|
Şayet "Günah işlemek, Allah'ın kaza ve kaderiyle olmaktadır. Öyleyse O'nun bunu
gerçekleştirmesinin adalet yönü nerededir? Çünkü günahların akıbeti hakkında
adaletli olma açık bir konu değildir" diye birisi bir görüş ortaya atsa; ona
şöyle cevap verilir:
Bir defa bu soruda bir gerçek söz konusudur. Bundan dolayı bir grup, adaletin
takdir edilmiş bir şey ve Allah'ın zatı hakkında da zulmün imkânsız olduğunu
ortaya koymuş ve şöyle demişlerdir:
"Çünkü zulmetmek, başkasının mülkünde
tasarruf etmek anlamını taşır. Hâlbuki her şey Allah'ın'dır. Dolayısıyla
yaratılmışları hakkında O'nun tasarruf etmesi, ancak adalet olarak
isimlendirilebilir."
Bir grup da şöyle demiştir:
"Bilakis adalet şudur: Allahu Teâlâ kaza ve takdir
ettiklerine dair azap vermez. O'nun, işlenilen günahlara güzellikle karşılık
vereceği bilindiğine göre, anlaşılıyor ki, bu kaza ve takdiri ile değildir.
Böylece adalet; günaha azap ile karşılık vermesi ya da dünyada veya âhirette
kınanması ile olur."
İşte bu grupların gerek adalet ve gerekse kader konularını bir çatı altında
toplamaları kendilerine oldukça zor gelmiştir. Buna ek olarak, bunun kaderle
olduğunu söyleyenler, adalet hakkında; adaletle olduğunu söyleyenler de kader
hakkında konuşmanın mümkün olmadığını sanmışlardır. Tıpkı tevhid ile Allah'ın
sıfatlarının ispatı konularını bir çatı altında toplamada zorlandıkları gibi.
Tevhidin ispat edilmesinin ancak sıfatları inkâr etmekle mümkün olduğunu
sanmışlardır. Bununla da anlaşılıyor ki; bunların tevhid anlayışları inkâr
etmekle, adalet anlayışları da kaderi yalanlamakla ortaya çıkıyor.
Ehlisünnete gelirsek; onlar her iki konuyu da ispat etmişlerdir. Onlara göre
"zulüm"; bir şeyi yerinden başka yere koymak demektir. İtaatkara veya günahsız bir
kimseye azap etmek gibi...
İşte Kur'an-ı Kerim'de birçok yerde Allahu Teâlâ
kendi nefsini zulümden tenzih etmiştir. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahu
Teâlâ, şayet birisini dalalette bırakacak olsa ya da bir kişiye günah yazsa ve
onu cehennem çukuruna atsa da kuşku yok ki bu da yine O'nun bundaki sonsuz
adaletini ortaya koymaktadır. Çünkü O, dalaleti ve günahları tam yerli yerine
koymuştur. Zaten nasıl olur ki, kendisi el-Esmaü'l-Hüsnası içerisinde yer alan
adıyla "el-Adl" (adalet sahibi) olması, O'nun hem bütün fiillerinde ve hem de
bütün hükümlerinde doğru ve hak üzere olduğunu ortaya koyar.
Yüce yaratan
yolları apaçık belirtmiş, peygamberleri göndermiş, kitapları indirmiş, engelleri
yok etmiş, gerek dinleme gerek görme ve gerekse akletme nimetleriyle hidayet ve
itaat kapılarına ulaşmayı kolaylaştırmıştır. Bu da apaçık adaleti demektir.
İstediğini çokça yardıma ulaştırmış ve kendisinin yardımcı olacağını
belirtmiştir ki bu da O'nun fazlı ve lütfü demektir. O'nun fazlına ve yardımına
ehil olmayanları da rezil rüsvay etmiş, kendisiyle onun arasını ayırmış, bizzat
kendisinin ona yardımcı olmayacağını söylemiş, fazlını ondan koparmış ve
adaletine havale etmiştir. Bu da iki kısımdır:
1 - Rabbinden yüz çevirmesinden, düşmanlarına itaat edip onlara yardımcı
olmasından, zikretmemesi ve şükretmemesinden dolayı kula vereceği ceza. Kuşkusuz
bu kimse perişan olmayı hak etmiştir ve Rabbi de ondan yüz çevirmiştir.
2 - Dilediğine ilk olarak cezayı vermemesi. Çünkü bu kul hidayet nimetinin
kadrini bilmediğinden, O'na şükredip, O'nu yüceltmediğinden, O'na sevgi
beslemediğinden yani yeri uygun olmadığından dolayı hidâyeti ona dilememiştir.
Yüce Allah şöyle buyurur:
"Biz onlardan kimini kimi ile, "Allah aramızdan
bunlara mı lütfunu layık gördü" desinler diye, işte böyle imtihan ettik. Allah,
şükredenleri daha iyi bilen değil midir?"
(Enam, 53)
Bir âyet de şöyledir:
"Allah onlarda hayır görseydi onlara
işittirirdi, işittirseydi yine de aldırmaz arka dönerlerdi."
(Enfal,
23)
Öyleyse nefislere dalalet ve günahlar kaza edip hükmetmesi, O'nun bizzat
adaletini ortaya koyar. Tıpkı yılanın, akrebin ve simsiyah köpeğin öldürülmeleri
hakkında hükmettiği gibi. Bunları her ne kadar yaratmış olsa da bunlar hakkında
hükmetmesi de yine O'nun adaletini göstergesidir. Bizler bu konuyla ilgili geniş
açıklamalarda, kaza ve kader konularına ait büyükçe kitabımızdan aldığımız
pasajlardan yararlandık.
Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu:
"Hükmün bende geçerlidir. Kazan, bende
adaletlidir" hadisi iki fırkaya reddiye niteliğindedir:
Allah'ın kulları üzerinde
hükmettiği kaza ve kaderinin hepsini inkâr eden ve kulların fiillerinin O'nun
kaza ve kaderinden çıktıklarını iddia eden Kaderiyye fırkası, öbürü de "Her
takdir edilen şey adalettir" diyen Cebriyye fırkasıdır.
Böylece onlara göre, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu
"Kazan, bende adaletlidir." hadisinin hiçbir
faydalı açıklaması bulunmamaktadır. Çünkü onlara göre; adalet, yapılması mümkün
olan her şeydir. Zulüm ise zatı için mümkün değildir. Sanki şöyle demek
istiyorlar:
"Hükmün bende geçerlidir ve benden çıkabilir."
Bu da ilk görüşün aynısıdır.
|