EL-MUVAFAKAT *ŞATİBİ*
TEKLİFİ HÜKÜMLER /
SEKİZİNCİ NUESELE
Şari'ce kendileri için
belirli bir vakit belirlenmiş gerek vacib ve gerekse mendübların vakitleri
içerisinde işlenmiş olması durumunda, bunda şer'an bir taksir olmadığı gibi,
bir itab (azar), bir zem (yergi) de yoktur. İtab ve zem sadece onların vaktine
riayet etmeyen kimseler üzerinedir. Vacib ya da mendübun geniş vakitli veya dar
vakitli olması arasında bir fark yoktur. Bu esasas iki husus delalet
etmektedir:
1. Şari'ce vaktin belirlenmesinde ya gözetilen
bir maksat vardır ya da yoktur. Bir kasıt ve mana bulunmaması batıldır. Öyleyse
geriye bir manasının olması kalmaktadır. Bu mana da, fıilin belirlenmiş vakit
içerisinde ifa edilmiş olmasıdır. Eğer fiil o vakit içerisinde ifa edilirse,
Şari'in belirlemeden kasdettiği maksad da budur. Bu da kesinlikle emrin, o
vakit içerisinde vaki olan fiile muvafakatını gerektirir. Eğer bu vakit
içerisinde işlenilmiş fiil için bir itab veya yerme bulunsaydı, o takdirde bu
itab ve yerme, fiilin itaba sebep olan vakit içerisinde işlenmesi sebebiyle
Şari'in kasdına muhalefet edilmiş olacağı için olacaktı. Oysa ki, biz onun
muvafık olduğunu kabul ediyoruz. O takdirde bu bir çelişki olurdu.
2. Eğer öyle olsaydı, itaba maruz kalınan
fiilin içerisinde işlendiği zaman dilimi, belirlenmiş vakitten olmayacaktı.
Çünkü fiilin geniş vakitli olması durumunda, belirlenmiş vaktin, onun tercih
edilmiş bir dilimi olduğunu kabul etsek, bu durumda tercih hakkı ile itab
birbiriyle tenakuz teşkil edecektir. O takdirde fiilin işlendiği zaman
diliminin mutlaka belirlenmiş zaman haricinde olması gerekecektir; halbuki biz
onun içerisinde ve onun bir parçası olduğunu biliyoruz. Bu bir muhale götürür
ve bunun açıklığı delil ikamesine ihtiyaç göstermeyecek derecededir.
İTİRAZ: Hayırlı işlerde
acele etmek ve onlar için koşturmak şer'an matluptur ve bu kat'i bir esas
olmaktadır. Bu ne belli bir vakte, ne de belli bir hale mahsus değildir.
Hayırlı am ellere koşmak ve acele etmek matlup olduğuna göre, mutlaka onu
erteleyen kimsenin taksir ve tefrit ehlinden sayılması gerekecektir. Hiç şüphe
de yoktur ki, bu halde bulunanlar tefrit ve taksirlerinden ötürü İtaba maruz
kalacaklardır. Bu durumda nasılolur da itab yoktur; denilebilir?
Bu iddiamızın
doğruluğuna Hz. Ebu Bekir'den rivayet edilen şu söz de delalet etmektedir. O,
Hz. Peygamber'in [s.a.v.]: "Vaktin evveli Allah'ın rızasıdır, sonu da
Allah'ın affıdır. " sözünü duyunca: "Allah'ın rızası benim için
affından daha sevimlidir; çünkü O'nun rızası ihsan sahipleri için, affı da taksir
gösterenler içindir." demiştir.
İmam Malik'in mezhebinde
de buna delalet eden hususlar bulunmaktadır: O, namaz kıldırması için yaşından
dolayı bir adamı ileri süren yolcular hakkında, adamın da
Şer'an ya nassla ya da
ictihadla belirlenmiş muayyen vakitler bulunduğunu görürsünüz. Sonra bu
vakitlerde acele davranma konusunda taksir gösterenler levme uğrarlar ve itaba
maruz kalırlar. Hatta bazen günahkar da olurlar. Bu da, sizin ortaya koyduğunuz
esasa tezad teşkil eder.
CEVAP: Hayırlı amellerde
acele davranmak, onlar için koşturmak prensibi inkar edilemez. Ancak kendisi
için belirli bir zamanın belirlendiği amelin, belirlenen vakti içerisinde
işlenmesine acele davranmak, koşturmak tabir edilebilir mi ki, zikredilen bu
esas onu da içine alsın; yoksa böyle olmaz ve onu içine almaz mı?
Delilin gereği
doğrultusunda olan şık birincisi (yani meselenin başında konulan) olmaktadır.
Bu durumda Hz. Peygamber'in [s.a.v.]: "En hayırlı amel hangisidir?"
şeklinde kendisine yöneltilen bir soruya "İlk vaktinde kılınan namazdır.
" şeklinde verdiği cevabıyla, mutlak anlamda ihtiyar vakti (namazı kılmak
için belirlenmiş vakit içerisinden tercih edilen zaman dilimi) kasdedilmiş
olmaktadır.
Buna şu husus da işaret
eder. Hz. Peygamber [s.a.v.] A'rabiye namaz vakitlerini öğrettiği sırada
namazları birinde ilk vakitlerinde diğerinde de son vakitlerinde olmak üzere
kılmışlar ve bu iki vakit arasındaki zamanı namazların öte aşılmaz, öne alınmaz
şekilde vakitleri olarak belirlemişler, bu vakitler içerisinde kılındığı
takdirde taksir bulunacağına dair tenbihte bulunmamışlardı. Taksir ve tefritin
ancak, bu vakitlerden sonra olan zaruret vakti içinde kılınması durumunda
olacağına dikkat çekmişler ve bir zarureti bulunmayan kimsenin bu vakitler
içerisinde kılması durumunda "onun namazının münafıkların namazı
olduğunu" ifade etmişler ve tefrit vaktinin, güneşin şeytanın iki boynuzu
arasında olduğu zaman olduğunu açıklamışlardır. Ancak namazı belirlenmiş vakit
içerisinde kılmayan kimselerin acele davranma ve hayra koşma vasfı haricinde
kalan kimselerden sayılması uygun olacak ve işte o zaman kişi tefrit ve tak
sirle ve yine bazılarınca günahkar olmakla nitelenecektir. Fevri olan (acele
davranılan, ertelenemeyen) vaciblerde de durum aynıdır.
Ertelenebilen (ömri
olan) vaciblere gelince, bunların sonları meçhul bir zamanla kayıtlanınca bu,
bir nevi o fiilin imkan bulunan ilk zamanda yapılması için gayret sarfetmenin,
çabuk davranmanın istenildiğine dair bir alamet olmaktadır. çünkü akıbet
meçhuldür. Kişi, o vacibi işleyebilecek kadar bir süre yaşar ve özür olmadığı
halde onu işlemezse elbette ki, tefrit ve taksir göstermiş sayılacaktır. İmam
Şafii, bu ertelemesinden dolayı o kimseyi günahkar kabul etmiştir; çünkü çabuk
davranmak ve bir an evvel ifa etmek matlup olmakta, gerçek anlamda ilk vakitle
sonu arasında bir tercih sözkonusu olmamaktadır. çünkü sonu belli değildir;
belli olan sadece şu anda elde bulunan imkandır. Netice itibarıyla bu konu,
bizim burada söz ettiğimiz esas dahiline girmemektedir; dolayısıyla da onu
bozma durumunda değildir.
Yine muayyen vakte
nisbetle de çabuk davranmanın müstehablığı inkar edilemez; ancak geniş vakitli
vacibi, ilk vaktinden erteleyen kimse taksirde bulunmuş sayılmaz. Aksi takdirde
vaktin geniş tutulmasının bir manası kalmazdı. Bunun benzerini keffaret
konusunda tercihli vaciblerde görebiliriz. Mükellef belirlenen seçenekler
arasında tercih de bulunabilmektedir. Gerçi belirlenen bu şeyler arasında sevab
bakımından farklılık olabilir; bir kısmı diğerine nisbetle daha sevablı
olabilir, ama bu durumu farkettirmez. Nitekim Ramazan keffareti konusundaki,
hadiste tercih hakkı verilmesine rağmen fakirleri doyurma seçeneğinin daha sevab
olduğu söylenmiştir. İmam Malik'in görüşü de böyledir. Aynı şekilde zıhar,
katil vb. gibi keffaretlerde köle azadı getirilmiştir. Yükümlü istediği köleyi
seçmekte serbesttir. Halbuki, efdal olan değeri en fazla ve ailesi katında
üstün yeri olan bir kölenin azad edilmesidir. Bu keyfiyetle, tercih hakkı
ortadan kalkmış olmaz; değeri çok yüksek olmayan bir köleyi azad eden kimse,
ifada taksir ve tefrit göstermiş sayılmaz. Aynı şekilde yemin keffaretinde
giyecek ve yiyecek tercihinde bulunan kimsenin durumu da aynıdır. Bunlara
benzer şekilde, Şari'in ferdlerinin belirlenmesinde bir kasdı bulunmayan mutlak
surette varid olan talepleri de -her ne kadar bunlar içerisinde en üstününü
işlemek fazilet bakımından daha önde ise de- bu kabildendir. Yine mesela yürüyerek
yapılan hac ibadeti daha faziletlidir. Bununla birlikte, haccını binerek eda
eden bir kimse hacda taksir göstermiş sayılmaz. Keza mescide giderken fazla
adım atmış olmak, azından faziletçe daha üstündür, bununla birlikte evi yakın
olup da az yürüyen kimse taksirde bulunmuş sayılmaz. Bilakis taksirde bulunan
kimse, belirlenmiş bir şeyi yerine getirmede kusur gösteren ve kendisine
yönelen emrin gereğinin haricine çıkan kimsedir. Bizim konumuz da ise böyle bir
durum yoktur.
Hz. Ebu Bekir'e
[radıyallahu anh] nisbet edilen söz ise sahih değildir; sahih olduğunu
farzetsek bile, o kat'! olan bir esasla çelişki durumundadır. Bu da kabul
edilmese bile, o ihtiyar edilen vaktin tamamından tehir etme anlamına yorulur.
Bu da kabul edilmese o takdirde 'taksir' sözü sevabı katlamak için koşmak
şeklinde ifade edebileceğimiz evla olan bir şeyin terki anlamında kullanmış
olur. Çünkü erteleyen kimse emrin gereğine muhalif olmaktadır.
İmam Malik'in zikri geçen
meselelerine gelince; onun namazın takdimini ve cemaatin terkini müstahab
görmesi, muhtemelen
Tevfik ancak
Allah'tandır!
Sonraki
sayfa için aşağıdaki link’e tıkla: