EL-MUVAFAKAT *ŞATİBİ*
SEKİZİNCİ MUKADDİME:
Şer'an muteber olan yani
Allah ve Rasülünün sahiplerini mutlak olarak medhu sena ettiği ilim, amele
götüren, sahibini arzu ve hevesleri ile her ne şekilde olursa olsun başbaşa
bırakmayan; bilakis onun gereğini yerine getirmekle bağlı kılan, gönüllü
gönülsüz onun kıstaslarına uymaya iten ilim olmaktadır.
Bu cümleden şu netice
çıkmaktadır: Talep ve tahsil hususunda ilim ehli üç mertebede bulunmaktadır:
a) Birinci mertebe: İlim
talibi olup henüz kemaline ulaşamayanlar.
Bunlar ilim talebi
yolunda henüz taklid seviyesindedirler. Bunlar, yükümlü olmanın, korkutucu ve
müjdeleyici teşvikin neticesi olarak amelin içerisine girerler. Teklifyükü
tasdikin şiddeti ölçüsünde hafifler. Bu mertebede, talebe dair bilgi yeterli
değildir; bunun haricinde mutlaka zecr (uyarma), kısas, had, tazir ve benzeri
bir motife (müeyyideye) ihtiyaç vardır. Bu tezimizin doğruluğuna dair delil
ikamesine ihtiyaç duymuyoruz. Çünkü insanların davranışları ile ilgili süregelen
tecrübeler (müşahadeler) bu tezin doğruluğuna en küçük şüphe bırakmayacak
mahiyette deliller olmaktadır.
b) İkinci mertebe: İlmin
burhanlarına vakıf olan ve tam taklid çukurundan çıkan, aklın tasdik ve itimat
ederek tatmin olduğu veriler doğrultusunda basirete ulaşan kimseler bu
mertebededirler. Ancak bunların ilimleri henüz akla mensüp olup fıtri bir
özellik halini almamıştır; yani henüz insanda sabit bir meleke haline
gelmemiştir. Bunlar sadece sonradan kazanılan şeyler, aklın üzerinde tahakküm
ettiği ezberlenmiş bilgiler şeklindedir. Elde edilmeleri hususunda akla itim at
edilmektedir ve netice itibarı ile bunlar aklın tezleri cümlesinden olmaktadır.
Bunlar uygulama içerisine girdiklerinde, birinci mertebede bulunan tasdikten
kaynaklanan kolaylığa ilaveten bir hafiflik bulunur; hatta aralarında bir
mukayese bile söz konusu değildir. Zira bunlar tasdik görmüş burhana ulaşmakla
birlikte tekzibe (inkara) gitmeleri birbirleri ile bağdaşmayacak şeylerdir.
Kendilerinde hasıl olan ilmin aksine davranışta bulunmak 'gizli tekzib'
cümlesinden olmaktadır. Ancak bunların sahip oldukları ilim sıfatı henüz
kendilerinde sabit bir meleke halini almadığı için, kendilerinde sabit bulunan
şehvet, arzu ve heves gibi vasıflar, iki motiften daha güçlüsü olabilirler. Bu
itibarla da ayrıca harici bir motif e (müeyyide) ihtiyaç söz konusudur. Şu
kadar var ki, bunlar hakkında biraz daha hoşgörüyle davranılır ve sadece hadler
ve tazirlerle yetinilmez; aksine güzel adetler, ulaştıkları mertebelere uygun
talepler ... vb. gibi ayrıca dikkate alınacak hususlar da vardır. Bu mertebenin
delili de tecrübeler ve müşahadelerdir. Ancak bu kısım, birinciye nisbetle daha
gizli bulunmaktadır. Dolayısıyla bu konuda, şer'i ilimlerde dikkat ve basiret
sahibi, örf ve adetlere vakıf kimselerin yapması gereken ayrı bir tedkike
ihtiyaç vardır.
c) Üçüncü mertebe: Bu
mertebedeki kimseler için ilim artık kendilerinde sabit bir vasıf (meleke)
halini almıştır ve bunlara göre ilimler aklen ilk planda bedihi olarak
bilinmesi gereken ya da ona yakın olan hususlar mesabesindedir ve meydana geliş
tarzına bakılmaz; zira buna ihtiyaç duyulmaz. Bu mertebeye ulaşmış kimseleri,
sahip oldukları ilmin arzu ve hevesleri ile başbaşa bırakması mümkün değildir.
Kendileri için doğru olan ortaya çıkınca, beşeri motiflerine, fıtri vasıflarına
döndükleri gibi mutlaka ona rücu ederler.
Bu mukaddimede söz
konusu ettiğimiz, işte bu mertebedeki ilimdir. Bunun doğruluğuna şeriatten
delil pek çoktur: Mesela şu ayetler bunlardandır: "Geceleyin secde ederek
ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen
kimse inkar eden kimse gibi olur mu? Ey Muhammed! De ki: 'Bilenlerle
bilmeyenler bir olur mu?' Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.
"[Zümer, 9] Bu meziyetler ilim sahiplerine başka bir sebepten değil sadece
ilim yüzünden nisbet edilmiştir. ''Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer
yer tekrar eden Kitab'ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden
korkanların bu Kitab'tan tüyleri ürperir ... "[Zümer, 23] Bu ayette zikri
geçen "Rablerinden korkanlar" ifadesinden maksat ''Allah'ın kulları
arasında, O'ndan korkanlar, ancak alimlerdir."[Fatır, 28] ayetinin
delaletiyle alimler olmaktadır. "Peygambere indirilen Kur'an'ı
işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin yaşla dolduğunu ... görürsün.
"[Maide, 83] Sihirbazlar, bu ilimde 'rüsuh' mertebesine -ki sözünü
ettiğimiz mertebe olmaktadır- ulaştıklarındandır ki, ilimlerinin neticesinde
Hz. Müsa'nın getirmiş olduğu şeyin hak olduğunu; onun ne sihir ne de
gözbağcılığı olmadığım öğrenmeleri anında, ona boyun eğme ve imanda bulunmadan
bir an geri durmamışlardı. Firavun'un işkence ve azab edeceği şeklindeki
tehdidi onları imana koşmaktan durduramamıştı. Yüce Allah başka bir ayette:
"Biz bu misalleri insanlara veriyoruz. Onları ancak alimler anlar."[Ankebut,
43] buyurmuş ve onların anlaşılmasını ancak alimlere has kılmıştır. Tabii
bundan kasıt da, Şari' Teala'nın darb-ı mesellerden gözettiği maksadıdır. Yine
başka bir ayette: "Ey Muhammed! Sana Rabbinden indirilenin gerçek olduğunu
bilen kimse, onu bilmeyen köre benzer mi? Ancak akıl sahipleri ibret
alırlar." buyurur ve sonra devamla "Onlar, Allah'ın ahdini yerini
getirirler, anlaşmayı bozmazlar ... "[Ra'd, 19-21] diye ilim sahiplerinin
evsafını zikre geçer ki bunlar, inimlerin ilimleri ile amil olan kimseler
olduğu noktasında toplamr. Yüce Allah, ilmin neticelerinden olan iman sahipleri
hakkında da şöyle buyuruyor: "İnananlar, ancak o kimselerdir ki, Allah
anıldığı zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını
artırır ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar; kendilerine verdiğimiz
rızıktan yerli yerince sarfederler. İşte gerçekten inanmış olanlar
bunlardır."[Enfal, 2] Bu noktadan hareketledir ki, Yüce Allah, ilmin
gereği ile amil olan alimleri, Allah'a hiç isyan etmeyen ve ne emredilirse onu
yapan meleklerle birlikte yan yana zikretmiş ve: "Allah, melekler ve
adaleti yerine getiren ilim sahipleri, O'ndan başka tanrı olmadığına şahitlik
etmişlerdir. O'ndan başka tanrı yoktur, O güçlüdür, hakimdir. "[Al-i
İmran, 18] buyurmuştur. Yüce Allah'ın ilmine uygun olarak şehadette bulunması
tam bir tevMuk gösterir, zira farklılık olması muhaldir. Meleklerin ilimlerine
uygun olarak şehadette bulunmaları da sahihtir; çünkü onlar günahlardan
korunmuşlardır. İlimle korunmuş olmaları hasebiyle ilim sahiplerinin durumu da
aynıdır. Nitekim (koruyucu bir vasıf olan ilimle muttasıf oldukları içindir ki)
Ashab [radıyallahu anhum] içerisinde korkutucu unsur bulunan bir ayet indiği
zaman üzülürler, endişelenirler ve neticede durumu Hz. Peygamber'e intikal
ettirirlerdi. Mesela "İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi
onunla hesaba çeker ... "[Bakara, 284]; "İnanıp imanlarına herhangi
bir zulüm karıştırmayanlar ... "[En'am, 82] ayetleri indiği zaman
meselenin vuzuha kavuşması için bu konuda sormuşlardır. Şüphesiz ki, ashabın
üzüntü ve endişesi inen vahye dair bilgilerinden kaynaklanıyordu. Bu konudaki
deliller, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Hepsi de muteber olan ilmin,
sadece amele götürecek ilim olduğunda müttefiktir.
İTİRAZ: Sizin bu dediğiniz
iki yönden açık değildir:
a) İlimde 'rusuh' sahibi
olma (derinleşme), bu vasıfla muttasıf olan kimseyi bilginin konusuna
muhalefetten ya korur ya da korumaz. Eğer korumazsa, bu takdirde bu mertebe bir
önceki mertebe ile aynı olur. Bunun da anlamı, yalnız başına ilim, amele
götürmesi ve gereği ile amel edilmesi konusunda yeterli değildir, demektir.
Eğer muhalefetten korursa, o takdirde de ilimde rusuh sahibi olan alimlerin
masum olması, hiç günah işlememesi gerekir. Ancak şu bir gerçektir ki, peygamberler
hariç, alimlerden günahlar sadır olabilmektedir. Buna en üst düzeyde şu ayetler
şahiddir: "Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve
büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler. "[Neml, 14];
"Kendilerine Kitab verdiklerimiz, Muhammed'i oğullarını tanıdıkları gibi
tanırlar. Onlardan bir takımı, doğrusu bile bile hakkı gizlerler.
"[Bakara, 146]; "Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarındayken,
ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüz çeviriyorlar.
"[Maide, 43]; "And olsun ki, onu satın alanın ahiretten bir nasibi
olmadığını biliyorlardı." Hemen sonra da "Kendilerini karşılığında
sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi."[Bakara, 102]
buyrulmuştur. Bu ve benzeri diğer ayetler ilim sahibi olan kimselerin de,
ilimlerine rağmen: günah işleyebildiklerini, bilginin konusuna muhalefet
etmelerinin mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Eğer ilim, koruyucu ve
engelleyici bir özellik arzetse idi, o takdirde bunlar vuku bulmazdı.
b) Kötü alimlerin
zemmine dair nasslar bulunmaktadır ve bunlar pek çoktur: Bu konuda en
şiddetlilerinden biri de Hz. Peygamber'in: "Kıyamet gününde en şiddetli
azab göreceklerden birisi de ilminden faydalanmayan alimdir."
hadisleridir. Kur'an'da da şöyle buyrulur: '''Kitabı okuyup durduğunuz halde
kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz?" Düşünmez
misiniz?"[Bakara, 44]; "Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru
yolu Kitab'da insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem
Allah lanet eder hem de lanetçiler lanet eder ... "[Bakara, 159];
"Gerçekten, Allah'ın indirdiği Kitab'tan bir şeyi gizleyip de onu az bir
değere değişenler var ya ... "[Bakara, 174]; Cehennem ateşine atılacak ilk
üç zümre ile ilgili Ebu Hureyre hadisi bu kabildendir ve bu tür deliller pek
çoktur. Bütün bu deliller, ilim ehlinin ilimleri ile masum olmadıkları; ilmin
onları günaha düşmekten koruyucu olmadığı konusunda gayet açıktır. Bu durumda,
nasıl olur da ilim isyana manidir denilebilir?
CEVAP: İlimde rüsuh
derecesine ulaşmakla, alimin bilginin konusuna muhalefeti birbirleri ile asla
bağdaşmaz. Buna daha önce geçen deliller delalet etmektedir. Genel müşahadeler
de bunu doğrulamaktadır. Çünkü fıtd bir vasıf haline gelen özelliklere sahip
olanlar, bir itiyad halinde onlara uygun olarak hareket ederler. Eğer aksi bir
netice söz konusu olursa, bu şu üç sebepten biri dolayısı iledir:
1. Sırf inad
yüzündendir. İnad yüzünden bazı kereler yaratılıştan gelen (cibilli) vasıflara
bile muhalefet edilebilmektedir; dolayısıyla başka türlü özelliklere muhalefet
öncelikli olarak mümkün olabilir. "Gönülleri kesin olarak kabul ettiği
halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler.
"[Neml, 14]; "Kitab ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli
olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre
döndürmeyi isterler."[Bakara, 109] ve benzeri ayetler işte buna delalet
etmektedir. Bu tür muhalefetlerde en büyük etken dünya, makam vb. gibi şeylere
olan tutkular olmaktadır; bunlar kalbi öylesine bürümektedir ki, neticede insan
ne iyiyi ne de kötüyü görmemektedir.
2. Beşerin asla
kurtulamadığı gafletten doğan sürçmeler sebebiyle olur. Bazen alim de farkında
olmadan bir gaflet içerisine girebilir. Bazılarına göre "Allah kötülüğü
bilmeyerek yapıp da, hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine
almıştır ... "[Nisa, 17] ayetinden kasdedilen de bu manadır. Yine Yüce
Allah: "Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir
vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler. "[A'raf,
201] buyurmaktadır. Meselemizin esasına, bu tür muhalefet şekilleri ile
yaratılıştan gelen (cibill) özelliklere itiraz edilemediği yolunda bir itiraz
yöneltilemez. Şöyle ki, bazen insanın zihnı meşgılliyetinden, yahut gafletinden
dolayı gözü görmez, kulağı işitmez. O anda göz ve kulağın fonksiyonu ortadan
kalkar, hatta insanın başına bu yüzden bazı şeyler dahi gelebilir. Bununla
birlikte o kimse için işitme ve görmeden mahrumdur denilemez. İşte gerçek
alimin sürçmeleri de bu kabildendir.
3. Üçüncü sebep o
kimsenin gerçek anlamda bu mertebede olmamasıdır; ilim henüz bu kimse için bir
vasıf(meleke) haline gelmemiştir; bununla birlikte ilim ehlinden sayılmaktadır.
Bu alimin kendi yeri hakkındaki ya da başkalarının onun ilmı seviyesi hakkındaki
yanlış inançlarından kaynaklanmaktadır. Buna Yüce Allah'ın: "Allah'tan bir
yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır."[Kasas, 50]
buyruğu delalet etmektedir. Hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Yüce Allah
ilmi insanların arasından bir çırpıda çekip çıkararak almaz .... Sonunda onlar
cahil başlar edinirler; onlara sorarlar, onlarda bilgisizce cevap verirler.
Böylece hem kendileri sapar hem de başkalarını saptırırlar. ";
"Ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bunlar içerisinde ümmetim için en
büyük fitne olanları, kendi görüşleri ile kıyas yapanlardır .... " Bunlar
muhalefet durumuna, cehaleti bilgi zannettikleri için düşmüşlerdir Bunlar ne
ilimde rüsuh mertebesine ulaşmışlar ne de o mertebeYE yaklaşmışlardır. Bu
takdirde ilmin onları koruması da tabii olarak .söz konusu olmayacaktır. Bu
itibarla bunların durumunu ileri sürerek meselemize itirazda bulunmak doğru
değildir.
Bu üç durum dışında
kalanlar ise ilmin koruması altındadırlar; nitekim daha önce serdedilen
deliller bunu ortaya koymaktadır. Bu manada selefir pek çok sözü bulunmaktadır.
Hz. Peygamber'den [s.a.v.] şöyle rivayette bulunulmuştur: "Her şeyin bir
ikbal ve gerileme dönemi vardır. Bu dinin de ikbal ve gerileme dönemi
bulunmaktadır. Bu dinin ikbalini gösteren hususlardan birisi de, Allah'ın
benimle göndermiş olduğu şeyin yayılması)dır; hatta öyle ki, kabile baştan sona
hepsi dinde anlayış sahibi olur; içlerinde bir ya da iki fasık ya çıkar ya
çıkmaz; onlar da engellenirler, horlanırlar; eğer konuşacak olsalar, seslerini
çıkarmak isteseler onlara mani olunur, horlanırlar ve dışlanırlar ... "
Başka bir hadiste de: "Ümmetim üzerine bir zaman gelir ki, kurra (okuyan)
çoğalır fakat fukaha (anlayan) azalır; ilim alınır, kargaşa (herc) çoğalır.
" buyrulmuş ve sonra devamla: "Sonra bunu müteakiben bir zaman gelir
ki, ümmetimden insanlar Kur'an okurlar; fakat hançerelerini öte aşmaz. Sonra
bunu müteakiben bir zaman gelir ve münafık müşrikle, onun söylediklerinin
benzeri ile mücadeleye girer." buyrulur.
Hz. Ali: "Ey ilim
sahipleri! Onunla amel edin; çünkü alim, bilen, sonra da amel eden; işi, ilmine
uyan kimsedir. İleride ilmi taşıyan kimseler olacaktır; fakat onların
hançerelerini öte aşmayacak; gizli işleri (içleri) aleni işlerine (dışlarına)
ters düşecek; ilimleri işlerine muhalif olacak; birbirlerine karşı öğünerek
halkalar akdedeceklerdir; hatta adam kendisini terketti de başka birisine gitti
diye meclisinde bulunana gazap edecektir. Onların bu amelleri asla Allah'a
yükselmeyecektir." İbn Mesüd da: "İlme riayet edenler olun, sade raviler
olmayın; çünkü ilim bazen riayet edilir rivayet edilmez, bazen de rivayet
edilir riayet edilmez." demiştir. Ebü'd-Derda da şöyle der: "Alim
olmadıkça takva sahibi olamazsın. Kendisi ile de amel etmedikçe ilimle
güzelolamazsın." Hasen el-Basri ise: "Alim kimse, ilmi işine uygun
düşen kimsedir. İlmi işine ters düşen kimse alim değildir, o sadece bir hadis
ravisidir; bir şey işitmiş ve onu nakletmiştik" demektedir. es-Sevri ise
şöyle der: "Ulema öğrendiler mi, amel ederler. Ameledince de meşgul
olurlar. Meşgül olunca da ortalıktan kaybolurlar. Ortalıktan kaybolunca da
aranırlar. Aranınca da kaçarlar." Hasen el-Basri ise: "İlim açısından
diğer insanlara üstün olan kimseye yakışan amel ?ihetinden de onlara üstün
olmasıdır." Yine ondan: ... ayeti [En'am, 91] hakkında şöyle dediği
rivayet edilmiştir: "Öğretildiniz, öğrendiniz, fakat amel etmediniz.
Allah'a yemin olsun ki, bu ilim değildir." es-Sevri: "İlim ameli
çağırır; eğer cevap verirse ne ala; aksi takdirde ilim çeker gider." der.
Bu ilmin amele götürücü olduğu manasının tefsiri olmaktadır. eş-Şa'bi ise şöyle
demiştir: "Biz tahsilimizde, gereğiyle amel ederek hadisleri ezberlemeye
çalışırdık." Benzeri bir ifade Veki' b. el-Cerrah'tan da nakledilmiştir.
İbn Mesüd ise: "İlim fazla hadis bilmek değildir; şüphesiz ki, ilim ancak
Allah korkusu dur." der. Bu meyanda selefe ait sözler pek çoktur.
Bu zikredilenlerle de
ikinci problemin cevabı verilmiş olmaktadır. Kötü alimler, bildikleriyle amel
etmeyen kimselerdir. Bildikleri ile de amel etmedikçe, onlar gerçekte ilimde
rüsüh sahibi değillerdir; bu gibileri ya sadece birer ravi (nakil)dirler -fıkıh
ise bu rivayetlerin ötesinde başka bir şeydir- ya da kalplerini bürüyen bir
arzu ve heves sahibi kimselerdir. Bu durumdan Allah'a sığınırız.
İlim talebi yolunda sabır
ve kararlılık göstermek, onda derinleşmek ve anlayış kesbetmek, az ile
yetinmemek kişiyi gereği ile amel etmeye çeker ve onu zorlar. Nitekim yukarıda
açıklandı. Hasen el-Basri'nin: "Biz ilmi dünya için istemiştik; o bizi
ahirete çekti." sözünün manası işte budur. Ma'mer'den şöyle
nakledilmiştir: "Şöyle derlerdi: "Kim ilmi Allah rızasının dışında
başka bir şey için talep ederse, ilim onu Allah'a döndürünceye kadar kendisine
geçit vermez." Habib b. Ebi Sabit de: Biz bu işe koyulduk, niyetimiz falan
yoktu. Niyet sonradan geldi." demiştir. es-Sevri'den de: "Biz ilmi
dünya için istemiştik; o bizi ahirete çekti." sözü nakledilmiştir ki, bu
başka bir sözündeki şu ifadenin manası olmaktadır: "Ben ilim adamlarına
gıpta ediyordum; etrafında insanlar toplanıyor ve ondan yazıyorlar. (Bu benim
çok hoşuma gidiyordu.) Sonra bu başıma gelince, ne lehime ne de aleyhime, ucu
ucuna kurtulmayı çok arzu ettim." Ebü'l-Velid et-Tayali si ise: Süfyan b.
Uyeyne'yi altmış seneden fazla zamandan beri işitirim. O hep şöyle der:
"Biz bu hadisi Allah için talep etmedik. Fakat O bize bu gördüğünüz
neticeyi lutfetti." Hasen el-Basri: "Bir takım insanlar ilmi tahsil
ettiler; başlangıçta bunlar ilimI e Allah'ı ve O'nun katında olanları amaç
edinmemişlerdi; fakat çok geçmedi ki, onlar ilimI e Allah'ı ve O'nun katında
olan şeyleri istemeye başladılar." der. Bu da daha önce geçen hususun
doğruluğuna delalet etmektedir.
FASıL:
İlmin bu üçüncü
mertebesinin belirlenmesi nasılolacaktır? Bu mertebeden maksat nedir?
Kısaca diyoruz ki, bu
mertebe gizli bir şeydir. İbn Mes'ud hadisinde bu mertebeye "huşu'"
terimi kullanılmıştır ki, bu ayetin manasına atıf olmaktadır. "İlimden ilk
kaldırılacak şey huşudur." hadisinde söz konusu edilen de odur. İmam
Malik; "İlim fazla hadis rivayeti demek değildir; bilakis o Allah'ın
kalplere koyduğu bir nurdur" der. Yine o: Hikmet ve ilim bir nurdur; Allah
onunla dilediğine hidayet eder. İlim fazla mesele (bilmek veya sormak)
değildir. Ancak ilmin belirgin bir vasfı vardır ki, o da aldatıcı dünyadan
uzaklaşarak, ebedilik yurduna dönüşü sağlamasıdır." demektedir. Bu da
gereğine muhalefet etmeksizin, ilimle amel etmek demektir. Burada tafsilata
girerek sözü uzatmak istemiyoruz; yeri de burası değildir. "İctihad"
kısmında bu konuya yer ayrılmıştır. Dileyen oraya bakabilir.
Tevfik ancak
Allah'tandır.
Sonraki
sayfa için aşağıdaki link’e tıkla: