7- HİCRET.. 2


7- HİCRET

 

Mekkeli müslümanlar, Medineli müslüman kardeşlerine ka­vuşmak ve inançlarını saldırıya uğramaktan korumak için Hz. Peygamber (sav)'in talimatına göre peyderpey Medine'ye intikal etmeye başladılar. Bu meyanda, Medine'ye ük hicret eden, Hz. Peygamber (sav)'in halasının oğlu Ebu Seleme Abdullah Bin Abd'il-Esed El-Mahzumî'dir. Bu zat İkinci Akabe Biatı'ndan yakla­şık bir yıl önce Medine'ye hicret etmişti.

Sebebine gelince, Habeşistan dönüşü Mekkeli müşriklerin çok büyük eziyetlerine maruz kalmış bu arada Islamın Medine'de ya­yıldığını da öğrenmişti, selameti oraya göç etmekte buldu. Bera­berinde hanımı ile oğlu Seleme de vardı. Ancak hanımının yakın­ları önce onun kocasıyla beraber gitmesine engel oldular. Fakat O, bir müddet sonra kocasına gidip kavuştu.

Ebu Seleme'nin hanımı bu olayı şöyle anlatıyor:

Ebu Seleme Medine'ye gitmemize karar verince devesini be­nim için hazırladı. Sonra beni bindirdi ve oğlum Seleme'yi de ku­cağıma koydu. Devenin yularım çekerek yola koyulmaya başla­dık. Bu sırada mensubu olduğum Benil-Muğıra ailesinin erkek­leri kocamı görünce başına toplandılar. O'na:

"Bak, şu canını elimizden kurtarmaya çalışıyorsun, buna bir diyeceğimiz yok. Fakat ya şu karım? O'nu yaban ellerine nasıl gö­türebilirsin?" diye bağırıp çağırdıktan sonra üzerine üşüşüp devenin yularını elinden kaparak beni ondan zorla aldılar. Bu olayı gören kocamın akrabaları Benî Abdi'I-Esed ailesinin erkekleri de gücenerek gelip oğlumu almak istediler ve "Olamaz! Biz de oğlu­muzu annesinin yanında bırakmayız. Çünkü annesini kocasından ayırdınız" dediler ve akrabalarımla kocamın akrabaları yavrumu aralarında çekiştirmeye başladılar.

Çocuğu (alamazsınız-alırız) derken, öyle çekiştirip durdular ki yavrum Seleme'nin kolu yerinden çıktı. Nihayet Benî Abd'il-Esed ailesinin adamları O'nu alıp götürdüler. Ailem Beni'1-Muği-ra'da beni yanlarında hapsettiler. Evlerinde alıkoydular. Kocam Ebu Seleme ise Medine'ye gitti. Böylece ailemiz parçalandı. Ben, oğlum, kocam her birimiz bir yana düştük.

Ben her sabah Mekke dışındaki Abtah mevkiine çıkar, orada oturur akşama kadar ağlardım. Bu durum bir yıl kadar devam etti.

Bir gün yine orada oturmaktayken amcamın oğullarından Ahmed Bin El-Muğıra yolunda bana uğradı. Durumumu görünce bana çok acıdı. Bunun üzerine gidip Muğıraoğullan ailesine 'Bu zavallı kadıncağızın yakasını artık bırakmayacak mısınız? O'nu, kocasını ve çocuğunu birbirinden ayırdınız, yeter artık!' diye çı­kıştı.

Bunun üzerine ailem bana 'Eğer istiyorsan kocanın yanına gidebilirsin' diyerek beni serbest bıraktılar. Bu durumu gören ko­camın akrabaları da oğlumu bana geri verdiler. Ben de hemen devemi hazırlayıp bindim, oğlumu da kucağıma alarak, kocama kavuşmak üzere Medine'ye doğru yola koyuldum.

Yapayalnızdım, yavrucuğumdan başka benimle beraber Al­lah'ın tek kulu bile yoktu. İçimden "Yolda birilerini bulur, ona ka­tılırım. Sonra da yoluma devam eder gidip kocama kavuşurum" dedim. Bu şekilde Ten'îym denilen yere kadar vardım. Orada Ab-

du'd-Daroğullarımn akrabalarından Osman Bin Talha'ya rastla­dım. Bana:

"Ey Ebi Ümeyye'nin kızı! Nereye böyle?" diye sordu. "Medine'ye, kocama gidiyorum" dedim.

"Beraberinde kimse yok mu?" diye sordu.

"Hayır, Allah'tan ve şu yavrumdan başka kimse yok" dedim. Bana:

"Yemin olsun ki seni yalnız bırakmayacağım" dedi.

Böylece birlikte yolumuza devam ettik. Allah'a yemin ederim Araplar arasında bu zat kadar faziletli birine rastlamadım. Ko-naklanacak bir yere geldiğimizde devemi çöktürür, inmeme yar­dımcı olurdu. İndikten sonra da devenin sırtından yükünü indi­rir, onu ağaca bağlardı ve biraz uzağa çekilirdi. Ben de ağacın al­tında dinlenirdim.

Hareket zamanı gelince yine o devemi hazırlar yükünü üzeri­ne kor ve bana "haydi bin bakalım" derdi. Ben bindikten sonra da yularından tutar ikinci bir konaklama yerine kadar böylece de­vam ederdik. O'nun yardımıyla bu şekilde yolculuğumuzu Medi­ne'ye varıncaya kadar sürdürdük.

Medine yakınlarındaki Benî Amr kabilesine ait Küba Köyünü görünce:

"İşte kocan bu köydedir" dedi. Evet Ebu Seleme burada oturu­yordu. Sonra bana:

"Allah'ın selameti başına ben artık dönüyorum" diyerek yeni­den Mekke'nin yolunu tuttu [1]

Daha sonra Amir Bin Rabia ve hanımı Leyla, Abdullah Bin Cahş ve kardeşi Abd Ebu Ahmed ve eşleri de ayrıldılar, arkaların­dan diğer müslümanlarm hicretleri birbirini izledi.

Öyle ki bir zaman geldi. Hz. Ebubekir Hz. Ali, Suhayb, Zeyd Bin Harise ve hicret edecek güce sahip bulunmayan birkaç zayıf müs-lümandan başka Mekke'de kimse kalmadı. En nihayet Hz. Ebube­kir de bir gün hicret için hazırlanınca Hz. Peygamber (sav) O'na:

"Senden hemen sonra (Rabbim tarafından) bana da (hicret için) izin verilmesini diliyorum" dedi.

Hz. Ebubekir de kendisine:

"Babam sana feda olsun, yoksa sen de mi hicret etmek isti­yorsun?" diye sordu. Hz. Peygamber (sav) de "Evet" diye cevap verdi.

Bunun üzerine Hz. Ebubekir tek başına hicret etmekten vaz geçerek, Hz. Peygamber ile birlikte ayrılmak üzere niyetini değişti­rerek beklemeye koyuldu.Bu arada boş da durmadı. İki binek hay­vanı hazırlayıp bunlara bol boî hasiralti yaprağı yedirerek usulca hazırlanmaya başladı.

Mekke'de son kalan sahabilerden Hz. Suhayb de hicret etmeye karar verince Kureyş kâfirleri O'na şöyle dediler:

"Sen zavallı aşağılık bir göçmen olarak memleketimize gel­miştin, perişan ve yoksuldun. Burada bizim yanımızda para pul sahibi oldun, servetin arttı. Bulunduğun seviyeye kadar çıktın. Şimdi de hem kendi canını kurtarmaya hem de malını beraber götürmeye çalışıyorsun. Nerede bu bolluk? Andolsun ki bu olma­yacaktır." Bunun üzerine Suhayb:

"Peki malımı, her şeyimi size bağışlayacak olsam yolumu bı­rakır mısınız?" diye sorunca:

"Tabi işte bu olur" dediler. Suhayb da onlara:

"Tamam öyleyse ben de malımın tümünü size bıraktım" de­yip îslam uğruna her şeyini feda etmekten çekinmedi. Hz. Pey­gamber (sav) bunu duyunca:

"Suhayb kazandı, Suhayb kazandı..." buyurarak sevincini ifa­de etti.[2]

Hz. Rasulullah (sav) göç eden sahabilerinden sonra bir süre daha Mekke'de kalarak Allah tarafından hicret için izin gelmesini bekledi. Mekke'de onunla birlikte, hapsedilen müslümanlardan ve maalesef dönenlerden başka Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ali hariç hiç kimse kalmamıştı.

Kureyşlilere gelince devam eden gelişmelerin hepsini takip et­miş, her şeyi görüp işitmişlerdi. Duydukları endişe üzerine Dar'un-Nedve denilen şehir meclisinde toplanıp durumu görüş­mek istediler ve bir araya gelerek konuyu tartışmaya başladılar. İç­lerinden bazıları Hz. Peygamber (sav) den kurtulabilmek için O'nun başka bir memlekete gitmek üzere serbest bırakılması tek­lifini ortaya attı. Bu teklif reddedildi ve denildi ki:

"Gideceği yerde etrafında kabileler birleşir ve elde edeceği bu güçle bizim üzerimize yürüyebilir." Bazıları da:

"O'nu zincire vurup ölünceye kadar bir kenarda alıkoyalım".

