EL-MUVAFAKAT *ŞATİBİ*
BEŞİNCİ MUKADDİME:
Bir ameli neticesi
bulunmayan herhangi bir meseleye dalmak, şer'an hüsnü kabul görmeyen bir konu
ile uğraşmak demektir. Buradaki amelden şer'an matlup olan kalbi ve fiili
amelleri kasdediyoruz.
Bu mukaddimenin delili
istikradır. Şöyle ki, biz Şari' Teala'nın amel bakımından mükellefe bir faydası
olmayacak hususlara itibar etmediğini görmekteyiz: Yüce Allah Kur'an'da:
"Ey Muhammed! Sana hilal halindeki ayları sorarlar. De ki: 'Onlar, insanların
ve hac vakitlerinin ölçüsüdür.'" buyurmuştur. Burada verilen cevap amele
yönelik hususla ilgilidir. Yüce Allah, soruyu soran kimsenin "Ay niçin
incecik iplik gibi başlıyor, sonra giderek büyüyor ve nihayet dolunayoluyor;
sonra yine küçülmeye başlayarak ilk halini alıyor?,,(Bakara,189) şeklindeki
kasdına iltifat etmemiş ve soruyu sorulması gereken şekilde ele alarak, o
doğrultuda cevap vermiştir.
Sonra aynı ayetin
devamında "Evlere arkalarından girmeniz iyi değildir; iyi kimse kötülükten
sakınan kimsedir. " buyurmuştur. Ayetin tamamıyla sorulan soruya cevap
olmak üzere indiği görüşünde olanlara göre, Yüce Allah bir temsil de
bulunmaktadır ve "Bu soru evlere arkalarından girmek kabilindendir. Gerçek
iyilik bu gibi şeylerle ilgili lüzumsuz, şu anda ve ileride bir fayda
vermeyecek olan bilgilere sahip olmak değil, bilakis takva sahibi
olmaktır." buyurmaktadır. Yine Yüce Allah, kıyametin ne zaman olduğunu
sormaları akabinde: "Ey Muhammed! Senden kıyametin ne zaman gelip
çatacağını sorarlar. Nerde senden onu anlatması. "[Naziat, 42]
buyurmaktadır. Yani bunu sormak, faydasız bir soruda bulunmaktır. Çünkü, soran
kimsenin onun mutlaka kopacağım bilmesi yeterlidir. Bu yüzdendir ki, Hz.
Peygamber Efendimiz, kendisine bunu soran kimseye: "(Soruyu bırak
da) onun için ne hazırladın!
(Ona bak!)." buyurmuşlar, soru açık olmasına rağmen, o doğrultuda cevap
verme yerine faydalı olacak bir yöne çekmişlerdir. Yüce Allah bir başka ayette:
"Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.
"[Maide, 101] buyurmuştur. Bu ayet "Babam kimdir?" diye soran
bir kimse hakkında nazil olmuştur. Rivayete göre bir gün Hz. Peygamber [s.a.v.]
kalktı; yüzünden öfkeli olduğu belli idi.
"Bana ne
sorarsanız, mutlaka onun cevabını vereceğim!" buyurdu. Bunun üzerine bir
adam kalktı ve:
"- Babam kim? Ya
Resulullah!" diye sordu. Hz. Peygamber [s.a.v.]:
"- Baban
Huzafe'dir." buyurdu. Bunun üzerine ayet indi. Her iki konu hakkında başka
rivayetler de bulunmaktadır. İbn Abbas; İsrail oğullarının boğazlanacak ineğin
evsafı ile ilgili soruları hakkında: "Eğer onlar herhangi bir ineği
boğazlasalardı, kendilerine kafi gelecekti. Fakat onlar (öyle yapmadılar)
ifrata gittiler, Allah da işlerini zorlaştırdı." demiştir. Bu ifade,
onların sorularının lüzumsuz olduğunu göstermektedir. Bazılarına göre lüzumsuz
sorular sormayı yasaklayan ayet, "Bu haccımız, sadece bu sene için midir,
yoksa ömrümüz boyunca yeterli midir?" diye soru soran ve Hz. Peygamberde
[s.a.v.] de: "Ömrümüz boyunca yeterlidir; eğer 'Evet!'deseydim O zaman mutlaka
(her sene) vacib olurdu!" şeklinde cevap alan kimse (el-Akra' b. Habis)
hakkında inmiştir. Hadisin bazı rivayetlerinde Hz. Peygamber [s.a.v.] "Ben
sizi terkettikçe, siz de benim üstüme gelmeyiniz. Şüphesiz ki, sizden önceki
kavimler, mutlaka peygamberlerine fazla soru sormalarından dolayı helak
olmuşlardır." buyurmuşlardır. Buradaki soruları fazla oluyordu ve pratik
bir faydası bulunmuyordu. Çünkü onlar şayet sus salar da, amelden geri
kalmasalardı; ihtiyaç olmaması açısından soru anlamsız kalıyordu. İşte bu manadan
hareketledir ki, Hz. Peygamber [s.a.v.] dedikodu ve çok soru sormayı
yasaklamıştı. Çünkü bu aynı zamanda faydasız sorular demekti. Cebrail [a.s.]
kendisine kıyametin ne zaman kopacağını sormuştu da "Bu konuda soru
sorulan kimse, soru sorandan daha bilgili değildir." buyurmuşlar ve bunun
hakkında ilminin bulunmadığını haber vermişlerdi. Bu da ortaya koyuyor ki,
kıyametle ilgili soruya herhangi bir yükümlülük ortaya çıkmaktadır. Ancak
kıyamet alametlerinin ortaya çıkması üzerine, ondan ve alametleri sayılan işlere
düşmekten sakınmak, Allah'a dönmek gibi arzulanan neticeler doğacağı için,
onları haber vermişti. Sonra Hz. Peygamber [s.a.v.] hadisini, Hz. Ömer'e,
kendisine insanlara dinlerini öğretmek için Cebrail'in geldiğini ifade ile
bitirmiştir. Şu halde kıyametin ne zaman kopacağı sorusu karşısında, cevabın
bilinmesi dinde gerekli değildir ve Hz. Peygamber [s.a.v.] bunu ortaya
koymuştur. Hadisteki 'bu mana ve Cebrail'in bu soruyu Hz. Peygamber'e [s.a.v.]
yöneltmesindeki fayda üzerinde düşünülmelidir. Hz. Peygamber'in [s.a.v.] başka
bir hadislerinde ise şöyle buyurmuşlardır: "En büyük cürüm işleyen insan,
haram olmayan bir şey hakkında soru soran ve bu sorusu yüzünden o şeyin haram
kılınmasına sebep olan kimsedir. " Bizim üzerinde durduğumuz konu ile
ilgili örneklerden biri de budur. Çünkü haram kılınmadığı zaman, amel
bakımından o şeyi sormanın ne faydası olacaktır? Hz. Ömer, (...) ayetini
[Abese, 31] okuduğu zaman meyve manasına olan (...) kelimesini anladık; ama şu
(L;i) kelimesi de ne oluyor? diye sormuş, sonra: "Bize tekellüfe girmek
(yani üstümüze elzem olmayan işlere kendimizi kaptırmak) yasaklanmıştı."
demiştir. Kur'an-ı Kerim'de: "Ey Muhammed! Sana 'ruh'un ne olduğunu
soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az
bilgi verilmiştir. "[İsra, 85] buyrulmaktadır. Görünüşe göre bu ayet,
onlara cevap verilmediğini, ona ait bilginin, teklif konusunda ihtiyaç
duyulacak türden bulunmadığını ifade etmektedir. Rivayete göre Hz. Peygamber'in
[s.a.v.] ashabı sıkılmışlar ve:
- Ya Rasulallah! Bize
(bir şeyler) anlat; diye talepte bulunmuşlardı.
Bunun üzerine:
"Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab'ı
sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. "[Zümer, 23] ayeti inmiştir. Bu
ayet, taleplerinin reddi ve Allah'a kulluk konusunda faydalı olacak hususlar
hariç başka bir konuda talepte bulunmanın uygun olmadığı hususunda 'nass'
gibidir. Sonra bir ara yine usanma durumu olmuş ve:
- Ya Rasıllallah! Bize
'hadis'lerin üzerinde, Kur'an'ın altında bir şeyler anlat! demişler. Bunun
üzerine de Yusılf sılresi inmiştir. Hadis için Ebıl Ubeyd'in
Fedailu'l-Kur'an'ına bakınız. Yine Hz. Ömer'in, Kur'an hakkında insanlara,
üzerine herhangi bir ameli netice terettüp etmeyecek sorular soran Dabi'i
tartakladığı üzerinde düşünmek gerekir. İbnu'l-Keva
Hz. Ali'ye (r.a.)
ayetini [Zariyat, 1] sorar. Hz. Ali ona:
- Yazık sana! Öğrenmek
için sor, sıkıntı vermek için (taannut) sorma! demiş ve sonra cevap vermiştir.
İbnu'l-Keva kendisine, "Aydaki karartılar hakkında ne dersin?" demiş;
Hz. Ali de cevaben: "Kör biri, kendisi gibi kör bir konudan soruyor."
demiş ve sonra açıklamada bulunmuştur. Sonra İbnu'l-Keva daha başka sorular da
sormuştur. Haber uzundur. İmam Malik b. Enes, pratik bir değeri olmayan
konulardan söz etmeden hoşlanmazdı ve bunun mekruhluğunu kendinden önce geçen
din büyüklerinden naklederdi.
Bu tür pratik bir
neticesi olmayan şeylerle uğraşmanın şer'an hüsnükabıll görmediği bir kaç
bakımdan açıklanabilir:
a) Bu tür lüzumsuz
uğraşılar, mükellefi yükümlü tutulduğu konularla uğraşmaktan alıkor. Hem bu tür
uğraşılar üzerine ne dünyada ne de ahirette bir fayda terettüp etmez. Ahirette
etmez; çünkü orada kişi emrolunup, yasaklandığı şeylerden sorguya çekilecektir.
Dünyada da yoktur; çünkü bu tür lüzumsuz bilgileri öğrenmesi, rızkını elde etme
konusundaki tedbirlerine müsb et ya da menfi yönde etki etmeyecektir. Ama onu
öğrenmekten duymuş olduğu manevi hazza gelince, onu elde etmek için gösterdiği
meşakkat ve yorgunluk, elde ettiği lezzeti karşılamayacaktır. Bunda dünyevi bir
faydanın varlığı varsayılsa bile, bunun hüsn ü kabul görmesi ve şeriat
nazarında bir fayda kabul edilebilmesi için hakkında Şari'in hüsn ü şehadeti
bulunması gerekmektedir. Zira nice insanların lezzet ve fayda saydıkları şeyler
vardır ki, şeriatte tam tersi hüküm almaktadırlar. Zina, içki ve diğer fısk u
fücur işleri, dünyevi garazlar saiki ile işlenmiş günahlar bu tür şeylerdendir.
Şu halde her iki dünyada da bir semere vermeyecek şeylerle zamanı öldürmek ve
böylece faydalı olan şeyleri ihmal etmek, yakışık almayan bir şeyin yapılması
kabilinden olmaktadır.
b) Şeriat, kulun dünya
ve ahiret işlerini en üst düzeyde gerçekleştirebilmesi için gerekli olan her
şeyi getirmiş ve açıklamıştır. Bunların dışında kalan şeyler, büyük bir
ihtimalle kulların masIahatları hilafına olan şeylerdir. Bu durum öteden beri
müşahade edilegelmektedir. Şöyle ki, teklifı bir hükümle ilgisi bulunmayan
ilimlerle uğraşanların tümünün mutlaka aralarında fitne bulunduğunu, doğru
yoldan çıktıklarını, aralarında anlaşmazlıkların, ihtilafların kol gezdiğini ve
bu anlaşmazlıklarının birbirleri ile irtibatın kesilmesine, birbirlerine sırt
çevirmeye ve taassuba götürdüğünü ve bunun neticesinde de gruplara
ayrıldıklarını müşahadelerimiz neticesinde görmekteyiz. Eğer insanlar bunu
yaparlarsa sünnetten dışarı çıkmış olurlar ve bu tefrikanın aslını da sadece bu
sebep oluşturur. Çünkü onlar faydalı ilmi bırakıp, faydasız ilm e geçmişlerdir.
