ASR-I SAADET'TE DEVLET BÜTÇESİ
4- Hükümet İdaresi Ve İstişare
VERGİLERİN VE HARCAMA YERLERİNİN ORTAYA ÇIKIŞI
A— Mekke Devrinde Malı-Dinı Mükellefiyetlerin Ve Sarf Yerlerinin Ortaya Çıkışı
1- Mekke Devrinde Malî-Dinî Mükellefiyetlerin Ortaya Çıkışı
2- Mekke Devrinde Malî Harcamalar
B- Medine Devrinde Vergilerin Ve Sarf Yerlerinin Ortaya Çıkışı
BEYTÜLMAL, MALÎ TEŞKİLATLANMA Ve DÎVANLAR
A- Hz. Peygamber Devrinde Vergi Teşkilatı
1- Gelirlerin Tahsil, Muhafaza Ve Sarfına Ait Teşkilâtlanma
3- Tahsil Edilen Gelirlerin Yazımı
h- Kabz Memuru (:Sâhıbu'l-Akbâd)
i- Keyyâl, Vezzân, Nakkâd Ve Addâd
k- Hâsib, Emîn Ve Diğer Memurlar
1- Beytülmal'in Mülkî İdare Bölgelerine Göre Bölümleri
A- Beytülmal'in İç Bölümlere Ayrılması Ve Sebepleri
1. Vergi Olarak Tahsil Edilen Hayvanlar Hazinesi Ve Hayvanların Damgalanması
A- Halka Maaş Dağıtan Dîvanın Ortaya Çıkışı
1- Dîvanul-Cund (: Askeridaîre)
A- Gelir Tahsil Ve Sarf İşlemleri
2- Hazineden Para Ödeme Ve Mal Çıkarma
B- Zaman Bakımından Hazîne İşlemleri
C- Yer Bakımından Hazîne İşlemleri
1- Zekâtın Toplandığı Bölgede Sarfedilmesi Ve Diğer Bölgelere Nakli
B- Zekât Gelirlerinin Başka Bölgelere Nakli
2- Fey' Ve Ganimet Gelirlerinin Başka Bölgelere Nakli
4- Aynî Gelirin Paraya Tahvili
A- Müslümanlardan Alınan Vergilerin Sarf Yerleri
C- Muellefetu'l-Kulub ('.Kalpleri Kazanılmak İstenenler)
D- Rikâb (:Kölelikten Kurtarılacak Kimseler)
E- Gârimîn (:Ağır Borç Altına Girmiş Kimseler)
F- Fi-Sebilillah ('Allah Yolunda)
2- Maden Gelirlerinin Sarf Yeri
B- Gayri Müslimlerden Sağlanan Gelirlerin Sarf Yerleri
2- Fey'in Sarf Yerleri Ve Fey' Gelirlerinden Humusun Ayrılması
3- Ganimetlerin Taksimi Ve Hazineye Düşen Payların Sarf Yerleri
A- Allah'ın Ve Resulünün Hisseleri
C- Yetim, Yoksul Ve Yolcuların Hisseleri
II- Gelirlerin Tahmini Ve Tesbîtî Kaidesi
III. İhtiyaçların Ve Giderlerin Tesbîtl Kaldesl
V. Zaman Kaidesi (Bütçe Devresi)
VI. Îktisadîlîk Ve İsraftan Kaçınma Kaîdesî
ÖDENEK ÇEŞİTLERİ VE ÖDENEK AKTARMASI
A- Hz. Peygamber Ve Ailesinin Gelirleri Ve Resulullah'ın Mirası
1- Hz. Peygamber Ve Ailesinin Gelirleri Ve Geçimleri
B- Devlet Memurlarının Maaşları, Ödenme Devreleri, Maaşlara Ölçü Olan Esaslar
C- Maliye Memurlarının Maaşları
3- Maaş Ve Ücret Miktarlarının Belirlenmesinde Göz Önünde Bulundurulan Esaslar
C- Öğretim Ve Eğitim Giderleri
A- Doğrudan Yatırım Harcamaları
B- Dolaylı Yatırım Harcamaları
1- Resmî Binaların Ve Camilerin Yapımı
A- Konaklama Tesisleri (Misafirhaneler)Nin Yapımı
B- Yolcuları Misafir Etme Ve Elçileri Ağırlayıp Hediyelendirme
2- Elçileri Ağırlama Ve Hediyelendirme
SOSYAL DEVLET MEFHUMU VE İÇTİMAÎ GÜVENLİK HARCAMALARI
B- Devlet Başkanlarının Devlet Gelirleri Karşısındaki Durumu
II. Toplumsal Güvenlik Harcamaları
A- Toplumsal Güvenlikle Güdülen Gaye Ve Bunun Önemi
1- Toplumsal Güvenliğin Gayesi
2- Refahı Yaygınlaştırma Ve Gelirin Azalan Faydasını Çoğaltma
B- Ferdî Servetlerde Başkalarının Hakkının Doğuşu Ve Gelirlerden Âdil Pay Almak
C- Mecburî Toplumsal Güvence Kurumunun Ortaya Çıkışı
D- Devlet Bütçesinden Yapılan Toplumsal Güvenlik Harcamaları
1- Müslümanların Toplumsal Güvenliğe Kavuşturulması
2- Bir Kişiye Verilebilecek Zekât Miktarı
F- Hz. Peygamber Devrinde Sosyal Güvenliği Temin Îçın Alınan Diğer Tedbirler
1- Ensar ile Muhacirler Arasında Yapılan Kardeşlik Anlaşması
B- Mükellefin Tesbit Ve Denetimi
C- Zekâttan Faydalanacakların Araştırılması Ve Yapılan Tahsislerin Denetimi
Celal Yeniçeri 1942 yılında İstanbul Şile/Omçoğlu köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdi, 1963 yılında (Î.H.L) ve 1968 yılında da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. Askerlik görevini müteakip 1970'de ortaöğretimde Öğretmenliğe başladı ve 1985'de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim görevlisi olarak tayini yapıldı. 1973'de "el-lhtîyar" adlı eseri Türkçeye tercüme ederek yayınladı. 1980'de "İslâm İktisadının Esasları" adlı bir eserini daha neşretti. 1978'de (Atatürk Üniversitesi İslâmî İlahiyat Fakültesi)'ne bağlı olarak ve Prof.Dr. Salih Tuğ yönetiminde İslâm Hukuku'nda doktora yapmaya başladı ve 1983'de "İslâm'da Devlet Bütçesi Hukuku ve İlgili Müesseselerin Ortaya Çıkışı" tezi ile Doktor unvanını kazandı. Bu çalışması 1984'te basıldı. Pek çok yayınlanmış makaleleri bulunup halen "İslâm'da Çalışma Hayatının Düzenlenmesi" ve "İslâm Düşüncesinde Kainat ve İmkanları" mevzuları üzerinde çalışmaktadır. 1989'da Doçentliğe terfi etmiştir. Eserleri:
- el-İhtiyar Metni Muhtar Tercümesi İslâm İktisadının Esasları İslâm'da Devlet Bütçesi. [1]
Devlet Bütçesi mevzuunu işlerken önce Devletten ve onun ortaya çıkışından bahsetmek gerekir. Çünki bir devlet olmadan Bütçeden söz edilemez. Bu devleti kuran Hz. Muhammed (s.a.v.) Miladi 571 tarihinde Mekke'de doğdu. Onun doğup büyüdüğü bu şehir, Oligarşik-Pederşahî bir teşkilata sahipti ki bunu bir devlet olarak kabul etmek mümkün değildir. Sadece Mekke bölgesinde değil Hz. Peygamberin dünyaya geldiği devirde Arabistan yarımadasında esas manasiyle hiçbir devlet yoktu. Yemen'de Kinde Krallığı yerine de uzun zamandan beri bir kabile anarşisi kaim olmuştu ve kıyı bölgeleri genellikle Iran, Bizans veya Habeş gibi yabancı bir himaye altında bulunuyordu.
Mekke Şehir Devletinde 20'ye yakın vazife vardı ve tevarüs yoluyla intikal eden bu vazifeler Kureyş Kabilesi içindeki Boylara taksim edilmişlerdi.[2] Hz. Muhammed'in ailesi uhdesinde ise sadece Zemzem kuyusu hizmeti vardı ki diğer görevler arasında bunun pek önemi yoktu. Diğer taraftan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in babası, oğlunun mirasçı olabileceği hiçbir idarî imtiyaza sahib olmamıştı. Dedesinin imtiyazları miras yoluyla amcası Ebu Talib'e, sonra da öteki amcası Abbas'a geçmişti. Sıralarındaki mevcut şartlar altında Hz. Muhammed'in kendi kabilesi içerisinde idari bir selahiyet elde etme imkanı yoktu. Bütün şehir söz konusu olunca bu imkan daha da azalıyordu.
Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamber olduktan sonra, Mekke devrindeyken bir devlet kurmayı düşünmedi. Çünki O, maddî bir iktidar peşinde değildi. Hatta, ona peygamberlikten vazgeçip putlara dil uzatmaması şartiyle Mekke Şehir-Devletinin başkanlığı teklif edildi ve o, bu teklin reddetti. Hz. Peygamber, Mekke'de sadece cemaatını çoğaltmayı düşünmekteydi. Eğer bir kabile veya bir bölge müslüman olursa siyasî iktidar kendiliğinden onun eline geçecektir ve devlet kurmak da tabiatiyle kaçınılmaz olacaktır. Ancak ona göre Devlet bir gaye değil sadece bir vasıtadır.
Hz. Muhammed (s.a.v.) Mekke'de müslümanlarm sadece dinî başkanlarıydı. Ancak bu başkanlığı, müslümanlarm her şeyin üstünde tuttukları muhakkaktır. Hicretten önce Hz. Peygamber, Mekke'nin Akabe mevkiinde gizlice Medinelilerle bir kaç kere buluştu ve bu buluşmanın ikincisine 12 Medineli katılıp ona biat ettiler yani bağlılık yemininde bulundular. Bu, siyasî bir mukavele idi ki Medine'de kurulan İslâm Devletinin temeli buna dayanmaktadır ve Hz. Peygamber bu mukavele gereği M. 622 tarihinde hicret ettiği zaman Medine Şehir-Devletinin itirazsız başkanı olmuştu. Akabe mevkiinde yapılan yeminin metni bilinmektedir, şöyleki:
«Refahda olduğu kadar sıkıntıda da, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de dinlemek ve itaat etmek (başta gelir). Seni kendi nefsimizden üstün tutacağız. Ve emir ve kumanda hangimizde olursa ona muhalefet etmiyeceğiz. Nerede bulunursak bulunalım hakikati beyan edeceğiz. Allah yolunda kimsenin ayıplamasından korkmıyacağız...»[3]
Hz. Peygamber, Medineye yerleşince eksik olan tek unsur yani "ülke" kendisine verildi ve o, Medine'de bir Şehir-Devlet kurmak ve idare etmek üzere dünyada ilk olarak yazılı bir "Anayasa" yapmak şerefini elde etti. Muhammed Hamidullah'm belirttiğine göre bu anayasa, başlangıçta sadece Medine Şehir Devleti için hazırlanmış olmakla birlikte yalnız Medine için millî ve mahallî bir anayasa mahiyetinde değildi; bilakis bu anayasa Islâmlaşmış başka bir bölgeye veya Medine'ye ilave olunan bir yere de tatbik edilebiliyordu.[4]
Hz. Muhammed, Musa Peygamber gibi kendisine bir vezir tayin etmedi.[5] Peygamberlik müessesesinin en sonunda yer alan peygamberin her türlü ortaktan uzak bulunması gerekir. Diğer taraftan o, vefatım müteakip başkanlığı üstlenecek bir halife de seçmedi ve böylece seçim sistemini doğuran şartları hazırlamış oldu. Resûlullah, Yusuf peygamber gibi daha önce bir vezirlik görevinde de bulunmadı.[6]O, yukarda da temas edildiği gibi peygamberlikten önce hiçbir idari vazifeyi üstlenmiş değildi.
Kendisine bir vezir tayin etmemekle beraber Resûlullah, vezir ve yardımcılarının çokluğu ile övünmekte ve önceki peygamberlerin kendisi kadar vezir ve yardımcılarına sahip bulunmadıklarını şöyle anlatmaktadır. «Benden önceki peygamberlere ancak yedi nakib, vezir ve necib verilmiştir. Bana ise 14 vezir, nakib ve necib verildi. Bunların 7'si Kureyş'ten, 7'si Muhacirlerdendir.»[7] Hz. Peygamber kendisine bir vezir tayin etmemekle beraber onun, vezir mesabesinde pek çok yardımcıları vardı. İbn Abbas (r.a.)'a göre; Ebû Bekir vr Ömer (r.a.) onun iki veziri idiler.[8] Diğer yönden onun daha 3 Akabe biatmdan başlamak üzere cemaatım teşkilatlandırdığım görmekteyiz. 73 kişinin katıldığı bu biatta Hz. Muhammed (s.a.v.) müttefik 12 kabileyi temsil etmek üzere Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinden 12 nakib ve bunların üstünde de bir "nakîbu'n-nukabâ" tayin etti.[9] îbn Hişâm'm kitabında yer alan bir sözlerinde Resûlullah bu nakiblere; Hz. İsa'ya Havarilerin vekil oldukları gibi onların da kavimleri içerisinde birer vekil olduğunu, bildirmişlerdi.[10] Böylece 2. biatla temeli atılmış olan devletin, 3. biatla idarî teşkilatlanması başlatılmış oldu. Medine devrinde ihtiyaç duyuldukça diğer vazife ve memuriyetler ihdas edildi. Dinî ve idarî hizmetler, kâtiplik, malî ve askerî iş ve memuriyetler bunların başında geliyordu.
Nakiblerden ayrı olarak Hz. Peygamber, ilk defa 8. hicrî yılda Huneyn muharebesi esnasında her [11]kişiye bir "arif tayin etti. Bazı kaynaklarda "ariflik" askerî bir rütbe ve memuriyet olarak tarif ediliyor ise de[12] biz gerek nakiblerle ve gerekse de ariflerle çeşitli meseleler hakkında istişareler yapıldığını ve halk reyinin öğrenilmesinde onlara müracaat edildiğini görüyoruz.[13]
Hanbelî mezhebinden olan Ibn Kudame, kendi mezhebinin, Hz. Peygamberin Huneyn'deki tatbikatına bakarak; devlet başkanınca bir divan kurulması ve her kabileye bir arif tayin edilmesi gerektiği kanaatmda olduğunu, yazar.[14] Bütün bunlar, ariflerin askerî teşkilat içerisinde yer aldıkları kadar sivil idarede de vazife gördüklerini gösterir. Öte yandan Mâverdî, nakiblerin vazifeleri arasında fey ve ganimet gelirlerini hak sahiplerine dağıtmalarım da sıralamaktadır.[15] Böylece toplum daha Hz. Peygamber devrinde en küçük birimine kadar bir teşkilat içerisine alınmış oluyordu. Gerek zekat ve gerekse de diğer gelir çeşitlerinin hak sahiplerine ulaştırılması zarureti böyle bir teşkilatlanmayı gerekli kılmış olabilir. [16]
Medine Şehir-Devleti ilk kurulduğu yıllarda federatif yapıdaydı. Daha sonra Necrân, Bahreyn, Hadramut, Uman ve Yemen gibi eyaletler, Hz. Peygamberin devletine bağlanınca, şehir-dev-let bir nevi "konfederal" bir yapıya dönüştü. Şu kadar varki Hz. Peygamber tek ve sürekli başkan olma durumundaydı. Her eyalet, iç işlerinde serbest olan vali (âmil) ler tarafından idare ediliyordu. Buna göre M. Hamidullahin dediği gibi "ademi merkeziyet" ve "dolaylı idare" usulü, kaide olarak görünüyor.
Hz. Peygamberin, Medinelilerle 3, Akabe biati sırasında, her kabileye idarî işlerini yürütmekle vazifeli bir nakib ve bir de bu nakibler üzerinde, daha geniş selahiyetleri olan ve onları denecli-yecek bir mevkide bulunan bir "nakîbu'n-nukabâ" tayin ettiğini gördük. Bu son Akabe biati hicretten bir yıl kadar Önce olduğuna göre bu baş nakîbin bazı mevzularda hicret öncesi, Resûlullah ile danışmalar yapmaya mecbur kalabileceğini düşünebiliriz. Hz. Peygamberin bu tatbikatı daha sonra da devam etti ve müslüman olan her yeni kabile içerisinden Resûlullah kendisine nâib olan bir başkan seçiyor veya eski kabile reisini aynı görevde tutuyordu, iç işlerinde muhtar olan kabile veya bölgeye duruma göre merkezî hükümet müdahale edebiliyordu.
Merkezden tayin edilen kabile başkam, gördüğü işle ilgili her çeşit iktidar ve yetkiyi elinde toplardı. O, kabile mescidinin imamlığım yapar, çıkan ihtilaflarda hakem olur, harp vukuunda kabilesinden teşkil ettiği birliklere komutanlık yapar ve yine onun va-sıtasiyle merkezî hükümetin gönderdiği vergi tahsildarları mükelleflerle temasa geçerlerdi. Ayrıca bu başkan, tam bir serbesti içinde kendi emri altındaki vazifelileri seçer ve tayinler yapardı.
îslâmî idare altına giren şehir ve eyâlete bazan merkezden bir vali gönderilir ve bazan da o yerden birisi tayın edilir ve genellikle eski başkan aynı vazifede tutulurdu. İki kardeş tarafından idare edilen Uman (Umman), islâm'a katıldığında her iki başkan aynı makamlarında bırakılmış ve Resûlullah onlar nezdine bir müşavir temsilci göndermekle yetinmişti. Necrânin hıristiyan olarak kalmasına müsaade edilmiş ve fakat bu bölge halkı, müslüman valiler gönderilmesine razı edilmişlerdi. Yemen'de ise karmaşık bir idare mevcuttu. Yerinde bırakılmış eski kabile başk ın-ları, Medine'den gönderilmiş devlet memurları, Amr b. Hazm adında bir umumi vali, yerli idareciler hepsi bir arada vazife görmüştür.[17]
Makrizî'nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber, Amr b. Hazm'i; İslâm esaslarını, Kur'ani öğretmek ve zekât vergilerini toplamak vazifeleriyle Necran'a göndermiştir.[18] Hıristiyan Necran bölgesine bu görevlerle vali tayini mümkün görünmüyor ise de imam Ebû Yusufun da Amrin bu bölgeye tayin edildiğini kaydetmesi Makrizî'yi haklı çıkarmaktadır.[19] Yemen eyaleti Iran Kisrasına bağlı olan Bazan tarafından idare ediliyordu. Bazan'm müslüman olması üzerine Hz. Peygamber onu Yemen valiliğinde bıraktı. Bu valinin ölümü üzerine ise Resûlullah onun oğlu Şehri sadece San'a'ya vali yaptı ve Yemenin diğer kesimlerine başka valiler tayin etti.[20] Makrizî'nin ifadesine göre Resûlullah (s.a.v.) Yemeni beş bölgeye ve Hadramut'u da üç bölgeye ayırdı ve her birine birer vali gönderdi.[21] Böylece büyük eyaletler, idaresi daha kolay küçük bölgelere ayrılmış oluyordu. Muaz b. Cebel ise Hz. Peygamber tarafından Yemen'e çok yönlü memuriyetlerle gönderildi. Adlî, malî, öğretim-eğitim ve teftiş işleri onun görevleri arasında yer alıyor. Bazı kaynaklarda Muaz'ın gönderildiği Yemen1 deki el-Ce-ned bölgesinden bahsedilir ki onun tüm Yemen'e şâmil yukardaki vazifeleri arasında özellikle bu bölgenin valiliğini de üstlendiğini söyliyebiliriz. Nitekim Taberî, Hz. Ebû Bekir'in valilerini sayarken onu adı geçen bölgenin valisi olarak gösterir.[22] ibn Hordaze-beh de kitabında el-Cened'i ayrı bir valilik olarak gösteriyor.[23] Böylece Muaz, üstlendiği vazifelere bakılırsa, Yemen'deki diğer valilerin üstünde bir selahiyete sahip görünüyor, islâm'a yeni katılan bazı şehirlerin eski başkanlarının derhal değiştirildiği de olmuştur. Meselâ Hz. Peygamber Mekke'yi fethedince önceki başkan Ebu Sufyanin yerine daha genç yaşta olan Attab b. Esid'i vali yapmıştır.[24]
Herki bahislerde ele alınacağı gibi, vilayetlere vergi tahsil memurları merkezden gönderiliyor ve bunlar, gönderildikleri bölge ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra artanı merkeze naklediyorlardı. Mâverdî, Ferrâ' ve diğer bir kısım müelliflerin belirttiklerine göre, merkezden vergi tahsildarları gönderilmediğinde "genel vali" haraç ve zekât gibi vergileri toplar, bu maksatla memurlar tayin eder ve her iki vergi çeşidinden gereken yerlere harcamada bulunur.[25] Her bölgenin kendi gelirinin öncelikle gene o bölgede sarfı esas kaide olmakla beraber, bazan ihtiyaç sebebiyle vilayet gelirlerinin bir bölümünün merkeze nakli istenmekteydi. Öte yandan valiler, kendi maaşlarını kendileri kararlaştıramazlardı, onların maaşları tamamiyle merkez tarafından tesbit ve tayin edilirdi. Onlar ancak kendilerinin tayin ettikleri memurlara maaş ödiye-bilirlerdi. Vilâyetlerdeki merkezden gönderilen kadı, beytülmal müdürü gibi yüksek devlet görevlilerinin maaşlarını da merkez tayin ederdi. Ancak tabiatiyle bunlara vilâyet gelirlerinden maaş ödenirdi. Böylece malî bakımdan vilayet veya eyâletler yarı muhtar durumundaydı.
Valileri doğrudan Hz. Peygamber (s.a.v.) tayin ediyordu. Daha sonra da valilerini bizzat halifeler tayin ettiler. îlk zamanlarda "vezirlik" makamı ve böyle bir unvanla anılan bir devlet görevlisi yoktu. Daha önce de temas edildiği gibi resmî olmamakla beraber Hz. Peygamberin vezir derecesinde yardımcıları vardı. Hulefa-i Râşidîn de peşi sıra birbirlerinin veziri durumundaydılar. Vezirlik, müslümanlarca bilinmiyen birşey değildi. Çünki Kur'ân, Önceki peygamberlerden ikisinin; Hz. Harun ve Yusuf un aynı zamanda vezirlik yaptığını anlatır. Harun, devlet başkanlığı görevi de olan ağabeyi Musa peygamberin vezirliğini yapmıştı.[26] Hz. Yusuf da Mısır kiralından, ülkeyi gelecek kıtlık senelerinden selamete çıkarması için vezirlik makamına getirilmesini istemişti: ki bu, Kur'ân'da şöyle anlatılır :«era memleketin hazineleri üzerine (memur) et. Çünki ben onları iyice korumaya muktedirim ve (idare, hesap ve diğer bütün tasarruf şekillerini) bilenim»[27] Tam sela-hiyetle vezir olan Hz. Yûsuf, kendi adım taşıyan sûrede anlatıldı gına göre, yedi bolluk senelerinde her türlü i'mar ve ziraî faaliv itleri sürdürerek gelecek kıtlık seneleri için ihtiyatî tedbirler aldı ve ülke ambarlarını zahireyle doldurdu. [28]
Hz. Muhammed (s.a.v.)'e kadar olan tarih devresinde "cumhuriyet" idaresine rastlanmaz. Geçmiş kırallardan bahseden Kur'ân, iyi ve kötü kırallardan misaller verir, iyilerin örnek alınması, kötülerden ise kaçınılması istenmiştir. Mezopotamya'da Hz. ibrahim'i ateşe atan Nemrut ve Mısır'da kavmi ile birlikte Hz. Musa'ya rahatlık vermiyen Fir'avn idarî zulmü temsil etmektedirler. Kasas sûrelerinde bahsi geçen Karun ise iktisadî zulmün mümessilidir. Aynı zamanda devlet başkanlığını üstlenmiş olan mesela Davud ve Süleyman peygamberler iyi örnekleri temsil ederler. Allah Teâlâ, Davud peygambere idaresinde âdil olmayı emretmiştir:
«Ey Davud! Biz seni yer yüzünde bir halife yapdık. O halde insanlar arasında hak (ve adalet) ile hükmet, (Hükümlerinde) hevâ (:heves) e tabi olma ki bu seni Allah yolundan saptırır. Çünki Allah yolundan sapanlar (yok mu) hesap gününü unuttukları için onlara pek çetin bir azab vardır.»[29]
Kur'an'an ifadesine göre Davud'a Süleyman peygamber mirasçı olmuştu.[30] Fakat bu, devlet başkanlığının babadan oğula intikal edeceğini göstermez, sadece tarihî bir vakayı haber verir. Öte yandan Nuh peygamberin oğlu, salih ameller işlemediği için Allah tarafından babası ailesinden kabul edilmemiştir.[31]
Devlet başkanlığını miras oluyla üstlenenlerden âdil ve iyi krallar geldiği gibi seçimle başkan olanlardan da âdil olmıyanlar bu makama gelebilmişlerdir. Şu kadar varki seçimle gelenler gene aynı usulle uzaklaştırılırlar. Kur'an'daki hükümet şekli üzerinde duran Muhammed Hamidullah bu mevzuda şöyle diyor: «Hükümet şekli şartlara ve halkın tercihine bağlıdır. Allah indinde bir monarşi veya bir oligarşi, müşterek saltanat veya başka bir devlet rejimi veya şekli tercih sebebi değildir... Kıralhğm tevarüs yoluyla geçmesinin kaide olduğu hususunda kimse bir hak iddia edemez. Hükümdarlık asla özel bir mülkiyet konusu değildir, fakat bir kiralın seçim ve tercihinin yapılmasında esas olan, adayın istidat ve mahareti, bilhassa hakkı ve adaleti gözetme melekesidir»[32]
Kur'an'da kıralhk değil ancak hakimiyetin kötüye kullanılması kötülenir. Mülk ve hakimiyetin gerçek sahibi ise Allah'dır ve devlet başkanı milleti O'nun bu hakimiyeti adına idare eder. Mülk ve hakimiyetin onun olduğunu bildiren pek çok ayet vardır.[33]
islâm'da hukuka tabi olmak bakımından devlet başkanı ile halk arasında herhangi bir fark yoktur. Hatta «Hz. Peygamber bile herhangi bir müslüman gibi bu kanuna tabi olacak bir fert idi. En az on sarih vakanın şehadetiyle sabittir ki, müslim olsun, gayri müslim olsun herhangi mütevazi fert dahi Muhammed (s.a.v.)'e karşı hukukî bir dava açabiliyordu. O, devlet gelirleri üzerinde herhangi bir müslümandan fazla bir hakka da sahip değildi.»[34]
Peygamberi halk değil ancak Allah tayin eder. Son peygamber Hz. Muhammed'in usulü, kendisim Allah'ın Resulü olarak tasdik edenlerden «sadakat yemini: biat» istemek olmuştur ki siyasî cemaatı meydana getiren bu yemin olmuştur. Allah'a, onun Resulüne ve Islâmî hukuka uyacaklarına dair hem erkeklerden ve hem de kadınlardan kesin söz alınmıştır:
«Ey Peygamber! mü'min kadınlar; Allah'a hiçbir şeyi eş tutmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, evlatlarını öldürmemen, elleriyle ayaklan arasında bir iftira düzüp getirmemeleri, herhangi bir iyilik hususunda sana asî olmamaları, şar-tiyle sana bey'atleşmeye geldikleri zaman bey'atlerini kabul et. Onlar için Allah'dan mağfiret isteyiver. Çünkü Allah çok yarlıga-yıcı, çok esirgeyicidir.»[35]
Hz. Peygamber, nasıl sadakat ve itaat antlaşmasına başvur-muşsa, siyasî iktidarda onun yerini alan halifeler de kendilerinin başa geçişlerini dinî hukuk temeline oturtabilmek için buna, en yüksek derecede ihtiyaç duymuşlardır.
Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisinin yerine geçecek olan herhangi bir kimseyi tayin ve vasiyyet etmedi ve başkan seçme işini tamamen topluma bıraktı. Böylece o, dünyada ilk defa cumhuriyet idaresini gerçekleştirmiş oluyordu. Herkesin bildiği gibi ilk dört halife seçim veya şûra usulüyle seçildiler. Daha sonra bu usulleri değiştiren halife Muaviye, başkanlığın,miras yoluyla geçişini bir esas olarak ortaya koydu ve bu hep böyle devam edegeîdi.
Başkanlığın kılıç kuvvetiyle ele geçirilmesi kabul edilemiye-cek olan bir husustur. Seçim esastır. Seçimin şekli ise şartlara ve zamana göre değişir. Başkan, tüm millet fertleri veya danışma meclisi tarafından seçilebilir. Hz. Peygamber, bu hususu bir sözlerinde şöyle dile getirir: «Şayet müslümanlara danışmadan birisini reis tayin edebilseydim, îbn Umm'iAbd (Abdullah b. Mes'ud)'i tayin edebilirdim»[36] Bu, bize başkan seçiminin danışma ve halk reyine müracaatla yapılacağını gösterir. Başkan olmanın bir takım kaideleri ve hukuku vardır. Devlet başkanlığının kanunsuz yollardan ele geçirilmesi Resûlullah'm ifade ettiği gibi, bir pişmanlık doğuracaktır. Ebu Ubeyd'in kaydına göre, Hz. Peygam-ber,Ebu Zerrin bu mevzudaki sorusuna şöyle cevap verir: «Devlet başkanlığı (imaret) muhakkak bir emanet, kıyamet günü ise bir hasret ve pişmanlıktır. Ancak onu hak ile geçiren ve idarî mevzuda üzerlerine düşenleri yapanlar, böyle olmayacaktır.» Onun aynı eserdeki diğer bir sözleri ise şöyledir: «Devlet başkanlığı, onu helal yoldan ve hak ile ele geçiren için ne iyi şeydir. Onu haksız yere ve helal olmıyan bir şekilde elde eden için ise ne kötü şeydir. Bu durumda başkanlık onun için hasret ve pişmanlık olacaktır.»[37]
Devlet teşkilatı içerisinde aşağıdan yukarıya doğru itaat olmadan bir devletten söz edilemez. Kur'an'da müslümanlann, başkanlarına itaat etmeleri istenir:
«Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, onun Resulüne ve sizden olan Emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah ve Resulüne döndürün, eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız. Bu hem hayırlı hem netice itibariyle daha güzeldir.»[38]
Önce devlet başkam da dahil olmak üzere herkes Allah ve Resulüne itaat edecek ve sonra, halk ayrıca başkanlarına, emir sahiplerine itaat edeceklerdir. Bunun için de emir sahiplerinin ortak hukuka uymaları şarttır. Bu durumda, devlet başkanının istemediği bir şey halk için meşru olmaz. Hz. Peygamber bu mevzuda şu kaideyi ortaya koydular: «Kişi için ancak başkan (imam) ımn razı olduğu şey vardır.»[39]
Devlet başkanı, gerek Allah'ın ve gerekse de halkın kanunlar-ca belirlenen haklarına uymadığı zaman itaat edilme hakkım kaybeder ki Resûlullah (s.a.v.) bunu şöylece ifade ettiler:
«Yaratana karşı suç teşkil eden mevzuda yaratılana itaat yoktur.»[40]
İstişare, cumhuriyet idarelerinin vazgeçilmez unsurunu meydana getirir. Danışma meclisi olmadan demokratik bir idareyi düşünmek mümkün olamaz. Danışmak, devlet başkanlarının da hata yapabilecekleri görüşünden kaynaklanır, islâm'da hata, haksızlık ve kanunlara muhalefet kimin tarafından yapılırsa yapılsın kabul edilmez. Devlet başkam hukuka aykırı bir tasarrufta bulunamaz ve millet menfaatma ters düşen kararlar alamaz. Öte yandan akıl, bilgi ve maharetleri birleştirmede daima fayda vardır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ilâhî irâdeye ters düşecek bir hatada bulunmaz. Eğer o, bir kanun ve bir hüküm ifade edecek olan yanlış bir iş yapacak olursa Allah teâlâ onu vahiy yoluyla düzeltir. Eğer başkalarını zarara sokan bir hatası olmuşsa Resûlullah onlara haklarını Öderdi. O, ömrünün son günlerinde bir gün Mescid'e gelip şöyle demişti:« Şayet herhangi birinizin sırtına vurmuş isem, işte kısas için sırtım; şayet ben herhangi birinize hakarette bulun-muşsam öc almak için işte benim şeref ve haysiyetim; Şayet ben herhangi birinizin malını almış isem işte benim mallarım.»[41]
«Kıral asla hata yapmaz.» sözünün islâm'da hiçbir geçerliliği yoktur. Hatta Peygamberler bile müşterek hukuka uymak ve idarelerinde âdil olmakla mükelleftirler ve bundan sorumludurlar. Allah Teâlâ Kur'an'da; «Kendilerine (peygamber) gönderilenlere de mutlaka soracağız, onlara gönderilen (peygamberlere her halde soracağız.»[42] diyor. Daha önce temas edildiği üzere Allah nasıl ki Hz. Davud'a âdil olmasını söylemişse aynı şekilde Hz. Muham-med'e de âdil olmasını ve emredildiği gibi doğru davranmasını emretmiştir: «İşte bunun için sen (onları îslâm'a dâvet et. Emrolun-duğun üzere dosdoğru harekette sebat et, onların hevâ heveslerine uyma ve de ki; ben Allah'ın indirdiği bir kitaba inandım, Aranızda adalet etmekle emrolundum. Allah, sizin Rabbiniz olduğu gibi bizim de Rabbimizdir. Sizin işleriniz size bizim işlerimiz bize aittir. Sizinle aramızda bir hükümleşme de yoktur, Allah, sizi de bizi de bir araya getirecektir ve gidiş onadır.»[43] Hz. Peygamber, getirdiği hukuka uymada çok titiz davranmış ve hiçbir sapma yapmadan ona tamı tamamına uymuştur. Bu bakımdan ona hiçbir adaletsizlik izafe edilememiştir. Eğer, o, âdil değilse başka kim âdil olabilir!
Hz. Peygamberin herkes için ortaya konulan hukuka uyması bir esas olduğuna göre ondan sonra iş başına gelecek olan idarecilerin aynı hukuka uymaları elbetteki bir esas ve bir mecburiyettir. Kur'an'ın yanı sıra o, kendisinden sonra halkın idaresini üstlenecek olanları, hukuka uygun davranmaya davet etmiş ve onların bundan mesul tutulacaklarını bildirmiştir:
«İnsanlara başkan olan, onların çobanıdır ve idarelerinden sorumludur. »[44]
İdarede herkes, işgal ettiği mevkiye göre bir mesuliyet taşır. Hz. Peygamber, âdil devlet başkanlarının, öteki dünyada en yüksek mevkide bulunacaklarını, böyle olmıyanlarmsa her türlü mevkilerini kaybedip Allah'a çok uzak kalacaklarım da haber vermiştir.[45]
İslâm'da hükümet daima bir hizmet hükümetidir ki bu Resûlullah tarafından şöyle ifade edilmiştir: «Toplumda en çok sevap alan o topluma hizmet edendir.»[46] Islâmî düşünceye göre insanlara hükmetmek için değil, onlara hizmet etmek için hükümet olunur ki biz bunu Salih Tuğun da açıkça ifade ettiğini görüyoruz: «Medine'de tesis edilen ilk İslâm devleti bizatihi hüküm sürmek, sırf maddî yönden insan kütlelerini tebaa olarak nefsinde toplamak gibi gayeleri hedef ittihaz etmemişti. Hasseten Peygamber bir devlet reisi sıfatiyle dahilî ve haricî siyasette en iyi örnekleri vermek ve devletten beklenenin, idarecilerin tamamen dışında halka hizmet olduğunu gösterme şeklinde tatbikatta bulunuyordu.»[47]
Kanunlara ve halk menfaatma uygun kararlar alıp tatbik etmenin yolu ise istişareden geçer. Kur'an'da istişaresiz bir hükümet kabul edilmez. Hatta idareciler bir yana bizzat Hz. Peygamberden bile istişare yapması istenilir: «îş hususunda onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi artık Allah'a dayanıp güven»[48] Mü'minlerin hallerinden bahseden diğer bir ayette ise istişareye şöyle temas edilir: «Onların işleri aralarında müşavere (ile)dir.»[49]
Biz Peygamber'in çeşitli işlerde halkla istişareler yaptığına şahit oluyoruz ki bunlar arasında harp işleri, esirlere yapılacak muamele, namaza çağrı[50] ve mevzuumuz açısından önemli olan devlet gelirlerinden düşman tarafa verilip onu kazanma misallerini sayabiliriz. Resûlullah, Hendek savaşı sırasında Mekkelilerle birlik olan Gatafan kabilesine Medine hurma mahsulünün yarısını vermeyi düşündü ve bunun için de Evs ve Hazrec kabilelerinin reislerini çağırıp görüşlerini aldı. Onlar bunun Allah'ın bir emri olup olmadığım sordular. Hz. Peygamber; eğer böyle olsaydı danışmaya yer olmıyacağını ve fakat sadece kendi görüşü olduğunu söyledi. Onlar bunun üzerine, harp yapacaklarını ve bir şey vermelerinin doğru olmıyacağını ileri sürdüler, Resûlullah da onların bu görüşlerini doğru buldu.[51] İmam Muhammed, Kur'an'daki istişare emrine uvan Hz. Peygamber'in, ailelerinin günlük nafakalarına varıncaya kadar her şeyde arkadaşları ile istişareler yaptığını, söyler.[52]
Hz. Peygamber'in yukardaki istişaresinde de belirttiği gibi, Kur'an'da hükmü ortaya konulan meseleler danışma mevzuuna girmezler. Çünki danışma meclisleri, meseleyi, Allah'ın koyduğu hükümlere ters düşen bir çözüme bağlıyamazlar.
İstişare, Hz. Peygamber'den sonra da idarecilerin sık sık mü-racat ettikleri bir husus olmuştur. [53]
İslâm'da devletin ortaya çıkışı ve merkezî bir hükümetin kuruluşu ile iktisadî hayat temelinden değişmiş ve devletle beraber mecburî vergiler de ortaya çıkmıştır. Verginin mecburî olması bir müeyyideye ihtiyaç gösterir. Bu da devletin müeyyidesidir. Bunun yanı sıra verginin kanunî olması gerekir. Kanun ise siyasî teşkilatlanmanın olduğu yerde söz konusu olur. Kabile anarşisi hakim olan ve küçük şehir-devleti eri oluşturan boylar arası daimî bir sürtüşmenin bulunduğu yerlerde tam bir devlet müeyyidesinden bahsedilemez. Durum böyle olunca da, şehir-devlet idarecileri herkese şâmil mecburî vergi yükleme gücünü kendilerinde bulamazlar. Ancak halk, belli ve çoğu dinî hizmetlerin yapılması için inançlarının da etkisiyle geleneksel bazı yardımlar yaparlar, tşte îslâm gelmeden önce Arabistanm durumu böyleydi.
Kur'an'da İslâm'dan evvel müşrik ve putperest kabile topluluklarının ziraî mahsul ve hayvan sürülerinden belli bir hisse ayırdıkları ve dinî gayelerle bunların bir kısmım Allah'a ve diğer bir kısmını ayrıca ilahlara tahsis ettikleri anlatılır. Onların, Allah'ın yanında varsaydıkları ilâhlara bir hisse ayırmaları tenkid edilir ve şöyle denilir: «Tarlalarından ve sürü hayvanlarından elde ettiklerinden, onlar, Allah için bir nasib, bir hisse ayırırlar ve şu, Allah'ın, bu da bizim tanrılarımız içindir (derler), ne yakışıksız bir iddia! Onların, tanrıları için ayırdıkları hisse Allah'a varmaz ve fakat onların Allah için ayırdıkları nasibler onların tanrılarına varır, onların hüküm verip düşündükleri şu şey ne kadar kötüdür»[54] Burada sadece Allah'a yani onun yolunda harcanmak üzere bir hisse ayrılması fikri telkin edilir ve ondan başkası adına yapılıp da heder edilen tahsislerin çok yanlış bir inanç ve düşünceden kaynaklandığı anlaşılır. Nahl süresinde gene aynı mevzuya temas edilir ve bu sefer sadece ilahlara ayrılan nasiblere yer verilip şöyle denilir: «Kendilerine rızık olarak verdiğimizden onlar, o kendini bilmezler (putlar) için hisse (-nasib) ayırırlar. Allah'a andolsun ki düzmekte olduğunuz (bu iftiralar) dan elbette mesul olacaksınız.»[55] İslâm Öncesi devri anlatan bu iki ayette "Nasib" terimine yer verilmesine karşılık Islâmî devir için biraz sonra göreceğimiz gibi başka terimlere yer verilir.
Müşrikler bir kısım hayvan ve ekinleri kendi kendilerine haram sayarlar, putlar adına hayvanları muhtelif isim ve işaretlerle salarlardı. Böylece ilahlara ayrılan bu nasiblerden fakirlerin yararlanması söz konusu değildi ki Kur'an'da onların bu tutumları şiddetle tenkid edilir.[56] Mü'minlerden ise Allah adına kestikleri kurbanlarından yemeleri, fakire ve yoksula da yedirmeleri istenmektedir.[57]
Hicretten önce müslümanlar Mekke'de bir devlet kuramadılar. Bununla beraber, sayıları az olmasına rağmen aralarında birlik vardı ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in etrafında toplanmışlardı. Böylece onlar, başkanları olan bir toplum oluşturuyorlardı, fakat daha henüz bir devlet ve devlet için gerekli olan bir ülke yoktu. Üstelik kendileri Mekke Şehir Devletinin içinde yaşıyorlardı ve bu devlet onları isyan etmiş kimseler olarak görüyordu. Şüphesiz müslümanlar inançlarına ters düşen bu devlete itaat edemezlerdi.
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in etrefmda kümelenen müslümanlar müstakil bir cemaat teşkil ettiler. Bu cemaatin içinde Ebu Bekir gibi zenginler ve Bilal Habeşî gibi hiçbir şeyleri olmıyan, üstelik eziyetlere maruz köleler vardı. Cemaatin korunması ve muhtaçlara yardım şiddetle kendisini hissettiriyordu. Bu sebeple varlıklı olanlar «Allah yolunda: fi-sebîlillah» muhtaç kimseler uğruna harcamaya teşvik edildiler. Salih Tuğ'un ifade ettiği gibi Mekke'de nazil olan ilk sûrelerde müslümanlara fakirlere yedirme şeklinde malî mükellefiyet fikri aşılanıyordu.[58]
Yeme ve doyma ihtiyacı, her türlü ihtiyaçtan önde gelir. O dönem, müslüman fakirlerinin en fazla buna ihtiyacı vardır. Meselâ nüzul sırası 4. olan ve Kur'an'da 74. sırayı işgal eden Müddessir sûresinde âhiret günü anlatılırken, cehennemdekilerin bu akıbete dünya hayatmdayken namaz kılmamalarının yanı sıra yoksul (miskin)ları "ifâm" etmedikleri yani doyurmadıkları için duçar oldukları anlatılır.[59] Yedirme ve doyurma manasına gelen "it'âm" terimini gene Mekkî olan Beled sûresinde de görüyoruz.
«Biz ona iki de yol gösterdik
Fakat o, sarp yokuşa tırmanamadı.
(O) köle azad etmektir,
Yahut (salgın) bir açlık gününde yemek yedirmektir;
Yakınlığı olan bir yetime,
Yahut toprakta sürünen bir yoksula.»[60]
Burada fevkalâde zamanlarda, zor ve fakat müslüman tarafından mutlaka yerine getirilmesi gereken şeyler anlatılır ki bunlar da; köle azad etmek ve yemek yedirmek xtlarak karşımıza çıkar. Mekke'de müslüman olan kölelere yapılan işkenceler herkesçe bilinir. Bunlara sahip çıkılıp efendilerinden satın alınarak azad edilmeleri, müslüman cemaatın güçlenmesine sebep olacaktır. Nitekim O dönemlerde Bilâl Habeşî gibi bazı kölelerin satın alınıp azad edildiklerine şahit oluyoruz. Müslümanlar Mekke'de çok zor günler geçirdiler ve hatta muhasaraya bile alındılar. Böyle zamanlarda birbirlerine destek olmaları ve açlıktan kalkamıyacak duruma gelenleri doyurmaları, müslümanlar için kaçınılmaz bir mükellefiyet olarak gösterilir. Mekke'de müşrikler Kur'an'daki "fakiri doyurma" isteği ile alay ediyorlardı ve; "Allah'ın dileyip de yedireceği kimselere biz mi yedirecek misiz?» diyorlardı.[61] Böylece onlar bu yeni dinin toplumsal güvenlik müesseselerine karşı çıkıyorlardı.
It'âm teriminin yanı sıra bu dönemde "ta'âm" terimine de yer verilir ki bu da aynı manaya gelir.Isyan halinde olan insanlara Allah şöyle seslenir:
«Hayır, siz bilakis yetime ikramda bulunmazsınız - Yoksula yedirmek için birbirinizi kandırmazsınız.»[62]
Ma'ûn sûresinin 3. ayetinde gene aynı terim yer alır.[63]
Bir kısım Mekkî sûrelerde "infâk"tan da söz edilir ve mü'min-lerden Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerinden hayra harcamaları istenilir. Bu harcamaların onların servetlerini azaltma-yıp bilakis daha da artmasına sebep olacağı ve kesat bulmıyacak bir kazanca yol açacağı ifade edilir.[64]
Mekkî sûrelerde yetim ve yoksulları doyurmanın ötesinde "hakk"tan da bahsedilmekte ve bundan yararlanacak olanlar da belirtilmektedir, ilgili ayetlerdeki "hakk" malî mükellefiyet ve vergi manalarına gelmektedir. Böylece bir adım daha atılarak malda başkalarının da hakkı bulunduğu fikri telkin edilmiştir. Burada önemli olan diğer bir husus da "it'am" ve "ta'am" terimleri herhangi bir mala değinilmeden zikredildiği halde "hakk" terimi ile beraber bazan "mal" kelimesine veya bir mal çeşidine de yer verilmiş olmasıdır.
Kalem sûresinde geçmiş devirlerde mahsullerinden fakirlere hiçbir hak tanımak istemiyenlerin bahçelerine gelen felaket uzun uzadıya anlatılır.[65] Böylece fakirlere ödenecek hakkın servet için bir emniyet olacağı, aksi halde servetin helak olup gideceği şuuru aşılanır. En'âm sûresinde çeşitli meyveler sayılır, ekinlerden bahsedilir ve «her biri mahsul verdiği zaman mahsulünden yeyin. Devşirildiği gün de hakkını verin, israf etmeyin, çünki O (Allah) israf edenleri sevmez» denilir.[66] Bu ayetle mü'minler ziraî mahsullerinden açıkça vergi vermeye davet ediliyorlar. Zâriyat sûresinde de mü'minlerin malları üzerinde, fakirlerin bir hakkı bulunduğu anlatılırken şöyle denilir:
«Onların mallarında dilenen ve yoksulun da bir hakkı vardır. »[67] Öte yandan bu dönemde genel olarak "hakk"âan bahsedilmesi yanında bunun "belli bir hakk: hakk'un malum" olduğu da ifade edilmiştir, insanın mal karşısındaki tavrı, kişinin varlıklı ve yoksulluk zamanlarında sahip olduğu ruh hali, ilgi çekici bir tarzda anlatıldıktan sonra, mü'minlerin öyle olmadıkları belirtilir ve onlar;
«Mallarından dilenen ve mahrum için belli bir hakk tanıyanlar» olarak vasıflandırılırlar.[68]
Mekke devrinde nazil olan bir kısım sûrelerde ise mala temas edilmeden doğrudan hak sahiplerine haklarının verilmesinin em-redildiği de olmuştur: «Haydi akrabaya, yoksula, yol oğluna (yolcuya) hakkını ver.»[69] Bu arada gene bu dönemde "adalet" ve "ihsan" kaideleri vazedilmiş ve bunlarla beraber akrabaya vermenin Allah'ın emri olduğu bildirilmiştir:
«Şüphesiz ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder»[70] Başkalarını ezerek ve onların her türlü haklarını gasbede-rek üstün gelmenin bir şeref sayıldığı toplumda islâmiyet; adaletsizliğin ve gasbetmenin aksine adaleti ve vermeyi emrediyor. Görüldüğü üzere bu ayetlerde "verme: îtâ" emri vardır ki Salih Tuğ daha sonraki zamanlarda gelen bazı ayetlere dayanarak bunun "zekât verme" manasında olduğunu söyler.[71]
Mekke'de her ne kadar bir devlet yok ise de bu dönemde "zekât" teriminin kullanıldığını da görüyoruz. Meselâ Mekkî bir sûrede mü'minlerin sıfatları anlatılırken; «ki onlar zekât (vazife) lerini yapanlardır.»[72] denilir ve gene bu devirde gelen Rûm sûresinin 39. ayetinde, daha henüz yasaklanmamış olmasına rağmen faiz ile zekâtın mukayesesi yapılır ve böylece kredi meselesinin ilerde bu müessese içinde halledileceği fikri uyandırılır. Muhammed Hamidullah bu dönemde zekâtın durumu hakkında şu bilgiyi veriyor: «Henüz daha bir devlet ve hükümete sahip olmamakla birlikte, daha hicretten evvele raslıyan bir devirde vahyolan Kur'ân-ı Kerim ayetlerinde, kelime manası; artma ve arındırılma, gerçekte ise; artarken arınma, şeklinde olan zekat terimi ile yine kelime manası; iyilik, doğruluk, gerçekte ise, dosdoğru ve sadık imana bir delil olmak üzere iyilik yapmak, şeklinde olan sadaka terimi yer almış vaziyettedir, işte bu iki terim, henüz başlangıç devrinde bile, fiiliyatta, tasadduk, dediğimiz; mal varlığından bir kısmını iyilik ve hasenat uğrunda sarfetme tatbikatının toplulukta mevcut olduğu ihtimalini bize göstermektedir.»[73] Her ne kadar "zekat" terimi muhtelif cins mallardan belli nis-betlerde alman bir vergiyi ifade ediyor ve gene aynı şekilde Me'âric sûresinin 24. ayetinde "belli bir hakk" ifadesine yer veriliyorsa da hicretten önce bir devletin ve maddî bir müeyyidenin bulunmaması sebebiyle Mekke devri için mecburî bir vergiden bahsedilemez. Yusuf Kardavî, Mekkî sûrelerde geçen "zekât"ın, Medine'de farz kılınıp miktar ve sarf yerleri belli edilen zekât olmayıp her türlü kayıttan uzak ve müzminlerin kendilerine bırakılmış zekât olduğunu söyler. "Belli hakk" ifadesine de yer veren Kardavî, bunun bizzat mükellef tarafından tayin edildiğini ileri sürer.[74] M. Hamidullah ise maddî müeyyide olmamasına rağmen gene de mecburî vergilerden söz ederek şöyle der: «Bu ayetlerin indiği günlerde henüz bir cebir ve maddî müeyyide söz konusu değildir, fakat açıkça hissedilmektedir ki bu ayetlerde mevzubahs olan ilâhî buyruklarda, alelade; sadaka verme ve hasenat yapma, şeklinde bir takım tavsiyeler söz konusu değildir. Bu ayetlerde, vazedilmiş, mecburî, belli usul ve nizamlara bağlanmış ve herkesçe bilinen vergilerden bahsedilmektedir. Şüphesiz burada maddî müeyyide ve hatta bir vergi teşkilatı yoktur»[75]
Müslümanın kendini vergi ödeme mecburiyetinde görmesi ile bizzat devletin kanun gereği vergi toplaması ayrı ayrı şeylerdir. Vergi mecburiyeti denilince, bundan kanunî mecburiyet anlaşılır ve bu gelirler bir devlet geliri olarak düşünülür. "Belli hakk" ifadesine gelince Hz. Peygamber (s.a.v.) kendiliklerinden mallarının vergisini vermek istiyenlere belli nisbet ve tarifeler söylemiş olabilir. Burada, vergi nisbetlerinin daima Resûlulluh tarafından tayin edildiğini unutmamak gerekir.
Diğer yandan Mekke devrinde Hz. Peygambere vergi tahsil selahiyeti de verilmiştir ki Salih Tuğun bu husustaki açıklamaları bizim için yeterlidir: «Mekkî 7. sûrenin 199. ayetinde Peygambere; fazlasını al, denerek âdeta bir tahsil selahiyeti tanınmaktadır. Bu ayeti Ibn Abbas; onların mallarından münasip olan şekilde bizzat sen al ve keza bu mallardan sana getirdikleri takdirde al, şeklinde tefsir etmektedir ki gerek ayetin sarih ifadesi ve gerekse mezkur tefsir tarzı bizi peygamberin henüz Mekke'de iken bile bu malî mükellefiyetleri bizzat tahsil ettiği veya gerekli yerlere sar-fetmek üzere bu mükellefiyet konusu malları müslümanlar kendisine getirdikleri takdirde bunları kabul ettiği kanaatma götürmektedir. Bu da açıkça Mekke safhasında bu malî mükellefiyetlerin kısmen merkezî bir elde toplandığı manasına gelebilir.»[76]
Görüldüğü gibi Mekkî sûrelerde Allah teâlâ, o dönemde mü'minlerin vergi olarak ayırdıkları payları, nerelere vereceklerini açık olarak bildirmiştir. Eğer onlar bu vergilerini, gösterilen yerlere kendileri vermeyip Hz. Peygamber'e getirmiş olsalar bile gene de onların sarf yerleri değişmiyecek ve bu sefer harcama, merkezî bir elden yapılmış olacaktır. Salih Tuğ'un da belirttiği gibi o devirde vergiler her iki yoldan da hak sahiplerine ulaştırılmıştır.[77]
Mekke devrinde gösterilen hak sahiplerinin başında "fakirler11 gelir ki bunlar ayetlerde "miskin" yahut "'mahrum" olarak geçer. Bu kimselerin doyurulması istenilir veya haklarının verilmesi emredilir. O devirde "doyma" her türlü ihtiyaçtan önde gelir ve fakir; "toprakta sürünen" olarak vasıflandırılır.[78] Fakirlerin doyurulması istenen ayetlerde emir sigası kullanılmamış buna karşılık "hakk'ın ödenmesi söz konusu edilen ayetlerin bir kısmında "âti: ver" emri kullanılmıştır. Böylece hak söz konusu olunca emir ortaya çıkmış.[79] Artık mesele bir ikram olarak anlaşılmamalı, bir hakkın sahibine verilmesi şeklinde düşünülmelidir. Diğer bir hak sahibi "dilenen: sâü"dir ki bu da netice itibariyle bir fakirdir. Az yukarda kaydettiğimiz ayetlerde görüldüğü gibi, sâil, mahrum ile beraber geçmektedir. Bundan da "sâü"in; ihtiyacını ortaya döken, "mahrum"un ise; izzet-i nefsinden dolayı ihtiyacım söyliyemiyen kimse olduğu manası çıkar. Bu tür hak sahihleri araştırma ile ortaya çıkarılmalıdır.
Hak sahiplerinden bir diğeri bakacak kimsesi bulunmıyan "yetimler"dir. Bir önceki mevzuda geçen yetimlerle ilgili ayetlere bakacak olursak, bunları doyurmanın ve sığındıklarında kovmamanın ve her türlü iyi muamelede bulunmanın bir vazife olduğunu görürüz.
Mekke devrinde malî-dinî mükellefiyetlerden yararlandırılacak olanlar arasında "yol oğlu : ifenü-s-SebîTi de görmekteyiz.[80] Bu terim; yolcu veya yolda kalan kimse manasına gelir. Muhtemelen bunlar Mekke'nin dışına çıkmak istiyen yahut göç yapmak zorunda kalan fakir müslümanlardı. Veyahutta merak saikasiyle Hz. Muhammed (s.a.v.)'i görmeye gelip de müslüman olan misafir muhtedilerdi. Nitekim bu dönemde bir kısım müslümanlarm Habeşistan'a göçlerine ve Medine'den gelip Resûlullah ile biat yapanlara şahit oluyoruz.
Kölelere gelince, Mekke müslümanları arasında bunların sayıları hiç de az değildi ve onlar çeşitli işkencelere maruz idiler. Bu gibilerin efendilerinden satın alınıp azad (fekk) edilmeleri bir zaruret olarak ortaya çıkmıştı.[81]
Diğer bir sınıf ise "akrabalar"dır ki bunlara haklarının ödenmesi emredilmiştir. Çok yakın akrabaların nafaka hakları vardır.[82] Medenî surelerde bunların başında ana-baba zikredilir ve sonra genel olarak, akrabalar, ifadesine yer verilir.[83] Nafaka haklan bulunmıyan akrabalar diğer fakirler gibi normal vergilerden yararlandırılırlar. Gerek Mekke ve gerekse de Medine devirlerinde, çok yakın akrabalar arasında ve bilhassa Mekke'de bir ailenin fertleri arasında din farkı bulunuyordu. Bu farklılık, müslümanlarm, müşrik yakınlarına yardım etmeleri hususunda tereddütlerine yol açtı ve onlar kendilerinden yardım istemeğe gelenlerin önce müslüman olmalarını istiyorlardı. Müfessir Cessâs (305-370 H) tarafından anlatıldığına göre Resûlullah; mü'minlerin ancak kendi dindaşlarına yardım edebileceklerini söylemişti ve fakat bu, Allah tarafından tasvip görmedi.[84] Ebû Ubeyd, Ibn Zenceveyh ve Fahru'd-dîn el-Razî'nin de kaydettikleri gibi bu mevzuda Allah, Bakara sûresinin 272 âyetini gönderdi:
«(Habibim) onları (insanları) hidâyete erdirmek senin üzerine borç değil. Ancak Allah hidâyeti kime dilerse ona verir. înfak edeceğiniz hayır (mal) kendi faidenizedir. Zâten siz (Ey mü'min-ter) Allah'ın rızasını aramaktan başka bir suretle infak da etmezsiniz ya. (Allah yolunda) maldan harcadığınız size fazlasiyle ödenecektir. Siz haksızlığa uğratılmıyacaksınız.»
Adı geçen müelliflerin ifadelerine göre, bunun üzerine Hz. Peygamber; diğer din mensuplarına da müslümanlarm yardım yapabileceklerini duyurdu. Bu müellifler yukarda kaydettiğimiz âyetin nüzul sebebi olarak Ensâr'ın yahudi Kureyza ve Nadir kabilelerinden bazı akrabalarına yardım etmek istemelerini gösterirler. Bu durumda âyet Medine'de nazil olmuştur. Fahruddin el-Razî, pek çok nüzul sebepleri arasında birinci sırada Ebu Bekir (r.a.)'in kızı Esmâ'nın müşrik anne ve ninesinin kendisine yardım için müracat etmelerini kaydeder. Buna göre de hâdise Mekke'de geçmiş olmaktadır.Yukardaki âyet geldikten sonra mü'minler farz değil ve fakat sadaka kabilinden diğer din mensubu akrabalarına yardımlar yapmışlardır.[85] İslâm'ın yayılış biçimi nazara alınırsa bu çeşit vak'aların heriki yerde de geçmiş olacağı hükmüne kolayca varılır.
Medine devrinde vergiler daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmış ve sarf yerleri de yukarda sayılanlara ilaveten daha da çoğalmış ve kesin şekil almıştır. [86]
Hz. Muhammed (s.a.v.) Miladî 622 tarihinde Medine'ye hicret edince orada bir devlet kurdu ve bu devlet için bir de yazılı anayasa hazırladı. Böylece o, maddî bir müeyyideye yani bir devlet gücüne sahip oluyordu. Evvelkilerle beraber bu dönemde ortaya çıkan malî mükellefiyetler artık bir devlet vergisiydi. Devletten beklenen hizmet ve gayeleri vergisiz yerine getirmek mümkün olmadığından bu vergilerin muntazaman toplanması gerekiyordu. Bu sebeple devlet, maliye teşkilatını kurmakta gecikmedi.
Resûlullah hicreti sırasında uğrayıp bir süre kaldığı Medine yakınındaki Küba köyünde irad ettiği ilk cuma hutbesinde vergiye de temas etti ve;
«Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun.»[87] diyerek halkı en üst derecede malî mükellefiyetleri yerine getirmeğe davet etti. Bir sonraki bahiste ele alınacağı gibi Medine Şehir-Devleti kurucu anayasası belli bazı masrafları karşılamak için mecburî ödemeler getiriyordu.
îslâm devletinin ilk vergi çeşidi olan "zekât" kesin olarak hicretin, 2. yılında farz kılındı.[88] Medine devrinde gelen vergi ayetlerinin bir kısmı, Mekke'de olduğu gibi hem vergi mükellefiyeti getiriyor ve hem de bazı sarf yerlerini gösteriyordu. Bir kısım ayetler ise sadece vergiye temas etmektedirler. Bu dönemde mecburi vergiyi ifade eden "sadaka" ve bilhassa "zekat" terimi ayetlerde sık sık geçer. Zekât genellikle namazla beraber zikredilir. Bu da Allah'a karşı yerine getirilecek vazife ile topluma karşı yerine getirilecek vazifenin aynı derecede önemli olduklarını gösterir. Malî mükellefiyetleri yerine getirmiyenler üstün hayra erişemezler ve itaat etmiş de sayılmazlar ki şu âyet bunu açıkça ortaya koyar:
«(Namazda) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz, birr (Allah'a ulaştıran hayır ve taat (bu) değildir. Fakat birr; Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamber'e iman eden, malını (Allah) sevgisiyle (yahut mala olan sevgisine rağmen) arkabaya, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (yolda kalmış kimselere), dilenenlere ve köleleri (kurtarmak için) veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren (kimselerin), ahidleştikleri zaman sözlerini yerine getirenlerin, sıkıntıda ve hastalıkta ve muharebenin kızıştığı zamanlarda sabr-u metanet gösterenlerin (birridir). Sadık olanlar onlardır ve onlar takvaya erenlerin ta kendileridir.»[89]
Bu ayette hem normal vergi olan "zekât"a yer verilmekte ve hem de onun üstünde olağanüstü zamanlarda ödenmesi gereken fazla bir vergiye temas edilmektedir. Bu iki mükellefiyetten birisi için "mal verme" ötekisi için de "zekât verme" ifadesi kullanılmıştır.
"îhsan" terimi de "birr" gibi her türlü iyiliği, üstün hayrı ve bu arada malî mükellefiyeti ifade etmektedir. îki ayrı Medenî sûrede "îhsan" teriminin doğrudan malî mükellefiyet ifade ettiğini görüyoruz. Bunlardan birisi Bakara sûresindedir ki orada îsrâil oğullarına verilen talimattan bahsedilirken şöyle denilir:
«Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, ana-babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara ihsanda bulunun, insanlara güzellikle söyleyin, dosdoğru namaz kılın, zekât verin»[90]
Geçmiş dinlerin îslâm tarafından ilga edilmemiş olan hükümleri müslümanlar için de hüküm ifade ettiğinden bu ayet dolaylı olarak müslümanlar için de bir talimat teşkil eder. Bu ayette "ihsan" normal verginin de ötesinde fazla bir mükellefiyeti ifade eder, çünki burada normal vergi olan "zekât" ayrıca zikredilmiş bulunmaktadır. Ayetlerden diğeri ise Nisa sûresindedir ki orada hitap doğrudan mü slüm ani aradır ve ihsandan yararlanacak olanlar tek tek sayılmıştır.[91]
Zekât kelimesinin geçtiği ayetlerde onun sarf yerleri gösterilmez. Fakat aynı şekilde gene mecburî vergiyi ifade eden meselâ "infâk" ve "sadaka" terimlerinin geçtiği ayetlerin bazılarında zekatın sarf yerleri gösterilmiştir.
Mekke devrinde, malî mükellefiyetleri belirten terimlerin pek çoğunun hicretten sonra da aynen kullanıldığını görürüz. "It'am: yedirme, doyurma" terimine bu dönemde bir tek ayette rastlanır ve burada ilk defa "esir'den bahsedilir ki ilk olarak Be-dir'de hicretin 2. yılında esir alınmış ve mü'minler onları doyurmaya teşvik edilmişlerdir.[92]
"înfak"tan bahseden ayetler ise bu dönemde daha da çoğaldı ve bu terimin mecburî vergiyi ifade etmesi belirgin bir hale geldi. Kur'ân-ı Kerim'in baş tarafında;
«Onlar gayba inanırlar, namazlarını dosdoğru kılarlar, ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler»[93] şeklinde namazla yan yana zikredilen "infak" bundan sonra namazın yanındaki yerini "zekât" kelimesine bıraktı.
Medine'de her geçen gün müslümanlarm sayısı çoğalıyor ve bu şehre her taraftan göçler oluyordu, islâm'a katılan bu yeni müslümanlar, nafaka ve vergi hususunda malî mükellefiyetlerin ne olduğunu ve tabiatiyle nisbetinin de ne olacağım soruyorlardı. Bu durumu tebarüz ettiren ayette şöyle denilir: «Sana hangi şeyi vereceklerini sorarlar. De ki; fazlayı (ihtiyacınızdan artanı) verin.»[94] Nitekim yukarda geçtiği üzere Hz. Peygamber'e Mekke devrinde de "fazlayı" alması hususunda bir selâhiyet verilmişti. Bu fazlanın ne olduğu yani muhtelif cins malların matrah ve vergi nisbetlerinin tayini Hz. Peygamber tarafından yapıldı. Bir başka ayette de onların bu çeşit sorularına bir kısım sarf yerleri sayılarak cevap verildi.[95]
Infak, müslümanlarm ödeyecekleri bütün vergi çeşitlerini içine alan ve mecburiliği ifade eden bir terimdir ki Bakara sûresi 267. ayette bunu açıkça görüyoruz.
«Ey iman edenler infakı kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın. Göz yummadan alıcısı olmadığınız pek âdi, bayağı şeyleri vermeğe yeltenmeyin. Bilin ki şüphesiz Allah her şeyden müstağnidir, asıl hem de layık olan O'dur.»
Burada gerek ziraî olsun ve gerekse de ticarî, sınaî ve mâden olsun her türlü kazanç vergiye tâbi tutulmakta[96] ve Ödenecek malın kalitesine de temas edilmektedir.
Medine devrinde "sadaka" terimi bir kısım ayetlerde, gönüllü yardımlar, manasına geliyorsa da bazılarında doğrudan mecburî vergiyi ifade ediyor. Tevbe sûresinin 60. ve 103. ayetlerinde, sadaka mecburî vergiyi ifade eder. Bunlardan ilkinde zekâtın sarf yerleri kesin şeklini alırken, ötekinde Hz. Peygambere, zekât tahsil emri verilerek şöyle denilmektedir: «Onların mallarından sadaka al ki bununla kendilerini temizlemiş ve onları bereketlendirmiş olasın.».
Kur'ânda vergi matrah ve nisbetleri tayin edilmiş değildir. Ancak bu kitapta vergiye tâbi bütün malların hemen hemen hepsi gösterilmiştir. Bu mallar bazan; "ottun, gümüş" olarak ismen, ba-zan "ekin, meyve" olarak cins ve nevi şeklinde, bazan «kazandıklarınızdan, yerden sizin için çıkardıklarımızdan.» şeklinde genel ve gene "mal" ismi altında her şeyi kapsıyan bir ifadeyle dile geti-rildi.[97]
Buraya kadar söylenilenler müslümanlardan alman vergilerle ilgilidir, islâm Devletinin gayri müslim tebaası ise; ziraî mahsullerinden haraç ve ticarî mallarından da gümrük vergisi ödemelerine rağmen, birikmiş paraları, ticarî malları ve hayvan sürüleri üzerinden herhangi bir vergi ödemezler. Buna karşılık onların eli iş tutan ve bir meslek sahibi olanlarından cizye alınır ki[98] bu vergi Kur'an'a ve Resûlullah (s.a.v.)'m tatbikatına dayanır; «Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah'a ne ahiret gününe inanmıyan, Allah'ın ve Peygamber'in haram ettiği şeyleri haram tanımıyan, hak dinini din olarak kabul etmiyen kimselerle; zelil ve hakir olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar muharebe edin»[99] Bu vergiden ilk defa hicretin 9. senesinde gelen Tevbe sûresinde bahsedildiği için bundan Önce islâm Devletine bağlanan gayri müslim kabilelerden cizye alınmamıştır. Meselâ Makrizî (766-845 H) Hayber Yahudilerinden bu sebeple cizye alınmadığını kaydeder.[100] Kitap Ehlinden ilk defa cizye verenler Necrân Hıristiyanları olmuştur ki bu, 9. hicret yılma rastlar. Bundan sonra aynı yıl içerisinde Tebuk seferi sırasında, Eyle, Ezruh, Ezri'ât halkı[101] de sefer Öncesinde ve Bahreyn bu vergi düzeni içerisine alındılar.[102]
Gayri müslim tebaadan alman diğer bir vergi de "haraç"dır. Mülkiyeti devletin olan ve üzerindeki halka sadece faydalanma ve kullanma haklarının bağışlandığı yerler ile, mülkiyeti gayri müslim halka bırakılan yerler, haraç vergisine tabidirler. Haraç; ya doğrudan araziye veya doğrudan ekine yahutta öşür gibi ondalık hesabiyle mahsule konulan bir vergidir.[103]
b. Paraya çevrilen kan diyetleri, "me'âkü" düzenine göre ödenecek,
c. Düşmana esir düşenlerin gerekli fidyeleri ödenip kurtarılacaklardır.
d. Anayasanın 24, 37 ve 38 maddelerine göre; devleti teşkil eden müslüman ve yahudi unsurlardan her biri harp masraflarım kendileri karşılıyacaklardır.[104] Burada da görüldüğü gibi malî mükellefiyetler, bir kısım ayetlerde olduğu şekilde sarf yerleri zikredilerek konuluyor.
Mekke'de olmadığı halde Medine'de "Muhacirler" sınıfı ortaya çıktı. Bunlar, her şeylerini bırakarak Allah yolunda hicret etmiş kimselerdi. Bunların barındırılması ve doyurulması ilk zamanlarda İslâm Devleti'nin önemli bir meselesiydi. Medine'ye muhaceretler Mekke'nin fethine kadar sürdü. Kur'ân'da genel olarak fakirlerden ayrı bir şekilde bunlara da temas edildi ve onlara yardım çağrısında bulunuldu: «Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar; akrabalarına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesinler.»[105] Neticede yerliler, muhacirlere gösterdikleri alaka sebebiyle «Ensâr: yardımcılar» unvanını aldılar ve cennette müjdelendiler.[106] Yersiz yurtsuz kimselerden bir kısmı kardeşlik antlaşması gereği evlere götürülürken bir kısmı da hicretten 7-8 ay sonra tamamlanan Mescid-i Nebî'nin arka bölümünde kalıyorlardı. Mü'minler kendi kendilerine yaptıkları vergi tahsisleriyle bunlara baktılar. Bazan çok âdi malların da getirilmesi sebebiyle Allah bir uyarıda bulundu.[107]
Mekke devrinde olduğu gibi hicretten sonra da fakir ve miskinleri doyurmak ve gelirlerden onları yararlandırmak ön sırada gelmektedir. Ancak "ifam: doyurma" terimine hicretin ilk yıllarında nazil olan bir tek şu ayette rastlanır:
«(Yemeğe olan) sevgilerine rağmen yoksulu, yetimi ve esiri doyururlar.»[108]
Müslümanların bu tutumlarından yukardaki ayet övgüyle bahsetmektedir. Daha önce de temas edildiği gibi burada ilk defa esirden bahsedilmektedir. Çünki müslümanlar ilk olarak hicrî 2. yılda karşı taraftan esir aldılar. Esirleri doyurmak ise onları esir alanlara ait bir vazifedir.
"Birr" yani insanı Allah'a yaklaştıran üstün iyilik ve hayırdan bahsedilen Bakara sûresinin 177. âyetinde ise mal verilecek kimseler şu sırayla sayılırlar:
«Malını (Allah) sevgisiyle (yahut mala olan sevgilerine rağmen) akrabaya, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (yolda kalan yolcuya) dilenenlere ve (kurtarmak için) kölelere veren..»
Aynı sûrenin 215. âyetinde, mü'minlerin neyi verecekleri hususundaki sorularına, sarf yerleri sayılarak cevap veriliyor ki bundan onların bu sorularının, sarf yerleri hakkında olduğu anlaşılıyor. Bu âyette aynen şöyle deniliyor:
«Onlar hangi şeyi infak edeceklerini sana sorarlar. De ki; maldan vereceğiniz şey, ana-babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların ve yol oğlunundur.»
Bu ayette akrabaların yanı sıra ebeveyne de yer verilmektedir, islâm'da her ikisinin de nafaka hakları bulunmakla beraber, akrabalar arasında, mükellefin vereceği zekâta hak kazananlar da bulunmaktadır.
Birr gibi Allah'a yaklaştıran iyilikleri ifade eden "ihsân"dan yararlanacak olanların bir kısmı, nafaka hakkına sahipken diğerleri sadece zekât veya gönüllü yardımlardan yararlanırlar. Nisa sûresinin 36. Ayetinde ihsandan yararlanacak olanlar şöylece sayılırlar:
«Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi eş tutmayın. Anaya-ba-baya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinizin mâlik olduğu kimselere (kölelerinize) iyilik edin. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.»
Öte yandan bazı ayetlerde herhangi tahsis yerleri gösterilmeden genel olarak ihsandan bahsedilir.[109]
Buraya kadar sıraladığımız ayetlerde, ister mecburî olsun, isterse de gönüllü olsun, birden fazla sarf yeri gösterilmiştir. Bazı âyetlerde ise sadece "fakirler'den söz edilir.[110] Aslında fakirlik yahut ihtiyaç içinde olma, veya geçici olarak bir şeye ihtiyaç duyma diğer bütün sınıfların ortak özelliğidir. Bu ortak özellik sebebiyle olmalıdır ki Hz. Peygamber de çeşitli illere gönderdiği yazılarında; zenginlerden toplanacak vergilerin fakirler için olduğunu bildirmiş ve diğer sınıflara hiç temas etmemiştir: «Zekât,, aranızdaki zenginlerden alınıp yine aranızdaki fakirlere dağıtılacak-tır.»[111] Bakara 195. ayetle Nahl 90. âyet ve bir de müslümanlar-dan tahsil edilen gelirlerin sarf yerlerini kesin olarak düzenliyen Tevbe sûresi 60. ayet hâriç diğer bütün ayetlerde "fakir" değil yoksul olarak türcüme edilen "miskin" terimine yer verilmiş bulunmaktadır. Bu son sûrede ise her ikisi de birden yerlerini almışlardır.
Öte yandan gene bazı ayetlerde "fî sebilillah; Allah yolunda" şeklinde çok genel bir ifade kullanılmıştır. Medine'de nazil olup Kur'an'da ikinci sırada yer alan Bakara sûresinin 261. ayetinde şöyle denilir: «Mallarını Allah yolunda harcıyanların hâli, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun hâli gibidir.» Burada Allah Teâlâ için ve O'nun yolunda harcanmak üzere insanlar vergi ödemeğe teşvik edilirlerken gene aynı sûrede "Allah yolunda" harcanmak üzere vergilerini ödemiyen mükelleflere, kendi elleriyle getirecekleri tehlikeler haber verilmekte ve şöyle denilmektedir:
«Allah yolunda mallarınızı harcayın; kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. (Daima) iyilik edin. Allah muhakkak iyilik edenleri sever»[112]
Hicretin ilk yıllarında nazil olan Muhammed süresiyle, en son 9. yılda nazil olan Tevbe sûresinde gene sadece "Allah yolunda" harcamaya davet vardır. Muhammed sûresinde, toplumun ancak "Allah yolunda" harcanmak üzere ödenecek vergilerle ayakta duracağı, aksi halde yerini başka toplumlara veya iktidarlara bırakacağı şöyle anlatılır:
«îşte siz Allah yolunda (ancak farz olanı) harcamanıza davet edilmekte olanlarsınız. Fakat içinizden (yine) cimrilik edenler vardır. Kim cimrilik ederse ancak kendine cimrilik etmiş olur. Allah (sizin infakınıza muhtaç değildir) ganîdir. Siz ise (Onun) fakirlerisiniz. Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir. Sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.»[113]
Tevbe sûresinde ise Allah yolunda mallarım harcamıyanlara uğrıyacakları acıklı azab haber verilir: «Altını ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları Allah yolunda harcamıyanlar (yok mu?) îşte bunlara pek acıklı bir azabı muştula»[114] Çok çeşitli harcama sahalarına yorumlanabilecek olan bu terim, zekâtın sarf yerlerini en son ve kesin olarak tanzim eden âyette ayrı bir faslı oluşturmuştur.
Pek çok sûrede ise; 'Allah yolunda mal ve canla cihâd" emir ve istekleri vardır. Bu emir ve isteklere çok sayıda Medenî sûrede rastlanmasına rağmen bilhassa hicretin 2. yılında nazil olan Enfâl sûresinde ve en son 9. yılda gelen Tevbe sûresinde daha çokça rastlanır.[115] Bu iki sûre harp ve ganimet hukukunu tanzim eden sûrelerdir. Böylece mü'minlerden daha hicretin ilk yıllarından itibaren harp masraflarına iştirak etmeleri istenmektedir ki kurucu anayasada bu hususun tasbit edildiğini yukarda görmüştük.
Bütün bu gösterilen yerlere mükellefler ya doğrudan kendileri sarfta bulunuyorlar veya Hz.Peygamber'e yahut onun görevlendirdiği memurlara vergilerini getirip teslim ediyorlardı. Resûlul-lah veya onun memurları da bunları Kur'an'da gösterilenlerden gerekli gördükleri sınıflara tahsis ediyorlardı. Hz. Peygamberin harcama ve dağıtım şekli bazı münafıkların hoşuna gitmeyince[116] hicrî 9. yılda müslümanlardan tahsil edilen vergilerin sarf yerleri daha önceki ayetlerde de gösterilenlere uygun olarak son ve kesin şeklini aldı:
«Sadakalar, Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, (sadakaların) üzerine memur olanlara, kalpleri (müslü-manlığa) alıştırmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda (harcamaya) ve yol oğluna (yolda kalanlara) aittir. Allah hakkıyle bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.»[117]
Burada ilk ve son olarak, fakirler ve miskinler ayrı ayrı fasılları oluşturmaktadırlar.
Hz. Peygamber aynı sene bütün illere ve bütün bölgelere vergi memurlarını çıkardı[118] ve müslümanlarm ödemekle mükellef bulundukları vergilerin tahsil ve sarf işlerini tamamiyle devlet teşkilâtı içerisine aldı ki bu aynı zamanda siyasî heyetlerin Resûlullah ile antlaşmalar yapmak üzere yoğun bir şekilde Medine'ye gelip gittikleri seneye rastlıyordu. Gayri müslim tebeanın Ödemekle mükellef bulunduğu vergiler ise her zaman devlet eliyle toplanmıştır.
Buraya kadar anlattıklarımız müslümanlardan tahsil edilen vergilerin sarf yerleridir. Gayr-i müslim tebeadan tahsil edilen vergilerle, ganimetlerden hazine hakkı olarak alman "humus" gelirlerinin sarf yerlerini düzenliyen ayetler ise tamamen başkadır. Görüldüğü üzere müslümanlarm ödedikleri vergilerde Hz, Peygamber (s.a.v.)'e ve fakir de olsalar onun akrabalarına herhangi bir hak tanınmamıştır. Ancak onlar gayr-i müslimlerden tahsil edilen vergilerden yararlandırılmaktadır.
islâm Devleti bu tür gelirlere ilk defa 2. hicrî yılda yapılan Bedir harbinde kavuştuğu için, onların sarf yerleri de bunu müetakıp gelen bir kısım ayetlerde tanzim edilmiştir. Bu harp sırasında gelen Enfâl sûresinin 1. ayetinde; ganimetlerin Allah ve Resulüne ait olduğu bildirilirken aynı sûrenin 41. ayetinde; ganimetlerin 4/5'ü gazilere bırakılmış ve 1/5'i «Allah'ın, Resulünün, hısımların, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur» denilerek bunlar adına devlet hazînesine maledilmiştir.Aynca Hz. Peygamber 8. hicrî yılda yapılan Huneyn muharebesinde ele geçirilen ganimetlerin taksiminde görüldüğü gibi "müellefetü'l-kulûp: kalpleri kazanılmak istenenler»^ de bunlardan bir hisse ayırmıştı.[119]
Hicrî 4. yılda yapılan Nadir kabilesi harbi üzerine gelen Haşr sûresinde, fethedilen yerlerin gelirlerine «fey'» ismiyle temas edildi ve bu çeşit gelirlerin ilânihaye sarf yerleri tesbit edildi.
«Allah'ın (fethedilen diğer küffar) memleketleri ahâlisinden Peygamberine verdiği fey'i; Allah'a peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Tâki (bu mallar) içinizden (yalnız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.
Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan da sakının. Allah'dan korkun, çünki Allah'ın azabı çetindir.»
[120] Aynı sûrenin 6. ayetine göre ise sulh ile ele geçirilen yerler tamamiyle Hz. Peygamber'e bırakılmıştır. Tabiatiyle o bu yerlerin gelirlerini hem kendisine ve hem de halkın menfaatına uygun yerlere harcamıştır. Görüldüğü gibi ganimetlerden alınan humus gelirleriyle Haşr sûresi 7. ayette gösterilen fey' gelirlerinin sarf yerleri ayniyet halindedir ve tahsis yerlerinden; yoksullar ve yolcular aynı zamanda zekat gelirlerinden de yararlandırılan kimselerdir Cizyenin nerelere sarfedileceği ise Kur'anda gösterilmemiş, ancak ilerde temas edileceği gibi o da fey' ve haraç hükmüne tâbi kılınmıştır.
Mekke ve Medine devirlerinde her çeşit malî-dinî mükellefiyetlerin veya doğrudan müslümanlarm yapacakları tahsislerin gösterilen sarf yerlerini bir araya toplamakta fayda olacağı kana-tmdayım:
1. Allah (Onun hissesi KsChe ve cami hizmetlerine veya fakirlere harcanır).
2. Resûlullah
3. Miskin (yoksul)ler
4. Fakirler
5. Mahrumlar
6. Dilenenler
7. Yetimler
8. Kölelerin azadı
9. Köle hizmetçiler
10. Esirler
11. Yolcular
12. Ana,baba ve akrabalar
13. Hz. Peygamberin akrabaları
14. Borçlular
15. Ağır malî mes'uliyetler altında bulunanlar
16. Kan diyetleri
17. Kurtuluş fidyesinin ödenmesi
18. Harp masraflarını karşılama ve malla cihada iştirak
19. Fî-sebîlıllah (Allah yolunda)
20. Zekât memurları
21. Kalpleri kazanılmak istenenler
22. Muhacirler
23. Medineyi önceden yurt edinenler (fakir yerliler)
24. Gelecek nesiller
25. Komşular
26. Arkadaşlar
Görüldüğü gibi bu sarf yerlerinden bazılarını bir tek sımfta toplamak mümkündür. Nitekim Kur'an'da müslümanlardan alınan vergilerin sarf yerleri son olarak düzenlenirken bu iş yapılmış bulunmak t a dır.
Kur'an'da sadece vergi mükellefiyetine ve vergiye tâbi mal ve kazançlara temas edilmeyip her çeşit gelirin sarf yerlerinin de gösterilmesi; dünyada ilk kez devlet başkanlarının keyfî tasarruflarına son vermesi açısından önem taşıdığı gibi, gelirin yaygınlaştırılması ve içtimaî güvenliğin temini açısından da büyük önem taşır. Çünki bu sarf yerleri gözden geçirilirse, vergilerin halktan gene halk için ve onun yararına toplandığı açıkça görülür. Eğer böyle olmasaydı Kur'an sadece vergilerden bahseder ve bunlardan yararlandırılacak olanlara hiç temas etmezdi.[121]
Pek çok kaynakta beytülmâlin Hz. Ömer zamanında ortaya çıktığı kaydedilir. Resûlullah zamanındaki tatbikata ve bir kısım hâdiselere bakacak olursak beytülmâlin Hz. Peygamber tarafından ihdas edildiğini açıkça görürüz. Hz. Ömer'in yaptığı şey ise beytülmali geniş bir teşkilâta kavuşturmak olmuştur.
İslâm'da vergiler gördüğümüz gibi sarf yerleriyle beraber ortaya çıkmıştır. Önce vergilerle ilgili kanunlar getirilip daha sonra bütçe hukuku getirilmiş değildir. Bu durumda mecburî vergilerin ortaya çıkmasıyle hazine hukuku da ortaya çıkmış olmaktadır. Toplanan vergiler acilen de sarfedilseler önce belli bir yer veya bir-binaya konuluyordu. Bazı gelirler belli ihtiyaçlar için alakonulu-yor ve bunların idaresine görevli memurlar tayin ediyordu.
Mekke devrinde mecburî olmasa bile mü'minlere bazı malî külfetlerin getirildiğini ve Hz. Peygambere onların kendiliklerinden getirdikleri vergileri alma selahiyetinin verildiğini birinci bölümde görmüştük. Bu durumda Mekke döneminde bir devlet hazinesi olmasa bile müslümanlara ait, herhangi birisinin evinde bir hazinenin bulunabileceği düşünülebilir. Bununla beraber görebildiğimiz eserlerin hiç birinde o devirde gerek gelir tahsilinin ve gerekse de sarf işlerinin merkezîleştirilmiş olduğuna dair hiç bir iz mevcut değildir.[122] Kanaatımca bu husustaki malumatın yokluğu Mekke'de müslümanların bir kısım faaliyetlerini gizli yürütmelerinden ileri geliyor.
Medine devrinde ise, kurulan devlet çok kısa zamanda gerekli müesseselere kavuşturuldu. Su devirde Hz. Peygamber gerek vergilerin tahsili ve gerekse muhafaza ve sarfı için çeşitli memurlar tayin etti. Pek çok kaynakta; ganimetlerdeki devlet hissesi "humus" gelirlerine bakmak için tayin edilen Mahmiye b. Cez'den bahsedilir.[123] Ancak kaynaklar onun ne zaman bu göreve getirildiğini büdirmiyorlar. Serahsî (ö. 490 H/1097 M) ise Hz. Peygamberin Müstalık Oğullarından alınan humus (1/5) gelirine onu memur ettiğini yazarken; «Humus gelirleri onda toplanıyordu» diye bir kayıt koyar.[124] Onun bu kaydından Mahmiye'nin daha önce de bu işe baktığı anlaşılıyor. Müstalık harbi ise 5. hicrî yılda yapılmış bulunuyordu. el-Huzâî ise Bedir harbinde Ebû Amr b. Abdi'l-berr'in humus gelirine memur edildiğini yazmaktadır.[125] Bedir harbi ise 2. hicrî yılda yapılmıştır. Aynı sene ise zekât kesin bir mükellefiyet hükmünü kazanmıştı.
Hz. Peygamber tahsil edilen zekâtın yazımı, bakımı ve idaresi için cinsine göre bir kısım memurlar tayin etti ki bunlar arasında bilhassa Bilal el-Habeşî'nin ismi çok sık geçer. Makrizî -(766-845 H) Bilal'in meyve zekatlarına, Abdürrahman b. Avf in da zekât hayvanlarına memur edildiklerini yazıyor.[126] Az sonra malî teşkilatlanma bahsinde ele alınacağı gibi Bilâl (r.a.) al tun ve gümüş maden ve paralarının bakım ve idaresiyle de ilgileniyordu. Salih Tuğ onun vazifeleri hakkında şu bilgiyi veriyor: «Medine'de bilhassa Bilal el-Habeşî toplanan sadakaların muhafazası işinde temayüz etmiş bulunmaktaydı. Mesela Peygamber, bazı zamanlar medineli müslüman kadınlara Mescidu'n-Nebevî'de hususî hutbeleri esnasında, onların ellerindeki altun ve gümüşün zekatını vermeye davet eder ve hemen orada tediye edilen bu mükellefiyetleri Bilal el-Habeşî toplar ve muhafaza ederdi. Herhangi bir sarf zamanı yine kendisi Peygamberin emri üzerine gerekli tahsisi yapardı. Toplanan aynî sadakalar muayyen bir depoda muhafaza olunur ve bu yerden ihtiyaç halinde harcanırdı.»[127] Bu misaller bize devlet hazinesinin gelir çeşitlerine göre, en azından hicrî 2. yılda bir kısım binalara veya depolara kavuşturulduğunu gösterirler.
Eğer Medine'ye getirilen gelirler, bekletilmeden hak sahiplerine dağıtılacaksa, bunlar ilgili depolara değil mescide götürülür ve oradan dağıtılırdı. Meselâ, Buharı (194-256 H) Bahreyn'den gelen fazla miktardaki malın Resûlullah'ın emriyle Mescid-i Nebevî'ye konulduğunu kaydediyor.[128]
M. Hamidullah, Hz. Peygamberin Mescid-i Nebi külliyesi içerisinde, 2, katta bulunan bir odasını "beytülmal" olarak kullandığından bahsederken şöyle der: «Üzerinde bir de ikinci katı bulunan bir başka daireden de bahsedilir ki bu daire Meşrebe Alîye yahut Gurfe veya Hizâne olarak anılırdı ve içinde gıda maddeleri, silahlar vs. eşyanın saklandığı bir Devlet Hazînesi (Beyt'ul-MaD olarak kullanılıyordu. Bilâl Habeşî buranın muhafızlığı ve idareciliği ile vazifelendirilmişti»[129] Buharî, Hz. Peygamberin "Uîliy-ye" ve "Meşrube" denilen bir odasından bahsediyor ve onun hanımları ile arası açıldığında bu odaya çekildiğini kaydediyor ve fakat burasının hazineyle ilişkisine temas etmiyor.[130] Ancak bazı hâdiselere bakacak olursak Resûlullah'ın odalarından birisinin hazine (beytülmal) olarak kullanıldığı kanaatma varırız. Meselâ, Buharî'ni keydettiğine göre; Hz. Peygamber, bir defasında ikindi namazını kıldırınca hemen evine koşar ve oradan zekât geliri olan hurmayı getirip dağıtır ve onu gece bekletmek istemediğini söyler.[131] Diğer bir hâdiseyi Ahmed b. Hanbel (164-241 H) anlatıyor: Hz. Peygamber, bir gece yanında bulduğu hurmayı yer ve sonra onun evinde bulunan zekât hurmalarından olabileceğini düşünerek rahatsız olur.[132] Buharî sarihi Aynînin Ebu Hureyre (r.a.)'den naklettiği olay ise şöyledir: «Hasat zamanı, öteki beriki Hz. Peygambere hurmasını getirir ve hatta o kadar ki onun yanında hurmadan bir tepecik oluşuı-du. Hasan ve Hüseyin bu hurma ile oynamaya başladılar. Onlardan biri ağzına bir hurma attı da Resûlullah bunu görüp ağzından çıkardı ve; Muhammed ailesine zekâtın haranı olduğunu bilmiyormusun, dedi»[133] Bu hâdiseler bize Mescidden ayrı olarak Hz. Peygamber1 e ait odanın Devlet Hazînesi hâline getirildiğini veya başlangıçta orasının bu gayeyle inşa edildiğini gösterir. Resulullah'ın odaları hicrî 1. yıl içerisinde tamamlandığına göre Beytülmal de bu tarihde ortaya çıkmış olmalıdır.
Bazı kaynaklarda açıkça «Sadaka Odası: Gurfetü's-Sadaka» ve «Hizâne» terimleri görülür, Ahmed b. Hanbel, Resûlullah'ın torunu Hz. Hasan'dan şu hâdiseyi nakleder; «Resûlullah beni sadaka odasına götürdü. Ben orada bir hurma alıp ağzıma atmıştım da Resûlullah; onu bırak, çünki o, ne Allah Resulüne ve ne de onun ailesinden bir kimseye helâl değildir, dedi»[134] Makrizî de Hz. Pey-gamber'in denetlemek gayesiyle Bilâl Habeşî'nin görevli bulunduğu sadaka hazinesine girdiğini anlatırken şöyle diyor: «Bilal meyve sadakalarına bakmakla vazifeliydi. Resûlullah, içine sadaka konulan, Bilâl'in hizânesine girdiğinde orada bir yığın hurma gördü ve bu nedir,diye sordu. Bilâl; Ey Allah'ın Resulü ben onları, sizin muhtemel ihtiyaçlarınız (nevâib) için ayırdım, diye cevap verdi»[135] Şu kadar var ki her iki kaynak da bu hazinelerin nerede bulunduğuna dair bir bilgi vermiyorlar.
Salih Tuğ, Peygamber zamanında, Ebu Bekir (r.a.)'in sahip bulunduğu Sunuh mevkiindeki hazinenin şahsî olmayıp umunu olabileceğini ve burada, müslümanların sadaka olarak ödedikleri malların toplanıp tek elden ihtiyaç sahiplerine devlet eliyle tahsis edilmiş bulunabileceğini söylüyor.[136] Bu, devlete ait bir hazine olsa bile Bilâl Habeşi'nin görevli bulunduğu hazinenin, onun müezzinlikle de iştigali dolayisiyle Mescid-i Nebî'nin yakınında bulunması gerekir. Eğer burası Ebû Bekir'in şahsî hazinesi değilse, onun görevli bulunduğu bir devlet hazinesi olmalıdır.
Kettânî, Beyhakî'den naklen Resûlullah'ın el-Müzenî kabilesini temsilen gelen 400 kişilik bir heyete yol azığının verilmesi için Hz. Ömer'e verdiği bir emirden bahseder. Ömer, heyeti Ulliyye denilen üst kattaki bir odaya çıkartır ve onlar orada çok güzel hurmalar görünce de şaşırırlar.[137] Bu hâdiseden biz, çok kısa bir süre de olsa Hz. Ömer'in Ulliyye yahut Meşrube denilen hazineye baktığı neticesini çıkartabiliriz. Bütün bunlar «Beytülmal» müessesinin Resûlullah devrinde bir kısım binalara kavuşturulduğunu göstermektedir. [138]
Hz. Peygamber (s.a.v.)'e Mekke'de nazil olan A'râf sûresinin 199. ayetiyle getirilen vergileri alma selahiyetinin verildiğini görmüştük. Ancak o zamanlar, kurulmuş herhangi bir teşkilat yoktu ve mü'minler kendi ihtiyarları ile hareket ediyorlardı. Medine'de mecburi vergilerin ortaya çıkması ve bir kısım toprakların islâm Devletine katılmasıyla birlikte, çeşitli vergilerin tahukkuk ve tahsilleri, bunların merkeze nakli, korunması ve gerekli yerlere sarfı gibi işlemler, yavaş yavaş malî bir teşkilatın ve ilgili bazı müesseselerin doğumuna sebep olmuştur.
Vergilerin tahsili için çeşitlerine göre ayrı memurlar tayin edilmiş ve düzenli vergilerin toplanmasında, ganimetlerden devlet hissesinin alınmasında ve her çeşit verginin muhafaza ve sarfında hep ayrı memurlar istihdam edilmiştir. Kur'an'da vergi teşkilatında çalışanlara; "amilin: Amiller" ifadesiyle temas edilmiştir.[139] Salih Tuğ bu ifadeden hareket ederek şu açıklamayı yapmaktadır: «Bu ayette bariz olarak: 1) Vergi işleriyle meşgul olanların mevcudiyeti kabul edilmekte 2) Bunların toplanan vergiler üzerinde maaş şeklinde bir hakka sahip olduğu beyan edilmektedir. 3) Yine biz bu ibare iledir ki, ayetin başındaki sadakalar tabirinin devletin hususî memurlar marifetiyle toplattırdığı tarifine uygun vergiler olduğunu anlamaktayız.»[140]
Mescid-i Nebî'nin son cemaat mahallinde; yersiz yurtsuz fakir muhacirler barınıyorlardı. îbn Mace (207-275 H)'nin kaydettiğine göre; burada iki sütun arasında gerili bir ip vardı ve müslü-manlar, bu fakir göçmenler yesin diye, zekât olarak getirdikleri hurma salkımlarım o ipe asıyorlardı. Bir defasında birisi buraya âdî hurma getirince, ödenecek vergilerin kalitesi hakkında Bakara sûresinin 267. ayeti nazil oldu.[141] Bu ayette şöyle deniliyordu: «Ey iman edenler, infakı; kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pek adî, bayağı şeyleri vermeye yelten-meyin. Bilin ki Allah her şeyden müstağnidir, asıl hamde layık olan O'dur». Muhammed Hamidullah'm Samhudî'den naklettiğine göre daha sonra Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel'i buraya getirilen hurmaların bakım ve ayıklanması vazifesine getirdi Muaz (r.a.) bundan evvel, vergi tahsildarı olarak Hayber'e gönderilmişti.[142] Mescid-i Nebî'nin "Suffe" denilen arka bölmesindeki bu vazifesinden sonra biz Muaz'ın çok geniş selahiyetlerle Yemene tayin edildiğini biliyoruz.
Beytülmalin ortaya çıkışı bahsinde Bilal Habeşî'nin hazne-darlık yaptığım görmüştük. Hz. Peygamber, kadınların mescitte kendisine getirip verdikleri mücevherat zekatlarım, muhafazası için Bilal'e veriyordu. Ayrıca Bilal, Makrizî'nin kaydettiği gibi meyve zekâtlarına bakmakla memur edilmişti.[143] Bilâl, merkeze nakledilen veya Medine içerisindeki bahçelerden getirilen meyve mahsulleri zekâtlarını ilgili hazinelerde muhafaza ediyor ve onları Resûlulah'm gösterdiği yerlere harcıyordu. Bilal aynı zamanda nakit gelirlerin veya külçe halinde tahsil edilen gelirlerin hazne-darlığım da yapıyordu. Bunu biz Hz. Peygamberin, kadınlardan tahsil ettiği mücevherat zekatlarını Bilal'e teslim etmesinden ve gelen heyetlere hediye olarak altun veya gümüş para vermesi için ona verdiği emirlerden anlıyoruz ki Ibn Sa'd (168-230 H/ 785-845 M) Resûlullah'm emriyle Bilâl Habeşî'nin çeşitli heyetlere takdim ettiği hediyelerin miktarlarını ve ayrıca onlara ikram edilen ziyafetleri teferruatiyle anlatmaktadır. Hatta bazan basılmış para bulunmadığı zaman, Bilâl, heyetlere külçe halinde gümüşler vermiş ve yanında dirhem para olmadığı mazeretinde bulunmuştur.
