67- EL-MU'TEMÎD ALALLAH AHMED BİN CAFER EL-MÜTEVEKKİL (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 256-279)2

Bu Dönemin Siyasi İç Karışıklıkları2

El-Mu'temid Döneminde Hariciler3

Zenci İsyanı3

Karmatîlerve İsmaililer4

Bu Dönemde Bizanslılar7

Emaretler (Prenslikler)8

Endülüs Emevı Devleti8

El-Edarise (İdrîsîler Devleti)8

İbadiye Koluna Mensup Haricilerden Rüstemiye Devletî8

Safari Koluna Mensup Haricilerden Midrariye Devleti9

El-Eğalîbe (Aglebîler) Devleti9

Beniziyad (Zi Yad Oğulları) Devleti9

Beniyafur (Yafuroğulları) Devleti9

Tolunoğulları Devleti9

Saffariye Devleti10

Samaniye Devleti11

Taberistan'datalibiye Devleti11


67- EL-MU'TEMÎD ALALLAH AHMED BİN CAFEREL-MÜTEVEKKİL (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 256-279)

 

Adı Ahmed Bin Cafer El-Mütevekkildir. Hicri 229 da doğdu. Annesi Fityan adında bir cariyeydi. Hicri 256 yılının Recep ayın­dan 14 gün kala halife seçildi. Hilafet makamına geldiği gün 27 ya­şındaydı. Küfe, Mekke (Hac yolu) Haremeyn ve Yemen idaresini yürütmek üzere kardeşi Ebu Ahmed El-Muvaffak'ı görevlendirdi. Sonra O'nun idari bölgesine Bağdat, Sevad, Vasıt, Basra, Ahvaz ve Fars kentlerini de ilave etti. 258 de ise bu bölgeye ayrıca El-Cezire ve Kınnesrin'i de ekledi. Sonra EI-Mu'temid Alallah unvanını aldı.

El-Mu'temid Alallah 261 yılında Genel İdare binasına yerleşe­rek oğlu Cafer'i 4e kendine veliahd seçti. O'na El-Mufawıd İlallah unvanını verdi ve Mağrib'e vali tayin etti. Boğa oğlu Musa'yı da emrine vererek, Kuzey Afrika'yı, Mısır'ı, Şam'ı El-Cezire'yi, Mu­sul'u ve Ermeniye'yi de O'na bağladı. Kardeşi Ebu Ahmed El-Mu­vaffak'ı ise oğlu Cafer'den sonra kendine ikinci veliaht olarak tayin etti. Bu kez de O'na El-Maşrık'i (Doğu Bölgesini) bağlayarak Mes­rur El-Balhi'yi de emrine verdi. O'na da Arap yarımadasını, Ah-vaz'ı Fars'ı, Reyyi, Horasan'ı, Kazvin'i, Sicistan'ı ve Sind bölgesini bağladı.

El-Mu'temid Alâllah, vaktiyle başvezirliği elinden almış bu­lunduğu -El-Hasan Bin Muhalled'i 264'te tekrar bu makama getire­rek kardeşi El-Muvaffak'ın bilgisi dışında Süleyman Bin Harbi da vezirlikten uzaklaştırdı. Buna öfkelenen biraderi El-Muvaffak üze­rine yürümek üzere Bağdat'tan hareket ederek Samarra'ya girdi. Fakat aralarında herhangi bir çarpışma olmadı. Zira anlaştılar. Fa­kat Hasan Bin El-Muhallet vezaret makamını terkederek bu olay­lar sırasında Samarra'dan kaçmıştı. O'nun için Süleyman Bin Harb bu kez vezirliğe iade edildi. Yapılan barışa rağmen Halife El-Mu'temid kardeşi El-Muvaffak'm kendisine baskı yaptığı ve O'na işten el çektirmek istediği endişesi içindeydi.

Bu sebeple Mısır'a kaçıp Tolunoğulları'na sığınmak istedi. Fa­kat kardeşi El-Muvaffak, O'nu saplantısından vazgeçirmesi için Musul Naibi İshak Bin Kandac'a talimat verdi. O da bu talimatı yerine getirdi. Halife'nin, -aslında bu kardeşiyle birlikteyken- elin­de hiç bir yetki yoktu. Hatta bu sorun öyle bir raddeye varmış idi ki bir gün üçyüz dinar kadar bir paraya ihtiyacı oldu. Fakat bu ka-darcık bir şey bile eline geçmedi. Nitekim bu olayı devrin şairi şu şekilde dile getirmiştir:

"Hayret ki hilafette olana yasak diye,

Bir şey olmamalıyken bunu olmuş görürsün

Cihan O'nun adıyla yönetilirken neye,

Yarar, madem elinde yetki yok hüküm sürsün.

Mallar taşınır O'na, ait bir hazineye,

Ne varki yasak O'na gelip de bir el sürsün."

Halife'nin -bu etkin- biraderi El-Muvaffak Hicri 278 de öldü. O'ndan yaşça altı ay küçüktü. El-Muvaffak'm ölümü üzerine yeri­ne oğlu Ebul Abbas Ahmed Bin El-Muvaffak "EI-Mu'tazıd Billah" unvanıyla veliahd seçildi. Fakat bir yıl sonra Halife El-Mu'temid Alallah, oğlu Cafer El-Mufawıd İlallah'ı veliahdlıktan azlederek yerine yeğenini tayin etti. Çünkü askerler bunu destekliyorlardı. Aynı yıl içinde de Halife öldü.

El-Mu'temid Alallah Samarra'dan Bağdat'a -devlet merkezini nakleden- ilk halifedir. O'ndan sonra da artık halifelerin hiç biri Samarra'ya dönmedi. Bilakis hep Bağdat'ta oturdular. Halife El- Mu'temid öldüğü gün elli yaşındaydı. Hilafet müddeti ise 23 yıl sürdü. Bu sürenin çoğunda eğlenceye daldı. Devlet işlerine ise, kendine "En-Nasır LidiniUah" unvanını yakıştırarak biraderi El-Muvaffak bakıyordu. Karar veren, bozan, tayin eden ve görevden alan buydu. Devletin haraç ve gelirleri O'na getirilir, teslim edilir, hutbelerde bile minberlerin üzerinden "Allah'ım Emirülmü'mi-nin Hazretlerinin biraderi ve müslümanların velisi ve hamisi En-Nasıru Lidinillah Ebu Ahmed El-Muvaffak kulunun işlerini rast getir" diye dua edilirdi.

Gerçekte El-Muvaffak çok zeki ve tedbirliydi. Vatandaşların hak hukuk davalarında daima kadıların yanında oturur, zulme uğ­ramışların haklarını zalimlerden tahsil ederdi. Edebiyat, soy bili­mi, fıkıh (İslam hukuku) ülke idaresi ve daha birçok sahalarda ge­niş bilgi sahibiydi. Daha birçok güzel hasletleri vardı. Zenci devri­mine karşı devlet ordularını O sevk ve komuta etmiş ve Allah'ın iz­niyle onların çökertilmesi zaferi ona nasip olmuştu. Biraderi Hali­fe El-Mu'temid'd en 6 ay önce öldü. Damla hastalığına yakalanmış­tı. Ayaklan öyle şişti ki koskocaman oldular ve ev halkı O'ndan usanacak kadar da yatalak kaldı.

Halife El-Mu'temid Alallah'm döneminde siyasi hareketler ço­ğaldı ve Bizans baskınları arttı; vaktiyle bünyeden koparak oluş­muş bulunan küçük devletçiklere yenileri ilave oldu. Askeri komu­tanların aşırılıkları umumî bir hal aldı. O'nun için eğer veliahd El-Muvaffak idareye el kovmasaydı ya devlet çökecek ya da halife devrilecekti.[1]

 

Bu Dönemin Siyasi İç Karışıklıkları

 

Kûfe'de Ali Bin Zeyd Et-Talibî [2] ayaklandı. Halife, O'nun üzeri­ne bir ordu şevketti. Fakat Ali, Halifenin ordusunu bozguna uğrat­tı. Ordudan büyük sayıda da kayıplar oldu. Ancak Haifnin komu­tam sağ kurtuldu. Ali Bin Zeyd ise bu olayda Rey Kentine girmeyi başardı.

Sonra Muhammed Bin Vasıl Bin İbrahim Et-Temîmi adında biri Fars'ta ayaklandı ve burayı ele geçirdi. Fakat 258 de dönüş ya­parak Halife'ye boyun eğdi ve bölgenin haraç vergilerini götürüp O'na sundu. Ne varki 261 yılında tekrar bağlılığını bozarak devlete karşı çıktı. Ama bu kez isyancılara karşı devlet kuvvetlerini sevk ve idare eden Yakub Bin El-Leys Es-Sıffar'm karşısında yenik düştü. Sonra da 262 yılında Fars'ı terk ederek kaçtı.

Yine bu cümleden olarak Hz. Hüseyin'in torunlarından Mu­hammed ve Ali kardeşler [3] 271 yılında Medine- i Münevvere'yi ba­sarak şehri yağmaladılar.

Keza Bin İsa Bin Eş-Şeyh devlete karşı baş kaldırdı. Fakat Ko­mutan Amacur'un karşısında yenik düştü. Halife daha sonra bu is­yancıyı affederek O'nu Ermeniye eyaletine Naib tayin etti. [4]

 

El-Mu'temid Döneminde Hariciler

 

Haricilerin başı Müşavir Bin Abdulhamid ülkede çok büyük huzursuzluk kaynağı olmuştu. Devlet O'na karşı sürekli mücadele veriyor, o ise pervasızlıklarını sürdürüyordu. Ta ki 263 yılında ölünceye kadar. 267 de ise Ahmed Bin Abdullah El-Hicabî (Hu-custanî) Horasan, Kirman ve Sicistan'ı hakimiyeti altına alarak adına sikke bastırdı. Fakat aynı yılın sonunda askerlerinden biri O'nu öldürerek müslümanları O'nun belasından kurtardı.

Hariciler aynı zamanda Herat Kentini de ele geçirmişlerdi. Ya da denebilir ki onların bu şehir üzerindeki etkinlikleri 30 yıl kadar sürdü. Ta ki Yakub Bin El-Leys 259 yılında şehri onlardan kurtarın-caya kadar. Nitekim Komutan Yakub, bu süre boyunca kendini ha­life diye ilan etmiş bulunan Haricilerin başını yakalamayı başardı.

Bünyeden koparak oluşan prenslikler de devletin başına dertler açıyorlardı. Özellikle bunlardan, Saffariler, Tolunlar ve Talibi Emirliği devlet için birer huzursuzluk kaynağı haline gelmişti. Fa­kat siyasi hareketlerin en dehşetlisi zenci isyanı oldu. [5]

 

Zenci İsyanı

 

Zenci isyanını bastırmak üzere Said Bin El-Hacib görevlendi­rildi. Said 257 yılının Recep ayında üzerlerine yürüyerek ilk karşı­laşmada onları bozguna uğrattı. Fakat daha sonraki çarpışmalarda yenildi ve ordusunun büyük bir kısmını kaybettiği gibi kendisi de öldürüldü. Devrimci zencilerin ise bundan sonra heybetleri arttı ve aynı yılm Şevval ayında Basra'ya girmeye muvaffak oldular. Bil­hassa varlık sahiplerine karşı düşmanlık duygularıyla dolu olan bu zencilerin yaptıklarını duymuş bulunan BasraTılar büyük bir kor­ku ve endişe içindeydiler. Dolayısıyla baskından önce şehrin bü­yük sayıda halkı, yurtlarını terkederek çeşitli yönlere dağıldılar. Zenciler şehre girince evleri yıkıp yaktılar. Sonra liderleri İbrahim Bin El-Muhellebi halka güven içinde olduklarına dair teminat ve­rerek çağrıda bulundu. Bu çağrı üzerine halktan büyük bir kitle toplandılar. Ancak isyancı başı halkın toplandığım görünce hepsi­nin Öldürülmesini emretti. Nitekim bu suretle Basra halkı katli­ama uğrayarak yok edildiler.

257 yılı Zilkade ayının başlarında Halife El-Mevlid lakabıyla tanınan Komutan Muhammed idaresine bu isyancıların üzerine bir ordu gönderdi. 258 yılı Rabiülevvel ayında da peşinden karde­şi EI-Muvaffak komutasında bir destek güç daha şevketti. Komu­tanlardan El-Müflih de O'nunla beraberdi. Ne varki öldürüldü. Ay­nı zamanda zenci liderlerinden Yahya Bin Muhammed El-Bahra-nî de esir alındı. Recep ayına rastlayan bu karşılaşmada taraflar arasında çok kanlı çarpışmalar cereyan etti. Bu olaydan sonra EI-Muvaffak Vasıt kentine intikal ederek burayı kendisi için karargâh haline getirdi. Sonra Samarra kentine dönerek isyancılara karşı savaşma görevini komutan Muhammed'e devretti.

Böylece, ordular birbirlerinin peşi sıra, zenci isyanını bastır­mak için çarpışmalarını sürdürdüler. Bu cümleden olarak Boğa oğlu Musa komutasındaki ordu Basra'ya doğru hareket etti. Bera­berinde, komutanlardan Kandacoğlu İshak ve Sima oğlu İbrahim de vardı. Bu arada Abdurrahman Bin Müflih de Ahvaz'a doğru yü­rüdü. Tarih Hicri 259 du. Abdurrahman Ahvaz bölgesinde Zenci komutanını yenmeyi başardı. Zenci Komutanı Ali Bin Ebban EI-Muhellebi'ydi- Hem O'nu yenmeyi hem de birçok yandaşını esir almayı başardı. Bu yenilginin bir sonucu olarak isyancıların yenik komutanı, zenci liderinin yanma kaçarak kurtuldu. Abdurrahman Bin Müflih ise Ahvaz'ı ele geçirdi.

Hicri 260 ta da isyancı zenciler bu sefer Küfe şehrini bastılar ve buraya -vaktiyle gelip- hakim olmuş bulunan (Hz. Hüseyin'in to­runlarından) Ali Bin Zeyd'i öldürdüler. Ertesi yıl tekrar Ahvaz'a dönme fırsatını buldular. Şehre girip halkım öldürdüler, kadınları esir aldılar, çopulculuk yaptılar ve canlarının istediği gibi yağma­ladıktan sonra evleri ateşe verdiler.

işte bu yıllar Abbasi Devleti için felaket yılarıydı. Tolunoğulla-rı batıdan, Saffariler doğudan devlete karşı savaşırlarken Bizanslı­lar kuzey sınırlarından baskınlar düzenliyor, zencilerin giriştikleri alçakça fiillerden dolayı İrak'ın güney bölgelerine korku ve dehşet yayılıyordu.

Durum bu raddeye varınca El-Muvaffak kollan sıvayarak 262 de Vasıfı Saffarîlerden kurtardı. Fakat bu kez de zenciler Süley­man Bin Cami'nin Öncülüğünde burayı ele geçirdiler. Bununla beraber El-Muvaffak'm oğlu Ebul Abbas 267 de tekrar şehri geri aldı. Sonra El-Muvaffak'm bizzat kendisi zencilerin lideri üzerine yürüdü.

Bu adam inşa edip "El-Menîa"yani (aşılmaz) diye adlandırdı­ğı şehirde oturuyordu. El-Muvaffak buraya zorla girerek bunların birçoğunu öldürüp geriye kalanlarım da esir aldı. Menîa'da bulu­nan bol miktarda mal ve servetleri ganimet olarak ele geçirdi. Bu arada vaktiyle bu isyancı zencilerin kaçırmış bulundukları beşbin müslüman kadını da esaretten kurtardı.

El-Muvaffak bundan sonra da zenci liderine ait ikinci şehre girdi. Buranın da adı El-Mansura idi. Zencilerin komutanı Süleyman Bin Cami de burada bulunuyordu. El-Muvaffak, zencilerin fevkalade gösterdikleri bir direniş ve dehşetli çarpışmadan sonra şehre girmeyi başardı. Şehrin etrafında beş tane sur vardı. El-Mu­vaffak bu zaferle, çoğu Basra'lı olan on bin müslüman kadını da bu isyancıların elinden kurtardı.

El-Muvaffak -Allah rahmet eylesin- isyancı zencileri, yatıkla­rından pişman olup tövbe etmeye çağırıyor, zencileri yoldan çıka­ran soysuz haramzade'nin yaptıklarını çirkin görüp ona uymaktan vazgeçenlere güven vadediyor, bu çağrıyı reddedenleri ise öldürü­yordu. Bütün bunların ötesinde El-Muvaffak, ayrıca bu zencilerin bu şekilde kinle şartlanmalarını gerektiren sebepleri de sınıflara-rası ekonomik seviye farklarım ortadan kaldırmak suretiyle berta­raf etmeye çalıştı. Esasen ortama hakim olması gereken İslamî muameleye ve hizmet erbabına iyi bakmaya önem verdi. Bu çaba ise isyancılardan bir çok kimsenin dönüş yapmasına vesile oldu. Hatta bu maksatla isyancı zencilerin liderine bir mesaj yollayarak O'nu, işlediği kötülüklerden, haram fiillerden, peygamberlik tasla--ma davasından ve Allah'ın haram ettiği şeyleri helal saymaktan vazgeçip tövbe etmeye çağırdı; davetini kabul ederse güven içinde olacağını açıkladı. Fakat isyancı lideri, bu mesaja herhangi bir ce­vap vermedi. Tabii El-Muvaffak da O'nun bu davranışım, bir küs­tahlık, pervasızlık ve kendisini hafife alma şeklinde yorumlayarak derhal ellibin kişilik bir ordunun başında O'nun El-Muhtara adın­daki merkezi üzerine yürüdü ve ordugâhını kuşattı. Oğlu Ebul Ab-bas'ı öncü kuvvetlerin başında görevlendirmişti. Ebul Abbas kar­şısına çıkanları bozguna uğrattı. Fakat zenci liderinin başkomuta­nı Bahbuz direniyordu. Sonra El-Muvaffak, seyyitlik taslayan bu zenci liderinin adamlarına teslim oldukları takdirde kendilerine dokunulmayacağına dair vaatte bulununca onlardan birçok kim­se teslim olup saflarına katıldılar. Vaktiyle liderlerinin yanında yer alırken bu kez de aleyhinde faaliyet gösterdiler.

