EL-MUVAFAKAT  *ŞATİBİ*

 

BEŞİNCİ MUKADDİME:

 

Bir ameli neticesi bulunmayan herhangi bir meseleye dalmak, şer'an hüsnü kabul görmeyen bir konu ile uğraşmak demektir. Buradaki amelden şer'an matlup olan kalbi ve fiili amelleri kasdediyoruz.

 

Bu mukaddimenin delili istikradır. Şöyle ki, biz Şari' Teala'nın amel bakımından mükellefe bir faydası olmayacak hususlara itibar etmediğini görmekteyiz: Yüce Allah Kur'an'da: "Ey Muhammed! Sana hilal halindeki ayları sorarlar. De ki: 'Onlar, insanların ve hac vakitlerinin ölçüsüdür.'" buyurmuştur. Burada verilen cevap amele yönelik hususla ilgilidir. Yüce Allah, soruyu soran kimsenin "Ay niçin incecik iplik gibi başlıyor, sonra giderek büyüyor ve nihayet dolunayoluyor; sonra yine küçülmeye başlayarak ilk halini alıyor?,,(Bakara,189) şeklindeki kasdına iltifat etmemiş ve soruyu sorulması gereken şekilde ele alarak, o doğrultuda cevap vermiştir.

 

Sonra aynı ayetin devamında "Evlere arkalarından girmeniz iyi değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. " buyurmuştur. Ayetin tamamıyla sorulan soruya cevap olmak üzere indiği görüşünde olanlara göre, Yüce Allah bir temsil de bulunmaktadır ve "Bu soru evlere arkalarından girmek kabilindendir. Gerçek iyilik bu gibi şeylerle ilgili lüzumsuz, şu anda ve ileride bir fayda vermeyecek olan bilgilere sahip olmak değil, bilakis takva sahibi olmaktır." buyurmaktadır. Yine Yüce Allah, kıyametin ne zaman olduğunu sormaları akabinde: "Ey Muhammed! Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. Nerde senden onu anlatması. "[Naziat, 42] buyurmaktadır. Yani bunu sormak, faydasız bir soruda bulunmaktır. Çünkü, soran kimsenin onun mutlaka kopacağım bilmesi yeterlidir. Bu yüzdendir ki, Hz. Peygamber Efendimiz, kendisine bunu soran kimseye: "(Soruyu bırak

da) onun için ne hazırladın! (Ona bak!)." buyurmuşlar, soru açık olmasına rağmen, o doğrultuda cevap verme yerine faydalı olacak bir yöne çekmişlerdir. Yüce Allah bir başka ayette: "Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. "[Maide, 101] buyurmuştur. Bu ayet "Babam kimdir?" diye soran bir kimse hakkında nazil olmuştur. Rivayete göre bir gün Hz. Peygamber [s.a.v.] kalktı; yüzünden öfkeli olduğu belli idi.

 

"Bana ne sorarsanız, mutlaka onun cevabını vereceğim!" buyurdu. Bunun üzerine bir adam kalktı ve:

 

"- Babam kim? Ya Resulullah!" diye sordu. Hz. Peygamber [s.a.v.]:

"- Baban Huzafe'dir." buyurdu. Bunun üzerine ayet indi. Her iki konu hakkında başka rivayetler de bulunmaktadır. İbn Abbas; İsrail oğullarının boğazlanacak ineğin evsafı ile ilgili soruları hakkında: "Eğer onlar herhangi bir ineği boğazlasalardı, kendilerine kafi gelecekti. Fakat onlar (öyle yapmadılar) ifrata gittiler, Allah da işlerini zorlaştırdı." demiştir. Bu ifade, onların sorularının lüzumsuz olduğunu göstermektedir. Bazılarına göre lüzumsuz sorular sormayı yasaklayan ayet, "Bu haccımız, sadece bu sene için midir, yoksa ömrümüz boyunca yeterli midir?" diye soru soran ve Hz. Peygamberde [s.a.v.] de: "Ömrümüz boyunca yeterlidir; eğer 'Evet!'deseydim O zaman mutlaka (her sene) vacib olurdu!" şeklinde cevap alan kimse (el-Akra' b. Habis) hakkında inmiştir. Hadisin bazı rivayetlerinde Hz. Peygamber [s.a.v.] "Ben sizi terkettikçe, siz de benim üstüme gelmeyiniz. Şüphesiz ki, sizden önceki kavimler, mutlaka peygamberlerine fazla soru sormalarından dolayı helak olmuşlardır." buyurmuşlardır. Buradaki soruları fazla oluyordu ve pratik bir faydası bulunmuyordu. Çünkü onlar şayet sus salar da, amelden geri kalmasalardı; ihtiyaç olmaması açısından soru anlamsız kalıyordu. İşte bu manadan hareketledir ki, Hz. Peygamber [s.a.v.] dedikodu ve çok soru sormayı yasaklamıştı. Çünkü bu aynı zamanda faydasız sorular demekti. Cebrail [a.s.] kendisine kıyametin ne zaman kopacağını sormuştu da "Bu konuda soru sorulan kimse, soru sorandan daha bilgili değildir." buyurmuşlar ve bunun hakkında ilminin bulunmadığını haber vermişlerdi. Bu da ortaya koyuyor ki, kıyametle ilgili soruya herhangi bir yükümlülük ortaya çıkmaktadır. Ancak kıyamet alametlerinin ortaya çıkması üzerine, ondan ve alametleri sayılan işlere düşmekten sakınmak, Allah'a dönmek gibi arzulanan neticeler doğacağı için, onları haber vermişti. Sonra Hz. Peygamber [s.a.v.] hadisini, Hz. Ömer'e, kendisine insanlara dinlerini öğretmek için Cebrail'in geldiğini ifade ile bitirmiştir. Şu halde kıyametin ne zaman kopacağı sorusu karşısında, cevabın bilinmesi dinde gerekli değildir ve Hz. Peygamber [s.a.v.] bunu ortaya koymuştur. Hadisteki 'bu mana ve Cebrail'in bu soruyu Hz. Peygamber'e [s.a.v.] yöneltmesindeki fayda üzerinde düşünülmelidir. Hz. Peygamber'in [s.a.v.] başka bir hadislerinde ise şöyle buyurmuşlardır: "En büyük cürüm işleyen insan, haram olmayan bir şey hakkında soru soran ve bu sorusu yüzünden o şeyin haram kılınmasına sebep olan kimsedir. " Bizim üzerinde durduğumuz konu ile ilgili örneklerden biri de budur. Çünkü haram kılınmadığı zaman, amel bakımından o şeyi sormanın ne faydası olacaktır? Hz. Ömer, (...) ayetini [Abese, 31] okuduğu zaman meyve manasına olan (...) kelimesini anladık; ama şu (L;i) kelimesi de ne oluyor? diye sormuş, sonra: "Bize tekellüfe girmek (yani üstümüze elzem olmayan işlere kendimizi kaptırmak) yasaklanmıştı." demiştir. Kur'an-ı Kerim'de: "Ey Muhammed! Sana 'ruh'un ne olduğunu soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir. "[İsra, 85] buyrulmaktadır. Görünüşe göre bu ayet, onlara cevap verilmediğini, ona ait bilginin, teklif konusunda ihtiyaç duyulacak türden bulunmadığını ifade etmektedir. Rivayete göre Hz. Peygamber'in [s.a.v.] ashabı sıkılmışlar ve:

 

- Ya Rasulallah! Bize (bir şeyler) anlat; diye talepte bulunmuşlardı.

 

Bunun üzerine: "Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab'ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. "[Zümer, 23] ayeti inmiştir. Bu ayet, taleplerinin reddi ve Allah'a kulluk konusunda faydalı olacak hususlar hariç başka bir konuda talepte bulunmanın uygun olmadığı hususunda 'nass' gibidir. Sonra bir ara yine usanma durumu olmuş ve:

- Ya Rasıllallah! Bize 'hadis'lerin üzerinde, Kur'an'ın altında bir şeyler anlat! demişler. Bunun üzerine de Yusılf sılresi inmiştir. Hadis için Ebıl Ubeyd'in Fedailu'l-Kur'an'ına bakınız. Yine Hz. Ömer'in, Kur'an hakkında insanlara, üzerine herhangi bir ameli netice terettüp etmeyecek sorular soran Dabi'i tartakladığı üzerinde düşünmek gerekir. İbnu'l-Keva

Hz. Ali'ye (r.a.) ayetini [Zariyat, 1] sorar. Hz. Ali ona:

 

- Yazık sana! Öğrenmek için sor, sıkıntı vermek için (taannut) sorma! demiş ve sonra cevap vermiştir. İbnu'l-Keva kendisine, "Aydaki karartılar hakkında ne dersin?" demiş; Hz. Ali de cevaben: "Kör biri, kendisi gibi kör bir konudan soruyor." demiş ve sonra açıklamada bulunmuştur. Sonra İbnu'l-Keva daha başka sorular da sormuştur. Haber uzundur. İmam Malik b. Enes, pratik bir değeri olmayan konulardan söz etmeden hoşlanmazdı ve bunun mekruhluğunu kendinden önce geçen din büyüklerinden naklederdi.

 

Bu tür pratik bir neticesi olmayan şeylerle uğraşmanın şer'an hüsnükabıll görmediği bir kaç bakımdan açıklanabilir:

 

a) Bu tür lüzumsuz uğraşılar, mükellefi yükümlü tutulduğu konularla uğraşmaktan alıkor. Hem bu tür uğraşılar üzerine ne dünyada ne de ahirette bir fayda terettüp etmez. Ahirette etmez; çünkü orada kişi emrolunup, yasaklandığı şeylerden sorguya çekilecektir. Dünyada da yoktur; çünkü bu tür lüzumsuz bilgileri öğrenmesi, rızkını elde etme konusundaki tedbirlerine müsb et ya da menfi yönde etki etmeyecektir. Ama onu öğrenmekten duymuş olduğu manevi hazza gelince, onu elde etmek için gösterdiği meşakkat ve yorgunluk, elde ettiği lezzeti karşılamayacaktır. Bunda dünyevi bir faydanın varlığı varsayılsa bile, bunun hüsn ü kabul görmesi ve şeriat nazarında bir fayda kabul edilebilmesi için hakkında Şari'in hüsn ü şehadeti bulunması gerekmektedir. Zira nice insanların lezzet ve fayda saydıkları şeyler vardır ki, şeriatte tam tersi hüküm almaktadırlar. Zina, içki ve diğer fısk u fücur işleri, dünyevi garazlar saiki ile işlenmiş günahlar bu tür şeylerdendir. Şu halde her iki dünyada da bir semere vermeyecek şeylerle zamanı öldürmek ve böylece faydalı olan şeyleri ihmal etmek, yakışık almayan bir şeyin yapılması kabilinden olmaktadır.

 

b) Şeriat, kulun dünya ve ahiret işlerini en üst düzeyde gerçekleştirebilmesi için gerekli olan her şeyi getirmiş ve açıklamıştır. Bunların dışında kalan şeyler, büyük bir ihtimalle kulların masIahatları hilafına olan şeylerdir. Bu durum öteden beri müşahade edilegelmektedir. Şöyle ki, teklifı bir hükümle ilgisi bulunmayan ilimlerle uğraşanların tümünün mutlaka aralarında fitne bulunduğunu, doğru yoldan çıktıklarını, aralarında anlaşmazlıkların, ihtilafların kol gezdiğini ve bu anlaşmazlıklarının birbirleri ile irtibatın kesilmesine, birbirlerine sırt çevirmeye ve taassuba götürdüğünü ve bunun neticesinde de gruplara ayrıldıklarını müşahadelerimiz neticesinde görmekteyiz. Eğer insanlar bunu yaparlarsa sünnetten dışarı çıkmış olurlar ve bu tefrikanın aslını da sadece bu sebep oluşturur. Çünkü onlar faydalı ilmi bırakıp, faydasız ilm e geçmişlerdir. Bu ise hem öğrenci hem de hoca için büyük bir fıtnedir. Şari Teala'nın yöneltilen soruya cevap vermemesi ve faydalı olan şekle doğru kaydırması, bu tür lüzumsuz bilgilerle uğraşmanın bir fıtne olduğu ve vakti boşu boşuna öldürmek manasına geldiği hususunda en açık delillerden birisidir.

 

c) Her şey üzerinde düşünmek ve onunla ilgili bilgiyi elde etmek çabası, felsefecilerin tutumudur ki, müslümanlar onlardan tebrie ederler (uzak olduklarını söylerler). Onlar da, ancak sünnete muhalif şeylere tutunma neticesinde ortaya çıkmaktadır. Durumu bu olan bir gidişatta, müslümanların onlara uymaları büyük bir hatadır ve dosdoğru yoldan sapmak olur.

 

Bu itibarla, bu tür ilimlerle uğraşmanın şer'an hüsnükabul görmemesinin sebepleri çoktur.

 

SORU: ilim, genelolarak güzel bir şeydir, herhangi bir kayıt getirilmeksizin matlup kabul edilmiştir. ilim talebinde bulunmayı isteyen nasslar umum sigasıyla ve mutlaktır; dolayısıyla ilgili nasslar her ilmi içine alır. ilmin içerisinde de, pratik neticesi bulunan olduğu gibi, bulunmayanı da vardır. Bu itibarla, söz konusu nassları, bu iki neviden diğerini dışarıda bırakarak sadece birisine tahsis etmek bir tahakküm olmaz mı?! Sonra alimler: "Sihir, tılsım vb. gibi amel safhasına konulması gibi bir amacı olmayan ilimlerden her birinin öğrenilmesi farz-ı kifayedir." demişlerdir. Bu durumda hesap, hendese vb. gibi amele yaklaştıracak ilimlerin öğrenilmesi hakkında ne diyebilirsiniz?! Yine mesela "Tefsir" ilmi matlup ilimlerden birisidir. Bununla birlikte bazen, pratik bir neticesi olmayabilir. Fahreddin er-Razi'nin şu nakli üzerinde düşünmek gerekir. Şöyle ki:

 

Alimlerden birisi, bir Yahudi'nin yanına uğradı. Yanında bir müslüman vardı ve ona kainatın durumu hakkında bir şeyler okuyordu. Alim, Yahudiye, ona okuduğu şeyin ne olduğunu sordu. O:

- Ben ona Allah'ın kitabından bir ayeti tefsir ediyorum; dedi. Alim, hayret içinde, onun ne olduğunu sordu. Yahudi: "Onlar, üsilerindeki göğü nasıl yapmışız, süslemişiz, bir bakmazlar mı?! Onda hiçbir çatlak yoktur. ''[Kaf, 6] ayetidir demiş ve devamla: "Ben ona göklerin inşa ve süslenmesi keyfiyetini açıklıyorum." demiştir. Bunun üzerine, o alim bunu hüsnükabulle karşılamıştır. Nakli mana olarak vermiş bulunuyoruz. Yine aynı şekilde Yüce Allah'ın: "Göklerin ve yerin hükümranlığını, Allah'ın yarattığı her şeyi ... düşünmüyorlar mı?''[A'raf, 185] ifadesi ile benzeri ayetler akli, nakli; kesbi, vehbi varlık alemine çıkan her türlü ilmi içine alır.

 

Felsefecilerin iddiasına göre, felsefenin hakikati her ne olursa olsun mevcut şeyler hakkında, yaratıcısına delalette bulunması açısından düşünmek demektir. Düşünmenin de deliller ve yaratıklar üzerinde olacağı malumdur.

 

Bütün bunlar, ilimlerin hepsinin istisnasız hüsnükabul görmelerine delalet eden yönlerdir.

 

CEVAP: ilim talebinde bulunan nasslar sanıldığı gibi umumi ve mutlak değillerdir, zikri geçen delillerle tahsis ve takyid edilmişlerdir. Bu hususa iki şey açıklık getirmektedir:

 

a) Sahabe ve tabiinden oluşan selef-i salih, pratik bir faydası bulunmayan bu gibi konulara dalmamışlardır. Oysa ki onlar, talep edilen ilmin manasının ne olduğunu en iyi bilen kimselerdi. Dahası, Hz. Ömer (r.a.) gibi konulara dalmayı, yasaklanılan tekellüf (aşmlık) kabilinden mütalaa etmişti. Yine o'nun Dabi'i bu yüzden tartaklaması konumuza delalet açısından gayet açıktır. Üstelik Hz. Ömer'in bu davranışına hiçbir kimse tepki de göstermemiştir. Selefin bu tür ilimlerle uğraşmamasının sebebi, Hz. Peygamber'in [s.a.v.] bu tür konulara girmemiş olmasından başka bir şey değildir. Eğer girseydi mutlaka nakledilirdi. Fakat nakledilmedi; bu da O'nun bu gibi konulara girmediğini gösterir.

 

b) "Mekasıd" bölümünde de ortaya konulacağı gibi bu şeriat ümmi bir ümmet için gönderilmiş ümmi bir şeriattır. Nitekim Hz. Peygamber [s.a.v.] "Biz ümmı bir ümmetiz. Hesap kitap bilmeyiz. Ay (eli ile işaret buyurarak) şöyle, şöyle ve şöyledir." buyurmuşlardır. Daha buna benzer deliller bulunmaktadır. Konu yerinde genişçe ele alınmıştır.

 

İkinci itirazınızı kayıtsız olarak kabul etmiyor ve diyoruz ki: Farz-ı kifaye olan husus sadece, mahiyeti bilinsin veya bilinmesin, her fasid ve batıl olan şeyin reddidir; şu kadar var ki, onun fasid olduğunun bilinmesi zaruridir, bunu da şeriat tekeffül etmiştir. Bu hususa delilimiz şudur:

 

Hz. Musa sihirbazların ortaya koydukları sihrin hakikatini bilmiyordu. Bununla birlikte elinde bulunan ve daha güçlü olan mucize ile sihir iptal edilmişti. Hz. Musa'nın sihrin hakikatini bilmediği şuradan belli ki, onlar insanların gözlerini boyayıp, onlara korku verip ortaya büyük bir sihir koyduklarında, o korkmuştu; eğer onun mahiyetini bilseydi, ondan korkmaz dı. Nitekim bilenler yani sihirbazlar korkmamışlardı. Yüce Allah, bunun üzerine Hz. Musa'ya: "Korkma, üstün olan muhakkak ki, sensin"[Ta ha, 69] buyurmuştu. Sonra da: "Onların yaptıkları sadece sihirbaz düzenidir. Sihirbaz nereden gelirse gelsin, başarı kazanamaz." buyurmak ta dır . Bu ifade ile, daha önceden bilgisi olmadığı bir konuda Hz. Musa'ya bilgi verilmektedir. Eğer Hz. Musa daha önceden bilseydi, böyle bir ihtiyaç bulunmaz dı. Hz. Musa'nın esas olarak bildiği tek şey, bunların batıl bir dava üzerinde oldukları idi. Bu tür konularla ilgili her meselede söylenecek söz işte bu şekilde olacaktır. Eğer iptal ve red herhangi bir yolla gerçekleşiyorsa, bu Allah'ın bir sevgili kulunun elinde cereyan eden mucize yolu ile olabileceği gibi, takvadan neş'et eden ve söz konusu ilmin dışında (keramet gibi) başka bir unsurla da olabilir, maksat da budur; dolayısıyla şer'an bu gibi ilimlerin istenilir oldukları kesinlik kazanmış değildir.

 

Tefsir ilminin matlup ilimlerden oluşu ile ilgili itiraza gelince, bu ilim hitaptan muradın ne olduğunun anlaşılması için lazım olan şeylerin öğrenilmesini gerekli kılar. Kelamda neyin istendiği bilinirse, bunun ötesinde kalan şeylerle uğraşmak bir tekellüf(aşınlık) olmaktadır. Bu Hz. Ömer'in meselesinde gayet açıkça ortaya çıkmaktadır. O: (...) ayetini [Abese, 31] okuyunca (...) kelimesinin manasında duraklamış, onu anlayamamıştı. Hz. Ömer'in anlamadığı şey kelimenin kendi manası idi ve onu bilmemek ayetin genel manasının anlaşılmasına halel getirmiyordu. Çünkü genel mana anlaşılıyordu. Şöyle ki, Yüce Allah burada insanoğlunun yiyeceği hakkında söz etmekte ve gökten yağmur indirdiğini ve bununla tahıl, üzüm, zeytin, hurma ... gibi doğrudan doğruya; yine hayvanlara otlak kılmak suretiyle de dolaylı olmak üzere insanoğlu için pek çok çeşit yiyecek çıkardığını topluca belirtmiştir. Dolayısıyla bunların detaylarını ve hangi maddeler olduklarını öğrenmek artık lüzumsuz hale gelmiştir ve insanın bunları da öğrenmesi gereği yoktur. İşte bu noktadan hareketledir ki Allahu a'lem!- (...) kelimesinin manasının araştırılmasını Hz. Ömer tekellüf (aşınlık) kabilinden saymıştır. Eğer öyle olmasa da, ayetin terkibi manasının anlaşılması için gerekli olsaydı, o takdirde bunu bir tekellüf olarak kabul etmez; aksine "Onun ayetleri üzerinde düşünmeleri için ... "[Sad, 29] ayetinin fahvasınca öğrenilmesi matlup olan şeylerden olurdu. Bu yüzdendir ki, aynı Hz. Ön:er, kendisi minberde iken: (" ... ya da yok olmak endişesindeyken onlara azabın gelmesinden güvende midirler?"  ) [Nahl, 47] ayetindeki (...) kelimesini hazır olanlara sormuş ve Hüzeyl kabilesine mensup bir adam kalkarak, bu kelimenin kendi lügatlerinde (...) yani azar azar noksanlaştırmak manasına geldiğini söylemiş ve örnek vermek üzere de şu beyti okumuştur: ...(Keser, yay yapılan ağacı nasıl yontar, Bemer de ondan, kıvırcık tüylü hörgücü)

Bunun üzerine Hz. Ömer:

- Ey insanlar! Cahiliyye devri şiirlerinizi toplamaya bakınız; çünkü onda Kitab'ınızın tefsiri bulunmaktadır; demiştir.

 

Öbür taraftan kalabalık bir cemaat içerisinde Dabi': (...) ayetinin manasını sormuştu. Pratik hiçbir faydası yoktu ve insanların zihinlerini karıştırmaktan başka bir amacı da bulunmuyordu. Bu yüzden Hz. Ömer, bilindiği üzere kendisini tartaklamı ştı. Şu halife "Onlar, üstlerindeki göğü nasıl yapmışız, süslemişiz bir bakmazlar mı?! Onda hiçbir çatlak yoktur."[Kaf, 6] ayetinin ameli bir neticesi olmayacak hendese ilmiyle tefsir edilmesi uygun değildir. Çünkü bu tür bir tefsir Arab'ın bilip anlamadığı şeyler kabilindendir. Kur'an ise sadece onların dilinde ve onlarca bilinen tarzda inmiştir. Bu konu Allah'ni izni ile, "Mekasıd" bölümünde açıklanacaktır.

 

Pratik bir neticesi bulunmayan, Arablar tarafından bilinmeyen ve şeriata nisbet edilmeye çalışılan bütün ilimler hakkında söylenecek söz aynıdır. Tabiat ilimleri ve daha başka ilimlerle uğraşanların, kendi uğraştıkları ilimlerin Kur'an'dan alındığına dair ayetlerle, Hz. Peygamber'in [s.a.v.] hadisleri ile istidlalde bulunma çabaları bir tekellüften (aşırılıktan) başka bir şey değildir. Mesela sayılarla uğraşanlar " ... sayanlara sor. "[Mü'minun, 113] ayeti ile; hendese ile uğraşanlar: "Allah gökten su indirdi de, vadiler kendi ölçülerince selolup aktı. "[Ra'd,17] ayeti ile astronomi ile uğraşanlar: "Güneş ve ay, bir hesap iledir."[Rahman, 5] ayeti ile; mantıkçılar, külli-olumsuz önermenin zıddının cüz'i-müsbet olduğu konusunda: "Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir." demekle Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. De ki: " ... Ki tab 'ı kim indirdi?"[En'am, 91] ayeti ile, yine bazı hamI (atıf) ve şart türlerinin diğer şeylerle; Remilcilerin: " ... size indirilmiş bir kitap veya intikal etmiş bir bilgi kalıntısı varsa bana getirin. "[Ahkaf, 4] ayetiyle birlikte, Hz. Peygamber'in [s.a.v.]: " ... kum üzerinde çizgi çizen bir nebı vardı. " sözleriyle iddialarını delillendirmeye çalışmışlardır. Bu saydıklarımız ve daha başkaları iddialarını kitaplarına dercetmişlerdir ve hepsi de kendi ilimlerinin bizatihi maksud olduğunu kesin ifade ile belirtmişlerdir. Böylece dördüncü sualin cevabı da anlaşılmış olmaktadır ve "Göklerin ve yerin hükümranlığını, Allah'ın yarattığı her şeyi ... düşünmüyorlar mı?" ayetinin kapsamına Araplarca bilinmeyen; içlerinden kolay ve hoşgörü esasına dayalı bir din ile gönderilmiş bulunan bir peygamberin ümmi ümmeti ile hiç de uyum arzetmeyen felsefi ilimlerin de itibara alınmasının girmeyeceği ortaya çıkmaktadır. Felsefe, öğrenilmesinin caiz olduğunu kabul etsek bile, kaynak bakımından zor, yolları sarp, elde edilmesi çok güç bir ilimdir. Tam bir ümmilik içerisinde yetişen Araplara hitab eden şeriatın, Allah'ın ayetlerinin, onun varlık ve birliğine delalet eden delillerinöğrenilmesi için felsefe öğrenilmesi şeklinde bir kayıt içermesi uygun değildir. Kaldı ki, felsefe din büyükleri tarafından zemmedilmiş, daha önce de geçtiği gibi, bu konuya onlarca dikkat çekilmiş bulunmaktadır.

 

Bu husus anlaşıldı ise, netice olarak diyoruz ki, pratik bir netice doğurmayan bir şey, şeriatçe matlüp değildir.

 

Lügat, nahiv, tefsir vb. ilimler gibi, üzerine şer'an matlüp olan bir hususun bağlı bulunduğu şeylere gelince, matlüp olan bir şeyin kendisine bağlı olduğu şey de şer'an ya da aklen matlüp olacaktır. Yerinde de açıklandığı gibi bu hususta bir problem bulunmamaktadır. Ancak burada üzerine dikkat çekilmesi gereken bir husus daha vardır ki, o da altıncı mukaddimemizi oluşturacaktır:

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’e tıkla:

 

ALTINCI MUKADDİME