Salı, 2 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ibnikayyım - Medaricus Salikin - Nsanlar N Kulluk Yapan Ve Haktan Y Z Evirenler Olarak Kiye Ayr Lmas

İnsanların Kulluk Yapan ve Haktan Yüz Çevirenler Olarak İkiye Ayrılması

 

Bunları öğrendiysen bu iki esasda - ibadet ve istiane- konusunda insanların dört kısma ayrıldığını görürsün,

 
Birinci kısım:

En yüce ve en faziletli olan gruptur ki bunlar ibadet ehli ve ibadet konusunda Allah’dan yardım isteyenlerdir. Kulların Allah’a ibadet etmekten amaç ve istekleri, ibadet için Allah’ın kendilerine yardım etmesidir ve ibadeti yerine getirmeye muvaffak kılmasıdır.

Bu sebeple Allah Teala’dan istenen şeylerden en faziletlisi O’ndan razı olduğu şeyleri yapmaya yardım istemektir.

Nebi (s.a.v)’in Muaz b. Cebel’e öğrettiği de budur.

“Ey Muaz, şüphesiz seni severim, her namazın sonunda şöyle demeyi unutma:

“Ey Allah’ım! Seni zikretmek, sana şükretmek ve sana güzel ibadet edebilmek hususunda bana yardım et.” (Ebu Davud, Salat, 361; Müsned, V, 247)

Duaların en faydalısı Allah’dan razı olduğu şeyleri yapmaya yardım istemektir. Verilen şeylerin en faziletlisi de Allah’ın bu istenen şeyi vermesidir. Nakledilen ve rivayet edilen bütün duaların mihveri budur. Ve buna zıd olan şeylerin uzaklaştırılması, bunların tamamlanması, sebeblerinin kolaylaştırılması yolundadır. Öyle ise bütün duaları düşün!

Şeyhülislam İbn Teymiyye der ki:

Duaların en faydalısını düşündüm, bir de baktım ki; O, Allah’tan razı olduğu şeyleri yapmaya yardım istemekmiş, onu da Fatiha Suresi’nde, “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz” ayetinde buldum.

 
İkinci kısım:

Bunlardan birinci kısmı mukabili olup Allah’a ibadet etmekten ve ondan yardım istemekten yüz çevirenlerdir. Burada ne ibadet ve ne de istiane vardır. Bilakis onlardan birisi eğer Allah’dan yardım istese bunu kendi hazları ve arzuları için ister, Rabbinin razı olduğu ve Hakk olduğu şeyleri yerine getirmek için istemez.

Doğrusu Allah Teala’dan göklerde ve yerde olan herkes yardım ister, dostu da düşmanı da, Allah hepsine de yardım eder. Allah’ın yarattıklarının en çirkini ve kabası düşmanı iblisdir. Bununla beraber İblis Allah’dan istekte bulunmuş, Allah da isteğine cevap vermiştir. Ancak Allah’ın bu yardımı O’nun rızasına uygun olan şeylerden olmadığı için, bu yardım İblis’in mutsuzluğunu arttırmak ve onu Allah’dan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Aynı şekilde herkim Allah’dan rızası olmadığı bir iş hususunda yardım isterse, bu yardım O’nu ancak Allah’ın rızasından uzaklaştırır ve O’nunla olan irtibatını koparır.

Aklı başında olan kendisi veya başkaları hakkında bunu düşünsün! Bilsin ki Allah’ın isteyene icabet etmesi, isteyenin değerinden dolayı değildir, bilakis kul Allah’dan birşey istemiştir, Allah da O’nun hacetini yerine getirmiştir. Oysa bu harekette kulun helaki ve mutsuzluğu vardır. Allah’ın onun ihtiyacını gidermesi onu küçültmesi ve değerini düşürmesi demek olur. Kula ihtiyacının verilmesi aslında, Allah’ın kuluna bir lütfü ve sevgisinin alametidir. Bununla Allah Teala kulunu korumak,muhafaza ve himaye etmek için kulun aleyhine olan isteklerini vermez, cimrilik yaptığı içîn değil. Bunu, Allah ancak sevdiği ve ikramda bulunduğu, mükerrem kılmak istediği kulu için yapar, lütfü ile muamele etmek istediği kulu için yapar. Bu yüzden kul da, - cehaleti sebebiyle- Allah’ın kendisini sevmediğini ve kendisine ikramda bulunmadığını zanneder. Kul, Allah’ın başkalarının ihtiyaçlarını giderdiğini görür ve neticede Rabbi hakkında kötü zannda (sui zann) bulunur. Bu, onun kalbinin boş inanç ve kuruntusudur, fakat kul bu durumun şuurunda değildir. Gerçek korunmuş kişi Allah’ın kendisini muhafaza altına aldığı kimsedir. İnsan kendisini bilir, kendi kendisinin şahididir. Bunun alameti:

İnsanın kabahati kadere yüklemesi ve kendi kendine kaderi suçlamasıdır. Nitekim bir şiirde şöyle denmiştir:

Zayıf görüşlü kişi elindeki fırsatları zayi eder.

Sonra da iş işten geçtiği zaman kaderi suçlar.

Allah’a andolsun ki bu kişinin yaptıkları gizli açık ortaya konsa, burada kaderi suçlayıp itham ettiği, şöyle şöyle olmalıydı dediği görülür, “ben ne yapayım, iş benim elimde değildir” der.

Oysa akıllı kişi kadere değil kendi nefsine düşman ve hasım olur, cahil de Rabbi’nin kaderine düşman ve hasım olur.

Öyle ise neticesinin hayır mı, şer mi olacağını bilmediğin muayyen birşeyi istemekten tamamen sakın, isteyecek bir şey bulamazsan, istediğin şeyi Allah’ın, hayırlı ise vermesi şartına bağla. O’nun huzurunda senin istediğin istihare (hayrı istemek) den ibaret olsun. Bu istihare sadece bilgisizce dille söylenen bir istihare olmasın, aksine kendi maslahatlarını (menfaatin olan şeyleri) bilmeyen ve bunları yapmaya gücü yetmeyen bunların ayrıntılarını kendi başına bulamayan kimse gibi istihare et.

Kul kendisi için ne zarara ve ne de faydaya sahibdir. Hatta kendi başına bırakılsa büsbütün helak olur ve iş çığırından çıkar. Allah sana birşeyi istemeden verdiyse, Allah’tan bunu hayırlı işler yapmağa vesile kılmasını, rızasına ulaştırmasını kendisinden alakasını kesen ve rızasına ulaştıran birşey olmamasını dilemesin.

Zannetme ki Allah’ın kuluna verdiği her şey kulun değerinden, vermediği herşey kulun düşüklüğündendir. Fakat bazen de Allah’ın kulunun istediğini verip, vermemesi kullarını sınamak ve imtihan etmek için olur. Nitekim Allah Teala:

“İnsana gelince, Rabbi O’nu sınamak üzere nimet verip, ikramda bulununca kul Rabbim bana ikram etti, der. Onu sınamak üzere rızkını biraz kısıtlı verince bu defa da kul, Rabbim beni küçük düşürdü der. Hayır gerçek böyle değildir.” (Fecr, 15-16).

Bu demektir ki ben nimet verdiğim, ihsanda bulunduğum herkese ikram etmiş değilim. Bu nimeti vermem kulumun benim nezdimdeki değerinden dolayı da değildir. Fakat bu nimeti vermem kulumu sınamak ve imtihan etmek içindir. Bana şükrederse daha fazlasını vereyim,yoksa bana karşı küfranı nimette bulunursa nimeti O’nun elinden alayım, o nimeti başkasına vereyim diyedir.Her imtihan ettiğimin de rızkını daraltıp, artırmamam ve kısıtlı tutmam, kulun bizce hakir ve düşük olmasından da değildir, fakat onun sabredip edemeyeceğini sınamak ve imtihan etmek içindir. Eğer sabrederse daha önce verdiğimiz rızkın kat kat fazlasını veririz, sabretmeyip de kızarsa, o zaman O’nun payına da kızmak ve gadablanmak düşer.

Böylece Allah Teala rızık bolluğunu ikram, fakirliği, hakir düşürme zannedenleri reddetmiş ve adeta şöyle demiştir:

“Ben kulumu nezdimdeki değerinden ötürü zenginlikle imtihan etmiş değilim. Aynı şekilde kulumu değersiz olduğu için fakirlikle sınamış değilim”.

Bununla Allah Teala ikram etmenin de küçük düşürmenin de mal, rızık genişliği ya da rızık darlığıyla ilgili olmadığını bildirmiştir. Doğrusu Allah subhanehu kafirin rızkını geniş tutar ama bu kıymetinden dolayı değildir. Müminin rızkını da daraltır bu da değersiz oluşundan değildir.

Allah Teala ikram ettiği kuluna ancak o kula marifeti, muhabbeti ve taatı nasib etmekle ikram eder.

Hakir düşürdüğünü de kendinden yüz çevirmek, kendisine isyan etmesi sebebiyle hakir ve hor düşürür.

Her halükarda hamd Allah’a mahsustur. O, Gani ve Hamid dir.

Şu halde neticede bütün dünya ve ahiret saadeti “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz” ayetine gelip dayanmaktadır.

 
Üçüncü kısım:

Allah’a ibadet ettikleri halde ondan istianede bulunmayanlardır.

Bunlar iki gruptur:

Birincisi:

Kaderiyye mezhebidir, bunların görüşüne göre Allah Teala kula yapabileceği şeylerin hepsini lütuf olarak vermiştir. Ve kulun kudreti dahilinde fiilini yapmaya Allah’ın bir yardımı söz konusu değildir. Doğrusu zaten Allah kulun sağlıklı organlar yaratmakla, doğru yolu göstermek, rasuller göndermek ve O’na eylem gücü vermekle yardımda bulunmuştur. Öyle ise bu aşamadan sonra kulun Allah’dan isteyeceği ve gücü dahilinde olan bir yardım kalmamıştır.

Dahası Allah Teala yardım konusunda dostları ile düşmanlarını bir tutmuştur. Allah Teala dostlarına yardım ettiği gibi düşmanlarına da yardım eder. Ne var ki Allah’ın dostları kendileri için imanı, düşmanları da küfrü tercih etmişlerdir. Allah Teala dostlarına fazladan bir yardımda bulunmuş da imanı gerekli kılmış değildir. Aynı şekilde, kafirlere de herhangi bir sebeple yardımı esirgemiş de küfrü gerekli kılmış değildir.

Şu halde bu grubun ibadetlerden nasibi noksandır, çünkü ibadetin yanı sıra istianeleri yoktur. Bunlar kendilerine bırakılmıştır, istiane (yardım isteme) ve tevhid yolu bunlara kapatılmıştır,

İbn Abbas (ra) der ki:

Kadere iman tevhidin esasıdır. Kim Allah’a inanır da, sonra Allah’ın kaderini yalanlarsa, bu yalanlaması tevihidini bozar.

İkinci grup:

İbadet ve virdleri olan fakat tevekkül ve istianeden nasibleri az bulunanlardır. Kalbleri, sebebleri kaderle bağlayacak, sebeblere kader çerçevesinde sarılacak, sebebleri kaderle beraber ele alacak kadar geniş değildir. (Fazla bilgileri yoktur) Kadersiz, onların kalbleri bir tepki göstermeyen ölü gibidir, hatta varlığı olmayan yokluk gibidir. Kader bu kalbleri harekete geçiren ve ilk muharrike götüren ruh gibidir.

Onların basiret güçleri, hareket edenden ettirene sebebden müsebbibe, aletten faile intikal edemez. Bu yüzden sabırları zayıf, niyyetleri dar ve “sadece senden yardım isteriz”den nasibleri azdır. Her ne kadar kulluğun hazzını virdlerle ve bir takım vazifelerle bulsalar bile, bunlar tevekkül ve istiane ile kulluk etmenin zevkine varamazlar.

Bunların istiane ve tevekkülleri ölçüsünde tevfikten, nüfuz ve tesirden nasibleri vardır. İstiane ve tevekküllerinin azlığı oranında aciz, çaresiz, zayıf ve Allah’dan uzaktırlar. Eğer kul Allah’a bir dağı yerinden söküp atma hususunda hakiki anlamda tevekkül etse ve dağı yerinden söküp atmakla da emredilmiş olsa, şüphesiz o dağı yerinden söküp atar.

Eğer sen tevekkül ve istianenin manası nedir? dersen, derim ki;

Tevekkül ve istiane: Kalbin Allah’ı bilmesinden doğan bir haldir. Allah’ın yaratıklardan ayrı olduğuna, yaratıkları idare ve tanzim ettiğine, fayda ve zararın, verme ve yasaklamanın Allah’ın izni ile olduğuna insanlar istemese bile Allah’ın istediğinin olduğuna, insanlar istese bile Allah’ın istemediği şeyin olmadığına inanmaktan dolayı kalbde meydana gelen bir haldir. Bu durum kalbin Allah’a itimad etmesini, işlerini O’na tevfiz etmesini, Allah ile mutmain olup Allah’a güvenmesini, tevekkül ettiği şey hususunda Allah’ın kafi geldiğini yakinen bilmesini, her zaman Allah’ın onunla olduğunu, başkaları istesin veya istemesin Allah dilemedikçe birşey olamayacağını yakinen bilmesini gerektirir.

Bu mütevekkilin hali anne - babasının gözetiminde büyüyen çocuğun haline benzer, anne babası çocuğu iyi ve kötü şeylere karşı kollar. Çocuğa karşı merhametlidir. Anne - babasından başka yere yönelmeyen ve anne - babasının yanında başına gelecek şeyleri düşünmeyen çocuğun kalbine bak. Mütevekkilin hali işte budur. Ki bu şekilde Allah’la beraber olursa Allah O’na yeter. Başka bir şey gerekmez.

Allah Teala da:

“Kim Allah’a tevekkül ederse Allah O’na yeter” (Talak, 3) buyurur. Yani Allah O’nun için kafidir. Buradaki “hasb” kelimesi “kafi” anlamına gelir. Eğer insan bu tevekkül hali yanında bir de takva ehlinden ise en güzel ve övülen akıbet onundur.

 
Dördüncü kısım:

İstianesi olup, ibadeti bulunmayanlardır.

Fayda ve zarar verenin sadece Allah Teala olduğuna, istediğinin olup istemediğinin olmayacağına, kendisinin sevmesi ve istemesiyle bir şeyin meydana gelmeyeceğine şehadet ederler. Bunlar Allah’a tevekkül eder, arzu, şehvet ve amaçları hakkında Allah’dan yardım ister istianede bulunurlar, Allah arzu ve isteklerini yerine getirir. Bu istenen şeyler halk nazarında makam, riyaset veya mal ve keşf, başkasına tesir etme, güç ve bir şeye güç yetirme gibi ruhi haller olabilir, hepsi birdir, fakat bunların hiçbiri kullar için hayırlı bir sonuç doğurmaz, bu istenen şeyler mal ve mülkten ibaret olup, velayet ve Allah’a yakınlık şöyle dursun, bu gibi şeyler müslüman kalmayı bile garanti etmezler.

Gerçek şu ki mal, mülk, mevki, makam ve birtakım ruhi haller iyi insana da, kötü insana da, mümine de, kafire de verilmiştir. Her kim bunlardan birisini Allah’ın bir kimseye vermesiyle O’nun o kimseyi sevdiğini ve ondan razı olduğunu ve o kimsenin Allah’ın en yakın velilerinden olduğunu zanneder ve böyle bir istidlalde bulunursa, bu kimse cahillerin en cahili, Allah’ı ve dini bilip tanımaktan, Allah’ın sevdiği ve razı olduğu şeyle,hoşlanmayıp, kızdığı şeyi birbirinden ayırmaktan aciz insanların en acizidir.

Hal de meliklik ve mal gibi dünyalıktır. Eğer hal, sahibine Allah’a itaat etme O’nun razı olduğu şeyleri yapma emirlerini yerine getirme hususunda yardım ederse, sahibini adil ve iyi melikler zümresine ilhak eder aksi takdirde hal, sahibi için bir vebal, onu Allah’dan uzaklaştırıcı, zalim melikler ve facir zenginler zümresine katıcı bir unsur olur.

 

İÇİNDEKİLER