ZADU’L-MEAD

DÖRDÜNCÜ KİTAP

PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI

 

ANA SAYFA      Kur’an      Hadis      Sözlük      Biyografi

 

C) MEKKE FETHİNDEKİ YÜCE HİKMETLER

 

Hudeybiye barışı, bu büyük fethin öncesinde bir başlangıç ve bir hazırlıktı. Bu barış sayesinde insanlar birbirine güven duydular ve birbirleriyle konuştular, İslam dini hakkında tartışma yaptılar. Mekke'deki imanlarını gizleyen müslümanlar dinlerini açığa vurma, ona çağrıda bulunma ve onun üzerinde tartışma yapma imkanı buldular. Bu barış sebebiyle büyük bir insan kitlesi İslam'a girdi. Bu yüzden Allah Teala, şu ayetinde onu bir fetih olarak isimlendirdi: "Doğrusu biz sana apaçık bir fetih verdik." [Fetih, 1] Hudeybiye barışı hakkında bu ayet nazil olunca Hz. Ömer (r.a.): "Bu bir fetih midir, ey Allah'ın Rasulü?" diye sordu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de: "Evet!" buyurdu. Allah Teala Hudeybiye'yi fetih olarak anısını tekrarladı ve: "Allah, Resulü'nün rüyasını doğru çıkardı..." diye başlayan ayetin "Allah sizin bilmediğinizi, bilir. Size bundan başka yakın zamanda bir fetih verecektir.[Fetih, 27] kısmında böyle andı. Büyük olayların öncesinde, onlara bir giriş ve işaret niteliğinde mukaddimeler takdim etmek Allah Teala'nın adetidir. Nitekim Hz. İsa ve babasız yaratılışı kıssasının öncesinde, Hz. Zekeriyya kıssasını ve onun durumundakilerin çocuk sahibi olamayacağı kadar yaşlı oluşuna rağmen ona çocuk verişini anlatmıştır. Yine kıblenin neshedilmesinin öncesinde Kabe'nin tarihini, yapılışını ve hürmete layık oluşunu, isminin yüceltilişini; sonra yapıcısını ve onun hürmet ve medhe layık oluşunu anlattı ve bütün bunlardan önce neshi, onu gerektiren hikmetini ve onu kuşatan kudretini zikretmek suretiyle bir ön giriş yaptı. Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamber olarak gönderilmesi öncesinde Fil kıssasını, kahinlerin onu müjdelemelerini ve başka şeyleri anlatmış olması da böyledir. Uyanık halde iken vahyin gelmesinden önce Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) uykusunda gördüğü salih rüyalar da, aynı şekilde bir mukaddimedir. Hicret de cihad emri öncesi yine bir mukaddimedir. Şeriatın ve kaderin sırlarını, gereği gibi düşünen kişi, O'nun hikmetinin, akılları hayrete düşüren hallerini görür.

 

1- Anlaşmalılar, devlet başkanının zimmetinde, himaye ve güveni altında bulunanlarla savaştıklarında, devlet başkanına savaş açmış sayılırlar ve aralarındaki anlaşma ortadan kalkmış olur. Bu durumda devlet başkanı onlara» yurtlarında geceleyin baskın yapabilir. Eşitlik üzere anlaşmanın bozulduğunu onlara bildirmesine ihtiyaç yoktur. Bildirme, ancak onların hiyanet etmelerinden korkarsa olur. Hiyanet gerçekleştiğinde ise, onunla yapılan anlaşmanın dışına çıkmış ve anlaşmayı bozmuş olurlar.

 

2- Anlaşmalılar ses çıkarmadıkları, karşı gelmedikleri ve buna razı oldukları takdirde, bizzat yapanlarla destekçileri dahil, hepsinin anlaşması bozulmuş olur. Şöyle ki; Kureyş'ten Bekiroğulları'na yardım edenler onların bir kısmıydı ve hepsi onlarla birlikte savaşmamışlardı. Bununla birlikte Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hepsine birden savaş açmıştır. Şöyle ki: Nasıl sulh anlaşmasına, tabi olarak girmişler ve onlardan her biri ayrı bir sulh anlaşması yapmamış, yapılan anlaşmaya razı olup onu kabullenmişlerse, işte onların anlaşmayı bozmalarının hükmü de aynen böyledir. Gördüğünüz gibi kuşkusuz Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sünneti işte budur.

 

Bunun bütüne şamil edilmesi herbir fert anlaşmayı bozacak davranışı bizzat yapmış olmasa bile onların cemaatinin buna razı olmaları halinde anlaşmayı bozan zimmilere bu hükmün icra edilmesi demektir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.), bazı yahudiler oğluna saldırdıklarında ve bir evin damından taş atıp kolunu kırdıklarında Hayber yahudilerini (yurtlarından) sürmüştür. Hatta Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kurayzaoğulları'nın bütün savaşçılarını öldürmüş, onlardan her birine anlaşmayı bozup bozmadığım sormamıştır. Sadece iki adamın suikaste teşebbüs etmesine rağmen Nadiroğullarını sürmesi de böyledir. Kaynukaoğulları'na da böyle davranmıştır. Fakat Abdullah b. Übeyy, Allah Rasulü'nden (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları bağışlamasını istedi. İşte Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şeksiz şüphesiz tavrı ve metodu budur.

 

Alimler, destekçinin bizzat savaşa katılan kimse gibi olduğu konusunda icma etmişlerdir; ganimet taksiminde ve sevap elde etme hususunda da hepsinin tek tek savaşa bizzat katılmaları şart değildir.

 

Yol kesiciler de bu hükme dahildir: Destekçileri de bizzat buna katılanlar gibidir. Çünkü bizzat yapan, ancak geride kalanlardan aldığı güç sayesinde kötülüğe girişmiştir, onlar olmasa ulaşmış olduğu şeye ulaşamaz. Şüphesiz doğrusu budur ve bu, Ahmed (b. Hanbel), İmam Malik, Ebu Hanife ve daha başka imamların görüşüdür.

 

3- Savaş durumundaki harbilerle 10 yıl savaş yapmamak üzere anlaşma caizdir, ama bundan (10 yıldan) daha fazla süreli bir anlaşma caiz midir? Doğrusu; ihtiyaç ve tercih edilen bir menfaat sebebiyle bunun caiz olmasıdır. Mesela, müslümanlar tarafında bir zaaf bulunuyor ve düşmanları da kendilerinden daha güçlü bir durumda ise ve on yıldan daha uzun süreli anlaşma yapmada İslam'ın bir menfaati varsa caizdir.

 

4- Devlet başkanı veya bir başka kimse, kendisinden verilmesi caiz yahut vacip olmayan şeyler istendiğinde, onu vermekten kaçınmak için susabilir. Susması istenileni vermek anlamına gelmez. Zira Ebu Süfyan, Allah Rasulü'nden (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlaşmanın yenilenmesini istemiş, ama Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) susmuş, ona herhangi bir şekilde cevap vermemiştir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), bu susmasından ötürü onunla anlaşma yapmış olmadı.

