ZADU’L-MEAD

DÖRDÜNCÜ KİTAP

PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI

 

ANA SAYFA      Kur’an      Hadis      Sözlük      Biyografi

 

HZ. PEYGANlBER'İN (S.A.) GAYRİ MÜSLİMLERE MUAMELESİ

 

Bu bölümde Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) eman, sulh, kafirlerin elçilerine karşı muamele, cizye alma, ehi-i kitab ve münafıklara karşı muamele konularındaki tatbikatı, Allah'ın sözünü dinlemek üzere gelen kafirleri himaye etmesi ve güvence altına alması, yapılan anlaşmaya sadık kalması ve hiyanetten uzak oluşu anlatılmaktadır.

 

 

1- Eman:

 

Sahih bir rivayete göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: "Müslümanların emanı birdir; statü bakımından en aşağıda bulunan bir müslüman da eman verebilir. Kim bir müslümanın verdiği emana'tecavüz ederse Allah'ın, meleklerin ve bütün müslümanların laneti onun üzerine olsun. Allah kıyamet günü onun ne bir farzını, ne de bir nafilesini kabul eder."

 

Buyuruyor ki: "Müslümanların kanları birbirine denktir. Onlar başkalarına karşı bir eldir. Statü bakımından en aşağıda bulunanlarının verdiği eman onların emanı demektir. Mü'min, kafire mukabil (kısas edilerek) öldürülmez. Kendisine eman verilen kimse de eman içinde iken öldürülmez. Kim bir bid'at çıkarırsa kendi aleyhinedir. Kim de bir bid'at çıkarır yahut bir bid'atçıyı barındınrsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun."

 

Sahih bir hadiste buyuruluyor ki: "Kendisiyle bir kavim arasında anlaşma bulunan kimse, anlaşmanın süresi doluncaya yahut onlarla eşitlik üzere anlaşmayı bozuncaya kadar ne bir düğüm çözsün, ne bir düğüm atsın."

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kim bir insanın canını teminat altına alır, ona eman verir de sonra onu öldürürse, ben katilden uzağım." buyurmuştur. Bir metne göre ise: "Hıyanet sancağını eline tutuştururum." buyurmuştur. Yine buyurmuştur ki: "Her hainin kıyamet günü kıçının yanında bir sancak bulunur, onunla tanınır. Bu filanın oğlu falandır, bu da yaptığı hiyanetidir, denilir."

 

Bir rivayete göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Herhangi bir kavim anlaşmayı bozarsa muhakkak kendilerine karşı, Düşman yardım ğörür buyurmuştur.

 

 

2- Medine'deki Gayri müslimler:

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'ye gelince kafirler O'nun karşısında üç kısma ayrıldılar. Birinci kısım: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunlarla barış ve mütareke anlaşmaları yaptı. Şarta göre Hz. Peygamber'le (Sallallahu aleyhi ve Sellem) savaşmayacaklar, O'na karşı düşmanlarıyla işbirliği yapmayacaklar ve düşmanlarına yardımda bulunmayacaklar; ama küfürleri (inançları) üzere kalacaklar, kan ve mal güvenliği içinde bulunacaklardı. İkinci kısım: Hz. Peygamberce (Sallallahu aleyhi ve Sellem) savaş açıp O'na düşmanlık ilan ettiler. Üçüncü kısım: Hz. Peygamber'le (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mütarekede bulundular; O'nunla ne barış anlaşması yaptılar, ne de O'na savaş açtılar. Bunlar Hz. Peygamber'le (Sallallahu aleyhi ve Sellem) düşmanlarının akıbetlerini beklediler. Bunlardan kimileri içlerinden Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) galip gelmesini, muzaffer olmasını arzuluyor; kimileri düşmanlarının O'na galip gelmesini ve muzaffer olmasını istiyor ve kimileri de görünüşte Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanında, içte ise O'nun düşmanlarının yanında yer alıyor ve böylece her iki taraftan da güvence altında olmak istiyorlardı ki, işte bunlar münafıklardır. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu gruplardan her birine karşı Rabbinin emrettiği şekilde davrandı.

 

 

3- Yahudilerle Anlaşma Yapması:

 

Medine yahudileriyle barış anlaşması yaptı. Hz. Peygamber'le (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yahudiler, aralarında bir karşılıklı güven belgesi imzaladılar. Medine civarında üç yahudi kabilesi yaşamaktaydı: 1) Kaynukaoğulları, 2) Nadiroğulları, 3) Kurayzaoğulları.

 

 

4- Kaynukaoğullarının Anlaşmayı Bozmaları:

 

Aralarında barış anlaşması imzalanmış olmasına rağmen Kaynukaoğulları Bedir savaşından sonra Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) savaş açtılar; Bedir galibiyeti güçlerine gitti, bu sebeple kıskançlık ve çekememezlik gösterdiler. Allah'ın ordusu, başlarında Allah'ın kulu ve peygamberi olduğu halde hicretin 20. ayına rastlayan Şevval ayının ortasında cumartesi günü Kaynukaoğullarının bulunduğu mıntıkaya doğru yola koyuldu. Kaynukaoğulları, münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selul'ün müttefikleri ve Medine yahudilerinin en cesurlarıydı. O gün müslümanların sancağını taşıyan, Abdülmuttalip oğlu Hz. Hamza idi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'de yerine. Ebu Lübabe b. Abdülmünzir'i vekil bıraktı. Kaynukaoğullarmı, Zilkade ayının hilali görülünceye kadar on beş gece kuşatma altında tuttu. Bu kabile, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) savaştığı ilk yahudi kabilesidir. Yahudiler kalelerinde korundular. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları en sıkı bir şekilde kuşatma altında tuttu. Allah bir kavmin rüsvay olmasını ve yenilgiye uğramasını istediği zaman onların üzerine bir korku indirir ve kalplerine bir korku salar. İşte bu kuşatma esnasında yahudilerin kaplerine de böyle bir korku saldı. Bunun üzerine yahudiler canları, malları, kadınları ve çocukları hakkında Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hükmüne boyun eğdiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) emredip adamların ellerini arkalarından bağlattı. Abdullah b. Übey onlar hakkında Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile konuştu ve bu konuda O'na çok ısrarda bulundu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yahudileri ona bağışladı ve Medine'den çıkmalarını, Medine'ye yakın yerlere yerleşmemelerini emretti. Onlar da Şam bölgesindeki Ezriat denilen yere gittiler. Çok geçmeden orada çoğunluğu öldü. Kaynukaoğulları, kuyumculuk ve ticaretle uğraşırlardı. Altı yüz kadar savaşçıları vardı. Yurtlan Medine'nin kenar semtinde idi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlardan mallarını aldı. Yahudilerin malları arasından Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) üç yay, iki zırh, üç kılıç ve üç mızrak aldı; onlardan ele geçen ganimetin beşte birini ayırdı. Ganimetleri toplama işiyle Muhammed b. Mesleme görevlendirilmişti.

 

 

5- Nadiroğullarının Anlaşmayı Bozmaları:

 

Sonra anlaşmayı Nadiroğulları bozdu. Buhari, Urve'den naklen bu olayın Bedir savaşından altı ay sonra meydana geldiğini söylüyor. Bu olayın sebebi şudur: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Amr b. Ümeyye ed-Damri'nin öldürdüğü Kilab kabilesinden iki kişinin diyeti konusunda kendisine yardımda bulunmaları için konuşmak üzere bir grup ashabıyla Nadiroğullarına gitti. Onlar: "Yaparız, ey Ebu'l-Kasım! Sen burada otur, biz senin ihtiyacım giderelim." dediler. Bazıları tenha bir yerde kafa kafaya verdiler; şeytan onlara, üzerlerine yazılmış olan bedbahtlığı şirin gösterdi ve Hz. Peygamber'i (Sallallahu aleyhi ve Sellem) öldürme karan aldılar. "Hanginiz şu değirmen taşıru alıp dama çıkar ve onun başına atıp kafasını kırar?" diye sordular. En azgınlan olan Amr b. Cihaş: "Ben" diye cevap verdi. Sellam b. Mişkem bu adamlara: "Yapmayın. Vallahi, kurduğunuz bu plan kesinlikle ona haber verilir, bu iş onunla aramızda mevcut : bulunan anlaşmayı bozma demektir." dedi. Derhal Rabbinden Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vahiy gelip onların hazırladıkları planı haber verdi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hızla yerinden kalktı, Medine'ye doğru yöneldi. Yolda ashabı kendisine yetişip: "Kalkıp gittin, farkına varmadık" dediler. Hz, Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara yahudilerin planını haber verdi.

 

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yahudilere: "Medine'den çıkın. Burada benimle birlikte oturmayın. Size on gün süre tanıyorum. Bu süreden sonra Medine'de hanginizi bulursam boynunu vururum." diye haber gönderdi. Bu haber üzerine birkaç gün kalıp yol hazırlığı yapmaya başladılar.

 

Münafık Abdullah b. Übey onlara: "Yurdunuzdan çıkmayın. Beraberimde, kalenize girip önünüzde ölecek iki bin kişilik ordum var. Kurayza kabilesi ve Gatafan'dan müttefikleriniz de size yardım ederler." diye haber gönderdi. Reisleri Huyey b. Ahtab, onun bu sözlerine tamah etti ve Allah Rasulü'ne: "Biz yurdumuzdan çıkmayacağız. Aklına geleni yap!" diye haber gönderdi.

