81- EL-MUKTEDİ BİEMRİLLAHABDULLAH BİN MUHAMMEDBİN ABDULLAH EL-KAİM (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 467-487)2

Abdullah El-Kaim Döneminde Prenslikler2

Selçuklular2

Harzem Şahı4

Gazneliler4

Ubeydiler4

Zırıogulları4

Magravîye Prensliği5

Murabıtlar5

Endülüs Emevileri7

Yemen. 8


81- EL-MUKTEDİ BİEMRİLLAHABDULLAH BİN MUHAMMEDBİN ABDULLAH EL-KAİM (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 467-487)

 

Selçuklular hicri 447'de Bağdad'a girdikten sonra da El-Ka­im'u Biemrillah 20 yıl daha halife olarak iş başında kaldı. Nitekim Selçukluların lideri Tuğrul Bey'e Bağdat'a girmesi için izin veren bu halifedir.

Halife El-Kaim'u Biemrillah'ın henüz sağlığında ve hicri 448 yılında vefat eden Muhammed adında bir oğlu vardı. İşte bu Mu-hammed'in hanımı Elvan hamileydi ve kocası (Halife El-Kaim'u Biemrillah'ın oğlu) Muhammed'in vefatından sonra bir erkek ço­cuk doğurdu. Dedesi ona kendi adını vererek Abdullah diye isim­lendirmişti ve El-Muktedi Biemrillah unvanını ona vermişti. Hali-fe'nin işte bu torunu dedesi El-Kaim'u Biemrillah'ın hicri 467 yı­lında vefatı üzerine halife seçildi. Bu sırada 19 yaşında idi. İşte Ab­dullah Bin Muhammed Bin Abdullah El-Kaim bu zattır.

Halife El-Muktedi dindar, hayırlı, iradesi güçlü ve ileri görüş­lüydü. Abbasi halifelerinin en soylularmdandı. Onun müsbet icra­atlarından biri de köçekleri ve cinsi sapıkları Bağdat'tan çıkarıp sürmesidir. El-Muktedi'nin künyesi Ebu'l-Kasım'dı. Halife El-Muktedi Biemrillah 474 yılında Sultan Melikşah'ın kızını istedi ve 480 yılında da onunla evlendi. Ancak prenses çok geçmeden 482 yılında öldü.

Melikşah 479 yılında Bağdat'a girerek devletin idare merkezi­ne el koydu ve burada bir süre kaldı. Ondan sonra İsfahan'a dön­dü. 484 yılında da ikinci kez Bağdat'a döndü. Yine bir süre kaldık­tan sonra tekrar kendi merkezine avdet etti. Ancak 485 yılındaki son gelişinde artık niyeti kötüydü. Zira Halife'ye haber yollayarak onun Bağdat'tan ayrılmasını şehri kendisine bırakmasını ve iste­diği memlekete gidebileceğini bildirdi. Halife ise -yapılan bu emri vakiye- fevkalade gücenerek Melikşah'tan hiç olmasa kendisine bir ay kadar süre tanımasını istedi. Ancak Meiikşah ona bir saat bi­le süre tanımayacağını bildirince bu kez de halife, Sultanın veziri­ne haber yollayarak ondan, hiç değilse kendisine on gün kadar sü­re tanınmasını istedi. Ancak ölüm bu kez de Melikşah'a fırsat ver­medi. Çünkü Melikşah hastalanarak bu sıralarda oluverdi. Halife­nin, gündüzleri oruç tutarak Melikşah'a devamlı beddua ettiği ri­vayet edilmektedir.

Halife El-Muktedi döneminde müslümanlar Selçuklu Kutul-muşoğlu Süleyman sayesinde hicri 477 yılında Antakya'yı Bizans-Iılar'dan geri aldılar. Bizanslılar, bu kenti, müslümanlardan hicri 358 yılında almışlardı. Müslümanlar, aynı zamanda komutan Nasr Bin Mahmut Bin Salih Bin Mirdas'm komutasındaki kuvvetler va­sıtasıyla hicri 468 yılında Menbec kentini de geri aldılar. Müslü­manlar aynı zamanda 479 yılında Endülüs'te cereyan eden Ez-Zel-laka Meydan savaşında (Mağrıp hükümdarı Yusuf Bin Taşfin'in Endülüslülere destek vermesinden sonra) İspanyol hıristiyanlara karşı üstünlük elde ettiler. Bu çok parlak bir zafer ve kesin bir he­saplaşmaydı. Yine Halife El-Muktedi dönemindedir ki müslüman­lar Hindistan'ın bazı bölgelerini fethettiler ve Gazneliler eliyle ora­larda bir çok müstahkem kaleler ele geçirdiler.

Abbasiler adına okunan hutbeler 467'de kesintiye uğramasın­dan sonra Halife El-Muktedi döneminde hicri 468'de Dımışk'ta ve 474'de Mekke'de yeniden okunmaya başlandı.

Halife El-Muktedi merhum, 14 Muharrem hicri 487 tarihinde öldü. Buna göre El-Muktedi, yaklaşık 20 yıl kadar hilafet makamın­da kaldı. Bu süre ise müslümanlar için hayırlı bir dönem oldu. [1]

 

Abdullah El-Kaim Döneminde Prenslikler

 

Selçuklular

 

Malazgirt Savaşı'ndan sonra Bizans Devleti açık şekilde o ka­dar zayıf düştü ki artık hiç bir şeye karşı koyacak gücü kalmadı. Bilhassa imparatoru da işte bu ünlü savaşta esir düşmüş bulunu­yordu. Dolayısıyla Selçuklular Anadolu topraklarında ilerlemeye başladılar. Sonra da Selçukoğlu, Arslanoğlu Kutulmuşoğlu Birin­ci Süleyman'ın kurduğu beylik başta olmak üzere birçok beylikler kurdular ki esasen birinci Süleyman'ın merkezi Konya olmak üze­re kurduğu beylikle Anadolu Selçukluları olarak tanındılar. Bu da, Selçuklular'm Anadolu'da kurdukları ilk beylik oldu. Ardından, başka beylikler de kuruldu.

Anadolu'da Selçuklu Beylikleri kurulunca, Ermeniye Bölgesin­de de küçük Ermeni devletlerinin yanı sıra bazı beylikler daha ku­ruldu. Buna ilaveten Selçukluların önünden batıya doğru kaçan Ermeniler de Suriye'nin kuzeybatısına düşen Klikya'da bir Ermeni devleti kurdular. Bu beylik bağımsızdı ve hicri 7. yüzyılın sonları­na doğru Moğollar tarafından yıkümcaya kadar da ayakta kaldı.

Selçukluların sınırları hicri 468 yılında Şam'ın da topraklarına katılmasıyla Melikşah zamanında epey genişledi. Yine Melikşah zamanındadır ki ezanın sözlerine vaktiyle ilave edilmiş bulunan "Hayye âla hayril amel" bid'atı son buldu. Bu sıralarda Dımışk Hükümdarı El-Melikuİ-Muazzam Harzemli Of Oğlu Adsız 469 yı­lında Ubeydiler'i kovalamak üzere Mısır'a gitti ve onları çembere aldı. Ne var ki içeriye giremedi. Fakat o dönünce bu kez Melik­şah m kardeşi El-Meliku'l-Muzaffer, Tacülmülük Alparslanoğlu Tutuş, Dımışk Hükümdarı El-melikül Muazzam Aleksisi ziyaret etti. Fakat Aleksis onu lâyık olduğu şekilde karşılamadığı gerekçe­siyle Tutuş El-Meliku'1-Muazzam'ı 471ıde öldürdü ve onun yerine Dımışk'ın idaresini eline geçirdi.

Selçuklular, aynı zamanda Homs ve Halep kentlerini de top­raklarına kattılar. Bu katmadan sonra Melikşah veziri Nizamül-mülk'le birlikte hicri 479 tarihinde bu sefer de Bağdad'a girdi.

Şehrin tarihi ve önemli yerlerim gezdikten sonra 480 yılının Saf er ayında İsfahan'a döndü. Selçuklular hicri 482 yılında da Buha-ra'yı, Semerkand ve Maveraunnehr topraklarının tümünü Ahmed-han'dan kopararak topraklarına katıp Doğu Türkistan'da Kaşgar'a kadar ulaştılar. Öyle ki Bizanslılardan tahsil edilen Cizye vergisi Kaşgar'da bulunan Melikşah'a kadar götürülüyordu. Bunu böyle yapmaktan maksat da: Bizans İmparatorunun elçileri Selçuk ülke­sini bir baştan öbürüne yol alarak Melikşah'm ülkesinin ne kadar geniş olduğunu görmelerini temin etmekti.

Melikşah bundan sonra da 484 yılında Bağdat'a giderek ardın­dan İsfahan'a döndü. Melikşah'm hükümranlık sınırları ta Yemen ve Aden'e kadar genişledi. Amcası Osman, Gazneliler'in karşısın­da yenilip esir düşerek Gazne'ye götürüldükten sonra Melikşah, Gazneliler'e karşı da üstünlük kazandı. Melikşah, sonra Dımışk idaresine bakan kardeşi Tutuş'la bozuştu ve taraflar arasında bir savaş cereyan etti. Aynı zamanda Taharistan hükümdarı olan onun diğer kardeşi Tekeş de Horosan'm bazı bölgelerine hakim olmuştu. Melikşah sonra, Kirman hükümdarı olan amcası Tarut'a karşı da üstünlük elde ederek onu öldürdü.

Selçukluların Melikşah dönemindeki yayılmacılıkları sadece İslam toprakları üzerinde sınırlı kalmadı. Bilakis bu sınırlan aşa­rak Bizans topraklarında da yayıldılar ve Rumlar'm vaktiyle müs-lümanlardan almış bulundukları bazı yerleri de yeniden ele geçir­diler. Nitekim Nasr Bin Mahmud Bin Salih Bin Mirdas, Menbec kentini hicri 468 yılmda Bizanslılardan tekrar geri aldı. Keza Kon­ya Hükümdarı Kutulmuşoğlu Süleyman, hicri 477 yılında Antak­ya kentini, Rumlardan yine geri aldı. Antakya hicri 358 yılından beri Rumların elinde bulunuyordu.

Melikşah sonra Bağdat'a ikinci kez döndü. Ama bu defa Hali-fe'ye karşı kötü niyet besliyordu. Nitekim şehre girer girmez ondan kenti derhal terketmesini, kendisine bırakmasını ve istediği yere gitmesini talep etti. Çaresiz kalan Halife ondan kendisine hiç de­ğilse bir ay kadar zaman tanımasını istediyse de Melikşah onun şehirde bir saat bile kalmasını reddetti. Bunun üzerine bu kez de onun vezirinden kendisine hiç olmasa en az on gün kadar mühlet vermesini istedi. Fakat Sultan bu sırada Bağdat'ı terk etmiş, İsfa­han'a doğru yol almış ve bu yolculuk sırasında da hasta düşmüş bulunuyordu. Sultan Melikşah Menzü-i maksuduna ulaşır ulaş­maz hicri 485 yılında ölüm onu yakalayıverdi.

Sultan'ın hanımı Türkan Hatun Melikşah'm Ölümünü gizleye­rek, devletin ileri gelenlerini toplayıp sadece onları haberdar etti ve bu sırrı ifşa etmemesi için oğlu Mahmud'a da yemin ettirdi. Mahmud bu sırada henüz küçüktü, daha beş yaşındaydı. Melik­şah, ahlak ve gidişat bakımından hükümdarların en iyisiydi. Bu sebepledir ki Es-Sukan'üT-Adil, âdil hükümdar diye anılırdı. Biz­zat kendisi dert dinlemek için oturur ve dosdoğru bir ölçüyle hal-kın arasında hükmederdi.

Kapısı herkese açıktı. Onun için halkının her ferdi uğradığı haksızlığı ya da vicdanen maruz kaldığı bir baskıyı iletmek ve an­latmak üzere gayet kolaylıkla onun huzuruna girebilirdi. Onun za­manında yollar güven altındaydı. Kafileler Maveraunnehr kentle­rinden ta Şam'a kadar emniyet ve güven içerisinde giderlerdi. Me­likşah aynı zamanda Mekke'ye giden yollar üzerinde kuyular kaz­dırdı. Yine Mekke yolu üzerinde Es-Subeyi Mevkii'nde Mena-re'tül-Kurun denilen ışıklandırma kulesini, keza Maveraunnehrde de bir diğer kule yaptırdı. Hacca giden müslümanlardan vergiyi kaldırdı.

Onun avlanma konusundaki maharetleri de dillere destandı. Melikşah, babası Sultan Alparslan'ın Nizamülmülk unvanıyla ta­nınmış devlet adamı Ebu'l-Hasan Ali Bin İshak adındaki vezirini kendine baş vezir edinmişti. Nitekim Alparslan vaktiyle onu oğlu Melikşah'ı yetiştirmek üzere görevlendirmişti. Melikşah da baba­sı Alparslan'dan sonra idareyi ele alınca onu yine mevkiinde bıra­karak devletinin idarecisi ve güvenilen müşaviri olarak görevlen­dirdi. Vakıa Nizamülmülk alim, dindar, cömert, adil, hoşgörülü, çok affedici ve uzun uzun susmayı bilip dinleyen değerli bir şahsi­yetti. Onun meclisi daima fıkıh alimleriyle, müslümanlarm ileri gelen simalanyla ve üstün ahlak ve meziyetlerle tanınmış zevatla dolup taşardı. Nizamülmülk medreseler inşa etmekle şöhret bul­du. Bu medreseler için çok büyük tahsisatlar ayırdı. Bağdat ve Ni-sabor'da Hz. Peygamber (sav)'m hadislerini yazdırdı. Arapçayı da­ha küçük yaşlarda Öğrenmişti. Ömrünün sonuna doğru dünyadan el etek çekti.

Nizamülmülk 12 oğluyla birlikte devletin dizginini çok iyi bir şekilde eline geçirmişti. Nizamülmülk hicri 485 yılı Ramazan ayı­nın onuncu günü oruçken, Batınîlik akımına kendini kaptırmış gençlerden birinin giriştiği bir suikast sonucu öldürüldü.

Sultan Melikşah ona "baba yönetici" anlamına gelen "Atabek" unvanını vermişti. Ondan bir ay 5 gün sonra da Melikşah öldü.

Hicri 485 yılı Şevval ayının ortalarında da Melikşah öldü ve ar­kasından kalabalık sayıda çocuk bıraktı. Bunların en büyüğü hicri 472 yılında dünyaya gelen Berkiyaruk'tu. Ondan sonra hicri 473 yılında Muhammed, hicri 477 yılında Sancar, hicri 480 yılında da Mahmud doğdu. Onun esasen en büyük oğlu Ahmed 474'de öl­müştü. Melikşah yerine, aslında Ahmed'i bırakmak istemişti.

Melikşah'ın hanımı Türkan Hatun, Vezir Tacülmülk'ün yardı­mıyla küçük yaştaki oğlu Mahmud'u babasından sonra saltanat tahtında oturtmayı başardı. Halife de geçirdiği bir tereddütten sonra bu tayini onayladı ve adı Halife'nin adından sonra hutbeler­de okunmaya başlandı. Devleti ise onun adına vasiy olarak vezir Tacülmülk idare ediyordu.

Melikşah'ın oğlu Mahmud Bağdat'ta kardeşi Berkiyaruk'sa İs­fahan'daydı. Türkan Hatun, Berkiyaruk'un küçük kardeşi Mah-mud'la siyasi rekabete girişeceğinden korkuyordu. Bu endişesin­den dolayı Berkiyaruk'u yakalayıp zindana attırmak üzere birini görevlendirip İsfahan'a yolladı. Fakat bu hadiseden sona Niza-mülmülk'ün oğullarından biri onu zindandan kaçırarak Rey Ken-ti'ne getirdi ve burada onu hükümdar ilan etti.

Bunun üzerine iki kardeş arasında savaş çıktı ve neticede Mahmud'un ordusu yenilerek İsfahan'a çekildi. Sonra Berkiya­ruk'un destekçileri tarafından çembere alındı, ancak Berkiya-ruk'a bir miktar para ödenmesine karşılık taraflar arasında barış yapıldı. Ancak bu sırada hicri 486 yılında Vezir Tacülmülk öldürül­dü. Peşinden Mahmud'un annesi Türkan Hatun'un Berkiyaruk'a karşı dayısı İsmail'i kışkırtması üzerine iki kardeş arasında yeni­den savaş çıktı. Fakat İsmail bozguna uğradı. Berkiyaruk'sa so­nunda zafer elde ederek Bağdat'a geldi ve 14 Muharrem 487 yılın­da sultanlık unvanını aldı.

Mahmud'a gelince o da İsfahan'da kaldı. Halife de Berkiya­ruk'un sultanlığını onaylayarak ona kılıç kuşattı. Ertesi gün, yani muharremin 15'nci günüyse Halife öldü. [2]

 

Harzem Şahı

 

Sultan Melikşah'ın sarayında Enoştekin adında sakilerden bi­ri vardı. Sakinin vazifesi ise saraydaki sofraların teşrifat hizmetle­rine bakmaktır. Bu Enoştekin, Selçuklularda Gazneliler arasında cereyan eden savaşlarda bulunmuştu. Uğradıkları büyük yenilgi­den sonra Selçuklular'ın kazandığı zaferde bu şahsın önemli rolle­ri olmuştu. Onun için Sultan Melikşah onu mükafatlandırarak kendisine Harzem Bölgesinde bulunan ve Aral Gölü'nün 230 km. güneyine düşen Hive Kentinin gelirlerini tahsis etmişti. Enoştekin 470 yılında buradaki idaresine başladı ve ölünceye kadar da hük­münde devam etti. Sonra Hicri 490 yılında yerine oğlu Kutbeddin geçti. [3]

 

Gazneliler

 

Bu dönemde Gazneliler'i hicri 451 yılından 492 yılma kadar Sultan Mesud'un oğlu İbrahim idare etti. İbrahim mağrurdu ve kimseye boyun eğmezdi. Selçuklular'a karşı üstünlük elde ederek Sultan Melikşah'ın amcası Osman'ı esir aldı. Onu esaret içinde hazineleriyle birlikte Gazne'ye taşıdı. Ne var ki çok geçmeden hic­ri 482 yılında Selçuklular karşısında yenilgiye uğradı. Zahiruddîn unvanıyla tanınıyordu. Ondan sonra da Gazneli devleti yavaş ya­vaş çökmeye başladı.[4]

 

Ubeydiler

 

El-Mustansır'm döneminin ilk başlarında Ubeydüerin nüfuzu ;eniş bir alana yayılmış bulunuyorken bu etkinlik tedrici bir şekilde zamanla azalmaya başladı. Ta ki Ubeydiler Hicaz'dan ve Suriye topraklarından çekilmeye başlayıncaya kadar. Ve EI-Mustansır ni­hayet 466 yılında Akka'daki valisi Bedrül Cemali'yi geri çekmek zorunda kaldı. Bu durum Ubeydiler'in, doğu yönündeki içe çekil­mesini gösteriyordu. Batı yönüne gelince bu tarafta da onların otorite ve hükümranlıkları zeval bulmuş, Mısır'dan başka da elle­rinde bir yer kalmamıştı. El-Muştan s ir da hicri 487'de ölünce ikti­dar kendisinden sonra en küçük oğlu Ahmed Ebu'I-Kasım El-Müsta'li'ye geçti. Ancak onu da sonraları oğlu Nizar işbaşından uzaklaştırdı [5]

 

Zırıogulları

 

Hicri 454 yılında El-Muiz Bin Badis'in ölümünden sonra dev­letin idaresi oğlu Temim'e geçti. Temim, babasının sağlığında El-Mehdiyye Valisiydi. Hilaloğullan Kabilesiyle başkaları tarafından babası Bin Badis'in, yenilip El-Mehdiyye'ye kaçmasından sonra işte bu Temim, bunlardan Susa, Tunus ve Sfakıs şehirlerini tekrar geri aldı. Bu kabileler vaktiyle hicri 480 yılında Franklar'a ait gemi­lerle hücum ederek El-Mehdiyye'yi istila etmişlerdi. Sonra Temim bir miktar para karşılığında onlarla barış yaptı. Onlar da bu parayı alarak çekilip gittiler.

