EL-MUVAFAKAT  *ŞATİBİ*

 

ÜÇÜNCÜ MUKADDİME

 

Bu ilimde akli deliller kullanıldığı zaman mutlaka, nakli deliller üzerine terkip edilmiş olarak, yahut onun tarikini belirlemede veya menatını (dayanağını, illetini) ortaya koymada ve buna benzer durumlarda kullanılır. Bağımsız delil olarak kullanılmaz. Çünkü yapılan iş, şer'i bir konuda düşünmek ve bir neticeye varmak için çalışmaktır; akıl ise Şari' (hüküm vaz'ına salahiyetli) değildir. Bu husus kelam ilmi (akaid) bahislerinde açıklanmış ve ortaya konulmuştur. Durum böyle olunca, asli kasıtla dayanılan şey şer'i deliller (edille-i şer'iyye) olacaktır. Bu delillerde kat'iliğin bulunuşu ise -yaygın kullanılışa göre- yoktur veya son derece azdır. Buradaki deliller ifadesinden teker teker ele alınan delilleri kasdediyorum. Zira eğer bunlar haber-i vahid türünden iseler, bunların kat'ilik ifade etmedikleri açıktır. Eğer mütevatir haberler iseler, bunların kat'ilik ifade etmeleri de, tamamı ya da büyük çoğunluğu zanni olan mukaddimelere bağlıdır. Zanni olan bir şeye bağlı olan şeyin de zanni olması gerekir. Çünkü mütevatir haberlerin kat'ilik ifade etmesi, kullanılan kelimelerin manaları ve nahvi görüşlerin nakline, müştereklik ve mecaz, şer'i ve örfi nakil, ızmar, umumun tahsisi, mutlakın takyidi, neshedici delil, takdim ve tehir, akla aykırılık gibi hususların bulunmadığına dair kesin bilginin bulunmasına bağlıdır. Bütün bu ihtimallerle birlikte, onun kat'ilik ifade etmesi imkansızdır. Kat'ilik bulunduğu görüşünde olanlar da: "Aslında bizatihi kendisi zannidir; ancak kendisine hissi ya da nakli bir karinenin bitişmesi durumunda 'yakin' ifade eder." demek zorunda kalmışlardır. Bu durumda şer'i delillerin kat'ilik ifade etmesi nadir ya da tamamen imkansızdır.

 

Burada muteber olan deliller, bir konunun kat'iliğine delalet etmek üzere ilgili bulunan pek çok zanni delillerin tümünden istikra yolu ile çıkarılan neticelerdir. Çünkü beraberlikte, dağınık ve farklılıkta bulunmayan bir güç vardır. Bu yüzdendir ki, tevatür (nakledilen haberin sıhhatinde) kesinlik ifade etmektedir ve bu onun (tevatürün) bir nevidir. Konu ile ilgili delillerin istikrası neticesinde kesin bilgi ifade eden bir hasıla ortaya çıkmışsa, işte bu hasıla aranılan delilolmaktadır. Bu bir nevi manevi mütevatire benzemektedir, hatta bizzat onun kendisidir. Hz. Ali'nin şecaatinin, Hatim'in cömertliğinin kendilerinden nakledilen pek çok sayıdaki olaylardan çıkarılan sonuç neticesinde bilinmesi gibi.

 

İşte bu yolladır ki, namaz, zekat vb. gibi İslamın beş esasının farziyeti (vücubu) sabit olmuştur. Eğer böyle değil de, mesela bir kimse, namazın vücubunu "Namazı kılınız." ayeti ya da bir başka delille ortaya koymaya kalkışsaydı, mücerred bu ayetle yaptığı istidIali bir çok açıdan su götürebilirdi. Ancak, konu etrafında bulunan diğer harici delillerin ve bunların üzerine terettüp edilen hükümlerin çokluğundan ortaya çıkan ve namazın gerekliliği hususunda birleşen netice, namazın farziyetinin dinden olduğunu zorunlu olarak ortaya koymaktadır ve artık bunda bizzat dinin esasından şüphe eden kimselerden başka hiçbir kimsenin şüphe etmesi mümkün değildir.

 

İşte bu yüzdendir ki, bu tür şeylerin gerekliliğini göstermek üzere ulema icmaın delaletine istinad etmişlerdir. Çünkü icma kat'idir ve her türlü ihtimal ve itirazları keser atar. Eğer icmaın, haber-i vahidin veya kıyasın hüccetliği gibi hususlarla ilgili deliller üzerinde düşünecek olursanız, bu bizim bahsettiğimiz manevi te va türe benzerlik noktası etrafında dönüp dolaştıklarını görürsünüz. Çünkü bunların delilleri nerdeyse sayılamayacak kadar çok çeşitli yerlerden alınmıştır. Bununla birlikte bunların açıları farklıdır, tek bir konuya da dönük değillerdir. Şu kadar var ki, bunlar istidlalden amaçlanan aynı mana üzerinde birleşirler. Araştırmacının önünde birbirlerini destekleyen çok sayıda delil bulunduğu zaman, bunların tümünden o konu ile ilgili kesin bir delalet çıkar. Delillere yaklaşım konusunda bu kitapta da durum aynıdır. Bu yaklaşım 'usul'ün yaklaşımıdır. Şu kadar var ki, bazı eski usulcüler (mütekaddimin) muhtemelen bu manayı es geçmiş ve bu hususta herhangi bir uyarıda bulunmamışlardır. Bu durumun farkına varamayan bazı son devre ait (müteahhir) usulcüler, müstakil olarak ayet ve hadislerle istidlalde bulunulmuş olduğu zannı ile bunu bir problem olarak görmüşlerdir. Çünkü yapılan istidlalleri bunların tümünden çıkarılmış bir netice olarak ele almamış ve bunun neticesinde de, nassları teker teker ele alarak itirazda bulunmak üzere hücuma geçmiş ve kat'i olmaları gereken usul kaideleri üzerine bunlarla istidlalde bulunmanın zayıf olacağını söylemişlerdir. Halbuki, öyle değil de arzettiğimiz şekilde bunların tümü birden gözönüne alınarak yapılmış bir istidlal olduğu düşünülseydi, herhangi bir problem söz konusu olmayacaktı. Eğer genel esaslar ve cüz'i konular hakkında getirilen şer'i deliller bu itirazcının yaklaşımı şeklinde ele alınsaydı, o takdirde elimizde şer'i hükmü n kat'iliği diye hiçbir şey kalmazdı ya da aklı devreye sokmamız gerekirdi. Halbuki, akıl ancak şeriatın arkasından bakar. Dolayısıyla usulle ilgili delillerin incelenmesi sırasında bu noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir.

 

Ümmet, hatta sair milletler, şeriatın şu zaruri beş esasın korunması için konulmuş olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunlar: Din, nefis (can güvenliği), nesil, mal ve. akıldır. Bütün ümmete göre bunlar, dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeylerdendir. Halbuki, bunlar ne belli bir delil ile sabit olmuşlardır; ne de sadece ona dönük olacakları bir esasa dayanmaktadırlar. Aksine, bunların şeriate olan uygunluğu, belli bir konuya ait olmayan ve sayısız denilecek kadar çokluktaki delillerin istikrasından elde edilmiştir. Eğer bunlar belli bir şeye istinad edecek olsalardı, adeten onun belirtilmesi gerekecekti ve tabii olarak icma ehli ona bakacaklardı. Halbuki, durum öyle değildir. Çünkü bunlardan herbiri kendi başına ele alındığında zanni olmaktadırlar. Manevi mütevatirde, ilim ifade eden haberin muayyen bir şekilde belirlenmesi mümkün olmadığı gibi, burada da durum aynıdır. Çünkü delillerin teker teker ele alınması durumunda, hepsi de zan ifade etmekte müsavidirler. Her ne kadar ravilerin halleri, nakledilen haberlerin delalet şekilleri, delilolarak kullanmak durumunda olan alimlerin anlama ve değerlendirme gücü, araştırmalarının azlığı ve çokluğu ... gibi konularda ifade ettikleri 'zan' derecesi farklı ise de, esasta hepsi de aynıdırlar; hepsi de zan ifade ederler.

 

Mesela namazı ele alalım: Bu konuda çeşitli şekilleriyle "Namazı kılınız!" emri gelmiş, namaz kılanlar övülmüş, terkedenler yerilmiş, mükellefler kılmakta ilzam ve icbar edilmiş, ayakta, oturarak, yan üstü ... her halükarda kılınması emredilmiş, terkedip terkinde de ısrar edenlerle savaşılması istenilmiş vb.; bu manada pek çok delil gelmiştir. Nefsin korunması konusu da aynı şekildedir: İnsanın öldürülmesi yasaklanmış, haksız öldürme fiili kısası gerektirecek bir cinayet telakki edilmiş, cam cehennemle korkutulmuş, şirke muadil büyük günahlardan biri olarak kabul edilmiş -nitekim namaz da iman ile yan yana tutulan amellerden sayılmıştır-, muztar (naçar) halde kalan kimselerin açlık v e susuzluk hallerini giderebilmeleri için haram olan şeyler mübah kılınmış, kendisine bakmaktan aciz olan ya da aciz düşen kimseler için, zekat, yardımlaşma, (nafaka vb. gibi yollarla) onların bakımlarını üstlenme gibi yükümlülükler getirilmiş; bunların tahakkuku ve düzenli şekilde yürümesi için hakimler, kadılar ve devlet erkam devreye sokulmuş; içten ve dıştan gelen ve can güvenliğini tehdit eden durumlar için askeri güç ve teşkilatlanmanın bulundurulması istenmiş; açlıktan ölmekten korkan kimse üzerine, helal ya da laşe (meyte), kan, domuz eti gibi haram her ne bulursa onunla açlığım izale etmesi ve kendisini telef olmaktan kurtarması vacib kılınmış ... ve buna benzer daha nice hükümler ve bunların delilleri neticesinde namazın vacibliğini ve öldürmenin haramlığım 'yakin' derecesinde öğrenmiş oluyoruz. Diğer şer'i kaidelerle ilgili durum da aynıdır. İşte 'usul'ün, 'furu'dan ayrıldığı husus da burası olmaktadır. çünkü furu, teker teker delillere istinad eder; muayyen kaynaklara dayamr. Bu yüzden de dayanağı zanni olduğu için, kendisi de zanni olarak kalır. Usul ise böyle değildir; çünkü usul mutlak olarak delillerin ortaya koyduğu neticelerin istikrası neticesinde elde edilir; özelolarak teker teker ele alınan delillerden alınmaz.

 

FASIL:

 

Bu mukaddime üzerine bir başka mana daha bina edilir: Şöyle ki, belli bir nassla belirlenmemiş, şeriatın genel tasarruflarına uygun ve manası delillerden çıkarılmış her şer'i esas sahihtir; üzerine ahkam bina edilebilir, kendisine müracaatta bulunulabilir. Tabii bu esasın delillerin istikrası neticesinde ortaya çıkmış ve kat'iliği sabit olmuş olması gerekmektedir. Çünkü, daha önce de geçtiği gibi, deliller birbirlerine eklenmedikçe tek başlarına bir hükmün kat'iliğini isbat etmezler; bu hemen hemen imkansız gibi bir şeydir. İmam Malik'le İmam Şafii'nin istinad ettikleri mürsel maslahatlar ile istidlal de bu kısma girer. Çünkü, her ne kadar bu konu ile ilgili feri bir mesele hakkında belli bir esasın delaleti söz konusu değilse de; külli bir esasın delaleti bulunmaktadır. Külli esas, kat'i olması durumunda, belli bir esasa eşit olur; hatta bazen belli esasın güçlülük ve zayıflık derecesine göre ondan üstün de olur. Bazen de belirli esaslar karşısında ikinci derecede (mercuh) kalır. Tercih bahsinde söz konusu olan birbirleri ile tearuz (çatışma) halindeki sair belirli esasların hükmü burada da geçerlidir.

 

İmam Malik'in görüşüne göre 'istihsan' konusu da bu esas üzerine bina edilir. Çünkü istihsanın manası 'mürsel masIahatlar' göz önünde bulundurularak yapılan istidlal şeklinin, kıyas üzerine takdim edilmesi demektir: Nitekim yeri geldiğinde zikredilecektir.

 

Burada şöyle bir itiraz serdedilebilir: Daha genelolan bir esas ile, daha husılsi olan bir feri üzerine istidlalde bulunmak sahih değildir. Çünkü daha genelolan esas küllidir. Külli esasın altına sokulmak istenen mesele ise hıisılsi-cüz'idir. Daha umumi olan bir şeyin (eamm) daha hususi olanı (ehass) bildirmesi söz konusu değildir. Şeriat, her ne kadar külli maslahatları dikkate almışsa da, bu üzerinde tartışılan cüz'i maslahata da itibar etmiş olduğu nereden bellidir? 

 

CEVAP: Külli esas istikra neticesinde ortaya çıkmışsa, 'amm' lafızların bütün birimlerine delaletleri gibi, kapsamlarına giren bütün parçalara (cüz'ilere) delalet ederler. Bunların 'külli' oluşları, inşallah, ileride yerinde ele alınacaktır. Delaletinin "amm" lafzın bütün birimlerine delaleti gibi olduğuna gelince, bu, bütün birimlerinde vukuunun gerektirdiği oranda bulunmasındandır. Zaten o noktadan istinbat edilmiştir. Zira o, bütün mükellefler üzerine gelen emredici ve nehyedici delillerden çıkarılmıştır. O genele taalluk eder. Dolayısıyla emir ve nehiy konusunda tamamı için genelleşmiş (amm) olur.

Buna göre, her masIahatın gözetilmesi gerekir; ister Şari'in maksadına uygun olsun, ister muhalif olsun; şeklinde bir mütalaa ileri sürülemez. Böyle bir şey batıldır; çünkü biz: "Mutlaka Şari'in maksadına uygun düşmesi şartı vardır." diyoruz. Çünkü, maslahatlara masIahat olarak itibar edilmesi, Şari Teala'nın onları masIahat olmaya uygun şekil üzere koyması dolayısıyladır. Nitekim bu kitapta yeri geldiğinde zikredilecektir.

 

FASIL:

 

Bu ve bundan önceki esasa iltifat edilmemesi, bazı usulcüleri icmaın kat'i değil de zanni bir hüccet olduğu sonucuna götürmüştür. Çünkü teker teker ele aldığında deliller içerisinde, kat'ilik ifade edecek bir şey bulamamışlardır. Bu durum da kendilerini geçmiş ve gelecek bütün alimlere muhalefet gibi bir tutuma itmiştir. Yine onlar, başka bir grupla birlikte, icma üzerine lafzi delillerle istidlalde bulunma yerine örfi durumlarla ve icma ile istidIale temayül etmişlerdir. Aynı şekilde icma haricindeki başka meseleler de böyledir; ilk etapta onların zanni oldukları sanılabilir .. Halbuki, bu şekildeki bir istidlale göre aslında o kat'idir. Konu açıktır.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’e tıkla:

 

DÖRDÜNCÜ MUKADDİME