Bu ise hem öğrenci hem de hoca için büyük bir fıtnedir. Şari Teala'nın
yöneltilen soruya cevap vermemesi ve faydalı olan şekle doğru kaydırması, bu
tür lüzumsuz bilgilerle uğraşmanın bir fıtne olduğu ve vakti boşu boşuna
öldürmek manasına geldiği hususunda en açık delillerden birisidir.
c) Her şey üzerinde
düşünmek ve onunla ilgili bilgiyi elde etmek çabası, felsefecilerin tutumudur
ki, müslümanlar onlardan tebrie ederler (uzak olduklarını söylerler). Onlar da,
ancak sünnete muhalif şeylere tutunma neticesinde ortaya çıkmaktadır. Durumu bu
olan bir gidişatta, müslümanların onlara uymaları büyük bir hatadır ve dosdoğru
yoldan sapmak olur.
Bu itibarla, bu tür
ilimlerle uğraşmanın şer'an hüsnükabul görmemesinin sebepleri çoktur.
SORU: ilim, genelolarak
güzel bir şeydir, herhangi bir kayıt getirilmeksizin matlup kabul edilmiştir.
ilim talebinde bulunmayı isteyen nasslar umum sigasıyla ve mutlaktır;
dolayısıyla ilgili nasslar her ilmi içine alır. ilmin içerisinde de, pratik
neticesi bulunan olduğu gibi, bulunmayanı da vardır. Bu itibarla, söz konusu
nassları, bu iki neviden diğerini dışarıda bırakarak sadece birisine tahsis
etmek bir tahakküm olmaz mı?! Sonra alimler: "Sihir, tılsım vb. gibi amel
safhasına konulması gibi bir amacı olmayan ilimlerden her birinin öğrenilmesi
farz-ı kifayedir." demişlerdir. Bu durumda hesap, hendese vb. gibi amele
yaklaştıracak ilimlerin öğrenilmesi hakkında ne diyebilirsiniz?! Yine mesela
"Tefsir" ilmi matlup ilimlerden birisidir. Bununla birlikte bazen,
pratik bir neticesi olmayabilir. Fahreddin er-Razi'nin şu nakli üzerinde düşünmek
gerekir. Şöyle ki:
Alimlerden birisi, bir
Yahudi'nin yanına uğradı. Yanında bir müslüman vardı ve ona kainatın durumu
hakkında bir şeyler okuyordu. Alim, Yahudiye, ona okuduğu şeyin ne olduğunu
sordu. O:
- Ben ona Allah'ın
kitabından bir ayeti tefsir ediyorum; dedi. Alim, hayret içinde, onun ne
olduğunu sordu. Yahudi: "Onlar, üsilerindeki göğü nasıl yapmışız,
süslemişiz, bir bakmazlar mı?! Onda hiçbir çatlak yoktur. ''[Kaf, 6] ayetidir
demiş ve devamla: "Ben ona göklerin inşa ve süslenmesi keyfiyetini açıklıyorum."
demiştir. Bunun üzerine, o alim bunu hüsnükabulle karşılamıştır. Nakli mana
olarak vermiş bulunuyoruz. Yine aynı şekilde Yüce Allah'ın: "Göklerin ve
yerin hükümranlığını, Allah'ın yarattığı her şeyi ... düşünmüyorlar
mı?''[A'raf, 185] ifadesi ile benzeri ayetler akli, nakli; kesbi, vehbi varlık
alemine çıkan her türlü ilmi içine alır.