Sicilya'ya gelince oranın halkından bazı kimseler Normanlar-dan yardım istemişlerdi: Onlar da gelerek Sicilya'nın bir kaç şehri­ni işgal ettiler. Vaktiyle Sicilyalılardan bir grup Normanlar'a karşı EI-Muiz Bin Badis'ten yardım istemiş, o da kendilerine bir donan­ma göndermişti. Fakat donanmanın birçoğu batmıştı. Yerine oğlu Temim geçince o da Normanlara karşı Sicilya halkına yardım ol­mak üzere bir donanma gönderdi. Fakat Sicilya'da müslümanlar arasında bir anlaşmazlık çıktı. Normanlar da bunu fırsat bilerek adaya hücum ettiler ve hicri 484 yılında buraya tamamen hakim oldular ki bununla Zirioğulları'nın Sicilya'daki hükümranlığı sona ermiş oldu. Halbuki Sicilya tam 270 yıl müslümanlarm idaresi al­tında kalmıştı. İtalyanlar, büyük bir donanmayla Temim Bin El-Müiz'ze saldırdılar. Fakat Temim onlara büyük sayıda kayıplar verdirdikten sonra İtalyanları bozguna uğrattı ve zafer elde etti. Sonra iktidarının sonlarına doğru, Temim'in işleri bozuldu. El-Mehdiyye, Kabis, Cerba ve Sfakıs arasında devamlı surette intikal edip durdu. Taki hicri 551 yılında ölünceye kadar. Temim zeki ve cesur bir hükümdardı. Edebiyatla ilgilenir, şiir söylerdi. Büyükçe de bir divanı var.

Hammadoğulları Beyliğindeyse Nasır Bin Alnas Bin Hammad

ölünce yerine hicri 481 yılında oğlu El-Mansur geçti. [6]

 

Magravîye Prensliği

 

Sanhaca Kabilesi Mağrib bölgesinde Ubeydiler lehinde pro­paganda yapmaya başlayınca Zinnatalılar da Endülüs Emevile-ri'nin saflarında direndiler. Bunları Mağrava Kabilesinden Ziri Bin Atiya yönetiyordu. Mağrava Kabilesi Zinnatalılar'm bir kolu­dur. Ziri Fas Kentini ele geçirdi. O'ndan sonra da otoritesinin sı­nırlan genişledi. Ziri birçok savaşlara girişti. Bunların sonuncusu da Endülüs'teki İbni Ebi Amir ordularıdır. îşte bu sırada ağır ya­ralar alarak hicri 391 yılında öldü. Yerine ise, amcasının çocukla­rının onayıyla oğlu El-Muiz geçti. Sonra El-Muzaffer Bin Amir'in -Sicilmasa hariç- bütün Mağrıb'a onun vali tayin edildiğine dair onayı geldi. Amiriye Devleti'nin yıkılışından sonra ve Endülüs Emevi Devletinin de ortadan kalkmasına kadar Kurtuba'ya bağ­lı olarak iktidarda kaldı. Bağımsızlığını ilan ederek hicri 422 yılın­da Fas'ta ölünceye kadar iş başında kaldı. Onun dönemi bir sü­kunet ve güven dönemi oldu. Ondan sonra idareyi amcası çocuk­ları ele aldılar.

Hicri 457 yılında ise idare Mun'asır Bin El-Muiz'ze geçti. Baba­sının döneminde Kurtuba'da El-Muzaffer Bin Ebi Amir'in elinde rehine bulunuyordu. Endülüs'te karışıklık çıkınca Fas'a döndü ve idare eline geçinceye kadar da burada kaldı. Murabıtlara karşı di­renerek hicri 460 yılında gözlerinden birini kaybetti. Sonra yerine oğlu Temim geçti. Bu kez de Murabıtlar ona saldırdılar. Fakat Temim hicri 461'de öldürülünceye kadar Fas'ı savundu. Ondan son­ra da Murabıtlar Fas'a girdiler. Böylece Mağrava Devleti de orta­dan kalkmış oldu.[7]

 

Murabıtlar

 

Mağnp çöllerinde bir çok kabileler yaşıyorlardı. Hepsi de müs-lüman idiler. Fakat bunların çok azı ancak Islamın ahkamını bili­yorlardı. Bu kabileler içerisinde en azimli olan, Lamtuna ve diğer kabilelerden de yine Sanhacca Kabilesi'nin bir kolu olan Cedala Kabüesiydi. hicri 440 yılında Cedala Kabilesinden Yahya Bin İbra­him adında bir zat, hac farizasını yerine getirmek üzere doğu ta­raflarına geldi. Dönüşündeyse Tunus'ta Ebu Ümran El-Fasi adın­daki bir alimin derslerinde bulundu. Yahya ilmin, bilginin, akade­mik olarak alıp verildiğini ilk defa burada gördü.

Ebu Ümran El-Fasi adındaki bu alim zat, Yahya'yı yoklaymca kendi halkının lideri olduğu halde bu şahsın bilgi namına hiç bir şey bilmediğini gördü ve ülkesi hakkında malumat edinmeye çalı­şınca da Yahya ona memleketinde cehaletin hüküm sürdüğünü anlattı ve halkını aydınlatmak üzere öğrencilerinden birini kendi­siyle birlikte göndermesi talebinde bulundu. Ancak bu şeyh öğ­rencilerine Yahya ile birlikte kimin gitmek istediğini sorunca me­safenin uzaklığı ve yolun uzunluğu dolayısıyla kimse gitmek iste­medi. Halbuki hocaları onları çok teşvik etmiş, cesaretlendirmişti. Şeyh onunla birlikte gönderecek birini bulamayınca Yahya'yı Mağrıb alimlerinden Vacac Bin Zello El-Lamti'ye göndererek ona bir de bir kitap verdi. Yahya ulaşınca Vacac bu misafirini karşılaya­rak onu ağırladı ve Abdullah Bin Yasin El-Cezuli adında bilgili bir zatı ona katarak Sanhaca Kabilesi'nin kolları olan Lamtuna , Ma-sufa ve Cedaîa kabilelerinin göçüp kondukları bölgeye gönderdi. Bu zat Sicilmasa'lıydi.

Abdullah Bin Yasin, kabile adamlarına dinlerini öğretmeye başladı. Fakat onlarda olumlu bir gidişat görmeyince onların ken­disine karşı olan ilgisizliğinden alınarak diyarlarından ayrıldı. An­cak Yahya Bin İbrahim El-Cedali, Abdullah'ı yine de yanında tu­tarak onunla beraber Senegal Nehri içinde bulunan bir adaya çe­kildi. Dini korumak ve İslama uymayan adetlerden uzak kalmak üzere burada bir Rıbat  [8] inşa etti. Kısa bir zaman içerisinde ve sü­ratle halk burayı ziyaret ederek Abdullah Bin Yasin'in derslerini takip etmeye başladılar ve onun öğütlerini benimsediler. Abdul­lah Bin Yasin'in etrafında kümelenen bu Öğrencilerin sayısı kısa zamanda bin kişiyi buldu. Abdullah da onlara, İslam nizamını ih­ya etmek ve İslama davet faaliyetlerinin karşısında duran zalim­lerle mücadele etmek için bir cihad ruhu verdi. Öğrencilerinin sa­yısı bini bulunca, onların şeyhi olan Abdullah başlarına geçerek cihada başladı.

Mülessemler'in diyarı, İdrisilerin topraklarına katılarak onla­rın iktidar sahalarının bir parçası haline gelmişti. Sanhaca Kabile­si'nin ta Ukba Bin Nafî' zamanından beri İslama doğru başlayan yönelişleri bu sıralarda daha da gelişmeye başladı. Sonra Lamtu­na Kabilesi liderliğinde tüm Mülessem Kabileleri arasında bir bir­lik kuruldu. Esasen İdrisiler'le onların Zinnata ve Masmuda kabi­leleri olan müttefiklerinin sahip oldukları üstün güçten dolayı Lamtuna liderliğinde, kabilelerin oluşturduğu bu birlik kuzeye doğru daha fazla yayılma imkanına sahip değildi. Onun için bu pakt daha çok güneye doğru mensuplarını alarak yayılmaya başla­dı ve bu pakt daha sonra kendisine üs edindiği ve halkını da cizye­ye bağladığı Odgaşt şehrini de istila etti.

Lemtuna Kabilesinin liderliğindeki bu pakt, hicri 306 yılında parçalandı. Bu da Gana İmparatorluğunun, Odgaşt kentini yeni­den geri almasına sebep oldu. Bir süre sonra Mülessem kabileleri güçlü kalmanın esas temel kaynağı olan birliği yeniden kurmaya ihtiyaç duydular. Böylece pakt tekrar kuruldu ve hicri 350 yılında Odgaşt kenti üzerinde ikinci kez hakimiyet kurmaya muvaffak ol­dular. Ne varki bu pakt tekrar çözüldükten sonra şehri yine Ga­na'ya bıraktılar. Ancak bu dağılmanın zararları sadece Odgaşt Kenti'nin kaybedilmesiyle sınırlı kalmadı. Aynı zamanda Lamtu­na Kabilesi'nin, keza bu paktın da lideri cereyan eden savaşlar sı­rasında öldürüldü. Sonra bu yenilgi Lamtuna Kabilesi'nin üstlen­miş bulunduğu Mülessem kabilelerinin liderliğinden vazgeçmesi­ne de aynı zamanda sebep oldu. Bu liderliği Lamtuna yerine bu kez de Cedala Kabilesi üstlendi ve öyle anlaşılıyor ki bu paktın, ha-sımlarıyla giriştiği savaş sırasında Cedala Kabilesi'nin gösterdiği başarı Lamtuna'nınkinden daha fazlaydı. Cedala Kabilesi'nin bu sırada gösterdiği üstünlük, bulunduğu mevkiin, Gana İmparator­luğuna yakın bir mesafede bulunmasından da kaynaklanmış ola­bilir. Cedala'nın bu sıradaki lideri, Ebu Ümran El-Fasî adındaki alimle Tunus'ta tanışan, sonra da Abdullah Bin Yasin ile Müles-semler'e ait Rıbat (adı verilen bir çeşit tekkeye) yerleşerek dini ve kültürel faaliyetler icra eden Yahya Bin İbrahim'di.

Vaktiyle halkın dini ve kültürel sahada aydınlanması için hiz­met veren, sonra da Öğrencilerinin başına geçerek cihada girişen Abdullah Bin Yasin, adamlarıyla birlikte, Gana'ya doğru harekete geçerek hicri 446 yılında Odgaşt'ı fethettiler. Halkını da İslama gir­meye zorladılar. İşte bu Odgaşt Kenti'nin fethedilmesi sırasında cereyan eden savaşta Yahya Bin İbrahim El-Cedali şehit düştü. Onun yerine ise bu sefer de Lamtuna Kabilesi'nin lideri Yahya Bin Ömer, Murabıtlarm [9] liderliğini üstlendi.

Bir zaman sonra Sicilmasa ve Der'a halkı, Murabitlar'dan yar­dım istediler. Bunun üzerine Abdullah Bin Yasin ve komutasında­ki Murabıtla imdatlarına gittiler ve bu bölgeyi Mağrava Devleti'nin nüfuzundan kurtarmayı başardılar. Bu sıralarda cereyan eden sa­vaşların birinde Lamtunalı Yahya Bin Ömer de şehid oldu. Bunun üzerine Abdullah Bin Yasin Murabitlar ordusunun emir ve komu­tasını Yahya'nın kardeşi Lamtunalı Ebu Bekir Bin Ömer'e verdi ve onu Sus topraklarına akın düzenlemekle görevlendirdi.

Ebubekir Bin Ömer, ordusunun öncü kuvvetlerinin başına amcasıoğlu Yusuf Bin Taşfin'i nasbetti. Sonra Murabıtlar Sus top­raklarım istila ettiler. Aynı zamanda Cezula ve Masa'yı da fethetti­ler. Daha sonra Masmada'ya hareket ederek burada da Nefis şeh­rini ele geçirdikten sonra Ağmat üzerine yürüdüler ki buranın li­deri Lâkut Bin Yusuf Bin Ali EI-Mağravi idi.

Nitekim Lakut, Murabıtlar'a karşı direnemedi. Bu sebeple de Sela ve Tadla prensleri olan BeniYefrin (Yefrinoğulları) sülalesine mensup amcası çocuklarına sığındı. Sonra Murabıtlar hicri 449 yı­lında Ağmat'a da girmeyi başardılar ve burayı kendilerine bir üs haline getirdiler.

Daha sonra Abdullah Bin Yasin, komutasındaki cemaatiyle birlikte bugünkü Dar'ul-Bayda (Kazablanka) Kenti'nin güneyinde bulunan Şaviye ovasında ve Atlas Okyanusu kıyılarında Sela ile As-fi arasında yerleşik bulunan Berguvata Kabilesi'yle savaşmak üze­re hareket etti. Abdullah Bin Yasin işte bu kabile ile savaştığı sıra­da hicri 451 yılında şehid oldu. Sonra Berguvata Kabilesi'ni dize getirinceye kadar Ebu Bekir Bin Ömer savaşa devam etti. Daha sonra da amcası oğlu Yusuf Bin Taşfin'i Mağravalüar'la savaşmak üzere görev başında bırakarak kendisi de sahradaki savaşa komu­ta etmek için ayrıldı. Ebu Bekir güney sahralarında savaş vermek üzere harekete geçti. Sudan topraklarına doğru ilerleyerek büyük zaferler kazandı ve işlerini bitirdikten sonra da Ağmat'a dönerek amcasıoğlu Yusuf Bin Taşfın'ın burada işlerini toparlamış olduğu­na memleketinin düzenini yoluna koyduğuna, ordusunu güçlen­dirmiş, düşmanlarıyla da hesaplaşarak onlara karşı üstünlük elde etmiş bulunduğuna şahit oldu.

Durumu böyle görünce, Ebu Bekir, toplumun ileri gelenleri huzurunda Yusuf lehinde Murabıtlarm liderliğinden feragatte bu­lundu ve sonra da Allah yolunda cihad etmek üzere tekrar güney bölgesine avdet etti. Sonra hicri 479'da Gana İmparatorluğu'nun başkenti olan Kumi Salih şehrine Takrur Kabileleri'nin yardımıyla girmeyi başardı. Girdiği bütün memleketlerde, halka İslam dinini kabul etmeleri emrinde bulundu. Bunun üzerine Gana Kralı Ten-kamnin de İslama girmeyi ve Murabıtlarm idaresine boyun eğme­yi kabul etti. Tabii Kralın İslamı kabul etmesiyle birlikte vatandaş­larından birçok kimseler de İslama girdiler. Ebu Bekir Bin Ömer'se hicri 480 yılında vefat etti. Sonra Murabıtlar yavaş yavaş zayıfla­maya başladılar. Peşinden Sonenki Kabileleri bağımsızlıklarını ve Abbasi Devleti ile irtibatlı olduklarını ilan ettiler. Hem sonra İsla­mı yaymaya başladılar. Bu suretle Gana Krallığı bir İslam ülkesi haline geldi ve Arapça da bu ülkenin resmi dili oldu.

Yusuf Bin Taşfm'e gelince Abbasi Halifesine bir mesaj gönde­rerek ona bey'at ettiğini bildirdi. Hakikatte Yusuf Bin Taşfin din­dar, hayırlı, kararlı, akıllı ve zeki, aynı zamanda büyük tecrübelere sahip bir şahsiyetti, hicri 461 yılında Fas Kentine girmeyi, Mağra-va Devletine son vermeyi başardı ve Marakeş Kentini kurarak bu­rayı ülkesinin merkezi haline getirdikten sonra müslümanlara destek vermek üzere Endülüs'e intikal ederek Zellaka Meydan Sa­vaşında hıristiyan İspanyollara karşı savaş verdi. [10]

 

Endülüs Emevileri

 

Endülüs toprakları birçok derebeyler arasında paylaşılmış va­ziyette idi. Bu derebeylerin en ünlüsü de İşbiliye Kenti'nin hü­kümdarı El-Mutemed Bin Abbad'dı. El-Mutemed, Kordova'daki Beni Cahvar (Cahvaroğulları)ı mağlup etmeyi başarmıştı. Aslında Cahvaroğullan şehirlerini istila eden Toledo Hükümdarı El-Me'mûn Bin Zinnun'a karşı, ondan yardım istemişlerdi. Fakat El-Mutemed bunu fırsat bilerek gelip Kordova'ya girdi ve bu olaydan sonra da Kordova İşbiliyye'ye bağlandı.

Hicri 478'de ise Toledo Kenti Bin Abbad'm ülkesini tehdit eden hıristiyan İspanyolların eline düştü. Bunun üzerine Bin Ab-bad onlara vergi vermek durumunda kaldı. Fakat İspanyollar Bin Abbad'dan bir kaç kaleyi daha teslim etmesini istediler. Bunun üzerine Bin Abbad, bunlara karşı Yusuf Bin Taşfm'dan yardım is­temeyi uygun gördü. Bin Abbad, 479 yılında da Zokak Denizi'ni aşarak Mağrıb kıyılarına geçti. Bu sırada Bin Taşfin Septe'de bulu­nuyordu. Bin Abbad, burada onunla buluşarak ondan Endülüs'te­ki müsîümanların imdadına koşmasını ve Allah yolunda cihad et­mesini, kendisinden talep etti. Bin Taşfin de:

"Ben şu dine yardım etmek için işte ortaya çıkmış bulunuyo­rum ve bu görevi benden daha iyi yapacak biri de yoktur" dedi. Ondan sonra Marakeş'te geriye kalmış bulunan askerlerini celb ederek 100 pare gemiyle bunların yüklü bulunduğu 7000 kişilik or­duyu karşıya geçirdi ve El-Ceziret'ül-Hadra (Yeşilada')ya doğru hareket etti. İşte bu sırada Bin Abbad onu devletinin ileri gelenle­riyle birlikte karşıladı. Bin Abbad onun İşbiliye'de birkaç gün kala­rak dinlenmesini istemesine rağmen Bin Taşfîn bunu reddederek yüzünü doğruca düşman cephesine yöneltti. Bu arada Endülüs'te de birçok müslüman gönüllü onun ordusuna katıldılar. Bu suretle Bin Taşfîn'in ordusu sayı olarak 20 bini geçti. Bu sırada hıristiyan kralı 6. Alfonso'nun da ordusu geldi. Bu adam çok sürükleyici bi­riydi. Onun için ülkesinin en ücra ve uzak köşelerinde bile hıristi­yan toplulukları ordusuna, -onları destekleyenlerle beraber- kat­mış bulunuyordu.

İki ordu Batlayus kenti yakınlarında bulunan Zellaka ovasında karşılaştılar. Bu sırada El-Mutemed Bin Abbad'ın askerleri, ordu­nun ön saflarında yerlerini almış bulunuyorlardı. Yusuf Bin Taş-fin'in askerleri ise dağın arkasındaki engebelerde bulunuyorlardı. 6. Alfonso bir taktik yapmak istedi. Savaş gününün belirlenmesi için taraflar arasında elçi trafiği hızlandı. Hıristiyanlar bu savaşın Cuma ya da Cumartesi günü yapılmamasını istediler. Sözde Cuma müsîümanların, Cumartesi günü ise yahudilerin haftalık bayramı olduğu için böyle düşünüyorlardı.(!) Yahudilerse Endülüs'te hıris-tiyanlarm devlet işlerini yürütüyorlardı. Aynı zamanda savaşın, pazar gününe de denk gelmesini istemiyorlardı. Ne varki Cuma günü gelip çatınca Yusuf Bin Taşfin'in tam Cuma namazına çıktı­ğı bir sırada hıristiyanlar saldırıya geçtiler. Herşeye rağmen El-Mutemed Bin Abbad böyle bir hileye baş vurulabileceğinden en­dişeli olduğu için askerlerinin başında alarmda bulunuyordu. Onun için, vuku bulan bu hıristiyan saldırısının karşısında durma fırsatını buldu.

Murabıtlar ise namazlarını bitirdikten sonra hıristiyanlara kar­şı bir hamle başlatarak onları imha ettiler. Hatta hicri 479 yılı Re­cep ayı ortalarında cereyan eden savaşta bu orduyu son neferine kadar imha ettikleri de rivayet edilmektedir. Bu savaşın Ramazan ayı başlarında yapıldığı da başka bir rivayette kaydedilmektedir. Müslümanlar böylece imha ettikleri bu orduya ait ne varsa hepsi­ne sahiplendiler. Yusuf Bin Taşfin bu sırada ordusuna katılmış bu­lunan Endülüslü derebeylerine bu ganimetleri verdi. Bu sebeple onu çok sevdiler. Halk da onu çok sevdi. Hıristiyan Kralı 6. Alfon­so ise savaştan kaçtığı için kurtulmuştu. Savaştan sonra hıristiyan-ların ve krallarının, Bin Taşfin'i imdadına çağırdığı için Bin Ab-bad'a karşı kinleri daha da kabardı. Onun için 6. Alfonso Bin Ab­bad'm ülkesine karşı saldırılarını sürdürüp durdu.

El-Mutemed Bin Abbad, tekrar Mağrıb'a gelerek Yusuf Bin Taşfin'den ikinci defa yardım istedi. O da bu teklife muvafakat ederek Endülüs'e hareket etti. Fakat bu sefer İşbiliye hükümdarı Bin Abbad ve Mersiye Hükümdarı Bin Abdülaziz'den başka, En­dülüs derebeylerinden kimse ona yardım etmeye yanaşmadı. Müslümanlar karşılarına çıkmaya cesaret edemeyen hıristiyanlara ait topraklar üzerine akınlar düzenlemeye başladılar.

Önceleri Bin Abbad'la Bin Abdulaziz arasında bir anlaşmazlık vardı. Bu sebeple Bin Abbad'ın tertibi üzerine Mersiye Hükümda­rı Bin Abdulaziz derdest edildi. Bunun üzerine Yusuf Bin Taşfin içinden bu Endülüs derebeylerine karşı bir nefret duyarak Mağ­rıb'a döndü, hicri 483 yılındaysa Yusuf Bin Taşfin Zokak Denizini aşarak üçüncü defa Endülüs kıyılarına çıkarma yaptı. Sonra Tole-do üzerine yürüyerek Alfonso'yu burada kuşattı. Birçok kayıplar verdirdi ve mahsulünü tahrip etti. Bu sırada Endülüs derebeyle­rinden hiç kimse onun yardımına gelmemişti. O da Toledo'ya bir türlü giremedi. Bu sebeple kuşatmayı kaldırarak Gırnataya gitti ve Gırnata Beyi Abdullah Bin Bilgin Bin Badis'le döğüştü. Çünkü Abdullah Alfonso'ya yardım etmiş, ona destek vermişti.

Yusuf Bin Taşfin Gırnata'yı da kuşattı ve kuşatma uzun sürdü. Ancak Gırnata Hükümdarı Abdullah ondan aman diledi. Bunun üzerine Yusuf kendisine teminat verdi. Onu ve kardeşi Malağa Hü­kümdarı Temim'i alıp Marakeş'e götürdü. Gırnata ve Malga'ya ise idareci olarak Lamtuna Kabilesine mensup Siri Bin Ebubekir'i nasb ederek ona Alfonsoyu kovalaması emrini verdi. Kendisi ise hicri 483 yılı Ramazan ayında Mağrıb'a döndü.

Yusuf Bin Taşfin, Mağrıb'a dönmeden Önce Gırnata'daki vali­sinden, Endülüs'teki müslüman derebeyliklerini Murabıtlar Dev­letine bağlamasını ve bu prensliklerin başındaki prensleri de Mağ­rıb'a itaat ettirmesini bu icraata karşı çıkacak kimselerle de savaş­masını emretti. Fakat Bin Abbad'ın bütün bu derebeyliklere ha­kim olması, başlarına da amir ve askerlerini tayin etmesi konu­sundaki girişimlerine karşı çıkmamasını valisinden istedi.

Yusuf Bin Taşfin'in Endülüs valisi Siri Bin Ebubekir, Ceyyan, Kordova ve Armona'yı da ele geçirince bu sefer îşbiliye hükümda­rı El-Mutemed Bin Abbad endişelenerek Alfonso'dan imdat istedi.

O da 20 bin kişilik bir orduyla Bin Abbad'ın yardımına gelince Siri Bin Ebu Bekir, Alfonso'nun kuvvetlerinin üzerine yürüdü. Her iki ordu Hısn'ul-Mudavvar (yuvarlak kale) yakınlarında karşılaştılar.

Sonra Siri Bin Ebu Bekir Alfonso'yu kıstırınca îşbiliye Kenti, Siri'ye kapılarım açmak zorunda kaldı ve Bin Abbad ondan aman diledi, Siri de Bin Abbad'a dokunmayacağına dair söz vererek, onu, çocuklarını ve ailesini teslim aldı. Fakat halk bu olaya çok üzüldü. Çünkü Bin Abbad, cömert ve güzel bir ahlak ve muaşeret sahibiydi. Halkına karşı şefkatli ve âli cenaptı. Onlara ihsanlarda bulunurdu.

Siri, Bin Abbad ve ailesini müslümanların (o bölgede ve o gün­kü) emin olan Yusuf Bin Taşfm'a gönderdi. Yusuf Bin Taşfin de onları Marakeş yakınlarındaki Ağmat Kentine yerleştirdi.

Bütün bu olaylar hicri 484 yılında ve bir yılın yarısından daha az bir süre içerisinde gelişti.

Ertesi yıl ise Murabıtlar Yusuf Bin Davud Bin Ayşe komutasın­da, Mersiye Danya, Şatba Almarya ve Valensiya kentlerine girerek buralara hakim oldular. Al-Ahira Hükümdarı El-Kadir Bin Zinnun ise 6. Alfonso'nun boyunduruğu altında bulunuyordu, ona yıllık bir vergi ödüyordu.

Hicri 500 yılında Yusuf Bin Taşfin öldü. Yerine ise oğlu Ali geç­ti. Yusuf Bin Taşfin güzel huylu, hayırlı ve adil bir hükümdardı. Dindar kimselere ve alimlere karşı meyildardı. Onlara saygı göste­rir, görüşlerine uygun hareket eder ve onlara devlet idaresinde gö­rev verirdi.

Derler ki: Hüccetül İslam İmam-ı Gazali, Yusuf Bin Taşfin'in sahip olduğu güzel hasletleri ve ilim ehline karşı olan meylini du­yunca onu ziyaret etmeye karar verir ve İskenderiye'ye kadar da gider. Oradan da geriye kalan yolculuğuna hazırlanırken Yusuf Bin Taşfin'in ölüm haberini alır ve buradan geri döner.

Yusuf Bin Taşfin, fizik yapı olarak normal boyda, esmer tenli ve zayıfça vücutluydu. Sakallarının yan tarafları seyrekti. Yusuf Bin Taşfin affetmeyi sever, günahları görmemezlikten gelirdi. Hu­şu içinde vaazları dinlerdi. Hicri 500 senesi Muharrem ayının bitimine üç gün kala vefat edinceye kadar Murabıtlar Devleti'nin hü­kümdarlığım yaptı. Yusuf 90 yıl yaşadı ve 50 yıl süreyle Mağnb ve Endülüs'ü idare etti. [11]

 

Yemen

 

Yemen'de iktidar -bu dönemde, Sulayhiler'in elinde bulunu­yordu. Buradaki bütün bölgeler onların iktidarına bağlandı. Hatta hicri 477 yılında Medine'ye bile hakim oldular.

Said El-Ahval Bin Necah, Dehlek adalarına kaçmıştı. Bir müd­det sonra dönerek El-Mukarram Bin Ali Es-Sulayhi ile savaştı. Fa­kat hicri 481'de EI-Mukarram'ın karşısında yenilerek sonra da öl­dürüldü. Kardeşi Ceyyaş Bin Necah'sa Hindistan'a kaçtı.

Ceyyaş Bin Necah 2 yıl sonra Hindistan'dan dönerek El-Mu-karrarn Bin Ali Es-Sulayhi ile yeniden savaştı ve ona karşı üstün­lük elde ederek tekrar Yemen iktidarını ele geçirmeyi başardı. El-Mukarram Es-Sulayhi ise hicri 484 yılında San'a'ya giderken yol­da öldü. Kendisinden sonra yerine karısı Ahmed Es-Sulayhi'nin kızı Arva'nın geçmesini, davasının propagandasını yapmak üzere de amcasıoğlu Sebe' Bin Ahmed Bin El-Muzaffer Bin Ali Bin Su-layhi'yi seçmiş bulunduğunu vasiyet etti.

Bu Sebe' (yani EI-Mukarram'ın amcazadesi) onun vefatından 5 ay sonra ve Ubeydi Halifesi El-Mustansır'ın izninden sonra El-mukarram'm hammıyla -onun teklifi üzerine- evlendi. Sebe' hicri 492 yılma kadar da Sulayhiler'e hükümdar oldu ve Necahoğulla-nyla bir kaç defa savaştı.

Aden, Sulayhiler'in burayı Yafiroğulları'ndan almalarından sonra onlara bağlandı. Ali Bin Muhammed Es-Sulayhi, Aden'e so­rumlu olarak mensup olduğu sülaleden Ahmed Bin Cafer Es-Su-layhi'yi (yani Arva'nın babasını) tayin etti. Sonra evinin çökmesi sonucu bu Ahmed Bin Cafer öldü. Sulayhiler adına bu kez de Aden'in idaresini Ali Bin Muhammed Bin Maan üstlendi. Ölünce yerine oğlu Maan Bin Ali geçerek hicri 467 yılında El-Mukarram Es-Sulayhi'ye baş kaldırdı ve Aden'in müstakil sultanı olarak ba­ğımsızlığını ilan etti.

Hicri 470 yılında ise El-Mukarram Es-Sulayhi Aden üzerine akm düzenliyerek Maan Bin Ali'yi buradan kovarak yerine El-Mu­karram El-Yemami El-Hemedani'nin iki oğlu Abbas ve Mes'ud'u nasbetti. Bunlar Zuray'oğullan diye tanınıyorlardı.

Onların buradaki iktidarı ise hicri 477 yılma kadar devam etti. Bu tarihte Ölen Abbas'm yerine ise oğlu Zuray' geçti. Hicri 480 yı­lında Ölen Mes'ud'unsa yerine Ebu'l-Garat (Baskıncı) namı ile bi­linen oğlu Mesud geçti. O da hicri 485 te ölünce hicri 488'e kadar onun da yerine oğlu Muhammed geçti. Abbasoğlu Zuray* ölünce onunda yerine Ebu's-Suud Bin Zuray' geçti ve hicri 494'e kadar ik­tidarda kaldı. [12]



[1] îbn-i Kesir, Ei-Bidaye tere, c. 13, s. 233-234, 288-289

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/245-246.

[2] H. İ. Hasan, Tarih'ul-îsfam tere, c. 5, s. 31, 34, 37-46, 53-56

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/247-251.

[3] H. İ. Hasan, Tarih'ul-İslam tere, c. 5, s. 119

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/251.

[4] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/251.

[5] İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 12, s. 293

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/251-252.

[6] İbn-ül Esir, Ei-Kamil tere, c. 10, s. 169-173, 360-361; H. 1. Hasarı, Tarih'ul-İslam tere, c. 5, s. 288-291

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/252-253.

[7] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/253-254.

[8] Ribat; Bir çeşit tekke. Dini ya da mistik faaliyetlere mahsus bina ve müş­temilat. Daha çok Kuzey Afrika'da kullanılır. (Mütercim)

[9] Murabıtlar; Başlangıçta Rıbat denilen dini müessesede varlık göstererek siyasi ve askeri bir topluluk haline gelen cemaat. (Mütercim)

[10] H. î. Hasan, Tarih'ul-Islam tere, c. 5, s. 145-151

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/254-258.

[11] H. İ. Hasan, Tarih'ul-îslam tere, c. 5, s. 148-154

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/258-262.

[12] H. 1. Hasan, Tarih'ul-îslam tere, c. 5, s. 238-254

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/262-263.