EL-MUVAFAKAT  *ŞATİBİ*

 

SEKİZİNCİ MUKADDİME:

 

Şer'an muteber olan yani Allah ve Rasülünün sahiplerini mutlak olarak medhu sena ettiği ilim, amele götüren, sahibini arzu ve hevesleri ile her ne şekilde olursa olsun başbaşa bırakmayan; bilakis onun gereğini yerine getirmekle bağlı kılan, gönüllü gönülsüz onun kıstaslarına uymaya iten ilim olmaktadır.

 

Bu cümleden şu netice çıkmaktadır: Talep ve tahsil hususunda ilim ehli üç mertebede bulunmaktadır:

 

a) Birinci mertebe: İlim talibi olup henüz kemaline ulaşamayanlar.

Bunlar ilim talebi yolunda henüz taklid seviyesindedirler. Bunlar, yükümlü olmanın, korkutucu ve müjdeleyici teşvikin neticesi olarak amelin içerisine girerler. Teklifyükü tasdikin şiddeti ölçüsünde hafifler. Bu mertebede, talebe dair bilgi yeterli değildir; bunun haricinde mutlaka zecr (uyarma), kısas, had, tazir ve benzeri bir motife (müeyyideye) ihtiyaç vardır. Bu tezimizin doğruluğuna dair delil ikamesine ihtiyaç duymuyoruz. Çünkü insanların davranışları ile ilgili süregelen tecrübeler (müşahadeler) bu tezin doğruluğuna en küçük şüphe bırakmayacak mahiyette deliller olmaktadır.

 

b) İkinci mertebe: İlmin burhanlarına vakıf olan ve tam taklid çukurundan çıkan, aklın tasdik ve itimat ederek tatmin olduğu veriler doğrultusunda basirete ulaşan kimseler bu mertebededirler. Ancak bunların ilimleri henüz akla mensüp olup fıtri bir özellik halini almamıştır; yani henüz insanda sabit bir meleke haline gelmemiştir. Bunlar sadece sonradan kazanılan şeyler, aklın üzerinde tahakküm ettiği ezberlenmiş bilgiler şeklindedir. Elde edilmeleri hususunda akla itim at edilmektedir ve netice itibarı ile bunlar aklın tezleri cümlesinden olmaktadır. Bunlar uygulama içerisine girdiklerinde, birinci mertebede bulunan tasdikten kaynaklanan kolaylığa ilaveten bir hafiflik bulunur; hatta aralarında bir mukayese bile söz konusu değildir. Zira bunlar tasdik görmüş burhana ulaşmakla birlikte tekzibe (inkara) gitmeleri birbirleri ile bağdaşmayacak şeylerdir. Kendilerinde hasıl olan ilmin aksine davranışta bulunmak 'gizli tekzib' cümlesinden olmaktadır. Ancak bunların sahip oldukları ilim sıfatı henüz kendilerinde sabit bir meleke halini almadığı için, kendilerinde sabit bulunan şehvet, arzu ve heves gibi vasıflar, iki motiften daha güçlüsü olabilirler. Bu itibarla da ayrıca harici bir motif e (müeyyide) ihtiyaç söz konusudur. Şu kadar var ki, bunlar hakkında biraz daha hoşgörüyle davranılır ve sadece hadler ve tazirlerle yetinilmez; aksine güzel adetler, ulaştıkları mertebelere uygun talepler ... vb. gibi ayrıca dikkate alınacak hususlar da vardır. Bu mertebenin delili de tecrübeler ve müşahadelerdir. Ancak bu kısım, birinciye nisbetle daha gizli bulunmaktadır. Dolayısıyla bu konuda, şer'i ilimlerde dikkat ve basiret sahibi, örf ve adetlere vakıf kimselerin yapması gereken ayrı bir tedkike ihtiyaç vardır.

 

c) Üçüncü mertebe: Bu mertebedeki kimseler için ilim artık kendilerinde sabit bir vasıf (meleke) halini almıştır ve bunlara göre ilimler aklen ilk planda bedihi olarak bilinmesi gereken ya da ona yakın olan hususlar mesabesindedir ve meydana geliş tarzına bakılmaz; zira buna ihtiyaç duyulmaz. Bu mertebeye ulaşmış kimseleri, sahip oldukları ilmin arzu ve hevesleri ile başbaşa bırakması mümkün değildir. Kendileri için doğru olan ortaya çıkınca, beşeri motiflerine, fıtri vasıflarına döndükleri gibi mutlaka ona rücu ederler.

 

Bu mukaddimede söz konusu ettiğimiz, işte bu mertebedeki ilimdir. Bunun doğruluğuna şeriatten delil pek çoktur: Mesela şu ayetler bunlardandır: "Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkar eden kimse gibi olur mu? Ey Muhammed! De ki: 'Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar. "[Zümer, 9] Bu meziyetler ilim sahiplerine başka bir sebepten değil sadece ilim yüzünden nisbet edilmiştir. ''Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab'ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu Kitab'tan tüyleri ürperir ... "[Zümer, 23] Bu ayette zikri geçen "Rablerinden korkanlar" ifadesinden maksat ''Allah'ın kulları arasında, O'ndan korkanlar, ancak alimlerdir."[Fatır, 28] ayetinin delaletiyle alimler olmaktadır. "Peygambere indirilen Kur'an'ı işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin yaşla dolduğunu ... görürsün. "[Maide, 83] Sihirbazlar, bu ilimde 'rüsuh' mertebesine -ki sözünü ettiğimiz mertebe olmaktadır- ulaştıklarındandır ki, ilimlerinin neticesinde Hz. Müsa'nın getirmiş olduğu şeyin hak olduğunu; onun ne sihir ne de gözbağcılığı olmadığım öğrenmeleri anında, ona boyun eğme ve imanda bulunmadan bir an geri durmamışlardı. Firavun'un işkence ve azab edeceği şeklindeki tehdidi onları imana koşmaktan durduramamıştı. Yüce Allah başka bir ayette: "Biz bu misalleri insanlara veriyoruz. Onları ancak alimler anlar."[Ankebut, 43] buyurmuş ve onların anlaşılmasını ancak alimlere has kılmıştır. Tabii bundan kasıt da, Şari' Teala'nın darb-ı mesellerden gözettiği maksadıdır. Yine başka bir ayette: "Ey Muhammed! Sana Rabbinden indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, onu bilmeyen köre benzer mi? Ancak akıl sahipleri ibret alırlar." buyurur ve sonra devamla "Onlar, Allah'ın ahdini yerini getirirler, anlaşmayı bozmazlar ... "[Ra'd, 19-21] diye ilim sahiplerinin evsafını zikre geçer ki bunlar, inimlerin ilimleri ile amil olan kimseler olduğu noktasında toplamr. Yüce Allah, ilmin neticelerinden olan iman sahipleri hakkında da şöyle buyuruyor: "İnananlar, ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler. İşte gerçekten inanmış olanlar bunlardır."[Enfal, 2] Bu noktadan hareketledir ki, Yüce Allah, ilmin gereği ile amil olan alimleri, Allah'a hiç isyan etmeyen ve ne emredilirse onu yapan meleklerle birlikte yan yana zikretmiş ve: "Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri, O'ndan başka tanrı olmadığına şahitlik etmişlerdir. O'ndan başka tanrı yoktur, O güçlüdür, hakimdir. "[Al-i İmran, 18] buyurmuştur. Yüce Allah'ın ilmine uygun olarak şehadette bulunması tam bir tevMuk gösterir, zira farklılık olması muhaldir. Meleklerin ilimlerine uygun olarak şehadette bulunmaları da sahihtir; çünkü onlar günahlardan korunmuşlardır. İlimle korunmuş olmaları hasebiyle ilim sahiplerinin durumu da aynıdır. Nitekim (koruyucu bir vasıf olan ilimle muttasıf oldukları içindir ki) Ashab [radıyallahu anhum] içerisinde korkutucu unsur bulunan bir ayet indiği zaman üzülürler, endişelenirler ve neticede durumu Hz. Peygamber'e intikal ettirirlerdi. Mesela "İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker ... "[Bakara, 284]; "İnanıp imanlarına herhangi bir zulüm karıştırmayanlar ... "[En'am, 82] ayetleri indiği zaman meselenin vuzuha kavuşması için bu konuda sormuşlardır. Şüphesiz ki, ashabın üzüntü ve endişesi inen vahye dair bilgilerinden kaynaklanıyordu. Bu konudaki deliller, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Hepsi de muteber olan ilmin, sadece amele götürecek ilim olduğunda müttefiktir.

 

İTİRAZ: Sizin bu dediğiniz iki yönden açık değildir:

 

a) İlimde 'rusuh' sahibi olma (derinleşme), bu vasıfla muttasıf olan kimseyi bilginin konusuna muhalefetten ya korur ya da korumaz. Eğer korumazsa, bu takdirde bu mertebe bir önceki mertebe ile aynı olur. Bunun da anlamı, yalnız başına ilim, amele götürmesi ve gereği ile amel edilmesi konusunda yeterli değildir, demektir. Eğer muhalefetten korursa, o takdirde de ilimde rusuh sahibi olan alimlerin masum olması, hiç günah işlememesi gerekir. Ancak şu bir gerçektir ki, peygamberler hariç, alimlerden günahlar sadır olabilmektedir. Buna en üst düzeyde şu ayetler şahiddir: "Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler. "[Neml, 14]; "Kendilerine Kitab verdiklerimiz, Muhammed'i oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir takımı, doğrusu bile bile hakkı gizlerler. "[Bakara, 146]; "Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarındayken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüz çeviriyorlar. "[Maide, 43]; "And olsun ki, onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı." Hemen sonra da "Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi."[Bakara, 102] buyrulmuştur. Bu ve benzeri diğer ayetler ilim sahibi olan kimselerin de, ilimlerine rağmen: günah işleyebildiklerini, bilginin konusuna muhalefet etmelerinin mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Eğer ilim, koruyucu ve engelleyici bir özellik arzetse idi, o takdirde bunlar vuku bulmazdı.

 

b) Kötü alimlerin zemmine dair nasslar bulunmaktadır ve bunlar pek çoktur: Bu konuda en şiddetlilerinden biri de Hz. Peygamber'in: "Kıyamet gününde en şiddetli azab göreceklerden birisi de ilminden faydalanmayan alimdir." hadisleridir. Kur'an'da da şöyle buyrulur: '''Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz?" Düşünmez misiniz?"[Bakara, 44]; "Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitab'da insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder hem de lanetçiler lanet eder ... "[Bakara, 159]; "Gerçekten, Allah'ın indirdiği Kitab'tan bir şeyi gizleyip de onu az bir değere değişenler var ya ... "[Bakara, 174]; Cehennem ateşine atılacak ilk üç zümre ile ilgili Ebu Hureyre hadisi bu kabildendir ve bu tür deliller pek çoktur. Bütün bu deliller, ilim ehlinin ilimleri ile masum olmadıkları; ilmin onları günaha düşmekten koruyucu olmadığı konusunda gayet açıktır. Bu durumda, nasıl olur da ilim isyana manidir denilebilir?

 

CEVAP: İlimde rüsuh derecesine ulaşmakla, alimin bilginin konusuna muhalefeti birbirleri ile asla bağdaşmaz. Buna daha önce geçen deliller delalet etmektedir. Genel müşahadeler de bunu doğrulamaktadır. Çünkü fıtd bir vasıf haline gelen özelliklere sahip olanlar, bir itiyad halinde onlara uygun olarak hareket ederler. Eğer aksi bir netice söz konusu olursa, bu şu üç sebepten biri dolayısı iledir:

 

1. Sırf inad yüzündendir. İnad yüzünden bazı kereler yaratılıştan gelen (cibilli) vasıflara bile muhalefet edilebilmektedir; dolayısıyla başka türlü özelliklere muhalefet öncelikli olarak mümkün olabilir. "Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler. "[Neml, 14]; "Kitab ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler."[Bakara, 109] ve benzeri ayetler işte buna delalet etmektedir. Bu tür muhalefetlerde en büyük etken dünya, makam vb. gibi şeylere olan tutkular olmaktadır; bunlar kalbi öylesine bürümektedir ki, neticede insan ne iyiyi ne de kötüyü görmemektedir.

 

2. Beşerin asla kurtulamadığı gafletten doğan sürçmeler sebebiyle olur. Bazen alim de farkında olmadan bir gaflet içerisine girebilir. Bazılarına göre "Allah kötülüğü bilmeyerek yapıp da, hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır ... "[Nisa, 17] ayetinden kasdedilen de bu manadır. Yine Yüce Allah: "Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler. "[A'raf, 201] buyurmaktadır. Meselemizin esasına, bu tür muhalefet şekilleri ile yaratılıştan gelen (cibill) özelliklere itiraz edilemediği yolunda bir itiraz yöneltilemez. Şöyle ki, bazen insanın zihnı meşgılliyetinden, yahut gafletinden dolayı gözü görmez, kulağı işitmez. O anda göz ve kulağın fonksiyonu ortadan kalkar, hatta insanın başına bu yüzden bazı şeyler dahi gelebilir. Bununla birlikte o kimse için işitme ve görmeden mahrumdur denilemez. İşte gerçek alimin sürçmeleri de bu kabildendir.

 

3. Üçüncü sebep o kimsenin gerçek anlamda bu mertebede olmamasıdır; ilim henüz bu kimse için bir vasıf(meleke) haline gelmemiştir; bununla birlikte ilim ehlinden sayılmaktadır. Bu alimin kendi yeri hakkındaki ya da başkalarının onun ilmı seviyesi hakkındaki yanlış inançlarından kaynaklanmaktadır. Buna Yüce Allah'ın: "Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır."[Kasas, 50] buyruğu delalet etmektedir. Hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Yüce Allah ilmi insanların arasından bir çırpıda çekip çıkararak almaz .... Sonunda onlar cahil başlar edinirler; onlara sorarlar, onlarda bilgisizce cevap verirler. Böylece hem kendileri sapar hem de başkalarını saptırırlar. "; "Ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bunlar içerisinde ümmetim için en büyük fitne olanları, kendi görüşleri ile kıyas yapanlardır .... " Bunlar muhalefet durumuna, cehaleti bilgi zannettikleri için düşmüşlerdir Bunlar ne ilimde rüsuh mertebesine ulaşmışlar ne de o mertebeYE yaklaşmışlardır. Bu takdirde ilmin onları koruması da tabii olarak .söz konusu olmayacaktır. Bu itibarla bunların durumunu ileri sürerek meselemize itirazda bulunmak doğru değildir.

 

Bu üç durum dışında kalanlar ise ilmin koruması altındadırlar; nitekim daha önce serdedilen deliller bunu ortaya koymaktadır. Bu manada selefir pek çok sözü bulunmaktadır. Hz. Peygamber'den [s.a.v.] şöyle rivayette bulunulmuştur: "Her şeyin bir ikbal ve gerileme dönemi vardır. Bu dinin de ikbal ve gerileme dönemi bulunmaktadır. Bu dinin ikbalini gösteren hususlardan birisi de, Allah'ın benimle göndermiş olduğu şeyin yayılması)dır; hatta öyle ki, kabile baştan sona hepsi dinde anlayış sahibi olur; içlerinde bir ya da iki fasık ya çıkar ya çıkmaz; onlar da engellenirler, horlanırlar; eğer konuşacak olsalar, seslerini çıkarmak isteseler onlara mani olunur, horlanırlar ve dışlanırlar ... " Başka bir hadiste de: "Ümmetim üzerine bir zaman gelir ki, kurra (okuyan) çoğalır fakat fukaha (anlayan) azalır; ilim alınır, kargaşa (herc) çoğalır. " buyrulmuş ve sonra devamla: "Sonra bunu müteakiben bir zaman gelir ki, ümmetimden insanlar Kur'an okurlar; fakat hançerelerini öte aşmaz. Sonra bunu müteakiben bir zaman gelir ve münafık müşrikle, onun söylediklerinin benzeri ile mücadeleye girer." buyrulur.

 

Hz. Ali: "Ey ilim sahipleri! Onunla amel edin; çünkü alim, bilen, sonra da amel eden; işi, ilmine uyan kimsedir. İleride ilmi taşıyan kimseler olacaktır; fakat onların hançerelerini öte aşmayacak; gizli işleri (içleri) aleni işlerine (dışlarına) ters düşecek; ilimleri işlerine muhalif olacak; birbirlerine karşı öğünerek halkalar akdedeceklerdir; hatta adam kendisini terketti de başka birisine gitti diye meclisinde bulunana gazap edecektir. Onların bu amelleri asla Allah'a yükselmeyecektir." İbn Mesüd da: "İlme riayet edenler olun, sade raviler olmayın; çünkü ilim bazen riayet edilir rivayet edilmez, bazen de rivayet edilir riayet edilmez." demiştir. Ebü'd-Derda da şöyle der: "Alim olmadıkça takva sahibi olamazsın. Kendisi ile de amel etmedikçe ilimle güzelolamazsın." Hasen el-Basri ise: "Alim kimse, ilmi işine uygun düşen kimsedir. İlmi işine ters düşen kimse alim değildir, o sadece bir hadis ravisidir; bir şey işitmiş ve onu nakletmiştik" demektedir. es-Sevri ise şöyle der: "Ulema öğrendiler mi, amel ederler. Ameledince de meşgul olurlar. Meşgül olunca da ortalıktan kaybolurlar. Ortalıktan kaybolunca da aranırlar. Aranınca da kaçarlar." Hasen el-Basri ise: "İlim açısından diğer insanlara üstün olan kimseye yakışan amel ?ihetinden de onlara üstün olmasıdır." Yine ondan: ... ayeti [En'am, 91] hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Öğretildiniz, öğrendiniz, fakat amel etmediniz. Allah'a yemin olsun ki, bu ilim değildir." es-Sevri: "İlim ameli çağırır; eğer cevap verirse ne ala; aksi takdirde ilim çeker gider." der. Bu ilmin amele götürücü olduğu manasının tefsiri olmaktadır. eş-Şa'bi ise şöyle demiştir: "Biz tahsilimizde, gereğiyle amel ederek hadisleri ezberlemeye çalışırdık." Benzeri bir ifade Veki' b. el-Cerrah'tan da nakledilmiştir. İbn Mesüd ise: "İlim fazla hadis bilmek değildir; şüphesiz ki, ilim ancak Allah korkusu dur." der. Bu meyanda selefe ait sözler pek çoktur.

 

Bu zikredilenlerle de ikinci problemin cevabı verilmiş olmaktadır. Kötü alimler, bildikleriyle amel etmeyen kimselerdir. Bildikleri ile de amel etmedikçe, onlar gerçekte ilimde rüsüh sahibi değillerdir; bu gibileri ya sadece birer ravi (nakil)dirler -fıkıh ise bu rivayetlerin ötesinde başka bir şeydir- ya da kalplerini bürüyen bir arzu ve heves sahibi kimselerdir. Bu durumdan Allah'a sığınırız.

 

İlim talebi yolunda sabır ve kararlılık göstermek, onda derinleşmek ve anlayış kesbetmek, az ile yetinmemek kişiyi gereği ile amel etmeye çeker ve onu zorlar. Nitekim yukarıda açıklandı. Hasen el-Basri'nin: "Biz ilmi dünya için istemiştik; o bizi ahirete çekti." sözünün manası işte budur. Ma'mer'den şöyle nakledilmiştir: "Şöyle derlerdi: "Kim ilmi Allah rızasının dışında başka bir şey için talep ederse, ilim onu Allah'a döndürünceye kadar kendisine geçit vermez." Habib b. Ebi Sabit de: Biz bu işe koyulduk, niyetimiz falan yoktu. Niyet sonradan geldi." demiştir. es-Sevri'den de: "Biz ilmi dünya için istemiştik; o bizi ahirete çekti." sözü nakledilmiştir ki, bu başka bir sözündeki şu ifadenin manası olmaktadır: "Ben ilim adamlarına gıpta ediyordum; etrafında insanlar toplanıyor ve ondan yazıyorlar. (Bu benim çok hoşuma gidiyordu.) Sonra bu başıma gelince, ne lehime ne de aleyhime, ucu ucuna kurtulmayı çok arzu ettim." Ebü'l-Velid et-Tayali si ise: Süfyan b. Uyeyne'yi altmış seneden fazla zamandan beri işitirim. O hep şöyle der: "Biz bu hadisi Allah için talep etmedik. Fakat O bize bu gördüğünüz neticeyi lutfetti." Hasen el-Basri: "Bir takım insanlar ilmi tahsil ettiler; başlangıçta bunlar ilimI e Allah'ı ve O'nun katında olanları amaç edinmemişlerdi; fakat çok geçmedi ki, onlar ilimI e Allah'ı ve O'nun katında olan şeyleri istemeye başladılar." der. Bu da daha önce geçen hususun doğruluğuna delalet etmektedir.

 

FASıL:

 

İlmin bu üçüncü mertebesinin belirlenmesi nasılolacaktır? Bu mertebeden maksat nedir?

 

Kısaca diyoruz ki, bu mertebe gizli bir şeydir. İbn Mes'ud hadisinde bu mertebeye "huşu'" terimi kullanılmıştır ki, bu ayetin manasına atıf olmaktadır. "İlimden ilk kaldırılacak şey huşudur." hadisinde söz konusu edilen de odur. İmam Malik; "İlim fazla hadis rivayeti demek değildir; bilakis o Allah'ın kalplere koyduğu bir nurdur" der. Yine o: Hikmet ve ilim bir nurdur; Allah onunla dilediğine hidayet eder. İlim fazla mesele (bilmek veya sormak) değildir. Ancak ilmin belirgin bir vasfı vardır ki, o da aldatıcı dünyadan uzaklaşarak, ebedilik yurduna dönüşü sağlamasıdır." demektedir. Bu da gereğine muhalefet etmeksizin, ilimle amel etmek demektir. Burada tafsilata girerek sözü uzatmak istemiyoruz; yeri de burası değildir. "İctihad" kısmında bu konuya yer ayrılmıştır. Dileyen oraya bakabilir.

Tevfik ancak Allah'tandır.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’e tıkla:

 

DOKUZUNCU MUKADDİME