EL-MUVAFAKAT  *ŞATİBİ*

 

ON İKİNCİ MUKADDİME:

 

İlim tahsilinde gayeye ulaştırıcı en kestirme ve salim yol onu tam ve noksansız bir şekilde elde etmiş gerçek ehlinden almaktır. Yüce Allah insanı hiçbir şey bilmez halde yaratmış, sonra ona öğretmiş, basiret vermiş, dünya hayatında menfaatlerini temin için gerekli yollara kendisini irşad buyurmuştur. Ancak Allah'ın insana öğrettiği şeyler iki türden oluşmaktadır:

 

a) Zaruri olan, nereden ve nasılolduğu bilinmeyen, bilakis yaratılışında mündemiç bulunan bilgilerdir. Bunlar insanın dünyaya daha doğar doğmaz memeyi ağzına alarak sormaya başlaması gibi hissi; kişinin kendi varlığını bilmesi, iki zıddın bir arada bulunamayacağı gibi akli bilgilerdir.

 

b) Şuurlu ya da şuursuz talim yoluyla öğrenilen bilgiler. Seslerin algılanması, kelimelerle konuşulması, eşyanın isimlerinin öğrenilmesi ... gibi zaruri olan çeşitli davranışlar gibi. Bunlar hissi olan, duyularla elde edilen bilgilerdir. Aynı şekilde akıl ve düşünce yoluyla elde edinilen nazari ilimler de bu kabildendir.

 

Bizim burada söz konusu ettiğimiz kısım düşünce ve istidIale ihtiyaç duyan ilimlerle ilgilidir. Bunların öğrenilmesinde mutlaka bir muallime (öğreticiye) ihtiyaç vardır. Gerçi insanlar bu konuda ihtilaf etmişler ve "muallimsiz ilim tahsilinin mümkün olup olmadığı" konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Elbette ki mümkündür. Ancak öteden beri süregelen vakıa göstermektedir ki, ilim tahsilinde mutlaka bir muallime ihtiyaç vardır. Bu husus ilim tahsilinde genelde üzerinde herkesin ittifak ettiği bir şarttır. Gerçi bazı tafsilatında görüş ayrılıkları vardır. Mesela:

 

Ehli sünnetle, imamiyye (Şia) arasındaki görüş ayrılığı gibi. Onlar muallimin masum olmasını şart koşmaktadırlar. isabetli taraf, muallimin masum olması şartını ileri sürmeyen müslümanların büyük çoğunluğunu teşkil eden Ehl-i sünnet tarafıdır. Çünkü masumluk ancak peygamberlere hastır. Bununla birlikte onlar, öğretilen şey ister ilim olsun ister amel, cahilin muallime ihtiyacı olduğunu ifade etmektedirler. Vakıada ve öteden beri süre gelen uygulamada herkesin bu konu üzerinde ittifak etmiş olmaları, bu şartın zaruri olduğu hakkında yeterli bir delildir. Şöyle demişlerdir: "ilim adamların göğüslerinde idi. Sonra kitaplara intikal etti; fakat onların anahtarları hep erbabının ellerinde kaldı." Bu söz ilmin mutlaka erbabından alınmasının zaruretine hükmetmektedir. Zira bu iki mertebenin ötesinde onlara göre başka bir hedefyoktur.

 

Bu konudaki dayanağı şu hadis oluşturmaktadır: ''Yüce Allah ilmi insanların arasından bir çırpıda çekip çıkararak almaz. Ancak onu ulemayı almak suretiyle kabzeder. "

 

Durum böyle olduğuna göre, ilim tahsilinde muallim unsuru hiç şüphesiz anahtar durumundadır.

 

Muallim unsurunun zaruriliğini ortaya koyduktan sonra diyoruz ki, mutlaka muallim olacak kişi ehil olmalı ve ilmine vakıf bulunmalıdır. Bu da son derece açıktır. Bu konuda da bilginler arasında ittifak vardır. Çünkü hangi ilim dalı olursa olsun, alimde var olmasını şart koştukları şartlardan biri de, o ilmin esaslarına, hangi temeller üzerine kurulduğuna vakıf ve o ilim dalıyla ilgili maksudunu ifadeye kadir olması, onun gereklerini bilnesi ve o ilim dalına yönelik varid şüphelerin izalesine kadir bulunmasıdır. İleri sürülen bu şartlara baktığınızda ve şer'i ilimlerde hüccet olmuş selef-i salih imamlarını bunlara vurduğumuzda, onların bu vasıflara en üst düzeyde sahip olduklarını görürüz.

 

Ancak alimin hiç hata yapmaması diye bir şart da yoktur. Çünkü her ilmin fert meseleleri yayıldıkça ve birbirleri üzerine binince birbirine karışırlar. Muhtemelen hatalar şu hususlardan doğar:        (93]

 

a) Fer'i meselelerin aynı ilimde farklı esaslardan doğduğu sanılabilir ve bu bir problem doğurur.

 

b) Meselenin bazı esaslara bağlı olduğu gizli kalabilir ve alim bu gizlilik sebebiyle onu ihmal edebilir. Oysa ki, durum öyle değildir.

 

c) Benzerlik yönleri tearuz eder ve iş çatallaşır. Bu durumda alim tercih yollarından birini kullanarak kendisince ağır basanı tercih eder. Hata daha başka yollarla da olabilir. Bunlar o zatın alim ve kendisine uyulan bir imam (mukteda bih) olmasına mani değildir. Bu şartları kendisinde eksik olarak bulundurursa, o takdirde kemal mertebesinden o noksanı ölçüsünde uzaklaşır ve o noksanını tamamlamadıkça da kemal mertebesine hak kazanamaz.

 

FASIL:

 

İlmin hakkını veren gerçek alimin bazı emare ve alametleri vardır ki, bunlar itibar bakımından farklı olsa da daha önce geçenlere paralellik arzeden şeylerdir ve şu üç husustan ibarettir:

 

1. Bildiğiyle amel etmek. Alimin sözü işine mutabık olur. Eğer sözü farklı, işi farklı ise o kendisinden ilim alınmaya ve o ilimde kendisine uyulmaya ehil değildir. Bu mana "İctihad" bahsinde yeterince açıklanacaktır.

 

2. O ilimde bizzat üstadların elinde yetişmiş olması lazımdır. İlmi onlardan almalı, onlarla hep beraber olmalı, onların terbiyesinde yetişmelidir. Böylece o da en uygun yolla üstadlarının sahip olduğu vasıflara ulaşacaktır. Selef-i salihin durumu işte bu minval üzereydi.

 

Bunların başında da sahabenin [radıyallahu anhum] Hz. Peygamber'e [s.a.v.] olan mülazemetleri (sıkı sıkıya bağlılıkları) gelir. Sahabe her ne ve ondan nasıl sadır olursa olsun, onun sözlerini ve fiillerini rehber olarak almışlar; onun murad ettiğini anlamış olsunlar olmasınlar ondan kendilerine intikal eden her şeye itim ad etmişler; onların itiraz edilemeyecek doğru ve asla halel görmeyecek hikmet olduklarına; onun kemal koruluğuna asla nakisanın giremeyeceğine kesin olarak inanmışlardı. Onların sahip oldukları bu özellik, elbetteki sürekli onunla olan beraberliklerinden, ona olan mülazemetlerinden, sabır, itimad ve güvenlerinden kaynaklanmıştı. Hudeybiye sulh andlaşması sırasındaki Hz. Ömer'in tutumuna bakınız. Uzun bir hadis içerisinde anlatıldığına göre Hz. Ömer ortaya çıkan müşkil vaziyyetten müteessir olmuş ve varıp Hz. Peygamber'e [s.a.v.] :

