67- EL-MU'TEMÎD ALALLAH AHMED BİN CAFER EL-MÜTEVEKKİL (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 256-279)
Bu Dönemin Siyasi İç Karışıklıkları
El-Mu'temid Döneminde Hariciler
El-Edarise (İdrîsîler Devleti)
İbadiye Koluna Mensup Haricilerden Rüstemiye Devletî
Safari Koluna Mensup Haricilerden Midrariye Devleti
El-Eğalîbe (Aglebîler) Devleti
Beniziyad (Zi Yad Oğulları) Devleti
Beniyafur (Yafuroğulları) Devleti
Adı Ahmed Bin Cafer El-Mütevekkildir. Hicri 229 da doğdu. Annesi Fityan adında bir cariyeydi. Hicri 256 yılının Recep ayından 14 gün kala halife seçildi. Hilafet makamına geldiği gün 27 yaşındaydı. Küfe, Mekke (Hac yolu) Haremeyn ve Yemen idaresini yürütmek üzere kardeşi Ebu Ahmed El-Muvaffak'ı görevlendirdi. Sonra O'nun idari bölgesine Bağdat, Sevad, Vasıt, Basra, Ahvaz ve Fars kentlerini de ilave etti. 258 de ise bu bölgeye ayrıca El-Cezire ve Kınnesrin'i de ekledi. Sonra EI-Mu'temid Alallah unvanını aldı.
El-Mu'temid Alallah 261 yılında Genel İdare binasına yerleşerek oğlu Cafer'i 4e kendine veliahd seçti. O'na El-Mufawıd İlallah unvanını verdi ve Mağrib'e vali tayin etti. Boğa oğlu Musa'yı da emrine vererek, Kuzey Afrika'yı, Mısır'ı, Şam'ı El-Cezire'yi, Musul'u ve Ermeniye'yi de O'na bağladı. Kardeşi Ebu Ahmed El-Muvaffak'ı ise oğlu Cafer'den sonra kendine ikinci veliaht olarak tayin etti. Bu kez de O'na El-Maşrık'i (Doğu Bölgesini) bağlayarak Mesrur El-Balhi'yi de emrine verdi. O'na da Arap yarımadasını, Ah-vaz'ı Fars'ı, Reyyi, Horasan'ı, Kazvin'i, Sicistan'ı ve Sind bölgesini bağladı.
El-Mu'temid Alâllah, vaktiyle başvezirliği elinden almış bulunduğu -El-Hasan Bin Muhalled'i 264'te tekrar bu makama getirerek kardeşi El-Muvaffak'ın bilgisi dışında Süleyman Bin Harbi da vezirlikten uzaklaştırdı. Buna öfkelenen biraderi El-Muvaffak üzerine yürümek üzere Bağdat'tan hareket ederek Samarra'ya girdi. Fakat aralarında herhangi bir çarpışma olmadı. Zira anlaştılar. Fakat Hasan Bin El-Muhallet vezaret makamını terkederek bu olaylar sırasında Samarra'dan kaçmıştı. O'nun için Süleyman Bin Harb bu kez vezirliğe iade edildi. Yapılan barışa rağmen Halife El-Mu'temid kardeşi El-Muvaffak'm kendisine baskı yaptığı ve O'na işten el çektirmek istediği endişesi içindeydi.
Bu sebeple Mısır'a kaçıp Tolunoğulları'na sığınmak istedi. Fakat kardeşi El-Muvaffak, O'nu saplantısından vazgeçirmesi için Musul Naibi İshak Bin Kandac'a talimat verdi. O da bu talimatı yerine getirdi. Halife'nin, -aslında bu kardeşiyle birlikteyken- elinde hiç bir yetki yoktu. Hatta bu sorun öyle bir raddeye varmış idi ki bir gün üçyüz dinar kadar bir paraya ihtiyacı oldu. Fakat bu ka-darcık bir şey bile eline geçmedi. Nitekim bu olayı devrin şairi şu şekilde dile getirmiştir:
"Hayret ki hilafette olana yasak diye,
Bir şey olmamalıyken bunu olmuş görürsün
Cihan O'nun adıyla yönetilirken neye,
Yarar, madem elinde yetki yok hüküm sürsün.
Mallar taşınır O'na, ait bir hazineye,
Ne varki yasak O'na gelip de bir el sürsün."
Halife'nin -bu etkin- biraderi El-Muvaffak Hicri 278 de öldü. O'ndan yaşça altı ay küçüktü. El-Muvaffak'm ölümü üzerine yerine oğlu Ebul Abbas Ahmed Bin El-Muvaffak "EI-Mu'tazıd Billah" unvanıyla veliahd seçildi. Fakat bir yıl sonra Halife El-Mu'temid Alallah, oğlu Cafer El-Mufawıd İlallah'ı veliahdlıktan azlederek yerine yeğenini tayin etti. Çünkü askerler bunu destekliyorlardı. Aynı yıl içinde de Halife öldü.
El-Mu'temid Alallah Samarra'dan Bağdat'a -devlet merkezini nakleden- ilk halifedir. O'ndan sonra da artık halifelerin hiç biri Samarra'ya dönmedi. Bilakis hep Bağdat'ta oturdular. Halife El- Mu'temid öldüğü gün elli yaşındaydı. Hilafet müddeti ise 23 yıl sürdü. Bu sürenin çoğunda eğlenceye daldı. Devlet işlerine ise, kendine "En-Nasır LidiniUah" unvanını yakıştırarak biraderi El-Muvaffak bakıyordu. Karar veren, bozan, tayin eden ve görevden alan buydu. Devletin haraç ve gelirleri O'na getirilir, teslim edilir, hutbelerde bile minberlerin üzerinden "Allah'ım Emirülmü'mi-nin Hazretlerinin biraderi ve müslümanların velisi ve hamisi En-Nasıru Lidinillah Ebu Ahmed El-Muvaffak kulunun işlerini rast getir" diye dua edilirdi.
Gerçekte El-Muvaffak çok zeki ve tedbirliydi. Vatandaşların hak hukuk davalarında daima kadıların yanında oturur, zulme uğramışların haklarını zalimlerden tahsil ederdi. Edebiyat, soy bilimi, fıkıh (İslam hukuku) ülke idaresi ve daha birçok sahalarda geniş bilgi sahibiydi. Daha birçok güzel hasletleri vardı. Zenci devrimine karşı devlet ordularını O sevk ve komuta etmiş ve Allah'ın izniyle onların çökertilmesi zaferi ona nasip olmuştu. Biraderi Halife El-Mu'temid'd en 6 ay önce öldü. Damla hastalığına yakalanmıştı. Ayaklan öyle şişti ki koskocaman oldular ve ev halkı O'ndan usanacak kadar da yatalak kaldı.
Halife El-Mu'temid Alallah'm döneminde siyasi hareketler çoğaldı ve Bizans baskınları arttı; vaktiyle bünyeden koparak oluşmuş bulunan küçük devletçiklere yenileri ilave oldu. Askeri komutanların aşırılıkları umumî bir hal aldı. O'nun için eğer veliahd El-Muvaffak idareye el kovmasaydı ya devlet çökecek ya da halife devrilecekti.[1]
Kûfe'de Ali Bin Zeyd Et-Talibî [2] ayaklandı. Halife, O'nun üzerine bir ordu şevketti. Fakat Ali, Halifenin ordusunu bozguna uğrattı. Ordudan büyük sayıda da kayıplar oldu. Ancak Haifnin komutam sağ kurtuldu. Ali Bin Zeyd ise bu olayda Rey Kentine girmeyi başardı.
Sonra Muhammed Bin Vasıl Bin İbrahim Et-Temîmi adında biri Fars'ta ayaklandı ve burayı ele geçirdi. Fakat 258 de dönüş yaparak Halife'ye boyun eğdi ve bölgenin haraç vergilerini götürüp O'na sundu. Ne varki 261 yılında tekrar bağlılığını bozarak devlete karşı çıktı. Ama bu kez isyancılara karşı devlet kuvvetlerini sevk ve idare eden Yakub Bin El-Leys Es-Sıffar'm karşısında yenik düştü. Sonra da 262 yılında Fars'ı terk ederek kaçtı.
Yine bu cümleden olarak Hz. Hüseyin'in torunlarından Muhammed ve Ali kardeşler [3] 271 yılında Medine- i Münevvere'yi basarak şehri yağmaladılar.
Keza Bin İsa Bin Eş-Şeyh devlete karşı baş kaldırdı. Fakat Komutan Amacur'un karşısında yenik düştü. Halife daha sonra bu isyancıyı affederek O'nu Ermeniye eyaletine Naib tayin etti. [4]
Haricilerin başı Müşavir Bin Abdulhamid ülkede çok büyük huzursuzluk kaynağı olmuştu. Devlet O'na karşı sürekli mücadele veriyor, o ise pervasızlıklarını sürdürüyordu. Ta ki 263 yılında ölünceye kadar. 267 de ise Ahmed Bin Abdullah El-Hicabî (Hu-custanî) Horasan, Kirman ve Sicistan'ı hakimiyeti altına alarak adına sikke bastırdı. Fakat aynı yılın sonunda askerlerinden biri O'nu öldürerek müslümanları O'nun belasından kurtardı.
Hariciler aynı zamanda Herat Kentini de ele geçirmişlerdi. Ya da denebilir ki onların bu şehir üzerindeki etkinlikleri 30 yıl kadar sürdü. Ta ki Yakub Bin El-Leys 259 yılında şehri onlardan kurtarın-caya kadar. Nitekim Komutan Yakub, bu süre boyunca kendini halife diye ilan etmiş bulunan Haricilerin başını yakalamayı başardı.
Bünyeden koparak oluşan prenslikler de devletin başına dertler açıyorlardı. Özellikle bunlardan, Saffariler, Tolunlar ve Talibi Emirliği devlet için birer huzursuzluk kaynağı haline gelmişti. Fakat siyasi hareketlerin en dehşetlisi zenci isyanı oldu. [5]
Zenci isyanını bastırmak üzere Said Bin El-Hacib görevlendirildi. Said 257 yılının Recep ayında üzerlerine yürüyerek ilk karşılaşmada onları bozguna uğrattı. Fakat daha sonraki çarpışmalarda yenildi ve ordusunun büyük bir kısmını kaybettiği gibi kendisi de öldürüldü. Devrimci zencilerin ise bundan sonra heybetleri arttı ve aynı yılm Şevval ayında Basra'ya girmeye muvaffak oldular. Bilhassa varlık sahiplerine karşı düşmanlık duygularıyla dolu olan bu zencilerin yaptıklarını duymuş bulunan BasraTılar büyük bir korku ve endişe içindeydiler. Dolayısıyla baskından önce şehrin büyük sayıda halkı, yurtlarını terkederek çeşitli yönlere dağıldılar. Zenciler şehre girince evleri yıkıp yaktılar. Sonra liderleri İbrahim Bin El-Muhellebi halka güven içinde olduklarına dair teminat vererek çağrıda bulundu. Bu çağrı üzerine halktan büyük bir kitle toplandılar. Ancak isyancı başı halkın toplandığım görünce hepsinin Öldürülmesini emretti. Nitekim bu suretle Basra halkı katliama uğrayarak yok edildiler.
257 yılı Zilkade ayının başlarında Halife El-Mevlid lakabıyla tanınan Komutan Muhammed idaresine bu isyancıların üzerine bir ordu gönderdi. 258 yılı Rabiülevvel ayında da peşinden kardeşi EI-Muvaffak komutasında bir destek güç daha şevketti. Komutanlardan El-Müflih de O'nunla beraberdi. Ne varki öldürüldü. Aynı zamanda zenci liderlerinden Yahya Bin Muhammed El-Bahra-nî de esir alındı. Recep ayına rastlayan bu karşılaşmada taraflar arasında çok kanlı çarpışmalar cereyan etti. Bu olaydan sonra EI-Muvaffak Vasıt kentine intikal ederek burayı kendisi için karargâh haline getirdi. Sonra Samarra kentine dönerek isyancılara karşı savaşma görevini komutan Muhammed'e devretti.
Böylece, ordular birbirlerinin peşi sıra, zenci isyanını bastırmak için çarpışmalarını sürdürdüler. Bu cümleden olarak Boğa oğlu Musa komutasındaki ordu Basra'ya doğru hareket etti. Beraberinde, komutanlardan Kandacoğlu İshak ve Sima oğlu İbrahim de vardı. Bu arada Abdurrahman Bin Müflih de Ahvaz'a doğru yürüdü. Tarih Hicri 259 du. Abdurrahman Ahvaz bölgesinde Zenci komutanını yenmeyi başardı. Zenci Komutanı Ali Bin Ebban EI-Muhellebi'ydi- Hem O'nu yenmeyi hem de birçok yandaşını esir almayı başardı. Bu yenilginin bir sonucu olarak isyancıların yenik komutanı, zenci liderinin yanma kaçarak kurtuldu. Abdurrahman Bin Müflih ise Ahvaz'ı ele geçirdi.
Hicri 260 ta da isyancı zenciler bu sefer Küfe şehrini bastılar ve buraya -vaktiyle gelip- hakim olmuş bulunan (Hz. Hüseyin'in torunlarından) Ali Bin Zeyd'i öldürdüler. Ertesi yıl tekrar Ahvaz'a dönme fırsatını buldular. Şehre girip halkım öldürdüler, kadınları esir aldılar, çopulculuk yaptılar ve canlarının istediği gibi yağmaladıktan sonra evleri ateşe verdiler.
işte bu yıllar Abbasi Devleti için felaket yılarıydı. Tolunoğulla-rı batıdan, Saffariler doğudan devlete karşı savaşırlarken Bizanslılar kuzey sınırlarından baskınlar düzenliyor, zencilerin giriştikleri alçakça fiillerden dolayı İrak'ın güney bölgelerine korku ve dehşet yayılıyordu.
Durum bu raddeye varınca El-Muvaffak kollan sıvayarak 262 de Vasıfı Saffarîlerden kurtardı. Fakat bu kez de zenciler Süleyman Bin Cami'nin Öncülüğünde burayı ele geçirdiler. Bununla beraber El-Muvaffak'm oğlu Ebul Abbas 267 de tekrar şehri geri aldı. Sonra El-Muvaffak'm bizzat kendisi zencilerin lideri üzerine yürüdü.
Bu adam inşa edip "El-Menîa"yani (aşılmaz) diye adlandırdığı şehirde oturuyordu. El-Muvaffak buraya zorla girerek bunların birçoğunu öldürüp geriye kalanlarım da esir aldı. Menîa'da bulunan bol miktarda mal ve servetleri ganimet olarak ele geçirdi. Bu arada vaktiyle bu isyancı zencilerin kaçırmış bulundukları beşbin müslüman kadını da esaretten kurtardı.
El-Muvaffak bundan sonra da zenci liderine ait ikinci şehre girdi. Buranın da adı El-Mansura idi. Zencilerin komutanı Süleyman Bin Cami de burada bulunuyordu. El-Muvaffak, zencilerin fevkalade gösterdikleri bir direniş ve dehşetli çarpışmadan sonra şehre girmeyi başardı. Şehrin etrafında beş tane sur vardı. El-Muvaffak bu zaferle, çoğu Basra'lı olan on bin müslüman kadını da bu isyancıların elinden kurtardı.
El-Muvaffak -Allah rahmet eylesin- isyancı zencileri, yatıklarından pişman olup tövbe etmeye çağırıyor, zencileri yoldan çıkaran soysuz haramzade'nin yaptıklarını çirkin görüp ona uymaktan vazgeçenlere güven vadediyor, bu çağrıyı reddedenleri ise öldürüyordu. Bütün bunların ötesinde El-Muvaffak, ayrıca bu zencilerin bu şekilde kinle şartlanmalarını gerektiren sebepleri de sınıflara-rası ekonomik seviye farklarım ortadan kaldırmak suretiyle bertaraf etmeye çalıştı. Esasen ortama hakim olması gereken İslamî muameleye ve hizmet erbabına iyi bakmaya önem verdi. Bu çaba ise isyancılardan bir çok kimsenin dönüş yapmasına vesile oldu. Hatta bu maksatla isyancı zencilerin liderine bir mesaj yollayarak O'nu, işlediği kötülüklerden, haram fiillerden, peygamberlik tasla--ma davasından ve Allah'ın haram ettiği şeyleri helal saymaktan vazgeçip tövbe etmeye çağırdı; davetini kabul ederse güven içinde olacağını açıkladı. Fakat isyancı lideri, bu mesaja herhangi bir cevap vermedi. Tabii El-Muvaffak da O'nun bu davranışım, bir küstahlık, pervasızlık ve kendisini hafife alma şeklinde yorumlayarak derhal ellibin kişilik bir ordunun başında O'nun El-Muhtara adındaki merkezi üzerine yürüdü ve ordugâhını kuşattı. Oğlu Ebul Ab-bas'ı öncü kuvvetlerin başında görevlendirmişti. Ebul Abbas karşısına çıkanları bozguna uğrattı. Fakat zenci liderinin başkomutanı Bahbuz direniyordu. Sonra El-Muvaffak, seyyitlik taslayan bu zenci liderinin adamlarına teslim oldukları takdirde kendilerine dokunulmayacağına dair vaatte bulununca onlardan birçok kimse teslim olup saflarına katıldılar. Vaktiyle liderlerinin yanında yer alırken bu kez de aleyhinde faaliyet gösterdiler.
El-Muvaffak zenci liderinin EI-Muhtara adındaki ordugahına karşı kendisi için bir kamp hazırladı ve buraya çeşitli yiyecek stoku yaptı. Ondan sonra taraflar arasında tam biryıl savaşlar devam etti. Ertesi yıl ise müslümanlar El-Muvaffak'ın görüş ve onayını almadan El-Muhtara'ya girip şehrin ortalarına kadar ulaştılar. Fakat hiç de hesap edemedikleri yerlerden pusu kurmuş zenciler ortaya çıktılar. Bunun üzerine müslümanlar tekrar gerisin geri kaçmak zorunda kaldılar. Bu sırada Ebul Abbas, zenci asilere yiyecek ve zahire taşıyan bedevi bir grubu yakalayarak onları kılıçtan geçirdi.
Aynı zamanda Bahbuz Bin Abduîvahhab'ı da ele geçirip öldürdü. Bu adam zenci liderinin başkomutanıydı.
El-Muvaffak kendisine bu sıralarda isabet eden bir okla aldığı yaradan şifa bulduktan sonra çarpışmayı yeniden başlatmaya ve 269 da El-Muhtara kentine girmeye muvaffak oldu. Bunun üzerine zencilerin elebaşısı başka bir şehre kaçıp orada korunmaya çalıştı.
EI-Muvaffak da (efendisi Tolunoğlunu terk ederek gelip kendisine sığınmış bulunan) komutan Lülü'ü isyancının peşine saldı. Lülü' ve kuvvetleri El-Muvaffak komutasındaki ordunun öncüleri durumundaydı. Zencilerin elebaşısı bunu haber alınca sipere girdiği yeri de terk ederek tekrar kaçtı. El-Muvaffak askeri müfrezelerle O'nu takip altına aldı. Nihayet başını vurup getirdiler ve emrindeki komutan Süleyman Bin Camii de esir aldılar.
EI-Muvaffak da El-Muvaffakıyye kampına döndü. Sonra O'na, zencilerin elebaşısının oğlu İnklay'i ve Ali Bin Ebban El-Muhelle-bi'yi esir olarak getirdiler. Böylece 255-270 yıllan arasında 14 yıldan fazla süren zenci ayaklanması da sona ermiş oldu.
Sonra zenciler 272 yılında Vasıt kentinde ikinci kez harekete geçmeye başladılar ve "İnklay Ya Mansur! [6] diye slogan attılar. Bunun üzerine El-Muvaffak ayaklanmalar sırasında esir alınmış bulunan zencileri huzuruna istedi. Bunlar Bağdat zindanında bulunuyorlardı. Başta İnklay, Süleyman Bin Cami ve Ali Bin Ebban El-Muhellebi (adlarındaki elebaşılar) olmak üzere hepsini idam etti. Ondan sonra karışıklık çıkaranlara da ağır bir darbe indirdi. Bu suretle geriye kalan zencilerin, liderlerine bağladıkları ümitleri tamamen sönmüş oldu ve böylece ortalık nihai bir şekilde yatıştı. [7]
Zenci ayaklanmasının artık can çekişmeye başladığı sıralarda bu kez İsmaîlilik ve Karmatîlik davaları ortaya çıktı. Aslında bu ideolojilerin hepsi de aynı kaynaktan akıyordu. Bu davaların özü ise dizginleri şehvet ve nefsin hayvanî arzularına teslim etmek ve henüz yetişme çağında bulunan gençleri avlamaktı ki zaten gençler her zaman adet olduğu üzere her türlü yıkıcı hareketlerde yakıt olarak kullanılırlar. Sonra da nihai amaç olarak bu faaliyetlerin hazırlayacağı ortamdan faydalanarak siyasi ve dini hedefleri gerçekleştirmekti. İşte tam bu sıralarda Haşimî olduklarım (Hz. Peygam-ber'in soyundan geldiklerini) ileri süren bir sürü adam ortaya çıktı. Gerçekte ise bunlar Haşimî değillerdi. Şurası da önemli bir hadisedir ki gerek siyasi mevkilere gelme hırs ve sevdası peşinde olan, gerek şehirleri basıp çeşitli rezaletler yapan, gerekse hakikaten Allah'ın emirlerini emreden ve yasaklarından halkı sakındıran, Hz. Ali soyuna mensup kimselerin bu çeşitli gayelerle giriştikleri faaliyetler yüzünden yine bu soya mensup tanınmış, (suçsuz ve değerli) birçok şahsiyetlerin sırf-devletin başındaki- Abbasiler'in hışmına uğramamak için saklanmaları bu kez de birçok {kötü niyetli) insanın Haşi-milik iddiasıyla ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.
Hicri üçüncü yüzyılın son yansına (Hz.Hüseyin'in soyundan) İmam Cafer'us-Sadık'm torunu Muhammed Bin İsmail'in ailesinin Suriye'de Homs'un kuzey doğusuna düşen Es-Selemiyye beldesine taşındıkları dedikodusu yayıldı. Aynı zamanda Meymun El-Kaddah'm ailesi de Selemiyye'ye taşınmış bulunuyordu. Bu Meymun El-Kaddah adlı adam demin adı geçen Muhammed Bin İsmail'in çağdaşıdır. Babası Dîsan adlı bir yahudiydi. Oğlu Meymun müslüman oldu ya da öyle görünmeye çalıştı. Birtakım siyasi ve dini maksatları vardı ve bu gayeyle de İsmaililik ideolojisine [8] bağlandı. Meymun ölünce bu davayı Hicri 180 yılında ölen oğlu Abdullah üstlendi. Meymun Haşimilik kimliğiyle meseleyi karıştırmak (yani Hz. Ali'nin soyundan geldiklerini ileri sürerek} siyasi nüfuz elde etmek maksadıyla torunlarına, Muhammed Bin İsmail'in torunlarının adları verilmesi vasiyetinde bulundu. Nitekim Meymun oğluna Abdullah, Abdullah da oğluna Ahmed, Ahmed de oğluna Hüseyin, Hüseyin de oğluna Ubeydullah adlarını verdiler ki işte bu Ubeydullah (Haşimilik kimliğine bürünerek Mağ-rip'ta ortaya çıkıp siyasi propaganda yapan adamın kendisidir. Muhammed Bin İsmail'in de torunları aynı zamanda bu isimlerin aynısını taşıyorlardı. İsim benzerliği dolayısıyla bu iki aileyi birbirine karıştırmanın yanında (yahudi Meymun oğulları ailesinin) Hz. Ali soyu olarak tanınmasını doğuran bir diğer sebep de gerçek kimlikleri anlaşılmasın diye Muhammed Bin İsmail soyundan gelen çocukların değişken bazı isimler taşımasıydı.
Öyle görünüyor ki Es-Selemiyye beldesi Kaddahoğulları (veya Meymunoğulları diye de bilinen) bu ailenin ideolojik propaganda merkezi haline geldi. Bazı kereler, İsmailik propagandası yapan kimse aşırı tedbir maksadıyla veya davası zarar görür korkusuyla kendi yerine bir başkasını görevlendirirdi. Bu ikinci şahıs, diğer propagandistlerle temasa geçerdi. Bazan da aynı anda aynı adı taşıyan iki şahıs bulunurdu ki bunlardan biri gerçekten Muhammed Bin İsmail'in ailesine mensup olurdu. Bu durumda ailesinin Sele-miyye'ye taşınması da herhangi bir propaganda ve dedikodu mevzuu zaten olmazdı. O da rahatça halkı kendi etrafında toplanmaya davet ederdi. Öte tarafta diğeri de aynı adı taşıyor, ancak Meymunoğulları ailesine mensup bulunuyordu. Ne var ki bu ikinci şahıs da kendi propagandasını yapıyor ve uygun bir zamanda istifade edebilmek için birincisinin daima faaliyetlerim izleyip dururdu.
Hülasa faaliyet devam ediyor, propagandacılar muhtelif bölgelere dağılıp duruyorlardı. Bu adamlardan, Abdullah Eş-Şii adını taşıyan biri vardı. Irak'ın güney taraflarında Muhammed Bin İsmail'in çocuklarının propagandasını yapmakla meşguldü. Bunun Rüstem Bin El-Hüseyin Bin Havşab adında bir de yardımcısı vardı. Yemen'de de bu adamlardan zengin ve kalabalık sayıda akrabaları bulunan Muhammed Bin EI-Fadl adında biri daha vardı ki Şiilerin o bölgede ileri gelenlerinden sayılırdı. Bu şahıs Hz. Hüseyin'in kabrini ziyaret etmek üzere bir keresinde Kerbela'ya gitmişti. Mezarın başında oturmuş ağlarken işte bu Abdullah Eş-Şii ve Rüstem Bin El-Hüseyin Bin Havşab O'nu görürler. (Henüz Şiilikle ilişkisi bulunmayan bu adamı) etkileyip kazanmak isterler, ya da saflarına katılabilecek biri olarak ona karşı hayranlık duyarlar ve kendisine sırlarını açarlar. Nitekim davalarına karşı onda büyük bir ilgi uyandığına şahit olurlar ve O'nunla Yemen'e giderler. İşte bu suretle Şiilik davası orada da başlamış oldu. Bu davaya Irak'ın güneyinde yaşayan bir topluluk da yönelmeye başladı. Böylece, taraftarlar çoğaldı.
Bu davanın liderlerinden biri de Rüstem Bin El-Hüseyin Bin Havşab idi. Sözde Ebu Abdullah Eş-Şii Seîemiyye'yi ziyaret etmiş ve saklı İmamla buluşmuştu. Sonraları bu davanın propaganda edilebileceği en uygun yerin Mağrib olduğuna dair kendisine haberler geldi. Bunun üzerine Ebu Abdullah Eş-Şii Mağrib'e hareket etti. Buraya, biri El-Halvani, diğeri ise Ebu Süfyan adım taşıyan iki kişi daha önce gitmişlerdi. (İkinci şahsın) takındığı "Ebu Süfyan" lakabı belli ki şüpheleri dağıtmak için bulunmuştu. Çünkü ne Rafızîlik ne de ondan türemiş Şiilik kamplarına mensup olanların bu lakabı kullanmaları mümkün değildir. Şiilik davası böylece başarıya doğru yol katetmeye başladı. Yemen'de ise Rüstem Bin El-Hüseyin Bin Havşab kendi adına bir beylik kurmuştu. Halk tarafından Mansur El-Yemen (Yemen kahramanı) unvanıyla tanınıyordu. Emrindeki komutanların ileri gelenlerinden biri de Ali Bin El-Fadl idi.
Irak'ın güneyinde Şiilik davasını yürüten öncülerden biri ise Mihreveyh adında biriydi. Bu adam Fars asıllı ve mecusi olduğunu gizleyen bir kimseydi. Keza Hüseyin El-Ahvazi ki Fars asıllıydı. Ahvaz'h olarak kendini empoze etmiş olması ise belki de gerçek kimliğini gizlemesi amacını taşıyordu. Nitekim îsmaililerin gizli imamının seyyar elçiliğini yapıyordu. Belki bu davanın ilk öncü-süyle de sıkı bir irtibat içindeydi. Abdullah Bin Meymun El-Kad-dah ise îsmaililik davasının öncüsü bir gölge adamdı. Dikkatleri üzerinden dağıtmaya çalışıyordu. Oturmakta olduğu muhit üzerinde bakışlar yoğunlaşmasın diye propagandistlerini ve Özellikle çocuklarını çeşitli şehirlere dağıttı. Oğlu Ahmed'i ikamet etmek üzere Horasan illerinden Talegan'a gönderdi. Adamlarından da onunla devamlı haberleşmelerini istedi. Bu sıralarda Ahmed oğlu Hüseyin'in öldüğü haberini yaydı. Ne varki çok geçmeden bizzat bu Hüseyin, "Hüseyin El-Ahvazi; Ahvaz'lı Hüseyin" adıyla ortalığa çıkıverdi. Bu adam belki de Meynıun El-Kaddah'm torunlarından Hüseyin Bin Ahmed Bin Abdullah'ın bizzat kendisiydi. Çünkü Hüseyin El-Ahvazi'nin İmam Ahmed Bin Abdullah Bin Muha-med Bin İsmail'in elçisi olduğu söylenmektedir. Burada ise: Hüseyin Bin Ahmed Bin Abdullah Bin Muhammed Bin İsmail ailesiyle ile, Hüseyin Bin Ahmed Bin Abdullah Bin Meymun El-Kaddah ailesi arasında bir isim benzerliği vardır ki esasen karışıklıklar buradan kaynaklanmaktadır ve Kaddahoğullarımn Ehl-i Beyt soyundan geldiklerine dair iddia da işte bu vesileyi kullanmaktadır.
Hüseyin El-Ahvazî -soyu ve aslı bir yana- Irak'ın güneyinde İs-mailî bir propagandist olarak tanındı. Karmatilerin rivayetine göre bu adam bir defasında Selemiye'ye giderken yolda "Karmat" lakabıyla bilinen Hamdan Bin El-Eş'as ile karşılaşmış, davasına karşı Hamdan'in sempatisini temin ederek köyüne kadar gitmişti. Nitekim orada işe canlılıkla başladı. Çünkü Hamdan'in çok yönlü sosyal ilişkileri vardı ve toplumu -içinde bulunduğu kötü şartlara boyun eğmekten dolayı- suçluyordu. Dönemin şartları hakkında çok konuşuyor (düzeni eleştiriyordu.) İçinde yaşadığı muhit de Abbasi idaresine karşı düşmanlık besliyordu. O da düzeni kötüle-yen herkese kulak kabartıyordu. Böylece düzene karşı olan hareket genişledi. Öyle ki bu hareketin merkezini artık bilmeyen hemen hemen kimse kalmamıştı. Hamdan ise bu ideolojik öncülüğün merdivenlerinden yükseliyordu ve nihayet onun en üst kademesine kadar yükseldi. Bazıları Hamdan'ın, o günkü ortamda sayıları bayağı kabarık olan ve devlet aleyhinde planlar kurmaya, Is-lamı yıkmaya çalışan İranlı mecusilere soy bakımından bağlandığını (onlarla akraba olduğunu) söylerler. Kimileri de Hamdan'ın soyunun -tasan ve hedefte mecusilere tıpkı benzeyen - Necran ya-hudilerine dayandığını söylerler. Nitekim her iki kamp da aynı plânda İslam aleyhinde faaliyet göstermişlerdir.
İşte bu sıralarda Irak'ın güneyindeki zenci hareketi de devam ediyordu. Hatta bu hareket Basra, Ahvaz ve Vasıt kentlerine hakim olmuş ve birkaç karşılaşmada Abbasi ordularına karşı üstünlük bi le elde edebilmişti. Ahvazlı Hüseyin ise bu sırada çalışmalarının bir safhası olarak bu harekete katılmayı arzu etti. Çünkü o günlerde kendi başına - sonuç verecek- bir iş yapamazdı. Zira fırsatçı faaliyetlerde bunların bazısı adeta diğerini kullanır ya da bir kısmı öbürünün yolunu izler. Hedefini gerç eki eştirince de ötekilerden kopar. Bu konudaki gayeleri sadece vasıtayı meşrulaştırmaktır.
Ahvazlı Hüseyin bu kez de 264 yılında Zenci hareketinin başıyla tanıştı ve mademki amaç da bir, araç da bir, kendisine yardımcı olunması talebinde bulundu. Ne varki zencilerin başı, yönettiği hareketin Hüseyin tarafından kullanılmak istendiğini ya da tabir caizse devrimi çalmak niyetinde olduğunu anlayarak O'na yardımda bulunmayı reddetti. Nitekim zenciler kuvvet bakımından ulaşabilecekleri en uc noktayı yakalamışlardı. Bu bakımdan kimseyle yardımlaşmayı düşünmüyorlardı.
Fakat çok geçmeden zenci devrimi çöktü ve -daha önce anlatıldığı üzere- liderleri de 270 yılında öldürüldü. Halife El-Muvaffak bu olayın sebeplerim veya başarıya ulaşmasına yardımcı olan faktörleri anladıktan ve bu sebeplerden kurtulmaya çalışıp bu karışıklığı ortadan kaldıracak İslam adaletini uygulama çağrısında bulunduktan sonra ancak Abbasiler Zenci devrimine tamamen son verdiler. Böylece bu hastalığa ilaç bulunmuş oldu. Zenciler dağıldılar, Abbasiler de onların bu karışıklıklarından kurtuldular. Ne varki ortalık yatışınca Ahvaz'h Hüseyin tekrar faaliyetlerini yenilemeye, taraftarlarını da (yeryüzünde hakim olacaklarına dair) ikna etmeye muvaffak oldu. Onları organize edebilmek maksadıyla da davetini kabul eden her kişiye bir borç kaydetti. Oruç, namaz ve tüm dini vecibelerini üzerlerinden kaldırdı, onlara muhalif olanla-nn can ve mallarını kendilerine helal kabul etti. Çok dakik bir düzen içerisinde de onları teşkilatlandırdı. Seçtiği oniki yardımcı başkanlığında onları kollara ayırdı. Bunların en seçkinlerinden biri de "Karmat" lakaplı Hamdan Bin El-Eş'as idi.
Neden sonra Ahvaz'h Hüseyin ölünce yerine davasının başkanlığını Hamdan Bin El-Es'as (Karmat) üstlendi. Bu şahıs 277 yılında Küfe dolaylarında taraftarları için bir sığınma alanı kurdu. O da seleflerinin yolunu izledi. Böylece Karmatilik ideolojisinin de artık onu koruyan bir merkezi ve hareket noktalarını oluşturacak bir üsleri var olmuş bulunuyordu.
Karmatî denilen bu adam propagandistlerini bu arada seçti. Bunların en meşhurları Karmatî'nin amcasıoğlu ve aynı zamanda eniştesi olan Abdan idi. Karmatilere ait kitapların bu şahıs tarafından hazırlandığı söylenmektedir. Bunlardan biri de bu ideolojiyi babasında aşılanan Mihreveyh Oğlu Zikreveyh idi. Bu adam aynı zamanda öteden beri kafasını kurcalayan (İslamı yıkıp İranlı bir hanedan kurarak Mecusi dinine dayalı bir idare sistemine yeniden dönmek) gibi bir düşünceyi de babasından devralmıştı. Bu adamların bir üçüncüsü de 289 yılında Karmatî devrimini yöneten Ebul Fevaris idi.
Karmatî, taraftarlarına büyük paralar ödeme mükellefiyeti getirdi. Onları bu paralan ödemeye mecbur etti. Bu servetler üzerinde de dilediği gibi tasarrufta bulundu. Böylece, kendilerine yardımda bulunduğu yoksul kimseleri etrafına çekti, silah satın aldı. Dolayısıyla gerek onun şerrinden kurtulmak için gerekse, karşıtlarından ele geçireceğine dair ümit verdiği ganimetlere özenerek çağrısına katıldılar. Karmati denen bu adam belki de sadece kendisi için çalışıyordu veya bizzat kendi rolleriyle aynı gaye uğrunda çaba sarfeden İsmaîliler'in imamet için çalışmak konusunda ikna olmuştu. Ya da böyle sanılmaktadır.
Karmatiler esasen İsmaililerin propagandacıları idiler. Fakat çağrının Selemiye'de Muhammed Bin İsmail'in çocukları lehine değil de bilakis Abdullah Bin Meymun El-Kaddah'm çocukları adına yapıldığını anlayınca onlardan ayrıldılar. Böylece gerek baş vurdukları araçlar ve gerekse Karmatilere ait olarak ortaya çıkan yeni inançlar bakımından her iki taraf arasındaki ihtilaf artık açık bir şekil aldı ve İsmaililer Karmatileri dinsiz ilan ettiler. Karmatiler de belki onları sapık ve muhalif saydılar.
Karmat'm adamları Selemiye'den hep talimat alırlar ve bu talimatlara göre dakik ve muntazam şekilde hareket ederlerdi. Bir keresinde Karmatyine Selemiye'ye elçisini göndermişti. Elçi, bu ideolojinin ilk sahibiyle buluştu. İkisi, İmam-ı Muntazan (yani beklenen Mehdi) hakkında konuşurlarken bu sırada (her nasılsa) bu meselenin bir hurafe olduğu ve propagandanın esasen Abdullah Bin Meymun El-Kaddah'ın çocukları lehine yapıldığı yolunda bir sır verildi. Sebebine gelince de ideolojinin ilk sahibi (olan bu Kad-dahoğlu Ailesinin adamı) Karmatilerin, artık kendilerine çizilmiş bulunan yola tamamen bağlandıklarını (istismar ettikleri Ehl-i Beyt adının kullanılmasına artık gerek kalmadığını) çünkü Karmatilerin güçlü bir şekilde Kaddahoğullarına bağlanmış bulunduklarını, işin içyüzünü de böylece açığa vurm zamanının artık gelip çatmış bulunduğunu sanmış bu sırrı ağzından kaçırmıştı.
Elçi Kufe'ye dönüp haberi Karmat'a nakledince, Karmat oyunu farketti ve Selemiye'den ilişkiyi kopararak ondan sonra artık hep kendi adına propagandayı yürüttü. Ancak Karmat'm çizgisinde bu değişiklik meydana gelince Meymun Bin Kaddah'm torunla-. rından Ahmed Bin Abdullah Talegan'dan Kufe'ye geldi. Bu adam dava yoldaşlarının en büyüğü ve propagandistlerle (merkez karargâhları olan) Selemiye arasındaki kilit adamdı. Kufe'ye varınca Karmat'm amcası oğlu Abdan'a çıkıştı. Abdan Karmatilerin teoris-yeni idi. Selemiyeden gelen lider O'nu özel bir çizgi izlediği, kendi başına hareket ettiği ve kontrolden çıktığı için kınadı. Fakat Abdan da sert bir karşılık vererek O'nu Küfe dolaylarından kovdu. Ne var-ki îsmaililik davasının liderini bu kez Mihreveyh'in oğlu Zikreveyh karşıladı. İkisi Abdan'a karşı bir suikast planladılar. Ancak (planın ortaya çıkması üzerine ) Küfe Bölgesi halkı ayaklandılar. Çünkü bunların çoğu Abdan'ın taraftarlarıydılar, İşin vahametini kavrayan bu Kaddahoğlu korkulu bir şekilde ve merakla çıkıp kaçtı. Zikreveyh de izini kaybetti.
Buradan anlaşılıyor ki Zikreveyh ile Selemiye'nin sözbirliği etmeleri, girişmek istedikleri işin aşamalarından birini oluşturuyordu. Ancak yine öyle anlaşılıyor ki bunların ikisinden her birinin gayesi esasen müstakil olarak kendi adına faaliyet icra etmekti. Ta-biki bunlardan birinin diğerini menfaati için kullanması gerekiyordu. Nitekim Zikreveyh taraftar çekebilmek amacıyla ideolojinin merkezi olan Selemiye'yi kazanıp işin başına kendisi geçmek istiyordu. Öte yanda Selemiye de Küfe dolaylarının nüfuzu altından çıkmamasını arzu ediyordu. Bu maksatla da (sadece dış görünüşleriyle) İslam kisvesine bürünmüş mecusilerin desteğini ve ya-hudilerin maddi yardımlarını kazanabilmek maksadıyla Zikreveyh gibi bazı propagandistlerin taraftarlar arasında korunmasını arzu ediyordu. Geçici bir süre için (ve içten pazarlığa dayanan) bu anlaşma ile birlikte taraflardan her biri, diğerinin nüfuz bölgesi içinde sempatizanlar kazanmaya çalıştı. İdeolojinin merkezi olan Selemiye, Irak'ın güneyinde destekçiler edinmek için uğraşırken Zikreveyh de aynı zamanda Şam'ı çalışmaları açısından verimli bir bölge olarak görüyordu. Çünkü Tolunoğullan idaresinin buradaki zayıflığı onun faaliyetlerine imkan verecekti. Nitekim kendisi Ab-dan'm adamlarına karşı duyduğu korku sebebiyle Küfe bölgesinde gizlendiği yerde kalakalmıştı. [9]
Diyebiliriz ki pek bariz olmamakla beraber, Bizanshlar'm kefesi bu aşamada müslümanlarmkinden daha ağır basıyordu. Nitekim müslümanlarm heybeti vaktiyle gözlerinde büyükken bu kez küçülmüş, dolayısıyla islam topraklarına girmek için cesaretlenmişlerdi. Özellikle zenci devriminden ve fitnenin yaygınlaşmasından sonra devletin gerek içerideki anarşiyle gerekse bünyeden kopmuş prensliklerle uğr aşmasın d an sonra Bizanslılar bu gücü kendilerinde görmeye başlamışlardı. Sicilyalı Besil 257 yılında Bizans Kralı Teofil oğlu Mihail'i devirerek O'nu öldürdü ve tahtını ele geçirdi. Mihail Bizans ülkesini 24 yıl idare etmişti.
Bu arada Bizanslılar Sümeysat'a saldırıp şehri aldıktan sonra Malatya'ya intikal ederek burayı kuşattılar. Ancak şehrin halkı düşmana mukabil hücumda bulundu. Allah Teala da onlara, diğerlerine karşı nusret verdi ve düşmanı perişan bir şekilde gerisin geri püskürttü. Ne var ki Bizanslılar 260 yılında Lü'lüe'yi müslümanlarm elinden almayı başardılar. Burası bir sınır kalesiydi. Müslümanlar ise Abdullah Bin Reşid Bin Kavuş komutasında dörtbin savaşçı olarak 264 yılında Bizans topraklarına girdiler. Fakat yenilgiye uğradılar ve komutanları esir düştü. Ertesi yıl (yani 265'te) ise Rum patrikleri emirlerinde bulunan otuzbin kişilik bir kuvvetle Adana'ya doğru yürüdüler ve, şehrin namazgahına kadar ulaştılar. Bu sırada sınır komutanı Arhuz ve beraberindeki 400 müslüman askeri esir almışlardı. Patrikler Adana civarında kuvvetleriyle birlikte 4 gün kadar kamp yaptıktan sonra ülkelerine geri döndü iseler de ertesi yıl, 266 da hücumlarım tekrarlayıp Diyarbekir'e kadar ulaştılar ve bu sırada 250 müslüman kadar esir aldılar. Ancak Nusaybin halkı onlara karşı direndi ve çıkan çarpışmalar esnasında Baş Patrik öldürüldü. Rumlarsa gerisin geri tekrar döndüler.
Bundan sonra Suriye sınırlarının bir kısmı Tolunoğullarının eline geçti. 266 yılında da Tarsus halkından 300 kişilik bir topluluk Bizans topraklarına girdiler. Bunun üzerine düşman tarafından da 4000 kişi onlara karşı çıktı. Fakat müslümanlar sayıca çok az olmalarına rağmen birçok Rumu öldürüp üstünlük elde ettiler.
Ancak bu hadise üzerine 270 yılında yüzbin kişilik bir Bizans ordusu gelerek Tarsus civarında karargâhım kurdu. Bu ordu Baş Patrik komutasında gelmişti. Müslümanlar bunun üzerine karşı hücuma geçerek onları yenilgiye uğrattılar ve aralarında Baş Patriğin de bulunduğu birçoklarını öldürdüler.
273 yılında ise Bizans Kralı Sicilya'lı Besil, onüç yıl hüküm sürdükten sonra öldürüldü. Hayatına oğulları kastetti. O'nu öldürdüler ve aralarından biri idareyi üstlendi.
274 yılında da Abbasilerin Tarsus Naibi Yazman, Rum illerine akın düzenleyerek içlere doğru epey ilerledi ve onlara birçok zayiat verdirerek bol miktarda ganimet ele geçirdi. [10]
Eski emirlikler oldukları gibi kaldılar. Büyük ölçüde, Hilafetle ilişkiler içinde değildiler, ya da doğrudan temas halinde bulunmuyorlardı. Bu emirliklerde artık çöküntü başlamış bulunmakla beraber, ya da siyasi hayatlarında yaşlılık dönemine girdikleri, bunun yanısıra yeni yeni emirlikler türeyerek hilafete kafa tuttukları halde (ki zaman zaman hilafetle aralarındaki ilişkiler düzeliyor hatta müstakil haldeki emire hilafet tarafından valilik veriliyor, ya da ülkesine yeni bölgeler ilave bile ediliyordu.) bunlara rağmen durumlarda pek değişiklik yoktu.[11]
Endülüs Emiri Abdurrahman Es-Sani'in oğlu Muhammed El-Evvel idi. (Yani Emevi hanedanından ikinci Abdurrahman'm oğlu Birinci Muhammed) 238 yılından beri Endülüs'e hükmediyordu. 273 yılında Ölümüne kadar da iktidarı devam etti. Sonra O'nu oğlu El-Münzir takip etti. Birinci Muhammed'in döneminde güvenlik sağlandı. Hıristiyan prenslikler üzerine birçok hamleler düzenledi ki bunların çoğu zaferle sonuçlandı. Oğlu El-Münzirin iktidar süresi ise pek fazla devam etmedi. Hükmü sadece iki yıl kadar sürdü. 275 yılında öldü. Halk O'nu sevmişti.Adil bir hükümdardı. Yerine kardeşi Abdullah geçti.
Ne varki Abdullah sertti. Buna rağmen O'nun döneminde anarşi yayıldı. Valiler kendisine baş kaldırdılar ve istiklallerini ilan ettiler. İktidarı Hicri 300 yılına kadar devam etti. Sonra yerine torunu Abdurrahman Bin Muhammed Bin Abdullah geçti. [12]
İhtilaflar (siyasi kargaşa) Uzak Mağrib bölgesinde genel bir hal almıştı. Çünkü aynı hanedanın çocukları birbirlerine giriyor ve bunların bazıları diğerlerine karşı verdikleri mücadelede yabancıların desteğinden bile yararlanmaya çalışıyorlardı.[13]
Bu sıralarda devletin başında bulunan Eflah Bin Abdilvahhab 258 yılında öldü. Yerine ise oğlu Ebubekr geçti. O'nun döneminde Muhammed Bin Arefe zorbalığa baş vurdu, ya da devleti esasen idare eden O'ydu. Bu durumdan ise (Oymaklarından biri olan Ha-vara hariç) Nüfusa Kabilesi hoşnutsuzluk duymaya başladı. Bunun üzerine İmam Ebubekir'in kardeşi Ebulyakzan Muhammed Bin Eflah bazı mesuliyetler yüklenerek işleri yoluna koydu. Ancak ne zaman ki Ebulyakzan'm nüfuzu arttı ve bilhassa Nüfusa Kabilesi ile kendi ailesi nezdinde itibarı yükseldi bu sefer kardeşi Ebube-kir'i, Muhammed Bin Arefe'i öldürmeye teşvik etti. Nitekim bu iş yerine getirildi. Arkasından da Ebubekir 260 yılında imametten (Devlet Başkanlığından) feragatte bulundu, yerine ise kardeşi Ebulyakzan geçti. Ancak sonraları kabilelerarası birtakım düşmanlıklar cereyan etti. Bu olayların peşinden Ebulyakzan devlet merkezi Tahert'ı terketmek zorunda kaldı. Ordu da şehre hakim olduktan sonra idareye el koydu. Fakat çok geçmeden Havara bedevileri şehri işgal ederek Muhammed Bin Musale'yi başlarına geçirdiler. Bin Musale'nin idaresiyle ortalıkta bir yatışma gözlendi ise de Havara ile Levata Kabileleri arasında kavga çıktı. Levatalılar şehirden sürüldüler. Onlar da bunun üzerine gidip Ebulyakzan'a katıldılar ve 268 yılında dönüp Tahert'in idaresini yeniden ele geçirmeyi başardılar. Ebulyakzan ise 281 yılına kadar işbaşında kaldı.[14]
Bu sırada Midraroğulları'nm ya da Sicilmasa'daki Safariye Haricilerinin Emiri, Meymun Bin Bakiyya idi. Hükümdarlığı 263 yılına kadar sürdü. Çok sertti. Devletinin sınırları içinde bulunan ve kardeşi Rüstemiyeoğlu'nu destekleyen İbadiye Haricilerinin hakkından gelebilmek için böyle davranmak zorunda kalmıştı, sonraları îbadiye Haricilerinin çoğu Sicilmasa'yı terkederek Der'a Vadisine doğru göçtüler. Meymun 'dan sonra ise yerine oğlu Muhammed geçti ve hep İbadileri kovalayıp durdu. 270 yılında ölünceye kadar işbaşında kaldı. Yerine ise İlyasa Bin meymun Bin Mid-rar Bin İlyasa Bin Ebu'l Kasım geçti ve bu hükümdar El-Muntasır unvanını alarak (Ubeydi) Fatimiler tarafından 297'de öldürülün-ceye kadar Safari Haricilerinin başındaki iktidarında devam etti.[15]
Ağlebileri, Hicri 250-261 yılları arasında Ahmed oğlu İkinci Muhammed idare etti. Ebul Garanik lakabıyla tanınıyordu. Sicilya adasının fethine devam etti. Aynı zamanda fetih alanını İtalya'nın güneyine doğru genişletmeye çalıştı. Ölünce yerine oğlu geçti. Fakat iktidarı birkaç günden fazla sürmedi. Zira döneminde müslü-manlann Sicilya adasındaki Siraküza Kentini 274 yılında fethettikleri ikinci İbrahim adındaki amcası onu cjevirerek idareyi ele aldı. Hükümdarlığı ise 289 yılma kadar devam etti.
Babasına vaktiyle baş kaldırmış bulunan Abbas Bin Ahmed Bin Tolun'a karşı mücadele verdi. Abbas batıya doğru çekilmiş ve Halifenin Kuzey Afrika idaresini kendisine bıraktığını ileri sürerek minberlerde adına hutbe irad edilmesini istemişti. Abbas bu seferinde ilerleyerek Lübde şehrine kadar ulaştığında kent halkı O'nu karşıladı. Ancak Abbas kentin dokunulmazlığına tecavüz etti ve nefsine aldanarak seferini batıya doğru sürdürünce Ağlebilerin Emiri İkinci İbrahim karşısına çıkarak o'nu yenilgiye uğrattı ve Barka'ya çekilmeye mecbur etti. İkinci İbrahim kararlı ve adaletliydi. Ülkenin güvenliğini sağladı, fitne ve karışıklık çıkaranları öldürttü. Adaleti sağlamak üzere her perşembe ve pazartesi günü Kayravan Camiinde oturur, halkın şikayetlerini sabırla dinlerdi ve insafla aralarında hüküm verirdi. Çok zekiydi ve güzel bir ahlaka sahipti. İyilikseverdi. Bütün servetini Allah yolunda dağıttı ve mülkünün hepsini vakfetti. [16]
Bu devleti 242-289 yıllan arasında, yani 47 yıl süreyle İbrahim Bin Muhammed Bin Abdullah Bin Ziyad yönetti. Merkezi Zübeyd kentiydi. Bütün Yemen onların nüfuzu altındaydı. Sonra Beni Ya-fur {Yafuroğulları} 225 yılında San'a'ya hakim oldular, Beni'1-Ka-randi (Karandioğullan) da ordunun yönetimini ele geçirdiler. [17]
San'a'da kuruldu. Kurucusu İbrahim BinYa'fur'un hükümdarlığı 225- 260 yılları arası devam etti. Ondan sonra oğlu Abdurra-him yerine geçti. O'nu da 260-282 yılları arasında hükümdarlık yapan oğlu Yafur izledi.[18]
Komutan Bayıkbeg Abbasilerin Mısır Valiliğini üstlenince yerine naib olarak Ahmed BinTolun'u gönderdi [19] Ahmed Mısır'a 254 te girdi. Bayikbeg ise 256 da öldürüldü ve Mısır'ın idaresini bu kez Yarcuh üstlendi. Ahmed'in hanım tarafından akrabasıydı. O'na:
"İdareyi kendi adına üstlen" diye bir mesaj yolladı. Bu suretle Ahmed'in Mısır'daki yönetimini onaylamış oldu ve aynı zamanda otoritesini daha da genişleterek Mısır'ın tüm idaresini O'na bıraktı. Böylece Ahmed Bin Tolun güçlenerek rakiplerini dize getirdi. Abbasiler adına tüm Mısır eyaletinin genel valisi olan ve minberlerde irad edilen hutbelerle halifeden sonra adı anılan Yarcuh 259 yılında ölünce Ahmed Bin Tolun'un bu ülkede otoritesi büsbütün güçlendi. O artık Halifenin doğrudan doğruya bu eyalete nasbetti-ği valisi oldu. Hicri 263 yılında Halife El-Mu'temid Ahmed Bin Tolun'a Mısır'ın vergilerini göndermesi konusunda ısrar edince Bin-Tolun o'na: "Vergiler başkasının elindedir. Onu tahsil edecek güçte de değilim" şeklide cevap yolladı. Bunun üzerine Halife, Mısır'ın haracını kendi adına toplama yetkisini Ahmed Bin Tolun' a verdi ve Suriye sınırlarını da O'na bıraktı. Bu suretle Mısır'ın tüm adli, askeri ve mali otoritsi Ahmed Bin Tolun'un eline geçmiş oldu.
Halife El-Mu'temid Alallah, Tolımoğlu Ahmed'e yakınlık duyuyordu. Fakat kardeşi El-Muvaffak O'nu istemiyordu. Devlet işleri ise Halifeden çok El-Muvaffak'm elindeydi. Bu da O'nu, Tolu-noğlu'nun Suriye sınırları üzerindeki yetkilerini almaya mecbur kıldı. Ancak kısa bir süre sonra biraderi El-Muvaffak'm zenci devrimini bastırmakla meşgul olmasından yararlanarak ve Tolunoğlundan yetkilerini aldıktan sonra sınırlarda çıkan karışıklıkları bahane ederek O'na yetkilerini tekrar iade etti. Şam Valisi Macur ölünce Şam'a yürüdü. Şehir Tolunoğlu'nun bu işgaline boyun eğdi ve 265 yılında minberlerinden irad edilen hutbelerde kendisine dua edildi. Sonra Antakya'ya da girdi. O'nun bu ilerleyişinden Bizanslılar çekindiler, kendisine hediyeler gönderdiler. Ancak bu sırada oğlu Abbas, babasına karşı ayaklanınca Tolunoğlu Ahmed Antakya'dan geri çekildi ve Mısır'a döndü. Oğlu da Barka'ya çekildi. Babası üzerine bir ordu göndererek O'nu yakalayıp ölünceye kadar gözetim altında tuttu.
Tolunoğlu'nun vaktiyle kölesi bulunan Lu'lu' bir zaman geldi ki efendisine sırt çevirdi. O'nun, Rakka, Homs, Halep ve Kınnesrin kentlerinin genel valisiydi. Lu'lu' El-Muvaffak'm saflarına geçti. Bunun üzerine Tolunoğlu Şam üzerine yürüdü. Bu sırada sıkıntıda bulunan Halife de gelip O'na sığınmak ve artık devlet işlerinin tümünün eline geçmiş bulunduğuna inandığı kardeşi El-Muvaf-fak'tan kurtulmak istedi. Ne varki Musul ve El-Cezire Valisi İshak Bin Kondac Halife'yi Samarra'ya iade etti. Baskı altında bulunan Halife ise bu kez Tolunoğlu'nu Mısır Valiliğinden azlettiğini ve idaresini İshak Bin Kondac'a verdiğini ilan etti. Bunun sonucu olarak da Tolunoğlu'nun otoritesi zayıfladı ve ordusu Tarsus'ta ve Mekke'de yenildi. Fakat Bin Kondac Mısır'a ulaşamadı. Onun için Mısır idaresi ertesi yıla kadar yine Tolunoğlu'nun elinde kaldı. Sonra oğlu Humareveyh ordu tarafından Mısır'a vali seçildi. Tabi ki Halifeye -çaresiz- bunu onaylamaktan başka bir şey düşmüyordu.
Halife'nin ordusu Bağdat'tan, Humareveyh'in ordusu da Mısır'dan hareket ederek birbirleriyle yaptıkları savaşta Halife'nin ordusu üstünlüğü elde etti ve 271 yılında cereyan eden Et-Tavahin Savaşından sonra Dımışk'a girdi. 273 yılında da Humareveyh, başında bulunduğu bir orduyla Dımışk'a girerek ilerlemeye devam etti. Sonra taraflar arasında barış akdedildi ve gerek Halife, gerekse biraderi El-Muvaffak Mısır'ın idaresini otuz yıl boyunca Humareveyh ve çocuklarına bırakmaya razı oldular.
Bu sırada Musul Emiri İshak Bin Kondac ile Kınnesrin Emiri Bin Ebi's-Sac arasında anlaşmazlık çıktı. Bin Ebi's-Sac Humara-vayh'i imdada çağırdı ve Mardin Kalesine kaçıp sığman Bin Kön-dac'ın üzerine yürüdü. Ayni zamanda Musul ve El-Cezire'yi de ele geçirerek minberlerine çıkıp Humareveyh adına hutbeler irad etti. Ancak daha sonra Humareveyh Üe de 275 yılında ihtilafa düşerek Dımışk'ın kuzeydoğusunda bulunan Seniyyetü'1-Ukab mevki-iinde savaştılar. Yenilgiye uğrayarak kaçan Bin Ebi's-Sac'ı Humareveyh köşe bucak kovaladı. Ta ki Bin Ebi's-Sac Halifeye kaçıp sı-ğınıncaya kadar. Bu arada İshak Bin Kondac tekrar El-Cezire'ye döndü. Sonra 278 yılında El-Muvaffak üe İshak Bin Kondac, 279 yılında da Halife El-Mu'temid Alallah Ölüp yerine El-Mutazıd Bil-lah'a bey'at edilince Humareveyh'in siyasi nüfuzu tekrar arttı.
Nitekim yeni halife, Abbasi ülkesinin Fırat'tan Kuzey Afrika'da-ki Barka'ya kadar uzanan geniş bölgeye Humareveyh'i genel vali tayin etti ve buranın idaresini otuz yıl boyunca O'na ve kendisinden sonra da çocuklarına bıraktı. Aynı zamanda O'nun Katru'n-Neda adındaki kızıyla da evlenerek kendisine damad oldu. Humareveyh 282 yılında öldü [20]
Tahirîler Hanedanı'mn zayıf düşmesi sebebiyle, güçlü bir idare te'sis etmek üzere Horasan halkı tarafından davet edildiği gerekçesiyle Halife'nin görüşünü almadan Yakub Bin El-Leys 259 yılında Tahiriler Devleti'nin merkezi olan Nisabor'u işgal etti. Aynı zamanda Scistan'a komşu olan Türk prensleriyle de savaştı. Ta ki bu prensler O'na boyun eğinceye kadar. 257 de Fars üzerine yürüdüğü sırada bundan vazgeçmesine karşılık Halife'nin kardeşi El-Mu-vaffak'tan aldığı bir yazılı yetki üzerine Belh, Taharistan, Kirman, Sicastan ve Sind idaresini üstlendi. Halife'nin kardeşinden gelen teklifi kabul etti ve döndü.
Yakub Taberistan üzerine yürüyerek ülkeye girdi ve bu ülkenin başında bulunan (Hz. Ali'nin torunlarından) Hüseyin Bin Zeyd'i yenilgiye uğrattı. Sonra da geri çekildi. Bunun üzerine Hüseyin de ülkesine döndü. Bu olay 260 yılında cereyan etti. Yakup ertesi yıl da Ahvaz'a yüreyerek şehre girdi. Sonra da Bağdad'a yon tutmak istedi. Çünkü O'nunla devlet ricali arasında anlaşmazlık doğmuştu. Sonra Halifeye elçilerini göndererek O'ndan Horasan, Fars memleketleri ve Tahir Bin Hüseyin'in idaresi altında bulunan bölgelerin genel valiliği ile Bağdat ve Samarra polis teşkilatının yönetimini; ayrıca Kirman ve Sicistan Valiliğini istedi.
Keza o güne kadar minberler üzerinden kendisine okunan lanetlerin aksine lehinde konuşulması talebinde bulundu. Halifenin kardeşi El-Muvaffak da buna razı oldu. Bununla beraber Ya-kub'un, gittikçe siyasi hırsı da artmaya devam etti. Bu arada Bağ-dad'a doğru yürüdü ve Vasıt kentini işgal etti. Ancak burada devlet kuvvetleriyle karşılaştı. Ordunun başında bizzat Halife El-Mu'te-mid Alallah bulunuyordu. Asker Yakub'a karşı galeyana geldi.
262 de cereyan eden bu olayda Yakub yenilgiye uğradı, fakat aynı yıl içerisinde Fars topraklarına girdi ve 263 de Çendisabur'u istila etti. Çok çetin savaşlardan sonra Ahvaz'ı da asi zencilerin liderinden aldı. 265 yılında ise Yakub Bin El-Leys Ahvaz'da öldü. Yerine, Halife'ye boyun eğdiğini bir mesajla bildiren kardeşi Amr Bin El-Leys geçti. Onun bu jestine karşılık Halife de kendisini, Horasan, Fars , Asbahan, Sicistan, Sind ve Kirman genel Valisine getirdi ve Bağdad polis teşkilatını da emrine verdi. O da Ubeydullah Bin Abdullah Bin Tahir'i kendi yerine Bağdad ve Samarra.polis teşkilatının sorumlusu olarak tayin etti.
Ne var ki Halife 271 yılında Amr Bin El-Leys'i Horasan Valiliğinden azlederek minberler üzerinden tel'in edilmesi emrini verdi. Yerine ise Muhammed Bin Tahir'i Horasan Valiliğine tayin etti. Fakat Muhammed Bin Tahir Bağdat'ta kalmayı tercih ederek yerine Rafi Bin Herseme'yi naib olarak tayin etti. Bu arada Hilafet ordusu, Saffariye ordusuna karşı zafer kazandı.
274 yılında da El-Muvaffak, Amr Bin El-Leys'e karşı savaşmak üzere sefere çıktı. Fakat Kirman ve Sicistan'a girmeyi başarama-dan gerisin geri dönmek zorunda kaldı. Bu durumlar Halife El-Mu'temid Alallah'ın geriye kalan iktidar günleri boyunca da hep böyle devam edip durdu. [21]
Samaniler, Emevi Devleti'nin son yıllarında mecusiyken İslam dinine giren Saman adında, İran'ın ileri gelen şahsiyetlerinden birine mensupturlar. Oğluna o sıralarda Horasan Valisi bulunan Esed Bin Abdullah El-Kasri'nin adını vererek O'nu Esed diye isimlendirdi. Esed'in oğulları Halife El-Memun'un döneminde hep devlet adamı oldular.
Nitekim Halife bunlardan Ahmed Bin Esed'i Fergana'ya Nuh Bin Esed'i Semerkand'a Yahya Bin Esed'i Şaş ve Eşrusna'ya ve İl-yas Bin Esed'i de Herat'a, Hicri 204 yılı dolaylarında vali tayin etti. Horasan ve Maşrık bölgelerinin idaresi Tahir Bin El-Hüseyin'in eline geçince Esed Bin Saman'in oğullarının elleri altında bulunan valilikleri tanıdı. Bu kardeşlerden Ahmed Bin Esed ölünce yerine oğlu Nasr geçti ve Fergama'ya hükümdarlık etti. Ya da Tahiri Hanedanı O'na bu yetkiyi tanıdılar.
261 de de Halife, El-Mutemid Alallah, tüm Maveraünnehr memleketlerinin idaresini O'na verdi.O da Semerkand Kentini ülkesinin merkezi haline getirdi ve kardeşi İsmail'i de Buhara'ya emir tayin etti. Fakat neden sonra araları bozuldu. Ve Nasr Hicri 272 de biraderinin üzerine yürüdü. Ancak barış yaptılar, sonra aralarında 275 te tekrar savaş cereyan etti. Sonuçta İsmail, kuvvetlerine esir düşen biraderi Nasr'ı yendi. Nasr Derdest edilerek kardeşi İsmail'e götürüldü. Ancak ulaşınca, İsmail beklenmedik bir jest yaparak saygıyla ve ayakları üzerinde yürüyerek biraderinin ellerini öptü. O'nu Semerkand'a tekrar iade ederek asıl valiliği O'na verdi. Kendisini ise biraderinin Buhara Valisi olarak addetti. Nihayet Nasr 279 da ölünceye kadar durum böyle devam etti. O'ndan sonra Samanilerde liderlik İsmail'e geçti. [22]
Taberistan halkı bir ara genel bir zulme uğradılar. Ardından da ortalığı bir anarşi sardı. Bunun üzerine ortalığı yatıştırmak üzere Hz. Ali'nin torunlarından Hasan Bin Zeyd'i davet ettiler ve kendisine bey at ederek başlarına O'nu lider seçtiler. Hasan da Taberis-tan Valisi Süleyman Bin Abdullah Bin Tahir'i bölgeden sürerek idareyi ele geçirdi ve Rey Kenti üzerine de bir ordu yolladı. Ha-san'ın ordusu şehre girerek buradaki Tahiri hanedanı mensuplarını kovdu. Ancak Rey halkı Hasan'm buraya nasbettiği yeni valiyi sevmediler. Her iki taraf arasında bir kavga konusu olarak devam eden Rey üzerine bu kez de Muhammed Bin Tahir bir ordu şevketti. Ertesi yıl ise eski Vali Süleyman Bin Abdullah yeniden Taberis-tana girdi. Bunun üzerine Hasan Bin Zeyd buradan Deylem topraklarına kaçtı. Bir süre sonra tekrar Taberistan'a döndüyse de bu sefer 255 yılında Muflih, bölgeyi işgal etti. Hasan yine Deylem'e kaçtı. Ancak yeniden Taberistan'a döndü. Çünkü Muflih burayı terketmiş Bağdad'a doğru sefere çıkmıştı.
Hasan Bin Zeyd Horasan illerinde nüfuzunu yaymak arzusundaydı. Fakat Musa Bin Boğa O'nunla mücadeleye koyuldu ve O'na karşı üstünlük elde etti. Hasan'ın ise, Taberistan'a 19 yıl altı ay kadar hükmedip 271 yılında ölünceye kadar durumu hep böyle sürüp gitti.
Sonra yerine kardeşi Muhammed Bin Zeyd geçti. O da 272 yılma Halife'nin ordusu karşısında yenilgiye uğrayarak Rey'e geçti. [23]
[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/37-39.
[2] Talibi; Hz. Ali'nin Babası Ebutalib'in soyundan ve münhasıran Hz. Ali'nin soyundan gelenlere verilen bir soyadıdir. "Haşimi" soyadı bundan daha geneldir. Abbasiler için de kullanılır. (Mütercim)
[3] Bu iki kardeş; Hüseyin'in, o da Cafer'in o da Musa'nın, o da ünlü imam Cafer Es-Sadik'ın, o da Muhammed EI-Bakır'ın, o da Ali Zeynelabidin'in, o da Hz. Hüseyin'in oğludur. (Mütercim)
[4] İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. i 1, s. 60,66-75, 78-93,99-102, 104-106, 110, 112-113, 119-125
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/39-40.
[5] îbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 156, 222, 246-253, 273, 279, 303; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 11, s. 79,
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/40-41.
[6] Yani; Ey Muzaffer înklay
[7] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 197-199, 202-206, 210-214, 216-218 230, 243-246, 255-256, 259-262, 268-269, 274-277, 282-301, 305-306, 313-330 336-342, 353
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/41-44.
[8] İsmaililik; İslam'dan kopmuş aşırı Şii-Batini bir dindir. Hz. Ali'nin 5. kuşak torunlarından İsmail bin Cafer'e mal edilmektedir. İsmail babasının hayatında ölmüştür, bu akım ise ondan sonra oluşmuştur. İsmailiier, diğer şiilerden Farklı olarak Cafer'us-Sadık'tan sonra oğlu İsmail'i imam olarak kabul etmekte ve ölmediğine inanmaktadırlar. Bunlara Sebei Şiiler de denir. Liderleri Ağa Han'dır. 1981'de sayıları 6,5 milyon civarında tahmin ediliyordu. Hindistan, Pakistan, İran, Afganistan, Yemen, Suriye, Tanzanya ve Kenya'ya serpilmişlerdir. (Mütercim)
[9] îbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 372-375; îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. U, s. 119-123
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/45-52.
[10] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 259
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/52-53.
[11] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/53.
[12] lbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 303, 349-350, 355, 363
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/54.
[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/54.
[14] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/54-55.
[15] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/55.
[16] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 236-239, 266, 277, 279, 303, 309-310 335, 350
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/55-56.
[17] îbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 425
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/56.
[18] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/56-57.
[19] Ahmed Bin Tolun; Hicri 214'de dünyaya geldi. Babası Tolun Hicri 200 tarihinde Buhara Emiri Nuh Bin Esed Es-Samani tarafından halifeye hediye edilmiş bir köleydi. Tolun 230'da öldü. Oğlu Ahmed ise dini bir terbiye ile yetişti. Türkleri, işledikleri kötülüklerden dolayı ayıplardı. Allah'ın kitabını ezberlemiş olanlardandı. Hafızlara saygı gösterir bol sadaka dağıtırdı. Cömert ve adild
[20] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 158, 199-200, 219-221, 254, 263-265, 343-344, 348-349, 354-355
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/57-59.
[21] Ibn-ül Esir, EI-Kamil tere, c. 7, s. 155-156, 161-162
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/59-60.
[22] îbn-ül Esir, Ei-Kamil tere, e 7, s. 381
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/61.
[23] İbn-ül Esir, El-Kamii tere, c. 7, s. 114-116, 139, 343, 351
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/61-62.