Felsefecilerin iddiasına
göre, felsefenin hakikati her ne olursa olsun mevcut şeyler hakkında,
yaratıcısına delalette bulunması açısından düşünmek demektir. Düşünmenin de
deliller ve yaratıklar üzerinde olacağı malumdur.
Bütün bunlar, ilimlerin
hepsinin istisnasız hüsnükabul görmelerine delalet eden yönlerdir.
CEVAP: ilim talebinde
bulunan nasslar sanıldığı gibi umumi ve mutlak değillerdir, zikri geçen
delillerle tahsis ve takyid edilmişlerdir. Bu hususa iki şey açıklık
getirmektedir:
a) Sahabe ve tabiinden
oluşan selef-i salih, pratik bir faydası bulunmayan bu gibi konulara
dalmamışlardır. Oysa ki onlar, talep edilen ilmin manasının ne olduğunu en iyi
bilen kimselerdi. Dahası, Hz. Ömer (r.a.) gibi konulara dalmayı, yasaklanılan
tekellüf (aşmlık) kabilinden mütalaa etmişti. Yine o'nun Dabi'i bu yüzden
tartaklaması konumuza delalet açısından gayet açıktır. Üstelik Hz. Ömer'in bu
davranışına hiçbir kimse tepki de göstermemiştir. Selefin bu tür ilimlerle
uğraşmamasının sebebi, Hz. Peygamber'in [s.a.v.] bu tür konulara girmemiş
olmasından başka bir şey değildir. Eğer girseydi mutlaka nakledilirdi. Fakat
nakledilmedi; bu da O'nun bu gibi konulara girmediğini gösterir.
b) "Mekasıd"
bölümünde de ortaya konulacağı gibi bu şeriat ümmi bir ümmet için gönderilmiş
ümmi bir şeriattır. Nitekim Hz. Peygamber [s.a.v.] "Biz ümmı bir ümmetiz.
Hesap kitap bilmeyiz. Ay (eli ile işaret buyurarak) şöyle, şöyle ve şöyledir."
buyurmuşlardır. Daha buna benzer deliller bulunmaktadır. Konu yerinde genişçe
ele alınmıştır.
İkinci itirazınızı
kayıtsız olarak kabul etmiyor ve diyoruz ki: Farz-ı kifaye olan husus sadece,
mahiyeti bilinsin veya bilinmesin, her fasid ve batıl olan şeyin reddidir; şu
kadar var ki, onun fasid olduğunun bilinmesi zaruridir, bunu da şeriat tekeffül
etmiştir. Bu hususa delilimiz şudur:
Hz. Musa sihirbazların
ortaya koydukları sihrin hakikatini bilmiyordu. Bununla birlikte elinde bulunan
ve daha güçlü olan mucize ile sihir iptal edilmişti. Hz. Musa'nın sihrin
hakikatini bilmediği şuradan belli ki, onlar insanların gözlerini boyayıp,
onlara korku verip ortaya büyük bir sihir koyduklarında, o korkmuştu; eğer onun
mahiyetini bilseydi, ondan korkmaz dı. Nitekim bilenler yani sihirbazlar
korkmamışlardı. Yüce Allah, bunun üzerine Hz. Musa'ya: "Korkma, üstün olan
muhakkak ki, sensin"[Ta ha, 69] buyurmuştu. Sonra da: "Onların
yaptıkları sadece sihirbaz düzenidir. Sihirbaz nereden gelirse gelsin, başarı
kazanamaz." buyurmak ta dır . Bu ifade ile, daha önceden bilgisi olmadığı
bir konuda Hz. Musa'ya bilgi verilmektedir. Eğer Hz. Musa daha önceden
bilseydi, böyle bir ihtiyaç bulunmaz dı. Hz. Musa'nın esas olarak bildiği tek
şey, bunların batıl bir dava üzerinde oldukları idi. Bu tür konularla ilgili
her meselede söylenecek söz işte bu şekilde olacaktır. Eğer iptal ve red
herhangi bir yolla gerçekleşiyorsa, bu Allah'ın bir sevgili kulunun elinde
cereyan eden mucize yolu ile olabileceği gibi, takvadan neş'et eden ve söz
konusu ilmin dışında (keramet gibi) başka bir unsurla da olabilir, maksat da
budur; dolayısıyla şer'an bu gibi ilimlerin istenilir oldukları kesinlik
kazanmış değildir.
Tefsir ilminin matlup
ilimlerden oluşu ile ilgili itiraza gelince, bu ilim hitaptan muradın ne olduğunun
anlaşılması için lazım olan şeylerin öğrenilmesini gerekli kılar. Kelamda neyin
istendiği bilinirse, bunun ötesinde kalan şeylerle uğraşmak bir
tekellüf(aşınlık) olmaktadır. Bu Hz. Ömer'in meselesinde gayet açıkça ortaya
çıkmaktadır. O: (...) ayetini [Abese, 31] okuyunca (...) kelimesinin manasında
duraklamış, onu anlayamamıştı. Hz. Ömer'in anlamadığı şey kelimenin kendi
manası idi ve onu bilmemek ayetin genel manasının anlaşılmasına halel
getirmiyordu. Çünkü genel mana anlaşılıyordu. Şöyle ki, Yüce Allah burada
insanoğlunun yiyeceği hakkında söz etmekte ve gökten yağmur indirdiğini ve
bununla tahıl, üzüm, zeytin, hurma ... gibi doğrudan doğruya; yine hayvanlara
otlak kılmak suretiyle de dolaylı olmak üzere insanoğlu için pek çok çeşit
yiyecek çıkardığını topluca belirtmiştir. Dolayısıyla bunların detaylarını ve
hangi maddeler olduklarını öğrenmek artık lüzumsuz hale gelmiştir ve insanın
bunları da öğrenmesi gereği yoktur. İşte bu noktadan hareketledir ki Allahu
a'lem!- (...) kelimesinin manasının araştırılmasını Hz. Ömer tekellüf (aşınlık)
kabilinden saymıştır. Eğer öyle olmasa da, ayetin terkibi manasının anlaşılması
için gerekli olsaydı, o takdirde bunu bir tekellüf olarak kabul etmez; aksine
"Onun ayetleri üzerinde düşünmeleri için ... "[Sad, 29] ayetinin
fahvasınca öğrenilmesi matlup olan şeylerden olurdu. Bu yüzdendir ki, aynı Hz.
Ön:er, kendisi minberde iken: (" ... ya da yok olmak endişesindeyken
onlara azabın gelmesinden güvende midirler?" ) [Nahl, 47] ayetindeki (...) kelimesini
hazır olanlara sormuş ve Hüzeyl kabilesine mensup bir adam kalkarak, bu
kelimenin kendi lügatlerinde (...) yani azar azar noksanlaştırmak manasına
geldiğini söylemiş ve örnek vermek üzere de şu beyti okumuştur: ...(Keser, yay
yapılan ağacı nasıl yontar, Bemer de ondan, kıvırcık tüylü hörgücü)
Bunun üzerine Hz. Ömer:
- Ey insanlar! Cahiliyye
devri şiirlerinizi toplamaya bakınız; çünkü onda Kitab'ınızın tefsiri
bulunmaktadır; demiştir.
Öbür taraftan kalabalık
bir cemaat içerisinde Dabi': (...) ayetinin manasını sormuştu. Pratik hiçbir
faydası yoktu ve insanların zihinlerini karıştırmaktan başka bir amacı da
bulunmuyordu. Bu yüzden Hz. Ömer, bilindiği üzere kendisini tartaklamı ştı. Şu
halife "Onlar, üstlerindeki göğü nasıl yapmışız, süslemişiz bir bakmazlar
mı?! Onda hiçbir çatlak yoktur."[Kaf, 6] ayetinin ameli bir neticesi
olmayacak hendese ilmiyle tefsir edilmesi uygun değildir. Çünkü bu tür bir
tefsir Arab'ın bilip anlamadığı şeyler kabilindendir. Kur'an ise sadece onların
dilinde ve onlarca bilinen tarzda inmiştir. Bu konu Allah'ni izni ile,
"Mekasıd" bölümünde açıklanacaktır.
Pratik bir neticesi
bulunmayan, Arablar tarafından bilinmeyen ve şeriata nisbet edilmeye çalışılan
bütün ilimler hakkında söylenecek söz aynıdır. Tabiat ilimleri ve daha başka
ilimlerle uğraşanların, kendi uğraştıkları ilimlerin Kur'an'dan alındığına dair
ayetlerle, Hz. Peygamber'in [s.a.v.] hadisleri ile istidlalde bulunma çabaları
bir tekellüften (aşırılıktan) başka bir şey değildir. Mesela sayılarla
uğraşanlar " ... sayanlara sor. "[Mü'minun, 113] ayeti ile; hendese
ile uğraşanlar: "Allah gökten su indirdi de, vadiler kendi ölçülerince
selolup aktı. "[Ra'd,17] ayeti ile astronomi ile uğraşanlar: "Güneş
ve ay, bir hesap iledir."[Rahman, 5] ayeti ile; mantıkçılar, külli-olumsuz
önermenin zıddının cüz'i-müsbet olduğu konusunda: "Allah hiçbir insana bir
şey indirmemiştir." demekle Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. De
ki: " ... Ki tab 'ı kim indirdi?"[En'am, 91] ayeti ile, yine bazı
hamI (atıf) ve şart türlerinin diğer şeylerle; Remilcilerin: " ... size
indirilmiş bir kitap veya intikal etmiş bir bilgi kalıntısı varsa bana getirin.
"[Ahkaf, 4] ayetiyle birlikte, Hz. Peygamber'in [s.a.v.]: " ... kum
üzerinde çizgi çizen bir nebı vardı. " sözleriyle iddialarını delillendirmeye
çalışmışlardır. Bu saydıklarımız ve daha başkaları iddialarını kitaplarına
dercetmişlerdir ve hepsi de kendi ilimlerinin bizatihi maksud olduğunu kesin
ifade ile belirtmişlerdir. Böylece dördüncü sualin cevabı da anlaşılmış
olmaktadır ve "Göklerin ve yerin hükümranlığını, Allah'ın yarattığı her
şeyi ... düşünmüyorlar mı?" ayetinin kapsamına Araplarca bilinmeyen;
içlerinden kolay ve hoşgörü esasına dayalı bir din ile gönderilmiş bulunan bir
peygamberin ümmi ümmeti ile hiç de uyum arzetmeyen felsefi ilimlerin de itibara
alınmasının girmeyeceği ortaya çıkmaktadır. Felsefe, öğrenilmesinin caiz
olduğunu kabul etsek bile, kaynak bakımından zor, yolları sarp, elde edilmesi
çok güç bir ilimdir. Tam bir ümmilik içerisinde yetişen Araplara hitab eden
şeriatın, Allah'ın ayetlerinin, onun varlık ve birliğine delalet eden
delillerinöğrenilmesi için felsefe öğrenilmesi şeklinde bir kayıt içermesi
uygun değildir. Kaldı ki, felsefe din büyükleri tarafından zemmedilmiş, daha
önce de geçtiği gibi, bu konuya onlarca dikkat çekilmiş bulunmaktadır.
Bu husus anlaşıldı ise,
netice olarak diyoruz ki, pratik bir netice doğurmayan bir şey, şeriatçe matlüp
değildir.
Lügat, nahiv, tefsir vb.
ilimler gibi, üzerine şer'an matlüp olan bir hususun bağlı bulunduğu şeylere
gelince, matlüp olan bir şeyin kendisine bağlı olduğu şey de şer'an ya da aklen
matlüp olacaktır. Yerinde de açıklandığı gibi bu hususta bir problem
bulunmamaktadır. Ancak burada üzerine dikkat çekilmesi gereken bir husus daha
vardır ki, o da altıncı mukaddimemizi oluşturacaktır:
Sonraki
sayfa için aşağıdaki link’e tıkla: