|
Bunlardan bir grup, ikinci
farkın bütünüyle ortadan kalkabileceğini kabul etmezler. İkinci farkın, ancak
cem'in bizzat kendine ulaşan, yani hakikati müşahede eden bir kimseden zail
olacağını iddia etmektedirler. Onlara göre henüz tarikat yolunda seyrederken
veya hakikati idrak etmekten aciz bir durumda iken, fark makamına bağlılığın
devamı gerekir.
Bu görüşü savunanlar, ilk
gruptandır. Hatta onların havassıdır denilebilir. Bunlara göre cem' hakikatini
müşahede makamına ulaşan bir kimsenin emirler arasında ayırım yapması gerekmez.
Eğer bunları yaparsa, durumunu ve
şeriatı korumak ve de hakikati müşahede etmezden önce, saliki sülûkunden tabiî
'fark' hali üzerinde tutmayı sağlamak içindir. Daha önce kaydedildiği şekilde bu
makamı "telbis" olarak nitelendirirler. "Telbis" in ne olduğu konusu, ilerde
açık bir şekilde- inşaallah- gelecektir.
Hakikati müşahede eden biri
için farkın ortadan kalkacağına dair -daha önce geçmiştir- şu ayeti delil
getiriyorlar:
"Sana yakin gelinceye kadar Rabbine ibadet et!"
(Hicr-99).
Onlar, Hz. Peygamber (s.a.v)'in
bu makamda olduğunu söylüyorlar. Bu makamda amelleri yapmasını, "teşri'i" olarak
izah ediyorlar. Biz, "yakîn" kelimesinin, ölüm manasına
geldiğini anlatmıştık. İslam dininde şu husus, zaruri olarak bilinmektedir:
Aklını kaybedip mecnun olmadıkça, ilahi emir ve yasaklar bu teklif dünyasında
kimseden sakıt olmaz.
Yine başka bir gruba göre,
salik cem halinden ayrılmadığı müddetçe ilahi emir ve yasaklan yerine getirmesi
vaciptir. Eğer cem' halinde ayrılırsa cem halinin daha vacip olduğunu görür ve
iddialarına göre bu insan, daha üstün vacibi yapmak için bu vacibi terkeder. Bu
görüş de cehalet ve dalalettir.
İlahi emrin, bu cem' halinde
kendini hedef almadığım iddia eden bir kimse kâfirdir. İlahi emrin kendine de
yöneldiğini bilir fakat bu emirleri terk ederse bu kişi asi ve fasık
kimselerin hükmüne dahil olur.
Bunlardan başka bir grup, ilahi
emrin kişiden sakıt olmayacağını, ancak fena ve cem' ilhamı gelip, o kişinin
aklını bozup yok ederse, vacibin vaktini ve onun geldiğini anlayamaz ve bunu
kaçırırsa ilahi emrin sakıt olacağını iddia etmektedir. Eğer o kişi bu fena için
dua eder ve talepte bulunursa, aklının yok olması konusunda mazur değildir.
Aksine Allah'ın hakkını zayi etmek için dua talep ettiğinden dolayı O'na karşı
asidir, müfrittir. Bu kimsenin durumu Allah'a kalmıştır.
Fakat o kişi, dua
etmeksizin, O'nun hakkını zayi etme korkusuyla kendini korumaya çalışmasına
rağmen, bu hal ona galip gelirse o kişi mazurdur. Bu kişi kamil bir halde
değildir. Aksine kemal bunun ötesidir. Kemal, cem' ve fena vadisinden, ikinci
fark ve beka vadilerinden geçmektir. Bütün mesele buradadır.
Bütün sufilerin
mutlak şeyhi olan Cüneyd b. Muhammed (r.a)'in (Cüneyd-i Bağdadi) ifade ettiği
budur. Cüneyd ile ehl-i cem' ve fena arasında
bununla ilgili bir olay meydana gelmiş; Cüneyd onlardan kaçmış ve bu kimselerden
sakınılmasını tavsiye etmiş ve şöyle demiştir:
Size ikinci farkı tavsiye ederim,
çünkü fark iki nevidir. Birinci fark, zemmedilmiş tabi'i ve nefsi olandır. Rububiyyetin tevhidi ve kevni hakikat konusunda mesele, birinci farktan çıkıp
cem' ve fenaya girmek değildir. Aksine mesele, cem'i müşahede ederken ikinci
farkla birlikte olmaktır. İkinci fark, dini hakikattir. Kalbi buna müsait
olmayan kimse, ikinci farkla meşgul olup, cem'i, fenayı ayakları altına almalı,
terk etmelidir. Kemal, bunun da ötesidir ve bu da fark'ı idrak ederken cem'i
müşahede etmek, vahdette kesreti görmek ve kevni hakikate karşı dini hakikati
hakim kılmaktır. Bu hal, kamil ariflerin halidir:
Ona kadeh sunulur ve içer.
fakat sarhoşluğu,
Onu ne kadeh arkadaşından
alıkoyar ne de kadehten.
"Namazda olduğum sıra çocuğun
ağlamasını işitiyorum ve (çocuğun) annesine zahmet çektirmemek için namazı kısa
kesiyorum."
Hz. Peygamber (s.a.v) namazda, Allah ile meşgul olup O'na yöneldiği
sırada, Hz. Aişe'nin, kapıyı vurduğunu duyuyordu. Birkaç adım atıp kapıyı açar
ve sonra namaz kıldığı yere dönerdi.
(Hz. Peygamber) namaz kılarken yanında bir
miktar altın (veya gümüş) bulunduğunu hatırladı ve namazı kıldı. Sonra hızla
kalktı ve onu taksim etti ve namaz kıldığı yere döndü."
Bu en büyük cem hali -ki
ondan sonra bunun kokusunu bile kimse duymamıştır- Hz. Peygamber'i bu tür
konulardan alıkoymamışım Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun.
Bunların bir kısmı, iman ve
ilmin kalblerinde yer tuttuğu kimselerdir. İlahi emir geldiğinde onu yapar ve
hızla cem' haline dönmeye çalışırlar. Eğer cem halini beraber yürütebilirse ne
âla! Yürütemezse bundan derhal uzaklaşır ve emr'e yönelir ve cem' ile beraber
emr'i yürütemeyeceğini anlar. Cem' hali bir fazilettir, emr ise farzdır.
Faziletler için farzları zayi eden kimseler vuslata eremezler. Hasta ziyareti,
cenazeye iştirak, müstehap olan cihad, faydalı ilim talebi, hem kendine hem de
başkasına fayda temin eden ortaklık gibi büyük kazanç ve gelir getiren, üstün
fayda sağlayan cinsten mendup olan bazı işler söz konusu olduğunda bakar, eğer
bunlar cem' haline tesir etmiyor ve bu halini daha hayırlı ve daha faydalı
görüyorsa, bunları terkettiğinden dolayı günahkar ve müfrit olmaz. Fakat bu
mendup işleri bütünüyle terk eder ve tamamen cem' halini tercih ederse bu bir
eksiklik olur. Fakat, cem' hali ile meşgul olduğundan dolayı bunları bazen
işleyip bazen terk ederse, bu, kötülenecek bir durum değildir. Aksine bu, meşru
olan itikafın bizzat kendisidir. İtikaf, kulun Rabbiyle olan cem'i ve O'nunla
halvetidir. Hz. Peygamber (s.a.v):
"İtikafı sırasında mescidi daracık bir yer
edinir ve Rabb'i, ile başbaşa kalırdı." (Buhari, Ezan, 81; Libas, 43; Müslim,
Müsafırin, 213,214; İbn Mace, İkame, 36)
Bu esnada sahabeye bir şey öğretmek ve
öğüt vermekle iştigal etmezdi. Bundan dolayı, İmam Ahmed ve diğer imamların
mezheplerine göre, itikaf eden biri için Kur'an okutmak ve ilim öğretmek, meşhur
görüşe göre müstehap değildir. İtikaf eden biri için efdal olan, zikr ve
ibadetle meşgul olmasıdır. Bunlar görüşlerine, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu haliyle
delil getirmişlerdir.
Bu kimselerden daha kamili de
şu kişidir ki, ilahi emir geldiği zaman, bunu ifa etmeyi cem halinden üstün
görür, cem halini fark haliyle birlikte yürütemeyeceğini anlarda cem'i terkeder.
Bu durumda-fazileti çok olanı, az olana; üstünlüğü çok olanı az olana tercih
etmiştir. Mendupların fazileti ve üstünlüğü daha az ise cem' o kişi için
bunlardan daha hayırlı olduğu için, cem' ile meşgul olup mendupları terk eder.
İşte bu grupların en üstünü bunlardır. Er kişi, fark makamından cem makamına,
cem'den fark makamına geçen kimsedir. Bu makamların her biri ile diğerini
takviye eder ve bu iki makam arasında bir çatışma meydana gelmez. İlahi emir
için fark hali zuhur ettiğinde bu halini ciddiyetle yerine getirir ve emir ile
cem halini takviye ederek, cem haline hazırlanır. Cem' hali vuku bulduğunda da
bununla emrin fark ve bekasını takviye eder. Bu halden o hale, o halden bu hale
gider gelir. Emir için fark hali meydana geldiğinde şöyle der:
Allah'la beraber olmaktan beni tekrar kendisiyle
buluşturması için ayrılıyorum. Cem hali zuhur ettiğinde ise şöyle der:
Allah'ın emri ve rızası konusunda kuvvet bulmak için
cem' ediyorum, yoksa bu cem' halinden salt haz ve lezzet almak için değil. Cem'
halinden aldığı haz, lezzet, nimet ve zevkten dolayı, Allah'ın arzusundan
uzaklaşan insanların sayısı ne çoktur! Bu bölümü iyi düşün ve tam olarak anla.
Çünkü bu, tarikat ve marifetin kaidelerindendir. Bu konuda çok kimsenin ayağı
kaymış ve anlayışları dalalete sapmıştır. İnsanların bu konuda nelere sahip
olduğunu bilen ve bulunduğu fıtrat ülkesinden kalkıp Allah'a giden yola doğru
harekete geçen kimse bunun ölçüsünü bilir. Herkim bu ölçüyü bilirse yolların
kavşak ve ayrılma noktalarını da bilir. Bu yollar konusunda sufiler, ilim sahibi
ve mütefekkirler farklı görüşlere sahiptirler.
Doğruya ulaştıran Allah Teala'dır.
|