Ibn Sa'd bu heyetlerin hicrî 9. yılda geldiklerini de kaydetmektedir.[144] Hz. Peygamber, daha hicrî 4. yılda ele geçirdiği Benû'n-Na-dir arazilerinden elde edilen gelirlerin bir kısmını her yıl, heyetlerin ağırlanması için ödenek olarak ayırdığına göre,[145] bu tür tahsisatların o tarihleiTİen itibaren Bilal'in hazinesinde veya adı geçen arazi gelirlerine memur edilen Ebu Rûfî'ın[146] muhafazası altında toplanmış olması gerekir. Bilal Habeşî, Devletin nakit gelirleri üzerinde söz sahibi olmalı ve ihtisas kesbetmiş bulunmalı ki ResûluUah Huneyn vadisinde Mekke'nin-ileri gelenlerine, onları islâm'a ısındırmak gayesiyle ayırdığı gümüş cinsinden ganimetleri Bilal Habeşî eliyle dağıttırmış ve dilediği miktarları ona tart-tırmıştır.[147]
Merkezde, hayvan zekâtlarının idaresine ise Abdürrahman b. Avf (r.a.) getirildi.[148] Ancak onun bu göreve ne zaman tayin edildiğini bilemiyoruz. Şu kadar varki hayvan zekatlarına kapalı olarak temas eden ayet Medine'de nazil oldu.[149] ve Resûlullah'm buradaki tatbikatiyle de açıklık kazandı. Mekke'nin fethinden sonra ise Hz. Peygamber'in amiller (vali-defberdarlar)'e gönderdiği yazısında hayvan vergi tarifeleri kesin şeklini aldı.[150] Mahallinde hak sahiplerine dağıtılmıyan zekât hayvanları merkeze nakledilir veya devlete ait otlaklarda vazifelilerce korunur ve buralardan gerekli tahsisler yapılırdı.[151]
Harpte ele geçen ganimetlerden devlete düşen humus (1/5) gelirlerinin idaresine ise Mahmiyye b. Cezf getirildi ki daha önce onun bu görevinden bir nebze bahsetmiştik. Kaynaklar Mahmiy-ye'nin ne zaman bu göreve getirildiğim bildirmiyorlar. Ancak Serahsî, Hz. Peygamberin Benû Müstahk ganimetlerinden devlete düşen humus gelirine onu memur ettiğim yazarken; «humus gelirleri onda toplanıyordu» diye de bir kayıt koyar.[152] Biz bu ifadeden Mahmiyye'nin hicrî 5. yılda yapılan Müstalık Oğullan harbinden çok daha önce bu göreve getirildiğini anlıyoruz. Mahmiy-ye, kendisine teslim edilen "humus" gelirlerini Medine'de muhak-kakki ilgili bir hazmede muhafaza ediyor ve Enfal sûresi 41. Ayette gösterilen yerlere Hz. Peygamber'in emri üzerine sarfediyordu. Meselâ, Müslim ve Ebû Ubeyd'in naklettikleri bir hadis bu hususu doğrulamaktadır. Onların rivayet ettiklerine göre; bir defasında Resûlullah'ın iki akrabası evlenecekleri kızlara mehir (sıdak) vermek için Hz. Peygamber1 e müracaat ettiler de Resûlullah o ikisi adına humus gelirinden kızlara mehhierini vermesi için mahmiy-ye'ye emir verdi.[153]
Enfâl sûresi 41. ayete göre; Resûlullah'ın akrabaları ganimetlerden alınan humus gelirlerinden yararlanacak sınıflardan birini teşkil ederler, ilk zamanlarda Mahmiyye'nin bu çeşit gelirlerden faydalanacak olan bütün sınıfların hisselerini elinde tuttuğu ve daha sonra ise Hz. Peygamber'in akrabaları hissesine Hz. Ali (r.a.)'nin memur edildiği anlaşılıyor. Ali'nin anlattığına göre, Resûlullah'd an bu vazifeyi kendisi istedi ve o görevini Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde de sürdürdü. Bir süre sonra Hz. Ali, Hz.Pey-gamber'in akrabalarının artık ihtiyaçları kalmadığı gerekçesiyle halife Ömer'in gönderdiği malı geri çevirdi ve bundan sonra da bu fasıldan kendilerine bir şey verilmedi.[154] Ebu Davud, Hz. Ali'nin geri çevirdiği bu payları halife Ömer'in devlet hazinesine koyduğunu kaydeder.[155] Serahsî'nin ifadesine göre, Hz.Ali bu haklarını, ihtiyaç sebebiyle aldıkları kanaatmdayken Abdullah b. Abbas, bunun doğrudan bir hak olduğunu savunuyordu. Hanefilere göre de; Resûlullahm akrabalarının, adı geçen gelirlerdeki hisseleri onun vefatiyle sona ermiştir. Şafnler ise bu hakkın devam ettiği kanaatındadırlar.[156] Bu görüşler bir yana, biz II. Ömer zamanında, ganimetlerdeki bu hissenin yeniden Resûlullah'ın akrabalarına dağıtıldığını görüyoruz ki bunu ilgili bahsinde genişçe ele alacağız. H.Ali bahsi geçen vazifesine ilâve olarak, Makrizî'nin bildirdiğine göre bir defasında da Yemen'e gönderildi ve bu bölgedeki humus gelirlerine memur edildi.[157] Şu kadar varki Yemen harple ele geçirilmediğine göre bu humus gelirlerinin ganimet humusu olmayıp maden vergisi olması gerekir. Nitekim Ebu Ubeyd (154-224 H) Hz. Ali'nin Yemen'den zekât olarak tahsil edip gönderdiği külçe halindeki altun madenini Hz. Peygamberin "müellefetü'l-Kulub"a dağıttığını yazar[158] ki bu bizim iddiamızı doğrular. Öte yandan M. Hamidullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye adlı kitabında Hz. Ali'nin Yemen tarafındaki Necrân bölgesinin sadaka ve cizye gelirlerine gönderildiğini kaydeder.[159] Hz. Ali bu bölgede toplanan gelirleri Medine'ye getirmek üzere vazifelendirilmiş olmalıdır.
Hz. Peygamber her harp için o harpte ele geçen ganimetlerle ilgilenecek ve onları hukukuna uygun olarak dağıtacak bir memur tayin etmiştir. Böylece malî teşkilatlanma muharebe sahalarına kadar götürülmüş ve ele geçen yerlerde ilk kendini gösteren bir teşkilat olmuştur. îlk harp olan Bedir ganimetlerine Amr b. Abdi'1-berr tayin edilirken,[160] Hayber ganimetlerine Ferve b. Ömer memur edilmiştir.[161] Huneyn muharebesinde ele geçen ganimetlerin taksimine ise Mes'ud b.Amr memur edilmiştir.[162] Bununla beraber taksim işleriyle bizzat Resûlullah da ilgilenmiştir.
Her ele geçen yerin mahsul vergileriyle ilgilenmek üzere bir kısım memurların tayin edildiği de anlaşılıyor. Meselâ, Hz. Peygamber, ilk ele geçen ve Allah'ın tamamiyle kendi emrine bıraktığı Nadir Kabilesi arazi gelirlerine Ebu Râfi'ı getirmiştir.[163] Bu arada Resûlullah, tamamiyle şahsî gelirlerinin tahsil ve bakımı ile ilgili "emin" yahut "vekil" denilen görevliler de tayin etmiştir. Meselâ, o, Hayber'deki gelirlerine Mervân isminde birini yatin etmiş ve ondan; «Hayber'deki vekilim» diye bahsetmiştir. Câbir b. Abdillah, Haybere giderken Resûlullah'a uğramış ve Resûlullah da ona; oraya gittiğinde adı geçen vekilinden 15 vask Oyaklaşık 3 ton) hurma almasını söylemiştir. Fakat Mervân ona 30 vask hurma teslim etmiş ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ondan başka hurması bulunmadığını bildirmiştir.[164] Müslim, Hz. Peygamberin Hay-ber'de hurmalıklarına bakan bir kahyası (sâhıb'u nahlihi) bulunduğunu rivayet eder.[165] ki muhtemelen bu kahya yukarda adı geçen Mervan'dır.
Resûlullah bir kısım bölgelere doğrudan merkezden vergi tahakkuk ve tahsil memurları gönderdiği halde bazı bölgelerde ise bu işleri mahallî idarecilere bırakmış ve merkezden, bu toplanan vergileri kabz ve Medine'ye getirecek memurlar yollamıştır. Bazan da bölgenin özelliğine göre bir kısım vergi çeşitleri meselâ zekâtın tahakkuk ve tahsili için merkezden memur gönderildiği-halde aynı bölgenin cizye vergisini toplama işi mahallî idarecilere bırakılmıştır. Meselâ Bahreyn zekât gelirleri merkez memurlarına toplattınldığı halde buranın cizyesi mahallî valî tarafından toplattırılmıştır.[166] Öte yandan Cüzam ve Kudaa kabileleri zekat ve humus (maden vergisi olmalıdır) vergilerini kendileri tahsil etmişler ve bunlar Resûlullah'm gönderdiği Ubeyy ve Anbese adlı iki memur tarafından teslim alınarak Medine'ye getirilmişler-dir.[167]
Vergi tahmininin bütçe açısından büyük önemi vardır. Buna hem mükellefin ve hem de devletin ihtiyacı bulunmaktadır. Mahsulün tahminini yapmadan vergiyi tahakkuk ettirmek âdil bir iş olmaz. Öte yandan Devlet tahsil edeceği vergilerin miktarını önceden bilirse harcamalarını da ona göre yapar. Aksi halde gelirle gider arasında daima bir dengesizlik olacaktır. Bilhassa ziraî kesimde vergi tahakkuku için mahsul tahminine çok ihtiyaç vardır.
Biz Resûlullah'm, idaresi altına giren bölgelere, bir takım tahmin memurları (:hâris ve harrâs) göndererek ziraat yapılan arazilerdeki ve bahçelerdeki mahsullerin miktar ve verim nisbet-lerini tahmin ettirme yoluna gittiğine şahit oluyoruz. Hatta onun bu hususta ashabım eğittiğini bile görmekteyiz. Meselâ, Buharı ve Ebû Ubeydin naklettiklerine göre; Hz. Peygamber Tebuk seferine giderken Vâdi'1-Kurâ1 da bir bahçeye uğramış ve bu yerin meyve mahsulünü 10 vask (yaklaşık 2,5 ton) olarak tahmin etmiş ve arkadaşlarına da tahmin ettirmiştir. Sonra bahçenin sahibesi olan kadından mahsul miktarını tesbit etmesini istemiştir. Seferden dönüşte aynı yeı~e gelinerek kadından ölçtüğü miktar sorulmuş ve Resûlullah'm tahmini tamamiyle doğru çıkmıştır.[168]
Ibn Mace (207-275 H) ve îman Şafii, eserlerine şöyle bir hadis almışlardır:
«Muhakkak ki (Resûlullah), insanlara onların üzümlerini ve meyvelerini tahmin memurları gönderiyordu»[169]
Nitekim pek çok kaynakta, onun, çeşitli bölgelerde istihdam ettiği tahmin ve yazım memurlarından bahisler vardır. Ensar'dan Ferve b.Amr ile [170]Cebbar b. Sahr, Medinelilerin tahmin memur lan (haris) idiler. Kaynaklar, Cebbar'm hem vergi tahmin memu ru ve hem de mühasib olduğunu yazarlar.[171] O, hem tahmin ettiği miktarların ve hem de aynı yerden tahsil edilen gelirlerin hesabı nı tutmuş olmalıdır. Tanınmış bir tahmin uzmanı olan Abdullah b. Revaha'nın Mu'te harbinde şehid düşmesi üzerine Cebbar onun yerine Hayber'e memur edilmiştir. Halife Hz. Ömer kendi devrin de, Yahudileri Hayber'den çıkarmak için oraya gittiğinde bölge tahmin memuru olan Cebbar ile Yezid b. Sabit'i de beraberinde götürmüştür.[172] Böylece Yahudilerin arazi ve mahsul üzerindeki hakları uzmanlarca tesbit edilip kendilerine ödenmiş ve araziler asıl sahiplerine iade edilmişti.
Haybeıiiler muharebeyi kaybedince arazileri de ganimet hükümlerine göre müslümanlar arasında taksim edilmişti. Tabia-tiyle bu arazilerin bir kısmı da doğrudan devlete kalırken gene bir kısmı Resûlullah'm şahsına düşmüş bulunuyordu. Ancak yapılan antlaşma gereği Yahudiler burada bir kiracı gibi yancı olarak kaldılar ve tüm topraklan, eskiden olduğu şekilde işlemeğe devam ettiler. Hz. Peygamber (s.a.v.) gerek devletin ve gerek müslümanla-nn ve yahudilerin, mahsul üzerindeki haklarının tesbiti için buraya tahmin memuru olarak Abdullah b. Revaha'yı gönderdi de onun doğru tahminlerine hayran kaldılar.[173]
Mekke bölgesinde ise Resul ullah, fethi müteakip buraya vali olarak tayin ettiği Attab b. Esid'e:
«Hurma mahsulünün takdir ve tahmin edilerek zekatı alındığı gibi, üzümden de bu şekilde zekat almasını emretti»[174]
O zamanlar Medine bölgesinde daha ziyade hurma bahçeleri bulunmasına karşılık Mekke vilayetinin Taif kesiminde üzüm bağları meşhurdu. B ubakımdan Belazurî (ö. 279 H), vali Attab'a verilen emrin, Sakiflilerin üzümü hakkında olduğunu kayde-der.[175]
Bazı bölgelere ise tahmin ve takdir memurları gönderilmeyip sadece müstahsilin beyaniyle yetinildi. islâm hükümeti Bahreyn halkı ile meyve mahsullerim onlarla bölüşmeleri hususunda bir antlaşma yapmıştı. Burada yaşıyan Abdül-kays'lar, vergi memurlarının gelmelerim beklemeden mahsullerini harcıyabilmek için Hz. Peygamberden müsaade aldılar. M. Hamidullah onlarla yapılan antlaşma hakkında açıklamada bulunurken şöyle diyor: «Bu kabile, ziraî vergiler ödeme mükellefiyeti altına sokulmuşlardı. Fakat onlar vergi tahsildarlarının gelmelerini beklemeksizin, belli mevsimi gelince, ziraî mahsullerini ihraç imkanlarından mahrum edilmemiş oluyorlardı. Bu durumda Resûlulah, vergiye tâbi mahsullerin miktarını tesbit hususunda bu kabilenin namuskâr-lığma itimad ediyordu.»[176] Hz.Peygamber Umman (Oman)'da yaşıyan Sümâle ve Huddan kabüeleriyle de aynı şekilde bir antlaşma yapmış bulunmaktadır. Onlara itimad edilmesi bir yana Medine'ye nisbeten uzak bu bölge insanlarına, uygun fiat bulur bulmaz mahsullerini satma müsaadesinin verilmesi iktisadî açıdan önem taşır.
Gelir tahmin ve takdir memurları (:hurras) bu tahminlerini yazıyla tesbit etmiş olmalıdırlar ki daha sonra gidecek olan Tahsildarlar, mükelleflerden ona göre vergi tahsil etmiş olsunlar. Diğer yandan her mükellefin Ödiyeceği vergi miktarını akılda tutmak da mümkün değildir. Bu yazılı tahmin belgelerinin ilgili vilayet veya hükümet merkezine sunulmuş olması da gerekir. Nitekim biz Hz. Peygamberin çeşitli yazım memurları arasında, Hu-zeyfe b. el-Yeman'm, gelir tahminleri yazım memurluğu yaptığına şahit olmaktayız. [177]Abdullah b. Revaha'nın da Hayber'de hurma mahsulünü 20.000 vask olarak tahmin ettiğini bilebilmekteyiz.[178] Yazılı tesbit olmadan bunların bize kadar ulaşması pek mümkün olmaz. Bunlarla beraber yukarda adından söz ettiğimiz Cebbarın gelir tahmin memurluğunun yanı sıra muhasebe memurluğu da yapması iddiamızı da güçlendirmektedir. Böylece Hz. Peygamber, ziraî mahsullerden tahsil edilebilecek toplam gelir miktarım yaklaşık olarak bilebilmekteydi ki bunun bütçe açısından önemi büyüktür. Burada mevzu sadece teşkilat yönüyle ele alındı. Bütçe Kaideleri bölümünde ise mesele hakukî açıdan yeniden ele alınacaktır. [179]
Hz. Peygamber, devlete ait iş ve muamelelerde çoğunlukla yazıyı ve yazıcıları kullandı ve yazılı tesbitlereçok önem verdi. Bütün Kur'an-ı Kerim ayetlerim yazdırdı, Devletin kurucu anayasasını yazılı olarak düzenledi, ilk nüfus sayımını yazılı yaptırdı ve bütün antlaşmaları hususî katipleri vasıtasiyle daima yazılı belgelere dayandırdı. Böylece o, yarımadada o zamana kadar hiç âdet olmıyan yeni bir çığır başlatmış oldu. Yazı artık devlet hayatına girmiş oluyordu. Bu cümleden olarak her şeyi olduğu gibi, Resûlullah, devlet gelirlerim de yazıyla tesbit etmekte gecikmedi. Gelirlerin; tahmini, takdiri ve tahsilatın yazıyla tesbiti, devlete, tasarruflarında dengeli hareket etme imkanlarını bahşetmiş olmaktadır ki bunun da bütçe açısından önemi çok büyüktür. Bugün Resûlullah'ın çeşitli sahalarda olduğu gibi malî sahada da istihdam ettiği kâtiplerinin isimlerini bilebilmekteyiz ki mevzuumuz açısından önemli olan da bu kâtiplerdir.
Ubey b. KaİD ile Zeyd b. Sabit çeşitli yazım işlerinde ve bu arada işletme (iktâ) ye verilen araziler için senet tanziminde görev alırlarken,[180] Muğire b. Şu'be ve Husayn b. Numeyr, çeşitli muamelâtı ve borçlanmaları yazıyordu.[181] Kanatmaca onlar kişiler arasındaki borçlanmalara senet tanzim ediyorlardı. Müslümanlardan tahsil edilen gelirlerin yazımına Zübeyr b. Avvam ile Cuheym b. Salt memur edilmişlerdi. Gerek Makrizî ve gerekse Ali b. Muhammed, b. işde esasen Zübeyr'in görevlendirildiğini onun olmadığı veya bir mazareti bulunduğu zaman ise bu göreve Cuheym ile Huzeyfe b.el-Yeman'ın devam ettiklerini yazıyorlar.[182] Daha önce gördüğümüz gibi Huzeyfe'nin esas vazifesi gelir tahminlerini yazmaktır. Bütün bu görevlileri el-Kudaî'den nakleden Kalkaşandî (1355-1413 M) «Eğer bunlar doğruysa malî divanlar, Resülullah'm zamanında kurulmuş olmaktadır, ancak ne varki meşhur olmamışlardır.» diyor.[183]
Daha önce ganimetlerin taksimine ve Devletle belli hak sahiplerine düşen payların muhafaza ve idaresine memur edilen kimseleri gördük. Kaynaklar onlardan ayrı olarak bu çeşit gelirleri yazan vazifelilerden de bahsediyorlar ki bugün Resülullah'm harplerde ele geçirdiği ganimetlerin miktar ve çeşitlerini bilmemiz bunlar sayesinde mümkün olmaktadır. Meselâ; Mu'aykıb b. Ebî Fâtıma[184] ile Ensar'dan Ka'b b. Amr, bu sahada istihdam edilmişlerdir.[185]
Ganimet gelirlerinin yazılmasından ayrı olarak biz askerlerin de yazıldıklarım görüyoruz.[186] Hz. Peygamber bir harp vukuunda, daima ordusunu bir meydana toplayıp onları isim isim yazdırarak ordu mevcudunu kayıtlı bir hale getirmiştir. Böylece harpte ele geçirilecek ganimetlere hak kazanacaklar tesbit edilmiş olmaktaydı. Bu bakımdan bu kayıtlarda, malî teşkilatla ilgili bir vasıf da görmek mümkündür.[187] Görüldüğü gibi Hz. Peygamberin çeşitli vergileri ve ganimetleri harbe çıkmadan Önce hazırladığı listelere göre dağıtması daha sonra ortaya çıktığı söylenen malî dairelerin ve askerî divanların esasım teşkil etmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde temelleri atılan malî müesseseler ondan sonra daha geniş bir teşkilata kavuşturulmuş va malî daire (:Divan) ler, ilgilendikleri vergi çeşidine yahutta gördükleri işlere göre bazı isimler almışlardır.
Hz. Peygamber'd en beri vali maaşları daima merkez tarafından tayin edilmiş ve onların vilayet yahut eyalet gelirlerinden istedikleri kadar maaş almalarına müsaade edilmemiştir. Mesela biz ) Resûlullah'm, Mekke valisi Attab b. Esîd'e tayin ettiği maaş miktarını biliyoruz.[188]
Münzirî (581-656 H) zekât işlerinde çalıştırılan memurlar arasında arifleri de sayarken[189] Şevkanî de onların, kabile nakib-leri gibi, vergi işlerinde çalıştırılan amiller sınıfına dahil olduklarını kaydeder.[190] Kalkaşandî ise vergi tahsil işlerine ilk defa Zi-yad'm arifler tayin ettiğini yazıyor ki[191] Ziyad, Hz. Ali ve Muaviye zamanlarında önemli mevkilerde bulunmuş ve şark illeri valiliği yapmıştır. Arifler, çeşitli gelirlerden yararlanacak kimseleri tesbit edip ilgililere haber veren görevliler olarak da gösterilir ki[192] Hz.Ali'nin, tahsil ettiği cizye gelirlerinden dağıtmaları için ariflere altun ve gümüş vermesi bu görüşü kuvvetlendirmektedir.[193]
Vergi işlerinde çalıştırılan memurlar olarak Kur'an'da adı ge çen sadece bu sınıftır.[194] Zekât ayetinde geçmesine rağmen haraç ve cizye gibi diğer vergiler sahasında çalışanlara da bu ad veril mistir. "Âmir' tüm maliye ve hazine işlerinde çalışanların gene adı olmuştur. Münzirî, hadislerde geçen zekât memurlarının adlarını, içlerinde geçtiği hadislerle beraber şöyle sıralar: «âmil, sâ'î, arîf, hâzin, emin, câbî, kâtib, âşir».[195] Biz onun kitabında yer alan hadislerden memurlara verilen bu adların, Resûlullah devrinde ortaya çıktığım anlıyoruz. [196]
Resûlullah'ın pek çok hadislerinde biz bu terimin kullanıldığını görüyoruz.[197] Bunlar da âmiller gibi mükelleflerden zekat toplamakta ve gereken yerlere sarf etmektedirler. Hz. Peygamber, mükelleflerden, sa'iler'i ve musaddıklar'ı memnun etmelerini isterken; fakir ve dullara zekât dağıtan sâ'îlerin, mücâhitler gibi olduklarını, söyler.[198]
Bu terimin "sadaka" kökünden gelmesi dolayısıyle özellikle zekât sahasında çalışan memurlara bu adın verildiği anlaşılıyor. Musaddık terimi de Hz. Peygamber devrinde ortaya çıkmış ve daha sonraki devirlerde de kullanılmıştır. Şu kadar varki âmil kadar şöhret bulmamıştır.
Musaddık teriminin mecburî vergi manasına gelen "sada-ka"nın devlet eliyle toplattırılmaya başlandığı bir zamanda ortaya çıkmış olması gerekir. Biz bu terime pek çok hadislerde rastlamaktayız.[199]
Kur'an'da pek çok yerde "hazine" terimi geçer, Yusuf Peygam-ber(s.a.v.) Mısır'da, vezirlik makamına getirilirken kıraldan ayrıca Mısır hazinelerinin kendi idaresine verilmesini istemişti.[200] Şu kadar varki kırallar vergiyi halk için değil daima kendi adlarına toplamışlardır. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise bu alanda ilk defa bir yenilik yaptı ve «halktan vergiyi gene halk için toplama» esasını getirdi ve hatta vergileri kendisine, aile ve akrabalarına haram edecek kadar ileri gitti. İşte bu sebepledir ki Resûlullah kendisini, toplanan gelirlerin sahibi değil sadece onları halk için koruyan ve gerekli yerlerine sarfeden bir haznedar olarak ilân etti. Buharî onun bu maksat ile şöyle dediğini kaydeder:
Ben ancak bir kâsim (taksim edici) ve bir hâzin (hazne-darjim, veren ise Allah'dır»[201]
Müslim'in rivayetinde ise Resûlullah sadece; «Ben ancak bir haznedarım» demektedir.[202] Devlet gelirleri üzerinde herhangi bir hakkı bulunmayıp onları dilediği şekilde de harcıyamıyacağı-nı, ancak Allah'ın kanunlarına uygun sarfta bulunabileceğini ifade ederken Resûlullah, Ebu Davud'un naklettiği hadislerinde şöyle diyorlar:
«Ben size ne bir şey veririm ve ne de sizi bir şeyden mahrum bırakırım. Ben ancak bir haznedarım, sadece emredildiğim yerlere harcarım.»[203]
Bölüştüren, dağıtıp sarfeden manasına gelen bu terim de hâzim gibi ilk defa Resûlullah tarafından; devlet gelirleri karşısındaki durumunu ifade etmek için kullanıldı. Yukardaki Buharî hadisinde her iki terimin de yan yana kullanıldığı görülüyor. Bazı hadislerinde ise Resûlullah sadece "kâsim" olduğunu söyler. Ahmed b. Hanbel'in kitabındaki sözlerinde o; Ben ancak bir "kasim'ım der.[204] Bagavî (436-510 veya 516 H) ise yukarda Ebu Davud'un yazdığı hadisi "hâzin" yerine "kâsim" terimiyle kaydediyor.[205] Biz bizzat Hz. Peygamber'in çeşitli gelirleri hak sahiplerine dağıttığını ve bu maksatla da memurlar tayin ettiğini görmekteyiz.
Tahsil edilen gelirleri kayda geçen memura bu ad verilir ki daha önce Hz. Peygamberin tahsilatı yazım memurlarını gördük. [206]
Vergi memurlarının tahsil ettikleri vergileri onlardan teslim alan veyahutta ganimetleri mahallinde teslim alıp yazan memurlara bu ad verilir. Hz. Peygamber, fetih yılında Yemen'e gönderdiği Mu'az'a amillerin topladıkları vergileri, kabzetme vazifesini de vermiştir.[207] Buna göre gelirler onun elinde toplanıyordu. Bazı bölgelere de merkezden kabz memurları gönderiliyor ve bunlar orada toplanan gelirleri teslim alıp Medine'ye getiriyorlardı.[208]
Vergi tahmin memuru manasına gelen ve "harras" da denilen bu terim de Resûlullah devrinde ortaya çıkmıştır ki biz malî teşkilâtlanma bahsinde onun çeşitli bölgelere gönderdiği tahmin memurlarına temas etmiştik. [209]
Ölçülerek mahsulden alınacak öşür miktarını tesbit edene "keyyâl" denilir.[210] Vezzân ve nakkâd ise madenlerin ve madenî paraların tartı ve sayım işiyle uğraşırlar. Vezzân teriminin Resûlullah (s.a,v.) zamanında kullanılmış olması gerekir. Çünki o, Huneyn vadisinde Bilâl Habeşî ve diğer tartıcılara "müellefe-tül-kulûb" için belli miktarlarda gümüş tarttırmıştı.[211]
Gerek hâsib (muhasebeci) ve gerekse emin terimlerinin her ikisi de Resûlullah devrinde kullanılmışlardır. Biz daha önce Me-dinelilerin vergi tahmin ve muhasebe memurları olan Cebbarı ve gene Resûlullah'm Hayber'deki emin (vekil)i olan Mervan'ı tanımıştık. Bunlardan başka bir kısmı Resûlullah devrinde ve bir kısmı daha sonraki zamanlarda ortaya çıkmış çeşitli memuriyetler daha vardır. Bunlar; vergi olarak tahsil edilen hayvanlara bakan "râ'î: çobanlar, bir yere konulan gelirleri bekliyen "haris" yahut "hâfızu'l-mal'ler,[212] vergi mükelleflerim ve gelirlerden yararlanacakları belli bir yere çağıran "hâşir'ler,[213] arazi ölçüm memurları olan "mâsih" ve "kassâb"[214] ve diğerleridir,[215] Böylece gerekli memuriyetlerle maliye teşkilatı tekemmül etmiş olmaktadır. [216]
Ülkenin; merkez eyalet ve vilayet olarak idarî taksimata ayrılması Beytülmalın de buna göre teşkilatlanmasına yol açmıştır. Resûlullah devrinde Medine'de gelir çeşitlerine göre muhtelif hazineler ortaya çıkmıştı. Bunlarda görevli memurlara daha önce temas edilmişti. O zamanlar bunların birleştirildiğine ve hepsinin üstünde bir selâhiyete sahip birisinin tayin edildiğine dair hiçbir malumatımız yoktur. Resûlullah'm geniş selahiyetlerle Yemen'e gönderdiği Muaz'ın, gelirlerin onda toplanması sebebiyle, bu eyaletin Beytülmal'ine de memur edildiğini söylememize herhangi bir mani yoktur. [217]
Müslümanlardan tahsil edilen ve "zekât" ismi altında toplanan gelirlerle, gayr-i müslimlerden alınıp "harâc" yahut genel adıyla «fey'» denilen gelirlerin hem aynî ve hem de nakdî toplanması devlet hazinesinin kendi içinde bir kısım bölümlere ayrılmasına yol açmıştır. Hukukunun ve cinsinin değişik olması her gelir çeşidinin ayn hazine ve depolarda toplanmasını gerekli kılmıştır. Hz. Peygamberin, ayrı gelir çeşitlerine değişik memurlar tayin etmesi de hükümlerinin değişik olmasından ileri gelmiştir. Resûlullah devrinde, bildiğimiz bazı hazinelerin; «sadaka odası: gurfetü's-sadaka»[218] ve «sadaka hazînesi»[219] isimlerini almaları bize zekat gelirlerinin diğer gelirlerden ayn bir yere konulduğunu gösterir. Mekke valisi Attab'ın maaşını da Hz. Peygamber'in fey' gelirlerinden ödemesi,[220] onun bu gelirleri zekât gelirleriyle karış-tırmayıp ayrı bir yere koyduğunun delilidir. [221]
Hazine (ıbeytülmâl) bir mekan olmayıp bir makam olduğundan vergi olarak tahsil edilen hayvanlar, hazine için ayrı bir bölüm meydana getirirler. Hazineye ait hayvanların hangi gelir çeşidine dahil olduklarının anlaşılması ve ayrıca diğer hayvanlarla karışmaması için Resûlullah devrinden itibaren belli işaretlerle damgalandığını görmekteyiz. Buharı Hz. Peygamber'in "miy-sem" denilen bir aletle zekât develerini işaretlediğini kaydetmektedir.[222] Buharı1 deki hadisten Enes b. Mâlik ve Abdullah b. Ebu Talha'nın bu işte görevli olup ona yardım ettikleri de anlaşılıyor. Temim kabilesinden Ukrâş isminde birinin Resûlullah'a zekât develeri getirdiğinde Hz. Peygamber'in onları miysemle damgalanmasını emretmesi de bunu doğrulamaktadır.[223]
Tahsilatın hem nakdî ve hem de aynî olarak yapılması pek çok hazine ve ambarların yapımını gerekli kılmıştır. Beytülmal'in ortaya çıkışını incelerken Hz. Peygamber zamanında hurma yığılı yerlerin bulunduğunu görmüştük.[224]
Pek çok kaynak, memleketin bütün halkına maaş ödenmesi için kurulan "dîvan" müessesesinin ilk olarak halife Ömer tarafından ihdas edildiğini yazıyor ise de, kuruluş tarihini halife Ebu Bekir (11-13 H/632-634 M) devrine kadar götürenler ve hatta Resûlullah'ın tatbikatına dayandıranlar da vardır. Bazı rivayetlere dayanan Muhammed Hamidullah; "Divan diye adlandırılan bu müessesenin ortaya çıkışı ta Hz. Peygamber'in zamanıdır» diyor.[225]
islâm'da gelirlerin halk için toplanması bir esas olduğundan, devlet tarafından, umumun faydasına harcanacak yerleri bulun-mıyan fazla gelirlerin halka bölüştürülmesinden başka çare kalmaz. Bizans ve İran'daki divanların askerî maaş dağıtmalarına karşılık îslâmî kesimde ortaya çıkan divanlar, bu tür maaşları ödemekle beraber aynı zamanda fakir-zengin ayırımı yapmadan, halka gelir bölüştüren daireler olmuşlardır. Bilhassa muhtaç halk tabakalarının bulunduğu zamanlarda, tahsil edilen gelirlerin bir kısmım onlara bölüştürmek, vergilerin halk için toplanmasının tabiî bir gereğidir. Bu sebeple Hz. Peygamber'in başka türlü hareket etmesi düşünülemez.
Pek çok eserdeki ifadelere bakılacak olursa gelir bölüştüren divanın ilk temelinin Hz. Peygamber tarafından atıldığı ve Hz. Ömer'in bunu esas alarak Iran ve Bizans örneklerinden de yararlanıp bu müesseseyi teşkilatlandırdığı gerçeği açıkça ortaya çıkar. Buharî'den öğrendiğimize göre Resûlullah, Medine'ye hicret ettikten kısa bir süre sonra yazılı olarak müslümanların sayısını tesbit ettirdi. Ve gene biz Buharı'den, onun her harbe çıkışta askerlerin bir listesini yaptığım öğrenmekteyiz.[226] Nüveyrî (1279-1332 M) bazılarının bu nüfus sayımına dayanarak "divan"ın ilk defa Resûlullah zamanında kurulduğunu, söylediklerini yazarken[227] Makrizî bu hususta şu bilgiyi veriyor:
«Resûlullah, müslümanların yazılmasını emretti. Onun zamanında müslümanlar yazıyla tesbit edildiler ve o, fey gelirlerini onlara bölüştürüyordu. Müslümanlar onun devrinde zaman zaman yazıyla tesbit edildiler. Bir askerî birlik yahut bir keşif ko-lundakiler yazıldılar. Herhangi bir süre tayin edilmeden, zaman zaman atıyye (karşılıksız maaş) verilmesi de onun devrinde olmuştur. Bu hususta halife Ebu Bekir de ona uymuştur. O, kendi halifeliği sırasında halka maaşlar verdi. Ömer ise divanı kur-du.»[228]
Makrizî'nin bu anlattıklarından biz, Hz. Ömer'in Resûlullah tarafından temeli atılan divan müessesesini teşkilatlandırıp geliştirdiği, hükmüne varmaktayız. Nitekim îbn Zenceveyh (o. 247 veya 251 H(1861 M); Hz. Peygamberin, Bedir harbine katılanlardan her istiyene ata' (maaş) bağladığım ve Hz. Ömer'in de onlara ve tüm muhacirlere maaş tayin ettiğini yazıyor.[229] Ayrıca biz Müslim'deki bir hadisten; Resülulah'm zaman zaman Hz. Ömer'e atıyye verdiğini, Ömer'in de ondan, bunu daha fakir birisine vermesini istediğini, öğreniyoruz.[230] Öte yandan Resûlullah'm kendisine gelen «feyJ» gelirlerini bölüştürürken; evli olana iki, bekara da bir hisse vermesi, iddiamızı tamamiyle kuvvetlendirmektedir.[231]
Tarihçi Ibn Tıktakî; Resûlullah'm ve Ebû Bekir'in, müslü-manları daimi bir maaşa bağlamadıklarını ancak müslümanların ganimetlerden hisselerine düşen paylan aldıklannı ve bu arada Medine'ye mal geldiğinde Hz. Peygamberin onlan, kendi görüşüne göre halka dağıttığını, Ebû Bekir'in de aynı tarzda hareket ettiğini, Ömer devrinde ise çok fazlalaşan gelirlerin halka dağıtılması
gayesiyle divanların kurulduğunu, anlatır.[232] Resûlullah ve Ebû Bekir devirlerinde herkese ve aynı zamanda daimî maaşların bağlanmasına yeterli olmıyan gelirler, Ömer devrinde yeter miktara ulaşınca tüm halk kütüklere kaydedilip daimî maaşa geçirilmişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bakıma muhtaç kimselerin ve bakıcısı olmıyan çocukların bakım masraflarının devlete ait olduğunu bildirirken şöyle dediler:
«Kimgeride bakıma muhtaç kimseler bırakırsa, onların bakımı bize, geride mal bırakanın malı da mirasçılarına düşer.»[233]
Hz. Peygamber devrinde ortaya çıkan bu daireye "dîvanul-ceyş" adı da verilmektedir. Bütün halka maaş dağıtan divana ise "divânu'1-ata"' veya Ömer Ferrûh'un kaydettiği gibi "dîvanu'n-nâs ve u'tıyatihim" adı verilmektedir. Adı geçen müellif de bu divanı, divanu'l-cund'dan tamamen ayrı olarak düşünmektedir. [234]Resûlullah devrinde "divânu'1-inşâ"' müstesna ilk ortaya çıkan daire "divânu'1-cund" dur.[235] Hz. Peygamberin, sefere katılan askerlere ne miktar erzak gideceğim tesbit etmek ve ganimetlere hak kazanacakları belirlemek için onların isimlerini harbe çıkmadan önce yazdırması[236] bu divânın çekirdeğini oluşturur. Kanaa-tımca "divânul-ata^mn da ilk çekirdeği budur. Daha sonra divânul-atâ'nın ayrı istikamette genişliyerek müstakil hale geldiği veya "divânul-cund'u da bir şube gibi içinde barındırdığı anlaşılıyor. Halka maaş dağıtan divânların ortaya çıkışı bahsinde ele aldığımız bir kısım kaynakların ifadelerine bakılacak olursa her ikisinin de daha Resûlullah devrindeyken ayrı istikametlerde geliştikleri hükmü ortaya çıkar. [237]
Biz mal: teşkilatlanma bahsinde Hz. Peygamberin, muhtelif gelir çeşitlerine ayrı memurlar tayin ettiğini ve halife Ömer'in de çeşitli illere haraç müdürleri gönderdiğini görmüştük.
Resûlullah devrinde haraç gelirlerinin sonraki zamanlara nisbetle önemli bir yekûn teşkil etmediği ve bu çeşit gelirin halife Ömer zamanında devlet gelirlerinin en büyük bir kısmını oluşturduğu bir gerçektir.[238]
Zekatın tahsil ve gerekli yerlere sarfı için Resûlullah (s.a.v.) devrinden beri daima bir teşkilat mevcuttu ve bu işler Beytülma-lin esas görevleri arasında bulunuyordu. Beytülmal'e bağlı haraç dairesi kendi vazifesine uygun bir teşkilata sahip kılındığı gibi zekât dairesinin de Hz. Peygamberi müteakip bir zamanda yeniden teşkilatlandırıldığı anlaşılıyor. Aslında Resûlullah devrinden beri var olan bu teşkilatın yeni dezünlenmiş şekline "divân" denilmektedir. Ömer Ferruh; «Resûlullah devrinden beri zekâtın yazımı yapılmaktadır, ancak onun için bir divân yoktu» derken bu hususu dile getiriyorlar.[239]
Hz. Peygamber (s.a.v.) devlinden itibaren devlet gelirlerinin her çeşit keyfî tasarruftan uzak ve hukukuna uygun bir biçimde harcanması gayesiyle mühürlü belgeler tanzimine önem verilmiştir.
Muhammed Hamidullah'm belirttiğine bakılırsa: «Komşu kabilelerle akdedilen muahedelerden ibaret ilk resmî vesikalarda ne imza ve ne de tarih mevcuttur: Okuma-yazma bilmiyen bedeviler için, yazılan birkaç kelime kafi geliyordu. Hükümetin kendisi için bu vesikalardan birer kopya çıkanp çıkarmadığı malumumuz değildir. Bir müddetin geçmesini müteakip vesikalarda, o vesikayı kaleme alan kimsenin adı, metnin sonunda görünmeğe başlamaktadır. Arazi bağışları, yahut diğer mühim vesikalarda bir tasdik ve şehâdet şekli ve keza Resûlullah'ın mührü görülür».[240] Nitekim biz Hz. Peygamberin Makna halkı[241] ve Zakan kabilesiyle[242] yaptığı antlaşma metinlerinde mühür kullandığını görmekteyiz. Öte yandan Makrizî ve Kettânî Resûlullah'm çeşitli memleketlere gönderdiği mektupları, vali ve defterdarlar Camilin) a ve ordu komutanlarına gönderdiği cevabî yazıları mü-hürlediğini kaydediyorlar.[243] Onun vergi işleriyle meşgul olan âmillere gönderdiği cevabî yazılarım mühürlemesi bizim için önem taşır. Mevzuumuz açısından daha Önemlisi ise hazineden yapılacak harcamalann mühürlü belgelere dayandırılmasıdır. Biz bu hususta Hz. Peygamber devrinde bir hâdiseye şahit olmaktayız. Ebû Davud'un naklettiğine göre:
«Uyeyne b. Hısn ile Akra' b. Habis isimlerinde iki kişi Hz. Peygamber e gelip ondan yardım istediler. Resûlullah, istedikleri şeyin onlara yazılması için Mu'aviye'ye emir verdi. Akra' kendisine verilen yazılı belgeyi katlayıp sarığına iliştirdi ve gitti. Uyeyne ise Hz. Peygambere gelip; Ey Allah'ın Resulü! Kavmime, içinde ne olduğunu bilmediğim bir belgeyi götürmemi uygun görüyormusu-nuz? dedi. Bunun üzerine Resûlullah; kim yanında kendisine yetecek şey olduğu halde gene de istekte bulunursa, muhakkakki o ateş azabını artırmak istiyor, dedi»[244]
Bu iki kişinin kendi bölgelerindeki memurlardan veya validen kararlaştırılan miktarda zekât alabilmeleri için onlara birer yazılı belgenin verildiği anlaşılıyor. Ancak Ebu Dâvud bu yazılı çeklerin mühürlenmesinden bahsetmez. Aynı hâdiseye temas edilen Muhammed Hamidullah'm el-Vesâiku's-Siyâsiyye adlı eserinde ise; Muaviye tarafından kaleme alman bu çeklerin Resûlullah tarafından da mühürlendiği kaydedilmektedir.[245] Böylece nâdir de olsa o devirde hazine adına yapılan tasarruflarda mühürlü belgelere yer verildiği görülmektedir.
Resûlullah, bazı kimseleri, kaleme aldırdığı yazıları mühürleme işinde istihdam etti: Muaykıb b.Ebi Fâtıma, Hanzala b. el-Rabî' [246]ve Haris b. Avf[247] onun tarafından zaman zaman bu işde görevlendirildiler. Böylece "divânu'l-hâtem"in ilk temeli Hz. Peygamber tarafından atılmış oldu.
Hz. Peygamber zamanında, işletmeye verilen arazi (:iktâ)ler için, işletmecilere bir belge tanzim edilip verildiği gibi, ondan sonra da aynı şekil belgelerin verilmesine devam edildi.
Resmî evraka tarih koyma işine gelince Kettanî'nin bildirdiğine göre, Kalkaşandî ve Suyûtî gibi bir kısım müellifler bunun Resûlullah zamanında başladığım ve onun hicreti tarih olarak kullandığım yazarlar. Meselâ Resûlullah Necrân hıristiyanlarıy-la yaptığı antlaşmaya «hicretin 5. senesi» şeklinde bir tarih koymuştur. Kur'an Tevbe sûresi 108. âyette hicret sırasında yapılan Kubâ mescidinden bahsederken «ilk gün» ifadesini kullanmıştır ve buna göre hicret tarih başlangıcı olmuştur.[248]
Hz. Peygamber, devrinde arşiv dairesi yoktu. Ebu Davud'un kaydettiğine göre o, hayatının son günlerinde valilere zekât hususunda bir yazı yazdığı zaman bunu kılıcının kınına koymuştu.[249] Resûlullah H. 1. yılda meydana getirilen ve iki nüsha hâlinde yazılan kurucu anayasa metnini de kılıcının kınına iliştirmiş bulunuyordu. Buna temas eden Muhammed Hamidullah; «bazı delil ve işaretlere bakacak olursak, mühim vesikaların kopyaları Resûlullah'm evinde bulunuyor ve o bunları yastığının altında muhafaza ediyordu» diyor.[250]
İslâm'da maliyede görevli memurların ilk denetimi Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından yapıldı. Buharı bu hususta; «Devlet-başkanlannm vergi memurlarım muhasebesi» anlamında bir başlık koyar ve burada, Resûlullah'm Süleym kabilesine gönderdiği Ibnu'l-Lütbiyye ismindeki zekat memurunu hesaba çektiğine dair olan hâdise yer verir.[251]
Yeni bir hukukla ortaya çıkan islâm devletinin ilk kuruluş yıllarında ondan, bütün hazine işlemlerini yazılı belgelere istinad ettirmesini beklemek doğru olmaz. Bununla beraber Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sahada önemli adımlar atmış ve bir hukuk devleti maliyesi için gereken hemen her şeyin misalini göstermiştir. [252]
Biz Hz. Peygamber devrinde hem bir kısım gelirlerin yazılmasına ve hem de bazan, tahsil edilen gelirlerin bekletilmeden ve hiçbir işleme tâbi tutulmadan dağıtıldığına şahit oluyoruz. Resûlullahm, tahsil ettiği gelirleri yazdırmak için merkezde çok sayıda memur istihdam ettiğim malî teşkilatlanma bölümünde ele almış idik.
Hz. Peygamber devrinde, vergilerini ödeyen mükelleflere makbuz verilmiyordu. O zamanlar için böyle bir âdet söz konusu değildi.[253]
Resûlullah devrinde merkezdeki muhtelif cins gelirlerin konulduğu hazinelere bakanlar, Hz. Peygamberin şifahî emrine göre, onun istediği yerlere bu gelirleri harcıyorlar, veya merkeze getirilen gelirler, bizzat Resûlullah tarafından Kur'an'da gösterilen yerlere sarfediliyordu ki Beytülmal'in ortaya çıkışı ve malî teşkilatlanma bahislerinde bu hususlara temas edilmişti.
Gerek Hz. Peygamber ve gerekse de halife Ebû Bekir'in bazı kimselere, işletmeleri için hazine arazisi verdiklerinde, bir de işletme senedi tanzim ettiklerini görmekteyiz.
Resûlullah'm, hicrî 4. yıl gibi erken bir zamanda Selmân el Fârisî'nin kölelikten kurtulması için ödenecek meblağla ilgili, Hz. Ali (r.a.) ye bir çek tanzim ettirdiğini görmekteyiz.[254] Hz. Peygamber, Hayber mahsulünden hanımları ve diğer bir kısım kimseler için belli miktarlarda pay ayırdığında, bunları yazılı olarak da tes-bit etti.[255] Bu kimseler, her sene elde edilen gelirden yazılı belgelerde gösterilen miktarlardaki hisselerini alıyorlardı.
Kısmen de olsa Hz. Peygamber devrinde, hazineden yazılı belgeler veya çeklerle para çekildiğini gösteren diğer bir hâdise de şudur: Resûlullah; Ebû Süfyan, Safvan b. Umeyye, Uyeyne b. Hısn ve el-Akra' b. Habis gibi bir kısım önde gelen kimselere, onları islâm'a ısındırmak için, zekât gelirlerinden hisse ayırdığında, ellerine bir de yazı (:hatt) verdi.
Uyeyne ile el-Akra'm Resûlullah'a gelip ondan yardım istediklerini, Hz. Peygamberin de onlar için Muaviye'ye yazılı ve hatta mühürlü birer belge tanzim ettirdiğini ve onların bu çeklerle kendi bölgelerine döndüklerini anlatmıştık.[256] Muhakkak ki bu iki kişi, ellerindeki yazılı belgelere göre, kendi vilayet hazinelerinden para çekeceklerdi. Merkezde haznedarlar, Resûlullah'm sözlü emriyle harcama yapıyorlardı. Herhangi bir bölgeye gönderilen zekât memurları ise topladıklarını Kur'an'da gösterilen kimselere dağıtıp artanı merkeze getiriyorlar ve Hz. Peygambere hesap veriyorlardı.[257]
Hz. Peygamber devrinde, yeterli gelir olmadığı zamanlarda halktan teberru gelirlerinin tahsil edildiği veya borç alındığı olmuştur. Meselâ, Tebuk seferinin masraflarını karşılamak için
Hz.Peygamber, varlıklı kişilerden yardım talebinde bulunmuştur.[258] Mekke'nin fethim müteakip günlerde Huneyn savaşı patlak verince de Resûlullah, Mekke zenginlerinden toplam 130.000 dirhem borç para ile 100 zırhlı gömlek ödünç aldı ve harbin bitiminde, elde edilen gelirlerden bunları hemen ödedi.[259] Bir defasında da onun, birisinden borç olarak bir sığır aldığını ve daha sonra zekât olarak gelen develerden görevli memuru Ebu Râfi'a bu borcu ödettirdiğini görmekteyiz.[260] Kendisi, aile fertleri ve yakınları zekat gelirlerinden yararlanamayacağına göre muhakkakki bu, devlet adına alınmış bir borç idi. Devlet Resûlullah'dan sonraki zamanlarda da borç para almıştır.
Buharî'nin naklettiğine göre, Resûlullah bir sefer sırasında, askerlerin bütünün şahsî yiyeceklerine el koydu ve hepsini bir yere toplıyarak oradan herkese eşit bir şekilde bölüştürdü ve fevkalâde zamanda hazarda da aynı yola başvurulabileceğini belirtti.[261] Müslim'in anlattığına göre bir defasında Medine'ye Mu-dar kabilesinden çok fakir ve perişan insanlar geldiler. Bunların acıklı durumları Hz. Peygamberi rahatsız etti ve Kur'an'm Nisa sûresi 1. ve Haşr sûresi 18. ayetlerine dayanarak onlar için halktan yardım topladı,[262] Muhakkakki bu sırada, devlet hazinesi bu yardımı yapmaya müsait değildi.
Beytülmâl gelirleri yeterli olmadığı zamanlarda Resûlullahın bazı zenginlerden, gelecek senenin vergisine mahsuben iki yıllık zekâtı birden tahsil ettiği de olmuştur. Meselâ o, amcası Abbas'tan bir keresinde böyle zekat almıştır. Merkezde, zekât tahsil memuru olarak görevlendirilmiş olan Hz. Ömer, Abbas (r.a.)dan zekat almaya gidince o, geçmiş sene iki yıllık zekatı birden verdiğini ileri sürerek ödemede bulunmamış, şikâyet üzerine Resûlullah onu tasdik etmiştir.[263]
İslâm'da gelirlerin önce, toplandığı bölgede dağıtım ve harcanması bir esastır. İhtiyaç fazlası gelirler ise en yakın bölgelere veya doğrudan merkeze nakledilirler. Merkez kendisine nakledilen fazla gelirlerden bir kısmını, geliri kendisine yetmiyen bölgelere gönderir ve böylece merkez hazinesi, bölgeler arasında bir dengeleme sağlar.
Gelirlerin en yakından başlayıp uzağa doğru harcanması kaidesine ferdî dağıtımda da uyulması istenmektedir. Bir fert, zekâtını kendisi dağıtacaksa, yani devletin, kendisine teslim edip etmemekte serbest bıraktığı mallarının zekatını kişi kendisi dağıtmak istiyorsa, önce akraba ve komşuları arasındaki muhtaçlara vermelidir. Şart olmamakla beraber tavsiye edilen budur. Farz derecesinde olmıyan diğer hakların ödenmesinde de durum aynıdır. Allah, Kur'anda, çeşitli hak sahiplerine olduğu gibi akrabaya da verilmesini emretmekte,[264] yakın ve uzak komşuya ve yanımızdaki arkadaşa da iyilik yapılmasını istemektedir.[265] Hz. Peygamberin hadisleri incelenecek olursa, akraba ve komşu haklarının birinci sırayı aldığı görülür. Onların zengin akraba ve komşularının malında, hem akrabalık ve hem de muhtaç olmaları dolayısıyla diğerlerine nazaran iki hakları bulunmaktadır ki Hz. Peygamber, akrabaya verilmekle böylece iki hakkın ödenmiş olacağını haber veriyorlar.[266] Hz. Peygamberin «Önce ailenden başla... sonra en yakınların ve onlardan sonraki yakınların gelir»[267] sözleri, yardım ve dağıtımın yakından başlayıp uzağa doğru yapılacağını açıkça gösterir. Onun; karnı aç olarak sabahlıyan birine komşu olanlardan Allah'ın himayesinin kalkacağını, haber vermesi de bu hususta ayrıca bir delildir.[268]
Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz b.Cebel'i Yemen'e gönderdiği zaman Muaz'a; onların zenginlerinden alınacak zekâtın, onların fakirlerine dağıtılmasının, Allah'dan bir farz olduğunu, bildirmişti.[269] Resûlullah, H. 8 yılda müslüman olan Abdul-Kayslara, Bahreyn ve civarında oturan halka gönderdiği yazısında da şöyle diyordu:
«Ben içinizdeki zenginlere ait malların fazlalık teşkil eden kısımlarını alıp fakirlerinize dağıtmanızı emrediyorum. (Bu zekât vergisi) müslUmanların mallarında Allah ve Resulünün tanzim edeceği farzolan miktarda (yılda bir defa tahsil edilecektir.)»[270] Resûlullah'ın aynı tarz yazıları, başka bölgelere de gönderdiği anlaşılmaktadır. Ebu Ubeyd'in naklettiğine göre, Sa'd b. Bekr kabilesinden birisi Hz. Peygambere gelerek ona bazı sorular sordu ve dediki; «Bize mektupların ve elçilerin geldi. Zenginlerimizin mallarının fazla gelen kısımlarının alınıp fakirlerimize verilmesini sen mi emrettin? Resûlullah da, evet, diye cevap verdi»[271] Hz. Pey-gamber'in süt annelerinin mensup bulunduğu bu kabile Damame b. Salebe isminde birini Resul ullah'a göndererek, elçilerin kendilerine söylediklerinin doğru olup olmadığını araştırmışlardır.[272]
Hz. Peygamber, vali ve âmillerine gönderdiği yazılarında, genellikle, zekâtın gene toplandığı bölgede dağıtılıp sarfedileceğini tebarüz ettirmiştir. O, Bahreyn âmili olan Alâ b. Hadramî'ye [273]ve Umman ile Bahreyn arasında yaşıyan Ezd-i Debâ'nm vergi memuru (:musaddık) olan Huzeyfe b. el-Yemâna [274]gönderdiği yazılarında, vergi nisbetlerini belirttikten sonra;
«(Bu zekât) onların zenginlerinden alınıp onların fakirlerine dağıtılacaktır.»
emirlerim vermiştir. Az Önce temas ettiğimiz gibi Hz. Peygamber, Yemen'e çok geniş selâhiyetlerle gönderdiği Muaz'a da bu şekilde bir yazı yazmıştı. Bu hadisler zekâtın, toplandığı bölgelerde sarf edileceğini gösteriyor ise de bir kısım âlimler, hadislerde geçen «onların fakirleri» ifadesiyle sadece o bölge fakirlerinin kasdedil-meyip bütün müslüman fakirlerin kasdedüdiğini iddia ederler ve zekâtın başka bölgelere naklinde hiçbir mahzur görmezler. Meselâ Aynî (762-855 H) Muaz'la ilgili hadisi bu yönde açıklarken, Sindî de bu görüşe ihtimal vermiştir.[275]
Resûlullah devrinde, zekât gelirlerini merkeze nakleden memurlara şahit olduğumuz gibi, topladıklarını tamamiyle, görevli bulundukları yerlerde sarfedip eli boş dönenlere de şahit oluruz. Hicrî 9. yılda Hz. Peygambere gelen Kilab kabilesi heyeti ona şöyle diyorlardı: «Muhakkak (senin memurlarından) Dahhak b. Süf-yan, aramızda Allah'ın kitabı ve senin sünetinle dolaştı... ve o, zenginlerimizden zekat alıp onları fakirlerimize dağıttı.»[276] Tirmizî bize buna benzer bir başka hadis nakleder: «Ebu Cuhayfe dedi ki; Resûlullah'ın zekat memuru geldi ve zenginlerimizden zekat alıp, fakirlerimize dağıttı. Ben o zaman yetim bir çocuktum, bana da zekattan bir deve verdi.»[277] îbn Mâce ise, Hz. Peygamber ve sonraki zamanlarda vergi memurluğu yapan Imrân'm topladıklarını sarfedip tamamiyle eli boş döndüğüne ait bir hadis nakletmektedir.[278]
Az sonra görüleceği gibi Resûlullah devrinde Bahreyn ve Yemen gibi uzak illerden merkeze zekât ve diğer çeşit gelirlerin nakledildiği ve hatta bir defasında Resûlullah'm bu mevzuda emir bile verdiği olmuştur. Bu bakımdan Hz. Peygamber'in bu tatbikatı ve sözleri; gelirlerin toplandıkları bölgelerde sarfedileceği esasını getiriyorsa da gene onun tabikatmdan bunun mutlak olmadığını, bir bölgenin kendi gelirlerinde sadece öncelik ve üstünlük hakları bulunduğunu öğreniyoruz. [279]
Zekât gelirlerinin mahallinde sarfı bir esastır. Şu kadar var ki Hz. Peygamber'in ve Hulefâ-i Raşidîn'in tatbikatlarından bunun mutlak bir kaide olmadığı ve bir bölgede tahsil edilen gelirlerin, ihtiyaca göre merkeze veya başka bölgelere nakledilebileceği anlaşılmaktadır.
Makrizî'nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber'in yüzünü güldüren miktarda ilk zekât Medine'ye Tay kabilesinden geldi.[280] Aslen güneyli olan bu kabile, Hayber ile Dûmetul-Cendel arasındaki topraklarda yaşıyordu. Müfessir Cessâs (305-370 H), memleketlerinin Medine'ye uzak olmasına rağmen bu kabilenin reisi olan Adî b. Hâtem'in toplanan zekât gelirlerini merkeze naklettiğini kaydediyor. Cessâs ve Makrizî'den öğrendiğimize göre gerek Tay kabilesi ve gerekse de Temîm kabilesi zekât gelirlerini, Resûlullah devrinde olduğu gibi, halife Ebu Bekir devrinde de merkeze göndermişlerdir. Temim kabilesinden bir yılda Ebu Bekir'e gönderilen zekât develerinin sayısı 700'dür ki bu, küçümsenecek bir meblağ değildir. Cessâs'm kaydına göre, Ebû Bekir bu kabilelerden gelen zekât gelirlerini, dinden dönenlerle yaptığı savaşlar için harcamıştır.[281] Nitekim Ebu Ubeyd de Tay kabilesi reisinin mürtedlerle yapılan savaş yıllarında kabilesinin zekât gelirlerini Ebu Bekir'e gönderdiğini kaydetmektedir.[282]
Hz. Peygamber az önce gördüğümüz gibi Bahreyn reisi olan Münzir b. Sava'mn nezdinde temsilci valisi olarak bulunan Alâ b. Hadramî'ye gönderdiği yazısında; «Onların zenginlerinden alınacak zekâtın, onların fakirlerine dağıtılacağını» ifade etmişti. Bundan kısa bir zaman sonra H. 9. yılda Tebuk seferi için hazırlıklara başladığı bir sırada ise Resûlullah, Alâ b. Hadramî'ye ikinci bir yazı daha göndererek ona şu talimatı verdi:
«Cizye olarak toplıyabildiği şeyleri kendisinden alıp getirmesi için el-Munzir b. Savâ'ya birini yolladım. Onun bu konuda acele etmesini sağla ve aynı zamanda sen sadaka ve öşür olarak toplayabildiğin meblağı da yolla. Vesselam»[283]
Kaynaklarda zikri geçen 80.000 dirhemlik meblağın bu yazıyı müteakip gönderilmiş olması gerekir.[284] Bahreyn'den Ebu Bekir devrinde de Medine'ye mal gelmeğe devam etmiştir. Hatta Ebu Bekir, Resûlullah'ın, bir kısım kimselere; kendisine mal geldiğinde yapacağı yardım vadlerini bu bölge gelirleriyle yerine getirmiştir.[285]
Hz. Peygamber yukardaki gibi aynı tarz yazıları diğer bölge ve kabilelere de göndermiştir. O, kuzey batı Arabistan'da yaşıyan Cüzam ve Kudâ'a kabilelerine gönderdiği yazısında, zekât tarifelerine temas etmiş ve onlara; zekât ve humus gelirlerini elçilerinden Ubeyy ile Anbese'ye teslim etmelerini, emretmiştir.[286] Bu iki kabile H. 9. yılda yapılan Tebûk seferi sırasında İslâm'a bağlandığına göre, Resûlullah'ın yazısı, onu müteakip bir zamanda kaleme alınmış olmalıdır. Onun Yemen'de Hımyer reisine gönderdiği yazı, Bahreyn'e gönderdiği ile tamamen benzer haldedir:
«Zür'a zî-Yezen'e; size, elçim Muaz b. Cebel ve akradaşlan geldiği zaman, yamnzdaki zekat ve cizye gelirlerini toplayıp ona teslim edin.»[287]
Hımyer'li kabile resilerinin çoğu H. 9. yılda islâm'a girdiklerine[288] ve Muaz'ın da o tarihlerde Yemen'e gönderildiğine [289]bakılacak olursa, Resûlullah'ın yazısının da bu tarihlerde veya en geç hicrî 10. yıl içerisinde kaleme alınmış olması gerekir. Bu yazıdan sonra olmalıdır ki Muaz, pek çok kaynakta yer alan ve islâm hu-kuçuları tarafından; zekâtın, diğer bir cinsle veya tamamiyle nakdî ödenebileceğinin delili olarak kullanılan konuşmasında, Yemenlilerden hububatın zekâtı yerine, elbise ve giyim eşyaları istiyerek; «Bu türlü zekat ödemeniz, size daha kolay gelecek ve Medinelilere de daha faydalı olacaktır» demiştir.[290] Zekât gelirlerinin bir bölgeden diğerine nakledilebileceğinin pek çok delili bulunduğunu söyliyen Ebu Ubeyd (154-224 H); Hz. Peygamberin Necid'li Kabisa isminde birisine Hicaz zekat gelirlerinden yardım etmesini de bu hususda ayrı bir delil saymaktadır.[291]
Muhammed Hamidullah'm belirtiğine göre; Hz. Peygam-ber'in çeşitli illerden ve bölgelerden vergi gelirlerini Medine'ye göndermelerini istediği sıralarda o, Tebuk seferi için hazırlıklarda bulunuyordu. Bu sefer için Resûlullah, o zamana kadar görülmemiş sayıda 30 bin asker toplayınca, merkez hazinesindeki mevcut gelirler kafi gelmedi ve bu sebeple devletin diğer hazinelerinden mal taleb etti.[292] Yukarda verdiğimiz, Resûlullahın çeşitli bölgelere gönderdiği bir kısım yazıların tahminî tarihleri de onun bu açıklamasını doğrulamaktadır. Ancak onun bu hususta gönderdiği yazıların bir kısmı meselâ, Cüzam ve Kuda'a'ya gönderdiği yazı Tebuk seferinden sonra olmalıdır ve bir kısmı da sadece bir defaya mahsus bir istek niteliğinde değildir. Çünki Arabistan'ın en kuzey batısında yaşıyan bilhassa Cuzâm kabilesinin, ordunun Tebuk'e vardıktan sonra müslüman olduğu kesindir.[293] Onun, Bahreyn'den gelecek mallardan bazı kimselere yardım va'dinde bulunup da ömrünün yetmeyişi ve bu va'di Ebu Bekir'in yerine getirmesi, bunu göstermektedir.
Hz. Peygamber devrinde, zekat gelirlerinin sadece merkeze değil, bir bölgeden diğerine gönderilip tahsis edildiği de görülmektedir. Resûlallah H. 9. senede Arabistan'ın kuzeyinde Akabe körfezine yakın bir yerde oturan Balî kabilesinin Cu'ayl'lar kolu lehine tanzim ettiği yazısında şöyle diyordu:
«... Nasr, Sa'd b. Bekr, Sumâle ve Uzeyl kabilesinden tahsil edilip toplanan zekat ve sadakalar, onlar için ayrılıp verilecektir.»[294]
Bu belgeyle Hz. Peygamber, adı geçen kabilelerden tahsil edilecek zekât gelirlerini, çok muhtaç durumda olmaları sebebiyle olacak ki Cu'ayl'lara tahsis etmekteydi. Böylece Resûlullah'ın, bir bölgede tahsil edilen zekât gelirlerini, ihtiyaç duyulduğunda merkeze veya başka bir yere naklettiğini görmüş bulunuyoruz. [295]
Zekât gelirlerinin, mahallinde sarfinın bir esas olmasına karşılık, zekâtın dışındaki gelirler için böyle bir kaide bulunmaz ve devlet bu çeşit gelirleri, merkeze veya dilediği bir eyalete nakletme hususunda zekâta nazaran daha çok serbestlik içerisindedir.
Varlıklı ve çalışabilir gayr-ı müslim tebaadan alınan "cizye" vergisinin Hz. Peygamber ve halife Ebu Bekir devirlerinde, daima merkez hazinesinde toplandığı görülüyor. Az önce Resûlullah'm, muhtelif bölgelerden, zekâtla beraber cizye ve humus (:mâden vergisi veya ganimetlerden alman paylar) gelirlerini de merkeze getirttiğini görmüştük. Bunlara ilave Buharî ve Ebu Ubeyd, Bahreyn cizye gelirlerini getirmesi için, Hz. Peygamber'in Ebu Ubey-de b. Cerrah'ı görevlendirdiğini kaydederler.[296] Hz. Peygamber devrinde, çeşitli kabile ve bölgelerden merkeze ne miktar cizye vergisi ödendiğini bilebiliyoruz.[297] Ebu Bekir devrinde de cizye vergisinin mahallî hazinece alakonulmayıp doğrudan merkeze gönderildiği anlaşılıyor. Onun zamanında, Ordu komutanı Haîid b.Velid, Hire'lilerle her yıl belli miktarda cizye ödemeleri şartıyla barış yaptı. Kaynaklar, Irak'tan Medine'ye gönderilen ilk verginin bu cizye olduğunu kaydediyorlar.[298] Ebu Bekir'den sonra cizye gelirlerinin vilayet hazinelerince mi alakonulduğu yoksa merkeze mi gönderildiği hususunda herhangi bir malumat elde edememiş bulunuyoruz.
Ganimetlerden alınan 1/5 (:humus) hazine ve muayyen sınıfların haklarına gelince, bunlar yerin uzaklığına ve yakınlığına bakılmaksızın her devirde merkez hazineye nakledilmiştir. Biz Resûlullah devrinde olduğu gibi[299] Hz. Ebu Bekir,[300] Ömer ve müteakip devirlerde de "humus"un daima merkez hazineye gönderildiğine ait pek çok misaller bulabilmekteyiz.
Hukukî durumu Irak ve Mısır arazilerinden farklı olmakla beraber, Resûlullah zamanında Hayber arazi gelirleri tamamiyle Medine'ye getiriliyordu. [301]
Gelirler hem aynî ve hem de nakdî olarak tahsil edildiğinden nakle konu olan varidat da bu iki cinsden biri olacaktır. Bir yerden diğer bir yere nakli yapılacak aynî gelirler muhakkakki vergiye tâbi mal cinsinden veya Muaz (r.a.)'m, Yemende hububat yerine mükelleften giyim eşyası aldığı gibi, onun yerine tahsil edilen başka bir cinsten olacaktır. Yahutta vergi olarak tahsil edilen bir mal, ihtiyaca göre başka bir mal ile mübadele edilmiş olabilir. Aynî gelirlerin nakli, muhakkakki para nakil ve havalesine nisbetle çok daha zor ve masraflıdır. [302]
Tahsilatı müteakip, görevliler tarafından hemen harcanmış olan para ve malların, hazineye sadece hesabı kayıtlarının yapılması yeterli olacaktır. Kanaatmıca Hz.Peygamber'in varidatı yazım memurlarının yanı sıra tahsil ettikleri zekâtın bir kısmını mahallinde sarfedip bir kısmını da Medineye getiren memurları muhasebe edip onlardan hesap almasında böyle bir durum vardır. Diğer yandan eyalet bütçe hesaplarının, merkez beytülmâline gönderilmesi de sadece hesabı bir nakli ifade etmektedir ki biz bunların pek çok misallerine rastlamaktayız. [303]
Aynî tahsilata da rastlanmaktadır ki bilhassa Resûlullah devrinde bunun çoğunlukta olduğu göze çarpar.
Devlet aynî olarak tahsil ettiği gelirleri, satıp paraya tahvil edebilir veya ihtiyaç duyulan başka mallarla mübadele edebilir ki bunun misallerine tesadüf etmekteyiz. Hz. Peygamberin bir sözlerine bakarak aynî zekat gelirlerinin satılıp paraya çevrilebileceğine hükmedebiliriz. O, bir hadislerinde şöyle diyor;
«Zekât, beş sınıf zengin müstesna hiçbir zengine helal değildir. Bunlardan da; Allah yolunda savaşan gaziler, zekat memurı olanlar, borçlananlar, mallarıyla zekâtı satın alanlar...dır.»[304]
Burada geçen «mallarıyla zekâtı satın alanlar» ifadesi, bu gelirlerin paraya veya başka bir mala çevrilebileceğini gösterir.
Hz. Peygamber'in zekâttan başka diğer gelir çeşitlerini satıp paraya tahvil ettiğine çokça rastlamaktayız. BuharîHz. Ömer'den naklen şöyle bir hadîse yer vermektedir:
«Resûlullak (s.a.vj, Nadir oğulları hurmalarını satar ve ailesinin bir yıllık azığını alakoyardı»[305]
Hz. Peygamber, Kur'an'da kendisine tahsis edilen Nadir kabilesi arazilerinden elde ettiği gelirleri öncelikle ailesinin nafakasına harcıyor ve artanı da devlet hazinesine malediyordu. Bu durumda o, Beytülmâl'e nakit para koymuş olmaktadır. Makri-zî'nin verdiği bilgiye göre; Resûlullah, Hayber'de ele geçen ganimetlerden hazineye düşen 1/5 hissenin, açık artırma ile satılmasını emretti ve bu iş için de Ferve b. Ömer'i görevlendirdi.[306]
Biz Buharı ve Makrizî'nin kaydettikleri bir hadisten Hz. Peygamberin, kalitesiz hurmaları sattırıp daha kaliteli hurma satın aldırdığını da öğreniyoruz:
«Resûlullah tarafından Hayber'e vergi memuru olarak tayin edilen bir adam, ona iyi cins hurma getirdi. Resûlullah; Hayber'in bütün hurmaları böyle midir, diye sorduğunda, adam; hayır, biz bundan bir sa' (bir ölçü birimidir) hurmayı iki, iki sa' hurmayı da üç sa' (âdi hurma) karşılığında alıyoruz, dedi. Bunun üzerine Resûlullah; öyle yapma, bütününü dirhem karşılığında sat, sonra iyi cins hurmayı, dirhem karşılığında satın al, dedi.»[307]
Müslim'in rivayet ettiğine göre de; Bilâl, yemesi için Resûlul-lah'a iyi cins bir hurma getirince, Hz. Peygamber, bunun nereden olduğunu sorar. Bilâl; yanlarında iyi cins hurma olmadığım, âdi hurmadan iki sa' karşılığında bu iyi cinsten bir sa' hurma aldığını, bildirince, Resûlullah faiz olduğu gerekçesiyle bunu yasakladı ve âdi hurmanın satılması ve parasıyla iyi cins hurmanın alınması gerektiğini, bildirdi.[308] Bu son hâdisede ona takdim edilen hurmanın Hz. Peygamberin şahsî gelirlerinden olması gerekir. O, zekât gelirlerinden yemediği gibi kendi gelirleri dışında hazîne gelirlerine de el sürmesi âdeti değildi. Yukardaki hadisler, aynî gelirlerin paraya çevrilebileceğinin açık delilleridirler. Öte yandan Resûlullahin, hububat gelirlerini un haline getirttiği görülmektedir. O, Umman ve Bahreyn halkına yazdığı yazısında; «Değirmenlerinizde vergi memurlarımızın (hububatım) ücretsiz öğütmeniz, sizin üzerinize düşen bir vazifedir» diyor.[309] Burada vergi memurlarının sadece kendi ihtiyaçlan kadar bir zahirenin öğütülmesi de düşünülebilir.[310]
Belli gelirlerin, belli yerlere harcanmasına Tahsis denir. Bu açıdan devlet gelirlerini, müslümanlardan ve gayri müslimlerden alman vergiler şeklinde incelemek uygundur.[311]
Daha mecburî vergiler ortaya çıkmadan, Mekke devrinde,
Kur'an'da, müslümanlara gönüllü olarak verecekleri malî mükellefiyetlerin tahsis yerleri gösterildi. Medine devrinde bu tahsis yerlerine yenileri ilave edildi ve hicrî 9. yılda gelen Tevbe sûresi 60. âyette bu sarf yerleri kesin şeklini aldı. Bu âyette şöyle deniliyordu:
«Sadakalar, Allah'tan bir farz olarak, ancak fakirlere, miskinleri, sadakalara memur olanlara, kalpleri (müslümanlığa) alıştırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda (harcamaya) ve yol oğluna mahsustur. Allah hakkıyle bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.»[312]
Resûlullah: «Onların zenginlerinden alınacak zekâtın, onların fakirlerine dağıtılacağını» bildirmek suretiyle, hem zenginin vergi mükellefi olacağını göstermiş oluyorlar ve hem de, fakirin, onun tam zıddı olduğunu ve vergi hasılatından faydalandırılacağım anlatmış oluyorlar. Bu hususta Hz. Peygamber'in, ayette gösterilen sarf yerlerinden sadece ilkine temas etmekle yetinmiş olabileceği de düşünülebilir.
Mekke döneminde, vergilerin sarf yerleri bahsinde genişçe ele alındığı gibi, Hz. Peygamber, o zamanlar, mü'minlerin ancak kendi dindaşlarına sadaka verebileceklerini, söylemişti de bu, Kur'an'da tasvib görmemişti. Bunun üzerine müslümanlar, müşrik akrabalarına, farz olmıyan sadaka kabilinden yardım yapmaya başlamışlardı.
Buharı ve Tirmizî, Ureyne kabilesinden bir takım hasta kişilerin Medine'ye geldiklerinde Rasûlullah'ın tedavi olmadan için onları, zekât develerinin bulunduğu bir meraya gönderdiğini ve bu develerin sütlerinden ve sidiklerinden içmelerim onlara tembihlediğini, kaydediyorlar. Buharî'nin kaydına göre bunlar gerçekten de orada iyileştiler ve sonra azıp sürü çobanını öldürdüler ve bu sebeple de Ölüm cezasına çarptırıldılar.[313] Her ne kadar Buharı bu hadisine; zekât develerinin sütlerinden yolcuların faydalanması, şeklinde bir başlık koymuşsa da bu hâdise bize, zekât mallarının yan ürünlerinden hastaların da faydalandırılabilece-ğini açıkça göstermektedir.
Öğretim ve eğitim harcamalarına gelince, gerek Resûlullah zamanında ve gerekse de müteakip devirlerde pek çok muallim tayin edilip çeşitli bölgelere gönderildiğini ve okumakta olan çok sayıda talebe bulunduğunu biliyoruz. Kaynaklar sağlık hizmetlerine olduğu gibi bu sahada da hangi gelir çeşidinden harcama yapıldığını bildirmiyorlar. Ancak bildiğimiz bir şey varsa o da devamlı ilim öğrenmekle meşgul olan ve yetişenlerin çeşitli kabilelere muallim olarak gönderildiği Suffe Ashabına zekât gelirlerinden harcama yapıldığıdır.[314] Bunların ise fakirlik yahut miskinlik sıfatları, talebelik sıfatlarından önce gelmektedir.[315]
Resûlullah'm Mekke valisi Attab b. Esid'e, Necran hıristiyan-ları ve Hecer mecûsilerinden tahsil edilen fey' gelirlerinden maaş ödediğini, biliyoruz.[316] Buna mukabil onun diğer valilerinin maaşlarını hangi gelirlerden ödediğini bilemediğimiz gibi halife Ebû Bekir'den itibaren halifelerin de maaşlarını hangi gelirlerden aldıklarını bilemiyoruz.
Vergi memurlarının yol azığı ücretleri, zekât mükelleflerine yüklenemiyeceğinden biz gerek Resûlullah ve gerekse Hz. Ömer zamanlarında, bu memurların, tahsil ettikleri mahsullerden ve zekât hayvanlarının sütlei'inden yiyeceklerini temin ettiklerini görüyoruz.[317]
Zekât memurlarının, diğer sınıflarda olduğu gibi zekâta ihtiyaç sebebiyle hak kazanmayıp, ondan emeklerinin karşılığım aldıkları bir vakıadır. Hz. Ömer'in, zengin olduğu gerekçesiyle, Resûlullah (s.a.v.)'dan, tahsildarlık ücretim almak istemediği halde Hz. Peygamber'in ona ücretini vererek; «bunu al, ihtiyacın yoksa başkasına tasadduk et» demesi bunu açıkça gösteriyor.[318]
Pek çok kaynak, Hz. Peygamber'in Mekke'nin fethini müteakip günlerde yapılan Huneyn muharebesinde ele geçen ganimetlerden, İslâm'a ısındırmak gayesiyle Ebu Süfyan ve el-Akra' b. Habis gibi Kureyş'in ve Necid bölgesinin ileri gelenlerine verdiği hayvan sürülerinden bahseder.[319] Onun böyle bol miktarda ikramlarda bulunması, Ensar'dan bazılarının hoşnudsuzluğuna yol açınca Resûlullah yaptığı konuşmasında;
«Şüphesiz ki Kureyş, câhiliyet devrine yakındır ve musibetten yeni çıkmıştır. Ben onların bu bozuk durumlarını düzeltmek ve onları müslümanlığa ısındırmak istedim.»[320] diyerek bunun veriliş gayesini açıklamıştır. İbn Hişam da eserinde, Resûlullah'ın bu bağışları ile hem bu ileri gelenleri ve hem de onlara tâbi bulunan kavimlerini İslâm'a ısındırmayı amaçladığım yazıyor.[321]
Hz. Peygamber, Kureyş'in ve Necid bölgesinin ileri gelenlerine ganimet gelirlerinden verdiği gibi, Müslim'in rivayetine göre, o ayrıca Yemen'den, orada görevli Hz. Ali'nin göndermiş olduğu külçe halindeki bir altun topağım, özellikle Necid'in ileri gelenlerine dağıttı.[322] Erjû Ubeyd, eserinin bir yerinde bu gönderilen altu-nun, zekât gelirlerinden olduğunu yazarken,bir diğer yerinde onun fey' gelirlerinden olduğunu kaydeder.[323] Hanefî hukukçularından imam Serahsî (ö. 490 H/1097 M) Resûlullah'm Ebu Süfyan ve diğerlerine zekât gelirlerinden verdiğini, yazmaktadır.[324] Şüphesiz ki onun bu verdikleri, Huneyn ganimetlerinden verdiklerinden tamamen ayrılır. Çünki Huneyn muharebesi H. 8 yılda yapıldığı halde[325] zekâtın sarf yerlerini en son olarak tanzim eden ve "muellefetu'l-kulub" teriminin yer aldığı Tevbe sûresi 60. ayet H. 9. yılda nazil olmuştur.[326] Hz. Peygamber bu terimin ortaya çıkışından çok daha önce de aynı maksatlarla müşriklere yardımda bulunmuş ve onları bu yolla da kendi tarafına çekme girişimlerini sürdürmüştür. Meselâ, o, Mekke'nin fethinden çok daha evvel ve Hayberin fethini müteakip bir zamanda Mekke'de hüküm süren kıtlık ve açlık sırasında, fakirlere dağıtılması için Ebû Süfyan'a bir miktar altun gönderdi ki bazı kaynaklar bunun değerinin 500 dinar olduğunu söylerler. Altun para olarak bu, önemli bir miktardı. Ebu Süfyan; «Muhammed bununla gençlerimizi yoldan çıkarmak istiyor» dediyse de sözünü geçiremeyip paranın dağıtılmasına engel olamadı. Nitekim Makrizî, bu yardımla onların sevgilerinin kazanılması (:te'ellüf)nm amaçlandığını yazmaktadır.[327] Resûlullah bununla kalmamış, Mekke'lileri rahatlatmak için Medine'den hurma göndermiş ve Kureyş'in elinde bulunan, muhtemelen bir türlü satamadıkları deri yığınları ile değiş-tokuş yapılmasını teklif etmiştir.[328] Böylece Hz. Peygamber, Mekke mukavemetini zayıflatmış oluyorlardı.[329]
Kur'an, harp esirlerinin fidye alınarak veya tamamen karşılıksız salıverilmesi esasını getirmiştir. [330]Eğer Esirlerin bu iki şıktan biriyle salıverilmesi uygun görülmemiş ve onların karşılıklı olarak muşadele edilmesi hususunda da bir anlaşmaya varclama-mışsa bu durumda devlet, düşman tarafın tutumunu gözönüne alıp, misilleme olarak esirlerin köle yapılmasına karar verebilir. Eğer düşman, müslümanlardan aldığı esirleri, fidye karşılığında salıveriyorsa bu fidyelerin devlet hazinesince ödenmesi gerekecektir.
Biz Resûlullah'm, Medine'ye varır varmaz hazırladığı kurucu anayasaya;
«...Ve her bir zümre, harp esirlerinin kurtuluş fidyesini, mü'minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir»[331] şeklinde bir madde koyduğunu görmekteyiz. Kurucu anayasada yer alan bu maddeye veya ayette geçen "rikâb" maddesine göre olmalıdır ki Hz. Ömer (r.a.); düşman elinde bulunan esirlerin kurtarılması için ödenecek paranın hazinece karşılanacağını söyler.[332]
Esirlerin kurtarılması için Kurucu Anayasaya konulan yu-kardaki maddelerden sonra H.2. senede yapılan Bedir harbinde düşman taraftan alınan esirlerin müslümanlarca yedirilip içirilmesi, Kur'an'da övgüyle karşılandı.[333]
Mekke devrinde vergilerin ve sarf yerlerinin ortaya çıkışı bahsinde de temas edildiği gibi Kur'an daha o zamanlarda müslü-manlan köle azad etmeğe teşvik ediyordu.[334] Herkesin bildiği üzere, o tarihlerde Hz. Ebu Bekir gibi bazı zengin mü'minler, işkenceye uğrıyan kölelerin bir kısmını satın alıp azad ediyorlar ve böylece daha henüz resmî verginin ortaya çıkmadığı bir zamanda kendi serbest iradeleriyle mükellefiyetlerini yerine getiriyorlardı. Medine döneminde de müslümanların bu türlü ferdî tahsisleri devam etmekle beraber, bizzat Resûlullah'ın da devlet gelirlerinin bir bölümünü bu maksatlar için harcadığı görülmektedir. Kaynakların bildirdiğine göre, aslen Iran'h olan Selman el-Fârisî, azad olması için efendisiyle, 300 hurma fidanı dikme ve 40 okıyye altun karşılığında bir anlaşma yapar. Hurmaların dikimine bizzat Resûlullah da yardım eder. Onun geriye kalan 40 okıyyelik altun borcunu, Hz. Peygamber kendisine getirilen bir maden vergisinden öder.[335] Muhammed Hamidullah, onun bu borcunun H. 4 yılda ve Süleym kabilesinin işletmekte olduğu altun madeninden alınan zekât gelirinden ödendiğini yazar1[336] ve hatta biz onun el-Vesâiku's-Siyâsiyye adlı eserinden, bu Ödeme muamelesi için Resûlullah'ın Hz. Ali'ye bir çek yazdırdığını da öğreniyoruz.[337]
Zekât gelirlerinin sarf yerlerini düzenliyen en son ayet, bu gelirlerden köle sınıfların da faydalandırılmasını gerekli kılıyordu.
Hz. Peygamberin mukateb (:efendiyle hür olması için bir bedel karşılığında anlaşma yapan) bir köle olan Selman'm borcunu ödemesine karşılık kölelerin mükateb olduklarına dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır.[338]
Ağır borçlu manasına gelen "gârim" ıstılahı Kur'an'da ilk ve son olarak, zekâtın sarf yerlerine nihâi şeklini veren Tevbe sûresi 60. ayette yer aldı. Bundan çok daha önce ve hatta Mekke döneminin ilk sûrelerinden başlamak üzere mü'minler, faizsiz borç para (:el-kardu'l-hasen) vermeğe davet ediliyorlardı.[339] Hz. Peygamber, Medine Şehir-Devleti kurucu anayasasına, ağır borç altına girmiş ve malî sıkıntılar içine düşmüş kimseler için de özel bir hüküm koymuştu ki bu onun 12. maddesini meydana getiriyordu. Bu madde de aynen şöyle deniliyordu:
«Müminler kendi aralarında, ağır malî sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi bu halde bırakmıyacaklar; kurtuluş fidyesi veya kan diyeti gibi borçlarını, iyi ve mâkul bilinen esaslara göre vereceklerdir.»[340]
Kan diyetlerinden doğan borçlar, bu anayasanın ayrıca 3'den 12'ye kadar olan maddelerinin her birinde tekrarlanmaktadır.
Sözünü ettiğimiz anayasanın 12. maddesinde yer alan "muf-rah" kelimesini Ibn Hişam; «aile fertlerinin çokluğu ve borç sebebiyle ağır yük altında bulunan kimse» diye tefsir etmektedir ki [341] bu, hem fakir ve miskinleri ve hem de ağır borç altında bulunan kimseleri ifade etmektedir. Açıklamasını yaptığımız ayette ise bunlar tamamiyle ayrı ayn fasılları oluşturmakta ve borca girenler, fakir ve muhtaçlardan tamamen ayrı tutulmaktadırlar.
Hz. Peygamber devrinde yukarda sayılan çeşitten borçların devlet hazinesinin bilhassa zekat gelirleri bölümünden karşılandığı görülmektedir. Kaynakların bildirdiklerine göre; Hilal Oğullarından Kabisa b. el-Muharik isminde biri, arabuluculuktan dolayı üstlendiği borcunu (:el-hamale) temin etmek için Resûlullaha başvurdu. O anda zekat geliri bulunmadığı için, Hz. Peygamber ona, zekât gelinceye kadar beklemesini tembihledi ve bu sırada şöyle dedi:
«Ey Kabisa istemek ancak üç sınıf için helaldir: a) Arabuluculukta kefil olarak borçlanan kimseye, bu yüklendiği borcu ödeyin-ceye kadar istemesi helal olur, sonra o, böyle bir talepte bulunamaz, b) Servevti bir âfete uğrayıp helak olan kimseye de maişetinden zaruri olan miktarı istemesi helaldir, c) Fakirlik ve sıkıntıya düşmüş kimselerin istemesi de helaldir... Bu üç sınıf insandan başkasının istekte bulunması haramdır, onlar dilenip aldıklarını haram olarak yerler»[342]
Resûlullahm bu açıklamasına uygun olarak biz gene onun zamanında şöyle bir hadiseye de şahit olmaktayız;
«Resûlullah zamanında bir adamın satın aldığı meyveler telef oldu ve bu yüzden de onun borçlan çoğaldı. Resûlullah ona sadaka verilmesini söyledi de halk ona sadaka verdiler ve fakat verilenler onun borcunu kapatmadı. Bunun üzerine Hz. Peygamber alacaklara; bulduğunuzu alın, size bundan başka bir şey yoktur, de-
di»[343]
Her iki hâdisede de o anda Beytülmâl'de para bulunmadığı anlaşılıyor. Bu iki hadis bize "el-gârimînT'in kimler olduğunu açıklamaları bakımından önem taşımaktadırlar. Garimin faslından faydalanacak kimselerin, fakirler ve miskinler faslından ayrı olması dolayısıyle ihtiyaç içinde bulunmaları gerekmez. Hz. Peygamber; beş sınıf müstesna zekâtın zenginlere helâl olmıyacağını, söylerken bu beş sınıfa borçluları da katmaktadır.[344] Bu hadisten, borçlunun aslında zengin olduğu halde zekâttan faydalanabileceği hükmü çıkmaktadır ki muhtemelen Hz. Ömer'in geliştirdiği kredi düzeni buna dayanmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hazırladığı Medine Şehir Devleti kurucu anayasasına göre, her kabile veya başka bir değişle her muhtar (:federe) insan topluluğunun; sıkıntıya düşmüş ve ağır borca batmış kimselerin bu durumlardan kurtarılmaları için kendi arasında ayrı bir fasıl oluşturması gerekiyordu ki bu husus, anayasa metninin 3'den 12'ye kadar olan maddeleri içerisinde açıkça görülmektedir. Ayrıca mü'minler ve devletin gayr-i müslim tebaası birbirine yardımcı olmakla mükellef kılınmıştır. Bu esastan hareketle diyebiliriz ki her muhtar (zirvesinde merkezî hükmet bulunması dolayısiyle aslında yarı muhtar) toplum, ihtiyaç duyulduğunda diğerine yardım edecek veya gerekirse ödemeler merkez hazinesinden yapılacaktır. Bu arada bilhassa 11 ve 12. maddelerin bu maksatla müslüman tebaayı bir bütün olarak ele aldığı ve aynı gayelerin tahakkukunda birliğe davet ettiği görülmektedir. Muhammed Hamidullah kurucu anayasanın bu durumunu şöylece açıklamaktadır: «Şayet belli bir insan topluluğunun elinde biriken meblağlar, ortaya çıkan belli bir borcu Ödemeye yet-miyecek olursa diğer topluluklar bu arada hatta Devlet, zorluk ve darlık içine düşmüş olan zümrelere yardım etmek mecburiyeti altına girerler. Kapitalist esasta ve ona has sistemlere göre çalışan bir Sigorta, İslâm'da yasaklanmıştır; zîra kapitalist yapıya sahip cemiyetlerde görülen sigorta sistemlerinde; tek taraflı risk esası hâkimdir. Fakat böyle olmayıp da; karşılıklı risk, esasına dayalı sigorta sistemleri veyahutta Devletleştirilmiş sigortalar, gördüğümüz gibi bizzat Resûlullah tarafından da kurulup teşkilatlandırılmış bulunmaktadır»[345] Böylece bu anayasaya göre, içtimaî güvenlik (sosyal sigorta) müesseselerinin kurulması gerekiyordu ve diyet ödeme, borca batmışlara yardım işi de bununla kanunî esaslara bağlanmış oluyordu.
Bu kurucu anayasa gereğidir ki biz Hz. Peygamber zamanında, kişinin gücünü aşan ve faili meçhul cinayetlerin gerektirdiği diyetlerin yarı muhtar topluluklarca veya merkez hazinece ödendiğine çokça şahit olmaktayız.[346] Biz müfessir Fahru'd-din el-Ra-zi'den bir defasında böyle bir diyetin zekat gelirlerinden ödendiği-nı öğreniyoruz.[347]
Kurucu anayasa gereği Hz. Peygamber'in, islâm devletine katılan her topluluğa borçlular için bir sandık kurdurduğu anlaşılmaktadır. Meselâ o, Tebuk seferi sırasında müslüman olan Cüzam kabilesi reislerinden Mâlik b. Ahmer ile şöyle bir anlaşma yapmıştır:
«Bu Resûlullah Muhammed tarafından Mâlik Ibn Ahmer ve onun yoluna giren Müslümanlar için verilmiş ve onlara himaye ve emniyet hakkı (eman) tanınan bir yazıdır. Onlar namazlarını kıldıkları, zekat vergilerini ödedikleri, Müslümanlarla bir olup müş-rik-putperestlerden uzaklaştıkları, ganimetin beşte birini (humus), ağır borç altına girmiş olanların (gârimîn) hissesini ve şu, şu hisseleri de ödedikleri müddetçe, Azîz ve Celîl olan Allah'ın ve Resûlullah Muhammed'in emanını kazanmış olacaklardır»[348]
Kurucu anayasadan 9 yıl sonra Resûlullah'ın özellikle borçlular için bir tahsisat ayrılmasını şart koştuğuna bakılırsa onun diğer kabile ve topluluklardan da aynı şeyi istediği hükmüne varılabilir.
Biz bir tek vak'a hariç Hz. Peygamber'in Beytülmal'den ticarî kredi verdiğini görmüyoruz. Muhammed Hamidullah'ın çeşitli kaynaklara dayanarak verdiği malumata göre; Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel'i Yemene göndermeden önce onu vergi memuru olarak Hayber'de görevlendirmişti. Genç Muaz cömert tabiatı sebebiyle orada iflas etti ve her şeyini kaybetti, hatta Resûlullah onun evini ible satmaya mecbur kaldı. Bunun üzerine ona Suf-fa'da oraya zekat olarak gelen hurmaların bakım ve ayıklanması vazifesini verdi ve daha sonra onu geniş selahiyetlerle Yemene gönderdi.[349] Resûlullah tamamen istisnai olarak Muaz'm Beytül-mal'den bir miktar nakit çekip bununla ticâret yapmasına müsaade etti. Gerçekten de Muaz Yemen'de vazifeli olarak birçok seneler kalıp zenginleşmiş ve Ebu Bekir'in halife olmasına kadar Medine'ye dönmemişti. O zamanlar Hz. Ömer amme idaresi için hoş ol-mıyan ve diğerleri için kötü örnek teşkil edecek olan bir ödünç alma işinden vazgeçmesini Muaz'a tavsiye etmiş ve bundan müteessir olan Muaz, bu yoldan elde ettiği bütün kazancını halife Ebu Bekir'e iade etmişti, o da bundan müteessir olduki bunları devletin bir hediyesi olarak geri gönderdi.[350] Şüphesiz ki Hz. Peygamber, iflas etmiş olan Muaz'm devlet kredisiyle yeniden kalkınmasını istiyordu.[351]
Medine'de vergi sarf yerlerinin ortaya çıkışı bahsinde temas edildiği gibi "Allah yolunda" ifadesi bazı ayetlerde genel bir şekilde zikredildiği halde, bazılarında "cihad" ile beraber zikredilmektedir. "Allah yolunda mal ve canla cihad" emirlerinin harp masraflarını karşılamayı ve her çeşit harp silah ve vasıtalarının temini gayesiyle yapılacak harcamaları ifade ettiği açıktır. Cihada temas edilmeden genel olarak Allah yolunda harcamayı emreden ayetlerden ise sadece böyle bir manayı çıkarmak zordur. Çünkü cihad da dahil olmak üzere Allah Teâlâ'nm rızasına uygun ve O'nun tarafından istenen her türlü iş O'nun yoludur. Böylece incelemesini yaptığımız Tevbe sûresi 60. ayette "fî Sebilillah" terimini her türlü hayır işlerini, iyi ve güzel eşleri kapsıyacak şekilde geniş olarak tefsir etmek mümkündür.
Bir devletin gelirlerinden bir bölümünü savunma harcamalarına ayırması, hayatî bir zarurettir.
Bunun için Hz. Peygamber, devleti kurar kurmaz meydana getirdiği kurucu anayasaya;
«(Bir harp vukuunda) Yahudilerin masrafları kendi üzerlerine ve müslümanların masrafları kendi üzürlerinedir. Muhali-kakki bu sahifede gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardınılaşacaklardır.»[352]
şeklinde bir madde koymuştur. Resûlullah zamanında bir harp vuku bulursa herkes gerekli alet ve azığını kendisi tedarik ederdi. Fakir olanlar ise devlet tarafından teçhiz ediliyordu veya zekât mükellefi olan mü'minler zekâtlarını bu gibilerine vererek onları da teçhizat ve azık edinme imkanlarına kavuşturuyorlardı.[353]
Kur'ân-ı Kerim'de insanları seyahata davet eden çokça ayet vardır: Rızık aramak için dünyayı dolaşmaya davet eden ayetlerden tutun da eski harabeleri inceleyip geçmiş milletlerin hangi sebeplerle yıkıldığını ve akıbetlerinin nasıl olduğunu öğrenmeğe[354] ve nihayet Allah Teâlâ'mn, yaratmaya nasıl başladığım, yani yaratılanları araştırmak için [355]arzda seyahat etmeğe davet eden ayetler vardır.
Kur'an'da yolcuya, yol oğlu manasına gelen, "ibnu's-sebil" ifadesiyle temas edilmektedir ve daha Mekke döneminde nazil olan sûrelerde yolculara haklarının ödenmesi emredilir.[356] Medeni sûrelerde ise aynı emir ve istek tekrarlanır [357]ve bu arada zekât gelirlerinin yanı sıra Hicrî 2. yılda nazil olup harp ve ganimet hukukunu düzenliyen Enfâl sûresinin 41. ayetinde ganimet humusundan yolculara da pay ayrılır ve H. 4. yılda gelip fey' gelirlerinin sarf yerlerini düzenliyen Haşr sûresinde de gene onlar ihmal edilmezler.[358] Zekât gelirlerinin sarf yerlerini düzenliyen en son ayette de gene onlar yerlerini alırlar. Böylece yolcular, fakirler gibi her türlü gelirden faydalandırılmış olmaktadırlar. Ayetlerde yolcular ve fakirler ikilisi, açık ve seçik olarak, her çeşit gelirin değişmez sarf yerlerini meydana getirmişlerdir. Bu da islâm'ın, içtimaî (sosyal) güvenliğin yanı sıra ulaşım hizmetlerine ne derece önem verdiğini gösterir. Biz heyetlerin ağırlanması, merkez dışında bilhassa kırsal kesimde müslümanlann misafir edilmesi ve konaklama tesislerinin yapımı hususlarını kamu giderleri bölümünde ele alıp burada mevzuyu sadece gelirlerin sarn açısından inceliye-ceğiz.
Hz. Peygamber, gerek zekat ve gerekse de fey' ve ganimet gelirlerinin sarf yerlerini düzenliyen ayetlere dayanarak yolcu ve misafirlere her gelir çeşidinden tahsisler ayırıyordu. Pek çok kaynak H.4 yılda Hayber'le beraber ve fakat silah atılmadan ele geçirildiği için Kur'an hükümlerine göre[359] tamamiyle Resûlullah'ın emrine giren Fedek arazisi gelirlerini Hz. Peygamber'in bütünüyle yolculara tahsis ettiğini ve bu yerden sağlanan gelirleri onlara harcanmak üzere elinde tuttuğunu yazar ve kaynaklar bu ödenek için de "hubs" terimini kullanırlar.[360] O devirlerde, herhangi bir hizmet veya muayyen sınıflar için gelir tahsis edip onu elde bulundurmaya "hubs" deniliyordu ki bu terim, tutma ve hapsetme manasına gelen "habs" kökünden geliyordu.
Ebu Davud, Belazurî ve diğer bazı kaynaklardan öğrendiğimize göre, Resûlullah Hayber arazisini 36 ana hisseye ayırdı ve bunun 18'ini kendi emrine alıp bu yerlerin gelirlerinden ihtiyat, halkın ihtiyaçlarım gidermek ve ödenmesi gerekecek olan hakları ödemek için ödenekler ayırdı ve bu arada bir kısmım da gelecek heyetlerin ve elçilerin ağırlanmasına tahsis etti.[361]
islâm'da misafirhanelerin yapımına Resûlullah devrinde başlanmıştı ve ondan sonra gerek şehirlerde ve gerekse de yol güzergahlarında konaklama tesislerinin yapımı hızla devam etti ve hudut illeri bile bu tür tesislerin ağı içerisine alındı.[362]
Resûlullah tarafından, Selman el-Farisî'nin kölelikten kurtulması için yaptığı akıtten doğan 40 okıyyelik altun borcunun bir altun maden ocağından sağlanan gelirlerden ödendiğini az yukar da görmüştük. [363]Ancak fey' gelirlerinin harcama yerlerinin zekata nazaran geniş ölçüde devletin takdirine bırakılmış olması hasebiyle bu bize kesin bir bilgi vermez.[364]
Bu, gayr-i müslim tobaa (:ehlü'l-zimme) dan sulh yoluyla alınan vergilerdir. Bunlar da; onların mal ve canlarının teminatı olarak ödedikleri "cizye: kişi vergisi", zorla fethedilip halkına bırakılan arazilerden veya sulh yoluyla alman yerlerden belli ölçülere göre tahsil edilen "harâc" gelirleri ve bu tebaanın Ödedikleri gümrük vergileridir. İslâm devletinin tebaası olmıyan yabancı gayr-i müslim tüccarların ödedikleri gümrük vergileri de fey5 gelirlerine dahildir.[365]
Sulh yoluyla olmaksızın harp sırasında ele geçen mallara ganimet denilir.[366]
Ebû Yusuf un ifadesine göre, Resûlullah, Hayber hariç diğer ele geçirdiği yerleri gazilere taksim etmemiştir.[367] Ancak bazı kaynaklar mesela Belazurî, onun Hayber gibi Kureyza arazisini de taksim ettiğini yazarken[368] Yahya b. Adem yedi bahçe hariç -ki bunlar ona hediye edilmiştir- Nadir Oğulları topraklarını da müs-lümanlara dağıttığım yazar.[369] Şu kadar varki bir yerin ganimet hükmüne tabi tutulması ile o yeri, devlet başkanının kendi selahi-yetine dayanarak taksim etmesi ayrı ayn şeylerdir. Mesela Nadir Oğulları toprakları önceden de çeşitli vesilelerle temas ettiğimiz gibi Kur'an'da tamamen Resûlullah'a bırakılmıştır. Hz, Peygamber, ganimet muamelesine tâbi tuttuğu Hayber'in 1/5'ini -bu Ketîbe kalesi ve civarıdır- ayette gösterilen hak sahiplerine ayırmıştır.[370]
Fey'e dahil olan vergilerin ve sarf yerlerinin ortaya çıkış tarihlerini birinci bölüm içerisinde ele aldığımızdan burada daha ziyade sarf hususu incelenecektir. Kur'ân-ı Kerim'de «fey'» gelirlerine ilk ve son defa H. 4 yılda Nadir kabilesiyle yapılan harp sırasında gelen Haşr sûresinde temas edildi.
Sûrenin 6. ayetine göre, sulh ile yani düşmana sadece korku verilerek ele geçirilen yerler tamamiyle Hz. Peygamber'e bırakılmıştır. O da bu yerlerden sağlanan gelirleri aile efradına harcadıktan sonra artanı devlet hazinesine intikal ettirmiş veya az önce temas edildiği gibi topraksız fakirlere bu yerlerden arazi vermiştir. Harp sırasında silah zoruyla ele geçirilen yerlerin gelirlerinden ise, Devletin ve fakir-zengin bütün toplumun yararlandırıldı-ğı göze çarpar. Zekat gelirlerinde; Allah'a, Peygamberine ve onun akrabalarına herhangi bir hak ayrılmadığı halde, burada onlar için de paylar ayrılmıştır. 8. ayette bu gelirlerden faydalanacak olanlar arasında, hicret etmiş olan fakirler ve 9. ayette Medine'nin yerli halkı bulunmaktadır. O zamanlar, yarımadanın çeşitli yerlerinde ve bilhassa Mekke'de müşriklerin baskı ve zulmüne dayana-mıyan müslümanlar Medine'ye hicret ediyorlardı. Böylece bu şehirde yersiz ve yurtsuz bir göçmen topluluğu meydana gelmişti ki Kur"ân'da bunlar fakirlerden ayrı bir zümreyi meydana getiriyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.v.) hicrete hazırlandığı bir sırada müslüman cemaatın başkanı olarak onlarında Medine'ye göç etmelerine izin vermişti. Onun Medine'ye yerleşmesinden sonra da çeşitli yerlerden bu göçler devam etti. Ancak Mekke'nin fethiyle Kureyş'in düşmanlığına son verilince Resûlullah, hicret iznini kaldırdı ve herkesin kendi yerleşim yerinde kalmasını emretti.[371]
Hz. Peygamber, fey' gelirlerini ve ganimetlerden hazineye düşen payları, her çeşit devlet hizmetinde kullanmış ve kamu giderlerinin önemli bir kısmını bunlardan karşılamıştır. Ebu Davud, Belâzurî ve diğer bazı kaynaklardan öğrendiğimize göre Resûlullah, Hayber'de Kur'an'a göre kendi emrinde kalan yerlerin gelirlerinden, halkın ihtiyaçlarını gidermek ve ihtiyat için ödenekler ayırdı ve bu arada gelirlerin bir kısmını da gelecek heyetlerin ve elçilerin ağırlanmasına tahsis etti.[372] Hayber'in hukukî durumu Hulefa-i Raşidin devrinde de değiştirilmedi.[373] Resûlullah'ın ölümüyle hazineye intikal eden bu yerlerin geliri aynı maksatlar içi kullanıldı.
Resûlullah (s.a.v.)'m, fey ve ganimet gelirlerinden, açıklamasını yaptığımız ayetlerde bulunmamasına rağmen "muellefetu'l-kulub"u da yararlandırdığını ve bir harp vukuunda zekât olsun fey' gelirlerinden olsun muhtelif kabile ve bölgelerde toplanan gelirlerin merkeze nakledilmesi hususunda emirler verdiğini daha önce kendi bahislerinde görmüştük Ferrâ' Hz. Peygamber'in tatbikatına dayanarak devlet başkanına fey' gelirlerinden, faydası müslümanlara dönecek olan; elçi ağırlama ve muellefetu'l-kulûb'a bağışlar yapma gibi harcamalarda bulunma yetkisini verirken[374] Kurtubî, aynı şekilde bu gelirlerden, eğer uygun görülürse, hediye ve ihsanlar yapılabileceğini ve borçlu kişilerin borçlarının ödenebileceğim söyler.[375] Devlet başkanına, hukuka ve amme menfaatma uygun olması şartıyla serbest harcama hakkı verilince tabiatiyle bu türlü misalleri çoğaltmak mümkün olacaktır.
Hicrî 9. senede gelen Tevbe sûresi 29. ayette "cizye" adıyla geçen ve çalışabilir gayr-i müslim tebaadan alınan vergilerin sarf yerleri ise Kur'an'da gösterilmemiştir. Hukukçular sarf bakımından bu gelirleri de haraç hükmünda görmüşlerdir.[376] Bu bakımdan Ebu Yusuf, cizye gelirlerinin haraç hazinesinde toplanacağını söyler.[377]
Cizye, müslümanlara yardım ve devlet hazinesinin takviyesi için alınır ki bunu bizzat Resûlullah'm el-Hâris b. Ka'b'a yazdığı yazısından öğreniyoruz.[378] Hazîneye gelen bu gelirlerden ise sadece müslümanlar değil, gayri müslim tebaa da yararlandırılır. Bu tebaanın cizye vermesiyle iki hakları ortaya çıkar: a) Onlarla sa-vaşılmayıp güven içinde bırakılırlar b) Onlar başkalarına karşı himaye edilirler.[379]
Resûlullah (s.a.v.)'in, bir tek olayın dışında yukarıda saydığımız devlet hizmetinde çalışan memurlara hangi gelir çeşidinden maaş ödediğini bilemiyoruz. Makrizî (766-845 H) bize onun Mekke valisi Attab b.Esid'e Necran ve Hecer bölgelerinden tahsil ettiği haraç ve cizye gelirlerinden maaş ödediğini kaydediyor.[380]
Hicretin 2. yılında yapılan Bedir harbine kadar ganimet hukuku ile ilgili herhangi bir ayet gelmiş değildi. Bu harpte ele geçen ganimetlerin taksimi hususunda müslümanlar arasında anlaşmazlıklar çıktı. Bunun üzerine; ganimetlerin tamamiyle Allah ve Resulüne ait olduğunu bildiren Enfâl sûresinin 1. ayeti nazil oldu ve böylece münakaşalar sona erdi. Buna dayanarak Hz. Peygamber (s.a.v.) ganimetleri tamamiyle kendi görüşüne göre taksim etti.[381] Bundan önce de o, Abdullah b. Cahş'ın bir baskın sırasında ele geçirdiği ganimetleri kendi görüşüne göre taksim etmiş, ancak bu baskını tasvib etmediği için kendisi bundan bir şey almamıştı .[382]
Bedir ganimetlerinin taksiminden kısa bir süre sonra Allah zekât da olduğu gibi ganimetlerin de taksim şeklini gösterdi ve Hz. Peygamber, Bedir'den hemen sonra Yahudi Kaynuka kabilesinden elde ettiği ganimetleri buna göre bölüştürdü.[383] Bu ayette ganimetlerin taksim şekli şöyle gösteriliyordu:
«Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin mutlaka beşde biri Allah'ın, Resulünün, hısımların, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur.»[384]
Bu ayete göre bir muharebeden sonra, ele geçen ganimetlerin 4/5"ü ordu mensuplarına geriye kalan 1/5'i de diğer hak sahiplerine pay edilecektir. Bir kısım hadis kaynaklarında Hz. Peygamberin; süvarilere 3, piyadelere de 1 hisse verdiğinden bahsedilir.[385] imam Ebu Hanife hariç onun talebelerinden Ebu Yusuf ve Mu-hammed de dahil olmak üzere bütün hukukçular 4/5'ün gazilerden süvari ve piyade olanlara yukardaki nisbetlerde taksim edileceği görüşündedirler. Ebu Hanife ise başka bir hadise tutunarak süvariye % piyadeye de 1 hisse vermektedir.[386] Üstün gayret gösteren askerler ise ayrıca ödüllendirildiler.[387]
Hz. Peygamberin ve bazılarına göre de onun vefatından sonra halifelerin ganimetlerden beğendikleri bir şeyi alma hakları vardır ki ki buna "safiyy" denilir.[388] Safîyy hakkı ganimetlerin taksiminden önce alınır.[389] Hz. Peygamber bu haklarından ayrı olarak da bir gazi gibi ganimetlerden pay alıyordu.[390]
1/5'in hak sahipleri ise ayette görüldüğü gibi a) Allah, bJResûlullah, c) Hısımlar, d) Yetimler, e) Yoksullar f) Yolcular olmak üzere altıya ayrılmaktadır ve bütçe açısından önemli olan da bu hisselerdir. [391]
Bazı kaynaklarda Allah'ın hissesini, Hz. Peygamber'in Kabe hizmetlerine ayırdığı kaydedilir.[392] Ebul-Ali bu hissenin, Kabe ve camilerin yapım ve imarına harcanacağını söyler ki [393]aslında tbn Abbas (r.a.) da bu hissenin Kabe'ye harcanacağı görüşündedir.[394] Hukukçuların pek çoğu Allah'ın herhangi bir hissesinin bulunmadığı ve O'nun isminin sadece sözü açmak gayesiyle veya bu türlü bir bölüştürme sayesinde ona yaklaşılacağını ifade etmek için geçtiğini iddia ederlerken[395] bir kısmı da Allah ve Resulüne bir tek hisse ayırarak başka bir ifadeyle gene aynı görüşü savunmuş olurlar. Bu görüş sahipleri Allah ve Resulüne ait hissenin aynı olduğunu ifade ederler ve böylece de Hz. Peygamber devrinde humus gelirlerinin 5'e taksim edildiğini söylerler.[396]
Hz. Peygamberin hissesine gelince Resûlullah gerek fey' olarak tamamiyle kendine düşen mal ve gelirler olsun ve gerekse de ganimetlerden hak kazandığı hisseler olsun, o, daima aile fertlerinin nafkalanndan artanı devlet hazinesine aktarmış veya fakirlere bölüştürmüş tür. Mesela Resûlullah, fey' sıfatıyla kendisine kalan Benû'n-Nadir topraklarını Muhacirler'e taksim etmiş ve En-sar'dan da fakir oldukları için sadece iki aileye arazi vermiştir.[397] Daha önce temas ettiğimiz gibi o bu yerlerden sadece yedi bahçeyi kendi elinde tutmuştur ki bunlar da ona harp öncesi, Yahudi bilgini Muhayrık tarafından bağışlanmıştır.[398] Pek çok hadis ve tarih kitapları onun, ailelerinin nafakalarından artan gelirlerini hazineye aktardığım veya onlarla harp silah ve vasıtaları satın aldığını yazarlar.[399] Biz Resûlullah (s.a.v.)'ın fey' olarak tamamiyle kendine kalan fedek arazisi gelirlerinin hepsini yolculara ödenek ayırdığını zekatın sarf yerleri bahsinde görmüştük. Resûlullahm bu tatbikatı bize, onun kendisine düşen payları tamamiyle kendisine maletmeyip bunları toplumsal güvenlik ve kamu hizmetlerine harcadığını göstermektedir. Bu sebepledir ki vefatını müteakip, gerek ona ve gerekse de akrabalarına ait hisselerin harp silah ve vasıtalarına harcanacağı hususunda ittifak hasıl olduğu kaydedilmektedir.'[400] Ancak ne var ki bu mevzuda bir icmâ olmadığı anlaşılıyor.
Hz. Peygamber devlet hazinesine aktardığı gelirleriyle çoğunlukla hai-p silah ve vasıtalarım temin etmiştir. Çünki o zamanlar, fakirlerin doyurulması ile yeni kurulan bu devleti iç ve dış düşmanlara karşı savunmak, devletin en önde gelen vazifeleri arasında yer alıyordu ve bu ikisi için yapılan harcamalar, daima devletin masraflarının ilk iki sırasını işgal ediyordu. Açlıktan kurtulmak, iç ve dış düşmanların saldırısından ve korku veren her çeşit tehlikeden uzak ve emin olmak bugün de devletlerin iki ana hedefidir ki bu iki hedefe Kur'an tarafından da temas edilmektedir.[401]
Bundan maksat Hz. Peygamber'in akrabalarıdır ve onlar da Haşim ve Muttalib Oğullarından ibarettir. Onlar fakir dahi olsalar zekâtta hiçbir hakları olmadığı için kendilerine ganimetlerden hisse ayrılmıştır. Bu haklarına dayanarak Resûlullah Hayber'de humus olarak ayrılan Ketîbe kalesi arazisinden gerek ailelerine ve gerekse de akrabalarına paylar vermiştir.[402]
Medine devrinde vergilerin ve sarf yerlerinin ortaya çıkışı bahsinde bunlara temas etmiştik. Ayrıca bu sınıfları fey5 gelirlerinin sarf yerleri içerisinde de ele almıştık. Bu üç sınıf her çeşit gelirin sarf yerleri içerisinde yer almış bulunmaktadırlar. [403]
Gelir tahminlerinin muasır bütçelerle ortaya çıktığı ve Önceden bütçe yapmak diye bir şey sözkonusu olmadığı için de bu usûle başvurulmadığı iddia ediliyorsa da biz Hz. Peygamber (s.a.v.)'in gelir tahminleri yaptırdığına şahid olduğumuzdan onlara katılamıyoruz. Şu kadar varki o zamanlar şimdiki gibi bir bütçe yapmak ve onu meclislerden geçirmek söz konusu olmadığından giderlerin gelirlerden önce tesbit edildiğini söylememiz mümkün olmaz. Ancak biz herhangi bir Öncelikten söz etmeden gelir ve giderlerin tesbit edilmekte olduğunu söyliyebiliriz.
Ibn Mâce; «Resûlullah (s.a.v.) insanlara, onların üzümlerini ve meyvelerini tahmin (:hars) için memurlar gönderiyordu» şeklinde bir hadis nakletmektedir.[404] Bu hadiste genel olarak "simâr: meyveler" kelimesi geçmekte ve fakat bunların hangi çeşit meyveler oldukları belirtilmemektedir. Hz. Peygamberin, Mekke valisi Attab b. Esid'e verdiği talimatta ise ondan, üzüm ve hurma mahsullerinin tahminini istediği görülür.[405] Fakat onun bölgesinde de bu iki mahsulden başkası bulunmamaktadır.
Hz. Peygamberin vergi tahmin usulüne başvurmasına sadece mükellefin sorumlu olacağı vergi miktarım bilmek açısından bakmamak gerekir. Onun Huzeyfe b. el-Yeman'ı merkezde, gelir tahminleri yazım memurluğuna getirmesine[406] ve Cebbarın gelir tahmin memurluğunun yanı sıra muhasebe memurluğu da yapmasına[407] bakılırsa Hz. Peygamberin aynı zamanda, ziraî mahsullerden yaklaşık olarak ne miktar vergi tahsil edilebileceğini öğrenmek istediği hükmüne varılır. Burada son olarak Resûlullah'ın, mal sahiplerinin yiyebilmelerine ve ikramlarda bulunabilmelerine imkan vermek için, tahmin memurlarına, mahsulün 1/3 veya 1/4 nisbetini sahiplerine bırakmalarına dair emirler verdiğini de kaydetmemiz faydalı olacaktır.[408]
Hz. Peygamber, merkezde, vergi tahmin memurlarının kendisine ulaştırdıkları tahminî gelir miktarlarını yazdırdığı gibi gerek zekat ve gerekse de ganimet olarak tahsil edilen gelirleri de yazıyla tesbit etmiş ve bu işler için adlarını bilebildiğimiz memurlar istihdam etmiştir ki bunları biz malî teşkilatlanma bölümünde ele almıştık.[409]
Hz. Peygamberin, tahsilatı yazdırması sebebiyledir ki Hay-ber'den onun ne miktar gelir topladığını biliyoruz. Makrizî, humus (:l/5) hakkı olarak hazineye ve belli hak sahiplerine ayrılan bu yerdeki Ketîbe (yahut) Küteybe) kalesi arazisinden, yarısı Yahudilere bırakıldıktan sonra 400 vask hurma ve 1500 sa' arpa geliri elde edildiğini kaydediyor.[410] Muhammed Hamidullah, Hayber bölgesinden toplam olarak, devlete yallık 20.000 vask takriben 4.800.000 kilo ürün geldiğini yazmaktadır.[411] Sadece Hayber gibi halkı yana olarak çalışan bir yerin geliri değil böyle olmıyan Bahreyn bölgesinden tahsil edilen gelir miktarı da bilinmektedir. Hz. Peygamber'in ömrünün son senesinde veya Tebük seferi sırasında bu bölge merkeze 70.000 yahut 80.000 dirhem para göndermiştir.[412] Ebu Bekir devrinde de Temîm kabilesinden zekat olarak 700 deve tahsil edildiğini bilebiliyor uz. [413]vask yaklaşık 200 kilo veya 250 kilo olduğuna göre bu miktaıiarı günümüz ölçüsüyle tesbit etmek mümkündür. [414]
İhtiyaçların tesbiti hususunda bize Hz. Peygamber devrinden en önemli haberi Cahşiyârî (ö. 331 H) veriyor. O, eserinde aynen şöyle yazmaktadır:
«Halid b. Said el-Ass ve Muaviye b. Ebi Süfyan Resûlullahın huzurunda onun ihtiyaçlarını yazarlardı»[415]
Burada ne türlü ihtiyaçların tesbit edildiği belirtilmemektedir. Kettanî Hz. Peygamberin askerlere verilmesi gereken erzak miktarını tesbit için onları sayıp yazdırdığım, söyler.[416] Muhtemelen Resûlullah, yardıma muhtaç kimselerin ve muellefetu'l-kulûb (kalpleri kazanılacak kimseler) un sayımını da yapıyor ve zekat yahut ganimet geliri elde edildiği zaman bunları ona göre bölüştürüyordu. [417]
Hz. Peygamber devrine kadar uzanan bir eskiliğe sahip olan Hatem divanının da özellikle giderleri denetim altma altığım kendi bahsinde görmüştük.[418]
Tartûşî (451-520 H) Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidîn'in beytülmalde mal yığmayıp hemen harcadıklarını, söyler.
Kur'an'da müminleri bütçelerini denk yapmaya çağıran ve hatta bunu emreden ayetler vardır. Bu ayetlerde israf yani gelirden fazla harcamak yasaklandığı gibi, gelirden az harcamak (:tak-tir) da yasaklanmıştır. Isrâ sûresi 29. ayette bu hususta şöyle denilir:
«Elini boynuna bağlı olarak asma (cimri olma), onu büsbütün de açıp saçma (israf etme), sonra kınanmış, pişman bir halde oturup kalırsın.»
Diğer bir ayette ise gerçek mü'minler anlatılırken şöyle denilir.
«Onlar ki harcadıkları vakit ne israf ne de sıkılık (taktir) yapmazlar; harcamaları ikisi arası ortalama olur»ASzi
Her iki ayet gelir-gider denkliğinden söz etmektedir ki bu denklik, hem kişisel ve hem de devlet bütçeleri için vazgeçilmez bir esastır. Bu ayetlerden başka Kur'an'da, gelirden fazla ve aynı zamanda uygunsuz bir biçimde harcamak manasına gelen israfı ve gelirden az harcamak veya gerekeni harcamamak manasına gelen cimriliği (;buhl) hoş görmiyen yahut tamamen yasaklıyan pek çok ayet daha vardır.
Gelirlerin harcanmasında kısıntı yaparak bütçe fazlası meydana getirmek ve bu fazlayı bir sonraki bütçe devresine aktarmak, görüldüğü gibi Kur'an'da iyi karşılanmamaktadır. Bu bakımdan Hz. Peygamber'den başlamak üzere ondan sonra da devlet baş-kanlığını üstlenen halifeler çoğunlukla, bir bütçe devresi içindeki gelirleri o devrede harcıyarak bütçe fazlası meydana getirmeme siyasetini takip etmişlerdir. Resûlullah zamanında bir yandan toplumun fakir kesimlerini içtimaî (sosyal) güvenliğe kavuşturmak, Öbür yandan sık sık vuku bulan harplerin doğurduğu masrafları karşılamak gibi iki acil ihtiyaç sebebiyle gelirler hemen harcanmış ancak bazı ihtiyat ödenekleri ayrılabilmiştir.[419]
Kur'an-ı Kerim'de yıllık hesaplarla ilgili iki ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerde şöyle denilir:
«Biz gece ile gündüzü (kudretimizi gösteren) iki ayet (nişane) kıldık da gece ayetini silip (onun yerine eşyayı) gösterici gündüz ayetini getirdik. Taki (gündüzün) Rabbinizden (geçiminize ait) bir lütuf (nimet) arayasınız, yılların sayısını, hesabı bilesiniz. îşte biz herşeyi gereği gibi anlattık»[420] «Güneşi ziya(lı), ayı nur(lu) yapan,yuların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (seyir ve hareketlerinde çeşitli) menziller tayin eden O'dur...»[421]
İkinci ayet açık olarak ay senesine temas ettiği halde birinci ayet güneş senesine temas etmiş görünüyor. Her iki ayette de hesabın bilinmesinden söze edilmektedir. Bu hesaplar, doğrudan zamana bağlı hesaplar olacağı gibi, herhangi bir zaman dilimi içerisinde yapılan işlemlere ait hesaplar da olabilir, islam'da ibadetler, ay ve güneşin hareketleriyle ortaya çıkan zamanlara göre yapıldığı gibi vergi tahsilleri de gene belli zamanlarda yapılmaktadır, islâm'da zaman, mükellefliği doğuran ilk şartlardan biridir. Bu bakımdan normal şartlarda belli bir zaman dilimi sona ermeden kişi vergi ödemeğe mecbur edilemez. Ancak bazı vergi çeşitleri zamana bağlı olmazlar. Meselâ, gümrük vergileri ve çoğunluğun görüşüne göre maden ocağından alman vergiler böyledir.[422] Senede bir kaç kere mahsul alman arazi gelirleri de aynı şekildedir. Senede bir değil, her mahsul alındıkça vergelendirir-ler.
Muhakkak ki Hz. Peygamber(s.a.v), sene geçmesine tâbi olan mallar için belli bir ayı vergi ayı olarak kabul etmişti. Serahsî bize onun şu sözünü naklediyor:
«Biliniz ki malarınızın zekâtını ödiyeceğiniz, senede bir ay vardır. O aydan sonra elde edilen mallarda, öteki senenin başı gelmeden zekat yoktur»[423]
Bu hadiste sene başından söz edildiğine göre bu ayın Muharrem olması gerekir. Nitekim bazı kaynaklar, Resûluîlah'ın, Muharrem ayında tahsilat için vergi memurları gönderdiğini, kaydediyorlar. Ibnu'l-Arabî Tirmizî şerhinde Hz. Peygamber'in Ci'râne'den yani Huneyn muharebesinden dönünce Muharrem ayı için zekat memurlarını bölgelere gönderdiğini kaydediyor ki[424] bu, H. 9 yılın başıdır. Yusuf el-Kardavî de eserinde aynı yıl ve ayı vermektedir.[425] Makrizî ise hicrî 11. senenin Muharrem ayından bahsetmektedir. Onun anlattığına göre Hz. Peygamber hicrî 10. senede Veda Haccmdan döndükten bir müddet sonra Muharrem hilâlini görünce halka vergi memurlarım gönderdi.[426] Bu izaha göre vergi memurları hicrî İl. senenin ilk ayı olan Muharrem ayında tahsilata başlamış olmaktadırlar. Müelliflerce tarihler birbirine karıştırılmış olabileceği gibi iki ayrı hâdiseden bahsetmiş olmaları da mümkündür. Bizim için önemli olan ise her ikisinde de Muharrem ayının bulunmasıdır. Hz. Ömer'in hicret takvimini Muharrem ayından başlatmasına bakılırsa Resûluîlah'ın bu ayı sene başı olarak kabul ettiği gerçeği açıkça ortaya çıkar.
Hz. Peygamber'in zekât memurlarını Muharrem ayında göndermesine karşılık o, bazı gayr-i müslim zümrelerden cizye vergisini Receb ve Sefer aylarında tahsil ediyordu. Bunlar antlaşmaya bağlı vergilerdi ve alman malalnn husule gelişinde de güneşin etkisi yoktu. Necrân bölgesi Hristiyan topluluklarıyla akdedilen anlaşma, vergilerin biri Receb öteki Sefer ayında yani altı ayda bir olmak üzere senede iki taksit üzerinden 1000'er elbise ödenmesini öngörüyordu. Burada söz konusu olan vergi, dokuma ürünleri teslimi şeklindeydi[427] Ezruh halkı da antlaşma gereği her Receb ayında 100 dinar ödemekteydi.[428] Yarıcı olarak çalışan Hayber'li-ler ise müslümanlarm ve devletin haklarını hasat zamanında ödüyorlardı. Çünkü mahsullerin oluşması güneş senesine bağlı bulunmaktadır. Muhammed Hamidullah Hz. Peygamber'in vergi tahsil devreleri ile ilgili şunları yazmaktadır:
«Hz. Muhammed (s.a.v.) tabiat şartlarına yani mevsimlere bağlı ürünlerle sanatkârların elinden çıkan imalat ürünlerini ve ticarî kazançları birbirinden gayet açık bir şekilde ayırmış bulunuyordu. Üzerinde ziraat yapılan arazilerde yahut ziraî mahsul lerde o, vergi tahsiline esas olmak üzere Şemsî (güneş) takvim sistemini, buna mukabil devletin diğer vergi kaynakları için ise Kamerî (ay) takvimi kullanıyordu»[429]
Kur'an'da hem israf ve hem de gereksiz kısıntılar yasaklanmış bulunuyor. Kur'an'a göre her ikisinin sonucu da iyi değildir, israf ve kısıntının ortasındaki yoldan yürümek lazımdır.[430] Kur'an, bol geçimleri olmasına rağmen israf yüzünden yıkılıp giden pek çok milletlerin bulunduğunu haber veriyor.[431] Kur'an'a
muvazi olarak Hz. Peygamber de bu hususta ümmetini uyarmış[432] valisi Muaz b.Cebel'i de refaha dalmaktan sakındırmıştır.[433]
Hz. Peygamber devrinden beri ortaya çıkan islâm devletlerinde, eyaletlere idarî bakımdan yarı muhtariyetin verilmesi onları, hukukî bakımdan ayrı bir bütçe yapma hakkına sahip kılmıştır. Eyaletler idarî bakımdan yaıı muhtar durumda oldukları gibi malî bakımdan da gene aynı durumdadırlar. [434]
Resûlullah (s.a.v.) zekât gelirini sekiz sınıfın hepsine değil sadece gerekli gördüğü sınıflara tahsis ettiği gibi,[435] Hz. Ömer'in tatbikatı da ondan farklı olmamıştır.[436] Kur'anda gösterilen sınıflardan hangisine ve ne miktar harcama yapılacağı tamamiyle devlete bırakılmıştır, o halde giderin tahsisi sözkonusu olacaktır.
Zekâtın en son sarf yerlerini düzenliyen ayette yerini alan ve Hz, Peygamberin diğer gelir çeşitlerinden de ödemelerde bulunduğu "muellefetu'l-Kulub: kalpleri kazanılmak isûnenler"e yaptığı tahsisler de aynı çeşittendir ki günümüzde bu, "örtülü ödenek: tahsisat-ı mesture" ismiyle anılmaktadır. Biz Hz, Peygamberin bu fasıldan kendilerine ödeme yapılacak bazı kimselere birer yazılı belgeler verdiğini daha önce görmüştük.[437] Buna göre, onlar için devlet gelirlerinden belli bir tahsisatın ayrılması zarureti kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Resûlullah, her çeşit harcama ve tahsisleri aleni olarak yapıp halktan gizlemediği için kalpleri kazanılmak ve müslümanhğa ısındırılmak istenenlere de gizliden bir şey vermemiştir.
Hz. Peygamber devrinde bazı yerlerin gelirleri, belli hizmetlerin görülmesine tahsis edilmişti. Zekâtın sarf yerlerinden "ib-nu's-sebîl" bahsinde geniş olarak ele alındığı gibi Hz. Peygamber H. 7. yılda Hayberle beraber ele geçirdiği Fedek arazisinden sağlanacak gelirleri bütünüyle yolculara tahsis etti ve buradan tahsil edilen vergileri, onlara harcanmak üzere elinde tuttu.[438] O devirlerde, herhangi bir hizmet veya muayyen sınıflar için gelir tahsis edip onu elde bulundurmaya "hubs" deniliyordu ki bu ıstılah, bir şeyi hapsedip tutma manasına gelen "habs" kökünden geliyordu. Kaynaklardan öğrendiğimize göre Hz. Peygamber, Hayber gelirlerinden de ihtiyat için ve halkın ihtiyaçlarını gidermek, Ödenmesi gerekli hakları da ödemek gayeleriyle ödenekler ayırdı ve bu arada bir kısmım da gelecek heyetlerin ve elçilerin ağırlanmasına tahsis etti ki[439] biz bunlardan ihtiyat (:nevaib) ödeneğini ayrı bir başlık altında inceliyeceğiz. Resûlullah devrinde devlet ve amme hizmetlerini yürütmek, harp masraflarını karşılamak ve içtimaî güvenliği temin etmek için her zaman acilen paraya ihtiyaç duyuluyordu. Bu sebeple de gelirler, hazinede fazla bekletilmeden harcanıyordu. Bu durumda bazı yerlerin gelirlerinden, çok zarurî hizmetleri yürütmek için ödenek (:tahsisat) ayırmak ve bunları sadece o hizmetler için kullanmaktan başka çare yoktu. İslâm'da Ödenek tahsislerinin, muhtelif gelirlerin sarf yerleri gö-zönünde bulundurularak yapılacağı açıktır. [440]
Kur'an'ı Kerim, Yusuf peygamber (a.s.)'in kıssası ile, olağanüstü iktisadî şartlarda ihtiyat ödeneği ayırmanın zarurî ve hayatî olacağını anlatıyor.
ihtiyat ödeneği ile mal biriktirip yığma (:kenz, iddihar)yı birbirine karıştırmamak gerekir. îddihar (:kenz)da ilerde bir iş yapmak için ne bir sermaye oluşturma düşüncesi vardır ve ne de geleceğin muhtemel masraf ve felâketlerine hazırlık olmak üzere ihtiyaç ödeneği ayırma düşüncesi vardır. îddihar; malı ondan bir fayda sağlamamak üzere sadece yığmaktır ki bu, Kur'an'da yasaklanmıştır.[441] Kur'an'a göre gelirlerin, geriye hiç bir şey bırakılmadan harcanması, sonunda hüsran ve felâkete yol açar.[442] Ancak gelirin daimî artış gösterdiği bir devrede ihtiyat ödeneği ayırmak doğru olamaz.
Pek çok kaynaktan biz Hz. Peygamberin tahsil ettiği gelirleri hiç bekletmeden hemen sarfettiğini öğreniyoruz. Bunlara bakarak Resûlullah (s.a.v.)'m, bir kısım hizmetlerin görülmesi ve muhtemel masrafların karşılanması için geriye hiçbir şey bırakmadığı hükmünü çıkarmamak gerekir. Az yukarda temas edildiği gibi o, bir kısım hizmetlerin görülmesi ve bazı masrafların karşılanması için belli yerlerin gelirlerim elinde tutmuştur. Ebu Ubeyd (154-224 H), îbn Zenceveyh (ö. 247 veya 251 H) ve Ali b. Muhammed gibi müellifler Resûlullah'm «fey'» gelirlerini hiç bekletmeden hemen dağıtıp harcadığını yazarlar.[443] Makrizî'nin kaydettiğine göre; Hz. Peygamber zekât hazinesine girdiği zaman orada bir yığın hurma görür ve bunun ne olduğunu hazine memuru Bilal el-Habeşî'ye sorar, o da; muhtemel ihtiyaçlar (:nevâib) için ayırdığım söyleyince, Hz. Peygamber, bununla güzel bir şey yapmak istediğine inandığını ve fakat bu sebepten cehenneme tökezlenme olacağını, söyler.[444] Çeşitli vesilelerle de temas edildiği gibi Resûlullah zamanında savunma giderlerim karşılama ve çok fakir kimseleri doyurma ve barındırma gibi acilen yapılması gereken masraflar vardı. Bu sebeple de tahsil edilen gelirler, gerekli yerlerine hemen harcanıyordu. Bununla beraber Hz. Peygamber az önce görüldüğü gibi bir kısım yerlerden sağlanan gelirleri, belli hizmet ve işler için elinde tutuyordu.
Kaynaklar, Resûlullah'm hicretin 4. yılı başlarında ele geçirdiği Benû'n-Nadir topraklarından sağlanan gelirleri "nevâib"e tahsis ettiğini yazarlar.[445] Nevâib; beklenmedik hâdiseler ve felaketler manasına gelir ki bunlar yüzünden hesapta olmıyan masraflar yapılar. Bu sebeple de muhtemel masrafları karşılamak için ihtiyat ödeneği bulundurmak gerekir. Nevâib, aynı zamanda, fevkalade hallerde halka yüklenen ek vergiler manasına da gelir. Serahsî, nevâibden maksadın; Resûlullah'a gelen elçilerin ve siyasî heyetlerin hediyelendirilmesi, olduğunu, kaydediyorsa da[446] bu ıstılahı böylesine dar manada anlamak doğru olmaz. Aslında elçilerin ve siyasî heyetlerin ne zaman ve kaç kişi olarak gelecekleri bilinemiyeceğinden Hz. Peygamberin, ağırlanmalarına ve he-diyelendirilmelerine çok önem verdiği bu kişilerin, îslâm devletine getirecekleri masraf da bilinemez. Fakat Resûlullah hicretin 7. yılında ele geçirdiği Hayber'in bir kısım gelirlerini de "nevâib"e ve diğer hizmetlere tahsis etti. Bu tahsislerden bahseden bazı kaynaklar:
«Resûlullah, Hayber'in diğer yarısını da kendisine gelecek heyetler, ödenmesi gerekecek olan hak ve hukuk ve insanların karşılaşacakları çok zarurî ihtiyaçlar (:nevâib) için ayırdı»
şeklinde veya buna yakın ifadeler kullanarak,[447] nevâib'den maksadın sadece siyasî elçi ve heyetlerle ilgili olmadığını açıkça göstermiş oluyorlar. Ayrıca pek çok kaynak Hz. Peygamberin Be-mı'n-Nadir topraklarından elde ettiği mahsul gelirlerinden kendisinin ve ailesinin bir yıllık ihtiyacım ayırdıktan sonra artanı harp silah ve vasıtalarının alınması maksadıyla Beytülmal'e aktardığını yazarlar ki harbin beklenmedik masraflar doğuracağı herkesçe malumdur.[448]
Devlet, sadece belli sınıfların Devleti değildir. Bu bakımdan kamu harcamalarından fakir-zengin herkes faydalandırılmalı ve tüm millet fertlerine hizmet götürülmelidir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Himyer[449] ve Yemen[450] bölgelerine vergiler hakkında gönderdiği yazılarında bu yörelerin halklarına:
«Muhakkakki Allah Resulü, sizin hem zenginlerinizin ve hem de fakirlerinizin mevlâsıdır»
diyerek devletin, her iki sınıfı da gözetip koruyacağını bildiriyorlardı.
Diğer taraftan devlet hizmetleri meccanen yaptınlamaz. Hz. Peygamber devrinde Hz. Ömer (r.a.) vergi memurluğundan dolayı ücret almak istemeyince Resûlullah ona bunu zorla vermiş ve; eğer ihtiyacı yoksa başkasına tasadduk edebileceğini söylemiştir. [451]
Hz. Muhammed (s.a.v.) ne peygamberliği ve ne de devletbaş-kanlığı karşılığında herhangi bir maaş almıyordu. Kur'an-ı Ke-rim'de; onun görevi karşılığında ücret istemediğine ve bir karşılık almadığına ait pek çok ayet bulunmaktadır.[452] İlerde temas edileceği gibi o, müslümanlardan tahsil edilen gelirlerin; hem kendisine ve hem de aile efradına ve akrabalarına haram olduğunu, ilan etmişti. Böylece onun bu gelirlerden herhangi bir şekilde faydalanması söz konusu değildi.
Hz. Muhammed, Mekke'de, peygamber olmadan önce ticaretle iştigal ediyordu. îlk hanımı Hz. Hatice (r.a.) ile daha evlenmeden; sermaye Hatice'den, iş kendisinden olmak üzere, ticarî bir ortaklık kurmuş ve bu yüzden de epeyce zengin olmuştu. Bu ortaklıktan daha önce olmalıdır ki Hz. Muhammed, Kays b. Sâib adında bir Mekke'li ile ticarî ortaklık kurmuş bulunuyordu.[453]
Resûlullah'ın dedesi Abdulmuttalib ve müteakiben amcası Ebu Talib Mekke'nin reisliğim yapmalarına karşılık Hz. Peygam-ber'in babasının ve kendisinin idarede herhangi bir vazifeleri yoktu. Bu bakımdan da Resûlullah'ın bu yoldan bir menfaat sağlaması söz konusu değildi. Maverdî ve Ferra'nın el-Vâkıdî'den naklettiklerine göre, Resûlullah'a babası Abdullah'dan; Umm Eymen adında bir cariye ile 5 deve, bir miktar davar, kölesi Şakran ve bunun Salih isminde oğlu miras kalmıştı. Annesi Amine'den ise bir ev kalmıştı. Ailesi Hatice daha Mekke'de iken vefat edince onun Safa ve Merve arasındaki evi ile bir miktar malı da Hz. Peygam-ber'e kaldı. Hz. Peygamber bu mallarını Mekke'de terketip Medine'ye hicret edince Abdulmuttalib'in oğlu Akıl onun iki evine de el koyup onları satmış bulunuyordu. Medine'de ise Mescid-i Nebî etrafında onun için odalar yapıldı. Her hanımı için bir oda tahsis eden Hz. Peygamber, sağlığında bunları hanımlarına vasiyyet etmişti.[454] Bu vasiyyet gereğidir ki odalar onun vefatından sonra devlet hazinesine intikal etmedi. Resûlullah'ın Mekke'deki davar sürüsü, îbn Sa'd'dan Öğrendiğimize göre, Ümm Eymen tarafindan otlatılan 7 keçiden ibaretti.[455]
Hz. Peygamber Medine'de de pek çok süt, yük ve binek hayvanları edinmişti ki Makrizî, onun sahip olduğu hayvanlar arasında tavuk cinsinin bile bulunduğunu yazar.[456] îbn Sa'd'dan öğrendiğimize göre, Hz. Peygamberin Medine civarındaki meralarda otlıyan 7 veya 20 adet devesi, 7 adet de keçisi vardı ve her akşam çoban ona iki büyük kırba süt getiriyordu ki bu sürüler bir ara baskına uğramışlar ve çoban da öldürülmüştü.[457] Bu hâdise hicretin 6. yılı sonlarında veya 7. yılı başlarında olmuştu. Ureyne kabilesinden olan bu haydutlar, hasta oldukları için develerin süt ve sidiklerinden yararlanıp tedavi olsunlar diye Resûlullah tarafından sürülerin yanma gönderilmişlerdi, iyileşip azgınlaşan bu kimseler daha sonra yakalanarak layık oldukları cezaya çarptırıldılar. Burada şunu da kaydetmeliyiz ki îbn Sa'd'm bu sürüyü Hz. Peygambere maletmesine karşılık gerek Buharı ve gerek Tirmizî, çobanı öldürülen bu sürünün zekat hayvanlarından olduğunu kaydederler.[458] Eğer bunlar zekât hayvanlarından ise o takdirde tabiatiyle bu getirilen sütlerden Hz. Peygamber ve ailesinin faydalanmaları mümkün olmayacaktır.
Hz. Peygamber, bir kısım hayvanlarını kendi imkanları ile satın almış[459] bir kısmını da ona zengin sahabesi hediye etmiştir.[460] Onun ifadesine göre; koyun olan bir evde bereket vardır.[461]
Söz sırası gelmişken hemen kaydedelim ki Resûlullah'a, harp halinde olmadığı pek çok kabile ve devlet başkanından muhtelif hediyeler gelmiştir; Atlar, katırlar, çeşitli giysiler ve hatta hanımı Mariye (r.a.) bu hediyeler arasındadır.[462] Bakışım sahabe ona bahçelerinden bir kaç hurma ağacının mahsulünü tahsis ederken, bir kısımları da zaman zaman pişmiş hazır yemek göndermek itiyadına girmişlerdi.[463]
Hz. Peygamber'in fey' ve ganimetlerdeki hisse miktarlarını bu gelirlerin sarf yerleri bahsinde ele aldığımızdan burada ayrıca onlara temas etmeyip sadece bu ve diğer yollardan eline geçen arazilerden bahsedeceğiz ki bunlar sekiz parça halindedir:
1. Hz. Peygamber'in ilk sahip olduğu arazi, Benu'-Nadir'li bir yahudi bilgin olup müslümanlığa giren Muhayrık'm vasiyyet yoluyla bağışladığı 7 adet bahçedir. Muhayrık, Uhud harbine katılıp şehit düşmüş ve harbe çıkarken mallarını Resûlullah'a vasiy-yet etmiştir. Ibn Sa'd, diğer kaynaklardan farklı olarak, bu bahçelerin Hz. Peygamber'in vefatından sonra çocuklarına ve müteakiben de torunlarına tahsis edildiğim yazar.[464]
2. Çarpışmasız alındığı için Kur'an'da fey' olarak tamamiyle Hz. Peygamber'e verilen ilk arazi H.4 yılda ele geçirilen Nadir Oğulları arazisidir. Resûlullah buradan elde ettiği mahsul gelirlerinden kendisinin ve ailesinin bir yıllık ihtiyaçlarını ayırdıktan sonra artanı devlet hazinesine aktarmıştır.[465] Daha önce ödenekler bölümünde temas ettiğimiz gibi o, bu fazla gelirlerle harp silah ve vasıtalarını temin etmiş, ayrıca muhtemel masraflar (:nevâib) için tahsisatlar ayırmıştır. Bazı kaynaklardan Öğrendiğimize göre Resûlullah bu arazilerden Muhacirlere ve Ensar'dan iki fakir adama, ekip biçmeleri ve faydalanmaları için yer vermiştir.[466] Yahya b. Adem, 7 bahçe hariç Hz. Peygamber'in Nadir Oğulları arazisinin hepsini taksim ettiğini yazar ki[467] bu bahçeler ona Muhayrık tarafından bağışlanan bahçelerdir, işletilmek üzere verilen bu yerlerin mülkiyeti tabiatiyle Resûlullaha ait bulunuyordu.
3. Hayber'deki 8 kaleden 3 u, ganimet ve fey' hukuku gereğince Resûlullah'a ve "humus: 1/5" hakkından faydalanacak olan diğer sınıflara kalmıştır.[468] Bunlardan iki kaleye tamamiyle Resûlullah'ın kendisi sahip olurken o, Ketîbe denilen kaleyi humus olarak; akrabaları, hanımları, diğer hak sahipleri ve uygun gördüğü kimseler arasında taksim etmiştir.[469] Bu yerlerden, onun hanımlarının, akrabalarının ve diğerlerinin alacakları mahsul miktarları da yazıyla tesbit edilmişti. Buna göre, onun hanımları her yıl 80 vask hurma, 20 vask da arpa olmak üzere toplam 100 vask masul alıyorlardı.[470] 1 vask yaklaşık olarak 240 kilo olduğuna göre[471] onlar bu yerlerden 2,5 tona yakın miktarda bir gelir temin etmiş oluyorlardı.
4. Fedek; Bu arazi Hayber'le beraber H. 7 yılında sulh yoluyla alındığından tamamiyle Resûlullah (s.a.v.)'m emrine girdi ve halkı, Hayber'de olduğu gibi mahsulün yarısını almaları şartiyle bu topraklarda bırakıldılar.[472] Hz. Peygamber bu yerden elde ettiği «yarı gelir»den nafakasına harcar, akrabasından fakirlere yardımda bulunur ve onların kızlarını evlendirirdi.[473] Nafakasından artan fazla gelirlerini daima devlet hazinesine aktarırdı. Ödenekler bölümünde temas ettiğimiz gibi Resûlullah bu uygulamasına uygun olarak gerek Hayber ve gerekse Fedek'ten sağladığı gelirlerinden artanı belli hizmetlerin karşılanmasına tahsis etmiştir.
5. Resûlullah'ın özel yerlerinden biri de Vâdi'1-Kurâ denilen bölgenin 1/3'idir.[474]
6. Onun şahsına ait yerlerden sonuncusu Medine içindeki Mehruz denilen bir pazar yeridir.[475]
Hz. Ömer, Yahudileri Hayber, Fedek ve Vadil-Kura'dan çıkardığı zaman bu yerlerin toplam kıymetlerini takdir ettirmiş ve onlara sadece bir işletmeci olarak sahip oldukları haklarını ödemiştir.[476] Bu arada Resûlullah'ın hanımlarını da, kendilerine tahsis edilmiş yerlerde bir işletmeci sıfatıyla kalmaları ile belli miktarda mahsul almaları arasında serbest bırakmıştır. Bunlardan kimi işletmeciliği tercih ederken Hz. Aişe ve Hafsa (r.a.) belli miktarlardaki paylarını almaya devam etmişlerdir.[477]
Resûlullah ve aileleri çok sâde bir hayat yaşamışlardır.[478] Böylece Hz. Peygamber, gelirlerinden çok fazla miktarı devlet hizmetlerinde ve fakirlere yardımda kullanabilme imkanını elde etmiştir. [479]
ResûluUah (s.a.V.) vefat ettiğinde yukarda sayılan araziler ve oturmakta olduğu evlerinden başka önemli bir malına rastlanma-iliştir. Vefat ettiği zaman 1 dirhem veya 1 dinar parasına rastlanmadığı gibi ne bir köle ve ne de bir cariyesi vardı.[480] Onun geriye sadece silahı ile (meşhur) beyaz katırı,[481] develeri, giyim eşyaları, yüzüğü, bazı aletleri, kılıç ve zırhı kalmıştı.[482] Ayrıca Ferrâ' ona ait bir bayraktan da bahseder.[483] Muhakkak ki hanımlarının kul-anmakta olduğu ev eşyalarını bunlardan hariç tutmak gerekir.
Hz. Peygamber'in mirasına uygulanan işleme gelince; onun layvanlan ile bazı aletleri, ayakkabıları miras olarak Hz. Ali'ye serildi. Hırkası, kılıç ve yüzüğü ise devlete kaldı.[484]
ResûluUah vefat ettiğinde başta kızı Hz. Fâtıma (r.a.) olmak üzere diğer mirasçıları, onun her çeşit malını ve arazilerini bölüşmek üzere halife Ebu Bekir'e müracaat ettiler. Kendilerine Resûlullah'ın: «Bize Mirasçı olunamaz, bıraktıklarımız sadakadır.» sözleri hatırlatıldı ve buna göre de onun sahip olduğu tüm araziler devlete maledildi.[485] Bu arada Ebu Bekir; bu yerlerden elde edilen gelirleri, aynen ResûluUah devrinde harcanan yerlere harcıyacağmı ve gene aynı şekilde Resûlullah'ın ailesinin eskiden olduğu gibi nafakalarını almaya devam edeceklerim ve onun tatbikatını değiştiremiyeceğini de bildirdi.[486]
Resûlullah'ın,mirası hakkındaki bir diğer sözleri de şöyledir: «Mirasçılarım hiçbir dinarı bölüşmesinler. Hanımlarımın nafakasından ve âmilimin masrafından başkası sadakadır.»[487]
Burada onun âmilinden maksat, muhakkak kendi yerlerine bakan, gelirleriyle ilgilenen ve işletilmek üzere başkalarına verilmemiş olan arazilerinde bizzat çalışan görevlileri ve işçileridir. Nitekim biz Müslim'den onun Hayber'deki hurmalıklarıyla ilgilenen bir kahyasının olduğunu öğreniyoruz.[488]
Hz. Peygamber'in hanımlarının oturmakta olduğu Mescid-i Nebi'nin yanındaki odalara gelince bunları Resûlullah vasiyyet yoluyla onlara bırakmıştır. Onlar bu yerlerde oturacaklar ve kimse hayatta kalmayınca da diğer araziler gibi bu odalar da Resûlullah'ın sadakaları arasına katılacaktır.[489]
Böylece müslümanlardan tahsil edilen her türlü gelirlerden faydalanmayı kendisine ve akrabalarına yasaklıyan Hz. Muham-med (s.a.v.) ganimet ve fey' hukuku gereğince kendisine düşen veya bağış suretiyle sahip olduğu yerleri de devletin idaresinde müslümanlara sadaka olarak bırakmış, manevî ve maddî iktidarını şahsına ve ailesine servet yığmada değil sadece ve sadece tüm müslümanlara her iki dünyayı kuşatan bir mutluluk getirmede kullanmış bulunmaktadır. [490]
Biz Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde Mekke valisi Attab b. Esid'e bağlanan maaş miktarım biliyoruz. Ona ResûluUah, Nec-ran ve Hecer bölgelerinden tahsil edilecek gelirlerden ödenmek üzere[491] günlüğüne bir dirhem[492] veya senede 40 ukıyye maaş bağlamıştı ki bu, Muhammed Hamidullah'ın dediğine göre 1600 dirhem eder ve bu durumda da aylığı 30 dirhem değil 133 dirheme gelir.[493] Bu miktar ise halifelere bağlanan maaşlardan çok daha yüksektir. Eğer onun aylığım 30 dirhem kabul edersek bununla o, en pahalısından üç koyun satın alabilecektir. [494]
Hz. Peygamber devrinde bir kısım valiler aynı zamanda "kaza" görevini de yürütüyorlardı. Meselâ Yemene, vali tayin edilen Muaz'a aynı zamanda kaza görevi de verilmişti. Fakat biz ona tayin edilen maaş miktarım bilemiyoruz. H.8 yılda Mekke'ye hakim ve vali tayin edilen Attab'ın aldığı maaşa ise az yukarda temas etmiştik.[495]
Hz. Peygamber devrinde maliye memurlarına ne kadar maaş ödendiğini bilemiyoruz. Ancak Resûlullah'ın bir sözlerine bakarak, onun memurlarına bir insan için gerekli ihtiyaçların rahatlıkla temin edilebileceği kadar maaş ödediğini kesinlikle söyliye-biliriz. O, diyor ki:
«Bizim bir işimizde çalışan kimselerin; hanımı yoksa evlensin, kimin de evi yoksa kendisine bir ev edinsin, bineği olmıyan da bir binek edinsin ve kimin de hizmetçisi yoksa bir hizmetçi tutsun. Kim bunlardan başka şeyler edinirse o kimse kenz (.yığma) yapmıştır. Allah onu kıyamet günene bir hain veya bir hırsız olarak getirir.»[496]
Hz. Peygamber ve Ebu Bekir devirlerinde daimî askerlik ol-madığ için askere de maaş bağlamak söz konusu değildi. Ancak askerler bir sefer sırasında ele geçen ganimetlerden Kur'an'da belirlendiği şekilde kendi paylarına düşen hisselerini alıyorlardı.[497] Bu dönemlerde her asker kendi imkanları ile bir harbe katılıyordu. Bu imkanlardan mahrum olanlara ise gerekli silah, elbise ve yiyecekler devlet tarafından temin ediliyordu veya zenginler, bu türlü şeyleri temin edebilmeleri için doğrudan doğruya onlara zekatlarım Ödüyorlardı. Mesela, biz bir hadisten Hz. Peygamber'in askerlerine "rızık:tayın" olarak hurma verdiğini öğreniyoruz.[498]
Maaşların ödenme devrelerinin vergi düzenine ve örfe göre de değişebileceği muhakkaktır. Fakat Hz. Peygamber, çalışanların hak ettikleri ücret ve maaşların bekletilmeden ödenmesini, istemekte ve şöyle demektedir:
«İşçiye ücretini teri kurumadan ödeyiniz.»[499] Buna göre ücret ve maaşların kısa zaman dilimleri içerisinde ödenmesi gerekir. Bu hadis maaş ve ücretlerin ödenmesi için çalışanlar aleyhine olacak bir süre tayinine izin vermemektedir. [500]
Memurlara, en azından gerekli ihtiyaçlarını temin edebilecekleri kadar bir maaşın ödendiği muhakkaktır. Hz. Peygamber'in memurlara; evlenip yuva kurabilecekleri, ev ve binek satın alabilecekleri ve hizmetçi tutabilecekleri, bir miktarda maaş ödeneceğini daha fazla şeyler edinenlerin ise hainlik ve hırsızlık yapmış olacaklarını, ilan ettiğini, az yukarda kaydetmiştik. Bunun yanı sıra Resûlullah; efendilerden de köle işçilerin yeme ve giyinme hususunda, kendi seviyelerinde bir hayata kavuşturulmalarını istiyerek şöyle demiştir:
«Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin.»[501] Buna göre, en üst seviyedeki memurla en alt seviyedeki memurun, normal yiyeceklerin ve giyeceklerin temininde eşit imkanlara sahip kılınması, farklılaşmanın ise bunların ötesinde başlaması gerekecektir. Her iş ve hizmetin külfeti eşit olmıcağı gibi, mesuliyeti de eşit değildir. Diğer taraftan bilgi ve maharetle, yapılabilecek bir iş ile alelade bir insanın yapabileceği işlerin ve bunlara sarfedilecek emeklerin elbetteki karşılıkları eşit olmaz. Maaşların aslî ihtiyaçları karşılıyabilecek miktarda olması ve adaletsizliğe meydan verilmemesi, bir esastır. Bu esasa uymak şartiyle Devlet, muhtelif hizmet sınıflarına ve muhtelif kişilere farklı maaşlar ödiyebilir. İstihdam, emek ve bunların karşılığı Dİan maaş ve ücret siyasetini belirlemek devlete ait bir haktır. [502]
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in en önde gelen vazifesi "tebliğ" yani İslâm'ı öğretmek ve yaymak olduğu için öğretim ve eğitim devletin aslî görevleri arasında yer almıştır. İlk görev Kur'anın öğretilmesi ve açıklanması dır. Kur'an hem manevî ve hem de maddî ilimlere temas etmektedir. Bu bakımdan öğretim ve eğitim faaliyetleri her iki ilim dalına inhisar ettirilecektir. Tabiatiyle ilk önce Kur'an'dan; onun okutulup yazdınlmasmdan işe başlamak gerekecektir. Bu arada Kur'an-ı Kerim'in buyruklarına uyarak Resûlullah'm sünnetini de öğrenmek, ihmaline izin verilmiyecek olan bir vazifedir.
İslâm'dan önce Araplar, istisnaları dışında okuma yazma bil-miyen bir toplumdu ve onlar kültürlerini nesilden nesile ezber olarak aktarıyorlardı. Bu ise ilahî Kitab'ın muhafazası için çok tehlikeli bir yoldu ve Kur'an'm başına diğer kitapların uğradıkları kötü akıbet gelebilirdi. Bu bakımdan Hz. Muhammed (s.a.v.)'e ilk önce «oku» emri verildi ve bütün ilimlerin korunmasında ve gelişmesinde temel araç olan «kalem»m değeri ve vazifesi ona bildirildi.[503] Gene ilk gelen sûrelerden birinde, hokka ve kalem gibi yazı malzemelerine ve ayrıca yazıya dikkat çekildi ve bu sûre «Kalem» ismini aldı. Çeşitli yazı malzemelerine, yazım işlerine ve ilim öğrenme hususuna temas eden sûreler genellikle Mekke devresinde nazil oldular.[504] Bu durum şüphesiz ki Hz. Muhammed'e, faaliyet göstereceği topluma öncelikle okuma-yazma öğretmesini telkin etmiş oluyordu.
Hz. Peygamber Mekke devresinde bir devlet teşkilatına sahip olmadığı için İslâm'ı öğretme ve yayma faaliyetlerini şahsen sürdürüyordu. Hz. Ömer'in, müslüman olması sırasında eniştesinin evinde Kur'an'dan yazılı bir parça bulmasına bakacak olursak Resûlullah'm bu devrede de Kur'an'ı yazdırmak için bazı kimseleri istihdam ettiğine hükmedebiliriz. Resûlullah'm Medine'li bazı kişilerle anlaşıp devletinin temelini attığı sırada memuriyete ilk getirdiği Mus'ab b.Umeyr isminde bir muallimdi. Resûlullah'm ilk memuru olma şerefine eren Mus'ab müslümanlığı öğretip yayma vazifesiyle Medine'ye gönderildi.[505] Muhakkakki onun buradaki masrafları Medineli müslümanlar tarafından karşılanıyordu.
Hz. Peygamber Medine'ye göç edince burada ilk iş olarak Mes-cidu'n-Nebî denilen bir bina inşasına girişti. Bu binada birbirinden ayrı üç mekan vardı. Bunlardan birinde namaz kılmıyor ve hükümet işleri görüşülüyordu. Suffa denen mahalde yersiz-yurt-suz kimseler barınıp öğrenim yapıyorlardı. Bilindiği gibi üçüncü mahalde Resûlullah'a ait odalar bulunuyordu.
Muhammed Hamidullah bize Suffa ve diğer mahallerdeki Öğretim faaliyetleri hususunda özet olarak sunacağım şu bilgileri vermektedir: Suffa, ilk islâm Üniversitesidir ve burada bizzat Resûlullah'm ders vermesinin yanı sıra okurna-yazmayı, Kur'an'ı vs. öğretmek üzere diğer bazı öğretmenler de vazife görüyorlardı. Ubade b. Samit, Kur'an ve okuma-yazma Öğretenlerden biridir. Esasen bir yazı mütehassisi olan Abdullah b. Said b. el-Ass, Resûlulah tarafından "hikmet Öğretmeni" olarak -tayin edilmiştir.
Bedir savaşında esir düşen müşriklerden okuma - yazma bilenlere, adam başına 4000 dirhemlik kurtuluş fidyesi karşılığı olmak üzere on müslüman çocuğa okuma - yazmayı öğretme mecburiyetinin getirilişi Hz. Muhammed (s.a.v.)'in bu işe ne kadar önem verdiğini ortaya koyar. Bu hâdise Suffa'da geçici de olsa müslüman öğretmenlerin yanı sıra müşrik ve üstelik esir öğretmenlerin de çalıştırıldığını gösterir.
Suffa'dan her tarafa gönderilen çeşitli Öğretmenler yetiştiği gibi, İbn Mes'ud, Abdullah b.Ömer gibi ünlü hukukçular, Ebu Hu-reyre gibi hadisçiler ve Irak fatihi Sa'd b.Ebi Vakkas gibi büyük komutanlar da yetişti. Farsça, Yunanca, Kıptîce ve Habeşçe bilen Zeyd b. Sabit ise Resûlullah'm isteği üzerine İbranice okuyup yazmayı da öğrendi. O, bunu şüphesizki Suffa'nın dışında Yahudilerden öğrenmişti.
Bu mektepte yabancılara da islâm'ı tanıtmak gayesiyle dersler veriliyordu, yerli ve yabancı talebelerin sayısının 400'e kadar yükseldiği de olmuştu.
Suffa'daki öğretim masraflarına gelince talebeler bunun için herhangi bir ödemede bulunmuyorlardı. Üstelik onlar cömert müslümanlardan ve devletten yardım görüyorlardı. Resûlullah, halkı bu mektep mensuplarına yardıma davet ederken kendisi de eline geçen gelirlerden buraya harcamalarda bulunuyordu. Medi-neli cömert insan Sa'd b.Ubade her gün sekiz talebenin yiyecek ve içeceğini temin etmekteydi. Bir defasında, Hz, Peygamberin eline bir para geçmişti de kızı Fâtıma (r.a.) ondan, yorgun düştüğünü ileri sürerek bir köle hizmetçi satın almasını istemişti. Bunun üzerine Resûlullah:
«Suffa'daki insanların midelerini boş bırakarak sizin istediğiniz şeyleri yerine getiremem; bütün parayı onların istifadesine tahsis edeceğim.» demişti.
Suffa'ya müslümanlar hurma mahsullerinin zekâtını da getiriyorlardı ki Muaz b. Cebel'in Yemen'i gönderilmesinden önce , bir ara, buraya getirilen zekâtların bakım ve idaresinde görevlendirildiğini, malî teşkilatlanma bahsinde ele almıştık. Öğretmenlere ise maaş verilip verilmediği hususnda herhangi bir bilgiye rastlı-yamıyoruz. Şu kadar varki Hz. Peygamber SufFa'da görevli öğretmenlerin, talebelerinden hediye olarak dahi bir şey almalarına şiddetle karşı koyuyordu.
Kısa zaman sonra Suffa artık ihtiyaca yetmez hale geldi ve Resûlullah buradaki sıkışıklığı önlemek üzere Medine'nin diğer mahalerinde bir çok başka okullar daha açtı. Daha henüz H. 2. senede Mahreme b. Nevfel'in evi Kur'an öğretimi için mektep haline getirildi. Aynı şekilde Medine yakınındaki Küba camii de Resûlullah'm zaman zaman öğretimine nezaret ettiği bir mektep haline getirildi. Onun zamanında Mescidu'n-Nebî'den ayrı olarak 9 küçük cami daha vardı ki bunların her biri aynı zamanda bir mektep olarak faaliyet gösteriyordu.[506]
Hz. Peygamber devrinde kadınların da okuma-yazma bilmelerine ehemmiyet veriliyordu ki biz Şifâ' Ümm-ü Süleyman isminde bir kadının onlara yazı yazmayı öğretme vazifesini üstlendiğini görüyoruz.[507] Bizzat Resûlullah da haftanın belli bir gününde yalnız onlara vazetmiş ve onun hanımları da kadınların eğitiminde vazife almışlardır. Sahabe kadınlar arasından başta Hz. Aişe olmak üzere 20 kadar kadın hukukçunun yetişmesi[508] bu öğretimin genişliği hakkında bize yeterli bir fikir verir kanaatındayım.
Resûlullah yeni fethettiği yerlere de muallimler gönderdi ve ayrıca valilere ve diğer devlet görevlilerine de ek olarak öğretmenlik vazifesini verdi. Makrizî bize onun Mekke'yi fethedince daha oradan ayrılmadan yeni vali Attab'ın yanında halka; Kur'an'ı, sünneti ve hukuk öğretmeleri için Muaz b. Cebel ile Ebu Musa el-Eş'arî'yi görevlendirdiğini, bildiriyor. Gene onun yazdığına göre Hz. Peygamber, Muaz'ı şüphesizki bundan sonraki bir tarihte, halka Kur'an'ı ve îslâmî esasları öğretmek, kadılık yapmak ve vergi tahsildarlarının getirdikleri meblağları teslim almak gibi çok yönlü görevlerle Yemen'e gönderdi ve bu arada Necran bölgesinde halka Kur'an ve dinî esasları öğretmek ve ayrıca halktan zekât toplamak üzere Amr b. Hazm'ı görevlendirdi ve eline de vergi ve diyetlerle ilgili hukuku ihtiva eden bir de yazı verdi.[509] Onun aynı görevlerle Yemen'e tayin edildiği de ifade edilmektedir.[510] Yemen'e komşu olan Necran'da islâm Devletine tâbi Hıristiyanlar yaşadığına göre onun bu bölgeye Kur'an ve dinî esasları öğretmek üzere gönderilmesi mümkün görünmüyor ise 3e Hz. Peygamberin onu bir tebliğci olarak göndermiş olması düşünülebilir.
Hz. Peygamber yeni müslüman olan veya islâm Devletine tâbi olmak hususunu görüşmek üzere gelen heyetlere de Kur'an'ı ve îslâmî esasları öğretmeğe Özen gösteriyordu. Ibn Sa'd (168-230 H/785-845 M) hicri 10. senede gelen Havlan heyetine Kur'an ve sünnetin öğretilmesi için Resûlullah'm ilgililere emir verdiğini ve Ubeyd b. Ka'b tarafından onlara Kur'an öğretildiğini, yazar.[511] Hz. Peygamberin çeşitli bölgelere zaman zaman Suffa mektebinden yetişelerden öğretmenler gönderdiği ve bunların bir kısmının katliama bile uğradıkları herkesin malumudur. Resûlullah valilerine, vergi tahsil memurlarına ve diğer görevlilere maaş ödediğine göre şüphesiz ki bu öğretmenler zümresine de maaşlar Ödüyordu. Ancak ne var ki kaynaklar bize bu hususta hiçbir bilgi sunmamaktadırlar. [512]
Bu sahada da biz yapılan harcamalardan ziyade hizmetleri tesbit edebiliyoruz. Ancak bu hizmetlerin doğurduğu masrafların devlet hazinesinden karşılandığı muhakkaktır, insan hayatına Kur'an'da çok önem verilir:
«Kim bir canı bir can mukabilinde veya yeryüzünde bir fesat çıkarmış olmasından dolayı olmıyarak, öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu kurtarırsa bütün insanları diriltmiş gibi olur.»[513]
Bu ayet, devlete, halka sağlık hizmetleri götürme vazifesini yükler. Çünki bu hizmetler, insanların tek başlarına yürüteceği hizmetlerden değildir.
Hz. Peygamber, tedavisi olmryan hiçbir hastalık kabul etmez. Bu bakımdan o, insanları tedavi olmaya çağırmıştır. Onun, muhtelif hadis kitaplarında biraz değişik şekillerde yer alan bu husustaki sözleri îbn Mâce'de şöyledir:
«Ey Allah'ın kulları tedavi olunuz. Allah ihtiyarlama hariç şifasını yaratmadığı hiçbir hastalık yaratmamıştır.»[514]
Hz. Peygamber'in kendisi de tedavi olmuş, vücudundan kan aldırarak ücretini ödemiştir.[515]
Hz. Peygamber'in bizzat kendisi bazı hastalıkların tedavisini biliyordu ki bu hususta bir kısım hadis müellifleri eserlerinde ayrı bir bölüm meydana getirmişlerdir. Onun bazı yaralılara cerrahî müdahalelerde bulunduğu da olmuştur. Meselâ, Sa'd b. Mu'az harpte kol damarından vurulduğu zaman Resûlullah onu "miş-kas" demlen aletle dağlama yapıp kanım kesmek suretiyle tedavi etmiştir.[516] Müslüman olmayanların bile ondan ilaç istedikleri olmuştur.[517] Daha önce de muhtelif vesilelerle temas ettiğimiz gibi Ureyne kabilelerinden Medine'ye gelmiş olan bazı kimseler burada hastalandılar. Resûlullah onları, develerin süt ve sidiklerinden içerek tedavi olmaları için zekât hayvanlarının [518]bulunduğu meraya göndermişti. Sonra bunlar iyileşmiş ve azgınlaşarak çobanı da öldürmüşlerdi.
Hz. Peygamber, hastalarla çok ilgileniyor ve gerekirse onlara bir hekime gitmelerini tavsiye ediyordu.[519] veya ona kendisi bir hekim getirtiyordu.[520] Harplerde, Resûlullah'ın askeri karargahının yanında her zaman kadın hastabakıcılar bulunuyordu. Bunlar, hastaları bilinen usul ve ilaçlarla tedavi ediyorlardı.[521]
Hz. Peygamber, harplerde yaralananları Mescidu'n-Nebi'nin yanında kurdurduğu çadıra aldırıyor ve her zaman onların du-rumlariyle ilgileniyordu.[522] Bu çadırın Rufeyde isminde bir kadına ait olduğu da söylenmektedir. Eşlem kabilesinden olan bu kadın alelade bir hemşire olmayıp hem yaralı askerleri ve hem de halktan hasta düşmüş kimseleri gönüllü olarak tedavi etmekteydi.[523] Bu tedavi giderlerinin ise nereden karşılandığına ait herhangi bir bilgiye sahip olmamamıza rağmen bunların devlet tarafından karşılandığını söylememize herhangi bir engel bulunmamaktadır. Hz. Peygamber'in harpte yara almış olan Ubeyd b. Ka'b'a bir doktor getirtmesi de bunu gösteriyor.[524]
Hz. Peygamber devrinde biz sulama tesislerinin yapımı ve arazi ıslah çalışmaları hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Ancak onun, Kur'an'a muvazi olarak halkı ziraata ve ölü arazileri "ihya" etmeğe[525] teşvik ettiği görülmektedir. Bu arada Hz.Peyganıber Medine çevresinde 12 millik bir arazi kuşağını yasak bölge (:hıma) ilan ederek, yeşilliğini ve tabiatını korumaya almıştır.[526]
Hz. Peygamberin H. 1. yıl içerisinde başlayıp bitirdiği Medine'deki Mescidi, çok yönlü maksatlar için kullanılmıştır. Taberî'den öğrendiğimize göre, Resûlulah bu mescidin yerini sahiplerinden satın almak istemiş fakat onlar, yerlerim ona karşılıksız olarak bağışlamışlardır. Bundan ayrı olarak Hz. Peygamber Küba Mescidim yaptırmıştır,[527] Küba Mescidi, Resûlullah'm hicret sırasında Medine yakınındaki bu mescide adını veren köyde kurulmuştur ve İslâm'da yapılan ilk camidir. Hz. Peygamber, fethettiği yerlerde birer cami yaptırmış olmalıdır. Nitekim biz onun Umman halkından olan Dema'lılara mescidler yapmaları hususunda emir verdiğini görmekteyiz.[528] Onun zamanında Mesci-du'n-Nebî'den ayrı olarak 9 adet daha cami yapılmıştır.[529] Hz. Peygamber'in, Mescidu'n-Nebî külliyesi içerisinde, ibadet mahallinden başka, Beytülmalin ortaya çıkışı bahsinde temas edildiği gibi "ulliyye" veya "meşrebe" denilen bir odayı devlet hazinesi olarak kullandığını görmüştük. O, bundan ayrı olarak kızı Fatı-ma'nın evlenmesi ile boşalan odasını da ziyaretçi kabul odası (:zevr) haline getirmiştir.[530]
ilk zamanlarda çok yönlü maksatlar için kullanılan camilerden ayrı olarak devlet, zaman geçtikçe devlet hizmetleri için gerekli diğer binaları da inşa etmeğe başladı. Beytülmal olarak kullanılan binaların Hz. Peygamber devrinde yapılmaya başladığını biz ilgili bölümünde görmüştük. Onun zamanında ihdas edilen misafirhanelere ise ulaşım hizmetleri bahsinde temas edeceğiz, islâm'da ilk hapishane de gene Resûlullah zamanında ihdas edildi ve bunu Hz. Ömer ve Ali'nin ihdas ettikleri hapishaneler izledi.[531]
Kur'an'da seyahata çok önem verilmiş ve Allah Teâlâ, müslü-manlara; yeryüzü nimetlerini aramak, ticaret yapmak, ilmî araştırmalarda bulunmak, geçmiş milletlerin uğradıkları akıbetleri görmek için bıraktıkları harabelerde araştırmalar yapmak ve diğer meşru sebeplerle seyahat etmeği tavsiye ve hatta emretmiştir. Bu sebeple de yolculara harcanmak üzere gerek zekat ve gerekse de diğer gelir çeşitlerinden paylar ayrılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bazı yerlerin gelirlerini özellikle yolculara ve kendisine gelen siyasî heyet ve elçilere tahsis etmiştir ki biz bunlara daha Önce teferruatiyle temas ettiğimizden burada yeniden ele almıya-cağız. [532]
Gerek resmî görevlilerin ve yabancı elçilerin ve gerekse de halkın rahat ve serbestçe seyahat edip barınmalarını sağlamak amacı ile Hz. Peygamber devrinden itibaren bir takım misafirhaneler yapılmış ve bazı kimseler de evlerini misafirler için vakfetmişlerdir. Sahabeden Abdurrahman b. Avf (r.a.) Hz. Peygamber'e gelen misafirler için "dâru'l-kübrâ" ve "dâru'd-dîfan" adları ile anılan bir misafirhane yaptırdı ki Resûlullah da bunun inşasında bizzat çalıştılar.[533] Buharî'nin kaydına göre, Ashab'dan Enes. b. Mâlik, Abdullah b. Ömer ve Zübeyr (r.a.) evlerini bu maksatlar için vakıf yaptılar. Bunların ihtiyaç duyduklarında kendi ailelerinin de bu evlerden faydalanma şartları vardı. Meselâ, Enes; evinin semtine geldiğinde kendisinin de orada konaklama şartlarım, vakfiyesinde kaydetmişti.[534] Yolcular bu evlerden faydalanıyorlardı.
Hz. Peygamber, ister Arabistan'daki kabileleri temsilen gelmiş olsunlar isterse de yarımadanın dışındaki devletlerden gelmiş olsunlar, elçileri devlet adına resmen ağırlıyordu. Bunların bir kısmı yeni müslüman olup talimat almak için, bir kısmı da müslüman olma veya îslâm Devletine bağlanma şartlarım görüşmek üzere geliyorlardı. Yarımada dışından gelen elçilerin tabiatiyle böyle bir niyetleri yoktu. Hz. Peygamber, gelen elçileri ve siyasî heyetleri genellikle Remle Bint el-Hâris'in evinde ikamet ettirir ve orada ağırlardı ki bu evin ismi Ibn Sa'd'ın eserinde, heyetlerin kabul ve ağırlanması münasebetiyle sık sık geçmektedir.[535] Remle (r.a.) ismindeki kadın bu evini şüphesiz ki Hz. Peygamber (s.a.v.)'in devletine bağışlamış bulunuyordu. Ibnu'1-Esir ve Kettanî'den öğrendiğimize göre, Hz. Peygamber'in Mescidu'n-Nebî yanında, gelen heyetleri barındırmak için kurdurduğu ayrıca bir çadırı bulunuyordu. Tebuk seferini müteakip bir zamanda gelen Taifdeki Sakif kabilesinin heyeti bu çadırda barındırıldılar.[536] Hz. Peygamber, İslâm'a girmekte inatlık gösteren bu kabile temsilcilerinin Kur'an'ı dinlemelerini ve îslâmî ibadetleri izlemelerini istemekteydi. Bazan misafirhaneler dolu olacak ki bir kısım elçilerin Sahabelerin evlerinde barındırıldığı olurdu.[537]
Gerek devlet ve gerekse de özel teşebbüs tarafından konaklama tesislerinin yapımına Resûlullah'tan sonra da devam edildi. [538]
Devletin hele ilk zamanlarda her tarafta konaklama tesisleri kurması mümkün değildi. Bilhassa kırsal kesimlere kadar bu türlü hizmetleri götürmek pek mümkün olmaz. Bu bakımdan köy kesiminde ve küçük kasabalarda halkın misafirperverliğine ihtiyaç vardır. Zekât gelirlerinde yolculara tanınan haktan başka, misafir kabul etmek ve misafir ağırlamak ayrıca sünnet bir mükellefiyettir. Hz. Peygamber (s.a.v.); «Allah'a ve ahiret gününe inananları üç güne kadar misafir kabul edip ağırlamaya ve ikramda bulunmaya davet etmiştir»[539] Müslim'in rivayetine göre, Resûlullah, çeşitli bölgelere vazifeli kişiler gönderiyordu. Bunlar gittikleri yerlerde misafir edilmediklerinden, şikayette bulundular. Bunun üzerine Hz. Peygamber, onlara; misafirlik haklarını, onlardan uygun bir şekilde alabileceklerini, söyledi.[540] Bu hadisten, Resûlullah'm memurlarının, gittikleri yerlerde, halkın onları misafir etmemeleri sebebiyle sıkıntı çektikleri, anlaşılıyor. Hz. Peygamber; müslümanlan, konaklama imkanı bulamamış yolcuları, üç güne kadar misafir etmeğe davet ederken, kendisine bağlı gayr-i müslim topluluklarla da bu hususta antlaşmalar yapıyordu. Ferrâ' (ö. 458 H)'ya göre; müslümanlarm misafir kabulü, din ile vacib kılman bir mükellefiyettir. Gayr-i müslim tebaanın müslümanlan misafir etmeleri ise ancak antlaşmalarla sağlanabilir.[541]
Hz. Peygamber'in Yemen tarafındaki Necran hıristiyanlan ile yaptığı antlaşmaya göre, onlar Resûlullah'm elçi ve memurla-nnı 20 güne kadar misafir edecekler. Bir aydan daha fazla bir müddet bekletmiyecekler, yani gerekli sefer ihtiyaçlannı tedarik edip uğurlıyacaklardı.[542] Hz. Peygamber kuzeydeki bazı kabilelerle de bu türlü antlaşmalar yaptı. O, hicri 9. senede Tebâle, Cu-reş ve Eyle halklannı islâm Devletine bağlarken yaptığı antlaşmaya; onların bölgelerine uğnyan müslümanlan misafir etmeleri için de birer madde koymuştu.[543] Necrân'lılarla yapılan antlaşmadan anlaşıldığı üzere, bu haklardan daha ziyade resmî görevliler faydalanacaklardır. [544]
Ödenekler bölümünde Hz. Peygamber'in Benu'n-Nadir ve Hayber arazilerinden bağladığı gelirlerden elçilerin ağırlanması ve hediyelendirilmesi için de tahsisatlar ayırdığım görmüştük. Onlan ağırlamanın her ne kadar yatırım harcamalan ile bir ilgisi yoksa da bu meseleyi de genel ulaşım ve konaklama giderleri içerisinde ele almak uygun düşmektedir. Bu, iktisadî değil ancak siyasî bir yatırım olarak düşünülebilir. Fakat devlet bundan maddî ve manevî menfaatler sağlıyacaktır. Biz kaynaklardan Hz. Peygamberin, elçi ve heyetlere neler ikram ettiğini ve ne çeşit hediyeler verdiğini ve ne miktar para ödediğini öğrenebiliyoruz.[545]
Hz. Peygamber zamanında haberleşme, devlet istihbaratı şeklindeydi. Resûlullah haber toplamak için çeşitli bölgelere saman zaman küçük birlikler çıkarıyordu veya bir haberi özel bir görevli ile iletiyordu. [546]
Devlet, tahsil ettiği vergilerle halka hizmet ve yardım götürmek zorundadır. Bunun için de devletin kapısı, ona ihtiyaç duyanlar için her an açık bulundurulacak ve devlet hiçbir zaman kapalı kapılar arkasında saklanmış bir güç olmıyacaktır. Bu hususta Hz. Peygamber'in devlet başkanlarına yaptığı uyarı şudur;
«Kapısını ihtiyacı olan ve yoksul bulunanlara kapatan devlet başkanlarına muhakkak Allah da göklerin kapılarını kapatır.»[547]
O, diğer bir sözlerinde de; devlet görevi üstlenenlerin, kapılarını, ihtiyaç ve yokluk içinde olanlara, fakirlere açtıkları takdirde Allah'ın da, kendilerinin ihtiyaçları olduğu zaman onlara göklerin kapılarını açacağım, aksi davrandıkları takdirde de onlara, böyle zamanlarda Allah'ın göklerin kapısını kapatacağını söyler.[548] Hz. Muhammed (s.a.v.)'in bu sözlerinden anlaşılan şudur ki; halka hizmet götürmiyen ve milletini toplumsal güvenliğe kavuşturmamış olan idareciler, felaketli zamanlarda halkın desteğini bulamazlar. Gene onun ifadesine göre; mü'minlerden bir sıkıntıyı giderenin kıyamet günü sıkıntısı giderilecektir.[549]
Hz.Peygamber'e göre; devlet görevi bir emanettir ve bu göreve helal yoldan ve hak ederek gelmiyen ve üstlendikleri idarî görevleri yerine getirmiyenler için bu makam kıyamet günü, ancak bir pişmanlık olacaktır.[550] Devlet başkanlığı ve diğer devlet görevleri, helal yollardan ve hak ederek elde edilebilir. Hz. Peygamber'in devletinde ve onun şekillendirdiği toplumda herkesin kademe kademe sorumluluğu vardır. Devlet başkanları helal yoldan ve hak ederek yani meşru şekilde bu göreve gelseler bile gene de mesuliyetten kurtulamazlar. O, bu mevzuda şöyle buyurur:
«Hepiniz çobansınız ve idareniz altındakilerden sorumlusunuz. İnsanların idaresini üzerine alan devlet başkanı, onların çobanıdır ve idare ettiklerinden sorumludur.»[551]
Devleti idare edenler, halkı, Allah'a isyan teşkil eden ve tesbit edilen hukuka aykırı işlere zorlıyamazlar. Böyle bir durumda onlara itaat edilemez ve onlar bu haklarını kaydederler. Hz. Muhammed (s.a.v.) Buharî'nin kaydettiği hadislerinde bu mevzuda şöyle diyorlar:
«Günah (olan iş) ile emredilmedikçe dinlemek ve itaat etmek bir görevdir. Günah (olan bir iş) emredilince^ dinlemek ve itaat yoktur.»[552]
Serahsı ise onun şu sözünü nakleder: «Allah'a günah teşkil eden bir mevzuda yaratılana itaat yoktur.»[553] Allah'a, Peygamberine ve halkın kendisinden olan emir sahipleri (:ulîl-emr) ne itaat Allah emridir.[554] Devleti yönetenlerin, Allah ve Peygamberine ita-atları kalmadığı zaman artık halkın onlara itaat etmemesi gerekir. Devleti idare edenler, hukukun üstünde olamazlar. Onların kanunlar karşısında herhangi alelade bir vatandaştan farkları bulunmaz. Kur'an'da herkesin âdil olması istenilir. Giriş bölümünde ele alındığı üzere Peygamberler ve devlet başkanı olanlar da âdil olmak zorundadırlar. Resûlullah'm ifadesine göre; âdil olan başkanlar, Öteki hayatta en yüksek makama erişirlerken zulme sapanlar, Allah'tan çok uzak ve onun en çok kızdığı kimseler olacaklar,[555] halkı idare ve koruma vazifesini üstlenenler (din ve dünya işlerinin iyiye kavuşturulması hususunda) ona hiyanet ettiklerinde kendilerine cennet haram edilecektir.[556] idare meşruiyetini koruduğu sürece halkın ona itaat ve yardımı farzdır.
Maverdî ve Ferrâ'nm ifade ettikleri gibi; «devlet başkanı ümmetin hukukunu yerine getirdiği ve Allah'ın (yaptıkları işlere ve işledikleri suçlara göre) leh ve aleyhlerinde ki kanunlarını uyguladığı sürece halkın ona itaatta bulunması ve yardım etmesi vaciptir.»[557] Bu durumda başkana karşı çıkılamaz ve onun irade ve rızasına muhalefet suç olur. Artık devlet başkanının hakkımızda uygun görmediklerini talep edemeyiz ki bu mevzuda da Hz. Peygamber şöyle derler: «Kişi için ancak devlet başkanının razı olduğu şeyler vardır»[558] Buna göre sosyal güvenlik tahsisatlarından devletin uygun görmediği miktarlarda paylar talep edilemez.
Hz. Peygamber Yemen'deki valilerinden olan Amr b. Hazm'a gönderdiği yazısında ona şöyle diyordu:
«Muhakkakki Allah, idarecileri zayıflar için bir yardımcı, güçlüler için de bir engelleyici olarak tayin etmiştir. Onlar, güçlü-yü zulümden alıkoy arlarken güçsüze de hak üzere yardım ederler»[559]
Şu kadar varki Hz. Peygamber'e göre devlet, hiçbir zaman sadece zayıfların ve yoksulların devleti değildir. O, Yemen ve bu bölgede yaşıyan Hımyer halklarına gönderdiği yazılarda; kendisinin hem zenginlerin ve hem de fakirlerin mevlâsı yani koruyucusu olduğunu bildirmişlerdi.[560] Böylece devlet hizmetlerinden toplumun her kesimi faydalanacaktır. Toplum, barış ve güvenliğe hep birden ve bütün kesimleriyle girmelidir. Huzur ve esenlik bir tektir. Kur'an'da bu mevzuda şu emir yer almıştır:
«Ey iman edenler! Sulh ve selamete hep birden giriniz.»[561]
Resûlullah'm valisine yazdığı bir yazısında ifade edildiği üzere; vergi, Allah'ın koyduğu kanunlara göre alınıp Onun emrettiği biçimde harcanacaktır.[562] Bu devlet görüşü içinde, vergiye bakış tarzı da tamamiyle değişmiştir ki bu husus az sonra ele alınacaktır. [563]
Hz. Peygamber (s.a.v.)'e kadar kırallar, vergiyi halk adına değil kendi adlarına toplamışlardır. Hz. Muhammed ise bu alanda ilk defa bir yenilik yaptı ve "halktan vergiyi gene halk için toplama" esasını getirdi ve hatta müslümanlardan toplanan gelirlerin hem kendisine, aile fertlerine ve hem de akrabalanna haram olduğunu, ilan etti. Gerek mecburî vergilerden ve gerekse fakirlere verilmesi gereken nafile sadakalardan[564] Hz. Peygamber hiçbir şekilde faydalanmıyor ancak hediye kabul ediyordu. Hicret sırasında, daha Medine'ye varmadan Küba köyündeyken Iran asıllı Selman el-Farisî'nin ona sadaka takdim etmesi sırasında biz Resûlullah'm sadaka kabul etmediğini görüyoruz.[565]
Hz. Peygamber'in akrabaları, zekat gelirlerinden faydalanmak için muhtelif zamanlarda ona müracaat etmişler ve her defasında Resûlullah onlara:
«Muhakkak ki bu zekât, insanların (mallarının) kiridir. O, ne Muhammed'in kendisine ve ne de onun ailesine helaldir»[566] diyordu. Çok sayıda kaynağın bildirdiğine göre, torunu Hasan, zekât geliri hurmadan yemek için ağzına attığında Resûlullah ona; «Bırak, bırak! Bilmiyor musun, biz zekâttan yiyemeyiz» demiştir.[567] Bir başka zamanda da zekât geliri hurmayı adı geçen torunu yutmak üzereyken Hz. Peygamber, aynı gerekçeye dayanarak parmağı ile onu ağzından çıkarmıştı.[568] Bu hususta çok titiz davranan Resûlullah vergilerin kendisi için değil de yoksullar için toplandığını, bir yazıyla vilayetlere de bildiriyordu. Onun Yemen halkına gönderdiği yazısı şöyledir:
«Muhakkakki Allah'ın Resulü, hem zenginlerinizin ve hem de fakirlerinizin mevlâsı (koruyucusu) dır. Zekât, ne Muhammed'in kendisine ve ne de onun aile efradına helaldir. Mallarınızın temizlenmek gayesiyle vereceğiniz zekâtı ancak müslümanların fakirleri içindir.»[569]
Onun akrabalarından gerek Hâşim ve gerekse Muttalib oğullarından olanlar hiçbir surette zekât gelirlerinden faydalanamazlardı.[570]
Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisinin, toplanan vergilerin sahibi değil ancak onları, devlet ve halk adına koruyan bir haznedar olduğunu da ilan ediyordu. Haznedarın nasılki baktığı mallarda herhangi bir hakkı yoktu, aynı şekilde Hz. Peygamberin de toplanan gelirlerde bir hakkı bulunmamaktaydı. Bu durumunu açıklayan Resûlullah, Müslim'in rivayet ettiği sözlerinde şöyle diyordu:
«Ben ancak bir haznedarım. Her kime kendimden gönül hoşluğu ile verirsem o mal bu kimse için bereketlendirilir. Her kime de istemesinden ve harisliğinden dolayı verirsem, o hırslı kimse daima yiyen ve asla doymıyan bir obur gibidir.»[571]
Devlet gelirleri üzerinde herhangi bir hakkı bulunmayıp onları dilediği şeklide de harcıyamıyacağını ancak Allah'ın Kur'an'da gösterdiği kanunlarına uygun harcamada bulunabileceğini açıklarken de Resûlullah şöyle demekteydi:
«Ben (kendiliğimden) size ne birşey veririm ve ne de sizi bir şeyden mahrum bırakırım. Ben ancak bir haznedarım, sadece em-redildiğim yerlere harcarım.»[572]
Buharı, ganimet gelirlerinin sarf ve taksiminin Hz. Peygambere verilen bir vazife olduğunu ifade ederken onun; «Ben ancak bir taksim edici (:kasim) ve ancak bir haznedar (:hâzin)ım, veren ise Allah'dır» dediğini nakleder.[573] Hz. Peygamberin kendisi için, bölüştürüp dağıtan manasına gelen "kasim" terimini kullandığı da çok olmuştur. Resûlullah gerek Allah'tan aldığı ilmi ve gerekse halktan topladığı vergileri, hiçbir şey gizlemeden halka aktarmış ve sarfta bulunmuştur. O, her ikisini de halka aktarma zorunluluğunu ortaya koyarken kendisi için "hâzin" ve çok kere de "kasim" terimini veya her ikisini beraber kullanmıştır. Hz. Peygamber, yukarda Buharı hadisinde görüldüğü gibi hem bir hâzin ve hem de bir kasim'dir. Pek çok hadis kaynakları onun «Ben ancak bir ka-sim (-.bölüştürüp dağıtan) im» sözlerine yer verirler.[574]
Başlangıçta Hz. Peygamber, zekat gelirlerini kendi görüşüne göre sarfetmekteydi. Bazı münafıklar onun bu gelirleri harcama ve dağıtım şeklini beğenmiyerek ona dil uzatıyorlardı. Kur'an, münafıkların bu durumuna temas etti ve müteakip bir ayetle de bu gelirlerin sarf yerleriyle ilgili esaslar getirdi.[575] Müslümanlardan tahsil edilen gelirleri arzusuna göre harcama selahiyetinin Allah tarafından alınıp bu husustaki hukukun bizzat Allah tarafından tesbit edildiğini, biz Hz. Peygamber'in kendisinden de öğreniyoruz.[576] Gelirler bundan böyle Kur'an'dabelirlenen hukuka uygun olarak harcanıp dağıtılacak ve hiç kimsenin de buna muhalif bir talebi olmıyacaktır. Bir defasında vergi memurlarından birinin zekat gelirlerinden bazı şeyler istemesine çok kızan Hz. Peygamber oradakilere; «Bana ve kendisine uygun olmıyan şeyi benden istiyor» demişti.[577] Peygamberliğinden ayrı olarak devlet başkanı olma sıfatiyle Resûlullah, gelen hukuka herkesin uyacağını kesin bir dille ifade ediyorlardı.
Hz. Peygamber'in ganimet ve feyJ gelirlerinde de Allah tarafından tayin edilen haklarından başka herhangi keyfî bir hakkı bulunmamaktaydı. Mekke'nin fethini müteakip yapılan Huneyn muharebesinde ele geçen ganimetlerin taksimini ısrarla istiyen-lere karşı Resûlullah eline bir deve tüyü alarak oradakilere şöyle demişti:
«Allah'ın size verdiği fey' gelirlerinden bana humus (115) müstesna şu kadarı bile helal değildir. O humus da yine size (menfaat getirecek işlere) harcanacaktır.»[578]
Nitekim biz Hz. Peygamber'in kendisinin ve ailesinin nafakasından artanı daima amme menfaatma harcanmak üzere devlet hazinesine aktardığını daha önce görmüştük. Resûlullah'm devlet anlayışı, malî hukuk ve bütçce mevzuunda getirdiği bu yeni görüş ve uygulamaya çağımızda bile pek çok devlet daha henüz erişememiş bulunuyor. [579]
Kur'an1 da açık bir şekilde ifade edildiğine göre; kâinatta her-şey insanın faydalanması için yaratılmıştır.[580] insan, bu yaratılan nimetlerden âdil Ölçüler içinde kendine düşen payı almalıdır. İnsanların alacakları paylar kanunlarla tayin edileceği gibi kişilerin karşılıklı rıza ve anlaşmalarıyla da tayin edilir. însan maddî ve manevî ihtiyaçları olan bir varlıktır. Bu ihtiyaçların giderilmesi onun gelişimine ve mutluluğuna yol açar. insanın etrafında, onu rahatsız eden pek çok tehlikeler vardır, insanın huzurlu yaşı-yabilmesi için tehlikelerden uzak olması ve onlara karşı güvenli bulunması gerekir, insan açlıktan ve her çeşit korkudan emin olmak ister ki Kur'an, bunlara karşı güven içinde olan toplumların bu iyi durumlarına dikkatimizi çekmektedir.[581]
islâm'da belli miktarları aşan servetin, üst birimlerinden, zenginleri ürkütücü olmıyan ve belli bir nisbette vergi alınarak bunun önemli bir kısmı muhtaçlara aktarılmaktadır. Zenginden alman bu miktara fakirin zarurî ve hayatî ihtiyacı varken, zenginin ona ihtiyacı son derece zayıftır. Nitekim Kur'an'da, zenginlerden, servetlerinin ihtiyaçları kalmadığı fazla kısımlarını vermeleri istenilerek şöyle denilmektedir; «Sana hangi şeyi vereceklerini sorarlar. De ki; ihtiyacınızdan artanı, verin»[582]
Hz. Peygamber de çeşitli il ve kabilelere gönderdiği yazılarında, zenginlerin mallarındaki fazla kısımların alınıp fakirlere dağıtılacağını, duyurmuştu. Meselâ, o, Bahreyn'e âmil (:vali-defter-dar) tayin ettiği Abdu'l-Kays'a gönderdiği bir yazısında ona; Allah ve Resulünün bir emri olarak zenginlerin mallarının fazla kısımlarını alıp fakirlere vermesini, söylüyordu.[583] Bunun gibi onun, Benû Bekr'e de bir yazısının gittiğini ve hatta bu kabilenin, durumu tahkik için Medine'ye birisini yolladıklarını da görmekteyiz.[584] Gerek Kur'an'da ve gerekse de Resûlullah'm ifadelerinde vergi olarak ödenecek miktara "malın fazlalığı" gözüyle bakıldığı anlaşılıyor. Hz. Peygamber; «zenginlerden alınıp fakirlere dağıtılacağını» [585] Allah'ın bir emri olarak tebliğ ediyordu. [586]
Kur'an, mecburi vergiler için "zekat" ve sadaka" terimlerini kullandığı gibi, "hak" terimim de kullanmıştır.[587] Zenginlerin servetindeki bu hak herhangi bir anlaşma (akit) neticesinde meydana gelen bir hak değildir. Doğrudan var olan ve miktarı belli bir haktır. Ancak olağanüstü durumlarda olağanüstü haklar alınabilir ki bu tür vergilere "nevâib" denilmektedir. Hz. Peygamber fevkalade zamanlarda herkesin gıda maddesine el konulabileceğinin bir örneğini vermişlerdir. Biz onun bir gaza sırasında yiyeceklerin çok azalması sebebiyle askerlerin bütün erzaklarına el koyup bir yere topladığını ve sonra onu herkese eşit bir şekilde bölüştürdüğünü Buharî'den öğreniyoruz. O zamanlar askerlerin pek çoğu erzaklarını kendi imkanları ile tedarik ettiğinden her askerin erzakı onun şahsî malı oluyordu. Gene Buharî'den öğrendiğimize göre, onun zamamnda böyle bir uygulamayı komutan Ubeyde b. Cerrah da yapmıştı.[588] Hz. Peygamber, bu türlü bir uygulamanın hazar zamanında da yapılabileceğini şu sözleriyle belirtiyorlar: «Muhakkak ki Eş'arî'ler, gazada mıhlarını bitirirken yahut şehirde ailelerinin yiyecekleri azaldığında hemen yanlarındaki erzakı bir örtü içinde toplayıp sonra bir kap ile ölçerek eşit bir şekilde aralarında dağıtırlar. Bu sebeple onlar benden, ben de onlardanım»[589] Şu kadar varki normal zamanlarda bu yola başvurmak insanların mülkiyet haklarına tecavüz ve hüi'riyetlerini kısıtlamak olur.[590]
Birinci bölümde görüldüğü üzere daha Mekke devrinde mü'minler yoksulları doyurmaya, yetimlere bakmaya, yolda kalmışlara yardıma ve köleleri hürleştirmeğe davet edilmişlerdi. Ancak o zamanlar Hz. Muhammed (s.a.v.) daha henüz bir devlet kurmamış bulunuyordu. Bu bakımdan da mü'minler yardımlarını kendiliklerinden yapıyorlardı. Bir devlet olmadığı için elbetteki o zamanlar mecburî vergilerle beslenen bir güvence kurumundan bahsedilemez.
Güvence kurumu; karşılıklı yardımlaşma ve-destek olma esasına dayanan bir müessesedir. Kur'an'da, müslümanlara, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma emri verilirken, [591]müslümanların birbirlerinin yardımcıları oldukları da ifade edilir.[592] Güvence kurumu, bu ayetlerin getirdiği anlayışa göre kurulan veya kurulması gereken bir müesesedir. Bu arada Hz. Peygamber'in; «Sizden hiç biriniz kendisi için istediğini, (din) kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olmaz.» [593]) sözlerini de hatırlatmak yerinde olur.
Mecburî güvenlik müesseselerinden olan toplumsal güvence Hz. Peygamberin Medine'de ilk devleti kurduğu zaman hazırladığı kurucu anayasada kendim gösterir. Bu, yeryüzünün ilk yazılı anayasasıdır ve burada devleti oluşturan müslim ve gayr-i müs-lim unsurların hepsi yani bütün herkes toplumsal güvenceye kavuşturulmuştur. Bugün böylesine bir uygulamaya daha henüz dünyanın pek çok yerinde geçilememiştir.
Güvenceleme; bir fert için dayanılmaz ağır malî yüklerin hafifletilmesi maksadiyle bunu mümkün olduğu kadar çok sayıda insan arasında taksim etme manasına gelir. Temas edildiği gibi bu müessese islâm'da hicretin 1. yılında Medine'de kurulan ilk islâm devletinin kurucu anayasa metninde yerini alacak kadar eski bir geçmişe sahiptir. Bu ilk anayasada o gün çok önemli olan başlıca üç hususta içtimaî güvenceye gidildiğini görmekteyiz:
1. Öldürme veya yaralama halinde ölenin ailesine verilecek olan kan diyetinin ödenmesi.
2. Harp esirlerinin kurtarılması için fidye ödenmesi
3. Ağır malî mesuliyetler altında buluna müslümanların müştereken bundan kurtarılması
Yukardaki güvence mevzuları anayasanın çeşitli maddelerinde ayrı ayrı geçtiği gibi 11. maddesinde (bazı kaynaklarda 12. madde);
«Mü'minler kendi aralarında, ağır malî sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi bu halde bırakmıyacaklar, fidye veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve mâkul bilinen esaslara göre vereceklerdir.»
denilerek topluca zikredilmektedir. Hz. Peygamberin hazırladığı bu anayasanın 3'den 12'ye kadar olan maddelerinde muhtelif kabile ve zümrelerin isimleri ayrı ayrı sırasıyle sayılarak bunların kendi aralarında, adı geçen malî sorumlulukları, ortaklaşa meydana getirecekleri bir fasıl (fon) ile karşılıyacakları belirtilmektedir. Buna göre, her zümre veya kabile kendi içinde bir toplumsal güvenceye kavuşturulacak ve bunun için her zümrenin ayrı bir sandığı olacaktır.[594]
11. maddede diğerlerinden farklı olarak "mufrah" terimi yer almaktadır. îbn Hişam bu terimi; «borç veya aile fertlerinin çokluğu sebebiyle ağır yük altında bulunan kimse» olarak tefsir ederken[595] Ebu Ubeyd, onu; «borç yüzünden ağır yük altında bulunan kimse» diye tarif eder ve eğer bir kimse esir düşmek veya hata-en bir insan Öldürmek suretiyle fidye yahut kan diyeti ödeme mecburiyetine düşerse ona, buna göı-e yardım yapılacağını, söyler.[596]
Hz. Peygamber, 9. hicrî yılında Tebuk seferi sırasında Cüzam kabilesi reisi Mâlik b. Ahmer ile yaptığı antlaşmaya; «borca batmışlara ait hisseyi Ödiyeceklerine» dair bir şart koymuştu ki[597] bununla kurucu anayasada yer alan borçlularla ilgili güvencenin çok ileri senelerde de devam ettiğini ve bunun islâm Devletine yeni katılan kabilelere de teşmil edildiğim öğreniyoruz. Bu antlaşmanın yapıldığı günlerde daha henüz zekat gelirlerinin sarf yerlerini düzenliyen ve borca batmış kimselere de bu gelirlerden pay ayıran Tevbe sûresi 60. ayet nazil olmamış bulunuyordu.
Öldürme ve yaralama hadiselerinde mahkemenin karar verdiği diyet ödemeleri de gene bu kurucu anayasa gereğince kabile veya belli zümrelerin oluşturdukları fasıllardan ödenmekteydi. Çünki suçlunun, büyük bir yekun teşkil eden diyeti her zaman tek başına ödeme imkanı bulunmazdı. Fâil-i meçhul cinayetlerin diyetini ödemek de devlete veya cinayetin işlendiği yer halkına düşmekteydi. Eğer diyet, devlet yahut belli bir zümre veya suçlunun akrabalık bağları bulunan aile çevresi (tâkıle) tarafından Ödenmezse bu durumda mağdur tarafın durumu daha da kötüle-şecektir. Bu meseleye sadece suçlu açısından değil mağdur taraf açısından da bakmak gerekir. Mağdur taraf suçlunun parası yok diye bütün bütüne bir zarara itilemez. Onun en azından maddî mağduriyetinin el birliği ile yapılan Ödemelerle telafisi gerekmektedir, işte kurucu anayasa bunun için mecburî ödemeler getirmektedir. Kurucu anayasa gereğince islâm Devletinin Yahudi te-bası da aynı ödemelere iştirak edecektir. Bu münasebetle biz Resûlullah'ın zaman zaman onlardan diyet ödemeğe iştirak etmelerini istediğini görüyoruz. Mesela biz onun Bi'r-i Mauna faciasında Amir Oğullarından yanlışlıkla öldürülen iki kişinin diyetine iştirak etmeleri için H. 3. yılda Yahudi kabilesi Nadir Oğulları'na gittiğini ve orada kendisine bir suikast tertiplendiğini biliyoruz.[598] Hicretin 7. senesinden sonraki bir tarihde de Hayber bölgesinde müslüman bir tüccar fâil-i meçhul bir cinayete kurban
gitmişti. Resûlulllah bu bölge halkına bir yazı göndererek kan diyetinin müştereken ödenmesi gerektiğini bildirdi ise de onlar suçsuz olduklarına dair yemin ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber devlet bütçesinden bir Ödemede bulundu.[599]
Mekke'nin fethinden sonra H. 8. yılda Halid b. Velid komutasındaki bir birlik Mekke yakınlarındaki Cezîme kabilesine, onları irşad için gönderilmişti. Yanlışlık eseri olarak, daha önce müslü-man olmuş bulunan bu kabileden bazı kimseler öldürülmüş ve mallarına da zarar verilmişti. Halid'e çok Öfkelenen Resûlullah, Ölenlerin kan diyetlerini ve mal zararlarım Beytülmal'den karşıladı ve bu ödemeyi yapması için de yüklü bir para ile Hz. Ali (r.a.)'yi bu kabileye gönderdi.[600]
Hz. Peygamberin, diyet ödeme imkanı olmıyanlar adına, diyetleri, ilgili kabilenin zekat gelirlerinden ödediği de görülmektedir. Bir defasında Resûlullah, ana karnındaki çocuğun (:cenin) düşmesine sebep olan birisini, diyet cezasına çarptırmıştı. Suçlunun akrabaları bunu ödemeğe imkanları olmadığını bildirince, diyet onun kabilesinin zekat gelirlerinden ödendi.[601] Bundan şu netice çıkıyor ki eğer suçlunun âkılesi diyeti ödiyemiyorsa bu, zekât gelirlerinin borçlulara tahsis edilen faslından ödenmekteydi.
Muhammed Hamidullah'm ifadesine göre, Medine anayasası ayrıca, şayet bir kabile tek başına bu mukarrer tazminatı Ödiyemi-yecek olursa bu durumda komşu veya akraba kabilenin yardıma gelmesi gerektiğini ve en sonunda merkezî hükümetin bu ödemenin yapılmasında yardımcı ve vazifeli olduğu hususunu tanzim ediyordu. İslâm'da merkezî hazine yahut vilayet idarelerinin mahallî hazineleri ihtiyaç duyulduğunda bu kurumlara yardım ederdi. Bir nevi güvence kurumları birliği olan bu düzene "me'âkıl" adı verilmektedir. [602]
İçtimaî güvenlik harcamaları az önce gördüğümüz gibi Hz. Peygamber'in, devletini kurarken hazırladığı kurucu anayasa metninde de yerini almıştı. Daha sonraları Resûlullah'm zekât memurları ülkenin her tarafım dolaşıyorlar ve tahsil ettikleri gelirlerle önce görev bölgelerindeki düşük gelirlilere veya hiç bir gliri bulunmayanlara devlet adına yardımda ulunuyorlardı ki bu hususu biz, zekatın başka bölgelere naklî ve mahallinde sarfı bahislerinde teferruatlı bir incelemeğe tâbi tutmuştuk. Merkeze nakledilen gelirlerin önemli bir kısmının düşük gelirlilere tahsis edildiği bir gerçektir. Devlet gelirlerinden yalnız hür insanlar değil köleler de hürriyetlerini satın almaları için yardım görmüşlerdir. Zekâtın sarf yerlerini düzenliyen Tevbe sûresi 60. ayette geçen bu hüküm, getirilen yeni devlet anlayışı içerisinde bizi şaşırtmamak-tadır. Her toplumda tamamiyle devlet himayesi altına alınması gereken insanlar bulunur. Yetimler, nafakasını temin edecek kimseleri bulunmıyan yaşlılar, sakatlar ve müzmin hastalar bunlardandır. Biz sağlık hizmetlerinin Resûlullah devrinde başlatıldığını, daha sonraları bu sahada önemli adımlar atıldığım, müzmin hastalara, sakat ve körlere daimî maaşlar bağlandığını ilgili bahsinde görmüştük.[603] Hz. Peygamber'in, bakıma muhtaç azath köleleri de devletin himaye ve bakımı altına aldığı görülür. Kölelere işkence yapmak İslâm dinine göre suç teşkil ettiği için zulme uğnyan köleleri efendilerinin rızası dışında devletin hürleştirme hakkı vardır. Ahmed b. Hanbel'den öğrendiğimize göre; Resûlullah zamanında bir köle, efendisi tarafından işkenceye maruz bırakılıp burnu kesilmişti. Bu sebeple Hz. Peygamber, kendi selahiyetine dayanarak onu azad ederek himaye altına aldı ye müslümanlara da bu himayeyi vasiyyet etti. Ebu Bekir halife olunca bu vasiyyet gereği ona ve ailesine Beytülmal'den maaş ödedi. Hz. Ömer'in halifeliği sırasında bu köle Mısır'a yerleşmek istediğini bildirince halife Ömer, ona, geçimini temin edecek bir arazı verilmesi için Mısır valisine bir yazı yazdı.[604] Bu hâdise bize Hz. Peygamber devrinden itibaren himayeye muhtaç bazı kimselere düzenli maaşların bağlandığını göstermektedir.
Resûlullah'ın fakir ailelere arazi bağışında bulunduğunu da biliyoruz. Hicrî 3. senede ele geçen ve silah atılmadan alındığı için tamamiyle Resûlullah'ın emrine tahsis edilen Benû'n-Nadir arazilerinden onun topraksız muhacirlere ve bu arada iki fakir Ensar ailesine arazi bağışında bulunması[605] toplumsal güvenliğin teminine yönelik tasarruflardır. Fakirlere bir yandan dayanıklı ziraî mahsuller veya nakit olarak para dağıtılırken öte yandan onları üretime geçirmek için arazi ve zekat geliri hayvanlar dağıtılıyordu.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bakıma muhtaç kimselerin ve bakıcısı olmıyan çocukların bakım masraflarının devlete ait olacağını bildirirken: «Kim geride bakıma muhtaç kimseler bırakırsa onların bakımı bize, geride mal bırakanın malı da mirasçılarına düşer.»[606] diyorlardı.[607]
Hz. Muhammed (s.a.v.) Medine'de miladî 622 tarihinde ilk devleti kurarken hazırladığı yazılı anayasaya «Müslümanların kendi aralarında hiç kimseyi ağır malî yükler ve sorumluluklar altında bırakmıyacaklanna» ait bir madde koymuştu. îbn Hişam (Ö. 213 H) bu maddede yer alan "Mufrah" kelimesini; borç yüzünden ve aile fertlerinin çokluğu sebebiyle ağır yük altında bulunan kimsedir, diye tarif etmiştir.[608] Buna göre bir müslümana yapılacak yardımın onu borçtan ve malî sıkıntıdan kurtaracak bir miktarda olması gerekir. Resûlullah devrinde bir müslümana verilebilecek zekât miktarı konusunda kesin bir tayin yapılmamıştır. Çünki bu miktar kişilerin ve ailelerin ihtiyaç durumlarına göre değişebileceği gibi toplanan zekâtın yekûnuna göre de değişir. Hatta fakirin, aslî ihtiyaçlarını temin için yapacağı işe göre de değişir.[609]
Medineli müslümanlar bu şehre göç eden müslümanlara her türlü yardım ellerini uzattıklarından onlara, yardımcılar manasına gelen "Ensâr" adı verildi ve bu Kur'an'da da tescil edildi.[610] Kur'an'da, onlarm her türlü bencil duygularından sıyrılarak yaptıkları yardımlardan övgüyle bahsedilir.[611] islâm'ın getirdiği esaslar, bir insanın ezilip sürünmesine müsaade etmemektedir. Bu dine gerçekten inanmış olanlarda olağanüstü bir dayanışma ruhu meydana gelmiştir.
Hicretin ilk yıllarında devlet gelirleri, Müslümanlar arasında içtimaî güvenliği sağlıyacak bir miktarda değildi. Bu yıllarda her-şeylerini bırakarak Medine'ye göç eden Muhacirlerin barınacakları evleri olmadığı gibi geçimlerini temin edecek bir işleri de yoktu. Devlet gelirlerinin yeterli olmadığı böyle bir zamanda Resûlullah, Muhacirlerin durumlarını iyiye klrvuşturmak için onlar ile Ensar arasında bir kardeşlik anlaşması yapmayı düşündü ve bunu da gerçekleştirdi. Bu anlaşma tamamiyle gönül rızasına dayamyordu.Buna göre anlaşmaya katılan Ensar'dan herkes anlaşmalı kardeşini evinde barındıracaktı. Bu anlaşma Hz. Peygamberin Medine'ye varışından yaklaşık 5 ay kadar sonra oldu ve bunun için her iki tarafın katıldığı bir toplantı yapıldı. Varılan anlamaya göre 186 Muhacir ailesi aynı sayıdaki varlıklı Ensâr ailesinin yanına yerleştirildi.[612]
Buharî'nin kaydına göre, Ensâr, hurma bahçelerinin Muhacirlerle aralarında taksim edilmesini istedilerse de Hz. Peygamber buna yanaşmadı. Sonra Ensâr, bahçcelerinde beraber çalışıp Muhacirlerin mahsule eşit bir şekilde ortak olmalarım teklif ettiler ve bu teklif Muhacirler tarafından benimsendi.[613] Bu arada anlaşmalı kardeşinin işinde çalışmayıp kendi başına ticarete atılanlar da vardı.[614] Bu anlaşmayla, Medine'ye gelen göçmenler ıem bir güvenliğe kavuşturuldular ve hem de bu yerin içtimaî ve iktisadî yapısına alıştırıldılar.
Hicrî 3. senede Benu'n-Nadir toprakları ele geçirildiği zaman Hz. Peygamber, Muhacirlere Ensar'dan da iki fakir aileye bu yer-ien arazi verdi. O, bu arazilerin herkese değil de sadece Muhacirlere dağıtılmasını ve buna karşılık onların da anlaşmalı kardeşlerinin evlerinden ayrılmalarını da teklif etmişti.[615] Buna rağmen anlaşmanın H. 7. senede Hayber'in fethine kadar devam ettiği görülür. Hayber seferinden dönünce Muhacirler, Ensar'a ait bahçelerden tamamiyle çekildiler. Şüphesizki durumlarım daha önce düzeltenler ve kendilerine bir ev edinenler bu tarihten önce anlaşmalı kardeşlerinden ayrılmışlardı. Bu anlaşmanın, Muhacirler'in sarınma, beslenme ve diğer güvenlikleri için faydası çok yüksek Dİmuştu.[616]
Hz. Peygamberin, açların doyurulması için aldığı tedbirlerden bir diğeri de onların evlere yemeğe davet edilmeleriydi. Kesûlullah (s.a.v.) gıda maddelerinin fazla tüketilmemesi ve bereketli olmaları için aile fertlerinin ayrı ayrı değil de topluca yemek yemelerini tavsiye ediyordu.[617] O, bu hususta; «İki kişinin yiyeceği üç kişiye, üç kişinin yiyeceği de dört kişiye yeter» [618]der veya kat-iama yaparak şöyle söylüyordu: «Bir kişinin yiyeceği iki kişiye yetişir, iki kişinin yiyiceği de dört kişiye yetişir. Dört kişinin yiyeceği ise sekiz kişiye yeter.»561 Hz. Peygamber, gıda maddelerinin çok az Dİduğu zamanlarda aile fertlerinin eşit bir şekilde beslenmeleri gerektiğini ortaya koyuyor ve bu arada onların, yiyeceklerim hiçbir şeyleri olmıyan fakirlerle bölüşmelerini istiyordu.
Kaynakların anlattığına göre Hz. Peygamber, çok fakir olan ve Mescidu'n-Nebî'nin "Suffa" denilen bölmesinde barınan yersiz yurtsuz kimselerin evlere yemeğe götürülmesini isterken yukarda kaydettiğimiz şekilde hitaplarda bulunuyordu. Meselâ, o bir defasında bunlardan 10 kişiyi, Ebu Bekir de 3 kişiyi evlerine yemeğe götürmüşlerdi.[619] Resûlullah bunlardan çoğunlukla bir kaçım alıp evine götürür ve bazan da onları ashabına dağıtırdı. îlk zamanlarda bütün fakirler geçim darlığı çektikleri için fakirler, evlerdeki nüfusa ve geçim imkanlarına göre ailelere dağıtılıyor ve böylece onların yiyeceklerine duruma göre bir iki kişi ortak ediliyordu. Daha sonraları devlet gelirleri artınca tabiatiyle buna gerek duyulmadı.
Bunlardan başka, mecburî olmıyan ve hüküm itibariyle vacib veya sünnet derecesinde olan toplumsal güvenlik müesseseleri daha vardır. Onlar da; Fitre, Kurban ve Vakıf gibi müesseselerdir.[620]
Bütçenin denetimi Hz. Peygamber devrinde başlamış bulunuyor. Resûlullah görevlendirdiği memurları, herhangi bir hiyanete yeltenmemeleri için uyarmış ve bu hususta müslümanları ve memurlarını eğitmiştir. Memurlarına; bekâr iseler evlenebilecekleri, evleri yoksa ev alabilecekleri, binekleri ve hizmetçileri olmı-yanlara da bunları tedarik edebilecekleri bir miktarda maaş ödi-yeceğini, söyliyen Resûlullah, bunların ötesinde bir servet yığan memurların bir hain veya bir hırsız olacaklarını, haber vermiştir.[621] Hz. Peygamber (s.a.v.) vergi olarak tahsil edilen en küçük şeyin bile devlete teslim edilmesini istiyor. Pek çok kaynakta onun şu sözlerine yer verilir:
«Bizim kendisine vazife verdiğimiz bir kimse (vergi olarak aldığı) küçük bir iğneyi bile bizden gizlerse o (yaptığı şey) bir hiyanet ve hır'sizliktir.»[622]
Resûlullah; Huneyn muharebesinde de ele geçen ganimetlerden iğne, ipliğin bile ilgililere teslimini istedi ve bunların öteki hayatta bir utanç vesilesi ve bir ateş olacaklarını, duyurdu.[623] Yemen genel valiliğine getirdiği Muaz b. Cebel'i ise israfa dalmaması için uyardı.[624] O, valilerin israfa dalarak bütçe gelirlerim ziyan etmelerini istemiyordu.
Hz. Muhammed (s.a.v.) yalnız duyurmak ve uyarmakla kalmıyor aynı zamanda vergi memurlarını da denetliyordu. Biz onun, İbnu'l-Lutbiyye el-Ezdî (veya (İbnu'l-Utbiyye) ismindeki bir vergi memuru vazife bölgesinden merkeze döndüğünde denetlemeğe tâbi tuttuğunu ve ondan hesap sorduğunu, görüyoruz. Adı geçen vergi memurunu hesabın alınması sırasında, halkın hediye olarak şahsına verdiği bazı şeyleri, kendisinin olduğu gerekçesiyle teslim etmeyince Resûlullah çok kızmış ve halka hitaben şöyle demişti:
«Nasıl oluyor da bizim, göndermiş olduğumuz bir vergi tahsildarı dönüp geliyor ve; bu size aittir ve şu ise bana hediye verilmiştir, diyebiliyor. O, anasının veya babasının evinde oturup kalsaydı da görseydi bakalım kendisine herhangi bir hediye gelecek miydi?»[625]
Hz. Peygamber, hediye kabul etmenin rüşvet olacağını bilmi-yen bu memurunun şüphesiz ki yalnız getirdiği hasılatın hesabını değil aynı zamanda görev bölgesi olan Süleym kabilesi içindeki devlet adına yaptığı harcamalarının da hesabını sormuş olmalıdır.
Hz. Peygamber vergi memurlarının mükelleften haksız vergi almaları hususunda da uyarıyordu. Onun ifadesine göre; böyle yapanların hiç vergi Ödemiyen veya vergiye karşı çıkanlardan hiçbir farkları yoktu.[626]
Hz. Peygamberin birinci bölümde ele alındığı gibi, tahsil edilen gelirleri yazdırması,denetime imkan vermesi bakımından önem taşır. Onun, geniş selahiyetlerle Yemen ve Hadramut'a gönderdiği Muaz (r.a.)'a denetim görevini de verdiği görülür.[627] Cebbar (r.a.) ise bu dönemde vergi tahmin memurluğunun yaraşıra muhasebe vazifesini de üstlenmiş bulunuyordu.[628]
Hz. Peygamber devrinde bazı gelir çeşitlerinin tahmini ve her tarafa vergi tahakkuk ve tahsil memurlarının gönderilmesi mükellefin tesbit ve denetiminin de yapıldığını gösterir. Hz. Peygamber (s.a.v.)ıin; «Zekâtını ödemiyenlerden onu muhakkak alırız.»[629] demesi de mükellefin denetlendiğinin ayrı bir delilidir. [630]
Zekât gelirlerinden ve ganimetlerden alman 1/5'lerden faydalandırılacak sınıflar Kur'an'da gösterilmiştir. Ancak bu sınıflara dahil olacak kimselerin veya bu gelirlerden faydalanmak için başvuranların elbetteki araştırılması gerekir. Bazı muhtaç kimseler izzet-i nefislerinden dolayı gelirlerden faydalanmak için herhangi bir müracaatta bulunmazlar. Bunlar araştırma ile ortaya çıkarılırlar ki Kur'an onlara şöle temas etmiştir; «(Zekât) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki onlar yer yüzünde dolaşmaya muktedir olmazlar. (Hallerini) bilmiyen, iffet ve istiğnalarından dolayı onları zengin (kimse)ler sanır. Sen (habibim) o gibileri simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük edip de insanlardan (bir şey) istemezler. Siz ne mal harcarsanız şüphesiz Allah onu hakkıyle bilicidir.»[631] Öte yandan bunun tajn tersine, hakları olmadığı halde zekâta talip olanlar da vardır.
Hz. Peygamber, zekât gelirlerinden faydalanabilecek olanlar hakkında gerekli bilgileri vermişlerdir. Biz arabuluculuktan dolayı üstlendiği bir borcu ödemek için Resulullah'tan zekât istiyen Kabîsa haîisine, borçluların (ıgârimîn) hissesi bahsinde temas etmiştik. Hz. Peygamber, Kabisa'ya bu gelirlerden faydalanabilecek üç sınıf kimseyi anlattı ki onlardan biri de şu durumda olanlardı:
«Zenginken muhtaç duruma düşenlerin istekte bulunması helâldir. Bu kimsenin isteğinin helal olabilmesi için, aklı başında üç kişinin; falan adam gerçekten tam bir yoksulluğa düşmüştür, diyecekleri bir derecede ihtiyaç içinde olmalıdır. Bu kimsenin de geçim için zarurî olan şeyleri temin edesiye kadar istekte bulunması helal olur. Ey Kabîsa! Bu üç sınıf insandan başkasının istemesi haramdır ve o, yediğini haram olarak yer»[632]
Hz. Peygamber, böylece Kabîsa'ya durumunun bu şartlara uygun olup olmadığım sormuş oluyorlardı. Ayrıca biz bu hadiste dolaylı da olsa aklı başında üç kişinin şahitliklerine de temas edildiğini görmekteyiz.
Bu ve diğer hadisler, zekat gelirlerinden faydalanmak için müracaatta bulunanları Hz. Peygamberin tahkik ettiğini, gösterirler. Pek çok kaynağın bildirdiğine göre, Veda Haccı sırasında Hz. Peygamber'in zekât dağıttığını gören iki kişi gelip zekâttan kendilerine de verilmesini istediler. Hz. Peygamber onların durumlarını gözden geçirdi ve onları kanlı-canh ve çalışmaya muktedir kimseler olarak gördü. Bunun üzerine onlara; «Eğer isterseniz size zekât veririm. Fakat onda hiçbir zengin ve güçlü, kuvvetlinin hakkı yoktur» dedi.[633] Resûlullah'm kendisinden defalarca zekât talebinde bulunanları ikaz ettiği de görülmektedir.[634] Bu gelirlerden, hakları olmadığı halde, pay almak için koşuşturanlar onun tarafından cehennem azabi ile tehdit edilmişlerdir.[635]
Denetimler sonunda suçlu görülenler bir kısım cezalara çarptırılmışlardır.
Hadisinde Hz. Peygamber şöyle diyorlar:
«Kim (zekâtını) vermezse biz hem onu, hem de malının yarısını Rabbimizin gerçek bir hakkı olarak muhakkak alırız.»[636]
Hz. Peygamber'in, vergi tahsildarı Ibnu'l-Lutbiye'nin mükelleflerden aldığı hediyeleri meşru saymadığım, görmüştük. O, muhtemelen bu hediyelere, hazine adına el koydu. [637]
İslâm'da devlet bütçesi hukukunun esasları iki ana kaynak olan Kur'ân-ı Kerim'de ve Sünnet-i Nebî'de yerini almış ve bu esaslar ilk defa Hz. Peygamber tarafından tatbikat sahasına konulmuştur. Getirilen hukuk basit bir cemaatın veya kabile hayatı yaşıyan bir toplumun değil, her bakımdan tekamül etmiş toplumlara ve bu toplumların müesseselerine düzen ve istikamet verecek bir mükemmelliktedir. Daha doğrusu, devlet hayatına geçememiş topluluklar bu hukuk sayesinde sür'atle o çağın en mükemmel devletini ortaya çıkarmışlar ve devlet hayatı yaşıyan, hatta büyük imparatorluklar kuran milletlerin devletleri de bunun çok gerisinde kaldıkları için onun karşısında yıkılıp gitmişlerdir.
Herkesi şaşırtan bir mükemmellikte gelen Kur'an, mükemmel bir toplum hayatına geçişi zarurî kılmıştır. Kur'an, o çağın, insana bakış zihniyetini değiştirmiş ve buna göre de yeni bir hakimiyet ve devlet düşüncesi getirmiştir. însan artık haksız bir üstünlük elde etmiş olan diğer insanların boyunduruğu altına gir-miyecek ve yeryüzünde kendilerini, hakimiyet ve saltanatın tek mümessili görenlerin devletine tebaa olmıyacaktır. Hakimiyet ve üstünlük herkesin tâbi olacağı hukuktadır ve bu hukukun kaynağı da kendilerinden başka hiçbir üstün güç tanımayan veya bu hakimiyetin ilahî bir bağış olarak yalnız kendilerine verildiğini zanneden iktidarların değildir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) Kur'an-ı Kerim'de yer alan görüş ve hukuka uygun bir devleti kurmada gecikmedi ve ilk fırsatta bunu gerçekleştirdi, insan onun kurduğu devlete, kaynağı ilahî olan hukuktan ve bu arada istişari meclislerde varılan kararlardan başkasına tabî kılınmadı.
Hz. Peygamber'in devleti, onun iktidar sürmesine dayanmıyor ve bu devlet te onun kendisi de mevcut hukuka uymada herkesten daha titiz davranıyordu. Devlet bütçesi hukuku da bu yeni insan anlayışı ve yeni hakimiyet ve devlet görüşü içerisinde şekillendi. Devlet; toplumu ağır baskısı altında ezen bir kuruluş olmaktan çıkarılıp toplumu düzenliyen ve ona hizmet götüren bir kuruluş olarak ortaya çıktığı için Hz. Muhammed (s.a.v.) dünyada ilk defa «halktan vergilerin gene halk için toplunacağı» esasını getirdi ve bu arada; kendisinin aile fertlerinin ve akrabalarının toplanan vergilerle hiçbir hakları bulunmayıp ve akrabalarının toplanan vergilerle bunların kendilerine tamamiyle haram olduğunu ilan etti. Bu esasa göre, tahsil edilen gelirler, Hz. Peygamberin iktidarına değil, devletin güvenliğine ve halkın menfaatma uygun yerlere harcandı.
Mali mükellefiyetler, Kur'an'da, çoğunlukla harcama yerleri de gösterilerek ortaya çıktı. Bu harcama yerleri içerisinde sosyal güvenlik için yapılacak tahsisler birinci sırayı alıyordu ki bu da yeni devlet görüşünden kaynaklanıyordu. Toplumda gelirlerin belirlenen hukuk çerçevesi içerisinde, zengini mağdur etmiyecek ve fakiri de aslî ihtiyaçlarından mahrum bırakmıyacak adil bir pay esasına göre yaygınlaştırılması isteniyordu. Kur'an'da Haşr sûresi 7. ayette açıkça; «Tâki (bu mallar ve gelirler) içinizden (yalnız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın» deniliyordu. Hz. Peygamberin bütçesine işte bu esaslar hakimdi.
Resûlullah, bir devlet için gerekli bütün müesseselerin temellerini attı ki bunlar arasında bütçe hukukunu tatbikat sahasına koyan mali müesseselerin yeri çok büyüktür. Onun vefatından sonra islâm Devleti çok daha genişleyip yeni yer ve toplumları da içerisine almca onun temellerini attığı müesseseler de tabii olarak genişledi ve aynı temeller üzerinde ve aynı anlayış içerisinde teşkilatlanıp genişlemelerini sürdürdüler.
Hulasa Hz. Muhammed (s.a.v.), insanın Rabbi ile olan ilişkilerinden tutun da onun devletiyle ve devletin halkı ile olan ilişkilerine kadar her şeyi düzenliyen esasların tümünü getirmiş bulunuyordu ve bütçe hukuku da müesseseleriyle birlikte bu çerçeve içerisinde yerini alıp şekillenmişti. [638]
Ali b. Muhammed b. Ahmed b. Musa, Tahric el-Delale es-Sem'ıyye ala ma Kane fi Ahd Resulillah,(yz.) Süleymaniye/Şehid Ali Paşa, No. 1853 (Ali b. Muhammed)
Aynî, Bedr el-Din Mahmud b. Ahmed (762-855 H), Umdet el-Karî li Şerh Sahih el-Buharî, c. 1-11, istanbul 1310 H. (Aynî).
Bagavî, Ebu Muhammed Huseyn b. Mes'ud el-Ferrâ (436-510 veya 516 H). Mesabih el-Sunne, c. 1-2, Kahire 1318 H. (Bagavî)
Belazurî, Ebu el-Hasan (ö. 279 H), Futuh el-Buldan, (neşr. Rıdvan Muhammed Rıdvan), Mısır 1932, (Belazurî)
Bilmen, Ömer Nasuhî, Hukukî îslâmiyye ve İstılahı Fıkhiyye Kamusu, C. 1-8, istanbul 1967/1970.
Buharî, Ebu Abdillah Muhammed b. ismail (194-256 H), Sahih, C. 1-8, istanbul 1315 H. (Buharî).
Cahşiyarî, Ebu Abdillah Muhammed (331 H), el-Vuzarâ ve'l-Küt-tab, Mısır 1938, (Cahşiyarî).
Cessas, el-Razî Ebu Bekr Ahmed b. Ali (305-370 H), Ahkam el-Kur'an, C. 1-3, istanbul 1355 H. (Cessas)
Corci Zeydan, Medeniyyeti îslâmiyye Tarihi, (tere. Zeki Mega-miz), C. 1-5, îstabul 1328 H. (Corci Zeydan).
el-Darimî (ö. 255 H), Sünen, C. 1-2, Dımaşk 1349 H.
Debûsî, Ebu Zeyd Ubeydillah b. Umer (ö. 430 H), Esrar fi'l-Usul ve'l-Furû (yz.), Süleymaniye/Damat ibrahim Paşa No. 490, (Debusî).
Dennett, Daniel, el-Cizye ve'l-îslâm, (Arapçaya tere. Fevzî Fehim Cadullah), Beyrut 1960, (Danel Dennett)
Ebu Davud, Süleyman Eş'as el-Sicistanî (ö. 274 H/888 M), Sünen, (Ibn el-Arabî şerhli), C. 1-2, Mısır 1280 H. (Ebu Davud)
Ebu el-Ferec, Abdurrahman b. Ahmed b. Receb el-Hanbeli (ö. 795 H), el îstinrac li-Ahkam el-Harac, (neşr. el-Seyyid Abdullah el-Sıddık), Mısır 1352 H/1934 M. (Ebul Ferec)
Ebu Ubeyd, Kasım b. Sellam (154-224 H), Kitab el-Emvâl, Mısır 1353 H.
Ebu Yusuf, Yakub b. ibrahim (113482 H), Kitab el-Harac, Kahire
1397 H. (Ebu Yusuf) Fahru'd-din el-Razi, Ebu Abdillah Muhammed b. Umer b. el-Hasan (544-606 H/1150-1210 M), Mefatih el-Gayb, C. 1-8, Mısır 1308 H. (Fahru'd-din el-Razî)
Ferrâ, Ebu Yala Muhammed b. el-Huseyn el-Ferrâ el-Hanbelî (ö. 458 H), Ahkam el-Sultaniyye, (neşr. Muhammed el-Fa-kıyyı), Mısır 1356 H/ 1938 M. (Ferrâ)
Frede Lokkegard, îslâmıc Taxatıon, Coperhagen, 1950 (F. Lokke-gard)
Husaım, S.A.Q., Arab Admınıstration, Madras, 1948, (S.A.Q. Husaını) Ibn Abdi'l-Hakem, Ebu Muhammed (ö. 214 H), Siret Umer b.Abdi'l-aziz, (nşr. Ahmed Ubeyd), Beyrut 1387 H/1967
M. (îbn Abdi'l-hakem)
Ibn Abdil-Hakem, Ebu Muhammed (ö. 214 H), Siret Umer b.
Abdi'l-aziz, (nşr. Ahmed Ubeyd), Beyrut, 1387 H/1967
M. (Ibn Abdi'l-Hakem). îbn el-Esîr, Izzu'd-din Ali b. Muhammed (555-630 H), Tarih el-Kamil, C. 1-12, Mısır 1303 H. (Ibn el-Esir)
Ibn-i Haldun (1334-1406 M), Mukaddime, (tere. Zakir Kadiri Ugan), C. 1-3, istanbul 1968 (îbn-i Haldun)
Ibn Havkal, Ebu'l-Kasım, Suret el-Ard, (tarihsiz) Beyrut (Ibn Havkal)
Ibn Hazm, Ebu Muhammed Ali el-Endelusî (ö. 456 H), el-Muhallâ, C. 1-11, Mısır 1347-1352 H. (Ibn Hazm)
Ibn Hordazbih (yahut Hordâzebeh), Ebu el-Kasım Ubeydullah b. Abdillah (ö. tahminî 300 H), el-Mesalik ve'l-Memâlik (neşr. M.J. de Goeje), Lugduni 1889 (Ibn Hordazbih)
Ibn Kayyim el-Cevzî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ebî Bekr (691-751 H), Turuk el-Hukmiyye fî el-Siyase el-Şer'ıyye, Kahire 1317 H. (Ibn Kayyim el-Cevzî, Turuk el-Hukmiyye)
îbn Kayyim el-Cevzî, Ahkam Ehl el-Zimme (neşr. Subhî el-Salih),
C. 1-2, Dimaşk 1381 H/1961 M. Ibn Kesîr, Ebu'l-Fidâ İsmail b. Umer (ö. 774 H), el-Bidaye ve el-Nihaye, C. 1-14, Kahire 1932.
Ibn Kudame, Ebu Muhammed Abdullah b. Ahmed el-Hanbelî (541-620 H), el-Mugnî, C. 1-9, Mısır 1327 H. (îbn Kudame)
Ibn Kuteybe, Ebu Muhammed Abdillah b. Müslim el-Dinaverî
(213-276 H/828-889 M), el-îmame ve'l-Siyase (neşr. Taha Muhammed Zeynî), C. 1-2, Kahire 1387 H/1967 M.
(îbn Kuteybe, el-îmame ve'1-Siyase)
îbn Mace, Muhammed b. Yezid el-Kazvini (207-275 H), Sünen, C.
1-2, Mısır 1952, (îbn Mace)
îbn Memati, el-Kadî Şeref el-Din Es'ad b. Ebi Said (544-606 H), Kitab Kavannin el-Devavin, Kahire 1299 H (Ibn Mema-ti). Ibn Sa'd (168-230 H/735-845 M), el-Tabakât el-Kubrâ C. 1-9, Leiden 1905-1928 M. (tbn Sa'd)
îbn Tıktakî (îbn Tabâtabâ), Muhammed b, Ali.b. Tabâtabâ, Fahrî fî elÂdâb el-Sultaniyye ve'l-Duvel el-lslâmiyye, Kahine 1317 H. (Ibn Tıktakî)
îbn Zenceveyh, Humeyd b. Mahled b. Kuteybe (ö. 247 veya 251 H/861 M), Kitab el-Emvâl (yz.) Süleymaniye, fotokopi no. 141 (Burdur Kütüphanesi, No. 1831) (îbn Zenceveyh) ibrahim Fuad Ahmed Ali, el-Mevarid el-Maliyye fi'l-lslâm, Mısır 1392 H/1972 M. (Î.F. Ahmed Ali)
el-Kalkaşandî, el-Şeyh Ebu Abbas Ahmed (1355-1413 M), Subh el-A'şâ, C. 1-14, Kahire 1331 H/1913 M? (Kalkaşandî) el-Kasanî, Alau'd-Din Ebu Bekr b. Mes'ud el-Hanefî (ö. 587 H), Bedai el-Sanai ft Tertib el-Şerai, C. 1-7, Mısır 1327-1328 H. (Kasam).
Köprülü, M. Fuad - W. Barthold, îslâm Medeniyeti Tarihi, Ankara 1973, (F. Köprülü)
Kudame b. Ca'fer, Ebu el-Ferec (283-350 H), Kitab el-Harac, (yz.) Köprülü, No. 1076 Kudame b. Ca'fer)
el-Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b, Ahmed el-Ensarî (ö. 671 H), el-Cami li-Ahkam el~Kur'an, C. 1,20, Mısır 1935-1950 M. (Kurtubî)
el-Makrizî, Takıyy el-din Ebu el-Abbas Ahmed b. Ali b. Abdil-Kadir el-Şafı'î (766-845 H), İmta el-Esma bima li'r-Rasul rain el-Ebna ve'l-Ahual (yz.) Süleymaniye/Amcazade Hüseyin Paşa, No. 354-357 (Makrizî).
el-Makrizî, el-Meva'iz ve'l-l'tibar bi-Zikr el-Hıtat ve'l-Âsâr, C. 1,2 (tarihsiz) Beyrut (Makrizî, Hıtat)
Malik b. Enes, (ö. 179 H/795 M), el-Muvatta', (nşr. Muhammed Fuad Abdu'1-bakî), Kahire 1370 H/1951 M. (Malik, Mu-vatta') el-Maverdî, Ebu el-Hasan Ali b. Muhammed (364-450 H), el-
Ahkâm el-Sultaniyye, Mısır 1298 H. (Maverdi). Mazharu'd-Din Sıddıkî, Deuelopment of îslamic State and Soci-
ety, Lahore 1956, (Mazharu'd-din Sıddîkî).
Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, (tere. Salih Tuğ), C. 1-2, istanbul 1980 M/1400 H (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi)
Muhammed Hamidullah, Mecmu'at el-Vesaik el-Siyasiyye li'l-Ahd el-Nebeuî ve'l-Hılafat el-Raşidah, Beyrut 1969 M. (M. Hamidullah, Vesaik) Muhammed ÜSi'midvdlahJntroduction to İslâm, Paris 1388
H/1969 M. Muhammed Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, (tere. Kemal
Kuşçu), İstanbul 1963. Muhammed Hamidullah, Modern İktisad ve İslam, (tere. Salih
Tuğ - Y. Ziya Kavakçı), İstanbul 1969.
Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, (tere. Salih Tuğ), İstanbul 1981. Muhammed Kürd Ali, el-lslâm ve'l-Hadara el-Arabiyye, c.1,2,
Kahire 1950-1959 M. (M. Kürd Ali)
el-Munzirî, Zekiyyu'd-din Abd el-Azim b. Abd el-Kaviyy (581-656 H), el-Tergib ve'l-Terhib min el-Hadis, C. 1-4, Beyrut 1968 M/1388 H.
Müslim, b. el-Haccac el-Kuşeyrî (ö, 261 H/874 M), Sahih, (neşr M. Fuad Abdu'1-bakî), C. 1-5, Kahire 1956, (Müslim)
Nesaî, Ebu Abdirrahman Ahmed b. Şuayb (214-303 H), Sünen (Suyutî ve Sindî şerhli), (neşr. Hasan Muhammed el-Mes'udî), C. 1-8, (tarihsiz), Mısır, (Nesaî).
Nuveyrî, Şihabu'd-din Ahmed b. Abdi'l-Vehhab (1279-1332 M), Nihayet el-Ereb fî Funûn el-Edeb, C. 1-15, Mısır 1923-1949, (Nuveyrî).
Ömer Ferrûh, Tarih Sadr el-lslâm ve'l-Devlet el-Emeviyye, Beyrut 1976, (Ömer Ferruh).
Philip K. Hıttı, Hıstory of the Arabs From the Earliest Times to the Present, London 1951, (P.K. Hıttı). (Ayrıca bak. tere. Salih Tuğ, Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, C. 1-4, İstanbul 1980-1981). el-ris, Muhammed Dıyâu'd-Din, el-Harac fi Devlet el-lslâmiyye, Kahire 1957, (Ris)
el-Sabî, Ebû el-Hasan el-Hılal b. el-Muhsin (359-448 H) el-Vuzerâ, (yahut Tuhfe el-Umerâ fî Tarih el-Vuzerâ), (neşr. Abd el-Settâr Ahmed Ferec), Kahire 1958, (Sabî) Sadr el-Şehîd, Husâmu'd-din Ebu Muhammed Umer b. Abdi'l-azîz (483-536 H), ŞerhAdâb el-Kadî, (yz.) Süleymaniye /Hafız Ahmed Paşa, No. 14, (Sadru'ş-Şehid7. San'anî, Ebu Bekr Abd el-Rezak b. Hemmam (126-211 H)> el-Musannef, (neşr, Habib el-rahman el-Azamî), C. 1-11, Lübnan 1390-1392 H/1970-1972 M. (San'anî). Serahsî, Şems el-Eimme Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed (ö. 483 veya 490 H/1097 M), el-Mebsût, C. 1-30, Mısır 1324 H. (Serahsî).
Serahsî, Şerh Kitab el-Siyer el-Kebir (İmam Muhammed in eserinin şerhidir), (neşr. Salahu'd-din el-Muneccid), C. 1-3, Kahire 1958-1960
Sıddıkî, S.A., Public Finance in İslâm, Lahore 1952 (S.A. Sıddıkî) Şafiî, Ebu Abdillah Muhammed b. Idris b. el-Abbas (ö. 204 H/819
M), Kitab el-Umm, C. 1-5, Bulak 1321 H. (Şafiî) Şevkanî, Muhammed b. Ali (ö. 1255 H/1874m), Neyi el-Evtâr, (Şerh- Munteka el-Ahbar), C. 1-8, Mısır 1357 H. (Şevkanî)
Taberî, Muhammed b. Cerir (224-310 H), Tarih el-Umem ve'l-Mulûk, Mısır 1939-1958 M. (Taberî)
Taberî, Cami el-Beyan an-Tevil Ây el-Kur'ân, (neşr. Muhammed
Şakir A. Şakir), C. 1-16, Mısır 1374 H. (Taberi, Tefsir). Tartuşî, Ebu Bekr Muhammed b. Muhammed b. Velid (451-520
H), Sirac el-Muluk, Mısır 1306 H. (Tartuşî). Tuğ, Salih, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, Ankara 1963
(Salih Tuğ) Vakıdî, Ebu Abdülah Muhammed b. Umer (ö. 209 H), Kitab el-Megazî, Kalkuta 1856 M. (Vakıdî, Megazî).
Yahya b. Âdem, el-Kureşî (Ö. 203 H), Kitab el-Harac, (neşr. A. Muhammed Şakir), Kahire 1347 H. (Yahya b. Âdem).
Yakubî, Ahmedb. Ebî Yakub (ö. 292 H), Tarih, C. 1-3, Necef 1358 H/1939 M. (Yakubî)
Yeniçeii, Celal, İslâm İktisadının Esasları, îstanbul 1980.
Yeniçeri Celal, İslâm'da Devlet Bütçesi, istanbul 1984.
Yusuf el-Kardavî, Fıkh el-Zekat, C. 1-3. Beyrut 1389 H/1969 M. (Yusuf el-Kardavî)
el-Zebidî, Zeynüddin Ahmed b. Ahmed b. Abidillatif, Sahih-i Buharı Muhtasarı-Tecrid-i Sarih Tercemesi. Tere. ve Şerh. Ahmed Naim -Kamil Miras, C. 1-12, Ankara 1961-1973 (Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi).
Zürkanî, Ebu Abdillah Muhammed b. Abdi'1-bakî (1055-1122 H) Şerh el-Muvatta, C. 1-4, Kahire 1310 H. (Zürkanî). [639]
[1] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/243-244.
[2] Muhammed Hamİdullah, İslâm Peygamberi, C.2/893-894, prg. 1373.
[3] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.I/165, prg. 278, C.2/922, prg.1428.
[4] M. Hamidullah, a.g.e., C.2/922, prg.1428
[5] Tâ-Hâ, 29-30.
[6] Yusuf, 54-56.
[7] Ahmed, Müsned, C.2/73, Ha. No.665
[8] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/944, prg. 1483.
[9] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 1/169, prg. 284; ayn. eser, C.2/974, prg. 1545.
[10] İbn Hişâm, C. 2/88.
[11] İbn Kudâme,C.6/414; Kettanî, C. 1/235.
[12] Bak. Makrîzî, İmtâ', C. 4, v.250/a; Kettânî, C. 1/235.
[13] Kettânî, C.l/35; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/974, prg. 1545.
[14] İbn Kudâme, Mugnî, C. 6/417.
[15] Maverdî, Ahkam el-Sultaniyye, s. 93.
[16] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/245-248.
[17] Devletin yapısı için bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/966, 966, prg. 1522-1525.
[18] Makrizî, İmtâ\ C. 4, v. 203/b.
[19] Ebû Yusuf, Haraç, s. 77-78.
[20] Kettanî, C.l/241.
[21] Makrizî, İmtâ',CA, v.202/a.
[22] Muaz'ın Yemen'e gönderilişi ve oradaki görevleri için bak. Taberî, Tarih, C.2/617; EbuUbeyd, s.596, Ha. No. 1911; İbn Zenceveyh, C.2/227; Belazurî, Futun el-Buldan, s. 81; İbn Kudame, C.2/673; M. Hamidullah,/sMm Peygamberi, C.2/951, 966, prg. 1499,1525.
[23] İbn Hordazebeh (veya Hordazbih), s.144.
[24] Makrİzî, îmtâ', C.4, v.292/a; Salih Tuğ, s. 81-82.
[25] Mâverdî, s.28-29; Ferrâ, s. 18; P.K. Hıttı, s. 331.
[26] Tâ-Hâ, 29-30.
[27] Yusuf, 55.
[28] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/248-251.
[29] Sad, 26.
[30] Nemi, 16.
[31] Hud, 45-46.
[32] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 2/928-929, prg. 1444,1446.
[33] Bak. Âli İmrân, 26; En'âm, 165.
[34] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/932, prg. 1455.
[35] Tevbe, 12; Biat için ayrıca bak. Feth, 10.
[36] İbn Sa'd, 3/1, s.lO9'dan naklen M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/944, prg. 1483.
[37] Ebu Ubeyd, s.4, Ha. No.5-6.
[38] Nisa, 59.
[39] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebîr, C.3/1027.
[40] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebîr, C.l/166.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/251-254.
[41] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/981, prg. 1555.
[42] A'râf,6.
[43] Şura, 15.
[44] Buharı, Cum'a, 11; Ahmed, Müsned, C.7/161, Ha. No. 5167; Ebu Ubeyd, s. 4, Ha. No.3.
[45] Bak. Tirmizî, Ahkam, 4 (C. 6/70); Yusuf, s. 6; Munzirî, C.3/168.
[46] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebir, C.l/29.
[47] Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, s. 56.
[48] Âliîmrân,159.
[49] Şura, 38.
[50] Bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 2/944-45, prg. 1484.
[51] Ebû Ubeyd, s. 161-62; ayrıca bak. M. Hamidullah, a.g.e., C.2/945.
[52] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebîr, C.l/63.
[53] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/254-257.
[54] En'âm, 136.
[55] Nahl, 56.
[56] BaMâide, 103; En'âm, 138-140.
[57] Hac, 28, 36.
[58] Salih Tuğ, s. 19-20.
[59] Müddessir, 44.
[60] Beled, 10-16.
[61] Yâsîn,47.
[62] Fecr, 17-18.
[63] Mekkî olan bu son iki sûreden Fecr 10., Maun da 17. nüzul sırasında yer almaktadırlar, bak. Salih Tuğ, s. 19-20.
[64] Bak. İbrahim, 31; Sebe', 39; Fâtır, 29.
[65] Kalem, 17-33.
[66] En'âm, 141.
[67] Zâriyât, 19.
[68] Meâric, 17-25.
[69] İsrâ, 26; Rum, 38.
[70] Nahl, 90.
[71] Salih Tuğ, s. 21.
[72] Mü'minûn, 4.
[73] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/1020, prg. 1619.
[74] Yusuf el-Kardavî, Fıkh el-Zekât, C. 1/60-61.
[75] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/1022, prg. 1620.
[76] Salih Tuğ, a.g.e., s. 22;Açıklaması yapılan bu ayetteki "afve" kelimesi, malın fazlası manasına geldiği gibi, af manasına da gelebilir. Fakat Medenî olan Bakara 219, ayetteki aynı kelime doğrudan "fazla" manasına gelmektedir.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/259-265.
[77] Salih Tuğ, a.g.e., s. 21-22.
[78] Beled,16.
[79] Bak. İsrâ, 26; Rûm, 38.
[80] İsrâ, 26; Rûm, 38.
[81] Köle azadı için bak. Beled, 13.
[82] Akrabaya hakkını verme ve yardım emirleri için bak. İsrâ, 26; Rûm, 38; Nahl, 90.
[83] Bak. Bakara, 215.
[84] Cessas, Ahkâmu'l-Kur'ân, C.l/461.
[85] Ebu Ubeyd, s. 612-613, Ha. No. 1991; İbn Zenceveyh, C. 2/231; Fahru'd-din el-Razî, C.2/364-65.
[86] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/265-267.
[87] Buharî, Zekât, 10; Ebu Ubeyd, s. 351, Ha. No. 904; İbn Hişam, C.2/145.
[88] Yusuf el-Kardavî, Fıkk el-zekât, C.l/61.
[89] Bakara, 177; Birr için ayrıca bak. Âli fmrân, 92.
[90] Bakara, 83.
[91] Nisa, 36.
[92] İnşân, 8.
[93] Bakara, 3.
[94] Bakara, 219.
[95] Bak. Bakara, 215.
[96] Serahsî, Mebsût, C. 3/2.
[97] Bak. Tevbe, 34,103; En'am, 141; Bakara, 267; Zariyat, 19.
[98] M. Hamidullalı, İslâm Peygamberi, C.2/1026, prg. 1628.
[99] K. Tevbe, 29.
[100] Makrizî, İmtâ', C.4, v.252/b.
[101] Belazurî, s. 79; Makrizî, İmtâ', C.4, v.252/a-b; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.1/668-669, prg. 1022.
[102] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.l/669, prg. 1022.
[103] Geniş bilgi için bak. Celâl Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, s. 64, 238.
[104] Bak. Ahmedb. Hanbel, Müsned, C.ll/141. 210. Ha. No. 6904. 7012; Ebu Ubeyd, s. 125, 202-205. Na. No. 330, 517; İbn Hişam, C. 1/220-228, prg. 358.
[105] Nûr,22.
[106] Tevbe,100.
[107] Bak. Bakara, 267; îbn Mâce, Zekât, 19.
[108] İnsân, 8.
[109] Bak. Bakara, 195; Nahl, 16.
[110] Bak. Bakara, 271, 273.
[111] Ahmed, Milsned, C. 3/342, Ha. No. 2071 (neşr. Ahmed-Muhammed Şâkir); Nesâî, C. 5/2-4 (şerh. Sindî ve Suyûtî); M. Hamidullah, Vesaik, s. 116,130.
[112] Bakara, 195.
[113] Muhammed, 38.
[114] Tevbe, 34.
[115] Bazı misaller için bak. Enfâl, 72; Tevbe, 20,41, 81;Hucurât, 15; Safî, 11.
[116] Bak. Tevbe, 58-59; Cessas, Ahkâmu'l-Kur'ân, C. 3/121.
[117] Tevbe, 60.
[118] Yusuf Kardavî, C.2)750; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/1043, prg. 1656.
[119] İbn Hişain, C. 4/135; Ebu Ubeyd s. 324, Ha. No. 829, s. 580, 581, Ha. No. 1850; Serahsî, Mebsût, C. 3/9; Fahru'd-din el-Razî, C. 4/475.
[120] Haşr, 7-10; Ayrıca bak. Ebû Ubeyd, s. 14-15, Ha. No. 41.
[121] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/267-280.
[122] Müslümanların sık sık toplandıkları Erkâm'ın evi bunun için müsait görünüyor.
[123] Müslim, Zekât, 51; Ebû Davud, İmaret, 19; Ebû Ubeyd, s. 330-331; İbn Hişâm, C. 4/5; Makrizî, îmtâ', C.4, v. 254/b.
[124] Serahsî, Şerh Kitab el-Siyer el-Kebîr, C. 3/1013.
[125] Ali b. Muhammed, Tahric el-delâle, v. 141/a-b.
[126] Makrizî, îmtâ', C.4, v. 254/b.
[127] Salih Tuğ, a.g.e., s.77-78. Ayrıca bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 2/967, prg. 1526.
[128] Buharî, Cihâd ve Siyer 233; Ayrıca bak. Ali b. Muhammed, Tahric el-delâle, v. 161/b
[129] M. Hamidullah,islâm Peygamberi, C.2/1121, prg. 1845/2.
[130] Buharî, Mezalim, 25.
[131] Buharî, Zekât, 21.
[132] Ahmed, Müsned, C.ll/72, Ha. No. 6820 (neşr. Ahmed Muhammed Şakîr).
[133] Aynî, C.4/429
[134] Ahmed, Müsned, C.3/1724.
[135] Makrizî, İmtâ', C.4, v.254/b.
[136] Salih, Tuğ, s. 25, Dip. No.135.
[137] Kefcbanî, C.l/450.
[138] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/281-285.
[139] Tevbe,60.
[140] Salih Tuğ, a.g.e., s. 76-77.
[141] İbn Mace, Zekât, 19.
[142] M. Hamidullah,İslâm Peygamberi, C. 1/643, prg. 975.
[143] Makrizî, İmtâ', C. 4, v. 254/b.
[144] İbn Sa'd, C. 1/42-43, 64-67; Ayrıca bak. Kettanî, C.l/450 yd.
[145] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebir, C. 2/610; M. Hamidullah, islâm Peygamberi, C. 2/1041; Geniş bilgi için Ödenekler ve Elçilerin ağırlanması konularına bak.
[146] Makrizî, İmtâ', C.4, v. 197/b.
[147] Makrizî, C. 4, v. 198/a; Ali b. Muhammed, v.l62/b.
[148] Makrizî, C. 4, v. 254/b.
[149] En'am,136.
[150] Salih Tuğ, s. 58-59.
[151] S. Tuğ, s. 79; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 2/1043, prg.
[152] Mahmiyye'nin görevi için bak. Ebu Davud, Haraç, İmaret, 19; İbn Hişam, C. 4/5; Serahsî, Şerh el-Siyer, el-Kebir,C. 3/1013; Makrizî, C. 4, v. 254/b; Ali b. Muhammed, Tahrîc el-Delâle, v. 141/a-b.
[153] Müslim, Zekât, 51; Ebu Ubeyd, s.330-331.
[154] Ahmed, Müsned, C.2/59-60, Ha. No. 646; Serahsî, C.10/11.
[155] Ebu Davud, Haraç, İmaret, 19.
[156] Serahsî, C.l0/9-11.
[157] Makrizî, îmtâ', C.4, v.202/b.
[158] Ebu Ubeyd, Emval, s.580-581, Ha. No. 1850.
[159] A.g.e., s.132.
[160] Ali b. Muhammed, Tahric el-Delâle, v.l41/a-b.
[161] Makrizî, C.4, v.l97/b.
[162] Makrizî, C.4, v.l98/b.
[163] Makrizî, C.4, v.l97/b.
[164] Makrizî, C.4, v.256/b; Ayrıca bak. Kettanî, C.l/413.
[165] Müslim, Müsakat, 100.
[166] Bak. Salih Tuğ, s. 79-81; Ayrıca bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/1043, prg. 1656.
[167] M. Hamidullah, Vesaik, s. 234-235.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/285-290.
[168] Buharı, Zekât, 5; Ebu Ubeyd, s. 483; Ha. No. 1440.
[169] İbn Mâce, Zekât, 18; Şafı'î, el-Umm, C. 2/27.
[170] Kettanî, C. 1/400.
[171] Bak. İbn Hişam, C.3/372; Makrizî, C.4, v.255/a.
[172] Ibn Hişâm, C.3/369, 371.
[173] Ebu Yusuf, s.97; îbn Hişârn, C. 3/369, 371; Makrizî, îmtâ' C.4, v.255/a.
[174] Nesâî, C.5/109; Makrizî, C.4, v.255/a.
[175] Belazurî, Futuh el-Butdan, s.68.
[176] M. Hamidullah, Vesaik, s.129.
[177] Kalkaşandî, C.l/91; Kettanî, C.l/91; C.1/228; M. Kürd Ali, C.2/97.
[178] Makrizî, C.4, v.255/a.
[179] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/290-293.
[180] Ali b. Muhammed, Tahrîc el-Delâle, v.l/b.
[181] Kalkaşandî, C.l/91.
[182] Makrizî, C.4, v.254/b; Ali b. Muhammed, v.l52/b; Kalkaşandî,C.l/91; Muhammed Kürd Ali, C.2/97.
[183] Kalkaşandî, C.l/91.
[184] Cahşiyârî, s.12; SA.Q. Husaini, s.19-20; M. Kürd Ali, C.2/97.
[185] M. Kürd Ali, C.2/97.
[186] Bak. Buharı, Clhad, Siyer, 181.
[187] Salih Tuğ, s. 76. Ayrıca bak. Kettanî, C.1/228-229.
[188] Makrizî, C.4, v.202/a; İbn el-Kesir, el-Bidaye, C.4/368.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/293-295.
[189] Münzirî, C.l/144-148.
[190] Şevkanî, C. 4/169.
[191] Kalkaşandî, C.l/424.
[192] SA. Sıddıkî, Public Finance, s. 139-140.
[193] Ebu Ubeyd, s. 44-45; Ali b. Muhammed, v. 66/a.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/295.
[194] Tevbe,60.
[195] Münzirî, C.l/144-145.
[196] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/295-296.
[197] Bak. Ebu Davud, Haraç, 11; Ibn Zenceveyh, C.2/149, 152; Münzirî, C.l/144-148.
[198] İbn Zenceveyh, C.2/149-152.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/296.
[199] Bak. Buharî, Zekât, 38; Ebu Ubeyd, s. 366, 371, 372, 565.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/296.
[200] Yûsuf, 55.
[201] Buharî, Cihad, 206.
[202] Müslim, Zekât, 33.
[203] Ebu Davud, Haraç, İmaret, 12.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/296-297.
[204] Ahmed b. Hanbel, Miisned, C.12/170, Ha. No. 7193, (neşr. Ahmed Muhammed Şakir).
[205] Bagavî,C.2/50.
[206] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/297.
[207] Kettanî, C.l/258.
[208] Bak. M. Hamidullah.Vesdife, s. 234-235.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/298.
[209] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/298.
[210] S.A. Sıddıkî, s. 159.
[211] Makrizî, îmta', C.4, v.l98/a; Ali b. Muhammed, v.l62/b.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/298.
[212] İbn Kudame, C.2/655-656. Ayrıca bekçiler için bak. Taberî, C.3/137; îbn el-Esîr, C.2/202.
[213] İbn Kudame, C.2/654-655; İbn el-Mematî, s. 7; Şevkanî, C.4/169; S.A. Sıddıkî, s.139-140.
[214] İbn el-Mematî, s. 9; Kalkaşandî, C.5/466.
[215] Çeşitli memuriyetler için bak. İbn el-Mematî, s. 7-9; Kalkaşandî, C.5/465-466.
[216] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/299.
[217] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/299.
[218] Ahmed, Müsned, C.3/1724.
[219] Makrİzî, îmta', C.4, v.254/b.
[220] Bak. Makrizî, C.4, v.202/a.
[221] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/300.
[222] Buharı, Zekât, 70.
[223] Kettanî, C.l/440.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/300.
[224] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/301.
[225] M. Hamidullah, İntroductıon toîslâm, s.130.
[226] Buharı, Cihad ve Siyer 181; Ayrıca bak. Kettanî, C.l/220-221; Î.F. Ahmed Ali, el-Mevârid el-Maliyye, s. 239.
[227] Nüveyrî, C.8/196.
[228] Makrizî, îrnta', C.4, v.448/b vd.
[229] İbn Zenceveyh, C.l/79.
[230] Müslim, Zekât, 37.
[231] Makrizî, C.4, v.249/b; Kettanî, C.l/224.
[232] İbn Tıktakî (îbn tabatabâ), Fahrî, s.74-75.
[233] Ebu Ubeyd, s.236-237, Ha. No. 578, 579.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/301-303.
[234] Ömer Ferruh, Tarih Sadr el-îslâm, s.211-212.
[235] Bak. E.Î., "Divan" maddesi.
[236] Buharı, Cihad-Siyer, 181; Kettanî, C.l/228-229; Salih Tuğ, s.76.
[237] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/303.
[238] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/304.
[239] Ömer Ferruh, s.212.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/304.
[240] M. Hamidullah,/s/â'm Peygamberi, C.2/1089, prg. 1786.
[241] Bak. M. Hamidullah, Vesaik, s.94.
[242] M. Hamidullah,/s/âm Peygamberi, C.l/657-658, prg. 999.
[243] Makrizî, İmtâ', C.4, v. 248/a-b; Kettanî, C.l/177.
[244] Ebu Davud, Zekât, 23.
[245] M. Hamidullah, Vesaik, s. 213.
[246] Makrizî, İmta', C.4, v.209/a-b., 248/a-b
[247] M. Kürd AÎİ,C.2/97.
[248] Kettanî, C.l/181-182.
[249] Ebu Davud, Zekât, 4.
[250] M. Hamidullah,İslâm Peygamberi, C/1089, prg. 1787.
[251] Buharı, Zekât, 68; Hadisin daha geniş rivayetleri için bak. îbn Zence-veyh, C.l/97; San'anî, C.4/54-55, Ha. No. 6950-51.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/304-306.
[252] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/307.
[253] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/307.
[254] Bak. M. Hamidullah, Vesaik, s. 278-279.
[255] Yahya b. Adem, s.37-38, Ha. No. 91; Belazurî, s.41.
[256] Bak. Ebu Davud, Zekat, 23; M. Hamidullah, Vesaik, s.213.
[257] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/307-308.
[258] Ya'kubî,C.2/51.
[259] Bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.l/294-295, prg. 449.
[260] İmam Şafiî, Umm, C.2/17.
[261] Buharı, Mezalim, 36; Kâmil Miras, C.7/423 vd.; Geniş bilgi için bak. Celal Yeniçeri, islâm İktisadının Esasları, s.250 vd.
[262] Müslim, Zekât, 20.
[263] Müslim, Zekât, 3; Ebu Davud, Zekat 21 ;Tirm\zî, Zekât, 37 (C. 3/190) Ebu Ubeyd, s. 589, Ha. No. 1884.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/308.
[264] Bakara, 177, 215; Nahl, 90.
[265] Nisa', 36.
[266] Bak. Ebu Ubeyd, s.353.
[267] İbn Sa'd, C.VI 1/28.
[268] Ahmed, Müsned, C.7/58-61 (neşr. Ahmed Muhammed Şakır).
[269] Nesâî, C. 5/2-4 (Sindî şerhli); Ahmed, Müsned. C.3/342, Ha. No. 2071 (neşr. Ahmed Muhammed Şakir); İbn Zenceveyh, C.2/228.
[270] M. Hamİdullah, Vesaik, s.127, Ha. No. 72; Ayn mlf., İslâm Peygamberi, C.l/436, prg. 671.
[271] Ebu Ubeyd, s.233-234, Ha. No. 566.
[272] Bak. M. Hamİdullah, Vesaik, s. 242; Böyle bir soruşturma için ayrıca bak. İbn Zenceveyh, C.2/228.
[273] M. Hamİdullah, Vesaik, s. 116; Ala b. El-Hadramî, İslamî dönemde de vali olarak bırakılan Munzır'in yanında Hz. Peygamberin temsilci valisi olarak bulunuyordu.
[274] M. Hamİdullah, Vesaik, s. 130.
[275] Aynî, C. 4/261; Sindî'nin görüşü için bak. Nesaî, C- 5/4, (Sindî şerhi)
[276] İbn Sa'd, C.I 2/44.
[277] Tirmizî, Zekât, 21 C.3/148.
[278] îbn Mace, Zekât,14.
[279] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/310-312.
[280] Makrizî, îrntâ, C.4, v.354/a.
[281] Cessas, Ahkâmu'l-Kur'ân, C.3/137; Makrizî, îmta, C.4, v.254/a-b.
[282] Ebu Ubeyd, Emval, s.600, Ha. No. 1922.
[283] M. Hamİdullah, Vesaik, s.119; ayn. mlf. İslâm Peygamberi, C.l/413-415; prg. 635.
[284] Bak. M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C.l/415, prg. 636; ayn. eser. C.2/1048, prg. 1675.
[285] Ebu Yusuf, s.45; îbn Sa'd, C.II 2/88.
[286] M. Hamidullah, Vesaik, s.334-335.
[287] Belazurî, s.81; Ebu Ubeyd'deki ifade biraz daha farklıdır. Bak. Emval, s.201, Ha. No. 516.
[288] M. Hamidullah,/s/âm Peygamberi, C.l/679, prg. 1036.
[289] Nesaî, C.5/2-4 (Suyutî şerhli)
[290] Buharı, Zekât, 34; Ebu Ubeyd, s. 45, 367-368; îbn Zenceveyh. C.2/227; Serahsî, C. 2/157; Cessas, a.g.e., C.3/137.
[291] Ebu Ubeyd, s.599-600, Ha. No. 1921.
[292] M. Hamidullah,İslâm Peygamberi, C.l/365-366, prg. 561
[293] Bak. M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C.l/578, prg. 896.
[294] M. Hamidullah,îslâm Peygamberi, C.l/563, prg. 871.
[295] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/312-315.
[296] Buharî, Megazî, 12; Ebû Ubeyd, s.33, Ha. No. 82.
[297] Bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/1048, prg. 1673-1675.
[298] Bak. Ebû Yusuf, s. 156,158-159; Belâzurî, s.241; Ayrıca bak. Ebû Ubeyd, s.27.
[299] Bak. Buharı, Megazî, 63; Ebû Ubeyd, s. 12-13.
[300] Ebu Yusuf, s. 158-159; İbn el-Esir, C.2/143,148,151; M. Hamidullah, Vesaik, s. 297.
[301] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/315-316.
[302] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/317.
[303] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/317.
[304] Mâlik, Muvatta, Zekât, 17.
[305] Buharı, Nafakat, 2.
[306] Makrizî, C.4,v.l97/b.
[307] Buharı, Megazî, 41; Makrizî, C.4, v.253/b.
[308] Müslim, Musakat, 96.
[309] M. Hamidullah, Vesaik, s.122.
[310] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/317-319.
[311] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/321.
[312] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/321.
[313] Buharı, Zekât, 69; Tirmizî, Tıb, 6 (C. 8/196-197)
[314] Bak. İbn Mace, Zekât, 19.
[315] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/321-322.
[316] Makrizî, C.4, v.202/a.
[317] Bak. Ebu Ubeyd, s. 605, Ha. No. 1954,1955.
[318] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/322-323.
[319] Bak. İbn Hişam, C.4/135; Ebu Ubeyd, s. 324, 580-581, Ha. No. 829,18950; Serahsî, C.3/9; Fahru'd-din el-Razî, C.4/475.
[320] Müslim, Zekât, 46; Biraz değişikrivayet için bak. Buharî, Cihad, Siyer, 218.
[321] Ibn Hişam, C.4/135.
[322] Müslim, Zekât, 47.
[323] Ebû Ubeyd, s. 222-223, 580-581, Ha.No. 1850.
[324] Serahsî, C.3/9.
[325] M. Hamidullah, Hazreti Peygamberin Savaşları, s.181.
[326] Bak. Hasan Basri Çantay, C.1/270, Dip No.l.
[327] Bak. Yakubî, C. 2/42; Makrizî, C.4, v. 172/a; Ali b. Muhammed v. 51/b; M. Hamidullah, îslâmda Devlet İdaresi, s.182.
[328] Ebu Ubeyd, s. 257-258; M. Hamidullah,/s/âm Peygamberi, prg. 415.
[329] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/323-324.
[330] Muhammed 4.
[331] İbn Hişam, C. 2/147; Ebu Ubeyd, s. 202, 203. Ha. No. 517; M. Hamidullah, Vesaik, s. 41-42; Ayn mlf. îslâm Peygamberi, C.l/224-225, prg. 358.
[332] Ebu Yusuf, 212.
[333] İnşân, 8.
[334] Bak. Beled, 11-16.
[335] İbn Hişâm, C.l/234-235; Ibn Sa'd, C.IV. 1/56 vd.
[336] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.l/454, prg. 701.
[337] A.g.m., Vesaik, s. 278-279.
[338] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/325-326.
[339] Bak. Bakara, 245;Mâide, 12;Hadid, 11,18; Tegabun, 17;Muzzemmil,20.
[340] İbn Hişam, C.2/147-148; Ebu Ubeyd, s. 202-203, Ha. No. 517; M. Hamidullah, Vesaik, s. 42; ayn. mlf. İslâm Peygamberi, C.l/220-228, prg. 358; Salih Tuğ, s. 40-41, 84.
[341] İbn Hişam, C.2/148.
[342] Müslim, Zekat, 36; Ebû Ubeyd, s. 230-231; îbn Zenceveyh, C.2/216; Hadisin diğer bir rivayeti için bak. İbn Sa'd, C.I 2/50-51.
[343] Tirmizî, Zekât, 24 (C. 3/155); Ağır borçla ilgili bir başka hadis için bak, Tirmizî, Zekât, 23.
[344] Bak. İbn Mace, 27.
[345] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/1037, prg. 165
[346] Bak. İbn Hişam, C.3/199; Vâkıdî, Kitab el-Megazî, s. 343; Kettânî, C.1/444; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.l/643, prg. 977.
[347] F. Razî, C.4/476.
[348] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.l/579, prg. 897.
[349] M. Hamidullah,îslâm Peygamberi, C. 1/643, prg. 795.
[350] M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C.2/952-953, prg. 1499.
[351] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/326-330.
[352] Mülk, 15.
[353] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/330-331.
[354] Rûm, 42.
[355] Ankebut, 20.
[356] İsrâ,26;Rûm, 38.
[357] Bakara, 177, 215; Nisa, 36.
[358] Bak. Haşr, 7.
[359] Bu hüküm için bak. Haşr, 6.
[360] Bak. Ebû Davud, Harac-îmaret, 18; Yahya b. Adem, s. 36, Ha. No. 87; İbn Sa'd, C. I 2/183; Belazurî, s. 33, 43, 45-46; Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebîr, C.2/610.
[361] Ebu Davud, Harac-îmaret, 23; Belazurî, s. 39; Ebu el-Ferec, el-îstihrac li-Ahkam el-Harac, s. 24.
[362] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/331-332.
[363] Bak. İbn Hişam, C.l/234-235.
[364] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/332-333.
[365] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/333.
[366] Yahya b. Adem, s.17-19. Ha. No.l, 11; îbn Zenceveyh, C.l/95.
[367] Ebu Yusuf, Haraç, s. 74.
[368] Belazurî, Futuh el-Buldan, s. 35.
[369] Yahya b. Adem, s. 38, Ha. No. 92.
[370] İbn Hişam, C.3/363, 365-367.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/333-334.
[371] Bak. Ebu Ubeyd, s. 217-218.
[372] Ebu Davud, Harac-îmaret, 23; Belâzurî, s.39; Ebu el-Ferec, el-İstihrac li-Ahkam el-Harac, s.24.
[373] Yahya b. Adem, s. 36, Ha. no. 87.
[374] Ferrâ, Ahkam el-Sultaniyye, s. 122
[375] Kurtubî, C.l 8/16.
[376] Bak. Maverdî, s. 136; Ferrâ, s. 137; Ayrıca gelirlerin tanımı bahsindeki kaynaklara bak.
[377] Ebu Yusuf, Haraç, s. 133, 134.
[378] Bak. M. Hamidullah, Vesaik, s. 154.
[379] Maverdî, s. 138.
[380] Makrizî, İmtâ, C.4, v. 202/a.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/334-336.
[381] İbn Hişâm, C.2/296; Maverdî, s. 132; Kurtubî, C.18/14 vd.; Taksimdeki anlaşmazlık için ayrıca bak. Kudame b. Ca'fer, v. 94/b.
[382] M. Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, s.200, prg. 509.
[383] Ebu Ubeyd, s.305; Maverdî, s. 132.
[384] Enfâl, 41.
[385] Buharî, Cihad, 51; îbn Mace, Cihad, 36; Tirmizî, Siyer, 6, (C. 7/43-44).
[386] Hukukçuların bu görüşleri için bak. Sahnun, C. 3/32; Yahya b. Adem, s. 18, Ha. No. 4, 5; Maverdî, s. 134; Ferra, s. 135; Tirmizî, Siyer, 6 (Şerh Ibn el-Arabî); îbn Kudame, C.8/404-405.
[387] Kudame b. Cafer v. 95/b; M. Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, s. 202-203, prg. 515 vd.
[388] M. Hamidullah,/.9Mm'<ia Devlet İdaresi, s. 203, prg. 522; Hanefiler, Resûlullah'ın vefatından sonra bu hakkın hiç kimseye geçmiyeceği görüşündedirler. Bak. Serahsî, C. 3/19-20; Kasam, C.7/125.
[389] Makrizî, C. 4; v. 192/b.
[390] Ebu Yûsuf, s. 24; Serahsî, C. 3/19-20.
[391] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/336-337.
[392] Bak. Ebu Ubeyd, s. 14, 325, 326; Nesaî, C. 7/135 (Şerh îbn el-Arabî)
[393] Bak. Serahsî, C. 10/8-9.
[394] Maverdî, s. 133-134; İ. F. Ahmed Ali, s. 221.
[395] Bak. Serahsî, C. 3/17, C.l0/8-9; Kasanî, C.7/124; İbn Kudame, C, 6/406.
[396] Bak. Ebu Yusuf, s. 21; Ebu Ubeyd, s. 14; Maverdî, s. 133 vd.; Serahsî, C. 3/17; Kasanî, C.7/124; İbn Kudame, C.6/406.
[397] Makrizî, C.4, v.l94/a; Bu yerin Muhacirlere taksimi için ayrıca bak. Belazurî, s. 33-34.
[398] Maverdî, s. 160-161.
[399] Bak. Buharî, Megazî, 14, Nafakât, 2; Ahmed, Müsned, C.3/212-213, Ha. No. 1881, 1882 (neşr. Ahmed Muhammed Şakİr); San'anî,C.8/202, Ha. No. 14883; Belazurî, 8.31; Makrizî, C.l, v. 187/a, C.4, v. 193/b
[400] Bak. Ebu Yûsuf, s. 22; Ebu Ubeyd, s. 332, Ha. No. 846; Nesaî, C. 7/133 Şerh İbn el-Arabî).
[401] Bak. Kureyş, 3-4.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/337-339.
[402] Ferrâ, s. 121; İbn Kudame, C.6/406-409.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/339.
[403] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/339.
[404] Ibn Mâce, Ze^âi, 18.
[405] Nesaî, C. 5/109 (Şerh Suyûtî-Sindî); Belâzurî, s. 68.
[406] Kalkaşandî, C.1/91; M. Kürd Ali, C.2/97; Kettânî, C.1/228.
[407] îbn Hişam, C. 3/372; Makrizî, C.4, v.255/a.
[408] Bak. Tirmizî, Zekât, 17 (C. 3/141); Ebu Ubeyd, 485, 487, Ha.No, 1448,14.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/340.
[409] Tahsil edilen gelirlerin yazımı, bahsine bak.
[410] Makrizî, C. 4, v. 195/a.
[411] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi,C.2/1048.
[412] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 1/413-415, prg. 635-635, C. 2/1048, prg. 1672,1675; Önceden de temas edildiği gibi Hz. Peygamber, Tebuk seferi sırasında Bahreyn bölgesine adamlarını göndererek tahsilatı Medine'ye getirtmişti. Bu meblağın da o zamanlar gelmiş olması muhtemel olduğu gibi, Ebu Yusuf ve îbn Sa'd'ın ifadelerinden de bu paranın Resûlullah'ın vefatını müteakip günlerde Ebu Bekir'e getirilmiş olabileceği hükmüne varılabilir. Bak. Ebu Yûsuf, s. 45; îbn Sa'd, C.II, 2/88.
[413] Makrizî, C.4, v.254/a-b.
[414] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/341.
[415] Cahşiyari, s.12.
[416] Kettanî, C. 1/228-229.
[417] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/342.
[418] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/342.
[419] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/342-343.
[420] Furkân, 67.
[421] Yûnus, 5.
[422] Maden vergisinde sene geçmesi için bak. Celal Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, s. 96.
[423] Serahsî, Mebsût, C. 2/164.
[424] Tirmizî, Zekât, 4 (Şerh îbn el-Arabî, C.3/107).
[425] Yusuf el-Kardavî, C.2/750.
[426] Makrizî, îmtâ'CA., v. 254/a.
[427] M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C.2/1045, prg. 1661.
[428] Belâzurî, s. 71; Kudâme b. Ca'fer, v. 108/b.
[429] M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C.2/1045, prg. 1662.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/343-345.
[430] Bak. İsrâ, 29; Furkân, 67.
[431] Bak. Nahl, 112; Kasas, 58; Isrâ, 16.
[432] Bak. San'anî, C. 11/96
[433] Munzirî, C.3/142.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/345-346.
[434] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/346.
[435] Ebu Ubeyd, s. 580-581, Ha. No. 1850-1851.
[436] Bak. İbn Zenceveyh, C.2/225.
[437] Zekâtın sarf yerlerinden "irmeli efe tu'1-kulûb" bahsine bak.
[438] Ebu Davud, Harac-İmaret, 18; îbn Sa'd, C. 1/183;Yahya b. Adem, s. 36, Ha. No. 87; Belazuri, s. 33, 43,45-46; Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebir, C. 2/610.
[439] Ebû Davud, Harac-îmaret, 23; Belazurî, s. 39; Ebu'l-Ferec, s. 24; Yahya b. Adem, s. 38-39, Ha. No. 95.
[440] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/347-348.
[441] İddihar hakkında geniş bilgi için bak. Celal Yeniçeri,/sMm İktisadının Esasları, s. 278 vd.
[442] Bak. İsrâ, 29.
[443] Ebu Ubeyd, s. 241-242, 248-249, Ha. No. 599, 613, 614; îbn Zenceveyh, C. 2/233; Ali b. Muhammed, v. 161/a.
[444] Makrizî, îmtâ, C.4, v. 254/b.
[445] Ebu Davud, Harac-îmaret, 18; Yahya b. Adem, s. 36, Ha. No. 87; İbn Sa'd, C. 1/183; Belazurî, s. 33, 43.
[446] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebîr, C. 2/610.
[447] Ebu Davud, Harac-îmaret, 23; Yahya b. Adem, s. 38-39, Ha. No. 95; Belazurî, s. 39; Ebu'l-Ferec, s. 24; Değişik bir ifadeyle bak. Müslim, Ci-had-Siyer, 16; Ebû Ubeyd, s. 56, Ha. No. 142.
[448] Ebu Ubeyd, s. 7, Ha. No. 17; Belazurî, s. 31; Makrizî, C. 1, v. 187/a, C. 4, v. 193/b.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/348-350.
[449] Belazurî, s. 81.
[450] Yakubî,C. 2/65.
[451] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/351.
[452] Âli Imran, 90; Yûsuf, 104; Sebe, 47; Şura, 23; Sad, 86,Tûr, 40; Kalan, 46.
[453] Hz. Peygamberin ticari ortaklıkları için bak. M. Hamidullah, islâm Peygamberi, C.l/60-63, prg. 107-116.
[454] Bak. Maverdî, s. 162-163; Ferrâ, s. 185-186.
[455] İbnSa'd, C.I/178.
[456] Makrizî, îmtâ, C.4, v.5/a-18/b.
[457] îbnSa'd, C.I/177-178
[458] Buharı, Zekât, 69; Tirmizî, Tıb, 6 (C.8/196-197); îbn Sa'd, C. 1/178; Ayrıca bak. M. Hamidullah/s/öm Peygamberi, C.l/574, prg. 885.
[459] Bak. Buharı, Buyu, 33; îbn Sa'd, C.I/174 vd.
[460] M. Hamidullah,îslâm Peygamberi, C.2/1041, prg. 1652.
[461] İbn Sa'd, C. 1/179.
[462] Bu hediyeler için bak. Buharî, Hibe, 27; Ebu Yusuf, s. 206; Ebu Ubeyd, s. 258, Ha. No. 632 vd.;İbn Sa'd, C. 1/151-152; Darimî, C.2/232-233; M. Hamidullah, Vesaik, s. 79-80.
[463] M. Hamidullah,îslâm Peygamberi, C.2/1041, prg. 1652.
[464] Bağış için bak. Vâkıdî, Megazî, s.259; îbn Sa'd, C. 1/182 vd.; Maverdî, s.160-161.
[465] Bak. Buharı, Megazl, 14, Nafakat, 2; Ahmed, Müsned, C. 3/212, Ha. No. 1881,1882 (neşr. Ahmed Şakir); Ebu Ubeyd, s. 7, Ha. No. 17; Belazurî, s.31, 33; Makrizî, C.l, v. 187/a, C.4, v. 193/b.
[466] Maverdî, s. 160-161; Makrizî, C.4, v. 194/a; Taksim için ayrıca bak. Belazurî, s. 33-34.
[467] Yahya b. Adem, s. 38, Ha. no.92.
[468] Maverdî, s. 161; Ferrâ, s. 184-185.
[469] İbn Hişam, s. 363-367; Makrizî, C.4, v.l95/a-b.
[470] Ahmed, Müsned, C.7/81, Ha. No. 4946 (neşr. Ahmed Şakir); Ebu Yusuf, s.96-97; Yahya b.Adem, s.39, Ha. No.97.
[471] Bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/1047, prg. 1668.
[472] Maverdî, s. 162.
[473] Maverdî, s. 45.
[474] Maverdî, s. 162; Ferrâ, s. 185.
[475] Maverdî, s. 162; Ferrâ, s. 185.
[476] Maverdî, s. 162; Ferrâ, s. 185; Havber'in Hz. Ömer tarafından taksimi için bak. Ebu Yûsuf, s. 97; Yahya b. Âdem, s. 39, Ha. No. 97.
[477] Ebu Yûsuf, s. 97; Yahya b. Âdem, s.39, Ha. No. 97.
[478] Bak. San'anî, C.l 0/414, 418, Ha. No. 19540, 19555.
[479] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/351-355.
[480] Ahmed, Müsned, C.4/256, Ha. No. 2724 (neşr. Ahmed Şakir).
[481] Buharı, Cihad, 86; İbn Sa'd, C. ü/87.
[482] Bak. Maverdî, s. 163; zırhı için ayrıca bak. Buharî, Buyu, 14.
[483] Ferrâ, s. 86.
[484] Maverdî, s. 163.
[485] Buharî, Nafakat, 2; Müslim, Cihad, 16; Ahmed Müsned, C. 3/125, Ha. No. 1685 (neşr. Ahmed Şakir); Belazurî, s. 43-45.
[486] Ahmed, Müsned, C. 1/177, Ha. No. 55; İbn Sa'd, C. 11/86.
[487] Buharı, Vesaya, 33, Cihad, 202.
[488] Müslim, Musâkat, 100.
[489] Maverdî, s. 163; Ayrıca bak. Ferrâ, s. 186.
[490] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/356-357.
[491] Makrizî, C.4 v.202/a.
[492] Makrizî, C.4 v.202/a; Kettanî, C. 1/264; Salih Tuğ, s. 81 vd.
[493] 40 okıyyelik maaş için bak. Sadr el-Şehid Husamuddin, v. 36/b; M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C.2/987, prg. 1565.
[494] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/357.
[495] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/358.
[496] Ebu Davud, Haraç, 9; Ebu Ubeyd, 265, Ha. No. 651; îbn Zenceveyh, C. 1/97; Bagavî, C.2/50.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/358.
[497] Bak. M. Kürd Ali, C. 2/108.
[498] Kâmil Miras, C. 6/378.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/358.
[499] îbn Zenceveyh, C.2/215; Munzirî, C.2/34; Serahsî, C.15/74.
[500] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/359.
[501] Buharı, İman, 22, Edeb, 44; Müslim, Eyman, 38, 40; Ebu Davud, Edeb, 124; Yakubî, C. 2/92; Değişik bir rivayet için bak. AVımed b. Hanbel, Mus-ned, C.l/185, Ha. No. 75. (neşr. Ahmed Muhammed Şâkir)
[502] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/359-360.
[503] Bak. Alak, 1-4.
[504] Bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/826-828, prg. 123İ-1239. (*) Eğitim-Öğretim konusunda geniş bilgi için bkz. Selahattin Parîadır, Bütün Yönleriyle A. Saadette îslâm,A- cütAsr-ıSaadette Eğitim, makalesi.
[505] M. Hamidullah, Vesaik, s. 34; ayn. mlf.İslam Peygamberi, C.1/166, prg. 280.
[506] M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C. 2/830-834, 840, prg. 1247-1254, 1265; Ubade b. Samit'in Suffa'daki öğretmenliği ve Mahreme'ye ait evin mektep haline getirilişi için aynca bak. Muhammed Kürd Ali, C.2/97-98.
[507] M. Kürd Ali, C. 2/97-98.
[508] M, Hamidullah,îslâm Peygamberi, C.2/835-836 prg. 1257.
[509] Makrizî, îmtâ, C.4, v.201/b, 203/a
[510] M. Hamiduliah, Vesaik, s. 173-174; Kettanî, C. 1/247.
[511] Ibn Sa'd, C. 1/61,76-77.
[512] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/360-363.
[513] Maide,32.
[514] İbn Mace, Tıb, 1; Değişik rivayetler için bak. Buharı, Tıb, 1; Müslim, Selam, 26.
[515] Müslim, Selam, 26.
[516] Müslim, Selam, 26; Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebir, C.l/128.
[517] Bak. Ebu Ubeyd, s. 257, Ha. No. 630.
[518] Buharı, Zekât, 69; Tirmizî, Tıb, 6; Bu sürünün Resûlullah'a ait olduğuna dair hadis için onun gelirleri ve geçimi bahsine bak.
[519] M. Hamidullah,îslâm Peygamberi, C.2/869, prg. 1315.
[520] Bak. Müslim, Selam, 26.
[521] Bak. Buharî, Cihad, 67; Vakıdî, Megazî, s. 243.
[522] Ali b. Muhammed, Tahric el-Delale, v. 186/a.
[523] Kettanî, C.l/453; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.2/875, prg. 1334.
[524] Bak. Müslim, Selam, 26.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/364-365.
[525] Ebu Ubeyd, s. 285.
[526] Ebu Yûsuf, s. 112; Maverdî, s. 176; Daha geniş bilgi için bak. Celal Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, s. 55 vd.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/365.
[527] Taberî, C. 2/116-117.
[528] M. Hamidullah, Vesaik, s. 129.
[529] M. Hamidullah,îslâm Peygamberi, C.2/834, prg. 1253.
[530] M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C.2/1120, prg. 1875.
[531] Bak. M. Hamidullah, îslâm Peygamberi, C. 2/988, prg. 1568.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/366.
[532] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/367.
[533] Kettanî, C. 1/445.
[534] Buharı, Vesaya, 34.
[535] İbn Sa'd, C.I/43-44, 54-56.
[536] İbn el-Esir, C.2/108; Kettanî, C.l/447-448.
[537] Bak. İbn Sa'd, C.I/65-66; Ketanî, C.l/448-449.
[538] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/367-368.
[539] Bak. Müslim, Lükata, 3; Malik,Muvatta, C.2/929.
[540] Müslim, Lükata, 3.
[541] Ferrâ, s. 141.
[542] Ebû Yûsuf, s. 78; M. Hamidullah, Vesaik, s. 141; Ayrıca bak. îbn el-Esir, C.2/112.
[543] Bak. Belazurî, s. 70-71; Yalmz Eyle'lilerle yapılan antlaşma için bak. Ku-dame b. Ca'fer, v. 108/b
[544] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/368-369.
[545] Bak. C. Yeniçeri, îslâmda Devlet Bütçesi, s. 347-349 İstanbul 1984.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/369-370.
[546] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/370.
[547] Tirmizî, Ahkâm, 6 (C. 6/73)
[548] San'anî,C. 11/320-321, Ha. No. 20655.
[549] Ebu Yûsuf, s. 121.
[550] EbuUbeyd, s. 4.
[551] Buharı, Cum'a, 11; Ahmed, Müsned, C. 7/161, Ha. No. 5167, (neşr. Ah-med Şakir); Ebu Ubeyd, s. 4, Ha. No. 3.
[552] Buharı, Cihâd-Siyer, 108.
[553] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebir, C. 1/166.
[554] Nisa, 59.
[555] Bak. Tirmizî, Ahkâm, 4; Ebu Yûsuf, s. 3/168.
[556] Nevevî, Şerh el-Müslim, C.1/516.
[557] Maverdî, s. 16; Ferrâ, s. 12.
[558] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebir, C.3/1027.
[559] M. Hamidullah, Vesaik, s. 167.
[560] Bak. Belâzurî, s. 81; Yakubî, C. 2/65.
[561] Bakara, 208.
[562] M. Hamidullah, Vesaik, s. 167.
[563] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/371-373.
[564] Nafile sadakalardan Hz. Peygamber ve akrabalarının faydalanıp faydalanamayacakları mevzuunda hukukçular ihtilaf etmişlerdir. Bak. Şafiî, C. 2/69; İbn Kudame, C.2/658, 660.
[565] îbn Hişam, C. 1/233-234; İbn Sa'd, C. IV/56.
[566] Nesâî, C. 5/105-106 (Suyutî ve Sindî şerhli); îbn Sa'd, C. IV/40; Zurkanî, C. 4/264; İbn Zenceveyh, C.2/219.
[567] Buharı, Zekât, 61; Müslim, Zekât, 50; İbn Zenceveyh, C.2/219
[568] Ahmed, Müsned, C. 3/169, Ha. No. 1723 (şerh Ahmed Şakir); İbn Sa'd, C. 1/106, C.VI/29.
[569] Belazurî, s. 81; Yakubî, C. 2/65.
[570] Ferrâ, s. 117.
[571] Müslim, Zekât, 33.
[572] Ebu Dâvud, Harac-îmaret, 12; Ebu Yûsuf, s. 52.
[573] Buharı, Cihâd, 206.
[574] Buharı, İlim, 13; Müslim, Zekât, 33; Ahmed,Müsned, C. 12/170, Ha. No. 7193 (neşr. Ahmed Şâkir); Bagavî, C. 2/50.
[575] BaTevbe, 58/60.
[576] Bak. Ebu Davud, Zekât, 23; Maverdî, s. 117.
[577] Malik, Muvatto, Sadaka, 3, Ha. No. 14 (C. 2/1000); îbn Zenceveyh,C. 2/212.
[578] Malik, Muvatta, Cihad, 13; Nesaî, C. 7/131-132 (Suyutî ve Sindî şerhli); Şafiî, C. 2/72; Ebu Ubeyd, s. 306-318; îbn Hişam, C. 4/134-135; Maverdî, s.46.
[579] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/374-377.
[580] Bak. Lokman, 20; Casiye, 13; Hacc, 65.
[581] Bak. Nahl, 112; Kureyş, 4.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/377.
[582] Bakara, 219; Fazlanın alınması için bak. A'râf, 199.
[583] M. Hamidullah, Vesaik, s. 127, Ha. No. 72.
[584] Bak. Ebu Ubeyd, s. 233-234, Ha. No. 566; M. Hamidullah, Vesaik, s. 242.
[585] İbn Zenceveyh, C.2/228.
[586] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/377-378.
[587] Zâriyat, 19.
[588] Buharı, Mezâlim, 36.
[589] Buharî, Mezâlim, 36.
[590] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/378-379.
[591] Mâide, 5/2.
[592] Tevbe,71.
[593] Buharı, îman, 6.
[594] Bak. Ebu Ubeyd, s. 202-205, Ha. No. 517 vd.; îbn Hişam, C. 2/147-148; M. Hamidullah, Vesaik, s. 41-42; ayn. mlf. İslâm Peygamberi, C.l/220-228, prg. 358.
[595] İbn Hişam, C.2/148.
[596] Ebu Ubeyd, s. 205; ayrıca bak. s. 125, Ha. No. 330.
[597] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 1/579, Ha. No. 897; Ayn. mlf., Vesaik, s. 233.
[598] Bak. Yahya b. Âdem, s. 39, Ha. No. 96; îbn Hişam, C. 3/199; Vakıdî, Megazî, s. 343.
[599] M. Hamidullah,/sZâm Peygamberi, C. 1/643-644, prg. 977.
[600] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 1/513, prg. 791; Kettanî, C. 1/444.
[601] Bak. Fahru'd-din el-Razî, C.4/476.
[602] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/379-382.
[603] Bak. C. Yeniçeri, İslâm'da Devlet Bütçesi, s. 321-325, İstanbul 1984.
[604] Ahmed b.Hanbel, Müsned, C. 10/235-236, Ha. No. 6710, C. 12/46-47, Ha. No. 7096 (neşr. Ahmed Şâkir).
[605] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebir, C. 2/608-609; Makrizî, îmta, C.4, v. 194/a.
[606] EbuUbeyd, s. 236-237, Ha. No. 578-579.
[607] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/383-384.
[608] îbn Hişam, Siyer, C.2/148.
[609] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/384.
[610] Tevbe,100,117.
[611] Haşr, 9.
[612] Bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, C.1/195-196, prg. 327.
[613] Buharı, Vekâle, 21; Ayrıca bak. Makrizî, C.4, V.139/a.
[614] M. Hamidullah,/s/âm Peygamberi, C.l/196-197, prg. 327.
[615] Serahsî, Şerh el-Siyer el-Kebir, C.2/698-609; Nadir Oğulları topraklarının taksimi için ayrıca bak. Makrizî, C.4, v.l94/a.
[616] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/385-386.
[617] İbn Mace, Et'ıme, 17, Ha. No. 3287.
[618] Buharı, Et'ıma, 10; Malik, Muvatta, Sıfat el-Nebî, 10. (561) Müslim, Eşribe, 33; San'anî, C. 10/418, Ha. No. 19557.
[619] Müslim, Eşribe, 176; Ahmed, Müsned, C. 3/154,159,160-161 (neşr. Ah-med Muhammed Şakir).
[620] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/386-387.
[621] Ebu Davud, Haraç, 9; Ebu Ubeyd, s. 265, Ha. No. 651; îbn Zenceveyh, C.l/97.
[622] Hadisin bazı farklarla rivayeti için bak. Ebu Yusuf, s. 121; Ebu Ubeyd, s. 266, Ha. No. 655; İbn Sa'd, C. VII/176; îbn Zenceveyh, C.l/97.
[623] İbn Hişam, C. 4/135; Ayrıca bak. San'anî, C. 5/242.
[624] Munzirî, C. 3/142.
[625] Buharı, Ahkâm, 24,41, ayrıca bak. Zekât, 68; Ebu Yûsuf, s. 88; İbn Zence-veyh, C. 1/97; San'anî, C. 4/54-55, Ha. No. 6950.
[626] İbn Mace, Zekât, 14; EbuUbeyd, s. 401, Ha. No. 1082-1083.
[627] İbn el-Eaîr, C. 2/128; Makrizî, C. 4, v. 202/a.
[628] Makrizî, C. 4, V. 255/a.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/389-390.
[629] Ebu Dâvud, Zekât, 4; Nesaî, C. 5/15 vd. (Suyutî ve Sindî Şerhli)
[630] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/390-391.
[631] Bakara, 273.
[632] Müslim,Zekât, 36; EbuUbeyd, s. 230-231; İbn Zenceveyh, C.2/216.
[633] Nesaî, C. 5/99-100; Ebu Ubeyd, s. 549, Ha. No. 1725; İbn Zenceveyh, C. 2/213; Hadisin farklı rivayeti için bak. Ahmed, Müsned, C. 11/61, Ha. No. 6798 (neşr. Ahmed Şakir); Tirmizî, Zekât, 23.
[634] Bak. Buharı, Zekât, 51.
[635] Bak. Buharı, Cihad, 206; San'anî, C.4/59, Ha. No. 6962.
Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/391-392.
[636] Ebu Davud, Zekât, 4; Nesaî, C.5/15-17 (Şerh, Suyutî, Sindî).
[637] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/392.
[638] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/393-394.
[639] Doç. Dr. Celal Yeniçeri, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/395-400.