|
Fatiha Suresi’nin kalblere şifa oluşuna gelince:
Fatiha Suresi bu şifayı en güzel ve tam şekilde
ihtiva eder.
Kalblerin hastalanması iki esasa dayanır:
1 - İlmin
2 - Niyyetin
bozulması.
Bu iki esasa iki öldürücü hastalık musallat olur:
1 - Dalalet
2 - Gazab.
Dalalet ilmin bozulmasının bir sonucudur.
Gazab da amaç ve niyyetin bozulmasının
neticesidir.
Bu iki hastalık bütün kalblerin felaketi olan
hastalıklardır.
İşte sıratı müstakime hidayet olunmak dalalet
hastalığının şifasıdır. Bundan dolayı doğru yola hidayet olunmayı istemek her
kula en çok farz olan duadır. Kulun hidayete her şeyden fazla ihtiyacı olduğu
için, gece gündüz her namazda kendisine en çok düşen dua, bu duadır.Bu duanın
yerini hiç bir şey tutmaz.
“Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım
dileriz” ayetinin ilim, marifet, amel ve hal yönüyle gerçekleştirilmesi
fesadın şifasını içerir.
Niyyetin bozulması gaye ve vesilelerle ilgilidir. Kim
fani ve yok olan geçici şeyleri gaye edinir, bu gayesine ulaştıracak her türlü
vesileye sarılırsa bu onun her türlü niyyetinin ve amacının bozulmasına sebep
olur.Gayesi Allah ve Allah’a kulluktan başka olan herkesin durumu budur.
Bunlar
müşrikler, şehvetlerinin ötesinde bir gayesi bulunmayan şehvet düşkünleri ve
batıl ya da hakk olduğuna bakmadan politikalarını kabul ettirme peşinde koşan
siyaset erbabıdır.
Hakk onların politikalarına ters düşerse onu ufalayıp,
ayaklar altına alırlar. Eğer bunu yapamazlarsa, onu belli bir yere hapsetmek ve
yolundan saptırmak isterler. Bunlar imkan dahilinde hakkı uzaklaştırmaya
çabalarlar.(Politikacılar ve riyaset erbabı ,hakktan
yana bir menfaatleri olmadığı zaman onu sadece sikkelerde ve bir de adına hutbe
okutmada kullanırlar, fakat tasarrufta bulunmasına hükmetmesine ve hükmünü icra
etmesine izin vermezler)
Eğer hakk onların siyasetine uygun düşer onlarla
birlik olursa hemen ona sahiplenirler, ona herkesten önce sahip çıkarlar, hakka
boyun eğmiş görünürler. Oysa onların bu tutumu hakk olduğu için değil,
amaçlarına, hevalarına uygun olduğu ve ondan yardım göreceklerini bildikleri
içindir.
“Onlar Allah ve Allah’ın rasulüne aralarında hüküm verilmek üzere
çağrılınca, o vakit onların bir kısmı yüz çevirir, hakk kendi lehlerine olunca
ona boyun eğerek koşup gelirler. Onların kalblerinde hastalık mı var yoksa
şüpheye mi düşüyorlar? Yoksa Allah ve Rasulünün kendileri aleyhinde hüküm
vereceğinden mi korkuyorlar? Hayır doğrusu onlar zalimlerin ta kendileridir”
(Nur, 48- 50)
Burada anlatılmak istenen şudur: Onların gaye ve
vesilelerindeki niyetleri bozuktur. Bunlar arzuladıkları amaçlarına ulaşamayıp,
arzuları yok olunca, işte o zaman hüsranların ve kayıpların en büyüğüne
uğrayacaklar. Hakk hakk olarak, Batıl da batıl olarak ortaya çıkınca,
aralarındaki bağlayıcı sebebler kopunca, felah ve saadet bineğinden mahrum
kaldıklarını anlayınca, insanların en pişmanlık ve hüsran duyacakları
olacaklardır. Bu durum dünyada çoğunlukla ortaya çıkar. Bundan daha zorlusu bu
dünyadan gidip, Allah’ın huzuruna varıldığı zaman ortaya çıkacaktır. Bu durum
berzah alemindeyken şiddetlenmeye başlayacak, Allah’a kavuşma gününde ise
tamamen ortaya dökülecektir. Hakikatler ortaya çıkıp, hakkı tutanlar kurtulunca
ve batıl sahipleri hüsrana uğrayınca kendilerinin yalancı olduklarını,
aldandıklarını ve tuzağa düşürüldüklerini anlayıp bilecekler. Fakat ne yazık ki
orada bilgi, bilene; yakin, gerçekleri görene fayda vermeyecektir.
En yüce ve en iyi gayeleri arzulayan, fakat bu
gayeye ulaştırıcı yola tevessül edemeyen, tersine vesileler zannettiği şeylerle
gayeye ulaşmaya çalışanın durumu da böyledir. Oysa bu vesileler onu yolundan
alıkoyan en büyük engelleridir.
Bunun hali de aynen ötekinin hali gibidir. Her
ikisinin de niyyeti bozuktur. Bu hastalığında
“Yalnızca sana ibadet eder, senden
yardım isteriz” den başka devası yoktur.
Bu ilaç altı öğeden oluşur:
1 - Yalnızca Allah’a kulluk,
2 - O’nun emrine ve şeriatına itaat etmek,
3 - Hevaya kul olmamak,
4 - Beşeri görüşlere, fikirlere, onların
hükümlerine ve izlerine tabi olmamak,
5 - Allah’a kulluk hususunda yalnız O’ndan
yardım istemek,
6 - Bu hususta ne kendisinin ne de başkasının
güç ve kuvvetinden yardım istememek.
İşte bütün bunlar “Yalnızca sana ibadet eder ve
yalnız Senden yardım isteriz” ayetinin unsurlarıdır.
Bu unsurları maharetli alim tabib hastalık için
terkib edip de hasta bu ilacı kullandığı zaman tam olarak şifa bulur. Eğer şifa
hasıl olmuyorsa bu,unsurlardan bir ya da birkaçının eksik olmasındandır.
Bunlardan başka kalbe iki hastalık daha arız olur.
Kul bu iki hastalığı idrak edemezse, bunlar onu felakete götürür. Bunlar riya ve
kibirdir.
Riyanın devası “Yalnız sana ibadet ederiz”,
Kibrin ilacı “Yalnız
senden yardım dileriz” dir.
Şeyhü’l İslam İbn Teymiyye’nin şöyle dediğini çok
işitmişimdir:
“Yalnız sana ibadet ederiz” riyayı giderir,
“Yalnız senden
yardım isteriz” de büyüklenmeyi giderir.
Kul, “Yalnız sana ibadet ederiz” le riyadan,
“Yalnız senden
yardım isteriz” le kibir ve ucubdan,
“bizi doğru yolu ilet” le de sapıklık ve
cehalet hastalığından kurtulup iyileşince bütün hastalık ve marazlardan
kurtulmuş ve afiyet elbiselerinin içine girmiş, böylece nimeti tamamlanmış olur,
“O gazaba uğramayanlar” dan ve nimet verilenlerden olur.
“Gazaba uğrayanlar” kasd
ve niyyetleri bozuk olanlardır. Bunlar hakkı gördükten sonra haktan yüz
çevirenlerdir.
“Sapıklar” ilimleri bozuk olanlardır. Hakkın cahili olup, onu
bilmeyenlerdir.
Bu iki şifayı ihtiva eden bir surenin, bütün
hastalıklara şifa vermesi de bir hakikattir. Bu sure böylesine büyük bir devayı
ihtiva etiğine göre daha sonra açıklayacağımız gibi daha küçük hastalıklara deva
olması evleviyetle mümkündür.
Allah’ı ve O’nun kelamını düşünen ve O’nun
kelamından hususi manalar çıkaran kalbler için bu surenin manalarından,
hakikatlerinden daha şifalı hiçbir şey yoktur.
Allah dilerse ilerde, bu surenin en açık ve en güzel
bir şekilde bütün bidat ehline cevap teşkil ettiğini açıklayacağız.
|