|
ZADU’L-MEAD |
DÖRDÜNCÜ KİTAP PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
B) HAYBER GAZaSINDAKİ
FIKHİ HÜKÜMLER
1- Hayber Gazasındaki
Fıkhı Hükümler:
1- Haram aylarda
kafirlerle savaşılması. Kuşkusuz Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'den
Zilhicce ayında dönmüş, kısa bir müddet Medine'de kaldıktan sonra Muharrem
ayında Hayber'e gitmiştir. Zühri, Urve - Mervan ve Misver b. Mahreme kanalıyla
böyle rivayet etmiştir. Aynı şekilde Vakıdi şöyle diyor: "Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber'e hicri yedinci yılın başında
çıkmıştır." Fakat bunu delil almak söz götürür. Zira Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber'e çıkışı Muharrem ayının başında değil,
sonlarında gerçekleşmiş, Hayber'i fethi ise şüphesiz Safer ayında olmuştur. Bu
istidlalden daha kuvvetli delil, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
ağaç altında iken ashabından, savaşmak ve kendisini bırakıp kaçmamak üzere biat
almasıdır. Bu biat Zilkade ayında gerçekleşmiştir. Fakat bu da Hz. Peygamber'in
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber'e Muharrem'in başında çıktığına delil
teşkil etmez. Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ancak
müşriklerin Hz. Osman'ı öldürdükleri ve kendisiyle savaşmak istedikleri haberi
kendisine ulaşınca, ashabtan savaşmaları ve bırakıp kaçmamaları konusunda biat
almış, ashab da işte o zaman biat etmiştir. Savaşı düşman başlattığı zaman
haram ayda savaş yapmanın caiz olduğu konusunda ihtilaf yoktur. Ancak ihtilaf
haram ayda savaş açma hususundadır. Cumhur (alimlerin büyük çoğunluğu), bunu
caiz görerek şöyle derler: Haram ayda savaşmanın haramlığı mensuhtur. Bu, dört
mezhep imamının görüşüdür. Allah onlara rahmet etsin.
Ata ve daha başkaları
ise bunun mensuh olmayıp, devam etmekte olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir.
Ata, Allah'a yemin ederek: "Haram ayda savaşmak helal kılınmamış ve bunun
haramlığını da hiçbir şey nesh etmemiştir." derdi.
Bu iki istidlalden, daha
kuvvetli diğer bir istidlal ise, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
Taif'i muhasara altına almasıdır. Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Taife Şevval'in sonlarında çıkmış ve onları yirmi küsur gün muhasara
altında tutmuştu. Bu kuşatma günlerinden birkaç günü ise Zilkade ayı içindeydi.
Zira Mekke'yi Ramazan ayının bitimine on gün kala fethetmiş ve fetihten sonra
orada ondokuz gün ikamet etmiş, namazını kısaltarak kılmıştı. Akabinde Şevval
ayının bitimine yirmi gün kala Hevazin'e gitmişti. Allah, Hevazin'i fethetmeyi
kendisine nasib etmiş, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) orada elde
edilen ganimetleri taksim etmişti. Sonra oradan Taif'e gitmiş ve Taif'i de
yirmi küsur gün muhasara altında tutmuştu. İşte bu durum, kuşatma günlerinden
birkaç günün kesin olarak Zilkade ayı içinde olmasını gerektirir.
Denmiştir ki: Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Taif'i ancak on küsur gün muhasara altında
tutmuştur. İbn Hazm: "Şüphesiz sahih olan budur!" der. Doğrusu, İbn
Hazm'ın kabul ettiği, hayret edilecek bir görüştür. Bunu sahih görüp kesin
kılması da nereden geliyor? Halbuki Sahihayn *da Taif muhasarası konusunda Enes
b. Malik'ten gelen bir rivayette: "Onları kırk gün muhasara altında
tuttuk. Kaleye sığınarak korundular.." diyerek hadise anlatılmıştır. İşte
bütün bunlardan ötürü bu kuşatma hadisesi hiç şüphesiz Zilkade ayında olmuştur.
Bununla birlikte kıssada bir delil yoktur. Çünkü Taif gazvesi, Hevazin
gazvesini tamamlayıcı mahiyette olmuştur. Önce onlar Allah Rasulüyle
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) savaşmaya başlamışlar, yenilgiye uğrayınca
kralları - Malik b. Avf en-Nadri - Sakiflilerle beraber Allah Rasulü'yle
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) harb ederek Taif kalesine sığınmıştı. Onlarla
yapılan savaş, başlanılan savaşın devamı mahiyetindedir. En iyi bilen
Allah'tır.
Allah Teala, Maide
suresinde -ki iniş sırası itibariyle Kur'an'ın son surelerindendir ve
içerisinde mensuh ayet yoktur- şöyle buyurmuştur: "Ey inananlar, Allah'ın
nişanelerine, hürmet edilen aya, (Kabe'ye) hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklar
takılan hayvanlara... sakın hürmetsizlik etmeyin..."
Allah Teala, Bakara suresinde
de şöyle buyurmuştur: "Ey Muhammedi Sana hürmet edilen ayı, o aydaki
savaşı soruyorlar. De ki: 'O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat Allah
yolundan alıkoymak... " [Bakara, 217] Bu iki ayet Medenidir. Nüzul
itibariyle aralarında yaklaşık sekiz sene vardır ve ne Allah'ı'ı kitabında, ne
de Rasulü'nün sünnetinde bu iki ayetin hükmünü nesh eden bir şey vardır. Ümmet
de nesh edildiği hususunda icma' etmemiştir. Nesh edildiği yolunda, kim şu
ayeti: "...Müşriklerle topyekün savaşın!.." [Tevbe, 36] veya benzeri
olup da umumi hüküm ifade edene ayetleri delil gösterecek olursa nesh hususunda
ona delalet etmeyen şeyle istidlalde bulunmuş olur. Kim de nesh hususunda; Hz.
Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ebu Amir'i bir seriyye ile Zilkade
ayında Evtas'a göndermesini delil gösterecek olursa, delilsiz istidlalde
bulunmuş olur. Çünkü bu olay, müşriklerin başlattıkları gazvenin devamı
mahiyetindeydi. Yoksa haram ayda Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
tarafından onlara karşı saya(ş açma diye bir şey söz konusu olmamıştır.
2- Ganimet mallarının,
süvari için üç, yaya için de iki hisse şekliik taksim edilmesi. İzahı yukarıda
geçmişti.
3- Ordudaki askerlerin
her birinin yiyecek bir şeyler bulduğu zamkı bulduğu şeyin beşte birlik kısmmı (devlete)
vermeksizin yemesi caizdir. Nit kim Abdullah bPMugaffel Hayber günü kaybedilen
bir yağ tulumunu elır geçirmiş ve Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) huzurunda ona sahip olmuştur.
4- Harp bittikten sonra,
orduya yardım için gelenlere ganimetten 0e verilmesi ancak ordunun izin ve
rızasına bağlıdır. Çünkü Hz. Peygamber (sta Hayber'de kendisine katılan gemi
halkına -Cafer ve arkadaşları- pay veH mesi hususunu ashabıyla görüştükten
sonra, onlara hisse vermiştir.
5- Evcil eşek etlerinin
haram kılınması. Hayber günü evcil eşek etler nin Allah Rasulü tarafından haram
kılınışı sabittir. Yine evcil eşek etlerinin haram kılınışına illet (sebep)
olarak onların pis olmasını gösteren haber de sabittir. Bu haber, "Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) evcil eşekleri yasakladı. Çünkü onlar
kavmin yük hayvanları idi. Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem): 'Yük
taşıyan hayvanlar yok oldu, eşekler yendi' denildiğinde, onların etini yemeyi
yasakladı." diyen sahabilerin sözüne de, "Beşte biri ayrılmadığı için
yasakladı" diyenlerin sözüne de, "Allah Rasulü evcil eşeklerin etini
yemeyi yasakladı, çünkü onlar kentin etrafında dolaşıyor ve pislik
yiyorlardı." diyenlerin sözüne de tercih edilmiştir. Bunların hepsi
Sahih'te mevcuttur. Fakat Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Onlar pistir." şeklindeki sözü, illet olma konusunda bütün bunlara
tercih edilmiştir. Çünkü öteki görüşler ravinin zannından kaynaklanmış olup
illet olarak pis olmalarının gösterilmesine aykırı düşen ifadelerdir.
Evcil eşek etinin haram
kılınışıyla Allah Teala'nın şu ayeti arasında herhangi bir çelişki yoktur:
"Ey Muhammed! De ki: Bana vahyolunanda leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o
pistir- ve günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını
yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum..." [En'am, 145] Şu
gerçek ki, bu ayetin inişi esnasında yiyeceklerden bu dört şeyden başkası haram
kılınmamıştı. Ancak haram kılma yeni yeni ve az az gerçekleşiyordu. Eşeklerin
bundan sonra haram kılınması ise, nas (Kur'an) kendisi hakkında hüküm koymadığı
için Kur'an'ın dışında yeni baştan bir haram kılmadır. Yoksa Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) hükmü yürürlükten kaldıran (nasih) bir zat olması
bir yana, O, ne Kur'an'ın mubah kıldığı şeyleri kaldıran, ne de umumi hükmünü
tahsis eden bir kimsedir. Allah en iyi bilendir.
6- Müt'a nikahı Hayber
günü haram kılınmamıştır. Müt'a nikahının haram kılınması fetih (Mekke'nin
fethi) yılında gerçekleşmiştir. İşte doğru olan budur! İlim adamlarından bir
grup, Allah Rasulü'nün (sa.) müt'a nikahını Hayber gününde haram kıldığı
zannına kapılarak, Sahihayn'dsi geçen ve Hz. Ali'den rivayet edilen şu hadisi
delil göstermişlerdir: "Allah Rasulü (s.a) Hayber gününde kadınlarla müt'a
nikahı yapılmasını ve evcil eşek etlerinin yenmesini yasak etti."
Yine bu konuda
Sahihayn'da yeralan bir hadis ise şöyledir: Hz. Ali (r.a) İbn Abbas'ın,
kadınlarla müt'a nikahı yapma konusunda yumuşaklık gösterdiğimi işitince:
"Ey ibn Abbas, yavaş ol! Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
Hayber günü, müt'a nikahını ve evcil eşek etlerini yasak etti." demiştir.
Buhari'de yine Hz. Ali'den rivayet edilen bir metin ise şöyledir: "Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber günü kadınlarla müt'a nikahı
yapılmasını ve evcil eşek etlerinin yenmesini yasak etti."
Bu ilim adamları, Allah
Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müt'a nikahını fetih yılında mubah
(helal) kılıp sonra haram kıldığını görünce: "Müt'a nikahı haram ki lındı,
sonra mubah kılındı, ardından yeniden haram kılındı." diye görüş beyan
etmişlerdir.
Şafii şöyle der:
"Müt'a nikahından başka önce haram sonra mubah, sonra yeniden haram
kılınan bir şey bilmiyorum!" ilim adamlarından bir grup da: "Müt'a
nikahı iki sefer neshedilmiştir." demişlerdir. Bir başka grup ise bu
konuda diğerlerine muhalefet ederek şöyle demişlerdir: "Müt'a nikahı ancak
fetih yılında haram kılınmıştır. Bundan önce ise mubahtı." Bunlar devamla
diyorlar ki: "Hz. Ali b Ebi Talib (r.a), müt'a nikahının haram kılmışı
ile, evcil eşeklerin haram kılınışım bir arada haber vermiş -Zira İbn Abbas her
ikisini de mubah görüyordu- ve onun görüşünü reddetmek için, Hz. Peygamber'den
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) her ikisinin de haram olduğuna dair haberi
rivayet etmiştir." Hiç kuşkusuz eşek etlerinin haram kılınması Hayber günü
olmuştu. Eşeklerin haram kılınmaları için, zaman olarak Hayber gününü
zikretmiş, fakat müt'a nikahının haram kılmışını mutlak bırakarak bir zamanla
kayıtlamamıştır. Nitekim bu durum Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde sahih bir
isnadla şöyle geçmiştir: "Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
evcil eşek etlerini Hayber günü haram kıldı, kadınlarla müt'a nikahı
yapılmasını da haram kıldı." Başka bir metin ise şöyledir:
"Kadınlarla müt'a nikahı yapılmasını haram kıldı, ve evcil eşek etlerini
de Hayber günü haram kıldı." Süfyan b. Uyeyne bu durumu tafsilli ve açık
bir şekilde böyle rivayet etmiştir. Bir kısım raviler, Hayber gününün her iki
haram kılma için ortak bir zaman olduğu zannına kapılarak, her iki haram
kılmayı da Hayber günüyle kayıtlamışlardır. Sonra bazıları çıkıp, haram kılınan
iki şeyden birisiyle yetinip, -ki, o da eşeklerin haram kılınmasıdır- bunu bir
zamanla kayıtlamışlardır. Şüphe buradan doğmuştur.
Hayber kıssasında
sahabe, yahudi kadınlarla müt'a yapmamış, bu hususta Allah Rasulü'nden
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) izin istememiş ve bu gazveyi aktaran hiçbir kimse
kesinlikle böyle bir şey nakletmemiştir. Bu olayda, müt'a hakkında -fetih
(Mekke fethi) gazilerinin aksine- onun ne işlenişinden, ne de yasaklanışından
sözedilmiştir. Çünkü müt'a olayının gerek işlenişi gerekse yasaklanışı
bakımından Mekke fethinde vuku bulduğu meşhurdur. Bu metod (meseleyi açıklığa
kavuşturmak bakımından) iki yolun en sahih olanıdır.
Hayber kıssası hakkında
üçüncü bir metod da şudur: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müt'a
nikahım asla umumi bir şekilde haram kılmamış, aksine ihtiyaç olmadığı zaman
haram kılmış, müt'a nikahına ihtiyaç duyulduğu zaman ise mubah kılmıştır. İbn
Abbas'ın tuttuğu yol buydu. Öyle ki, buna fetva veriyor ve şöyle diyordu:
"Müt'a da ölü eti kan ve domuz eti gibidir. Zaruret halinde ve zina
korkusu bulunduğu zaman mubah olur." Fakat insanların çoğu, İbn Abbas'ın
sözünü bu şekilde anlamadılar, onun müt'a nikahını mutlak olarak mubah kıldığı
zannına kapıldılar ve bu konuda ileri geri konuştular; şiirler söylediler. İbn
Abbas bu durumu görünce, müt'a nikahının haramlığı konusundaki görüşe döndü.
7- Tarladan çıkacak
meyve yahut ekinden bir kısmını aimak şartıyla yapılan müsakat ve muzaraa
akitlerinin caizliği. Nitekim Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
Hayber halkına bu şekilde muamele etmiş ve bu uygulama vefatına kadar sürmüş,
bunu kesinlikle kaldırmamıştır. Ayrıca Hulefa-i Raşidin'in yaptıkları uygulama
da bu şekilde devam etmiştir. Bu ise kiraya verme kabilinden değil, ortaklık
kabilindendir ve mudarabe akdinin bir benzeri olup onunla aynıdır. Her kim
mudarabe akdine "mubahtır" deyip de, bunu haram kılacak olursa,
şüphesiz benzer olanların arasını ayırmış olur.
8- Allah Rasulü
Hayberlilere, giderlerini kendi mallarından karşılamaları şartıyla, Hayber
arazilerini işletmeleri için vermiş, fakat onlara tohum vermediği gibi
Medine'den de kesinlikle onlara tohum taşıtmamıştır. Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu tutumu, tohumun tarla sahibinden olmasının
şart olmadığını ve tohumun tarlayı işletecek olan taraftan alınmasının da caiz
olduğunu gösterir. Aynca bu, kendisinden sonraki Hulefa-i Raşidin'in de
tutumudur. Nitekim nakledilen bu olduğu gibi kıyasa uygun olan da budur. Çünkü
arazi (tarla), mudarabe akdindeki sermaye durumundadır. Tohum, ise tarlayı
sulama hükmündedir. Bundan dolayı tohum tarlada çürür ve bir daha sahibine
dönmez. Eğer mudarabe akdindeki sermaye durumunda olsaydı, sahibine dönmesi
şart koşulurdu ki, bu da müzaraa akdini fasid eder. Anlaşılmıştır ki, bu
hususta sahih kıyas, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve Hulefa-i
Raşidin'in tutumlarına uygun olan kıyastır. Allah en iyi bilendir.
9- Henüz ağaçta iken,
çıkacak hurma miktarı tahmin edilir ve taksimi buna göre yapılır. Taksim ise
bir alış-veriş akdi değildir.
10- Sadece bir tahminci
ve bir taksim edici ile yetinmenin caiz olması.
11- Sulh anlaşmasının,
devlet başkanı istediği zaman bozulması caiz olan bir akit olarak yapılmasının
caizliği.
12-- Sulh akdi ve eman vermenin
bir şarta bağlanmasının caizliği. Nitekim Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Hayberlilerle, hiçbir şeyi gizlememe ve saklamamaları şartıyla akit
yapmıştır.
13- Herhangi bir şeyle
itham altında bulunan kişileri ceza vererek itirafa zorlamanın caizliği. Bu
davranış zalim bir siyaset değil, adil bir şeriattır.
14- Hükümler konusunda
karine ve emarelere göre işlem yapılabilir. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) Kinane'ye: "Mal çoktu, geçen zaman ise az" demesi gibi.
Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunu, Kinane'nin: "Harpler ve
geçimler, o malları tüketti." sözünün yalan oluşuna bir delil olarak
getirmiştir.
15- Kişinin sözü,
yalanına delil teşkil ettiğinde, sözüne bakılmaksızın hain mevkiine
konabileceği.
16- Eğer zimmiler,
kendilerine şart koşulan herhangi bir şeye muhale fet edecek olurlarsa, artık
onlar hakkında zimmet anlaşması kalmaz, kanlan ve malları helal olur. Çünkü
Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayberlilerle anlaşma yapmış,
kendilerine herhangi bir şeyi saklamamalarını ve gizlememelerini şart koşmuştu;
eğer böyle yapacak olurlarsa, kanları ve malları helal olacaktı. Bunlar şarta
vefa göstermeyince de, Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların
kanlarını ve mallarını mubah saymıştır. Emirülmü'minin Hz. Ömer de, zimmilere
koştuğu şartlarda buna uymuş ve bu şartlardan herhangi bir şeye muhalefet
ettikleri zaman, ayrılıkçı ve düşman gruplara karşı yapması helal olan şeyleri
onlara karşı da yapmayı helal saymıştır.
17- Bir emrin,
işlenmeden önce kaldırılmasının caizliği. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ashaba, önce evcil eşek eti pişen kapların kırılmasını emretmiş, sonra
o kapların yıkanması yolundaki emriyle de önceki emrini değiştirmiştir.
18- H- Eti yenmeyen
hayvanın derisinin ve etinin boğazlanmayla da ten iz olmayacağı. Eti yenmeyen
hayvanın kesilmesi de ölmesi yerindedir. Boğazlama işi ise, ancak eti yenen
hayvanlarda etkili olur.
19- Bir kimse ganimet
malları paylaşılmadan önce herhangi bir şeyi alcak olursa, ganimetten alacağı
paydan az da olsa, aldığı şeyi mülk edinemez. O şeye ancak taksimle sahip
olabilir. İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a:), hiyanet ederek bir kadife kazak
çalan kimse hakkında: "O kadife kazak, üzerinde alev alev yanıyor."
buyurmuştur. Yine hiyanet ederek, bir ayakkabı tasması çalan kimse hakkında da:
"Ateşten bir ayakkabı tasması'' buyurmuştur.
20- Devlet başkanı,
savaşla fethedilen toprakları taksim etmek veya sahiplerine bırakmak ya da bir
kısmını taksim edip bir kısmını sahiplerine bırakmak konusunda serbesttir.
21- İslam'ın
galibiyetinin ve yayılışının sebeplerinden görülen veya işitilen bir şeyi
uğurlu saymak ve bunu ilan etmek caiz hatta müstehabtır. Nitekim Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), Hayber halkının yanında kürek, balta ve zenbillerin
görülmesini uğurlu saymıştır. Çünkü bu, Hayber'İn harab olması hususuntla bir
uğurlu görmedir.
22- Zimmilerin, ihtiyaç
duyulmadığı zamanlarda İslam yurdund karılıp sürülmelerinin caiz oluşu. Nitekim
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştu: "Allah'ın
sizin kalmanıza müsaade ettiği sürece, bizler de müsaade ederiz." Onların
büyüklerine: "Bir gün kervanın seni Şam tarafına, sonra birgün (başka
yere) alıp götürdüğünde halin ne olur?" demişti. Hz. Ömer, Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefatından sonra onları Hayber'den sürmüştür. Bu,
Muhammed b. Cerir et-Taberi'nin görüşüdür. Bu, şayet devlet başkanı bir fayda
görecek olursa kendisiyle amel edilmesi caiz olan, kuvvetli bir görüştür.
Şöyle denemez:
"Hayber halkı, zimmilik anlaşmaları bulunan kimseler değil, aksine
kendileriyle barış anlaşması yapılan kimselerdi." Bu, boş bir iddiadır.
Çünkü onlar zimmilerdi. Bundan dolayı da kanları ve malları hususunda devamlı
bir eman ve güvenlik içinde olmuşlardır. Evet, cizye kanunlaşmamış (meşru
kılınmamış) ve farziyyeti de nazil olmamıştı. Dolayısıyla Hayberliler, cizyesiz
zimmilerdi. Cizyenin farziyyeti nazil olunca, kendileriyle zimmilik anlaşması
yapılan ehl-i kitab ve mecusilerden cizye alınmaya yeni başlanmıştır.
Hayberlilerden cizye alınmaması, onların zimmi olmadıklarından değil, aksine
cizyenin farziyyeti henüz nazil olmadığından dolayı idi.
Anlaşma akdinin müebbed
olmaması, onların kanlarının dökülmemesiyle ilgili değil, Hayber topraklarında
iskan edilme süreleriyle alakalıdır. İmam daha sonra, istediği zaman onların
kanlarını mubah görebilir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem): "Sizlerin burada kalmanıza, Allah'ın veya bizim müsaade ettiğimiz
sürece, izin veririz." demiş; fakat "Kanlarınızı dilediğimiz sürece
koruruz." dememiştir. Kurayza ve Nadir oğullarıyla yapılan zimmilik
anlaşması da; Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) karşı
savaşmamaları, O'nun aleyhinde başkalarına yardım etmemeleri, böyle
yaptıklarında kendilerinden emanın (zimmilik sözleşmesinin) kalkacağını kabul
etmeleri şartlarıyla yapılan "şartlı bir zimmilik anlaşması idi. Onlar da
cizyesiz zimmilerdi. Çünkü o zaman cizyenin farziyyeti nazil olmamıştı. Allah
Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), onların kadın ve çocuklarının esir
edilmelerini mubah görmüş, ahdin bozulmasını kadın ve çocuklar için de geçerli
saymıştır/Anlaşma şartlarının bozulması karşısında sesini çıkarmayan ve
kabullenen kimseyi, anlaşmayı bozan ve harp eden kimse yerine koymuştur. Aynı
şekilde, cizyenin farziyyetinden sonraki dönemde de, ahdin bozulmasının kadın
ve çocuklar için de geçerli olması, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) zimmiler konusundaki tavrının gereğidir. Fakat bu durum, ahdi bozanlar
silahlı ve kuvvetli bir grup oldukları zaman olur. Ama anlaşmayı bozan,
topluluktan yalnız bir kişi olur ve diğerleri de buna katılmazsa, o zaman bu
kişinin anlaşmayı bozması karısı ve çocukları için geçerli olmaz. Nitekim iIz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), kendisine hakaret edenlerden kanının dökülmesini
helal kıldığı kimselerin kadın ve çocuklarını esir etmemiştir. İşte Allah
Rasulü*nün avrı budur. Kaçınılma? davranış da budur. Do&ruya ulaştırmak
Allah'tandır!
23- Bir adamın, cariyesini
azad edip azad edilmesini mehri sayması ve onun izni, şahidler, başka bir veli
aranmaksızın ve nikahlama, evlendirme lafızları kullanılmaksızın cariyesini
karısı yapmasının caiz oluşu. Nitekim Allah Rasu'ü (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Safiyye'ye böyle yapmış ve kesinlikle; "Bu, bana mahsus bir
durumdur" dememiş, ümmetinin bu hususta kendisine uyacağını bile bile buna
işaret etmemiştir. Sahabeden de hiçbir kimse, "Bunu Allah Rasulü'nden
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) başkasının yapması doğru olmaz." dememiş,
aksine hadiseyi rivayet ederek bütün ümmete aktarmışlar ve onları böyle
yapmaktan menetmemişlerdir. Allah Rasulü de (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu
hususta kendisine uyulmasını yasaklamış değildir. Oysa Allah Teala, kadının
kendi mehrini bağışlamasıyla yapılan nikahı Rasulü'ne mahsus kıldığında:
"..Diğer mü'minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere..."
buyurmuştur.[Ahzab, 50] Şayet cariyesini karısı yapma, ümmetinden ayrı olarak
sırf kendisine mahsus bir şey olsaydı, nadir ve az olmasından ötürü bir kadının
kendisini (mehrini) bir erkeğe bağışlamasını zikretmek değil, efendilerin
cariyeleri ile böyle muamelelere girişmeleri çokça gerçekleştiğinden ötürü bu
tahsisi zikretmek açıklamaya ihtiyaç gösterme bakımından ondan daha uygun yahut
ona denk olurdu. Özellikle kaide, ümmetin Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) iştirak etmesi ve O'na uymasıdır. Durum böyle olunca, nasıl olur da
Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) caiz olmayı gerektiren bir durum
ortada iken, kendisine uyulması caiz olmayan bir yerde ümmeti men etmek
hususunda sessiz kalabilir! Bu muhal gibidir. Ümmet de bu konuda Allah Rasulüne
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) uyulmayacağına dair icma' etmemiştir. Dolayısıyla
ümmetin icma'ım kabul etmek gerekir. Başarıya iletmek Allah'tandır!
Sahih kıyas bunun caiz
olmasını gerektirir. Çünkü cariye sahibi, cariyenin bizzat kendisine, birleşme
menfaatine ve onun hizmetine sahip olmaktadır. Cariye sahibi onun rakabesindeki
mülkiyet hakkını düşürüp menfaat mülkiyetini yahut onun bir türünü devam
ettirme yetkisine sahiptir. Bu durum kölesini azad edip de, yaşadığı müddetçe
kendisine hizmet etmesini şart koşması gibidir. Sahibi, cariyeyi mülkiyetinden
çıkardığı zaman, herhangi bir türden menfaatini istisna ederse, satım akdinde
bunu yapmaktan engellenemez. O halde nikah akdinde bundan nasıl engellenebilir?
Cinsel ilişki menfaati nikah veya cariye edinmekle mubah olduğuna ve cariyenin
azad edilmesi ise kendisinden cariyeliği kaldırdığına göre onun zevce yapılması
cinsel ilişki menfaatinin mubah olmasına bağlıdır. Dolayısıyla efendisi rızası
olmadan cariyenin nikahını ve başkasına satılmasını gerçekleştirebilir ve
kendisi lehine cariye hakkında sahip olduğu bir şeyi istisna edebilir. Nikah
akdi bunun gereklerinden olduğundan efendi ona malik olur. Çünkü efendinin
istisna edilen mülkiyetinin devamı ancak bu akitle tamam olur. İşte bu, sahih
sünnete uygun olan, sahih kıyasın ta kendisidir! Allah en iyi bilendir.
24- Kişinin kendisi veya
başkası adına yalan söylemesinin caizliği. Ancak bu durum, eğer kişi bu yalanla
kendi hakkına ulaşabilecek ve başkasına da zarar vermeyecekse caiz olur.
Nitekim Haccac b. Ilat müslümanlar hakkında yalan söylemiş ve bu yalandan
dolayı müslümanlara herhangi bir zarar vermeden Mekke'de bulunan mallarını elde
etmiştir. Yalandan dolay: Mekke'deki müslümanlara dokunan eza ve üzüntü ise,
yalanla meydana gelen faydanın yanında, çok az bir zarardır. Özellikle de bu
yalandan sonra, doğru haberle hasıl olan imanın artması, neşe ve sevincin
doruğa ulaşması yanında çok daha azdır. Böylece yalan ağırlıklı faydanın hasıl
olmasına bir sebep oldu. Bunun benzeri, imam ve hakimin gerçeğin ortaya
çıkmasını sağlamak amacıyla davalıya gerçeğin aksini düşündürmesi olayıdır.
Nitekim Hz. Davud'un (a.s.) oğlu Hz. Süleyman (a.s.), çocuğu ikiye bölme
teklifiyle iki kadından birisini şüpheye düşürmüş, bu hareketiyle gerçek
annenin bilinmesini sağlamıştır.
25- Bir adamın seferde
iken karısıyla cinsi münasebette bulunmasının ve karısının kendisiyle birlikte
ordu içerisinde bir hayvana binmesinin caiz oluşu.
26- Bir kimse, diğer bir
kimseyi öldürücü bir zehirle katledecek olursa, kendisi de öldürdüğü kimseye
karşılık kısas yoluyla idam edilir. Tıpkı yahudi kadınının Bişr b. Bera'ya
karşılık öldürüldüğü gibi.
27- Ehl-i kitab'ın
kestikleri hayanlardan yemenin caizliği ve onların yemeklerinin helal olduğu.
28- Kafir bir kimsenin
verdiği hediyenin kabul edilebileceği.
Eğer, kadın kısas olarak
değil de, koyunu zehirlemek suretiyle müslümanlara karşı harp açmış olduğu
için, anlaşmayı bozduğundan ötürü öldürülmüştür, denilirse; şöyle cevap
verilir: Eğer kadının öldürülmesi anlaşmayı bozmasından dolayı olsaydı, koyunu
zehirlediğini itiraf ettiği vakit öldürülmesi gerekirdi. Yoksa onun
öldürülmesi, zehirli koyundan yiyerek ölen kimsenin ölüm zamanına bırakılmazdı.
Soru: Kadın, anlaşmayı
bozunca öldürülmeli değil miydi?
Cevap: Bu, devlet
başkanı esirde olduğu gibi anlaşmayı bozan kimse hususunda da muhayyerdir,
diyenlerin delilidir.
Soru: Sizler, imam
Ahmed'in de belirttiği gibi, onun öldürülmesini tarz olarak görüyorsunuz.
Halbuki Kadı Ebu Ya'la ve ona tabi olanlar, devlet başkanı bu hususta
muhayyerdir diyorlar.
Cevap: Şayet, koyun
zehirleme hadisesi, anlaşmadan önce olmuşsa bunda herhangi bir delil yoktur.
Eğer anlaşmadan sonra olmuşsa müslüman birisinin öldürülmesiyle anlaşmanın
bozulup bozulmayacağı hakkında iki görüş ileri sürülmüştür: Bununla anlaşmanın
bozulduğunu kabul etmeyenlere göre bu açıktır. Bununla anlaşma bozulmuştur
görüşünde olanlara göre ise müslümanı zehirleyen kişinin öldürülmesi zorunlu
mudur veya devlet başkanı bu hususta muhayyer midir, yoksa anlaşmayı bozan
sebepler birbirinden ayırt edilip de şöyle mi denir: Sebebin (anlaşmayı bozma)
sebebiyle öldürülmesi kesinlik kazanır ve eğer anlaşmayı, devlet başkanına
isyan etmek veya darül harbe sığınmakla bozarsa devlet başkanı bu hususta
muhayyerdir; anlaşmayı bunların dışında, bir müslümam öldürmek, müslüman bir
kadınla zina etmek, müslümanlar aleyhine casusluk yapmak veya müslümanların
sırlarını "düşmana bildirmek gibi bir şeyle bozarsa bu konudaki açık
ifadeye göre idam cezası uygulanır. Buna göre bu kadın, koyunu zehirlemekle
harp eden birisi olmuştu ve dolayısıyla öldürülüp öldürülmemesi muhayyer idi.
Fakat zehir yüzünden müslümanlar dan bazıları ölünce, ya kısasa kısas olarak ya
da bir müslümam öldürmekle anlaşmayı bozduğu için öldürülmesi farz olmuş vft bu
yüzden öldürülmüştür. İşte bu muhtemeldir. En iyi bilen Allah'tır.
2- Hayber Savaşla mı
Fethedildi?
Hayber'in tamamen zorla
mı, yoksa bir kısmının zorla, bir kısmının da sulh yoluyla mı fethedildiği
konusunda ihtilaf edilmiştir.
Ebu Davud, Enes'ten
şöyle rivayet etmiştir: "Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
Hayber'e savaş açtı. Hayber'i zorla ele geçirdik. Akabinde harp esirleri
toplandi."
İbn İshak şöyle demiştir:
İbn Şihab'a sordum; bana, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
savaştıktan sonra, Hayber'i zorla fethettiğini haber verdi.
Ebu Davud, İbn Şihab'dan
şöyle rivayette bulunmuştur: Bana, Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Hayber'i savaştıktan sonra, zorla fethettiği ve Hayber halkından
kalelerinden inenlerin de ancak çarpışmadan sonra sürülmeleri şartıyla
indikleri haberi ulaştı.
İbn Abdilber şöyle
demiştir: Hayber toprakları hakkında sahih olan şudur: "Hayber
topraklarının hepsi, Fedek'in aksine, mağlup edilerek zorla fethedilmiştir.
Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber topraklarının tamamını,
atları ve develeriyle Hayber içlerine kadar dalan ganimetçiler arasında taksim
etmiştir. Bunlar ise Hudeybiye'ye katılan sahabilerdir. Ulema da Hayber
topraklarının taksim edildiği hususunda ihtilaf etmeyip ancak beldeler
(ülkeler) ganimet olarak alındığı zaman, toprakların eski sahiplerine bırakılıp
vergi mi konacağı, yoksa taksim mi edileceği hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Kufeli alimler derler
ki: Devlet başkanı zorla fethedilen araziyi, Allah Rasulü'nün (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Hayber arazisinde uyguladığı gibi taksim etmekle, Hz. Ömer'in
Irak'ın Sevad (Mezopotamya) arazisinde uyguladığı gibi eski sahiplerine bırakıp
vergi koymak arasında muhayyerdir.
İmam Şafii ise şöyle
der: "Fethedilen toprakların hepsi, Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Hayber'i taksim ettiği gibi taksim edilir. Çünkü topraklar da
kafirlerin diğer malları gibi bir ganimettir."
imam Malik de, Hz.
Ömer'in yaptığına tabi olarak, fethedilen toprakların eski sahiplerine
bırakılıp vergi konacağı yolunda görüş ileri sürmüştür. Çünkü arazi, Hz.
Ömer'in kendisinden sonra gelecek müslümanların yararına olmak üzere bir grup
sahabe arasında uyguladığı araziyi eski sahiplerine bırakıp vergi alması
hadisesiyle diğer ganimetlere göre özel bir durum arzetmiştir. İmam Malik, Zeyd
b. Eşlem kanalıyla onun babasından şöyle rivayet etmiştir: Ömer'in (r.a) şöyle
dediğini işittim: "Şayet sonradan gelecek nesillere bir şey kalmaması
endişesi olmasaydı, müslümanların fethettiği her bir kenti Allah Rasulü'nün
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hayber'i paylaştırdığı gibi, ben de
paylaştırırdım,"
İbn İshak'ın söylediği
gibi bu rivayet, Hayber arazisinin tamamının hisselere ayrıldığına delalet
eder.
Hayber'in bir kısmı sulh
yoluyla, bir kısmı da zorla fethedilmiştir diyenler, şüpheye düşmüş,
yanılmışlardır. Onların şüpheye düşmesi, kanlarının dökülmemesi şartıyla,
halkının teslim ettiği iki kale sebebiyledir. Bu iki kale halkının, erkek kadın
ve çocukları ganimet olmayınca bunun suhltan dolayı olduğunu zannetmişlerdir.
Hayatıma yemin ederim ki, erkek, kadın ve çocuklar hakkındaki bu tutum, bir
nevi sulh gibidir. Fakat, onlar topraklarını ancak kuşatma ve çarpışma
neticesinde bırakmışlardır. Dolayısıyla, bu iki kale halkına ait toprakların
hükmü de, hepsi zorla ganimet olarak elde edilen ve hakkı olanlar arasında
paylaştırılan diğer Hayber arazilerinin hükmü gibidir:
Hayber'in yarısı sulh
ile diğer yarısı ise zorla fethedildi diyenler, Yahya b. Said'in, Beşir b.
Yesar'dan rivayet ettiği: "Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
yarısı kendisine, diğer yarısı da müslümanlara ait olmak üzere Hayber'i ikiye
taksim etti." hadisinden ötürü şüpheye düşmüş olabilirler.
Ebu Ömer (İbn Abdilber)
şöyle demiştir: "Bu hadis sahih olsa bile manasının şöyle olması gerekir:
Rasulullah'a ait olan bu yarı, bu yarıda hakkı olan diğer kimselerle birlikte
O'nundu. Çünkü Hayber ganimetleri otuz altı hisseye taksim edilmiş, Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve O'nunla birlikte bulunan bir gruba on sekiz
hisse düşmüştü. Diğer sahabiler ise geriye kalan hisseleri paylaşmışlardı.
Bunların hepsi de önce Hudeybiye'de bulunup sonra Hayber'e katılan kimselerdi.
Halkının, kuşatma ve çarpışmadan sonra teslim ettiği kaleler İse sulh yoluyla
feth edilmiş olmaz. Şayet sulh yoluyla feth edilmiş olsaydı, sulh ehlinin kendi
topraklarına ve diğer mallarına sahip oldukları gibi, onlar da kalelerine sahip
olurlardı. Bu hususta doğru olan, Musa b. Ukbe ve diğerlerinin İbn Şihab'tan
rivayet ettikleri değil, İbn İshak'ın söylediğidir." Ebu Ömer'in sözü
burada sona ermektedir.
Ben derim ki: İmam
Malik'in ibn Şihab'tan rivayetine göre Hayber'in bir kısmı zorla, bir kısmı ise
sulh yoluyla fethedilmiştir. Küteybe topraklarının çoğu zorla fethedilmiş
olmakla birlikte sulh ile elegeçirilen kısmı da vardır. Malik şöyle demiştir:
"Küteybe, ürün veren kırk bin hurma ağaçlı Hayber toprağıdır."
İmam Malik, Zühri - İbn
Müseyyeb kanalıyla şöyle rivayet etmiştir: "Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem); Hayber'in bir kısmını zorla fethetmiştir."
Sonraki sayfa için
aşağıdaki link’i kullan: