri'den şu haberi nakletmişlerdir:
"Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Yakında öyle bir zamana yetişeceksiniz
ki; o zamanda üzerinize dünya nimetleri pek genişleyecek! Öyle ki,
sofralarınıza yemek tepsilerinin biri konulup diğeri kaldıracak ve o zamanda
sizler, Kabe örtüsü gibi kıymetli ve renk renk elbiseler giyeceksiniz."
Oradakiler elediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, bizler bugün mü daha hayırlı,
yoksa o gün mü daha hayırlı olacağız?" Peygamberimiz de şu karşılığı
verdiler: "Sizler bugün daha hayırlı durumdasınız! Zira bugün sizler
birbirlerinizi seviyor, sayıyorsunuz! O gün ise sizler, birbirlerinizi
sevmeyecek üstelik düşman olacaksınız. Kiminiz kiminizin boynunu vurup
öldürecektir." [33]
Ebu Nuaym, Abdullah
bin Zeyd'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Bir gün beni bir ziyafete davet
ettiler, ben de gittim. Fakat ziyafet evinin duvarlarının örtüler konularak
süslenmiş olduğunu gördüm. Derhal o-turduğum yerden kalkıp çıktım ve ağlamaya
başladım. Benim bu durumumu gören ve soranlara karşı dedim ki: "Kendimi
tutamayıp ağladım işte. Zira sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle
buyurmuşlardı:
"Dünya size
sokulacak, yanaşacaktır! Halbuki sizler bugün daha hayırlı durumdasınız.
Yakında sabah yediğinizi, öğleden sonra yemiye-ceksiniz. Sabah bir türlü,
öğleden sonra bir türlü giyineceksiniz. Evlerinizi, Kabeyi örtercesine Örtüp
süsleyeceksiniz."
"Söyleyin bakalım
ey arkadaşlar, şimdi ben ağlamıyayım mı? Gözlerimle gördüm ki, aynen
Efendimiz'in haber verdikleri şekilde, Kabeyi Örtercesine evlerinizi örtüp
süslemişsiniz!"
Yine Ebu Nuaym îbn-i
Mes'ud'dan şu haberi vermektedir: "Adamın biri Peygamber'e (s.a.v.) gelip
dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, kıtlık bizleri yiyip tüketti!"
Peygamberimiz de şu karşılığı verdi: "Ben sizin hakkınızda kıtlıktan
değil, dünya nimetlerinin üzerinize bolca dökülmesinden daha çok korkmaktayım!
Keşke benim ümmetim, altın ile süslenmesey-di!"[34]
(Bu hadîsin bir
benzerini Ebu Nuaym Ebu Zerr ve Huzeyfe'den rivayet etmiştir.)[35]
Buhari Tarih'inde,
Taberanı, Beyhakı ve Ebu Nuaym, Evs bin Harise bin Lam'ın oğlu Harim'den şu
haberi nakletmişlerdir: "Peygam-ber'in (s.a.v.) Tebük'ten döndüğü sırada,
hicret edip kendisine gittim. Bu sırada Efendimiz buyurdu ki: "İşte, beyaz
köşkleriyle meşhur el-Hira şehri! Bana kaldırıp gösterildi, tşte şu da
Nüfeyle-i Ezdiye'nin kızı Şey-ma! Kırçıl katıra binmiş, başını da siyah bir
Örtü ile örtüp bürünmüş." Ben de dedim ki: "Ey Allah'ın elçisi, eğer
bizler Hira'nın fethinde bulunur, oraya girer ve Şeyma'yı da sizin şimdi
vasfettiğiniz gibi bulursam, izin veriniz de o benim olsun!" Peygamberimiz
de: "Peki senin olsun!" buyurdu.
Ebu Bekir'in
halifeliği zamanında, Müseylimetü'l-Kezzab fitnesini bertaraf ettikten sonra
Hira'nın fethine yöneldik ve Allah'ın izniyle orasını feth ettik. Şehre girer
girmez bizi ilk karşılayan, aynen Peygambe-rimiz'in buyurdukları gibi Şeyma
bint-i Nüfeyle oldu. Ben dedim ki: "Bu benimdir. Onu bana Peygamberimiz
hibe etmiştir!" Kumandanımız Ha-lid bin Velid, bana bunun böyle olduğunu
isbat etmemi istedi. Ben de kendisine durumu isbat ettim. Bunun üzerine onun
benim olmasını, Halid bin Velid de kabul etti. Benim, bunun böyle oluşunu isbat
edişim ise: Muhammed bin Mesleme ile Muhammed bin Bişr'in, bu husustaki
şehadetleri idi. Her ikisi de ensardan olan bu zatlar, bunu isbat eden kişilerdi.
Derken Şeyma'nm oğlan kardeşi geldi ve onu kendisine teslim etmemi istedT Ben
de kendisine: "On kerre yüz dirhem verirsen, onu sana teslim ederim"
dedim. O da bana bin dirhem teslim etti ve esir düşen kardeşini kurtardı.
Yanımdakiler bana dediler ki: "Eğer ondan yüz bin dirhem isteseydin,
muhakkak bunu sana verecekti" dediler. Ben de dedim ki: "Ben, on
kerre yüz dirhemden daha fazla bir sayı bilmediğim için, ancak bu kadar
istedim. Eğer fazlasını bilseydim isterdim."[36]
Buharı ve Müslim,
Süfyan bin Ebu Züheyr'den şu haberi naklederler: "Ben, Peygamber'in
(s.a.v.) şöyle dediğini işittim: "Çok geçmez Yemen fetholunur! Bazı
kimseler de, Medine kendileri için daha hayırlı olduğu halde çoluk çocuğunu
alarak oraya yerleşirler. Sonra Şam dahi fetholunur. Bazı kimseler de
çoluk-çocuğunu ve kendilerine itaat eden kimseleri alarak Şam'a yerleşirler.
Halbuki bilseler, Medine kendileri için daha hayırlıdır. Sonra Irak da
fetholunur. Bazı kimseler de çoluk-çocuğunu alarak ve kendilerine itaat eden
kimseleri de peşlerine takarak oraya yerleşirler. Halbuki bilseler Medine
kendileri için ne kadar hayır hdır."
Sahihtir kaydiyle
Hakim ve Beyhakî Abdullah bin Havle el-Ezdi'den şu haberi nakletmiştir:
"Peygamber (s.a.v.), bir defasında şöyle buyurdular: "Sizler yakında
bir bölük asker olarak Şam'a yine bir bölük asker olarak Irak'a bir bölük asker
olarak da Yemen'e gidip yerleşirsiniz." Ben dedim ki: "Ey Allah'ın
Resulü, benim için hangisini tercih e-dersiniz." Peygamberimiz de:
"Senin için Şam'ı tercih ederim."
İbn-i Sa'd, Sa'd bin
ibrahim'den nakleder. O şöyle demiştir: "Bana Abdurrahman bin Avf söyledi:
Peygamber (s.a.v.), Şam'daki el-Selil denilen yeri ikta1 edip ona vermiş.
Fakat bu hususta kendisine bir yazı vermeden Hz. Peygamber vefat etmiştir.
Peygamberimiz ona bunu, sadece: "Allah, biz müslümanlara Şam'ın fethini
müyesser buyurduğu zaman, oradaki el-Selil denilen yer senindir" demek
suretiyle ikta' eylemiştir." (Ve bu suretle de Şam'ın fethedileceğim haber
vermiştir.)[37]
Buharı, sahihtir
kaydiyle Hakim, Avf bin Mâlik bin el-Eşcai'nin şöyle dediğini rivayet eder:
"Rasulullah bana buyurdu: "Kıyamet kopmadan önce, onun
alametlerinden olarak şu altı şey zuhur eder: Bir; Büyük çapta Ölümler. İki;
Kudüs'ün fethi. Ûç; Koyun sürülerini kırdığı gibi insanları kıracak olan göğüs
hastalığı. Dört; Malın son derece bollaşması. O derecede ki, kişiye yüz altın
verildiği zaman bile "bu da bir şey mi?" diyerek kızacaktır. Beş;
Arab'ın her evine girecek olan çok yaygın bir fitne. Altı; Sizlerle Asfer
oğulları (Rumlar) arasında varılacak olan bir sulh andlaşması. Fakat onlar
sonunda bu andlaşmalarma hi-yanet ederek sekiz bölüğe ayrılmış askerler halinde
gelirler ve size saldırırlar. Bu sekiz bölükten her birinde on iki bin asker
bulunur. (Ve ülkenizi dokuz ay kadar işgal ederler).
Vaktaki Imvas Vebası
zuhur etti, bazıları dediler ki: Avf bin Mâlik Muaz'a hitaben: "Ey Muaz,
ben işittim ki, Peygamber (s.a.v.): "Kıyamet kopmazdan önce, onun
alametlerinden olarak altı şey zuhur edecektir" buyurmuştu, işte bu aitı
şeyden olarak, pek çok kimselerin öldüğü şu Imvas vebası zuhur etmiştir. Hatta
bu alametlerden diğer ikisi daha zuhur etmiş bulunuyor. Sen acaba bu hususta ne
dersin?" Bunun üzerine Muaz da dedi ki: "Şüphesiz bunların her
birinin müddeti ve zamanı vardır. Ben derim ki, beş alamet vardır ki onların
gölgesi üzerinize düşmüş bulunmaktadır. Her kim bunlardan birine yetişecek
olursa ve ölümü tercih durumunda da kalırsa, hiç durmasın tercih etsin! işte
bu cümleden olarak: İnsanlar minberler üzerinde birbirine lanet okuyacak,
Allah'ın verdiği mal yalan üzere dağıtılacak, binalar yükseltilecek, haksız
yere kanlar dökülecek, akrabalık bağları kesilecektir." [38]
İbn-i Sa'd
Zi'l-Esâbi'den şu haberi nakletmiştir: "Bir gün Hz. Pey-gamber'e: Ey
Allah'ın elçisi, ben senden sonraya kalıp o günleri görecek olursam, bana
nerede ikâmet etmemi emredersiniz?" diye sordum. Peygamberimiz de bana:
"Beytü'l-Makdis'e in, orada otur! Ümîd edilir ki, Allah senin neslinde bu
mescid'e hizmet edecek evladlar nasîb eder." [39]
Müslim Ebu Zerr'den
şöyle rivayet etmiştir: "Peygamber (s.a.v.): "Sizler yakında
insanların alış-veriş muamelelerini Kîrât demlen parayla yaptıkları bir ülkeyi
fethedeceksiniz. Ben sizlere, oranın halkına hayır ve iyilik yapmanızı tavsiye
ediyorum. Çünkü onların, sizin himayenizde olmaları ve îbrâhîm (a.s.)'dan gelen
bir akrabalık hakları bulunacaktır. Ayrıca sizlere bir tavsiyem daha olacaktır:
Eğer sizler iki kişinin bir kerpicin bulunduğu yerde birbiriyle vuruştuklarını
görürseniz, biliniz ki orada fitne başlamıştır ve siz orasını
terkediniz."
(Denildi ki: Birgün
Ebu Zer, Rabia ile Abdurrahman biu Şurah-bil'in bir kerpicin bulunduğu yerde
birbiriyle dövüştüklerini gördü ve bu sebeble orayı terketti.)
Beyhakî ve Ebu Nuaym
Ka'b bin Mâlik'ten şöyle naklederler: "Ben Peygamber'in (s.a.v.) şöyle
dediğini işittim: "Sizler Mısır'ı fethettiğiniz şamarı orasının halkı olan
Kıbtüere iyi muamele ediniz. Zira onların hem zimmet, hem de yakınlık hakları
vardır."
(Peygamberimiz, bu
yakınlık haklaxi ile, îbrâhim (a.s.)'m zevcesi ve Ismâîl (a.s.)'ın anası Hâcer
validemiz ile Peygamberimizin oğlu İbrahim'in Mısırlı anası Mâriye validemizi
kasdetmektedir.)
Ebu Nuaym, Ümmü
Seleme'den ise şu haberi vermektedir: "Peygamber (s.a.v.) vefatı
sırasında buyurdular ki: "Mısır Kıbtîleri hakkında Allah'tan korkunuz,
Allah'tan korkunuz! Zira sizler yakında orasını fethedeceksiniz. Onlar da
sizlere Allah yolunda hayırlı destek ve yardımcılar olacaktır."
Müslim Ebu Hüreyre'den
şöyle rivayet eder: "Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Irak dirhemini ve
kafîzini (ölçeğini) menetti, Şam da dinarını ve ölçeğini esirgedi, Mısır dahî
parasını pulunu menetti. Sizler, başladığınız yere döndünüz (yâni
döneceksiniz)."
(Yahya bin Adem der ki: Peygamberimiz bu
hadislerinde, Kafîz ve Dirhem isimlerini, Hz. Ömer zamanında bunlar konulmazdan
önce zikretmiş oldu ki, bu da olacak bir şeyi, olmazdan önce haber vermesidir
ve bir mucizedir.)
îmâm-ı Şafiî el-Ümm
adlı kitabında Hz. Aişe'nin şöyle dediğini kaydetmiştir: "Resûlullah
(s.a.v.), Medine ehli için Züî-Huleyfe'yi; Şam'lılar, Mısırlılar ve Mağribliler
için de Cuhfe'yi ihrama girilecek yer olarak tâyîn etti." [40]
Buharî ve Müslim
Enes'in şöyle dediğini haber verirler: "Bir gün Peygamber (s.a.v.), Ümmü
Harâm'm yanma gittiler ve orada uyudular. Uyandığı zaman gülüyordu. Ümmü Haram
dedi ki: "Ey Allah'ın elçisi, gülmenizin sebebi nedir?" Peygamberimiz
de şöyle karşıladı: "Ümmetimden bazı kimseleri gördüm, gemilere binip
kendilerini Allah yoluna vermişler ve denizin ortasına açılmışlar
gidiyorlar." Ümmü Haram da der ki: "Ey Allah'ın elçisi, Allah'ın beni
de onlardan kılması için dua e-diver!" Peygamberimiz, Ümmü Haram'm da
onlardan olması için dua e-diverdi. Sonra başını yere koyup yine uyudu. Sonra
uyandığı zaman yine gülüyordu. Ümmü Haram da sordu: "Gülmenizin sebebi
nedir ey Allah'ın Resulü?" Peygamberimiz de aynı cevabı verdiler. Ümmü
Haram, yine dayanamayıp: "Ey Allah'ın Resulü, Allah'a dua ediver de beni
de onlardan eylesin!" Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu: "Ey Ümmü
Haram, sen ilk, denizde savaşa çıkanlardansın!"
Muâviye zamanında
düzenlenen ilk deniz seferine Ümmü Haram, kocası Ubâde bin Sâmit ile birlikte
katıldı. Savaş bittikten sonra dönüş hazırlığı yaptıkları sırada, Ümmü Haram'm
üzerine binmesi için bir hayvan takdim ettiler. Üzerinde Ümmü Harâm'ı taşıyan
hayvan, ansızın tökezleyip onu yere düşürdü ve o bu sebeble orada (Kıbrıs'ta)
vefat etti."
Buharî Umeyr bin
el-Esved'den şu hadîsi rivayet eder: "Ümmü Haram'm bize anlattığına göre,
o Peygamber'in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu duymuştur: "Ümmetimden deniz
harbine çıkan ilk ordu, muhakkak kendilerine (cenneti) gerekli
kılacaklardır!"
Ümmü Haram der ki:
"Ben: "Ey Allah'ın Resulü, ben onlardan mıyım?" diye sordum.
Peygamberimiz de: "Evet, sen de onların içinde olacaksın"
buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: "Kayser'in (Rum Kiralının)
şehrine ilk gazaya
giden ordu da, muhakkak Allah'ın mağfiretine maz-har olacaktır!" Bunun
üzerine ben yine sordum ve: "Ey Allah'ın Resulü, bunlar içinde ben de
olacak mıyım?" dedim. Hz. Peygamber de: "Hayır, sen onların içinde
bulunmayacaksın" buyurdu.[41]
Buharı Ebu Hüreyre'den
rivayet eder: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Sizler Acem diyârındaki
Huzistan ve Kirman halkıyla savaşmadıkça kıyamet kopmaz! Yine Acem ülkesinden
kırmızı yüzlü, basık burunlu bir kavimle savaşmadıkça da kıyamet kopmaz. Bu
insanların aynı zamanda gözleri küçük, yüzleri yuvarlaktır. Yine sizler kıldan
yapılmış ayakkabı giyen bir toplulukla savaşmadıkça da kıyamet
kopmayacakldır."
Beyhakî der ki: Bu,
aynen zuhur etmiştir. Zira Haricîlerden bir topluluk çıkmış, Rey taraflarında
müslümanlarla savaşmıştır. Bunların ayakkabıları ise, tamamen kıldan mamul idi.
[42]
Beyhakî, Ebu
Hüreyre'nin şöyle dediğini nakleder: "Peygamber (s.a.v.), bizlere Hind
ülkesi ile gaza edeceğimizi va'd buyurdu." [43]
îbn-i Sa'd'm ve
sahihtir kaydiyle Hâkim'in Zîmahber'den naklettikleri bir haber de şu
mealdedir: "Ben, Peygamber'in (s.a.v.): 'Yakında Rumlar sizinle güvenilir
bir sulh andlaşması yapacaklardır!" diye buyurduğunu duydum."[44]
Beyhakî, Ebu Nuaym ve
Delâil adlı kitabında Sabit, Abdullah bin Havaleden şu haberi naklederler:
"Biz, Peygamber'in (s.a.v.) yanında idik. Kendisine açlık, açıklık ve
yoksulluktan şikâyette bulunduk. Peygamberimiz de buyurdu ki: "Vallahi
ben, sizin hakkınızda bir şeyin çokluğundan daha fazla korkmaktayım! Vallahi
bu emir, Allah sizlere Fâris ve Rûm diyarlarının fethini müyesser kıhncaya
kadar sizde devam edecektir. Hattâ sizler Hımyer'i dahî fethedeceksiniz, işte
o zaman sizler üç askerî birlik hâlinde bölüneceksiniz. Bir bölüğünüz Şam'da,
bir bölüğünüz Irak'ta, bir bölüğünüz de Yemen'de olacak. Aranızda mal da iyice
bollaşacak. O kadar ki, adamın birine yüz altın verilse, bunu azımsıya-cak ve
öfkeyle karşılayacaktır."
Ben bunun üzerine
dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, bizim Şam'a nasıl gücümüz yetsin? Orasını
Rumlar kuvvetli askerlerle korumaktadırlar." Bunun üzerine Peygamberimiz:
"Vallahi onun fethini sizlere Allah müyesser kılacaktır! Orasının sivil-asker
kuvvetli adamlarını, sizin başı tıraş edilmiş siyah bir adamcağızınıza bile
itaatli kılacaktır! Sizler emreden, onlar da emri yerine getiren olacaktır.
İslam ve müslümanlar, bu derece izzet bulacaktır!"
Bu hususta bir
tevcihte bulunan Abdurrahmân bin Cübeyr bin Nüfeyl der ki:
"Peygamberimizin ashabı, bu hadîsin haber verdiği şeyi, Cüz bin Süheyl
el-Sülemî'nin şahsında aynen görmüşlerdir. Şöyle ki: O, fethedilen Acem
diyarında onların üzerine tâyin edilmiş bir vâlî idi. Namaz vakti geldiğinde Mescid'e
giderlerken bir ona, bir de onu geçiyor diye ayağa kalkmış bulunan Acemlere
bakarlar, bunu hayret ve ibretle karşılarlar. İşte, vaktiyle Peygamberimiz'in
bizlere haber verdiği şey, şimdi aynen gözümüzün önündedir!"
derlerdi."
Beyhakî ve Ebu Nuaym
Abdullah bin Büsr'den şu haberi nakleder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Varlığım elinde olana yemin ederim ki, sizler Fâris ve Rûm ülkelerini
fethedeceksiniz! O sırada mâl ve yiyecek o kadar çoğalacaktır ki, bunlar
yenilirken, üzerine Allah'ın adı zikredil-miyecek (besmele çekilmiyecek)
tir." [45]
Beyhakî ve Ebu Nuaym
îbn-i Ömer'in şöyle dediğini rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Ümmetim, salınarak ve çalım satarak yürümeye başladığı ve Fâris ve Rum
halkı kendisine hizmet etmeğe başladığı zaman, içlerinden şerlileri
hayırlıları üzerine musallat kılınır." [46]
Hâkim Zübeyr'den
nakleder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Zaman, şöyle ve şöyle bir müddet
ilerlediği zaman, sizler Fâris ve Rum ülkelerini fethedersiniz. Biriniz,
sabahleyin giydiğini öğleden sonra giymez olur. Çeşit/i yemeklerden biri
kalkar, diğeri konulur."
Ebu Nuaym Avfbin
Mâlik'in şöyle dediğini nakleder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Ey ashabım,
sizler fakirlikten mi korkuyorsunuz? Gerçekten Allah sizlere Fâris ve Rum'un
fethini müyesser kılacak, dünyâ nimetleri de üzerinize yağmur gibi
dökülecektir. Eğer sizler benden sonra yoldan sapacak olursanız, sapmanızın
sebebi de sâdece dünyâya aldanmanız olacaktır!"
Hâkim ve Ebu Nuaym,
Hâşim bin Utbe'den rivayet eder: O şöyle demiştir: Ben, gazada Peygamber (s.a.v.)
ile birlikte idim. O'nun şöyle buyurduğunu işittim: "Arab yarımadasının
tamâmının fethini Allah size nasîb buyuracaktır! Sonra Fâris'i, sonra Rum'u
fethedeceksiniz. En sonunda da Deccâl ile savaşacak, Allah'ın izni ve yardımı
ile onu da tepeleyeceksiniz." [47]
Beyhakî Amr bin
Şerahbil'den şu haberi vermektedir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Bu gece
rüyamda; bir sürü siyah koyunun arkamdan geldiğini gördüm. Sonra da beyaz
koyunlar geliyordu." Orada bulunanlardan Ebu Bekir dedi ki: "Ey
Allah'ın Resulü, siyah koyunlar Arab'a, beyaz koyunlar da Arab'ın dışındaki
kavimlere işarettir. Onların sana (yâni İslama) uyacağını göstermektedir."
Peygamberimiz de: "Evet, seher vaktinde bir melek dahî bunu bu şekilde
tâbîr etmiştir" buyurdu.
(Bu haber mürseldir.
Süyûtî) [48]
Buharî ve Müslim Ebu
Hüreyre'den şu hadîsi rivayet ederler: "Kisrâ helak olduğu zaman, ondan
sonra bir daha Kisrâ yoktur! Kayser helak olduğu zaman, ondan sonra bir daha
Kayser yoktur! Varlığım e-linde olana yemin ederim ki, sizler bu ikisininin
hazînelerini alıp Allah yolunda harcıyacaksımz."
Müslim tek başına
Câbir bin Semura'dan şu hadisi rivayet eder: "Elbette müsiümanlardan bir
grup, Kisrâ'nın beyaz köşkündeki hazîneleri alıp Allah yolunda
harcıyacaklardır!" [49]
(Câbir der ki: Ben ve
babam, Iran Kıralı'nm beyaz köşkündeki hazîneleri ele geçiren müslümanlar
arasındaydık. Bize ondan bin dirhem isabet etmiştir.)
Beyhakî Hasan-ı
Basrî'den şöyle nakleder: "Halîfe Ömer'e Kisrâ'nın iki koluna takındığı
bilezikleri getirdiler ve bunları Sürâka bin Mâlik alıp kendi kollarına geçirdi
ve bu bilezikler, onun omuzlarına doğru yükseldi. Bunun üzerine Ömer:
"Iran Kıralı'nın bileziklerini Sürâka bin Mâlik'in elinde görmeyi bana
nasîb buyuran Allah'a sonsuz hamd olsun! O bir Kisrâ idi. Bu ise Müdlicli bir
ârâbîdir" dedi.
Imâm-ı Şâfİî der kir
"Kisrâ'nın bileziklerini Sürâka bin Mâlik'in takınmasının sebebi;
Peygamberimiz'in onun kollarına bakıb da: "Ey Sürâka, ben sanki Kisrâ'nın
bileziklerini, kemerini ve tacını senin üzerinde görüyorum!" diye
buyurmuş olmasıdır." [50]
Yine Beykakî îbn-i
Utbe'den, o Ebu Musa'dan, o da Hasan'dan olmak üzere şu haberi nakletmiştir:
"Peygamber (s.a.v.) Sürâka bin Mâlik'e hitaben: "Ey Sürâka, sen
Kisrâ'nın bileziklerini koluna geçirdiğin zaman, bakalım nasıl
olacaksın?" buyurdu. Halife Ömer'e bu bilezikler getirildiği zaman,
Sürâka bin Mâlik'i çağırttı ve ona bu bilezikleri koluna geçirmesini söyledi. O
da geçirdi. Bunun üzerine halîfe ona: "Bunları Kisrâ bin Hürmüz'den alıp
da Sürâka bin Mâlik'e giymeyi nasîb buyuran Allah'a hamdolsun!" demek
suretiyle Allah'a hamdetme-sini söyledi. O da bu şekilde hamdetti."
Haris bin Ebu Üsâme
îbn-i Mihîrîz'den şu haberi vermektedir: Bir gün Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Fâris (Iran), bir veya iki darbe ile yıkılır. Tabii bundan sonra da bir
daha Faris olmaz. Rum'a gelince o, bir iki darbe ile yıkılmaz; onun yıkılması
için epey nesiller gelip geçecektir. Tabiî en sonunda o da
fethedilecektir!"[51]
Müslim Ebu Hüreyre'den
şöyle rivayet eder: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Vaktiyle Isrâîl
oğullarını peygamberler sevk ü idare ederlerdi. Bir peygamber vefat edince,
yerine bir peygamber gelirdi. Fakat biliniz ki benden sonra peygamber
gelmeyecektir! Benden sonra pekçok halîfeler gelecektir." Dediler ki:
"Bize neyi emredersiniz?" Buyurdu ki: "Halîfenize olan biatinize
vefakâr olunuz ve onların hakkım veriniz. Onların sizleri nasıl idare
ettiklerini ise, muhakkak Allah onlardan soracaktır."
Yine Müslim Câbir bin
Semura'dan şu hadîsi rivayet eder: Ben Peygamber'in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu
duydum: "Kureyşten on iki halîfe gelinceye kadar dîn dimdik ayakta
duracaktır! Fakat sonra âhir zamanda yalancı deccâller çıkacaktır." [52]
Beyhakî Ebu
Hüreyre'den şöyle bir haber nakletmiştir: "Resûlullah (s.a.v.) buyurdu:
"Benden sonra bazı halîfeler gelecek, bunlar ilimleriyle amel edecekler,
memur bulundukları şeyleri yapacaklardır. Fakat bun-
lardan sonra bazı
halifeler de gelecek ki, bunlar bilmedikleri şeyleri yapacaklar, me'mûr
bulunmadıkları şeyleri de işliyeceklerdir."
Yine Beyhakî Câbir bin
Abdullah'tan şu haberi vermektedir: Peygamber (s.a.v.) Ka'b bin Ucra'ya
hitaben: "Ey Ka'b, Allah seni sefih insanların işbaşına geçmesinden
korusun." Ka'b sordu; "Sefih insanların işbaşına geçmesi nedir?"
Peygamberimiz de şu cevabı verdiler: "Benden sonra birtakım emirler
gelecek, bunlar benim hidâyetimle hidâyetlen-meyecek ve benim sünnetimle amel
etmiyeceklerdir."[53]
Buharl ve Müslim
Abdullah'tan şu hadîsi rivayet ederler: "Benden sonra çok geçmez, idarede
istibdâd ve kabul edemiyeceğiniz birtakım aykırılıklar olur!" Dediler ki:
"içimizden o günleri görenler olursa, onlar için neyi tavsiye edersiniz?"
O da: "Vazifelerinizi yapınız, haklarınızı da Allah'tan isteyiniz!"
buyurdu.
îbn-i Mâce, Hâkim,
Beyhakî, Irbâz bin Suriye'den rivayet ederler: O şöyle demiştir: Bir gün
Peygamber (s.a.v.) bizlere çok belîg bir va'zda bulundu. Öyle ki, bu va'zm
te'sîriyle kalbler ürperdi, gözler dolu dolu yaş döktü. Dediler ki: "Ey
Allah'ın Resulü, bu va'zınız, bir nevi veda va'zı gibi oldu. Şayet ayrılık
yakın ise, bizlere neyi tavsiye edersiniz?" Şöyle buyurdular;
"Sizlere Allah'a karşı takvalı olmanızı, başımzdaki Habeşli bir köle bile
olsa, söz dinleyip itaat etmenizi vasiyet ederim! Yaşıyanlarınız görecek,
ileride çok ihtilaflar zuhur edecektir! Ben sizlere, bid'at işlerden
sakınmanızı vasiyet eylerim. Zira bunlar dalâlettir. İçinizden o zamana
yetişenler, benim sünnetimle ve doğru yolda giden râşid halîfelerimin
sünnetiyle amel etmeye baksınlar! Sizler, bunun üzerine sımsıkı sarılınız!"
Ebu Yâlâ, Hâkim ve Ebu
Nuaym Aişe'nin şöyle dediğini naklederler: "Mescid'in yapımı sırasında
temele ilk taşı, Peygamber (s.a.v,) koydu. Sonra Ebu Bekir bir taş yüklenip
getirdi ve temele koydu. Sonra Ömer bir taş getirip temele koydu, sonra Osman
bir taş getirip koydu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "işte benden sonra
halîfeler bunlardır!" buyurdu.
îbn-i Mâce ile Hâkimin
Huzeyfe'den naklettikleri rivayette şöyledir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Benden sonra, şu iki zâta: Ebu Bekr ile Ömer'e uyunuz!"
(Hâkim tek başına
bunun benzeri bir rivayeti îbn-i Mes'ud'dan da rivayet etmiştir.)
Buharî ve Müslim Ebu
Hüreyre'nin şöyle dediğini ittifakla rivayet ederler: Ben, kulağımla işittim,
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ben uykuda iken kendimi bir kuyunun
başında gördüm. Kuyunun üzerinde kovası da vardı. Ben kuyudan bir miktar su
çektim. Sonra kovayı Ebu Bekir aldı. Bir iki kova da o çekti. Onun su çekişinde
bir za'f vardı. Şüphesiz ki Allah kendisini mağfiretine mazhar kılacaktır.
Sonra kuyunun kovası çok büyük bir kova hâline geldi ve onu Ömer alarak su
çekti. O kadar çekti ki, insanlardan hiç biri bu kadar kahraman olamaz! Nihayet
o, çektiği su ile insanları suya kandırdı."
(Buharî ve Müslim,
benzeri bir rivayeti tbn-i Ömer'den de rivayet etmişlerdir.)
Beyhakt Ebu
Hüreyre'nin şöyle dediğini nakleder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Ben
rüyamda siyah bir sürü koyunu suluyordum. Derken beyaz bir sürü koyun da
bunlara katıldı. Tam bu sırada Ebu Bekir gelip koyunları sulamaya başladı.
Fakat ancak bir veya iki kova su çekti. Onda bu hususta bir zayıflık vardı.
Sonra Ömer geldi kovayı eline aldı. Kova Ömer'in elinde çok büyük bir kova
haline geliverdi. Ömer bütün insanları suya kandırdı. Derken hayvanları da
suladı. Ben, rüyamdaki siyah koyunları Arablara, sonradan katılan beyaz
koyunları şu kardeşleriniz Acemlere yordum."
îmâm-ı Şâfİî der ki:
"Peygamberlerin rüyası, ilâhî bir vahiydir. Yukarıdaki hadiste geçen Ebu
Bekir'le ilgili zayıflık ise; O'nun halifeliğinin kısa sürmesine
işarettir." [54]
îbn-i Sa'd Hasan-ı
Basrî'den şöyle nakleder: "Ebu Bekir demiştir ki: "Ey Allah'ın
Resulü, ben rüyamda bir müddet insanların dışkıları ü-zerinde yürümeye devam
ettim. Acaba bunun yorumu nasıldır?" Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur:
"insanları idare etme bakımından bir yol bulacağına yorulur." Bunun
üzerine Ebu Bekir: "Bir de rüyamda yâ Rasûlallah, göğsümün üzerinde iki
rakamı gibi bir şey vardı, acaba bunun yorumu nasıldır?" Peygamberimiz de:
"Bunun yorumu da, iki senedir" buyurdu.
îbn-i Sa'd îbn-i
Şihâb'tan şu haberi nakleder: Peygamber (s.a.v.), bir rü'ya gördü ve bunu Ebu
Bekr'e anlattı: "Ey Ebâ Bekr, ben rüyamda sanki seninle bir merdivende
yarışıyordum. Ben seni iki basamak geçmiştim. Ayrıca yarım basamak kadar daha
bir fark da göze çarpıyordu." Ebu Bekr de dedi ki: "Ey Allah'ın
Resulü, Allah Seni rahmet ve mağfiretine aldıktan sonra, ben iki buçuk sene
kadar daha yaşıyacağım."
Buharî ve Müslim
ittifakla Âişe'nin şöyle dediğini rivayet ederler: "Peygamber (s.a.v.)
hastalığı sırasında buyurdu ki:
"Ey Âişe, bana
babanı ve kardeşini çağır da ben, Ebu Bekr için bir mektûb yazayım! Zira ben,
birinin çıkıp da bir şey söylemesinden, bir hak iddia etmesinden korkmaktayım. Halbuki
Allah ve mü'minler, Ebu Bekir'den başkasını istememektedir." [55]
Beyhakî ve Ebu Nuaym
îbn-i Ömer'den şöyle rivayet ederler: Ben Resûluüah'ın (s.a.v.) şöyle
buyurduğunu işittim: "Sizin içinizde on iki halîfe çıkar. Ebu Bekrin bana
halifeliği, çok kısa sürer. Arab'ın işlerini büyük bir ehliyet ve liyâkatle
görecek olan zât ise, Övülecek ve örnek almacak bir şekilde yaşar, şehîd olarak
da vefat eder."
Tam bu sırada adamın
biri: "Bu zât kimdir, ey Allah'ın Resulü?" diye sordu. Peygamberimiz
de: "Hattâb'm Oğlu Ömer'dir" buyurdu. Sonra Osman bin Affân'a
dönerek: "Sana gelince: İnsanlar senden Allah'ın sana giydirdiği gömleği
çıkarmanı istiyecekler. Varlığım elinde o-lana yemin ederim ki ey Osman, eğer
sen o gömleği çıkaracak olursan, bil ki ebediyen cennete giremezsin!" [56]
îbn-i Asâkîr Enes'ten
şu haberi nakleder: "Mustalik Oğullarını temsîlen gelmiş bulunan heyet,
beni Resûlullah Efendimiz'e gönderip şu hususu sordurdular: "Ey Allah'ın
Resulü, bizler önümüzdeki sene geldiğimizde, seni bulamazsak zekâtımızı kime
edâ edeceğiz?" Ben onlar nâmına bunu Resûlullah Efendimiz'e soruverdim.
Efendimiz de cevab-larında buyurdular ki: "Onlara söyle, bu takdirde
zekatlarını Ebu Bekr'e edâ ederler." Ben bunu kendilerine tebliğ ettim. Bu
sefer onlar: "Şayet Ebu Bekr'i bulamazsak kime vereceğiz?" diye
sordular. Ben onlar nâmına bunu soruverdiğimde, Resûlullah Efendimiz'in cevabı:
"Bu takdirde Ömer'e öderler" oldu. Bunu kendilerine ulaştırdım. Bu
sefer de onlar: "Ömer'i bulamazlarsa ne olacağını" sordurdular.
Verilen cevab da: "Osman'a verirler. Fakat Osman'ın öldürüldüğü gün,
sizlere yazıklar olsun!" şeklinde idi." [57]
Taberânî, Ebu Nuaym,
Câbir bin Semura'dan şu haberi vermektedirler: "Resûlullah Efendimiz
Ali'ye hitaben şöyle buyurdu: "Ey Ali, sen gerçekten müemmer ve müstahlefsin
(emîr ve halîfe olacaksın) ve sen gerçekten şehîd düşeceksin! Başından akan
kanlar ile şu sakalın da kanlara boyanacaktır." [58]
Hâkim de Sevr bin
Miczât'tan şu haberi nakleder: "Ben, Cemel Vak'ası Gününde vefat etmek
üzere bulunan Talha'ya uğradım. O bana: "Sen kimlerdensin?" diye
sordu. Ben de: "Mü'minlerin Emîri Ali'nin ar-kadaşlarmdanım" cevabını
verdim. Bunun üzerine Talha: "Elini uzat da sana bîat edeyim" dedi.
Elimi uzattığımda bana bîat etti ve göz yaşları dökerek ağladı. Akabinde de
ruhunu teslim eyledi. Ben, Ali'ye gidip durumu haber verdim. Ali de bunu:
Allahü Ekber, Allah yegâne büyüktür! O'nun Resulü Muhammed (s.a.v.) de
gerçektir! Gerçek söylemiştir! Demek ki Yüce Allah, Talha'nın cennete
girmesini, ancak bana olan bîati boynunda iken murâd etmiştir" diyerek
karşıladı.
îbn-i Asâkîr Seki bin
Ebu Hayseme tarikiyle Abdurrahmân bin Sehl el-Ansârî'den şu haberi nakleder ki,
bu râvî Uhudgazilerinden biridir ve şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.)
buyurdu: "Hiç bir peygamberlik makamı yoktur ki, onu halifelik makamı
tâkîb etmiş olmasın! Hiç bir halifelik makamı da yoktur ki ona da hükümdarlık
makamı tâkîb etmiş olmasın! Hiç bir dînî vergi yoktur ki, onu da bir
gümrükçülük tâkîb etmiş olmasın." [59]
Beyhakî, Ebu Nuaym,
Ebu Ubeydetü'bnü'l-Cerrâh ile Muâz bin Cebelden şu hadîsi rivayet ederler:
Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Muhakkak bu iş, bir nübüvvet (peygamberlk)
ve rahmet olarak başlamıştır! Sonradan halifelik ve rahmet olacaktır. Daha
sonra ise, ısırgan bir hükümdarlık hâline gelecektir. Daha da sonraları ise;
azgınlık, taşkınlık, cebir ve zulümcülük ve ümmet içinde fitne ve fesadçılık
olup çıkacaktır. Artık onlar; zinanın, içkinin ve ipekli giymenin helâl
olduğunu iddia e-deceklerdir. Üstelik bu hususta kendilerine destek olanları da
bulacaklar ve bu yüzden rızıklanacaklardır." [60]
Ebu Dâvûd, hasendir
kaydiyle Tirmizt, Nesaî, Hâkim, Beyhakî ve Ebu Nuaym Süfeyne'den şu hadîsi
rivayet etmişlerdir:
"Ümmetimdeki
halifelik (peygambere halef ve vekil olma mânasında), otuz senedir! Sonra
meliklik olur."
(işte bu hadîste
buyurulan otuz sene, dört râşid halîfenin halîfelik müddetidir ve böyle
olmuştur.) [61]
Beyhakî Ebu Bekre'den
şu hadîsi rivayet eder: "Nübüvvet hilafeti (râşid halîfelik) otuz senedir.
Sonra Allah Teâlâ dilediğine hükümdarlığı verir."
(Bu hadîs'in mısdakı
sadedinde olmak üzere Muâviye demiştir ki: "işte biz, hükümdarlığa razı
olduk.") [62]
Yine Beyhakî
Huzeyfe'den şu hadîsi rivayet eder: "Sizler, Allah Teâlâ'nın sizler için
dilediği müddet zarfında nübüvvetin gölgesi altında yaşıyacaksınız. Sonra Allah
bunu dilediği zaman kaldıracaktır. Sonra nübüvvet ölçüsüne uyan halifelik
olacak, bu da Allah'ın dilediği bir zamanda kaldırılacaktır. Bundan sonra ise,
ısırgan bir hükümdarhk gelecektir. Bundan sonra da cebriye (baskıcı ve ezici)
bir idare gelecek. Tabiî Allah dilediği zaman bunu da kaldıracaktır. Sonra
arada yine peygamberlik Ölçüsüne uygun bir halifelik gelecektir."
işte, bu hadîs-i
şerîf, Ömer bin Abdü'1-Azîz iş başına geldiği zaman kendisine nakledildiğinde,
ayrıca kendisine hitaben: "Bizler ümîd ediyoruz ki cebriye bir idareden
sonra gelecek olan o nübüvvet hilâfeti, sizin idârenizdir" denildiğinde;
buna çok sevinmiş, fazlasıyla mesrur olmuştur. [63]
Hâkim ve Beyhakî de
Ebu Hüreyre'den şu hadîsi rivayet ederler: "Halîfelik idaresi Medine'de,
meliklik idaresi ise Şam'dadır!"
Yine Hâkim sahihtir
kaydiyle ve Beyhakî Abdullah bin Havâle'den şu haberi naklederler: Peygamber
(s.a.v.) buyurdu: "Eğer sen, hilâfetin arz-ı mukaddese'ye nakledildiğini
görürsen, bil ki depremlerin ve büyük kederlerin gelmesi yakındır. Aynı zamanda
çok büyük işler ve hattâ kıyametin kopması da yakındır!"
(Beyhakî der ki:
Buradaki kıyametten murâd, o neslin yok olup gitmesidir.) [64]
Ebu Nuaym
Ebu'd-Derdâ'nın şöyle dediğini rivayet eder: "Osman'ın ölümünden sonra
Medîne, Muâviye'nin ölümünden sonra da rahat diye bir şey yoktur!"[65]
îbnü Ebî Şeybe de
Müsnedinde Abdul-Melik bin Umeyr tarikiyle Muâviye'nin şöyle dediğini nakleder:
"Peygamber'in (s.a.v.) bana hitaben: "Yâ Muâviye, eğer hükümdar
olursan, iyilikten ayrılma!" dediği andan itibaren hep hükümdar olmayı
ümîd edip durmuşumdur." [66]
Bey haki Abdullah bin
Umeyr'den şu haberi nakleder: Muâuiye dedi ki: "Vallahi beni halifelik
üzerine teşvik eden şey; Peygamberin (s.a.v.) şu sözünden başka bir şey
olmamıştır: "Ey Muâviye; eğer sorumluluğu olan bir iş basma geçecek
olursan, Allah'tan kork ve adaletle muamele et!" İşte, Peygamberimizin bu
sözünden sonra, sorumluluğu olan bir işle başbaşa kalacağımı hep
düşünmüşümdür."
Taberânî Aişe'nin
şöyle dediğini haber verir: "Peygamber (s.a.v.) Muâviye'ye hitaben dedi
ki: "Ey Muâviye, eğer Allah sana hilâfet gömleğini gevdirecek olarsa,
senin hâlin nice olur?" Bunun üzerine Ümmü Habîbe dedi ki: "Ey
Allah'ın Resulü, demek Allah benim kardeşime hilâfet gömleği mi
giydirecek?" Peygamberimiz de: "Evet, fakat onda hatâlar ve hatâlar
olacaktır!"[67]
Ahmed Ebu Hüreyre'den
şu hadîsi rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Ey Muâviye, eğer iş
başına geçecek olursan, Allah'tan kork ve adaletten ayrılma!" Muâviye
kendisi de demiştir ki: "İşte bu hadîs sebebiyle ben, böyle sorumlu bir
iş başına geçmek zorunda kalacağımı hep düşünmüşümdür."
Ebu Yala, Hâkim ve
Beyhakî Ebu Hüreyre'den şu haberi naklet-mişlerdir: "Peygamber (s.a.v.)
şöyle buyurdu: "Ben rüyamda Hakem O-ğullarını gördüm. Maymunların
tırmandığı gibi, şu minberime tırmanıyorlardı." îşte Peygamberimiz'in bu
rüyayı görmesinden sonra, tam mânâsı ile bir tebessüm ettiği
görülmemiştir."
Beyhakî'nin Saîd bin
Müseyyeb'ten olan rivayeti ise şöyledir: "Peygamberimiz Ümeyye
Oğullarının minberine tırmandıklarını (rüyasında) gördü. Bundan huzuru kaçtı.
Cenabı Hakk da kendisine: "Bunun bir dünyâ işi olduğunu, dilediğine
vereceğini" vahy etti. işte bunun üzerine Peygamberimizin de huzursuzluğu
zail oldu."
Ebu Yâlâ, Hakim ve
Beyhaki, Amr bin Mürre el-Cühenî'den şöyle rivayet eder: "Ebu'l-As'ın oğlu
Hakem', Peygamber 'e (s.a.v.) gelip izin istedi. Peygamberimiz: "Ona izin
veriniz" buyurdu ve şu sözleri sarfetti: "O bir yılandır, veya bir
yılanın oğludur, ona ve onun neslinden gelecek olanlara Allah lanet etsin!
Ancak samimi olarak iman etmiş olan evlad-larmı bu lanetimizden ayrı tutarız,
onlara lanet yoktur! Onlar ise, ne kadar azdırlar. Hakem'in oğullan, dünya
bakımından şerefli, ahiret bakımından ise aşağıdırlar. Hileci ve
sahtekârdırlar. Dünyalıkları mükemmel de olsa, ahirette onlara nasîb
yoktur."
El-Fâkihî'nin Zührl ve
Atâ el-Horasâni'den naklettiği bir haber de şöyledir: "Peygamber (s.a.v.)
bir hadislerinde: "Ben, Hakem'in evladla-rının şu minberime inip
çıktıklarım (rüyamda) gördüm" buyurmuştur. Keza onun Muâviye'den
naklettiği bir haber de şu merkezdedir: "Peygamber (s.a.v.) Hakem için
şöyle buyurdu: "Bunun çocuklarının sayısı otuza veya kırka ulaştığı zaman,
ümmetimin idaresini ele alırlar."
(İbn-i Tecîb'in Cübeyr
bin Mut'ım'den olan rivayeti de bu mealdedir).
Ahmed, Hâkim, Bey haki
veEbu Nuaym, Abbas'tan şu haberi nak-letmiştir: Ben, Peygamber'in (s.a.v.)
yanında idim. Vakit geceydi. Buyurdu ki: "Semâya bak bakalım, bir yıldız
görebilecek misin?" Ben, semâya baktım ve Süreyya yıldızım gördüğümü
söyledim. O, şöyle buyurdu: "ikisi fitne zamanında olmak üzere, senin
sulbünden bu yıldızdaki yıldızların sayısı kadar halîfe gelecektir!" [68]
Beyhakî Sevbân'dan şu
haberi nakletmiştir:Peygamber (s.a.u.) buyurdu: "Sizin şu hazînenizin
yambaşmda üç kişi savaşır. Bunların her üçü de halîfe çocuğudur. Fakat hilâfet
bunlara nasîb olmaz. Derken Horasan taraflarından siyah sancaklar yola
çıkarılır. Sizinle misli görülmemiş bir şekilde savaş yaparlar."
(Yine Beyhakî'nin ve
Ebu Nuaym'in Ebu Hüreyre'den naklettiği bir haber de şu mealdedir:
Peygamberimiz buyurdu ki: "Siyah renkteki sancaklar Horasan diyarından
yola çıkarılır. Hiç bir kuvvet onların i-lerlemelerine engel olamaz. Hattâ
onlar sancaklarını tâ Kudüs'e getirip dikerler.") [69]
Buharı ise Muaviye'den
şu hadisi nakletmiştir: "Bu iş Kureyş'tedir. Kureyş Allah'ın dinini dimdik
ayakta tuttuğu müddetçe hiç bir kimse bunu onlardan almaya kalkışamaz, aksi
halde Allah o almaya kalkışanları yüzüstü yerlerde sürükler."
Ebu Nuaym Ebu
Bekre'den şöyle rivayet eder. O demiştir ki: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Basra veya el-Basîra denilen yere, oradaki Dicle nehri yakınına müslümanl
ardan bir grup inerler ve burada çoğalırlar. Dicle üzerine bir köprü kurarlar.
Ahir zamanda ise, enli yüzlü, küçük gözlü Kantûra Oğulları gelirler Dicle kenarlarını
işgal ederler, işte insanlar bu sırada üçe ayrılırlar. Bir kısmı eski hâline
döner ve helak olur. Bir kısmı nefislerine uyup küfre dönerler. Bir kimi ise,
bu gelenlerle savaşırlar ve çok şiddetli savaşlar olur. Allah Teâlâ da bunlann
kalanlarına fethi müyesser kılar." [70]
Ahmed, Bezzâr, sahih
bir senedle Hâkim Büreyde'den şöyle rivayet ederler: Ben, Peygamber'in (s.a.v.)
şöyle dediğini duydum: "Geniş yüzlü, küçük gözlü bazı insanlar (bir kavim)
gelir, benim ümmetimi sürüp Cezîratü'l-Arab'a iade eder. Aralarında üç defa
savaş geçer. îlk savaşta kaçanlar kurtulur, ikincisinde ancak bir kısmı
kurtulur. Üçüncüsünde ise kalanları mahvolur" dediler ki: "Bunlar
kimdir, yâ Resûlellah?" Buyurdu ki: "Bunlar Türktür. Allah'a yemin
ederim ki, bunlar islâm ülkelerini işgal edip atlarını müslümanlarm
mescidlerine bağlıyacaklardır."
(Beyhakl ile Ebu
Nuaym'in Muaviye'den naklettikleri bir haber de şu mealdedir: "Türkler
Araplar'a tamamen galebe çalacaklardır. Hattâ Arapları, Arap yarımadasına
süreceklerdir.)
Taberânî ile Hâkim'in
îbn-i Mes'ûd'dan naklettikleri haber de şöyledir: "Ben, Türklerin
beygirlerine binmiş olarak geldiklerini ve bunları Fırat kenarına
bağladıklarını görür gibi oluyorum." [71]
îbn-i Sa'd, îbnü Ebî
Şeybe, Ebu'l-Eşheb tarikiyle Müzey ne'li bir a-damdan şu haberi nakletmiştir:
"Peygamber (s.a.v.) Ömer'in üzerinde bir elbîse gördü ve sordu:
"Elbisen yeni mi, eski mi?" Ömer: "Daha önce de giyilmişti"
dedi. Peygamberimiz de: "Ey Ömer, yeni olarak giyin, övülmüş olarak yaşa,
şehîd olarak da Öl!" buyurdu. (Bu haber, mürseldir.) [72]
(Bunu, Ahmed, Ibn-i
Mâce de merfu olarak îbn-i Ömer'den rivayet etmişlerdir. Ayrıca Bezzâr dahî bir
benzerini Câbir'den nakletmiştir.)
Ebu Yala sahih bir
senedle Sehl bin Sa'd'dan şöyle rivayet eder: Bir gün Uhud Dağı, üzerinde
Peygamberimiz, Ebu Bekir, Ömer ve Osman varken sallanmaya başladı.
Peygamberimiz de: "Dur ey Uhud! Zira se-. nin üzerinde ancak bir peygamebr
veya bir sıddîk veya iki şehîd bulunmaktadır" buyurdu. [73]
Taberânî de îbn-i
Ömer'den şöyle rivayet eder: "Peygamber (s.a.v.), bir bahçe içinde
bulunuyordu. Ebu Bekir, yanma varmak için izin istedi. Peygamberimiz: "Ona
izin veriniz, gelsin! Cennetlik olmakla da kendisini müjdeleyiniz"
buyurdu. Sonra Ömer izin istedi. Ona da: "Kendisine izin veriniz ve onu
cennetlik ve şehîd olmakla müjdeleyiniz" buyurdu. Az sonra Osman gelip
izin istedi. Peygamberimiz ona da: "îzin veriniz, aynı zamanda kendisini
cennetlik ve şehîd olmakla müjdeleyiniz!" buyurdu. [74]
Yine Taberânî sahih
bir senedle Abdurrahmân bin Yesâr'dan da şu haberi nakleder: "Ben, Ömer'in
şehîd edilişine şâhid oldum. O gün Güneş tutuldu." [75]
Buharı ve Müslim Ebu
Musa el-Eş'arî'den şu haberi nakletmiştir: "Peygamber (s.a.v.) Erîs
Kuyusu'nun yanında idi. Kuyunun duvarına o-turdu. Sonra paçalarını biraz
sıvıyarak ayaklarım kuyuya sarkıttı. Ben de dedim ki, bugün Peygamberimiz'in
kapıcısı (hizmetçisi) ben olacağım.
Az sonra Ebu Bekir
için izin istedim. O da müsâade etti ve bana hitaben: "Ona izin ver ve
kendisini cennet ile müjdele" buyurdu. Gelip Peygam-berimiz'in sağ
tarafına oturdu ve o da kuyuya ayaklarını sarkıttı. Az sonra Ömer geldi. Ben
onun için de izin talebinde bulundum. Peygamberimiz de: "Ona izin ver ve
kendisini cennet ile müjdele" buyurdu. O da gelip Peygamberimizle birlikte
ve O'nun sol tarafına oturdu. Ayaklarını da kuyuya sarkıttı. Sonra Osman geldi
ve izin istedi. Ben onun için de izin alıverdim. Peygamberimiz: "Ona izin
ver ve kendisini çenet ile ve şehidlik ile müjdele" buyurdu. Ayrıca
kendisine isabet edecek olan büyük bir sıkıntıyı da haber vermemi söyledi. O
da geldi ve fakat onların oturduğu yerde kendisine bir boşluk bulamadığı için
kuyu duvarının öbür tarafına geçerek ve yüzünü Peygamb erimiz'e ve
arkadaşlarına çevirerek oturdu. O da onlar gibi ayaklarını kuyuya
sarkıttı."[76]
(Satd bin el-Müseyyeb
der ki: "Ben bu hadisteki onların oturuşunu, kabirleri hakkında
yorumladım. Zira Ebu Bekr ile Ömer Peygamberi-miz'in yanında, Osman ise ayrı
yerde defn olunmuşlardır.) [77]
İbn-i Ebu Hayseme
Târih'inde, Ebu Yâlâ, Bezzâr ve Ebu Nuaym Enes'ten şöyle rivayet ederler:
"Ben, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bir avluda idim. Biri gelip kapıyı
çaldı. Peygamberimiz: "Ey Enes kalk kapıyı aç, ona cenneti ve benden
sonra halîfe olmayı müjdele!" dedi. Ben kapıyı açtığımda, gelenin Ebu
Bekir olduğunu gördüm. Sonra birisi gelip kapıyı çaldı. Peygamberimiz: "Ey
Enes, gelene kapıyı aç, kendisine cenneti ve Ebu Bekir'den sonra halifeliği
müjdele!" buyurdu. Kapıyı açtığımda, bu gelenin de Ömer olduğunu gördüm.
Sonra birisi daha geldi, kapıyı çaldı. Peygamberimiz de: "Ey Enes, gelene
kapıyı aç, kendisine cennetlik olmayı ve Ömer'den sonraki halifeliği müjdele!
Ayrıca şehid olacağını da duyur!" buyurdu. Kapıyı açtığımda gelenin Osman
olduğunu gördüm." [78]
Ahmed, Taberânî ve Ebu
Nuaym Ibn-i Amr'den şöyle rivayet e-derler: Peygamber (s.a.v.), bir gün Medine
bahçelerinden birinde bulunuyordu. Yavaş sesli birinin izin istediği duyuldu.
Peygamberimiz de: "Ona izin ver ve kendisine cennetlik olmayı
müjdele" buyurdu. Aynı zamanda büyük bir sıkıntıya mâruz kalacağını
duyurmamı da söyledi. Ben, kapıyı açtığım zaman, bu gelenin Osman olduğunu
gördüm.'1
Yine Taberânî Zeyd bin
Sâbit'ten şöyle nakleder: "Ben, Peygam-ber'in (s.a.v.): "Osman bana
uğradı. Yanımda ise Allah'ın meleklerinden bir melek vardı. Bu melek dedi ki:
Kavmi tarafından şehîd edilecek olan bir zât! Biz melekler ondan haya
etmekteyiz!"
Bezzâr ve Taberânî
el-Evsat'ında, Zilbeyr bin Avvâm'dan şöyle rivayet eder: "Peygamber'in
(s.a.v.) emriyle Mekke'nin fethi günü, bir adam hapsedilip sonra idam edildi.
Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: "Bugünden sonra, Kureyşli bir
kişi idam edilmek suretiyle Öldürülmez! Ancak Osman bin Affân'ı öldüren şahıs
bundan müstesnadır! Osman'ı öldüren adamı, muhakkak idam ediniz. Eğer bunu
yapmazsanız, sizden pekçok kimseler koyun öldürülür gibi öldürülecektir!"
[79]
Sahihtir kaydiyle
Hâkim ve Beykakî Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet ederler: "Ben, Peygamber'in
(s.a.v.): "Yakın bir gelecekte, fitneler ve ihtilaflar zuhur
edecektir!" buyurduğunu duydum. Bizler dedik ki: "Ey Allah'ın Resulü,
bizlere neyi emredersiniz?" O da bizlere hitaben buyurdu ki:
"Üzerinizdeki devlet başkanına itaat ediniz! Devlet başkanının (emîr'in)
adamlarına da itaat ediniz!" Peygamberimiz bunu buyururken, Osman bin
Affân'a işarette bulundu."
(Ebu Hüreyre bunu,
Osman evinde muhasara altında tutulurken rivayet etmiştir.)
îbn-i Mâce, sahihtir
kaydiyle Hâkim, Beyhakî ve Ebu Nuaym, Aişe'nin şöyle dediğini rivayet ederler:
"Peygamber (s.a.v.) Osman'ı çağırdı ve ona işarette bulunmaya başladı. Bu
durum Osman'ın dikkatini çekti ve rengi soldu. İsyancılar gelip Osman'ın evini
kuşattıkları zaman, biz kendisine sorduk: "Ey Osman, onlarla savaşmıyacak
mısın?" dedik. O da bize şu karşılığı verdi: "Hayır. Zira Resûlullah
(s.a.v.) bana bir ahd emânet etmiştir. Ben de bu ahde uyacak, nefsimi bu
hususta sabra zorlayacağım." [80]
Hâkim, îbn-i Mace ve
Ebu Nuaym Aişe'nin şöyle dediğini rivayet ederler: "Peygamber (s.a.v.),
Osman'a hitaben: "Allah sana bir gömlek giydirecek, eğer münafıklar senden
bu gömleği çıkarmanı isterlerse sakın çıkarma!" buyurdu. [81]
îbn Adiy ile îbn
Asakir'in Enes'ten olan rivayetleri şöyledir: Peygamber (s.a.v.): "Ey
Osman, Allah sana bir gömlek giydirecek, eğer münafıklar senden bu gömleği
çıkarmanı isterlerse sakın çıkarma ve o gün oruçlu ol, iftarını benim yanımda
açarsın" buyurdu.
Ahmed, Taberânî,
sahihtir kaydiyle Hâkim ve Beyhakî Abdullah bin Havâle'den şu haberi
nakletmişlerdir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Şu üç şeyden kurtulan,
gerçekten kurtulmuş olur." Bu üç şey nedir? diye sordular. O da:
"Birincisi benim vefâtımdır, ikincisi: Hakka sarılıp sabreden halîfenin
kanma ortak olmak, üçüncüsü ise: Fitne-i Deccâldir. işte bu üç şeyden kurtulan,
gerçekten kurtulmuş olur!" [82]
(Bu mealdeki bir
hadîsi Taberânî, Ukbe bin Âmir'den de rivayet etmiştir.)
Beyhakî ve sahihtir
kaydiyle Hâkim, îbn-i Mes'ud'dan şu hadisi rivayet ederler: "Gerçekten
islâm değirmeni otuz beş veya otuz altı veya otuz yedi yıl sonra dönmeye (mihverinden
ayrılmaya) başlar. Eğer helak olurlarsa, helak olup giderler. Yok dînleri
kendileri için ayakta durursa, yetmiş sene böyle geçer." Ömer dedi ki:
"Ey Allah'ın Rasulü, geçmişten itibaren yetmiş sene mi?"
Peygamberimiz de: "Hayır, gelecek yıllar itibariyle yetmiş sene"
buyurdular.
Beyhakî der ki: işte
Ümmeyye Oğullarının idaresi de, ona zayıflık arız oluncaya ve Horasan
dâvetçileri çıkıncaya kadar, bu durumda idi."
îbn-i Mâce ve sahihtir
kaydiyle Hâkim Mürre bin Ka'd'dan şöyle rivayet ederler: "Ben,
Peygamber'in (s.a.v.) fitnelerden bahsettiğini ve onlann çıkışının yakın
olduğunu zikrettiğini duydum. Bu sırada başı sarılı bir adam geçiyordu.
Peygamberimiz bu adamı işaretle: "Bu fitnelerin çıktığı günde hidâyet
üzere olacaktır!" buyurdu. Ben derhal o adamın peşinden gittim ve ona
yetiştim. Gördüm ki o adam Osman imiş." [83]
Beyhakî'nin
Huzeyfe'den rivayet ettiği hadis ise şöyledir: "Sizler imamınızı
öldürmedikçe ve kılıçlarınızı kınından çıkarmadıkça kıyamet kopmaz! Bu durumda
da sizlere, sizin şerlileriniz hükmedecek, dünyanıza onlar hakim
olacaktır."
Beyhakl ve Ebu Nuaym
el-Mârife'sinde, Abdurrahmân bin U-deys'ten şu haberi nakletmiştir: Ben
Peygamber'in (s.a.v.): "Bazı insanlar zuhur eder, bunlar okun yaydan
fırladığı gibi (hızla) elinden çıkarlar ve Lübnan Dağı'nda katledilirler"
buyurduğunu işittim." [84]
el-Hâris bin Ebu Üsâme
Müsned'inde Muhacir bin Hubeyb 'ten şöyle nakleder: Osman, evinde mahsur iken
Abdullah bin Selâm'a haber gön-, derip şöyle dedi: "Ey Abdullah, başım
kaldır da şu ışık deliğine bak! işte bu delikten geceleyin Hz. Peygamber
(s.a.v.) teşrif etti de bana hitaben: "Ey Osman, demek onlar seni evinde
mahsur mu kıldılar?" buyurdu. Ben de: "Evet yâ Resûlallah"
dedim. Sonra bana bu delikten bir kova su uzattı da içmemi buyurdu. Ben de içtim,
içtiğim bu suyun serinliğim hâlâ ciğerlerimde hissetmekteyim. Sonra bana
hitaben buyurdular ki: "Eğer dilersen senin için Allah'a dua edeyim, bu
takdirde Allah seni onlara karşı muzaffer eyler; dilersen orucunu bizim
yanımızda açarsın." işte bunun üzerine ben de orucumu O'nun yanında açmayı
tercih ettim."
(işte Osman bin Affân,
aynı gün içinde şehîd edilmiştir.)
îbn-i Meni de
Müsned'inde Nûmân bin Beşîr tarikiyle, Osman'ın zevcesi Naile bint-i
el-Ferâisa'nın şöyle dediğini nakleder: "Osman evinde mahsur kalınca oruç
tutmaya başladı. îftâr vakti olunca, içilecek tatlı su istedi. Fakat evini
muhasara altında tutanlar buna engel oldular. O da su içemeden geceledi. Seher
vakti olunca şöyle dedi: "Geceleyin Peygamber (s.a.v.) şu tavandan teşrif
edip bana bir kova su getirdi. "îç yâ Osman" buyurdu. Ben de içtim ve
kandım. Sonra bana: "Fazla olarak da iç yâ Osman" buyurdu. Ben de
içtim ve karnım iyice su ile doldu." [85]
Ebu Nuaym Adiy bin
Hâtim'in şöyle dediğini rivayet eder: Ben, Osman'ın katledildiği gün; "Müjde
yâ Osman müjde, ravh u reyhan (güzel kokulu ve bol nîmetli, ebedî saadet yurdu
cennet) seni bekliyor, sana karşı gadabh olmayan Rabbine kavuşuyorsun, O'nun
gufran ve ndvânma dönüyorsun!" diye bir ses duydum. Hayret edip baktım,
fakat hiç kimseyi göremedim."
Taberânî ve Ebu Nuaym,
Müshir bin Hubeyş'ten şöyle bir haber nakletmiştir: Biz, şehîd halîfe Osman'ı
geceleyin defnettik. Arka tarafımızdan bizi büyük bir karaltı kapladı ve biz
bundan ürktük. Neredeyse korkup dağılıverecektik. Tam bu sırada bir ses
işittik: "Korkmanıza hiç de sebeb yok! Endîşe etmeyiniz biz de sizler gibi
onun cenazesine şahit olmak istedik" diyordu bu ses. Biz, bunun meleklerin
sesi olduğuna kesinlikle inandık."
Yine Ebu Nuaym,
Urve'den şu haberi nakletmiştir: Osman'ın cenazesi, Huşşukevkeb denilen yerde
tam üç gün bekledi, onu oraya defnetmekten çekindiler. Fakat bu sırada:
"Onu oraya defnediniz! Üzerine namaz da kılmayınız. Zira yüce Allah onun
üzerine namazını kılmıştır. (Onu gufran ve rıdvanma mazhar eylemiştir)"
diye bir ses duydular. Bunun üzerine onu oraya defnettiler." [86]
Hâkim sahihtir
kaydiyle Ali'nin şöyle dediğini rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) bana hitaben:
"Ey Ali, senin yüzünün iki tarafına da vurulacak, başın ve sakalın kanlar
içinde kalacak" buyurdu. [87]
(Bu rivayetin, pek çok
değişik rivayet yolları sabit olmuştur.)
Yine Hâkim sahihtir
kaydiyle ve Ebu Nuaym Ammâr bin Yâsir'den şu haberi naklederler: Peygamber
(s.a.v.) buyurdu: "Ey Ali, insanların en şakisi, seni başından ve yüzünden
vuracak olan adamdır!"
(Yine bu mealdeki bir
hadîsi, Câbir bin Semura ile Suhayb'tan rivayet eden Ebu Nuaym olmuştur.)[88]
Müslim Ebu Hüreyre'den
şu hadîsi rivayet eder:
"Peygamber
(s.a.v.), Hıra Dağı üzerinde idi. Yanında Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha ve
Zübeyr vardı. Dağ sallanmaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz: "Sakin
ol (ey dağ)! Senin üzerinde ancak bir Peygamber veya bir Sıddîk veya bir şehîd var!"
buyurdu. [89]
Hâkim, îbn-i Mâce, Ebu
Nuaym Câbir'den şöyle rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Her kim
yeryüzünde yürümekte olan bir şehide bakmak isterse, Talha bin Ubeydullah'a
baksın." [90]
(Taberânî de, bizzat
Talha'mn; Peygamberimiz'in kendisini gördükleri zaman böyle buyurduklarım
söylediğini nakleder.)[91]
Sahihtir kaydiyle
Hâkim ve Ebu Nuaym Zühri tarikiyle îsmâil bin Muhammed bin Sabit el-Ensârî'nin
babasından şöyle naklettiğini rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) Sabit bin Kays
bin Şümâs'a hitaben dedi ki: "Ey Sabit, övülecek bir güzellikte yaşamak,
şehîd olarak ölmek ve sonunda cennete girmek istemez misin?" Sabit de:
"Evet, isterim!" demişti. Gerçekten de Sabit; övülecek bir şekilde
yaşadı ve Müseylime-tü'1-Kezzâb fitnesinde şehîd olarak vefat etti." [92]
Hâkim ve Beyhakt
el-Hâris'in kızı Ümmü Fadl'dan şöyle rivayet eder: Bir gün ben, Hüseyn'i alarak
Peygamber'e (s.a.v.) gittim ve Hü-seyn'i O'nun kucağına bıraktım. Sonra
Efendimiz, başım biraz öbür tarafa döndürerek ağlamaya başladı ve buyurdu ki:
"Cebrail bana gelip ümmetimin şu oğlumu şehîd edeceklerini haber verdi ve
onun şehîd e-dileceği yerin kırmızı toprağından getirerek bana gösterdi." [94]
(îbn-i Râhûye, Beyhakî ve Ebu Nuaym, aynı
mealdeki bir hadîsi, Ümmü Seleme'den rivayet etmişlerdir.)
Yine Beyk. ,/d ve Ebu
Nuaym Enes 'ten şöyle rivayet ederler: Yağmur meleği gelip Hz. Peygamber'den
izin istedi. Peygamberimiz izin verdi. Az sonra Huseyn geldi ve
Peygamberimiz'in omuzuna çıkmaya başladı. Melek sordu: "Bunu seviyor
musun?" Peygamberimiz cevap verdi: "Evet." Melek: "Ümmetin
bunu öldürecek! İsterseniz onun öldürüleceği yeri size göstereyim" dedi ve
ona kırmızı bir toprak gösterdi. Ümmü Seleme de bu toprağı alarak elbisesinin
bir yerine düğümleyip sakladı. Biz, o günlerde: "Huseyn, Kerbelâ denilen
yerde öldürülecektir" diye işitir dururduk."
îbni Asâkîr Muhammed
bin Amr bin Hasandan şöyle nakleder: Biz, Hüseyin (r.a.) ile birlikte Kerbelâ
nehrinin yanında idik. Bu sırada Hüseyin Şimir bin Zi'1-Cevşen adındaki adama
baktı de dedi ki: "Şüphesiz Allah ve O'nun Resulü doğru söylemiştir!
Resûlullah (s.a.v.) buyurmuştu ki: "Ben, abraş bir köpeğin, ehl-i beytimden
birinin dimağını yalamakta olduğunu görür gibi oluyorum!"
(Gerçekten bu
rivayette belirtildiği gibi, Hz. Hüseyin'i öldüren Şimr, abraş idi. (Benekli ve
alaca renkli idi.)
îbn-i Seken, el-Bemvî
ve Ebu Nuaym'in de Sühaym tarikiyle Enes'ten bu mealde bir rivayetleri vardır.
Beyhakî'nin Ebû Usâme bin Abdurrahman'dan olan rivayeti ise şöyledir: "Bir
gün Hüseyin, Pey-gamber'in (s.a.v.) yanma girdi. Cebrâîl de oradaydı. Cebrail
dedi ki: "Senin bu oğlunu, senin ümmetin öldürecektir! İstersen, onun
öldürüleceği yeri sana haber vereyim?" Bunu söylerken Cebrâîl, Irak'taki
Tuf denilen yeri gösterdi ve oradan kırmızı bir toprak alarak Hz. Peygam-ber'e
gösterdi."
(O bunu, Ümmü Seleme
tarikiyle Âişe'den de rivayet etmiştir.) Beyhakî, îmâm-ı Şa'bi'den şu haberi
nakletmiştir:
"Hüseyin'i
Kûfeliler'in Kûfe'ye çağırdığı ve kendisinin de bu çağrıyı kabul ettiği ve yol
hazırlığı başladığı, bunun üzerine Ashâbtan bazılarının kendisine güzel
nasîhatlarda bulunduğu bir sırada, Abdullah bin Ömer (r.a.) Mekke'den Medine'ye
geldi. Hüseyin'in ne yaptığını sorması üzerine, onun Kûfe'ye hareket ettiği
haberini aldı. Derhal ayağının tozuyla yola devam ederek iki gün sonra
Hüseyin'e yetişti. Bu telaşı ve fedakârlığı, sırf Hüseyin'e nasîhatta bulunmak
içindi. Bu maksatla ona dedi ki:
"Ey Hüseyin, bil
ki, yüce Allah, sevgili Resulünü dünyâ ile âhiret arasında muhayyer kılmıştı da
Resûlullah Efendimiz de hiç şüphesiz âhireti tercih etmişti. Dünyâyı ise
istememişti. Muhakkak sen de O'ndan bir parçasın! Sana da yakışan, O'nun gibi dünyayı
değil, âhireti tercih etmektir. Ben Allah'a yemîn ederek söylüyorum ki, sizden
herhangi birisi istese de ebediyen dünyâyı elde edemez! Yüce Allah'ın sizlere
dünyâyı nasîb buyurmamış olması, muhakkak sizlerin hayrı içindir! Haydi
geliniz, benimle birlikte geriye Medine'ye dönünüz!"
Hz. Hüseyin, Abdullah
bin Ömer'in bu nasîhatlarma karşı, Medine'ye dönmeyi kabul etmedi, Kûfe'ye
gitme üzerinde İsrar eyledi. Onun bu İsrarım gören Abdullah da; -üzülerek ve de
ağlıyarak- onun boynuna sarıldı ve onunla: "Yakında şehîd düşecek biri
olarak seni, Allah'a emânet ediyorum!" diyerek vedâlaştı." [95]
Ebu Nuaym Yahya
el-Hadraml'den şöyle bir haber nakleder: "Ben, Ali ile beraber Sıffîn'a
gittim. Ninova'ya vardığımızda Hüseyin'e hitaben dedi ki: "Ey Hüseyin,
Fırat kenarına geldiğin zaman, sabretmesini de bilmelisin" dedi. Ben bunun
ne demek olduğunu sordum. O da şu karşılığı verdi: "Bir gün Peygamberimiz
buyurdu ki: "Bana Cebrail gelip Hüseyin'in Fırat kenarında şehîd olacağım
haber verdi ve onun şehid düşeceği yerin toprağından bir parçayı bana
gösterdi."
(Yine Ebu Nuaym'in,
Usbuğ bin Nebâte'den naklettiği bir haber de şu mealdedir: Biz, Ali ile beraber
Hüseyin'in şehid edileceği yere geldik, burada Ali dedi ki: "îşte
Hüseyin'in ve arkadaşlarının develerini çöktü-receği ve kanlarını verecekleri
yer burasıdır. Onlar burada Muham-med'in ehl-i beyti olarak bir gurub insan
şehid düşeceklerdir. O gün onlara yer ve gök ağlıyacakür [96]
Ahmed ile Beyhakt 'nin
İbn-i Abbas 'tan olan rivayetleri ise şöyledir: "Ben, bir gün öğle vakti uyumakta
idim. Rüyamda Hz. Peygamberi çok perişan bir vaziyette gördüm. Elinde içinde
kan bulunan bir şişe vardı. Bunun ne olduğunu sordum. Buyurdu ki: "Bu,
Hüseyin ve arkadaşlarının kanıdır."
(Ümmü Seleme'den
sevkedilen bir rivayette de: "Az önce, Hüseyin'in öldürülüşünü gördüm de
ondan" diye cevab verdiler" denilmiştir.) [97]
Yine BeyhakVnin Ali
bin Müsher'den bir rivayeti var. Bunda da şöyle denilmiştir: "Bana ninem
söyledi ve şu şekilde anlattı: "Ben, Hüseyin'in katledildiği gün,
gencecik bir kızcağız idim. O gün semâ, Hüseyin'e ağlamasından dolayı
dayanılmıyacak derecede sıcak idi." [98]
Ebu Nuaym Hubeyb bin
Ebu Sabit tarikiyle Ümmü Seleme'âen şöyle rivayet eder: "Ben, Peygamber'in
(s.a.v.) vefatından sonra cinlerin yas tuttuklarını bu akşama kadar hiç duymamıştım.
Ben bunu, oğlum Hüseyin'in öldürülmesine yordum ve cariyeme dedim ki: Evladım,
dışarı çık da insanlara sorup bilgi alıver. O da çıkıp sordu ve Hüseyin'in öldürülmüş
olduğu haberini getirdi. Geceleyin duyduğum cinlerin yas tutması sırasında
ise, onlardan biri: "Ey gözüm, bütün gücünle çok miktarda yaş dök. Benden
sonra şu şehidlere kim ağlıyacak? Baksana "kul" diye anılan biri
mütekebbir (zâlim) in emrine uyarak gelip, onları şehîd etmişler" mealinde
acıklı ve ağlatıcı sözler söylüyordu."[99]
Müslim, Sevbân'dan şu
hadîsi rivayet etmiştir: .
"Ümmetimden bazı
kabileler müşriklere katılmadıkça, bazı insanlar putlara tapmadıkça, kıyamet
kopm ayacaktır!"[100]
Yine Müslim Ebu
Hüreyre'den şu hadîsi rivayet eder: "Resûlullah (s.a.v.) buyurdu:
"Haberiniz olsun, yarın kıyamet günü bazı kimseler havzımm başından alınıp
uzaklaştırılırlar, tıpkı yabancı bir devenin diğer develere karışmasın diye
uzaklaştırıldığı gibi. Bu sırada ben: "Onları buraya getiriniz!" dîye
nida ederim. Fakat bana denilir ki: "Onlar senden sonra dinlerini
değiştirdiler, bunun için buradan uzaklaştırılmış bulunuyorlar!" Ben de
bunun üzerine derim ki: "Öyleyse uzak olsunlar, uzak olsunlar!" [101]
Buharı ve Müslim
ittifakla îbn-i Abbas'tan şu hadîsi rivayet etmişlerdir: Peygamber (s.a.v.)
buyurdu: "Ben havzımın başındayken bazı kimseler getirilir ve havzıma
uğratılmaksızm sol tarafa sevkedilirler. Bu sırada ben: "Onlar benim
ashâbımdır!" diye nida ederim. Bana denilir ki: "Evet, onlar senin
ashabındır, fakat sen, onların senden sonra neler ihdas ettiklerini
bilmezsin!" Ben de onların bu sözü üzerine, Allah'ın iyi kulu isa'nın
dediği gibi derim:
"Yâ Rabbi, ben
onlara: "Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" diye
senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim. Ben onların içinde
olduğum müddetçe onları kolladım, fakat sen beni vefat ettirince onları
gözetleyen yalnız sen oldun. Sen, her şeyi görensin!" [102]
Bundan sonra, benim o
nidama karşılık olarak bana denilir ki: "Onlar senden sonra topukları
üzere geri dönüp mürted oldular, dinlerinden ayrıldılar." [103]
Müslim Câbir bin
Abdullah'tan şu hadîsi rivayet etmiştir: "Şeytan gerçekten şu Arap
yarımadasında puta tapılmasından ümidini kesmiştir. Fakat müslümanlarm
arasında tahrişte bulunmaktan ümidi kesmiş değildir. Sizleri birbirinize karşı
tahrik ederek aranızı açıp ifsâd eder. Buna çok dikkat etmelisiniz!" [104]
Beyhakî Müstevrid'in
şöyle dediğini nakleder: "Ben, Peygamber'in (s.a.v.) şöyle dediğini
işittim: "Ey müslümanlar, sizlere karşı düşmanlığı en şiddetli olanlar,
Rumlardır. Onlar, tâ kıyamete kadar helak da olmazlar." [105]
Hâkim ve Beyhakl
Süfyân bin Uyeyne tarikiyle Amr'den, o da Hasan bin Muhammed bin
el-Hanefiye'den şöyle rivayet eder: "İslâm'm düşmanlarından Süheyl bin Amr
Bedir'de esir edildiği zaman, Ömer Peygamberimiz'e hitaben dedi ki: "İzin
ver de ey Allah'ın Resulü, şu islâm düşmanı Süheyl'in dişlerini sökeyim! Zira
bu ağızla o, islâm aleyhine çok konuşmuştur." Peygamberimiz ise Ömer'e
cevaben: "Onu bırak! Bir gün gelir o, okuyacağı bir hutbe ile, seni sevinç
ve sürura gark eder!"
Süfyan bin Uyeyne der
ki: Peygamber'in (s.a.v.) vefatından sonra Mekke'de bazı kimseler islâmdan
ayrılmak istediler. îşte böylesine nâzik ve mühim bir zamanda Süheyl bin Amr
kalkıp kısa bir hutbe irâd etti ve dedi ki:
"Her kim
Muhammed'i ilâh tanımış ise, bilsin ki onun ilâhı ölmüştür! Fakat her kim
Allah'ı yegâne ilâh edinmişse, biliniz -ve de bilirsiniz- ki Allah; ebediyen
ölmez! Çünkü Allah, doğmaktan münezzeh olduğu gibi, ölmekten de
münezzehtir." [106]
Yunus bin Bükeyr
el-Mağâzî adlı kitabında ve îbn-i Sa'd îshak tarikiyle Muhammed bin Amr bin
Atadan şu haberi naklederler: "Süheyl bin Amr Bedir'de esir edildiği
zaman Ömer dedi ki: 'Tâ Resûlallah, şu ağzı açık olan ve îslâm aleyhinde nice
şeyler konuşmuş bulunan a-damın ön dişlerinin sökülmesi için izin
veriniz!" Resûlullah (s.a.v.) de buyurdu ki: "Ben, başkalarına ibret
olsun diye bir insanı, görünüşünü değiştirecek bir şekilde cezalandırmak
istemem. Aksi halde, bir peygamber olmama rağmen, Allah da beni bu şekilde
cezalandırır. Hem ümîd edilir ki yâ Ömer, ummadığın bir anda bu adam, seni
memnun ve mesrur edecek bir şekilde de hutbe okuyabilir." [107]
Peygamberimizin vefat
haberi duyulup da bazı kimselerin dinden dönmek istemeleri üzerine Süheyl bin
Amr, derhal ayağa kalkmış ve Mekkelilere hitaben, Ebu Bekir'in Medînede'ki
hutbesine benzer bir hutbe irâd etmiştir. Sanki Ebu Bekr'in hutbesini dinleyip
de ezberlemiş gibiydi. Onun bu hutbesi, Medine'ye ve Hz. Ömer'e ulaştığı zaman,
Ömer hayretler içinde kalmış ve: "Ben şehâdet ederim ki sen, Allah'ın
Resûlü'sün! Çünkü O: "Ümîd edilir ki yâ Ömer, bir gün Süheyl, seni memnun
edecek şeklide de bir hutbe okur!" demişti!" demekten kendisini
alamamıştır." [108]
îbn-i Sa'd'ın, Hudâalı
Ebu Amr bin el-Hamrâ'dan naklettiği bir haber de şöyledir:
"Peygamberimiz'in vefat haberi Mekke'ye geldiği zaman ben Süheyl bin
Amr'a baktım, bize tıpkı Ebu Bekr'in Medine'deki hutbesi gibi bir hutbe irâd
etti. Sanki onu dinlemiş ve ezberlemiş gibiydi. Bu, Ömer'e ulaştığı zaman şöyle
demiştir: "Ben şehadet ederim ki Mu-hammed Allah'ın Rasulüdür ve O'nun
getirip tebliğ buyurduğu şeyler de haktır! Şimdi Süheyl'in kalkıp böyle bir
hutbe okuması, vaktiyle Peygamberimiz'in bu hususta verdiği haberin aynen
vukuundan başka bir şey değildir. Zira Peygamberimiz bana: "Yâ Ömer ümîd
edilir ki bir gün Süheyl, senin hoşuna gidecek bir hutbe de irâd eder!"
buyurmuştu."
(el-Mehâmilî, Fevâid
adlı kitabında Âişe'den bunu mevsûl olarak rivayet etmiştir.)[109]
Tirmizt, sahihtir
kaydiyle Hâkim ve Beyhakî Enes'ten şu hadîsi rivayet ederler: Peygamber
(s.a.v.) buyurdu: "Nice zayıf, müstaz'af, iki eski elbise parçasına
bürünmüş (perişan kıyafetli) kimseler vardır ki, eğer bunlar bir hususta
Allah'a karşı kasem verseler (yemin ederek duada bulunsalar), muhakkak Allah
onların duasını kabul buyurur, işte Berâ bin Mâlik, onlardan biridir!"
Berâ, Tüster denilen
yerde bazı islâm gâzileriyle karşılaştı. îslâm gazileri, bu sırada dağılır gibi
olmuşlardı. Berâ'yı görünce şu ricada bulundular: "Ey Berâ, bizler
biliyoruz ki Peygamber (s.a.v.) senin hakkında: "Eğer sen Allah üzerine
yemin versen, Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!" buyurmuştu. Şimdi Allah
üzerine kasem vererek duada bu-lunuver de, Allah bizlere yardım etsin!"
Bunun üzerine Berâ bin Mâlik de: "Ey Allah'ım, onların bize teslim veya
mağlûb olmaları için Senin ü-zerine kasem vererek duada bulunuyorum, onları
perişan eyle!" diye dua etti. Onlar da îslâm gazilerine doğru yaklaşıp
teslim olacak gibi yaptılar. Sonra Süs Köprüsüne doğru ilerleyip orada
toplandılar. Derken anîden hücuma geçerek müslümanları sıkıştırmaya başladılar.
Bunun üzerine islâm gâzüeri Berâ'ya tekrar ricada bulunup: "Haydi, Allah
üzerine yemin ederek duada bulun!" dediler. O da daha önceki gibi bir dua
daha yaptı. Bu sefer duasında: "Allah'ım onları yenmemiz için sana karşı
kasem ediyorum ve beni bu savaşta ilk şehîd olan kulun kılmanı senden niyaz
eyliyorum!" dedi. Savaş kızıştı, müslümanlar çok kuvvetli bir hamle
yaptılar, onların bu hamlesine dayanamıyan Fars askerleri hezimet ve
mağlûbiyete uğradılar. Berâ da bu savaşta şehîd düştü."[110]
Buharı ve Müslim
Âişe'den şu hadîsi rivayet etmişlerdir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Önceki ümmetlerde Muhaddes (Allah'ın ilhamına mazhar olan) kullar vardı.
Eğer bu ümmette de bir tek muhaddes zât varsa, işte o Ömer'dir." [111]
Taberânî ise el-Evsad
adını verdiği hadîs kitabında Ebu Saîd el-Hudrî'den şu hadîsi rivayet eder:
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Allah Teâlâ'nın gönderdiği bütün
peygamberlerin ümmetlerinde muhaddes kimseler bulunur! Eğer benim ümmetimde de
bunlardan biri bulunursa, işte Ömer o kişidir!" Oradakiler: "Ey
Allah'ın Resulü, muhaddes kişi nasıl olur?" diye sordular. Peygamberimiz
de: "Melekler onun dili üzerine konuşurlar" buyurdu.
Yine Taberânî,
Âişe'den şu hadîsi rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Hiçbir
peygamber gelmemiştir ki, onun ümmeti içinde bir veya iki muallem zât
bulunmasın! Eğer onlardan benim ümmetimde de biri bulunursa, işte Ömer o
zâttır!"
(Yine Taberânl'nin ve Beyhakı'nin Ali'den
naklettikleri bir haber var. Şu mealdedir: "Peygamber'in (s.a.v.) ashabı
olarak bizler çok sayıda idik ve kendi aramızda asla şüphe etmeksizin:
"Muhakkak melekler Ömer'in dili üzerine konuşmaktadır" derdik.)
Beyhakl'nin tek başına
rivayetinde, Târik bin Şihâb'ın şöyle dediği nakledilmektedir: "Bizler
kendi aramızda: "Muhakkak Ömer İbnü'l-Hattâb, bir meleğin lisanı üzere
konuşuyor!" derdik."
Hâkim de îbn-i Ömer'in
şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ben, herhangi bir mes'ele hakkında
Ömer'in: "Benim bu husustaki zanmm şöyledir" dediğini duyduktan
sonra, o şeyin aynen Ömer'in zannettiği gibi olduğunu görmüşümdür" [112]
Müslim Aişe'den
Peygamberimiz'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Benden sonra bana en
evvel yetişecek olanınız, eli en uzun olam-mzdır!"Peygamberimiz'in böyle
buyurmasından sonra, hangisi daha eli uzun olacak diye birbirleriyle yanşa
(hayır ve sadaka yarışına) girdiler. Eli en uzun olanm Zeyneb olduğunu
gördüler. Zira Zeyneb validemiz, kendi eliyle işlediğinden çok ve bol sadaka
verirdi."
Beyhakı'nin
el-Şa'bî'den olan rivayeti ise şöyledir: "Kadınlar dediler ki: "Ey
Allah'ın Resulü, sana ilk Önce kavuşacak olanımız, hangi-mizdir?"
Peygamberimiz de: "Eli en uzun olanınızdır!" buyurdu. Bunun üzerine
kadınlar, hangisinin elinin uzun olduğunu ölçmeye kalkıştılar. Peygamber'den
sonra ilk olarak vefat edenin Zeyneb olduğu görülünce, hayır ve sadakada onun
elinin ne kadar uzun olduğunu iyice bilip anlamış oldular." [113]
îbn-i Asakîr Nübit
el-Eğcaî'den şu haberi nakletmiştir: Osman (r.aj, mushafların yeniden yazılıp
çoğaltılmasını emrettiği zaman (ki onun emriyle yedi adet mushaf-ı şerif
yazılmıştır), Ebu Hüreyre kendisine hitapla şöyle demiştir: "Çok yerinde
bir karar ve emir verdiniz. Ben Peygamber'in (s.a.v.) şöyle buyurduğuna şahit
olmuştum:
"Ümmetim içinde
beni en çok sevenler; benden sonra gelip de bana îmân eden, beni görmedikleri
halde Mushafta yazılı olanları aynen kabul eden kimselerdir!"
Ben, Peygamberimiz
böyle buyurduğu zaman: "Acaba bu nasıl o-lacak?" diye düşünmüştüm.
Şimdi sizin yazdırdığınız Mushafları görünce, bunu çok daha iyi anlamış
bulunuyorum." Ebu Hüreyre'nin bu sözü üzerine Osman, çok memnun olup
sevindi ve Ebu Hüreyre'yi de memnun etti. Ayrıca dedi ki: "Vallahi ben,
senin bu zamana kadar Pey-gamberimiz'e ait biz sözü söylememiş olacağını zannetmiyordum!"[114]
Müslim Ömer'den
rivayetle şu hadîsi nakletmiştir: "Peygamber (s.a.v.) bizlere hitaben:
"Yemen'den bir adam, anacığını orada bırakarak size gelir. Bu adamın
vücûdunda abraşlık (alaca hastalığı) zuhur etmişti de, iyileşmesi için Allah'a
dua etti. Allah da onun bu duasını kabul ederek kendisine şifâ verdi. Ancak
vücûdunda bir dirhem kadar yeri beyaz olarak kalmıştır. Bu adamın adı
Üveys'tir. İçinizden her kim onunla karşılaşırsa, kendisi için istiğfar edivermesini
ondan rica etsin!"
Beyhakî, bir başka
tarîk ile yine Ömer'den şu hadîsi nakletmiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Tâbün içinde, Karan'lı ve kendisine Üveys denilen bir adam bulunur. Onun
vücûdunda abraşlık çıkar, o da Allah'a dua eder. Allah onun duasını kabul
ederek kendisine şifâ verir. O, bu duası sırasında der ki: "Ey Allah'ım,
bana olan nimetini dâima hatırlı-yabihnem için, bu hastalıktan üzerimde bir
nişan kalsın!" îşte bundan dolayı vücûdunda dirhem miktarı bir beyazlık
kalmıştır. İçinizden ona kim yetişecek olursa, kendisi için onun istiğfar
edivermesini ondan rica etsin!" [115]
îbn-i Sa'd ve Hâkim
Abdurrâhman bin Ebu Leylâ'dan §u haberi nakleder: "Biz Sıffîn Savaşında
iken adamın biri: "içinizde Üveys el-Karanî diye birisi var mı?" diye
nida etti. Kendisine "evet" diye cevab verdiler. Sonra Şam'lı adam
yine dedi ki: "Ben, Peygamberin (s.a.v.): "Tâbiîn'in en
hayırlılarından biri de Üveys el-Karanî'dir" dediğini işittim!"
Adam, bunu söyledi sonra atını sürerek onların içine katıldı."
Yine îbn-i Sa'd,
Hâkim, bu sefer Üseyr bin Câbir'den şu haberi nak-letmiştir: Ömer,
Veysel-Karânî'ye: "Benim için istiğfar ediver" dedi. O da: "Sen
Allah Resûlü'nün arkadaşısın, ben senin için nasıl istiğfar ederim?" dedi.
Ömer bunun üzerine dedi ki: "Ben, Peyganıber'in (s.a.v.): "Tâbiîn'in
en hayırlısı, Üveys el-Karanî'dir!" buyurduğunu işittim." [116]
Buharî ve Müslim
Abdullah bin Selam'dan, Peygamber'in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet
ederler: "Ey Abdullah sen, ölünceye kadar islâm üzere bulunacaksın!"
Beyhakî ise,
Peygamberin (s.a.v.) ona hitapla: "Ey Abdullah, bu şehidlere mahsus olan
bir mertebedir, sen buna nail olamıyacaksm" buyurduğunu rivayet
eder."
îbn-i Sa 'd ile Hâkim
Sa 'd'dan şu şekilde rivayet eder: "Peygamber'e (s.a.v.) bir tabak yemek
getirildi. Peygamberimiz bu yemeği yedi ve bir miktar arttı. Buyurdular ki:
"Şimdi şuradan cennetliklerden bir adam gelecek, bu artan yemeği
yiyecektir." Bunun üzerine Abdullah bin Selâm geldi ve o artan yemeği yedi."
[117]
Tayâlisî, îbn-i Sa'd
ve Beyhakl Râfi' bin Hudeyc'in torunu Yahya'dan şu haberi nakletmişlerdir:
"Bana ninemin anlattığına göre dedem Râfi", Uhud (veya Huneyn) günü
mızrakla göğsünden yaralandığı zaman peygamber'e (ş.a.v.) gelip: "Ey
Allah'ın Resulü, oku lütfen çıkarı-veriniz!" diyerek mürâcâtta bulunmuş.