 

5- Kafirlerin elçileri öldürülmez. Nitekim Ebu Süfyan, anlaşmayı Bozanların hükmüne dahil olduğu halde Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu öldürmemiştir. Çünkü o, kavminin Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gönderdiği bir elçi idi. '

 

 

6- İslam daveti kendilerine ulaşmışsa, kafirlere kendi memleketlerinde, evlerinde gece baskını yapmak ve onları gafil avlamak caizdir. İslam daveti kendilerine ulaştıktan sonra Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) seriyyeleri, O'nun izniyle kafirlere geceleyin baskın yapıp saldırıyorlardı.

 

7- Casusun öldürülmesi -müslüman da olsa- caizdir. Zira Hz. Ömer (r.a.) Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Mekkelilere durumu haber verecek mektubu gönderdiği için Hatıb b. Ebi Beltaa'yi öldürme izni istedi. Ancak Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): Öldürülmesi helal olmaz, o müslümandir, buyurmadı da, aksine: "Nerden biliyorsun, belki de Allah, Bedir savaşına katılanlara vakıf olup, onları tanıyarak: 'İstediğinizi yapın!' buyurmuştur." dedi. Böylece onun öldürülmesindeki engeli belirterek cevap verdi; o engel de Bedir gazasına katılmış olmasıdır. Bu şekilde cevap verilmesi, böyle bir engeli olmayan casusun öldürülmesinin caiz oluşuna bir tenbih gibidir. Bu, İmam Malik ile Ahmed (b. Hanbel)'in mezhebindeki iki görüşten biridir. İmam Şafii ve Ebu Hanife ise, 'öldürülmez' demişlerdir ki, Ahmed (b. Hanbel)'in zahir görüşü de budur. Her iki grup da Hatıb kıssasını delil getirmektedir. Doğrusu: Böyle kimsenin öldürülmesi devlet başkanının görüşüne bırakılmıştır. Şayet Öldürülmesinde müslümanlar lehine bir fayda görürse, öldürür; sağ bırakılması daha iyi olacaksa, sağ bırakır. En iyi bilen Allah'tır.

 

8- Kamu yararı ve bir ihtiyaç sebebiyle kadının her tarafının soyulup açılması caizdir. Çünkü Hz. Ali ve Mikdad, mahfedeki kadına: "Ya mektubu çıkarırsın ya da seni soyarız!" demişlerdir. Gerektiği yerde ihtiyaçtan ötürü soyulması caiz olduğuna göre, İslam'ın ve müslümanların faydası dolayısıyla soyulması haydi haydi caizdir.

 

9- Kişi, kendi heva ve zevki için değil Allah için, O'nun Rasulü ve dini. için öfkelenip yoruma giderek bir müslümana münafıklık ve kafirlik suçlamasında bulunduğu vakit, bundan dolayı küfre düşmez, hatta günah işlemiş bile sayılmaz. Hatta niyetinden ve maksadından ötürü sevaba nail olur. Ancak bu durum, nefsine uyanlarla bid'atçilerin hilafınadir. Zira onlar, kendi arzularına ve mezheplerine muhalefet sebebiyle tekfir edip bid'atçilikle suçluyorlar. Oysa kendileri tekfir edip bid'atçilikle suçladıkları kimselerden daha çok buna müstehaktırlar.

 

10- (Günahları) imha edici büyük bir sevap, şirk koşma dışındaki büyük bir günaha keffaret olabilir; Hatıb'ın Bedir gazasına katılmasının, yaptığı casusluğa keffaret kabul edilişi gibi... Zira bu büyük iyiliğin kapsadığı yarar, Allah'ın ona olan sevgisi, ondan razı oluşu, onunla sevinişi ve meleklerine karşı onu yapanla övünüşü, casusluk suçunun içerdiği kötülükten ve ihtiva ettiği Allah'ın buğzundan daha büyüktür. Dolayısıyla en güçlü en zayıfa galip geldi de, onu ortadan kaldırıp gereğini iptal etti. Kalbin sıhhatli yahut hasta olmasını gerektiren iyiliklerden yahut kötülüklerden kaynaklanan sıhhat ve hastalık hususunda Allah'ın hikmeti işte budur ve Allah'ın vücuda ilişkin sıhhat ve hastalık konusundaki hikmetinin benzeridir. Çünkü bu ikisinden hangisi daha güçlü ise mağlub olana otoritesini kurar ve egemenlik onun eline geçer. Nihayet en zayıf olanın etkisi kaybolur. Bu O'nun yaratışı ve kazası konusundaki hikmetidir. İşte şeriatındaki ve buyruğundaki hikmeti de budur.

 

Bu durum Allah'ın: "Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir.", "Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz. "[Hud, 114; Nisa, 31] ayetlerinden ve Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Bir günahın peşinden bir iyilik yap, onu imha etsin." hadisinden dolayı kötülüklerin iyiliklerle yok edilmesi hakkında sabit olduğu gibi şu delillerden dolayı bunun aksinde de sabittir: "Ey inananlar! Sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın!..."[Bakara, 264] ve "Ey inananlar! Seslerinizi, Peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın; yoksa siz, farkında olmadan amelleriniz boşa gir der.[Hucurat, 2] Hz. Aişe'nin, Zeyd b. Erkam bey-i ine usulüyle satım yaptığında ona söylediği: "Zeyd Rasulullah'la (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yaptığı cihadı (n sevabını) iptal etmiştir; tevbe ederse o başka!" sözü de buna delildir. Buhari'nin Sahihinde rivayet ettiği Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İkindi namazını terkeden kimsenin ameli boşa gitmiştir. " hadisi de buna delildir. Bundan başka iyiliklerle kötülüklerin birbirini uzaklaştırdığım, birinin diğerini iptal ettiğini, onlardan güçlü olanın güçsüz olanı giderdiğini gösteren ayetlerle hadisler de vardırL Denkleştirme ve amelin boşa çıkması bunun üzerine kurulur.

 

Özetle, iyilik yapma gücüyle isyan hastalığı birbirine saldırmakta ve birbiriyle savaşmaktadırlar. Bu güçle birlikte bu hastalığın bir artma ve helake varan durumu, bir gerileme ve noksanlaşma durumu -ki bu, hastanın en iyi halidir- ve yerinde sayma ve biri diğerini bastınncaya kadar birbirleriyle çekişme durumu vardır. Buhran vakti girdiğinde -ki bu vuruşma için meydana çıkma anıdır- kalbin nasibine şu ikiden biri düşer: Ya selamete çıkmak ya da helak olmak... Bu buhran ya Allah Teala'nın rızasını ve bağışlamasını ya da kızmasını ve ceza vermesini gerektiren fillerin işlenmesi anında olur. Nitekim peygamberi duada: "Rahmetini gerektirenleri isterim." diye geçmektedir. O gün Hz. Talha için de: "Talha cenneti hak edecek işler yaptı!" buyurmuş ve bir adam Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) arz edilerek: "Ya Rasulallah! Bu, cehennemi hakedecek davranışta bulundu." demişlerdi. Bunun üzerine: "Onun adına bir köle azad edin!" buyurmuştur. Sahih bir hadiste de: "iki mucibe (cenneti veya cehennemi gerektiren şey) nedir, biliyor musunuz?" sorusuna: "Allah ve Rasulü en iyisini bilir." dediler. O zaman: "Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah'a herhangi bir şeyi şirk koşarak ölen kimse de cehenneme girer." buyurdu. Hz. Peygamber bu hadisiyle tevhid ve şirkin mucibatın (cenneti ve cehennemi gerektirecek şeylerin) başı ve temeli olduğunu ve bu ikisinin kesinlikle bir öldürücü zehir ve yine kesinlikle bir kurtarıcı panzehir yerinde bulunduğunu söylemek istiyordu.

 

Nitekim vücuda, gücünü gevşetip zayıflatacak kaçınılmaz kötü sebepler arız olabilir ve böylece, bunların varlığından dolayı vücut iyi sebeplerden ve yararlı gıdalardan istifade edemez, hatta o bozuk maddeler onları tabiatlarına ve kuvvetlerine çevirir ve onlarla sadece bedenin hastalığı artar. Bazan bedenin güçlenmesini sağlayan, onu sağlık ve sağlık sebepleriyle pekleştiren uygun sebepler ve münasip maddeler bedende bulunabilir ve bu yüzden kötü sebepler, hemen hemen hiç vücuda zarar veremez, hatta bu fazla maddeleri onları asıl tabiatına dönüştürebilir. Kalbin sıhhatini yahut fesadını icabettiren maddeler de işte bunun gibidir.

 

Hatıb'ın imanının gücünü bir düşün! O iman, onu Bedir gazasına katılmaya, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte canını vermeye; Allah ve Rasulü'nü kavmine, aşiretine ve yakınlarına tercih etmeye sürüklemişti. Üstelik onlar düşmanın arasında, beldesinde oldukları halde bu, onun azmini kırmadı, imanının keskinliğini de köreltmedi; ailesi, aşireti ve yakınları kendilerinin yanında olan kimselerle savaşmaktan alıkoymadı. Ne zaman ki, casusluk hastalığı geldi, bu güç kendim gösterdi. Buhran iyi durumda idi, bu yüzden hastalık iyileşti ve hasta ayağa kalktı. Sanki daha önce hiç kalp ağrısı yokmuş gibi oldu. Hekim, casusluk hastalığının üstüne çıkmış ve onu yenmiş olan imanının gücünü görünce, kan almak isteyene: "Bu hastalık, kan almaya ihtiyaç duymaz." dedi. "Ne biliyorsun, belki de Allah Teala, Bedir gazasına katılanları iyice tanımış ve: 'Dilediğinizi yapın, şüphesiz günahlarınızı bağışladım! demiştir." (sözünü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu anlamda söyledi.) Bunun aksi Zü'l-Huveysira et-Temimi ve benzeri Hariciler hakkında variddir ki onların namaz, oruç, Kur'an okuma hususundaki gayretleri bir sahabinin ( o Harici'nin ameli karşısında) kendi amelini küçümseyeceği bir dereceye varmıştı. Buna rağmen Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), bu Hariciler hakkında şu sözleri nasıl söylemiştir (iyi düşünmek gerek): "Yetişirsem onları ad kavminin öldürüldüğü gibi öldüreceğim!", "Onları gebertin! Zira onların öldürülmesinden dolayı Allah katında öldüren için sevap vardır.", "Şu gökyüzü altında öldürülenlerin en şerlileri." Bu veçhile o yok edici bozuk maddelerin varlığı yanında o büyük amellerden yararlanamadılar ve o büyük ameller kötülüğe dönüştü.

 

tblis'in halini düşün! Helak edici madde nefsinde saklanmış olduğu için o mevcutken geçmişte yaptığı ibadetlerden istifade edememiş ve asıl karekterine, daha müstahak olduğu şeye dönmüştür. Allah'ın, kendisine delillerini verdiği halde onlardan sıyrılıp çıkan ve kendisini şeytanın yönlendirdiği ve böylece azıtıp sapanlardan olan kimse ve benzerleri de işte böyledir. İtimat, içte gizlenen sırlara, maksatlara, niyetlere ve himmetleredir. O öyle bir iksirdir ki, ya bakır amelleri altına dönüştürür ya da cürufa iade eder. Basan Allah'tandır.

 

Aklı ve fikri olan bir kişi, bu meselenin kıymetini, kendisinin ona olan şiddetli ihtiyacını ve ondan faydalanmasını bilir ve bu mesele sayesinde herkesin yaptığını görenden ulaşan mucip sebeplerle Allah'ın yaratışında, buyruğunda, sevabında, cezasında, dengeleme hükümlerinde, dünya ve ahirette ruha ve bedene zevk ve elem ulaştırmasında ve bunlarda mertebelerin farklılaşması konusunda Allah Teala'nın marifet ve hikmetinin kapılarından muazzam bir kapıya muttali olur.

 

11- Yine bu kıssadan çıkan sonuçlara göre, anlaşmayı bozduklarında, üzerlerine yürüyüşten haberdar edilmeksizin anlaşmalılara ansızın saldırmak ve gece baskını düzenlemek caizdir. Ancak anlaşmaya sadık kalırlarsa iki taraf anlaşmanın bozulduğunu eşit şekilde bilmedikçe bu caiz değildir.

 

12- Devlet başkanının yanına geldiklerinde, müslüman hükümdarların yaptıkları gibi düşman elçilerine müslümanların kalabalıklığını, güçlülüğünü, şevketini ve heybetini göstermek caiz, hatta müstehaptır. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Mekke'ye giriş gecesinde ateşler yakılmasını emir buyurdukları gibi, Hz. Abbas'a; İslam askerleri, tevhid birlikleri ve Allah'ın ordusu kendisine gösterilinceye kadar Ebu Süfyan'ı dağın eteğinde, geçidin daraldığı yerde tutmasını da emretti ve tepeden tırnağa silahlı sadece gözleri görünür halde Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) özel muhafız birliği kendisine gösterildi. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ebu Süfyan'ı gönderdi, o da gördüklerini Kureyş'e haber verdi.

 

13- Hz. Peygamberdin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve müslürhanların girdiği gibi, mubah olan savaş için Mekke'ye ihramsız girmek caizdir ve bunda ihtilaf yoktur. Hac ve umre yapmak isteyenin, Mekke'ye ihramsiz giremeyeceğinde de ihtilaf yoktur. Bunun dışında ot toplayıcılar ve oduncular gibi, sürekli bir ihtiyaç olmaksızın girenler hakkında ise üç görüş vardır:

 

1) İhramsız girmek caiz değildir. İbn Abbas'ın (r.a.) görüşü ve Ahmed (b. Hanbel)'in zahir mezhebi, Şafii'nin de iki görüşünden biri budur.

 

2) Ot toplayıcı ve oduncu gibidir; ihramsız girebilir. Bu da Şafii'nin son görüşü m; Ahmed (b. Hanbel)'den gelen bir rivayettir.

 

3) Mikatların içinde ise, ihramsız olarak girişi caizdir. Mikatların dışında ise ancak ihramla girebilir. Bu da Ebu Hanife'nin görüşüdür.

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mücahid ile hac ve umre yapmak isteyen hakkındaki tutumu bellidir. Fakat bu ikisinden başka şahıslar için, Allah'ın ve Rasulü'nün vacip kıldığı ya da ümmetin icma ettiği hükümler dışında bir gereklilik (vacib) yoktur.

 

14- Alimlerin çoğunluğunun (cumhurun) savunduğu gibi Mekke'nin kılıç zoruyla fethedildiği açıkça ifade edilmiştir. Bu konuda Şafii ve Ahmed (b. Hanbel)'in iki görüşünden biri dışında aksinin söylendiği bilinmemektedir. Kıssanın akışı, düşünenler için cumhur'un görüşünü yansıtan en açık bir şahittir. Ebu Hamid el-Gazzali, Mekke'nin sulh yoluyla fethedildiğini söylemeyi çirkin görünce, el-Vasit adlı eserinde Şafii'nin, oranm zorla fethedildiğine dair görüşünü zikredip, "Bu onun görüşüdür" demiştir.

 

Barış yoluyla fethedildiği görüşünde olanlar şöyle demişlerdir: Eğer savaşla fethedilmiş olsaydı, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Hayber'i ve diğer menkul ganimetleri taksim ettiği gibi Mekke'yi de ganimetçiler arasında paylaştırır; beşte birini alır, geri kalanı taksim ederdi. Müslüman olduğunda Ebu Süfyan, Mekkeliler için eman dileyince Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) eman verdi, bu da onlarla yapılan bir sulh akdi oldu. Şayet zorla fethedilseydi; ganimetçiler oranın meskenlerine ve evlerine sahip çıkarlar, bunlara Mekkelilerden daha çok hak sahibi olurlar ve Mekkelilerin oradan çıkarılmaları da caiz olurdu. Oysa Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), orası hakkında bu hükmü vermedi, hatta evleri, kendilerini oradan çıkaranların elinde bulunduğu halde Muhacirlere içlerinden çıkarıldıkları evlerini bile vermedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Mekkelilerin o evleri satmalarına, satın almalarına, kiralamalarına, oturmalarına ve onlardan yararlanmalarına ses çıkarmadı. Halbuki bu durum, zorla fethetme hükümlerine aykırıdır. Hem Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) evleri, (içlerinde oturan) Mekkelilere nisbet etmek suretiyle bunu açıkça ifade etmiştir: "Ebu Süfyan'ın evine giren güvendedir, kendi evine giren de güvendedir."

 

Zorla fethedildiği görüşünde olanlar da şöyle demişlerdir: Şayet Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Mekkelilerle sulh yapmış olsaydı; herbirinin kendi evine girmesi, kapısını kapatması ve silahını bırakmasıyla sınırlı emrinin bir faydası olmazdı; Halid b. Velid aralarından bir grubu öldürünceye kadar onlarla çarpışmazdı. Üstelik Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu ayıplayıp nehyetmemiştir. Makis b. Subabe, Abdullah b. Hatai ve adları bu ikisiyle birlikte sayılan kişileri öldürmezdi. Çünkü barış anlaşması yapılmış olsaydı bu adamları anlaşmadan kesinlikle istisna ederdi ve her iki durum da nakledilirdi. Sulh yoluyla fethedilmiş olsaydı, onlarla çarpışmazdı. Halbuki şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir kimse Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) burada savaşmasını ruhsat saymaya kalkışırsa, ona: 'Allah Teala Rasulü'ne izin vermiş, size müsaade etmemiştir' deyiniz!" Malumdur ki Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mahsus olan bu izin sulh hususunda değil, ancak savaş hususundadır. Zira sulh hususundaki izin umumidir.

 

Hem Mekke'nin fethi sulh yoluyla olsaydı, "Allah Teala'nın orayı kendisi için günün belli bir vaktinde helai kıldığını" söylemezdi. Zira sulh yoluyla fetholunsaydı, haramlığı üzere kalır ve sulhtan ötürü haramlıktan çıkmazdı. Halbuki Mekke'nin o saatte haram olmadığım, harb süresinin bitiminden sonra ilk haramlığına döndüğünü haber vermiştir.

 

Yine, şayet sulhla fetholunmuş olsaydı; Kasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ordusunu, atlılarını ve yayalarını sağ ve sol kanat olarak, silahla donatılmış bir halde hazırlamazdı. Ebu Hureyre'ye: "Bana Ensar'ı çağır!" demiş, o da onları çağırmıştı. Ensar gelerek Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) etrafını sarmışlardı. Rasuİullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kureyş'in serserilerini) ve onlara katılanları görüyor musunuz?" demiş, sonra bir elini diğerinin üzerine koyarak: "Bana Safa'da kavuşuncaya kadar onları ekin biçer gibi biçin!" buyurmuştu. Nihayet Ebu Süfyan: "Ya Rasulallah! Kureyş cemaati (nin kanları) mubah kılındı, bugünden sonra artık Kureyş bitmiştir." demişti de, bunun üzerine Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kim kapısını kaparsa, o güvencededir." sözünü söylemişti. Böyle bir şeyin sulh varken olması imkansızdır. Eğer aralarında bir sulh anlaşması geçmiş olsaydı -ki asla geçmemiştir- bundan daha ehemmiyetsiz bir şeyle bile bozulurdu.

 

Hem nasıl barış olabilir ki? Mekke, ancak atların ve süvarilerin ayak basmalarıyla fetholunmuştur. Allah, Rasulü'nün atlılarını ve süvarilerini Hudeybiye sulhunun olduğu gün engellediği gibi Mekke'ye girmesini engellememiştir. Çünkü o gün gerçekten barış günüydü. Zira Allah Rasulünün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) devesi Kasva Hudeybiye'de çöktüğünde: "Kasva huysuzlaştı." dediler de, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Huysuzlaşmadı, onun böyle bir huyu yoktur. Fakat onu, filleri (Mekke'ye girmekten) engelleyen engelledi." buyurdu. Sonra: "Vallahi, benden Allah'ın haramlarından bir harama hürmet ettikleri bir durum isterlerse onu onlara mutlaka vereceğim." dedi.

 

Sulh anlaşması, şahidlerin huzurunda bir belge düzenlenmesi suretiyle, müslümanlardan ve müşriklerden oluşan bir kalabalığın hazır bulunduğu bir ortamda yapıldı. Müslümanların sayısı o gün 1400 idi. Fetih gününde böyle bir sulh anlaşması yapılsın, bu yazıya geçirilmesin, şahit tutulmasın, hiç kimse orada hazır bulunmasın ve keyfiyeti ve kararlaştırılan şartlar nakledilmesin; açıktır ki bu imkansızdır. Hz. Peygamberdin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şu sözünü düşün: "Allah, filleri, Mekke'ye girmekten alıkoydu ve Rasulü ile müslümanları oraya hakim kıldı." Bu sözden, Rasulü'nün ve galip olan ordusunun Mekke halkına egemen olmalarının, Mekke'ye zorla girecekken Allah'ın engellediği fillerin egemen olmasından daha muazzam olduğu nasıl anlaşılır! Allah, Rasulü ile mü'minleri, Mekkelilere hakim eylemiştir. Nihayet onlar da orayı galibiyetten, zorun baskısından, küfrü ve kafirleri baş eğdirdikten sonra fethetmiş terdir. Bu ise, barışın yumuşaklığı, düşmanın teklif ve şartları altında onları Mekke'ye girdirmekten ve Rasulü'ne açtığı, dinini kendisiyle aziz eylediği ve alemlere bir alamet kıldığı en muazzam bir fetih içinde zafer, izzet ve zorla fethetmenin yaptırım gücünü elde etmeyi onlardan engellemesinden daha değerli ve daha şerefli; delil yönünden daha açık, zafer itibarıyla daha mükemmel, hüküm ve irade olarak da daha yüce idi.

 

Zorla fethedildiğini savunanlar diyorlar ki: "Zorla fethedilmiş olsaydı, gaziler arasında pay edilirdi." sözünüze gelince; bunun temelinde, beşte biri ayrıldıktan sonra arazinin Allah Teala'nın gaziler arasında taksim ettiği ganimetlere dahil olduğu hükmü yatmaktadır. Halbuki sahabenin ve onlardan sonra gelen imamların çoğunluğu aksi görüştedirler; arazi, taksim edilmesi vacip olan ganimetlere dahil değildir ve Hulefa-i Raşidin'in uygulaması da böyledir. Hz. Bilal ve arkadaşları, zorla fethettikleri Şam ve havalisi topraklarını aralarında taksim etmesini istediklerinde Hz. Ömer'e: (r.a.) "Beşte birini al ve taksim et!" dediler. O zaman Hz. Ömer: "Bu, mal değildir. Ancak orayı, sizlere ve müslümanlara devamlı gelir getiren bir fey' olarak tutacağım." dedi. Bunun üzerine Bilal ve arkadaşları -r.a.-: "Onu aramızda taksim et!" dediler. Bu defa Hz. Ömer: "Yarabbi, beni Bilal'den ve arkadaşlarından muhafaza et!" diye dua etti. Henüz bir sene geçmemişti ki onlardan bakan bir göz kalsın. Sonra diğer sahabiler de bu hususta Hz. Ömer'e (r.a.) muvafakat ettiler. Allah onlardan razı olsun. Mısır - Irak'ın fethinde de, İran toprakları ve zorla fethedilen diğer beldeler hakkı ı da da bu hüküm geçerli oldu; Hulefa-i Raşidin, sözkonusu topraklardan'bir köyü bile taksim etmediler.

 

"Hz. Ömer, onların gönüllerini aldı ve orayı kendilerini razı etmek suretiyle vakfetti." demek doğru olmaz. Çünkü bu hususta onunla tartıştılar ve Hz. Ömer direnip Bilal ve arkadaşlarına (r. anhüm) beddua etti. Onun düşüncesi ve tatbikatı, doğrunun ta kendisi ve tam bir başarıdır. Çünkü bu arazi taksim olunsaydı, o gazilerin mirasçıları ve akrabaları orayı miras yoluyla elde edeceklerdi; neticede bir köy ve bir belde tek bir kadının veya küçük bir çocuğun elinde kalacaktı, gazilerin elinde de hiçbir şey bulunmayacaktı. Bunda ise en büyük ve en muazzam bir fesad vardı. İşte Hz. Ömer'in (r.a.) korktuğu da bu idi. Nihayet Allah Teala kendisini araziyi taksim etmemeye muvaffak eyledi de sözkonusu toprakları en son müslüman orada savaşmcaya kadar onların üzerine fey' olarak vakfetti. Onun ileri görüşünün bereket ve uğuru, İslam ve müslümanlar üzerinde zahir oldu. Nitekim imamların çoğunluğu da bu konuda ona muvafakat ettiler.

 

Ancak, arazinin taksim edilmeksizin bırakılmasının keyfıyyeti hakkında imamlar ihtilaf ettiler. İmam Ahmed'in zahir görüşü ve kendinden gelen rivayetlerin çoğu, bu tür arazi konusunda devlet başkanı kendi nefsinden gelen bir tercihle değil, müslümanların menfaatine bağlı bir tercihle muhayyerdir. Şayet müslümanlar için en iyisi taksim ise taksim eder; en iyisi müslüman cemaatin istifadesi için vakfetmekse vakfeder; en uygunu bir bölümümünün taksimi, diğer bölümünün vakfedilmesi ise öyle yapar. Zira Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu üç kısmı da yapmıştır: Kurayza ve Nadiroğulları arazilerini taksim etmiş, Mekke'yi taksim etmemiş, Hayber topraklarının ise bir kısmını taksim etmiş ve bir bölümünü de müslümanların yararına olmak üzere paylaştırmayıp bırakmıştır.

 

Ahmed (b. Hanbel)'den ikinci bir rivayet daha vardır: Devlet başkanı araziyi vakfetmek sizin, galibiyet ve istila ile arazi doğrudan doğruya vakıf olur. Malik'in görüşü de budur.

 

Yine ondan (Ahmed b. Hanbel'den) üçüncü bir rivayet daha vardır: Devlet başkam araziyi gaziler arasında menkul malları taksim ettiği gibi taksim edebilir; ancak gaziler o arazideki haklarından vazgeçerlerse o başka. İmam Şafii'nin görüşü de böyledir.

 

Ebu Hanife diyor ki: Devlet başkanı şu üç şıktan birini seçmekte serbesttir: 1) Taksim edebilir, 2) Sahiplerini o arazide bırakıp onlardan harac alabilir, 3) Sahiplerini oradan sürgün edip başka ahaliyi o topraklara yerleştirip onlardan haraç alabilir.

 

Hz. Ömer'in (r.a.) bu uygulaması, Kur'an'a muhalif değildir. Çünkü arazi, Allah Teala'nın beşte birinin alınıp geri kalanının gaziler arasında taksimini emrettiği ganimetlere dahil değildir. Bundan dolayı Hz. Ömer: "O, mal değildir." demiştir. Ganimetlerin bu ümmetten başkasına mubah olmaması da buna delildir; hatta bu durum, bu ümmetin özelliklerindendir. Nitekim sıhhati muttefekun aleyh olan bir hadiste, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Ganimetler bana helal kılındı; halbuki benden önce hiç kimseye helal kılınmamıştı." Allah Teala, kafirlerin elinde bulunan toprakları bizden önceki peygamberlerin ümmetlerine, oraları zorla fethettiklerinde helal kılmıştır. Nitekim Hz. Musa'nın kavmine zorla fethedilen toprakları helal kılmıştır. Bu nedenle Hz. Musa, kavmine: "Ey kavmim; Allah'ın size yazdığı mukaddes topraklara girin, ardınıza dönmeyin, yoksa ziyana uğramış olarak dönersiniz!" [Maide, 21] demişti. Hz. Musa ve kavmi, kafirlerle savaştılar ve hem ülkelerini, hem de mallarını istila ettiler. Sonra ganimetleri bir araya getirdiler, daha sonra gökten bir ateş inerek ganimetleri yaktı kül etti. Ancak o topraklarda ve ülkede yerleştiler, bu kendilerine haram kılınmadı. Böylece arazinin ganimetlerden olmadığı ve Allah'ın araziye dilediğini varis kıldığı anlaşildı.

 

Mekke'ye gelince, şayet orası dışındaki şehirlerin taksimi vacip olsa bile Mekke'de, Mekke'nin taksim edilmesini engelleyen bir diğer husus daha vardır: Bu da oranın mülk edinilemeyişidir. Zira Mekke, daru'nnüsüktür (haç ibadetinin yerine getirildiği yerdir), halkın ibadetgahıdır ve Allah Teala'nın ister yerli, ister yabancı olsun insanlar için tahsis ettiği haremidir. Orası Allah'ın alemlere bir vakfıdır, onlar orada eşittirler ve Mina, önce gelenin ikametgahıdır. Yani, burası falanın yeridir, denilemez. Allah Teala buyurur ki; "Kafirler ile Allah'ın yolundan, gerek yerli, gerek dışarıdan gelen bütün insanlar için ibadet yeri yaptığımız Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara ve orada zulüm ile yanlış yola saptırmak isteyenlere can yakıcı bir azap tattırırız."[Hacc, 25] Burada sözü edilen Mescid-i Haram'dan maksat, harem'in tamamıdır. Şu ayet de bunun gibidir: "Doğrusu müşrikler pistirler; artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar!"[Tevbe, 28] Burada da Mescid-i Haram sözünden maksat haremin tamamıdır. Yine şu ayet de böyledir: "Kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın sanı ne yücedir!.."[İsra, 1] Oyrsa Sahih'te rivayet edildiği üzere: "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ümmü Hani'nin evinden götürülmüştür." Allah Teala buyurur ki: "İşte bu, ailesi Mescid-i Haram'da ikamet etmeyen kimseler içindir." Burada ikamet etme sözünden maksat, ittifakla bizzat namaz mahallinde ikamet etmek değil, Harem'de ve oraya yakın yerlerde ikamet etmek demektir; nitekim hac ayetinin akışı da buna delalet eder. Zira Allah Teala şöyle buyurmuştur: "... Orada zulm ile yanlış yola saptırmak isteyenlere can yakıcı bir azab tattırırız." Bu, kesinlikle namaz mahalline (Kabe'ye) has değildir, bilakis bundan maksat Harem'in tamamıdır. Harem'i ister yerli ister yabancı olsun, bütün insanlar için kılan, oraya girmeyi engelleyeni ve zulüm ile hak yoldan saptırmak isteyeni tehdid edenin ta kendisidir. Harem ile Safa, Merve, sa'y mahalli Mina, Arafat dağı ve Müzdelife gibi hac menasikinin ifa edildiği bölümler hiç kimseye mahsus kılınamaz, buralar insanlar arasında müşterektir. Çünkü buraları insanların menasiki (hac vazifelerini) yaptıkları ve ibadet ettikleri yerlerdir. Bu yerler, Allah'tan bir mesciddir ki, orayı insanlar için vakf ve vaz'etmiştir. Bu nedenle Hz. Peygamber (sla.), kendisi için Mina'da onu sıcaktan koruyacak bir ev yapılmasından çekinerek: "Mina önce gelip konanın konakladığı, devesini çökerttiği bir yerdir." buyurdu.

 

Bundan dolayı selef ve halef alimlerinin çoğunluğu, Mekke arazisinin alınıp, satılmasının ve evlerinin kiraya verilmesinin caiz olmadığı görüşüne vardılar. Bu, Mekke alimlerinden Mücahid ve Ata'nın, Medine alimlerinden Malik (b. Enes)'in, Irak alimlerinden Ebu Hanife'nin, ayrıca Süfyan es-Sevri, İmam Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Rahuyeh'in görüşüdür.

 

imam Ahmed (r.h.) Alkame b. Nadle'nin şöyle dediğini nakleder: Mekke'nin evleri; Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde Sevaib (boş evler) olarak anılırdı ve ihtiyacı olan oturur, ihtiyacı olmayan da (bir başkasını) oturturdu.

 

Abdullah b. Ömer'den de şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mekke evlerinin kira paralarını yiyen kimse, ancak karnına cehennem ateşi doldurmaktadır." Bunu Darakutni Hz. Peygamber'in sözü olarak rivayet etmekte ve bu hadiste: "Allah Mekke'yi haram kılmıştır, evlerinin satışı da, ücretlerinin (veya kiralarının) yenmesi de haramdır." lafızları da yer almaktadır.

 

imam Ahmed, Ma'mer - Leys senediyle Ata, Tavus ve Mücahid'in şöyle dediklerini nakleder: "Mekke evlerinin satışı veya kiraya verilmesi mekruhtur."

 

İmam Ahmed, Kasım b. Abdurrahman'ın: "Mekke evlerinin kirasından yiyen kimse, karnına ancak ateş doldurmaktadır." dediğini zikreder.

 

İmam Ahmed, Hüşeym - Haccac - Mücahid yoluyla Abdullah b. Ömer'in: "Mekke evlerinin kiraya verilmesini ve satışını yasakladı." dediğini; Ata'nın da: "Mekke evlerinin kiralanmasını yasakladı." dediğini aktarır.

 

Ahmed, İshak b. Yusuf kanalıyla Abdülmelik'in şöyle dediğini nakletmiştir: Ömer b. Abdülaziz, Mekkelilerin emirine, "Mekke evlerinin kiraya verilmesini yasaklamasına" dair mektup yazmış ve "Bu, haramdır" demiştir. Ahmed'in rivayetine göre Hz. Ömer; Mekkelilere, dışarıdan gelen (yabancı)lerin istediği yere yerleşmesi için evlere kapılar koymalarını yasaklamıştır; Abdullah b. Ömer de babasının, Mekke evlerinin kapılarının kapatılmasını, kapısı olmayanın evine kapı yapmasını, evinin bir kapısı olanın onu kapatmasını yasakladığını, ancak bunun hac mevsiminde olduğunu anlatır.

 

Satış ve kiraya verme caizdir diyenler şunları söylemektedir: Bunun caiz oluşuna delilimiz; Allah'ın kitabı, Rasulü'nün sünneti, ashabının ve Hulefa-i Raşidin'in uygulamasıdır. Allah Teala: "...Yurtlarından ve mülklerinden çıkarılan Muhacir fakirlerindir." [Haşr, 8] "...Hicret edenler ve yurtlarından çıkarılanlar... "[Al-i İmran, "Allah size ancak din uğrunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaran kimseleri dost edinmenizi yasaklar."[Mümtahme, 9] buyurmuş ve evleri onlara nisbet etmiştir, bu da mülk kılma nisbetidir. Kendisine: "Yarın Mekke'deki hangi evinizde konaklayacaksınız?" denildiğinde: "Akıl, bize ev bıraktımı ki?!" buyurmuş "Evim yoktur." dememiş, aksine onların evi kendisine nisbet etmelerine ses çıkarmamıştır. Ayrıca Akil'in evi işgal edip elinden çıkarmadığını da haber vermiştir. Ümmü Hani'nin evi, Hatice'nin evi, Ebu Ahmed b. Cahş'ın evi... gibi evlerinin kendilerine nisbet edilmesi hadislerde sayılamayacak kadar çoktur. Onlar bu evlere, taşınabilir (menkul) mallara mirasçı oldukları gibi mirasçı oluyorlardı. Bunun için Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Akil bize ev bıraktırın ki?" demiştir. Ebu Talib'in evlerine Akil varis olmuştu; çünkü o kafirdi, Hz. Ali (r.a.) ise Ebu Talib'e aralarındaki din farklılığından dolayı varis olamamıştı. Bunun üzerine Akil evleri işgal etmişti. Hicretten önce ve sonra hatta Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) peygamberliğinden önce ve sonra ölenlerin varisleri, ölenin evine şu ana kadar mirasçı olagelmişlerdir. Safvan b. Ümeyye, bir ev Hz. Ömer b. el-Hattab'a (r.a.) dört bin dirheme satmış, o da orayı hapishane yapmıştır. Alım satım ve miras caiz olunca kiraya vermek haydi haydi caiz olur. Gördüğün gibi her iki grubun ayaklarının durduğu yer burasıdır. Delilleri kuvvet ve açıklık yönünden reddedilemez. Allah'ın delil ve açıklamaları ise birbirini iptal etmez, aksine birbirini tasdik eder, hepsinin gerektirdiği şekilde amel etmek farzdır ve vacip olan, nerede olursa olsun hakka uymaktır.

 

Doğrusu, her iki tarafın delillerinin gerektirdiği şekilde görüş ortaya koymaktır: Evler mülk edinilebilir, hibe edilebilir, miras kalabilir, satılabilir. Mülkiyetin el değiştirmesi ise toprakta ve arsada değil binada olur. Bina ortadan kalksa, sahibinin yeri satmaya hakkı yoktur. Ancak yeniden bina yapmak ve eski haline döndürmek hakkına sahiptir. O şahıs, orada oturmaya ve dilediğini oturtmaya daha layıktır. Kira akdi ile ikamet menfaatine karşılık bedel alma hakkı yoktur. Zira bu menfaat konusunda başkasına tercih edilmeye müstehaktır. Önceliği ve ihtiyacı nedeniyle orası hakkında o kimsenin bir hususiyeti vardır. Oranın menfaatine ihtiyacı kalmazsa, bu menfaat için bir bedel alma hakkına sahip değildir. Nitekim meydanlarda ve geniş yollarda oturmak, madenler üzerinde ikamet etmek /s. gibi müşterek menfaatler ve mallardan yararlanma böyledir; oraları önce işgal eden, yararlandığı sürece oraya daha müstehaktir, ihtiyacı kalmadığında da ona karşı bir bedel alma hakkına sahip değildir. Bu görüş sahipleri, evlerin satımı ve mülkiyetlerinin naklinin arsa üzerinde değil bina üzerinde gerçekleştiğini açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Bunu Ebu Hanife'nin arkadaşları ve onun mezhebini izleyenler söylemektedirler.

 

Denilirse ki: Kiraya vermeyi yasakladınız, fakat satışı caiz gördünüz; bunun şeriatte bir benzeri var mıdır? Şeriatta malumdur ki, kira akdi satıştan daha geniş (hükümlere tabi)dir. Satış yasak olduğu halde kiralama caiz olabilir, vakıf ve hür insanda olduğu gibi. Aksine gelince, böyle bir şey bilmiyoruz.

 

Cevap: Satış ve kiraya verme akitlerinden her birisi caizlik ve yasaklanma hususunda biri diğerini icabettirmeyen müstakil birer akittir; kaynakları da çeşitlidir, hükümleri de... Satış caiz olur, çünkü satıcının başkasından daha üstün (ve tercihli) olduğu yer -bina- üzerinde meydana gelmektedir. Kiraya vermeye gelince, sadece menfaate yöneliktir, menfaat de müşterektir; ona daha önce sahip olanın ise bedel alma değil, bir öncelik hakkı vardır. Bundan dolayı kiraya vermeye değil satışa cevaz verdik. Kabul etmeyip ille seri/ atta bir benzerini göstermemizi istiyorsanız denildi ki: İşte mükateb köle böyledir. Efendisinin onu satması caizdir, fakat alıcısı yanında mükateb köle olur, efendisinin onu kiraya vermesi caiz değildir. Çünkü kiraya vermede kölenin mükatebe akdi ile sahip olduğu menfaatlerini ve kazançlarını iptal vardır. En iyi bilen Allah'dır. Ne var ki satışı yasak değildir. Öyleyse Mekke'nin arazisinin ve evlerinin menfaatleri müslümanlar arasında müşterekse satıcının yanında olduğu gibi müşteri yanında da aynı şekilde bunların menfaatleri müşterek olur: İhtiyacı varsa oturur, ihtiyacı yoksa (başkasını) oturtur. Satımı halinde müslümanların bu menfaattaki iştirakini iptal yoktur. Nitekim mükatebin satımında, mükatebe akdi ile onun sahip olduğu menfaatlerinin mülkiyetini iptal bulunmadığı gibi... Bunun benzeri, Ümmet-i Muhammed'in eskiden beri uygulayageldikleri sahih kanaate göre, Hz. Ömer'in (r.a.) vakfetmiş olduğu haraç arazinin (araziyi haraciye) satımının caiz olmasıdır. Zira bu haraç arazi, müşteriye satıcı katında olduğu gibi haraciyye olarak intikal eder. Gazilerin hakkı ise sadece haracındadır, bu da satışla iptal olmaz. Kaldı ki ümmet bu arazinin miras olabileceğinde ittifak etmiştir. Şayet satımı vakıf olması sebebiyle batıl olsaydı, vakıf olması miras kalmasını da iptal etmeliydi. Ahmed b. Hanbel (haraç) arazinin nikahta mehir kılınabileceğine hükmetti. Burada mehir, miras ve hibe yoluyla mülkiyetin nakli caiz olursa; kıyas, uygulama ve fıkıh itibarıyla satış da caiz olur. En iyisini Allah bilir.

 

Soru: Mekke zorla fethedilmiş olsa bile, zorla fethedilen diğer araziler gibi Mekke arazisinden haraç alınabilir mi, bunu yapmanız caiz midir, değil midir?

 

Cevap: Bu konuda Mekke'nin zorla fethedildiği fikrinde olanların iki görüşü vardır:

 

a) Başka türlü bir görüş belirtmenin caiz olmadığı üstün ve delillendirilmiş görüş: Zorla da fethedilmiş olsa Mekke arazisine haraç yoktur. Zira Mekke arazisi, haraç alınmayacak kadar yüce ve uludur. Özellikle haracın arazi cizyesi (cizyetü'l-arz) olduğu ve bunun (zimmılerden) adam başına alınan cizye gibi arazi üzerine konulduğu düşünüldüğünde... Rabbin haremi, üzerine cizye konulamayacak kadar ulu ve değer itibarıyla daha yücedir. Kaldı ki Mekke fethedilmesiyle birlikte Allah Teala'nın takdir ettiği şekliyle müslümanların müşterek olduğu bir emm harem oluş konumuna geri döndü. Çünkü harem, müslümanların hac menasikini ifa ettikleri ve ibadetlerini yaptıkları bir yerdir; yeryüzü halkının kıblesidir.

 

b) Ahmed (b. Hanbel)'in arkadaşları ve müntesiplerinden bazısının görüşü: Zorla fethedilen diğer arazilere konduğu gibi Mekke arazisine de haraç konur. Fakat bu görüş fasiddir ve Ahmed'in (r.h.) açık ifadesine, mezhebine, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve kendisinden sonraki Hulefa-i Raşidin'in (r. anhüm) uygulamasına aykırıdır. Bu görüşe iltifat edilmez. En iyi bilen Allah'dır.

 

Bazı arkadaşlar, Mekke evlerinin satışının haram oluşunu, zorla fethedilmiş olması görüşüne dayandırdılar. Bu doğru bir temellendirme değildir. Zira zorla alınan toprakların meskenleri, tek kelimeyle satılır. Şu halde bu temellendirmenin yanlışlığı meydana çıkmış demektir. En iyi bilen Allah'dir.

 

15- Mekke fethinden çıkartılan hükümlerden biri de şudur: Bu olaydan anlaşıldığına göre Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) söven kişinin öldürülmesi gerekir ve onun öldürülmesi mutlaka yerine getirilmesi gereken bir had cezasıdır. Zira Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Mekis b. Subabe ile İbn Hatal'a ve çocuklar öldürülmediği gibi harbilerin kadınları da öldürülmemekle beraber kendisine hicivli şarkılar söyleyen iki cariyeye eman vermemiş, o iki cariyenin öldürülmesini emretmiş ve Hz. Peygamber'e (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sövdüğü için efendisi tarafından öldürülen bir ama ümmü veledin kanını heder etmiştir. Ayrıca yahudi Ka'b b. Eşrefin öldürülmesini isteyerek: "Ka'b'ın hakkından kim gelir? O, Allah'a ve Rasulü'ne eziyet etmiştir." buyurmuştur ki, Ka'b kendisine söverdi. Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şovenin Öldürüleceği görüşü, Hulefa-i Raşidin'in icma'ıdır ve sahabe arasında onlara aykırı düşünen bir kimse de bilinmemektedir. Çünkü (Ebu Bekir) es-Sıddik (r.a.) kendisine söven kimseyi öldürmek isteyen Ebu Berze el-Eslemi'ye: "Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) başka herhangi bir kimse için bu olmaz." demiştir. Hz. Ömer de bir rahibe rastlamış ve kendisine: "Bu adam Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sövüyor." denilmişti. O zaman Hz. Ömer: "Eğer duysaydım, onu gebertirdim. Biz onlara Peygamberimize (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sövmeleri için zimmet vermedik." demiştir.

 

Kuşkusuz, Peygamberimiz'e sövmek suretiyle savaşma, bize göre elle savaşmaktan ve yılda bir defa ahnan cizye parasını engellemekten eziyet ve mağlubiyet itibarıyla daha büyüktür. Öyleyse, nasıl zimmilik anlaşması şunlarla bozulur ve bundan dolayı o kişi öldürülür de sövme halinde böyle bir şey söz konusu olmaz?! Yılda bir defa ödediği bir dinarı engellemesinin kötülüğü, şahitlerin gözü önünde Peygamberimiz'e en çirkin bir şekilde açıktan açığa sövmek suretiyle yaptığı kötülüğe nasıl oranlanır? Aksine, elle savaşmasının kötülüğü, sövmek suretiyle savaşmasının kötülüğüyle kıyas bile kabul etmez. Zira anlaşmasını ve emanmı bozan şeylerin en başında Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sövme gelir. Anlaşmasını (ahdini) bozan, bundan daha büyük bir şey yoktur; yaratan Allah'a sövme müstesna. İşte bu ta kıyasın kendisidir, nassların gereğidir ve Hulefa-i Raşidin'in (r. anhüm) icma'ıdır. Bu meselenin kırktan fazla delili vardır.

 

Denilirse ki: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Eğer Medine'ye dönersek en şerefli olan en aşağılık olanı oradan çıkaracaktır." dediği halde Abdullah b. Übeyy'i öldürmemiştir. Kendisine: "Adaletli ol! Zira sen adaleti gözetmiyorsun!" diyen Zü'l-Huveysira'yı da, yine kendisine: "Diyorlar ki, sen azgınlığı yasaklıyor, ama onda kendin tek kalıyormuşsun!" diyen kişiyi de, "Bu taksimde Allah rızası gözetilmedi!" diyeni de, sikaye vazifesine öncelikle Zübeyr'in bakmasına hükmettiğinde: "Halanın oğlu olduğu için ona verdin." diyeni de, bunlardan başka kendilerinden O'na eza ve azarlama gelen şahısları da öldürmemiştir.

 

Cevap: Hak, Rasülullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) idi. İster hakkını alır, ister almaktan vazgeçer. Kendisinden sonrakiler için Rasülullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hakkını almaktan vazgeçme hakkı yoktur. Nitekim kendi hakkını almak da, almamak da Allah Teala'ya aittir ve Allah'a ait bir hak gerektikten sonra O'nun hakkını hiç kimsenin almaktan vazgeçmesi mümkün değildir. Zikrettiklerinizin ve daha başkalarının öldürülmesinden Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hayatında vazgeçmekte, insanların gönlünü ısındırma ve kendisinden nefret ettirmeme gibi ölümünden sonra yok olan büyük maslahatlar vardır. Şöyle ki; insanlara O'nun (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabını öldürdüğü haberi ulaşsaydı nefret ederlerdi. Bizzat kendisi de buna işaret etmiş ve Abdullah b. Übey'in öldürülmesi fikrini ileri süren Hz. Ömer'e: "İnsanlara, Muhammed ashabım öldürüyor diye bir haber ulaşmasın!" buyurmuştur.

 

Şüphesiz bu gönülleri İslam'a ısındırma ve kalpleri onda birleştirme yararı, kendisine söven ve eziyet eden kimsenin öldürülmesiyle hasıl olacak yarardan O'na (Sallallahu aleyhi ve Sellem) göre daha büyük ve daha iyi idi. Bu sebeple öldürme yararı galip gelip, s'erçekten ağırlık kazandığında; Ka'b b. Eşrefe yaptığı gibi söveni öldürtmüştür. Çünkü Ka'b, düşmanlığını ve sövmesini açığa vurmuştu. Bu yüzden öldürülmesi sağ bırakılmasından daha tercihe şayandı. ibn Hatal'ın, Mekis'in, o iki cariyenin, ama ümmü veledin öldürülmesi de böyledir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yarar tarafı ağır bastığı için öldürtmüş, yine yarar tarafı ağır bastığı için de dokunmamıştır. Yönetim, naiblerine ve halifelerine intikal edince, onların Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hakkını düşürme yetkileri kalmamıştır.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’i kullan:

 

D) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) FETİH HUTBESİ

 

 

 

 

 

 

 

⚠ Hata Bildir