Bu teklif de kabul görmedi.

"Çünkü dediler: Yakınları gelir O'nu kurtarmaya çalışır, biz de karşı koruz. İşte o zaman aramızda kan dökülür. Halbuki bu­na gerek yoktur."

Nihayet sapık ve zalim liderleri Ebu Cehil'in ortaya attığı fikir üzerinde birleştiler. Ebu Cehil şu teklifte bulundu:

"Şunu uygun görüyorum: Her oymaktan cesur, soylu ve üs­tün bir genç seçip ellerine de keskin birer kılıç verelim. Sonra gi­dip bir tek darbeyle vurarak O'nu öldürsünler. Böylece O'ndan kurtulmuş oluruz. Gençlerimiz böyle yapınca bütün oymaklar O'nun kanından birlikte sorumlu olurlar. Muhammed'in men­sup olduğu Abdimenafoğulları oymağı ise bu durumda şu kadar aileye karşı mücadele vermeyi göze alamaz. Kanına karşı tazmi­nata razı olur. Biz de tazminatlarını veririz. Bu mesele de böylece kapanmış olur."

Allah Teala Dar'un-Nedve'de bütün bu olup bitenlerden elçisi­ni haberdar etti ve kendisine mahsus yatakta o gece yatmamasını emir buyurdu. Bununla birlikte hicret etmesi için de kendisine izin verdi.

Hz. Peygamber (sav) hemen davranarak durumu Hz. Ebu Be­kir'e anlattı, ve birlikte yola çıkacaklarını da O'na söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, daha önce hazırlamış olduğu iki binekten birini Hz. Peygamber (sav)'e takdim etti. Derhal hayvanları en iyi şekilde hazırladılar. Yol azığını bir tuluma koydular. Hz. Ebu Be­kir'in kızı Esma boynundaki zinciri kopararak tulumun ağzını onunla bağladı.

Sonra Hz. Ebu Bekir Abdullah Bin Uraykıt adında bir şahsa ücret karşılığında kendilerine yardımcı olması için anlaştı. Bu adam henüz Kureyş kafirlerinin dini üzerinde bulunan bir müşrik (putperest) idi. Kendisine güvenip O'na önce her iki hayvanı tes­lim ettiler ve üç gün sonra onları Sevr Mağarası'nın önüne getir­mek üzere anlaştılar. Bin Uraykıt çok mahir deneyimli bir yol reh­beriydi. Yollan çok iyi bilirdi.

Bütün bu hazırlıklardan sonra çok dikkatli ve titiz bir şekilde Mekke dışında belirledikleri bir noktada gece yansından sonra buluşmak üzere Hz. Peygamber (sav) Hz. Ebu Bekir'den ayrıldı. Kureyşliler de Hz. Rasulullah (sav)'a suikast içinde işte bu geceyi kendi aralarında tayin etmişlerdi. Sözde, cinayet bu gece gerçek­leştirilecekti.

Gece karanlığı çökünce suikastçiler Hz. Peygamber (sav)'in evi civarında toplanıp gizlice O'nun, yatağa girerek uyumasını bekle­diler. Uyuyunca çullanıp menfur emellerini yerine getireceklerdi.

Hz. Peygamber (sav) bu durumdan haberdar olunca, Hz. Ali (ra) ye bıraktığı yatağına yatmasını ve taktik olarak da her zaman yaptığı gibi abasıyla örtünmesini emretti. Hz. Ali (ra) nin bu gece­ki görevi Rasulullah'n yatağına girerek O'nun mevcut bulunduğu izlenimini uyandırmak ve müşrik suikastçileri şaşırtmaktı. Çok tehlikeli ve zor olan bu görevle birlikte, Hz. Peygamber (sav)'in zimmetinde bulunan bazı emanetleri de ertesi gün sahiplerine vermekti.

Artık hareket zamanı gelmişti. Hz. Peygamber Yasin Suresi'ni okumaya başlayarak evden dışarı çıktı:

"YA, SİN! Ey Muhammedi Kur'an-i Hakîm'e and olsun ki sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin. Bu, ataları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah'ın indirdiği Kur'an'dır. And olsun ki, hü­küm, (onlardan) çoğunun aleyhine gerçekleşmiştir. Bunun için artık inanmazlar. Boyunlarına, çenelerine kadar varan halkalar geçirimsizdir. Bunun için başları yukarı doğru kalkıktır. Önlerine ve arkalarına set çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler" [3]

Hz. Peygamber bu sureyi okuyup evden çıktığı sırada Allah Te-ala onlara bir uyku verdi. Hiç kimse O'nu göremedi.

Hz. Ebu Bekir ile buluşmak üzere yoluna devam etti ve tayin edilen yerde buluştular. Oradan Sevr Mağarası'na gidip yerleştiler. Kureyşliler de gelecek haberi sabırsızlıkla bekliyor, suikastçiler ise kapıdaki deliklerden içeriye bakınıp duruyor ve birinin orada yat­makta olduğunu görüyorlardı. O'nlara göre bu Muhammed'den başkası değildi. O arada onlarla beraber olmayan başka bir şahıs uğrayarak kendilerine neyi beklemekte olduklarını sordu.

"Kimi bekleyeceğiz! Muhammedi bekliyoruz" diye cevap ver­diklerinde; "Allah'ın hükmüne yemin olsun ki Muhammed çok­tan çıkmış ve amacının peşinde gitmiş bulunmaktadır" dedi. [4]

Bu haberi alınca kapıya üşüşüp delik ve çatlak yerlerden me­rakla içeriyi izlemeye koyuldular. Yatakta birinin bulunduğunu gö­rünce söylenenlere inanmadılar. Onlar böyle bekleye dursunlar, derken tanyeri ağarmaya başlamış, sabah olmuştu.

Bir de ne görsünler. Hz. Muhammed (sav)'in yatağından kal­kan Hz. Ali'ydi. Evet Hz. Ali uyanarak (hiç bir şeyden haberi yok­muş gibi) dışarı çıktı.

O'na telaş içinde Hz. Muhammed (sav)'in nerede olduğunu sordular. "Bilmiyorum" diye cevap verdi.

Bunun üzerine yıldırım hızıyla çeşitli yönlere dağılarak Rasû-lullah'ı aramaya koyuldular. Nihayet Sevr Mağarasının önüne ka­dar geldiler. Fakat Allah Teala onların gözlerini bir çeşit kor etti.

Onların Hz. Peygamber (sav) ıi görmelerini (engeller yaratarak) önledi. Mağaranın içinden onları gören Hz. Ebu Bekir (ra) Rasulul-lah'a bir fenalıkları dokunacak endişesiyle üzülüyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Çünkü bu adamlardan biri eğer bastığı yerden aşağı doğru bir bakıverseydi onları derhal görebilecekti.

Hz. Ebu Bekir böyle düşünürken Rasulullah (sav) O'nu "Üzül­me Allah (cc) bizimledir" diye teselli ediyordu.

Hz. Peygamber (sav) ve arkadaşı Hz. Ebu Bekir bu şekilde üç gün mağarada kaldılar. Onları izleyen düşmanlarının ümit ve ara­yışları kesilsin diye bekliyorlardı.

Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdullah geceleri gelip onlarla beraber kalıyor, şafak sökünce ayrılıp gidiyordu. Böylece o, Mekke'de -söz­de- Kureyşliler arasında sabahladığı izlenimini uyandırmaya çalı­şıyordu. Akşam olunca da Mekke ve şehir halkı ile ilgili ne kadar haber varsa alıp Hz. Peygamber (sav) e ve babasına aktarıyordu. Aynı zamanda Hz. Ebu Bekir'in hizmetçisi Amir Bin Fuhayra da sabah akşam onlara uğrardı.

(Taktik olarak) önüne birkaç tane koyun katıp onları otlatıyor havasıyla arkadan Abdullah'ı izleyerek mağaraya kadar gelir, ko­yunlardan süt sağarak Hz. Peygamber (sav)'e ve Hz. Ebu Bekir'e içirirdi. Aramaların ardı arkası kesilince mağaradan çıktılar. Anlaş­tıkları üzere rehber de üçüncü günün sabahı damlamışti.

Kureyşlilere gelince, ileri gelenlerinden birkaçı Hz. Ebu Be­kir'in evine gidip kapıda durdular. Onları Hz. Ebu Bekir'in kızı Es­ma karşıladı. O'na:

"Baban nerede?" diye sordular. "Vallahi şu anda nerede oldu­ğunu bilmiyorum!" diye cevap verince Ebu Cehil Esma'nın yüzü­ne şiddetli bir tokat indirdi. Bir sonuç alamadan ayrıldılar.

Öte yandan Hz. Peygamber (sav), arkadaşı Hz. Ebu Bekir'le birlikte mağaradan dışarı çıktılar. Amir Bin Fuhayra ve rehber Ab­dullah Bin El-Uraykıt da onlarla beraberdi. Hareket edip sahil yo­lundan devam ettiler. Kureyşliler. Muhammed ve arkadaşı Ebu Be­kir'in başına yüz deveyi mükafat koymuşlardı. Onları ölü veya diri getirene bu ödülü vereceklerdi.

Bunu duyan fırsatçılar her tarafa dağılmış, onları didik didik aramaya koyulmuşlardı. O sıralarda Surraka Bin Malik adında bi­ri, mensubu olduğu Benî Müdlic Oymağının toplantı yerinde oturmuş, yakınlarıyla sohbet ederken adamın biri yanlarına geldi. Surraka çapulculukla tanınıyordu. Gelen adam:

"Ben yolda (uzaktan) üç kişiye rastladım; zannederim Mu­hammed ve arkadaşları idiler" diye bir söz etti. Surraka bu adama bakarak "sus!" anlamında kaş göz hareketleri yaptıktan sonra:

"Yok canını. Onlar falanca kimseler olacak" diyerek konuyu kapatıp dikkatleri dağıtmaya çalıştı. Sonra da kimseyi uyandırma­dan sıvışarak Hz. Peygamber (sav)'i ve arkadaşlarını izlemeye ko­yuldu. Kendisi, olayı aynen şöyle anlatmaktadır:

"Hz. Peygamber (sav) Medine'ye gitmek niyetiyle Mekke'den muhacir olarak ayrılınca Kureyşliler O'nu bulup getirene 100 de­ve ödül vermeyi vadettiler. Ben o sırada bizim kabilenin toplantı mahallinde oturuyorken adamın biri gelip dikildi ve 'Vallahi de­min üç süvari gördüm yanımdan geçtiler. Onların Muhammed ve arkadaşları olduğunu sanıyorum' dedi.

Bu sözleri duyunca adama göz kırparak işaret ettim. O'na: Sus! demek istedim.

O arada da dikkatleri dağıtmak için 'Yok yahu, onlar filanca adamlar olacak. Kayıp bir hayvanları var, onu aramaya çıkmış­lar' diyerek orada oturanları uyutmaya çalıştım.

Adam da: 'Olabilir' dedi ve sesini kesti.

Ben kimseyi şüphelendirmemek için biraz daha oturduktan sonra hemen evime gidip atımı istedim. Dereye kadar getirdiler, silahımı da istedim. Oklarımı yayımı getirip kısrağımın terkisine bağladılar. Şansımı denemek için (memlekette adet olduğu üze­re) fal oklarımı da yanıma aldım. Ok torbasını boynuma geçir­dikten sonra falıma bakmak için okumu torbadan çektim, fakat sevmediğim ok çıktı. 

Ben Muhammed'i yakalayıp Kureyşlilere teslim ederek 100 deveyi almayı ümid ediyordum. O bakımdan falıma aldırış etme­den O'nu izlemeye koyuldum. Ancak atım huysuzlaşip beni yere düşürdü. Sırtından yere yuvarlandım. Kendi kendime:

- Bana ne oluyor yahu! dedim.

Torbadan yine bir fal oku çıkardım. Yine sevmediğim ok çık­tı. Fakat O'nu izlemekten vazgeçmedim. Binip yine peşine düş­tüm. Atım yine huysuzluk yapıp beni sırtından attı. Üstünden aşağı yuvarlandım:

Acaba ne oluyor?' diye şaşaladım. Tekrar bir fal daha açayım dedim ama yine sevmediğim ok çıkmaz mı? Buna rağmen O'nu takibe devam ettim. Nihayet bana güründüler. Uzaktan onları görmeye başladım, fakat atım yine aksileşti. Bu sırada ön ayakla­rının her ikisi birden toprağa saplandı ve üzerinden fırlayıp yere düştüm. Sonra ayakları saplandıkları yerden çıktı. Bu delikler­den de hortum gibi duman yükseldi. İşte o zaman anladım ki bu iş benim kârım değil. O'na ulaşmaktan engellejımiş durumda­yım ve er geç o üstün gelecektir.

Sonra onlara arkadan seslenerek:

- Ben Ca'şimoğlu Surraka'yım. Beni biraz bekleyin, sizinle ko­nuşacaklarım var. Allah'a yemin ederim ki huzurunuzu kaçırmam ve benden size hiç bir kötülük gelmeyecektir.' dedim. Bunun üze­rine Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekir'e şöyle dedi:

'Sor bakayım, bizden ne istiyor'.

Hz. Ebu Bekir bana maksadımın ne olduğunu sorunca Hz. Peygamber'e 'Bana bir şeyler yaz ver, aramızda bir işaret, bir akit olmak üzere bende bulunsun' dedim. O da Hz. Ebu Bekir'e emre­derek: "Ya Ebabekir yaz' deyince Hz. Ebu Bekir yazıp verdi."

Surraka ondan sonra Mekke'ye döndü. Hz. Peygamber (sav) ise yoluna devam etti ve Bi'set'in (ilk vahyin inişinin) onüçüncü yılı, Rabiülevvel ayının onikinci gününe rastlayan pazartesi saba­hı Öğleye yakın saatlerde beraberindekilerlerle birlikte Medine ci­varındaki Küba Köyü'ne ulaştı.

Hz. Peygamber (sav) Küba'da Benî Anır Bin Avf Kabilesi'ne beş gün kadar misafir kalarak bu köyde bir mescid de yaptıktan sonra bir Cuma sabahı buradan hareket etti. Bu mescit îslam tarihinde yapılmış ilk ibadethanedir. Mescidin inşaatı sırasında Kıble cep­hesindeki temeline ilk taşı Hz. Peygamber koydu. Hz. Ebu Bekir de onunkinin yanma bir taş koydu. Sonra hareket ettiler. Beni Salim Bin Avf Kabilesi'nin bulunduğu bölgeye varınca Cuma saati geldi.

Orada Kanuna adını taşıyan vadinin içinde halktan bir cema­atle Cuma namazını kıldı. Bu da Hz. Peygamber (sav)'in Medi­ne'de kıldığı ilk Cuma'dır.

Yol boyu çeşitli kabilelerden kalabalıklar önünü keserek O'na, evlerinde misafir kalması için sık sık ricada bulunuyor, kendisine hizmette kusur etmeyeceklerini ve onu her şeyden sakınacakları­nı ısrarla söylüyorlardı. Fakat cevap olarak O, şöyle diyordu:

"Devemi serbest bırakın, ona (nerede duracağı) emredilmiş­tir." Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav)'in devesi yönlendirilme­den Beni Malik Bin Neccat ailesinin muhitine kadar yürüdü. Bu­rası günümüzde Hz. Peygamber (sav)'in Harem-i Nebevi olarak bilinen cami ve türbesinin bulunduğu yerdir. O zaman boş bir alan idi. Burada Medineliler hurmalarım sererek kurulurlardı. Bu sahaya Merbed derlerdi, ölmüş Amr'm iki oğlu Sehl ve Süheyl adında iki kardeşe aitti.

Burada Hz. Peygamber (sav) devesinden indi ve Halid Bin Zeyd Ebi Eyyub El-Ensari'nin [5] evinde misafir oldu. Sonra bu ala­nı kardeşlerden satın alarak içinde bugünkü camiini inşa etti. Hz. Peygamber (sav)'in Yesrib'e yaptığı bu göçten sonra şehir artık Medine'tur-Rasûl, (Peygamber Şehri) daha sonraları da El-Medi-ne'tü'l-Münevvere (Nurlu Kent) diye ünlendi [6]

Bu yolculuk esnasında Mekkeli halkın her şeye rağmen, Hz. Peygambere son derece güvendiklerini, Hz. Peygamber (sav)'in de Allah Teala'nın kendisine yardımlarını ve zaferi ihsan edeceğini bildiğini (bazı noktalara göz attığımız zaman çarpıcı olarak) görü­yoruz.

Meselâ Mekkeli müşriklerin Hz. Peygambere olan sınırsız düş­manlıklarına rağmen, (çok kere en yakınlarına bile bırakmayı gö­ze alamadıkları) değerli emanetlerini, paralarını Hz. Peygamber (sav)'e gelip bırakırlardı. Halbuki bir taraftan da O'nu delilik, sihir­bazlık, kâhinlik ve karı koca arasını bozmak, onları birbirinden ayırmakla suçluyorlardı. Bununla beraber en değerli emanetlerini de O'ndan başkasına bırakmak istemezlerdi.

Peki bundan daha büyük güven olur mu? Bu nasıl bir işti? Hem düşman, hem güvenilir, hem istenmeyen kişi hem de sevilen tak­dir edilendi O; tuhaf değil mi?

Ne ilginçtir ki müslümanlar, Medine'ye hicret ederken tüm mal varlıklarını, evlerini, arazilerini geride bırakmalarına rağmen; üstelik Suhayb Mekke'den ayrılmak istediği zaman, hayatı boyun­ca elinin emeği ve alnının teriyle kazanıp biriktirdiği malını ve ser­vetini bırakmadan onu salıvermemelerine rağmen, Hz. Peygam­ber (sav) Mekkelilerin kendisine bıraktıkları emanetin bir kuruşu­na bile (bunlara karşılık) tenezzül edip dokunmamış, bu değerli emanetlere el koymamıştır.

Veya sahabilerininin gasbedilen malları, paraları sahiplerine geri verilinceye kadar onlarınkini elinde rehin tutmamıştı.

Bilakis sırf bu amaçla Hz. Ali üç gün daha Mekke'de kalarak, Hz. Peygamber (sav)'e emanet edilmiş olan değerleri sahiplerine iade etmekle meşgul olmuş, bu görevi yerine getirdikten sonra an­cak Mekkeden ayrılmış ve Hz. Peygamber (sav)'e henüz Küba'da bulunurken kavuşmuştur.

Yine Sevr Mağarası'ndaki günlere dönüyoruz.

Mağarada üç günlük çile geçmiş, Hz. Peygamber (sav) ve en yakın arkadaşı henüz içeride bekliyorlardı ki Rehber Abdullah Bin El-Uraykıt iki deveyle birlikte çıkageldi. Hz. Ebu Bekir bu iki bine­ğin en iyisini Rasulullah'a takdim ederek binmesini rica edince Hz.Peygamber (sav)O'na: "Hayır, benim olmayan (hayvan)a bin­mem!" dedi.

Hz. Ebu Bekir (Bu tutumu pek anlamamıştı) ancak büyük bir ol­gunluk ve içtenlikle "Ey Allah'ın elçisi, anam babam sana feda ol­sun, her iki binek de senindir" deyince Hz. Peygamber (sav) "Hayır, ama ancak ücret karşılığında binerim" diye bir cevap verdi.

Dikkat ederseniz bu sözler insanın bir bakımdan tuhafına git­mektedir. Çünkü Hz. Ebu Bekir ki malının, servetinin hemen hep­sini İslam davası uğruna feda etmiş bir kimsedir ve durmadan da harcamaya devam etmektedir.

Şimdi ve üstelik bu son derece nazik saatte Hz.Peygamber (sav) böyle şeyler söylüyor. Fakat mesele, bizim ulaşamayacağımız boyutlarda çok daha derin ve önemlidir. Hz. Peygamber (sav) için­de bulunduğu bu son derece zor şartlara ve ihtiyaca rağmen bir önder olduğunu, her an ve hayatın her sahasında müslümanlar için en büyük örnek teşkil ettiğini bir saniye bile unutmamış, bu tutumuyla da insanlara iffet'in, gözü tokluğun ne olduğunu öğret­meye, bilhassa İslam davetçilerine, (hiç bir zaman ve her türlü zorluklara rağmen) hayatta hiç kimseye yük olmamalarını anlat­maya çalışmıştır.

Şu halde kişi ne kadar kötü durumda olursa olsun kendi ihti­yaçlarını ve arzu ettiği şeyleri elde edebilmek için bizzat kendisi­nin çaba sarfetmesi lazımdır ki Rasulullah (sav) ileride gerekli im­kana sahip olduktan sonra kendisini Medine'ye taşıyacak bineğin nakliye ücretini ödemek ve hayvana yolda bir şey olursa bunu taz­min etmek durumunda olduğunu, bundan sorumlu bulunduğu­nu açıklamaya çalışmıştır.

Hz. Peygamber (sav) öldürülme tehdidi altında, arkadan izle­nerek ve her an esir alınmak ihtimali içinde Mekke'den Medine'ye göç etti. Fakat yine her şeye rağmen O, Allah'ın te'yid ve zaferine bütün kalbiyle güveniyordu.

Mesela Surraka Bin Malik arkadan izleyerek, O'nu yakalamak ve tekrar Kureyşlilere teslim etmek üzere yaklaştığı zaman Hz. Peygamber (sav) O'na:

"Ey Surraka! (Pers İmparatoru) Kisra'nın azameti (heybet ve haşmeti) hakkındaki görüşün nedir?"

Hz. Peygamber (sav) içinde bulunduğu bu zor şartlar altında bile kendisini kovalayan düşmanına o devrin süper gücü olan (îran) Pers imparatorluğunun (bir çeşit) yıkılışını haber veriyor (onu daha büyük değerlere sahip olmaya özendiriyor, büyük an­lam taşıyan) bir sınavdan geçiriyordu.

Allah'ın elçisini yakalamak (!) ve karşılığında yüz deveye sahip olmak gibi çapulcu bir hevesin peşinde sürüklenen Müdlicoğulla-rı'ndan şu bedevi Surraka'nın bile (yakın gelecekte) İran İmpara­toruyla eşit bir düzeye gelebileceğini (bu büyük insan) daha o günden beri görüyor ve bu gerçeği işaret etmeye çalışıyordu. [7]

Hz. Peygamber (sav)'in Medine'ye hicret etmesiyle Dar'ül-İs-lam'ın (îslam Yurdu gerçeğinin) oluştuğunu düşünebiliriz. [8] Bu se­beple o devirde, nerede olursa olsun her müslümanın İslam yur­duna hicret etmesi kaçınılmaz oldu. Çünkü eğer müslüman kişi, bulunduğu yerde dininin emirlerini yerine getiremiyorsa bu emir­leri rahatça ve serbestçe uygulayabilecek başka ülkelere hicret et­mek mecburiyetindedir.

Keza müslümanların maddi, manevi ve askeri güçlerinden İsla-mın yararlanabilmesi için şartlar gerektiriyor ise yine müslümanla­rın belli yerlere hicret etmeleri vaciptir. Fakat durum başka türlü ise, yani müslüman fert bulunduğu memlekette rahatça dininin icapla­rını yerine getirebiliyor ve tebliğ vazifesini yapabiliyorsa onun İs­lam mesajını insanlara iletmek ve Allah yolunda hayırlı hizmetlerde bulunmak bakımından O yerde kalması daha iyidir.

Şunu da bilmek gerekir ki Dar'ul-Harb1 in oluşabilmesi (yani bir ülkenin, bir sahanın bir bölgenin Dar'ul-Harb sıfatını alabil­mesi) için Dar'ul-îslam'ın oluşmuş olması şarttır.

Buna göre Hz. Peygamber (sav)'in hicretinden önce İslam yur­du mevcut olmadığı için Dar'ul-Harb diye bir yer de yoktu. Yani Mekke Dar'ul-Harb değildi. İslam devlet düzeni Medine'de uygu­lanmaya başlayınca Mekke de Dar'ul-Harb sıfatını bu suretle al­mış oldu. Bu sebeple de Mekke'den hicret etmek artık müslüman-lara vacip oldu. Ta ki fethe diline eye kadar. Ondan sonra da bu mecburiyet Mekkeli müslümanlar için sözkonusu olmaktan çıktı.

Bu sebepledir ki Hz. Peygamber (sav) "Fetihten sonra artık hicret yoktur, ancak cihad ve niyet vardır" buyurmuştur.

Dar'ul-îslam, halkının çoğu müslüman olmasa da ilahi kanun­ların uygulandığı ülkedir. Dar'ul-Harb ise: halkının tamamı müslü­man olsalar bile Allah kanunlarının tatbik edilmediği ülkedir. Bun­dan dolayıdır ki Allah'ın yüce şeriatının tatbik edildiği herhangi bir ülke bulunmadığı zaman Dar'ul-Harb de yok demektir, Dar'ul-İs­lam da yok demektir. Böyle bir durumda ise her müslümanın ve (hangi şehir ve ülkede olurlarsa olsunlar) bütün müslümanların İs­lama hizmet etmeleri vaciptir (kaçınılmaz bir görevdir.)

Müslümanların bu şartlarda insanları İslama davet etmeleri, Allah yolunda cihad yapmaları bir İslam devleti kuruncaya kadar mücadele vermeleri gerekir.

İslam devleti kurulunca hem Islamyurdu, hem de Dar'ul-Harb (Küfür yurdu) artık oluşmuş olur. Dünyanın hangi bölgesin­de müslümanlar îslamın emirlerini serbestçe yerine getiremiyor-larsa, bunu mutlaka açıkça yapmaya çalışmalıdırlar. İslam yurdu­nun kuruluşu, dünyanın hangi bölgesinde uzman, teknisyen, ko­mutan ve çeşitli bilgi ve statüde eleman ihtiyacı duyuyorsa bu sı­fat ve nitelikteki müslümanların oraya hicret etmeleri gerekir. Ta ki İslam yurdu onlarla güçlensin, îslamı başka yerlere de yayma im­kanım elde etsin, zulüm ve baskılar zevale erinceye kadar, despot­lar yeryüzünden temizleninceye kadar îslamın hayırlı mesajını in­sanlığa iletsin.[9]



[1] îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s. 259-260

[2] Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s. 265

[3] Yasin Suresi, Ayet: 1-9

[4] tbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s. 267-270

[5] Bu zat Türkiye'de Eyüp Sultan olarak tanınmaktadır. Türbesi istan­bul'da Eyüp semtindedir. Hz. Peygamber'in (sav) anne tarafından akrabasıdır. Kendisi Medine'nin meşhur iki kabilesinden Hazrec'e mensup Neccaroğullan ailesindendir. Emeviler devrinde Süfyan Bin Avf komutasında istanbul kuşatma­sında bulunmuş, bu sırada hastalanarak vefat etmiştir. H.49 - M. 669 (Mütercim)

[6] Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c, 3, s. 271-305

[7] Ibn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 2, s. 106

[8] Dar'ul-İslam: İslam Devlet Statüsüne sahip olan ülkedir. Nereli olursa olsun her müslüman bu ülkenin otomatik olarak vatandaşı sayılır ve aynı za­manda bu ülkeye karşı sorumludur. Zamanımızda bu statüye sahip bir ülke mevcut değildir. (Mütercim)

[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 1/376-389.