Peygamberimiz de kendisine: "Ey Râfi', eğer dilersen oku çıkarıp ucunu
(değir iğini) yerinde bırakayım ve bu suretle de yarın âhirette senin şehîd
olduğuna şahitlik edeyim!" diye karşılık vermiş. Dedem Râfi1 ise bunun
üzerine: "Evet ey Allah'ın Resulü, oku çıkar, iğini bırak, benim
şehidliğime de âhirette şahitlik yapıver!" demiştir."
Râfi' bin Hudeyc, bu
olaydan sonra Muâviye'nin halifeliği zamanına kadar yaşamış, Uhud'da aldığı
yara kanamaya başlaması ü-zerine de vefat etmiştir." [118]
Sahihtir kaydiyle
Hâkim ve Beyhakî Ümmü Zerr'den şöyle rivayet ederler: "Vallahi Ebu Zerr'i
Osman sürgün ederek Medine'den uzaklaş-tırmış değildir. Bilakis bunun sebebi,
Resûlullah'm (s.a.v.) ona hitaben: "Ey Ebu Zerr, Medine'de yapılan evler
tâ Sel' Dağına kadar uzanırsa, hiç durmayıp Medine'den ayrıl!" İşte Ebu
Zerr de, evlerin tâ oralara kadar uzandığını görünce Medine'yi terk etti ve
Şam'a gitti."
Yine Hâkim ile Ebu
Nuaym Ümmü Zerr'den şu haberi nakletmeş-lerdir: "Ebu Zerr ağır
hastalandığı zaman, vefatını yakın görüp şöyle konuştu: "Bir gün ben, bir
topluluk içindeydim. Peygamberimiz bize hitaben buyurdu ki: "içinizden
biri tenhâ bir yerde vefat edecek, mü'minlerden bir topluluk da gelip onun
cenazesine şahit olacaktır!" Bakıyorum da şimdi, o arkadaşlardan her biri
bir kasabada veya bir topluluk içinde vefat etmiş durumda. Tenhâda ve yalnız olarak
vefat e-decek kişi, bu durumda ben oluyorum." Ben kendisine dedim ki:
"İyi amma şimdi herkes hacca gitti, yollarda kafilelerin arkası kesildi,
senin cenazene şahit olacak bir cemâat nereden gelecek?" Derken bir kafile
göründü bile. Hızla yanımıza geldiler. Vefat etmek üzere bulunan Ebu Zerr'in
vefatına ve cenazesine şahit oldular ve onu defnettiler."
1 Ebu Nuaym ve îbn-i
Asâkır'in bizzat Ebu Zerr'den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir:
"Peygamber (s.a.v.) bana, onların beni öldüre-meyeceklerini, fitneye düşüremeyeceklerini,
dînimden ayıramacayakla-rım benim yalnız olarak islâm'a girdiğim gibi yalnız
olarak öleceğimi, kıyamet gününde de yalnız olarak dirileceğimi haber
verdi." [119]
Yine Ebu Nuaym'ın Esma
bint-i Yezîd'den naklettiği bir haber de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) Mescid'e
gittiği zaman, Ebu Zerr'in orada uyumakta olduğunu görmüş, ona demiştir ki:
"Demek sen burada mı u-yuyacaksın?" Ebu Zerr de şu karşılığı
vermiştir: "Benim başka evim yok ki!" Bunun üzerine Hz. Peygamber
kendisine: "Peki ileride seni buradan çıkardıkları zaman senin hâlin
nolacak?" buyurmuş, Ebu Zerr de: "Çıkar Şam'a giderim" demiş.
Peygamberimiz: "Peki oradan da çıkarırlarsa?" buyurmuş. Ebu Zerr de:
"Tekrar Medine'ye gelirim" demiş. Peygamberimiz: "Peki ey Ebu
Zerr, Medine'den ikinci defa çıkarırlarsa, ne yapacaksın?" buyurmuş.
Bunun üzerine Ebu Zerr: "Kılıcımı çeker ölünceye kadar onlarla
dövüşürüm" cevabını vermiştir.
Hz. Peygamber ise
kendisine: "Ben seni, bundan daha hayırlısına delâlet edeyim mi? Onlar
seni nereye yollamak isterlerse oraya gider, onlara itaat edersin ve bu hususta
tâ bana kavuşuncaya kadar devam edersin!" buyurmuştur.
Haris bin Ebu Üsâme,
Ebu'l-Müsennâ el-Müleykî'den şu haberi nakletmiştir: "Peygamber (s.a.v.)
ashabının yanma çıktıkları zaman, onlara hitaben:
"Uveymir
ümmetimin hakimi, Cündüb ise ümmetimin tarîdidir (toplumdan çıkarılmış,
uzaklaştırılmıştır)! Cündüb; yalnız olarak yaşar, yalnız olarak ölür ve kendisi
için, yalnız Allah kâfidir!" [120]
îbn-i Sa'd'ın Muhammed
îbn-i Şîrînden naklettiği haber de şöyledir: Peygamber (s.a.v.), Ebu Zerr'e
hitaben: "Eğer yapılan binaların Sel Dağı'na kadar uzandığım görürsen
Medine'den çık!" buyurmuş, bunu buyururken de eliyle Şanı tarafını işaret
etmiştir. Ayrıca: "Onların seni kendi hâline bırakacaklarını da
zannetmiyorum!" buyurmuştur. Bunun üzerine Ebu Zerr: "Peki yâ
Resûlellah, Senin emrinle benim arama girenlere karşı kılıcımı çekip mücâdele
edeyim mi?" demiş, Hz. Peygamber de: "Hayır, hayır; bilakis onları
dinle ve onlara itaat et! isterse başındaki âmir, habeşli bir köle olsun!"
buyurmuştur.
Peygamberimizin dediği
olduğu zaman Ebu Zerr, Medine'den ayrılıp Şam'a gitmiştir. O Şam'da iken,
oranın valisi Muâviye, halîfe Osman'a bir mektub yazmış ve bu mektubunda:
"Ebu Zerr, Şam'da insanları ifsâd ediyor!" diyerek şikayette
bulunmuştur. Osman da kendisini Medine'ye çağırmıştır. Sonra Ebu Zerr
Medine'den çıkarak Rab-ze'ye gitmiştir. Kendisini oraya süren Osman'ın bir
adamı, onun üzerinde nöbet tutardı. Namaz vakti olunca Ebu Zerr o adama:
"Haydi öne geç, namazı kıldır! Zira ben habeşli bir köle bile olsa,
basımdaki a-dama itaat etmekle emrolundum! Nitekim sen de habeşli bir
kölesin!" dedi ve onu imamlığa geçirip onun arkasında namazını
laldı." [121]
îbn-i Huzeyme, Beyhakî
ve Taberânî Küdeyr el-Dabî'den şu haberi nakletmişlerdir: Arâbînin biri
Peygamber'e (s.a.v.) gelip: "Ey Allah'ın Resulü, bana öyle bir ameli haber
verip tavsiye buyurunuz ki, ben o amel sayesinde cenneti kazanıp cehennemden
kurtulmuş olayım!" dedi. Peygamberimiz de kendisine dedi ki:
"Dâima adaleti
ayakta tutar, kazancının fazlasını da hayır ve sadaka olarak harcarsın!"
Adamcağız bu tavsiye karşısında: "Vallahi ey Allah'ın Resulü, benim buna
gücüm yetmez" dedi. Peygamberimiz ise, tavsiyesini biraz hafifleterek:
"O halde, yemek yedirir, selâmı yayarsın!" buyurdu. Adamcağız bu
seferinde de: "Bu dahî, kolay değildir" karşılığım verdi. Bunun
üzerine Peygamberimiz: "Senin deven var mı?" diye sordu. Ârâbî de:
"Evet" dedi. Peygamberimiz: "Develerinin birini ayırır, onunla
sakalık yaparsın. Her gün su içme imkanı bulamayan bir aileye su taşıyıp
verirsin. Bu takdirde, deven henüz ölmeden, su tulumun da eskimeden cennet
senin için vâcib olur!" buyurdu. Ârâbî bunun üzerine gitti, aynı hayırlı
işi yapmaya başladı. Henüz devesi Ölmeden, su tulumu
da eskimeden şehit
olarak ölüp cenneti haketti."[122]
Yukarıda belirtilen
kaynakların bu rivayeti hakkında İmâm-ı Münzirî: "Bu hadîsin râvîleri,
sahih haber rivayet eden râvîlerdir. Ancak Küdeyr el-Dabî, ashabtan değil
tâbiîndendir ve bu hadîs mürseldir" demiştir. Hadisin mürsel olması, zayıf
olmasını iktiza eder, zira mürsel rivayetin, delil ve hüccet olabileceği
üzerinde ittifak edilememiştir. İbn-i Huzeyme ise, Küdeyr'in sahâbî olduğunu
zannetmiş ise de, bu doğru değildir. Aynı zamanda o, (yâni İbn-i Huzeyme), bu
rivayeti Sahîh'inde rivayet etmiştir. Ben burada, bunu destekliyen bir başka
rivayetin daha bulunduğunu söylemek isterim. O rivayet de şöyledir:
Taberânî, Yahya
el-Hamanî hâriç, diğerleri sağlam olan râuîler vasıtasıyla îbn-i Abbas'tan
şöyle rivayet etmektedir: Peygamber'e (s.a.v.) bir adam gelip: "Güzelce
yerine getirip edâ ettiğim takdirde beni cennete kavuşturacak olan amel, hangi
ameldir?" diye sordu. Peygamberimiz de kendisine: "Sen, içilen ve
kullanılan suyu dışarıdan taşınılan bir yerde mi ikâmet ediyorsun?" diye
sordu. Adam: "Evet" dedi. Peygamberimiz bunun üzerine kendisine şu
tavsiyede bulundu: "Devenle su taşımak için yeni bir su tulumu al, bununla
su taşıyarak hayır yap! Tulumun eski-yinceye kadar bu hayırlı işine devam et!
Göreceksin ki, sen bu tulumunu hayır yolunda eskitmeden, seni cennete
kavuşturacak olan yolu bulmuş olacaksın!"[123]
Müslim Câbir bin
Semura'dan şöyle nakleder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Kıyamet öncesinde
otuz kadar yalancı deccâller zuhur eder ve bunların hepsi peygamber olduğu
iddiasında bulunur." [124]
Ahmed'in Huzeyfe'den
rivayeti ise şu mealdedir:Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Ümmetim içinde
yirmi yedi kadar yalancı ve deccâl zuhur eder. Bunların dört tanesi kadındır.
Halbuki benden sonra peygamber gelmeyecektir, zira ben; peygamberlerin
sonuncusuyum."
Abdullah bin
Zübeyr'den gelen bir rivayet de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Otuz kadar yalancı deccâl çıkmadıkça kıyamet kopmaz! Müseylime, el-Ansî
ye Muhtar bunlardandır. Arap kabilelerinin en şerlisi ise, hiç şüphesiz Ümeyye
Oğullarıdır! Sonra Hanîfe Oğulları ile Sakîflilerdir." [125]
Yine Müslim Esma
bint-i Ebu Bekr'den şu haberi vermiştir: Bir gün Esma, meşhur Haccâc'a hitaben:
"Ben işittim ki Peygamber (s.a.v.), "Sakîf kabilesi içinde bir büyük
kezzâb ile bir mübîr adam vardır! Kezzâb'm kim olduğunu biz gördük. Mübîr'e
gelince: Bu çok zâlim adam, senden başkası olmasa gerektir!"
(Beyhakî dahî, bunun
benzeri bir haberi, îbn-i Ömer'den rivayet etmiştir.)
îbn-i Sa'd ile Beyhakî
Ömer bin el-Hattâb'ın şu haberini verirler: Adamın biri, Ömer bin el-Hattâb'a
gelip dedi ki: "Ben 'Irak'tan geliyorum. Oranın halkı, kendi imamlarını
taşa tuttular." Ömer bu haberi a-lınca çok kızdı ve kalkıp kendisini
toparlayabilmek için namaza durdu. Namazını da yanılmadan kılamadı. Namazdan
sonra ise: "Ey Allah'ım, onlar beni allak-bullak etti, namazımda yanılttı.
Sen de onları allak-bullak et! Sakîfli genci, bir an Önce onlara musallat kıl!
Onların hakkından ancak o gelir. O, onların iyilerinin iyiliğini kabul
etmediği gibi, kötülerinin kötülüğünü de affetmiyecektir!" diyerek
bedduada bulundu."
Ömer, bunları
söylediği zaman, henüz Haccâc-ı Zâlim, dünyaya gelmemişti. Anasından
doğmamıştı. îşte bu sebeble Ebu'l-Yemân der ki: "Ömer, Haccâc'ın günün
birinde mutlaka çıkacağını biliyordu Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu hususu
onlara haber vermişti- Iraklıların imamlarını taşladıklarına dâir haberi alınca,
çok kızdı ve namazında dahî yanıldı. Iraklılara gelecek olan azabın, bir an
önce gelmesi için duada bulundu."
Ahmed ile Beyhakî de
Hasan tarikiyle Ali'nin bir haberini verirler. O, Kûfeliler için demiştir ki:
"Allah'ım, bunlar benim kendilerine olan güvenime ve güven vermeme karşı
nasıl hiyânetle mukabele ettilerse, Sakîfli genci bir an önce gönder de, çalımlı
çalımlı yürüyerek onların üzerine yürüsün de cezalarını versin! Onların içinde
câhiliye hükmüyle yürüteceği hükmünü yürütsün!"
Hasan-ı Basrî der ki: Ali
(r.a.), böyle bir bedduada bulunduğu zaman, Sakîfli genç (Haccâc-ı Zâlim),
henüz dünyaya gelmemişti.
Yine Beyhakî'nin
Hubeyb bin Ebu Sâbit'ten olan rivayeti de şöyledir: Bir gün Ali, adamın
birine: "Sen, Sakîfli genci görmeden Ölmezsin!" dedi. Adam hayretle
sordu: "Sakîfli genç kimdir?" diye. Ali şu karşılığı verdi:
"Kıyamet günü kendisine: "Sana cehennem köşelerinden şu köşe
yeter!" denilecek olan bir adamdır. Öyle bir adam ki, yirmi veya yirmi
küsur yıl iş başında kalır. Ortalığı kırar geçirir. Irtikâb etmedik bir günah
bırakmaz. Hattâ günahlardan bir tanesi kalmış olsa, önündeki kapıları kırarak
o günaha yine ulaşır ve işler. Kendisine itaat edenler sayısınca itaat etmeyeni
öldürür." İtaati olanın sebebiyle, olmayanı katleder." [126]
Buharî'nin Ebu
Bekre'den bu hususta çıkardığı haber aynen şöyledir: Peygamber (s.a.v.)
buyurdu: "Benim şu oğlum, gerçekten seyyid-dir. Ümîd edilir ki Allah
kendisi vasıtasıyla müslümanlardan iki büyük cemaatin arasını sulha
kavuşturacaktır!" [127]
(Beyhakî de, Cabir'den
bunun benzeri bir haberi rivayet etmiştir.)[128]
Beyhakî Ali'den şu
haberi nakletmiştir: "Peygamber (s.a.v.) bana hitaben: "Ey Ali,
benden sonra senin bir oğlun olur, bu oğlunun adı benim adım, künyesi de benim
künyem olur" buyurdu. [129]
îbn-i Sa'd, Beyhakî ve
Ebu Nuaym Abdullah îbn-i Mübarek tarikiyle Yezîd bin Câbir'in oğlu
Abdurrahman'dan şu haberi naklet-mistir; "Bize ulaşan bir habere göre,
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Ümmetim içinde kendisine Sıla bin
Üşeym denilen bir adam bulunur, bu adamın şefaati sebebiyle çok sayıda kimseler
cennete girerler." [130]
Bu husustaki Avf bin
Mâlik hadîsi, bundan önce geçmişti. Şimdi îmam-ıAhmed'in Muâz bin Cebelden
rivayet ettiği hadisi görelim: Mûaz diyor ki: "Peygamber'den (s.a.v.)
işittim. O şöyle buyuruyordu: "Siz ya-kında Şam'a hicret eder, orasını
fethedersiniz. Orada çıban veya ur gibi bir hastalığa yakalanıp çok sayıda
ölürsünüz. Bu hastalık, kişinin karın kısmında başlayıp içinin gitmesine ve
ölmesine sebeb olur. Böyle bir ö-lümle (veba ile), Allah sizleri şehitlik
sevabına eriştirir ve amellerinizi tezkiye edip (sizleri günahtan temizleyip)
rızâsına erdirir."[131] Taberânî'nin
yine Muâz bin Cebelden naklettiği bir haber de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Sizler, çok geçmeden el-Câbiye denilen yere iner, orada deve vebası gibi
bir veba hastalığına yakalanırsınız. Çok sayıda ölümünüze sebeb olan bu
hastalık dolâyısiyle Allah sizleri, şehid sevabına kavuşturup amellerinizi de
yine bu sebeble temizler."
Ahmed, Taberânî,
Bezzâr, Ebu Yala, Hâkim, İbn-i Huzeyme ve Beyhakî'nin Ebu Mûsadan rivayet
ettikleri bir hadis ise şöyledir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Ümmetimin
yokoluşu, ta'n ve tâûn ile olacaktır!" Bunun üzerine bazıları:
"Ta'nm (vuruşun) ne olduğunu anladık. Fakat tâûn dediğiniz nedir ey
Allah'ın Resulü?" diye sordular. Peygamberimiz de: "Düşmanlarınız
cinlerin (gizli bir dürtüşü) ile husule gelen ve sizlere şehitlik sevabı
kazandıran bir hastalıktır."
Ahmed, Ebu Yâlâ,
Taberânî Aişe'den şu haberi nakletmiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Benim ümmetim, ancak ta'n ve tâûn ile helak olur!" Ben sordum:
"Ey Allah'ın Resulü, tâûn nedir?" Peygamberimiz de: "Deve uru
gibi bir ur çıkar. Bu hastalık çıktığı zaman; hastalığın çıktığı yerden başka yerlere
kaçmayana şehid sevabı vardır. Kaçan ise, harpten kaçmış gibi günâha girmiş
olur." [132]
îbn-i Mâce ve Beyhakî
îbn-i Ömer'den şu hadisi rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Herhangi bir kavimde büyük günahlar açıkça işlenir oldu mu, mutlaka o
kavmin içinde veba hastalığı da zuhur etmiştir!" [133]
Taberânî'nin îbn-i
Abbas'tan rivayet ettiği hadis de şöyledir: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu:
"Herhangi bir toplulukta zina yaygın hâle geldi mi, o kavimde mutlaka ölümler
çoğalır!" [134]
Ebu Dâvûd, Ebu Nuaym
Cemî'den ve Abdurrahmân bin Hallâd el'Ansârl'den şu haberi vermektedirler ki
onlar da bunu Ümmü Varakadan naklederler: Peygamber (s.a.v.) Bedir Savaşını yaptığı
zaman, Ümmü Varaka demiştir ki: "Ey Allah'ın Resulü, sizin çıktığınız şu
Bedir Savaşına benim için de izin veriniz! Ümîd ederim ki, sizinle birlikte savaşırken
Allah bana şehitlik nasîb eder." Peygamberimiz de kendisine cevaben:
"Sen evinde otur! Bu takdirde dahî Allah sana şehitlik nasîb eder!"
buyurdu, işte bundan dolayı kendisine "kadın şehîd" denilir olmuştu.
Böylece çok şerefli bir unvana kavuşan Ümmü Varaka, Kur'ân'ı da okumuştu. Sonra
kendisinin bir kölesi ve cariyesi bulunan bu kadın şehîd, bunların her ikisini
de müdebber kıldı. Yâni, kendi Ölümünden sonra hür olduklarını söylemişti.
Fakat bu köle ve câriye, bir an önce hür olmaları maksadıyla, geceleyin Ümmü
Varaka'mn odasına girmişler, yatağında onu boğarak öldürmüşlerdir. Bu olay,
Ömer bin el-Hattâbm halifeliği zamanında olmuştur. Hz. Ömer'in emriyle, bu köle
ve câriye, asılmak suretiyle îdâm edilmiştir. Medine'de ilk asılan da bunlar olmuştur.
Şüphesiz Ümmü Varaka da, bu suretle şehitlik sevabım kazanmış oldu ve vaktiyle
Bedir Savaşı sırasında Hz. Peygamber'in kendisine haber verdiği şey de, bu
şekilde yerine gelmiş oldu."
İbn-i Râhûye, îbn-i
Sa'd, Beyhakî ve Ebu Nuaym de diğer bir tarîkten az farklı olarak şöyle rivayet
ederler: "Ömer, bu köle ve cariyenin idamından sonra demiştir ki: "Resûlullah
(s.a.v.) doğru söylemiştir! Zira O bize Ümmü Varaka ile ilgili olarak buyururdu
ki: "Haydin gidip şu kadın şehidi ziyaret edelim!" İşte o da, şehit
olarak vefat etmiş oldu."[135]
îbn-i Sa'd, Zeyd bin
Ali bin Hüseyin'den şu haberi nakletmiştir: "Peygamber (s.a.v.), peygamber
olduktan sonra Ûmmü'1-Fadl'dan başka kendisi için helâl olmayan bir kadının
dizine başını koymamıştır. Ümmü'1-Fadl Peygamberimiz'in amcası Abbas'ın zevcesi
idi. Peygamberimiz başını onun dizine kor, o da Peygamberimi z'in başında bit
olup olmadığına bakar, gözlerinin de sürmesini çekerdi. Bir gün yine böyle
O'nun gözlerini sürmelerken, gözleri yaşardı ve gözünden damlayan yaş
Peygamberimizin yanağına düştü. Peygamberimiz bunun üzerine ona niçin
ağladığını sordu. O da şu karşılığı verdi: "Ey Allah'ın Sevgili Resulü,
şüphesiz Allah Teâlâ senin vazifen bitince seni aramızdan alacaktır. Acaba
senden sonra bizlere kimi tavsiye edeceğinizi bana haber verebilir misiniz?"
Peygambirimiz de onun bu sorusuna cevab olarak buyurdu ki: "Ey
Ümmü'1-Fadl, sizler benden sonra şüphesiz makhûr ve müstaz'af olarak
yaşıyacaksınız, hor ve hakîr görüleceksiniz." [136]
Buharı ve Müslim
Huzeyfe'den şu hadisi rivayet eder: "Bir gün bizler Ömer'in yanında idik.
Ömer bizlere hitaben şöyle bir soru yöneltti: "içinizden hanginiz,
Peygamberin (s.a.v.) fitne hakkındaki bir sözünü aynen muhafaza etmiştir?"
Ben, bu husustaki hadîsi aynen muhafaza ettiğimi söyledim. Ömer'de: "Haydi
o hadîsi bize anlat" dedi. Ben de anlatmak üzere dedim ki:
"Peygamberimiz, fitne hakkındaki bir sözünde; kişinin ehli, malı, çocuğu
ve komşusu hakkında karşılaşabileceği fitneleri beyân buyurmuş ve bunları
kıldığı namazların, verdiği sadakaların keffaretleyeceğini beyan
buyurmuştur." Ömer: "Ben, bu mânâdaki fitneden sormuyorum! Benim
sormak istediğim, deniz dalgaları gibi insanları sarıp sarsan fitnedir"
dedi. Ben de bunun üzerine kendisine: "Bu büyük fitneden sana bir zarar
gelmiyecektir, ey mü'minlerin emîrî! Zira o fitne ile senin aranda kilitli bir
kapı vardır" dedim. Ömer: "O kapı, açılacak mı, yoksa kırılacak
mı?" diye sordu. Ben de: "Açümıyacak, bilakis kırılacaktır"
dedim. Buna çok üzülen Ömer: "Öyleyse o kapı, bir daha kap atıl mıyacak
demektir!" karşılığım verdi." Bu hadisle ilgili olarak Huzeyfe'ye: O
kapıdan maksadın kim olduğunu sormuşlar. Huzeyfe de: "O kapıdan maksat
Ömer'dir" cevabını vermiştir. [137]
Ahmed, Beyhakî ve
Taberânî Urve bin Kays'tan şu haberi naklet-miştir: Bir gün Hâlid bin Velîd'e
dediler ki: "Haber verilen fitneler gerçekten çıkmıştır." Hâlid bin
Velîd de böyle söyleyenlere hitaben demiştir ki: "Hayır! Zira Ömer sağken
fitneler çıkamaz, ancak onun ölümünden sonra çıkabilir." [138]
îbn-i Râhûye Ebu Zerr
ile ilgili olarak şöyle rivayet etmiştir: "Bir gün Ebu Zerr (r.a.),
Peygamberimiz'i anmış ve O'nu çok yüksek bir şekilde övüp sena etmiştir. Sonra
Ömer'i anıp onun hakkında da güzel bir şekilde senada bulunmuştur. Sonra da
demiştir ki: "Ey Ebu Zerr, otuzuncu hicret yılından sonra yüzünü ne
tarafa istersen o tarafa çevir, görebileceğin yâ bir acizlik olacaktır, yâ da
Allah'a isyan teşkil eden gayr-i isiâmî bir iş ve hareket olacaktır!"
Bezzâr, Taberânî ve
Ebu Nuaym Kudame bin Maz'ûn tarikiyle Osman bin Maz'ûn'un şöyle dediğini
rivayet ederler: Ben Peygamber'in (s.a.v.): "Ömer, fitneyi kapalı tutan
bir kapı ve kilittir! O yaşadığı müddetçe fitne kapalı ve kilitli
kalacaktır!" diye buyurduğunu işittim."
(Taberânî'nin tek
başına Ebu Zerr'den olan rivayeti de, aşağı yukarı bu mealdedir: Peygamber
(s.a.v.) buyurdu: "Şu adam, yâni Ömer, sizin aranızda yaşadığı müddetçe
size fitne isabet etmez!"
îmâm-ı Müslim,
Sahîh'inde Sevbân'dan şu hadîsi rivayet etmiştir. "Ümmetim içinde kılıçlar
kınından çekilip işlemeye başladı mı, bir daha onların üzerinden kaldırılmaz!
Tâ kıyamete kadar devam edip gider.' [139]
Beyhakî de Ebu Musa
el-Eş'arl'den şu hadisi rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Kıyamet
öncesi herec meydana gelir!" "Herec nedir ey Allah'ın Resulü?"
diye sordular. Peygamberimiz'in bu soruya verdikleri cevab ise şöyle olmuştur:
"Herec; katl-i âmdır. Fakat sizin düşmanınız olan kâfirlerin sizleri
Öldürmesi değil, sizin birbirinizi Öİ-dürmenizdir!" [140]
Ahmed, Beyhakî,
Bezzâr, Taberânî ve Ebu Nuaym Kürz bin Alka-ma'dan şu hadîsi rivayet
etmişlerdir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Fitneler, hafifçe çiseliyen
yağmur gibi vukua gelir. Sizleri çok zehirli siyah yılanlar hâline getirir.
Bazınız bazınızın boynunu, hiç Allah yaratmış demeden vurur."
Yine Ahmed, Bezzâr,
Taberânî ve Hâkim Hâlid bin Arfeta'dan şu haberi nakletmişlerdir:
"Peygamberimiz (s.a.v.) bana hitaben buyurdu ki: "Yakında birtakım
yeni olaylar ve,fitneler meydana gelir. Ayrılık ve ihtilâflar yüzgösterir. Bu
sırada eğer sen, öldüren kişi değil de, öldürülen kişi olmaya güç
yetirebilirsen, öldürülen kişi olmayı tercih et!"
Taberânî ile Hâkim de
(sahihtir kaydiyle) Amr bin Hamık'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamberimiz
(s.a.v.): "Yakında fitneler vukua gelir" buyurdu ve devamla:
"Bu sırada fitnelerden en uzak olanlar, batıda bulunan askerlerdir"
dedi. İşte benim, sizin yurdunuz olan Mısır'ı tercih edişimin sebebi de
budur." [141]
Taberânı'nin îmrân bin
Husayn'dan olan rivayeti de şu merkezdedir: Peygamber (s.a.v,) buyurdu:
"Yakında dört fitne meydana gelir: Birinci fitneden sonra, haksız yere
kan dökmek helâl kabul edilir, ikinci fitneden sonra, kan dökmek ve mal ele
geçirmek helâl kabul edilir. Ü-çüncü fitneden sonra, hem kan dökmek, hem mal
ele geçirmek, hem de ırza geçmek helâl olarak kabul edilir." [142]
Beyhakî ve Ebu Nuaym
Ebu'd-Derdâ'nın şöyle dediğini rivayet e-derler: Bir gün ben, Peygamberimiz'e:
"Ey Allah'ın Resulü, bana ulaşan habere göre, siz: "Bazı kavimler,
îmân ettikten sonra fitneye kapılıp dinlerinden dönerler"
buyurmuşsunuz?" dedim. Peygamberimiz: "Evet. Fakat sen onlardan
değilsin" buyurdu.
Ebu'd-Derdâ, Osman
(r.a.) öldürülmezden önce vefat etmiştir. [143]
Tayâlisî ise Yezîd bin
Ebu Hubeyb'ten şu haberi nakletmiştir: îki adam, kendi aralarında bir karış
toprak için ihtilâfa düştüler. Sonra birbirine hasım olarak, aralarım ayırd
etsin diye Ebu'd-Derdâ'ya gittiler. Ebu'd-Derdâ ise bunları dinledikten sonra
dedi ki: "Haberiniz olsun ben, Resûlullah'ın (s.a.v.): "Sen bir
yerdeyken, oradaki iki kişinin bir karış toprak için birbirine hasım olduklarım
duyarsan, derhal orayı terket!" dediğim şu kulaklarımla duymuştum. îşte
şimdi böyle bir durumu, duyup gözlerimle de görmüş oluyorum ve burayı
terkediyorum!"
(Ebu'd-Derdâ, böyle
söyledikten sonra, bulunduğu yeri terkedip Şam'a gitmiştir.)[144]
Ebu Dâvûd, Beyhakî ve
sahihtir kaydiyle Hâkim Huzeyfe'den rivayet ederler. O demiştir ki:
"Zuhur eden fitnelerin şerrinden ve sirayetinden hiçbir kimsenin tam
manâsıyla emin olamıyacağını düşünür, fakat Muhammed bin Mesleme hakkında
hiçbir endîşe duymazdım.
Zira Peygamber
(s.a.v.) onun hakkında: "Fitne sana zarar vermez!" buyurmuştur.
Salebe bin Dubey'a der
ki: Biz Medine'ye geldiğimiz zaman, Medine'nin dışına kurulmuş bir çadır gördük
ve bunun kime âit olduğunu sorduk. Dediler ki: "Bu çadır Muhammed bin
Mesleme'ye aittir." Kendisine gidip bunun sebebini sorduk. O da cevabında
dedi ki: "Ben şimdi, müslümanlar böylesine fitneye dalmışken hiçbir
şehirde otura-mam! Ancak fitne yatıştıktan sonra herhangi bir şehre
girebilirim." [145]
Taberânî'nin ondan
rivayeti ise şöyledir: Peygamber (s.a.v.) bana hitaben: "insanların dünya
üzerine fitneye tutulup birbirlerini öldürdüklerini gördüğün zaman, Medine
Harrasma giderek kılıcını oradaki büyük kayalardan birine vurarak iyice körelt,
hattâ kır! Sonra evine gelip otur. Sonunda yâ bir günahkâr gelip seni de öldürür,
yahut da o-rada ölümünü beklersin." İşte ben de, Peygamberimiz'in bana
olan bu emrini yerine getiriyorum."
(Yine Muhammed bin
Mesleme'nin kendisinden gelen bir rivayet hakkında İbn-i Sa'd'ın tahrîci de
şöyledir: Peygamber (s.a.v,) bana bir kılıç verip: "İşte bu kılıç ile,
müslümanlann ikiye bölünüp birbiriyle harbettiklerini göreceğin zamana kadar
Allah yolunda cihâd et! O zaman kılıcını taşa vurarak kır, dilini ve elini de
iyi tut. Tâ sonunda sana yâ ölüm gelir yâ da hatalı bir el" diye
emretti." Osman katledildikten sonra, o da böyle yaptı. Kılıcım taşa vurup
kırdı ve tenhâya çekildi.)[146]
Beyhakî ve sahihtir kaydiyle
Hâkim Ümmü Belemeden şu haberi nakletmiştir: Peygamber bir gün, hanımlarından
birinin hurucunu haber vermişti. Âişe ise bu duruma gülmüştü. Peygamberimiz
bunun üzerine: "Ey Aişe, dikkat et, bu huruç edecek olan sen
olmayasm!" buyurdu. Sonra Ali'ye dönerek şöyle dedi: "Ey AH, günün
birinde sen, Âişe'ye karşı âmir ve hâkim durumda olursan, onun hakkında yumuşak
davranmalısın!"
Ahmed, Ebu Yâtâ,
Bezzâr, Hâkim, Beyhakl veEbu Nuaym, Kays'ın şöyle dediğini naklederler:
"Aişe, Ali'ye karşı çıkıp giderken Âmir Oğulları diyarına vardığında,
bazı köpeklerin havladığını işitti. Yanındakilere hitaben: "Bu suyun adı
nedir?[' diye sordu. Onlar da: "Hav'eb suyu" cevabını verdiler. Bunun
üzerine Aişe: "Ben mutlaka geri dönmeliyim!" dedi. Zübeyr, bunu doğru
bulmadı ve: "Yola çıkıp ileri atıldıktan sonra geri dönmek doğru
olmaz" dedi. Aişe ise: "Hayır, ben mutlaka geri dönmeliyim! Zira
ben, günün birinde Peygamber'in (s.a.v.): "Ey hanımlar, içinizden biri,
halîfeye karşı hurûc edip Hav'eb Suyu'na vardığı ve oranın köpekleri de
kendisine karşı havladığı zaman, acaba onun hâli nice olur?" dediğini
işitmiştim karşılığını vermişti."
(Bezzâr ile Ebu
Nuaym'in İbn-i Abbas'tan rivayeti de şöyledir: Peygamberimiz zevcelerine
hitaben: "Sizin içinizden kıllı kırmızı deveye binerek halîfeye karşı
hurûc edecek olanınız, acaba hanginizdir? Çıkıp Hav'eb Suyu'na vardığı zaman,
oranın köpekleri kendisine havlayacak-tır. Etrafında birçok insanlar
Öldürülecektir. Neredeyse kendisi de öldürülecek duruma gelmişken, sonunda
kurtulacaktır" buyurdu. [147]
Ahmed, Bezzâr ve
Taberânı Ebu Râfi'den şu haberi nakletmiştir: Peygamber (s.a.v.) Ali'ye hitaben
buyurdu ki: "Ey Ali, seninle Âişe arasında bir şey olacak. O zaman
kendisine iyi muamele edip emniyet içinde kendisini yerine göndermelisin!"
[148]
Beyhakî ve sahihtir
kaydiyle Hâkim Ebu'l-Esved'den şöyle naklederler; Zübeyr Ali'ye karşı mücâdele
etmek maksadıyla çıkacağı zaman Ali kendisine dedi ki: "Ey Zübeyr,
Peygamber'in (s.a.v.) sana hitaben:
"Günün birinde
Ali ile mücâdele edersin, fakat sen haksız bulunursun!" dediğini
hatırlamıyor musun?" Zübeyr de Ali'ye verdiği cevabta: "Ben bunu
hatırlamıyorum" demişti. Zübeyr, Ali ile bu şekilde konuştuktan sonra
çıkıp gitmiş ve sonunda da geri dönmüştü."
Yine Beyhakî ile
Hakîm'in ve Ebu Yâlâ ile Ebu Nuaym'in Ebu Cerve el-Mâzinl'den şöyle bir
haberleri var: Ben, Ali'nin Zübeyr'e şöyle dediğini işittim: "Allah aşkına
söyle, Peygamber'in (s.a.v.), senin benimle haksız yere mücâdele edeceğini
söylediğini sen duymadın mı?" Zübeyr ise Ali'ye şu karşılığı verdi:
"Evet duymuştum yâ Ali, fakat ben bunu emin olunuz, unutmuştum."
Hâkinı'in tek başına
Kays'tan olan rivayeti ise şöyledir: Ali, Zübeyr'e hitaben dedi:
"Hatırlar mısın birgün ikimiz bir arada idik. Peygamberimiz de sana
hitaben: "Ali'yi sever misin?" diye sormuştu. Sen de Hz, Peygamber'e:
"Ali'yi sevmemem için bir sebeb mi var?" karşılığını vermiştin. îşte
bunun üzerine sana: "Fakat sen ona karşı çıkıp kendisiyle harb edeceksin,
fakat bunda haksız olacaksın!" buyurmuştu. Zübeyr, Ali'nin bu
hatırlatması üzerine bu husustaki Hz. Peygamber'in: "Fakat sen bunda
haksız olacaksın!" sözünü gayet iyi hatırladı ve anladı ve derhal savaş
yerini bunun üzerine terk etti."
Buharı ve Müslim Ebu
Hüreyre'den şu hadîsi ittifakla rivayet ederler: "Ümmetimden iki büyük taife,
birbiriyle kıyasıya savaş yapmadıkça kıyamet kopmaz! Her iki taifenin dâvası
aynı olduğu halde, aralarındaki bu savaşta, çok büyük sayıda insanlar
ölecektir [149]
Beyhakî'nin rivayetine
göre Ali (r.a.) şöyle demiştir: Bir gün Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Vaktiyle îsrâil Oğulları aralarında ihtilafa düştüler, bu ihtilâfı
kaldırsınlar diye her iki taraftan birer hakem tayin ederek iki hakemi bir
araya getirdiler. Bu hakemler ise, ihtilâfı bertaraf edecekleri yerde daha da
artırıp sapıttılar ve başkalarının sapıtmalarına da sebeb oldular. Benim
ümmetim de yakında ihtilâfa düşer ve bu ihtilâfı halletmeleri için iki hakem
gönderirler. Bu hakemler ise, hem kendileri sapıtırlar, hem de kendilerine tabî
olanların sapıtmalarına sebeb olurlar."
Taberânî ise Ebu Mûsâ
el-Eş'orl'den şu haberi nakleder: Bir gün Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Benim şu ümmetimde iki hakem çıkar, bu iki hakemden her biri sapıtır,
kendilerine uyanların sapıtmasına da sebeb olur."
Süveyd bin Gufle der
ki: "Ben Ebu Musa'nın bizzat kendisine sordum ve: "Allah aşkına
doğru söyle, bununla Peygamber (s.a.v.) seni kasdederek şöyle buyurdu değil mi:
"Benim ümmetimde muhakkak fitne çıkar! Sen de ey Ebu Mûsâ, bunun içinde
bulunursun! îşte o'zaman sen; oturur olacağına uyuyan ol, ayakta olacağına
oturur ol, yürüyen olacağına ayakta dikilen ol! Zira senin için hayırlı olan
budur!" îşte Peygamberimiz böyle buyurup, başkalarını umûmî olarak
zikrederken seni de husûsî olarak anmıştı, değil mi?" [150]
Beyhakı ve sahihtir
kaydiyle Hâkim Ebu Sald'den şu haberi nak-letmiştir: "Bir gün yolda
giderken bizler, Peygamber (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk, derken Hz.
Peygamber'in pabucunun bağı koptu. Ali bunu yamayıp bağlamak için geri kaldı.
Bu şurada Hz. Peygamber buyurdu ki: "İçinizden bazıları, benim Kur'ân'ın
tenzili (indirilmesi) üzerine savaştığım gibi, Kur'an'm te'vîli (yorumu)
üzerine savaşmak zorunda kalacaktır!" Oradakilerden Ebu Bekr: "Ben mi
ey Allah'ın Resulü?" diye sordu. Peygamberimiz:" Hayır" buyurdu.
Ömer de: "Ben mi?" diye sordu. Peygamberimiz ona da: "Hayır, sen
değilsin" diyerek cevab verdi ve devamla: "Fakat o, şu pabuç yamayan
adamdır!" buyurdu. [151]
Hakim Ebu Eyyüb'tan
şöyle rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) Ali'ye: "Sözünden dönenlerle,
zalimlerle ve dinini terkedenlerle savaşmasını emretti!" [152]
Ebu Yâlâ, Beyhakî, Ebu
Nuaym ve sahihtir kaydiyle Hâkim Ali'den şöyle rivayet ederler. Peygamber'in
(s.a.v.) bana emânet ettiği bilgiler a-rasmda: "Kendisi'nin vefatından
sonra ümmetin bana haksızlık edeceği de bulunmaktadır."
Yine Ebu Yâlâ ve
sahihtir kaydiyle Hâkim'in verdiği haberler arasında, İbn-i Abbas'ın şu
rivayeti de vardır: "Peygamber (s.a.v.) Ali'ye hitaben buyurdu: "Sen.
benden sonra bazı zorluklarla karşılaşacaksın!"
Ali bunun üzerine Hz.
Peygamber'e: "Ey Allah'ın Resulü, dînimde selâmet üzere bulunduğum halde
mi?" diye sordu. Peygamberimiz de: "Evet, dîninde selâmet üzere
bulunacaksın!" buyurdu.
Humeydı, İbn-i Ebu
Amr, Bezzâr, Ebu Yâlâ, îbn-i Hıbbân, Hâkim ve Ebu Nuaym Ebu'l-Es'ved
et-Düyeîî'den şu haberi nakletmişlerdir: "Abdullah bin Selâm, Ali'ye
giderek dedi ki: "Ey Ali, sakın Irak'a gitme, eğer gidersen orada sana
kılıç isabet eder" dedi. Bunun üzerine Ali de şu karşılığı verdi:
"Allah'a yemin ederim ki, bunu bana Resûlulîah Efendimiz de söylemişti."
Ebu Nuaym, tek başına
seukettiği bir rivayette Ali'nin şöyle dediğini nakleder: "Peygamber
(s.a.v.) bana buyurdu ki: "Yakında bazı fitneler çıkacak ve sen kavminle
çatışmak zorunda kalacaksın." Ben bunun üzerine: "Ey Allah'ın Resulü,
bana neyi tavsiye ve emredersiniz?" diye sordum. Resûlulîah Efendimiz de
bana: "Allah'ın Kitabı ile hükmet!" emrini vermişti. [153]
Hâkim îbn-i Mes'ûd'dan
şu haberi nakleder: Peygamber (s.a.v.) bizlere hitapla: "Yedi fitneden
sakınınız! Bunlardan biri Medine'den çıkar, biri Mekke'de meydana gelir. Biri
Yemen'den çıkar. Biri Şam'dan gelir. Biri doğudan, bir diğeri de batıdan gelir.
Biri de Şam'ın içinden çıkar ki bu da Fitne-i Süfyânî'dir" buyurdu.
Hadîsin râvîsi İbn-i
Mes'ûd der ki: İçinizden bazıları bu fitnenin ilk çıkacak olanlarına yetişir.
Bu ümmetten bazıları da sonraları çıkacak olanlarına yetişir." Velîd bin
el-Ayyâş da bu konuda şöyle demiştir: "Medîne'den çıkan fitne, Talha ve
Zübeyr fitnesi idi. Mekke'de çıkan fitne ise, Abdullah bin Zübeyr fitnesi idi.
Şam fitnesi ise; Ümeyye Oğulları fitnesidir. Doğudan gelecek olan fitneye
gelince, işte bu da o taraftan gelecek olan fitnedir."[154]
Buharî ve Müslim
ittifakla Ebu Hüreyre'den şu hadîsi rivayet e-derler: "Benim ümmetimin
helak olması, Kureyş'ten bazı gençlerin ellerinde olacaktır."
Ebu Hüreyre, bunu söylediği zaman o gençlere lanet okuyan
Mervân bin Hakem'e karşı dedi ki: "Ben istersem, onların kimler olduğunu
"Fülanm oğlu, fülanm oğlu fülan" diyerek açık isimleriyle bildirebilirim!"
[155]
Beyhakî de Ebu Saîd
el-Hudrî'den şu hadisi rivayet etmiştir: "Ben, Peygamber'in (s.a.v.) şöyle
buyurduğunu duydum: "Altmış yıl sonra yeni bir nesil gelir, bunlar namaz
kılmaz, şehvetlerine tabî olurlar ve cehennemi boylarlar. Bunlardan sonra
farklı bir nesil daha gelir. Bu nesil de çok Kur'ân okur, fakat okudukları
Kur'ân, gırtlaklarından aşağı inmez! içlerini, hidâyet nuruyla
aydınlatmaz."
Beyhakî îmam-ı
Şabî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Ali (r.a.), Sıffin'den döndüğü zaman
insanlara şöyle hitap etmiştir: "Ey insanlar! Sizler bugün Muâviye'nin
emirliğini kerîh görmeyiniz: Muâviye'nin vefatından sonra, nice başların karpuz
keser gibi omuzlardan kesilip u» çurulduğunu görürsünüz."
Ahmed, Bezzâr sahih
bir senedle Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Peygamber
(s.a.v.) buyurdu: "Altmışıncı yılın şerrinden Allah'a sığınınız! Aynı
zamanda gençlerin emirliğinden de Allah'a sığınınız! tyi biliniz ki alçak oğlu
alçak iş başına gelmedikçe şu fânî dünyanın sonu gelmez."
Beyhakî ise Ebu
Hüreyre'ye âit şu haberi nakletmiştir: "Ebu Hü-reyre Medine sokaklarında
dolaşırken: "Allah'ım, altmışıncı yılı bana gösterme!" diyerek
yürürdü." Yazıklar olsun size, Muâviye'yi ne de çok
kerih görüyorsunuz!.
Allah'ım, gençlerin emirlik devrini de bana gösterme!" diyerek Allah'a
niyaz ederdi."
îbn-i Ebu Şeybe, Ebu
Yâlâ ve Beyhakî Ebu Zerr'den şöyle rivayet eder: Ben, Peygamber'in (s.a.v.):
"Benim sünnetimi ilk değiştirecek olan kişi, Ümeyye Oğullarından bir
adamdır!" diye buyurduğunu duydum."
Haberi nakledenlerden
Beyhakî der ki: "Bu hadiste haber verilen kişinin, Muâviye oğlu Yezîd
olması, çok muhtemeldir." [156]
îbn-i Ment, Ebu Yâlâ,
Beyhakî ve Ebu Nuaym Ebu Ubeyde bin Cerrâh'tan rivayet ederler. O demiştir ki:
Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde: "Şu din ü devlet, Ümeyye
Oğullarından Yezîd denilen bir kişi onu ele geçirinceye kadar dimdik ve
dosdoğru devam eder!"
Sahihtir kaydıyla
Hakimin Ebu Hüreyre'den tek başına naklettiği bir haber de aynen şöyledir: Peygamber
(s.a.v.) buyurdu: "Yazık şu Araba, yakında kendisine yetişecek olan
serden dolayı... Bu şer; altmışıncı yılın şerridir. Bundan sonra emanet,
ganimet, sadaka, borç, şahitlik hatır ve para için verilen hükümler de Kitab'a
göre değil, keyif ve arzulara göre olur."[157]
Hâkim sahihtir
kaydiyle Ebu Hüreyre'den şu haberi nakletmiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"insanların Medine âlimine ulaşmak için develerini sürerek yollara
çıkacağı günler yakındır. İşte o zaman onlar, Medine âliminden daha bilgili
birisini bulamıyacaklardır."
Bu hadisle ilgili
olarak Süfyân bin Uyeyne demiştir ki: Biz bu âlimin, Mâlik bin Enes olduğunu
kabul ediyoruz."[158]
Ebu Yâlâ, îbn-i Mende,
Beyhakî Ali'nin şöyle dediğini rivayet e-derler: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"içinizden herhangi biri, cennete kendisinden Önce uzuvlarından bazısı
gidecek olan bir adama bakmak isterse, işte Zeyd bin Sûhân'a baksın!" Yine
îbn-i Mende ile îbn-i Asâkır Büreyde'den şöyle rivayet ederler; Peygamber
(s.a.v.), ashabı ile birlikte giderken: "Ah şu Cündüb, ne Cündüb'tür! Şu
Zeyd, ne Zeyd'dir" buyurdu. Ashab sordu: "Ey Allanın Resulü, siz iki
adamdan mı bahsediyorsunuz?" Peygamberimiz: "Cündüb, kahraman adam!
Kılıcını çeker ve bir darbe indirir, bununla (hakkı bâtıldan ayırdığı gibi),
tek başına bir ümmet oluverir. Hayırlı Zeyd'e gelince: O da kahraman bir adam.
Savaşta elini kaybeder, eli kendisinden önce cennete gider."
Velîd bin Ukbe, Osman
bin Affân (r.a.) zamanında Küfe'ye vali olmuştu. Bir sihirbazı sokak başına
oturtmuş, insanlara ölüyü dirilttiğine dâir birtakım sihirbazlık ve hokkabazlık
oyunları gösteriyordu. Bu, Cündüb un kulağına gitti. Kılıcını kuşanıp oraya
gitti. Baktı ki söylenenler doğru imiş. Kılıcını çekip sihirbazın başını
gövdesinden ayırıverdi ve sonra: "Ey sihirbaz, haydi şimdi kendi nefsini
dirilt bakalım!" diye haykırdı. Zeyd bin Sûhân'a gelince:-Bu zâtın eli
Kadisiye meydan muharebesinde kesilmiştir. Sonra Hz. Ali ile birlikte Cemel
vak'asma katıldı ve oradr öldürüldü.
(îbn-i Asâkîr, bunun
bir benzeri rivayeti; Ali'den, îbn-i Abbas'tan ve İbn-i Amr'den de rivayet
etmiştir. [159]
îbn-i Sa'd ise,
el-Eclah tarikiyle Ubeyd bin Lâhık'tan şu haberi nakleder: Peygamber (s.a.v.)
bir seferde idi. Ashabtan bir grup, şarkılar söyleyerek geldi ve inip yerleşti.
Sonra bir başka grup gelip mola verdi. Peygamberimiz de ashabının bazı
ihtiyaçlarını karşılamak istedi. O da bu maksatla inip mola verdi ve şöyle
demiye başladı: "Cündüb, bu Cündüb kimdir? Şu eli kesik hayırlı Zeyd de
kimdir?" Sonra işi bitince binip yola koyuldu. Ashabı da kendisine
yaklaşarak, az önce söylediklerinin mânâsını kendisinden sordular.
Peygamberimiz de kendilerine şu cevabı verdi: "İlci adam. Bu ümmette
görülürler. Bunlardan biri ki Cündüb'tür; kılıcını çekip kuvvetle vurur ve
bununla bâtılı yok edip hak ile onun a-rasını ayırır. (Yâni bâtılı
uzaklaştırmış olur.) Diğeri ise Zeyd'dir; bu da Allah yolunda elini kaybeder.
Sonra Zeyd'in cesedinin geri kalanını da cennete göndererek, kendinden önce
cennete gitmiş bulunan parçasıyla birleştirir."
ilgili hadisi
açıklamak üzere el-Eclah demiştir ki: Cündüb bin Zü-beyr el-Gâdırî'dir, Velîd
bin Ukbe'nin yanında onun sihirbazını öldürmüştür. Zeyd bin Sûhân ise: Elini
Celulâ Savaşında Allah yolunda kaybetti, sonra kendisi de Cemel olayında şehid
düştü."
Hâkim Hasan-ı
Basrî'den şu haberi nakletmiştir: Küfe emirlerinden biri, bir sihirbazı halkın
önüne takdim ederek, birtakım oyun ve icrââtta bulunmasını emretti. Sihirbaz
emîrin emri üzerine icrââta başladı. Halk çok sayıda toplanıp seyrediyordu.
Cündüb'ün bundan haberi olunca hemen kılıcını kuşanıp oraya geldi. Baktı ki, durum
aynen kendisine söylendiği gibidir. Hemen kılıcını çekip sihirbazın kellesini
uçuruverdi. Halk bunu görünce korkuya kapılıp dağılmaya başladı. Cündüb halka
hitaben dedi ki: "Ey insanlar, korkmaymız! Benim sizinle bir işim yoktur,
benim maksadım sihirbaz idi. işte onun da vücûdunu ortadan kaldırmış
oldum." [160]
tbn-i Asâkîr'in yine
bu konuda Haris el-Aver'den rivayeti de şöyledir: Peygamberimizin (s.a.v.)
anlattığı şeyler arasında "Zeydü'1-Hayr = Hayırlı Zeyd" diye anılan
Zeyd bin Sûhân da vardı. Peygamberimiz'in bu husustaki sözü şöyleydi:
"Yakında ashabımı gören tabiîn nesli arasında bir adam bulunur. O,
Zeydü'l-Hayr'dır. Onun vücûdundan bir parça, kendisinden Önce cennete
gidecektir. Yirmi sene sonra da kendisi (şehîd olup) cennete gidecektir."
İşte bu Hayırlı Zeyd,
Nehâvend taraflarındaki bir savaşta sol elini kaybetti. Yirmi sene sonra da Cemel
vak'asına katıldı ve burada öldürüldü. Öldürülmezden az önce demişti ki:
"Ben bir rüya gördüm. Bu rüyamda yirmi sene önce kaybettiğim elim,
yukarıdan bana "haydi gel, gel!" diye işaret ediyordu. Kanâatim odur
ki, ben artık Ölüp elime kavuşacağım." Ve dediği gibi o, bu savaşta
Ali'nin yanında şehid düşmüştür."[161]
Buharı ve Müslim'in
ittifakla Ebu Saîd'den, ayrıca Müslim'in tek başına Ümmü Seleme ve Ebu
Katâde'den rivayet ettikleri hadîs şöyledir: Peygamber (s.a.v.), Ammâr'a
hitaben buyurdu ki:
"Ey Ammâr seni,
isyan eden topluluk öldürür!"
Bu hadîs,
mütevâtirdir. Mütevâtir Hadîsler adlı kitabımızda beyan ettiğimiz gibi, bu
hadîsi yirmiye yakın sahâbî rivayet etmiş bulunuyor.[162]
Beyhakî ve Ebu Nuaym,
Ammâr'ın âzadlı kölelerinden şu haberi nakletmiştir: "Ammâr bir gün
hastalanmıştı. Hastalığı giderek ağırlaştı. Derken bayıldı. Bizler ise onun
etrafında toplanmış ağlaşıyorduk. Bir müddet sonra kendine geldi ve bizlerin
ağlaşmakta olduğumuzu gördü. Dedi ki: "Benim, böylece yatağımda öleceğimi
mi zannediyorsunuz? Bana Sevgili Resûlullah (s.a.v.) haber verdi ki: "Beni
ancak halîfeye isyan etmiş bir topluluk öldürecektir ve benim dünyadan son
nasibim de bir içim süt olacakmış."
Ahmed, İbn-i Sa'd, Taberânî,
Beyhakî, Ebu Nuaym ve sahihtir kaydiyle Hâkim, Ebu'l-Bahterl'den şu haberi
nakletmişlerdir: Ammâr bin Yâsir, Sıffîn savaşında kendisine bir içim süt
getirilmesinden sonra, bu sütü içti ve gülmeye başladı. Kendisine: "Niçin
gülüyorsunuz?" diye sordular. O da cevaben dedi ki: "Peygamber
(s.a.v.) bana demişti ki: "Ey Ammâr, senin dünya nimetlerinden en son
içeceğin, bir içimlik süt olacaktır!" İşte ben bunun için (şehîd olarak
ölümüm yaklaşmıştır) diye gülüyorum."
Ammâr bin Yâsir, böyle
söyledi, sütünü içtikten sonra savaşmaya başladı ve şehîd oldu.
(Bu, bu şekilde
Ammâr'dan diğer tarîkler ile de rivayet edilmiş bulunmaktadır. Keza Ruzzîn dahi
bunu bu şekilde Ebu Hüreyre'den rivayet etmiş bulunmaktadır.)
Yine Hakimin sahihtir
kaydiyle Huzeyfe'den de bir rivayeti var. Onun bu rivayetine göre Huzeyfe
demiştir ki: Ben, Peygamberimizin (s.a.v.) Ammâr'a hitaben: "Ey Ammâr,
seni isyan etmiş bir topluluk öldürecektir! Senin dünyâ nimetlerinden en son
alacağın, bir içimlik süt olacaktır" buyurduğunu işittim."
Ahmed, Taberânî ve
Hâkim Amr bin el-As'tan şu haberi naklet-mislerdir: "Ben, Peygamberin
(s.a.v.): "Allah'ım, gerçekten sen Ammâr sebebiyle şu Kureyşi tahrik etmiş
oldun (da onlar aklını Ammâr'a takmış bulunuyorlar.) Şüphesiz Ammâr'ın katili
de cehenne [163] mdedir!" diye buyurduğunu
işittim."
İbn-i Sa'd da bu
konuda Huzeyl'den şöyle bir haber nakletmiştir: "Adamın biri, Peygamber'e
(s.a.v.) gelip: "Yâ Resûlallah, Ammâr yıkılan duvar altında kaldı ve
öldü!" diye bir haber getirdi. Peygamberimiz ise: "Hayır Ammâr
Ölmedi!" karşılığını verdi. Sonradan anlaşıldı ki, gerçekten Ammâr ölmemiştir."
[164]
Beyhakî Eyyûb bin
Beşîr el-Evsî'den şu haberi rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) bir seferde iken
yolu Zühre Harrası'na uğramıştı. Burada biraz durakladı ve: "Innâ lillah
ve innâ ileyhi râciûn!" buyurdu. Ölüm olayında söylenmesi âdet ve sünnet
olan bu sözün, O'nun tarafından burada söylenmesi üzerine ashâb, bunun sebebini
sordular. Peygamberimiz de: "Bu Harra'da ashabımdan sonra ümmetimin
hayırlıları olan kimseler öldürüleceklerdir. Bu sebeble böyle söyledim."
Beyhakî'nin bu
rivayeti mürseldir. Fakat Beyhakî kendisi der ki: "îbn-i Abbas'ın bir
âyeti tefsir sadedinde söylediği bir sözde bunu te'yîd eder mâhiyettedir."
[165]
Yine Beyhakî, Hasan-ı
Basrı'den şu haberi nakletmiştir: "Harra o-layında Şamlılar Medine'de o
kadar adam Öldürdüler ki, hattâ Medine lilerden neredeyse bir tek kişi bile
kurtulamıyacaktı."
Yine Beyhakî'nin
rivayetine göre Mâlik bin Enes de şöyle demiştir: "Harra Olayı Gününde
yalnız Kur'ân hafızlarından tam yediyüz kişi öldürüldü. Bunların üçyüz tanesi
Ashab-ı Kiram efendilerimizdendi. Bu olay, Müâviye'nin oğlu Yezîd zamanında
olmuştur."[166]
Bir de bu konuda
Beyhakî'nin Muğîra tarikiyle sevkettiği bir haber var. Bu da şöyledir:
"Yezîd'in komutanlarından Müslim bin Ukbe, Medine'yi yağma ettirdi: Burada
üç gün müddetle herşeyi mübâh ilân etti. Bu sırada ehl-i islâmın ırz ve nâmûsu
Öylesine çiğnendi ki, bakire kızlardan bin kadarı, bakireliklerini zâyî
ettiler." [167](Medine
yakınındaki Harra olayı, hicretin altmış üçüncü yılında vukua gelmiştir.)[168]
Yâkûb bin Süfyân
Târih'inde, Beyhakî ve îbn-i Asâkır Ebu'l-Esved'den şu haberi nakletmiştir:
"Bir gün Muâviye, mü'minlerin annesi Âişe'yi ziyarete gitti. Aişe
validemiz kendisine: "Ey Muâviye, Azrâ'da Hucür ve arkadaşlarını nasıl ve
niçin öldürttün?" diye çıkıştı, Muâviye ise şu cevabı verdi: "Ben,
onların yaşamasını bu ümmet için zarar, öldürülmelerini ise iyilik olarak
gördüm ve bu görüşle öldürttüm." Muâviye'den bu cevabı alan Aişe validemiz
de şunu ilâve ettiler: "Ben ise, Peygamberin (s.a.v.) bu hususta:
"Azrâ'da ümmetimden bazı kimseler mazlum oarak öldürülecekler! Bu
mazlumların hatırı için Allah da buğzeder, Allah'ın melekleri de" diye
buyurduğunu işitmiştim."
(Bu hadîs mürseldir.)
Beyhakî ile îbn-i
Asâkır Ali bin Ebu Tâlib'ten de şu haberi nakletmiştir: Ali, Iraklılara
hitaben dedi ki: "Ey Iraklılar, sizden yedi kişi Azrâ denilen yerde
katledilir. Bunların meseli, Kitâbımız'da anlatılan Ashâb-ı Ühdûd'un
meselidir." Ali'nin bu sözüne uygun olarak yedi kişi: yâni Hucür ve
arkadaşları Merc-i Azrâ'da katledildiler."
Ebu Nuaym bu konuda
der ki: Meşhur Zeyyâd bin Sümeyye hutbe okuyordu. Ümeyye Oğullarının âdeti
veçhile hutbede Ali'yi andı ve onu kötüledi. Hucür bin Adiyy de eline bir taş
alarak Zeyyâd'a attı. Bu suretle onu, Ali'yi kötülemekten menetmek istedi.
Zeyyâd ise bunu şikâyet olarak Muâviye'ye yazdı. Muâviye de Hucür bin Adiyy ile
arkadaşlarının kendisine gönderilmelerini emretti. Bunlar yola çıkarıldılar.
Şam'a doğru giderlerken Merc-i Azrâ denilen yere gelip mola vermişlerdi. Bu
sırada, kendilerini öldürmeleri için Muâviye'nin gönderdiği a-damlar da buraya
gelip onlarla karşılaştılar ve onların hepsini öldürdüler."
(Beyhakî, Ali'nin bu
husustaki yukarıda geçen sözüyle ilgili olarak der ki: "Hz. Ali, böyle bir
sözü kendiliğinden söylemiş olamaz. Muhakkak o bunu, Hz. Peygamber'den işitmiş
olması sebebiyle söylemiştir.) [169]
İbn-i Asâkır Rifâa bin
Şeddâdel-Becelî'den şu haberi nakletmiştir: "Ben, Muâviye onu yakalamam
için emir verdiği zaman onunla beraber kaçıp yola çıkmıştım. Yolda giderken o
bana dedi ki: "Ey Rifâa, Peygamberimiz (s.a.v.), onların beni
öldüreceğini haber vermiştir. Hem dahî bilmelisin ki, ins ve cin, benim kanıma
ortak olmuştur." O bana bunları söyler söylemez, peşimize takılan
atlıların da ileriden görünmeleri bir oldu. Ben derhal Amr bin Hamık'a veda
ederek kendisinden ayrıldım ve sıvışarak kayboldum. Tam bu sırada yılanın biri,
onun üzerine atılarak kendisini sokup öldürdü. Muâviye'nin atlıları geldikleri
zaman, ancak onun ölüsüne yetişmiş oldular. Başını keserek götürdüler ve islâm
tarihinde kesilip de emîr'e hediye edilen ilk müslüman başı da bu oldu." [170]
Beyhakî Zeyd bin
Erkam'dan rivayet eder. O şöyle demiştir: Bir gün ben, hasta olmuştum.
Peygamber (s.a.v.) beni ziyarete ve geçmiş olsun, demeye geldi ve beni şu
sözleriyle teselli buyurdu: "Senin bu hastalığın, korkulacak ve sana
zararı olacak bir hastalık değildir. Fakat ileride, benden sonra yaşıyacak ve
âmâ olacaksın. O zaman hâlin nasıl olacak?" Ben, Resûlullah Efendirniz'in
bu sözü üzerine dedim ki: "O zaman ben de, sabreder, sabrımın sevabını da
Allah'tan ümîd ederim." Peygamberimiz (s.a.v.) de bunun üzerine şu
müjdeyi verdiler: "Bu takdirde sen de cennete girersin! Hem de hesaba
çekilmeksizin."
(Zeyd bin Erkam,
gerçekten Peygamber'in (s.a.v.) vefatından sonra âmâ oldu. Sonra Allah Teâlâ
kendisine gözlerini bağışladı (gözleri iyi olup görmeye başladı.) Daha sonra da
vefat etti. [171]
îbn-i Mâce ve Beyhakî
îbn-i Mesûd'dan rivayet ederler. O şöyle demiştir: Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu:
"Sizler bazı insaniar göreceksiniz ki onlar, namazlarım vaktinde
kılmayacaklar. Onlara yetiştiğiniz zaman, namazınızı evlerinizde ve vaktinde
kılınız! Sonra gidip onlara u-yarak kılınız ve onların arkasında kıldığınız bu
namazı, nafile sayınız." [172]
Beyhakî ile Ebû
Nuaym'in yine îbn-i Mesûd'dan rivayeti şöyledir: Peygamberimiz (s.a.v.)
buyurdu: "Yakın bir gelecekte işlerinizin başına öyle adamlar geçecektir
ki, onlar sünneti söndürüp bid'ati îlân edeceklerdir! Namazı da vaktinden
geciktireceklerdir..." [173]
îbn-i Mâce de
Ubâdetü'bnü Sâmit'in Peygamberimiz'den şöyle rivayet ettiğini bildirir:
"Yakında bazı emirler (devlet adamları) gelecek, bunların çok meşgaleleri
olacak, bu yüzden namazı vaktinden geciktirecekler. Siz, (namazlarınızı
vaktinde kılıp) onların arkasında kıldığınız namazı, nafile olarak niyet
ediniz..."
(Ben derim ki, bu
hadîslerin haber verdiği ümerâ (devlet adamları), Ümeyye Oğulları idi... Çünkü
onlar, bununla tanınırlar, bununl a meşhurdurlar.. . Durum, Ömer İbn-i
Abdül-Azîz zamanına kadar devam etmiştir. O gelmiş, namazı vaktinde kıldırarak
durumu düzeltmiştir.) (Suyûtî)[174]
Buharı ve Müslim îbn-i
Ömer'den şöyle rivayet ederler: Bir gece Peygamber (s.a.v.) bize yatsı namazını
kıldırdıktan sonra ayağa kalkıp şöyle buyurdu: "Şu geceyi görüyorsunuz ya,
işte bu geceden itibaren yüz sene sonra, bugün yeryüzünde yaşamakta olanlardan
hiç biri hayatta kalmayacaktır."
(Peygamberimiz bu sözüyle o neslin yüz sene
sonra tükeneceğini haber vermiş oluyordu... -Suyûtî-)
Müslim'in Abdullah bin
Câbir'den rivayetinde ise şöyle denilmektedir: "Siz bana kıyametin ne
zaman kopacağını soruyorsunuz. Bunu bilmek ise, ancak Allah'a mahsustur. Ben
ise sizlere, sadece, bugün yeryüzünde yaşamakta olanlardan yüz sene sonra
kimsenin kalmayacağım haber veriyorum!"
Müslim'in senedlerine
dayanarak naklettiği bir habere göre, Pey-gamberimiz'in ashabından Ebu't-Tufeyl
şöyle demiştir: "Peygamberi-miz'i görenlerden benden başka kimse hayatta
kalmamıştır."
(Gerçekten de
Ebu't-Tufeyl, yüzüncü senenin başında vefat etmiştir.)
Hâkim, Beyhakı ve Ebû
Nuaym'in Muhammed bin Zeyyâd el-Elhânî tarikiyle Abdullah bin Büsr'den şu
mealde bir rivayetleri vardır: Peygamber (s.a.v.) bir gün Abdullah bin Büsr'e
işaretle: "Şu delikanlı bir asır yaşıyacaktır!" buyurdu. O da tam yüz
sene ömür sürdü. Bu Abdullah'ın yüzünde göze batacak şekilde bir siğil vardı.
Peygamberimiz: "Ve bu delikanlı, yüzündeki siğil sönmeden de ölmez"
buyurmuştu... Hakîkaten o vefat etmezden önce, yüzündeki siğili de sönmüştü...
Yine bu cümleden
olarak İbn-i Sa'd ve diğerlerinin kaydettiği şu haber de manidardır: Habîb bin
Müslime, Medine'ye gelip Peygamberi-miz'i görmek istedi... Arkasından da babası
yetişti ve Peygamberimizde hitaben dedi ki: "Bu oğlum, benim elim ve
ayağım demektir. Onu yanınızda alakoyub da asker yapmayınız!" Peygamber
Efendimiz de onun oğlu Habîb'e hitaben: "Haydi babanla git, o yakında
vefat eder, sen de o zaman bana gelirsin" buyurdu. Babası da gerçekten o
sene vefat etti." (Habîb, ertesi sene asker olup cihâda iştirak etti.)[175]
İbn-i Sa'd, Asım bir
Ömer bin Katâde'den rivayet ediyor: "Amre bint-i Ravâha, bir beze sarmış
olduğu çocuğunu, yâni Nûmân bin Beşîr'i alarak, Hz. Peygambere getirdi ve:
"Ey Allah'ın elçisi, çocuğumun ileride malının ve çocuklarının çok olması
için dua ediveriniz!" diyerek ricada bulundu... Peygamberimiz de ona
verdiği cevapta buyurdu ki: "Sen onun, dayısı Abdullah bin Ravâba kadar
yaşamasına razı değil misin? O Abdullah ki, övülecek bir şekilde yaşadı ve
şehîd olarak ölüp cennete girdi!"
Yine îbn-i Sa'd,
Müslime bin Muhârib'ten ve başkalarından şu haberi nakletmiştir: "Mervân
bin Hakem'in hilâfeti zamanında Merc-i Râhit Savaşında Dahhâk bin Kays
öldürüldüğü zaman, Nûman bin Beşîr Humus tan kaçmak istedi. Kendisi, buranın
valisi idi... Mervan'a muhalefet etmiş ve Abdullah bin Zübeyr için çalışıp
davette bulunmuştu... Kaçınca Humuslular peşine düşüp onu yakaladılar ve
katlettiler. Peygamber Efendimiz ise bu hususta; "...Şam ehlinden bir
münafığın onu öldüreceğine dâir" işarette bulunmuştu..."[176]
Müslim'in Ebû
Hüreyre'den rivayetine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Ümmetimin son
zamanlarında bazı insanlar zuhur eder ve bunlar, sizlerin ve sizlerin
atalarının hiç duymadıkları şeyler konuşurlar... Bunlar, müthiş yalancılardır!
Bunların zararından ve saptırmasından son derece sakınınız!"
îbn~i Adiyy ve
BeykakVnin rivayetinde de: "tblîs, sokak sokak dolaşıp: "Bana
falanca da şu hadîsi rivayet etti" diyerek hadîs rivayet etmeye kalkışmadıkça,
kıyamet kopmaz!" buyurulmuştur..." [177]
îbn-i Adiyy ve
Beyhakî, îsâ bin Ebu Fâtıma el-Fizârî'den nakleder. O demiştir ki: "Bir
gün ben, Mescid-i Haram'da bir üstadın yakınında oturuyordum. O bana hadîs
yazdırıyordu ve: "Bana el-Şeybânî rivayet etti" dedi. Baktım, onun
yanında birisi var, o da: "Bana el-Şeybânî rivayet etti" dedi.
Üstad: "Bana el-Şeybânî
el-ŞaTrî'den rivayet etti" dedi. Yanındaki adam ise: "Bana
el-Şa'bfnin kendisi rivayet etti" dedi. Bu sırada üstad: "O da
el-Hâris'ten rivayet etmiştir" dedi. Yanındaki adam ise: "Vallahi
ben, el-Hâris'in kendisini gördüm, bana bizzat kendisi rivayet etti"
diyerek and içti. Üstad: "El-Hâris ise Ali'den naklet-miştir" dedi.
Yanındaki adam ise: "Vallahi
ben Ali'nin kendisini gördüm ve onunla Sıffîn savaşına katıldım!" diyerek
yemin etti. Ben bu durum karşısında
hayret edip, hemen Allah'a sığındım ve Ayete'l-Kürsfyi okumaya başladım. "Velâ yeûdühû hıfzuhümâ" kısmına
gelip bunu da okuduğum zaman, baktım ortalıkta birşey kalmamıştır. Yâni bana
musallat olup yanıltmaya çalışan tblîs, kayıplara karışmıştır."[178]
tmrân bin Husayn'dan
Müslim rivayet ediyor, O şöyle demiştir: "Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu:
"Sizin en hayırlılarınız, benim asrımda o-lanlannızdır! Sonra, benim
asnmdakilere yakın olanlardır, sonra da bunlara yakın olanlardır. Bunlardan
sonra ise Öyle adamlar gelecektir ki, hıyanet edip emniyetten eser
bırakmayacaklar, şahitlik etmeleri is-tenilmediği halde şahitlik edecekler, adayacaklar
fakat adaklarını yerine getirmeyecekler... Çokça yiyip bol kilo almak ve
şişmanlamak ise, onlarda moda olacak... (Halbuki mü'min birtek karnını doyurmak
için yer. Münank ise, yedi karnım doyurmak için yer.)[179]
BeyhakVnin Ebû Nadra
tarikiyle Ebû Hüreyre'den rivayeti şöyledir: "Peygamber Efendimiz, bir gün
karşılaştığı bazı kimselere hitaben: "Sizin içinizden en son vefat edecek
olan kişi, ateş içerisinde ölecektir" buyurdu. Bunların içinde Semura bin
Cündüb de vardı. Ebû Nadra demiştir ki: Gerçekten bunların en son vefat edeni,
Semura olmuştur."
Hafız Abdürrezzâk'ın
rivayetine göre, bunlar üç kişi olup: Ebû Hüreyre, Semura ve diğer bir adam,..
Bu üçüncü adam, adı geçenlerin her ikisinden önce vefat etmiştir. Bu yüzden
birisi eğer Ebû Hüreyre'yi kızdırmak isterse: "Haberin var mı, Semura
vefat etti" deyi verirmiş... Ebû Hüreyre de bunu duyunca ateş içinde ölmek
korkusuyla bayılıp düşermiş... Sonunda Ebû Hüreyre de Semura'dan önce vafet
etti."
Ibn-i Asâkîr'in
Muhammed bin Sîrîn'den nakline göre, yukarıda geçen, (Peygamberimiz'in önceden
haber verdikleri veçhile) Semura bin Cündüb'ün vefatı da şöyle olmuştur: Bir
gün Semura, Arapların Gezâz Hastalığı dedikleri puntaya tutulmuş... Aşırı
derecede üşütmekten tir tir titriyormuş. Titremekten adetâ yerinde duramaz
olmuş ve büyük bir kazanın su ile doldurulmasını ve altında kuvvetli ateş
yakılmasını emretmiştir. Derhal onun bu emrini yerine getirmişler. O da suyu
kaynamakta olan bu kazanın üzerine bazı şeyler koydurup oturmuş, kendisini
şiddetle kaynamakta olan suyun buharına vermiş... Böylece ısınıp titremekten
kurtulmak istemiş... Derken kazanın üst tarafına konulan şeyler ansızın çökmüş,
Semura da kazanın içine düşerek ölmüştür."[180]
Taberânî ve diğer
bazıları, RâfV bin Hudeyc'in şöyle dediğini kaydeder: "Raccâl bin Anfüve
adındaki zâtın, başkalarını imrendirecek derecede devamlı Kur'ân okumakta ve
okuyuştaki huşûda pek acâib bir hâli vardı. Hayırlı işlere koşturmakta da
şaşılacak bir durumda görülürdü. Bir gün bizler bâzı arkadaşlarla oturuyorduk.
Raccâl de yanımızda oturmakta idi. Derken Peygamber Efendimiz çıkageldi ve
buyurdu ki; "Şu topluluktan birinin yeri ateştir!11 Bunun üzerine ben,
oradaki insanların tamamını tanımak istedim, baktım: Ebû Hüreyre, Ebû Ervâ,
Tufeyl bin Amr ve Raccâl bin Anfüve var... Hepsine dikkatle baktım, hayretler
içinde kaldım ve kendi kendime: "Acaba bu şakı adam kimdir ki?"
demekten kendimi alamadım. Ben, Resûlüllah Efendimizin vefatından sonra Hanîfe
Oğulları'na döndüm. Orada Raccâl in ne yaptığını sordum. Aldığım cevab:
"Onun, fitneye kapıldığı, Resûlüllah'ın a-leyhine ve Müseylime'nin lehine
şehâdette bulunduğu..." merkezinde oldu. Bu sefer de, yine kendi kendime
dedim ki: "Elbette Allah Resûlü'nün buyurduğu haktır!"
Seyf bin Ömer rivayet
eder: Farrât bin Hayyân Ebû Hüreyre ve Raccâl, Resûlüllah'm yanından
çıktılar... Bu sırada Resûlüllah: "Bunlardan birinin yeri cehennemdir ve
onun iki omzu üzerinde hâin bir kafa vardır!" buyurdu. Sonunda Raccâl,
Müseyleme'ye katıldı. Bu haber geldiği zaman, Ebû Hüreyre ile Farrât
sevinçlerinden secdeye kapandılar."[181]
Hâkim ve Beyhâkl,
Velîd bin Ukbe'nin kendisinden şöyle nakleder:
"Resûlüllah
(s.a.v.) Mekke'yi fethettiği zaman, Mekke halkı çocuklarını alıp getirdiler.
Resûlüllah da onların başlarını meshedip haklarında hayır duada bulundular...
Bu sırada anam da beni, başıma kokular sürerek Rasulullah'a götürdü. Fakat
Rasulullah benim başıma meshetmedi ve bana hiç dokunmadı..."
Beyhakî bu hususta der
ki: "Şüphesiz bu, Velîd hakkındaki ilâhî takdir icâbı ve bunu yüce
Allah'ın Resûlü'ne bildirmiş olması neticesi o-larak böyle olmuştur. Ve daha
sonraki Velîd'e âit haberler de bunu te'yîd eder mahiyette olmuştur.. Târihen
bilindiği gibi, Velîd Hz. Osman'ın valisi idi ve bu sırada içki içmekle
tanınmıştı... Namazı da son derece geciktirmiş olarak (ve bâzan da sarhoş
olarak) kıldınrdı... Hz. Osman'ın öldürülmesine kadar varan fitnelerin çıkış
sebeplerinden biri de, şüphesiz yine bu Velîd idi..." [182]
Hâtib, Ruvâtü Mâlik
adlı eserinde Ebû Seleme bin Abdurahmanhn şöyle dediğini nakleder: "Bir
gün, Selmân-ı Fârisî, Suheyb-i Rûmî ve Bilâl-i Habeşî'nin de bulundukları bir
topluluk, oturmuş konuşuyorlardı... Derken bu topluluğun bulunduğu yere Kays
bin Metâta da geldi... Öfkeyle oradakileri süzdükten sonra şöyle konuşmaya
başladı: "Evs ve Hazrecin (Medinelilerin) Muhammed'e ve diğer
kendilerinden (Araplardan) olan adamlara sahip çıkıp yardım etmelerini
anladık... Peki şu Arap olmayan adamlara ne oluyor? Bunlara niçin sahip çıkılıp
yardım ediliyor?"
Orada oturanların
içinde Muaz da vardı. Muâz derhal ayağa kalkarak Kays bin Metâta'nın
yakasından tutup doğruca Peygamberimiz'e götürdü ve onun söylediklerini O'na
haber verdi. Peygamber Efendimiz ise bundan çok öfkelendi ve cübbesini
sürüyerek doğruca Mescid'e gitti... Sonra da "namaz toplayıcıdır"
diye nida olundu... Ashâb da bunun üzerine Mescid'e toplandılar. Peygamberimiz
ise Allah'a hamd ü sena ederek kısa bir hutbe irâd ettiler... Buyurdular ki:
"Ey insanlar! Rabbimiz, bir tek Rab'tır, hepimizin atası da Hz. Adem'dir!
Dînimiz de birdir... A-raplık dediğiniz şey ise, ne sizlerin anası, ne de
babasıdır... Bu, konuşulan bir lisandan ibarettir... Her Arapçayı konuşan
Araptır..."
Bu sırada Muaz bin
Cebel, kılıcını eline almış duruyordu... Hz. Peygamber'e sordu: "Ey
Allah'ın Resulü, bu münafık hakkında ne buyürürsünüz, onun başını vurayım
mı?" Hz. Peygamberdin cevâbı ise: "Bırak onu, onun cehenneme yolu
var!" oldu."
. Gerçekten de Hz.
Peygamber'in vefatından sonra yüz gösteren ir-tidâd olaylarının içinde bu adam da
vardı. Sonunda mürted olarak öldürüldü.[183]
Beyhakî ve Ebû Nuaym,
Abdü'l-Muttalib'in oğlu Abbas'tan rivayet eder: "Ben oğlum Abdullah'ı
Peygamber Efendimiz'e göndermiştim, işini görüp dönecekti... Gittiğinde
Peygamberimizin yanında bir adam görmüş ve birşey demeden dönüp gelmiş...
Sonra Hz. Peygamber beni gördüğü zaman ben kendisine: "Ey Allah'ın
Resulü, oğlum Abdullah'ı bir iş için size göndermiştim. O da yanınızda bir adam
gördüğü için bir şey demeden dönüp gelmiş" dedim ve bunu, sırf O'nun
yanındaki adama saygısından böyle yapmış olduğunu da haber verdim. Bunun
üzerine Hz. Peygamber: "Demek o, O'nu görmüş mü?" dedi. Ben de
"evet" dedim. O da: "Onun gördüğü Cebrail idi. Abdullah, sonunda
gözleri âmâ olmadan ölmez ve mutlaka kendisine çok geniş bir ilim de yerilmiş
olacaktır" buyurdu. [184]
Ebû Nuaym ise,
îbn-iAbbas'ın kendisinden şu haberi nakletmiştir; Bir gün Peygamber (s.a.v,)
bana dedi ki: "Ey Abdullah, sonunda senin gözlerin âmâ olacaktır."
Nitekim de öyle oldu. Yine bir defasında Hz. Peygamber bana: "Gün gelecek,
suya batacak ve Ölümden döneceksin!" buyurmuştu. Nitekim gün geldi ben,
Taberiye gölüne düşüp ölümden döndüm. Bir defasında da Hz. Peygamber bana,
fitneden sonra bir hicret yapacağımı söylemişti. Öyle ümid ediyorum ki bu
işaret buyurulan hicret de, Ali bin Ebû Talib'in oğlu Muhammed bin
Hanefi'ye'ye olan hicre-timdir. Böyle söylemekle bir yanlışım varsa, Allah beni
affetsin. Ali ile oğlu Muhammed'den de Allah razı olsun!"[185]
Beyhaki ve Hakim, Ebû
Hüreyre'den rivayetle Peygamber'in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ederler:
"Yahudiler yetmiş
bir (veya yetmiş iki) fırkaya ayrılmışlardır. Nâsâra (hıristiyanlar) ise,
yetmiş iki fırkaya bölündüler. Benim ümmetim de, yetmiş üç fırkaya bölünür.
(Pek çok gurup ve partilere ayrılır.) [186]
Yine Bakim ve
Beyhaki'nin Muâviye'den rivayetlerine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle
buyurmuştur: "Bizden önceki kitap ehli, dinlerinde yetmiş iki fırkaya
ayrıldılar. Şu benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır (ki bunlar hevâ
ve bid'at fırkaları olacaktır). Bunların hepsi cehennemdedir. Ancak bir tanesi
müstesnadır. Bu ise, cemâattir (yâni sünnet ve cemâat ehli olan
müslümanlardır). Yine benim ümmetim i-çinde öyle kavimler bulunacaktır ki,
kuduz hastalığına yakalanan bir kişinin bu hastalık nasıl bütün vücuduna
işleyip yayılırsa, benim sünnetime aykırı.olan bid'atler de bu kavimlerin
bütün vücuduna işleyip yayılacaktır. Öyle ki, vücudlarında bid'atin nüfuz
etmediği ne bir damar kalır, ne de bir mafsal." [187]
Yine Beyhaki ile
Hakim, îbn-i Ömer'den rivayet ediyorlar. O şöyle demiştir: "Resülüllah
buyurdu: "îsrâil oğullarına gelen hastalık ve kötülükler, benim ümmetim
üzerine de gelecektir. Hatta onlardan biri, bir mahremine alenen zina etmiş
olsa, onları taklit ederek bunu işleyen ümmetim içinde dahi bulunacaktır. Isrâü
oğulları yetmiş bir fırkaya ayrılmış idi. Benim ümmetim ise, yetmiş üç fırkaya
(daha çok guruplara) ayrılacaktır. Bu fırkaların biri müstesna, diğerleri hep
cehennemdedir!"
Peygamberimizin böyle
buyurması üzerine, müstesna olan (cehennemde olmayan) bu fırkanın kimler
olduğunu sordular. Peygamber Efendimiz de onlara verdiği cevabda aynen şöyle
buyurdular:
"Onları
cehennemden kurtarıp cennete götüren şey; şu anda benim ve ashabımın üzerinde
bulundukları şeydir! (Kitap ve Sünnet'e dayalı, bid'at ve hurafe karışmamış
olan dindir) islâm'dır!" [188]
(Yine Beyhaki ile Hâkim'in Amr bin Avf tan bir
rivayetleri olup, o da bu mealdedir. Yalnız bu ikisiyle beraber Bezzâr'ın İbn-i
Abbas'tan bir rivayetleri daha bulunmaktadır. Bu rivayet dahi aynı mealde ise
de, bunun sonunda; "...Hatta onlardan biri keler deliğine girse, siz dahi
gireceksiniz" buyurulmuştur.)
Taberani El-Evsat'ında
güzel bir senedle El-Müstevrid bin Şeddât'tan şu haberi nakletmiştir:
Resülüllah (s.a.v.) buyurdu:
"Şu ümmet,
evvelkilerin sünnetlerinden (âdetlerinden) hiçbir şey bırakmaz, hepsini
yapar!" [189]
Yine Taberani, Avf bin
Mâlik'ten şu haberi nakletmiştir. Yâni Avf şöyle demiştir: "Peygamber
(s.a.v.) buyurdu; "Benim şu ümmetim, yetmiş üç fırkaya ayrılıp da yetmiş
ikisinin cehennem yolunu, bir tanesinin de cennet yolunu tuttuğu zaman, acaba
sizlerin hali ne olacaktır?"
Ben bunun üzerine
dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, bu buyurduğunuz ne zaman olacaktır?"
İşte benim bu sorum üzerine Hz. Peygamber'in cevabı da şöyle olmuştur:
"Zabıta ve
emniyet memurlarının çoğaldığı, cariyeler iş başına geçtiği (veya söz sahibi
olduğu), zayıf ve ehliyetsiz kimselerin kürsi ve minberleri işgal ettiği,
Kur'an musiki kabul edildiği, mescidîer aşırı bir şekilde süslendiği, minberler
fazlaca yükseltildiği, "devlet malı deniz, yemeyen domuz"
tekerlemesine uyulduğu, zekât bir haraç addedilip verilmek istenilmediği;
emânetler, ele geçirilmiş bir ganimet sayıldığı, din ilminin AJlah rızasının
dışında başka maksat ve gayelerle tahsil edildiği zaman... Aynı zamanda kişinin
karısına itaat edip anasına itaatsizlik gösterdiği, babasını kendisinden
uzaklaştırdığı, birtakım arkadaşlar e-dinip onları kendisine yaklaştırdığı ve
şu ümmetten son gelenlerin ilk gelenlere lanet ettiği zaman... Yine bir kabile
veya millete en kötüsü hükmettiği, en alçak adama en mühim işlerin danışıldığı
veya emanet edildiği, kişiye sırf şerrinden korkulduğu için itibâr ve ikram
edildiği zaman... îşte bütün bu söylediklerim meydana geldiği 2aman; daha önce
haber verdiğim husus da meydana gelecektir ve o zamanın insanları, kendilerine
iyi bir yer arayıp Şam'a sığınacaklardır." Bunun üzerine ben: "Şam
fethedilecek mi?" diye sordum. Efendimiz de: "Yakında fethedilir,
fethinden sonra da fitneler sökün eder" buyurdular."
Hâkimin Ebû
Hüreyre'den rivayetine göre, Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde de şöyle
buyurmuştur: "Sizler, sizden evvelkilerin sünnetlerine (âdetlerine),
kulacı kulacına ve karışı karışına uyacaksınız! O derece ki onlar
kertenkelenin deliğine girseler, onları takliden siz de gireceksiniz."
Bunun üzerine
oradakilerden biri sordu: "Ey Allah'ın Resulü, "sizden
evvelkiler" derken, acaba yahudiler ile nasranileri mi kastediyorsunuz?"
Peygamber Efendimiz de: "Başka kimler olacak?" diyerek karşılık
verdi."[190]
Buharı ve Müslim, Ebû
Said el-Hudri'den rivayet ederler: "Ben Peygamberin (s.a.v.) yanında
oturuyordum. O, orada bulunan bazı kimselere ganimet malım taksim ediyordu.
Derken oraya Zülhuvaysıra denilen adam geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü, malı
adaletle dağıt!" diyerek çıkıştı. Peygamber Efendimiz de kendisine:
"Yazık sana, ben adalet etmezsem, kim adalet edecek?" diyerek karşılık
verdi. Ayrıca: "Şayet ben adalet etmeyecek olursam, bir peygamber olmama
rağmen büyük bir zarara ve hüsrana düşmüş olurum!" diye ilâve etmeye de
lüzum gördüler. Bunun üzerine Ömer: "Bana izin ver de şunun boynunu
vurayım!" diyerek izin istedi. Resülüllah Efendimiz ise: "Bırak yâ
Ömer, bunun bazı arkadaşları olacak, onların namaz ve oruç gibi ibadetlerinin
çokluğu yanında, sizler kendi oruç ve namazlarınızı az bulacaksınız. Buna
rağmen okudukları Kur'an, gırtlaklarından aşağıya inmeyecektir. Okun yaydan
fırlayıp uzaklaştığı gibi de islâm'dan uzaklaşacaklardır. Onların içinde siyah
bir adam bulunacak, bu adamın bir kolunda kadınların memesi gibi bir şişkinlik
bulunacak ve bu şişkinlik, bir insan kalbi gibi devamlı atıp duracak. Bunlar,
insanların bölündüğü sırada meydana gelecektir."
Bu hadisi rivayet eden
Ebû Said der ki: "Ben, bütün bunları aynen Resülüllah Efendimiz'den
duyduğuma şahitlik ederim! Yine ben şahid-lik ederim ki: Ali bin Ebû Talib ile
birlikte biz onlarla savaştık. Ben, bu sırada Ali'nin yanında idim. Ali, bu
işareti taşıyan adamın yanına getirilmesini emretti. Arayıp getirdiler. Aynen
Peygamberimizin haber verdiği gibi, siyah bir adamdı ve bir kolunda kadın
memesi gibi devamlı deprenen bir şişkinlik vardı."
Ebû Yâlâ'mn rivayetine
göre, Ali: "Bu adamı tanıyan var mıdır?" diye sormuş, içlerinden
biri: "Bu adamın adı Harkus'tur. Anası da buradadır" demiş. Anasını
çağırıp: "Bunun babası kimdir?" diye sorulduğunda, şu cevabı vermiş:
"Ben, bunun babasının kim olduğunu bilmiyorum. Vaktiyle Rabze taraflarında
koyun güderken, karanlık gibi bir şey üzerime çöktü. Ben buna işte o şeyden
hâmile kaldım" karşılığını vermiştir.
Müslim Ebû Said'den
rivayet ediyor. Bu rivayete göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Müslümanların iki büyük fırkaya ayrılması sırasında Mârika (Hâriciler)
çıkar, bu iki fırkadan hakka daha yakın olan taraf, Mârika ile savaşır." [191]
Yine Müslim'in
Abide'den şöyle rivayeti var: "Ali, Nehrevân'da Hâriciler ile savaşı
bitirdikten sonra: "Bunların içlerini iyice araştırın. Eğer gerçekten
Resülüllah Efendimiz'in haber verdiği kimseler iseler muhakkak aralarında eli
noksan olan bir adamın bulunması lâzım. A-raştırıp o adamı bulunuz!" dedi.
Araştırdılar ve o adamı bulup getirdiler. Ali onu görünce derhal "Allahü
Ekber!" diyerek tekbir getirdi. Bunu üç defa tekrarladıktan sonra:
"Vallahi sizlerin şımaracağınızdan korkma-sam, bunlarla (Hâricilerle)
savaşanlar hakkında yüce Allah'ın ne kadar büyük mükafatlar vadettiği hakkında
Resülüllah Efendimiz'den duyduklarımı sizlere anlatmak isterdim" dedi.
Ben de onun böyle söylemesi üzerine: "Sen bütün bunları Resülüllah1 tan mı
duydun?" diye sordum. Ali de: "Evet, Kabe'nin Râbbi'ne yemin ederim,
Resülüllah'tan duydum!" karşılığını verdi ve bu yeminini, üç defa da
tekrarladı."
Hâkim'in rivayetine göre
de Sâid bin Cemhân şöyle demiştir: "Ben, Abdullah bin Ebû Evfâ'nın yanına
gitmiştim. O bana: "Baban ne oldu?" diye sordu. Ben de:
"Hâriciler'in bir kolu olan Ezârika öldürdü" dedim. Abdullah bunun
üzerine öfkelenerek: "Allah onlara lanet etsin! Peygamber Efendimiz
onların "cehennemin köpekleri" olduğunu bildirmişti" diyerek
konuştu." [192]
Bezzâr, Ebû Yâlâ,
Hâkim ve Zevâidi'l-Müsned adlı kitabında Abdullah bin Ahmed, Ali (r.a.)'den şu
haberi rivayet etmişlerdir: Peygamber (s.a.v.) bana hitaben buyurdu: "Ey
Ali, sende Isâ Peygamber'in haline bir benzerlik bulunmaktadır. Şöyle ki:
Yahudiler ona o kadar kızdılar ki, sonunda onun anasına iftira etmekten kendilerini
alamadılar. Nasrâniler de ona o kadar muhabbet duydular ki, onu haddi olmayan
bir mertebeye (tanrılık mertebesine) çıkardılar."
işte Hz. Ali,
Peygamberimiz'in bu hadisine dayanarak dermiş ki: "Haberiniz olsun, benim
hakkımda iki fırka muhakkak helak olacaktır! Bunlardan birisi, beni aşırı
derecede seven fırka, diğeri de bana aşırı derecede kızan fırkadır. Beni aşırı
seven fırka, bana bende olmayan bir sıfatı yakıştırıp (Ali ilâhtır) diyerek
helak olacaktır. Diğeri ise, bana iftira edip kâfirliğimi iddia edecek ve bu
yüzden helak olacaktır." [193]
îmam-ı Ahmed, İbn-i
Ömer'in şöyle dediğini rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde
buyurdular ki: "Benim şu ümmetimde, insan üzerinde bir şekil değişimi
olacaktır. Haberiniz olsun bu, kaderi yalanlayanlar ile zındıklığa kaçanlar
üzerinde olacaktır." [194]
Ahmed sahih bir
senedle Abdullah bin Ömer'den şu merfu haberi nakletmiştir: "ileride
ümmetim içinde mesh ve kazf (insanlar üzerinde şekil değişikliği, büyük bir yer
patlaması ve göçmesi) gibi olaylar olur! Bu olaylar, islâmı görünüşte savunup
da aslında zındıklığa sapan kimseler üzerinde tecelli eder." [195]
Taberâni de Ebû Mûsâ
el-Eşari'den şu merfû haberi nakletmiştir: "Benim ümmetim, kaderi
yalanlamadıkları müddetçe İslama sımsıkı sarılmış olurlar. Kaderi
yalanladıkları zaman da, helak olma zamanları gelmiş olur." [196]
İbn-i Ebû Şeybe ile
Beyhaki'nin verdikleri habere göre, Yezid bin Esam şöyle demiştir:
"Meymûne validemiz, bir gün Mekke'de rahatsızlandı ve hemen kendisinin
Mekke dışına çıkarılmasını istedi ve bu hususta dedi ki: "Ben Mekke'de
ölmem. Zira Resülüllah bana, Mekke dışında vefat edeceğimi söylemiştir."
Tabii bunun üzerine kendisini alıp Mekke dışındaki Sörf denilen yere götürdüler.
O da orada vefat etti."[197]
Bey haki, Mikdâd bin
Mâdikerb'ten rivayet eder. 0, Resülüllah'ın şöyle dediğini nakletmiştir:
"Unutmayınız, bana kitap ve bir de onun misli kadar (hadisler) verildi.
Fakat yakında öyle adamlar gelir ki, karnını iyice doyurmuş olarak koltuğuna
kasılır ve der ki: "Siz Kur'an'a bakınız! Kur'ân'da helâl olanı helâl
olarak alınız. Haram olanı da haram olarak alınız, gerisini bırakınız!
-Hadis'e, sünnete aldırış etmeyiniz-" [198]
Yine Beyhaki ile Ebû
Davud'un, Ebû Rafı den rivayetlerine göre, bu hususta Peygamber (s.a.vj bir
hadislerinde de şöyle buyurmuştur: "Çok geçmez sizden biri koltuğuna
kasılarak oturur. Kendisine benim emir veya yasaklarımdan biri haber verildiği
zaman, bunu kabul etmeye yanaşmaz ve: "Biz, böyle bir şey bilmiyoruz.
Biz, Kur'an'da ne bulduksa ona tâbi oluruz!" diyerek karşılık verir."
Buhari ile Müslim'in
yine bu konuda Aişe'den rivayetleri ise şöyledir: "Peygamber (s.a.v.)
Al-i Imran Sûresi'nin: "Kitabı sana O indirdi. Onun bazı âyetleri
muhkemdir, bunlar kitabın anasıdır. Bazı âyetleri de müteşâbihtir (birbirine
benzer ve çeşitli anlamlar taşır). Kalblerinde eğrilik olanlar ise, fitne
çıkarmak ve kendilerine göre tevil etmek (yorumlamak) için, bu müteşabih
âyetlerin peşine düşerler" mealindeki yedinci âyetini okudu ve sonra şöyle
buyurdu: "Eğer sizler, Kur'an'm müteşabih âyetlerinin peşine düşerek
mücadele edenleri görürseniz, biliniz ki böylelefi yüce Allah'ın demin
okuduğum âyetiyle haber verdiği kimselerdir. Şahsi yorumlarıyla İslâm'da fitne
çıkarmak isteyen kimselerdir. Bunlardan sakınınız."
Eyyûb-i Sahtiyâni
hazretleri derdi ki: "Ben, şahsen ehl-i bid'attan olup da Kur'an'm
müteşabih âyetlerinin peşine düşerek, bunları esas alarak mücadele etmeyenim
hiç görmedim. Dikkat ediniz, benim tesbit ettiğim hususu, sizler de aynen
görebilirsiniz."[199]
Taberâni ve Bey haki,
Ebû Zeyyâd el-Sekafi'nin torunu Muhammed bin Yezid'den nakleder. O demiştir ki:
Kays bin Hırşe, Peygamberin (s.a.v.) huzuruna geldi ve: "Ey Allah'ın
Resulü, senin Allah'tan getirdiğin şeyler üzerine ve dâima hakkı söyleyeceğime
söz vererek sana biat etmek istiyorum!" dedi. Peygamberimiz de kendisine:
"Ey Kays, ihtimaldir ki benden sonra bazı adamlar ve durumlarla karşı
karşıya gelirsin de, onlara karşı hakkı söylemeye güç yetirememiş
olabilirsin!" buyurdu. Kays ise, ne üzerine biat ederse, o hususta mutlaka
vefalı olacağına yemin etti. Peygamberimiz de kendisine: "O halde sana
hiçbir beşer zarar veremez" buyurdu.
Kays, Zeyyâd bin Ebû
Süfyan'ı ayıpladığı gibi, bunun oğlu Ubey-dullah'ı da acı acı tenkit ederdi. Bu
tenkitlere vâkıf olan Ubeydullah, a-damlarından birini göndererek Kays'ı yanma
getirtti ve ona: "Allah'a ve O'nun Resûlü'ne iftira eden sen misin?"
diyerek çıkıştı. Kays, hiç istifini bozmadan: "Hayır ben değilim, fakat
sen istersen, onun kim olduğunu sana söylerim!" dedi ve arkasından: "O,
Allah'ın kitabı ve Resülü'nün sünneti ile ameli terkedendir" sözünü de
ilâve etti. Ubeydulîah: "Peki o kimdir?" diye sordu. Kays da hiç
çekinmeden: "Sen, senin baban ve size emir veren kişidir!" cevabını
verdi. Sonra kendisini alamayıp: "Hem söyler misin, ben Allah'a ve
Resülü'ne ne gibi bir iftirada bulunmuşum?" dedi. Ubeydullah da: "Hiç
bir beşerin sana zarar veremeyeceğini iddia edermişsin" dedi. Kays bunun
üzerine "evet" dedi. Ubeydullah ise, iyice gadaba gelerek: "Şimdi
nasıl yalan söylediğini görürsün sen!" diye konuştu ve: "Derhal bana
işkenceciyi ve bütün işkence aletlerini getiriniz!" diye bağırdı. Bunun
üzerine Besmele ile hemen yere uzanan Kays, oracıkta ruhunu teslim ediverdi.
Gerçekten de kendisine bir zarar veremedikleri gibi, şaşırıp kaldılar."[200]
Hâkim ve Ebû Nuaym
Enes'ten rivayet ederler: Peygamber (s.a.v.) Ensar'a hitaben buyurdu:
"Benden sonra sizler, bazı bencilliğe kapılan insanlar tarafından
haksızlığa uğrayacaksınız. Işde ve bölüşme hususunda sizleri arkaya
iteceklerdir. Sizler, Havuz başında bana kavuşuncaya kadar sabrediniz." [201]
Hâkim'in Muksim'den
rivayetine göre, birgün Ebu Eyyub el-Ensâri Muaviye'ye gidip bir hacetinden
bahsetmiş. Muaviye ise kendisine kötü davranmış ve başını kaldırıp da onun
yüzüne bakmamış. Bunun üzerine, bu gibi durumlarla karşılaşacaklarını Hz.
Peygamber'in kendilerine vaktiyle haber verdiğini söyleyen Ebû Eyyub'a karşı,
Muaviye şu soruyu yöneltmiş: "Peki size ne ile emretti?" Ebû Eyyub:
"Havuz başında kendisiyle buluşuncaya kadar sabır etmemizi emretti"
demiş. Muaviye de: "Öyleyse sabrediniz!" karşılığını vermiş. Neticede
öfkelenen Ebû Eyyub, ölünceye kadar Muaviye ile konuşmayacağına dâir yemin
ederek oradan ayrılmıştır." [202]
Hâkim, Ebû Hüreyre'den
yaptığı bir rivayette, Hz. Peygamber'in Ebû Hüreyre hakkında: "Ebû
Hüreyre, ilim dağarcığıdır!" buyurduğunu bildirmiştir." [203]
îbn-i Sa'd'ın îbn-i
Ömer'den olan rivayeti ise şöyledir: "Bizim içimizde Ebü Hüreyre,
Peygamber Efendimiz'i en iyi tanıyanımız, O'nun hadisini de en iyi
bilenimizdir!" [204]
Hâkim'in rivayetine
göre, Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Bir gün Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:
"Ümmetimin içinde
öyle insanlar bulunacaktır ki, onlar, beni görmek uğrunda mallarını ve ev
halkını feda edercesine can atacaklardır. Beni, can ve mallarından daha çok
seveceklerdir," [205]
îbn-iAdiyy, Dârekutni
ve îbn-iAsâkir'in Muaviye'den rivayetlerine göre, Peygamber Efendimiz şöyle
buyurmuşlar: "ileride öyle bir kavim gelecektir ki, onlara ihsâ
(hadımlaştırma) isabet edecektir. O zavallılara, hayır ve iyilikle muamele
ediniz!" (Böyle bir kötülüğü yapmayınız)." [206]
Müslim, Ebû
Hüreyre'den şu haberi nakletmiştir: Resülüllah buyurdu: "Yakında Öyle
insanlar gelecektir ki, bunların ellerinde sığır kuyruğu gibi kamçılar bulunur.
Güya emniyeti te'min ediyoruz, diyerek Allah'ın kullarına zulmederler. Bu
yüzden Allah'ın gadabına uğrarlar."
Müslim Ebii Hüreyre
'den şu haberi nakletmiştir: Peygamber (s.a. v.) buyurdu: "Ümmetimden iki
sınıf cehennemliktir. Ben bunları henüz görmüş değilim. Bunlardan biri,
ellerinde sığır kuyruğu gibi kamçılar bulundurup Allah'ın kullarını
dövenlerdir. Diğeri de, giyinik oldukları halde çıplak olan (çıplak sayılacak
şekilde giyinen) bazı kadınlardır. Bu kadınlar, erkeklerin ilgi ve kalblerini
çekmek için başlarını deve hörgücü gibi yaptırıp çalımlı çalımlı (sükse
yaparak) yürürler."
Hafız Ebû Nuaym,
yukarıdaki hadisle ilgili bir açıklama yaparak ve kendi zamanına kıyaslayarak
demiştir ki: "Bu hadisde durumlarından bahsedilen kadınların, Irak'taki
şarkıcı kadınlar olduğunu söyleyenler olmuştur. Zira bu kadınlar, başlarına
büyük ve yuvarlak başlıklar koyup bürgülerini de bunun üzerine atarak deve
hörgücü gibi bir manzara arzederler."[207]
Hâkim'in Ebû
Hüreyre'den rivayetine göre, peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Hicaz'dan büyük bir ateş çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bu ateş, tâ Busrâ
demlen yerdeki develerin boyunları görülecek kadar yüksek ve ışıklı
olacaktır." [208]
Yine Hâkim Ebû
Zerr'den şu hadîsi rivayet eder: "Biz bir seferde Peygamber Efendimiz'le
beraber idik. Dönüşümüz sırasında içimizden bazıları Medine'ye bir an önce
girebilmek için acele ettiler. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdular:
"Bunlar yakında Medine'yi en güzel bir şekilde bırakmışlarken, onu yırtıcı
kuşlar ve hayvanlar işgal eder. Bilemiyorum, Verkan dağından fışkıracak olan
ateş, ne zaman fışkıracaktır. Bu ateş çıktığı zaman, Busrâ1 daki develerin
boyunlarını aydınlatacaktır."
Ben bu hususta derim
ki: Bu ateş, hicretin 654. yılında çıkmıştır.[209]
Ebû Nuaym'ın
Huzeyfe'den rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Yakın bir gelecekte doğuda iki nehir arasında büyük bir şehir kurulur.
Yeryüzünün hazine ve defineleri oraya akar. Orada insanların en şerlileri
otururlar. Bunlar kılıçla şiddetli bir azaba uğradıktan sonra, Allah bu şehri
batırır."
Ben derim ki: Bu şehir
(yâni Bağdad), gerçekten ikinci asırda yapıldı ve yedinci asırdaki Tatar
istilasıyla da en şiddetli bir azaba maruz kaldı. Allah tarafından yere
batırılması ne zaman olur, bunu bilemeyiz. -Suyûtî-[210]
Buhari ve Müslim,
Mâgirâ bin Şâbe'den rivayetle Peygamber'in (s.a.v.) şu hadisini bildirirler:
"Allah'ın emri
gelip kıyamet kopuncaya kadar ümmetimden bir taife, dâima hak üzere
bulunacaktır!"
(Taberâni'nin ve
sahihtir kaydıyle Hâkim'in Ömer (r.a.)'den rivayetleri de, aynen bu
mealdedir.)
Ahmed ve sahihtir
kaydiyle Hâkim, Câbir bin Semura'dan bir hadis rivayet ederler ki, bu da şu
mealdedir: "Kıyamete kadar bu dini dimdik ayakta tutmak için mücadele eden
bir müslüman cemâat muhakkak bulunacaktır."
Hafız Bezzar'ın da Ebû
Hüreyre'den rivayetine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şu
din-i mübin üzerinde devamlı sebat ve mücadele veren bir müslüman topluluk,
dâima bulunacaktır ve bunlara, muhalefet edenlerin muhalefetinden bir zarar
dokunmayacaktır. Bu böylece, tâ kıyamete kadar devam edecektir." [211]
Hâkim, Ebû Hüreyre'den
şu haberi nakleder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Şüphesiz Allah, şu ümmete
her yüz senenin başında onun dinini tecdid edecek bir müceddid
gönderecektir." [212]
Abdullah bin Ahmed'in
Zevaidü'l-Müsned adlı kitabında, Mus'ab bin Cüsâme'den bir rivayet var. Bü
rivayete göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; "Bir gün gelecek,
insanlar ümmetim için en büyük fitne olan Deccâl'i unutacaklar. Camilerin kürsi
ve minberlerinde de imamlar bunu hiç zikretmez olacaklar. îşte böyle bir
zamanda Deccâl, ansızın ve beklenmeksizin çıkmış olacaktır." [213]
Ben derim ki: "Şu
içinde bulunduğun zamanı bir gözden geçir. Deccâl diye bir fitneyi ananı; kürsi
ve minberlerde bunu müslüman halka tebliğ eden bir imam veya mürşidi, acaba
görebilir misin? Cevabını ben vereyim: Hiç göremezsin!" [214]
Hâkim, sahihtir
kaydiyle Ruveyfi' bin Sâbit'ten rivayet ediyor: "Bir» gün Peygamber
Efendimiz, ashabı ile birlikte oturuyorlardı. Derken bir miktar hurma getirip
takdim ettiler. Peygamberimiz ve ashabı, bu hurmayı yiyip bitirdiler. Geride
hurma çekirdekleri ile hurmanın kötüsü kaldı. Peygamber (s.a.v.) bunları
göstererek durumun neye benzediğini sordu ve başkasının birşey söylemesine
mahal bırakmadan şöyle buyurdu: "İçinizden iyiler, önce ve sırasıyla
gider, geriye de sadece böyleleri (kötüleri) kalır." [215]
Buhari ve Müslim,
Huzeyfe bin el-Yemân'dan rivayet ederler. O şöyle demiştir: insanlar, Peygamber
Efendimiz'den dâima hayrı sorarlardı. Ben ise, korunabilmek için şerrin ne
olduğunu sorardım. Bir gün yine bu maksatla dedim ki: "Ey Allah'ın elçisi,
bizler bin câhiliye ve şer içinde yaşıyorduk. Allah bize, bu hayrı ve hidayeti
lütfetti. Acaba bu hayır ve hidayetten sonra, yine şer ve cehalet olacak
mıdır?" O: "Evet" buyurdu. Ben: "Bu serden sonra yine bir
hayır var mıdır?" diye sordum. Efendimiz'in bu soruma cevabı da:
"Evet, fakat biraz karışık" şeklinde oldu. Ben yine sordum ve: "Bu
karışıklık nedir?" dedim. Peygamberimiz de: "Bazı insanlar gelir.
Bunlar, benim sünnetimi ve yolumu bırakarak başkalarının sünnetini ve yolunu
alırlar, işte bunlardan, hayrın da, şerrin de meydana geldiğini görürsün"
diye cevab buyurdular. Ben, bununla da yetinmeyip: "Ey Allah'ın elçisi,
bu karışık hayırdan sonra, yine şer olacak mıdır?" diye sordum. O da:
"Evet, hem de insanları cehenneme davet edecekler. Kendilerine uyanları,
kendileri gibi cehennemlik edecekler" buyurdu. Ben, bunların kimler
olduğu üzerinde bilgi sahibi olmak merakıyla: "Peki, bunlar
kimlerdir?" dedim. Allah'ın Resulü, bu soruma da cevap verdiler ve:
"Bunlar, bizim cildimizden ve bizim lisanımızı konuşan kimselerdir"
buyurdular.
(Bu hadisin devamı
şöyledir).
Bunun üzerine ben:
"Bana neyi emir ve tavsiye buyurursunuz?" dedim. Efendimiz:
"Müslümanların cemaatinden ve imamından sakın ayrılma!" buyurdu. Ben,
yine kendimi yenemediğim bir ilgi ve merakla: "Peki ey Allah'ın Resulü,
öyle bir zamanda müslümanların bir cemâati ve imamı dahi bulunmaz ise, ne
yapmamı emredersiniz?" dedim. Peygamber Efendimiz de: "O günkü
fırkaların hepsinden uzak dur! Sana ne kadar zor ve imkansız gibi gelirse
gelsin, bu hal üzere tâ ölünceye kadar azim ve sebat et!" diyerek cevab ve
tavsiyede bulundular." [216]
tmam-ı Evzai, bu
hadisle ilgili olarak der ki: Hadis'de geçen birinci şer, Peygamber'in (s.a.v.)
vefatından sonra meydana gelen riddet (dinden dönme) olayıdır.
Beykaki, İbn-i
Ömer'den şöyle nakleder: Süleym Oğulları bir gün kendi mâden yataklarından elde
edilmiş bir miktar altın getirdiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"ileride bazı altın madenleri daha bulunacaktır. Fakat buna, insanların
şerlileri sahip olacaklardır" buyurdu. [217]
Beyhaki'nin Sevbân'dan
rivayet ettiği hadis-i şerif de şöyledir:
"İleride öyle
durumlar olacaktır ki, diğer ümmetler sizlerin üzerine, aç kalmış insanların
ortaya konulan yiyeceğe üşüştükleri gibi üşü-şeceklerdir."
Peygamberimizin böyle
buyurması üzerine, ashabdan biri: "O gün bizler sayı bakımından çok az
olacağız da ondan mı?" diye sordu. Efendimiz de: "Hayır, o gün
sizler sayı bakımından çok olacaksınız. Fakat i-yice güçten düşüp, selin vadiye
getirdiği çör-çöp gibi değersiz olacaksınız. Çünkü Allah, düşmanlarınızın
sizler hakkında duydukları korkuyu, onların kalblerinden gidermiş, sizlerin
kalblerini de vehen ile doldurmuş bulunacaktır.."
Denildi ki: "Ey
Allah'ın Resulü, vehen nedir?"
Resülüllah da buna şu
karşılığı verdi: "Vehen, dünya sevgisi ve ö-lümü göze alamamaktır. (Bu
yüzden kalblere musallat olan mânevi bir za'f ve hastalıktır.)"
Buharı Ebû Hüreyre'den
rivayet eder. Resülüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "insanlar üzerine
öyle zamanlar gelecektir ki, kişi elde ettiği mahn, helâl mi, yoksa haram mı
olduğunu hiç düşünmeyecektir!"
Buhari ve Müslim, yine
Ebû Hüreyre'den rivayet ediyorlar. Resülüllah (s.a.v.) buyurmuş: "Öyle
bir gün gelecektir ki, içinizden (müslü-manlardan) biri, beni bir defacık, iki
defacık görmeye karşılık bütün malından ve ev halkından vazgeçmeye can
atacaktır! (Beni bu kadar çok sevecektir.)"
Yine Ebû Hüreyre'den
Müslim rivayet ediyor: Resülüllah (s.a.v.) buyurdu: "Ah, kardeşlerimi
görmeyi çok özledim!" Bunun üzerine ashab: "Bizler senin kardeşlerin
değil miyiz Ey Allah'ın Resulü?" dediler. O da şöyle buyurdu: "Sizler
benim ashabım (arkadaşlarım)sınız. Benim kardeşlerim ise, henüz aramızda
bulunmayan (ve fakat beni canlarından daha çok sevecek olan)
müslümanlardır."
Beyhakî ve Ebû Nuaym
îbn-i Abbas'tan rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Bugün sîzler işitip anlıyorsunuz... Sizden sonrakiler de sizden işitip
anlayacaklar... Daha sonrakiler de gelip sizden işitenlerden işitip
anlayacaklardır."
Buhari ve Müslim ise,
Ebû Bekre'den şu hadîsi rivayet ederler: "Bugün Ben'den burada işitenler bu
işittiklerini, burada bulunamamış olanlara tebliğ etsinler! Ümîd edilir ki,
kendisine tebliğ edilenlerden bazıları, burada işitenlerden daha iyi anlayıp
kavramış olabilirler..."
(Peygamberimiz bu
hadîsim, Veda Haccı'nda söylemiş ve ashabından buradaki hutbesinde îrâd
buyurdukları islâmî hakikatleri ki bunlar İslâm'ın başlıca esaslarını
içeriyordu ve bunlar O'nun ümmetine başlıca vasiyet ettiği şeylerdi, işte
bunların burada bulunamayanlara ulaştırılmasını istiyordu... Sevgili
Peygamberimiz, bu hutbesini ömrünün sonlarına doğru ve müslümanların en büyük
bir cemâat hâline geldikleri bir günde ve yerde irâd etmiş bulunuyordu... Bu
bakımdan bu hadîsin ve hutbenin Önemi çok büyüktür.)
îbn-i Mâce ve
Beyhakî'nin Ebu Hârûn el-Abedl'den rivayetine göre, ashâb-ı kiramdan Ebû Saîd
el-Hudrî, kendisinden ilim öğrenmeye gelenlere karşı büyük bir sevgi ve
şefkatle: "Resûlüllah'm (s.a.v.) vasiyeti üzerine merhaba!" dermiş ve
bu çok manâlı alâka ve merhabadan sonra da: "Bize Sevgili Peygamberimiz
haber verdiler. Buyurdular ki: "Yakında sizlere ilim öğrenmek için
etraftan pekçok gelenler olur. Onlar, sizlerin yardımı Ve sıcak ilgisi
sayesinde dinlerini öğrenmek isterler... Onlara karşı, çok iyi ve hayırlı bir
şekilde davranmanızı vasiyet ediyorum!"
(Bunu bu şekilde,
İbn-i Mâce de Ebû Hüreyre'den rivayet etmiştir.)
Buhârî ve Müslim îbn-i
Ömer'den şu hadîsi rivayet ederler: "Şüphesiz Allah; kullarına büyük bir
lutfu ve nimeti olan ilmi, kullarının kalblerinden söküp alırcasına alıp
kaldırmayacaktır. Bilakis Allah ilmi, ilim sahiplerinin tükenmesi neticesinde
alıp kaldıracaktır. Allah'ın istediği ve emrettiği şekilde bir tek âlim
kalmayınca, insanlar bazı kiîn -seleri kendilerine dînî lider edineceklerdir.
Fakat Dunlar aslında câhil kimseler olacaktır. Bundan dolayı da kendilerinin
peşinden gelen insanları, delâlete sevkedeceklerdir... Zira insanlar onlara,
bunlar âlimlerdir diyerek dinlerine âit meseleleri soracaklar, onlar da bilmedikleri
halde fetva vereceklerdir. îşte bu şekilde, hem kendileri sapıtmış, hem de
başkalarını saptırmış olacaklardır."
Ebû Nuaym, Ebû
Hüreyre'nin şöyle dediğini nakleder: "Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu:
"İlim, yeryüzünden tâ Süreyya Yıldızına çekilmiş bile olsa, Fârisin
evladlarından bazı adamlar onu oradan alıp yeryüzüne indirir ve insanlara
Öğretir!" [218]
Müslim ve Beyhakl,
îbn-i Sîrîn'den naklederler. O demiştir ki: Bir gün ben Ebû Hüreyre'nin yanında
idim. Adamın biri kendisine anlayamadığım bir şey sordu... Ebû Hüreyre:
"Allahü Ekber!" diyerek hayretini ifâde ettikten sonra şöyle dedi:
"Bunu, bu adamdan Önce iki kişi daha sormuştu, bu üçüncüleri oluyor... Ben
Resûlülîah'dan (s.a.v.) işittim, o şöyle buyurmuştu: "Bazı adamlar
gelecek, meseleyi çok ilerilere götürüp: "Evet, bütün varlıkları Allah
yaratmıştır, peki Allah'ı kim yaratmıştır?" diyecekler." [219]
Beyhakî'nin Sünen'inde
Enes'ten rivayet ettiği bir hadis de şu mealdedir: "Ümmetim için korktuğum
şeylerden biri de, onların namazlarını vaktinden evvel veya geç
kılrıalandır!"
Ebû Nuaym, Abbas bin
Abdül-Milttalib'ten rivayet eder. O şöyle demiştir: "Resûlüllah (s.a.v.)
buyurdu: Dîn, o kadar ilerleyecektir ki, zaman gelecek Allah yolunda denize
dalınacak, denizler geçilecek... Derken öyle adamlar da gelecektir ki, bunlar
Kur'ân okuyacaklar, bu sebeble kibire düşüp; "Biz Kur'ân'ı okuduk, bizden
daha iyi Kur'ân okuyan kim var? Kur'ân'ı bizden daha iyi anlıyan var mıdır?
Bizden daha âlim olan var mıdır?" gibi büyüklük dâvasına
kapılacaklardır."
Peygamber Efendimiz
böyle buyurduktan sonra, ashabına dönerek sordu: "Söyleyin bakayım,
böylesine insanlarda hayırdan eser bulunur mu? Biliniz ki, bunlar ancak
cehennem odunudurlar!" [220]
Ahmed, Bezzâr,
Taberânî, Ebû Nuaym ve sahih bir senedle Hâkim, Semura'dan rivayet ediyor. O
demiştir ki: Bir gün Peygamber Efendimiz buyurdular: "Allah'ın sizlere
büyük bir başarı vererek Acem diyarını fethedeceğiniz günler yakındır. O gün,
elleriniz ganimetle dolacaktır. Fakat sonra onlar aslan kesilip sizinle amansız
savaşlar yapacaklar ve sizin mallarınızı ellerine geçireceklerdir..."
(Enes'ten,
Huzeyfe'den, Ibn-i Ömer ve Ebû Musa'dan gelen rivayetler de bu merkezdedir.)
Ebû Nuaym'ın, Ebû
Hüreyre'den rivayetine göre, Peygamber Efendimiz bir gün, Medine'nin bir
bölgesi üzerine dikkatle bakmış ve sonra şöyle buyurmuştur: "Burada
birtakım ahş-verişler olacak, mal kazanmak maksadıyla yeminler edilecek, tabiî
bu yeminler îlâhî huzura yük-selmeyecektir. Ben burada köle ve hayvan
pazarlayanları, onların dellalhğım yapanları görür gibi oluyorum."
Hâkim'in rivayetine
göre Ubâde bin Sâmit şöyle demiştir: Ben Peygamber Efendimiz'in şöyle
buyurduklarını duydum: "Benden sonra başı niza birtakım emirler gelecek,
bunlar sizin makbul bildiğinizi merdûd, merdûd bildiğinizi de makbul
sayacaklar... İçinizden her kim o günlere yetişecek olursa, Allah'a isyan olan
bir işte kula itaat etmesin!"
îbn-i Râhûye Muâz bin
Cebel'den rivayet eder. Muaz, Uz. Peygam-ber'in şöyle buyurduğunu bildirmiştir:
"Size verilen bahşişi, bahşiş olduğu müddetçe alınız. Dîninize karşı
rüşvet mâhiyetinde olan bir şeyi sakın kabul etmeyiniz. Gerçi bunun terki de
her kula müyesser olmaz... Ne o devletlilerden korkarak, ne de fakirlik
endişesiyle bu duruma düşmemenizi vasiyet ederim!"
Haberiniz olsun, îmân
(ve islâm) değirmeni dönecek (işler tersine gidecek)tir. Sizler, hiçbir zaman
Allah'ın Kitâbı'ndan ayrılmayınız! Yine unutmayınız ki, sultan ile Kur'ân
birbirinden ayrı düşeceklerdir... Siz, sakın Kur'ân'dan ayrı düşmeyiniz!
Unutmayınız, başınıza öyle adamlar gelecektir ki, onlara itaat etseniz, sizi
doğru yoldan ayırırlar, itaat etmeseniz sizi öldürürler." [221]
Bu sırada ashâbtan:
"Ey Allah'ın Resulü, bizlere ne yapmamızı emredersiniz?" diye soran
oldu. O da buyurdu ki: "îsâ (a.s.)m ashabının yaptığı gibi yaparsınız.
Onlar dînlerinde sebat ettikleri için asıldılar. Testerelerle kesilip
doğrandılar. Biliniz ki, Allah'a itaat hâlinde ölmek, O'na isyan hâlinde
yaşamaktan hayırlıdır."
Hâkim'in Abdullah bin
Hâriş'ten nakline göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "İleride öyle
sultanlar gelir ki, fitnenin asıl kaynağı bunlardır. Hiç bir kimseye, dîninden
o miktar almadıkça, bir şey vermezler."
îbn-i Kani'de Hıcr bin
Adiyy tarikiyle şu hadîsi rivayet etmiştir: "Ümmetimden bazı kimseler,
içkiyi başka başka isimler vererek içeceklerdir."
(Hâkim, bu hadîsin bir
benzerini ise; Aişe'den rivayet etmiştir.)
Ebû Yâlâ'nın Enes
tarikiyle rivayet ettiği hadîs ise şu mealdedir: "Zaman ilerler, öyle
günler gelir ki, adam kalkar, büyük bir cür'etle: "Şu bir avuç paraya
dînini satacak olan var mı?" diye bağırır." [222]
Ahmed, îmrân bin
Husayn el-Dabbî'den rivayet eder. O şöyle der: "Ben, Basra'dayken Abdullah
bin Abbas ile beraber bir adamla karşılaştık. Adam: "Elbette Allah ve
O'nun Resulü doğru söylemiştir" diyordu. Bunun sebebini sorduğumuzda şöyle
anlattı:"Bir gün ben, kendi kabilemizden yaşlı bir adamın oğlunu, fidyesini
vererek kurtarmak için Hz. Peygamber'e gitmiştim... Maksadımı söylediğimde Hz.
Peygamber bana: "Kurtarmak istediğin kişi, işte burada... Alıp babasına
götür" buyurdu. Ben: "Fidyesini almayacak mısınız, ey Allah'ın
Resulü?" dedim. Resûlüllah da bana: "tsmâîl (a.s.)'m soyundan bir
adamın fidyesini alıp da yemek, Muhammed'in ailesine lâyık olan bir şey
değildir! Ben zâten, Kureyş'in geleceği için yine Ku-reyş'in kendisinden endîşe
etmekteyim! (Kureyş'in başına gelecek olan kötülükler, yine Kureyş'ten
gelecektir.) Ben bu sırada; "Kureyş'e ne olacak?" diye sordum. O da:
"Ömrün uzun olursa, burada onlara ne olacağını görürsün... insanları, iki
havuz arasında kalan koyunların, bir bu havuza, bir öbür havuza koşturdukları
gibi, bir o tarafa, bir bu tarafa koşturduklarını görürsün" buyurdu, işte
sizin de gördüğünüz gibi, şimdi ben bunun gerçekleştiğine şahit olduğum için
Öyle söylemiş bulunuyorum... Zira insanlar önceleri Ibn-i Abbas'a koşturup
ondan izin (emir) alıyorlardı... Şimdi de Muâviye'ye koşturup ondan izin
alıyorlar... Bu sebeble Peygamberimiz'in o sözünü hatırlamış oldum..."
Yine Ahmed, îbn-i
Abbas'tan rivayetle şu hadîsi kaydeder: "Ahir zamanda bazı kimseler,
ağaran saçlarını siyaha boyarlar, başlarını kuş yuvası gibi yaptırırlar.
Bunlar, cennetin kokusunu duymazlar..." [223]
îbn-i Sa'd ile îbn-i
Mâce ise, Sülâme binti Hur'dan şöyle naklederler: "Ben, Resûlüllah
Efendimiz'in: "Öyle zaman gelir ki, insanlar kendilerine namaz kıldıracak
kimseyi bulamazlar!" dediğini işittim."
Taberânî,Ebû Ümâme'den
rivayet ediyor. O şöyle diyor: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Ümmetimin son
zamanlarına doğru kendisi hakkında en çok endîşe ettiğim şeylerden biri de;
yıldızlara (yıldız falma, yıl-dıznâme denilen hurafeye) inanmaları, kaderi
yalanlamaları ve idarecilerin zulmüdür!"
îbn-i Sa'd, îbn-i
Seken, Taberânî ve Târih'inde Buharı Cünâde el-Ezdî'den rivayet ediyorlar. O
şöyle demiştir: Peygamberimiz buyurdu: "Üç şey câhiliyedendir ve ehl-i
islâm da bunları bırakamaz... Bunlardan biri: Yağmurun yağmasını yıldızlardan
bilmek (veya istemek), ikincisi: Kişinin nesebine ta'n edip sövmek, üçüncüsü
ise: Ölü üzerine niyahadır. (Çağırıp-bağırmak, yas tutmak.)" [224]
Taberâni
Ebu'd-Derdâ'dan rivayet ediyor. O diyor ki: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Ben, ümmetim üzerine üç şeyden korkuyorum: Alimin zellesi, münafığın
Kur'ân ile mücâdele etmesi, kaderin yalanlanması..."
Ebû Yala ve
BezzârAbdurrahmân bin Avftan şöyledir hadîs rivayet ederler: "Dünyanın
zîneti, yüz yirmi beş yıl sonra kalkar..." [225]
Taberânî Ebû Ümâme
'den naklen şu hadisi bildirir: "Muhakkak şu dinîn bir ikbâl, bir de idbâr
devri vardır. (Yani ilerleme ve gerileme zamanları vardır.., (Dînin ilerleme
devrinin başlıca âmili; müslüman topluluğun tamâmının dinde fakîh olmasıdır.
Ancak bir iki kişi müstesna olabilir (yâni müslümanların yüzde doksan sekizinin
derin din bilgisine sâhîb olmasıdır.) içlerinde alenen günah işleyenlerin
sayısı da, bir veya ikiyi geçmez... Tabiî bu bir veya iki kişi de, o kahir,
âlim ve dindar ekseriyetin içinde tamamen silik ve eziktir. Hiç bir şeye ve
söze kadir değillerdir... Dînin idbâr (gerileme) devri ise, müslüman bir
topluluğun tamamen câhil bırakılmasıdır. O kadar ki, içlerinde fakîh (yâni
derin din bilgisine sahip) bir iki kişi ancak bulunur. Bulunsa da bunlar, kahir
ve câhil ekseriyetin te'siri altındadırlar. Tamamen silik ve ezik vayiyette-dirler,
hiç bir kelâma kadir değillerdir..."
"Ve zaman gelir,
bu ümmetin âhiri evvelini lanetler olur... Tabîî asıl lanete lâyık olanlar ise
bunlardır. Bunlar, içkiyi de alanen içerler... Zinayı da alenen yaparlar. O
gün, bu gibi çirkinliklere karşı çıkıp: "Bu ayıptır, günahtır"
diyenler, Ebu Bekir ve Ömer gibidirler... Bu gerçek mü'minlere, o günkü emr-i
bil-mârûf nehy-i anil-münkerin çok zor olmasına karşılık elli sahâbî sevabı
vardır..."
(Gerek müellif,
gerekse muhakkik, bu rivayet üzerinde harhangi bir hüküm veya yorum
vermemektedirler).
Ahmed, Bezzâr ve
sahihtir kaydiyle Hâkim îbn-i Ömer'den naklederler. O şöyle demiştir:
"Ben, Peygamber'in (s.a.v.) şöyle buyurduklarına şahit oldum:
"Ümmetimin,
herhangi bir zalime "sen zâlimsin!" demekten korkup çekindiği zaman,
biliniz ki artık ümmetimin işi bitmiştir! Artık onun hayat ışığı
sönmüştür."
Ebû Yâlâ ve Taberani
Ebû Hüreyre'den naklederler. O demiştir ki: Bir gün sevgili Peygamberimiz
bizlere hitaben şunları söylediler:
"Ey insanlar!
Kadınlarınız itaat etmez, gençleriniz günâha dahcı olduğu zaman, sizlerin hâli
ne olacak?" Ashâb dediler ki: "Demek bunlar olacak mı, ey Allah'ın
elçisi?" Peygamberimiz de: "Evet, hem de bundan daha kötüsü olacak!
iyiyi emredip kötüyü nehyetmeyi terkettiğiniz zaman, hâliniz ne olacak? Bu,
öncekinden daha kötü değil mi?" buyurdu. Dediler ki: "Demek buda mı
olacak?" Buyurdu ki: "Bundan daha kötüsü bile olacak. Bizzat kötü
olanı iyi, iyi olanı da kötü kabul ettiğiniz zaman, hâliniz daha müşkil olmaz
mı?"
Hâkim'in Ali tarikiyle
şöyle bir rivayeti var. Diyor ki: Peygamber buyurdu: "Müslümanlar
âlimlerine buğzettikleri, çarşı ve sokaklarını çok bakımlı kıldıkları ve sırf
zengin olmak için evlilik yaptıkları zaman; Allah kendilerini dört şeyle
cezalandırır! Şöyle ki: Başlarına zâlim hükümetler, zaman darlığı (kıtlık ve
kuraklık) ve adaleti gözetmeyen hâkimler verir. Yaptıkları savaşlarda başarıyı
da düşmanlarına verir."
Hâkim, sahihtir
kaydiyle îbn-i Ömer'den şöyle rivayette bulunur: "Ümmetimin son
zamanlarında, öyle kimseler olur ki, bunlar mescidlere namaz kılmaya
hayvanlarının (veya arabalarının) ipek ve atlas gibi yumuşak minderlerine
kasılmış olarak gelirler... Hanımları ise, giyinik fakat çıplaktır. Başlarını
ise, deve hörgücü gibi yaptırır yükseltirler..."
Yine Hâkim Muâz bin
Cebelden şu hadîsi nakleder; "Benim ümmetim, kendilerinden şu üç şey
zuhur etmedikçe şeriat üzerinde devam eder... Bunlardan birincisi ilmin
kaldırılması, ikincisi zina mahsûlü çocukların çoğalması, üçüncüsü de sekkâr
adamların belirmesidir..." Sekkâr adamların kimler olduğu soruldu. Bunun
üzerine Hz. Peygamber: "Bunlar, birbiriyle karşılaştıkları zaman,
birbirine lanet okuyarak selamlaşan kimselerdir (ki, birbirini) gördükleri
zaman, "Merhaba kâfir! Merhaba domuz herif.,." gibi sözlerle
şakalaşıp (!) laflaşırlar."[226]
Ahmed, Taberânî ve
sahihtir kaydiyle Hâkim Ebu Ümâme'den şu hadîsi, ivâyet ederler: "İslâm'ın
yapışılacak urveleri (kulpları) birer birer çözülüp dağılacaktır! Her ne zaman
müslümanlar bunlardan birini kaybetseler, bundan sonra gelen kulpa yapışırlar...
O da çözülüp dağılınca, ondan sonrakine yapışırlar... islâm'ın urvelerinden
ilk bozulacak olanı, hükümet ve siyâset işleridir. En son bozulacak olanı ise,
şüphesiz namazdır..."
Bezzâr ve
Taberânilbn-iMesûd'dan şöyle rivayet ederler: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
İleride sizleri bekliyen sabır ve mihnet günleri vardır... O günler gelip
çattığı zaman sabretmek» adetâ elinde köz (ateş) tutmak gibi olacaktır. İşte bu
sabır ve mihnet günlerinde Kitap ve Sünnetle amel edene elli kişilik sevab
vardır." Bu sırada Ömer sordu: "Bizden elli kişinin sevabı mı, yoksa
onlardan elli kişinin sevabı mı?" diye... Peygamber Efendimiz de:
"Sizden elli kişinin sevabı" diye cevap verdiler." [227]
Yine Bezzâr, Taberânî
ve sahihtir kaydiyle Hâkim, îbn-i Mesûd'dan rivayet ederler. Peygamber
Efendimiz buyurdu: "Öyle günler gelecek ki, içinizden biri, yükü hafif
olana imrenecektir. Bugün (yükü ağır olana) mâl ve evlâdı çok olana
imrendiğiniz gibi... Hattâ kişi, bir kardeşinin kabrine uğradığında kendisini
toprağa atıp: "Ah kardeşim, keşke senin yerinde ben olsaydım!"
diyerek inliyecektir. Bunu, sâdece üzerine çöken belâların ağırlığından
yapacaktır." [228]
Taberânî'nin Ümmü
Seleme'den rivayetine göre, peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Zaman
gelecek yalancı adama inanılacak, gerçek a-dama inanılmayacak... Hâin adama
güven duyulacak da, emîn kişiye güyenilmeyecek... Kişi, şahitliği istenilmediği
halde şahitlik yapmak istiye-cek, yemin etmesi gerekmediği halde yemin
edecek.,. Böyle bir zamanda dünyalık bakımında en zengin kişi, bir alçağın oğlu
alçak olacak..." [229]
Yine Taberânî Ebû
Ümâme el-Bahili'den rivayet eder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Şimdi insanlar, hamdolsun meyveli ağaç gibidir. Fakat zaman gelecek
insanlar, meyvesiz ve dikenli ağaca dönecekler. Sen onlarla konuşsan, onlar
daha fazla konuşacak. Konuşmak istemesen, onlar seni kendi hâline bırakmıyacak.
Kaçsan bile kaçamı-yacaksın..." Denildi ki: "Peki çâre nedir, ey
Allah'ın elçisi?" Buyurdu ki: "Çare, onların senin şerefine
saldırmalarına karşı sabredecek, sabrının karşılığını da âhirette
alacaksın..."
Taberânî Ebû Ümâme'nin
tarikiyle, Peygamberin (s.a.v ) şöyle buyurduğunu nakleder: "îş gittikçe
şiddetlenecek, mal gittikçe çoğalacak, insanların hırsı da o nisbette
artacaktır. Kıyamet ise, sâdece insanların en şerlileri üzerine
kopacaktır." [230]
Yine Taberânî,
Huzeyfe'nin şöyle dediğini nakleder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "îyiyi
emredip kötüyü yasaklamanın terkedileceği zaman; Isrâîl Oğullarına isabet eden
şeyin size de isabet edeceği zamandır. Yâni sizin hayırlılarınız şerlilerinize
karşı gereksiz tâvizle!1 verip gevşediği, fıkıh ilminin fâsıklarm eline
geçtiği ve idarenin de gençlerin elinde bulunduğu zamandır..."
îbn-i Mâce'nin
Câbir'den rivayetine göre, Hz. Peygamber bir hadîslerinde de şöyle buyurmuştur:
"Şu ümmetin âhiri evveline lanet o-kuduğu zaman, Benim bir hadîsimi
gizleyen, Allah'ın âyetlerinden birini gizlemiş gibi günahkâr olur!"
Muâz bir Cebel'den
Bezzâr ve Taberânî'nin rivayet ettikleri hadîs de şöyledir: "Ahir zamanda
öyle kimseler gelir ki, bunlar açıktan birbirine dost görünürler, fakat
gizliden gizliye birbirine düşmanlık ederler." Bunun nasıl olacağının
sorulması üzerine de Hz. Peygamber şu karşılığı vermiştir: "Bunların
bazısının bazısından beklentileri olacak ve aynı zamanda birbirlerinden de korkacaklardır."
[231]
Taberânl îbn-i
Abbas'tan rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "ileride bazı kavimler
gelecek, yüzleri insan yüzü gibi, fakat kalbleri şeytan kalbi gibi olacak.
Kötülükten sakınmazlar. Kendilerinin yanında bulunsan seni idare ederler,
ayrıldığın zaman da arkandan çekiştirirler. Seninle konuşurken yalan söylerler,
bir şeyi emânet etsen hıyanet e-derler. Sabileri yaramaz, gençleri şımarık,
yaşlıları ise iyiliği emretmez, kötülüğü de nehyetmezler... Onlarla arkadaş
olmayı şeref bilmek çok yanlıştır. Çünkü onlar yaşının adamı değillerdir.
Elleri de çok sıkıdır. Yumuşak huylu insana, kötü gözle bakarlar, iyiliği
emredip kötülükten meneden de onların yanında müttehemdir. Onların aralarında
müminler ezilmiş, fâsıklar ise muhteremdir. Sünnete bid'at, bid'ate de sünnet
gözüyle bakarlar, işte insanlar bu duruma gelince, en şerlileri kendilerine
musallat olur. içlerinden bazı hayırlı kişiler durmayıp dua ederler, fakat
duaları kabul edilmez..." [232]
Ahmed, Ebû Yâtâ ve
Beyhakı Ebû Hüreyre'den rivayetle Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğunu
naklederler: "Bir zaman gelecek kişi, fâcirlik ile acizlik arasında tercih
yapmak durumunda bırakılacak. O zamana yetişen bir müslüman, fâcirliği değil,
acizliği tercih etsin!"
