Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Enam Suresi 1.Bölüm - 006Enam - Kurtubi01

el-EN'ÂM SÛRESİ 2

1. Allah'a Hamd Etmek: 3

2. Allah Her Şeyi Yaratandır: 3

3. Bir Hadiste Belirtilen Aşamalarıyla Yaratış: 3

4. Karanlıkların ve Nurun Yaratılışı: 4

5. Buna Rağmen Kâfirler Şirk Koşarlar: 5

1. Dünya Hayatının Gerçek Mahiyeti: 21

2. Dünyada Âhiret İçin Yapılan İşler Oyun ve Oyalanma Değildir: 22

1. Gaybın Anahtarları Ve Gayb Bilgisi: 37

2. Gaybı Bildiğini İddia Ve Zannedenler: 38

3. Allah'ın Bilgisi Herşeyi Kuşatmıştır: 39

1. Allah'ın Âyetlerine Dil Uzatanlardan Yüzçevirmek: 44

2. Bid'at Sahiplerine Karşı Taktnılması Gereken Tavırlar: 44

1. "...Unutturursa...". 45

2. Bu Buyruğun Muhatapları Ve Hz. Peygamberin Unutması: 45

1. Hz. İbrahim'in Soyundan Gelen Peygamberler: 55

2. Çocuklar Tabirinin Kapsamına Kız Çocukları Da Girer Mi?. 55

3. Arapça Grameri Açısından Bu İsimler Ve Bu İsimlerin Kıraati: 56

1. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimselerin Hidâyetine Uymak: 57

2. Kıraat'e Dair Açıklamalar: 58

1. Bitkilere Hayat Veren. Su: 65

2. Hurma Salkımları: 65

3. Birbirine Benzeyen Ve Benzemeyen Bağlar, Bahçeler: 65

4. Meyvelere Dikkat Etmek: 66

5. Meyvelerin Olgunlaşma Zamanına İbretle Bakış: 66

6. Dalındaki Meyvenin Olgunlaşmadan Satışı Ve Olgunlaşmayı Hızlandırmak İçin Yapılan Suni Müdahalelerin Etkisi: 67

7. Toplanmadan Önce Satılan Mahsullere İsabet Eden Afetlerin Hükmü: 67


el-EN'ÂM SÛRESİ

 

Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla

Çoğunluğun görüşüne göre Mekke'de inmiştir. îbn Abbas ve Katade der­ler ki: Bu süre, Medine'de inmiş iki âyeti müstesna -tümüyle Mekke'de in­miş bir sûredir. -Medine'de inen âyetlerinden birisi: "Allah'ı şanına yakışa­cak bir şekilde takdir edemediler" (el-Enâm, 6/91) âyetidir. Bu âyeti keri­me, yahudi olan Malik b. es-5ayr"Me md D. el-Ejrci fıaKitmda na^îi aimuştur. Diğeri ise yüce Allah'ın; "Çardaklı ve çctrdaksız o bağları,., yaratıp ye­tiştiren O'dur" (.el-En"âmf 6/141) âyetidir. Bu da Ensardan olan Sabit b. Kays b, Şemmâs hakkında nazil olmuştur, İbn Cüreyc İse; Bu, Muâz b. Ce­bel hakkında inmiştir derken, el-Maverdî de aynı görüşü ifade etmiştir,

es-Sa'lebî de der ki: el-En'âm Sûresi -Medine'de Inmi§, altı âyet müstesnâ-Mekke'de inmiştir. Sözkonusu bu âyet-İ kerimeler: "Allah'ı şanına yakışa­cak bir şekilde takdir edemediler" buyruğundan itibaren ÜC âyetin sonuna kadar île, "De hi; Gelin Rabbinizin sise neleri haram, kıldığım okuyayım" tel-En'âm, 6/151) buyruğundan itibaren üç âyetin sonuna kadarki âyetlerdir

İbn Atiyye der ki: Bu âyetler, (bu sûredeki) muhkem âyetlerdir.

İbnü'l-Arabî de yüce Allah'ın: "De ki: Bana vahyolunanlar arasında... ha­ram olduklarım bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır1* (el-Enâm, 6/145) buyruğunun Mekke'de Arefe günü nazil olduğunu nakletmektedir. Yüce Allah'ın izniyle bütün bu hususlara dair açıklamalar ileride gelecektir.

Varid olmuş bir haberde belirtildiğine göre, sözü geçen altı âyet dışında sûrenin* bir defada nazil olduğu ve.yetmiş bin meleğin bu sûreye eşlik etti­ği ve bu suredeki âyetlerden yalnızca birisine on iki bin meleğin eşlik etti­ği belirtilmektedir ki, sözkonusu bu âyet-i kerime "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır, O'ndan başkası bunları bilmez" (el-Enâmf 6/59) âyeti kerimesidir. Melekler bu sûre ile geceleyin ve oldukça yüksek sesli bir şe­kilde teşbih ve hamd getirerek inmişlerdir. Bunun üzerine Rasulullah (sav) vahiy kâtiplerini çağırarak o gece bu sûreyi yazdılar.

Ebu Cafer en-Nehhâs senedini kaydederek der ki: Bize Muhammed b. Yah­ya anlattı, bize Hadramevtlilerin mevlası (azadlısı) Ebu Hatim Ravh b. el-Fa-râc anlattı dedi ki: Bize, Ahmed b. Muhammed Ebu Bekr el-Umerî anlattı: Bi­ze îbn Ebi Fudeyk anlattı, bana Ömer b. Talha b. Alkame b. Vakkâs anlattı, o, Nafî' b, Ebi Sehl b. Malik'ten, o, Enes b. Malikten söyle dediğini naklet­ti: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "En'âm Sûresi gökler ile yer arasını kapata­cak kadar çok ve yüksek sesle teşbih getiren bir melekler kafilesi ile birlik­te inmiştir." Yer, melekler dolayısıyla sarsılıyor, Rasulullah (sav) da: "Subha-ne rabbiyelazim" diyor ve bunu üç defa tekrarlıyordu.

Darimî Ebu Muhammed de Müsned'inde Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan şöy­le dediğini nakletmektedir: el-En'am sûresi, Kuranı Kerim'in en üstün sû­releri ndendir. [1] Yine Darimi'nin Müsned (Sünen) inde K'âb'dan söyle dedi­ği nakledilmektedir: Tevrat'ın fatihası, En'âm'ın fatihası (başlangıcı) dır. Tevrat'ın nihâyetinde yer alan bölüm de BÛd Sûresi'nin sonundaki buyruk­lardır. [2] Vehb b. Münebbih de böyle demiştir.

el-Mehdevî'nin naklettiğine göre müfessirler şöyle demişlerdir: Tevrat, yüce Allah'ın: "Hamdgökleri ve yeri yaratan... Allah'adır" buyruğu ile baş­ladığı gibi, yüce Allah'ın: "Evlat edinmeyen, mülkte hiçbir ortağı olmayan ... Allah'a hamd olsun" (el-îsra, 17/111) âyeti ile sona ermektedir.

es-Sa'lebFnin naklettiğine göre, Hz. Cabir de Peygamber (sav)'ın şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir: Her kim el-En'âm Sûresi'nin baş tarafından "O, ne kazanacağınızı da bilir'" buyruğunun sonuna kadar üç âyet-i kerime okuyacak olursa, yüce Allah onun için kırkbin melek görevlendirir. Bunlar Kıyamet gününe kadar kendi ibadetlerinin mislini onun için yazarlar Yedin­ci semâdan bir melek de beraberinde demirden bir balyoz ile iner. Şeytan o kişiye vesvese vermek, yahut kalbine bir kötülük telkin etmek istedi mi, ona öyle bir darbe indirir ki, o kişi ile şeytan arasında yetmiş perde (hicab) mey­dana gelir. Kıyamet günü oldu mu yüce Allah şöyle buyurur: "Gölgemden baş­ka hiçbir gölgenin olmadığı bu günde haydi benim gölgemde yürü. Cenne­timin meyvelerinden ye, Kevser suyundan iç. Selsebil suyu ile yıkan. Sen Be­nim kulumsun. Ben de senin Rabbinİm."[3]

Buhârî'de de İbn Abbas'tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Eğer arapların bilgisizliklerini öğrenmek hoşuna gidiyor ise, el-En'âm sûresinde 130. âye­tinden sonra (sından itibaren): "Bilgisizlik yüzünden evlatlarını beyinsizce öldürenler... gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlar ve doğru yolu da bulamamışlardır." (el-En'âm, 6/140) (buyruğu­na kadar olan bölümleri) oku. [4]

Burada bir hususa dikkat çekelim. İlim adamları der ki: Bu sûre müşrik­lere, onların dışında kalan bid'atçiler ile öldükten sonra dirilişi ve amellerin hesaplarının verilmesini yalanlayanlara karşı tartışırken delil ortaya koy­makta aslî bir dayanaktır. Bu ise sûrenin bir defada indirilmiş olmasını ge­rektirmektedir. Çünkü sûre, hüccet bakımından aynı anlamı taşıyor. Her ne kadar bu delillendirme birçok şekillerde ortaya çıkmakta ise de bu böyledir. Kelamcılar da dinin asıllarını buna bina ederek inanç esaslarını açıklamışlar­dır. Çünkü bu sûrede diğer sûrelerden farklı olarakTCaderiyenin görüşlerini reddeden apaçık âyetler de vardır. Yüce Allah'ın yardım ve desteği ile inşa-allah ileride bu açıklamalarımızı daha da geniş bir şekilde sunacağız.[5]

 

1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'ındır. Sonra da kâfir olanlar -buna rağmen- Rabble-rine (putları) eşit tutarlar.

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [6]

 

1. Allah'a Hamd Etmek:

 

Şanı yüce Allah bu sûreye: "Hamd... Allah'ındır" buyruğu ve ulûhiyeti isbat etmekle başlamaktadır. Yani, hamd bütünüyle Allah'ındır, O'nun hiçbir ortağı yoktur.

Denilse ki: Bundan başka sûreler de hamd ile başlamıştır. O halde, yalnız­ca bir sûre ile hamd ile başlamak diğerlerine ihtiyaç bırakmayacak şekilde yeterli olmalıydı.

Şöyle cevap verilir: Hamd'in bulunduğu her bir yerde kendine has bir an­lamı vardır. Hamd'in çeşitli nimetler ile ilgisi bulunması dolayısı ile yer al­dığı her bir yerde başkasının yerini tutmayacak şekilde ifade ettiği özel bir anlamı vardır. Aynı şekilde bu Rabblerine eş koşanlara karşı delil getirme sa­dedinde olduğu için burada da bir özellik arzetmektedir.

"Hamd"in ne demek olduğuna dair açıklamalar el-Fatiha Sûresi'nde (4. bö­lüm, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [7]

 

2. Allah Her Şeyi Yaratandır:

 

Yüce Allah: "Gökleri ve yeri yaratan..." buyruğu ile kudret, ilim ve ira­desini haber vererek şöyle buyurmaktadır: O, gökleri ve yeri yaratan, yani onları yoktan var eden, meydana getiren, inşa eden ve daha önce olmadık­ları halde onları yaratandır.

"Yaratmak: halk" icad etmek anlamına geldiği gibi takdir etmek anlamı­na da gelir. Buna dair açıklamalar daha önce geçmiştir. Burada her iki an­lam da kast edilmektedir. İşte bu da göklerin ve yerin sonradan yaratılmış ol­duklarına bir delildir. O, direksiz olarak semâyı yükseltmiş ve onda herhangi bir eğrilik bulunmaksızın muntazam bir şekilde yaratmıştır. Orada güne­şi ve ayı iki âyet olmak üzere varetmiş, göğü yıldızlarla süslemiştir. Yine bir alâmet olmak üzere bulutlan da orada var etmiştir. Yeri de yayıp döşemiş, oraya da rızık ve bitkileri tevdi etmiş, birçok âyet olmak üzere oraya her bir canlıdan yaymıştır. Yerde sağlam kazıklar gibi dağlan yaratmış, orada yollar açmıştır. Nehirler akıtmış, denizler varetmiştir. Taşlardan da pınarlar fışkırt­mıştır.

Bütün bunların lıerbirisi O'nun birliğine, kudretinin büyüklüğüne, bir, tek ve kahhar olan Allah'ın bizzat kendisi olduğuna birer belgedir. Bununla gök­leri ve yeri yaratmış olmakla herşeyi yaratanın kendisi olduğunu beyan et­miştir. [8]

 

3. Bir Hadiste Belirtilen Aşamalarıyla Yaratış:

 

Müslim, rivayet ettiği bir hadiste şöyle demektedir: Bana, Süreye b. Yunus ile Harun b. Abdullah naklederek dediler ki: Bize Haccâc b. Muhammed an­lattı dedi ki: İbn Cüreyc dedi ki: Bana İsmailb. Umeyye haber verdi. O, Ey-yub b. Halid'den, o, Um Seleme'nin azadlısı Abdullah b. Rafi'den o, Ebu Hu-reyre'den naklederek dedi ki: Rasulullah (sav) elimden tutup dedi ki: "Aziz ve celil olan Allah toprağı (yeri) Cumertesi günü yarattı. Pazar günü de ora­da dağları yarattı. Pazartesi günü ağaçları yarattı. Salı günü hoş olmayan şey­leri (mekruh) yarattı. Çarşamba günü nuru (aydınlığı) yarattı. Perşembe gü­nü orada canlıları yarattı.

Âdem (a.s)'ı da Cuma günü ikindinin -bütün yaratıklardan sonra- son sa­atinde yarattı."[9]

Derim ki: İlim adamları bu hadisi bu sûrenin başında yer alan bu buyru­ğa tefsir olmak üzere kaydetmişlerdir. Beyhakî der ki: Hadis alimleri, tefsir alimleri ile tarihçi ilim adamlarının kabul ettiklerine muhalif olması dolayı­sıyla bu hadisin mahfuz olmadığını iddia ettikleri gibi, kimisi de İsmail b. Umeyye'nin bu hadisi İbrahim b. Ebi Yahya'dan, onun da Eyyub b. Halid'den nakletmiş olduğunu ve İbrahim'in rivayetinin delil gösterilemeyeceğini iddia ederler. Muhammed b. Yahya da naklederek der ki: Ben, Ali b. el-Medinî'ye Ebu Hureyre'nin naklettiği: "Allah toprağı (yeri) Cumartesi günü yarattı" ha­disine dair soru sordum, Ali şöyle dedi: Bu, Medenî (yani Medineli ravilerin naklettikleri) bir hadistir. Bunu, Hişam b. Yusuf, İbn Cüreyc'den, o, İsmail b. Umeyye'den, o, Eyyub b. Halid'den, o, Um Seleme'nin azadlısı Ebu Rafi'den, o, Ebu Hureyre'den naklen rivayet etmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Rasulullah  (sav) elimi tuttu. Ali dedi ki: İbrahim b. Ebi Yahya elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Eyyub b. Halid elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Abdul­lah b. Rafi' elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Ebu Hureyre de elini eli­me kenetledi ve bana dedi ki: Ebu'l-Kasım Rasulullah (sav) da elini elime ke­netleyerek şöyle buyurdu: "Allah yeri Cumartesi günü yarattı" deyip az ön­ceki şekle yakın hadisi nakletti. Ali b. el-Medinî der ki: Benim görüşüme gö­re İsmail b. Umeyye bu hususu ancak İbrahim b. Ebi Yahya'dan almıştır, el-Beyhakî der ki: Musa b. Ubeyde er-Rebezî, Eyyub b. Halid'den kaydettiği ri­vayet ile de ona mütabaat etmiştir. Şu kadar var ki, Musa b. Ubeyde zayıf bir ravidir. Ayrıca Bekr b. eş-Şerrud'dan, o, İbrahim b. Ebi Yahya'dan, o da Saf-van b. Süleym'den, o, Eyyub b. Halid'den -ki isnadı zayıftır- o da Ebu Hu-reyre'den, o da Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğunu nakletti: "Şüphe yok ki Cuma'da öyle bir saat vardır ki, o saatte aziz ve celil olan Allah'tan denk düşürüp bir şey isteyen herkese mutlaka ona o-istediği şeyi verir."[10] Abdul­lah b. Selâm dedi ki: Şüphe yok ki aziz ve celil olan Allah, mahlukatı yarat­maya başlayıp, yeri Pazar günü ve Pazartesi günü yarattı. Gökleri de Salı gü­nü ile Çarşamba günü yarattı. Gıdaları ve yerde bulunan diğer şeyleri Per­şembe günü ile Cuma günü ikindi namazı vaktine kadar olan sürede yarat­tı. İkindi namazı ile güneşin batışına kadar geçen zamanda ise, Adem'i ya­rattı. Bu hadisi de Beyhakî rivayet etmiştir. [11]

Derim ki: Bu hadiste yüce Allah'ın yaratmaya Cumartesi günü değil, Pa­zar günü başladığı kaydedilmektedir. Yine el-Bakara Sûresi'nin tefsirinde (2/29. âyet 6. başlıkta) İbn Mes'ud'dan da Peygamber (sav)'ın ashabından baş­ka kimselerden de böyle rivayetler kaydedilmişti. Yine orada yüce Allah'ın önce yeri mi, yoksa semayı mı yarattığına dair görüş ayrılıklarından yeteri ka­dar söz edilmişti. Allah'a hamd olsun. [12]

 

4. Karanlıkların ve Nurun Yaratılışı:

 

Yüce Allah: "Karanlıkları ve aydınlığı var eden" buyruğu ile cevherlerin yaratılışından sonra, ârâzın yaratılışından sözetmektedir. Çünkü cevher ârâz-sız olamaz. Hadis şeylerden uzak kalamayan da hadistir. Cevher ise kelâm-cıla-rın bir terimi olarak araz taşıyan ve parçalanması mümkün olmayan par­çadır. Biz, buna dair açıklamalarımızı "el-Kitabu'l-Esmâ fi Şerhi Esmailla-hi'l-Hüsnâ" adlı eserimizde yüce Allah'ın "el-Vâhid" ismini açıklarken yap­mış bulunuyoruz.

Araz'a ârâz denilmesinin sebebi ise, arazın cisim ve cevherde arız olup bu araz sayesinde cisim ve cevherin bir halden diğer hale doğru değişiklik gös­termesinden dolayıdır. Cisim ise, cevherlerden bir araya gelendir. En az bir araya gelmiş iki cevhere cisim adı verilebilir. Bu terimler her ne kadar ilk asır­da bulunmuyor idiyse de Kitap ve sünnet mana itibariyle bunlara delâlet et­tiğinden bu terimleri inkârın bir anlamı yoktur. Diğer taraftan ilim adamları da bunları kullanmış ve bunları ıstılah (terim) olarak kullanmak konusunda kendi aralarında anlaşmış ve sözlerini de bu terimlere bina etmiş, bu yolla da kendilerine hasım olanları katletmişlerdir. [13] Nitekim bu kabilden açık­lamalar el-Bakara Sûresi'nde daha önceden yapılmıştır.

Âyet-i kerimede geçen, karanlıklar (zulumat) ile aydınlık (nur)dan hangi anlamın kastedildiği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır, es-Süddî, Katade ve müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre maksat, gece­nin karanlığı ile gündüzün aydınlığıdır. el-Hasen ise, küfür ve imandır demek­tedir. İbn Atiyye ise der ki: Böyle bir açıklama laf zırt zahirinin dışına çıkmak­tır.

Derim ki: Lafız bunu da kapsamına almaktadır. Nitekim Kur'ân-ı kerimde yüce Allah: "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona yürü­mesi için nur verdiğimiz kimse, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir?" (el-En'âm, 6/122) diye buyurmaktadır.

Burada "yer" cins ismidir. Lafzen onun tekil olarak zikredilmesi, çoğul ola­rak zikredilmesi gibidir. Aynı şekilde "nur" kelimesi de böyledir. Şanı yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu andırmaktadır: "Sonra sizi bir bebek olarak çı­kartır." (el-Mu'min, 40/ 67) Şair de şöyle demektedir:

"Siz karnınızın bir bölümünde (bir bölümünü dolduracak kadar) yiyin ki, iffet sahibi olasınız."

Bu beyit önceden geçmiştir.

Burada "Ceale: Varetti" yarattı, anlamındadır. Başka bir anlam caiz değil­dir. Buou da İbn Atiyye ifade etmiştir.

Derim ki: Buna göre lafız ve mana arasında bir uyum ortaya çıkmaktadır. Böylelikle çoğul çoğula, tekil de tekile atfedilmiş olur ve bu durumda lafız arasında mücâneset olduğu ortaya çıkar ve fesahat da belirgin bir şekilde kendisini gösterir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah burada "karanlıklar"! çoğul, buna karşılık "aydınlık"! da tekil zikretmiştir. Çünkü karanlıklar kendisini aşarak başka bir şeye geçmez. Nur ise kendisini aşarak başkasına geçer. es-Sa'lebFnin de nak­lettiğine göre, kimi meânî alimi şöyle demektedir: Burada yer alan; "Ceale: Varetti" zaittir. Araplar söz arasında bu kelimeyi fazladan kullanırlar. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Ve ben ikiyi dört görmeye,

Biri de iki görmeye başladım; yaşlılık beni yıkınca."

en-Nehhâs der ki: Bu kelime, yarattı anlamındadır. Yaram anlamına kul­lanılacak otursa, yalnızca bir mef ule geçiş yapar. Bu anlamdaki açıklamalar ve bunun hangi anlamlara geldiğine dair bilgiler önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/22. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. [14]

 

5. Buna Rağmen Kâfirler Şirk Koşarlar:

 

Yüce Allah'ın: "Sonra da kâfir olanlar buna rağmen Rabblerlne eş koşarlar" buyruğu, mübtedâ ve haberdir. Buyruğun anlamı da şöyledir: Yine de kâfir olanlar, Allah'a denk tutarlar, O'na ortak koşarlar. Halbuki herşeyi tek başına yaratan O'dur.

İbn Atiyye der ki: Burada "(r ): Sonra" edatı, kâfirlerin işledikleri fiilin çir­kinliğine delalet etmektedir. Çünkü buyruğun anlamı şöyledir: "O, gökleri ve yeri yaratmıştır. O'nun âyetleri (varlığının ve birliğinin delilleri) apaçık orta­dadır. Bu yolla ihsan ettiği nimetler de açıkça görülmektedir. Sonra bütün bun­lara rağmen yine de kâfirler Rabblerine eş koşmaktadır." Bu da şöyle deme­ye benzer: Ey filan kişi, ben sana çok şeyler verdim, ikramda bulundum, iyi­likler yaptım. Sonra da bana sövmeye kalkışıyorsun.

Eğer bu buyrukta ve benzerlerinde atıf "vav" ile yapılmış olsaydı, "sonra" ile İfade ettiği şekilde azar anlamını ifade etmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

 

2. O, sizi çamurdan yaratandır. Sonra bir ecel takdir edendir. O'nun katında belirli bir ecel daha vardır. Sonra yine de siz hâ­lâ şüphe edersiniz.

 

Yüce Allah'ın; "O sizi çamurdan yaratandır..." âyeti bir haberdir. Bunun anlamı ile ilgili olarak iki görüş vardır: Daha meşhur olan ve çoğunluğun ka­bul ettiği birinci görüşe göre burada çamurdan yaratılandan kasıt, Âdem (a.s) ile, onun soyundan gelen bütün İnsanlardır. Çünkü fer' aslına izafe olunur. Bundan dolayı çoğul olarak: "Sizi çamurdan yaratan" diye buyurulmugtur. Diğer bütün insanlar onun soyundan geldikleri için bütün insanlara yönelik bir hitab gibi ifade edilmiştir. Bu, el-Hasen, Katâde, İbn Ebi Necîlı, es-Süddî, ed-Dahhâk, İbn Zeyd ve diğerlerinin kabul ettiği görüştür.

İkinci görüşe göre, şanı yüce Allah insan nutfesini çamurdan yaratmış ol­duğundan burada hakikat anlamında kullanılmıştır. Sonra Allah bu nutfeyi değişikliklere uğratmış ve nihayet insan ondan yaratılmıştır. Bu görüşü de en-Nehhâs zikretmektedir.

Derim ki: Özetle aziz ve ceîil olan Allah, büyük alemi yaratmaktan söz et­tikten sonra küçük âlem olan insanı yaratmaktan sözetti. O, İnsan da el-Ba-kara sûresinde tevhid âyetinde (2/164. âyet, 14. başlıkta) açıklamış olduğu­muz gibi, büyük alemde bulunanları da varetmiştir. -Doğrusunu en iyi bi­len Allah'tır. Allah'a hamd olsun-

Haftz Ebu Nuaym Kitab'ında "Hilyetu'l-Evliyamda. Murre'den, o, İbn Mes'ud'dan rivayet ettiğine göre, rahim İle görevli olan melek, nutfeyi ahp onu avucuna koyar, sonra şöyle der Ey Rabbim, bu hilkati belirli bir nutfe mi, yoksa hilkati belirsiz bir nutfe mi olacak? Eğer yüce Allah hilkati belirli olacak diyecek olursa şöyle der: Rabbim rızkı nedir, eseri (amelleri) nedir, eceli nedir?. Yüce Allah şöyle buyurur: Ummu'l-Kitab'a bak. O da Levh-i Mah-fuz'a bakar. Orada kişinin rızkını, eserini, ecelini ve amelini görür. Gömüle­ceği toprağı alır ve onunla nutfesini yoğurur. İşte yüce Allah'ın: "Sizi ondan yarattık ve sizi tekrar ona iade ederiz" (Tâ-Hâ, 20/55) buyruğunda İşaret edi­len budur. [15]

Ebu Hureyre'den de şöyle dediğini rivayet eder: Rasulullah (sav) buyur­du ki: "Doğan ne kadar insan varsa, mutlaka onun üzerine mezatınm top­rağından saçılır." [16]

Derim ki: Buna göre, her bir insan çamurdan ve hakir sudan (meniden) yaratılmış olur. Nitekim yüce Allah el-Mu'minûn Sûresi'nde (23/12-14. âyet­lerin tefsiri) böylece bize haber vermektedir. Buna göre âyetler ve hadisler arasında tam bir uyum ortaya çıkmakta, böylelikle işkâl (içinden çıkılama­yan durum) ve tearuz deliller çatışması da ortadan kalkmaktadır. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır.

Âdem (a.s)'ın yaratılışına dair habere gelince, el-Bakara Sûresi'nde Âdem'den ve bu kelimenin türeyişinden (el-Bakara, 2/31) söz edilmiş bulu­nuyor. Burada ise buna bir parça daha açıklamalarla birlikte onun nitelik­leri, yaşı ve vefatına dair bazı bilgiler eklemek istiyoruz. İbn Sa'd, "Tabakafda Ebu Hureyre'den şöyle dediğini kaydetmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "İnsanlar, Âdem'in çocuklarıdırlar. Âdem de topraktandır."[17] Said b. Cübeyr'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah Âdemi necna' diye ad­landırılan bir yerden yaratmıştır.

el-Hasen dedi ki: Onun göğsünü de Dariyye denilen yerden yaratmıştır. el-Cevherî ise der ki: Dâriyye, Basra yolu üzerinde Mekke'ye daha yakın, Ki-lâboğullanna ait bir kasabadır. İbn Mes'ud'dan da şöyle dediği nakledilmek­tedir: "Şüphe yok ki yüce Allah İblis'i gönderdi, o da yeryüzünden onun tat­lı tarafından da tuzlu tarafından da alıp geldi, ondan Âdem Ca.s)'ı yarattı. Onun tatlı tarafından yarattığı herbir şey cennete gidecektir. İsterse o bir kâfirin oğ­lu olsun. Tuzlu tarafından yarattığı her bir şey de cehenneme gidecektir. İs­terse takvâlı birisinin oğlu olsun. İşte bundan dolayı İblis: "Ben bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim" (el-İsra, 17/61) demişti. Çünkü ça­muru getiren o olmuştu. Bundan dolayı da Âdem'e Âdem adı verilmiştir. Bu­na sebep ise onun yerin "edin"in'den (yani yeryüzü toprağından) yaratılmış olmasıdır.

Abdullah b. Selam'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Allah Âdemi Cu­ma gününün son vaktinde yarattı.

İbn Abbus'tan da şöyle dediği nakledilmektedir. Allah Âdem'i yarattığın­da başı semâya değiyordu. Boyunu altmış zira oluncaya kadar yere doğru kı­salttı. Eni de yedi zira idi.

Ubey b. K'âb'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Âdem ta.s) gür saçlı, uzun boylu idi. Oldukça uzun bir hurma ağacını andırıyordu.

Yine İbn Abbas'tan nakledilen uzunca bir hadiste şöyle dediği zikredilmek­tedir: Âdem (a.s) Hindistan'dan Mekke'ye ayaklan üzerinde yürüyerek kırk defa haccetti. Âdem, yere indirildiği sırada başı semâya sürtünüyordu. İşte bundan dolayı başındaki saçlar dökülmüş ve bu şekilde saçların dökülme­sini de çocuklarına miras bırakmıştı. Karada yaşayan canlılar uzunluğundan ürktüklerinden dolayı o günden bu yana o canlılar yabanileşmelerdir. Ço­cukları ve torunlan kırk bini bulmadan Önce vefat etmedi. Yüce Allah'ın, ken­disini indirmiş olduğu dağın tepesinde vefat etti. Bunun üzerine Şis, Cebra­il (-ikisine de selam olsun-)'e dedi ki: "Haydi Adem'in cenaze namazım kıl." Cebrail (a.s) ona şöyle dedi: Sen öne geç ve babanın namazını kıl. Onun na­mazını kılarken otuz defa teşbih getir. Bunun beş tanesi namaz içindir. Yir­mi beşi ise Âdem'in fazileti dolaylıyladır.

Ona dört tekbir getirerek namazı kıldığı da söy/enmi'ştir. Şis'in oğullan Hz, Âdem'i bir mağaraya koydular (gömdüler). Mağaranın kapısına da bir bek­çi bıraktılar. Kabiloğullarından kimseyi oraya yaklaştırmadılar. Oraya gelip Hz. Âdeme mağfiret dileyenler Şis'in oğullan idi. Hz. Adem'in yaşı dokuzyüz otuz altı yıldı.

Şöyle sorulabilir: Âyet-i kerimede bütün cevherlerin aynı cinsten oldukla­rına dair bir delil var mıdır? Cevap: Evet vardır. Çünkü, çamurun canlı, ka­dir ve bilgi sahibi bir İnsana dönüşmesi mümkün olduğuna göre, bu çamu­run cevherlerin bütün hallerinin her birisine de dönüştürülmesi mümkündür. Çünkü akıl, hüküm itibariyle bunlar arasında bir fark görmemektedir. Diğer taraftan bu âyetin delâleti ile cansızın canlı bir varlığa dönüştüğü de sahih olarak sabit olmaktadır.

Yüce Allah'ın: "Sonra bir ecel takdir edendir" anlamındaki buyruk, mef ûldür. "O'rntn katında da belirli bir ecel daha vardır" anlamındaki buy­ruk da mübtedâ ve haberdir.

ed Dahhâk der ki: Burada "bir ecel'den kasıt ölüm ile ilgili eceldir. "Oüun katında belirli bir ecel daha vardır" ise, Kıyamet günü için belirle­nen vadedir. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: O, bir eceli hükme bağ­ladı ve size ölüme kadar orada kalacağınızı bildirmekle birlikte Kıyametin va­desini ne zaman olacağını size bildirmemiştir.

el-Hasen, Mücahid, İkrime, Husayf ile Katade lafız el- Hasen'e ait olmak üzere şöyle demişlerdir; O, seni yarattığında öleceğin vakte kadar dünya­daki eceli hükme bağlamıştır. "O'nun katında belirli bir ecel daha vardır" buyruğu ile de âhireti kastetmektedir,

"Bir ecel takdir edendir" buyruğunun, bizim bildiğimiz şekliyle hilallerin doğuş vakitleri, ekin zamanları ve bunlara benzer şeyler oldukları, buna kar­şılık "belirli bir ecel"in de ölümün vadesi olduğu söylenmiştir, Çünkü insan ne zaman öleceğini bilmemektedir.

İbn Abbas ve Mücahid de der ki; Âyetin: "Bir ecel takdir edendir" buy­ruğu dünyanın sonu ile ilgili vadidir. "O'nun katında belirli bir ecel daha

vardır" buyruğu ise âhiret hayatının başlayacağı zaman hakkındadır.

Şöyle de denilmiştir: Birinci ecel uyurken ruhların kabfcçdilmesi, ikincisi ise ölüm esnasında ruhların kabzedilmesidir. Bu görüş de İbn Abbas'tan nak­ledilmiştir.

Yüce Allah'ın: "Sonra yine de sîz hâlâ şüphe edersinin" anlamındaki buy­ruk da mübtedâ ve haberdir. Yani, O'nun bir tek ilâh olduğunda şüphe et­mektesiniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Hâlâ siz bu hususta şüphe etmekte, tartışmaktası­nız. Yani, şüphe edenlerin tartıştığı gibi tartışıyorsunuz. Tartışma (et-Temâri) ise şüphe yollu mücadele etmektir. Yüce Allah'ın: "Acaba siz onunla gördükten hakkında şüphe yollu tartışır mısınız?" (en-Necm, 53/12) buyruğunda da böyledir. [18]

 

3. Göklerde de yerde de Allah sadece O'dur. Gizlinizi de açı da bilir. O, ne kazanacağınızı da bilir.

4. Onlara Rabblerınln âyetlerinden bir âyet gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler.

5. İşte onlar, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Fakat» kendisiyle alay etmekte oldukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.

 

Yüce Allah'ın; "Göklerde de yerde de Allah sa­dece O'dur" buyruğu ile Elgili olarak şöyle bir soru sorulmaktadır:

"Göklerde de yerde de" buyruğunda yer alan zarftaki i'rabın âmili nedir? Buna dair birkaç türlü cevap verilebilir:

1- O, göklerde de yerde de ta'zim olunan, yahut da kendisine ibadet olu­nan Allah'tır, demektir. Nitekim: Zeyd doğuda da batıda da halifedir derken, onun hükmü geçerlidir, denmek istenmektedir.

2- Buyruğun anlamı şöyle de olabilir: O, göklerde ve yerde İdare ve ted­biri tek başına elinde bulunduran Allah'tır. Nitekim: Amr, hem insanların ih­tiyaçlarını görür, hem de namaz kılar demek de buna benzemektedir.

3- Bu buyruğun haber arkasına haber şeklinde vârid olmuş olması da müm­kündür O takdirde anlam şöyle olur: O, göklerde de Allah olandır, yerde de Allah olandır.

4- Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O, göklerde olsun, yerde olsun açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilen Allah'tır. O'na hiçbir şey gizli kalmaz,

en-Nehhâs der ki: Bu, bu hususta yapılan açıklamaların en güzelidir, Mu-hammed b. Cerir der ki: Of göklerde Allah olandır. Yerde gizlediğinizi de açık­ladığınızı da bilir. Burada her iki yerde de *bilir" takdim edilmiştir. Ancak, birinci açıklama daha uygundur ve herhangi bir müşkil ortaya çıkarmaktan daha uzaktır. Başka şekillerde de açıklanmıştır.

Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah'ın hareketten, intikal­den ve mekân işgal etmekten tenzih edÜmesinden ibarettir.

"O, ne kazanacağınızı da bilir." Yani, hayır ve şer türünden ne kazanır­sanız bilir. Kazanmak (el-Kesb) ise, ya bir faydayı elde etmek yahut da bir sararı önlemek Eçin yapılan bir fiildir. Bundan dolayı yüce Allah'ın fiiline kesb denilmez.

Yüce Allah'ın; "Onlara Rabbterliiin âyetlerinden bir âyet gelse" buyru-ğundaki âyet, ayın yarılması ve buna benzer bir alâmettir, "Bir âyet" de ki () cinsin istiğrakı (yani âyet türlerinin tamamım kapsamak) içindir. Nitekim "Evde hiçbir kimse yoktur" demek de böyledir.

"Rabblerlnİn âyetlerinden" buyruğundaki ikinci ise, tab'îz (kısmilik) ifade etmek içindir.

"Yüz çevirirler" buyruğu, nin haberidir.

Yüz çevirmek (el-İ'râd) ise yüce Allah'ın vahdaniyetine delil olarak gör­meleri gereken âyetler üzerinde düşünmeyi terk etmektir. Bunlar Allah'ın gökleri, yeri, ikisinin arasında bulunanları yaratması, bütün bunları kadîm, lıayy ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, hiçbir şeyin âciz bırakamadığı, her şe­ye güç yetiren, tüm getirdikleri doğruluğuna delil olarak görülsün diye Pey­gamberi (sav)'ın lehine ortaya koymuş. oldu|u her türlü mucizeden kendi­sine hiçbir şeyin gizli ve saklı kalmadığı, her şeyi bilen Allah'a delâlet etti­ği üzerinde düşünmemektir.

Yüce Allah'ın; "İşte onlar... yalanladılar" buyruğu ile kastedilenler, Mek­ke müşrikleridir. "Hak" ile kast edilen de Kur'ân-ı kerimdir. Muhammed (sav) olduğu da söylenmiştir.

"Fakat... yakında onlara gelecektir." Yani, ceza gelip onları bulacaktır Bu­rada sözü geçen ^haberler" ile kastedilen ise azaptır. Tehdit yollu: Sabret, pek yakında haber -yani azap- sana gelecektir, demeye benzer. Maksat ise Bedir günü ve benzeri durumlarda başlarına gelen şeylerdir.

Bundan kastın Kıyamet günü olduğu da söylenmiştir. [19]

 

6. Görmediler mî ki, Biz kendilerinden önce nice nesilleri yok et­tik. Onları, «izi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzünde yer­leştirmiş, gökten üzerlerine bol bol yağmur indirmiş, altların­dan ırmaklar akıtmıştık. Böyleyken günahları yüzünden onla­rı helak ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık.

 

Yüce Allah'ım "Görmediler mi ki, Biz kendilerinden önce nice nesille­ri yok ettik" anlamındaki buyruğunda yer alan; : Nice, "He­lak ettik" buyruğunun etkisi ile nasb mahallindedir; "Görmediler mi ki" buyruğu ile değil. Çünkü istifham (soru) lafzında ondan önceki amel etmez, ondan sonra gelen amel eder Çünkü soru olmayan cümlede sözün başında yer alması gereken odur. Buyruğun anlamı da şöyledir: Peygamber­lerini yalanladıklarından ötürü, kendilerinden önce helak etmiş olduğumuz ümmetlerden ibret almazlar mı?.

Yani bunlar, bunu bilmiyorlar mı?

Nesil (el-Karn); insanlardan bîr ümmet, bir toplum demektir. Çoğulu ise kurun (nesiller) şeklinde gelir. Şair der ki:

"Senin aralarında yaşadığın o nesil geçip gitti mi

Ve sonradan gelen nesil arasında geriye bırakılacak olursan,

Hiç şüphesiz sen bir garipsin."

Buna göre kartı, çağında yaşayan her bir âlemdir. Bu da "iktiran" dan alın­madır. Yani, birbirleriyle iktiran halinde (birlikte) bulunan âlem demektir Pey­gamber (sav)dan gelen hadiste de (kam kelimesini kullanarak) §öyle buyrul-duğu na ki edilmektedir: "İnsanların en hayırljsı benim kuşağım (karn)'dır -ashabı kastetmektedir-. Sonra, onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan son­ra gelenler." [20] Karn ile ilgili olarak yapılan en doğru açıklama budur.

Şöyle de denilmiştir: Buyruğun anlamı, nice nesillerin ahalisi arasından.... şeklinde olduğu da söylenmiş ve (muzafun ileyh) hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın: aSen o kasabaya sor" (Yûsuf, 12/82) buyruğunda olduğu gibi.

Bu açıklamaya göre karn bir zaman süresidir. Bunun, atmış yıl, yetmiş yıl, seksen yıl ve yüz yıl olduğu söylenmiştir. Hadis alimlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre bir karn (asır) yüz yıldır. Peygamber {.sav)'ın da Ab­dullah b. Busr'a: "Sen bir karn yaşayacaksın" [21] demesini ve onun da yüz yıl yaşamasını delil gösterirler. Bunu da en-Nehhâs nakletmektedir.

Karn aslında hayvanlardan boynuzu bulunanların boynuzu gibi dışarı doğru çıkan şey (boynuz) demektir.

*Onlar ı, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzünde yerleştirmiş" buyruğunda gaibten söz edişten hitaba geçilmiştir. Bunun aksi ise şu buyruk­ta vârid olmuştur: "Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz zaman, onlar da gü­zel bir rüzgâr ile kendilerini alıp götürdüklerinde..." (Yûnus, 10/22)

Basralılar da şöyle demişlerdir: "Yüce Allah aralarında Muhammed (sav) ile ashabı bulunduğu halde onlar hakkında; «Görmediler mi ki" diye haber vermekte, sonra da onlarla da beraber olarak hepsine hitab etmektedir. Araplar da konuşma sırasında: "Ben Abdullah'a, Allah ona ne kadar çok ik­ramda bulunmuş, dedim" ile: "Ben Abdullah'a, Allah sana ne kadar çok ik­ramda bulunmuş dedim" anlamında ifadeler kullanırlar. Eğer, geçen buyruk­lar gaib kipi ile gelmiş olsaydı: "(Sizi ye deştirmediğim iz yerine) onları yer­leştirmediğimiz" şeklinde gelmesi gerekirdi.

"T«nkîn"den fiilin "lâm" harf-i cerri ile teaddi etmesi (geçişli olması) müm­kün olduğu gibi harf-i cersiz teaddtsi de mümkündür. Her iki şekilde de kullamlmıştır. Manası ise: Biz onlara dünyalıktan size vermediğimiz şeyleri vermiştik, şeklindedir.

"Gökten üzerlerine bol bol yağmur indirmiş" buyruğuyla çokça yağmur yağdınldığı kastedilmektedir. (Âyet-i kerimede); "semâyı gönderdik" denil­mesi, yağmurun semâdan İnişinden dolayıdır. Şairin şu mısraı da bu kabil­dendir:

"Semâ(dan gelen yağmur) bir kavmin toprağına düşerse.,,

"Midrârâ: Bol bol" yapı olarak çokluğa delâlet eder. Meselâ, çokça erkek do­ğuran kadına; denilmesi, çokça kız çocuk doğuran kadına da; denilmesi de bu kabildendir. Süt sağanın eline sütün oldukça fazla gelmesi halinde; denilir. "Bol bol"nin mansûb gelişi ise hal ol­masından dolayıdır.

"Altlarından ırmaklar akıtmıştık1* ağaçlarının ve evlerinin altından akıt­mıştık, demektir. Firavun'un: "Ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi?" (ez-Zuhruf, 43/5 D ifadesi de bu kabildendir.

Buyruğun anlamı ise şudur: Biz onlara bol bol nimetler vermiş olduğumuz halde onlar bunlara karşı nankörlük ettiler. "Böyle iken günahları yüzün­den" yani, inkâr ve küfürleri sebebiyle "onları helale ettik." Buna göre gü­nahlar, intikamın ve nimetlerinin zevalinin bir sebebidir. "Ve arkalarından başka bir nesil yarattık" var ettik. O halde bunlar da helak edilmekten kork­sun lar, çek insinler. [22]

 

7. Eğer Biz sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirmeydik, kendi­leri de elleriyle ona dokunsalardı, kâfir olanlar yine: "Bu, an­cak apaçık bir büyüdür" derlerdi

 

Yüce Allah'ın: "Eğer Biz sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap İndirseydik..."

âyetinin anlamı şöyledir: Ey Muhammed, eğer Biz onların istedikleri ve id­dia ettikleri şekilde, gözlerinin önünde bir kâğıt üzerinde yazılı bir kitabı sa­na indirmiş olsaydık... îbn Abbas'tan nakledildiğine göre ise, sema ile arz arasında asılı bir kitap indirmiş olsaydık.,.

Bu buyruk bizlere, tenzilin (kitabın İndîrilişİnin) iki türlü olduğunu beyan etmektedir. Birincisi, meleğin indirmesi şeklînde kitap sana inseydi anlamın­da. İkincisi ise, Allah'ın sema ile arz arasında asılı bulunduracağı bir kâğıt üze­rinde yazılı bir kitap olarak indirmiş olsaydık anlamında.

Burada; ": îndlrsey" dik ifadesinin mübalağa kipî ile kullanılması, ki­tabın sema ile arz arasında duracağı uzun sürenin ifadesi içindir.

Kitab, kitabet: Yazmak anlamında bir mastardır. Böylelikle kitabın bir kırtas (kâğıt) üzerinde olduğunu beyan etmektedir. Çünkü, ya bir kâğıt ve­ya bir sahife üzerinde olmaksızın yazının bulunması makul değildir. Kırtas (mealde; kâğıt) salıife demektir. Bu kelime "kurtâs" şeklinde söylenir. () ise, ok atan bir kimsenin hedefte yapıştırılmış bulunan sahifeye isa­bet ettirmesini anlatmak için kullanılır.

"Kendileri de elleriyle ona dokunsalardı" yani, bunu gözleriyle görüp tek­lif ettikleri şekilde elleriyle ona dokunup, sahlfelerini elleriyle yoklayıp evi­rip çevirecek olsalar ve böylelikle her türlü -şüpheleri ortadan kalksın ve her türlü tereddütleri zail olsun diye bu şekilde yapmış olsaydık; yine bu husus­ta inatlarını sürdürürler, küfürlerini devam ettirirler ve şöyle derler: Bu, apaçık bir sihirdir. Olsa olsa bizim gözlerimiz döndürülmüş ve büyülenmi-şizdir. Bu âyet-i kerime onların: "Üzerimize okuyacağımız bir kitap indirme­diğin sürece" (el-İsra, 17/93) şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Yüce Allah, ezelî ilmine göre eğer öyle bir şey inecek olsaydı, yine mutlaka onu yalan­layacaklarını bize bildirmektedir. el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerime en-Nadr b. el-Haris ile Abdullah b. Ebi Ümeyye ve Nevfel b. Huveylid hakkında na­zil olmuştur. Onlar: "Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana iman etmeyiz" (el-İsra, 17/90) demişlerdi. [23]

 

8. "Ona ne diye bir melek İndirilmedi" dediler. Eğer Biz bir melek indirmeydik, herhalde iş bitirilmiş olurdu. Ve sonra kendileri ne bir süre verilmezdi.

9. Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapar dik. Ve herhalde onları (başkalarını) düşürmekte oldukları şüp­heye düşürürdük,

10  Andolsun, senden önce geçen peygamberlerle de alay edildi on­larla eğlenenleri, alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıverdi.

Yüce Allah'ın: "Ona ne diye bir melek İndirilmedi, dediler" buyruğu, on­lar böyle bir teklifte de bulunmuşlardı, demektir. "(): Ne diye... medî*. laf­zı;...medi, değil miydi, anlamındadır.

"Eğer Biz bir melek indtrseydik, herhalde iş yitirilmiş olurdu1* İbn Ab-

bas der ki: Eğer onlar meleği aslî suretinde görmüş olsalardı, onu görmeye tahammül gösteremeyeceklerinden mutlaka öleceklerdi, Mücahid ve İkrime; mutlaka kıyamet kopardı, diye açıklamışlardır. ei-Hasen ve Katade, şöyle de­mişlerdir: Kökten İmha edilmek azabıyla helak edilirlerdi. Çünkü yüce Allah'ın sünneti, kim bir mucize İster de o mucize ona gösterildiği halde îman etme­yecek olursa, Allah'un- onu derhal helak etmesi şeklinde cereyan edegelmiştir.

"Ve sonra kendilerine bir süre verilmezdi" hiçbir şekilde onlara mühlet verilmez ve ertelenmezlerdi.

"Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapardık." ya­ni, onlar meleği gerçek suretinde göremezlerdi. Meleği ancaft kesif cisimler şeklinde mücessem bir hal aldıktan sonra görebilirlerdi. Çünkü, her bir tür, kendi türüne ısınır ve kendisinden başka türlerden nefret edip uzaklaşır.

Şanı yüce Allah, eğer İnsanlara gönderdiği elçiyi bir melek olarak gönder­miş olsaydı, ona yaklaşmaktan uzak dururlardı. Orta ısınamaz, yanaşmazlar­dı. Onun konuşmasından dolayı içlerine korku girer ve ondan çekinirlerdi. Bunun sonunda da onun sözüne kulak asamazlardı. Bu korku, ona soru sor­malarına engel olurdu. Bu suretle de peygamber gönderme maslahatı her­kese, şamil olmazdı. Eğer elçi olarak gönderdiği o meleği melek suretinden çıkartıp, ona ısınsınlar ve onun yanında huzurları kaçmasın diye suretlerine benzer bir surete dönüştürmüş olsaydı, bu sefer: Sen bir melek değilsin, sen ancak bir insansın. Biz de sana iman etmiyoruz diyecekler ve eski hallerine döneceklerdi.

Melekler, peygamberlere insan suretinde gelirlerdi. Nitekim melekler, Hz. İbrahim ile Hz. Lût'a insan suretinde gelmişlerdi. Hz. Cebrail, Peygamber (sav)'e Dİhye el-Kelbî suretinde gelirdi. Yani, eğer melek inmiş olsaydı, peygamberlere meleğin gelmesindeki adet üzere mutlaka onu da bir insan suretinde göreceklerdi. Eğer melek, aslî suretinde inmiş olsaydı onu göreme­yeceklerdi. Biz onu, bir insan suretinde göndermiş olsaydık, bu sefer işin İçin­den çıkamaz ve şöyle derlerdi: Bu da senin gibi bir sihirbazdır.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah'ın: "Ve herhalde onları... şüpheye düşürür­dük." buyruğu, onların başkanları, zayıf ve güçsüzlerini içine düşürdükleri şüphe gibi bir şüpheye düşürürdük, demektir. Çünkü başkanlar zayıflara: Mu-hammed bir insandır. Onunla sizin aranızda bir fark yoktur, diyorlar ve böylelikle onları şüphe ve tereddüde düşürüyorlardı. Yüce Allah onlara, eğer insan suretinde bir meleği indirmiş olsaydı, yaptıkları gibi yine şüphe ve ka­rışıklığa düşürmek için bir yollarının bulunacağını bildirmektedir.

Karıştırmak demektir. Meselâ; İşi ona karışık gösterdim denilir. Bu kelime ise aslında elbise ve benzeri şeylere bürünüp örtünmek anlamındadır. Yüce Allah "Şüpheye düşürürdük" diye buyurmak suretiyle bunu kendisine izafe etmesi, yaratma cihetiyledlr, Buna karşılık: "Başkalarını düşürmekte oldukları" buyruğunda da fiili kendile­rine izafe etmesi ise kesb yönüyledir.

Daha sonra yüce Allah, Peygamberine -salât ve selâm ona- teselli vermek ve gönlünü hoş etmek üzere: "Andolsun senden önce geçen peygamber­lerle de alay edildi,., kuşatıverdi" diye buyurmaktadır. Yani, peygamberle-riyle alay etmelerinin bîr cezası olarak, o peygamberlerin ümmetlerine he­lak edilmeleriyle sonuçlanan azap indi.

İndi, (mealde; kuşattı) anlamındadır. Yüce Al­lah da şöyle buyurmaktadır: "(Kötü tuzak ancak sahip­lerini kuşatır." (Fâtır, 35/43)

Yüce Allah'ın:...dıkları" buyruğundaki; anlamındadır. Mastar anlamında olduğu da söylenmiştir. Alaylarının akıbeti kendilerini çepeçevre kuşattı, demek olur. [24]

 

11. De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, yalanlayanlarla sonu ni­ce oldu, bir bakıverin."

12. De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De İh "Allah'ın­dır. O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Andotsun ki, hepinizi hakkında hiç şüphe olmayan Kıyamet gününde toplayacaktır. Kendilerini zarara uğratanlar, İşte onlar iman etmezler."

 

Yüce Allah'ın: "De kî Yeryüzünde gezip dolaşın..." Yani, ey Muhammed, şu alay eden, eğlenen ve yalanlayanlara de ki; Yeryüzünde gezip dolaşın ve sizden Önceki kâfirlerin başına gelen cezalan ve acıklı azapları bilmek için bakın, bunlara dair haber almaya çalışın.

Geçmiş ümmetlerin ve o yurtlarda sakin olmuş olanların bıraktıkları eser­lerle ve akıbetini görerek ibret almak üzere yapılacak olan böyle bir yolcu­luk menduptur. Burada sözü geçen "yalanlayıcılar* batılı yalanlayan değil, hakkı ve hak ehlini yalanlayan kimselerdir.

"De kü Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" Bu da yine onlara karşı ge­tirilen bir delildir. Buyruğun anlamı da şudur: Ey Muhammed onlara: "Gök­lerde ve yerde olanlar kimindir" diye sor. Şayet onlar Peki kimindir, diye soracak olsalar, sen de de ki o: "Allah'ındır."

Yani: Göklerde ve yerdeküerin hepsi O'nun otduğu ve ister onların itiraf­larıyla, isterse de onlara karşı getirilen delillerle, her şeyin yaratıcısının O ol­duğu sabit olduğuna göre, şanı yüce Allah, dünyada onlara çabucak bîr azap göndermeye de kadirdir, öldükten sonra onları diriltmeye de kadirdir.

Fakat Allah: "Rahmeti kendi üzerine yazmıştır." Yani, kendi lütuf ve ke­reminden bunu vâdetmiştir. Mühlet vermiş (cezalandırmamış)tır.

Yüce Allah'ın burada "nefs : kendi" tabirinin zikrolunması, O'nun var olan zatı demektir. Ve va'dini pekiştirmekte, bu hususta aradaki aracıların varlı­ğım ortadan kaldırmaktadır. İfadenin anlamı; şanı yüce Allah'ın, kendisinden kaçıp uzaklaşanlara, kendisine geri dönmeleri için karşılıksız bir merhame­tidir. O'nun, kullarına oldukça merhametli olduğunu ve cezalandırmakta ace­le etmediğini, dönüşlerini ve tevbelerini kabul edeceğini haber vermektir

Müslim'in Sahîh'inde Ebu Hureyre'den söyle dediği kaydedilmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu kî: Yüce Allah, rnahlukata dair kazasını (hükmü­nü) izhar edince, nezdinde alıkonulmuş bir kitaba kendisi hakkında: "Mu­hakkak Benim rahmetim gazabıma galip gelir" diye yazmıştır. [25]

Yanı yüce Allah, hükmünü, kazasını izhar edip dîJediği kimseye bunu açık­layınca, Lehv-i Mahfuzda -veya dilediği bir şeyde- muktezâsı hak bîr haber ve doğru bir va'd olan: "Muhakkak Benim rahmetim gazabıma galip gelir" di­ye biryazj. izhar etti. Yanı, Benim rahmetim gazabımı geçer ve ondan daha fazladır.

Yüce Allah'ın: "And olsun ki, hepinizi... toplayacaktır" buyru-ğundaki "lâm", kasem (yemin) lâm'ıdır. "Nun" harfi ise te'kid "nûn"udur. el-Ferra ve başkaları der ki: İfadenin bitişinin; Rahmet.,, yazmıştır" buyruğu ile tamam olması mümkündür Bundan sonra ise, beyan yotu ile ye­ni bir cümle olabilir. O takdirde; "Andolsun klr hepinizi... toplayacaktır" buyruğunun anlamı, size mühlet verecek ve sizi biraraya toplamayı ertele­yecektir, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Yani, O sizi, kabirlerden inkâr et­tiğiniz günde toplayacaktır. Burada; (Ji) e" a'nın; :... de anlamında ol­duğu da söylenmiştir. Yani, andolsun ki, hepinizi... kıyamet gününde topla­yacaktır, demek olur.

". Andolsun ki hepinizi... toplayacaktır" buyruğunun, rahmet­ten bedel olarak nasb mahallinde olmasının mümkün olduğu da söylenmiş­tir. O takdirde başındaki "lâm" (at anlamında olur ki, anlam şu demek olur: Rabbinîz kendi üzerine sizi toplayacağını yazmtftır.

Nahivcilerin bir çoğu yüce Allah'ın: "Sonra bütün o delilleri görmeleri­nin ardından onu bir süreye kadar mutlaka zindana atacaklar diye bir gö­rüşe sahip oldular" (Yûsuf, 12/35) buyruğunu da; onu zindana atmayı uy­gun gördüler diye açıklamışlardır.

Bunun,: Yazmıştır buyruğu ile nasb mahallinde olduğu da söylen­miştir. Yüce Allah'ın: ": Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki, içinizden kim bilmiyerek kötü bir iş işler de..." buyruğunda yer alan; edatının böyle otduğu gibi. Bu da rah­meti kıyamet gününe kadar mühlet vermek şeklinde tefsir ettiği görüşüne gö­re böyledir. Bu açıklama da ez-Zeccâc tarafından yapılmıştır.

"Hiç şüphe olmayan" hakkında hiç bir tereddüt bulunmayan.

"Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler" buyruğu, mübtedâ ve haberdir. ez-Zeccâc bu açıklamayı yapmıştır. Bu hususta yapı­lan en güzel açıklama da budur. Nitekim bir kimse: "Ba­na ikram edene bir dirhem var" demek de böyledir. Burada "fa" harfi şart ve cevap manasına da gelir. el-Alıfeş de der ki: Arzu edilirse...ler, kim­seler, ": Andolsuiıkl hepinizi., toplayacaktır" buyruğundaki "siz" zamirinden bedel olarak nasb mahallinde de kabul edilebilir. Yanir kendilerini zarara uğratan müşrikleri hiç şüphesiz toplayacaktır.

Ancak, el-Müberred bu açıklamayı kabul etmeyip bunun hatalı olduğunu söylemiştir. Çünkü hiçbir zaman ne muhatapdan, ne de hitap edenden be­del yapılmaz. Meselâ Ben sana, yani sen Zeyd'e uğ­radım ve sen bana, yani ben Zeyd'e uğradın denilmez. Çünkü, bunun anla­şılmayacak bir tarafı yoktur ki açıklanmasına gerek bulunsun. Ancak el-Ku-tebî şöyle demektedir: Burada (; ...ler> kimseler'in daha önce kendile­rinden söz edilen "yalanlayanlardan bedeî olmak üzere ceza veya onlar için sıfat da olabilir. Bunun, başLı başına bir nida olduğu da söylenmiştir. [26]

 

13. Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O'nundur. O, her-şeyi işitendir, bilendir.

14. De ki: "Ben, gökleri ve yeri yaratan Allah'tan başkasını mı dost edinecekmişim? Ve O, yediriyor ama yedlrilmiyor." De ki: "Ben İslâm'a girenlerin ilki olmakla emrolundum ve (bana:) Sakın müşriklerden olma, (denildi).*

15. De kî: «Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben o büyük gü­nün azabından korkarını."

16.0 gün (azap) kimden çevirilip giderilirse, (Allah) ona rahmet bu­yurmuş olur, İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.

 

Yüce Allah'ın: "Gecenin ve gündüzün İçinde barınan her şey O'nundur." buyruğu, bu böylece sabit olmuş değişmez bir gerçektir," demektir. Bu da on­lara karşı getirilen bir delildir.

Denildiğine göre, bu âyet-i kerimenin iniş sebebi, onların söyledikleri şu sözlerdir: Bizler, seni bütün bunları yapmana itenin muhtaçlıktan başka bir şey olmadığını biliyoruz, İşte o bakımdan sen aramızda en zenginimiz olun­caya kadar senin için aramızda mal toplayacağız. Yüce Allah bunun üzeri­ne buyurdu ki: Sen de onlara lıerşeyin Allah'ın olduğunu bildir. O, beni muh­taçlıktan kurtarmaya kadir olandır.

": Sükûn bulan, barınan" buyruğundaki sükûn bulmak, sakinleşmek, karar bulmak, yerleşmek demektir. Maksat ise, sükun bulan ve hareket eden her şey demektir. İşitenin bunu bilmesi dolayısıyla hareket eden ayrı­ca hazf edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Özeİlikle sükûn bulanın zikredilmesi, sükûnun kap­samına giren şeylerin hareketin kapsamına giren şeylerden daha çok oldu­ğundan dolayıdır. Şöyle de denilmiştir; Buyruğun anlamı, yarattığı herşey de­mektir Bu, hareket edeniyle, sükûn bulanıyia bütün mahlukat hakkında umu­midir. Çünkü bütün bunlar üzerinden gece ve gündüz akıp gitmektedir. Bu­na göre sükûn bulmaktan kasıt, hareketin zıddı değil, bütün mahlukattır, Bu hususta yapılan en güzel açıklama budur. Çünkü, bu husustaki bütün fark­lı görüşleri bir araya toparlayabilmektedir.

"O, herşeyi" bütün varlıkların seslerini "işitendir" ve gizliliklerini en iyi "bilendir."

Yüce Allah'ın:"De ki... Allah'tan başkasını mı dost edi­necek mlşün?" buyruğunda, (biri Allah'tan başkası, diğeri de veli olmak üze­re.) iki meful vardır. Müşrikler onu atalarının dini olan putlara ibadete davet edince, yüce Allah da ona ey Muhammed "de ki: Allah'tan başkasını mı dost edinecek misim r buyruğunu indirdi. Yani ben, Allah'tan başka bir Rabb, bir mabud ve bir yardımcı mı edinecek misim?

O Rab ki, "gökleri ve yeri yaratandır." Burada "yaratan" anlamına gelen;  kelimesi Allah lafza-i celalinin sıfatı olarak esreli okunur. el-Ahfeş ise, mahzuf bir mübteda takdiri ile merfü' okunmasını da caiz görmüştür. ez-Zec-câc da der ki: medh övgü olmak üzere mansub olması da caizdir. Ebu Ali el-Fârisî de der ki: Mahzuf bir fiil takdiri ile nasb edilmesi caizdir. "Gökleri ve yeri yaratanı terk mi edeyinTdemiş gibi­dir. Çünkü yüce Allah'ın: "Ben... Allah'tan başkasını mı dost edinecek mi­sim" buyruğu, Allah'ı dost edinmeyi terke delalet etmektedir. Bu delaletin güçlülüğü dolayısıyla da böyle bir fiil takdirine gitmek güzel bir şeydir.

"Ve O, yediriyor ama yedirilmiyor." Genel olarak bu şe­kilde okunmuştur, Yani O, nzık veriyor, ama O'na rızık verilmiyor. Bunun de­lili de yüce Allah in *- buyruğudur Ve bana yemek yedirmelerini de istemi­yorum." (ez-Zariyat, 51/57.)

Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve el-A'meç ise bunu, O ise yemek yedirir fakat kendisi yemez diye okumuşlardır ki, bu da güzel bir kıra­attir. Yani O, kullarına nzık vermekle birlikte kendisi yaratıkların ihtiyaç duy­duğu gıdaya muhtaç değildir, bundan münezzehtir. Bununla birlikte her iki fiilde de "yâ" harfleri ötreli, "ayn" harfleri de esreli okunmuştur ki, anlamı şöy­le olur: Şüphesiz ki Allah kullarına yemek yedirir ve onları rızı klandın r, HaJ-buki veli (edinilen put) ise ne kendisine yemek yedirebilir, ne de kendisini veli edinenlere (kendisine tapanlara). Birinci fiil» "yâ ve ayn" harfleri üstün dîye okunmuştur. Yani, veli (edindikleri puO'nın kendisi yemek yer, ikinci Fiil ise, "yâ" harfi ötreli, "ayn" harfi de esreli olarak okunmuştur Yani, veli (edindikleri put) ise yemek yediremez.

Özellikle başka nimetler arasından yemek yedirmenin zikredilîşi İse, bü­tün mahlukatın yemek yemeye ihtiyaçlarının en önemli ihtiyaçlar arasında yer alışından dolayıdır.

"De ki; Ben islâm'a girenlerin îlki olmakla emrolundum." Yani. yüce Al­lah'ın emrine bağlanıp teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum. Kav­mimden ve ümmetim arasından ibadetini Ona haHs kılanların ilki olmakla emrolundum, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da el-Hasen ve başkaların­dan nakledilmiştir,

"Ve sakın müşriklerden olma." Yani: Ve bana: "Sakın müşriklerden olma1 denildi, demektir.

"De ki: Eğer Katibime isyan edersem, gerçekten ben o büyük günün aza­bından korkarım," Yanir başkasına ibadet etmek suretiyle O'na isyan ede­cek olursam beni azaplandıracağından korkarını.

Korkmak (havf); hoşlanılmayan şeyin umulup beklenilmeğidir. İbn Abbas der ki: Burada "korkarım", bilirim anlamındadır.

"O gün" Kıyamet gününde kimden azap çevrilip giderilirse, savıhrsa "ona rahmet buyurmuş olur." Yani o, umduğuna nail olmuş, kurtulmuş ve mer­hamete mazhar olmuş olur.

Küreliler; "Giderilirse* buyruğunu, "ya" harfini üstün ve "râ" harfini esreli olarak okumuşlardır ki, Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd'in tercih et­tiği kıraat budur. Çünkü daha önce yüce Allah şöyle buyurmuştur: "De kiî Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" Yine ayrıca : "Ona rahmet buyurmuş olur" buyruklarında, "rahmet buyrulmuş olur" dîye meçhul buyurmam ıştır. Ayrıca Ubeyy de bunu; Allah onu kimden giderecek olursa" diye okumuştur. Sibeveyh ise -Medinelilerin ve Ebu Amr'ın kıraati olan- bi­rinci kıraati tercih etmiştir.

Sibeveyh der ki: Sözde hazfedilenler ne kadar az olursa o kadar güzeldir.

"Yâ" harfini üstün olarak okuyanların (Kûfelilerin ve diğerlerinin) kıraatine gelince, bu kıraatin takdiri de: Allah o azabı kimden uzaklaştırırca...şek­linde olur. Diğer kıraate göre ise ifadenin takdiri şöyle olur: Azap kimden uzaklaştırılırca..."İşte bu apaçık" besbelli bir "kurtuluştur." [27]

 

17. Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa yine O'ndan başka onu giderecek kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurur­sa... İşte O, herşeye gücü yetendir.

 

Yüce Allah'ın: "Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa yine O'ndan baş­ka onu giderecek kimse yoktur" buyruğunda geçen "dokunmak" ve "gider­mek, açmak" cisimlerin sıfatlarındandır. Burada bir mecaz ve ifadenin kul­lanımında bir genişlik vardır. Yani: Ey Muhammed, sana fakirlik yahut has­talık gibi bir sıkıntı inecek olursa, bunu O'ndan başka kaldıracak ve önle­yecek kimse yoktur. Eğer sana bir afiyet, bolluk ve nimet isabet edecek olur­sa, "işte O, herşeye gücü yetendir" yani, hayır olsun zarar ve sıkıntı olsun.

İbn Abbas rivayetle der ki: Rasulullah (sav)'ın terkisinde bulunuyordum. Bana dedi ki: "Ey delikanlı -yahut yavrucuğum- sana Allah'ın kendileriyle fay­da vereceği bir takım kelimeler öğreteyim mi?" Ben, buyur dedim. Şöyle bu­yurdu: "Allah'ı (n hükümlerini) koru ki O da seni korusun. Allah'ı(n hüküm­lerini) koru ki, O'nu rehber bulasın. Rahatlık zamanlarında sen Allah için iyi­lik yap ki, O da sıkıntılı zamanlarında sana yardımcı olsun. Dilekte buluna­cağın vakit Allah'tan iste. Yardım isteyeceğin vakit Allah'tan dile. Çünkü ne olacaksa, kalem artık onları yazmış ve kurumuştur. Eğer bütün mahlukat hep birlikte sana Allah'ın senin hakkında takdir etmediği bir şey ile zarar vermek isteyecek olsalar, buna güç yetiremezler. Sen, Allah için şükür ve yakîn ile amel et.ve şunu bil ki, hoşuna gitmedik şeylere sabretmende büyük bir ha­yır vardır. Ve hiç şüphesiz zafer, sabır ile birliktedir. Kurtuluş, sıkıntılarla be­raberdir ve muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır." Bunu, Ebu Bekr b. Sabit el-Hatib, "el-Faslu ve'l-Vasl" adlı eserinde rivayet etmiştir. Sahih bir hadistir. Tirmizî de bu hadisi rivayet etmiştir[28] ama bu rivayet daha tamdır. [29]

 

18. Kullarının üstünde kahir olandır O. O, hikmeti sonsuz olandır, herşeyden haberdardır.

19.  De ki: "Kimin şahidliği en büyüktür?" De ki: "Benimle sizin aranızda Allah şahiddir. Şu Kur'ân bana, onunla; sizi ve her ki­me ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Acaba Allah ile birlikte başka ilâhların varlığına gerçekten siz mi şa-hidlik edersiniz?" De ki: "Ben şehadet etmem." De ki: "O, ancak tek bir ilâhtır ve ben, muhakkak sizin ortak koştuklarınızdan uzağım."

 

Yüce Allah'ın: "Kullarının üstünde kabir olandır O" buyruğundaki kahr, galebe demektir. Kahir de galip gelen demektir. Kişi, kahredilen ve zelil kı­lınanın haline düşürülecek olursa, denilir. Şair de der ki:

"Husayn kavminin önder olmasını temenni etti.

Ama Husayn, akşamı zelil kılınmış ve kahredilmiş etti."

Kahredildi, yenik düşürüldü, mağlûb edildi anlamındadır.

"Kullarının üstünde" buyruğunun anlamı ise, onlara kahir olmak ve ga­lip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Ya­ni onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa burada­ki üstünlük mekânı anlamdaki bir üstünlük değildir. Nitekim: Sultan raiye-sinin üstündedir derken, mevki ve rütbesi itibari ile üstündür anlaşılır. "Kahr" ifadesinde kudrette bulunmayan fazladan bir mana vardır. Kahr, başkasını istediğine ulaşmaktan engellemek demektir. "O" emrinde "hikmeti sonsuz olandır" kullarının yaptıkları amellerinden ve "herşeyden haber­dardır." Yani, bu sıfatlara sahip olana hiçbir şekilde şirk koşmamak icabeder. Yüce Allah'ın: "De ki: Kimin şahidliği en büyüktür" buyruğuna gelince, müşrikler, Peygamber (sav)'a şöyle demişlerdi: Senin Allah'ın Rasutü oldu­ğuna dair lehine kim şahidlik eder. Bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiş­ti. Bu, el-Hasen ve başkalarından rivayet edilmiştir.

Buradaki "şey (mealde: Kim)" lafzı, Allah'ın ismi makamındadır. Yani, en büyük şahadet Allah'ın şehadetidir, O'nun rububiyetinin tekliği, vahdaniye­tine dair deliller, şahidlik itibariyle en büyük ve en muazzamdır. O, benim ile sizin aranızda, benim size tebliğde bulunduğuma, size söylediklerimde ve risalet iddiamda doğru söylediğime dair benimle sizin aranızda şahiddir.

"Şu Kur'an bana onunla sizi* ey Mekkeliler "ve her kime ulaşırsa onla­rı* yani Kur'an'ın kendisine ulaştığı her kimseyi "korkutup uyarmam için vahyolundu" yani bu Kur'an-ı Kerim de benim peygamberliğimin şahididir. "Kime ulaşırsa onu" buyruğunda "O" anlamına gelen "he" zamiri­nin hazf edilmesi, sözün uzamasından dolayıdır.

Burada (böyle bir hazf sözkonusu olmayıp) "ergenlik çağına baliğ olan" anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da ergenlik çağına ulaşmayan kimse­nin, şer'i bakımdan muhatap alınmadığına ve ondan ibadetin talep olunma­dığına delâlettir. Kur'ân ve sünnetin tebliğ edilmesi ise, Peygamber (sav)'ın bunlan tebliğ etmekle emrolunduğu gibi, (sair mükelleflerin de) emrolunduk-ları bir şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et." (el-Maide, 5/67)

Sahih-i Buiıârî' de Abdullah b. Amr'dan Peygamber (sav)'ın şöyle buyur­duğunu nakletmektedir: "Bir âyet dahi olsa benden tebliğ ediniz. İsrail oğullarından da naklediniz. Bunda bir mahzur yoktur. Ama kim kasti olarak aleyhime yalan uydurursa o cehennemdeki yerine hazırlansın."[30] Yine ha­berde şöyle denilmektedir: Her kime Allah'ın Kitabından bir âyet ulaşacak olursa, o kimseye -ister gereğince amel etsin isterse terk etsin- Allah'ın em­ri ulaşmış olur.

Mukatil de şöyle demiştir: Cinden olsun, insanlardan olsun kime Kur'an ulaşırsa o, onun için bir uyarıcı, korkutucu olur. el-Kurazî der ki: Her kime . Kur'ân ulaşırsa o, tıpkı Muhammed (sav)'ı görmüş ve ondan işitmiş gibidir.

Ebû Nehîk ise, malum bir fiil olarak; "şu Kur'ân'ı ba­na... vahyetti" diye okumuştur ki, cemaatin kıraatinin anlamı da budur.

"Acaba Allah ile birlikte başka ilahların varlığına gerçekten siz mi şa-hidlik edersiniz?" Buyruğundaki soru, azarlamak ve başa kakmak içindir. Bu­radaki "Siz mi?" buyruğu, aslı üzere iki hemze ile okunmuştur, İkin­ci hemze hafifletilecek olursa;  diye okunur, el-Esmaî ise, Ebu Amr ve Nafi'den;  diye okuduklarını rivayet etmiştir ki, bu da bilinen bir söy­leyiştir, İki hemze arasına iki hemze yanyana gelmesi hoş olmadığından do­layı med harfi konulur. Şair der ki:

"Ey Celacil ile Nekaa tepesi arasında bulunan yumuşak kumların ceylanı! O, sen misin yokaa Um Salim mi?"

(Soru olarak değil de) haber olmak üzere Siz şahidlik edersiniz; şek­linde okuyanların kıraatine gelincet bu kıraat, onların şirklerinin muhakkak olduğunu kabul etmek şeklinde açıklanır.

"Başka İlâhlar " denilip de : Diğer denilmeyişine gelin­ce, el-Ferrâ şöyle demektedir: Çünkü ilâhlar (anlamındaki: Âline) çoğuldur, Çoğul hakkında da müennes siga kullanılabilir. Nitekim yüce Allah'ın şu buy­rukları da bu kabildendir: "Güzel isimler yalnız Al­lah'ındır. O'na, onlarla dua ediniz" (el-Ârat, 7/180); %J$ı öj'JS\ jc nî): De ki, önceki nesillerin hali nedir?" (Tâ-Hâ, 20/51) Şayet bunların sonunda mü-enneslik alâmeti getirilmeden kullanılacak olsalar (Kur'ânın dışındaki konuş­malarda) sahihtir

"De ki: Ben şehadet etmem." Yani ben sizinle birlikte şehadet etmem de­mektir. "Birlikte"nin hazfedilmesi ise sözün buna delâlet etmesinden dola­yıdır. Yüce Allah'ın: "Eğer anlar şehadet ederlerse, sen onlarla beraber şa-hidlik etme" (el-En'âm, 6/150) buyruğu da buna benzemektedir. [31]

 

20. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi öz oğulları­nı tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar ise on­lar İman etmezler.

Yüce Allah'ın: "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler" buyruğu ile hakkı bilen ve buna rağmen inat eden yahudilerle hıristiyanlar kastedilmek­tedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/146. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Âyet-i kerimede geçen "Kimseler," mlibtedâ olarak ref malıallindedir. "Onu**» tanırlar19 ise, haber ma-hallindedir. Yani, Peygamber (savVı tanırlar. Bu açıklama da el-Hasen ve Ka-tade'den nakledilmiştir ez-Zeccâc'm görüşü de budur.

Buradaki zamirin kitaba ait olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, onu neye delâlet ediyorsa o şekilde bilir ve tanırlar. Bunun da anlamı şudur: Onlar, bu kitabın Peygamber (sav)'ı peygamberliğinin sıhhatine delâlet etmesi şeklin­deki aslî niteliği ile tanırlar.

"Kendilerini harara uğratanlar" buyruğu, sıfat mahallindedir. Mübîedâ ol­ması da mümkündür. Haberi de: "Onlar iman etmezler" buyruğudur. [32]

 

21. Allah'a karşı yalan uyduranlardan veya âyetlerini yalanlayanlar­dan daha zalim kim olur? Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa eremez.

22. O günü (hatırla ki); onların hepsini toplayacak, sonra da şirk ko­şanlara: "İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede? diyeceğiz.

 

Yüce Allah'ın: "... daha zalim kim olur" buyruğu mübtedâ ve haber olup, "Allah'a karşı yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayanlardan"

daha zalim hiç bir kimse olmaz, demektir.

Allanın âyetlerinden kasıt Kur'ân ve mucizelerdir.

"Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa eremez." Bunun, dünyada kurtuluşa er­meyecekleri anlamında olduğu söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah (âhiret ile İlgili olarak) bir sonraki âyet-i kerimede: "O günü onların hepsini top­layacağız." Yani, onların hepsini toplayacağımız o günü hatırla demektir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Zalimler dünya hayatında da if­lah olmazlar, onları toplayacağımız günde de itlâlı olmazlar. Bu takdire gö-ret bir sonraki âyet ile ilişkili olduğundan dolayı; "Zalimler" diye biten âyetin sonunda vakıf yapılmaz.

Şöyle de denilmiştir: Bu buyruk, bundan sonra gelecek olan "... bir bak" ile alâkalıdır. Yani, onların kendilerini toplayacağımız günü nasıl yalanladık­larına bir bak, demektir. Bunun da anlamı, onları hasredeceğimiz günü na­sıl yalanlarlar? şeklindedir.

"Sonra da şirk koşanlara: İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede diyeceğiz."

Bu onlan rezil etmek için sorulacak bir sorudur. Yoksa durumlarını açıkla­maları için değil. "İdia ettiğiniz" de, Allah nezdinde kendi iddianıza göre si­zin için şefaat edeceklerini ve sizleri O'na yaklaştıracaklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede demektir. Bu da onlar için bir azardır. İbn Abbas der ki: Kur'ân-i Kerim'de; İddia etti, kökünden türeyen ne kadar kelime varsa; yalan söylemek anlamındadır. [33]

 

23. Bundan sonra: "Kabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrikler­den olmadık" demelerinden başka bir mazeretleri olmayacak.

 

Yüce Allah'ın: "Bundan sonra... başka bir mazeretleri olmayacak" buy­ruğunda geçen (ye; "mazeret" diye meali verilen) fitne: Denemek demektir. Yani, onlar böyle bir soru ile denenip gerçekleri gördüklerinde ve artık id­dialarının da çürüklüğü anlaşıldıktan sonra «Kabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" diyerek mazeret ileri sürecek ve böylelikle şirkten uzak olduklarını, onunla bir İlişkilerinin bulunmadığını iddia edecek­lerdir. Buna sebep ise, yüce Allah'ın mü'rninleri affedip bağışladığını görme­leri teşkil edecektir.

İbn Abbas der ki: Yüce Allah, ihlâs sahibi (muvahhid)lere günahlarını ba­ğışlayacak ve bağışlayacağı hiçbir günahı, bağışlanmayacak kadar büyük gör­meyecektir. Müşrikler bunu göreceklerinde şöyle diyeceklerdir: Şüphesiz Rab-bimiz günahlan bağışlayandır. Fakat şirki affetmez. Gelin şöyle diyelim: Biz gü­nahkâr kimselerdik ama müşrik kimseler değildik. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyuracaktır: Bunlar şirki gizlediklerine göre, haydi ağızlarına mühür vu­runuz. Bunun üzerine ağızlarına mühür vurulacak, bu sefer dünyada iken ka­zandıklarına dair elleri konuşacak ve ayakları şahidlik edeceklerdir. İşte o va­kit müşrikler Allah'tan hiçbir sözün gizlenemeyeceğim bilip öğrenmiş olacak­lardır. Yüce Allah'ın: "Ogün inkâr edenler ve Peygambere isyan edenler yer­le bir edilselerdi, temennisinde bulunacaklardır, Allah'tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir" (en-Nisa, 4/42) buyruğunda kastedilen budur.

Ebu İshâk ez-Zeccâc da der ki: Bu âyet-i kerimenin te'vili gerçekten olduk­ça inceliklidir. Yüce Allah müşriklerin kıssalarını ve onların şirkleri sebebiy­le fitneye düşeceklerini (yani mazeret ileri süreceklerini) haber verdikten son­ra, onlann fitnelerinin gerçekleri görmeleri halinde yalnızca şirki reddetmek­ten ibaret olduğunu da bildirmektedir. Dilde bunun bir benzeri şudur: Sen, bir kimsenin azgın birisini sevdiğini görürsün. O kişi helak olduğu bir du­ruma düştüğü takdirde hemen ondan uzaklaşır ve o : Senin ona olan sevgin seni ancak ondan uzaklaşma noktasına getirdi, denilir.

el-Hasen de der ki: Bu husus münafıklara has olacaktır. Dünyadaki âdet­lerini orada da sürdüreceklerdir. Burada "mazeretleri (fitneleri)"nin anlamı, fitnelerinin yani küfre sapmalarının akıbeti... demektir.

Katade de der ki: Burada "fitne" nin anlamı, ileri sürecekleri mazeretleri de­mektir. Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre'den gelen hadiste şöyle denilmek­tedir: "(Yüce Allah) kuluna karşı çıkar, ona ey filan, der. Sana ikramda bulun­madım mı, seni ileri gelen birisi kılmadım mı, sana eş vermedim nü, atlan de­veleri sana müsahhar kılmadım mı, kavmine başkanlık edip ganimetlerinin dörtte birini alacak (yahut da herhangi bir sıkıntı ve ihtiyacın olmayacak bir hale getirrnedim) mi?. Der ki: Öyledir ey Rabbim. Yine sorar: Peki sen Be­nim huzuruma çıkacağını zannediyor muydun? O, hayır der. Yine şöyle bu­yurur: Sen beni nasıl unuttuysan, Ben de seni böylece unuturum. Sonra ikin­cisiyle karşılaşır, yine ona böyle der. O da, ötekinin söylediğinin aynısını söy­ler, sonra üçüncüsü İle karşılaşır, ona da bunun gibi söyler, O da şöyle der: Rabbim Sana, kitabına, Peygamber'ine iman ettim. Namaz kıldım, oruç tut­tum, sadaka verdim. Ve gücü yettiğince yaptığı hayırlarından söz eder. Bu se­fer şöyle denilir: O halde olduğun yerde dur. Sonra ona şöyle denir: Şimdi sana karşı şahidlik edecek birisini göndereceğiz. O da kendi kendisine, be­nim hakkımda kim şahidlik edecek diye düşünürken, ağzına mühür vurulur. Baldırına, etine, kemiklerine: Konuş denilir. Baldırı, eti, kemikleri onun yaptıklarını söyler dururlar. Bunun böyle yapılması ise bizzat kendi bedenin­den azalarının şahidliği ile, ileri sürecek bir mazeretinin bırakılmamasıdır. Burada sözü geçen ise münafıktır, İşte yüce Allah'ın kendisine gazap edece­ği kişi budur." [34] [35]

 

24. Kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediklerine ve iftira ettikleri Şeylerin de nasıl önlerinden kaybolup gittiğine bir bak!

 

Yüce Allah'ın: "Kendi aleyhlerine nasü yalan söylediklerine... bir bak"

buyruğunda sözü geçen müşriklerin söyledikleri yalan, onların: Putlara iba­det bizi Allah'a yakınlaştınr, demeleridir. Oysa onlar, bunu zan yolu ile söylemişlerdi. Bu zanlan ise bir hata idi, onlar için mazeret teşkil etmeyecek­tir. Yalancı niteliğini üzerlerinden gidernıeyecektir. Münafıkların yalan söy­lemeleri ise, batıl şeyler mazeret göstermeleri, münafıklık yaptıklarını inkâr etmeleri olacaktır.

"İftira ettikleri şeylerin de nasıl Önlerinden kaybolup gittiğine bir bak." Yani, onların söyledikleri yalanlann önlerinden nasıl kaybolup gittiği­ni bir gör. Bunun da anlamı şudur: İlâhlarının şefaat edeceklerine dair ka­naatleri tamamıyla çürümüş ve tutarsızlığı ortaya çıkmış olacaktır.

"İftira ettikleri şeylerin de nasıl önlerinden kaybolup gittiğine bir bak" buyruğunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onların Allah'tan baş­ka laptı klan onlardan ayrılıp gidecektir. Ve onlara'hiçbir fayda sağlamayacak­tır. Bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Buyruk, dehşetleri ve akıllannın başlarından gide­ceğinden ötürü iftiraları kendilerinden uzaklaşıp gidecektir demektir. Yüce Allah'ın: "Bir bak" buyruğunda geçen "bakmak"dan kasıt ise ibretle bakış­tır. Diğer taraftan "Yalan söylediklerine" buyruğunun, yalan söylemekte ol­duklarına... bak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Gelecekte meydana gelecek olan bu durum mazi (dili geçmiş) sigası İle ifa­de edilmiştir. Ahirette yalan söylemeleri de mümkündür. Çünkü orası deh­şet, şaşkınlık ve akılların başlardan gideceği bir yerdir.

Şöyle de denilmiştir: Ahirette onların yalan söylemeleri mümkün değildir. Çünkü orası, dünyada olanların, yapılanların karşılıklarının görüleceği yer­dir. -Ki, kelam âlimlerinin (ehlî nazar) çoğunluğu bu görüştedir-. Sözü geçen söyledikleri yalan, dünyadaki yalanlarından ibarettir.

"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" buyruğu­nun, buna göre anlamı şöyle olur: Biz, kendi kanaatimize göre müşriklerden değildik. Ahirette yalan söylemelerinin mümkün olduğunu kabul eden gö­rüş ile, yüce Allah'ın şu buyruğu tearuz etmektedir: "Allah'tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir." (en-Nisâ, 4/42) Ancak herhangi bir tearuz veya bir tenakuz sözkonusu değildir. Çünkü dillen, elleri ve ayaklan yaptıkları amel­lerine dair aleyhlerine şahidi ik edeceği bazı konumlarda onlar, Allah'tan hiç­bir söz gizleyemeyeceklerdir. Ancak, daha önce de geçtiği üzere, azaların şa-lıidlik etmelerinden önce bazı konumlarda kendileri aleyhine yalan söyleye­ceklerdir. Doğrusunu en iyi bilen Ailah'tır.

Said b. Cübeyr de yüce Allah'ın: "Rabbimiz olan Allah hakkı İçin biz muşriklerden olmadık" buyruğu hakkında şöyle demektedir: Onlar, hem maze­ret belirtmiş olacaklar, hem yemin edecekler. İbn Ebi Necilı ve Katade de böy­le demiştir.

Mücahid'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar Allah'a şirk koşma­nın dışında günahların bağışlandığını ve insanların da cehennemden çıkar­tıldıklarını görecekleri vakit: "Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrik­lerden olmadık" diyeceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: "Rabbimlz olan Allah hakkı için biz müşrikler­den olmadık." Yani, bizler taşların herhangi zarar ve fayda vermediğini bi­liyorduk. Eğer bunu söyleyecekleri doğru ise, onlar bu sözlerinde doğru söy­lemiş olacaklar ve hiçbir sözü de gizlemeyecekler. Fakat bu onlar için bir ma­zeret olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü küfür üzere ısrar eden inatçı, ma­zereti kabul olunmayacak bir kâfirdir.

Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Bundan sonra... başka bir mazeretleri olmayacak" buyruğu, beş ayrı kıraatle okunmuştur. Hamza ile el-Kisaî, "ya" harfi ile; şeklinde, Mazeretleri kelimesini de mansub olarak ve; ın haberi diye okumuştur. "Demelerin­den başka" ise, onun ismidir. Yani onlar, mazeret olarak ancak bunu söyle­yebileceklerdir demektir ki, bu açıkça anlaşılan bir kıraattir.

Medineliler İle Ebu Amr; "te" ile; şeklinde, buna karşılık "On­ların mazeretleri" kelimesini de nasb ile okumuşlardır. "Deme­lerinden başka" buyruğu ise, onların söyledikleri söz ancak böyle olacak­tır, demektir.

Ubeyy ve ibn Mes'ud da; "Bundan sonra... olmadı" yerine, Olmadı, diye okumuşlardır. 'ı ise nasb ile okumuşlardır.

İbn Âmir ve Hafs'ın rivayetine göre de Âsim ile, el-Mufaddal'ın rivayetine göre el-A'meş, el-Hasen, Katade ve başkaları ise "te" ile; Sonra ol­madı, diye ve Mazeretleri" kelimesini de-, 'in ismi olarak merfu' okumuşlardır. Haberi ise; "Demelerinden başka" buyruğudur. Bunlar, dört ayrı kıraat.

Beşinciye gelince, "Sonra olmadı" şeklinde "ye" harfi ile "Mazeretleri" lafzını da merfu' olarak okumuşlardır. "Fitne" kelimesi futun (sı­namak) anlamına geldiği için de müzekker olarak gelir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna benzemektedir: "Her kime Rabbin-den bir öğüt gelir de vaz geçerse..." (el-Bakara, 2/275)

"Allah hakkı İçin" buyruğundaki "vav" kasem vavıdır. "Rabbimiz olan" buyruğu da aziz ve celil olan Allah lafzının sıfatıdır veya ondan bedeldir. Bu lafzı mansub olarak okuyan ise, nida olarak mansub okur. Yani, Allah hakkı için ey Rabbimiz... demek olur ki, bu da güzel bir kıraattir. Çünkü bu kıraatte boyun eğiş ve yakarış anlamı vardır. Şu kadar var ki, bu kıraate göre kasem ile cevabı arasına münâdâ sokulmuş ve birbirlerinden ay­rılmış olurlar. [36]

 

25. İçlerinden seni dinleyenler vardır. Halbuki Biz onu anlayama-sınlar diye kalplerine perdeler, kulaklarına ağırlık koyduk. Onlar, her âyeti görseler yine de onlara iman etmezler. Hatta sa­na gelseler seninle mücadele ederler. O kâfirler: "Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.

 

Şanı yüce Allah'ın: "İçlerinden seni dinleyenler vardır" buyruğunda "dinleyen" fiilinin tekil gelmesine rağmen, Mekke müşriklerinin kâfirleri kas­tedilmektedir.

"Halbuki Biz... kalplerine perdeler... koyduk* buyruğu da şu demektir: Biz bunu, küfürlerinin bir cezası olmak üzere onlara böyle yaptık. Yoksa bu­nun anlamı: Onlar işitmezler ve anlamazlar şeklinde değildir. Ama işittiklerin­den faydalanamayan kimseler oldukları ve hakka boyun eğmedikleri için, hiç işitmeyen ve anlamayan kimseler durumunda olmuşlardır. "Perdeler, örtüler" anlamında olup, 'ın çoğuludur. "Mızrak­la!1, yularlar," kelimeleri gibi. Herhangi bir şeyi bir şeyin içerisine koyup mu­hafaza altına almayı ifade etmek İçin de tabiri kullanılır. Sak­lamayı ifade etmek üzere de denilir. Kirvâne (ok torbası) de bilinen bir kelime'dir. (Aynı kökten gelen):  ise, üvey anne demektir. Bunun karde­şin veya oğlun hanımı anlamına geldiği de söylenmektedir. Çünkü bu kadın, nikâhı altında olduğu kimsenin himayesi, örtüsü altında saklıdır.

"Anlayamasmlar diye" buyruğu onu kavrayamasınlar diye, de­mektir. Bu da nasb mahallindedir. Onu anlamaları istenmediğinden yahut onu anlayamasmlar diye, anlamındadır.

"Kulaklarına da ağırlık koyduk" buyruğu da bir öncekine atfedilmiştir.

Kulağın ağırlaşması ve sağırlaşması anlamına gelen; da buradan gelmektedir. Asknda kıyasa göre bu kelimenin mastarının (kaf) harfinin ha­rekeli gelmesi gerektiği halde sakin olarak gelmiştir. Allah'ım ku­lağına ağırlık ver; diye beddua ediiir. Ebu Zeyd de araplardan meçhul bina ile; Ağırlaştırılmış kulak, diye bir tabir kullandıklarını nakletmiş-tir. Buna göre (fiili vav'İı olarak) ağırlaştı diye gelir,

Talha b. Musarrif ise bu kelimeyi, (vav harfi esreli olarak); diye oku­muştur. Yani o, kulaklarına sözü işitmesine engel olacak şekilde tıkayan bir tıkaç koymuştur. Bu da develerin taşıdıkları yüke (vikr)'e teşbih yoluyla kul­lanılmıştır. Vikr ise devenin taşıyabileceği kadar yük demektir. Çokça mey­ve veren hurma ağacı hakkında kullanılan; tabiri de bu kök­ten gelmiştir. Vakur kimse hakkında da; tabiri kullanılır, şeklinde fiili kaf harfi ötreli de üstün olarak da kullanılır.

"Onlar her âyeti görseler yine de onlara iman etmezler.™ Yüce Allah on­ların inatların) haber vermektedir. Çünkü onlar, ayın yarılmış olduğunu gör­düklerinde; bu bir büyüdür, dediler. Yüce Allah da herhangi bir delile dayan­maksızın onların mucizeleri reddedişlerini bildirmektedir.

Yüce Allah'ın: "Hatta sana gelseler, seninle mücadele ederler." Onların mücadele etmeleri: Kendi öldürdüğünüz hayvanların etlerini yersiniz, Fakat Allah'ın öldürdüklerini yemezsiniz, şeklindeki sözleridir. Bu açıklama İbn Ab-bas'tan nakledilmiştir.

"O kâfirler... derler" buyruğundaki kâfirlerden kasıt da Kureyş kâfirleri­dir. İbn Abbas der ki: en-Nadr b. el-Haris'e: Muhammed ne diyor, diye sor­dular, o da şu cevabı verdi: Ben onun dudaklarını kıpırdattığını görüyorum. Onun söylediği ise öncekilerin masallarından ibarettir. Tıpkı benim size geçmiş nesiller hakkında anlattıklarım gibi şeylerdir. en-Nadr oldukça kıs­sa bilen ve çokça yolculuk yapan bir kişi idi. Acem diyarında Rüstem ve İs-fendiyar gibilerin kıssalarını işitmiş ve onlara bu kıssaları anlatırdı.

"Esatir: Masallar, efsaneler" keümesi çoğul olup, tekili "estâr" şeklinde, "ebyât ve ebayît" gibi gelir. Bu açıklama ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.

el-Alıfeş ise şöyle demektedir: Bunun tekili "uhdüsa" ve "ehadi" " keli­melerinde olduğu gibi "ustûra"dtr. Ebu Ubeyde ise tekili "istâre"dir. en-Nehhâs ise tekili (JjfcSi) -Taze hurma salkımı gibi- "ustur" şeklindedir.

Bunun estârın çoğulu olduğu da söylenmektedir. Estar ise satr'm çoğulu­dur. Setr ve setar da denilir. Setr ise, kitap satın gibi uzunlamasına ve birbi­riyle kaynaşmış haldeki şeydir.

el-Kuşeyrî'nin açıklamasına göre ise bunun tekili estîrdir. Bunun, tekili olmayan bir çoğul kelime olduğu da söylenmiştir. Mezâkîr, abâdît ve ebabil gi­bi. Anlamı İse, öncekilerin kitaplarda satır satır yazdıkları şeyler, demektir. el-Cevheri ve başkaları da şöyle demektedir: Esâtîr, batıl şeyler ve saçmalık­lar anlamına gelir. Derim ki: Hocalarımdan birisi de bana şu beyiti nakletti:

"Gecem uzayıp durdu, vesveselerim üzerime hücum etti.

Saçma sapan ve batıl şeyleri getiren birisinden ötürü." [37]

 

26. Onlar hem (başkalarını) ona uymaktan ahkoyar, hem kendile­ri de ondan uzaklaşırlar. Bu şekilde ancak kendilerini helak edi­yorlar. Ama işin farkında değillerdir.

 

Yüce Allah'ın:"Onlar hem ona uymaktan alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar" buyruğundaki,  Alıkoymak, en­gellemek ise, uzak kalmak, uzaklık demektir. Bu buyruk bütün kâ­firler hakkında umumidir. Yani kâfirler, Muhammed (sav)'a tabi olmaktan alı­koydukları gibi kendileri de ondan uzak dururlar. Bu şekildeki açıklama İbn Abbas ve el-Hasen'den nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu buyruk özel olarak Ebu Talib hakkındadır. Kâfirleri Muhammed (sav)'a eziyet etmekten alıkoymakla birlikte kendisi ona iman etmekten uzak dururdu. Bu açıklama da îbn Abbas'tan nakledilmiştir.

Siyer bilginlerinin rivayet ettiklerine göre Peygamber (sav) bîr gün Kabe'ye çıkıp namaz kılmak istemişti. Namaza başladığında Ebu Cehil -Allah'ın lane­ti üzerine olsun- şöyle dedi: Kim kalkar da bu adamın namazını İfsad eder. Bunun üzerine İbnü'l-Zi'bârî kalkıp pislik ve kan alarak o pislik ve kan ile Peygamber (savyin yüzünü kirletti, Peygamber (sav) namazını bırakıp am­cası Ebu Talib'in yanına gitti ve şöyle dedi: Amcacığım bana ne yapıldığını görmüyor musun? Ebu Talib: Bunu sana kim yaptı deyince, Peygamber (sav); Abdullah b, ez-Zibârî yaptı dedi. Bunun üzerine Ebu Talib ayağa kalktı, kılıcını omuzuna alarak Hz. Peygamberle birlikte yola koyuldu. Niha­yet oradakilerin yanına vardı. Ebu Talib'in geldiğini görmeleri üzerine kalkmaya başladılar. Bu sefer Ebu Taüb şöyle dedi: Allah'a yemin ederim eğer ara­nızdan birisi kalkıp gidecek olursa, şu kılıcımla ona bir darbe indiririm. Bu­nun üzerine oturdular. Yanlarına varıp şöyle dedi. Evladım sana bu işi kim yaptı. Hz. Peygamber, Abdullah b. ez-Zibarî yaptı deyince Ebu Taüb aynı şe­kilde bir pislik ve kan aldı ve onunla hepsinin yüzlerini, sakallarım, elbise­lerini kirletti, onlara ağır söz söyledi. Bunun üzerine şu: "Onlar, hem ona uy-makten alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar" âyetini indirdi. Bu­nun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu. Amcacığım senin hakkında bir âyet indi. Hangisidir deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Sen, Kureyş'in bana eziyet vermesine engel oluyorsun ama, bununla birlikte de kendin ba­na iman etmekten yüz çeviriyorsun. Bunun üzerine Ebu Talib şöyle dedi:

"Allah'a andolsun ki, birlik olsalar bile sana asla ulaşamazlar.

Ben toprağa gömülüp yatırılmadığım sürece.

Sen kendi işini açıkça tebliğ et. Bundan dolayı hiçbir şekilde zelil olmayacaksın.

Müjde olsun bu sana ve gözün aydın olgun.

Beni de (dinine) davet ettin.

Bana Öğüt verdiğin kanaatiyle.

Andolsun ki, doğru söylüyorsun, önceden de emin idin sen.

Öyle bir din sundun ki, ben de biliyorum ki o,

İnsanların kabul ettikleri dinlerin en hayırhsıdır.

Şayet kınanmaktan yahut da bana kötü söz söylenmesinden

çekinmemiş olsaydım.

Hiç şüphesiz benim bu işe gönül hoeluğuyla ve sağlam bir kanaat ile

bağlandığımı görecektin."

Peki ey Allah'ın Rasulü dediler, Ebu Talib'in bu şekilde destek vermesinin kendisine bir faydası olacak mı? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Evet. O, bu desteği dolayısıyla bukağılara vurulmaktan, şeytanlarla birlikte zincirlenmek­ten kurtuldu. Yılan ve akreplerin bulunduğu kuyuya girmeyecek. Onun göreceği azap ayaklarına geçireceği ateşten iki ayakkabı ile olacaktır. Bun­lardan dolayı başında beyni kaynayacaktır. Böylesi cehennem halkı arasında azabı en hafif olanıdır." [38] Allah da Rasulune: "Peygamberlerden azim sa­hibi olanlar gibi sen de sabret" {el-Alıkâf, 46/35) buyruğunu indirdi.

Müslim'in Salıih'jnde de Ebu Hureyrc'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasulullah (sav) amcasına: "Lailahe İllallah de Kıyamet gününde bununla se­nin lehine gahidlik edeyim" demiş, kendisi şu cevabı vermiş: Şayet Kureyş beni ayıplayarak: Onu bunu söylemeye iten (ölüm) korkusudur demeyecek olsalardı, şüphesiz bu sözü söyleyerek senin gözünün aydın olmasını sağlar­dım. Bunun üzerine yüce Allah: "Şüphesiz ki sen sevdiklerini hidayete er­diremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet eder" (el-Kasas, 28/56.) buyru­ğunu indirdi.[39]

Bu hadisin meşhur rivayeti, (korku anlamına gelen kelimenin): ({O^1) şek­linde "cim ve ze" harfleri ile rivayet edilmiştir. Ebu Ubeyd der ki: Bu kelime Ct/^1^ şeklinde, noktalı "lıı ve noktasız ra" iledir. Bunun da anlamı zaaf ve gevşekliktir.

Yine Müslim'in Sahihinde İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Ra­sulullah (sav) buyurdu kî; "Cehennemlikler arasında azabı en hafif olan Ebu Talib'tir. Ona cehennem ateşinden iki (tek) ayakkabı giydirilmiş olacaktır ki, bunlardan Ötürü  beyni kaynayacaktır."[40]

Abdullah b. ez-Zi'bârî'ye gelince, o da Mekke'nin fethedildiği günü İslâm'a girmiş ve İslâm'a güzel bir şekilde bağlanmıştır. Rasulullah (sav)'a özür be­yan etmiş o da özrünü kabul etmişti. İyi bir şairdi. Hz. Peygamberi öven bir­çok şiirleri vardır ki, bunlar sayesinde kâfirliği döneminde yaptıklarını affet­tirebilmiştir. Hz. Peygamberi övdüğü şiirlerinden birisinde şöyle demektedir:

"Kapkaranlık gecenin evin dört bir yanını örttüğü bir sırada kederler ve

üzüntüler uyku bırakmadı bende.

Buna sebep ise bana ulaşan Ahmed'in beni kendisi dolayısıyla kınadığı husustur. Ben de geceyi adeta sıtmalıymışım gibi geçirdim. Ey güçlü devenin sırtında taşıdığı ve elleri hem yumuşak (müsamahakâr)

hem de yakaladı mı şiddetle yakalayan kişi! Sapıklıkta serserice dolaştığım sırada, o yaptıklarımdan dolayı

senden özür diliyorum.

Hâni S elimlilerin bana yapmamı emrettikleri o en kötü işi ve

Mahzumlularm o emrettikleri işi?

Helak oluşun yollarında gidiyordum ve azgınların emri benim dizginlerimi tutuyordu. Onların emri ise uğursuzdu. Bugün ise kalbim Peygamber Muhammed'e iman etmiş bulunuyor.

Zaten bunu elde edemeyen mahrum demektir. Düşmanlık geçip gitti ve sebepleri artık ortada kalmadı. Aramızda artık sağlam bağlar kurma zamanı ve birbirimizi

bağışlama vakti geldi.

Anam da babam da sana feda olsun, yanılgılarımı affet. Çünkü sen merhametlisin, hem rahmete mazhar olansın. Üzerinde herşeyin maliki olan Allah'tan bir alamet vardır. Apaydınlık bir nur ve besbelli bir mühür.

Sana sevgisini verdikten sonra bir de şerefini artırmak için kendi burhanını da verdi. Mutlak ilâhın burhanı ise çok büyüktür. Tanıklık ederim ki, senin dinin gerçektir, doğrudur ve sen

kullar arasında çok büyüksün.

Allah da tanıklık eder ki Muhammed Muatafadır (seçilmiştir). Ve o salihler arasında karşılanacak şerefli bir kimsedir,

Büyük bir efendidir O. Haşim oğullarından yapısı yüksek büyük bir efendidir. Zirvelerde yükseklerde yer etmiş bir daldır."

Yüce Allah'ın: "Ona uymaktan aLükoyarlar" buyruğunun anlamı: Yani şu Kur'ân'ı dinleyenler yine Kur'ân'dan, başkalarını alıkoyarlar. "Hem kendile­ri de ondan uzaklaşırlar" demektir.

İlk iki görüşe göre: ": Ondan, ona"deki iki "he" zamiri Peygambere, Katade'nin görüşüne göre ise Kur'ân'a racidir,

"Bu şekilde ancak kendilerini helak ediyorlar" anlamındaki buyrukta yer alan () nefy edaüdır. Yani onlar, küfür üzere İsrar etmek ve kendilerini ona uymaktan alıkoydukları kimselerin günahlarını yüklenmek suretiyle ancak kendilerini helak etmektedirler. [41]

 

27. Onları ateşin başında durdurulup da: "Keşke biz geri dönseydik. Rabbimizin âyetlerini yalanlamaydık, müminlerden olurduk" diyecekleri vakit bir görsen.

 

Yüce Allah'ın: "Onları ateşin başında durdurulup da" yani, yarın durdu­rulacakları vakitte... görsen demektir. (), bazan (): Zamanda" yerinde kullanılır. Yine () yerinde kullanıldığı da olur. Burada ileride olacak durum, olmuş gibi değerlen­dirilmiştir. Çünkü yüce Allah'ın verdiği lıaber haktır ve doğrudur. Bundan do­layı olacak bu durumdan "mazi" kipiyle lıaber verilmektedir.

"(): Durdurulacakları vakit" buyruğu alıkonacakları vakit demek­tir. İbn es-Sumeykâ ise bunu, () şeklinde (durdukları vakit anlamında) "vav ve kaf harflerini üstün olarak okumuşiur. "(): Ateşin başında" yani onîar, sırat üzerinde ateş aklarında kendileri de ateşin üstünde durdu­ruldukları vakit demektir, Burada; () edatının "ba" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, ateşe yakın ve onu görebilecekleri bir yerde durdukları vakit anlamındadır.

ed-Dahhâk da der ki; Bunun anlamı, toplandıkları vakittir. Yani, ateşin ka-ptları üzerinde toplanacakları vakit anlamına gelir. Ateş altlarında ve cehen­nemin üzerinde durdurulacakları vakit diye de açıklanmıştır. Nakledilen bir haberde bildirildiğine göre; insanların bütünü cehennemin sırtı üzerinde, ade­ta eritilmiş bir yağın döküldükten sonra altının üstüne geldiği şekli andıran cehennemin sırtı üzerinde durdurulacaklar. Sonra bir münadi cehenneme şöy­le seslenecek: Haydi arkadaşlarını al, benim arkadaşlarımı da bırak.

"Durduruldukları" buyruğunun, oraya girdikleri anlamına geldiği de söylenmiştir. -Allah bizi ondan muhafaza buyursun-. Buna göre () eda­tı, () anlamındadır. Yani, cehennemde duracakları vakit demektir.

"() ... se" edatının cevabı ise, hatıra herşey gelsin diye hazfedil mistir. Böylelikle bu korkutma anlamı itibariyle daha beliğdir. Buyruğun anlamı şöy­le olur: Sen onları bu durumda görecek olsan elbette en kötü bir durumu gör­müş olacaksın. Yahutta dehşet verici bir manzara göreceksin veya hayret ve­rici bir iş göreceksin. Bu kabilden benzeri ifadeler takdir edilebilir.

Yüce Allah'ın: "()Keşke biz ge­ri döndürülseydlk, Rabbİmizin âyetlerini yaianlamazdtk, müminlerden olurduk diyecekleri vakit" buyruğunda her üç fiil de atıf edilmek suretiy­le reP okuyuş, Medineliler ve el-Kisafnin okuyuşudur. Ebu Amr ile Âsım'dan Ebu Bekr ise <bütün fiilleri) ötreli okumuştur. îbn Âmir ise, (4u£ )'ı merlü', (öj&j.î'i da mansub okumuştur. Hepsi de temenni edilen şeylerin kapsamı­na girmektedir. Yani, onlar geri döndürülmeyi, yalanlamamayı ve mü'min-lerden olmayı temenni ederler demektir. Sibeveyh ise; "(): Yalanla­maydık" buyruğunda, (atfı değil de) kat'ı tercih etmiştir. O takdirde bu, te­menniye dahil olmaz. Bunun da anlamı şöyle olur: Biz hiç bir şekilde yalan-lamayacaktık. Yani yalanlamayı terk üzere sebat gösterecektik. Yani ister geri döndürülelim, ister döndürülmeyelim yine yalanlamayacağız. Sibeveyh der ki: Bu da birisinin diğerine Beni bırak bir daha da yapmayacağım demesi gibidir. Yani, ister beni bırak, ister bırakma durum ne olursa olsun ben bu işi tekrar yapmayacağım demektir. Ebu Amr, bunun temenninin kapsamı dışın­da oluşuna (bir sonraki âyet-i kerimede gelecek olan): "Çünkü onlar şüphe­siz yalancıdırlar" buyruğunu delil göstermektedir. Çünkü, temenni edilen bir şey hakkında yalancılık sözkonusu olmaz. Yalancılık haber verilen şeyler hak­kında sözkonusu olur.

Bunun da temenni edilen şeylerin kapsamına girdiğini kabul edenler de şöyle demektedir: Buyruğun anlamı şöyledir: Onlar dünyada iken öldükten sonra dirilişi inkâr etmek ve peygamberi yalanlamak hususunda yalan söy­leyenlerdi.

Hamza ve Hafs ise; () ile ()'i temenninin cevabı olarak mansûb okumuşlardır. Çünkü geri döndürülmeleri vacip bir iş olmadığı gibi, şu an­lamıyla bu iki fiil temenninin kapsamı içerisindedir. Onlar dünyaya geri dön-dürülmeyi, yalanlamayı terk etmeyi ve mü'minlerle birlikte olmayı temenni edeceklerdir. Ebu islıak der ki: "Yalanlam azdık" buyruğu; eğer döndürül-sek yalanlamayacağız anlamındadır.

 ile ()'ın mansub okunması da ()'ın takdiri iledir. Nitekim is­tifhamın, emrin, nehyin ve arzın cevabında muzari fiilin mansub kılınması da böyledir. Çünkü bütün bunlar vacib olmayan şeyler henüz vukua gelmiş ve bundan dolayı birinci mastara atfedilmiş gibi "vav* ile birlikte cevap mansub gelir. Şöyle demiş gibi olurlar: Keşke bizim için dönüş, yalanlamaktan uzak kalış ve mü'minlerden oluş mümkün olabilse. Böylelikle bütün bunlar -an-laın merfu'muş gibi bir hal aldığından- (ı)'ın mastarına hamledilmiş oldu. Böyle bir durumda ise; {.if.Vın takdiri kaçınılmazdır. Bu durumda her iki fi­ilin de mansub okunması mümkün olur.

