ZADU’L-MEAD

DÖRDÜNCÜ KİTAP

PEYGAMBER'İN (S.A.) CİHADI

 

ANA SAYFA      Kur’an      Hadis      Sözlük      Biyografi

 

B) HUNEYN GAZASINDAKİ HİKMETLER VE FIKHİ HÜKÜMLER

 

1- Huneyn Gazasindaki Hikmetler:

 

1- Allah Teala Rasulü'ne, Mekke'yi fethettiği zaman insanların gruplar halinde dinine gireceğini ve Arapların tamamının boyun eğeceğini vaadetmişti. -O, vaadini tutan, vaadinden dönmeyendir.- Mekke'nin fethi tamamlanınca Allah Teala'nın hikmeti Hevazin kabilesi ile o kabileye tabi olanların kalbini İslam'a yönelmekten alıkoydu. Allah Rasulü'ne ve müslümanlara karşı harbetmeye azmettiler ki, Allah'ın Peygamberine ihsan ettiği nimeti tamamlansın, Peygamberinin izzet ve şerefi ve dinine olan yardımı, iyice açığa çıksın, elde ettikleri ganimetler Mekke fethine katılanlar için bir teşekkür mahiyetinde olsun. Bütün bunları Allah (c.c). Rasulü'ne ve kullarına göstermek için, daha önce hiç karşılaşmadıkları ölçüde muazzam bir güçle karşılaşıp onları perişan ettikten sonra Araplar arasında daha hiç mukavemet yüzü görmemesi için bunlar ve bunların dışında, düşünüp akıl yoranların bilebileceği ve görebileceği engin hikmetler gereğince bu hadiseler böyle gelişmiştir.

 

Allah Teala'nın hikmeti, müslümanların sayılarının ve mühimmatlarının çokluğuna ve morallerinin yüksekliğine rağmen önce mağlubiyetin acısını tatmalarını gerektirmiştir. Ta ki Mekke'yi fethetmekle yükselen başlar alçalsın ve Allah'ın haram beldesine o şekilde girmesinler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Mekke'ye girerken tevazudan ve Rabbma karşı duyduğu tevazu hissinden ötürü atının üzerine o kadar eğilmişti ki, neredeyse çenesi eğerine değiyordu. Haram olan o beldeyi ilk ve son olarak, yalnızca kendisine helal kılan Rabbının azamet ve izzeti karşısında bu hale gelmişti. Aynı zamanda Allah Teala, "Bugün az değiliz, mağlup olmayız.'* diyenlere, yardımın ancak Allah katından olabileceğini, O'nun yardım ettiğini hiç kimsenin mağlup edemeyeceğini, O'nun perişanlığa mahkum ettiğine de hiç kimsenin yardım edemeyeceğini açıklamak istemiştir. Onlara: "Peygamberi'nin ve dininin muzafferiyetini üstlenen, bizzat Allah Teala'dır, sizin hoşunuza giden kalabalığınız değil. Kalabalık oluşunuz hiç işinize yaramamış, gerisin geri dönüp kaçmıştınız." nüktesini iyice hazmettirmek istemiştir. Artık kalpleri kırık olarak bu manayı hakkıyla anlayınca da zafer müjdesini gönderdi: "Bozgundan sonra Allah, Peygamberine ve mü'minlere güvenlik verdi ve görmediğiniz askerler indirdi."[Tevbe, 26] Allah'ın hikmeti gereği zafer müjdeleri ve mükafatlar kalbi kırılmış, yıkılmış, perişan olmuş zümrelerin üzerine boşanır. "Biz memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek, Firavun, Haman ve her ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şeyi göstermek istiyorduk."[Kasas, 5-6]

 

2- Allah Teala, Mekke'yi fetheden askeri, Mekke'nin ganimetini almaktan menetmişti. Ebu Davud'un Vehb b. Münebbih'ten rivayet ettiği gibi altın, gümüş, mal, esir veya arazi olarak hiçbir ganimet almamışlardı. Halbuki on bin kişilik bir ordu, atlı ve yaya Mekke'yi fethetmişler di. Onlar da bir ordunun ihtiyaç duyduğu herşeye muhtaç İdiler. Allah (c.c.) müşriklerin kalbine, mallarım, develerini, koyunlarını, aile ve çocuklarını beraberlerinde savaş alanına getirmek ve müslümanlarla savaşmak fikrini attı. Böylece O, Allah askerlerine bir ikram ve bir ziyafet takdim etmiş ve Allah'ın hükmünün tamamlanması için onları zafer kazanmaya arzulu kılmak, galibiyetin prensiplerini göstermek suretiyle onlara verdiği değeri tamamlamış olsun. Peygamberine ve sevdiği kullarına zafer ihsan edince, ganimetler de sahiplerini bulup Allah ve Rasulü'nün payları ayrılınca: "Sizin ne kanınıza, ne malınıza, ne de kanlarınıza ihtiyacımız var." denildi. Allah (c.c), Hevazinliler'in kalbine tevbeyi ilham etti ve hepsi İslam'ı kabullendiler. Onlara: "İslam'ı kabul etmeniz ve buraya kadar gelmeniz adına, bir teşekkür olarak karılarınızı, çocuklarınızı ve esirlerinizi geri veriyoruz." dediler. "Allah kalplerinizde bir iyilik bulursa, size, sizden almanın daha hayırlısını verir, sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, merhamet edendir." [Enfal, 70]

 

3- Allah Teala, Araplarla yapılan savaşları Bedir harbiyle başlatmiş v Huneyn savaşıyla bitirmiştir. Bu sebepten bu iki savaşın adı beraber zikredilir; aralarında yedi sene gibi bir zaman bulunsa da "Bedir ve Huneyn" diye yanyana anılırlar. Bu savaşların her ikisinde de melekler harbe iştirak etmişler, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müşriklerin suratlarına toprak serpmiş ve her iki harpten sonra da Arapların Rasulullah'a ve müslümanlara saldırma ateşleri sönmüş, birincisi onları korkutmuş, kuvve-i maneviyelerini sarsmış, ikincisi mevcut bütün kuvvetlerini dışarı dökmüş, herşeylerini tüketmiş, onları zillete düşürmüş ve artık Allah'ın dinine girmekten başka çare bulamamışlardır.

 

4- Allah Teala bu savaş sebebiyle Mekke halkının gönlünü almış, elde ettikleri ganimet ve zaferle de onları sevindirmiştir. Bu zafer ve ganimetler onların kınlan haysiyetleri için bir ilaç yerini tutmuştur. Hevazinliler'in şerrinin bertaraf edildiğini bilmeleri bu nimetin tamamlanması demekti. Çünkü onlara karşı koyacak güçleri yoktu. Müslümanlar sayesinde onlara galip geldiler. Şayet onlarla tek başlarına harbe kalkışsalardı, düşmanları onları yer, bitirirdi. Bu savaş için, bu ve benzeri -tamamını ancak Allah'ın bileceği- sayısız hikmetler sıralamak mümkündür.

 

 

 

2- Bu Olaydan Çıkan Fıkhi Hükümler:

 

Bu savaştaki fıkhi meselelere gelince:

 

1- Devlet başkanının savaş sırasında casuslarım düşman saflarının arasına sokup olup biteni haber alması gerekir. Düşmanının maksadını ve hazırlığını öğrenirse, karşı koyacak gücü de varsa oturup beklemez, bilakis Resulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Huneyn'de Hevazinlilerle karşılaşıncaya kadar yürüdüğü gibi düşman üzerine yürür.

 

2- Devlet başkanı, düşmanlarıyla savaşmak için müşriklerden ödünç silah ve diğer teçhizatı alabilir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) o gün müşrik olan Safvan'dan çok sayıda zırhı ödünç almıştı.

 

3- Allah'a tevekkülün tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için, o konuda yapılması gereken her işi yapmak ve bütün sebeplere sarılmak lazımdır. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve ashabı, tevekkül bakımından da insanların en mükemmeli oldukları halde, bütün silahlarla donatılmış olarak düşmanlarının karşısına çıkıyorlardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Allah, seni insanlardan koruyacaktır." şeklinde Allah Teala'nın teminatına rağmen Mekke fethinde oraya girerken başına miğferini koymayı ihmal etmemiştir.

 

İslami ilimlerin künhüne vakıf olamayan bazı sathi alimler bu konuyu çeşitli yorumlara boğmuşlar; bazan Rasulullah'ın bu davranışının yalnızca ümmetini eğitmeye yönelik olduğunu, bazan da yukarıda zikri geçen ayet-i kerimenin o zaman henüz nazil olmadığını söylemişlerdir. Halbuki bir ülkede emirlerden birinin sormuş olduğu bir meseleye cevap verilirken, Ebu Kasım b. Asakir'in et-Tarihu'l-Kebir adlı eserinde şu hadis zikredilmiştir: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir yahudi kadının kendisine zehirli koyun ikram etmesinden sonra, ev sahibi yemeğe başlamadan o yemekten yemezdi."

 

Bazı alimler, bu hadiste, sultanlar için güzel bir örnek bulunduğunu söylemişlerdir.

 

Bu konuya şöyle bir itirazda bulunulmuştur: Allah Teala'nın: "Allah, seni insanlardan koruyacaktır." ayetiyle sizin söylediklerinizi bir arada nasıl düşünebiliriz? Allah Teala, O'nu korumayı garanti etmişse, O da kesinlikle bilir ki hiç kimse kılına bile dokunamaz.

 

Bu itiraza cevaplar aranırken bazıları yukarıdaki hadisin zayıf olduğunu, bazıları da bu ayet ininceye kadar Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) öyle davrandığını, bu ayet-i kerimenin inmesinden sonra o adetini terkettiğini söylemişlerdir. Halbuki onlar, Allah Teala'nın teminat vermesi ile Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sebeplere sarılmasının birbirine zıt şeyler olmadığını düşünselerdi, zorlama sonucu yaptıkları açıklamalara hiç gerek kalmayacaktı. Allah Teala, İslam dinini bütün dinlere üstün kılacağını haber verdiği halde; Rasulu'ne de savaşmayı, düşmanına karşı kuvvet ve mühimmat hazırlamayı, onlara karşı uyanık olmayı, harp sanatının gerektirdiği bütün tedbir, dikkat, ciddiyet ve gizlilik prensiplerine uygun hareket etmeyi emretmekten de geri durmamıştır. Çünkü bütün bunlar, Allah Teala'nın hangi sebeplere yapışıhrsa hangi sonuçlara varılacağı hususunda haber vermesi demektir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Rabbım en iyi bilen, O'nun emirlerine en sıkı sarılan bir kimse olarak, Allah Teala'nın hikmeti icabı, zafer kazanmayı, dinini diğer dinlerin üzerine çıkarmayı ve düşmanına galip gelmeyi kendisine dayandırdığı sebeplere yapışmayı- ihmal etmemiştir. Aynen bu konuda olduğu gibi Allah Teala tebliğini tamamlayabilmesi ve dinini açığa çıkarmak için Rasulü'nün hayatını garanti etmiştir. Ama Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) normal bir insanın hayatını sürdürebilmesi için muhtaç olduğu yemek, içmek, giyinmek ve barınmak gibi tedbirlerin hepsini almıştır.

 

Bu husus birçok kimseyi yanıltmaktadır. Hatta bazı kimseler duayı bile terketme noktasına gelmiştir. Çünkü onlara göre şayet istenen şey ezelde takdir edilmişse, zaten kendiliğinden olacaktır; yoksa dua etmek sonucu değiştirmeyecektir. "Öyleyse dua ile uğraşmanın faydası nedir?" diye bir soru yöneltmişler, sonra da akılane bir cevapla: "Dua etmek ibadettir." demişlerdir. O zaman yanlışı doğruya karıştıran bu adama denir ki: Bir kısım daha kaldı. O da şudur: Bir kimseye, belli bir sebebe yapışması sonucu isteğine ulaşması takdir edilmişse, bu demektir ki, sözkonusu sebebe yapışırsa arzusuna nail olacak, yoksa olmayacaktır. Yanılgı içindeki bu adam aynen: "Karnımın doyması takdirde varsa, yemek yesem de yemesem de doyarım. Şayet doymam takdir edilmediyse, yemek yesem de yemesem de doyamam. O halde yemek yemenin ne faydası var?" diyen kimseye benzer. Bütün bunlar ve bunun gibi düşünceler, Allah'ın hikmetini ve şeriatının ruhunu yok etmektir. Başarı Allah'tandır.

 

4- Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Safvan'dan ödünç mal alırken teminat vermiş ve: "Bilakis garanti edilmiş bir ödünçtür." buyurmuştur. Acaba bu söz şeriatın, ariye (ödünç) hakkındaki hükmünü haber vermek, Allah'ın bu konudaki hükmünü belirtmek, gasbedilen eşyanın bedelinin ödenmesi gibi, ariyenin de bedelinin ödenmesinin mümkün olduğunu bildirmek için midir? Yoksa ariyede bedelin geçersiz olduğunu, ödünç alınan eşyanın bizzat kendisinin verilmesinin lüzumunu haber vermek için midir? Bu sözün manası: "Ben bunu geri vermeyi garanti ediyorum. Bu malın aynını sana getireceğim." mi demektir? Fakihler bu konuda ihtilaf etmişlerdir:

 

İmam Şafii ve Ahmed, birinci görüşü benimsemişler ve: "Ödünç olarak alınan mal telef olursa tazmin edilir." demişlerdir. İmam Ebu Hanife ile Malik de ikinci görüşü benimsemişler ve: "Ödünç olarak alınan malın bizzat kendisini geri vermek gerekir." demişlerdir. Bu konuda Maliki mezhebinde şöyle bir tafsilat vardır: Ödünç alınan mal, hayvan veya akar gibi gizlenmesi mümkün olmayan cinsten ise, ödünç alan kimsenin yalan söylediği ortaya çıkmadıkça, telef olması sebebiyle tazmin edilmez. Altın, gümüş v.s. gibi saklanması mümkün olan cinsten ise, telef olduğu isbat edilmediği müddetçe tazmin edilmesi (bedelinin ödenmesi) mecburidir. Maliki mezhebinin konuya bakışı şöyledir: ariye'nin -Ebu Hanife'nin dediği gibi- tazmini gerekmez. Ancak gerçeğe aykırı beyan da geçersizdir. Bu yüzden İmam Malik ariye'yi, saklanabilir ve saklanamaz olarak iki kısma ayırmıştır.

 

Bu meselenin esası Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Safvan'a: "Bilakis teminat altına alınmış, garanti edilmiş bir ariyedir," sözüdür. Acaba Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu sözüyle, yalnızca ariyenin aynısının geri verilmesinin mi, yoksa telef olursa bedelinin de geri verilmesininin mi lüzumunu anlatmak istemiştir? Yani bu hadisin manası: "Telef olursa bedelini öderim mi demektir, yoksa, aldığım bu ödüncü geri getirip iade etmeyi garanti ediyorum" mu demektir? Her iki şekilde de anlaşılması mümkün olan bu hadisin, şu üç sebepten dolayı alınan malı geri iade etme şeklinde anlaşılması daha doğrudur:

 

a) Sözkonusu hadisin bir başka rivayetinde: "Bilakis geri verilen -verilecek olan- bir ödünçtür." denilmekte ve bu rivayetten de geri verilmesinin teminat altına alındığı anlaşılmaktadır.

 

b) Safvan, malının telef olması halinde ne olacağını sormamış, ancak bu malın kendisinden zorla mı gasbedileceğini, yani o vermek istemese de zorla mı elinden alınacağını sormuş ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu sorunun cevabı olarak: "Bilakis geri vermek üzere aldığım bir ödünçtür." buyurmuştur. Şayet: "Telef olduğu zaman ne olacak, korkarım ki bu mal elimden çıkar?" diye sorsaydı, cevap olarak: "Telef olursa bedelini ödemeyi garanti ediyorum." demesi daha münasip olurdu.

 

c) Ödeme sıfatı, bizzat ariye (Ödünç mal) için kullanılmıştır. Şayet telefin teminatı kastedilseydi; o durumda ödeme, ariye için değil, ariyenin bedeli için olurdu. Bu hadiste ödeme (teminat, garanti, tazmin etmek) ariyenin sıfatı olunca, mana da: "ariyenin bizzat geri verilmesi " şeklinde olmuştur.

 

Soru: Bu hadisin devamında anlatıldığına göre bazı zırhlar kaybolmuş, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de bedelini ödemeyi teklif etmiş, fakat Safvan: "Ben bugün İslam'ı daha çok istiyorum." diyerek bu teklifi geri çevirmiştir. Acaba Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu teklifte bulunması vacip mi idi, yoksa yapılması daha evla olan müstehab bir iş, bir üstün ahlak örneği ve İslam şeriatının güzelliklerinden bir lütufmu idi?

 

Cevap: Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) tazminat ödemeyi teklif etmesi, yani ikinci şıkkı tercih etmek mümkün olabilir. Çünkü ödemesi vacip olsaydı, teklifte bulunmadan hemen gerekli meblağı öder ve: "Bu, senin hakkındır." derdi. Tıpkı ödünç aldığı mal telef olmasaydı, geri verip vermemeyi teklif etmeden doğrudan doğruya ariyeyi götürüp iade edeceği gibi. Bu noktayı iyi düşün.

 

5- Savaş halinde şayet lüzum görülürse, düşman askerinin bindiği at veya devenin ayaklarının kesilmesi caizdir. Hz. Ali'nin (r.a.) kafirlerin bayrağını taşıyan askerin bindiği devenin ayaklarım kesmesi bu kabildendir. Zaruret hali sözkonusu olduğu için hayvana işkence etmek kabilinden -ki Allah Teala bunu nehyetmiştir- sayılmaz.

 

6- Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), kendisini öldürmeye yeltenen kimseyi affetmiş, onu hemen cezalandırmamış, bilakis ona dua edip göğsünü sıvazlamış ve cok yakın ve samimi bir dost gibi davranmıştır.

 

7- Bu gazada Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Nebi ve Rasul olduğuna dair birçok mucizeler ve alametler ortaya çıkmıştır. Şeybe'ye, kalbinden geçirdiklerini haber vermiş, bütün ordu bozguna uğrayıp kaçışırken Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sebat gösterip hiç kımıldamamış, müşrik askerleri karşısında hücuma kalkarken şöyle demiştir:

 

"Ben Peygamberim, yalan yok, Ben Abdülmuttalib'in oğluyum."

 

8- Attığı bir avuç toprak kafirlerin gözlerine kadar ulaşmış ve bütün küffarın gözlerini dolduracak kadar da bereketlenmiştir. Bunların dışında mu'minlere yardımda bulunmak için melekler inmiş, kafirler ve bazı müslümanlar bunu açıkça görmüşlerdir.

 

9- Devlet başkanı, kafirlerin İslam'a girerek itaatta bulunmasını beklemek maksadıyla ganimetlerin paylaştırılmasını geciktirebilir. Daha sonra da esirlerini ve ganimetlerini iade edebilir. Huneyn gazasında cereyan eden bu olay, "Ganimete, paylaştırıldıktan sonra malik olunur, yalnızca istila edip ele geçirmekle değil." diyenlere delil teşkil etmiştir. Çünkü şayet yalnızca ele geçırmekle ganimete sahip olunsaydı Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), İslam'a girerlerse onlara geri vermek için beklemezdi. Buna göre payına ganimet düşecek bir asker, ganimetin paylaştırılmasından önce vefat ederse, onun payı diğer askerlere verilir, ölenin mirasçılarına kalmaz. Ebu Hanife'nin mezhebi bu görüşü kabul etmiştir. Ganimet ele geçirilir, ama taksim edilmeden ölürse mirasçısı bir şey alamaz, taksimden sonra ölürse ona düşen pay mirasçısına kalır.

 

Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Kureyşlilere ve müellefe-i kuluba (kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenlere) vermiş olduğu mallar asıl ganimet malından mıydı, yoksa ganimetten çıkarılan beşte birlik paydan mı idi, yoksa sözkonusu beşte birin beşte biri miydi? İmam Şafii ve Malik (r.h.) demişlerdir ki: Beşte birlik kısmın beşte birindendir. Bu oran, Allah tarafından Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) için ayrılan bir pay ve O'na tanınan bir haktır. Safiy (ganimet mallarından devlet başkanına verilen hususi pay) ve ganimetten alacağı pay bunun dışındadır. Çünkü Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu malları verirken, savaşa katılan ve ganimetten pay almaya hak kazananlardan izin istememiştir. Şayet verdiği mallar ganimetin aslından olsaydı, onlardan izin istemesi gerekirdi. Çünkü, artık bu malların maliki durumundadırlar. Beşte birlik kısımdan olduğu da soylenemez, çünkü daha sonra ganimet beş hisseye taksim edilmiştir. O halde beşte bil lik kısmın beşte birindendir. İmam Ahmed ganimetin, beşte dörtlük paydan /eriteceğini söylemiş, Kureyşlilere ve müellefe-i kulub'a verilen malların bu paydan olduğunu belirtmiştir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kabile reislerini ve mensup oldukları kavimleri İslam'a kazanmak için ihsanda bulunmuştur. Bunun böyle olması, ganimetin beşte biri çıkarıldıktan sonra onun üçte birinin veya dörtte birinin verilmesinden evladır. Çünkü bu ihsanda, İslam'ın ve müslümanların kuvvetlenmesi ve düşmanlarının kendi saflarına çekilmesi gibi muazzam faydalar vardır. Nitekim bazılarının: "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yeryüzündeki insanlar içinde en çok nefret ettiğim bir insan iken, bana ihsanda bulundu ve bu ihsanı devam etti, sonunda benim için bütün insanların en sevimlisi oldu." şeklindeki sözleri bu hakikata işaret etmektedir. İslam'a ve müslümanlara kuvvet ve ihsan kazandıran, küfrü ve kafirleri zillete duçar eden, kızdıkları zaman bütün tebaalarının kızdığı, hoşnut oldukları zaman da tebaalarının hoşnut kaldığı, müslüman olduğu zaman kendisine tabi olanların tamamının müslüman olduğu aşiret ve kabile reislerini İslam safına çeken bir ihsanın makamı ve mevkii ne muazzamdır ve bu ihsan, İslam ve ehl-i İslam için ne kadar faydalı ve yararlıdır!

 

Şu husus herkesçe bilinmektedir: Ganimetler, Allah'a ve Rasulü'ne aittir. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu ganimetleri, Allah'ın emrettiği şekilde taksim eder, bu emrin dışına çıkmaz. Ganimetlerin tamamını söz konusu şahıslara verseydi bile adaletten, hikmete ve maslahata uygun hareket etmiş olmaktan uzaklaşmış sayılmazdı. Zü'l-Huveysıra et-Temimi ve benzerlerinin gözleri körleşip bu maslahatı göremez hale gelince Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Adaletle hareket etmedin, adil ol!", bir başkası: "Bu taksimde Allah'ın nzası gözetilmiş değil!" gibi sözler söyleyebilmişlerdir. Allah'a yemin olsun ki bu şahıslar, Rasulullah'ı tanıma, O'nun Rabbını tanıması, Rabbına itaat etmesi, Allah için vermesi ya da vermemesi gibi konularda bütün yaratıkların en cahilleridirler. Ganimetleri dilediği gibi taksim etmek Allah'ın hakkıdır. Dilerse Mekke'nin fethinde olduğu gibi bütün mücahidleri ganimetten meneder, halbuki onlar süvari ve piyade olarak Mekke'ye girmiş ve orayı fethetmişlerdi. Dilerse gökten ateş yağdırarak bütün ganimetleri yok eder. O, bütün bu tasarruflarında adaletlilerin en adili ve hikmet sahiplerinin en hakimidir. Yaptığı bu işlerin hiçbiri boş ve abes değildir. Bilakis bütün bu tasarruflar maslahat, hikmet, adalet ve rahmetin bizzat kendisidir. Kaynağı da ilminin, izzetinin, hikmet ve rahmetinin kemalidir. O, kendilerini Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beraberliğinde ve önderliğinde yuvalarına döndürdüğü kavim (Ensar) üzerine nimetini tamamlamıştır. Bu nimetin kıymetini takdir edemeyenleri de koyun ve deve ile hoşnut etmiştir. Bu tıpkı küçük bir çocuğa akimin ve bilgisinin erdiği kadarını vermek, aklı başında olgun bir insana da durumuna göre ihsanda bulunmak gibidir. Bu durum Allah'ın fazlından ve keremindendir. Allah (c.c.) mahlukatından hiç kimsenin kontrolü ve baskısı altında değildir ki onlar akıllarına göre bazı şeyleri Allah'a vacip, bazı şeyleri de haram kılsınlar. Peygamber'i (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ise O'nun emirlerinin uygulayıcısıdır.

 

Soru: Bir vakit gelse ve devlet başkam düşmanlarına karşı da böyle davranmak (ihsanda bulunmak) zorunda kalsa, bu onun için caiz olur mu?

 

Cevap: Devlet başkanı bütün müslümanların vekilidir, onların maslahatı ve dinin ayakta durması için çalışır. Şayet o, İslam'ı ve İslam beldelerini müdafaa etmenin İslam düşmanlarının başkanlarının gönlünü kazanarak müslümanlan şerlerinden korumanın bu yolla mümkün olacağına kanaat getirirse böyle davranması caiz olur, hatta başka türlü davranamaz. Şeriat da bundan başkasına cevaz vermez. Çünkü onlara ihsanda bulunmamak bir fesada sebep olacaksa, başka türlü hareket etmek düşünülemez. İslam şeriatında muhtemel bir fesat, düşmanın kalbinin ısındırılması fırsatının kaçırılmasından daha büyük bir şer olarak kabul edilir. Şeriat, küçük fesada tahammül göstererek daha büyüğünü defetmek ve küçük maslahatların elden çıkmasını göze alarak daha büyük maslahatlar temin etmek esaslarına dayanır. Hatta din ve dünya maslahatları bile bu iki temel üzerinedir. Başarı Allah'tandır.

 

10- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kim gönül hoşluğu ile vermezse, bundan sonra Allah'ın bize ihsan edeceği ganimet malından altı hisse vaadediyorum." buyurmuştu. Rasulullah'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu sözünde, köle ve hayvanların kendi cinsleri karşılığı satışlarında vade ve fark uygulanmasının caiz olduğuna delil vardır.

 

Sünen'de Abdullah b. Amr hadisinde şöyle denilmektedir: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona (Abdullah b. Amr'a) orduyu techizatlandırmasını emretti. Bu arada yeterli sayıda deve bulamadılar. Rasululfah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zekat develerinden ödenmek üzere deve temin etmesini emretti. (Bu emir üzerine) zekat mevsimi zekat olarak gelecek develerden iki deve vermek üzere bir deve alıyordu.

 

Yine Sünen'de İbn Ömer'den, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir hayvanı diğer hayvan karşılığında vadeli olarak satmaktan menettiği rivayet edilmiştir. Tirmizi bu hadisi, Hasan - Semüre yoluyla rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir.

 

Sünen-i Tirtnizi'de Haccac b. Ertat - Ebu'z-Zübeyr - Cabir yoluyla Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Bir hayvanı iki hayvan karşılığında vadeli olarak vermek uygun olmaz, peşin olursa beis yoktur." Tirmizi; "Bu hadis hasendir." demektedir.

 

Bu hadislerde zikredilen konu hakkında İslam alimleri dört ayrı görüş belirtmişlerdir. Bu görüşlerin tamamı İmam Ahmed'den rivayet edilmiştir:

 

1) Farklı veya eşit miktarda, vadeli veya peşin, her halükarda bu alışveriş caizdir. Ebu Hanife ve Şafii'nin (r.h.) mezhebi budur.

 

2) Farklı miktarda ve vadeli olursa caiz değildir.

 

3) Vade ve miktar farkı aynı alışverişte yanyana gelirse haram olur. Sadece vade farkı veya sadece miktar farkı bulunursa caizdir. Bu görüş İmam Malik'e (r.h.) aittir.

 

4) Aynı cinsten olduğu takdirde miktar farkı caiz, vade farkı haramdır. Cinsler değiştiği zaman vade farkı da miktar farkı da caiz olur.

 

Yukarıda zikredilen hadisler ve aralarını telif etme hususunda üç yol vardır:

 

Birinci yol: Hasan - Semüre yoluyla gelen hadis zayıftır. Çünkü ondan yalnızca iki hadis gelmiştir. Bu hadis o iki hadisten biri değildir. Haccac b. Ertat hadisi de zayıftır.

 

İkinci yol: Hadislerden hangisinin önce hangisinin sonra varid olduğu bilinmemekle beraber birinin diğerini neshettiği iddia edilmiştir.

 

Üçüncü yol: Hadisler muhtelif hallere hamledilmiş, bu da şöyle olmuştur: Bir hayvanı diğer bir hayvan karşılığı vadeli olarak satmanın nehyedilmesi, vadeli satıldığı zaman faize yol açacak mallarda da aynı uygulamaya gidilmesini önlemek içindir. Satıcı, bu çeşit satışta kar gördüğü zaman sadece o cins malların satışıyla yetinmeyecek, kar etme arzusu onu, vadeli satıldığı zaman faiz kabul edilecek satışlara da yöneltecektir. Bu durumu önlemek için Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ancak peşin satışa izin vermiş, vadeli satışı menetmiştir. (Haram olduğu için değil de) harama vesile olduğu için yasaklanan şeyler, tercih edilen bir maslahat sözkonusu olunca mubah olur. Tıpkı araya satışında müzabenenin bu gerekçe ile mubah kılınması, bu sebeple ihtiyaç duyulan şeyin de mubah olması gibi. Yukarıda zikredilen kıssadaki bir hayvanın başka bir hayvan karşılığında vadeli olarak satılmasının mubah kılınması da bu sebeptendir. İbn Ömer hadisi, savaş sırasında ve müslümanların asker teçhizatına ihtiyaç duydukları bir zamanda varid olmuştur. Askeri techizatlandırmakdaki maslahatın, bir hayvanı diğer bir hayvan karşılığı vadeli olarak satmadaki mefsedetten daha üstün olduğu bilinmektedir. İslam şeriatı üstün bir menfaati daha düşük derecedeki bir menfaat yüzünden men etmez. Savaşta iken ipek elbise giymenin ve mütekebbir bir tavır takınmanın caiz olması, hep aynı sebebe dayanmaktadır. Çünkü harbte bunların menfaati daha üstündür. Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Eyle krah tarafından hediye edilen ipek cübbeyi bir müddet giyip, böylece hediye edenin gönlünü hoş edip ondan sonra çıkarması da bu kabildendir. Bu hadise ipek giymenin müslüman erkekler için yasaklanmasından sonradır. Biz bu soruyu, et-Tahyir fima Yahillu ve Yahrumu min Libasi'l-Harir adlı kitabımızda bütün tafsilatıyla açıklamış ve orada bu hadisenin hicretin 9. yılı olan "elçiler senesi"nde vuku bulduğunu belirtmiştik. İpek elbise giymenin yasak edilmesi bu seneden önce idi. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hz. Ömer'e vermiş olduğu ipek elbiseyi giymesini yasaklaması, Hz. Ömer'in de o elbiseyi müşrik olan kardeşine giydirmesi belirttiğimiz hususun delilidir. Bu olay Mekke'nin fethinden önce idi. Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Eyle kralı tarafından hediye edilen ipek cübbeyi giymesi Mekke'nin fethinden sonra idi. Yine Hz. Peyamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) güneş doğmadan önce (yani sabah namazından sonra) ve ikindi namazından sonra namaz kılmayı yasaklaması da kafirlere benzeme yolunu tıkamak gibi bir sebebe dayanır. Ancak farz veya sünnet namazların kaza edilmesi, cenaze namazı ve tahiyyetü'l-mescid namazının kılınması gibi üstün maslahatların bulunduğu hallerde sözkonusu vakitlerde namaz kılmayı mubah kılması da aynı kabildendir. Çünkü bu durumlarda namaz kılmayı gerektiren maslahat, namaz kılınmasını engelleyen mefsedetten daha üstündür. En iyi bilen Allah'tır.

 

11- Bu olay akidlerde, (alışverişte) her iki tarafın (satıcı ve müşterinin) karşılıklı ittifakları ve rızaları, olduğu takdirde (malın bedelinin ödenmesi için) herhangi bir vakit belirlememelerinin caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. İmam Ahmed b. Hanbel, kendisinden yapılan bir rivayette muhayyerlik müddetinin, sınırsız olmasının caiz olduğunu söylemiştir. Kesin kararların;, verinceye kadar bu müddetin devam etmesi caizdir. Tercih edilen görüş budur. Çünkü bunda bir mahzur yoktur. Alıcı ve satıcıdan herbiri bilerek ve sözleşmenin gereğini anlayarak karar vermişlerdir. Her iki tarafın bu konudaki bilgisi eşittir. Birinin diğerine üstünlüğü sözkonusu değildir, bu sebeple de ortada herhangi bir haksızlık yoktur.

 

12- Bu gazada Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kim bir kafiri öldürür, onu öldürdüğüne dair delil de getirirse; ölenin üzerinden çıkan eşyaya (seleb) sahip olur." buyurmuştur. Bundan önceki gazada da aynısını söylemişti. Fakihler, bu hadisin ifade ettiği hüküm üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Acaba bu eşya komutanın şartı ile mi, yoksa şeriatın hükmüyle mi ona ait olur? İmam Ahmed'in her iki şekilde de fetva verdiği rivayet edilmiştir.

 

Birincisi: Bu eşya şer'an kafiri öldüren mücahidindir. Devlet başkanı ve komutanın şart koşup koşmaması önemli değildir. İmam Şafii de bu görüşü benimsemiştir.

 

İkincisi: O mücahid, komutanın şartı olmadan bu eşyaya sahip olamaz. İmam Ebu Hanife bu görüşü benimsemiştir. İmam Malik ise şöyle demiştir: Komutanın şart koşması ve bu şartın da savaştan sonra olması kaydıyla bu eşyayı almaya hak kazanır. Savaştan sonra şart koşsa caiz olmaz. İmam Malik der ki: Benim bildiğim, Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu sözü sadece Huneyn gazasında söylediğidir. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ganimet taksimini savaş bittikten sonra yapmıştı.

 

Bu ihtilafın kaynağı şudur: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), devlet başkanı, hakim, müftü ve peygamber idi. Bazan peygamber olarak hüküm veriyor ve bu hükümler, kıyamet gününe kadar yürürlükte kalacak umumi kanunlar oluyordu. Mesela: "Her kim bizim şu dinimizde, ondan olmayan bir şey icad ederse, o (icad) reddohmmuştur." "Kim, başkalarının tarlasına sahihlerinin izni olmadan ekim yaparsa, o tarlanın mahsulünden hiç bir şey alamaz. Ancak masrafları ödenir." hadisleri bu kabildendir. Bir şahit ve bir yeminle hüküm vermesi ve taksim olunamayan şeylerde şüf'a hakkına hükmetmesi yine bu kabildendir.

 

Bazan müftü olarak fetva veriyordu. Mesela: Ebu Süfyan'ın karısı Hind bt. Utbe Rasulullah'a (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kocasının cimriliğinden şikayetçi olmuş, kendisine yetecek miktarı vermediğini söylemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Onun malından maruf veçhile (zulme ve israfa kaçmadan) sana ve oğullarına yetecek kadar al!" buyurmuştur. Bu bir fetvadır, bir hüküm değildir. Çünkü Allah Rasülü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ne Ebu Süfyan'ı çağırmış, ne de hakkındaki iddiayı cevaplandırmasını istemiştir. Hind bt. Utbe'den de iddiasını isbatlamasını talep etmemiştir.

 

Bazan da devlet başkanı sıfatıyla o vakitte, o yerde ve o durumda İslam ümmetinin maslahatı istikametinde konuşuyordu. Kendinden sonra gelen devlet başkanlarının zaman, mekan ve durum olarak Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) maslahat gördüğü hususları gözetmeleri gerekmektedir. Rasulullah'tan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) haber varid olan bu tür konuların çoğunda imamların ihtilafa düştüğünü görmekteyiz. Mesela: "Kim bir kafiri öldürürse, üzerindeki eşyası onundur." hadisini devlet başkanı sıfatıyla mı söylemiştir ki bu sözün hükmü devlet başkanları ile ilgili olsun? Yoksa Nebi ve Rasul sıfatıyla mı söylemiştir ki o durumda umumi bir kanun hükmüne geçsin? Aynı şekilde: "Kim, ölü bir araziyi ihya ederse (tarıma elverişli hale getirirse); orası onundur." buyurması, devlet başkanının izni olsun olmasın herkes için bu hakkı isbat eden umumi bir kanun mu sayılmaktadır? Yoksa konu, devlet başkanına bırakılmış, onun izni olmadan kimse o araziye sahip olamaz mı? İmam Şafii ve Ahmed'in mezheplerinde birinci görüş daha çok kuvvet kazanmıştır.

 

İkinci görüşü Ebu Hanife (r.h.) benimsemiştir. İmam Malik ise ihya edilen araziyi, 1) Konumu itibariyle kimsenin ilgilenmediği ve yerleşme yerlerine çok uzak bölgeler, 2) Herkesin sahip olmak istediği yerler, olarak ikiye ayırmıştır. Bu bölgelerin ilki için devlet başkanının izninin gerekmediğini, ama ikincisi için bu iznin şart olduğunu söylemiştir.

 

13- Rasulullah'ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Onu öldürdüğüne dair delil getirirse..." sözü, iki meseleye işaret etmektedir:

 

Birincisi: Kafiri öldüren kimsenin, yalnızca böyle bir iddiada bulunması onu maktulün eşyası üzerinde hak sahibi kılmaz.

 

İkincisi: Bu iddianın isbatı için bir şahit ve bir yemin yeterlidir. Buhari ve Müslim'in Sc/iz/ilerinde, Ebu Katade'den şöyle bir rivayet yer almaktadır: Huneyn (harbi) yılında Rasullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte (gazaya) çıktık. İki ordu karşılaşınca müslümanlarda bir bozulma oldu. Derken müşriklerden bir adam gördüm ki müslümanlardan birini alt etmişti. Hemen ona dönerek arkasından yanına geldim ve boynunu vurdum, ama bana dönerek beni öyle bir sıktı ki ölümün kokusunu duydum. Sonra can vererek beni bıraktı. Akabinde Ömer b. Hattab'a yetiştim. O: "Bu insanlara ne oldu?" dedi. Ben de: "Allah'ın emri!" dedim. Sonra cemaat döndü. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) da oturdu ve: "Bir kimse birini öldürür de onu öldürdüğüne dair delili de bulunursa, ölenin üzerindeki eşyası onun olur." dedi. Bunun üzerine ayağa kalktım ve: "Bana kim şahitlik eder?" dedim ve oturdum. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) aynı sözleri tekrarladı. Ben de tekrar ayağa kalktım ve: "Bana kim şahitlik edecek?" dedim. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) üçüncü defa aynı sözleri söyledi, ben yine ayağa kalktım, fakat Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Sana ne oldu ey Ebu Katade?" diye sordu. Ben de olanları kendisine anlattım. Bunun üzerine cemaattan bir adam: "Doğru söyledi ya Rasulallah! Onun öldürdüğü şahsın üzerindeki eşyası bendedir. Hakkından dolayı Ebu Katade'yi razı ediver (de bende kalsın)." Ebu Bekir Sıddik ise: "Hayır, vallahi bu olmaz. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Allah ve Rasulü'nün yolunda cenk eden Allah arslanlanndan bir arslanın hakkını çiğneyerek onun eşyasını sana vermez.'* dedi. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Doğru söyledi. Bunu ona ver." buyurdu ve bana verdi. Sonra zırhı sattım da onunla Selemeoğulları toprağında bir bahçe satın aldım. İşte İslam'da ilk edindiğim mal budur.

 

Bu meselede üç görüş vardır: Yukarıda zikredilen husus birincisidir ve İmam Ahmed'in mezhebinin bir açıklamasıdır. İkincisi: Mutlaka bir şahit ve yemin gerekir. İmam Ahmed'in bu görüşü de benimsediği rivayet edilmiştir. Üçüncüsü: -İmam Ahmed'e nisbeti en sağlam olan görüş budur- mutlaka iki şahit gerekir. Çünkü bu, bir öldürme iddiasıdır, iki şahit olmadıkça bu iddia kabul edilmez.

 

14- Bu olayda bir başka meseleye de delil bulunmaktadır. O da şahitlikte, "şahitlik ederim ki" sözünün söylenmesinin şart olmadığıdır. Her ne kadar Hanbeli mezhebindeki alimler nezdinde meşhur olan görüş bu sözün söylenmesinin şart koşulması İse de, İmam Ahmed'den gelen rivayetlerin en sahihine göre şart değildir. Maliki mezhebinde de böyledir. Üstadımız (İbn Teymiye) demiştir ki: "Sahabi veya tabiinden şehadet sözünü şart koşan bir kimse bilinmemektedir." İbn Abbas (r.a.) dedi ki: "Yanımda sözüne güvenilir bazı kimseler şahitlik yaptılar. Hz. Ömer (r.a.) de onlara muvafakat etti ki Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ikindi ve sabah namazlarından sonra nafile namaz kılmayı yasakladı." Bu şahısların "şahitlik ederim" sözünü, yalnızca haber vermek manasında kullandıkları bilinmektedir. Maiz hadisinde de: "Dört defa kendi aleyhinde şahitlik yapınca, onu recmetti." denilmiş ve buradaki şahitlikten, sadece haber verme manası kastedilmiştir. Aynı şekilde Allah Teala'nın: "Allah'la beraber başka tanrılar bulunduğuna gerçekten siz mi şahitlik ediyorsunuz? de. Ben şahitlik etmem! de."[En'am, 19] "Kendi aleyhimize şahitlik ederiz, derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kafir olduklarına yine kendileri şahitlik ettiler. "[En'am, 130], "Fakat Allah, sana indirdiğine şahitlik eder, onu kendi ilmi ile indirmiştir. Melekler de şahitlik ederler. Ve şahit olarak Allah kafidir."[Nisa, 166] "İkrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı? demişti. Kabul ettik! demişlerdi de: 'O halde şahit olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim.' demişti."[Al-i İmran, 81] "Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına şahitlik etti. Melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri de O'ndan başka tanrı olmadığına şahitlik ettiler. "[Al-i İmran, 18] ayetleri ile bunlardan başka birçok ayet ve hadis "şahitlik" sözünün haber vermek manasında kullanıldığını göstermektedir.

 

İmam Ahmed ve Ali b. el-Medini cennetle müjdelenen on kişi hakkında konuşuyorlardı. AH b. el-Medini: "Ben; 'Onlar cennettedir' derim. 'Şahitlik ederim ki onlar cennettedir' demem." dedi. Bunun üzerine İmam Ahmed: "Ne zaman onlar cennettedir, dersen -bu sözüne- şahitlik etmiş olursun." dedi. İmam Ahmed'in bu sözü, şahitlik sırasında "şahitlik ederim" lafzının kullanılmasının şart olmadığını açıklamaktadır. Ebu Katade hadisi bu konudaki delillerin en açığıdır.

 

Şayet, "Eşyanın yanında olduğunu haber veren kimsenin bu sözü ikrar -ve itiraf- sayılır, şehadet sayılmaz" denirse, şöylece cevap verilir: "Doğru söyledi.'' demesiyle bu söz, ikrar ve şahitlik manalarının her ikisine de şamil olmuştur. O kafiri öldürdüğüne şehadet ederken: "Eşyası yanımda" sözüyle de itirafta bulunmuş olmaktadır. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) eşya hakkındaki hükmünü şahid (delil)den sonra vermiştir. O adamın Ebu Katade'yi tasdik etmesi şahit (delil)tir.

 

15- Hz. Peygamber'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Üzerinden çıkan eşya ona aittir." buyurması, bu eşyanın tamamının ona ait olduğuna delildir. Seleme b. Ekva' birini öldürünce, onun için: "Üzerinden çıkan eşyanın hepsi ona aittir." buyurmak suretiyle bu hususa tamamen açıklık getirmiştir.

 

Bu meselede üç görüş vardır ve yukarıda zikri geçen husus bu görüşlerden birincisidir.

 

İkincisi: Bu eşya da ganimet malı gibi beşte birinin çıkarılmasına tabi tutulur. Evzai ve Şamlı alimler bu görüşü benimsemişlerdir, İbn Abbas da sözkonusu eşyanın, ganimet ayetinde belirtilen sınırlar içine girdiği gerekçesiyle bu görüştedir.

 

Üçüncüsü: Devlet başkanı eşyanın miktarını çok bulursa beşte birinin çıkarılmasına tabi tutar, az bulursa tutmaz, İshak bu görüşü benimsemiş, Hz. Ömer de böyle yapmıştır. Said b. Mansur, Sünen'inde İbn Sirin'den şu rivayeti zikretmektedir: Bera b. Malik, Bahreyn'de, düşman ordusunun baş komutanıyla düelloya çıktı ve hasmını yaralayıp belini kırdı. Üzerindeki iki bileziği aldı. Hz. Ömer (r.a.), öğle namazını kılınca Bera'nın evine geldi ve: "Biz selebi -ölenin üzerinden çıkan eşyayı- tahmis etmiyorduk (beşte birini çıkarmıyorduk); fakat Bera'nın selebi çok büyük bir meblağa ulaştı, ben onu tahmis edeceğim." dedi. İslam'da tahmis edilen ilk seleb, Bera'nınki oldu ve miktarı otuz bine ulaştı. (Bu üç görüş içerisinde) en sahihi birincisidir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) selebi tahmise tabi tutmayıp "tamamı ona aittir." buyurmuştur. Rasulullah'in (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve daha sonra Hz. Ebu Bekir Sıddik'ın sünneti bu minval üzere devam etmiştir. Hz. Ömer'in (r.a.) uygulaması ise onun kendi içtihadıdır.

 

Bu hadis, selebin ganimetin aslından sayıldığına delalet etmektedir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) selebin, öldürene ait olduğuna hükmetmiş; miktarına, kıymetine ve beşte birlik kısmın beşte birinden çıkarıldığına itibar etmemiştir. İmam Malik ise selebi beşte birin beşte birinden saymıştır. Yine aynı hadis ganimet taksiminden pay almaya hak kazanan ya da kadın, çocuk, köle ve müşrik gibi ganimette pay hakkı olmayan herkesin, selebi almaya hakkı olduğunu göstermektedir. İmam Şafii, iki görüşünün birinde, ganimetten pay alamayanın selebi de alamayacağını söylemiştir. Çünkü ona göre köle, çocuk, kadın ve müşrik, üzerinde icma edilen ganimet payında hak sahibi olamazlarsa selebde de olmamaları daha evladır. Fakat hadisin lafzı, genel ifade olduğu için birinci görüş daha sahihtir. Çünkü seleb, devlet başkanının: "Kim şöyle şöyle yaparsa veya bir kaleye giden yolu gösterirse ya da bir kelle getirirse, ona şu mükafat vardır." sözünün hükmüne göre geçerlilik kazanır ve bu sözde cihada teşvik vardır. Halbuki ganimet payı, hiçbir şey yapmasa bile sadece savaşa katılmakla da hak edilir. Seleb ise yapılan bir iş mukabili hakkedilir. Böyle olunca da ceale (ödül) gibi değerlendirilir.

 

Yine bu hadis, bir mücahidin, sayıları ne kadar olursa olsun öldürdüğü bütün kafirlerin selebini üstündeki (eşyalarını) almaya hak sahibi olduğuna delalet etmektedir. Ebu Davud, Huneyn savaşında Ebu Taiha'nın yirmi kişi* yi Öldürdüğünü ve hepsinin eşyasını aldığını zikretmektedir.

 

Sonraki sayfa için aşağıdaki link’i kullan:

 

A) TAİF GAZASI

 

 

 

 

 

 

 

 

⚠ Hata Bildir