Taberânı'nin Ebû
Hüreyre yoluyla rivayeti de şöyledir: "Ümmetime, önceki ümmetlerin
hastalığı bulaşacaktır!" Ashâb: "Ümmetlerin hastalığı nedir yâ
Resûlellah?" diye sordu. Peygamberimiz de: "Şımarmak, kibirlenmek,
birbirine arka çevirmek, birbirini kıskanmak, birbirine buğz etmek, pintilik
gibi hâl ve sıfatlardır" buyurdu ve devamla: "Sonunda da, zulüm ve
kıtaller başlar..." buyurdu."
Ebû Yâlâ Ebû
Hüreyre'den rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Bu ümmetten ilk
kaldırılacak olan şey, haya ve emânettir! En son kaldırılacak olan şey de
namazdır..." [233]
Hâkim sahihtir
kaydiyle Câbir'den şu hadîsi rivayet eder: "Ümmetim üzerine en çok
korktuğum şeylerden biri de, Lût kavminin yaptığı iştir."
îbn-i Asâkîr îbn-i
Ömer'den nakleder. O şöyle demiştir: "Ben Resûlüllah'tan işittim, O şöyle
buyurdu: "Ümmetimin İslâm'dan ilk dökeceği (terk edeceği) şey, bir su
kabım tersine çevirir gibi..." [234]
Beyhakî Hasan'dan şu
mealde bir hadîs rivayet etmiştir: "insanlar Öyle zamanlar göreceklerdir
ki, mescidlerde toplanıp dünyâ işlerini konuşacaklar. Sizler onların yanma
oturmayınız, onların Allah'a yarar işleri yoktur..,"
(Hasan-ı Basrî'den
gelen bu rivayet, mürseldir.
Zübeyr bin Bekkâr Ömer
bin Hafs'tan şu haberi nakleder: "Öyle .zamanlar gelecektir ki,
hükümdarlar haccı bir gezinti olarak yapacaklar. Zenginler ticâret için,
fakirler de dilenerek dünyalık toplamak için yapacaklardır." [235]
Ahmed Kitâbü'z-Zühd'de
Bekr bin Sevâde'den rivayetle şu hadîsî nakleder: "Ümmetimde bazı gençler
olacak. Bunlar, bol nimetler içinde büyüyüp gelişecekler. Zira ana ve babalarının
himmeti, sâdece bunları yedirip beslemek olacaktır. Bunlar da büyüyünce
kimseleri beğenmeyip çalımlı çalımlı kelâm edecekler..."
Ebu 'l-Kâsım el-Beğavt
ile İbni Asâkir îbni Abbas tarikiyle şu hadîsi naklederler: "Ümmetim
içinde bir kavim zuhur edip Kur'ân okuyacak, fıkıh tahsil edecektir. Şeytan
kendilerine yanaşıp diyecek ki: "Ne olur, hükümdara gidip de onun
yakınlığını kazansanız ve bu sebeble biraz dünyalık elde etseniz. Korkmayan,
dininizi olduğu gibi korursunuz..." Fakat siz onun bu vesvesesine
aldanmayımz! Çünkü sultana yanaşıp da dînine zarar verdirmemek mümkün
olmayacaktır. Sâdece bir sürü hatâlar irtikâp edilmiş olacaktır..."
Beyhaki el-Zühd'de Ebû
Hüreyre yoluyla şu haberi nakletmiştir: "Öyle bir zaman gelecektir ki,
kişi, dağa kaçmadıkça dînini koruyamaz olacak! O zamanda helâlinden mal
kazanmak da kolay olmayacaktır, îşte bu zamanda kişinin helak sebebi, eşi ve
çocukları olacaktır! Eğer çoluk çocuğu yok ise, bu seferde ana-babası
olacaktır. Şayet bunlar da yoksa, helaki akrabalarının elinde olacaktır."
Ashâb hayret ederek: "Ey Allah'ın Resulü, bu nasıl olacaktır?"
dediler. Peygamberimiz de: "Onlar onu, geçindirecek kadar bol kazanç
kazanamamakla itham edip ayıplı-yacaklardır. O da, bunlar tarafından
ayıplanmamak için, çeşitli gayr-i meşru kazanç yollarına baş vurup helak
olacaktır..."[236]
Buharı ve Müslim
Enes'den rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"ilmin kaldırılması, cahilliğin yerleşmesi, içkinin açıkça içilmesi ve
zinanın zuhur etmesi, kıyametin yaklaşmış olduğunun alâmetlerinden
bazılarıdır..." [237]
Yine Buhari ve
Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivayetine göre, bir arabi gelip Hz. Peygamber'e:
"Kıyamet ne zaman kopacaktır?" diye sormuş. Peygamber'in (s.a.v.)
buna verdiği cevap da: "Emânet zâyî edildiği zaman, kıyametin kopmasını
bekle!" olmuştur. Arâbî, "Emânetin zayi edilmesi nedir?" demiş.
Peygan berimiz de: "iş ehil olmayanlara verildiği zaman, kıyameti bekle!"
buyurmuştur.
Buhari ve Müslim yine
Ebû Hüreyre'den rivayet ederler: Peygamber'e (s.a.v.): "Kıyametin ne
zaman kopacağını" sormuştu, Peygamber Efendimizin buna cevâbı ise:
"Kendisine kıyametin ne zaman kopacağı sorulan kişi, bunu soran kişiden
daha iyi biliyor olamaz! Fakat Ben» bunun bazı alâmetlerinden haber
verebilirim: Eğer cariyenin efendisini doğurduğunu görürsen, işte bu kıyamet
alâmetlerinden biridir. Yalınayak, kör ve konuşmasını bilmez çobanların
yeryüzüne mâlik olduklarım görürsen, keza sığır çobanlarının şehirlere inip
yüksek binalar yaptırmakta başkalarıyla yarıştıklarını görürsen, işte bunlar
da kıyamet alâmetlerinden bazılarıdır."[238]
Bezzâr Amr bin Avf'tan
nakleder. O da şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Kıyamet
kopmazdan önce aldatıcı (hayırsız ve kurak) yıllar olacak ve o günlerde
yalancılara inanılacak, doğrulara inanılmayacak... Hainlere güvenilecek de
emîn adamlara güvenilmeyecek, söz tamamen değersiz adamların eline
geçecek."
Taberanl Enes'ten
rivayet eder: "Resûlüllah Efendimiz buyurdu: "Fuhşun yayılması,
konuşmaların çok çirkinleşmesi, akraba ile ilişiğin kesilmesi, emîn kişinin
hâin ilân edilip hâin adama itimâd edilmesi de kıyamet alâmetlerindendir."
Tirmizl de yine
Enes'ten merfuân şöyle rivayet eder: "Allah'a yemin ederim ki, sizler
imamınızı öldürmedikçe kıyamet kopmaz! O gün, kılıçlarınızı çalıştıracaksınız
ve sizlere, içinizden en şerli olan vâris olacaktır."
Taberanl îbni
Mes'üd'dan rivayet ediyor. O şöyle diyor: Peygamber (s.a.v.) buyurdu:
"Oğlunun ana-babasına karşı Öfkeli olması, yağmurun yakıcı olması,
şerlilerin çoğalması, kişinin yakınlarına arka çevirip u-zaktakileri kendine
dost edinmesi, her kabilenin liderliğini münafıkların ele geçirmesi,
mescidlerdeki mihrablarm alabildiğine süslü yapılması, kalblerin ise harabe
bir şekilde bulunması, mü'min kişinin kendi kabilesi içinde en hor duruma
düşmesi, kadınların kadınlarla erkeklerin erkeklerle iktifa etmesi, gençlerin
iş başına geçmesi, kadınların söz sahibi olması, dünyanın en mâmur yerlerinin
harâb edilip en harabe yerlerinin de en bakımlı hale getirilmesi, içkilerin
alenen içilip şımarılması ve insanların aşın derecede eğlenceye kapılması gibi
haller de kıyamet alâmetlerindendir."
Taberarii Ebû Musa'dan
rivayet eder: Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu: "Zaman kısalıp yıllar ve mahsûller
azalmadıkça Allah'ın kitabı Kur'ân utanılacak bir şey sayılmadıkça, hâinler
emm, emîn olan kişiler de hâin sayılmadıkça asla kıyamet kopmayacaktır. Keza
yalancılar doğru, doğrular yalancı sayılmadıkça, savaşlar, haksızlıklar, hased
ve hırslar iyice artmadıkça; işler karışıp tersine gitmedikçe, hevâ ve hevese
uyulup zan ile hüküm verilmedikçe, ilim kaldırılıp cahillik yaygın bir hâl
almadıkça, yeryüzü kana bulanmadıkça da kıyamet kopmayacaktır." [239]
Yine Taberanî ve Hâkim
Ebû Zer tarikiyle Hz. Peygamber'in şöyle dediğini nakleder: "Zaman
kısaldığı, taylasan giyenlerin çoğaldığı, ticâret ve malın arttığı, mâl
sahiplerine zenginliği sebebiyle hürmet ve itibâr e-dildiği, ahş-verişte
hilelerin arttığı zaman; kıyamet yaklaşmış demektir. İşte böyle bir zamanda, kişinin
bir köpek yavrusu beslemesi, evlât beslemesinden kendisi için daha hayırlı
olacaktır. Böyle bir zamanda bir küçüğe acıyan, bir büyüğe saygı duyan da
kalmayacaktır!" [240]
Taberanî Enes'ten Hz.
Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Hilâî'in bir gün erken
görülmesi de kıyamet alâmetlerindendir! Herkes tarafından hilâl görüldüğü zaman
denilecektir ki: "Şimdi bu hilâl, tam iki günlüktür! Mescidlerin yol
edilmesi ve anîden ölümlerin çoğalması da kıyamet alâmetlerindendir!"
Bu hususla ilgili
Buhârî'nin Tarihindeki Talha bin Ebû Hadreften olan rivayeti de şöyledir:
"Kıyamet alâmetlerinden biri de, hilâî'in görüldüğünden bir gün evvel
görülmüş olduğunun iddia edilmesidir. Hilâl herkes tarafından görüldüğü zaman,
iki günlük olduğu iddia edilecektir. Halbuki o, iki günlük değil bir günlük
olacaktır." [241]
Ahmed, Bezzâr,
Taberanî ve sahihtir kaydiyle Hâkim, îbni Mes'ûd'dan rivayet ederler:
"Kişinin sâdece tanıdığına selâm vermesi, ticâretin 'çok yaygın hâle gelip
kişiye hanımının bu hususta yardımcı olması, akraba ile ilginin kesilmesi,
yalancı şahitliğin çoğalması, doğru şahitliğin çeşitli endişelerle gizlenmesi
ve kişi namaz kılmıyacağı halde mescide uğrayıp oradan geçmesi de kıyamet
alâmetlerindendir..."
Taberanî Abdurrakmân
el-Ensarî'den naklen şu hadisi rivayet eder; "Kıyamet alâmetlerinden
bazıları da şunlardır: Yağmurların çok yağması ve bitkilerin azalması,
okuyanların çoğalması, gerçekten bilgi edinenlerin ise azalması, emredenlerin
çoğalması, emîn insanların gerçekten çok azalması."
Ahmed'in Ebu Hüreyre'den
olan rivayeti de şöyledir: "Hicaz toprakları (Şam Ovası gibi), sulanan ve
yeşilliği bol olan bir yer haline gelmedikçe, kıyamet kopmaz! Bu maddi
bolluğun yanı sıra, emniyet ve asayiş de artar. Hattâ Irak'la Mekke arasında
yolculuk eden bir yolcunun yolunu kaybetme korkusu dışmda hiçbir korkusu
kalmaz." [242]
Ebû Yâlâ Ebû
Hüreyre'den şöyle nakleder: "Zaman iyice kısalmadan kıyamet kopmaz! O
derece ki, bir sene bir ay gibi olur. Bir ay bir hafta, bir hafta bir gün gibi
olur. Bir gün ise, bir ot alevinin yanıp geçi-verdiği gibi geçer gider."
Taberanî de Enes'ten
şu hadisi nakleder: "Eğer ümmetim, şu altı şeyi helal sayarsa mahvolup
gider: Birbiriyle lanetleşmeyi, içkiyi, ipekli giymeyi, çalgıcı çengicî kadın
tutup söyletmeyi, erkeğin erkekle, kadının da kadınla iktifa etmesini... İşte
ümmetim bunları helâl saydığı zaman, helak oldu demektir." [243]
îbn Mâce ve Beyhakî
Enes'ten rivayet ederler. Onun naklettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle
buyurmuştur:
"İnsanlar
mescidlerde birbirine karşı övünme yarışına girmedikçe kıyamet kopmaz!"
Yine İbn-i Mâce'nin
İbn-i Abbas'tan bir rivayeti var. Buna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Sizlerin Benden sonra mescidlerinizi, yahûdî ve hristiyanlann mâbedlerini
süsledikleri gibi süsleyeceğinizi görüyorum!"
(Yine îbn Mâce'nin
Ömer bin el-Hattâb'tan rivayetine göre Hz. Peygamber, bu husustaki hadislerin
birinde de şöyle buyurmuştur: "Hiç bir kavmin (ümmetin) ameli, onlar
mâbedlerini süslemeye kalkışmadıkça bozulmamıştır.) [244]
Hâkim, İbni Mes'ûd'dan
rivayet eder. O şöyle demiştir: "Kıyamet kopmazdan önce mîrâs malının bölüşülmesi ortadan kalkacak,
düşmandan alman ganimet sebebiyle de kimse sevinç duymaz olacak..." [245]
Ben bu hususta derim
ki: Bu rivayette verilen haberin ikinci şıkkı bizim zamanımızda gerçekleşmiş
durumdadır. Birinci şıkka âit de bazı belirtiler vardır. Zira zamammızdaki
devletin vezirleri (bakanları), mirasçılardan çoğunu mirastan mahrum
etmektedirler... (Suyûtî). [246]
Beyhakî ve sahihtir
kaydiyle Hâkim, îbn-i Mes'ûd'dan rivayet e-derler: Peygamber (s.a.v.) bir
hadîslerinde de şöyle buyurmuştur: "Kıyamet kopmazdan önce mescidler yol
edinilecek, kişi sadece tanıdığına selâm verir olacak, kadın kocasıyla beraber
ticâret yapacak, at ve kadın son derece azalacak, sonra bir çoğalma olacak. Bu
çokluk kıyamete kadar devam edecektir."[247]
Deylemî
Ebu'd-Derdâ'dan rivayet eder. O demiştir ki: Peygamber (s.a.v.) bir gün Harise
Oğullarına mensub adamın birine hitaben: "Sen Allah yolunda gazaya
gitmiyor musun?" dedi. O adam da: "Ey Allah'ın Resulü, elbette gitmek
isterim, fakat birkaç fidan dikmiştim, onlar kurur diye korkuyorum. Onlara
bakacak başka kimsem de yoktur" dedi. Peygamberimiz ise ona tekrar buyurdu
ki: "Senin Allah yolunda gaza etmen, o birkaç fidanına bakmandan daha
hayırlıdır!" Adam, Efendimiz'in bu sözü üzerine gazaya katıldı...
Dönüşünde de, çok güzel bir fidanlıkla karşılaştı..."[248]
îbni Âsâkîr, Hasan bin
Muhammed el-Alevî'den rivayet ediyor. O şöyle anlatıyor: "Ben, bir gün Kûfe'deki
Cuma Mescidinde idim. O sırada isyan hâlinde bulunan Karmatîler, tâ Hicaz'a
kadar gidip Mekke'yi işgal etmişler, Haceru'l-Esved'i de sökerek Kûfe'ye
getirmişlerdi. Kûfe'liler ise daha Önce bana da, Hz. Ali'nin Haceru'l-Esved'le
ilgili olarak şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
"Sanki ben, Ham
soyundan olup da el-Esvedü'd-Dendânî adındaki adamın, Hacer-i Esved'i şu
yedinci kemerden aşağıya doğru sarkıttığını görür gibi oluyorum!"
işte, Hz. Ali'nin bu
sözünün tecellisine ben şahid oldum. O adama o sıralarda "Rahme" diye
hitap ediyorlardı. Karmatiler Mescid'e girdikleri zaman, başlarındaki adam ona
hitaben: "Ey Rahme, haydi Hacer-i Esved'i al, Mescidin damına çık, oradan
aşağı sarkıt!" diye emir verdi. O da yani Esved-i Dendâni de onu alarak
Mescid'in damına çıktı, birinci kemere varıp durdu. Halk da merakla
bakışıyorlardı. Fakat sanki orada birisi onun elinden tutup da yediyormuş
gibiydi. O, oradan ikinci kemere geçti, buradan sarkıtacakmış gibi yaptı, sonra
üçüncü kemere geçti. Böylece tâ yedinci kemere kadar gidip Hacer-i Esved'i
oradan sarkıttı. Bunu benimle birlikte seyreden cemâat da hayretler içinde
kalmıştı. Zira onlar, bana da naklettikleri gibi, Hz. Ali'nin bunu daha önceden
bu şekilde haber verdiğini işitmişlerdi. Şimdi de aynen gözleriyle görmüş
oluyorlardı. Onlar hayretlerinin büyüklüğünden, "Allahü Ekber! " diyerek
tekbir getirdiler."
Ben derim ki:
"Ali (r.a.), böyle bir şeyi kendiliğinden haber vermiş olamaz. Muhakkak
bu, bunu Hz. Peygamberden duymuştur. Karmati-ler'in fitnesi ve Hacer-i Esved'i
yerinden söküp getirmeleri ise, hicretin 317. yılında olmuştu. (Suyûtî) [249]
[1] Necâşî, Habeşistan Kralı demektir ve o sıradaki kralın
adı, az sonraki rivayette açıklandığı gibi Ashama idi.
[2] Gâib üzerine cenaze namazının kılınmasını caiz
görenler, mezheblerine bu hadîsi delîl kabul etmişlerdir. Gerçekten bu hadîs
de, çok kuvvetli bir delîl ve hüccettir. Sahih olan da budur. Bunu caiz
görmeyenler ise, bazı teviller iieri sürmüşler ve bunun özel bir olay olduğunu
iddia etmişlerdir. Ayrıca demişlerdir ki: "O sırada Necâşî'nin namazını
kılacak kimseler orada bulunmadığı için Cebrâîl onun cenazesini kaldırıp
Peygamberimiz'e gösterdi, Peygamberimiz ve ashabı da onun namazını kıldılar
[3] Birkaç rivayette, Kul eûzü sûrelerinin bu sebeble
indirildiği söylenmektedir. Ebu Saîd el-Hudrî hadîsinde ise şöyle
denilmektedir: "Peygamberimiz, cinlerin şerrinden ve göz-değmesinden
Allah'a sığınırdı. Fakat bu iki sûre İndikten sonra, hep bunları okudu,
diğerlerini ise terk eyledi."'
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/193-194.
[4] Bazı âlimler bunu, Hülagü Fitnesinin çıkışıyla
yorumlarlar.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/194.
[5] Heysemi, bu münasebetle ümmetin fırkalara ayrılacağına
dair hadisi de zikretmiştir.
[6] Bu hususla ilgili rivayetlerin bazısında da şöyle
gelmiştir: "Bil ki iyilik; nefsin ve kalbin itmi'nân duyup iyice yatıştığı
şeydir. Kötülük ve günahkârlık ise, nefsi ve kalbi tırma lıyan ve insanı
huzursuz eden şeydir! Her ne kadar insanlar veya ben, sana bunun aksini
söylesek de bu yine böyledir! Kişi, kimden fetva veya haklılığına hüküm almış,
olursa olsun, aslında haksız olduğu zaman, nefsi (yâni ruhu) ve kalbi mutlaka
rahatsız ve huzursuz olacaktır, zira Allah İnsanların mayasına yaratılıştan
böyle bir duygu ve asaleti koymuş, insanları vicdan denilen bir duygu ile
şerefli ve keremli kılmıştır."
İlgili hadislerden
birinin meali de şöyledir: "Ne olduğunu sormak istediğin iyilik, güzel
ahlâktır! Kötülük İse, vicdanını tırmalıyan ve insanların öğrenmesini hoş
görmediğin şeydir."
Bİr şey sormaya gelen bir kimsenin, henüz konuşup mes'elesini sormadan
Peygam-berimiz'in ona haber vermesi ise; şüphesiz Allah'ın kendisini bu hususta
haberdâr etmesi ile olmaktadır.-
[7] O hutbede geçen hadîsi Peygamberimiz, başka bir
münâsebetle de şu şekilde irâd buyurmuştu: "Ben, yanımda bulunan bir
hayrı, asla sizlerden gizlemem ve sakınmam! Her kim afîf davranırsa, Allah da
onu afîf kılar. Her kim İstiğna gösterir istemekten sakınırsa, Allah da onu
zengin eyler! Her kim de gerçekten sabredecek olursa, Yüce Allah hiç bir kuluna
da sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir lütuf ve ihsanda bulunmuş da
değildir!."
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/194-197.
[8] Bunu bu şekilde Imâm-ı Ahmed de şu senedle rivayet
etmiştir: Ahmed dedi: Bize Vekî' hadis olarak söyledi, ona Süfyân Seleme'den, o
Ayyâd'dan, o babasından, o da ibn-i Mes'ûd'dan hadis olarak söylemiştir."
[9] Ömer durumu öğrenince, onlardan birine: "Benimle
bir daha konuşma!" demiştir.
[10] Mezkûr hadîsi, İbn-i Ebu Hatim, Ibn-İ Cerîrde rivayet
etmişlerdir.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/197-198.
[11] İntihar etmenin çok büyük günah olması sebebiyle,
Peygamberimiz onun namazını kılmamıştır. Onu buna lâyık görmemiştir. İntihar
edenlere çok şiddetli azâb olduğunu, diğer hadisleriyle de haber vermiştir
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/198.
[12] Ebu'd-Derdâ (daha önce de geçtiği gibi), ailesinin en
son müslüman olanıdır.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/199.
[13] Beyhakî'nin bu rivayeti, bazı yönleri itibariyle
münâkaşaya muhtaçtır. Eğer rivayetin sıhhati sabit olursa, bu takdirde herhangi
bir tereddüde mahal olmadığı da aşikârdır.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/199.
[14] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/199-200.
[15] Bu haber rivayet bakımından mürsel de olsa, mânâsı
itibariyle sahihtir. Bunu tashih ve te'yîd eden sahih hadisler de vardır.
Nitekim bu hadislerin birinde: "Oruçlu olduğu halde yalanı ve onunla ameli
bırakmıyanın, aç-susuz kalmasına Allah'ın ihtiyâcı yoktur" bu-yurulmuştur.
Birinde de: "Gıybet orucu ifsâd eder" denilmiştir. Zira oruç;
mücerred yemeyi-içmeyi bırakmaktan ibaret değildir. Belki bu suretle
günahlardan sakınmak, Allah'tan İttikâ etmektir.
[16] Hadisçiierden bazıları, bu gibi zayıf hadîsleri
rivayet etmeyi tergîb ve terhîb bakımından caiz sayarlar. Doğrusu ise, sahîh
olmayan bir şeyi, Resûlullah'a karşı isnâd etmekten sakınmaktır. Tergîb ve
terhîb için, sahîh hadisler, yeter de artar bile.
[17] Sahih hadîsde şöyle gelmiştir: "Âişe, Hafsa'ya
İşaretle: "Bunun boyu ne kadar kısa!" dedi. Peygamberimiz de
kendisine: "Ey Âişe, öyle bir kelime söyledin ki, eğer bu kelime denizin
suyuna karışsaydı, bütün denizi boyardı!" buyurdu.
[18] Osman bin Affân, Ceyşü'l-Usret'i kendi malından techîz
edip donattığı zaman da, Hz. Peygamberin böylesine müstesna hayırduasına
mazharolmuştu. Sevgili Peygamberimiz onun için: "Allah'ım, Sen Osman'dan
razı ol, çünkü ben ondan razıyım I" buyurmuştu. Keza Rûme Kuyusunu satın
aiıp müslümanlar için vakfettiği zaman da, buna mazhar olmuştur. Osman
(r.a.)'in eserleri, mihnetleri, faziletleri, saymakla bitmeyecek kadar çoktur
ve bunları bizim burada saymamıza da ihtiyâç yoktur
[19] Bunun benzeri bir mucize de Tebük Savaşı sırasında
vukua gelmiştir. Tâ u-zaklarda seraptan çıkmakta olan biri görülmüştü de
Peygamberimiz: "Bu gelen, Ebu Zerr olsun!" buyurmuş, gerçekten gelen
de o olmuştu. Keza, Ebu Hayseme'nin gelişi sırasında da benzeri bir mucize
vukua gelmiştir ve bunun benzeri Gaybî İhbar kabilinden çok mucizeler meydana
gelmiştir.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/200-202.
[20] Şüphesiz Ebu Bekir, cennetlik olmakla müjdelenen on
bahtiyardan biridir. Kendisi için çeşitli münâsebetlerle pekçok müjdeler vâkî
olmuştur. O, bu ümmetin el-Sıddîk'ıdır, Peygamberden sonra en faziletli
şahsiyetidir. Resûlullah Efendimizin hicrette refîki, Gâr'da yoldaşıdır.
Efendimiz'İn sağlığında veziri, vefatından sonra da halîfesidir.
[21] Sa'd, Uhud'da Efendimiz1! cansiperane savunmuştur.
Efendimiz ona okları veriyor ve: "At yâ Sa'd, anam-babam sana feda
olsun!" Duyuruyordu. O gelirken de: "Bu gelen benim dayımdır, kimin
böyle dayısı vardır?" buyururdu. Sa'd, fitnelerin hiç birine katılmamış,
hilâfet etrafındaki çekişmelerin hepsinden uzak durmuştur. Kendisini tenkîd
eden oğluna da: "Allah; takva, kanaat ve ihlas sahibi kulunu gerçekten
sever!" cevabını vermiştir.
[22] Şüphesiz bu dört zât ki bunlar, cihâr-ı yâr-i güzîn
efendilerimizdir, bu ümmetin en hayırlı şahsiyetleridir. Âdet ve sünnetlerine
uymakla me'mûr bulunduğumuz huiefâ-i râşidîn hazerâtıdır.
[23] Hz. Aişe validemiz, bu sözüyle, "Allah'ın sana
bildirdiği bir şeyi, başkaları senden nasıl saklıyabilirler?" demek
istemiştir. Yoksa Peygamberimiz, kendiliğinden gaybı asla bilemez.
[24] Rivayet olunur ki: Ömer Peygamberi m İz" i böyle
öfkeli görünce ürpermiş ve: "Ey Allah'ın Resulü, bizler rab olarak
Allah'tan, din olarak islâmdan, elçi olarak da Muham-med'den razıyız"
demiştir.
[25] Fîrûz ed-Deylemî, vaktiyle İran kralının Yemen'e
gönderdiği İranlılardandır. Yemen'den Peygamberimizi temsilci olarak gelmiş,
Peygamberimizden hadîsler rivayet etmiştir. Osman'ın halifeliği zamanında vefat
etmiştir
[26] Müezzine icabet etmek, şüphesiz tergîb edilmiş
sünnetlerdendir. Fakat bunu yanlış anlamamak lâzımdır. Yâni adamın bu sayede
cennetlik oluşu; sırf müezzine icabeti sebebiyle değildir. Müezzine bu şekilde
icabet öden kişi, o vaktin namazını kılmamış olsa, veya farzları ihmâl, kebâiri
irtikâb odiyor bulunsa; bu takdirde dahî müezzine icabeti kâfidir denilebilir
mi? Bahsi geçen adam, kuvvetle muhtemeldir ki, ezana olan saygı ve sevgisi sebebiyle
ölümünden önce bir güzel tevbe etmiş, Ölürken de ezandaki şehâdetİ söyleyerek
ölmüştür ve bu yüzden cenneti kazanmıştır. Bizim bu sözümüz, bu rivayetin
sıhhati halindedir. Aksi halde, amellerin faziletlerine dâir rivayetlerin pek
çoğunun zayıf olduğu bilinen hususlardandır. Hele zayıf bir habere güvenip
dayanmak ve bu yüzden aldanmak, hiç de isabetli bir hareket olamaz. (Muhakkik,
"pek çoğu" derken, elbette bütün hadisleri kasdetm et mektedir.)
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/203-205.
[27] Bunun İçin Huzeyfe, vukua gelecek büyük olaylar ve
fitneler bakımından ashabın en bilgili olanı idi. Ömer (r.a.) kendisine:
"Deniz dalgalan gibi dalgalanacak fitneden sorduğu zaman, o bu hususta
Ömer'e bilgi vermiş ve: "Bu fitne ile senin aranda bir kapı var, bu kapı
yakında kırılacaktır" demiştir. Ömer: "Kapı, açılmayıp da bir de
kırılacak mı?" demiş, Huzeyfe de: "Evet kırılacak" demişti.
Fitneye sed çeken bu kapı, bizzat Ömer idi. Onun vefatından sonra bu ümmete her
taraftan fitneler girmeye başlamıştır.
[28] Her şeyi haber verdi" derken râvî; büyük
fitneler, savaşlar, fetihler ve benzeri olayları kasdetm ektedir. Yoksa
küçük-büyük her şeyi haber verdi mânâsında değildir. Keşke haber verilen o
büyük olayları, ashabdan biri yazıya almış olsaydı da bizler, bu sayede bu
olaylara vukuundan önce muttali' bulunsaydık
[29] Adamın
biri Abdullah bin
Selâm'a, "Peygamberiniz sizlere,
nasıl taharetleneceğinizi dahî
haber mi verdi?" diye sormuş. O da: "Evet, abdest bozarken kıbleye
karşı dönmememizi, istincâyı üçten aşağı yapmamamızı, gübre veya kemikle
istinca etmememizi bizlere emretmiştir" karşılığını vermiştir.
[30] Peygamberimiz'in
bu kelâmı, Sevbân
Haclîsindeki sözleri gibidir ki,
o hadîslerinde de şöyle buyurmuştur: "Allah benim için yeryüzünü
dürüp göstermiştir. Ben de bu sayede yeryüzünün doğusunu da, batısını da
gördüm! Bana gerçekten Cebrâîl, bu bana gösterilen yerlere kadar ümmetimin
mülkünün ulaşacağını haber verip müjdelemiştir."
[31] Buharı ve Müslim'in rivayetinde: "Ben, bundan
önce bana gösterilmemiş olan şeyleri, şu makamda gördüm! Bana bu makamda,
cennet ve cehennem dahî gösterilmiştir" buyurulmuştur
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/206-207.
[32] Bu hadîsin aslında denilmiştir ki: "Peygamber
(s.a.v.) Ebu Ubeydetü'bnü'l-Cerrâh'ı, Bahreyn'de toplanan cizyeyi getirmesi
için göndermişti. Ebu Ubeyde Bahreyn'den bu malı getirdi. Ansarda bunu işitti.
Sabah namazını Peygamber (s.a.v.) ile birlikte kıldıktan sonra, O'nun önüne
dikildiler. Peygamberimiz kendilerine tebessüm ederek: "Öyle zannediyorum
ki sizler, Ebu Ubeyde'nın getirdiği malı duydunuz!" buyurdu. Onlar da:
"Evet" dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: "Sizi sevindiren
malın gelmiş olduğunu size müjde edebilirim, sizler bununla sevininiz! Fakat
şunu da söylerim ki: Vallahi ben sizler hakkında fakirlikten korkmamaktayım!
Benim sizler hakkındaki korkum, dünyâ nimetlerinin üzerinize bolca gelmesi,
sizden evvelkilere gelip onları helak etmesi gibi, sizleri de rağbet ve
rekabete düşürerek helak etmemesidir!" buyurdu.
[33] Gerçekten bu sahîh hadîsleriyle Peygamber'in (s.a.v.)
haber verdiği şeyler, aynen haber verdikleri gibi çıkmıştır. Dünya nimetleri
bollaştıkça bollaşmış, genişledikçe genişlemiştir. Daha fazla dünyevî
genişlikler elde etmek için rağbet ve rekabetler de arttıkça artmıştır.
Dolayısıyla insanlar, çeşit çeşit yemekler yemişler, renk renk elbiseler
giymişler, evlerinin duvarlarını Kabe'yi süslercesine süslemişlerdir. Derken
arkasından daha büyük imkânlar elde etmek, daha yüksek refah seviyelerine
ulaşmak arzulan şahlanmış; bunun arkasından da kızgınlıklar, düşmanlıklar,
ayrılık ve fitneler zuhur etmiş, Ümmet-i Merhûme-i Muhammed parça parça
olmuştur.
[34] Hatta kadınların bile altın ile süslenmelerinin hoş
olmadığı konusunda bazı hadîs-i şerifler vârîd olmuştur
[35] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/207-209.
[36] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/209-210.
[37] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/210.
[38] Haberde geçen, Imvas vebası, Filistin ovasındaki bir
kasabada vukua gelmiş, tam yirmi beş bin can almıştır. Ebu Ubeyde, Mu'az bin
Cebel ve Yezîd bin Ebu Süfyân gibi zatlar da bu veba sırasında kara toprağın
altına girmişlerdir.
Olayı anlatan Avf bin
Mâlik el-Eşcâi ise, Huneyn gününde müslüman oldu ve bu savaşa katıldı.
Mekke'nin fethi gününde ise, Eşca'iıların sancaktarı idi. Ebu Bekr'in hilâfeti
sırasında Şam'a gitti, oradan Humus'a geçti. Abdül-Melik'İn hilâfeti zamanına
kadar yaşadı ve yetmişüç hicret yılında vefat etti.
Muaz'ın haber verdiği hususlara gelince. Minber üzerindeki
lânetleşmeler, Muavi-ye'nın ve ondan sonraki Ümeyye oğulları halifelerinin
zamanında tahakkuk etmiştir. Zira bunların hatîbleri, Ali (r.a.) ve onun ehli
beytine minberlerde lanet ederlerdi, Keza malın yalan üzerine verilmesi de
böylece tahakkuk etmiştir. Zira Emevîlerin hatîb ve şairleri, Emevî valilerinin
zulüm ve cefalarını övdükleri nisbette, dünya malına gark olurlardı.
Düşmanlarını kötülemeleri nisbetinde beyt'ül-mal'den bahşişlere mazhar
kılınırlardı. Haksız yere kan dökülmesine gelince... Şüphesiz bu da Emevîler
zamanında çıkmıştır. Onlar, suçsuz ve bîgühah insanları öldürmekte çok ileri
gitmişlerdir. Sırf Haccac-ı Zalim'in emriyle yüzyirmi bin kadar insan
katledilmiştir. O Öldüğü zamanda, hapishaneler, ağzına kadar suçsuz insanlarla
dolu İdi.
[39] Beytü'l-Makdis, yeryüzündeki üç mübarek mescidden
biridir ve bu üç mescide sırf ziyaret ve ibâdet için gitmek de lâyıktır. Bu üç
mescidin diğer ikisi ise: Mescidü'l-Harâm ile Mescidü'r-Resûl'dür. Medîne-i
Münevvere'deki Mescid-ı Nebî'de kılınan bir namaz ise, beş-yüz namaza bedeldir.
Bu hususta da hadîs vârid olmuştur.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/211-212.
[40] Peygamberimizin, bu yerleri fethinden önce İhrama
girilecek yerler olarak tâyîn buyurması; şüphe yoktur ki hem bunların fethini
müjdelemesi, hem de O'nun mûcizesidir.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/212-213.
[41] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/213-214..
[42] Bu hadîsle haber verilenlerin Haricîler olduğu
tevcîhini pek yerinde bulmuyorum. Zira Haricîler, islâm taifelerinden biri
sayılır. Hadisten zahir olan ise; müslümanların, müslü-manlardarı olmayan bir
kavimle savaş yapacağıdır. Nitekim bazı rivayetlerde ismen: "Sizler,
Türk-kavminden sayılan Tatar-topluluğu ile de savaşta bulunacaksınız!"
buyurulmuştur. Bu da gösjermektedir ki, yukarıdaki hadîsi, Haricîlere
hamlederek tefsirde bulunmak isabetli değildir
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/214.
[43] Gerçekten Allah, Peygamberi'nin bu va'dini yerine
getirmiş, müslümanlar Velîd bin Abdü'l-Melik zamanında Muhammed bin Kasım
kumandasında Hind ülkesinde gazalarda bulunmuşlar; Sind diyarını fethederek
islâm havzasına katmışlardır. Hattâ o sırada müslümanlar, Himalaya dağlarının
alt tarafındaki Meltân denilen yere kadar ulaşmışlardır
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/214.
[44] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/215.
[45] Dünyevî nîmetler ve refah seviyesi o kadar artacak ki,
insanlar sofralarına ko nulan çeşit çeşit yemekler karşısında bir nevî sarhoş
olup, en mühim sünnetlerden biri olan besmeleyi unutacaklar. Bol boi nimetler
yiyecekler, bu nîmetleri veren Allah'ın adını anmı-yacaklar -
[46] Bu hadîsin râvîleri arasında Mûsâ bin Ubeyde el-Rabzî
de bulunmaktadır ve bu râvî zayıftır.
[47] Arab yarımadası'nın tamâmını feth etmekten murâd, Ebu
Bekr'in hilâfeti zamanında irtidâd eden Arab kabîleleriyle yapılan savaşlar
olabilir. Bunların kimi dîninden dönmüş, kimi de zekât vermemek İçin isyan
etmişlerdir. Halîfe Ebu Bekr de, büyük îmânı ve dirayeti ile, bütün bu fitne
ateşlerini söndürmüştü. Müslümanların, ahir zamanda Deccali öldürmeleri ise,
bilindiği gibi Hz. isâ (a.s.) ile birlikte olacaktır.
[48] Burada, bu mürsel hadisle işareten, fakat bundan
önceki dört hadîs-i şerîfle de sarahaten ve bazılarında ise yemîn ile
te'kîden,Fâris (İran) ve Rum'un fethedileceği bildirilmiş, bildirildiği gibi
de tahakkuk etmiştir. Bu en son hadîsin mürsel olduğunu bildiren müellifimiz
Imâm-ı Süyûtî hazretleri, istanbul'un fethine dâir o meşhur hadîsi ise
zikretmemiştir. Halbuki o, bu rivayeti el-Câmius-Sağîr adındaki meşhur hadis
kitabına almıştır. Şimdi bu rivayeti oradan aynen yazalım, hakkında kısaca
bilgi verelim:
"Kostantİniye
mutlaka fetholunacaktır! Onun kumandanı ne güzel kumandan, askeri de ne güzel
askerdir!" (El-Câmius-Sağîr, 2/104).
Müellifimiz bunu bu
şekilde burada rivayet etmiş, ayrıca bu rivayetin sahih olduğunu
işaretlemiştir. Bunun şerhi Feyzu'l-Kadir'de de: "Hafız Zehebî"nin
bunun sahih olduğunu kabul ve ikrar ettiği" kaydedilmiştir. (Bakınız,
Feyzu'l-Kadîr, 5/262 - Beyrut, 1357). (M.)
Celaleddin es-Suyuti,
Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/215-216.
[49] Bu Kisrâ'dan maksat, Peygamberimiz'in sağlığındakİ
İran Kralıdır. Peygamberimiz ona, Abdullah bin Huzâfe ile mektubunu göndermiş
ve kendisini islâm'a davet etmişti. O ise, Peygamberimiz'in mektubunu yırtmış,
elçisini de öldürmüştü. Peygamberimiz de onun hakkında bedduada bulunmuştu
[50] Sürâka bin Mâlik, Müdlic'lidir. Hicret günü
Peygamberimiz'in peşine düşerek O'nu yakalamak istemişti. Fakat buna muvaffak
olamadı. Atının ayakları kuma saplanınca bundan vazgeçti. Sürâka, Mekke'nin
fethi gününde müslüman olmuştur
[51] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/217-218.
[52] Sevbân Hadîsinde: "Benden sonra otuz yalancı
gelir, hepsinin İddiası, peygamberlik iddiasıdır. Halbuki benden sonra
peygamber yoktur. Ben, peygamberlerin en so-nuncusuyum1" buyurulmuştur.
[53] Diğer bir hadiste: "Bu ümmetin helaki, Kureyşten
bazı gençlerin elinde olacaktır" buyurulmuştur. Bu yüzden Ebu Hüreyre (r.a.),
ellinci yılı görmekten Allah'a sığınırdı. Bu ise, Yezîd bin Muâviye'nin iş
başına geçtiği yıldır. Aynı zamanda Ebu Hüreyre, gençlerin iş başına
geçmesinden de Allah'a sığınırdı ve bu maksatla derdi ki: "Ben,
Peygamberden (s.a.v.) iki çeşit ilim öğrendim. Bunlardan birini herkese yaydım.
Diğerini ise mecburen gizli tutuyorum. Şayet bunu da açıklamış olsam,
(Kureyş'ten bazı gençler, durumları anlaşılacak diye) muhakkak başımı
keserlerdi!"
[54] Imâm-ı Şafiî (r.a.), bu sözünde bir gerçeği dile
getirmiştir. Zira Ebu Bekr (r.a.), kısa süren halifeliği müddetinde öylesine
büyük işler başarmıştır ki, bunlar onun şahsen ne kadar büyük bir kahraman
olduğuna, ne büyük ve mükemmel bir sıddîkıyete sahib bulunduğuna birer
tanıktır. Üsâme Ordusunu hedefine yollaması, dinden irtidâd edenlerle savaşması,
zekât vermek İstemiyenleri dize getirmesi, Fâris'in fethini tamamlamak üzere
islâm ordusunu techîz edip hedefine yollaması gibi icrââtı, hep buna delâlet
eden tarihî belgelerdir
[55] Bu hadîs, Ebu Bekr'in hilâfetine bir diğer işaret
olmakla beraber, O'nu, Ömer'i ve Ebu Ubeyde'yi İtham eden Şîîlere de açık bir
red ve cevabtır.
[56] Bunun içindir ki Osman (r.a.), hasımları istifasını
istedikleri zaman istifa etmeyi reddetmiş, muhasara altında kalmanın
sıkıntılarına sabr etmiştir. Sonunda Kur'ân okumakta iken evinde şehîd
düşmüştür
[57] Ömer'in veya Osman'ın halifeliğini açıkça ifâde eden
rivayetlerden herhangi birinin sahihliği üzerinde, gerçekten ciddi bir şüphemiz
vardır. Nitekim bir rivayette, sâdece Ebu Bekr'e işaret edilmiştir: "Bir
haceti için Peygamberimiz'e gelen bir kadına Efendimiz; "Bir hacetin
olduğunda hiç çekinmeden bana gel" buyurdu. Kadın: "Geldiğimde Seni
bulamaz-sam?" dedi. Peygamberimiz de: "Bu takdirde Ebu Bekr'e mürâcât
et!" buyurdu. Kanâatimizce sahih olan bu hususta sahih olan; bu ve bu
mealdeki hadislerdir.
[58] Bazı rivayetlerde şöyle gelmiştir: "Peygamberimiz
Ali'ye dedi: Kılıçla başına vurulduğu zaman, senin halin nicedir? Başından akan
kanlar, şuraya (sakalına) kadar akacaktır." Bu sebeble Ali (r.a.),
askerinin kendine karşı isyanını gördüğü her defasında: "Keşke beni
öldürecek olan en şakî adam, içlerinden çıksa da bu iş bitse!" derdi.
[59] Hadiste geçen "Meks" devlet yardımcılarının,
bir malın satımı veya şehre idhâli sırasında muayyen eşyadan aldıkları muayyen
vergilerdir.
[60] Bu hadîsin haber verdiği şeyler, Emevî halîfelerinin
zamanında aynen zuhur etmiştir. Meselâ Velîd bin Yezîd, tamamen ayyaş ve
sefihin biri idi. Gece-gündüz İçer, vaktini oyun ve eğlencelerle geçirirdi.
Bunun babası Yezîd bin Abdü'l-Melİk de böyleydi. Işi-gücü, oyun ve eğlence idi.
Abbasi halîfelerinin pek çoğunda, Özellikle son Abbasi halîfelerinde de hal bu
merkezde idi.
[61] Malûm Ali (r.a.), Peygamberimiz'den otuz sene sonra
vefat etti.
[62] Böylece o, halîfelik mertebesinden sonraki mertebeye rızasını
gösterdi.
[63] Zira o, hu!efâ-i râşidînin beşincisidir ve adaletli
ikinci Ömer'dir.
[64] Beyhakfnin bu te'vîli, hadîsin lafzına uygun olmasa
gerek. Zira kıyamet denilince ilk akla gelen bir nesil değil, kıyamet günüdür.
İhtimaldir ki bu; kıyamet gününün yaklaştığı zamanlarda Arz-ı Mukaddese'de
(Filistin'de) kurulacak olan hilâfete ve ondan sonraki görülecek olan
depremlere ve dertlere İşarettir ki o günlerde Deccâl de zuhur etmiş olacak ve
müslümanlar, Hz. Isâ ile birleşerek en büyük şerrin kaynağı Deccâl'i
öldüreceklerdir
[65] Zira Osman'ın şehîd edilmesinden sonra Ali'ye bîat
edildi, o da Ceme! Vak'ası ve Haricîler fitnesi ile uğraşıp bir daha medîne'ye
dönemedi. Hilâfet merkezi olarak Kûfe'yi seçmek zorunda kaldı.
[66] Muâviye'nin Ali'ye karşı çıkmasına cesaret veren bu
olmamıştır. Şam valiliği ona yeterdi. Fakat Ali J^endisini bu valilikten
azledince onunla mücâdele ve muhâsamaya girişmiştir. Sonunda da hükümdar
olmuştur.
[67] Peygamberimizin bu hadislerinde; "...Fakat onda
hatâlar bulunur" sözünü üç defa tekrarlaması; ondaki hatâların çokluğu
sebebiyledir. Denilebilir ki: Muâviye'nin en şiddetli hataları; minberlerde
Ali'ye lanet ettirmesi ile, oğlu Yezîd'İ velîahd tâyin etmesidir
[68] Süreyya yıldızların sayısı kesin olarak belli değil
ki, Abbasî halîfelerinin saytsı bununla bilinmiş olsun! "İkisi fitne
zamanında" denilmiş olmasına gelince: Bununla murâd; Me'mûn ile Mûtasım
olabilir. Zira "Kur'ân mahlûktur!" iddiasını kendisine şiar edinen
büyük fitne, bunların zamanında alevlenip şiddet kazanmıştır. Bu yüzden ehl-İ
sünnetin pek çok âlimine İşkenceler edilmiş, Ahmed bin Nasr ve Muhammed bin Nûh
gibi âlimler katledilmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel'İn büyük mihneti, şiddetli
bir şekilde dövülmesi de bu zamana rastlamaktadır.
[69] Bu rivayette geçen hazîneden maksadın Kabe olduğu
söylenmiştir. Burada savaşa tutuşanlardan maksat da; Abdullah bin Zübeyr ile
Yezîd'in askeri, sonra Abdü'l-Melik'in askerinin Abdullah bin Zübeyr ile olan
savaşı olabileceği gibi; Ümeyye Oğullarından Mervân el-Hımâr ile Horasanlılar
arasında çıkan savaşlar da olabilir ki, bize göre bu daha uygundur
[70] Eğer bu hadîs sahih ise; Türklerden sayılan
Tatar'ların zuhuruna işarettir. Malum ya bunlar, 656 hicret yılında çıkıp islâm
ülkelerini çiğneyip geçmiş, tâ Bağdad'ı işgal etmişler. Halîfe Mutasım'ı, ulemâ
ve vüzerâsını kılıçtan geçirmişlerdir. Sonra Ayn-i Câlût'ta Allah'ın İzniyle
Mısırlı müslüman askerlerin karşısında hezimete uğramışlardır.
[71] Bu haber, aynen Tatar Türklerine uygun düşmekte,
onların Irak'ı ve Bağdad'ı işgallerini haber vermektedir.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/218-226.
[72] Gerçekten Ömer (r.a.), övülecek ve herkese örnek
olacak bir şekilde yaşadı ve Mugîra'nın kölesi Fîrûz tarafından şehîd ediidi.
Fîrûz, sabah namazanı kıldırmakta olan halîfeye üç darbe indirdi ve bununla
islâmı yaralamış oldu. Allah'ın laneti onun üzerine olsun! Ömer şöyle derdi:
"Allah'ım, benim katlimi, senin için bir defa olsun secde etmiş bulunan
bir müslümanın elinde kılma! O secdesiyle Senin huzurunda yarın, kendisini
müdâfâya kalkışır."
[73] İki şehîdler, Ömer ve Osman'dır. Diyebilirsin ki:
Peygamberimiz de Hayber'de verilen zehrin te'siriyle şehid olarak ölmüştür. Ebu
Bekir de zehirlenerek şehîd edilmiştir.
[74] Bu, Sahîhler"in rivayet ettiği Erîs Kuyusu'yla ilgili
hadistir
[75] Ömer'in ölümü, gerçekten islâm için pek büyük bir
musîbettir. Fakat bizim bu veya herhangi bir hususta aşırı gidip de: "Bu
yüzden güneş tutuldu" dememiz caiz olmaz. Zira sevgili ve şanlı
Peygamberimiz: "Gerçekten Güneş ve Ay, Allah'ın âyetlerinden iki âyettir.
Herhangi bir kimsenin ölümü veya doğumu için as!â tutulmazlar!" Bize
düşen, bu gibi yüce hakikatlerin ışığında, aşırılıktan sakınmaktır.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/226-227.
[76] Hadisde haber verildiği gibi, Osman (r.a.)'in, ömrünün
sonunda büyük bir sı-kıntıya mübtelâ olduğu malumdur. Nihayet evini muhasaraya
alanlar tarafından sonunda şehîd de edilmiştir.
[77] Yâni Saîd bin el-Müseyyeb bunu bu şekilde anlamıştır
[78] Bu hadîsin bazı kısımları, bundan önceki Buharî ve
Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri sahih hadîse uymaktadır. Fakat
"halifelikle müjdele" tâbiri uymamaktadır. Zira Sahîhayn'in
rivayetinde bu fazlalık yoktur ve bunun sahih olduğunda, ciddî şüphemiz vardır.
Zira Peygamberimiz kendisinden sonraki halîfeyi ismen açıklamamıştır. Muhacirin
ve Ansârın bu husustaki ihtilâfları da bunun için vukua gelmiştir. Aksi haide
ihtilafa düşmezlerdi. Evet Efendimiz; Ebu Bekir için bir vasiyet yazmak istedi
fakat yazmadı, sâdece buna işarette bulunmakla iktifa eyledi
[79] Bilinmektedir ki, Osman'ın katilleri
cezalandırılmamıştır. Zira Ali (r.a.), kendisine bîattan sonra fitnenin
yatışmasını, ayaklanarak Medîne'ye gelmiş bulunan isyancıların Medine'den
dağılmalarını beklemekte idi. Fakat bu sırada acele edip Şam valisi Muâviye'yi
azletti. Muâviye de, Osman'ın katilleri kendisine teslîm edilmedikçe bîat
etmemekte direndi. Zira Muâviye, Osman'ın valîsİ ve bu sıfatla kanının davacısı
idi. İşte Ali ile Muâviye arasındaki çekişme, bu noktadan kaynaklanmıştır
[80] Evet, Ensâr bu sırada halîfe Osman'a gelip yardımcı
olmayı iki defa teklifte bulundular. Fakat Osman, bunu kabul etmedi. Ali ve
bazı arkadaşları da bu şekilde yardım için müracaat ettiler, Osman bunu da
kabul etmedi. O şöyle diyordu: "Allah aşkına beni dinleyiniz! Bana bîat
etmiş bulunan herkesin, kılıcını kınına koymasını emrediyorum!"
Bu hadîsi Tirmizî de Ebu Sehle'den rivayet etmiştir. Ancak Tirmizî'nin
rivâyetindeki metinde: "Muhasara gününde Osman bana dedi ki"
şeklindedir.
[81] Bu hadîsi Tirmizî de: "Onlar çıkarmadıkça
çıkarma" kaydıyla rivayet eder
[82] Birincisinden murâd, Peygamberim iz'in vefatı üzerine
vukua gelen küfür ve ir-tidâdtan kurtulmak olabilir, ikincisi: Hz. Osman'ın
katline ortak olmamaya işarettir. Üçüncüsü ise, bütün fitnelerin en büyüğü
olduğu bildirilen Deccal fitnesidir ve bundan necat bulmaktır
[83] Bunu Tirmizî, Ebu'l-Eş'as el-San'ânFden rivayet eder.
O şöyle demiştir: Şam'da hatîbler kalkıp konuştular. Orada Peygamberimizin
ashabı da vardı. En sonunda Mürre bin Ka'b denilen zât kalkıp şöyle konuştu:
"Eğer ben, bu hususta Peygamberimizden bir hadis duymamış olsaydım, kalkıp
konuşmazdım. Peygamberimiz bir gün fitnelerden bahsedip onların yakında
çıkacağını bildirdi. Oradan başı örtülü bir adam geçti. Efendimiz o adama
işaretle: "Bu, o gün hidâyet üzere bulunacaktır" buyurdu. Ben de
kalkıp o adamı takîb ettim ve onun Osman olduğunu gördüm ve onun yüzünü Hz.
Peygamber'e doğru çevirdim de: "Bu mu?" diye sordum. Peygamberimiz
de: "Evet" buyurdu
[84] İbn-i Kuteybe el-Meârİf'te Osman birtAffân'ın katli
ile iigilİ olarak el-Mearif'te der ki: "Mısır'dan kalkıp gelenlerden bir
bölüğün başında Muhammed bin Ebî Huzeyfe, bir bölüğün başında Kinâne bin Bişr,
bir bölüğün başında da İbnü Udeys el-Belevî vardı. Basra'dan kalkıp gelenlerden
Hakîm bin Cebele, Sedûs bin Ubeys ve Kûfeli bir grub insan vardı. Bunlardan da
el-Eşter bin Haris el-Nihaî başta geliyordu. Bunlar şikayetlerini dile
getirdiler. Osman da cevablarmı verdi ve kendilerini İkna eyledi. Sonra dönüp
Mısır'a giderlerken yolda Osman tarafından gönderilmiş bir mektub buldular.
Osman'ın mührünü taşıyan bu mektub-da, Mısır valisine hitaben: "Bu adamlar
Mısır'a döndüklerinde, hepsinin başını vur!" diye emredilmekte idi.
Mısırlılar, ele geçirdikleri bu mektubu alarak geri döndüler ve Hz. Osman'a
mürâcât edip: "Bizim ölümümüze ferman etmişsin!" dediler. Osman,
bundan naberi olmadığına yemin etti. Mısırlılar da: "Bu senin için çok
ağır bir iştir! Senin haberin olmadan senin mührün alınıp bir emir onunla
mühürlenebiliyorsa, doğrusu bu takdirde senin istifa etmen gerekir! O halde,
hilâfet makamını terket!" dediler. Osman bunu kabul etmedi. Kapısını kilitleyip
yirmi günden fazla muhasarada kaldı. Onlarla savaşmadı, savaşılmasına da izin
vermedi. Yurdunda böylece muhasarada iken, Ensârdan Hezem Oğullarının evi
tarafından girdiler ve buradan onun evine geçtiler. Neyyâr bin Ayyâd elindeki
makası halîfenin yüzüne vurdu. Yüzü kanlar içinde kalıp okumakta olduğu
Mushaf-ı Şerîf'in üzerine aktı. Sonra Muhammed bin Ebî Bekr onun sakalına
yapıştı. Osman: "Sakalımı bırak!" dedi. Otuz beşinci hicret yılının
Zilhiccesinde şehîd edildi."
[85] Yâni Osman susuz olarak yatıp uyudu. Uykusunda Hz.
Peygamber gelip kendisine su İçirdi de susuzluğu geçti. Yoksa uyanıkken Hz.
Peygamber yanına geldi ve ona bizzat su içirdi mânâsında değildir.
[86] el-Meârif'te der ki: Osman, geceleyin el-Bekîa (Medine
Kabristanına) defnedildi. Cenaze namazını Cübeyr bin Mut'ım kıldırdı ve
Huşşukevkeb denilen yere defnedilip kabri gizlendi."
[87] EI-Meârif'te şöyle denilmiştir: "Ali (r.a.), sonunda
kendisi öldürülünceye kadar hep savaştı durdu. Harplerden başını alıp da hacca
dahi gidemedi. Kırkıncı hicret yılının Ramazan ayında, Ramazan'ın on yedinci
Cuma gününün gecesinde şehîd edildi. Beş seneden üç ay eksik halifelik yaptı.
Vakıdî'ye göre, "geceleyin defnedilip kabri gizlenmiştir."
(Ebu'l-Yekzân ise şöyle der: "O'nun cenaze namazını Hasan kıldırdı. Küfe
mescidinin yakınında hükümet sarayındaki bir yere defnedildi.)
[88] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/227-232.
[89] Görünen odur ki, bu hadîs, hicretten önce Mekke'de
irâd edilmiştir. Bu hususta Uhud'da irâd edilmiş bulunan hadîsten başkadır.
Gerçekten de bu mübarek zâtlar, ilgili hadîsin haber verdiği gibi hep şehîd
olarak vefat etmişlerdir. Allah cümlesinden razı olsun.
Bunlardan Zübeyr ile Talha'nın şehid edilmelerine gelince: Bilindiği
gibi Zübeyr; savaş cephesini terketmiş geri dönüyordu. Basra yakınlarındaki
Vâdis-Sıbâ denilen yere geldiği zaman orada katledilmiştir. Talha, Zübeyr gibi savaşı
bırakmış, savaşan insanlardan ayrılmıştı. Bu sırada bir ok kendisine isabet
etti ve bu yüzden vefat etti
[90] Bu hadisi Tirmizî de rivayet etmiştir. Ancak onun
rivayetinde: "Her kime, yeryüzünde yürüyen bir şehîde bakmak sürür
verecekse, Ista Talha bin Ubeydullah'a baksın!" diye ifâde edilmiştir
[91] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/233.
[92] Bunu müfessir Ibn-i Cerîr de rivayet eder ve der ki:
Sabit bin Kays; "Seslerinizi Peygamberin sesinden daha fazla
yükseltmeyiniz." (Hucürât, 2) mealindeki âyet indiği zaman, yol üzerine
oturmuş ağlıyordu. Oradan Âsim bin Adiyy geçti. Onunağladığmı görünce: "Ey
Sabit, niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Sâbıt şu cevabı verdi:
"Biliyorsun ki benim sesim gür ve kuvvetli. İşte bu hususta inmiş bulunan
şu âyetin, benim hakkımda inmiş olacağından korkuyorum!" Bunun üzerine
doğruca Hz. Peygambere giden Âsim, durumu O'na nakletti. Bu sırada yerinden
ayrılıp evine giden Sabit, hanımına hitaben: "Haydi kapıyı üzerimden
i-yice kilitle, arkasına demir sürgüsünü de iyice sür. Artık ben, ölünceye
kadar veya Allah'ın Resulü benden razı oluncaya kadar evimden dışarı
çıkmam!" dedi. Asım durumu Hz. Pey gamber'e haber vermesi üzerine de
Peygamber (s.a.v.), Âsım'ı Sâbit'i çağırmaya göndermişti. Âsim ise onu
çağırmak üzere onunla karşılaştığı yere gitmişti. Orada kendisini bulamayınca
evine gitti ve Sâbit'in evde olduğunu öğrendi ve kendisini Hz. Peygamberin
çağırdığını söyledi. Sabit: "Haydi kilidi kırınız" dedi. Kilidi
kırarak kapıyı açtılar ve Âsım'la birlikte Hz. Peygamber'e gittiler.
Peygamberimiz kendisine: "Ey Sabit, sen neden ağlıyorsun?" dedi.
Sabit: "Gür ve kuvvetli sesli olduğum için, şu âyetin benim hakkımda nazil
olmuş olabileceğinden korkarak ağlıyorum" cevabını verdi. Peygamberimiz de
kendisine: "Ey Sabit, sen; Övülecek bir şekilde yaşamak, şehîd olarak
ölmek ve sonunda da cennete gitmekten razı değil misin?" buyurdu. Sabit:
"Elbette Allah Resûlü'nün müjdesinden çok sevinçli ve razıyım! Sesi mi de
asla Allah Resûlü'nün sesinden daha fazla yükselt m iveceğim"
mukabelesinde bulundu."
Enes der ki: "Yalancı peygamber Müseylimetü'l-Kezzâb'a karşı
Yemâme'de savaşırken, bizde biraz açılma ve dağılma olmuştu, işte bu sırada
Sabit bin Kays; kokulanıp kefenini giydi, şiddet ve cesaretle düşman saflarına
dalarak savaştı ve sonunda da şehîd oldu. Allah kendisinden razı olsun!"
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/233.
[93] tbn-i Kuteybe el-M e arifte şöyle der: "Ali bin
Ebu Tâlib'in oğlu Hüseyin; Ebu Abdullah künyesiyle anılırdı. Kûfe'îilerin
kendisini daveti üzerine yola çıkmıştı. Ubeydullah bin Ziyâd, onun üzerine Ömer
bin Sa'd'ı gönderdi. Ömer bin Sa'd'ın askerlerinden Sinan bin Ebu Enes el-Nehaî
adındaki şahıs onu katletti. Yıl: Altmış bir. Ay: Muharrem. Gün: Âşûrâ Günü
idi. Hüseyin (r.a.); şehîd olduğunda elli sekiz yaşında bulunuyordu. (Elli altı
yaşında olduğunu söyleyenler de vardır.)
[94] Gerçekten Hüseyin (r.a.)"in Kerbelâ'da fecî bir
şekilde şehîd edilmiş olması; kendisini haklı olarak sevenlerin mahabbet
duygularını alevlendirmiş, bütün islâm âlemini ve müslümanları çok şiddetii bir
şekilde sarsmıştır. Aynı zamanda bu büyük olay, bazı aşırıların ve şîîlerin,
birtakım hayâl ve efsâneler uydurmalarına da büyük bir fırsat yermiştir. Bunun
için bizim, bu rivayetlerin kabulünde ihtiyadlı davranmamız gerekmektedir. Öyle
ki: Ancak bunların sahih olanlarını kabul etmeli, sahîhe aykırı olanlarını da
reddetmeliyiz. Şüphesiz:, yalan olduğu sabit olandan başkasını red etmemiz de
doğru olmaz. Bundan da İhtiyâd etmeliyiz.
İşte bu Ölçüye göre, meselâ yukarıdaki hadîs'e ve ondan sonrakine
bakacak olursak; aralarındaki ortak noktanın sahih olduğunu görürüz. Bu da:
Peygamberimiz'in; bir çok ashabı hakkında olduğu gibi, Hüseyin'in de
kendisinden sonra öldürüleceğini haber vermiş olmasıdır. Yalan ve uydurmalar
ise, sâdece işin tafsîlinde olmaktadır. Meselâ Cibril bu hususu
Peygam-berimiz'e bir defasında haber vermiştir. Fakat rivayetler bunu
çoğaltmakta, kimisinde Ummü Fadl, kiminde Ümmü Seleme, kiminde de Enes râvî
olarak gösterilmekte. Bâzan da Âişe'nin adı verilmektedir. Hattâ yalnız Ümmü
Seleme'den olan iki rivayette bile tutarsızlık göze çarpmaktadır. Meselâ
rivayetin biri, Hz. Peygamberin bunu rüyasında gördüğünü ve yanında Hüseyin'in
bulunmadığını söylerken, diğeri hem Hüseyin'in hem de Hasan'ın orada oynamakta
olduklarını söylemektedir. Acaba bunlar tek bir olay mıdır, yoksa ayrı ayrı iki
olay mıdır? İşte bu hususlar belli değildir. Böyle bir hususta, kabul de, red
de ihtiyata uygun düşer mi? Bunun için biz: "Yalnız sahih olanı kabul
edelim, yalnız sahihe aykırı olanı red edelim" dedik.
[95] Hüseyin'e (r.a.) Kûfe'ye gitmekten vazgeçmesi için
nasihatta bulunan, yalnız Abdullah İbn-i Ömer değildi. Abdullah Ibn-i Abbas,
Abdullah bin Zübeyr ve bu ikisinden başkaları da ona bu hususta nasihatta
bulunmuşlar, hatta ağabeyi Hasan, ölüm döşeğinde bulunmasına rağmen ona hilafet
işini istemekten vazgeçmesi için vasiyette bulunmuştu. Fakat bütün bunlara
rağmen Hüseyin, bu hususta ısrarlı idi ve Kûfe'ye hareketten vazgeçmedi.
Hilâfet hakkını talebten bir an bile geri durmadı. Allah'ın takdiri ne ise o
oldu.
[96] Usbuğ bin Nebate'nin, hadis ilmi bakımından hiçbir şey
olmadığını daha Önce zikretmiştik.
[97] Tirrnizî, bu Ümmü Seleme rivayetini Ebu Râfi'in hanımı
Selmâ'dan şu şekilde rivayet eder: "Ümmü Seleme'nin yanına girdiğimde onu
ağlar vaziyette görüp sebebini sordum. O da: "Az önce -rüyamda-
Resûlullah'ı gördüm, yüzü gözü toprak içindeydi ve ağlıyordu. Sebebini sordum.
O da: "Az önce Hüseyin'in Öldürülüşünü gördüm" cevâbını verdi"
dedi."
(Tirmizî, aynı zamanda bu rivayetin garîb olduğunu da kaydeder.)
[98] Müellif, bunu ve bundan sonraki rivayeti
"ninelerden duyulan rivayetler" olarak buraya kaydetmiştir. Fakat
ikincisi, oldukça müstehcen kaçtığı için onu burada zikretmiyoruz.
[99] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/234-237.
[100] Bu hadîs aslında uzundur ve şöyledir: "Allah bana
arzın doğusunu ve batısını gösterdi. Ümmetimin mülkünün nerelere kadar
ulaşacağından beni haberdar etti. Ben dua edip Rabbimden ümmetimi umumi bir
kıtlıkla veya düşman istilasıyla helak etmemesini istedim. Rabbim de kabul
buyurup: "Ümmetinin bazısı bazısını helak edinceye kadar, onları toptan
helak etmiyeceğim" dive söz verdi ve benim ümmetimden bazı kabileler
müşriklere katılmadıkça ve bazı insanlar putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz!
Yine ümmetim içinde otuz kadar yalancı deccalier türeyip bunlardan her biri
peygamberlik iddiasında bulunmadıkça kıyamet kopmaz. Halbuki ben,
peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra peygamber yoktur!"
[101] Peygamberimiz'in havzıyla ilgili hadîs, pek çok sayıdaki ashab tarafından rivayet edilmiştir. Buharı
ve Müslim'in üzerinde ittifak ettikleri hadislerden olup neredeyse mütevâtir
derecesine ulaşacaktı. Nitekim, bundan sonraki hacjjs de, Buhârî ve Müslim'in
itti-fakiyle sabit olan hadislerden biridir
[102] Maide suresi, 117
[103] Buharı bu hadîsi, ilgili âyetin tefsirine ayırdığı
kısımda zikretmiştir ve şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) bir hutbe
İrâd buyurup dediler ki: "Ey nâs! Sizler çıplak, yalın ayak ve sünnetsiz
olarak haşrolunacaksmız! Nitekim âyette: "O gün göğü, kitapları dürer gibi
toplayıp düreriz! İlk yaratmaya nasıl başladıksa onu, yine öyle çevirir yok
ederiz. Üzerimize söz; Biz bunu mutlaka yapacağız!" buyurulmuştur.
(Enbiyâ, 104). Haberiniz olsun ki, kıyamet günü dirilmeden sonra ilk elbîsesi
giydirilecek olan zât, peygamberler babası ve tevhîd dîninin atası Hz. İbrahîm
olacaktır."
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/237-238.
[104] Peygamberimiz bunu, veda haccı sırasında irâd
buyurmuştur
[105] Hadis'te geçen Rumlardan maksat; elan Avrupa ve
Amerika'da yaşıyan insanlar olabilir ki onların Haçlı Seferleri denilen
savaşlarla İslâm alemine neler ettikleri ve çektirdikleri, târihen bilinen bir
husustur. Nihayet onları, işgal ettikleri islâm topraklarından büyük islâm
Kahramanı Salâhaddîn-i Eyyûbî def etmiştir. Sonra Birinci Cihan Harbi gelip
çatmış, Türk Devleti zayıflayıp çökmüş. Bunu fırsat bilen haçlılar, yine pek çok
islâm ülkesine girip oraları işgal ve istismar etmişlerdir. Fakat Türkler,
Allah'ın yardımı İle ayağa kalkıp yeniden İstiklâllerini kazanmışlardır.
Avrupalılar bu sırada, Türklerin bu başarısı için, "hasta adamın ayağa
kalkışı" tabirini kullanmışlardır.
Sonra çeşitli
Arap-İslâm toplulukları ayaklanıp istiklâllerini kazanmak üzere amansız bir
mücâdeleye koyulmuşlar ve sonunda istiklâllerini kazanıp Avrupa'nın askerî
istilâ ve tasallutundan kurtulmuşlardır. Bu sefer de Avrupalılar; İslâm
ülkeleri ve toplulukları için bir takım kaideler koyup ileri sürdüler. Öyle
kaideler ki bunlar; yine Avrupalıların İslâm alemindeki baskı ve sömürülerini
devam ettirme hedefine yöneltilmiş vaziyettedir. Bu yetmiyormuş gibi, bir de
İslâm aleminin tam kalbinde Isrâîl diye bir devlet kurdular ki, bununla devamlı
bir şekilde müslüman ülkelerin güvenlik ve selametini tehdîd edip
duracaklardır. Bütün bu durumlar, yukarıdaki hadîsin haber verdiği mânâya ne
kadar da uygun düşmektedir. Anlaşılan ve görünen de odur ki: Koskoca islâm
aleminin, tâ kıyamete kadar Avrupa emperyalizminden daha nice çekecekleri
vardır
Celaleddin es-Suyuti,
Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/238.
[106] Evet, Mekkelilerden bazıları Hz. Peygamber'in vefatı
üzerine irtidâd etmek istediler. Süheyl bin Amr ise, derhal ayağa kalkıp
gerçekten târîhî bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında -yukarıda geçen sözlerine
ilâveten- şunları da söylemiştir: "Ey kavm: Gerçekten sizler, müslümanlığa
en son giren kimseler oldunuz. Şimdi de kalkıp ilk evvel müsiümanlıktan dönen
kimseler olmayınız!" İşte böylece, sevgili ve şanlı Peygamberimizin Ömer'e
hitaben duyurdukları husus da gerçekleşmiş oldu. Süheyl'in bu konuşması, Ömer'i
de, diğer samimî müslümanları da çok sevindirip sürura garketti.
[107] Gerçekten Peygamberimiz, müsle yapmaktan hoşlanmaz,
bunu açıkça yasaklar ve bu hususta komutanlarını da haberdâr ederdi.
[108] ibn-i Bükeyr'in verdiği bu haberde, ifâde biraz
değişmiş gibidir. Zİrâ Hz. Ömer gibi bir zâtın: "Şüphesiz Allah'ın Resulü
doğru söylemiştir!" diyeceği yerde, "şüphesiz sen Allah'ın
Resulüsün!" diyerek hitâb sigasına geçmesi beklenemez, Zira Peygamberimiz,
bu durumda onun muhatabı değildir; öbür âleme göçmüştür. Ashâb-ı Kiram
efendilerimizin ise bu gibi durumlarda httab sigası kullanmadıkları, bilinen
hakikatlerdendir.
(Evet, Ashâb-ı Kiram efendilerimiz; sevgili ve şanlı Peygamberimizin
vefatından sonra namazdaki şeh âdetle rinde bile, hitâb sığasından gâib
sigasına geçmişler: "Esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü! = Selam sana ey
peygamberimiz!" yerine, "Esselâmü alen-nebiyy! Yâni selâm,
Peygamberimizin üzerine olsun!" demişlerdir. Bu itibârla muhakkik Dr.
Mu-hammed Halîl Herrâs'ın bu tahkikinin isabetine inanıyor ve bu hususta bilgi
edinmek isti-yenlere aşağıdaki kaynaklara bakmalarını tavsiye ediyoruz:
Umdetü-I Kârî fî Şerhi Sahîhi'l-Buharî, 10/495-496, Irşâdü's-Sârî li-Şerhi
Sahîhi'l-Buharî, 2/132-133, Rûhu't-Tevşîh, 114, Mevâhib-i Ledünniye Şerhi
Zerkânî, 7/329-330 (M.)
[109] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/239-240.
[110] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/241.
[111] Bu, Ömer (r.a.) için, gerçekten çok büyük bir fazilet
ve menkıbedir. Bu hadîste, aynı zamanda bazı sofilerin yanlış iddialarına da
açık bir cevab vardır. Şöyle ki; Bu iddianın sahibleri kendileri için Ledün
İlmi sünneti ve bu iki aslî kaynaktaki ilmi terkederler. Şüphesiz böyle bir
tutum söfîierin, hepsinde yoktur. Fakat nicelerinde açıkça görülen bu tutum,
hiç şüphesiz İslâm'a aykırı ve çok yanlıştır. Hattâ onlardan biri demiştir ki:
"Onlar ilimlerini, ölmüş kimselerden rivayet ederek elde etmiye
çalışırlar. Halbuki bizler, ölmekten münezzeh bulunan Allah'tan vasıtasız
olarak almaktayız!" işte bu ve buna dayandırılan iddialar, tamamen bâtıldır,
islâm'ın temel kaynağı bulunan Kitap ve Sünnet'teki ilmin terkedilmesidir.
Onlar bu hususta bir de Hızır (a.s.)'ın kıssası ile delîl göstermektedirler ki
bu da yanlıştır. Zira Hızır (a.s.) da, Mûsâ (a.s.) gibi (sahih olan kavle göre)
bir peygamberdir. Mûsâ (a.s.) gibi Allah'ın vahyine mazhardır. ilgili âyet,
açıkça bunun delîlidir ve şu mealdedir: (Hızır (a.s.), Mûsâ (a.s.) ile
aralarında cereyan etmiş bulunan işlerin te'vîl ve tefsirini yaptıktan sonra
demiştir ki:) "Ey Mûsâ, ben bunları kendiliğimden yapmış değilim!"
(Kehf, 82).
İşte bu âyet delâlet
etmektedir ki, Hızır (a.s.) o şeyleri kendiliğinden yapmış değildir, bilakis
Allah'ın emri ve vahyi ile yapmıştır.
(Hz. Ömer (r.a.) ki,
muhaddes olduğu, yâni Allah'ın ilhamına ve ledün ilmine mazhar olduğu,
Resûlullah Efendimizin hadisleriyle sabittir! Fakat buna rağmen o, hayâtında
bir defa olsun, herhangi bir mes'elede: "Bu hususta bana şu şekilde bir
ilham gelmiştir, binâen aleyh bunun böyle halledilmesi gerekir!" gibi bir
laf etmemiştir. O veya başka bir sahâbî, böyle bir tutumu asla ortaya koymuş
değillerdir. Bilindiği gibi, bir defasında Ömer (r.a.); Ebu Musa el-Eş'ari'ye
bir mektub yazdırmıştı. Ebu Musa mektubun sonunda: "işte bu, Allah'ın
Ömer'e gösterdiği şeydir" demişti. Ömer derhal müdâhale etti ve: "Ey
Ebu Mûsâ, o yazdığın cümleyi imha et, onun yerine: "İşte bu, Ömer'in
gördüğü şeydir. Eğer hatâ ise Ömer'e aittir" şeklinde yaz!" diye emir
verdi. Yine o büyük Ömer ki, hiç bir zaman büyük konuşmadı, Kitap ve Sünneti
küçümsemedi. Hutbesine itiraz eden bir kadına hitaben de: "Kadın doğru
söyledi, halifeniz Ömer ise hata etti" buyurdu. Yine ondan önceki büyük
sahâbî ve Resûlullah'ın ilk halîfesi Ebu Bekr ki, şöyle buyurur idi: "Bu,
benim düşüncem ve hükmümdür. Eğer doğru ise Allah'tandır, yanlış ise benden ve
şeytandandır. Allah ve Resulü, bundan uzak ve münezzehtirler."
(Kitâbü'l-Müstasfâ-Fevâtihu'r-Rahamût, 2/374, 243, Mısır, Bulak, 1324).
Demek ki şu ümmetten
hiç bir kimse, Hz. Ebu Bekir'den ve Hz. Ömer'den daha ileri giderek: "Bu
mes'ele böyledir, zira ben bu hususta arada hiç bir vâsıta olmaksızın doğrudan
doğruya Allah'tan ilim alıyorum!" iddiasında bulunamaz. Bulunursa veya
bulunmuşsa bunun batıl ve atıl olduğunda da hiç bir müslümanın hiçbir şüphesi
olamaz. Bu nâzik ve çok mühim mes'eleye, muhakkikin sözlerine ilâveten
verdiğimiz bu bilgiyi, İmâm-ı Muhammed el-Birgivî gibi bir islâm büyüğünün şu
sözleriyle bitirelim:
"Gerçekten Ashâb-ı
Kiram efendilerimiz; şu ümmetin en hayırlıları ve en afdal olanlarıdır! Onlar,
nice mes'elelerde ictihâd ve ihtilaf etmişler ve fakat hiç bir mes'elede
onlardan hiç biri: "Bana ilham olunduğuna göre, şu mes'ele şöyledir, şu
haram, şu ise helâldir; şu hakikat, şu ise bâtıldır" dememiştir. Buna
benzer herhangi bir söz veya tutum ortaya koymamıştır. Onlar mutlaka Allah'ın
Kitabı ve Resûlü'nün Sünneti ile istidlal ve ihticâc etmişler; hiç bir zaman
fikrî tahakküm ve istibdada da yol vermemişlerdir."
(Et-Tarîkatü'l-Muhammediye, s: 48-1276). (M.)
[112] Tİrmizî bunu şöyle nakleder: "İnsanlar kendileri
hakkındaki bir iş üzerine konuşurlar, aynı konuda Ömer de konuşur; sonunda
nazil olan Kur"an âyetleri, Ömer'in kavli üzere inerdi."
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/241-243.
[113] Bu, gerçekten güzel kinayelerden biridir. Nitekim aynı
mânâda: "Eli geniş" denildiği de olur.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/243.
[114] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/244.
[115] O, duası müstecâb olan bir zât idi. Müslim'in Üseyr
bin Câbir'den rivayetine göre: "Yemen'den kafileler geldiği zaman Ömer
onlara: "İçinizde Üveys bin Âmir var mı?" diye sorardı. Nihayet
Üveys'in bulunduğu kimselerin yanına geldi ve: "Sen Üvoys misin?"
dedi. O da: "Evet" dedi. Ömer: "Sen abraş hastalığına tutulup
iyileşmen için dua ettin, ancak bir dirhem kadarının kalmasını istedin değil
mi?" dedi. O da: "Evet" dedi. Ömer: "Senin bir validen var,
değil mi?" dedi. O da: "Evet" dedi. Sonra bu hususta
Resûlullah'tan işittiklerini ona anlattı ve kendisi için istiğfar edivermesini
istedi. O da onun için istiğfar etti. Ömer: "Nereye gidiyorsun?"
dedi. O: "Kûfe'ye" dedi. Ömer: "Küfe valisine senin İçin yazayım
mı?" dedi. O: "Fukara arasında yaşamak benim için daha
sevimlidir" dedi ve Kûfe'ye gitti."
[116] Bu hadis, bütün açıklığı ile Tabiînin efendisinin
Üveys olduğuna delalet etmektedir. O halde, Tabiînin efendisi; Hasan-ı
Basrî'dir, Saîd bin el-Müseyyeb'tir gibi sözlere iltifat etmemek gerekir. Zira
bunu, şer'î bir delile dayanmaksızın bilmek mümkün değildir.
(Evet, eğer bu
husustaki hadisler, bu son hadisten ibaret olsa, bu son hadis de sahih olsa;
başka bir diyecek söz olmazdı. Halbuki bundan önceki hadis, Üveys'in de
Tabiînin en hayırlılarından biri olduğunu haber vermektedir. Kaldı ki, bu son
haberin ravisi Üseyr bin Cabir, bir ravi olarak zayıf bulunmaktadır. Nitekim
rivayet ilminin alemdarı, hadis alimlerinin emiri olan imam-ı Buhari
hazretleri, bu sebeble bu hadislerin hiç birini sahihine almamış; Tarİh-i
Kebir'İnde de bütün bunların zayıf olduğunu bildirmiştir. (Veysel Karani ve
Üveysilik,
Bu durumda, muhakkikin
bu taassub derecesine varan tavrını anlamak, bizim İçin mümkin olmamıştır.
Kaldı ki, Veysel Karani'nin bizzat vücudu dahi hadis alimleri arasında münakaşa
konusu olmuş, İmam-ı Buhari'den evvel onun sahihi ayarındaki el-Muvatta'ını
vücuda getiren imam-ı Malik hazretleri gibi bir islam büyüğü, Veysel Karani'nin
varlığını ka-bui etmemiş ve açıkça: "Öyle biri yoktur" demiştir.
(el-Kenzü'l-Medfun, 118- Ce!aleddin-i Süyûtî, Kesteliye Matbaası, 1293)
Şerhu'ş-Şifa li-Aliyyil-Kari, 1/692-Amire, 1307).
Fakat, Hasan-ı Basri
gibi sünnet imamlarının, Said bin el-Müseyyeb gibi islam ulularının varlığı ve
İslam'a olan büyük hizmetleri hakkında, hiç kimse münakaşa etmemiştir. Bunların
Tâbiîn'in en hayırlısı ve en büyükleri olduğunu söyleyenler de, İmâm Ahmed bin
Hanbel gibi zâtlar olmuştur. Bu zâtlar, Tâbiîn'in en hayırlısının kimler
olduğunu söylerlerken, onların İslam'a ve müslümanlaraolan hizmetlerini nazar-i
itibara alarak söylemişlerdir. Yoksa herhangi bir şahsın, Allah yanındaki makam
ve mertebesini tayin İtibariyle değil.
Veysel Karani'nin
varlığını kabul etmekle beraber, manevi makam ve mertebesi üzerinde ileri-geri
söylenen sözlerin bazısı da vardır ki, Allah korusun insanın din ve imanını yıkacak
derecede tehlikeli ve zararlı bulunmaktadır. İşte bu cümleden olmak üzere halk
arasında: "Veysel Karani! Nebi'den üstün veli!" diye bir acaib
söylenti dolaşır. Gerçi bu konuda kitap yazanlardan muhterem M. Necati Bursalı:
"Bu söz, tamamen yanlıştır" diyerek bunu a-çıkça red etmişse de;
"Ey veliden üstün veli! Gel de bize imdad eyle" diyerek onu tehlikeli
bir şekilde yadetmekten de kendisini alamamıştır. Biz: "Veliden üstün
velinin ne demek olduğunu anlıyamad iğimiz için, burada bunun tenkidine
girişecek değiliz. Fakat diğer söylenti ve yazılarda rastlanılan;
"Peygamberimizin hakikat sırlarını Veysel Karani'den veya onun amcası
İ-samü'l-Fahr adındaki şahıstan öğrendiği" şeklindeki zihniyeti de burada
açıkça red edeceğiz! Bunların İslamla ve islamİ maneviyat anlayışı ile hiçbir
ilgisinin bulunmadığını haykıracağız! Hatta Peygamberimizin: "Ben
Rahman'ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum!" dediği iddiasının da doğru
olmadığını arz edeceğiz! (Keşfü'l-Hafa, 1/260-Beyrut, 1351).
Bunu dahi kabul edip
yanlış nazariyelere mesned yapmak isteyenlere karşı da, Şeyh Ahmed Ziyaeddin
Gümüşhanevi'nin dediği gibi deriz: "Eğer bu iddia, yani Peygamberimiz'in
saadet asrında kutbun Yemende'ki İsamü'l-Fahr adındaki adam olduğu (ve ona
işaretle Öyle buyurulmuş bulunduğu) iddiası ileri sürülecek olursa, hiç
tereddüd etmeden deriz ki: "Her şeyden önce bu, isbata muhtaç bir
iddiadır! Aynı zamanda çürüktür." (Levamiu'l-Ukul, 5/27-Mektebi-i Sanayi,
1294) Bu dahi yukarıdaki batıl olduğu çok açık olan iddiaya varır ki, o İddiada:
"Peygamberimiz'in hakikat sırlarını, Veysel Karani'den veya onun amcası
İsamü'l-Fahr adındaki kutuptan öğrendiği" (!) ileri sürülmekte idi ve
batıl olduğu gayet açıktı. Sonunda bu iddiaya varması muhakkak bulunan bir
diğer iddianın da, hak ve hakikatten nasibi olamaz! Şeyh Alaeddin
es-Simanani'nin iddia etmesiyle sahih veya sabit de olamaz. Allah'ın bazı
kulları, ne kadar ihlaslı ve iyi kullar da olsalar yanılmaktan masum
değillerdir. Bazı konularda yanılmış olmalarına, kesin bir engel
bulunmamaktadır. Bu mes'elede de böyle olmuş olabilir ve olmuştur da. Yoksa
Peygamberimiz'in vücuduna, O'nun raşid halifelerinin varlığına rağmen, başka
yerlerde kutup (maneviyatı en yüksek olan zat) aramak, ne kadar saçma ve gülünç
bir şeydir. Hatta vaktiyle Peygamberimiz'in Yemen'e gidip fsamü'l-Fahr'ın
cemaatine katılmak istediğini ve fakat kapıyı çaldığı zaman:
"Kimsin?" sorusuna, "Ben Muhammed'im" diye karşılık verdiği
için bu kapıdan kovulduğunu düşünmek veya ağzına alabilmek; aklı başında bir
müslümanın kârı mıdır?
İşte bu gibi akıl ve
havsalanın almıyacağı, İslam'ın ve insan fıtratının kesin olarak reddeceği
hezeyanlar karşısında insan; daha doğrusu Allah'ın Resulü'ne ve O'nun vasıtasıyla
bizlere ulaştırdığı Kur'an'a samimi olarak inanmış bulunan bur müslüman; bu
yüce Ki-tab'ın: "Ve Allah, akıllarını güzelce kullanmayanların üzerine
azab ve sıkıntıları yağdırır da yağdırır!" mealindeki (Yunus Suresi, 100)
büyük ihtarını daha iyi anlamak fırsatını buluyor; ibret ve hayretlerle doluyor.
Yüceler Yücesi Rabbimİz, biz müslümanları, müstehak oldukları azab ve
sıkıntılarla başkalarına ibret olacak derekelere düşürmesin! Şu veya bu
sebeble, Şunların veya bunların yüzünden bu durumlara düşmüşsek, bir an önce
intibah ve hidayetler nasib buyursun! Amin!) (M.)
Celaleddin es-Suyuti,
Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/244-246.
[117] Abdullah bin Selam (r.a.) bir yahudi idi.
Kaynuka'lılardandı. Peygamberimiz Medine'yi şereflendirdikleri zaman gelip
müslüman oldu. Onun hakkında Kur'an'da pek çok ayetler nazil oldu. Mesela:
"De ki: "Hiç düşündünüz mü: Eğer bu Kur'an Allah katından ise ve siz
de onu tan imam ışsanız, İsrail Oğullarından bir şahit de bunun benzerini
(Tevrat'ta) görüp inandığı halde, siz inanmağa tenezzül etmemişseniz, durumunuz
nice olur? Şüphesiz Allah zalim bir topluluğu doğru yola iletmez!" (Ahkaf,
10) mealindeki ayet-i kerime onun hakkında nazi! olan ayetlerdendir.
Abdullah bin Selam
(r.a.) bir rü'ya görmüştü. Şöyle ki: Büyük bir dağ. Abdullah bu dağa gitmişti,
yanındaki'kendisine: "Haydi bu dağa çık" diyordu. Abdullah bu dağa
çıkmak için sıçrıyor, fakat her defasında çıkamayıp yere düşüyordu. Gelip bu
rü'yasını Hz. Peygamber'e arz etti. Hz. Peygamber de kendisine yukarıda geçtiği
gibi: "Ey Abdullah, bu, şehidlere mahsus olan yüksek bir makamdır. Sen
buna nail olamıyacaksın!" buyurmuştur.
Abdullah bin Selam (r.a.), hicretin 42. yılında vefat etmiştir.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/246-247.
[118] Eğer Ebu Râfi, gerçekten hicrî 73 yılında vefat etti
ise, bu takdirde o, Muâviye'nin halifeliği zamanında değil, Abdü'l-Melik bin
Mervân'ın halifeliği zamanında vefat etmiş olmaktadır.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/247.
[119] O bu sırada Tebük Gazvesi'ne arkadan yetişmekte idi
[120] Uveymir, Ebu'd-Derda'nın adıdır ve o, Uveymir bin
Mâlik'tir. Cündüb de Ebu Zerr'in adıdır ve o, Cündüb bin el-Seken'dir (Cündüb
bin Cenâde diyenler de vardır.) Bu hadîsi rivayet eden Haris bin Ebu Üsâme ise,
Zehebî'nin dediğine göre, hadiste âlim ve arif bir zâttır ve Müsned sahibidir.
Maruz kaldığı tenkidler ise, bir mesnede dayanmamaktadır
[121] Ebu Zerr'in Rabze'ye sürülmesi şöyle olmuştur: Muâviye
Şam'da vali idi. Ebu Zerr Şam'a geldikten sonra insanları, israfil ve lüks
hayâtı terketmeğe çağırdı. Zenginlerin mal biriktirmesine karşı da şiddetli bir
savaş başlattı. Muâviye ise bundan korktu ve hükümetinin zor duruma
düşeceğinden endîşe etti. Durumu halîfeye yazdı. Halîfe Osman da bunun üzerine
Ebu Zerr'İ Medîne'ye çağırdı. Sonra Medîne'den Rabze'de mecburî ikâmete
gönderdi.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/247-249.
[122] Bunu yanlış anlamamak lâzımdır. "Yalnız hayrına
su taşımakla cenneti kazandı" sanılmamalıdır. Evet, bu dahî çok hayırlı
ve sevablı bir ameldir; sâlih amellerden biridir. Belki de onun şehitlik
mertebesine ermesine bu sebeb olmuştur. Şehıd düşmesi de cennetlik olmasına
vesîle olmuştur. Elbetteki şehitlik, çok büyük bir mertebedir.
[123] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/249-250.
[124] Haccâc ile ilgili olarak el-Meârifte verilen bilgi şu
merkezdedir: Haccâc bin Yusuf, Ebu Muhammed künyesini taşır ve ahfaş
(gündüzleri zayıf gören) ve küçük gözlü, ince sesli birisi idi. Onun ilk
valilik görevi aldığı yer, Tebâle idi. Oraya vardığı zaman, yerini kü-çümsemiş,
geri dönmüştü. Bu halk arasında darb-ı mesel haline gelmişti: "Haccâc'm gözündeki
Tebâle'den daha küçük" denilirdi. Ebân bin Mervân'm bazı vilâyetlerdekİ
emniyet görevlisi olarak da çalıştı. Abdullah bin Zübeyr Mekke'de ayaklandığı
ve kendisiyle çarpışıl-dığı bir sırada Haccâc, Abdü'l-Melik'e giderek:
"Ben, rüyamda Abdullah bin Zübeyr'in derisini yüzüyordum. Bu durumda benî
ona karşı göndermelisin jedi. Halîfe de onun, bin askerle Tâİf'e gidip ikinci
emrini beklemesini söyledi. İkinci bir emriyle de Abdullah'a karşı gönderdi. O
da gidip onu muhasara altına aldı ve mağlub etti. Onu öldürdü ve sonra Ölüsünü
astırdı. Bu 73. senede olmuştu. Sonra halife onu, Hicaz valiliğine getirdi. O
üç sene orada valilik yaptı, hac mevsiminin imamlığını da... Sonra Irak
valiliğine atandı. Bu sırada kendisi otuz üç yaşında İdi. Yirmi sene de Irak'ta
valilik yaptı. Doksan beş Hicret yılında orada vefat etti.
[125] Bu Muhtar'a gelince: O da Haccac gibi Sakiflidir.
Mus'ab bin Zübeyr zamanında Kufe'yi ele geçirdi ve orada peygamberliğini iddia
etti. Basralılar, Mus'ab ile birlikte gidip onu tepelediler ve yok ettiler.
Tirmizîde bunu şu sözlerle rivayet etmiştir: "Resûlullah (s.a.v.),
vefat ettikleri sırada şu üç kabileyi hiç sevmezlerdi: Sakîf, Benî Hanîfe ve
Ümeyye." Sonra Tirmizî, bu rivayetin garîb olduğunu söylemiştir.
[126] Bu, kabul edilemiyecek derecede bir mübâleğadır. Gerçi
Haccâc'm ne kadar zâlim olduğunu biliyoruz. Fakat hiçbir günah bırakmadan, tek
isyanı dahî îerketmeden, hepsini teker teker irtikab ettiği, ne söylenebilir,
ne de kabul edilebilir. Aslında onun bir tek günahı vardır, o da kan dökme.
Evet, haklı haksız demeden çok sayıda kan dökmüş bu suretle Mervânîlerin
yakınlığını elde etmeye çalışmış ve elde etmiştir de. Hiç şüphesiz, bunların
teker teker hesabını da verecektir. Fakat ismi üzerinde zalim olan Haccâc'ın
dahî, birtakım hasenatı yok değildir. Meselâ: Mushaf-ı Şerîf'lerin noktalanıp
işaretlenmesi, onun emriyle olmuştur. Keza Mushaf-ı Şerîf, kendisinin elinden
hiç düşmezdi. Bir defasında o, hapishaneleri teftîş ediyordu. İçeriden bir ses:
"Bakarsın yakında Allah bir kurtuluş ihsan eder! Zira Allah'ın her gün
kulları üzerinde emir ve icrââtı vardır" diye şiirler söylüyordu. Haccâc
bunu duyunca: "Vallahi bu, Kur'an'ın: "Allah her gün bir şe'n
içindedir" ayetinden a-lınma bir sözdür!" diyerek memnun olmuş ve o
adamı çağırtarak kendisini serbest bırakmıştır. Hasanü'l-Basrî'nin de:
"Vallahi Allah, Haccâc'tan intikam alacağı gibi, haksız yere onu kötüleyip
gıybet edenlerden de intikam alacaktır!" dediği de bizce malum
bulunmaktadır.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/250-252.
[127] Bu husus, aynen hadiste haber verildiği gibi
çıkmıştır: Imam-ı Hasan'ın hilâfetten feragat etmesi neticesi olarak Muâviye
rakibsiz kalmış, bu suretle müslümanlarm kanlan da korunmuş oldu. Hattâ o
seneye Birlik ve Sulh Senesi denilmiştir.
[128] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/252.
[129] Muhammed bin el-Hanefiyye'nin künyesi Ebu'l-Kâsım idi.
Abdullah bin Zü-beyr'den kaçarak Tâİf'e gitti, orada seksen bir yılında atmış
beş yaşındayken vefat etti.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/253.
[130] Abdurrahmân bin Yezîd bin Câbir, muteber ve sağlam
ulemâdan biridir, Buhârî'den başka kendisinin zayıf olduğunu söyleyen
olmamıştır. Buharı ise Kitâb-ı
Kebîr'inde onun zayıflığını kaydetmiştir. Diğerleri ise onun yâ sika olduğunu,
yâ da sadûk olduğunu
zikretmişlerdir. Sâdece
Fellâs, Buharî'ye katılarak
onun zayıflığını, hattâ Mekhûl'dan münker haberler rivayet
ettiğini iddia etmiştir. Abdurrahmân; yüz elli dört yılında vefat etmiştir
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/253.
[131] Bu, gerçekten Imvâs Vebası sırasında tecellî etmiştir.
Bu vebada pek çok sahâbî vefat etmiştir. Bizzat bu hadisi rivayet eden Muâz
dahî bu hastalık sırasında Hakk'm rahmetine kavuşanlar arasındadır
[132] Evet, sahih bir hadiste de, veba hastalığı çıkan
yerden kaçmak açıkça yasaklanmış; "Bir yerde veba hastalığının çıktığını
duyarsanız oraya girmeyiniz, siz orada iseniz, hastalıktan kaçarak oradan
çıkmayınız!" buyurulmuştur.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/253-254.
[133] Bazı rivayetlerde de: "Muhakkak Allah onları,
daha öncekilerin görmediği bir hastalık ve acıya mübtelâ kılar!"
buyurulmuştur
[134] Bu, sırf hakîkat olan bir şeyin İfâdesinden başka bir
şey değildir. Zira zina; akıntı ve zührevî hastalıklar gibi, pek çok habîs
hastalıkların geçiş sebebidir. Bu tıbben de kabul edilmiş bulunan bir husustur.
Yalnız gerçeği buyuran Allah da, Kerîm Kitabında: "Sakın zinaya da
yaklaşmayınız! Zira o, açık bir kötülük ve çok çirkin bir yoldur!"
buyurmuştur. (İsrâ, 32)
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/254.
[135] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/255.
[136] Bunu, Ümmu'l-Fadf'a hasretmek, doğru olmasa gerek.
Zira sahih hadise göre Peygamberimizin başına bakıveren kadınlar arasında; Ümmü
Haram Bint-i Melhân ile, Ümmü Selîm validelerimiz de geçmektedir ki, Ümmü Haram
validemiz, Ubâde bin Sâmit'in zevcesi, Ümmü Selîm validemiz de Ebu Talha'nın
hanımı idiler.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/255-256.
[137] Huzeyfe'ye yöneltilen soruda, ancak: "Ömer,
kapıdan maksadın kendisi olduğunu biliyor mu idi?" diye sorulmuş, o da
"evet" cevabını vermiştir
[138] Gerçekten O, fitnenin engeli ve kilidi idi. Şehîd
edilmesi üzerine ise, fitne rüzgarı esmeye başlamış, her uğradığı yeri kasıp
kavurmuştur
[139] Bundan önce Sevbân hadîsini, bütün uzunluğu ile takdim
etmiştik.
[140] Müslim, bunun benzeri bir hadisi de Ebu Hüreyre'den
rivayet etmiştir.
[141] Haberde adı geçen Amr bin Hamık; Peygamberimiz'e süt
ikram etmişti. Peygamberimiz de kendisine: "Allah'ım, bu kulunu
gençliğiyle faydalandır!" diye dua buyurmuştu. Bu yüzden o, seksen sene
yaşadığı halde sacı aöarmamıstı
[142] Rivayet metninde dördüncü fitnenin tarifi geçmedi.
İhtimâl bu da, Harra Fitnesi olsa gerektir. Bu fitnede Yezîd'in ordusu
Medîne'yi işgal etmiş ve üç gün orada her şeyi helâl ve mübâh ilan etmişti.
Bazıları ise bunun, tüyler ürperten o müthiş Tatar fitnesi olduğunu söylerler.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/256-258.
[143] Ebu'd-Derdâ (r.a.); "Hz. Osman'ın katlinden üç
sene önce, otuz ikinci hicret yılında vefat etmiştir
[144] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/258.
[145] Resûlullah'ın Fârisi denilen Muhammed bin Mesleme,
uzun boylu ve esmer bir zât idi. Peygamberimiz Karkaratü'l-Küdr gazvesine gittiği
zaman onu Medine'ye kâim-makâm tayin etmişti. Resûlullah'tan sonra kılıcını
kırdığı için ağaçtan bir kıjıç taşırdı. Cemel ve Sıffin savaşlarına katılmadığı
gibi, fitne sırasında herhangi bir savaşa da katılmamıştır. Medîne'de kırk
altıncı hicret yılında vefat etmiştir.
[146] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/258-259.
[147] İbn-i Kuteybe el-Meârif'inde olayı ana hatlarıyla
şöyle anlatır: Osman öldürüldükten sonra Medine'de herkes Ali bin Ebu Tâlib'e
bîat etti. Mescid-i Nebeyî'de vukua gelen bu bîate, Basra'lılar da katıldılar.
Medine'de bulunan Talha ve Zübeyr de. Âİşe ise bu sırada hacc için Medine'den
çıkmıştı ve onun Medine'den çıktığı sırada Osman muhasara altında idi. Hacc'tan
dönerken Ten'îm yakınındaki Serf denilen yere geldiği zaman, durumu öğrenmiş
oldu. Medine'ye gelmekten vazgeçip Mekke'ye döndü. Talha ile Zübeyr de
kendisine katıldı. Mervan bin Hakem, Abdullah bin Âmir ve Yemen Âmili Yâlâ bin
Müneyye de kendisine katılanlar arasında idi. Toplanıp ne yapacaklarını
görüştüler, önce Şam'a gitmeye karar verdiler. Fakat Abdullah bin Âmir, onları
bu kararından döndürüp Basra'ya gitmeye ikna etti. Böylece Basra'ya gittiler.
Oradaki Ali'nin âmili (emîri ve valisi) Osman bin Hanîf'i yakalayıp hapsettiler
ve beytü'l-mâl üzerinde vazifeli olanlardan elli kişiyi de katlettiler. Daha
başka öldürülenler de oldu. Birtakım hoş olmayan olaylar da cereyan etti. Durum
Ali'ye malûm o-lunca sür'atle Medine'den Kûfe'ye hareket etti. Oradan da yardım
alarak derhal Basra'ya gitti. Yanında tam on dört bin askeri vardı. Şiddetli
çarpışmalar oldu. Talha öldürülünce onun etrafındakiler dağıldı, Zübeyr geri
döndü. Dönüşü sırasında Vâdis-Sibâ'da Umeyr bin Cürmüz tarafından öldürüldü.
Âişe'nin etrafı sarıldı ve kendisine bir zarar vermeden yakalandı. Ali, tam
hâkimiyeti elde etmiş olarak Basra'ya girdi ve buranın halkı, istisnasız
kendisine bîat etti. Osman bin Hanif de hapisten çıkarıldı.
[148] Ali (r.a.) de aynen böyle yaptı. Âişe ele
geçirildikten sonra, onun emriyle çok İyi muamele görmüş; izzet ve ikramla
Medine'ye sevkedilmiştir. Hattâ bu sırada Hz. Ali, kendisine bir müddet
arkadaşlık etmiş: "Anacığım, hayırlı ve seâdetli yoluculuklar!"
diyerek kendisine yolda veda etmiştir.
[149] Biraz uzunca olan bu hadîsin Buharîdeki devamı şöyledir:
"Nihayet otuz kadar yalancı deccâl çıkar. Her biri, kendisinin peygamber
olduğu iddiasında bulunur. İlim kalkar, zelzeleler çoğalır, zaman kısalır,
fitneler ve öldürmeler çoğalır. Mal o kadar çoğalacak ki, kişi sadaka vermek
isteyecek, sadakasını kabul eden bulamayacak. İnsanlar birbiri ile çok yüksek
binalar yapma hususunda yarışacaklar, Fakat ruhen bunalımda kalacaklar.
İçlerinden biri, bir kabre uğradığında: "Keşke şu kabirde yatan ben
olsaydım!" diyerek Ölümü temennî edecek. Sonunda Güneş batıdan doğup
doğuya doğru gelecek, insanlar bunu görünce toptan tevbe edecekler, fakat
tevbeleri kendilerine bir fayda te'min etmiyecektir. İşte bütün buniar
olmadıkça kıyamet kop m ayacaktır."
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/259-261.
[150] Peygamberimiz bu sözüyle, başkalarını umûmî olarak
zikretmeyip sâdece Ebu Musa'nın şahsına hitâb etmiş bile olsaydı, bundan bunu
Ebu Musa'ya tahsîs ettiği mânâsı anlaşılmazdı. Başkalarını da onun şahsında
kasdetmiş olurdu.
[151] Eğer bu hadis sahih ise, bunun mânâsı şöyle olur:
"Kur'an'm müteşâbihlerine sarılıp bunları da yanlış te'vîl ederek
sapıtanlar Haricîlerdir, bunlarla savaşan da sâdece Ali (r.a.) olmuştur. Ali,
bu yanlış te'vilciler ile Nehrevân'da savaşmış, onlardan çok sayıda insanı bu
savaş meydanında öldürmüştür.
[152] Şevkâni’ye göre bu, Ebu Eyyûb'un sözüdür. Nitekim bu
hususta İbn-i Mes'ûd ile Ebu Saîd'ın sözleri de vardır.
[153] Gerçekten de Ali (r.a.), kendisine karşı çıkan Talha
ve Zübeyr ile mücâdele etmiş, sonra Muâviye ile beraber olan Şam ordusu ile
uğraşmış, Hakem olayından sonra da Haricîlerle uğraşmak zorunda kalmıştır.
Bütün bunlarda O, hak imamdı, haklı idi, hakka sarılmış idi. Hakk'ın kitabı
Kur'ân ile hükmetmişti.
[154] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/261-263.
[155] Evet, Buharînin rivayetine göre, Ebu Hüreyre bu
hadis-i şerîfi, Mescid-i Ne-bevî'de irâd ettiği zaman, orada bulunan Mervân
gadaba gelmiş ve: "Allah'ın laneti bu gençler üzerine olsun!" diyerek
onlara lanet okumuştur. Ebu Hüreyre de, onların kim olduklarını çok iyi
bildiğini, isterse isim isim onları açıklıyabileceğini söylemiştir. Bunun
üzerine Mervân'ın hiç sesi çıkmamıştır. Ebu Hüreyre de onların kimler olduğunu
açıklamamıştır. Esasen a-çıklıyamazdı da. Zİrâ bu takdirde hayatı tehlikeye
girerdi. Nitekim bu durumu ifâde için de, yine Buharî'nin rivayetine göre:
"Ben, Resûlullahı'dan iki kab (nevi) ilim öğrendim. Bunlardan birini halka
yaydım, öbürünü yayacak olsam-, hiç şüphesiz gırtlağımı keserler!"
demiştir. Ebu Hüreyre ayrıca: "Altmışıncı yıla çıkmaktan ve gençlerin
işbaşına geldiğini görmekten Allah'a sığınırım!" diyerek de bunu
belirtirdi. Onun bütün bunları ne maksatla ve ne mânâda söylediği açıkken,
bazıları bunu "O bununla ilm-i bâtını işaret ediyordu" şeklinde
anlamak istemişlerdir. Halbuki bu çok yanlıştır. Nitekim İmâm Kastalânî gibi
bir zât, ilm-i bâtının islâm mâneviyâtındaki üstün yerini belirtip; bunun
"şer'î ilmin özü ve semeresi" olduğunu da açıkça bildirdikten sonra;
yukarıdaki iddianın tutarsızlığını açıklamak üzere Buharî Şerhinde aynen der
ki: "Ebu Hüreyre'nin bunu kasdetmiş olması doğru olamaz. Eğer böyle
olsaydı Ebu Hüreyre bunu gizleyemezdi. Zİrâ ilmin ketmi helâl olmazsa, ilmin
özü ve semeresi olan ilm-i bâtını gizleyip ketm etmek hiç doğru olmaz. Ebu
Hüreyre'nin bunu bazı kimselere olsun a-Çikladığı da iddia edilemez, zira
hakîkatte böyle bir şey de yoktur. Evet Ebu Hüreyre bunu bir tek kişiye olsun
açıklamadığına göre, bunu kasdettiği nasıl İleri sürülebilir? Bu iddianın sahibine,
bunu nereden bulduğu ve aldığı da sorulabilir. Ebu Hüreyre'nin bunu
kasdettiğini iddia eden kişiye, bunu kasdetmiş olduğunun isbatı düşer. Tasavvuf
ve tarikatın isbatına bunu delîl göstermek de tutarsız olur. Hem onların buna
ihtiyacı da yoktur. (İrşâdüs-Sârî, 1/ 381).
[156] Bu adamın, Velîd bin Abdü'l-Melik olması veya Velîd
bin Yezîd olması da çok muhtemeldir. Zİrâ bunlardan birincisi, habîsin biriydi.
İkincisi ise, bütün vaktini eğlence ve içkiyle geçiren sefihin biriydi.
[157] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/263-265.
[158] Bunu, Imâm-ı Tirmizî de Sahîh'inde Ebu Hüreyre'den
rivayet etmiştir. Abdür-rezzâk da ilgili hadisi rivayet etmiş ve: "Bu,
Mâlik bin Enes'tir" demiştir.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/265.
[159] O sihirbaz ortaya çektiği bir sığırın ağzından girer,
arkasından çıkarmış. Bir defasında tam sığırın karnında iken, Cündüb kılıcını
indirip ikiye bölmüş. Böylece hakkı bâtıldan ayırmış, bâtılı yok etmiştir.
[160] Bu emîr, Velîd bin Ukbe'dir, Osman'ın ana bir
kardeşidir. Bir gün, sarhoş bir vaziyette cemaate namaz kıldırmış, fazla rek'at
kıldırdığı için namazdan sonra: "Ben namazı artırdım!" diye
konuşmuştu. Halk derhal durumu halîfe'ye intikal ettirmiş, halîfe Osman da onu
azledip Rikka'da ikâmete me'mur kılmış orada yalnız başına ölmüştür.
[161] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/265-267.
[162] Buharf nin rivayetine göre İkrime der ki: "İbn-i
Abbas oğlu Ali'ye ve bana: "Ebu Saîd'e gidip ondan hadis dinleyiniz"
dedi. Biz de gidip ondan şu hadisi dinledik: "Çocuklar biz, Mescid'i
yapıyorduk. Bizler birer kerpiç taşırken, Ammâr iki kerpiç birden taşıyordu.
Onu gören Hz. Peygamber, onun üzerindeki toprağı silkeliyor ve ona hitaben de:
"Yazık Ammâr'a, onu İsyancı bir topluluk öldürecektir! Amrfîâr onları
cennete davet edecek, onlar ise Ammâr'ı cehenneme çağıracaklar." İşte
İbn-i Abbas'ın oğlu Ali ile birlikte bize bu hadisi söyledi. Hadîsi bitirdikten
sonra da: "Ammâr, Peygamberimiz'in bu sözünü duyduktan sonra hep:
"Allah'ım, fitnelerden sana sığınırım!" diyerek dua ederdi"
dedi.
(Peygamberimiz bu
hadîsi, Ammâr'ın fazîletini izhar, katilini de zem için buyurmuştur. Bilindiği
gibi Ammâr, Sıffîn'de hak Halîfe Ali'nin saflarında savaşırken, Muâviye ve onun
a-damları tarafından öldürülmüştür. Bunlar ise tâğî, bâğî ve zâlim idiler.
Derler ki: Muâviye bu hadîsi: "Osmanın kanını taleb edenler" şeklinde
te'vîl edermiş. Bu ise, Muâviye'/ıin bu hadîsi tahrîf ettiğini gösterir. Zira
hadîsi bu mânâda anlamak mümkin değildir. Zira hadîsin diğer tarîkinde:
"Ammâr onları cennete, onlar ise Ammâr'ı cehenneme çağırırlar"
buyurulmuştur. (fbn-i Melek Tirevî, Şerhu'l-Meşârık, 2/179) - Âmire, 1287).
[163] Ammâr, Ali (r.a.)'in saflarında çarpışırken Sıffîn'de
şehîd olmuştur. Namazı AIİ tarafından kılınıp oraya defnedildi. Hicrî 37 yılı
idi. Ammâr, şehid düştüğü zaman, doksan üç yaşında idi
[164] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/267-269.
[165] Bunun açıkça te'yîdi mâhiyetinde Buharîde pekçok
rivayet vardır
[166] Harra Olayı, bir de Kerbelâ Faciası; Ümeyye
oğullarının tarihinde en kara iki nokta ve lekedir
[167] Bu sayı, bu son derece fecî ve ürpertici olay
karşısında duyulan dehşetin ifâdesi olabilir. Yâni verilen sayıda oldukça
mübâleğa vardır. Yoksa tam sayının bu kadar olması, imkân dahilinde değildir.
(Yâni Medine'de zâten o tarihlerde bu sayıda bakire kız bulunduğu kanâatinde
değiliz.)
[168] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/269.
[169] Ibn-i Kuteybe el-Meârifte der ki: Hucür bin Adiyy
(r.a.)'i Muâviye öldürtmüştür. Künyesi: Ebu Abdurrahmân idi. O, Peygamber'e
(s.a.v.), kavminin temsilcisi olarak gelip müslüman olmuştur. Kadisİye meydan
muhârebesi'ne katıldı. Cemel ve Sıffîn savaşlarında Ali ile beraber idi.
Muâviye onu, yanındaki arkadaşlarıyla beraber Azrâ'da, elli üçüncü hicret
yılında öldürttü."
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/270.
[170] Amr bin Hamık (r.a.) (el-Meârıf'ten naklen daha önce
de dediğimiz gibi), Huzâa'dandır. Resûlullah'a Veda Haccı sırasında bîat
etmiştir. Sonra Hz. Peygamberden ayrılmamış, O'ndan hadîs rivayet etmiştir.
Sonra Kûfe'de ikâmet edip Ali'nin taraftarı olmuştur ve Ali ile, onun yaptığı
savaşlara katılmıştır. Muâviye'nin öldürttüğü Huciir bin Adiyy'e yardım ettiği
için tâkîbe mâruz kalmış, Musul'a kaçmıştır. Orada bir mağaraya saklanmış,
mağarada bir yılan kendisini sokarak ölümüne sebeb olmuştur. Tâkİbcileri
mağarada onun Ölüsünü bulmuşlar, başını keserek Musul valisine vermişler. O da
onun başını Zeyyad'a, Zeyyâd da Muâviye'ye göndermiştir. Böylece onun başı,
şehirden şehire gönderilen ilk baş olmuştur.
Celaleddin es-Suyuti,
Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/271.
[171] Burada Zeyd bin Erkam'dan naklen verilen bu haber ve
bundan sonra verilecek olan rivayet; yalnız sahih haberleri veren Sahîhlerde
mevcûd olan rivayetlerden değildir.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/271.
[172] Bunun manası, namazı kazaya bırakacak şekilde
vaktinden çıkarmaları değildir, zira bir müslümanın bunu yapması makul olamaz.
Belki bunun manası, namazı iyice geciktirip son vaktine kadar te'hir
etmeleridir
[173] Bu hal Emevilerde görülmüştür. Onlar, pek çok
bid'atler icad etmişlerdir. Namazı vaktinin sonuna bırakmak ve kısacık
surelerle kıldırmak, Bayramlarda hutbeyi namazdan evvel okumak gibi... Fakat
butun bunlara rağmen Emeviler; her şeyi Acemleştirip iranîlık rengine boyayan
Abbasilerden islâm'a daha yakın idiler. Zira Abbasiler zamanında her şey,
büsbütün bozulmuş, dinin ruhundan adamakıllı uzaklaşılmıştır.
[174] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/272.
[175] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/272-273.
[176] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/273-274.
[177] Yukarıdaki hadisleriyle Peygamber Efendimiz, asılsız
bir takım hadisler rivayet edenlere karşı son derece uyanık olmaya
çağırmaktadır. Çeşitli sebeblerle hadisler uydurulduğu, islâm ve müslümanlar
İçin bu yolla tuzaklar kurulduğu da malumdur. Hadis uydurmakta en istekli olan
fırkalar ise, (Müslim'in mukaddimesinde de İşaret edildiği gibi), şiiler ile
sofiler olmuştur.
[178] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/274.
[179] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/275.
[180] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/275.
[181] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/276.
[182] Beyhaki doğru söylüyor. Gerçekten Velid, Hz. Osman'a
olan yakınlığından da cesaret alarak, sarhoş iken namaz kıldıracak kadar
şımarmıştı. Zira o, Osman'ın ana bir kardeşi idi. Mekke'nin fethi gününde
müslüman olmuştu. Resûlüllah onu, Mustalık oğullarına zekat tahsildarı olarak
gönderdiği zaman, "Onlar zekat vermek istemiyorlar" diyerek yalan
söylemişti. Az kalsın bu yüzden de bir fitne çıkayazmıştı. Hz. Osman ise onu,
Sa'd İbnü Ebi Vakkas'ın yerine Kûfe'ye vali olarak tayin etmişti. Burada
kendisini içkiye kaptırmış, hatta bir defasında sarhoş olarak namaz
kıldırmış!!. Durumu anlayan müslümanlar derhal Halife Osman'ı bundan haberdar
ettiler, o da kendisini valilikten azletti. Bunun üzerine Velid, Medine'de
İkâmete başladı. Ali'ye biat edilmesi üzerine Rakka'ya gitti. Ali'ye de,
Muâviye'yede katılmadı. Sonunda burada ikâmet halindeyken vefat etti.
Yukarıdaki haberde: "Mekke'nin fethi gününde Resûlüllah, kendisine
getirilen çocukların başını meshediyordu, benim başımı meshetmedi"
denilmiş olmasına gelince: Velid'in bu sırada çocuk yaşta gösterilmesi doğru
değildir. Zira Resûlüllah'ın onu, Mustalık oğullarının zekatlarını tahsile
göndermesi, Mekke'nin fethinden önce olmuştur. Ayrıca Velid'in,
Peygam-berimiz'in sağlığında Ali'ye (r.a.) hitaben kötü sözler söyleyip onu
tehdit ettiğine dâir de bazı rivayetler gelmiştir
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/276-277.
[183] Bu olayda adları geçen Selmân, Suhayb ve Bilâl gibi
zatlarla, yani bunların müslüman olmaları ile; sanki yüce Allah, islâmî
davetin, her cins ve renkten olan İnsanları bir araya getirmek istiyordu. Bu
suretle, islâm'ın ırk ve renk ayırımı diye bir şeyi kabul etmediğini amelî
olarak da ortaya koymuş bulunuyordu. Kays bin Metâta gibi câhiliye zihniyetine
esaretten bir türlü kurtulamayan münafıklar ise, bunu bir türlü
anlıyamıyorlardı
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/277-278.
[184] Ibn-i Abbas'ın Peygamber'in yanına gittiği zaman
Cebrail'i görmüş olması İle gözlerinin amâ olması arasındaki sebeb ve bağlılığı
anltyamayız. Gerçekten de sonunda Ibn-i Abbas'ın gözleri amâ olmuştur. Fakat
ölümünden bir müddet önce de açılmıştır. Kendisine çok geniş bir ilim verilmiş
olmasına gelince: Daha Önce de belirttiğimiz gibi, O, ilminin çokluğu
sebebiyledir ki "bahrideniz", "el-hıbr, yani ümmetin alimi"
olarak anılıyordu.
[185] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/278.
[186] Sehâvi, bu hadisin sahih ve hasen olduğunu
bildirmiştir.
[187] Bu hadisi Ebû Davud da Sünen'inde rivayet etmiştir.
Ayrıca Ebû Bekir e!-Acuri de, Kitâ'bü'ş-Şeriah adlı eserinde kaydetmiştir
[188] Bunu, Ebû Bekir el-Acurİ de rivayet etmiştir. Fakat
onun rivayetinde: "Eğer onlardan biri bir mahremi ile alenen zina etmiş
olsa" diye olan kısım yoktur. Fakat bu fazlalık, gerek Ibnü'l-Cevzi'nin
Telbisü İblis adlı eserinde, gerek Tirmizi'nin Câmi'inde de bulunmaktadır
[189] Bu haber, gerçekten olduğu gibi çıkmıştır. Zira bu
ümmet, daha önceki ümmetlerin irtikâb ettiği kötülüklerden hiç bir şey
bırakmaksızın irtikâb etmiş durumdadır. Bunların hepsi vukua gelmiştir.
Bizler, Allah'tan af ve mağfiret isteriz.
[190] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/279-281.
[191] Hadis'te geçen Mârika, Hariciler demektir. Bunların
bir adı da Harûriye'dir. Bunlar, "hüküm ancak Allah'ındır!" diyerek
hak halife Ali'ye (r.a.) isyan ettiler. Ali de onların bu sözlerine karşılık:
"Evet, doğru olan bir söz, fakat bu söz ile hak değil de batıl kastedilmiştir"
buyurdu. Aişe (r.a.) hadisinde de: "Mârika, ümmetinin en şerlileridir, en
hayırlı olanları ise onları öldürecektir" buyurulmuştur.
[192] Ezarika'nın başkanı Nâîi' bin Erzuk idi. Çok aşırı
biri olup, kendisine tabii olmayanların kafir olduğunu söylüyor, hasımlarının
çocuklarının ve hanımlarının bile öldürülmelerini caiz görüyordu. Sonunda
Dolâb savaşında katledilmiştir. Rivayet olunduğuna göre Ebû Ümâme Şam
yakınlarında haricilerin katledilmiş cesedlerini gördüğü zaman, titremiş ve:
"Aman Allah'ım, şeytan şu ümmete neler de yapmış! Bunlar, hiç şüphesiz
cehennemliklerin köpekleridir" diyerek ağlamıştır.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/281-282.
[193] Bunlar, Gulat denilen aşırı şiiler ile haricilerdir.
[194] Bu rivayeti, Tirmizi ve Ebû Dâvûd da naklet m
işlerdir.
[195] Tirmizi’nin rivayetine göre: "Bunun ne zaman
olacağı" sorusuna karşılık Hz. Peygamber'in verdiği cevâp: "İnsanlar,
çalgı ve eğlence üzerinde düşkünlük gösterdiği, alenen içki İçildiği
zaman" şeklinde olmuştur.
[196] Sahîh rivayetlerle sabit olan husus, "kadere
îmânın vâcib oluşu" merkezindedir. Bu hadîs de bunu ifâde eder. Fakat Kaderiye veya Mürcie gibi bir dalalet
fırkasını ismen zemmeden rivayetler, sahih değildir, sahihlerde de yoktur.
(Hariciler hakkındaki hadisler müstesna
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/282-283.
[197] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/283.
[198] Bu hadis sahihtir ve sünnetin isiâm şeriatinin
müstakil kaynaklarından birisi olduğuna da açıkça delalet etmektedir. "Kur'an
bize yeter" deyip de sünneti ihmal etmenin doğru olmadığını
açıklamaktadır. Sünnet, nasıl ihmal edilebilir ki, Kur'an'm mücmel olan
beyanlarının da tefsir ve izahıdır. Selef-i Sâlıhin efendilerimizin bu
husustaki güzel tutumlarıyla ılgüi pekçok örnekler vardır. Derler ki,
Abdurrahman bin Yezid huccacın İhramli bulunduğu bir sırada, birisinin normal
elbisesini çıkarmamış olduğunu görmüş ve ona, gereken ikazı yapmış. Adam:
"Bana bu hususta ayet okuyabilir misin?" diyerek itirazda bulunmuş. O
da ona karşı, Haşr Sûresi'nin: "...Peygamber size ne getirdi ise onu aynen
alınız, neyi yasakladı ise ondan da sakınınız!" mealindeki 7. âyetini
okumuştur.
[199] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/284.
[200] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/285.
[201] Bu hadisi bu şekilde Buhari, MüsÜm, Tirmizi ve Nesâi
de Üseyd bin Hudayr'dan rivayet etmişlerdir. Buhari'nin bir rivayeti de, yine
Enes'ten olmuştur ve rivayet her şekild
sahihtir.
[202] Ebû Eyyub el-Ansâri, Neccar Oğullarından olup
Peygamber Efendimİz'in babası Abdullah'ın dayılarından biridir. Efendimİz'in
Medine'ye hicretleri sırasında, O'nu hanesinde barındırmıştır. Bu durum,
Efendimizin hanımlarının odaları yapılıncaya kadar da devam etmiştir.
Kostatıniyye'nin fethi için giden orduya, o da katılmıştı. Hâlen orada
(İstanbul'da) medfun bulunmaktadır.
Onun, Muaviye'den bir daha birşey İstemeyeceğine veya onunla bir daha
konuşmayacağına dair yemin etmesi, Muaviye'den gördüğü muamele üzerine
olmuştur ve kendisi bunda mazurdur.
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/285-286.
[203] Sahih hadiste sabit olduğuna göre, bîr gün Ebû
Hüreyre, Peygamberden işittiklerini unuttuğunu arzetmiş. O da: "Ridanı
yere yay!" buyurmuş. Ebû Hüreyre derhal bunu yapmış. Efendimiz ise, onun
ridasını alıp toplamış, sonra onun kalbi üzerine koymuş. Bundan sonra da Ebû
Hüreyre, Peygamberimız'den işittiklerini hiç unutmamıştır.
[204] Bunu, Tirmizi Ibni Ömer'den şu şekilde rivayet
etmiştir: "Ben Ebû Hüreyreye dedim ki: "Sen bizim içimizde,
Peygamberi m iz'in sohbetine en çok devam edenimiz ve O'nun hadisini en iyi
bılenımizsin" dedim."
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/286.
[205] Müellif (keza muhakkik), bu hadis üzerinde hiçbir
açıklama yapmamıştır. Ca-miu's-Sağır'da ise sahih olduğunu bildirmiştir.
KezaZehebi de bunu kabul etmiştir. (Feyzu'l-Kadir, 2/433)
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/286-287.
[206] Şüphesiz insanın erkekliğini gidererek onu
hadımlaştırmak, şer'an yasak olan bir şeydir. Bu, aynı zamanda bir nevi müsle
yapmaktır (işkence için insanın bir azasını kesmektir.) Sa'd (r.a.) der ki:
Peygamber (s.a.v.) Osman bin Maz'un'u tebettülden (kadın ve dünyadan
kesilmekten) menetti. Eğer izin verse idiler, şüphesiz biz de erkekliğimizi
gidererek hadım olurduk." Demekki Peygamber buna izin vermemiştir ve
şer'an menedilmiştir
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/287.
[207] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/287.
[208] Bu hadis bize gösteriyor ki, burada eskiden yanar dağ
varmış ki bu dağ, Verkan dağı da olabilir. Medine'nin yakınındaki Harra denilen
yerdeki simsiyah taşlar da, bu yanardağın vaktiyle püskürdüğü lavlardan
ibarettir. Bu hadisleri ile Peygamber Efendimiz, bu yanardağın ileride bir daha
faaliyete geçerek büyük ve yüksek alevler (lavlar) püskürteceğini ve bunun Şam
yakınındaki Busrâ'dan görüleceğini haber vermektedir. Bu hadisi, Buhari ve
Müslim de rivayet etmişlerdir. Diğer hadiste ise, zaman gelip Medine'nin öyle
bomboş kalacağını haber vermektedir. Bu mealdeki bir hadisi, Buhari ve Müslim
rivayet ettikleri gibi, Mu-vatta' dahi rivayet etmiştir.
[209] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/288.
[210] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/288.
[211] Bu mealdeki bir hadisi de Müslim, Abdurrahman bin
Şümâse'den rivayet eder. Yine Müslim benzeri bir hadisi Sa'd bin Ebû Vakkas'tan
da rivayet eder. Ayrıca Müslim ve Buhari bu hadisi, Muaviye bin Ebû Süfyan'dan
da rivayet ederler. O halde bu hadis, üzerinde ittifak edilen bir hadistir
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/289.
[212] Bu hadis, mâruf (ve çok meşhur) bir hadistir.
Denilmiştir ki: Birinci yüzün başında Ömer bin Abdülaziz, üçüncü yüzün başında
da Ahmed bin Hanbel, bu dinin müceddidi idiler. Allah, her ikisinden de razı
olsun.
Muhakkik burada, bunu
neye İstinaden söylediğini belli etmediği gibi, ilgili rivayet üzerinde de
yeterli bilgiyi nedense vermemiştir. Bunun için biz burada biraz daha bilgi
vermek istiyoruz. Şöyle ki:
Müellifimiz bu rivayeti
El-Camius-Sağir adlı eserinde, Ebû Dâvûd, Hâkim ve Beyha-ki'den nakledip:
"Bu hadis sahihtir, demiştir. Keza Imam-ı Münavi de bunun şerhinde:
"Hafız Zeynüddin el-lrâki ve başkaları bu rivayetin senedinin sahih
olduğunu bildirmişlerdir" demiştir. Hadisin vermek istediği mesaj ise:
Yüce Allah'ın her asrın başında veya ona yakın zamanlarda islâmı yeniden ihya
edecek; o'nu o'na karıştırılan bid'atlardan temizleyecek bir veya birkaç
müceddidlerı göndereceği hususudur ki hiçbir asrın müceddıdlerden hâlî
(boş-uzak) bırakılmayacağını müjdeler. Bazı kimselerin: "İslâm'ı ihya
edecek zatların, mükallid değil müctehid olması lazımdır. Son asırlarda ise
müctehid denilen birinci sınıf alimler yetişmemektedir. Binâenaleyh
müceddidlerin bulunması da düşünülemez" şeklindeki iddiaları; kuru bir
İddia olmaktan ote geçemez. (Bakınız, Fevâtihu'r-Rahamût, 2/399, Mısır, 1325).
Bazı eserlerde görüldüğü gibi, müceddidleri sadece kendi mezheb ve
tarikat büyükleri arasından seçip sıralayan ve İmam-ı Azam, imam-ı Maturidi,
Imam-ı Rabbani, Imam-ı Bir-givi gibi islam alimlerine bile yer vermeyen
listeler; ciddi ve ilmi olamaz. İlmi ve doğru olanı (Hafız Ibni Kesir
hazretlerinin de dediği gibi): "Her mezheb ve grubun her ilim dalında
yetişmiş ve büyük hizmetler vermiş olan birinci sınıf âlimlerini İhtiva edecek
bulunan bir açıklamadır." (Fefzu'l-Kadir, 2/281, es-Siracü'l-Münir, 1/384-
Mısır, 1312).
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/289.
[213] İmam, hatib, vaiz ve mürşidlere, Deccâl fitnesi
hakkında bilgi vermenin vacîb olduğunu; ansızın Deccâle yakalanmakla daha çok
zarar görüleceğini bildirmek istiyor.
[214] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/290.
[215] Bu mealde Buhari'nin de bir rivayeti var:
"iyiler, önce ve sırasıyla giderler. Geriye arpa ve hurmanın döküntüsü
gibi, döküntüler kalır ki bunların Allah yanında bir kıymetleri olmaz."
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/290.
[216] Sevgili ve büyük Peygamberimiz, bu büyük irşadları
sırasındaki "...Onlardan hayır da şer de göreceksin" sözleriyle,
Emevi halife ve valilikleri ile Abbasi halifelerini kas-delmış olsa gerek.
Sonra: "Onlar İnsanları cehenneme davet ederler" sözleriyle de;
yetmiş İki cehennemlik delalet fırkalarının başkanlarını kastedmiş olacağını
söyleyebiliriz ki, onların hai ve tutumları da buna uygun düşmekte idi.
[217] Buhari'nin Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği ise şu
mealdedir: "İleride Fırat'tan bir hazine veya büyük bir altın yatağı
çıkacaktır. O güne yetişenler, ondan bir şey almasınlar." Bu hadisi, aynen
Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizi dahi rivayet etmişlerdir
[218] Buhari, Müslim ve Tirmizi'nin yine Ebû Hüreyre'den
olan rivayetlerinde ise şöyle denilmiştir: "...Bu sırada Peygamber
Efendimiz elini Selman-ı Farisi'nin omuzuna koyarak: "Varlığım elinde olan
Allah'a yemin ederim ki, eğer iman Süreyya yıldızında bile olsa, bunun
milletinden olan bazı adamlar, muhakkak ona ulaşacaklardır" buyurdu.
Diğer bir rivayette ise, az bir farkla: "Eğer din Süreyya
yıldızında bile olsa, Fars'tan bir adam, muhakkak ona ulaşır ve insanları ondan
faydalandırır" buyurulmuştur
[219] Buhari'nin Enes'ten olan rivayeti de bu merkezdedir.
Sâdece bunda: "...İşi bu kadar ileri götürdükleri zaman, müslüman kişi,
onların şerrinden Allah'a sığınsın" buyurmuştur. Müslim'in diğer
rivayetinde ise; "Müslüman kişi: "Ben Allah'a iman ettim" desin,
bu-yurulmuştur.
[220] Bu hadisi, Ibn-i Ebû Hâtem ve İbn-i Merdûye de rivayet
etmişlerdir.
[221] Sultan ile Kur'an'ın birbirinden ayrılması çoktan
gerçekleşmiştir. Çok uzun zamandan beri, sultanların ve hüküm verenlerin
verdikleri hükümler bir yana, Kur'ân bir yanadır. Kur'an'ın sesine kulak
astıklarını göremezsin.
[222] Tirmizî'nin rivayet etiği hadîs ise şu mealdedir:
"Kıyamet yaklaştığı zaman fitneler karanlık dalgaları gibi gelecek. Kişi,
sabah mü'min, akşam kâfir olacak veya akşam mü'min, sabah kâfir olacak.
Niceleri dînini dünyâ karşılığı satacaktır."
[223] El-Fevâıd'de bildirildiğine göre, Kazvînî bu rivayetin
mevzu olduğunu söylemiştir
[224] Müslim, "soy-sopla övünmeyi" de
zikretmektedir.
[225] Bu rivayette, nasıl bir mana kastedildiğini anlamak
kolay değildir. Maddi bir mana kastedilmiş olması çok uzaktır. Zira zaman
İlerledikçe dünyanın maddi süs ve zineti de o nisbette gelişip yerleşmektedir.
[226] Bu rivayette sayılanların hepsi, müslümanlarda
mevcuddur. Bugünkü müslü-manların âlimlerinden daha çok kızdıkları bir şey
yoktur! Sanki her biri, âlim düşmanı haline getirilmişlerdir. Diğer hususlar da
öyle. Şu kadar var ki: Hâkim bu rivayetinde yalnız kalmıştır. Onun tek başına
olan rivayetine, bizim itimadımız eksik bulunmaktadır
[227] Bunu, Ebû Dâvûd ve İmam-ı Ahmed de rivayet etmiştir.
[228] Bunu, Buhari, Müslim ve imam-ı Mâlik d© rivayet
etmişlerdir.
[229] Tirmizi de bunu Huzeyfe'den rivayet etmiştir
[230] Buhari ile Müslim de Ebû Hüreyre'den bu mealde bir
hadis rivayet etmişlerdir ki, bu hadis daha önce zikredilmiştir.
[231] İslam büyüklerinden Cüreyri'nin, bu hadisin ışığı
altında verilmiş güzel bir nasihatleri var. Onu buraya not etmek istiyoruz.
Şöyle ki: "Hidayet ve saadet asrının müslüman-ları birbiriyle olan
münasebetlerini, tamamen islâmı esas alarak yaptılar. Derken din zayıfladı ve
inceldİ. İkinci nesil de birbiriyle olan münasebetlerini vefakarlık duygusuyla
yaptı. Derken vefa da zayıflayıp tükendi. Bu sefer de üçüncü nesil gelip
aralarındaki münasebetlerde mürüvveti yaşattılar. Derken mürüvvet de kalmadı.
Bunun için dördüncü neslin birbiriyle olan münasebetlerinde haya hâkim oldu.
Nihayet haya da kalmayınca, bundan sonraki müslü-manların aralarındaki
münasebetlerde; bir beklenti veya korku hakim oldu. (Risâle-i Kuşeyri, 128,
Bulak, 1284). (M.)
[232] Bunun bir hadis-i/merîu değil de, çok beliğ bir sahabi
sözü olduğunu zannetmekteyiz. Hadislere dayanılarak söylenilmiş bulunan bu
sahabi sözünün haber verdiği hususlar da, aynen vakidir. Yegâne sığınağımız
Allah'tır. O bizleri bunlardan ve daha beterlerinden muhafaza buyursun.
[233] Huzeyfe'nin rivayet ettiği hadiste şöyle buyuru I m
ustur: "İnsanların kalblerinin köküne, önce emanet erdirildi. Bundan sonra
da Kur'an indi de insanlar Kur"an't ve sünnet'i öğrenebildiler."
Diğer Huzeyfe hadisinde ise, emanetin kaldırılması şöyle beyan edilmiştir:
/"Kişi uyumakta iken emânet onun kalbinden kaldırılır, sâdece biraz izi
kalır. Derken adam bir 'daha uyur, bu sefer emanetin kalan kısmının da tamamına
yakını kaldırılır, sadece bir kabarcık kadar birşey kalır. Sonra bu da
kaldırılır."
[234] Görüldüğü gibi, hadis metninin mevcudu ile, kelâm
eksik kalmakta ve manası anlaşılamamaktadır. (Bu noktaya temas eden ve daha
önce geçmiş bulunan hadisin yardımı ile mana: “Ümmetimin ilk tersine çevirip
(terkedeceği) şey, hükümet ve siyaset işleridir” şeklinde olsa gerektir.
Nitekim bu mealde sarih bir hadis daha önce geçmiş ve sonunda da “En son
bozulacak şey ise, namazdır” buyurulmuştur. (M.)
[235] Ömer bin Hafs adında dokuz kadar ravi vardır. Burada
bunların hangisi olduğu belirtilmemiştir. Fakat bunların en iyisi zayıf
olduğuna göre, rivayet de en iyi ihtimale göre zayıf olmaktadır
[236] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük
Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/291-301.
[237] Bu mealdeki bir hadîsi, Tirmizîde Enes'ten rivayet
etmiştir
[238] Yine Buhârî ve Müslim'in, bu hususta Cibril Hadîsi
diye çok meşhur bir rivayetleri vardır ki, bu rivayette islâmın ve îmânın
esasları verildiği gibi, ihsân'ın ne olduğu da bildirilmiştir. Son derece
büyük öneminden dolayı da bu hadîs'e Ümmü's-Sünne denilmiştir
[239] Şüphesiz, bu alametlerin bir kısmı, sahih hadîslerde
aynen geçmiştir.
[240] Buradaki taylasandan maksat; bazı şeyhlerin ve
âlimlerin giydikleri yeşil bir giysidir. Bu, Acemilerin giysilerindendir
[241] Bir rivayete göre de; "Hilâî'in büyüyüp
şişmesi..." denilmiştir.
[242] Yâni yol kenarlarında yakın mesafelerde iskân ve îmar
edilen'yerler bulunur. Hattâ çöllerde bile zirâatçilik yapılır.
[243] Tirmizî de buna yakın bir metni rivayet etmiştir.
Ancak onun rivayetinde: "Şarkı-cı-çengici kadınlar zuhur ettiği, çalgılar
çalınıp içkiler içildiği zaman..." denilmiştir
[244] Ömer (r.a.) bu hususta şöyle demiştir"
"Binaları müslümanların ihtiyâcına göre inşâ ediniz. Fakat kırmızı veya
sarı ile (altın ile) süslemekten sakınınız'"
[245] Müslim'in rivayetine göre, Kûfe'de birisi, kırmızı bir
rüzgar esmesi sebebiyle "Ey ibni Mes'ûd, gâlibâ kıyametin zamanıdır?"
diye seslenmiş... Ibni Mes'ûd da: "Mîras malının taksimi terkedilmedikçe,
keza alınan ganimetten sevinmek
terkedilmedikçe kıyamet kopmaz!" demiştir
[246] Bu, Suyûtî'nin zamanında böyle imiş... Şimdilerde İse,
büyük bir ekseriyetle babalar, kız çocuklarını; "El oğluna mal yedirmemek
zihniyetiyle" hakları olan mirastan mahrum etmektedirler... (Muhammed
Halîl Herrâs, Mısır)
[247] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/302-305.
[248] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/305.
[249] Zencî isyanından sonra bazı işçileri telkinlerinin
tesiri altına alan Karmatıler, Ahsâ'da komünizm temeline dayalı bir devlet
kurmuşlardır. Reisleri Hamdan ise, İsmaılıye mezhebi davetçilerindendİ
Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri,
Uysal Kitabevi: 2/305-306.