İbn Âmir de temenninin cevabı olmak üzere; ()'ı nasb ile okumuştur. "(); Keşke bize dönsen de biz de sana ikram etsek," ifade­sinde olduğu gibi Yani, dönüşün keşke vaki olsa ve keşke bizim de sana ik­ramımız vuku bulsa, her iki fiili de temenni kapsamına almaktadır. Ya da bu-nunta - önceden de geçtiği üzere- ikinci fiili atf etmeyip kat' ederek (sen is­ter geJ ister gelme her durumda) biz sana ikram edeceğiz, anlamının kastedil­miş olması da muhtemeldir.

Ubeyy ise; ()Ebediyyen Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdtk diye okumuştur. Yine Ubey'den ve İbn Mes'ud'dan da "Keşke biz geri döndüriilseydik... yalanlamaydık" diye "fa" harfi ile fiili mansub olarak okudukları rivayel edilmiştir. "He" harfi ile de upkı "vav" harfi ile fiil nasb edildiği gibi cevapta da yine nasb ediitr. Bu açıklama ise ez-2eccâc'dan nakledilir. Basrahiann çoğunluğu İse, cevabın nasb edilmesini ancak "tâ" ile caiz kabul ederler. [42]

 

28. Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı. Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dö­nerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.

 

Yüce Allah'ın: "Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı" buy­ruğunda yer alan ve (.hayır) anlamına gelen): edatı, onların temenni ve geri döndürüldükleri takdirde iman edecekleri iddialarının reddolunduğunu

ifade etmektedir.

"Karşılarına çıktı" buyruğunun anlamı ile ilgili olarak; kastedilen­lerin kimliklerinin tayini hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Denildi­ğine göre burada kastedilenler münafıklardır. Çünkü "küfür" adı onları da kap­samına alır. O bakımdan zamir daha Önce sözü geçenlerin bir bölümüne ait olmaktadır. en-Nehhâs der ki: Bu ise tatlı ve fasih sözlerden sayılır.

Yine maksat kafirler olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Peygamber (sav) kendilerine öğüt verdiği takdirde hem korkarlar, hem de zayıf olanları fark etmesinler diye bu korkularını gizli tutarlardı. Kıyamet günü ise bu korktuk­ları açıkça ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı el-Hasen: "Karşılarına çıktı" buy­ruğunu, onların bir kısmının diğerlerinden sakladıkları şeyler karşılarına çıktı, diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır, daha önce inkâr ettikleri ve: "Rabbimiz olan Allah kakkı için biz müşriklerden olmadık" (e!-En'âm, 6/23) diye reddettik­leri şirkleri kendilerine açıkça görünecek, karşılarına çıkacaktır. Yüce Allah onların azalarını konuşturacak ve kâfir olduklanna dair azalan aleyhlerine şa-hidlik edecektir. İşte "evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı" buyru­ğunun tecelli edeceği zaman budur. Bunu da Ebu Ravk söylemiştir.

"Karşılarına çıktı" buyruğunun, sakladıkları, gizledikleri küfür karşıları­na çıktı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, onların kötü amelleri ken­dilerine görünmüş olacaktır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: "Ama, Allah'tan hesap etmedikleri şey kendilerine görünür."<ez-Zümer, 39/47) el-Müberred der ki: Daha önce gizledikleri küfürlerinin ceza­sı karşılarına çjkmış olacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Anlamı şudur: Hayır, azgınlara uyan kimselerin karşısına, o azgınların kendilerinden gizledikleri öldükten sonra diriliş ve kıya­met açıkça görünmüş olacaktır. Çünkü bundan sonra yüce Allah'ın: "Onlar: Bu, ancak dünya hayatımızdır. Biz diriltilecek de değiliz derler" (el-En'âm, 6/29.) buyruğu gelmektedir.

Yüce Allah'ın: "Eğer geri döndürültirlerse" azabı gördükten sonra.... di­ye açıklandığı gibi, azabı görmeden önce.... diye de açıklanmıştır. "Yine ken­dilerine yasaklanan şeylere geri dönerler." Kendilerine yasak kılınan şir­ke geri dönerler, tekrar onu işlerler. Çünkü yüce Allah onların iman etme­yeceklerini bilmiştir. İblis de yüce Allah'ın bunca âyetim görmesine rağmen yine inadından vazgeçmedi.

Yüce Allah'ın: "Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar" buyruğu da onîar hak­kında verdiği bir haberdir. Dünyada peygamberleri yalanlamak, öldükten son­ra dirilişi inkâr etmek şeklindeki hallerini bildirmektedir. Nitekim yüce Allah: "Şüphesiz Rabbin hüküm uerir" (en-Nahl, 16/124) diye buyurmuştur. Bu buy­ruğu, yüce Allah gelecekteki hallerini bize nakletmektedir. Anlamın şöyle ol­duğu da söylenmiştir: Şüphe yok ki onlar, yalanlanmayacaklarına ve mü'min olacaklarına dair kendileri hakkında verdikleri haberde yalan söylemektedir­ler. Yahya b. Vessâb da "Geri döndürülürlerse" buyruğunu, "re" har­fini esreli olarak okumuştur. Çünkü bunun aslı  şeklindedir. Bu kıraate göre "dâl" harfinin esresi "râ" harfine nakledilmiş olmaktadır. [43]

 

29. Onlar; "Bu, ancak dünya hayatımızdır. Biz, diriltilecekler de de­ğiliz* dediler.

Yüce Allah'ın: "Onlar, bu ancak dünya hayatımızdır... dediler" buyruğu mübtedâ ve haberdir. ise nefy edatıdır.: Biz... değiliz" buyru-ğundaki (): Biz zamiri; () olumsuzluk edatının ismidir. "(Diril­tilecekler" de onun haberidir. Bu da onların dünya hayatında söyledikleri­ne dair yeni bir mübtedâ ve haberdir.

îbn Zeyd der ki: Bu, yüce Allah'ın: "Eğer geri döndürülürlerse yine ken­dilerine yasaklanan şeylere geri dönerler" (el-En'âm, 6/28) buyruğunun kapsamı içerisindedir. "Ve... bu ancak dünya hayatımızdır, derler." Yani yi­ne küfre geri dönerler ve içinde bulundukları halin lezzeti ile meşgul olur­lar. Bu da İblis'in durumunda açıkladığımız gibi, inatçı kâfir hakkında yorum­lanır, ya da yüce Allah'ın hakkı bilmelerinden sonra yine gerçeği bulma İm­kânı onlara vermez diye yorumlanır. Bu da aklen uygun bir şeydir. [44]

 

30. Sen, Rabblerinİn huzurunda durdurulacakları zamanı bir gör-şeydin. O: "Bu hak değil miymiş?" diye buyuracak, onlar da: "Rabbİmize yemin olsun ki evet" diyeceklerdir. O dat "Öyleyse küfre saptığınızdan dolayı azabı tadın" buyuracak.

yüce Allah'ın: "Sen, Rabblerinİn huzurunda durdurulacakları zamanı bir görsen" buyruğundaki "durdurulacakları" buyruğu, alıkonulacakları, "Rab-lerinin huzurunda" buyruğu da, Allah'ın onlaı-hakkında vereceği emrin ne olacağının ortaya çıkması için durdurulacakları zamanı bir görsen anlamın­dadır.

Buradaki nın, (): Yanında, indinde anlamına geldiği de söylen­miştir. Yani, onun meleklerinin ve cezasının yanında durdurulacakları anla­mına gelir ki, orada Allah'tan başkasının hiçbir hakimiyeti ve etkisi olma­yacaktır. Nitekim; () ifadesi, yanında durdu anlamındadır. se, sa'nın cevabı, bu durduıııluşun azameti dolayısıyla hazfedilmiştir.

"Bu hak değil miymiş? diye buyuracak." Bu soru onlara doğruyu söylet­mek ve azarlanmaları maksadıyla sorulacaktır. Yani, bu öldükten sonra di­riliş olacak, meydana gelecek birşey değil miymiş? "Onlarda... evet diyecek­lerdir." Böyle diyecekler ve bu dediklerini de "Rabbimize yemin olsun ki evet" diye yemin ile pekiştireceklerdir.

Şöyle de denilmiştir: Melekler, onlara Allah'ın emri ile öldükten sonra di­riliş ve azap hak değil miymiş diye soracak, onlar da: "Evet, Rabbimize ye­min olsun ki" şüphesiz kt o bir gerçektir, diye cevap vereceklerdir. Bunun üzerine o da: "Öylese küfre saptığınızdan dolayı azabı tadın, buyuracak." [45]

 

31. Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlar­dır. Nihayet Kıyamet kendilerine ansızın gelip çattığı zaman, gü­nahlarını sırtlarına yüklenerek: "Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize" diyeceklerdir. Dikkat edin, yüklen­dikleri ne kötüdür!

Yüce Allah'ın: "Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyana uğ­ramışlardır" buyruğu ile ilgili olarak denildiğine göre, "Allah'a kavuş-ro3k"tan kasıt öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının görülmesini (ce­zayı) yalanlamaktır. Buna delil ise Hz. Peygamberin "Her kim müslüman bir kimsenin malım o vesileyle kesip almak için yalan yere yemin edecek olur­sa, Allah kendisine gazap etmiş olarak Allah'ın huzuruna çıkar"[46] buyruğu­dur. Bu da yaptığı o İşin cezası ile karşılaşır anlamındadır.

Çünkü (kıyamette) görüleceğini kabul edenlerin görüşüne göre, Allah'ın gazap ettiği kimse Allah'ı göremeyecektir, (buyruğudur). el-Kaffal ve başka­ları bu görüşü benimsemişlerdir. el-Kuşeyrî ise der ki: Bu kıymeti olan bir gö­rüş değildir. Çünkü, mevcut herhangi bir delil dolayısıyla bir yerde kavuş­manın ceza görmek diye yorumlanması her yerde aynı te'vilin yapılmasını ge­rektirmez. O bakımdan bu âyct-i kerimede "kavuşmak" zahir anlamı üzere anlaşılmalıdır. Kâfirler İse, yaratıcıyı İnkâr ediyorlardı. Allah'ın görüleceğini inkâr edenler ise böyle bir şeyin var olacağını kabul etmezler.

Yüce Allah'ın; "Nihayet kıyamet kendilerine ansızın gelip çattığı za­man..." buyruğunuda kıyamet, kendisinde görülecek hesabın çabukluğu do­layısıyla "sâ'a" dîye adlandırılmıştır. () ise, ansızın demektir. Hal olarak nasb edilmiştir. Sibeveyh'e göre hal mevkiinde mastardır.. (): Ona ye­mek ve su vermeksizin öldürdüm, demek gibi. Sibeveyh ayrıca şu beyiti nak­letmektedir:

"Mafsalları (yani kendisi) oldukça zayıf fakat serkeş bir binek üzerine Gencimizi bindirmek istediğimiz her seferinde zor ve güç belâ bindirebiliyoruz."

Sibeveyh buna kıyas yapılmasını caiz görmez. Ve buna göre "Filan kişi hız­lıca geldi anlamında;.(): denilmez.

Yüce Allah'ın: "Yazıklar olsun, bize diyeceklerdir" buyruğunda, hasret (ya­zıklar olsun) başına nida geldiği halde gerçekte bu münadâ (kendisine ses­lenilen) değildir. Ancak bu, çokça hasret çekileceğine delildir. Meselâ: "(): Vay be! hayret, bu ne biçim bolluk!" ifadeleri de böyledir. Gerçekte bunlar münâdâ değildirler. Ancak, çokça hayret edildiğine ve bol­luğun çokluğuna delâlet eden tabirlerdir. Sibeveyh der ki: Şöyle demiş gibi­dir: Ey şaşkınlık gel, işte geleceğin bu demdir. Nitekim: Ey hasret gel, işte bu dem geleceğin demdir, demek de bu kabildendir. Kendisine nida olması sahih olmayan diğer bütün lafızlar da bu şekilde kabul edilirler. Bu da "hay­ret ettim" tabirinden daha beliğ bir tabirdir. Şairin şu sözü de bu türdendir:

"Üstüne vurulan yüke doğrusu hayret!"

Şöyle de denilmiştir. Bu, insanların karşı karşıya kalacakları büyük hasret de dikkatlerini çekmek içindir. Yani, ey insanlar, o gündeki büyük hasretten dolayı dikkatli olunuz.

Böylelikle nida harfi gerçekte münadâ olmayan bir lafzın başına gelmiş­tir. Nitekim: Seni burada görmeyeyim denildiği zaman, nehiy, gerçekte nehy edenden başkası hakkında sözkonusu olmuştur.

Şanı yüce Allah'ın: "Orada yaptığımız kusurlardan dola­yı" buyruğu, kıyamet için önden birşeyler göndermek hususundaki kusur­larımızdan dolayı...anlamındır. Bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir. "Yaptığımız kusur," buyruğun kaybettiğimiz demektir. Asıl anlamı ise ileri gitmektir. Meselâ denildiği zaman, filan kişi daha önce ve ön­den suya vardı demektir. Hz. Peygamber'! n: : Havuzun üzerine ben sizden daha önce gitmiş olacağım" [47] buyruğu da buradan gel­mektedir. "Suya daha önce giden, anlamında ( da buradan geldiği gi­bi, cenaze namazında küçük çocuk için yapılan duada Allahım, onu ebeveyni için önceden gitmiş bir hayır kıl" [48] şeklindeki dua da buradan gelmektedir. Buna göre, onların söyleyecekleri nakledilen; () buyruğu, önceden göndermiş olduğumuz acizlik anlamındadır. Bunun şa­nı yüce Allah'a itaat hususunda başkalarının bizi geçmesi, bizim de geri kal­mamız dolayısıyla... (yazıklar olsun bize) anlamına geldiği de söylenmiştir.

Orada" ise, kıyamet için ameli terk etmek suretiyle dünyada... an­lamındadır. Taberî der ki: Buradaki "O" zamiri aslında alıç verişe racidir. O da onların imanı verip karşılığında küfrü, ahireti verip de karşılığında dün­yayı satın almakla alış verişlerinin zarara uğradığım açıkça görmeleri üzeri­ne: "O alış verişte yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar t Jsun bize" diye­ceklerdir. Hüsranın, ayrıca zikredümeyip (zamirin zikredilmesi) ise, sözün ona delalet etmesi dolayısıyladır. Çünkü hüsran ancak alış verişteki zararda söz-konusu olur. Buna delil de yüce Allah'ın: "Ticaretleri kâr etmedi onların" (el-Bakara, 2/16) buyruğudur.

es-Süddî de der ki: Cennete götüren amellerden kaybettiklerimiz dolayı­sıyla yazıklar olsun bizlere, anlamına geldiğini söylemiştir. Ebu Said el-Hudrî'nin Peygamber (say)'dan rivayetine göre bu âyet-i kerime hakkında şöy­le buyurmuştur: "Cehennemlikler cennetteki konak yerlerini görecekler, bunun üzerine: "Yazıklar olsun bize" diyeceklerdir."

Yüce Allah'ın: "Günahlarını sırtlarına yüklenerek" buyruğunda geçen () Günahları" anlamındaki kelime (): Yük'ün çoğuludur. Burada mecazi bir ifade, ifadenin genişletilmesi ve bir ağırlık taşıyana bir benzetme yapılmıştır. Bu kökten olmak üzere; "(): Yük taşıdı taşır, yük­lendi yüklenilir" filleri de kullanılmaktadır. Bunun aslı ise dağ demek olan () kelimesidir. Bir cenaze ile birlikte evlerinden çıkıp giden kadınlar hak­kında söylenen hadis-i şerifte yer alan: "() Ecir almak­sızın günah yüklenmişler otarak geri dönünüz" [49] buyruğundaki "günah" da bu kökten gelmektedir.

Ebu Ubeyd der ki: Avam genel olarak () diye "vav" yerine hem­ze kullanırlar. Sanki Ebu Ubeyd bu ifadesiyle bunun izah edilecek bir tara­fını ima etmek istemektedir. Çünkü bu kelime kök itibariyle hemzeli değil "vav"h ()'den gelmiştir. Yine Ebu Ubeyd der ki: Adam elbisesini yayıp içine eşyayı koydu mu, ona ağırlığını taşı anlamında; () denilir. "Ve­zir" kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü vezir, kendisine verilen yöne­tim işlerinin idaresinin ağırlıklarını taşımaktadır.

Buyruğun anlamı İse: Onlar günah taşıdıkları için, taşıdıkları bu günahlar dolayısıyla ağır bir yük yüklenmiş gibi olacaklardır, şeklindedir.

"Dikkat edin yüklendikleri ne kötüdür." Yani, o yüklendikleri şey ne ka­dar kötü bir şeydir. [50]

 

32. Dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey de­ğildir. Âhİret yurdu İse; takva sahipleri İçin elbette daha hayır­lıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [51]

 

1. Dünya Hayatının Gerçek Mahiyeti:

 

Yüce Allah'ın: "Dünya hayatı bir oyundan bir oyalanmadan başka bir şey değildir" diye buyurması süresinin kısalığından dolayıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Şunu bil ki dünya, uyuyanın gördüğü rüyaya benzer. Daimi olmayan bir hayat hayırlı bir hayat olamaz. Dün tadıp da tükettiğin bir lezzeti düşün: Gerçekten bir rüya gibi gelmiyor mu sana?"

Bîr başka şair de şöyle demekledir:

"Ağır ağır çalış, şüphesiz sen öleceksin.

Ve ey insan, kendin için de çabala

Geçip gittiği için olmuş olan adeta olmamış gibidir

Ve olacak olan bir şey de sanki oldu gibi."

Şöyle de denilmiştir: Buyruk; dünya hayatının metaı, oyun ve oyalanma­dır, anlamındadır. Yani, dünyada arzu edip canlarının çektiği birşeyin iyi bir sonucu yoktur. Oyun ve oyalanma gibidir. Süleyman b. Abdulmelik aynaya bakıp: Ben genç bir hükümdarım deyince, bir cariyesi ona şöyle demiş:

"Sen en iyi bir meta'sın eğer kalıcı olsaydın

Şu var ki, insan için kalıcılık yoktur.

Gördüğümüz kadarıyla biz, insanlarda gördüğümüz bir kusuru sende bulamadık.

Ama ne var ki, sen de fanisin."

"Oyun ve oyalanma"nın batıl ve aldanış anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Dünya haya­tı bir aldanış metaından başka birşey değildir." (Âl-i İmran, 3/185)

Âyetten kastt, kâfirlerin: "Bu, ancak dünya hayatımızdır" şeklindeki söz­lerini yalanlamaktır. Oyunun ne demek olduğu bilinmektedir. Çokça oyun oy­nayan kimseye; () denilir. Oyun oynama yerine de; () denilir. Fi­il olarak; () şeklinde gelir.

Oyalanma (.lehvVin de ne demek olduğu bilinmektedir. Seni meşgul eden herşey, seni oyalamış olur. Bunun asıl anlamının bir şeyden alıkoymak anlamına geldiği de söylenmiştir. Arapların bu anlamda; (): Ondan alıkoydum, şeklindeki ifadelerinden gelmektedir.

el-Mehdevî der ki: Ancak bunun böyle olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü, yüzçevirmek anlamına gelen fiilin "lâm" harfi (üçüncü son harfi) "yâ"dır. Bu­na delil ise, onların bu anlamdaki fiilden () şeklindeki kullanımlarıdır. Birincisinin "lâmu'1-füli" ise "vav"dır. [52]

 

2. Dünyada Âhiret İçin Yapılan İşler Oyun ve Oyalanma Değildir:

 

Dünyada âhiret için yapılan işler oyun ve oyalanma kabilinden sayılmaz­lar. Çünkü, oyunun gerçek mahiyeti kendisinden yararlanılmayan, oyalanma­nın mahiyeti ise kendisiyle oyalanılan şeydir. Âhiret için yapılan ise, bu iki­sinin de dışında kalır. Adamın birisi, Ali b. Ebi Talİb (r.a)'ın huzurunda dünyayı yerdi. Bunun üzerine I iz. Ali şöyle dedi: Dünya, ona karşı doğru dav­rananlar için doğruluk yurdudur. Ondan anlaması gerekeni anlayan için kurtuluş yurdudur. Oradan azık edinen kimseler için de zenginlik yurdudur.

Mahmud el-Verrâk da der ki;

"Başına musibet gelse dahi, dünyanın ve onun değişip duran günlerinin

ardından yergi gönderme. Çünkü, âhire tin dünya ile kazanılması, onun şeref ve faziletini ortaya koyar."

Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr de Ebu Said el-Hudrfden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Dünya da mel'undur, ondaki her-şey de mel'undur. Ancak ondaki Allah'ı zikretmek, veya Allah'ı zikretmeye götüren şey müstesnadır. Alim ve ilim öğrenen ecirde ortaktırlar. Sair insan­lar ise sıradan ayak takımıdır, onlarda hayır yoktur." Bunu, Tirmizî de Ebu Hureyre'den rivayet etmiş ve: Hasen, garib bir hadîstir demiştir.[53] Peygam­ber (sav)'dan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: "Allah'a yalnızca dünyada asi olunması ve Allah'ın nezdinde bulunan mükâfatlara ancak dünyayı terketmek-le nail olunması, dünyanın Allah nezdindeki basit değerinden kaynaklanmak­tadır."[54]

Tirmizî Sehl b. Sa'd'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: Eğer dünya Allah nezdinde bir sivri sinek kanadı kadar bile değer taşıyor olsaydı ordan bir kâfire bir içim su dahi içirmezdi."[55] Şa­ir de şöyle demektedir:

"Eğer kararlı bir kimse isen işit günlerin ne dediğini:

Çünkü onlar sana ya bir şeyi emretmekte, ya da bir şeyi yasaklamaktadır.

Dünya eğer bir kişinin dînine zarar vermezse

Artık eline geçiremediği hiçbir şey için üzülmeye değmez.

Bir sivrisinek kanadına dahi denk değildir dünya

Ne de bir uçan kuşun kanadındaki küçük bir tüy ağırlığında

Mü'min için sevap alarak Allah dünyayı kabul etmediği gibi

Yine kâfir için bir ceza olarak kabul etmemiştir."

İbn Abbas da der ki: Bu (dünya hayatının âyette belirtildiği gibi oluşu), kâfirin hayatıdır. Çünkü o, aldanış ve batıl içerisinde dünyanın günlerini sür­dürüp gider. Mü'mİnİn hayatı ise salih ameller kapsar. O bakımdan onun ha­yatı ©yun ve oyalanma olamaz.

Yüce Allah'ın: "Âhlret yurdu ise elbette daha hayırlıdır" buyruğunda kas­tedilen ise, bekası dolayısıyla cennettir, Ona ahiret denilmesi ise, bizden te­hir edilmesi, yani sonraya kalmasıdır. Dünyaya bu ismin verilmesi ise bize denî (yakın) oluşundan dolayıdır.

İbn Amir "lâm" ile Ahiret yurdu ise., diye okumuştur. Bu buy­ruktaki (âhiret yurdu) İzafette ise muzafın hazfı mukadder olup, asıl sıfat rau-zafın yerine ikâme edilmiştir. İfadenin takdiri de: Ahtret ha­yatı yurdu" şeklindedir. Cumhurun kıraati otan  kıraatinde ise "lâm", lam-ı ibtidâ'dır. : Yurt," mübtedâ olduğu İçin merfu'dur. "Âhi­ret" onun sıfatıdır. Haberi; ... leri İçin elbette daha hayırlıdır" buyruğudur. Bunu da yüce Allah'ın şu buyrukları pekiştirmektedir: "İşte Biz ahiret yurdunu..." (el-Kasas, 28/83'); "Âhiret yurdu ise şüphesiz ki asıl ha­yat yurdu orasıdır." (el-Ankebut, 29/65) Bu iki buyrukta da "ahiret" kelime­si "Yurt" kelimesine sıfat olarak gelmiştir,

"Takva sahipleri"nden kasıt şirkten sakınanlardır. "Hâlâ akıllanmayacak mısınız" anlamındaki; buyruğu, hem "te" ile, hem de "ye" akıllanmayacaklar mı anlamında) okunmuştur. Yani, durumun böyle olu-duğunu akledip de dünyaya karşı zahidane hareket etmiyecekler mi?

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [56]

 

33. Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyo­ruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış. Fakat o zalimler bi­le bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

34. Andolsun senden önce gelen peygamberler de yalanlanmıslar-dı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah'ın kelime­lerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki, (önceki) peygamber­lerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir.

 

Yüce Allah'in: "Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette bi­liyoruz" anlamındaki buyrukta yer alan;  edatının esreli olarak gelme­si, (haberinin başına) "lâm"ın gelişi dolayısıyladır.

Ebu Meysere der ki: Rasûlullah (sav) Ebu Cehil ve arkadaşlarının yanın­dan geçerken, ona ey Muhammed dediler. Allah'a andolsun ki biz seni ya­lanlamıyoruz. Şüphesiz bize göre sen doğru söylüyorsun. Fakat senin getir­diğini yalanlıyoruz. Bunun üzerine bu: "Onlar aslında seni yalanlamıyor­larmış. Fakat o zalimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar* âyeti nazil oldu,[57] daha sonra da: "Andolsun senden önce gelen peygam­berler de yalanlannuşlardı" âyeti ile Allah onu teselli buyurdu.

"(<üijîİ£i h Seni yalanlamıyorlar" buyruğundaki (zel harfi) hem şeddeli hem şeddesiz okunmuştur. Her iki okuyuşun da aynı anlama geldiği söylen­miştir. "Onu gizledim, sakladım" gibi. Ebu Ubeyd ise, şeddesiz kıraati tercih etmiştir. Bu Ali (r.a)'ın da kıraatidir. Hz. Ali'den rivayet olun­duğuna göre Ebu Cehil, Peygamber (sav.)'a: Şüphesiz ki biz seni yalanlamı­yoruz. Fakat senin getirdiğini yalanlıyoruz deyince, yüce Allah da: "Onlar as­lında seni yalanlamıyorlarmış..." âyeti nazil oldu.[58]

en~Nehhâs der ki: Bu hususta Ebu Ubeyd'e muhalefet olunmuştur. Bura­daki; "Seni yalanlamıyoruz" ifadesi, (zel harfi) şeddesiz olarak; diye de rivayet olunmuştur. Bunun üzerine yüce Allah "zel" harfi şeddeli olarak: "Seni yalanlamıyorlarmış" buyruğunu indirdi.

Bu hususu şu rivayet de pekiştirmektedir: Adamın birisi, İbn Abbas'ın hu­zurunda; "Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış" buyru­ğunu şeddesiz olarak okumuş, bunun üzerine İbn Abbas da: diyerek şeddeli okumasını düzeltmiş, Çünkü onlar Peygamber (sav)'a "el-Emîn" adını veriyorlardı. -Şeddeli olarak- kıraatinin anlamı ise dil­cilere göre seni yalana nisbet et(.mi) yorlar ve söylediklerini de red et( mi) yor-lar şeklindedir. Buna karşılık; şeklindeki şeddesiz okuyuş senin yalan söylediğini görmüyorlar, demektir. Nitekim bir kimsenin yalancı oldu­ğunu gördüğünü ifade etmek için; denildiği gibi, cimri olduğu gö­rüldüğü zaman da bunu ifade etmek için denilir. Yani, onlar eğer senin getirdiğin üzerinde düşünecek olurlarsa, senin yalancı olduğunu gör­meyeceklerdir. Anlamın şu şekilde olması da mümkündür. Senin hakkında yalan söylediğini tesbit edemeyeceklerdir. Zira, bir kimseye karşı delil geti­rip onun yalancı olduğunu açıkladığın takdirde Onun yalancı oldu­ğunu oıtaya koydun denilir.

Şeddeli okuyuş ise, herhangi bir delil ve bir belgeye dayanarak seni ya­lanlamıyorlar anlamına gelir. Buna da yüce Allah'ın: "Fakat o zalimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar" buyruğu delâlet etmektedir.

en-Nehhâs der ki: Bu hususta kabul edilecek görüş Ebu Ubeyd'in görüşü­dür. Onun getirdiği delil de bağlayıcıdır. Zira bu hadisi rivayet eden Ali (r.a)'dir. Onun, §eddesiz olarak okuduğu da sahih olarak sabit olmuştur, el-Kisaî de Araplardan, bir kimsenin yalan söyleyip yalanı naklettiğini bildirmek halinde; "  Adamı yalanladım" tabirini kullanırlar. Bir kimsenin yalancı olduğunu haber vermek için de; "Onu yalancı bildim," deni­lir. ez-Zeccâc da böyle demiştir: Bir kimseye dediğin zaman, onu ya­lanlamış olursun. Onun bildirdiği şeyin yalan olduğunu hatırlatmak isterken dedenilir.

Yüce Allah'n: "Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler" buyruğu da sen de sabrettikleri gibi sabret anlamındadır.

"Onlara eziyet de edildi. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti." Sa­na da vadolunduğun şey gelecektir. "Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek

yoktur" buyruğu da ona gelecek yardımı açıklamaktadır. Yani, yüce Al­lah'ın vadettiği şeyi hiç kimse önleyemez, engelleyemez. Kimse O'nun hük­münü bozamaz, O vadinden asla caymaz ve: "Her bir vade için yazılı bir va­kit vardır" (er-Râ'd, 13/38); "Andolsun Biz, peygamberlerimize ve iman edenlere... yardım ederiz" (el-Mu'min, 40/5D; "Andolsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımıza şu sözümüz verilmiştir: Muhakkak on­lar, elbette zafere erdirileceklerdir ve şüphesiz Bizim ordumuz elbette galip geleceklerdir" (es-Sâffat, 37/171-173); "Allah: Andolsun Ben ve peygamber­lerim elbette galip geleceğim diye yazmıştır." (el-Mücadele, 58/21)

"Andolsunki, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiş­tir" buyruğunda; : Sana gelmiştir" fiilinin faili gizlidir. Sana peygam­berlerin haberlerinden bir haber gelmiştir, demektir. [59]

 

35. Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geliyorsa, istersen yere bir menfez açıp yahut göğe de bir merdiven dayayıp onlara bir âyet getirmeye gücün yeterse (hiç durma yap). Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahiller­den olma.

 

"Eğer onların yüzçevirmeleri* yüzçevirmeleri ve iman etmeyip arkala­rını dönmeleri "sana ağır geliyorsa, istersen yere bir menfez açıp" içinden geçip başka bir tarafa çıkacağın bir dehliz yapıp...

Buradaki "menfez" anlamına gelen; (LüO kelimesi ile cerboanın yuvası olarak bilinen, aynı kökten gelmektedir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/3. ayet, 24. başlıkta,) geçmiş bulunmak­tadır. "Münafık" kelimesi de buradan gelmektedir. Yine buna dair açıklama­lar daha önceden geçmiştir.

"Yahut... bir merdiven" buyruğu, ona atf edilmiştir. Semaya seni yüksel­tecek bir araç demektir. Buradaki ifade temsilî bir ifadedir. Çünkü üzerine çı­kılan merdiven o yere giden bir yoldur. Kelime olarak müzekkerdir. el-Fer-râ'nın naklettiği bu Kelimesinin müennes olduğuna dair nakli bilinen birşey değildir. Katade de der ki: Merdiven demek çıkılan basamak demek­tir. ez-Zeccâc der ki: Bu kelime; "Esenlikten" türetilmiştir. Sanki mer­diven arzuladığın yere esenlikle seni götürüp teslim ettiği için bu adı almış gibidir.

"Onlara bir âyet getirmeye" bu da öncekine atfedilmiştir, yani iman et­meleri için bunu yapmaya gücün yetiyorsa, durma bunu yap, demektir. Ce­vabın hazfedilmesi, işitenin bunu bilmesi dolayısıyladır.

Şanı yüce Allah, Peygamberine, iman etmedikleri için ileri derecede üzülmemesini emretmektedir. Nitekim onlan kendisi hidayete getirme gücü­ne de sahip değildi.

"Allah dikseydi onları muhakkak hidayet üzere toplardı." Onları mümin olarak yaratır ve tabiatları gereği iman etmelerini sağlardı. Yüce Allah, Ka­deriyenin görüşünü reddederek, onların küfre sapmalarının kendi meşîeti ile olduğunu beyan etmektedir.

Bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara ister istemez iman etmeye mecbur edecek bir âyet (mucize) gösterirdi. Fakat, O yüce Allah, ara­larından iman edip iyilik işleyenlere sevap vermeyi murad etmiştir.

"Öyleyse sakın cahillerden olma." Yani, bu aşırt üzüntü ve hasretleri ken­dilerini ileri derecede sabırsızlığa ve helâl olmayan bir konuma iten kimse­lerden olma. Yani, kâfir oldular diye üzülme. O takdirde senin durumun da cahillerin durumuna yakın olur.

Şöyle de denilmiştir: Hitab ona olmakla birlikte maksat ümmetidir. Çün­kü müslümanların kalpleri, insanların kâfir oluşları ve kendilerine verdikle­ri eziyetler dolayısıyla daralıyor idi. [60]

 

36. Ancak dinleyenler kabul ederler. Ölüleri İse Allah dirütecektir. Sonra yalnız O'na döndürüleceklerdir.

37. "Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya" dediler. De ki: "Allah bir âyet İndirmeye elbette kadirdir. Fakat onların çoğu bilmez­ler."

 

Yüce Allah'ın: "Ancak dinleyenler kabul ederler" buyruğunda, "dinleyen­ler" den kasıt, kulak vererek, anlayarak, hakkı isteyerek dinleyenlerdir. Bun­lar işittiklerini kabul eden, bundan yararlanan ve gereğince amel eden

mü'minierdir. Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve Mücahid yapmıştır.

Burada ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah: "Ölüleri ise Al­lah diriltecektir" diye buyurmaktadır ki, bunlardan kasıt, el-Hasen ve Mü-cahid'den nakledildiğine göre kâfirlerdir. Yani kâfirler hakkı kabul etmemek ve hiçbir delile kulak vermemek bakımından ölüler gibidirler. Buradaki ölülerin öten herkes olduğu da söylenmiştir. Bunları "Allah" hesap vermek için "diriltecektir." Birinci görüşe göre diriltilmelerinden kasıt, Allah'a ve Ra-sulüne iman ederek hidayet bulmalarıdır. el-Hasen'den nakledildiğine göre ise, kasıt; ey Muhammed, -ölümün yaklaşması esnasında- dünyada başka bir çarelerinin kalmaması durumunda sana iman edinceye kadar şirklerinden di-riltümeleri (uyandırılmaları)dır.

Yüce Allah'ın: "Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya dediler" buyru­ğu ile ilgili olarak da el-Hasen şöyle demektedir; Burada şeydi ya" buyruğu, meli değil miydi, anlamındadır.

Şair de şöyle demektedir:

"Ey beş parasız, iriyarı ve adi herifin oğulları, sizler en şanlı şerefli işinizi, yaşlı kocamış develeri kesmek kabul ediyorsunuz. Silahlarını kuşanmış, miğferi ile başraı örtmüş kimseyi böyle

kabul etmeli değil miydiniz?"

Onların, bunca deliller ortaya çıktıktan, içinde anlatılanlar ve gayba dair bilgiler dolayısıyla bir sûresinin dahi benzerini getirmekten acze düştükleri Kur'ân-ı Kerim ite karşılarına delilin ortaya konulmasından sonra, yine bir mu­cize istemeleri, onların işi yokuşa sürmelerinden başka birşey değildi.

"Fakat onların çoğu bilmezler." Yani, aziz ve celil olan Allah'ın kulları­nın maslahatını taşıyan âyetleri indirdiğini bilmezler. Soylarından kendisine iman edecek topluluklar geleceğini bildiği gibi O, onları kökten imha etme­yi murad etmemişti.

'Fakat onların çoğu bilmezler" buyruğunun: Allah'ın bu âyeti indirme­ye kadir olduğunu bilmezler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Onlar, kendilerini hidayet üzere, kendileri istemeseler da­hi toplamasını istemişlerdi. (Yani istedikleri mucize buydu) [61]

 

38. Yeryüzünde yürüyen herbir canlı ve iki kanadı İle uçan bütün kuşlar, ancak sizin gibi birer ümmettirler. Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra ancak Rabblerinin huzurunda toplanırlar.

 

Yüce Allah'ın: "Yeryüzünde yürüyen herbir canlı..." buyruğunda geçen canlı, (ed-Dâbbe)'nin anlamı ile buna dair açıklamalar, daha önce el-Baka-ra Sûresi'nde (2/164. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu kelime, as­lında (isim değil) sıfattır ve; 'den gelmektedir. İsm-i faili de; şeklindedir. Kısa adımlar ile yürümek (debelenmek) demektir.

"İki kanadıyla uçan bütün kuşlar." Buyruğundaki; Kuş kelimesi, Dabbe lafzına atfen mecrûrdur.

el-Hasen ve Abdullah b. Ebi İshâk;şeklinde mahalline atf ile mer-fu' olarak okumuşlardır. ise fazladan gelmiş kabul edilmiştir. İfadenin takdiri ise, her bir canlı şeklindedir. "iki kanadıylaibare­si de, te'kid ve müphemliği izale etmek için zikredilmiştir. Çünkü Araplar, kuş­ların dışındaki varlıklar hakkında da uçma tabirini kullanırlar. Meselâ birisi­ne; "Bu ihtiyacım İçin uç" denildiği zaman, çabucak git, demek isterler. Bu nedenle burada "iki kanadıyla" ifadesi, sözkonusu olanın uçan kuş olduğu açıkça belli olsun diye zikredilmiştir. Kuştan başkası hakkında ise uçmak tabiri mecazidir.

Denildiğine göre, kuşun gövdesinin iki kanadı arasında dengeli duruşu, onun uçuşuna yardım etmektedir. Eğer bu denge olmasaydı, sağa veya so­la yan yatardı. Böylelikle bize uçmanın iki kanatla gerçekleştiğini ve "onla­rı Allah'tan başka kimsenin tutmadığını" (en-Nahl, 16/79) bildirmiş ol­maktadır.

Kanat (cenah), kuşun havada kendileri vasıtasıyla uçma imkânını buldu­ğu iki kanattan birinin adıdır. Cenah, aslında cihetlerden herhangi birisine meyletmek anlamındadır. Meselâ, gemi yere doğru meyledip, yere yapışıp du­racak olursa, denilmesi buradan gelmektedir. İnsanın "tâir"i ise ameli demektir. Tâir uçan kuş anlamındadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerimde şöy­le buyrulmaktadır: "Her insanın tairini (amelini) kendi boynuna doladık." (el-İsra, 17/13)

"Ancak sizin gibi birer ümmettirler.1' Yüce Allah tarafından yaratılmış ol­dukları, onlann rızıklarını tekeffül ettiği, haklarında âdil davranması bakımın­dan onlar da sizin gibi topluluklardır. Sizin de onlara zulmetmemeniz ve bu hususta size verilen emirleri aşmamanız gerekir.

"Dâbbe", hareket eden her şey hakkında kullanılır. Semâdakilerden söz edilmeyip yalnızca yerde hareket edenlerin sözkonusu edilmesi, insanların görüp tanıdıklarının yerdekiter oluşundan dolayıdır.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar da teşbih ve Allah'ın varlığına delalet bakımın­dan bizim gibidirler. Yani: Ne kadar canlı ve uçan bir kuş varsa, o da yüce Allah'ı teşbih etmekte ve kâfirler üzerinde düşünecek olurlarsa, onun vah­daniyetine delâlet etmektedir.

Ebû Hureyre der ki: Onlar da yarın diğer hayvanlar hasredilip boynuzsuz olan lehine boynuzlusundan kısas yapılacağı bakımından bize benzemekte­dirler. Bu kısastan sonra da yüce Allah onlara toprak olunuz, diyecektir, ez-Zeccâc'ın tercih ettiği görüş de budur. Çünkü O: "Ancak sizin gibi biter üm­mettirler" buyruğu hakkında yaratılış, rızık, ölüm, öldükten sonra diriliş ve (Kıyamette) kendilerine kısas uygulanması bakımından sizin gibidirler. Böy­lelikle birinci görüş de bunun kapsamına girmiş olmaktadır.

Süfyân b. Uyeyne de der ki: Yani, hayvanlardan ve kuşlardan ne kadar tür varsa, mutlaka insanlar arasında da onun benzeri vardır. İnsanlardan kimi­si arslan gibi hücum eder, kimisi domuz gibi aç gözlülükle saldırır, kimisi kö­pek gibi ulur, kimisi tavus gibi kabarır, böbürlenir... İşte benzer olmanın an­lamı budur, el-Hattabî bunu güzel bir açıklama kabul ederek şöyle der: Şüphe yok ki sen de işte bu gibi hayvan ve yırtıcı varlıklarla oturup kalkmak­ta, ilişki kurmaktasın. O halde, ihtiyatı elden bırakma.

Mücahid de yüce Allah'ın: "Ancak sizin gibi birer ümmettirler" buyru­ğu hakkında şöyle demektedir: Nasıl ki sizin kendileriyle tanındığınız isim­leriniz varsa, onlann da öylece kendileriyle tanındıkları isimleri bulunan sı­nırlar halindedirler. Bunun dışında sahih olmayan bir takım açıklamalar da yapılmıştır. Meselâ bilgi bakımından da onlar da bizim gibi imişler, onlar da hasredilecek ve cennette nimete mazhar kıhnacaklarmış. Dünyada çektikle­ri acıların bedeli onlara verilecek, cennet ehli onlann şekillerini görerek ün-siyet elde edeceklermiş.

Ancak sahih olan şu ki: "Ancak sizin gibi birer ümmettirler" buyruğu, ya­ratıcıya delâlet eden birer yaratık ve O'na muhtaç olan ve -sizin rızkınızın Al­lah tarafından verilmesi gibi- O'nun tarafından nzıklandınlan varlıklar olma­ları bakımından size benzemektedirler. Süfyan'ın açıklaması da güzeldir. Çün­kü onun bu açıklaması, varlık aleminde görülen bir benzetmeyi ifade eder.

Yüce Allah'ın: "Biz, o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" buyruğun­da Kitap'tan kasıt, Levh-i Mahfuzdur. Yüce Allah o Kitapta meydana gelecek olayları tesbit etmiştir. Kitaptan kastın Kur'ân-ı Kerim olduğu da söylenmiş­tir. Yani biz, Kur'anda din ile ilgili olup da açıklamadık ve ona dair delille­ri ifade etmedik hiçbir şeyi bırakmadık. Ya beyan edilmiş ve açıklanmış bir delâlet ile bunu yaptık, yahut da beyanı Rasulden, ya da icmâdan yahut da Kitabın nassı ile sabit olmuş kıyastan beyanı öğrenilecek mücmel bir suret­te açıkladık. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sana bu Kitabı her-şeyin apaçık bir beyânı olmak üzere kısım kısım indirdik" (en-Naht, 16/89); "Biz sana bu Zikri (Kurân'ı) insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça an-latasm diye indirdik" (en-Nahl, 16/44); "Peygamber size ne verdiyse onu alın ve neyi yasak ettiyse sakının. * (el-Haşr, 59/7) Böylelikle yüce Allah, bu âyet-i kerime ile el-Nahl Sûresİ'ndeki âyet-i kerimede açıkça zikretmediği şey­ler arasından nass ile sözkonusu etmediği hususları mücmel olarak ifade et­mekte, böylelikle yüce Allah'ın, Kitapta sözünü etmedik herhangi bir şeyi bı­rakmadığına dair delilin doğruluğu ortaya çıkmaktadır. O, herbir şeyden, ya tafsilâtını zikrederek yahut da onun aslını (esasını), kıyasa temel olacak de­lilini zikrederek beyan etmiş, ve: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim' Cel-Maide, Ş/3) diye buyurmuştur.