El-Muvaffak zenci liderinin EI-Muhtara adındaki ordugahına karşı kendisi için bir kamp hazırladı ve buraya çeşitli yiyecek sto­ku yaptı. Ondan sonra taraflar arasında tam biryıl savaşlar devam etti. Ertesi yıl ise müslümanlar El-Muvaffak'ın görüş ve onayını al­madan El-Muhtara'ya girip şehrin ortalarına kadar ulaştılar. Fakat hiç de hesap edemedikleri yerlerden pusu kurmuş zenciler ortaya çıktılar. Bunun üzerine müslümanlar tekrar gerisin geri kaçmak zorunda kaldılar. Bu sırada Ebul Abbas, zenci asilere yiyecek ve za­hire taşıyan bedevi bir grubu yakalayarak onları kılıçtan geçirdi.

Aynı zamanda Bahbuz Bin Abduîvahhab'ı da ele geçirip öl­dürdü. Bu adam zenci liderinin başkomutanıydı.

El-Muvaffak kendisine bu sıralarda isabet eden bir okla aldığı yaradan şifa bulduktan sonra çarpışmayı yeniden başlatmaya ve 269 da El-Muhtara kentine girmeye muvaffak oldu. Bunun üzeri­ne zencilerin elebaşısı başka bir şehre kaçıp orada korunmaya ça­lıştı.

EI-Muvaffak da (efendisi Tolunoğlunu terk ederek gelip kendi­sine sığınmış bulunan) komutan Lülü'ü isyancının peşine saldı. Lülü' ve kuvvetleri El-Muvaffak komutasındaki ordunun öncüleri durumundaydı. Zencilerin elebaşısı bunu haber alınca sipere gir­diği yeri de terk ederek tekrar kaçtı. El-Muvaffak askeri müfreze­lerle O'nu takip altına aldı. Nihayet başını vurup getirdiler ve em­rindeki komutan Süleyman Bin Camii de esir aldılar.

EI-Muvaffak da El-Muvaffakıyye kampına döndü. Sonra O'na, zencilerin elebaşısının oğlu İnklay'i ve Ali Bin Ebban El-Muhelle-bi'yi esir olarak getirdiler. Böylece 255-270 yıllan arasında 14 yıl­dan fazla süren zenci ayaklanması da sona ermiş oldu.

Sonra zenciler 272 yılında Vasıt kentinde ikinci kez harekete geçmeye başladılar ve "İnklay Ya Mansur! [6] diye slogan attılar. Bunun üzerine El-Muvaffak ayaklanmalar sırasında esir alınmış bulunan zencileri huzuruna istedi. Bunlar Bağdat zindanında bu­lunuyorlardı. Başta İnklay, Süleyman Bin Cami ve Ali Bin Ebban El-Muhellebi (adlarındaki elebaşılar) olmak üzere hepsini idam etti. Ondan sonra karışıklık çıkaranlara da ağır bir darbe indirdi. Bu suretle geriye kalan zencilerin, liderlerine bağladıkları ümitleri tamamen sönmüş oldu ve böylece ortalık nihai bir şekilde yatıştı. [7]

 

Karmatîlerve İsmaililer

 

Zenci ayaklanmasının artık can çekişmeye başladığı sıralarda bu kez İsmaîlilik ve Karmatîlik davaları ortaya çıktı. Aslında bu ide­olojilerin hepsi de aynı kaynaktan akıyordu. Bu davaların özü ise dizginleri şehvet ve nefsin hayvanî arzularına teslim etmek ve he­nüz yetişme çağında bulunan gençleri avlamaktı ki zaten gençler her zaman adet olduğu üzere her türlü yıkıcı hareketlerde yakıt olarak kullanılırlar. Sonra da nihai amaç olarak bu faaliyetlerin ha­zırlayacağı ortamdan faydalanarak siyasi ve dini hedefleri gerçek­leştirmekti. İşte tam bu sıralarda Haşimî olduklarım (Hz. Peygam-ber'in soyundan geldiklerini) ileri süren bir sürü adam ortaya çıktı. Gerçekte ise bunlar Haşimî değillerdi. Şurası da önemli bir hadise­dir ki gerek siyasi mevkilere gelme hırs ve sevdası peşinde olan, ge­rek şehirleri basıp çeşitli rezaletler yapan, gerekse hakikaten Al­lah'ın emirlerini emreden ve yasaklarından halkı sakındıran, Hz. Ali soyuna mensup kimselerin bu çeşitli gayelerle giriştikleri faaliyetler yüzünden yine bu soya mensup tanınmış, (suçsuz ve değerli) birçok şahsiyetlerin sırf-devletin başındaki- Abbasiler'in hışmına uğrama­mak için saklanmaları bu kez de birçok {kötü niyetli) insanın Haşi-milik iddiasıyla ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.

Hicri üçüncü yüzyılın son yansına (Hz.Hüseyin'in soyundan) İmam Cafer'us-Sadık'm torunu Muhammed Bin İsmail'in ailesi­nin Suriye'de Homs'un kuzey doğusuna düşen Es-Selemiyye bel­desine taşındıkları dedikodusu yayıldı. Aynı zamanda Meymun El-Kaddah'm ailesi de Selemiyye'ye taşınmış bulunuyordu. Bu Meymun El-Kaddah adlı adam demin adı geçen Muhammed Bin İsmail'in çağdaşıdır. Babası Dîsan adlı bir yahudiydi. Oğlu Mey­mun müslüman oldu ya da öyle görünmeye çalıştı. Birtakım siya­si ve dini maksatları vardı ve bu gayeyle de İsmaililik ideolojisine [8] bağlandı. Meymun ölünce bu davayı Hicri 180 yılında ölen oğlu Abdullah üstlendi. Meymun Haşimilik kimliğiyle meseleyi karış­tırmak (yani Hz. Ali'nin soyundan geldiklerini ileri sürerek} siyasi nüfuz elde etmek maksadıyla torunlarına, Muhammed Bin İsma­il'in torunlarının adları verilmesi vasiyetinde bulundu. Nitekim Meymun oğluna Abdullah, Abdullah da oğluna Ahmed, Ahmed de oğluna Hüseyin, Hüseyin de oğluna Ubeydullah adlarını verdi­ler ki işte bu Ubeydullah (Haşimilik kimliğine bürünerek Mağ-rip'ta ortaya çıkıp siyasi propaganda yapan adamın kendisidir. Muhammed Bin İsmail'in de torunları aynı zamanda bu isimlerin aynısını taşıyorlardı. İsim benzerliği dolayısıyla bu iki aileyi birbi­rine karıştırmanın yanında (yahudi Meymun oğulları ailesinin) Hz. Ali soyu olarak tanınmasını doğuran bir diğer sebep de gerçek kimlikleri anlaşılmasın diye Muhammed Bin İsmail soyundan ge­len çocukların değişken bazı isimler taşımasıydı.

Öyle görünüyor ki Es-Selemiyye beldesi Kaddahoğulları (veya Meymunoğulları diye de bilinen) bu ailenin ideolojik propaganda merkezi haline geldi. Bazı kereler, İsmailik propagandası yapan kimse aşırı tedbir maksadıyla veya davası zarar görür korkusuyla kendi yerine bir başkasını görevlendirirdi. Bu ikinci şahıs, diğer propagandistlerle temasa geçerdi. Bazan da aynı anda aynı adı ta­şıyan iki şahıs bulunurdu ki bunlardan biri gerçekten Muhammed Bin İsmail'in ailesine mensup olurdu. Bu durumda ailesinin Sele-miyye'ye taşınması da herhangi bir propaganda ve dedikodu mevzuu zaten olmazdı. O da rahatça halkı kendi etrafında toplan­maya davet ederdi. Öte tarafta diğeri de aynı adı taşıyor, ancak Meymunoğulları ailesine mensup bulunuyordu. Ne var ki bu ikin­ci şahıs da kendi propagandasını yapıyor ve uygun bir zamanda istifade edebilmek için birincisinin daima faaliyetlerim izleyip du­rurdu.

Hülasa faaliyet devam ediyor, propagandacılar muhtelif böl­gelere dağılıp duruyorlardı. Bu adamlardan, Abdullah Eş-Şii adını taşıyan biri vardı. Irak'ın güney taraflarında Muhammed Bin İs­mail'in çocuklarının propagandasını yapmakla meşguldü. Bunun Rüstem Bin El-Hüseyin Bin Havşab adında bir de yardımcısı var­dı. Yemen'de de bu adamlardan zengin ve kalabalık sayıda akraba­ları bulunan Muhammed Bin EI-Fadl adında biri daha vardı ki Şiilerin o bölgede ileri gelenlerinden sayılırdı. Bu şahıs Hz. Hüse­yin'in kabrini ziyaret etmek üzere bir keresinde Kerbela'ya gitmiş­ti. Mezarın başında oturmuş ağlarken işte bu Abdullah Eş-Şii ve Rüstem Bin El-Hüseyin Bin Havşab O'nu görürler. (Henüz Şiilikle ilişkisi bulunmayan bu adamı) etkileyip kazanmak isterler, ya da saflarına katılabilecek biri olarak ona karşı hayranlık duyarlar ve kendisine sırlarını açarlar. Nitekim davalarına karşı onda büyük bir ilgi uyandığına şahit olurlar ve O'nunla Yemen'e giderler. İşte bu suretle Şiilik davası orada da başlamış oldu. Bu davaya Irak'ın güneyinde yaşayan bir topluluk da yönelmeye başladı. Böylece, taraftarlar çoğaldı.

Bu davanın liderlerinden biri de Rüstem Bin El-Hüseyin Bin Havşab idi. Sözde Ebu Abdullah Eş-Şii Seîemiyye'yi ziyaret etmiş ve saklı İmamla buluşmuştu. Sonraları bu davanın propaganda edilebileceği en uygun yerin Mağrib olduğuna dair kendisine ha­berler geldi. Bunun üzerine Ebu Abdullah Eş-Şii Mağrib'e hareket etti. Buraya, biri El-Halvani, diğeri ise Ebu Süfyan adım taşıyan iki kişi daha önce gitmişlerdi. (İkinci şahsın) takındığı "Ebu Süfyan" lakabı belli ki şüpheleri dağıtmak için bulunmuştu. Çünkü ne Ra­fızîlik ne de ondan türemiş Şiilik kamplarına mensup olanların bu lakabı kullanmaları mümkün değildir. Şiilik davası böylece başarı­ya doğru yol katetmeye başladı. Yemen'de ise Rüstem Bin El-Hü­seyin Bin Havşab kendi adına bir beylik kurmuştu. Halk tarafın­dan Mansur El-Yemen (Yemen kahramanı) unvanıyla tanınıyor­du. Emrindeki komutanların ileri gelenlerinden biri de Ali Bin El-Fadl idi.

Irak'ın güneyinde Şiilik davasını yürüten öncülerden biri ise Mihreveyh adında biriydi. Bu adam Fars asıllı ve mecusi olduğu­nu gizleyen bir kimseydi. Keza Hüseyin El-Ahvazi ki Fars asıllıydı. Ahvaz'h olarak kendini empoze etmiş olması ise belki de gerçek kimliğini gizlemesi amacını taşıyordu. Nitekim îsmaililerin gizli imamının seyyar elçiliğini yapıyordu. Belki bu davanın ilk öncü-süyle de sıkı bir irtibat içindeydi. Abdullah Bin Meymun El-Kad-dah ise îsmaililik davasının öncüsü bir gölge adamdı. Dikkatleri üzerinden dağıtmaya çalışıyordu. Oturmakta olduğu muhit üze­rinde bakışlar yoğunlaşmasın diye propagandistlerini ve Özellikle çocuklarını çeşitli şehirlere dağıttı. Oğlu Ahmed'i ikamet etmek üzere Horasan illerinden Talegan'a gönderdi. Adamlarından da onunla devamlı haberleşmelerini istedi. Bu sıralarda Ahmed oğlu Hüseyin'in öldüğü haberini yaydı. Ne varki çok geçmeden bizzat bu Hüseyin, "Hüseyin El-Ahvazi; Ahvaz'lı Hüseyin" adıyla ortalı­ğa çıkıverdi. Bu adam belki de Meynıun El-Kaddah'm torunların­dan Hüseyin Bin Ahmed Bin Abdullah'ın bizzat kendisiydi. Çün­kü Hüseyin El-Ahvazi'nin İmam Ahmed Bin Abdullah Bin Muha-med Bin İsmail'in elçisi olduğu söylenmektedir. Burada ise: Hüse­yin Bin Ahmed Bin Abdullah Bin Muhammed Bin İsmail ailesiyle ile, Hüseyin Bin Ahmed Bin Abdullah Bin Meymun El-Kaddah ai­lesi arasında bir isim benzerliği vardır ki esasen karışıklıklar bura­dan kaynaklanmaktadır ve Kaddahoğullarımn Ehl-i Beyt soyun­dan geldiklerine dair iddia da işte bu vesileyi kullanmaktadır.

Hüseyin El-Ahvazî -soyu ve aslı bir yana- Irak'ın güneyinde İs-mailî bir propagandist olarak tanındı. Karmatilerin rivayetine gö­re bu adam bir defasında Selemiye'ye giderken yolda "Karmat" la­kabıyla bilinen Hamdan Bin El-Eş'as ile karşılaşmış, davasına kar­şı Hamdan'in sempatisini temin ederek köyüne kadar gitmişti. Ni­tekim orada işe canlılıkla başladı. Çünkü Hamdan'in çok yönlü sosyal ilişkileri vardı ve toplumu -içinde bulunduğu kötü şartlara boyun eğmekten dolayı- suçluyordu. Dönemin şartları hakkında çok konuşuyor (düzeni eleştiriyordu.) İçinde yaşadığı muhit de Abbasi idaresine karşı düşmanlık besliyordu. O da düzeni kötüle-yen herkese kulak kabartıyordu. Böylece düzene karşı olan hare­ket genişledi. Öyle ki bu hareketin merkezini artık bilmeyen he­men hemen kimse kalmamıştı. Hamdan ise bu ideolojik öncülü­ğün merdivenlerinden yükseliyordu ve nihayet onun en üst kade­mesine kadar yükseldi. Bazıları Hamdan'ın, o günkü ortamda sa­yıları bayağı kabarık olan ve devlet aleyhinde planlar kurmaya, Is-lamı yıkmaya çalışan İranlı mecusilere soy bakımından bağlandı­ğını (onlarla akraba olduğunu) söylerler. Kimileri de Hamdan'ın soyunun -tasan ve hedefte mecusilere tıpkı benzeyen - Necran ya-hudilerine dayandığını söylerler. Nitekim her iki kamp da aynı plânda İslam aleyhinde faaliyet göstermişlerdir.

İşte bu sıralarda Irak'ın güneyindeki zenci hareketi de devam ediyordu. Hatta bu hareket Basra, Ahvaz ve Vasıt kentlerine hakim olmuş ve birkaç karşılaşmada Abbasi ordularına karşı üstünlük bi le elde edebilmişti. Ahvazlı Hüseyin ise bu sırada çalışmalarının bir safhası olarak bu harekete katılmayı arzu etti. Çünkü o günler­de kendi başına - sonuç verecek- bir iş yapamazdı. Zira fırsatçı fa­aliyetlerde bunların bazısı adeta diğerini kullanır ya da bir kısmı öbürünün yolunu izler. Hedefini gerç eki eştirince de ötekilerden kopar. Bu konudaki gayeleri sadece vasıtayı meşrulaştırmaktır.

Ahvazlı Hüseyin bu kez de 264 yılında Zenci hareketinin ba­şıyla tanıştı ve mademki amaç da bir, araç da bir, kendisine yar­dımcı olunması talebinde bulundu. Ne varki zencilerin başı, yö­nettiği hareketin Hüseyin tarafından kullanılmak istendiğini ya da tabir caizse devrimi çalmak niyetinde olduğunu anlayarak O'na yardımda bulunmayı reddetti. Nitekim zenciler kuvvet bakımın­dan ulaşabilecekleri en uc noktayı yakalamışlardı. Bu bakımdan kimseyle yardımlaşmayı düşünmüyorlardı.

Fakat çok geçmeden zenci devrimi çöktü ve -daha önce anla­tıldığı üzere- liderleri de 270 yılında öldürüldü. Halife El-Muvaffak bu olayın sebeplerim veya başarıya ulaşmasına yardımcı olan fak­törleri anladıktan ve bu sebeplerden kurtulmaya çalışıp bu karı­şıklığı ortadan kaldıracak İslam adaletini uygulama çağrısında bu­lunduktan sonra ancak Abbasiler Zenci devrimine tamamen son verdiler. Böylece bu hastalığa ilaç bulunmuş oldu. Zenciler dağıl­dılar, Abbasiler de onların bu karışıklıklarından kurtuldular. Ne varki ortalık yatışınca Ahvaz'h Hüseyin tekrar faaliyetlerini yenile­meye, taraftarlarını da (yeryüzünde hakim olacaklarına dair) ikna etmeye muvaffak oldu. Onları organize edebilmek maksadıyla da davetini kabul eden her kişiye bir borç kaydetti. Oruç, namaz ve tüm dini vecibelerini üzerlerinden kaldırdı, onlara muhalif olanla-nn can ve mallarını kendilerine helal kabul etti. Çok dakik bir dü­zen içerisinde de onları teşkilatlandırdı. Seçtiği oniki yardımcı başkanlığında onları kollara ayırdı. Bunların en seçkinlerinden bi­ri de "Karmat" lakaplı Hamdan Bin El-Eş'as idi.

Neden sonra Ahvaz'h Hüseyin ölünce yerine davasının baş­kanlığını Hamdan Bin El-Es'as (Karmat) üstlendi. Bu şahıs 277 yı­lında Küfe dolaylarında taraftarları için bir sığınma alanı kurdu. O da seleflerinin yolunu izledi. Böylece Karmatilik ideolojisinin de artık onu koruyan bir merkezi ve hareket noktalarını oluşturacak bir üsleri var olmuş bulunuyordu.

Karmatî denilen bu adam propagandistlerini bu arada seçti. Bunların en meşhurları Karmatî'nin amcasıoğlu ve aynı zamanda eniştesi olan Abdan idi. Karmatilere ait kitapların bu şahıs tarafın­dan hazırlandığı söylenmektedir. Bunlardan biri de bu ideolojiyi babasında aşılanan Mihreveyh Oğlu Zikreveyh idi. Bu adam aynı zamanda öteden beri kafasını kurcalayan (İslamı yıkıp İranlı bir hanedan kurarak Mecusi dinine dayalı bir idare sistemine yeniden dönmek) gibi bir düşünceyi de babasından devralmıştı. Bu adam­ların bir üçüncüsü de 289 yılında Karmatî devrimini yöneten Ebul Fevaris idi.

Karmatî, taraftarlarına büyük paralar ödeme mükellefiyeti ge­tirdi. Onları bu paralan ödemeye mecbur etti. Bu servetler üzerin­de de dilediği gibi tasarrufta bulundu. Böylece, kendilerine yar­dımda bulunduğu yoksul kimseleri etrafına çekti, silah satın aldı. Dolayısıyla gerek onun şerrinden kurtulmak için gerekse, karşıtla­rından ele geçireceğine dair ümit verdiği ganimetlere özenerek çağrısına katıldılar. Karmati denen bu adam belki de sadece ken­disi için çalışıyordu veya bizzat kendi rolleriyle aynı gaye uğrunda çaba sarfeden İsmaîliler'in imamet için çalışmak konusunda ikna olmuştu. Ya da böyle sanılmaktadır.

Karmatiler esasen İsmaililerin propagandacıları idiler. Fakat çağrının Selemiye'de Muhammed Bin İsmail'in çocukları lehine değil de bilakis Abdullah Bin Meymun El-Kaddah'm çocukları adına yapıldığını anlayınca onlardan ayrıldılar. Böylece gerek baş vurdukları araçlar ve gerekse Karmatilere ait olarak ortaya çıkan yeni inançlar bakımından her iki taraf arasındaki ihtilaf artık açık bir şekil aldı ve İsmaililer Karmatileri dinsiz ilan ettiler. Karmatiler de belki onları sapık ve muhalif saydılar.

Karmat'm adamları Selemiye'den hep talimat alırlar ve bu tali­matlara göre dakik ve muntazam şekilde hareket ederlerdi. Bir ke­resinde Karmatyine Selemiye'ye elçisini göndermişti. Elçi, bu ide­olojinin ilk sahibiyle buluştu. İkisi, İmam-ı Muntazan (yani bekle­nen Mehdi) hakkında konuşurlarken bu sırada (her nasılsa) bu meselenin bir hurafe olduğu ve propagandanın esasen Abdullah Bin Meymun El-Kaddah'ın çocukları lehine yapıldığı yolunda bir sır verildi. Sebebine gelince de ideolojinin ilk sahibi (olan bu Kad-dahoğlu Ailesinin adamı) Karmatilerin, artık kendilerine çizilmiş bulunan yola tamamen bağlandıklarını (istismar ettikleri Ehl-i Beyt adının kullanılmasına artık gerek kalmadığını) çünkü Karma­tilerin güçlü bir şekilde Kaddahoğullarına bağlanmış bulundukla­rını, işin içyüzünü de böylece açığa vurm zamanının artık gelip çatmış bulunduğunu sanmış bu sırrı ağzından kaçırmıştı.

Elçi Kufe'ye dönüp haberi Karmat'a nakledince, Karmat oyunu farketti ve Selemiye'den ilişkiyi kopararak ondan sonra artık hep kendi adına propagandayı yürüttü. Ancak Karmat'm çizgisinde bu değişiklik meydana gelince Meymun Bin Kaddah'm torunla-. rından Ahmed Bin Abdullah Talegan'dan Kufe'ye geldi. Bu adam dava yoldaşlarının en büyüğü ve propagandistlerle (merkez karar­gâhları olan) Selemiye arasındaki kilit adamdı. Kufe'ye varınca Karmat'm amcası oğlu Abdan'a çıkıştı. Abdan Karmatilerin teoris-yeni idi. Selemiyeden gelen lider O'nu özel bir çizgi izlediği, kendi başına hareket ettiği ve kontrolden çıktığı için kınadı. Fakat Abdan da sert bir karşılık vererek O'nu Küfe dolaylarından kovdu. Ne var-ki îsmaililik davasının liderini bu kez Mihreveyh'in oğlu Zikreveyh karşıladı. İkisi Abdan'a karşı bir suikast planladılar. Ancak (planın ortaya çıkması üzerine ) Küfe Bölgesi halkı ayaklandılar. Çünkü bunların çoğu Abdan'ın taraftarlarıydılar, İşin vahametini kavra­yan bu Kaddahoğlu korkulu bir şekilde ve merakla çıkıp kaçtı. Zik­reveyh de izini kaybetti.

Buradan anlaşılıyor ki Zikreveyh ile Selemiye'nin sözbirliği et­meleri, girişmek istedikleri işin aşamalarından birini oluşturuyor­du. Ancak yine öyle anlaşılıyor ki bunların ikisinden her birinin gayesi esasen müstakil olarak kendi adına faaliyet icra etmekti. Ta-biki bunlardan birinin diğerini menfaati için kullanması gereki­yordu. Nitekim Zikreveyh taraftar çekebilmek amacıyla ideoloji­nin merkezi olan Selemiye'yi kazanıp işin başına kendisi geçmek istiyordu. Öte yanda Selemiye de Küfe dolaylarının nüfuzu altın­dan çıkmamasını arzu ediyordu. Bu maksatla da (sadece dış görü­nüşleriyle) İslam kisvesine bürünmüş mecusilerin desteğini ve ya-hudilerin maddi yardımlarını kazanabilmek maksadıyla Zikre­veyh gibi bazı propagandistlerin taraftarlar arasında korunmasını arzu ediyordu. Geçici bir süre için (ve içten pazarlığa dayanan) bu anlaşma ile birlikte taraflardan her biri, diğerinin nüfuz bölgesi içinde sempatizanlar kazanmaya çalıştı. İdeolojinin merkezi olan Selemiye, Irak'ın güneyinde destekçiler edinmek için uğraşırken Zikreveyh de aynı zamanda Şam'ı çalışmaları açısından verimli bir bölge olarak görüyordu. Çünkü Tolunoğullan idaresinin buradaki zayıflığı onun faaliyetlerine imkan verecekti. Nitekim kendisi Ab-dan'm adamlarına karşı duyduğu korku sebebiyle Küfe bölgesinde gizlendiği yerde kalakalmıştı. [9]

 

Bu Dönemde Bizanslılar

 

Diyebiliriz ki pek bariz olmamakla beraber, Bizanshlar'm ke­fesi bu aşamada müslümanlarmkinden daha ağır basıyordu. Nite­kim müslümanlarm heybeti vaktiyle gözlerinde büyükken bu kez küçülmüş, dolayısıyla islam topraklarına girmek için cesaretlen­mişlerdi. Özellikle zenci devriminden ve fitnenin yaygınlaşmasın­dan sonra devletin gerek içerideki anarşiyle gerekse bünyeden kopmuş prensliklerle uğr aşmasın d an sonra Bizanslılar bu gücü kendilerinde görmeye başlamışlardı. Sicilyalı Besil 257 yılında Bi­zans Kralı Teofil oğlu Mihail'i devirerek O'nu öldürdü ve tahtını ele geçirdi. Mihail Bizans ülkesini 24 yıl idare etmişti.

Bu arada Bizanslılar Sümeysat'a saldırıp şehri aldıktan sonra Malatya'ya intikal ederek burayı kuşattılar. Ancak şehrin halkı düş­mana mukabil hücumda bulundu. Allah Teala da onlara, diğerle­rine karşı nusret verdi ve düşmanı perişan bir şekilde gerisin geri püskürttü. Ne var ki Bizanslılar 260 yılında Lü'lüe'yi müslümanla­rm elinden almayı başardılar. Burası bir sınır kalesiydi. Müslü­manlar ise Abdullah Bin Reşid Bin Kavuş komutasında dörtbin savaşçı olarak 264 yılında Bizans topraklarına girdiler. Fakat yenil­giye uğradılar ve komutanları esir düştü. Ertesi yıl (yani 265'te) ise Rum patrikleri emirlerinde bulunan otuzbin kişilik bir kuvvetle Adana'ya doğru yürüdüler ve, şehrin namazgahına kadar ulaştılar. Bu sırada sınır komutanı Arhuz ve beraberindeki 400 müslüman askeri esir almışlardı. Patrikler Adana civarında kuvvetleriyle bir­likte 4 gün kadar kamp yaptıktan sonra ülkelerine geri döndü iseler de ertesi yıl, 266 da hücumlarım tekrarlayıp Diyarbekir'e kadar ulaştılar ve bu sırada 250 müslüman kadar esir aldılar. Ancak Nu­saybin halkı onlara karşı direndi ve çıkan çarpışmalar esnasında Baş Patrik öldürüldü. Rumlarsa gerisin geri tekrar döndüler.

Bundan sonra Suriye sınırlarının bir kısmı Tolunoğullarının eline geçti. 266 yılında da Tarsus halkından 300 kişilik bir topluluk Bizans topraklarına girdiler. Bunun üzerine düşman tarafından da 4000 kişi onlara karşı çıktı. Fakat müslümanlar sayıca çok az olma­larına rağmen birçok Rumu öldürüp üstünlük elde ettiler.

Ancak bu hadise üzerine 270 yılında yüzbin kişilik bir Bizans ordusu gelerek Tarsus civarında karargâhım kurdu. Bu ordu Baş Patrik komutasında gelmişti. Müslümanlar bunun üzerine karşı hücuma geçerek onları yenilgiye uğrattılar ve aralarında Baş Patri­ğin de bulunduğu birçoklarını öldürdüler.

273 yılında ise Bizans Kralı Sicilya'lı Besil, onüç yıl hüküm sür­dükten sonra öldürüldü. Hayatına oğulları kastetti. O'nu öldürdü­ler ve aralarından biri idareyi üstlendi.

274 yılında da Abbasilerin Tarsus Naibi Yazman, Rum illerine akın düzenleyerek içlere doğru epey ilerledi ve onlara birçok zayi­at verdirerek bol miktarda ganimet ele geçirdi. [10]

 

Emaretler (Prenslikler)

 

Eski emirlikler oldukları gibi kaldılar. Büyük ölçüde, Hilafetle ilişkiler içinde değildiler, ya da doğrudan temas halinde bulunmu­yorlardı. Bu emirliklerde artık çöküntü başlamış bulunmakla be­raber, ya da siyasi hayatlarında yaşlılık dönemine girdikleri, bu­nun yanısıra yeni yeni emirlikler türeyerek hilafete kafa tuttukları halde (ki zaman zaman hilafetle aralarındaki ilişkiler düzeliyor hatta müstakil haldeki emire hilafet tarafından valilik veriliyor, ya da ülkesine yeni bölgeler ilave bile ediliyordu.) bunlara rağmen durumlarda pek değişiklik yoktu.[11]

 

Endülüs Emevı Devleti

 

Endülüs Emiri Abdurrahman Es-Sani'in oğlu Muhammed El-Evvel idi. (Yani Emevi hanedanından ikinci Abdurrahman'm oğlu Birinci Muhammed) 238 yılından beri Endülüs'e hükmediyordu. 273 yılında Ölümüne kadar da iktidarı devam etti. Sonra O'nu oğ­lu El-Münzir takip etti. Birinci Muhammed'in döneminde güven­lik sağlandı. Hıristiyan prenslikler üzerine birçok hamleler düzen­ledi ki bunların çoğu zaferle sonuçlandı. Oğlu El-Münzirin iktidar süresi ise pek fazla devam etmedi. Hükmü sadece iki yıl kadar sür­dü. 275 yılında öldü. Halk O'nu sevmişti.Adil bir hükümdardı. Ye­rine kardeşi Abdullah geçti.

Ne varki Abdullah sertti. Buna rağmen O'nun döneminde anarşi yayıldı. Valiler kendisine baş kaldırdılar ve istiklallerini ilan ettiler. İktidarı Hicri 300 yılına kadar devam etti. Sonra yerine to­runu Abdurrahman Bin Muhammed Bin Abdullah geçti. [12]

 

El-Edarise (İdrîsîler Devleti)

 

İhtilaflar (siyasi kargaşa) Uzak Mağrib bölgesinde genel bir hal almıştı. Çünkü aynı hanedanın çocukları birbirlerine giriyor ve bunların bazıları diğerlerine karşı verdikleri mücadelede yabancı­ların desteğinden bile yararlanmaya çalışıyorlardı.[13]

 

İbadiye Koluna Mensup Haricilerden Rüstemiye Devletî

 

Bu sıralarda devletin başında bulunan Eflah Bin Abdilvahhab 258 yılında öldü. Yerine ise oğlu Ebubekr geçti. O'nun döneminde Muhammed Bin Arefe zorbalığa baş vurdu, ya da devleti esasen idare eden O'ydu. Bu durumdan ise (Oymaklarından biri olan Ha-vara hariç) Nüfusa Kabilesi hoşnutsuzluk duymaya başladı. Bunun üzerine İmam Ebubekir'in kardeşi Ebulyakzan Muhammed Bin Eflah bazı mesuliyetler yüklenerek işleri yoluna koydu. Ancak ne zaman ki Ebulyakzan'm nüfuzu arttı ve bilhassa Nüfusa Kabilesi ile kendi ailesi nezdinde itibarı yükseldi bu sefer kardeşi Ebube-kir'i, Muhammed Bin Arefe'i öldürmeye teşvik etti. Nitekim bu iş yerine getirildi. Arkasından da Ebubekir 260 yılında imametten (Devlet Başkanlığından) feragatte bulundu, yerine ise kardeşi Ebulyakzan geçti. Ancak sonraları kabilelerarası birtakım düşman­lıklar cereyan etti. Bu olayların peşinden Ebulyakzan devlet mer­kezi Tahert'ı terketmek zorunda kaldı. Ordu da şehre hakim olduk­tan sonra idareye el koydu. Fakat çok geçmeden Havara bedevileri şehri işgal ederek Muhammed Bin Musale'yi başlarına geçirdiler. Bin Musale'nin idaresiyle ortalıkta bir yatışma gözlendi ise de Ha­vara ile Levata Kabileleri arasında kavga çıktı. Levatalılar şehirden sürüldüler. Onlar da bunun üzerine gidip Ebulyakzan'a katıldılar ve 268 yılında dönüp Tahert'in idaresini yeniden ele geçirmeyi ba­şardılar. Ebulyakzan ise 281 yılına kadar işbaşında kaldı.[14]

 

Safari Koluna Mensup Haricilerden Midrariye Devleti

 

Bu sırada Midraroğulları'nm ya da Sicilmasa'daki Safariye Haricilerinin Emiri, Meymun Bin Bakiyya idi. Hükümdarlığı 263 yılına kadar sürdü. Çok sertti. Devletinin sınırları içinde bulunan ve kardeşi Rüstemiyeoğlu'nu destekleyen İbadiye Haricilerinin hakkından gelebilmek için böyle davranmak zorunda kalmıştı, sonraları îbadiye Haricilerinin çoğu Sicilmasa'yı terkederek Der'a Vadisine doğru göçtüler. Meymun 'dan sonra ise yerine oğlu Mu­hammed geçti ve hep İbadileri kovalayıp durdu. 270 yılında ölün­ceye kadar işbaşında kaldı. Yerine ise İlyasa Bin meymun Bin Mid-rar Bin İlyasa Bin Ebu'l Kasım geçti ve bu hükümdar El-Muntasır unvanını alarak (Ubeydi) Fatimiler tarafından 297'de öldürülün-ceye kadar Safari Haricilerinin başındaki iktidarında devam etti.[15]

 

El-Eğalîbe (Aglebîler) Devleti

 

Ağlebileri, Hicri 250-261 yılları arasında Ahmed oğlu İkinci Muhammed idare etti. Ebul Garanik lakabıyla tanınıyordu. Sicilya adasının fethine devam etti. Aynı zamanda fetih alanını İtalya'nın güneyine doğru genişletmeye çalıştı. Ölünce yerine oğlu geçti. Fa­kat iktidarı birkaç günden fazla sürmedi. Zira döneminde müslü-manlann Sicilya adasındaki Siraküza Kentini 274 yılında fethettik­leri ikinci İbrahim adındaki amcası onu cjevirerek idareyi ele aldı. Hükümdarlığı ise 289 yılma kadar devam etti.

Babasına vaktiyle baş kaldırmış bulunan Abbas Bin Ahmed Bin Tolun'a karşı mücadele verdi. Abbas batıya doğru çekilmiş ve Halifenin Kuzey Afrika idaresini kendisine bıraktığını ileri sürerek minberlerde adına hutbe irad edilmesini istemişti. Abbas bu sefe­rinde ilerleyerek Lübde şehrine kadar ulaştığında kent halkı O'nu karşıladı. Ancak Abbas kentin dokunulmazlığına tecavüz etti ve nefsine aldanarak seferini batıya doğru sürdürünce Ağlebilerin Emiri İkinci İbrahim karşısına çıkarak o'nu yenilgiye uğrattı ve Barka'ya çekilmeye mecbur etti. İkinci İbrahim kararlı ve adalet­liydi. Ülkenin güvenliğini sağladı, fitne ve karışıklık çıkaranları öl­dürttü. Adaleti sağlamak üzere her perşembe ve pazartesi günü Kayravan Camiinde oturur, halkın şikayetlerini sabırla dinlerdi ve insafla aralarında hüküm verirdi. Çok zekiydi ve güzel bir ahlaka sahipti. İyilikseverdi. Bütün servetini Allah yolunda dağıttı ve mül­künün hepsini vakfetti. [16]

 

Beniziyad (Zi Yad Oğulları) Devleti

 

Bu devleti 242-289 yıllan arasında, yani 47 yıl süreyle İbrahim Bin Muhammed Bin Abdullah Bin Ziyad yönetti. Merkezi Zübeyd kentiydi. Bütün Yemen onların nüfuzu altındaydı. Sonra Beni Ya-fur {Yafuroğulları} 225 yılında San'a'ya hakim oldular, Beni'1-Ka-randi (Karandioğullan) da ordunun yönetimini ele geçirdiler. [17]

 

Beniyafur (Yafuroğulları) Devleti

 

San'a'da kuruldu. Kurucusu İbrahim BinYa'fur'un hükümdarlığı 225- 260 yılları arası devam etti. Ondan sonra oğlu Abdurra-him yerine geçti. O'nu da 260-282 yılları arasında hükümdarlık ya­pan oğlu Yafur izledi.[18]

 

Tolunoğulları Devleti

 

Komutan Bayıkbeg Abbasilerin Mısır Valiliğini üstlenince yeri­ne naib olarak Ahmed BinTolun'u gönderdi [19] Ahmed Mısır'a 254 te girdi. Bayikbeg ise 256 da öldürüldü ve Mısır'ın idaresini bu kez Yarcuh üstlendi. Ahmed'in hanım tarafından akrabasıydı. O'na:

"İdareyi kendi adına üstlen" diye bir mesaj yolladı. Bu suretle Ahmed'in Mısır'daki yönetimini onaylamış oldu ve aynı zamanda otoritesini daha da genişleterek Mısır'ın tüm idaresini O'na bırak­tı. Böylece Ahmed Bin Tolun güçlenerek rakiplerini dize getirdi. Abbasiler adına tüm Mısır eyaletinin genel valisi olan ve minber­lerde irad edilen hutbelerle halifeden sonra adı anılan Yarcuh 259 yılında ölünce Ahmed Bin Tolun'un bu ülkede otoritesi büsbütün güçlendi. O artık Halifenin doğrudan doğruya bu eyalete nasbetti-ği valisi oldu. Hicri 263 yılında Halife El-Mu'temid Ahmed Bin To­lun'a Mısır'ın vergilerini göndermesi konusunda ısrar edince Bin-Tolun o'na: "Vergiler başkasının elindedir. Onu tahsil edecek güç­te de değilim" şeklide cevap yolladı. Bunun üzerine Halife, Mısır'ın haracını kendi adına toplama yetkisini Ahmed Bin Tolun' a verdi ve Suriye sınırlarını da O'na bıraktı. Bu suretle Mısır'ın tüm adli, aske­ri ve mali otoritsi Ahmed Bin Tolun'un eline geçmiş oldu.

Halife El-Mu'temid Alallah, Tolımoğlu Ahmed'e yakınlık du­yuyordu. Fakat kardeşi El-Muvaffak O'nu istemiyordu. Devlet işle­ri ise Halifeden çok El-Muvaffak'm elindeydi. Bu da O'nu, Tolu-noğlu'nun Suriye sınırları üzerindeki yetkilerini almaya mecbur kıldı. Ancak kısa bir süre sonra biraderi El-Muvaffak'm zenci dev­rimini bastırmakla meşgul olmasından yararlanarak ve Tolunoğlundan yetkilerini aldıktan sonra sınırlarda çıkan karışıklıkları ba­hane ederek O'na yetkilerini tekrar iade etti. Şam Valisi Macur ölünce Şam'a yürüdü. Şehir Tolunoğlu'nun bu işgaline boyun eğ­di ve 265 yılında minberlerinden irad edilen hutbelerde kendisine dua edildi. Sonra Antakya'ya da girdi. O'nun bu ilerleyişinden Bi­zanslılar çekindiler, kendisine hediyeler gönderdiler. Ancak bu sı­rada oğlu Abbas, babasına karşı ayaklanınca Tolunoğlu Ahmed Antakya'dan geri çekildi ve Mısır'a döndü. Oğlu da Barka'ya çekil­di. Babası üzerine bir ordu göndererek O'nu yakalayıp ölünceye kadar gözetim altında tuttu.

Tolunoğlu'nun vaktiyle kölesi bulunan Lu'lu' bir zaman geldi ki efendisine sırt çevirdi. O'nun, Rakka, Homs, Halep ve Kınnesrin kentlerinin genel valisiydi. Lu'lu' El-Muvaffak'm saflarına geçti. Bunun üzerine Tolunoğlu Şam üzerine yürüdü. Bu sırada sıkıntı­da bulunan Halife de gelip O'na sığınmak ve artık devlet işlerinin tümünün eline geçmiş bulunduğuna inandığı kardeşi El-Muvaf-fak'tan kurtulmak istedi. Ne varki Musul ve El-Cezire Valisi İshak Bin Kondac Halife'yi Samarra'ya iade etti. Baskı altında bulunan Halife ise bu kez Tolunoğlu'nu Mısır Valiliğinden azlettiğini ve ida­resini İshak Bin Kondac'a verdiğini ilan etti. Bunun sonucu olarak da Tolunoğlu'nun otoritesi zayıfladı ve ordusu Tarsus'ta ve Mek­ke'de yenildi. Fakat Bin Kondac Mısır'a ulaşamadı. Onun için Mı­sır idaresi ertesi yıla kadar yine Tolunoğlu'nun elinde kaldı. Sonra oğlu Humareveyh ordu tarafından Mısır'a vali seçildi. Tabi ki Ha­lifeye -çaresiz- bunu onaylamaktan başka bir şey düşmüyordu.

Halife'nin ordusu Bağdat'tan, Humareveyh'in ordusu da Mı­sır'dan hareket ederek birbirleriyle yaptıkları savaşta Halife'nin or­dusu üstünlüğü elde etti ve 271 yılında cereyan eden Et-Tavahin Savaşından sonra Dımışk'a girdi. 273 yılında da Humareveyh, ba­şında bulunduğu bir orduyla Dımışk'a girerek ilerlemeye devam etti. Sonra taraflar arasında barış akdedildi ve gerek Halife, gerek­se biraderi El-Muvaffak Mısır'ın idaresini otuz yıl boyunca Huma­reveyh ve çocuklarına bırakmaya razı oldular.

Bu sırada Musul Emiri İshak Bin Kondac ile Kınnesrin Emiri Bin Ebi's-Sac arasında anlaşmazlık çıktı. Bin Ebi's-Sac Humara-vayh'i imdada çağırdı ve Mardin Kalesine kaçıp sığman Bin Kön-dac'ın üzerine yürüdü. Ayni zamanda Musul ve El-Cezire'yi de ele geçirerek minberlerine çıkıp Humareveyh adına hutbeler irad et­ti. Ancak daha sonra Humareveyh Üe de 275 yılında ihtilafa düşe­rek Dımışk'ın kuzeydoğusunda bulunan Seniyyetü'1-Ukab mevki-iinde savaştılar. Yenilgiye uğrayarak kaçan Bin Ebi's-Sac'ı Huma­reveyh köşe bucak kovaladı. Ta ki Bin Ebi's-Sac Halifeye kaçıp sı-ğınıncaya kadar. Bu arada İshak Bin Kondac tekrar El-Cezire'ye döndü. Sonra 278 yılında El-Muvaffak üe İshak Bin Kondac, 279 yılında da Halife El-Mu'temid Alallah Ölüp yerine El-Mutazıd Bil-lah'a bey'at edilince Humareveyh'in siyasi nüfuzu tekrar arttı.

Nitekim yeni halife, Abbasi ülkesinin Fırat'tan Kuzey Afrika'da-ki Barka'ya kadar uzanan geniş bölgeye Humareveyh'i genel vali tayin etti ve buranın idaresini otuz yıl boyunca O'na ve kendisin­den sonra da çocuklarına bıraktı. Aynı zamanda O'nun Katru'n-Neda adındaki kızıyla da evlenerek kendisine damad oldu. Huma­reveyh 282 yılında öldü [20]

 

Saffariye Devleti

 

Tahirîler Hanedanı'mn zayıf düşmesi sebebiyle, güçlü bir ida­re te'sis etmek üzere Horasan halkı tarafından davet edildiği gerek­çesiyle Halife'nin görüşünü almadan Yakub Bin El-Leys 259 yılın­da Tahiriler Devleti'nin merkezi olan Nisabor'u işgal etti. Aynı za­manda Scistan'a komşu olan Türk prensleriyle de savaştı. Ta ki bu prensler O'na boyun eğinceye kadar. 257 de Fars üzerine yürüdü­ğü sırada bundan vazgeçmesine karşılık Halife'nin kardeşi El-Mu-vaffak'tan aldığı bir yazılı yetki üzerine Belh, Taharistan, Kirman, Sicastan ve Sind idaresini üstlendi. Halife'nin kardeşinden gelen teklifi kabul etti ve döndü.

Yakub Taberistan üzerine yürüyerek ülkeye girdi ve bu ülkenin başında bulunan (Hz. Ali'nin torunlarından) Hüseyin Bin Zeyd'i yenilgiye uğrattı. Sonra da geri çekildi. Bunun üzerine Hüseyin de ülkesine döndü. Bu olay 260 yılında cereyan etti. Yakup ertesi yıl da Ahvaz'a yüreyerek şehre girdi. Sonra da Bağdad'a yon tutmak istedi. Çünkü O'nunla devlet ricali arasında anlaşmazlık doğmuş­tu. Sonra Halifeye elçilerini göndererek O'ndan Horasan, Fars memleketleri ve Tahir Bin Hüseyin'in idaresi altında bulunan böl­gelerin genel valiliği ile Bağdat ve Samarra polis teşkilatının yöne­timini; ayrıca Kirman ve Sicistan Valiliğini istedi.

Keza o güne kadar minberler üzerinden kendisine okunan la­netlerin aksine lehinde konuşulması talebinde bulundu. Halifenin kardeşi El-Muvaffak da buna razı oldu. Bununla beraber Ya-kub'un, gittikçe siyasi hırsı da artmaya devam etti. Bu arada Bağ-dad'a doğru yürüdü ve Vasıt kentini işgal etti. Ancak burada devlet kuvvetleriyle karşılaştı. Ordunun başında bizzat Halife El-Mu'te-mid Alallah bulunuyordu. Asker Yakub'a karşı galeyana geldi.

262 de cereyan eden bu olayda Yakub yenilgiye uğradı, fakat aynı yıl içerisinde Fars topraklarına girdi ve 263 de Çendisabur'u istila etti. Çok çetin savaşlardan sonra Ahvaz'ı da asi zencilerin li­derinden aldı. 265 yılında ise Yakub Bin El-Leys Ahvaz'da öldü. Ye­rine, Halife'ye boyun eğdiğini bir mesajla bildiren kardeşi Amr Bin El-Leys geçti. Onun bu jestine karşılık Halife de kendisini, Hora­san, Fars , Asbahan, Sicistan, Sind ve Kirman genel Valisine getirdi ve Bağdad polis teşkilatını da emrine verdi. O da Ubeydullah Bin Abdullah Bin Tahir'i kendi yerine Bağdad ve Samarra.polis teşki­latının sorumlusu olarak tayin etti.

Ne var ki Halife 271 yılında Amr Bin El-Leys'i Horasan Valili­ğinden azlederek minberler üzerinden tel'in edilmesi emrini ver­di. Yerine ise Muhammed Bin Tahir'i Horasan Valiliğine tayin etti. Fakat Muhammed Bin Tahir Bağdat'ta kalmayı tercih ederek yeri­ne Rafi Bin Herseme'yi naib olarak tayin etti. Bu arada Hilafet or­dusu, Saffariye ordusuna karşı zafer kazandı.

274 yılında da El-Muvaffak, Amr Bin El-Leys'e karşı savaşmak üzere sefere çıktı. Fakat Kirman ve Sicistan'a girmeyi başarama-dan gerisin geri dönmek zorunda kaldı. Bu durumlar Halife El-Mu'temid Alallah'ın geriye kalan iktidar günleri boyunca da hep böyle devam edip durdu. [21]

 

Samaniye Devleti

 

Samaniler, Emevi Devleti'nin son yıllarında mecusiyken İslam dinine giren Saman adında, İran'ın ileri gelen şahsiyetlerinden bi­rine mensupturlar. Oğluna o sıralarda Horasan Valisi bulunan Esed Bin Abdullah El-Kasri'nin adını vererek O'nu Esed diye isim­lendirdi. Esed'in oğulları Halife El-Memun'un döneminde hep devlet adamı oldular.

Nitekim Halife bunlardan Ahmed Bin Esed'i Fergana'ya Nuh Bin Esed'i Semerkand'a Yahya Bin Esed'i Şaş ve Eşrusna'ya ve İl-yas Bin Esed'i de Herat'a, Hicri 204 yılı dolaylarında vali tayin etti. Horasan ve Maşrık bölgelerinin idaresi Tahir Bin El-Hüseyin'in eline geçince Esed Bin Saman'in oğullarının elleri altında bulu­nan valilikleri tanıdı. Bu kardeşlerden Ahmed Bin Esed ölünce ye­rine oğlu Nasr geçti ve Fergama'ya hükümdarlık etti. Ya da Tahiri Hanedanı O'na bu yetkiyi tanıdılar.

261 de de Halife, El-Mutemid Alallah, tüm Maveraünnehr memleketlerinin idaresini O'na verdi.O da Semerkand Kentini ül­kesinin merkezi haline getirdi ve kardeşi İsmail'i de Buhara'ya emir tayin etti. Fakat neden sonra araları bozuldu. Ve Nasr Hicri 272 de biraderinin üzerine yürüdü. Ancak barış yaptılar, sonra aralarında 275 te tekrar savaş cereyan etti. Sonuçta İsmail, kuvvet­lerine esir düşen biraderi Nasr'ı yendi. Nasr Derdest edilerek kar­deşi İsmail'e götürüldü. Ancak ulaşınca, İsmail beklenmedik bir jest yaparak saygıyla ve ayakları üzerinde yürüyerek biraderinin ellerini öptü. O'nu Semerkand'a tekrar iade ederek asıl valiliği O'na verdi. Kendisini ise biraderinin Buhara Valisi olarak addetti. Nihayet Nasr 279 da ölünceye kadar durum böyle devam etti. O'ndan sonra Samanilerde liderlik İsmail'e geçti. [22]

 

Taberistan'datalibiye Devleti

 

Taberistan halkı bir ara genel bir zulme uğradılar. Ardından da ortalığı bir anarşi sardı. Bunun üzerine ortalığı yatıştırmak üzere Hz. Ali'nin torunlarından Hasan Bin Zeyd'i davet ettiler ve kendi­sine bey at ederek başlarına O'nu lider seçtiler. Hasan da Taberis-tan Valisi Süleyman Bin Abdullah Bin Tahir'i bölgeden sürerek idareyi ele geçirdi ve Rey Kenti üzerine de bir ordu yolladı. Ha-san'ın ordusu şehre girerek buradaki Tahiri hanedanı mensupları­nı kovdu. Ancak Rey halkı Hasan'm buraya nasbettiği yeni valiyi sevmediler. Her iki taraf arasında bir kavga konusu olarak devam eden Rey üzerine bu kez de Muhammed Bin Tahir bir ordu şevket­ti. Ertesi yıl ise eski Vali Süleyman Bin Abdullah yeniden Taberis-tana girdi. Bunun üzerine Hasan Bin Zeyd buradan Deylem top­raklarına kaçtı. Bir süre sonra tekrar Taberistan'a döndüyse de bu sefer 255 yılında Muflih, bölgeyi işgal etti. Hasan yine Deylem'e kaçtı. Ancak yeniden Taberistan'a döndü. Çünkü Muflih burayı terketmiş Bağdad'a doğru sefere çıkmıştı.

Hasan Bin Zeyd Horasan illerinde nüfuzunu yaymak arzusun­daydı. Fakat Musa Bin Boğa O'nunla mücadeleye koyuldu ve O'na karşı üstünlük elde etti. Hasan'ın ise, Taberistan'a 19 yıl altı ay ka­dar hükmedip 271 yılında ölünceye kadar durumu hep böyle sü­rüp gitti.

Sonra yerine kardeşi Muhammed Bin Zeyd geçti. O da 272 yı­lma Halife'nin ordusu karşısında yenilgiye uğrayarak Rey'e geçti. [23]



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/37-39.

[2] Talibi; Hz. Ali'nin Babası Ebutalib'in soyundan ve münhasıran Hz. Ali'nin soyundan gelenlere verilen bir soyadıdir. "Haşimi" soyadı bundan daha geneldir. Abbasiler için de kullanılır. (Mütercim)

[3] Bu iki kardeş; Hüseyin'in, o da Cafer'in o da Musa'nın, o da ünlü imam Cafer Es-Sadik'ın, o da Muhammed EI-Bakır'ın, o da Ali Zeynelabidin'in, o da Hz. Hüseyin'in oğludur. (Mütercim)

[4] İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. i 1, s. 60,66-75, 78-93,99-102, 104-106, 110, 112-113, 119-125

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/39-40.

[5] îbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 156, 222, 246-253, 273, 279, 303; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 11, s. 79,

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/40-41.

[6] Yani; Ey Muzaffer înklay

[7] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 197-199, 202-206, 210-214, 216-218 230, 243-246, 255-256, 259-262, 268-269, 274-277, 282-301, 305-306, 313-330 336-342, 353

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/41-44.

[8] İsmaililik; İslam'dan kopmuş aşırı Şii-Batini bir dindir. Hz. Ali'nin 5. ku­şak torunlarından İsmail bin Cafer'e mal edilmektedir. İsmail babasının haya­tında ölmüştür, bu akım ise ondan sonra oluşmuştur. İsmailiier, diğer şiilerden Farklı olarak Cafer'us-Sadık'tan sonra oğlu İsmail'i imam olarak kabul etmekte ve ölmediğine inanmaktadırlar. Bunlara Sebei Şiiler de denir. Liderleri Ağa Han'dır. 1981'de sayıları 6,5 milyon civarında tahmin ediliyordu. Hindistan, Pa­kistan, İran, Afganistan, Yemen, Suriye, Tanzanya ve Kenya'ya serpilmişlerdir. (Mütercim)

[9] îbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 372-375; îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. U, s. 119-123

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/45-52.

[10] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 259

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/52-53.

[11] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/53.

[12] lbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 303, 349-350, 355, 363

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/54.

[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/54.

[14] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/54-55.

[15] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/55.

[16] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 236-239, 266, 277, 279, 303, 309-310 335, 350

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/55-56.

[17] îbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 425

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/56.

[18] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/56-57.

[19] Ahmed Bin Tolun; Hicri 214'de dünyaya geldi. Babası Tolun Hicri 200 tarihinde Buhara Emiri Nuh Bin Esed Es-Samani tarafından halifeye hediye edil­miş bir köleydi. Tolun 230'da öldü. Oğlu Ahmed ise dini bir terbiye ile yetişti. Türkleri, işledikleri kötülüklerden dolayı ayıplardı. Allah'ın kitabını ezberlemiş olanlardandı. Hafızlara saygı gösterir bol sadaka dağıtırdı. Cömert ve adild

[20] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 7, s. 158, 199-200, 219-221, 254, 263-265, 343-344, 348-349, 354-355

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/57-59.

[21] Ibn-ül Esir, EI-Kamil tere, c. 7, s. 155-156, 161-162

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/59-60.

[22] îbn-ül Esir, Ei-Kamil tere, e 7, s. 381

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/61.

[23] İbn-ül Esir, El-Kamii tere, c. 7, s. 114-116, 139, 343, 351

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/61-62.