بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Sani'in İspatı Konusunda Kelamcıların Delillerinden er-Razi'nin el-Mahsul'de Zikrettikleri

 

Ben derim ki:

Cehmiyye ve Mutezile'nin çoğunluğunun cevabı budur.

Razi'nin en-Nihayetü'l Ukul'da verdiği cevap de aynıdır. -Ona göre kelam konusunda tasnif ettiği en büyük kitaptır-Bu kitapta der ki:

"Birinci tartışmadaki el-Bari azze ve celle'nin tesirinde olan bütün yönler kuşkusuzdur ve o ezelde hasıl olmuştur. Bu, alemin Bari'den tahallüfünün imtinaını gerektirir.

Biz deriz ki:

Eğer zatın bir gereği ise ancak o zaman lazım olur, eğer o kadir ise lazım olmaz.

Onun:

"Burada mümkinin mürecceh olandan müstağni olması caiz ise diğer konularda da caiz olur ve buradan da Sani'in nefyi gerekir."

Biz deriz ki:

Daha önce söylemiştik; akli açıklık bu konuda Kadir ile diğerinin arasını ayırır. Bu açıklık ikisi arasındaki farkı belli etmeseydi, onu reddetmek mümkün olmazdı.

Ben derim ki:

Bu cevap Mutezile'nin bilinen cevabıdır, bu ve buna benzer cevapları kitaplarında tekrarlar dururlar. Fiillerin halkı ve diğer meselelerde diğerleri Mutezile'ye karşı yukarıdaki delille kendilerini savunurlar. O delil:

Mümkinin tercihi kendi başına düşünülemez. Onu ne kadir tercih edebilir ne de bir başkası...

Bu tercih ancak müreccehle olabilir. Bunu savunanlara göre bu delil eserin varlığını gerekli kılmaktadır.

Onlar alemin hudusu üzerinde tartışırlarken felsefecilere ancak Mutezile'nin cevabıyla cevap vermektedirler. Onlar da kader meselelerinde Mutezile'ye karşı mutlaka felsefecilerin delillerini sunmaktadırlar. Eğer felsefecilerin delilleri sahih ise mutezile üzerine ihticacları batıl olur. Eğer batıl ise felsefecilere verdikleri cevap batıl olur. Mutekellim ve felsefecilerin durumu budur. Onların çoğu Kitap ve sünnete muhaliftir. Onların sürekli ihtilaf ettiklerini birbirleriyle tartışdıklarını görürsün.

Onlar "Burhan-ı bahir" dedikleri delillerle delil gösterir, sonra bir başka yerde o delilin "fasid olduğu bedahet derecesinde açık" bir delil olduğunu söylerler.

Razi, el-Mahsul kitabında Cebrin ispatına delil getirmiş, bu ispatın akli tahsin ve takbihi mümteni kıldığını kabul etmiştir. O der ki:

Burhan-ı bahirle sabit olmuştur ki bu hadisler kadir olan kuldan zorlama yoluyla ya da ittifak yoluyla ortaya çıkmıştır.

Burada da şöyle der:

Sani'nin ispatına dayanarak mümkinin müessire ihtiyaç duymasıdır. Biz mümkinin, mürecceh olmaksızın iki taraftan birinin tercihini caiz görürsek mümkinleri müessire ihtiyaç duyulduğunu ispat edemeyiz. Bu da sani'in ispat yolunu tıkar.

O der ki:

"Yırtıcı hayvandan kaçana gelince, biz onun önüne çıkan her iki yolun da eşit olacağını kabul etmeyiz. Yırtıcı hayvandan kaçan kişi iki yoldan birinin bazı yönlerden daha iyi olduğuna inandığı için veya onların birini bilmediğinden diğerini seçer. Eğer kaçan kişi iki yolun da bütün yönlerden aynı olduğuna inansaydı ikisinden birini seçemezdi. Aynı şekilde insan birbirine zıt iki eşit şey arasında kaldıklarında orada dururlar. Tercih edilen olmaksızın kıpırdamaları mümkün olmaz. Müreccehin irade olduğunu söyleyenlerde, iradenin makdur olan şeyi diğerine tercih etmesi" olduğunu söylerler.

Şöyle demek mümkün olmaz:

"İrade bu şeyi diğerine neden tercih etti?" Çünkü irade diğerini ona tercih etseydi bu soru döner dururdu (teselsül) bu taktirde mürecceh iradenin başka bir illetle muallel olması gerekir. Bu ise muhaldir. Çünkü iradenin mürecceh oluşu onun nefsi bir sıfatıdır. Nitekim alemin kendisiyle malum'un bilinmesi yönüylü, kendisinin nefsi sıfatıdır. Bu onun zati bir (durumu)dur. Zati sıfatların ta'lili (sebebe bağlanması) muhal sayılırsa, ta'lilin mürecceh irade oluşu da muhal sayılır."

O der ki:

"Bu da aynı şekilde batıldır. Çünkü biz iradenin mürecceh olduğu temelini sebep görmeyiz. Biz ancak iradeyiz diğerine karşı bunu tercih etmesine sebep olarak görürüz. Tercih edilebilirlik özelliklerinin ta'tilinden tercih edilebilirliğin aslının talili gerekmez. Görmez misin, mümkin varlıkla yokluk arasında dönüyor?

Buradan biz, nasıl iki taraftan birinin tercih edilebilmesi için bir mürecceh'in olması gerektiğine hükmediyoruz ve bunun talili, onun mümkün olma temelinin talili olamaz" diyorsak aynı şekilde konumuzda da durum böyledir.

Ben derim ki:

Bu görüş Mutezile ve Şiadan "Allah, kulunu muhtar kılmış, onu muhtar olarak yaratmıştır. O dilerse bu fiili, dilerse öbür fiili seçer. O, ikisinden birini ihtiyarıyla seçer." diyenlerin görüşüne benzemektedir.

Onlara denilir ki:

"O kulu seçmeye yetenekli, ihtiyarı kabul eden biri kılıp onun seçebilmesini caiz ve mümkün kıldı" sözünü doğru yoksa onu bu fiilin bu şekilde yapılmasına muhtar mı kıldı?

Eğer birinci söylerlerse onlara denilir ki:

Diğeri olmaksızın bu fiilin seçilmesinin varlığı mutlaka bir sebebe dayanır. Eğer kul her ikisiyle de karşı karşıya ise onun ikisinden birini tercih etmesinin mutlaka bir sebebi vardır. Eğer ikincisini kabul ederlerse hakkı itiraf etmiş olurlar. Çünkü onda muayyen bir fiilin ihtiyarı vardır. O da Allah'tandır.

Nitekim Allah Subhanehu buyurur ki:

"Sizden doğru yola girmeyi dileyen için... Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (Tekvir: 81/28-29)

Onlar "İrade muallel olmaz" derler.

Ben onlara derim ki:

Muallel olmaz derken amassal (ğai) illetle muallel olmaz demek istiyorsunuz. Yani onun sonucunu bilmezsiniz veya onu faillik illetiyle muallel kabul etmezsiniz ve onun ihdas edeceği bir muhdes olmaz. (Bunlardan hangisini kastediyorsunuz?)

Eğer bunlardan birincisi ise; burada söyleyecek sözümüz yoktur O, onun (iradenin) onunla (gaib illetle) muallel olduğunu söylemektedir.

İkinciye gelince; onu fasid olduğu zorunlu olarak bilinir. Bazı hadislerin failsiz olarak ortaya çıktıklarına cevaz verenlerin bunu diğer hadislerde de caiz görmeleri gerekir. Bu noktada kelamcıların tartışmaları büyümektedir.

 

İÇİNDEKİLER