ZADU’L-MEAD

DÖRDÜNCÜ KİTAP

PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI

 

ANA SAYFA      Kur’an      Hadis      Sözlük      Biyografi

 

A) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) DAVETE BAŞLAMASI

 

1- Daveti Tüm İnsanlaraydı

2- Kavminin Tutumu

3- Davet Karşısında İnsan

4- Sıkıntılara Katlanmak

 

1- Daveti Tüm İnsanlaraydı:

 

Allah katında en mükemmel insan, bütün bu cihad basamaklarını tamamlayandır. İnsanların Allah katındaki dereceleri, cihad basamaklarında gösterdikleri ayrılığa göre farklılık arzeder. Bundan ötürü Allah katında en mükemmel ve en üstün insan nebilerin ve rasullerin sonuncusu Hz. Muhammed'dir (s.a.). Zira O, cihadın bütün basamaklarım tamamladı. Allah yolunda gerektiği gibi cihad etti ve peygamber olarak gönderilmesinden başlayıp vefatına kadar cihadını sürdürdü. "Ey bürünen! Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Giydiklerini de temiz tut." ayeti [Müddessir, 1-4] kendisine geldiği vakit hemen paçaları sıvayıp davet için harekete geçti, Allah'ın zatı konusunda en mükemmel bir şekilde girişimde bulundu, gece-gündüz, gizli-açık Allah'a çağırdı. "Sana emrolunanı açıkça ortaya koy.*' ayeti [Hıcr, 94] inince hiçbir kınayanın kınamasından çekinmeden Allah'ın emrini açıkça ortaya koydu. Küçük-büyük, hür-köle, erkek kadın, kızılderili-siyah derili, cin-insan herkesi Allah'a çağırdı.

 

 

2- Kavminin Tutumu:

 

Allah'ın emrini açıkça ortaya koyup da kavmine açıktan davette bulunup onları, tanrılarına sövmeye ve (eski) dinlerini ayıplamaya çağırınca gerek O'na, gerekse davetine icabet eden ashabına karşı müşriklerin eza ve cefaları şiddetlendi, hem O'na, hem de inanan müslümanlara türlü türlü işkencelerde bulundular. Bu, Allah Teala'nın, yaratıkları arasındaki bir adetidir. Nitekim buyurmaktadır ki:

 

"Sana söylenenler, senden önceki peygamberlere de söylenmişti."[Fussilet, 43] "İşte böyle, cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık."[En'am, 112]

 

"Onlardan öncekilere herhangi bir peygamber gelince mutlaka: 'Sihirbazdır' veya 'Delidir' derlerdi. Öncekiler, sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır, bunlar azgın bir millettir. "[Zariyat, 52, 53]

 

Allah Teala bu şekilde peygamberini teselli etti ve kendisinden önce geçen peygamberlerde O'nun için bir örnek bulunduğunu haber verdi. Hz. Peygamber'e (s.a.) uyanları da şöylece teselli etti:

 

"Sizden önce gelip geçenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle darlığa ve sıkıntıya uğramışlar ve sarsılmışlardı ki, peygamber ve beraberindeki inananlar: 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek duruma düşmüşlerdi. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı kuşkusuz yakındır."[Bakara, 214]

 

"Elif, Lam, Mim. İnsanlar: 'İnandık' demekle sınanmadan bırakilıvereceklerini mi sanırlar? Oysa biz, kendilerinden öncekileri'de sınamışizdır. Allah elbet doğruları ortaya çıkaracak ve elbet yalancıları ayıracaktır. Yoksa günah işleyenler bizden kaçabileceklerini mi sanırlar? Ne kötü yargıda bulunuyorlar!

 

Allah'a kavuşmayı uman bilsin ki, Allah'ın koyduğu vakit elbet gelecektir. O, herşeyi işitir ve bilir. Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Kuşkusuz Allah'ın alemlere hiç ihtiyacı yoktur. İnanıp yararlı iş yapanların andolsun, günahlarını örteriz. Onları yaptıklarından daha güzeli ile mükafatlandırırız. Biz, insana ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Şayet ana ve baban seni körü körüne Bana ortak koşmaya zorlarlarsa; onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Yaptıklarınızı size bildiririm. İnanıp yararlı işler yapanları andolsun iyiler arasına katacağız.

 

 İnsanlardan: 'Allah'a inandık' diyenler vardır; ama Allah yolunda ezaya uğratılınca insanların verdiği işkenceyi Allah'ın azabı gibi sayarlar. Rabbinden bir yardım gelecek olsa andolsun: 'Biz de sizinle birlikteydik' derler. Allah, herkesin kalplerinde olanı en iyi bilen değil midir?"[Ankebut, 1-10]

 

 

3- Davet Karşısında İnsan:

 

Artık kul, bu ayetlerin akışını ve içerdikleri ibret verici şeyleri ve hikmet hazinelerini iyice düşünsün. Zira insanlar, kendilerine peygamberler gönderildiği zaman şu iki şey arasındadırlar: Ya birileri "inandık" deyiverecek, ya da böyle demeyip günahlar ve küfür üzerinde devam edecektir. "İnandık" deyivereni Rabbi imtihan etmiş, denemiş ve fitneye düşürmüştür. Fitne, doğru olan yalancıdan ayrılsın diye yapılan deneme ve sınamaya denir. "İnandık" demeyen, Allah'ı aciz bıraktığını, O'nun elinden kaçıp kurtulduğunu sanmasın. Zira mesafeler O'nun ellerinde dürülür.

 

"Kişi günahıyia O'ndan nasıl kaçabilir; O'nun ellerinde mesafeler dürüldüğünde?"

 

Peygamberlere inanıp itaat edene peygamberlerin düşmanları düşmanlık ve eziyet ederler. Böylece elemle denenmiş olur. Peygamberlere inanıp itaat etmezse dünya ve ahirette cezaya çarptırılır ve böylece başına elem verici bir hal gelmiş olur. Başına gelen bu elem verici hal, peygamberlere uymanın eleminden daha büyük ve daha sürekli olur. İnanan yahut imandan yüz çeviren her nefis için eleme uğramak kaçınılmazdır. Ancak mü'minin başına elem, dünyada ilk defa olarak başlangıçta gelir, sonra dünya ve ahirette mutlu sona kavuşur. İmandan yüz çeviren ise ilk defa olarak başlangıçta bir lezzet elde eder, sonra sürekli eleme düşer. Şafii'ye (r.h.): "Kişi için, yolunda kararlı kılınması mı yoksa denenmesi mi daha iyidir?" diye sormuşlar, o da: "Denenmeden yolunda kararlı kılınmaz." cevabım vermiştir. Allah Teala, ülü'l-azm peygamberleri denemiş, sabrettikleri vakit onları yollarında kararlı kılmıştır. Hiç kimse asla, elemden kurtulacağını sanmasın. Eleme uğrayanlar, ancak akıl bakımından birbirinden ayrılırlar. En akıllıları büyük ve sürekli olan bir elemi, devamı olmayan az bir eleme satandır. En bedbahtları da devamı olmayan az elemi, sürekli olan büyük eleme satandır.

 

Soru: Akıllı bir kimse bunu nasıl tercih eder? Cevap: Onu, buna sürükleyen peşin ve veresidir.

 

Nefis, peşin olanın sevgisine bağımlıdır.

 

Hayır, hayır! Sizler acil olan (dünya nimetlerini) sever, ahireti bir kenara bırakırsınız."[Kıyamet, 20-21]

 

"Doğrusu onlar acil olan (dünya nimetlerini) sever, arkalarında ağırlığına dayanılmaz bir gün bırakırlar."[Dehr, 27]

 

Bu durum herkeste ortaya çıkar. Zira insan tabiatı itibariyle medeni ( = sosyal bir varlık) dir. İnsanlarla birlikte yaşamak zorundadır. İnsanların ise irade ve tasavvurları vardır. Bu irade ve tasavvurlar konusunda, kişiden kendilerine uymasını isterler. Şayet insan onlara katılmazsa ona eziyet eder, işkence verirler. Onlara katılır ve uyarsa kimi zaman onlar tarafından ve kimi zaman da başkaları tarafından o kişi eziyet ve işkenceye uğratılır. Mesela, dindar ve takva sahibi bir kimsenin zalim ve günahkar bir topluluk arasına düştüğünü varsayalım. Böyle bir topluluk, zulümlerine ve işledikleri günahlarına onu da katmadan yahut o kimse yaptıklarına ses çıkarmaz hale gelmeden rahat etmezler. Şayet bu kimse onlara katılsa yahut yaptıklarına ses çıkarmasa işin başında onların şerrinden selamette olur. Ama sonra başlangıçta korktuğundan kat kat daha fazla küçümseyerek ve eziyet ederek onun başına çullanırlar. Şayet onları yaptıklarından vazgeçirmeye çalışsa ve onlara karşı dursa -onlardan kurtulsa bile- başkalarının elinden ceza görmesi ve alay konusu olması kaçınılmazdır. O halde tam anlamıyla ihtiyatlılık, mü'minlerin annesi Hz. Aişe'nin Muaviye'ye söylediği şu söze tutunmaktır: "İnsanları kızdırarak Allah'ı hoşnut eden kimseye insanlardan gelebilecek sıkıntılara karşı Allah o kimsenin imdadına yetişir. Allah'ı kızdırarak insanları hoşnut eden kimseyi, insanlar, Allah'dan hiçbir şekilde müstağni kılamazlar."

 

Dünyanın hallerini iyi düşünen kimse, cezalandırmalarından kaçmak için bozuk amaçları konusunda reislere yardım eden ve bid'atleri konusunda bid'atçilerin yardımına koşan kimselerde bu durumu çokça görür. Allah'ın hidayete erdirdiği kendisine doğru yolu ilham ettiği ve nefsinin şerrinden koruduğu kimse haramı işlemeye katılmaktan kaçınır ve o kimselerin zulümlerine sabreder. Sonra peygamberlerin kavuştuğu ve muhacirler, ensar, sınanan alimler, abidler, salih veliler, tüccarlar ve daha başkaları gibi peygamberlerin takipçilerinin kavuştuğu dünya ve ahiretteki mutlu sona kavuşur.

 

 

4- Sıkıntılara Katlanmak:

 

Elemden asla kurtuluş olmadığından ötürü Allah Teala süreksiz ve az olan elemi sürekli ve büyük olan eleme tercih edenleri; "Allah'a kavuşmayı uman bilsin ki, Allah'ın koyduğu vakit elbet gelecektir. O, herşeyi işitir ve bilir."[Ankebut, 5] buyurarak teselli etti. Bu elemin süresi için bir vakit tayin etti. O vaktin gelmesi kaçınılmazdır. O vakit de Allah'a kavuşma günüdür. Kul, Allah için ve Allah rızası için katlandığı eleme karşılık en büyük lezzeti tadacaktır. Zevki, sevinci ve neşesi Allah yolunda, Allah için katlandığı elem miktarınca olacaktır. Rabbine ve Dostuna kavuşma iştiyakı, kulu, bu dünyadaki elemin meşakkatine katlanmaya şevketsin diye bu teselli ve sabra teşviki Allah'a kavuşmayı umma ile takviye etti. Hatta kimi zaman O'na kavuşma arzusu, kişiye elemin varlığını görülmez ve hissedilmez hale getirir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.) Rabbinden, O'na kavuşma arzusu dilemiş, Ahmed ve İbn Hibban'ın rivayet ettikleri bir duada şöyle niyazda bulunmuştur:

 

"Allah'ım! Gaybı bilmen ve yaratmaya güç yetirmen hürmetine şayet hayat benim için daha hayırlı ise yaşat, ölüm benim için daha hayırlı ise canımı al. Gizli-açık her yerde kalbimi Senin korkunla doldur, isterim. Gerek öfke, gerek hoşnutluk halinde hak söz söylememi sağla, isterim. Hem fakirlikte, hem zenginlikte senden tutumluluk dilerim. Senden tükenmeyen bir nimet, ardı kesilmeyen bir mutluluk dilerim. Kaza'dan sonra Senden rıza dilerim. Ölümden sonra Senden tatlı bir yaşam dilerim. Yüzüne bakma zevkini tatmak dilerim. Senden, zarar veren bir mihnet ve saptıran bir fitne hali bulunmaksızın sana kavuşma arzusu dilerim. Allah'ım! Bizi, iman zineti ile süsle. Bizi doğru yola ermiş, doğru yolun rehberleri eyle."

 

Arzu, arzulayan kimseyi sevgilisine bir an önce kavuşmak için harekete geçirir, ona yolu yakmlaştırır, uzakları katlar ve elemleri, zorlukları hafifletir. Bu, Allah'ın kuluna ihsan ettiği en büyük bir nimettir. Ancak bu nimetin birtakım söz ve amelleri vardır. İşte bu nimetin elde edilmesine sebeb onlardır. Allah Teala o sözleri işitir ve o fiilleri bilir. O, bu nimete kimin elverişli olduğunu, kimin şükredeceğini, kıymetini bileceğini ve kendisine bu nimeti verene muhabbet besleyeceğini ve böylece kime bu nimet elverişli ve kim bu nimete münasip durumdadır, bilir. Nitekim Allah Teala bir ayette buyuruyor ki: "Aramızdan, Allah bunlara mı iyilikte bulundu? demeleri için işte böyle onları birbiriyle sınadık. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?"[En'am, 53] Kul, Rabbinin nimetlerinden herhangi birini elinden kaçırdığı vakit kendi kendine, "Allah, şükredenleri en iyi bilen değil midir?" ayetini okusun.

 

Sonra Allah Teala o kimseleri bir başka şekilde daha teselli etti: Onların Allah yolunda yapacakları cihad, yalnız kendileri içindir ve bu cihadın meyvesi kendilerine aittir. Allah, alemlere muhtaç değildir. Bu cihadın menfaati Allah Teala'ya değil, kendilerine dönecektir. Sonra Allah, bu cihadlan ve imanları sayesinde onları salihler zümresine katacağını haber vermiştir.

 

Sonra Allah, basiretsiz olarak imana gelenin halini anlatıp böyle kimsenin Allah yolunda ezaya uğratıldığında insanların fitnesini, Allah'ın azabıyla bir tuttuğunu haber verdi. "İnsanların fitnesi" demek, o kişinin Peygamberlerin ve onlara uyanların kaçınılmaz bir şekilde muhalifleri tarafından uğratıldıkları elem ve mihnete uğratılması, insanlardan eza görmesi demektir. İşte bu durumu onlardan kaçma ve başına eza getirecek sebebi terketme konusunda, müminlerin, imanlanyla kendisinden kaçtıkları Allah'ın azabiyla bir tutmuştur. Mü'minler mükemmel basiretlerden dolayı Allah'ın azabından imana kaçmışlar ve yakında ayrılacak, yok olacak bir elemi içinde banndıran hale tahammül etmişlerdir. Oysa diğeri basiretinin zayıfhndan ötürü peygamberlerin düşmanlarının azabının eleminden o peygamber düşmanlarına muvafakat göstermeye, onlara uymaya kaçmıştır. Böylece onların azabının eleminden Allah'ın azabının elemine kaçmış, ondan kaçma konusunda insanların fitnesinin elemini Allah'ın azabının elemiyle bir tutmuş, güneşten ısınan yerden kaçıp kurtulayım derken ateşe düşmek suretiyle de tamamen aldanmış ve bir saatlik elemden sonsuz eleme kaçmıştır. Allah, ordusuna ve dostlarına yardım edip onları zafere eriştirince de ortaya çıkıp: "Ben de sizinle birlikteydim" demiştir. Oysa Allah o kimsenin göğsünde taşıdığı münafıklığı çok iyi bilir.

 

Sözün özü; hikmeti icabı Allah Teala, nefisleri imtihan eder, dener ve böylece imtihanla iyilerini kötülerinden, dostluğuna ve ikramlarına layık olanı olmayanından ayırır, buna layık olan nefisleri imtihan körüğünde temizler, arıtır. Nitekim altın da cürufundan ancak ateşte imtihan ( = tasfiye) suretiyle arınır, saf hale gelir. Nefis aslında cahil ve zalimdir. Cehalet ve zulüm sebebiyle nefisde, çıkarılması eritme ve tasfiyeye muhtaç bir pislik meydana gelmiştir. Bu pislik ya şu dünyada çıkar (kişi kurtulur), ya da cehennem körüğünde. Kul, temizlenip arındırılınca onun cennete girmesine izin verilir.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’i kullan:

 

B) İLK MÜSLÜMANLAR

 

 

 

 

 

 

 

 

⚠ Hata Bildir