- Biz müslümanlar hak, düşmanlarımız batıl üzere bulunmuyorlar mı? diye sormuş, Hz. Peygamber:

- Evet öyledir, buyurmuş. Hz. Ömer:

- Biz müslümanların öldürülenleri cennette, onlardan öldürülenler

ise cehennemde değiller mi? demiş. Hz. Peygamber:

- Evet öyledir, buyurmuş. Hz. Ömer:

- Bu halde dinimiz uğrunda bu denaeti niçin kabul edelim? Allah bi-

zimle onlar arasında hükmünü vermeden niçin dönelim? diye karşı çıkmıştı. Hz. Peygamber [s.a.v.}''....Hattaboğlu! Ben muhakkak surette Allah'ın Peygamberiyim. O benim yardımcımdır ve o beni asla zayi edecek değildir." buyurmuşlar. Hz. Ömer sabredememiş ve öfkeli vaziyette Hz. Ebu Bekir'e gelmiş. Ona da aynı şeyleri söylemiş. Hz. Ebu Bekir kendisine: O muhakkak surette Allah'ın Peygamberidir. Allah onu asla zayi edecek değildir." demiştir ... Sonunda Allah Rasulü'ne fetih haberi veren vahiy gelmiş ve Rasulullah Hz. Ömer'i çağırtıp inen ayetleri okutmuş. O:

- Ya Rasulallah! O (Hudeybiye sulhu) bir fetih midir? diye sormuş.

Hz. Peygamber [s.a.v.] de:

- Evet! buyurmuşlar. Bunun üzerine Hz. Ömer sükun bulup, kalbi ferahlayarak huzurdan ayrılmış.

 

Bu durum, mülazemetin, ulemaya boyun eğIDenin ve müşkilatlı anlarda kesin delilortaya çıkıncaya kadar onlara tahammül göstermenin faydalarındandır. Sıffin gününde bu konuda Sehl b. Hanif "Ey insanlar! Kendi görüşünüzü itham ediniz. Vallahi, ben (hemen Hudeybiye sulhu sonrasında) Ebu Cendel'in anlaşma gereği müşriklere iade edildiği günde, eğer gücüm yetseydi, mutlaka Rasulullah'ın emrini reddederdim. Kendimi öyle görüyordum." demiştir. Bu sözü o, kendilerinin çok zor durumda oldukları bir an için söylemiştir. Bu sözüyle o Fetih suresinin bu içinde bulundukları çok zor durumdan dolayı şiddetli üzüntü ve kedere giriftar olduktan sonra kendilerine indiğini; bu şiddetli sıkıntı ve çıkmaz içerisinde iken kendilerini tuttuklarını ve kendi görüşlerini terkederek Hz. Peygamber'in emrine teslim olduklarını, sonunda Kur'an'ın indiğini ve böylece problemin ortadan kalktığını ifade etmek istemiştir.

 

İlimde mülazemet bundan sonra artık vazgeçilmez bir esas oldu. Tabiin nesli, aynen ashabın Hz. Peygamber'e olan mülazemetleri gibi, sahabeye mülazemette bulundular ve sonunda dinde anlayış sahibi kimseler oldular ve şer'i ilimlerde kemal zirvesine ulaştılar. Bu esasın doğruluğunu isbat için şu husus yeterlidir: Kendisinden ilim alınan ve bu şekilde meşhur olan alimlere bakınız, mutlaka onların kendi nesilleri içerisinde aynı şekilde şöhret bulmuş bir üstadları olduklarını göreceksiniz. Sapık bir fırka ya da Ehl-i sünnete muhalif olan kimselerin mutlaka bu vasıftan yoksun oldukları görülmüştür. Zahirilerden İbn Hazm'a bu şekilde eleştiriler yöneltilmiş, onun, ilmi üstadlardan almadığı, onların edepleri ile edeplenmediği ileri sürülmüştür. İlimde rüsuh sahibi alimler ise böyle değillerdir. Onlar ilimlerini üstadlardan almışlar ve onlara mülazemette bulunmuşlardır. Dört imam ve benzerleri gibi.

 

3. Üçüncü alamet ve işaret ise, ilmi aldığı kimseye iktidada bulunması, uyum göstermesi ve onun edebiyle edeplenmesidir. Nitekim ashabın Hz. Peygamber'e [s.a.v.] tabiin neslinin ashaba olan iktidalarını biliyoruz. Her nesilde de durum aynıdır. İmam Malik kendi emsallerinden işte bu vasfı ile temayüz etmiştir. İmam Malik'i özelolarak zikretmemizin sebebi bu özelliğe son derece dikkat etmesi sebebiyledir. Yoksa dini konularda kendilerine tabi olunan bütün alimler aynı şekilde bu vasfa sahip bulunuyorlardı. Ancak İmam Malik bu konuda aşırı duyarlılıkla meşhur olmuştu. Bu özellik terkedilince bid'atler başını kaldırmaya başlamıştır. Çünkü iktidanın terki, onu terkeden kimsede temelini arzu ve hevese uymanın oluşturduğu bir durumun ortaya çıktığının delilidir. Bu konunun izahı inşallah "İetihad" bahsinde gelecektir.

 

FASIL:

 

ilim tahsilinin iki yolu vardır:

 

1) Müşafehe: Üstaddan bizzat şifahi olarak ilim almak: Bu yol ilim tahsilinde iki açıdan dolayı en faydalı ve ve sağlıklı yolalmaktadır:

 

a) Hoca ile öğrenci arasında Allah'ın koymuş olduğu bir hususiyet bulunmaktadır ve ilim tahsilinde bulunan herkes bunu müşahade etmektedir. Nice meseleler vardır ki, öğrenci onu kitaptan okumakta, ezberlemekte ve defalarca tekrar etmekte fakat bir türlü anlamamaktadır. Aynı şeyi üstadın takrir etmesi durumunda ise anında anlamaktadır ve daha oracıkta konu hakkında ilim sahibi olmaktadır. Bu anlayış ya hal karineleri veya öğretmenin öğrencinin hatırına gelmeyen fakat asıl problemi teşkil eden noktayı açıklaması gibi hususlardan oluşan hissi bir durum neticesinde olmaktadır.

 

b) Yada bunun ötesinde (manevi fetih diyebileceğimiz) başka bir şey vardır; Yüce Allah öğrencinin hocasının huzuruna varıp onun ilmine olan ihtiyacını ortaya koyarak durması, ona gönlünü açması neticesinde onun basiretini açmakta ve böylece öğrenci o meseleyi kolayca anlamaktadır. Bu bizce yadırganacak bir şey de değildir. Bu hususa "Hz. Peygambe,.[s.a.v.] vefat ettiği zaman, (ilham kaynaklarının kesilmesi sebebiyle) sahabe kendilerini inkar etmişlerdir" şeklindeki hadis işarette bulunmaktadır. Yine Hanzala hadisi bu konuda gayet açıktır. Bilindiği üzere Hanzala el-Üseyyidi, Hz. Peygamber' e gelerek kendisinin huzurunda iken iyi halde olduklarını, hep manevi bir hava üzere bulunduklarını, fakat huzurdan ayrıldıklarında kendilerinde bu havanın kalmadığını ifadeyle şikayette bulunmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamberi":':"] kendisine: "Siz eğer her zaman benim yanımda bulunduğunuz gibi olsanız, melekler kanatlarıyla sizleri gölgelerlerdi" buyurmuşlardı. Hz. Ömer de: "Rabbime üç yerde muvafık düştüm." demiştir. Bunlar alimlerle beraberliğin insana kazandırdığı meziyetlerdendir. Onların huzurunda olan öğrenciye, huzurunda olmadığı zaman açılmayan kapılar açılmaktadır. Bu beraberlik ve üstada olan mülazemet, onun ahlakı ile edeplenme ve ona tabi olma ölçüsünde Allah öğrenciye bir nur bahşetmekte ve ilim tahsilini ona kolaylaştırmaktadır.

Netice itibarıyla ilim tahsilinde bu yol her halükarda faydalı ve en emin yoldur. ilk nesillerden tahsil sırasında yazı yoluyla ilim alanlar çok azdı. Onlar not tutmayı iyi karşılamazlardı. Nitekim İmam Malik bunu hoş karşılamamış ve kendisine de: ''Ya nasıl yapalım?" diye soranlara:

 

"Ezberlersiniz, anlarsınız, sonunda kalbinize onun aydınlığı vurur ve onu yazmaya artık ihtiyaç duymazsınız." demiştir. Hz. Ömer'in de ilmin yazı yoluyla alınmasını hoş karşılamadığı rivayet edilmiştir. Unutkanlığın ortaya çıkıp, şeriatın yok olmasından korkulduğu için insanlara bu ruhsat verilmiştir. Yoksa yazı hiçbir zaman hocanın yerini tutmayacaktır.

 

2. Mütalaa: İlim tahsilinde ikinci yol da tasnif ve tedvin edilen kitapları mütalaa etmektir. Bu da faydalı bir yoldur. Ancak iki şartı vardır:

 

a) O ilmin maksatlarını ve ıstılahIarını daha önceden öğrenmiş olmak ve o kitabın mütalaası için gerekli olan alt yapıya sahip olmak. Bu noktaya da daha önce arzettiğimiz birinci yolla yani şifahi tahsil ya da ona bağlı usullerle ulaşılır. "İlim adamların göğüslerinde idi. Sonra kitaplara intikal etti; fakat onların anahtarları hep erbabının ellerinde kaldı." sözünün manası işte budur. Kitaplar yalnız başlarına öğrenciye hiçbir şey vermezler; mutlaka hocaların onları açmaları, talebeyi elinden tutarak onların içine sokmaları gerekmektedir.Bu husus müşahade ile sabit bulunmaktadır.

 

b) İkinci şart, her ilimde ilk kaynaklar seçilmelidir. Her ilimde ilk mütehassıslar, kendilerini konuya, sonra gelenlerden daha çok vermişlerdir. Bu görüşümüzün dayanağını da tecrübe ile haber oluşturmaktadır. Hangi ilim olursa olsun tecrübe ile açıkça sabittir ki, sonra gelenler, ilimde öncekilerin ulaşmış bulunduğu rüsüh mertebesine asla yetişememişlerdir. Ameli-nazari her ilimde durum aynıdır. Öncekilerin (mütekaddimin) dünya ve ahiretlerinin ıslahı konusunda ortaya koydukları amelleri ile, sonraki gelenlerin (müteahhirin) amelleri farklıdır. Aynı şekilde onların ilimleri de daha köklüdür. Sahabenin şer'i ilimlere olan vukufları, tabiininki gibi değildir. Tabiinden sonra gelen neslin ilmi de tabiinin ilmi ayarında değildir. Bu zamanımıza kadar böyledir. Onların hal tercemelerine, sözlerine, menkıbelerine vakıf olanlar bunu açıkça görürler.

 

Görüşümüze delalet eden habere gelince, Hz. Peygamber [s.a.v.] hadislerinde "En hayırlı nesil içinde bulunduğum nesildir. Sonra (sırayla) onları takip edenler, sonra da onları takip edenler ... " buyurmuşlardır. Bu hadiste, her neslin kendisinden sonraki durumunun arzettiğimiz şekilde olduğuna işaret bulunmaktadır. Yine Hz. Peygamber [s.a.v.] hadislerinde:

 

"Dininizin ilk zamanı nübüvvet ve rahmettir. Sonra mülk ve rahmet olur, daha sonra da mülk ve ceberut (istibdad) olur. En sonunda da ısırıcı saltanat haline gelir." buyurmuşlardır. Bu netice ancak zaman içinde azar azar hayrın azalması ve şerrin çoğalması neticesinde meydana gelir. Bizim burada söz konusu ettiğimiz husus da bu hadisin mutlak ifadesi altına girer. İbn Mesud şöyle der: "Gelecek her senenin bir öncekinden daha kötü olmadığı asla görülmemiştir. Ben bu sözümle şu yıl diğerinden daha yağmurlu veya şu sene şu seneden daha bolluk demeyi kasdetmiyorum; ben bununla hayırlılarınızın ve alimlerinizin gitmelerini kasdediyorum. Sonra bir kavim türer, reyleri ile işleri birbirine kıyas yaparlar. Neticede de İslam binası yara alır ve yıkılır." Bu sözün manası şu hadislerin içinde mevcuttur: "Yüce Allah ilmi insanların arasından bir çırpıda çekip çıkararak almaz. Ancak onu ulemayı ilimleriyle birlikte almak suretiyle kabzeder. Sonunda onlar cahil başlar edinirler; onlara sorarlar, onlar da bilgisizce cevap verirler. Böylece hem kendileri sapar hem de başkalarını saptırırlar. "; "İslam garib olarak başlamıştır, başladığı gibi garib olarak dönecektir. Gariblere ne mutlu!" "Bu garibler kimlerdir? Ya Rasulallah!" diye sorduklarında da: "Allah için vatanlarından ayrılanlardır." (Taberani'nin) rivayetinde ise: "İnsanların fesada uğradığı bir zamanda salih olanlardır." buyurmuşlardır. Ebu İdris el-Havlani de: "İslamın insanların tutundukları kulpları vardır. (Zaman gelir) bunlar teker teker sökülür." der. Birisi de şöyle demiştir: "İpin zamanla kuvvetini kaybettiği gibi, sünnet birer birer ortadan kalkar." Ebu Hureyre "Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce ... "[Nasr, 1-3] ayetlerini okumuş ve sonra: "İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın dinine akın akın girdikleri gibi ondan mutlaka akın akın çıkacaklardır." demiştir. Abdullah'tan nakledildiğine göre o: "İslamın nasıl noksanlaşacağını biliyor musunuz?" demiş, onlar: "Evet, elbisenin boyasının azar azar çıktığı gibi; hayvanın yağının azaldığı gibi." demişlerdir. Bunun üzerine Abdullah: "O (evet) ondandır." demiştir. "Bu gün size dıninizi kemale erdirdim. "[Maide, 3] ayeti indiği zaman Hz. Ömer ağlamıştı. Hz. Peygamber [s.a.v.] kendisine niçin ağladığını sormuş, o da:

 

- Ya Rasulallah! Bizim dinimiz hep kemale doğru ilerliyordu. Şimdi ise kemale ermiş bulunuyor. Kemal bulup da noksanlaşmaya yüz tutmayan hiçbir şey yoktur; dedi. Hz. Peygamber [s.a.v.] da:

 

- "Doğru söyledin." buyurdu. Bu meyanda haberler pek çoktur. Butün bunlar din ve dünyanın noksanlaştığına delalet etmektedir. Bunlar içerisinde en önemlisi de ilimdir. Şu halde ilim de şüphesiz noksanlaşma süreci içerisindedir.

 

Bu sebepten dolayıdır ki, ilim tahsilinde ihtiyatlı davranmak isteyen kimseler için mütekaddimin (önce geçen) ulemanın kitapları, onların sözleri ve menkıbeleri daha faydalı bulunmaktadır. Hangi ilimden olursa olsun bu fark etmemektedir. Özellikle de hakkın kopmaz kulpu, en koruyucu sığınağı durumunda olan şer'i ilimlerde bu husus çok önemlidir.

Doğruya muvaffak kılan ancak Allah'tır.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’e tıkla:

 

ON ÜÇÜNCÜ MUKADDİME