 

Bunun üzerine Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile ashabı tekbir getirip ona doğru yola koyuldular. Sancağı Ali b. Ebi Talib taşıyordu. İslam ordusu onların yurduna vannca kalelerinden ok ve taş atmaya başladılar. Kurayza kabilesi onlardan ayrıldı. ibn Übey ve Gatafanlı müttefikleri onlara hiyanet ettiler. Bundan dolayı Allah Teala onların durumunu bir benzetme ile şöyle tasvir etti: "...Tıpkı şeytan gibi. İnsana: inkar et! der. O da inkar edince bu sefer: Ben senden uzağım! der."[Haşr, 16] Zira Haşr suresi Nadiroğulları süresidir; bu surede onların kıssalarının başlangıcı ve neticesi anlatılmıştır. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Nadiroğullarını kuşatma altında tuttu, onların hurma ağaçlarını kestirip yaktırdı. Bunun üzerine yahudiler O'na: "Biz Medine'den çıkacağız." diye haber gönderdiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), silah dışında bir devenin taşıyabileceği eşyalarım yanlarına almalan, kendi başlarını ve çoluk çocuklarını alıp çıkmaları şartıyla onları kaleden indirdi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) çeşitli mallar ve silahlar ele geçirdi. Nadiroğullarından ele geçen bütün ganimetler kendi musibetleri ve müslümanların yararı uğruna harcaması için tamamen Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ait oldu. Beşte birini alıp gerisini taksim etmedi. Çünkü bu ganimetleri O'na Allah ihsan etti. Müslümanlar bunları ele geçirmeleri için ne at ne deve koşturdular. Ama Kurayza gazasından ele geçen ganimetlerin beşte birini ayırıp geri kalanı taksim etti."

 

imam Malik diyor ki: "Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kurayza ganimetlerinin beşte birini ayırıp geri kalanım taksim etti. Ama Nadiroğullarının ganimeti konusunda bunu yapmadı. Çünkü müslümanlar Nadiroğullarına karşı at ve deve koşturmadılar. Oysa Kurayzaoğullarına karşı at ve deve koşturmuşlardır." Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Nadiroğulları yahudilerini aralarında reisleri Huyey b. Ahtab da bulunduğu halde Hayber'e sürgün etti ve silahlarını ele geçirdi; arazilerine, yurtlarına ve mallarına el koydu. Silah olarak elli zırh, elli tolga ve üç yüz kırk kılıç buldu. "Muğireoğullarının Kureyş içindeki durumu ne ise bunların da kavimleri arasındaki durumu odur." buyurdu. Bu olay hicretin 4. senesi Rebiulevvel ayında cereyan etmiştir.

 

 

6- Kurayzaoğullarının Anlaşmayı Bozmaları:

 

Kurayza'ya gelince: Bu kabile Allah Rasulü'nün (s.a) en azılı düşmanı ve küfürlerinde en katı olan yahudi kabilesiydi. Bu sebeple kardeşleri olan diğer yahudilerin başına gelmeyen onların başına geldi.

 

Onlarla savaşılmasmm sebebi: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hendek savaşına çıktığında bu kabile O'nunla barış anlaşması yapmış durumdaydı. Huyey b. Ahtab, Kurayzaoğullarını yurtlarında ziyaret edip onlara: "Size zamanın izzetini getirdim. Size başlarında efendileri olduğu halde Kureyş'i ve önlerinde komutanları olduğu halde Gatafan'ı getirdim. Sizler güçlü kuvvetli, iyi silah kullanan insanlarsmız. Haydi gelin, Muhammed'le vuruşalım, işini bitirelim." dedi. Kurayza kabilesi reisi ona: "Hayır, sen bana vallahi zamanın zilletini getirdi. Sen bana suyunu boşaltmış, içinde yıldırımlar gürleyip şimşekler çakan bir bulut getirdin!" diye karşılık verdi. Huyey, onu kandırmak için çeşit çeşit vaadlerde bulunup onu savaşı arzu eder hale getirmeye çalıştı. Nihayet reis, Huyey'in de kendisi ile birlikte kaleye girmesi ve kendilerinin başlarına gelecek olanın onun da başına gelmesi şartıyla teklifi kabul etti. O da bu şartı kabullendi istenileni yaptı. Kurayzaoğulları Allah Rasulü'yle (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yaptıkları anlaşmayı bozdular ve açıktan açığa ona sövmeye başladılar. Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) haber ulaştı. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) durumu öğrenmek amacıyla adam gönderdi. Yahudilerin anlaşmayı bozmuş olduklarını gördü, tekbir getirdi ve: "Ey müslümanlar! Müjde size." dedi.

 

(Hendek savaşından sonra) Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'ye dönünce silahım tam çıkarıp koyuyordu ki, Cebrail çıkageldi ve: "Silahını çıkardın mı? Vallahi, melekler silahlarım daha çıkarmadılar! Haydi, beraberindekilerle birlikte Kurayzaoğullarına doğru yola koyul. Ben senin önünden gideceğim, onların kalelerini sarsacağım ve kalplerine korku salacağım!" dedi. Cebrail, meleklerden oluşan bölüğü ile yola koyuldu. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de onun peşinden, Muhacirlerden ve Ensardan oluşan bölüğü ile yola çıktı," Ashabına o gün: "Hiç kimse Kurayzaoğulları yurduna varmadan ikindi namazını kılmasın!" buyurdu. Sahabiler derhal Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) emrini yerine getirmeye koyuldular ve vakit geçirmeden yola çıktılar. Yolda ikindi vakti girdi. Bazıları: "Emrolunduğumuz gibi ikindiyi ancak Kurayzaoğulları yurdunda kılarız." deyip bu namazı yatsıdan sonra kıldılar. Bazıları ise: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bizden bunu istemedi. O yalnızca acele yola çıkmamızı istedi." deyip namazı yolda kıldılar. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), durum kendisine aktarıldığında gruplardan herhangi birini ayıplamadı."

 

Bu iki uygulamadan hangisi daha isabetliydi? Bu konuda fakihler ihtilaf etmişlerdir. Bir grup demiştir ki: Tehir edenler isabet etmişlerdir. Biz de onlarla birlikte olsaydık onlar gibi biz de tehir ederdik. Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) emrine uyarak ve açık ifadeye aykırı yorumu bir kenara bırakarak bu namazı ancak Kurayzaoğulları yurdunda kılardık.

 

Öteki grup diyor ki: Aksine namazı vaktinde, yolda kılanlar yarışın liderliğini ele geçirdiler ve iki fazileti yakalama mutluluğuna erdiler. Çünkü Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yola çıkma emrini yerine getirmeye ve namazı vaktinde kılarak rızasını kazanmaya koştular. Sonra diğer gruba yetişmek için acele ettiler. Böylece hem cihadın faziletim ve hem de namazı vaktinde kılma faziletini elde ettiler, kendilerinden istenileni iyi anladılar ve diğerlerinden özellikle de bu namaz konusunda daha fakih oldular. Zira bu namaz ikindi namazı idi. İkindi namazı ise orta namazdır. Çünkü Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem), red sebebi ve kusuru bulunmayan açık ifadeli sahih hadisi bunun böyle olduğunu belirtmiştir ve aynı zamanda bu namaza ayrı bir özenle devam etmenin, bu namazı kılmak için acele davranmanın ve ilk vaktinde kılmanın Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünneti olduğu rivayetleri aktarılmıştır. Ayrıca (hadise göre) bu namazı kaçıran kimsenin malı ve ailesi eksilmiş veya ameli heder olmuş demektir. Bu namaz konusunda gelen emir gibi bir emir başka bir namaz konusunda gelmemiştir. Bu ikindi namazını tehir edenler olsa olsa neticede mazur olurlar. Hatta hadisin açık ifadesine uyduklarından ve emri yerine getirmeyi amaçladıklarından ötürü bir tek sevap alırlar. Ama haddizatında onların isabet etmiş, namaza ve cihada koşanların hata etmiş olmaları asla, katiyen düşünülemez. Namazı yolda kılanlar, delilleri uzlaştırmışlar ve iki fazileti elde etmişlerdir. Bu yüzden onlar iki sevap kazanırken, diğerleri de sevap kazanmışlardır. Allah onlardan razı olsun.

 

Soru: Namazı cihad için tehir etmek o zaman caiz ve meşru idi. Bu yüzden Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hendek savaşında, ikindiyi en nihayet geceye kadar tehir etmişti. Sahabilerin ikindi namazını geceye kadar tehir etmeleri aynen Hendek savaşında Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu namazı geceye tehir etmesi gibidir. Özellikle de bu, korku namazı meşru kılınmadan önce böyleydi.

 

Cevap: Bu kuvvetli bir sorudur. Buna iki yönden cevap verilebilir:

 

1- Şöyle denilebilir: Namazın vaktinde kıhnmayıp tehir edilmesinin namaz vakitleri açıklandıktan sonra da caiz olduğu sabit değildir. Bunun tek delili Hendek savaşında geçen olaydır. Zira bu görüşü savunanlar işte bu olayı delil göstermektedirler. Oysa bu olayda onlar için delil yoktur. Çünkü Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) namazı kasten tehir etmiş olduğuna dair bir ipucu mevcut değildir. Hatta, ihtimal ki Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) unutarak tehir etmiştir. Olayda da bunu gösteren bir ipucu mevcuttur. Zira Hz. Ömer, O'na: "Ey Allah'ın Rasulü! İkindiyi kıldığımda neredeyse güneş batacaktı." dediğinde Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Vallahi, ben onu kılmadım." dedi ve sonra ayağa kalktı, namazı kıldı. Bu da gösteriyor ki, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) içinde bulunduğu meşguliyetten ve kendisini kuşatan düşmanla ilgilenmesinden ötürü bu namazı unutmuştu. Buna göre unutma mazereti ile tehir etmiş oluyor. Nitekim bir yolculuğu esnasında da uyku mazeretiyle tehir etmiş, uyandıktan ve hatırladıktan sonra ümmetine örnek olmak için bu namazı kılmıştır.

 

2- Namazın vaktinde kıhnmayıp tehir edilmesinin, namaz vakitleri açıklandıktan sonra da caiz olduğunun sabitliği düşünülecek olsa bile bu, yalnızca namaz fiillerini akılda bulundurmaktan ve onları yerine getirmekten alıkoyacak bir dehşet ve şaşkınlık anında, korku ve çarpışma durumunda sözkonusu olabilir. Sahabe, Kurayzaoğulları yurduna giderken bu halde değildi. Aksine onların buradaki hükümleri, düşmana yaptıkları bundan önceki ve bundan sonraki seferleri hükmündeydi. Malumdur ki, onlar namazı vaktinden tehir etmezlerdi. Kurayza kabilesi de kaçmalarından endişe edilecek bir kabile değildi. Çünkü onlar yurtlarında ikamet etmekteydiler. işte iki grubun bu konuda ayak bastıkları son nokta budur.

 

 

7- Kurayzaoğulları Gazası:

 

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sancağı Ali b. Ebi Talib'e verdi. Medine'de yerine vekil olarak ibn Ümmi Mektum'u bıraktı. Kurayzaoğullarının kalelerinin karşısına gelip karargahını kurdu. Onları yirmi beş gece kuşatma altında tuttu. Kuşatma kendilerine iyice güçlük çıkarmaya başlayınca reisleri Ka'b b. Esed, yahudilere şu üç teklifte bulundu: "Ya müslüman olur Muhammed'in dinine gireriz, ya çocukları ve kadınları öldürür, kılıçları çeker savaşmak için onun karşısına çıkar, muzaffer oluncaya yahut hiçbir fert sağ kalmamak üzere öldürülünceye kadar vuruşuruz; ya da cumartesi günü Allah Rasulü ve ashabına hücum eder onları sıkıştırırız; çünkü onlar bugünde kendileriyle savaşmayacağımızdan emindirler." Yahudiler, reislerinin bu tekliflerinden herhangi birini kabul etmeye yanaşmadılar. Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Bize kendisiyle istişare etmemiz için Ebu Lübabe b. Abdülmünzir'i gönder!" diye haber yolladılar. Yahudiler Ebu Lübabe'nin geldiğini görünce karşılamak için ayağa kalktılar, ağlıyorlardı. "Ey Ebu Lübabe! Ne diyorsun, Muhammed'in hükmüne razı olalım mı?*' dediler. O da: "Evet" cevabını verdi ve bunun boğazlanmak anlamına geldiğini söylemek için eliyle boğazım işaret etti. Sonra derhal Allah'a ve Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hiyanet ettiğinin farkına vardı. Başını öne eğerek oradan çekip gitti. Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına dönmedi. Doğruca mescide, Medine mescidine gitti. Kendisini mescidin direğine bağlattı ve Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendi eliyle çözmedikçe ipini çözdürmeyeceğine, Kurayzaoğulları arazisine ebediyen girmeyeceğine yemin etti. Bu durum Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ulaşınca: "Allah tevbesini kabul edinceye kadar onu bırakın." buyurdu. Sonra Allah tevbesini kabul etti de Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendi eliyle onun ipini çözdü.

 

Sonra yahudiler Allah Rasülü'nün hükmüne boyun eğdiler. Evs kabilesi mensupları Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) başvurdular ve: "Ey Allah'ın Rasulü! Kaynukaoğulları hakkında bildiğin uygulamada bulundun. Onlar, kardeşlerimiz Hazreclilerin müttefiki idiler. Bunlar ise bizim müttefiklerimizdir. Bunlara iyilikte bulun." dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Onlar hakkında sizden birinin hüküm vermesine razı olmaz mısınız?" buyurdu. Onlar da: "Evet, razıyız." dediler. Peygamberimiz: "Hüküm verme Sa'd. Muaz'a havale edildi." deyince Evsliler: "Razı olduk." dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelmesi için Sa'd b. Muaz'a haber saldı. Sa'd, aldığı bir yaradan dolayı sefere katılamamış, Medine'de kalmıştı. Onu bir eşeğe bindirdiler. Allah Rasülü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına geldi. Yolda etrafını çeviren Evsliler kendisine: "Ey Sa'd! Müttefiklerine iyilik, güzellik düşün. Onlara iyilikte bulun. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), onlara iyilikte bulunasm diye seni hakem tayin etti." diyorlar; o ise susuyor, onlara herhangi bir karşılık vermiyordu. Evsliler baskılarını artırdıkları vakit: "VAllahi, Sa'd'ın Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayacağı an gelmiştir." dedi. Onun bu sözünü işittiklerinde bazıları Medine'ye dönüp halka Kurayza yahudilerinin ölüm haberini ilettiler.

 

Sa'd, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanına yaklaşınca Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sahabeye: "Kalkın, efendinizi karşılayın!" buyurdu. Sa'd'ı yere indirdiler. "Ey Sa'd! Bu kavim senin hükmüne razı oldu." dediler. Sa'd: "Hükmüm onlara geçerli mi?" diye sordu. "Evet" dediler. "Peki müslümanlara geçerli mi?" diye sordu. Yine "Evet" cevabını verdiler. Saygı ve hürmet olsun diye Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tarafını işaret ederek ve yüzünü o tarafa çevirerek: "Peki şurada bulunan zata da geçerli mi?" diye sordu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet, bana da." cevabını verdi. Bunun üzerine Sa'd: "Erkeklerin öldürülmesine, kadınların ve çocukların esir alınmasına ve malların paylaştırılmasına hükmediyorum!" diyerek hükmünü ilan etti. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu hüküm üzerine: "Sen onlar hakkında Allah'ın yedi kat gök üstündeki hükmüne uygun hüküm verdin!" buyurdu."

 

O gece kaleden inmeden önce bir grup yahudi müslüman oldu. Amr b. Sa'd kaçıp gitti. Nereye gittiği öğrenilemedi. Anlaşmayı bozanlar arasına katılmamakta diretmişti. Haklarında bu şekilde hüküm verilince Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendilerine ustura dokunan (ergenlik çağına giren) bütün yahudilerin öldürülmesini emretti. Tüyü bitmeyenler ise kadınlar ve çocuklar arasına katıldı." Medine çarşısında onlar için hendekler kazdırdı. Yahudilerin boyunları vuruldu. 600-700 kişi kadardılar. Bir tek kadın dışında hiç kadın öldürülmedi. O kadın ise Süveyd b. Samit'in başına değirmen taşını atmış ve onu Öldürmüştü. Adamlar hendeklere grup grup getiriliyorlardı. Reisleri Ka'b b. Esed'e: "Ey Ka'b! Sence Muhammed bize ne yapacak?" diye sordular. O da: "Hiçbir yerde aklınızı kullanamaz mısınız? Görmüyor musunuz, çağına ara vermiyor, sizden gidenler dönmüyor. Vallahi bizi katledecekler." dedi.

 

ibn Kasım'ın rivayetine göre Malik diyor ki: Abdullah b. Übey, Kurayzaoğulları hakkında Sa'd b. Muaz'a: "Onlar benim iki kanadımdan biridir. Üç yüz zırhlı, altı yüz zırhsız ve miğfersizden oluşmaktalar." dedi. O da: "Sa'd'ın Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayacağı an gelmiştir." dedi. Huyey b. Ahtab, Hz. Peygamber'in huzuruna getirilince, gözü Peygamberimiz'e ilişti ve: "Vallahi, sana karşı duyduğum düşmanlıktan ötürü kendimi asla kınamıyorum. Kim Allah'ı yenmeye çalışırsa yenik düşer." dedi. Sonra sözlerine şöyle devam etti: "Ey insanlar! Bir sakınca yok, Allah'ın takdiri! Israiloğullarının yazgısı olan bir ölüm tarzı." Sonra konuşmayı kesti; boynu vuruldu.

 

Sabit b. Kays, Allah Rasulü'nden (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Zübeyr (Zebir) b. Bata ile ailesi ve malının bağışlanması talebinde bulundu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de onun hatırına onları bağışladı. Sabit b. Kays, ona: "Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) benim hatırıma seni, aileni ve malını bağışladı. Onlar senindir." dedi. O da: "Ey Sabit! Kendi elimle yanında senden beni dostlara kavuşturmanı istiyorum." deyince, Sabit de onun boynunu vurdu, yahudi dostlarına kavuşturdu.

 

Bütün bu uygulamalar Medine yahudileri hakkındadır. Her bir Medineli yahudi kabilesi ile yapılan savaş, her bir büyük savaşı müteakip olmuştur. Kaynukaoğulları ile yapılan savaş Bedir'i müteakip, Nadiroğulları ile yapılan savaş Uhud savaşını müteakip ve Kurayzaoğulları ile yapılan, savaş Hendek savaşını müteakip yapılmıştır. Hayber yahudilerinin kıssası -inşallah- az aşağıda anlatılacaktır.

 

 

8- Hz. Peygamber'in (s.a.) Anlaşmayı Bozanlara Karşı Tatbikatı:

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir kavimle barış anlaşması yapar da onlardan bazılan anlaşmayı ve barışı ihlal eder, diğerleri buna seslerini çıkarmaz, razı olurlarsa; hepsine karşı savaş açar ve hepsini anlaşmayı bozmuş sayardı. Nitekim Kurayza, Nadir ve Kaynukaoğulları hakkındaki uygulaması ile Mekke halkı hakkındaki uygulaması buna örnektir. Barış yaptığı kimseler hakkındaki uygulaması budur. Buna göre hükmün zimmiler hakkında da geçerli olması gerekir. Nitekim İmam Ahmed'in müntesiplerinden olan bir kısım fakıhler ve daha başkaları bunu açıkça belirtmişlerdir. Şafii mezhebi alimleri onlara muhalefet etmişler ve anlaşmayı bozma hükmünü özellikle anlaşmayı bozanlara has kılmışlar, anlaşmanın bozulmasına razı olan ve buna ses çıkarmayanları anlaşmayı bozmuş saymamışlardır. Bu ikisi arasını şöylece ayırmışlardır: Zimmilik sözleşmesi daha güçlü ve daha pekiştirilmiştir. Bundan dolayı zamanla sınırlı olmaksızın yürürlüğe konmuştur. Ama saldırmazlık ve barış anlaşmasında durum böyle değildir.

 

Birinciler diyorlar ki: Bu ikisi arasında bir fark yoktur. Zimmilik sözleş' mesi zamanla sınırsız olarak yürürlüğe konmuş değildir. Aksine bu sözleşme, zimmilerin devamlı olarak iltizam ettikleri şey çerçevesinde kalmaları ve bu pozisyonlarını devam ettirmeleri şartıyla konulmuş bir sözleşmedir. Öte yandan bu sözleşme, sözleşmeye konu olan şeylerin hükümlerinin onlar tarafından iltizam edilmesi şartıyla saldırmazlık için yapılan barış anlaşması gibidir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Medine'ye geldiğinde yahudilerle yaptığı barış ve saldırmazlık anlaşmasını vakitle sınırlamadı; onlar kendisine ilişmedikleri ve O'na savaş açmadıkları sürece bu anlaşmayı mutlak bıraktı. İşte bu, onların zimmilik sözleşmeleri oldu. Ancak şu var ki, cizyenin farz olduğuna dair henüz bir ayet inmiş değildi. Cizyenin farz olduğunu ifade eden ayet inince bu, anlaşmada koşulan şartlara eklendi; anlaşmanın hükmünü değiştirmedi ve gereken durum da ebedilik oldu. Artık bazıları zimmilik anlaşmasını bozup diğerleri onlara ses çıkarmaz razı olurlar ve durumu müslümanlara bildirmezlerse, bu takdirde barış anlaşması yapılmış olanların anlaşmayı bozmaları gibi bir duruma düşerler. Gerek zimmilik sözleşmesi yapanlar ve gerekse barış anlaşması yapanlar bu anlamda birbirine eşittirler, bu konuda aralarında bir fark yoktur. Ancak bir başka yönden birbirlerinden ayrılmaktadır ki, bunu şu mesele açıklığa kavuşturur: Anlaşmanın bozulmasına ses çıkarmayıp razı olan, kabullenen kimse her ne kadar bu haliyle zimmilik sözleşmesinin ve barış anlaşmasının dışına çıkmış, zimmilik sözleşmesinden ve barıştan önceki ilk durumuna dönmüş olursa da eğer zimmilik sözleşmesi ve barış anlaşması üzerinde devam etmekteyse onunla savaşmak ve her iki durumda da onu öldürmek caiz olmaz. Bu konuda saldırmazlık anlaşması ile zimmilik sözleşmesi arasında durum farkı yoktur. Peki o halde bu kimse nasil bir yerde (eski) haline dönmüş olur, bir başka yerde ise dönmemiş olur?Bu iş makul değildir. Bunun açıklaması: O kimseden cizye alımının yenilenişi, sözleşmeyi bozanlara rıza göstermesi, destek olması ve muvafakat etmesi yanında o şahsın sözleşmesini yerine getirmiş olmasını icab ettirmez. Cizye vermemek onun anlaşmayı bozan ve sözleşmeyi yerine getirmeyen bir hain olmasını icab ettirir. Bunun ise imkansızlığı ortadadır.

 

Bu konuda üç görüş vardır: 1) Her iki halde de anlaşma bozulur görüşü: Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kafirler hakkındaki uygulaması da bunu göstermektedir. 2) Her iki halde de anlaşma bozulmamış olur görüşü: Sünnetin gösterdiği yoldan en uzak olan görüş budur. 3) Bu iki durum arasında ayrım yapmak. Birinci görüş daha isabetlidir. Başarı Allah'tandır.

 

Şu olayda veliyyü'l-emr'e (sultana) bu görüş doğrultusunda fetva verdik: Hıristiyanlar Şam'da müslümanların mallarını ve evlerini yaktılar. Müslümanların en büyük camilerini yakmak istediler, hatta caminin minaresini yaktılar bile. Şayet Allah onları defetmeseydi, neredeyse caminin tamamı yanacaktı. Bu durumu hıristiyanlardan bilenler oldu. Buna muvafakat ettiler, ses çıkarmadılar, razı oldular ve veliyyü'l-emr'i haberdar etmediler. Veliyyü'l-emr, huzurundaki fakihlerden onlar hakkında fetva istedi. Biz de ona bu işi yapan, herhangi bir şekilde buna yardım eden yahut razı olup ses çıkarmayan kimselerin zimmilik sözleşmesini bozduklarına; had cezalarının kesinlikle idam olduğuna; esirde olduğu gibi burada devlet başkanının herhangi bir seçim yapma hakkının bulunmadığına; idamın bir had cezası ve cezanın had olması halinde müslüman olmanın Allah'ın hükümlerini yüklenmiş, zimmilik sözleşmesi altına girmiş bulunan kimselerden idam cezasını düşürmeyeceğine; müslüman olan düşman ülkesi (darülharb) vatandaşı için bunun söz konusu olmadığına; çünkü müslüman olmanın o kimsenin kanını ve malını koruma altına aldığına, müslüman olmazdan önce yapmış olduklarından ötürü idam edilemeyeceğine ve bunun ayrı bir hükmü, anlaşmayı bozmuş ve sonra müslüman olmuş zimminin başka bir hükmü olduğuna fetva verdik. Söylediğimiz bu fetvayı, İmam Ahmed'in ifadeleri ve usulü icabettirmektedir. Şeyhülislam İbn Teymiye -Allah ruhunu şad eylesin- buna parmak basmış ve birçok yerde bu şekilde fetva vermiştir.

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnet ve tatbikatından biri de, O, bir kabile ile barış ve anlaşma yapar da o kabileye, onlar dışında Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) düşman olan bir başka kabile katılırsa Hz. Peygamber'le (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlaşma yapan kabilenin anlaşmalarına onlar da dahil olur ve anlaşma yapmış olan kabilenin yanında yer alırlar; Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) daha başka bir kabile katılırsa onlar da O'nun anlaşmasına dahil olur, O'nun yanında yer alırlar ve O'nun anlaşmasına dahil olup O'nun yanında yer alan kafirlere savaş açanlar O'na savaş açmış hükmünde olurlardı. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekkelilerle bu nedenle savaşmıştır. Çünkü Mekkelilerle on yıl savaşmamak şartıyla barış anlaşması yapmıştı; Bekir b. Vail oğulları ileri atılıp Kureyş'in anlaşma ve sözleşmesine dahil oldular; Öte yandan Huzaa kabilesi öne atılıp Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlaşma ve sözleşmesine dahil oldular. Sonra Bekiroğulları, Huzaa kabilesine saldırıp onlara gece baskını yaptılar ve kabilenin bir kısmını öldürdüler. Kureyş de gizlice onlara silah yardımında bulundu. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu hareketlerinden ötürü Kureyş'i anlaşmayı bozmuş saydı ve müttefiklerine saldırdıklarından ötürü Bekir b. Vail oğullarıyla savaşmayı caiz gördü. Bu olay aşağıda -inşallah- anlatılacaktır.

 

Şeyhülislam İbn Teymiye doğu hıristiyanlan ile savaşmaya da bundan ötürü fetva verdi. Zira onlar her ne kadar bizimle savaşmamış, harp etmemişlerse de müslümanların düşmanlarına savaş sırasında yardım ettiler, onlara mal ve silahla destek oldular. Bu yüzden Üstad, onları zimmilik sözleşmesini bozmuş olarak gördü. Nitekim Kureyş de Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müttefikleriyle savaşan Bekir b. Vail oğullarına yardım etmekle Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlaşmasını bozmuşlardı. Öyleyse zimmiler, müslümanlarla savaşta müşriklere yardım ederlerse ya durum nice olur? En iyi bilen Allah'tır.

 

 

9- Elçilere Muamelesi:

 

Düşmanlarının elçileri, aynen düşman olarak huzuruna gelir; ama onlara feveran etmez ve onları öldürmezdi. Yalancı peygamber Müseylime'nin elçileri Abdullah b. Nevvaha ve İbn Üsal huzuruna geldiklerinde Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara: "Peki siz ne diyorsunuz?" diye sormuş, onlar da: "Müseylime'nin dediği gibi diyoruz." demişlerdi. Bunun üzerine Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Elçiler öldürülmez olmasaydı sizin boyunlarınızı vurdururdum." buyurdu. O'nun tatbikatı böylece sürmüş, hiçbir elçi öldürülmemiştir.

 

Yine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elçi kendi dinini seçtiğinde onu yanında alıkoymaz; bu elçinin gidip kendi kabilesine katılmasına mani olmaz, hatta onu kabilesine gönderirdi. Nitekim Ebu Rafi' anlatıyor: Kureyş beni Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) elçi olarak gönderdi. O'nun yanına gelince kalbime müslümanlık ateşi düştü, müslüman oldum. Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ey Allah'ın Rasulü! Onlara dönmeyeceğim." dedim. O da: "Doğrusu ben anlaşmayı bozamam ve elçileri alıkoyamam. Onlara geri dön. Eğer şimdi kalbinde olan hala kalbinde ise geri dön." buyurdu.

 

Ebu Davud diyor ki: Bu, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekkelilerle yaptığı anlaşmada onlardan olup da kendisinin yanına geleni -müslüman bile olsa- iade etmeyi şart koştuğu süre İçinde geçerliydi. Bugünse bunun bir geçerliliği yoktur.

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Elçileri alıkoyamam." ifadesi bunun kayıtsız şartsız elçilere has bir hüküm olduğunu göstermektedir. Mekkelilerden kendisine geleni müslüman da olsa onlara İade etmesi ise Ebu Davud'un da dediği gibi, ancak şart koşulmuşsa geçerli olur. Elçiler için ise daha başka bir hüküm vardır. Görüldüğü gibi huzurunda: "Biz Müseylime'nin, Allah'ın peygamberi olduğuna şehadet ederiz." diyen Müseylime'nin iki elçisine ilişmemiştir.

 

Düşmanları, ashabından biriyle kendi nzası alınmaksızın müslümanlara zarar vermeyecek bir anlaşma yaptıklarında, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların bu anlaşmalarını geçerli sayardı. Nitekim müşrikler, Huzeyfe ve babası Huseyl ile Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanında yer alarak kendileriyle savaşmamaları şartıyla anlaşma yapmışlar, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların bu anlaşmalarını geçerli saymıştır ve Huzeyfe ile babasına da; "Dönün. Biz onların anlaşmalarına bağlı kalacağız. Onlara karşı Allah'tan yardım dileriz." buyurdu.

 

 

10- Mekkelilerle Yapılan Anlaşmada Kadınların Durumu:

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kureyş'le on yıl savaşmamak ve onlardan müslüman olup kendisinin yanına gelenleri onlara geri iade etmek üzere ve kendisinin yanından onlara kaçanları ise onların iade etmemeleri şartıyla barış anlaşması yaptı. Metnin ifadesi erkekler ve kadınlar için umumi idi. Allah bunu kadınlar hakkında yürürlükten kaldırdı, erkekler hakkında ise aynen yürürlükte bıraktı. Allah, Peygamberine ve mü'minlere gelen kadınları imtihana çekmelerini, şayet kadının mü'min olduğuna kanaat getirirlerse onu kafirlere iade etmemelerini emretti. Öte yandan müslümanlara o kadından istifade imkanını yitirmiş olmasından dolayı onun kocasına, kadına verdiği mehri geri vermelerini de emretti. Diğer taraftan müslümanlara, karısı irtidat edip müşriklerin yanına kaçan adama o kadının mehrini şu şekilde ödemelerini emretti: Müslüman olup müslümanların yanına hicret eden kadının mehrini geri vermeleri gerektiğinde bir ceza olarak bu mehri karısı irtidat eden adama ödeyecekler, müşrik kocasına geri vermeyeceklerdi. İşte bu bir cezalandırmadır, azabla bir ilgisi yoktur.

 

Bu olaydan şu sonuçlar çıkarılmıştır:

 

1- Kadından istifade imkanının kocanın mülkiyetinden çıkmasının bir değeri vardır ki, o da kocanın karısına nafaka olarak harcadığı belirlenmiş miktarla değerlendirilip kıymetlen dirilmiştir. Yoksa mehr-i misil ile kıymetlendirilmiş değildir.

 

2- Kafirlerin nikahları da sahihlik hükmü taşır, onların batıl olduğuna hükmolunmaz.

 

3- Şart koşulmuş olsa bile hicret edip gelen müslüman kadının kafirlere iade edilmesi caiz değildir.

 

4- Müslüman kadının kafirle nikahlanması helal değildir.

 

5- Bir müslüman erkek hicret edip gelen kadınla, kadının iddet müddeti tamamlandığında ona mehrini verip evlenebilir.

 

6- Bu olay apaçık bir şekilde göstermektedir ki, hicretle ve müslüman olmakla kadından istifade imkanı kocanın mülkiyetinden çıkmakta ve kadının onunla nikahı münfesih (bozulmuş) olmaktadır.

 

7- Müslüman kadının kafirle evlenmesi haram olduğu gibi müslüman erkeğin de müşrik kadınla evlenmesi haramdır.

 

Bu hükümler bu iki ayetten çıkanlmıştır. Bir kısmında icma ve bir kısmında da ihtilaf edilmiştir. Bunların neshini iddia edenlerin hiçbir delilleri yoktur. Çünkü Hz. Peygamber'le (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kafirler arasındaki, müslüman olup Peygamberimizin yanına gelen kimsenin onlara geri verilmesi yolundaki anlaşma maddesi eğer erkeklere mahsus idiyse buna kadınlar girmemiştir; şayet erkekler ve kadınlar için umumi idiyse bu durumda Allah Teala bundan kadınların iadesini çıkarmış ve müslümanlara kadınları iade etmeyi yasaklamış, ancak bu kadınların mehirlerini geri vermelerini emretmiştir. Öte yandan karısı irtidat edip müşriklere kaçmış olan müslümanlara karısına vermiş olduğu mehri bu mehirlerden vermelerini buyurmuş ve sonra haber vermiştir ki, bu O'nun kulları arasında verdiği hükmüdür; kendi ilim ve hikmetinden çıkmıştır. O'ndan bu hükme aykırı ve bu hükümden sonra gelen başka bir hüküm gelmemiştir ki, bunu neshedici olsun.

 

Müşriklerle, erkekleri geri çevirme üzerinde anlaşma yapınca onların, kendisinin yanına gelenleri alıp götürmelerine fırsat verir; ama gelen müslümanı dönmeye zorlamaz ve dönmesini de emretmezdi. Müşriklerden kaçan müslüman bir müşriği öldürse yahut onlardan (zorla) bir mal alsa ve bu müslüman Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yanından ayrılmış, ama karşı tarafa da katılmamış olsa Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onun bu davranışını yasaklamaz, müşriklere de onun verdiği zararı tazmin etmezdi. Çünkü o müslüman O'nun otoritesi altında ve avucunda değil; ona bunu Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) emretmiş de değil. Öte yandan barış anlaşması da yalnızca Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) otoritesi altında ve avucunda bulunanlardan canlara ve mallara gelebilecek zararlara karşı bir güvenceyi icab ettirmekteydi. Nitekim Halid (b. Velid)'in telef ettiği Cüzeymeoğullarının canlarının ve mallarının tazminatını ödemiş, yaptığı bu davranıştan dolayı Halid'e memnuniyetsizliğini ifade etmiş ve ondan uzak olduğunu söylemiştir. Haiid'in adamlara ilişmesi bir tür şüpheden kaynaklanmıştı; zira adamlar: "Müslüman olduk" dememişler, "Dinimizi değiştirdik" demişlerdi ve bu söz açık bir şekilde müslüman olduklarını ifade etmiyordu. İşte böyle bir yorum ve şüphe bulunduğu içindir ki, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların diyetlerinin yarı tazminatını ödedi. Bu konuda onlara zimmilik sözleşmesiyle canlarını ve mallarını koruma altına alan, ama İslam'a girmeyen ehl-i kitap gibi muamelede bulundu.

 

Diğer taraftan barış anlaşması müşriklerle harp eden ve Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) avucunda ve otoritesi altında bulunmayan müslümanlara karşı müşriklere yardım etmesini de icabettirmiyordu. Bu da göstermektedir ki, müslüman olsalar bile İslam devlet başkanının otoritesi ve eli altında bulunmayan bir topluluk, kendileriyle anlaşma yapılmış olanlara savaş açsa İslam devlet başkanının bu müslüman topluluğu onların başından savması, bu işten menetmesi ve verdikleri zaran karşılaması gerekmez.

 

Harple ilgili İslam'ın, müslümanların ve İslam otoritesinin menfaatleriyle ve siyaset-i şer'iyyenin icaplarıyla ilgili hükümleri Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) siyerinden ve savaşlarından çıkarmak kişilerin görüşlerini esas almaktan daha iyidir. Bu başka, o başka bir renk! Basan yalnız Allah'tandır.

 

 

11- Hayberlilerle Yapılan Anlaşmanın Bozulması:

 

Aynı şekilde Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayberlilerle onları mağlup ettiğinde, onları hayvanlarının taşıyacağı kadar yanlanna yük alarak oradan sürgün etmek üzere ve altın, gümüş ve silahların Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bırakılması şartıyla barış anlaşması yaptı. Barış sözleşmesinde Hayberlilerin hiçbir şeyi gizlememelerini ve saklamamalarını şart koştu; eğer böyle bir şey yaparlarsa onların zimmilik haklarının kaldırılacağını ve anlaşmanın bozulacağını belirtti.

 

Ancak yahudiler, içinde mal ve zinet eşyası bulunan, Huyey b. Ahtab'a ait bir deve tulumunu sakladılar; Huyey bu tulumu, Nadir kabilesi sürgün edildiğinde beraberinde Hayber'e taşımıştı. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Huyey b. Ahtab'ın Sa'ye adındaki amcasına: "Huyey'in Nadir'den getirdiği tuluma ne oldu?" diye sordu. O da: "Maişet işleri ve harpler alıp götürdü." dedi. Peygamberimiz: "Aradan geçen zaman az, mal ise ondan çok fazla!" dedi.

 

Huyey, Kurayzaoğullarının maiyetine girdiğinde onlarla birlikte öldürülmüştü. Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onun amcasını konuşturmak üzere Zübeyr'e teslim etti. Zübeyr ona biraz azap dokundurunca: "Huyey'in şuradaki harabede dolaştığını gördüm." dedi. Sahabiler gittiler dolaştılar ve harabedeki tulumu buldular. Bunun üzerine Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlaşmayı bozdukları için biri Huyey b. Ahtab'ın kızı Safiyye'nin kocası olmak üzere Ebu'l-Hukayk'ın iki oğlunu idam ettirdi, yahudilerin kadınlarını ve çocuklarım esir aldı, mallarım (gazilere) taksim etti. Onları Hayber'den sürgün etmek istedi. Bunun üzerine adamlar: "Bırak bizi, bu arazide kalalım. Araziyi ıslah edelim ve yapılması gerekeni yapalım. Biz bu araziyi sizden daha iyi biliyoruz." dediler. Ne Allah Rasülü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ne de ashabının bu arazinin bakım külfetini yüklenecek hizmetçileri vardı. Bu sebeple araziden çıkacak meyve olsun, tahıl olsun herşeyin yarısının Allah Rasulü'ne verilmesi, diğer yarısının da onlara kalması ve Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları orada istediği kadar tutması şartıyla araziyi yahudilere terketti.

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kurayza yahudilerine yaptığı gibi Hayber yahudilerinin umumi olarak hepsini idam ettirmedi. Çünkü Kurayza yahudileri anlaşmayı bozmada hemfikir olmuşlardı. Bunlara gelince; Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), tulumu bilen, onu saklayan ve eğer ortaya çıkarsa zimmilik haklarının kaldırılmasını ve anlaşmanın bozulmasını şart koşanları, kendi canları pahasına şartı kabul etmiş olmalarından dolayı idam ettirmiş, bu konuda diğer Hayberlilere ilişmemiştir. Zira onların hepsinin Huyey'in tulumunu ve onun bir harabede gömülü olduğunu bilmedikleri kesinlikle malumdur. Aynı şekilde zimmi ve anlaşmalı (muahed) şahıs da anlaşmayı bozsa ve bu konuda ona başkası destek olmasa bozma hükmü yalnız ona mahsus kalır.

 

 

12- Bu Olaydan Çıkan Sonuçlar:

 

1- Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) araziyi yahudilere çıkanın yarısına karşılık teslim etmesi müsakat ve müzarea akitlerinin caiz olduğuna ve ağacın hurma ağacı olmasının asla bir tesiri bulunmadığına açık bir delildir. Bir şeyin hükmü onun benzerinin de hükmü demektir. Eğer bir memlekette ihtiyaç maddesi olan meyve üzüm, incir ve daha başka meyveler ise o memleket hüküm bakımından ihtiyaç teşkil eden meyvesi hurma olan memleketin hükmüyle eşittir, arada bir fark yoktur.

 

2- Tohumun arazi sahibinden olması şart değildir. Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) çıkanın yarısı üzerine anlaşma yapmış, ama onlara asla tohum vermemiş ve göndermemiştir. O'nun böyle davrandığı kesin olarak bilinmektedir. Hatta bazı ilim adamları demişlerdir ki, tohumun araziyi kiralayandan olmasının şart olduğu söylense bu görüş, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayberliler hakkındaki uygulamasına uygun düştüğünden ötürü, tohumun arazi sahibinden olmasının şart olduğunu ifade eden görüşten daha güçlü olurdu.

 

Doğrusu, tohumun araziyi kiralayandan olması da, arazi sahibinden olması da caizdir; iki taraftan yalnız birine mahsus olması şart koşulamaz. Tohumun arazi sahibinden olmasını şart koşanların müzaraa akdini mudarebe şirketine kıyaslanmalarından başka asla bir delilleri bulunmamaktadır. Diyorlar ki: Mudarebede sermayenin mülkiyet sahibinden işin de mudaribden (iş yapacak kimseden) olması nasıl şart ise aynen muzaraada da şarttır; yine aynı şekilde müsakatta da ağacın tarafların ikisinden birinden, yapılacak işin de diğer taraftan olması şarttır. Bu kıyas onlara delil olmaktan, onlar aleyhine delil olmaya daha yakındır. Çünkü mudarebede sermaye, sahibine ait olur ve geri kalanı ortaklar aralarında paylaşırlar. Bu müzaraa akdinde şart koşulsa onlara göre akit fasit olur. Tohumu, sermaye mesabesinde görmüyorlar, diğer yeşillikler mesabesinde görüyorlar. Şu halde onların prensiplerine göre muzaraayı mudarebe gibi düşünmek batıldır.

 

Hem tohum, su ve menfaatler mesabesindedir. Zira tahıl yalnızca tohumdan meydana gelip yetişmez. Sulama ve emek harcamayı icab ettirir. Tohum arazide ölür. Allah, tahılı tohum yanında su, rüzgar, güneş, toprak ve emek gibi daha başka parçalardan yaratır. Tohum da bu parçalar hükmündedir.

 

Öte yandan arazi kıraz (mudarebe) akdindeki sermaye gibidir, sahibi onu müzari'e (-tarlayı kiralayan) teslim etmiştir. Tohumun ekilmesi, tarlanın sürülmesi ve sulanması mudarib'in emeği gibidir. Bu da tarla kiracısının mudarib'e benzetilerek tohuma arazi sahibinden daha münasip olmasını içab ettirir. Sünnetin getirdiği uygulama şeriatın kıyasına ve usulüne uygun olan doğru uygulamadır.

 

3- Bu olay, zaman sınırı konmaksızın mutlak surette, hatta İslam devlet başkanının dilediği vakte kadar barış anlaşması yapmanın caiz olduğuna delildir. Bundan sonra da bu hükmü yürürlükten kaldıran herhangi bir şey gelmemiştir. Doğrusu da bunun caiz ve sahih olmasıdır. Müzeni'nin rivayetine göre imam Şafii bunu açıkça belirtmiştir. Daha başka imamlar da buna parmak basmışlardır. Ancak Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), anlaşmanın bozulduğunu bilme konusunda kendisiyle düşmanlarının eşit olması için durumu bildirinceye kadar onlara baskın yapıp savaş açmazdı.

 

4- Sanığın tazirle cezalandırılması caizdir ve bu siyaset-i şer'iyyedendir. Zira Allah Teala, vahiy yoluyla Allah Rasulü'üne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hazinenin yerini bildirmeye kadirdi. Ama ümmete sanıkların cezalandırılması çığırını açmak ve onlara bir rahmet ve kolaylaştırma olsun diye hükümlerin yollarını genişletmek istedi.

 

5- Davanın doğruluğuna ve yanlışlığına delil getirirken karinelere başvurmanın geçerliliği bu olayla gösterilmiş oldu. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), malın tükendiğini iddia eden Sa'ye'ye: "Aradan geçen zaman az, mal ise ondan çok fazla!" buyurmuştur.

 

Aynı şekilde Hz. Davud'un oğlu, Allah Peygamberi Hz. Süleyman da kurdun götürdüğü çocuğun annesini tayinde karineyi delil olarak kullanmıştır. Kadınlardan her biri o çocuk ötekinin diye iddia etmiş ve geride kalan çocuğun annesi oldukları konusunda birbirleriyle mahkemelik olmuşlardı. Hz. Davud, çocuk yaşlı kadınındır hükmünü verdi. Kadınlar Hz. Süleyman'a çıktılar. Hz. Süleyman: "Allah'ın peygamberi aranızda ne hüküm verdi?" diye sordu. Onlar da durumu anlattılar. Bunun üzerine Hz. Süleyman: "Bana bir, bıçak getirin, çocuğu aranızda paylaştırayım." dedi. Genç kadın atılıp: "Yapma, Allah sana merhamet eylesin! Çocuk, onun oğludur." dedi. Hz. Süleyman çocuğun genç kadına ait olduğuna hükmetti. Genç kadının yüreğindeki merhamet ve şefkat, çocuğun öldürülmesine müsamaha etmemesi ve diğer kadının da çocuğu kaybetme konusunda kendisine eşit olsun diye buna müsamaha göstermesi karinelerini delil olarak esas alıp çocuğun genç kadının oğlu olduğuna hükmetti.

 

Böyle bir dava bizim şeriatımızda ortaya çıksa Şafii, Malik ve Ahmed'in müntesipleri -Allah onlara rahmet eylesin-: "Bu konuda ebenin sözüne göre işlem'yapılır." derlerdi. Onlar ebeyi, erkek olsun kadın olsun neseb iddiasında bulunanın tercihi için bir sebep saymakladırlar.

 

Arkadaşlarımız diyorlar ki: Bir müslüman kadınla bir kafir kadın bir arada doğum yapsalar; kafir kadın müslüman kadının çocuğunun kendi çocuğu olduğunu iddia etse aynı şekilde işlem yapılır. Bu konu İmam Ahmed'e soruldu, ama çekimser kaldı. Ona: "Ebenin sözünü geçerli görür müsün?" dediler. O da: "Ne iyi olur!*' cevabını verdi. Ebe bulunmaz da aralarında bir hakim Hz. Süleyman'ın verdiği şekilde hükmederse elbet isabetli olur. Bu hüküm kur'a çekmekten daha iyidir. Zira iki dava birbirine her yönden eşit olup da ikisinden birisi diğerine baskın gelmezse ancak o zaman kur'a çekimine gidilir. Ama eşlerden her birinin ev eşyası ve kaplardan kendisine elverişli olan şeyleri iddia etmesi; iki sanatkardan her birisinin kendi sanatının aletlerini iddia etmesi; başında sarık bulunmayan bir kimsenin, elinde bir sarık ve başında başka bir sarık bulunan ve aynı zamanda düşmanca şiddet gösteren bir kimsenin sangını iddia etmesi... vb. gibi halin, kişinin doğruluğuna muvafakati yahut hasmın yemin etmekten çekinmesi yahut levs gibi açık bir karine veya zilyedlikle veyahut bir tek şahitle iki taraftan biri diğerine baskın gelse bütün bunlar kur'a çekimine tercih edilir.

 

Ebu Abdurrahman en-Nesai, Hz. Süleyman kıssasını rivayet ettiği bölüme "Gerçeğin kendisi sayesinde anlaşılması için gerçeğe aykırı düşüldüğü kuruntusunu veren hüküm bölümü" başlığım koymuştur. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu kıssayı bize gece sohbeti edinelim diye anlatmadı, hükümlerde bu bize ibret olsun diye anlattı. Hatta kasame ile hükmetme ve katil davasında bulunanların yeminlerini tercih etme açık karinelere dayanılarak verilen bu tür hükümlerdendi. Hatta ve hatta koca mülaanede bulunduğu halde bundan kaçman ve mülaanede bulunmayan kadının recmedilmesi de bundandır. Şafii ve Malik -Allah onlara rahmet eylesin- kocanın mülaanede bulunması ve kadının bundan kaçınmasından ortaya çıkan açık levs'e dayanarak sırf kocanın mülaanede bulunmuş olması ve kadının da bundan kaçmmasıyla kadına idam cezasının verileceğini söylemişlerdir. Allah Teala'run bu kabilden olarak bize meşru kıldığı şeylerden biri de ehl-i kitabın yolculuk sırasında (vefat eden bir müslümanın yaptığı) vasiyet konusunda müslümanlara yaptıkları şahitliğin kabul olunmasıdır. Ölünün velilerinden ikisi vasilerden ( = vasiyeti yerine getirmekle ölü tarafından görevlendirilenlerden) bir hiyanete muttali olsalar, bunların yemin ederek, üzerine yemin ettikleri şeyi istihkak etmeleri caizdir. Bu mali konulardaki bir levsdir ve kanla ilgili davalardaki levsin benzeri olup caizlik bakımından ondan daha önde gelir. Buna göre malı çalınan bir kimse hırsızlığı malum bir hainin elinde malının bir kısmına muttali olsa ve o adamın bu malı başkasından satın aldığı ortaya çıkmadan malı çalınan kimsenin, işi açıklığa kavuşturan ve aydınlatan karinelere ve bu açık levse dayanarak malının geri kalan kısmının da o adamın yanında bulunduğuna ve adamın hırsız olduğuna yemin etmesi caizdir. Bu kasame davasında, öldürülenin velilerinin: "Onu falan öldürdü." diye yemin etmelerine benzemekte

 

olup onunla aynıdır. Hatta mali konular daha basit ve daha hafiftir. Bu sebeple kanla ilgili davaların aksine maii davalar bir şahit bir yemin, bir erkek - iki kadın şahit, dava ve yemin etmekten kaçınma ile sabit görülüp karara bağlanır. Kanla ilgili davaların levs ile isbatı caiz olduktan sonra mali davaların bu yolla isbatı daha da önde gelir ve daha da uygundur.

 

Kur'an ve sünnet hem buna, hem ona delalet etmektedir. Kur'an'ın delalet ettiği şeyin neshedildiğini iddia edenlerin hiçbir delilleri yoktur. Çünkü bu hüküm Maide suresinde yer almaktadır. Bu sure ise Kur'an'ın en son inen surelerindendir. Ebu Musa el-Eş'ari gibi Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabı, kendisinden sonra, bunun icabına göre hüküm vermiş, sahabe de onun bu hükmünü kabullenmiş ve ses çıkarmamışlardır.

 

Allah Teala'nın Hz. Yusuf kıssasında hikaye ettiği şahid'in delil getirişi] olayı da bu kabildendir. Arada şahitlik yapan adam gömleğin arkadan yırtılmış olması karinesini esas alarak Hz. Yusuf'un doğru ve kadının ise yalan söylediği sonucuna varmış ve şöylece izah etmiştir: Hz. Yusuf arkasını dönmüş kaçarken kadın onun arkasından yetişip onu kendine doğru çekti ve bu esnada gömleğini arkadan yırttı. Bu açıklamadan sonra kadının kocası ve orada bulunanlar Hz. Yusuf'un doğru söylediğini anladılar, bu hükmü kabul ettiler; günahı kadının günahı saydılar ve ona tevbe etmesini emrettiler. Allah Teala da bu olayı bize hükmü inkar edici olarak değil, kabullenici olarak aktarmıştır. Bu ve benzerlerinde örnek alınacak kısım Allah'ın onu kabullenip inkar etmemesidir. Yoksa sırf onu hikaye etmesi değildir. Zira Allah'ın onu kabullenerek ve onu yapanı övüp methederek haber vermesi ondan razı olduğunu, onun kendi hikmet ve rızasına uygun düştüğünü gösterir. Burası iyi düşünüle! Zira gerçekten faydalıdır. Şayet Kur'an'da, sünnette ve Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tle ashabının uygulamasında buna dair örnekleri araştıracak olsak söz uzar. Belki bu konuda -inşaallah- şifa veren müstakil bir eser yazarız. Maksadımız Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tavırlarına tenbih etmek ve O'nun siretinden, savaşlarından ve başına gelen hadiselerden hükümler iktibas eylemektir.

 

 

13- Hayber Arazileri Mahsulünün Paylaşılması:

 

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber halkını arazilerinde bırakınca her sene onların meyvelerinin ne kadar geleceğini tahmin edecek adam gönderir; bunların ne kadarının olgunlaşacağına bakar, Hayberlilere müslümanların payım ödettirir ve öylece artık adamlar meyvelerden tasarrufta bulunurlardı. Bir tek tahminci göndermekle

 

Bu uygulamadan şu hükümler çıkartılmıştır:

 

1- Hurma ağacının meyvesi gibi olgunlaştığı iyice belli olan meyvelerin önceden göz kararı ile tahmin edilmesi caizdir.

 

2- Meyvelerin hurma ağacı üzerinde göz kararı ile tahmin edilerek paylaştırılması caizdir. Her ne kadar gelişip büyüme yararından dolayı henüz kesinkes ayrılıp belirginleşmemiş bile olsa iki ortaktan birinin payı belli olmuş olur.

 

3- Paylaştırma bir alım satım akdi değil, bir ayrım işlemidir,

 

4- Bir tek tahminci ve bir tek paylaştırıcı ile yetinmek caizdir.

 

5- Meyveler elinde bulunan kimsenin tahmin işleminden sonra onlarda tasarruf yetkisi vardır ve o kimse kendisi için göz kararı ile tahminde bulunan ortağının payını tazmin eder.

 

6- Hz. Ömer devrinde oğlu Abdullah Hayber'deki malına gitti. Hayberliler ona saldırdılar, onu bir evin damından aşağı attılar ve kolunu kırdılar. Bu olay üzerine Hz. Ömer onları oradan Şam'a süTgün etti ve arazilerini Hudeybiye anlaşmasında hazır bulunanlardan olup da Hayber savaşma katılanlar arasında paylaştırdı.

 

 

14- Zimmilik Akdi ve Cizye Alınması:

 

Zimmilik akdi ve cizye alma konusundaki tatbikatına gelince; hicretin 8. yılında Berae (Tevbe) suresi ininceye kadar kafirlerin hiçbirinden cizye almadı. Cizye ayeti inince mecusilerden, ehl-i kitaptan ve hıristiyanlardan cizye aldı. Muaz'ı (r.a.) Yemen'e gönderdi ve Yemen yahudilerinden müslüman olmayanlarla zimmilik akdi yaptı ve onlara cizye bindirdi. Hayber yahudilerinden cizye almadı. Yanılan ve hata edenlerden bazıları bunun Hayberlilere mahsus bir hüküm olduğunu, diğer ehl-i kitaptan alınsa bile onlardan cizye alınmayacağını sandılar. Bu onların siyer ve megaziyi anlamamalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlarla savaştı ve onları dilediği kadar memleketlerinde tutma şartıyla barış anlaşması yaptı. Cizye ayeti henüz inmemişti. Bu sebeple onlarla yapılan barış anlaşması ve onların Hayber arazisinde bırakılmaları cizye ayetinin inmesinden önceye rastlamış oldu. Sonra Allah Teala, Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ehl-i kitapla, onlar cizye verinceye kadar savaşmasını emretti. O zaman Hayber yahudileri bu hükme dahil olmadı. Çünkü onların orada bırakılmaları ve çıkanın yarısı kendilerinin olması kaydıyla arazide işçi olarak çalışmaları şartıyla Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile onlar arasında yapılan anlaşma daha önce gerçekleşmişti. Bu yüzden onlardan bundan başka bir şey talebinde bulunmadı. Ama Necran hıristiyanlan, Yemen yahudileri ve daha başkaları gibi kendisiyle onlar arasında daha önce bir anlaşma bulunmayan Hayberliler dışındaki ehl-i kitaptan cizye anlaşmasında bulunma gibi bazı şeyler taleb etti. Hz. Ömer, Hayber yahudilerini Şam'a sürgün edince Hayber arazisinde bırakılmalarını içeren

 

O anlaşma bozulmuş ve onlar da diğer ehl-i kitap hükmüne geçmişlerdir.

 

Sünnet ve sünnetin işaretleri kapalı kalan devletlerin birinde Hayber yahudilerinden bir grup bir belge ortaya koydu. Belgeci eski göstermek için yıpratmışlar ve bir takım yalanları süsleyip yaldızlamışlar, doğru göstermek için imza taklit etmişlerdi. Bu belgeye göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber yahudilerinden cizyeyi kaldırmıştı ve buna Ali b. Ebi Talib, Sa'd b. Muaz ve bir grup sahabi -Allah onlardan razı olsun- şahit olmuşlardı. Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünnetim, savaşlarım ve siyerini bilmeyen bazı cahillerce bu belge revaç buldu. Onların aklına olabileceği kuruntusu geldi. Hatta doğruluğunu sandılar da bu sahte belgenin hükmüne göre hareket ettiler. Nihayet belge Şeyhülislam İbn Teymiye'ye -Allah ruhunu şad eylesin- iletildi ve ondan bu belgenin yürürlüğe konmasına ve gereğince işlem yapılmasına yardım etmesi talebinde bulunuldu. Üstad, belgeye tükürdü ve onun sahte olduğunu on noktadan ortaya koydu. Bazıları:

 

1. Belgede Sa'd b. Muaz'ın şahitliği yer almaktadır. Oysa Sa'd kesinlikle Hayber'in fethinden önce vefat etmiştir.

 

2. Belgeye göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlardan cizyeyi kaldırmıştı. Oysa cizye ayeti daha henüz inmemişti ve o vakit sahabe cizye nedir bilmiyordu. Çünkü cizye ayeti Hayber fethinden üç sene sonra, Tebük savaşının yapıldığı yılda inmişti.

 

3. Yine belgeye göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlardan vergileri ve angaryaları kaldırmıştır ki bu imkansızdır. Zira O'nun zamanında ne onlardan ne de başkalarından alman ne vergi ve ne de angarya vardı. Allah gerek O'nu Ve gerekse ashabını vergi ve angarya almaktan korumuştur. Bunlar zalim hükümdarların koydukları ve o şekilde devamedegelen vergilerdendir.

 

 4. Farklı branşlara mensup ilim adamlarından hiçbiri bu belgeden söz etmemiştir. Ne meğazi, ve siyer alimlerinden biri, ne hadis ve sünnet alimlerinden biri, ve ne fıkıh ve fetva alimlerinden biri ve ne de tefsircilerden biri bundan söz etmiştir. Yahudiler böyle bir belgeyi selef devrinde ortaya çıkaramamışlardır; çünkü biliyorlardı ki, eğer öyle bir sahte belge düzenleseler onlar o belgenin asılsız ve sahte olduğunu hemen anlarlar. Fitne zamanında ve sünnetin bir bölümünün gizli kaldığı dönemde devletlerden birini hafife alıp böyle bir sahte belge düzenlediler, onu süsleyip yaldızladılar ve ortaya çıkardılar. Onların yaptıkları bu şeye Allah'a ve Rasulü'ne hiyanet eden bazı kimselerin tamahkarlıkları müsaade etti. Ama bu sürekli olmadı, çok geçmeden Allah, onun gerçek yüzünü gösterdi. Peygamberlerin halifeleri (yani alimler) onun asılsızlığını ve sahteliğini ortaya koydular.

 

Cizye ayeti inince Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şu üç kısımdan cizye aldı: 1) Mecusiler, 2) Yahudiler, 3) Hıristiyanlar. Putperestlerden cizye almadı. Bir görüşe göre Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) alıp almama konusundaki tatbikatına uyarak bunlar dışında ve bunların dinini benimseyenler dışındaki herhangi bir kafirden cizye almak caiz değildir. Diğer bir görüşe göre ise hem ehl-i kitaptan ve hem de Arap olmayan putperestler gibi ehl-i kitap dışındaki kafirlerden cizye alınır; ama Arap putperestlerinden alınmaz. Birinci görüş İmam Şafii'nin (r.h.) ve iki rivayetten birine göre İmam Ahmed'in görüşüdür. İkincisi ise İmam Ebu Hanife'nin (r.h.) ve diğer rivayete göre de İmam Ahmed'in (r.h.) görüşüdür.

 

İkinci görüşü savunanlar diyorlar ki: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Arap müşriklerinden cizye almamıştır; çünkü cizyenin farz oluşunu ifade eden ayet Arap yarımadası müslüman olduktan sonra inmiştir. O vakit orada müşrik kalmamıştı. Zira bu ayet Mekke'nin fethinden ve Arapların Allah'ın dinine akın akın girmelerinden sonra inmiştir. O zaman Arap memleketinde müşrik kalmamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) fetihden sonra Tebük gazasına çıkmıştır. Oranın halkı hıristiyandı. Şayet Arap memleketinde müşrikler bulunsaydı onlar Hz. Peygamber'i (Sallallahu aleyhi ve Sellem) takip ediyor olurlardı. Uzaktakilerle savaşmaktansa onlarla savaşmak daha münasip olurdu.

 

Siyeri ve İslam savaşlarını iyi tetkik eden işin böyle olduğunu anlar. Kendisinden alınacak kimse bulunmadığından ötürü onlardan cizye alınmamıştır. Yoksa onlar cizye verecek kimse olmadıklarından cizye alınmamış değildir. Bu görüş sahipleri devamla diyorlar ki: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ehl-i kitap olmadıkları halde mecusilerden cizye almıştır. Onların kitapları olduğu sahih değildir. Bu konuda Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir hadis nisbet edilmişse de böyle bir hadis sabit ve senedi de sahih olmaz.

 

Ateşe tapanlarla puta tapanlar arasında bir fark yoktur. Hatta putperestlerin halleri ateşperestlerin hallerinden daha yakındır. Onlar bazı konularda Hz. İbrahim'in dinini izlerlerdi; ateşperestlerde ise böyle bir şey yoktu. Aksine ateşperestler Hz. Halil İbrahim'in düşmanıdırlar. Onlardan cizye alındığına göre putperestlerden alınması daha da yerindedir. Buna Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünneti de delalet etmektedir. Nitekim Sahih-i Müslim'de yer alan bir hadisine göre bir komutanına: "Müşrik düşmanlarınla karşılaştığın zaman onları şu üç şeyden birine çağır; hangisine olumlu cevap verirlerse onlardan bunu kabul et ve onlara ilişme." buyurduktan sonra ona düşmanları müslüman olmaya, ya da cizye vermeye çağırmasını, (bunları kabul etmezlerse) onlarla savaşmasını emretti.

 

Muğire, İran hükümdarının görevlisine: "Peygamberimii bize, siz Allah'a ibadet edinceye yahut cizye verinceye kadar sizinle savaşmamızı emretti." dedi.

 

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kureyş'e: "Kendisi sayesinde Arabın size boyun eğeceği ve acemlerin size cizye vereceği bir kelimeniz olsun istemez misiniz?" buyurdu. Onlar da: "Nedir o?" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "La ilahe illallah = Allah'tan başka tanrı yoktur, sözü" buyurdu.

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebük seferinden dönerken süvarileri Dümetü'l-Cendel hükümdarı Ükeydir'i yakaladılar. Peygamberimiz onunla cizye vermesi şartıyla barış anlaşması yaptı ve canını ona bağışladı.

 

Necranlı hıristiyanlarla bir anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Necranlılar, yarısı safer ayında, diğer yarısı recep ayında olmak üzere müslümanlara iki bin takım elbise ödeyecekler; eğer Yemen'de bir savaş veya bir hıyanet söz konusu olursa oraya savaş için gidecek müslümanlara ödünç olarak otuz zırh, otuz at, otuz deve ve her sınıf silahtan otuzar adet silah verecekler, müslümanlar telef olanları tazmin edecek ve geri kalanları iade edecekler; hiçbir kiliseleri yıkılmayacak; hiçbir keşişleri dışarı çıkarılmayacak ve herhangi bir yaramazlıkta bulunmadıkları yahut faiz yemedikleri sürece dinlerinden dönmeleri için zorlamlmayacaklardır."

 

Bu anlaşma metni göstermektedir ki, şayet şart koşulmuşsa yaramazlık çıkartmak yahut faiz yemekle zimmilik sözleşmesi bozulmaktadır.

 

Muaz'ı Yemen'e gönderirken ona ergenlik çağına girmiş herkesten bir dinar yahut onun değerinde meafiri denilen Yemen mamulü kumaş almasını emretti.

 

Bu da gösteriyor ki, cizyenin cinsi ve miktarı belirlenmiş değildir. Müs lümanların ihtiyaçlarına ve kendisinden alınacak kimsenin dayanabilrliliğine, zenginlik durumuna ve sahip olduğu mala göre cizyenin kumaş, altın ve takım elbise olması da, daha çok daha az olması da caizdir.

 

Gerek Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve gerekse halifeleri cizye hususunda Arap ile Arap olmayan arasında fark gözetmemişlerdir. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hıristiyan Araplardan cizye aldığı gibi Hecer mecusilerinden de almıştır. Bunlar Arap idiler. Araplar aslında hiç kitaplan bulunmayan bir millettir ve onların her bir kolu, komşuları olan milletlerin dininde idi. Bahreyn Araplan, İran, Tenuh ve Bühre'ye komşu olduklarından mecusi; Tağliboğulları Bizans'a komşu olduklarından hıristiyan; Yemen'deki bir takım kabileler Yemen yahudilerine komşu olduklarından yahudi idiler. Allah Rasulü (sLa.) cizye hükümlerini yürürlüğe koydu ve atalarına, onların ehl-i kitap dinine ne zaman girdiklerine bakmadı. Onlar bu dine, yürürlükten kaldırıldıktan ve değiştirildikten önce mi, sonra mı girmişlerdi? Bu dini nereden biliyorlardı? Bu nasıl sağlam şekilde belirlenebilir ve bunun delili nedir? Bütün bu soruları dikkate almadı. Siyer ve megazide sabit olduğu üzere Hz. İsa'nın şeriati yürürlükten kaldırıldıktan sonra Ensardan bazılarının oğulları yahudi olmuş ve babalan onları müslüman olmaya zorlamışlardı. Bunun üzerine Allah Teala: "Dinde zorlama yoktur." ayetini'[Bakara, 256] indirdi.

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Muaz'a: "Ergenlik çağına giren herkesten bir dinar al!" buyurması cizyenin çocuklardan ve kadınlardan alınmayacağına delildir.

 

Soru: Peki, şu hadisi ne yapacaksınız? Abdürrezzak'ın Musannef'inde ve Ebu Ubeyd'in et-Emval'de rivayetlerine göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Muaz b. Cebel'e, Yemen'de her bir ergenlik çağına girmiş kadın ve erkekten cizye almasını emretti. Ebu Ubeyd: "Adam başı bir dinar yahut onun değerinde meafiri kumaş olmak üzere... köle yahut cariyeden..." kısmını ilave etmiştir. Bu hadise göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gerek erkek ve kadından, gerekse hür ve köleden cizye almıştır.

 

Cevap: Bu hadisin mevsul olarak rivayeti sahih değildir, hadis munkati'dir. Bu ilave kısım ise ihtilaflıdır; diğer raviler tarafından zikredİlmemiştir. Herhalde ravilerden birinin yorumu olsa gerektir. İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace ve daha başkaları bu hadisi rivayet etmişler; ama yalnızca "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona ergenlik çağına girenden bir dinar almasını emretti." kısmını aktarmışlar ve bu ilaveyi anmamışlardır.

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendilerinden cizye aldığı kimselerin çoğunluğu hiristiyan, yahudi ve mecusi Araplardı. Onlardan hiçbirinin dinine ne zaman girdiğini araştırmadı. Onları babalarına göre değil dinlerine göre değerlendirirdi.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’i kullan:

 

 CİHADIN FARZ KILINMASI ÜZERİNE HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) İNSANLARA KARŞI TUTUMLARI

 

 

 

 

 

 

 

⚠ Hata Bildir