|
Menazil müellifi sözüne şöyle
devam eder:
"En seçkin kulların sarılması ise ittisal iledir. Bu da, O'na tazim
etmek suretiyle, tamamiyle onunla olmak, O'na yaklaşmak suretiyle sadece O'nunla
meşgul olarak, O'nun eşsizliğini müşahede etmektir."
Masivayı terk etmek, kulu bu
ittisale ulaştırdığı için, o hal havassın Allah'a sarılması olarak kabul
edilmiştir. Ona göre bu durumda ittisal ile Allah'a sarılmak da havassın sarılması
olmaktadır. Hakk'ın eşsizliğini müşahede etmekle yalnızca Allah (c.c)'ın
varlığını ve birliğini, eşi ve benzeri bulunmadığını görmeyi kasdetmektedir. Bu
hal görenin görmede fena bulmasıyla gerçekleşir. Tasavvuf ehline göre bu hal
keşfe dayanır.
Ancak daha önce belirttiğimiz
gibi bu bir kemal hali değildir. Kemal hali, kişinin O'nun isteğini yerine
getirmek için kendi isteğiyle nefsini yok etmesinden ibarettir. Aksi halde O'nu
müşahede etmek suretiyle masivasını müşahede etmekten geçmek, daha önce de
belirtildiği gibi ondan daha aşağı bir mertebedir.
Allah'ı tazim etmek suretiyle
O'nunla olmak ve karşı karşıya gelmek (istihza) tabirine gelince, ifadelerinde
genellikle bolca istiareli anlatıma başvuran üstad, burada ince ve önemli bir
manayı "mühazat" kökünden türemiş olan "istihza" kelimesiyle ifade etmiştir.
"İstihza" iki kişinin arada başka en ufak bir şey kalmaksızın, bütün
vücutlarıyla yüzyüze ve karşı karşıya gelmeleri halidir.
(Seyyid Reşid Rıza bu konuda
şöyle demektedir: "istihza kelimesinin Lisanu'l- Arab, Kamus ve onun şerhi gibi
ansiklopedik sözlüklerde yukarıdaki manada kullanıldığını görmedik. "Falan, filan
kimseden istihzada bulundu" cümlesinin bilinen manası ondan kendisine ayakkabı
giydirmesini istedi, tarzındadır. Bu fiil istit'am (yemek yedirmesini istedi) ve
istiksa (giydirmesini istedi) fiillerinde olduğu gibi talep ifade eder. Öyle
zannediyorum ki, müellif Herevi, kitabında bu kelimeyi Allah'a boyun eğmek ve itaat etmek
manasına gelen ve noktalı ha harfiyle yazılan istihza fiili olarak kullanmıştır.
Musannifin bu kelimeyi metinde görüldüğü şekilde tefsir etmesi, bu kelimeyi
noktalı ha ile yazılan seklinde kaydeden bir Menazil nüshasına rastlanmamış
olması sebebiyledir." Fakat Reşid Rıza'nın bu yorumu mutasavvıfların Arapça'nın
dil özelliklerine uymada titizlik gösterdiklerini kabul etmemiz halinde
geçerlidir. Oysa ki mutasavvıflar böyle bir titizlik göstermez, Arapça ile en
ufak bir bağı bulunmayan terimleri kullanmaktan çekinmezler. İbn Kayyim'in (r.a)
Menazilu's- Sairin'in sahih ve sağlam bir nüshasını elinde bulundurma hususunda
son derece hassas olduğu şüphesizdir.)
Bu şekilde karşı
karşıya gelmekle murat edilen mana ise yakın olmak ve o yakınlığa mani olan
sebepleri ortadan kaldırmaktır. Şüphesiz kul Rabbine, Allah da kuluna yakındır.
Şu ayet ve kudsi hadisler kulun Allah'a yakın olduğunu ifade ederler:
"(Allah'a) secde et ve yaklaş" (Alak, 19),
" Kim
bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım"
(Buhari, Tevhid,15,50;
Müslim, Zikr, 20,21,22; Tebve, 1)
"Kulum bana kendisine farz kıldığım
ibadetlerle yaklaştığı gibi hiçbir şeyle yaklaşamaz. Ne var ki kulum bana
nafilelerle de yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu sevinceye kadar. Ben onu
sevdiğim zaman ise onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı
olurum. Artık o, benimle işitir, benimle görür, benimle tutar ve benimle yürür.
" (Buhari, Rikak, 38)
" Kulun Allah'a en yakın olduğu zaman gecenin son
yarısıdır". (Tirmizi, Davaat, 119)
"Allah'ın kuluna en yakın olduğu hal secde
halidir." (Müslim, Salat, 215; Ebu Davud, Salat, 152)
"Bir defasında sefer
halinde iken ashap tekbir seslerini fazlaca yükseltince Rasulullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Kendinize acıyınız. Şüphesiz siz ne bir sağıra, ne de uzakta
bulunan birine dua ediyorsunuz. Sizin dua ettiğiniz zat işiten ve yakındadır. O
size bineğinizin boynundan daha yakındır." (Buhari, Daavat, 50; Müslim, Zikr,
44; Ebu Davud, Salat, 361; Müsned, IV, 394,402,403)
Binaenaleyh müellif Allah'a
yaklaşmayı ve kul ile Allah arasında bulunması arzu edilen ve Allah'ın abid ve
veli kullarının gözlerinin nuru olan yakınlığı engelleyen manilerin kalkmasını
istemeyi istihza, yani karşı karşıya gelmeyle ifade etmiştir.
Bunun esası, kulun kendisini tamamen Allah'ın
huzuruna ve önüne vermesi; ona sırtını dönüp ondan yüz çevirerek uzaklaşan;
itaat ettiği kimseye sırtını dönen, ondan kısmen de olsa uzaklaşan kimselere
benzememektedir.
Allah'a yakın olmak, ancak o
hali yaşayıp tatmak ile idrak edilebilir. Bu hal, en güzel bir şekilde Hz.
Peygamber (s.a.v) 'in hadislerinde ifade edilmiştir. Tasavvuf erbabının konuyla
ilgili en gerçekçi tarifleri şudur:
Kulun, ta'zimin hakikatine ermeğe engel olan
manilerin kaldırılması suretiyle Allah'a yaklaşmasıdır. Nitekim bu manaya bir
işaret olarak müellif:
"O'nu ta'zim etmek suretiyle onunla olmak, kendini ona
vermek" tabirini kullanmıştır. Aslında bu hali tam olarak anlamak isteyen
kimsenin, Allah'ın el - Batın ve el - Karib isimlerinin manasını anlaması, kalbini
O'nun sevgisiyle doldurması ve dilini daimi surette O'nun zikriyle meşgul etmesi
gerekir. Böylece kul kendisine vermek için uğraştığı, uğruna çalıştığı fena
mertebesine ulaşmış olur.
Eğer kul orta derecede bir
fenaya, yani masivayı müşahade etmekten fena bulmaya gayret ederse, kalbinde
Allah'tan başka bir şeyin müşahedesi kalmaz; suretler ortadan kalkar, işaretler
yok olur; ezelden yok olan fani, kadim olan ise baki olur. Kul bu makamda fena
sebebi olan şeye istemeyerek değil, istek ve arzu ile icabet eder. Çünkü bu
makam kendisinde saygı ve sevginin yakınlaşması ile karıştığı, fena makamını
isteyenlerin son durağı olan bir makamdır.
Şayet kul yüksek derecedeki
fenaya, yani masivayı murad etmekten fena bulmaya gayret ederse, kalbinde Kur'an
ve sünnete dayalı olan şer'i muradla çatışan bir murad kalmaz, aksine her iki
murad birleşir; Allah'ın murad ettiği şey aynı zamanda kulun da muradı olur.
işte halis sevginin esası da budur. Burada doğru birleşme hasıl olur. Doğru
birleşme ise muradda olur, irade veya murad edende değil.
O halde saliklerin ayaklarının
çoğu kez kaydığı, vecd ehlinin anlayışlarının saptığı bu noktadaki inceliği iyi
düşün!
Bu makamda ezelde mevcut
olmayan (masiva) irade, tercih, muhabbet, ta'zim, korku, ümit ve tevekkül
bakımından hakikat noktasında fani olurlar, ezeli olan (Allah) ise baki kalır.
Burada Allah ile kul arasındaki vasıtalar hakikat olarak kalkar; kul en ileri
derecedeki muhabbet ve taziminin peşinden, rabbi ile karşı karşıya, bir araya
gelir.
Bu makamda kul muhabbete, fena
bulma sebeplerine istemeyerek değil, kendi arzu ve isteğiyle icabet eder, hatta
kalbi, hiç bir boş yer kalmayacak şekilde sevgiyle dolu olan bir aşığın kalbi ve
gönlünün, sevgililerin en mükemmeli, en üstünü, sevgiye en layık olan
sevgilisine kapıldığı gibi ona kapılır.
Bu fena hali, tazim ve
yakınlaşma ile karışmış olan yüce bir sevgi, sevilenin muradı dışındaki muradları
başka hiçbir sevgili ve onun muradı kalmayacak şekilde kalpten silmek neticesini
doğurur. İşte Allah'a ve O'nun ipine sarılmanın hakikati ve esası da budur.
Allah Müstean'dır.
"O'na yaklaşmak, sadece onunla
meşgul olmak" sözüne gelince;
Yani Cenab-ı Hakk'a yaklaşmanın kulu masiva ile
meşgul olmaktan alıkoyar demektir. Allah'a yaklaşmanın asıl manası budur.
Nitekim bir devlet başkanına tam manasıyla yakın
olan, ona yönelen, onunla konuşan kimse ondan başka hiçbir şeyle asla meşgul
olmaz. Tıpkı bunun gibi, kul Allah'a yaklaşıp O'na yakın olduğu ölçüde onunla
meşgul olur.
|