EL-MUVAFAKAT *ŞATİBİ*
DÖRDÜNCÜ MUKADDİME:
Fıkıh usulünde bulunup
da, üzerine furu-ı fıkıh ya da şer'i adab bina edilmeyen ya da bu konuda yardımcı olmayan
meseleler vardır. Bunların fıkıh usulüne konulmuş olması iğreti olup, fıkıh usulünden
sayılmazlar. Bu ilmin usul-ı fıkıh şeklindeki 'fıkh'a
olan izafeti de bunu ortaya koymaktadır ve bu adı sadece ona yardımcı
olmasından, orada yapılacak ictihadları
gerçekleştirme fonksiyonuna sahip olmasından dolayı aldığını ifade etmektedir.
Dolayısıyla böyle bir fonksiyonu ve faydası olmayan şey, usul-ı fıkıhtan
(fıkhın esaslarından) sayılamaz. Bu mukaddimeden, üzerine furu-ı
fıkıhtan bir meselenin bina edildiği her şeyin usul-ı fıkıh cümlesinden olması
neticesi çıkmaz. Eğer öyle olsaydı nahiv, lügat, iştikak, tasrif, meani, beyan, aded, mesaha, hadis ... gibi fıkhın tahkiki
(uygulanması) sırasında kendisine ihtiyaç duyulan ve meselelerinden bazısının
üzerine bina edildiği bütün ilimlerin hep usul-ı fıkıhtan sayılması gerekirdi.
Halbuki, öyle değildir; fıkhın kendisine ihtiyaç duyduğu her şey, onun
usulünden (esaslarından) değildir. Bu mukaddimeden çıkacak olan mana şudur:
Fıkha izafe edilip de, üzerine fıkıh bina edilmeyen her esas, fıkhın
esaslarından (usulden) değildir.
Bu esasa göre, müteahhir (sonraki) alimlerin üzerinde söz ettikleri ve
fıkıh usulü içerisine soktukları birçok mesele usulün kapsamı dışında
kalacaklardır: Vaz'ın ilk başlangıcı, ibaha meselesi; onun bir teklif olup olmadığı tartışmaları,
ma'dumun emri meselesi, Hz. Peygamber [s.a.v.] bir şeriatle kullukta bulunmaya memur mu idi? meselesi, teklif
ancak fiille olur meselesi ... gibi konular bunlardandır. Aynı şekilde üzerine fıkhi meseleler bina edilse bile usulden olmayan, kendi dahiloldukları ilim içerisinde yeterince üzerinde durulan
konuların yine ondan sayılması uygun değildir. Nahiv ilmine ait harflerin
manaları; isim, fiil ve harfin çeşitli taksimleri gibi pek çok konuları;
hakikat, mecaz; müşterek, müteradif; müştakk ve
benzeri konular bunlardandır.
Ancak Arapça ile ilgili
konulardan olup da usul-ı fıkıhla köklü alakası olan bir konu vardır ki, bu
"Kur'an ve Sünnetin Arapça olması"
meselesidir. Bu konudan maksat Kur'an yabancı
menşe'li kelimeler içerir veya içermez konusu değildir. Çünkü bu konu nahiv ve
lügat ilminin konusudur. Aksine bu konudan maksat şudur: Kur'an
lafızları ile, manaları ile, kullandığı üslupları ile Arapça'dır.
Dolayısıyla onu anlamak, ondan hüküm çıkarmak, istidlalde bulunmak için,
mutlaka o dönemin Arap dilinde mevcut bulunan lafızları, manaları, üslup
çeşitlerini, taşıdığı ihtimalleri gerçek anlamda bilmek gerekmektedir. Aksi
takdirde onu anlamak mümkün olmaz. Pek çok insan, Kur'an
nasslarını kendi akılları doğrultusunda
anlamaktadırlar ve o dönem insanlarının bundan ne anladıklarına bakmamaktadırlar.
Böyle bir tutum dini fesada götürür ve Şari'in
maksadından uzaklaşılmasına neden olur. Bu konu "Mekasad"
bölümünde açıklanacaktır.
FASIL:
Usul-ı fıkıhtan olup,
üzerine fıkhi meseleler de bina edilen bir meseleye
bakılır: Eğer bu mesele üzerindeki görüş ayrılıklarından furu-ı
fıkıhtan herhangi bir ihtilaf doğmuyorsa, deliller sadece görüşlerin
desteklenmesi ya da çürütülmesi için kullanılmışsa, o da usul-ı fıkhın
konularından değildir: "Tercih li vacib" ve "tercih'' haram" konusundaki
Mutezile ile olan ihtilaf gibi. Çünkü her iki grup da amel konusunda birbirleri
ile aynı görüştedirler. İhtilafları kelam ilminde mevcut bulunan bir esasdan hareketle sadece itikad
konusunda olmaktadır. Bu esas usul-ı fıkıhda da
ortaya konulmaktadır ki o da: "Vaciblik, haramlık
ya da benzeri hükümler eşyada bulunan sıfatlara mı yoksa Şari'in
hitabına mı bağlıdır?" konusudur. Yine Fahreddin
er-Razı'ye göre kafirlerin furu
meseleleri ile yükümlü olup olmadıkları da bu kabildendir. Açık olduğu üzere bu
mesele üzerine de fiilı bir sonuç doğmamaktadır.
Bunların yanı sıra ortaya konulan, fakat furu-ı
fıkıhta herhangi bir neticesi bulunmayan diğer meseleler de böyledir.
Burada: "İtikat
konularına dönük ihtilafkonusu bir mesele üzerine de,
o itikadın vacib ya da haram oluşu, yine buna bağlı
olarak o kişinin kan ve mal dokunulmazlığı, adalet sahibi olup olmadığı,
küfrünü gerektirip gerektirmediği gibi hükümler serdedilir. Bunlar ise furu-ı fıkıhtandır." şeklinde bar mütalaa ileri
sürülemez. Zira "Sizin bu dediğiniz, kelam ilminin bütün meselelerinde söz
konusudur; öyle ise hepsi usul-ı fıkıhtan olsun." gibi bir neticeye
götürür. Halbuki, durum böyle değildir. Buradan ne kasdedildiği
yukarıda geçmiştir.
Sonraki
sayfa için aşağıdaki link’e tıkla: