Pazar, 30 Rebiülahir 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ibnikayyım - Medaricus Salikin - Fat Ha Sures N N Ht Va Ett Y Ce Gayeler

 

FATİHA SURESİ'NİN İHTİVA ETTİĞİ YÜCE GAYELER

 

Bilmelisin ki bu sure en tam ve en mükemmel şekilde dinin temel yüce gayelerini ihtiva etmektedir.

Bu surede ma’bud olan Allah Teala üç isimle tanıtılmıştır. Bu üç isim Allah’ın güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının mihveri ve medarı olan Allah, Rabb ve Rahman isimleridir.

Bu sure ilahlık, rablık ve rahmet üzerine kurulmuştur.

“Sadece ve sadece sana ibadet ederiz” cümlesi ilahlığa mebnidir.

“Yalnızca senden yardım isteriz” Rablık esasına dayanmaktadır.

Doğru yola hidayet istemekse Allah’ın Rahmet sıfatıyla olur.

Hamd (Hamd edilme) vasfı ise onun bu üç ismiyle ilgilidir. O, "uluhiyetinde", "rububiyetinde" ve "rahmetinde" de övülmüştür.

Bu sure, meadın isbatını, insanların iyi ve kötü davranışlarının karşılığını göreceklerini o gün insanlar arasında Allah’ın tek hüküm verici olduğunu, O’nun adaletle hükmedeceğini ihtiva etmektedir. Bu hususlar “Din gününün sahibi, maliki” ayetinin içerisindedir.

 

Bu sure Fatiha Suresi Bir Çok Bakımdan Nübüvvetin İsbatını da Ortaya Koyar.

 

Birincisi:

Allah’ın Alemlerin Rabbi oluşudur. Bu özellikteki bir Rabbin, insanları başıboş bırakması, onlara dünyada ve ahirette kendilerine fayda ve zarar verecek şeyleri bildirmemiş olması uygun değildir. Böyle bir tutum rububiyeti tanımamak ve Rabbe, yaraşmayan şeyleri isnad etmek olur. Rabbe bu tür şeyler nisbet eden, O’nun rabliğini gereği gibi takdir edememiş demektir.

İkincisi:

Surede Allah adının geçmesidir.

" Allah, kendisine ibadet olunan ve ilah kabul edilendir."

Kullar ise Allah’a ibadet etmeyi ancak rasuller yoluyla bilebilirler.

Üçüncüsü:

Allah’ın “Rahman” ismi açısındandır. O’nun rahmeti kullarını ihmal etmesine ve onları kemale ulaştıracak şeyleri öğretmemesine engeldir.

“Rahman” isminin hakkını veren ve gerçeğini kavrayanlar, bu ismin yağmur indirip yeşillikler bitirmek ve taneler çıkarmaktan daha büyük manalar taşıdığını, peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek gibi daha mühim işleri ihtiva ettiğini bilirler. Rahmetinin, kalplerin ve ruhların ihyasını, beden ve cesetlerin ihyasından daha fazla gerektirdiğini anlarlar.

Dördüncüsü:

“Din günü” nün zikredilmesidir. Bu gün Allah’ın kullarını amellerinden dolayı sorguya çektiği gündür. Onları iyiliklere göre mükafatlandırır, isyan ve kötülüklere göre cezalandırmaz. Delil ve hüccet ise ancak rasuller ve kitablarla olur. Ceza ve ödül bunlardan dolayı tahakkuk eder. Din günündeki sevk, bunlarla kaimdir. Böylece iyiler Naim cennetine, kötüler de cehenneme sevk edilir.

Beşincisi:

“Sadece ve sadece sana ibadet ederiz”  ayetindedir.

Rabb Teala’ya ibadet ancak O’nun razı olduğu ve sevdiği şekilde olur. O’na ibadet etmek O’na şükretmek, O’nu sevmek, O’na karşı haşyet duymak fıtridir ve akl-ı selim sahiplerince makuldür.

Fakat ibadetin nasıl ve kime yapılacağının bilgisine, O’nun rasulleri ve resullerinin açıklamasıyla ulaşılır. Bu ayette, Rasulleri göndermenin akılca kabul edilen bir durum olduğunun açıklanışı yer almaktadır. Sâni olan Allah’ın bundan soyutlanması mümkün olmadığı gibi alemin de peygamber gönderilmesinden müstağni olması düşünülemez.

Şüphesiz rasülü inkar eden, rasul göndereni de inkar etmiş ve O’na inanmamış olur. İşte bundan dolayı Allah Teala rasullerin inkar edilişini, kendisinin inkar edilişine denk saymıştır.

Altıncısı:

“Bizi dosdoğru yola ilet” cümlesindedir.

Hidayet; açıklamak yol göstermek, sonra başarılı kılmak ve ilham etmek gibi manalara gelir. Başarılı kılmak ve ilham etmek de açıklandıktan ve yol gösterdikten sonra olur. Açıklamak ve yol göstermek (beyan ve delalet) ancak rasuller kanalıyla olur.

 Açıklama, yol gösterme ve tanıtma gerçekleştiği zaman, bunun üzerine hidayete muvaffak etmek yani kalbe imanı yerleştirmek ve imanı sevdirmek, imanla kalbi süslemek, kalbde imanı aktif hale getirmek, Allah’tan razı olmak ve O’na rağbet etmek söz konusudur.

Zaten doğru yolu açıklamak ve göstermek de başlı başına birer hidayettir. Kurtuluş ancak bu ikisiyle meydana gelir. Bu iki kavram tafsili ve icmali olarak bilmediğimiz hakikati bildirmeyi, hakikatin bize ilham edilmesini ve bizim açık ve gizli olarak bu hakikatin tabileri olmak isteyenlerden kılınmamızı ihtiva eder.

Sonra fikirle, sözle, amel ve niyetle bu hidayetlerin gereklerini yerine getirmek üzere bize kudretin verilmesi gerekir. Sonra da ölünceye kadar bu hidayetin bizim için devamlı olması ve hidayeti üzere sebatımız söz konusu olur.

 

Buradan da anlaşılıyor ki kulun böyle dua etmesi, her türlü zaruretin önündedir. Biz hidayet bulmuşsak, bir daha niye hidayet isteyelim, diyenin sözü de batıldır. Bizim bilmediğimiz gerçekler, bildiklerimizin kat kat üstündedir. Bazı şeyleri yapmaya, tembellik ve gevşeklik sebebiyle, yapmayı istemediğimiz şeyler kadar veya daha fazla ya da daha az ölçüde arzu duymayız. Yapmak isteyip de güç yetiremediğimiz şeyler de böyledir. Biz istediğimiz şeylerin tamamını ve ayrıntılarını bilemeyiz. Bu, sınırlarımızı aşan bir meseledir. Öyle ise biz tam bir hidayete muhtacız. Kendisinden bu özellikleri tamamlayan birinin hidayet talebinde bulunması, hidayetin devamlı ve sabit kalmasını istemek anlamına gelir.

Hidayetin bir derecesi daha vardır (hidayetin en son derecesi). Bu da kıyamet gününde cennet yoluna hidayet edilmektir. Bu yol cennete ulaştıran sırattır.

Kim bu dünyada, Allah’ın resullerini gönderdiği ve kitaplarını indirdiği Sırat-ı Müstakim’e hidayet edilirse, öteki alemde de cennete götüren sırat köprüsüne hidayet edilir.

Kul, cehennem üzerine kurulacak olan sırat üzerinde, Allah’ın dünyadaki sırat-ı müstakimine bağlılığı ölçüsünde kalacaktır. Oradaki sırat üzerinde yürüyüşünün hızı, bu dünyadaki sırat üzerinde sebatına bağlı olacaktır.

Cehennem üzerindeki bu yoldan kimisi şimşek gibi, kimisi göz açıp kapayıncaya kadar geçecek; kimisi rüzgar gibi, kimisi hızlı bir süvari gibi, kimisi, koşarak, kimisi yürüyerek, kimisi sürüne sürüne geçecek; kimisi yanarak kurtulacak, bir kısmı da ateşe yuvarlanacak. Öyleyse herkes bu yoldan nasıl geçeceğine bir baksın. Orada uygun bir karşılık olarak misliyle mukabele edilecektir:

“Doğrusu yalnız yaptığınız şeylerini karşılığını göreceksiniz” (Neml- 90)

İnsan, kendisini sırat-ı müstakim üzerinde yürümekten alıkoyacak şüpheleri ve şehvetleri araştırmalıdır. Bunlar doğru yolun iki tarafına dikilmiş köpeklerdir, geçenleri kapıp, yoldan çıkarırlar. Eğer onlar burada çoğalıp güçlenirlerse, aynı şekilde orada da çoğalıp güçleneceklerdir.

“Allah kullarına asla zulmedici değildir.” (Fussilet, 46)

Görüldüğü gibi hidayet talebi bütün iyilikleri elde etmek ve bütün kötülüklerden de emin olmayı istemek demektir.

Yedincisi:

Neyin istendiği ile ilgilidir. Bu istenen, sıratı müstakimdir. Doğru bir yolun beş özelliği bulunmalıdır:

1 - İstikamet,

2 - Hedefe ulaştırmak,

3 - Kısa ve yakın olmak,

4 - Gelip - geçenler için geniş olmak,

5 - Maksada ulaştırdığının belirgin olmasıdır,

Sırat-ı Müstakim’in beş özelliği de taşıdığı aşikardır.

Sırat-ı Müstakimin, istikamet özelliği onun yakın oluşunu da kapsar. Çünkü doğru çizgi, iki noktanın arasını birleştiren en yakın çizgidir. Çizgi eğrildikçe uzar da uzar.

Yolun doğruluğu, hedefe ulaştırıcı olma özelliğini de içerir.

Bu yolun herkesin gelip geçmesi için konulmuş olması demek geniş olabilmesi demektir.

Yine bu yolun nimet verilenlere izafe edilmesi, dalalet ve gazab ehlinin yolundan ayrı olarak tanıtılması, bu yolun belirli bir yol oluşunu gerektirir.

“Sırat” bazen Allah’a da nisbet edilir. Zira onu din ve yol olarak tayin eden Allah’tır.

“İşte bu benim dosdoğru olan yolumdur” (Enam, 153)

“Şüphesiz sen dosdoğru yola, Allah’ın yoluna hidayet olundun” (Şura, 52-53).

Fatiha suresinde olduğu gibi bazen de “Sırat” kullara izafe edilir; sıratın yolcularının bulunması yolun onlara mensub olması ve yoldan gelip geçenlerin kullar olması dolayısıyladır.

Sekizincisi:

Nimet verilenlerin zikredilmesi ve onların gazab ve dalal ehlinden ayırt edilmesi bakımındandır. Böylece insanlar hakkı tanıyıp onunla amel etme bakımından üçe ayrılmışlardır.

Kul, hakkı ya bilir, ya da bilmez. Hakkı bilen kul ya bunun gereği ile amel eder veya hakka muhalefet eder. İşte bunlar mükellef olanların kısımlarıdır. Mükellefler kesinlikle bu kısımların dışına çıkmazlar.

Hakkı bilip, Hakla amel eden: Kendisine nimet verilendir. O, faydalı ilim ve amel-i salihle nefsini temizlemiş ve kurtulmuş, felaha ermiş olandır.

“Şüphesiz nefsini temizleyen felah bulmuştur” (Şems, 9).

Hakkı bilip hevasına uyan: Allah’ın gazabına uğrayandır;

Hakkı bilmeyen de sapıtandır;

Gazaba uğrayan, amel hidayetinden sapmıştır. Bu manadan sapıtan da ilmin gerektirdiği ameli terk etmesinden dolayı gazaba uğramıştır. Bunlardan her biri de gazaba uğrayanlar grubuna dahildir. Fakat hakkı bildikten sonra hakla amel etmeyi terk eden, gazabla vasıflanmaya daha layıktır. Bundan dolayı Yahudiler bu özelliğe daha layık görülmüşlerdir. Bu tavsif; onlar hakkında daha vurguludur. Nitekim Allah Teala onlar hakkında:

“Allah’ın, lütfuyla kullarından istediğine indirdiği şeyler hakkında taşkınlık yaparak, Allah’ın indirdiklerini inkar etmeleri, kendileri için ne kötü bir alışveriştir. Onlar üzerlerine gazab üstüne gazab almışlardır” (Bakara, 90) buyurur.

Yine Allah Teala şöyle buyurur:

 “Allah katında bundan daha kötü bir karşılığı size haber vereyim mi? Allah kime lanet ve gazap ederse kimleri maymunlar, domuzlar ve tağuta köle yaparsa, işte onların yerleri en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış olanlardır.” (Maide, 60).

Hakkı bilmeyen “dalal” ismine daha layıktır. Bundan dolayı şu ayette Hristiyanlar dalalle nitelenmiştir:

 “Deki,ey Ehl-i Kitab! Haksız yere dininizde haddi aşmayın, daha önce sapmış ve çoğu insanları da sapıtmış bir topluluğun arzularına, hevasına uymayın, onların sapıttığı insanlar da, doğru yoldan sapıp gittiler”. (Maide,77)

Birincisinde bu hitabın siyakı, Yahudiler, ikincisinde ise Hıristiyanlarla ilgilidir. Nitekim, Tirmizi’nin Sünen’inde, İbn Hibban’ın da Sahih’in de Adiy b. Hatem’den naklettikleri bir hadiste Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın gazabına uğrayanlar Yahudiler, sapıtanlarda Hıristiyanlardır.” (Tirmizi, Tefsirul-Kur’an)

Fatiha’da:

- Hakkı tanıyan ve hakka uyan nimet ehlinin,

- Hakkı bilip hevasına uyan gazab ehlinin,

- Hakkı bilmeyen sapıkların zikredilmesi risalet ve nübüvvetin varlığını da ispat eder.

Çünkü insanların bu kısımlara ayrıldıkları bir vakıadır. Böyle bir bölümleme ancak risaletin subutu ile mümkün olabilir.

Fatiha’da Allah Teala birkaç sebepten dolayı nimeti kendisine izafe etmiş ve gazabın failini zikretmemiştir.

Bu sebeplerden birincisi şudur:

Nimet, hayr ve fazilettir. Gazab intikam ve adaletle ilgilidir. Rahmet gazaba galib gelir. Böylece Allah bu iki keyfiyetten daha mükemmel daha kuvvetli ve daha öncelikli olanını kendine izafe etmiştir. Kur’an metodu hayır ve nimetlerin Allah’a isnad edilmesi, bunların mukabili işlerde ise failin hazfedilmesidir. Bunun örnekleri şu ayetlerdir, iki mü’min cinnin sözünde şöyle geçer:

 “Biz bununla yeryüzündekiler için şerr mi yoksa, rabblerinin onlar için çıkış yolu mu murad ettiğini bilmiyoruz” (Cin, 10);

Hızır (a.s)’ın duvar ve iki yetimle ilgili sözleri :

“Rabbin bu iki yetimin akıl baliğ olmalarını ve hazinelerini çıkarmalarını istedi” (Kehf, 82)

Buna mukabil Hızır (a.s) geminin delinmesi konusunda,

“Ben onu kusurlu hale getirmek istedim” (Kehf, 79) diyerek işi kendisine isnat etmiş, fakat sonra da,

“Ben onu kendi işimden dolayı yapmadım” demiştir.

Şu ayetleri de dikkat çekicidir:

“Oruç tuttuğunuz günün gecesinde ailelerinizle ilişki kurmanız helal kılındı” (Bakara, 187),

“Size ölü eti, kan ve domuz eti haram kılındı” (Maide, 3)

“Size anneleriniz haram kılındı” (Nisa, 23),

“Bunun ötesindeki şeyler size helal kılındı” (Nisa, 24)

Allah’ın; nimeti Sırat-ı Müstakim ehline tahsis etmesi, mutlak nimetin daimi kurtuluşu gerektirdiğini göstermektedir.

Nimetin mutlak oluşu (mutlaku’n- ni’me) ise, mümin ve kafiri içine alması yüzündedir. Bu anlamda her yaratık bir nimet içindedir. Bu mesele Allah’ın kafire nimet verip vermemesi meselesindeki tartışmanın da bir çözümüdür.

Mutlak nimet (en- ni’metu’l- mutlaka) iman ehline aittir.

Nimetin mutlak olması (Mutlak’un- ni’me) ise mümin ve kafiri içine alır.

Nitekim Allah:

“Eğer Allah’ın nimetlerini sayıp dökmeye kalkarsınız sayamazsınız, şüphesiz insan çok zalim ve kafirdir” (İbrahim, 24) buyurur.

Nimet ihsan cinsindedir, hatta ihsanın kendisidir. Rabb Teala’nın ihsanı ise iyiye, kötüye kafir ve müminedir.

Mutlak ihsana gelince, bu müttakilere ve mühsin olanlara aittir.

İkinci sebep:

Allah subhanehu yegane nimet verendir.

“Size gelen hiçbir nimet yoktur ki o, Allah’tan olmasın.” (Nahl, 53).

Böylece yegane ve tek olan nimet Allah’a izafe olunmuştur. Eğer Allah’dan başkasına izafe olunursa, bu başka olan şeyin nimete götürücü olmasından dolayıdır.

Allah’ın kendi düşmanlarına karşı olan gazabına gelince, bu gazab sadece Allah’a ait değildir, meleklerine, nebilerine, resullerine ve velilerine de aittir, Allah’ın gazabından dolayı onlarda gazablanırlar. “Gazaba uğrayanlar” sözünde gazapta velilerin de ona katılması Allah’a nimet verme hususunda olduğunu gösterir. Mutlak anlamda nimet sadece Allah’dandır, O, nimet vermede tektir. Bu incelik “Nimetlenmişler” lafizında yoktur.

Üçüncü sebep:

Gazabın failinin hazfedilmesinde gazaba uğrayanı küçümseme, onu hakir görme ve onun değerini küçültmeyi hissettirecek neviden anlamlar vardır. Nimetin failinin zikredilmesinde ise nimet verilenleri yüceltme ve değerini arttırma vardır. Gazabın failinin hazfedilmesinde böyle bir incelik yoktur. Bir melikin kula ikram ettiğini gördüğün zaman anla ki, melik onun şerefini ve değerini yüceltmiştir.

Bana göre: “Bu adam sultanın ikramda bulunduğu, ona istediğini verdiği kişidir” demek övgü ve yüceltme bakımından, “Bu adama ikram edildi, hilaf giydirildi, şeref bahş edildi, isteği verildi” demekten daha beliğ ve daha açıktır.

Şimdi bu üç grubun görecekleri karşılığın ve bunun sebeplerinin en veciz ifadelerle zikredilmesindeki şu inceliği düşün!

Allah’ın onlara nimet vermesi hidayet lutfetmesidir. Bu hidayet; faydalı ilim ve amel-i salihtir, hidayet rehberi Kur’an ve hak dindir; en güzel bir şekilde sevab ve karşılık verme nimet vermenin kemalindendir. Nimet vermek böylece tamamlanır. “Kendilerine nimet verdiğin” cümlesi her iki hususu da ihtiva eder.

Allah Teala’nın burada gazaba uğrayanlar hakkında gazabını zikretmesi aynı şekilde iki inceliği ihtiva etmektedir:

1 - Onlara, son derece şiddetli ve çetin bir azab gerektiren gazabla karşılık vermek.

2 - Allah’ın gazabına müstehak olmalarının sebebi, Allah Teala, haddi aşmaları ve sapıtmaları, dışında, kullarına karşı gazablanmaktan uzak, son derece merhametli ve şefkatlidir. Allah’ın onlara gadaplanması, onların sapıklıklarının bir sonucudur. Burada “sapıklar” dan bahsetmesi onlara gazaplandığını ve onları cezalandıracağını gösterir. Kim sapıtırsa, sapıklığının bir sonucu olarak, cezaya ve Allah’ın gazabına hak kazanır.

Burada üç gruptan her birinin zikri geçen sebeb ve karşılığı en açık ve mükemmel bir şekilde ihtiva ettiği, saadet ehlinde faili zikredilmek, gadab ehlinde hazfedilmek ve delalet ehlinde de fiil sebebe bağlamak suretiyle, son derece veciz bir ifade ve fesahatle anlatılmaktadır.

Şimdi hidayet ve nimet ile gazab ve adalet arasındaki zıtlığı düşün. Gazaba uğrayanlar ile sapıtanlar nimet verilerek hidayet bulanların mukabilinde zikredilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu kabilden şeyler çoktur. Allah, sapıklıkla mutsuzluğu, hidayetle kurtuluşu bir arada verir.

Önce ikincisine örnek verelim:

“Onlar rablerinden gelen hidayet üzerindedirler ve felaha erenler de onlardır” (Bakara, 4)

“Güven onlarındır, hidayete erenler de onlardır” (En’am, 82);

birincisine de şu örnek verilebilir:

“Suçlular sapıklıkta ve ateştedirler” (Kamer, 47);

”Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözleri de perdelidir, Onlar için büyük bir azap vardır” (Bakara, 7).

Allah Teala:

“Tarafımdan size bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyar, onu takib ederse asla sapıtmaz ve mutsuz da olmaz” (Taha, 123) ayetinde dört keyfiyeti de biraraya getirmiştir, işte hidayet ve mutluluk budur.

“Kim benim zikrimden yüz çevirir ise ona sıkıntılı bir hayat vardır, onu kıyamet gününde kör olarak haşredeceğiz. O, ya Rabbi! niçin beni kör olarak haşrettin? Oysa ben görüyordum, deyince Allah da hani ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun ya, işte bunun gibi bugün de sen unutuldun der” (Taha, 124).

Bu ayette de sapıklık ve mutsuzluk yanyana zikredilmiştir.

Hidayet ve saadet birbirinden ayrılmazlar. Sapıklık ve mutsuzluk da öyle, birbirine bağlıdırlar. 

 

İÇİNDEKİLER