Yüce Allah'ın: "Sonra, ancak Rabblerinİn huzurunda toplanırlar" buy-ruğundaki toplanmaktan kasıt ise, Ebu Hureyre'den gelen haberde açıklan­dığı gibi amellerinin karşılığını görmek için toplanacaklarıdır. Müslim'in Sa­hih'inde de ondan gelen rivayete göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmakta­dır: Andolsun ki, Kıyamet gününde bütün haklar sahiplerine eksiksiz öde­necektir. O kadar ki, boynuzsuz koyun lehine boynuzlu koyundan kısas uy­gulanacaktır"[62]

İşte bu buyruk, hayvanların Kıyamet gününde haşredileceğine delalet et­mektedir. Ebuzer, Ebu Hureyre, el-Hasen ve diğerlerinin de görüşü budur. İbn Abbas'tan da bu görüş rivayet edilmiştir.

Kendisinden nakledilen bir rivayette İbn Abbas şöyle demektedir: Hayvan­ların ve kuşların haşredilmeleri (toplanmaları) ölmeleridir. ed-Dalıhâk da bu görüştedir.

Ancak, âyetin zahiri ve bu husustaki sahih haber dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir. Kur'an-ı Kerimde de şöyle buyrulmaktadır: "Vahşi hayvanla­rın haşredildiği (bir araya toplandığı) zaman..." (et Tekvir, 81/5) Cafer b. Bir-kân'ı Yezid b. el-Asam'dan, onun da Ebu Hureyre'den rivayetine göre, Ebu Hureyre şöyle demiş: Kıyamet gününde Allah bütün mahlukatı, hayvanları, diğer canlıları, kuşları ve herşeyi ha şre de çektir. O günde yüce Allah'ın ada­leti, boynuzsuz hayvan lehine boynuzludan hakkın alınacağı seviyeye kadar ulaşacaktır. Daha sonra yüce Allah bunlara "toprak olunuz" diyecektir. İşte yüce Allah'ın: "O gün kâfir: Keşke toprak olsaydım diyecektir" (en-Nebe1, 78/40) buyruğunda kastedilen budur.

Ata der ki: Âdem oğullan ve onların içinde bulundukları rahatsızlık ve hu­zursuzluğu görecekleri vakit hayvanlar: Bizi sizin gibi yaratmamış olan Al­lah'a hamd olsun. Biz ne cenneti umuyoruz, ne de cehennemden korkuyo­ruz, diyeceklerdir. Yüce Allah da onlar: "Haydi toprak olunuz" diyecektir. İşte o vakit kâfir toprak olmayı temenni edecektir.

Bir topluluk da şöyle demiştir: Âyet-i kerimede sözü geçen toplanma (haşr), kâfirler İle alakalıdır. Arada geçen diğer açıklamalar ise, mu'tariza (ara cümleleri) ve bir takım delilleri ortaya koymak sadedindedir. Hadise gelince, ondan maksat hesap, kısas (haksızlardan hakkın alınması) ve bu hususta ona verilecek ehemmiyetin ne kadar Önemli ve büyük bir İş olduğunu anlatmak için bir temsilde bulunmaktır. Tâ ki, bu temsilden herkes için bunların kaçı­nılmaz olduğu anlaşılsın, bundan kurtuluşun bulunmayacağı idrâk edilsin.

Onlar bu görüşlerini sahih kabul edilmeyen bir hadisin bazı mavileri tarafından nakledilen rivayetinde yer alan şu fazlalığı zikrederek desteklerler: O kadar ki, boynuzsuz koyun lehine boynuzlusundan kısas uygulanacak, taşa niçin taşın üstüne çıktığı, sopaya niçin başka bir sopayı çiziktirdiği sorulacak­tır. Bu görüşün sahipleri derler ki: İşte bundan da anlaşılmaktadır ki, bu ifadelerden kasıt, ibret alma ve dehşeti ifade edecek temsilî bir anlatımdır. Çünkü cansızlara hitapta bulunmanın (teklifi hitabı kastediyor), onların se­vap almalarının ve ceza çekmelerinin aklen kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Aklı başında herhangi bir kimse de böyle bir kanaate sahip olmadığı gibi böy­le bir şeyi tasavvur eden kimse, olsa olsa ahmak ve bunaklar arasında sayılır. Derler ki: Çünkü kalem (yapılanlardan sorumluluğun kaydedilmesi) onlar hakkında cereyan etmez. Dolayısıyla sorumlu tutulmaları da mümkün değildir.

Derim ki: Sahih olan, Ebu Hureyre'den nakledilen hadis-i şerif dolayısıy­la birinci görüştür. Her ne kadar ahkâm konularında onlar hakkında da kalemin cereyanı (mükellefiyet ve sorumluluk) sözkonusu değilse bile, ar­alarındaki hususlarda sorumlu tutulacaklardır.

Ebu Zer'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (savcın huzurunda iki koyun birbirleriyle toslaştı,

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Ebu Zer bunlann ne için toslaştıklannı biliyor musun"? Ben, hayır dedim. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Fakat yüce Allah bilir ve ikisi arasında hüküm verecektir."[63]

Bu da açık bir nastır. Bu hususlara dair daha geniş açıklamalarımız "et-Tez-kira bi Ahvâli'l -Mevta ve Umuri'l Âhirâ" adlı eserimizde zikretmiş bu­lunuyoruz. Doğrusunu en İyi bilen Allah'tır. [64]

 

39. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklarda kalmt; sağırlardır, dil­sizlerdir. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üze­rinde tutar.

40. De ki: "Bana söyleyin eğer size Allah'ın azabı gelirse yahut si­ze kıyamet gelip çatarsa Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Şayet doğru kimseler iseniz (bana söyleyin)."

41. Hayır, yalnız O'na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şe­yi giderir, siz de şirk koştuğunuz şeyleri unutursunuz.

Yüce Allalı'ın: "Âyetlerimizi yalanlayanlar... sağırlardır, dilsizlerdir" buy­ruğu, mübtedâ ve haberdir. Yani bunlar, kulak ve gözleriyle yararlanma im­kânını kaybetmişlerdir. Hayvanlardan ve diğerlerinden herbir ümmet kendi menfaatine olan şeylere yol bulabildiği halde, kâfirler bunlara yol bulama­maktadır. Bu hususa dair açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde (2/18. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Karanlıklarda" buyruğundan kasıt ise küfrün karanlıklarıdır. Ebu Ali der ki: Buradaki "sağırlık ve dilsizliksin âhiretteki sağırlık ve dilsizlik olması mümkündür. O taktirde bununla, mecaz sözkonusu olmaksızın hakikat an­lamı kastedilmiş olur.

"Allah dilediğini saptırır." Bu, şam yüce Allah'ın kâfirin sapmasını irade etmiş olduğunu ve onun hakkında adaletinin uygulanması için dilediğini gös­termektedir. Nitekim yüce Allah'ın: "... dilediğini de dosdoğru yol üzerin­de tutar" buyruğu da buna işaret etmektedir. Yani, böylesi hakkında da lüt-funu uygulamak için onu İslâm dini üzere tutar. Bu ifadeler Kaderiye mez­hebini iptal etmektedir.

Meşiet (dilemek), yalanlayanlar ile ilgilidir. Bu yalanlayanlardan, Allah ki­misini saptırır, kimisini de hidâyete erdirir.

Yüce Allah'ın: "Deki: Bana söyleyin.-.." buyruğunda Nâfi', iki hemzeyi de tahfif ile okumuştur, O, buradaki birinci hemzenin harekesini ken­disinden önceki harfe verirken, ikincisinin de harekesini belli belirsiz okur. Ebu Ubeyd'in ondan naklettiğine göre, hemzeyi kaldırır ve onun yerine elif okurdu. en-Nehhâs der ki: Ancak, arapça bilginlerine göre bu, onun hakkın­daki yanlış bir kanaattir. Çünkü burada "yâ" harfi sakin, "elif de sakindir. îki sakin ise bir araya gelmez.

Mekkî der ki: Verş'den onun hemzeyi elife değiştirdiği (ibdâl ettiği") riva­yet edilmiştir. Çünkü ondan gelen rivayete göre, ikinci hemzeyi med ile okur. Med ancak ibdâl île mümkün olabilir. Bedel ise, usulün bir fer'idir. Aslolan ise hemzenin üstün harekeli hemze ile elif arasında okunmasıdır. Verş'in dı­şında ikinci hemzeyi tahfif ile okuyan herkesin kıraati de bu şekildedir. Ken­disinden sonraki harf sakın olmakla birlikte hemzede ibdalin caiz oluşunun güzel görünmesi, birinci harfin med ve lîn harfi oluşu dolayısıyladır. Sakin harf ile birlikte yapılan med ise ikinci sakinin söyleyişine vasledilen bir ha­reke durumuna gelir.

Ebû Amr, Âsim ve Hamza ise, kelimesinde her iki hemzeyi tahkik ile okumuşlar ve kelimeyi aslı üzere telaffuz etmişlerdir. Çünkü bu kelime­de aslolan hemzeyi okumaktır. Çünkü baştaki soru hemzesi 'deki hemzenin başına gelmiştir. Görüldüğü gibi buradaki hemze de aynu'l-fül (fi­il kökünün ikinci harfiydin "Yâ" harfi ise merfu' muttasıl zamirin bitişmesi dolayısıyla sakindir.

İsa b. Ömer ve el-Kisaî, ikinci hemzeyi hazfederek; diye okumuş­lardır. en-Nehhâs der ki: Arapça'da bu uzak bir ihtimaldir. Ancak şiirde ca­izdir. Araplar: Zeyd'in durumunun ne olduğunu bir gördün mü? derler ve hemzeyi açıkça telâfuz ederler, hazf etmezler.

Basralılann kanaatine göre ise, (sondaki) "kefile mîm" harfleri hitab için­dir. Dolayısıyla bu harflerin İ'rabtan paylan (mahalleri) yoktur. ez-Zec-câc'ın tercihi de budur. Ancak, el-Kisaî, el-Ferrâ ve diğerlerinin görüşüne gö­re, buradaki "kef ile mîm", görme işinin üzerlerinde cereyan etmesi dolayı­sıyla nasb mahallindedir. Manası da; kendinizi gördünüz rnü? şeklindedir. Eğer bu iki harf -te'kid için fazladan olmak üzere- hitab İçin gelmiş ise, o takdir­de "Size... gelirse" buyruğundaki; (al) ...se, "görmek" fiilinin mePulü olarak nasb mahallinde olur. Eğer nasb mahallinde bir isim ise, o tak­dirde ( 01 }'de ikinci mef ul yerine geçer. Birinci açıklamaya göre buradaki "gör­mek" tek bir mef'ûte teaddisi (geçiş yapması) dolayısıyla göz ile görmekten gelir. Buradaki görmek, ilim (bilmek) anlamında kabul edilirse, o takdirde iki mef ûl alır.

Yüce Allah'ın: "Yahut size kıyamet gelip çatarsa" buyruğu, yahut size ken­disi için diriltileceğiniz kıyamet saati gelecek olursa... demektir. Bundan son­ra da: "Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız. Şayet doğru kimseler İseniz"

diye buyurmaktadır.

Âyet-i kerime, kendisinin bir yaratıcısı olduğunu kabul eden müşriklere kar­şı getirilen bir delildir. Yani sizler, sıkıntılı zamanlarınızda Allah'a dönmek­tesiniz. Bu böyle olduğu gibi kıyamet gününde de O'na döndürüleceksiniz. O halde bu rahatlık döneminizde ne diye şirk koşmakta ısrar ediyorsunuz? Çünkü onlar, bir taraftan putlara ibadet ediyor, bir taraftan azabın üzerlerin­den giderilmesi için de Allah'a dua ediyorlardı.

Yüce Allah'ın: "Hayır, siz O'na yalvarırsınız" buyruğunda­ki; birinci hususun kabul edilmediği, geçerli olmadığını (idrâb) anlat­makta, ikincisinin ise vacib olduğunu ifade etmektedir. (Yani, Allah'tan baş­kasını çağırmıyor, Allah'a dua ediyorsunuz).

"Yalnız O'na" buyruğu "Yalvarırsınız" buyruğu ile nasb edilmiştir. "O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir." Yani, üzerinizden gide­rilmesi için dua ettiğiniz o sıkıntıyı dileyecek olursa, açar ve giderir "sîz de şirk koştuğunuz şeyleri unutursunuz."

Denildiğine göre şirk koştuklarını unutmaları azabın gelişi halinde sözko-nusu olur. el-Hasen der ki: Yani, o şirk koştuğunuz şeylere, unutan bir kim­senin aldırış etmediği gibi, aldırış etmezsiniz. Zira onun tarafından kurtarıla­cağınıza dair ümidinizi kesmiş olacaksınız. Çünkü, o şirk koştuğunuz şeyde bir zarar, ya da bir faydanın size gelmesi umulamaz. ez-Zeccâc der ki: Bura­daki anlamın: "Şirk koştuklarınızı unutursunuz" şeklinde olması da mümkün­dür. en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın: "Andolsun ki Biz, bundan önce Âdem'e vahyettik de o da unuttu" (Tâ-Hâ, 20/115) buyruğunu andırmaktadır. [65]

 

42. Andolsun ki, senden önceki ümmetlere Biz nice peygamberler gönderdik. Onları, yalvarırlar diye darlığa ve sıkıntıya uğrattık.

Yüce Allah'ın: "Andolsun ki, senden önceki ümmetlere Biz nice peygam­berler gönderdik" âyeti, Peygamber (sav)'e bir tesellidir. Bu buyrukta hazf edilmiş bir takım kelimeler vardır. Yani, Biz senden önceki ümmetlere pey­gamberler gönderdik. (Âyette lafzen olmamakla beraber siyakından anlaşıl­dığı için mealde bu ayrıca hazf edilmemiştir). Yine bunda âyetin zahirinin de­lalet ettiği bîr başka hazf edilmiş ifade vardır ki, onlar da yalanladılar, Biz de onları azab ile yakaladık, takdirindedir.

Bu âyet-i kerimenin, önceki âyet ile ilişkisi bir halin bir hal ile olan iliş­kisi gibidir, ona oldukça yakıtıdır. Şöyleki, bu kavimler peygamberlerine mu­halefet yolunda, kendilerinden önceki kavimlerin kendi peygamberlerine mu­halefet yolunda izledikleri aynı yolu izlediler. O halde bunlar da kendilerin­den öncekilere nazil olan belâ ve musibetlerin bir benzerinin başlarına in­mesi tehlikesi İle karşı karşıya bulunmaktadırlar.

"DarlikMan kasıt, maldaki musibetlerdir. "Sıkıntıdan kasıt ise bedenler-deki musibetlerdir. Çoğunluğun görüşü budur. Kimi zaman bunların biri öte­kinin yerine de kullanılabilir. Şanı yüce Allah kullarım darlıkla sıkıntıyla ve dilediği herşeyle te'dip eder. Çünkü O, "yaptığından sorumlu tutulamayan­dır." (el-Enbiya, 21/23)

İbn Atiyye der ki: Abid kimseler kendilerini, mallarını dağıtmak suretiyle darlıkla, bedenlerini de açlık ve çıplaklık ile sıkıntıya sokmak suretiyle te'dip hususunda bu âyeti delil göstermişlerdir.

Derim ki: Bu âyeti bu uygulamalara asli bir dayanak olarak almak, bunu böyle aniayan ve böyle uygulayanların bilgisizliklerini ortaya koymaktadır. Çünkü âyet-i kerimede sözü geçen durum, bu yolla kendilerini mihnete sok­mak istediği kullarından dilediği kimselere bir cezadır. Bizim ise bu âyete kı­yas ile kendimizi mihnetlere sokmaya ve mükâfatlandırmaya kalkışmamız caiz değildir. Çünkü, bizim nefislerimiz sırtlarında keramet yurduna (cennete) ulaştığımız ve onun vasıtasıyla Kıyamet gününün dehşetlerinden kurtuluşa erdiğimiz bineklerimizdir. Kur'ân-ı Kerim'de de yüce Eabbimiz şöyle buyur­maktadır: "Ey Peygamber, hoş olan mıhlardan yiyin ve salik amel işleyin" (el-Mu'minûn, 23/51); "Ey iman edenler, kazandıklarınızın en güzellerinden... infak edin." (el-Bakara, 2/267) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yi­yin..." (el-Bakara, 2/172)

Böylelikle yüce Allah, mü'minlere bizzat peygamberlere lütab ettiği şekil­de emir vermiştir. Rasulullah (sav) ve ashabı da güzel ve temiz şeyleri yer, en güzel elbiseleri giyer, onlarla süslenirlerdi. Onlardan sonra gelen tabiin de böyleydi ve bu böylece sürüp gitti. Nitekim daha Önce el-Maide Sûresi'nde (5/88. âyetin tefsirinde) geçti ve ilende elbise giyinmenin ve diğer hususla­rın hükmü ile alakalı el-A'raf Sûresi'nde (7/32. âyet, 1. başlık ve devamında) gelecektir.

Eğer durum bunların iddia ettiği ve delil gösterdikleri gibi olsaydı, şanı yüce Allah'ın ekinlerle, güzel bahçelerle bütün meyve mahsul ve bitkilerle, Allah'ın bize müsahhar kıldığı ve etlerinden yemeyi^sütlerinden içmeyi, yün-leriyie ısınmaya -ve buna benzer bize lütfettiğini bildirdiği diğer hususları- zik­retmesinin bunları bize müsahhar kılmış olduğunu hatırlatıp bu lütfüna dik­katimizi çekmenin büyük bir faydası olmazdı. Eğer kendi kanaatlerince ka­bul ettikleri yolun fazilet olduğu doğru olsaydı, elbette bunu öncelikle Ra­sulullah (savVın, ashabının, onlardan sonra gelen tabiîn ve ulemânın yapma­sı öncelikle sözkonusu olurdu. Malın fazileti, faydası ve mal toplamayı ka­bul edenlerin kanaatlerinin reddedilmesine dair açıklamalar Bakara Sûresi'-nin son taraflarında (2/283. âyet, 20. başlık ve devamında) önceden geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sav) da bedenlerin zayıf düşmesi korkusuyla vi­sal: (iftarsız, sahursuz peşpeşe oruç tutmayı) yasaklamış olduğu gibi, bu gi­bi cahil zenginlerin kanaatlerini de reddetmek üzere malın zayi edilmesini boşa tüketilmesini yasaklamıştır. Yüce Allah'ın: "Yalvarırlar diye" buyruğu dua ederler ve zilletlerini arz ederler diye, demektir.

"Yalvarırlar," zillet demek olan 'den alınmıştır. : Yalvardı demek olup ism-i faili : Yalvaran şeklindedir. [66]

 

43. Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı. Fakat kalpleri ka­tılaşmıştı. Şeytan da yaptıklarını kendilerine süslü göstermişti.

44. Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca, Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenlere sevinin­ce, ansızın onları tutup yakalayıverdik de ümitsiz kalıverdiler.

45.  Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.

Yüce Allah'ın: "Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı" mealin­deki buyrukta :Bari, teşvik ifade etmektedir. Bu da fiil ile birlikte kul­lanılan; : ...mel) değil miydi anlamındadır.

Bu onların duayı terk edişleri dolayısıyla bir serzeniş, onların azabın in­mesi esnasında yalvarıp yakarmadıklarını haber veriştir. Bununla birlikte ih-laslı olmayan kimselerin yalvarıp yakardıkları gibi dua etmiş olmaları, yahut da azapla iç içe oldukları sırada yalvarmaya başlamış olmaları da mümkün­dür. Bu şekilde yalvarıp yakarmanın bir faydası yoktur. Dua hem rahatlık za­manlarında, hem sıkıntılı zamanlarda emrolunmuştur. Nitekim yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: "Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ki, Ben de duanı­zı kabul edeyim"(,e\-Mu'min- 40/60) Daha sonra şöyle buyurmaktadır: "Mu­hakkak Benim ibadetimden" yani duamdan "(yüzçevirerek) büyüklük tas-layanlar, yakında zelil kılınmışlar olarak cehenneme gireceklerdir." (el-Mu'min, 40/60) Bu; çok ağır bir tehdittir.

"Fakat kalpleri katılaşmıştı." Sertleşti ve katı bir hal aldı. Bu küfürden ve masiyet üzere İsrar etmekten İbarettir. Allah'tan bizi esenliğe kavuşturma­sını dileriz.

"Şeytan da yaptıklarını kendilerine süslü göstermişti." Masiyetlerle on­ları kandırıp azdırmış ve masiyet İşlemeye itmişti.

"Onlar kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca..." buyruğu ile ilgili ola­rak: Kendilerinin yaptıkları bir iş olmamakla birlikte, niye unutmaktan do­layı yerildiler, dîye sorulacak olursa, cevap şudur: Burada "unuttular", ken­dilerine hatırlatılan ve verilen öğüdü terkettiler, anlamındadır. Bu açıklama İbn Abbas ve îbn Cüreyc'den nakledilmiştir. Ebu Ali'nin görüşü de budur. Çünkü, birşeyden yüzçevirmek suretiyle onu terkeden kimse, o şeyi unut­muş olduğu bir şey seviyesine indirmiş olur. Nitekim unutmayı anlatmak İçin de "terketmek" kullanılır.

Bir diğer cevap: Onlar, kendi istekleriyle kendilerini unutmaya maruz bı­raktıkları için yerilmeleri yerindedir. Nitekim, yüce Allah'ın gazabına ve ceza­sına kendisini maruz bırakanların da yerilmesi o bakımdan yerinde bir iştir.

"Biz de üzerlerine herşeyin tapılarını açtık." Yani, her türlü nimet ve hay­rın kapılarını açtık; bu hayırlar) onlara çok çok verdik. Arap dili bilginleri­ne göre İfadenin takdiri şöyledir: Onlar için kapalı bulunan her bir şeyin ka­pılarım Üzerlerine sonuna kadar açtık.

"Nihayet kendilerine verilenlere sevinince" azgınlaşınca, bundan dola­yı böbürlenmeye başlayınca, kendilerine verilen bu nimetlerin hiç son bul­mayacaklarım sanınca ve bunu yüce Allah'ın kendilerinden razı oluşuna bir delil olarak görmeye başlayınca "ansızın onları tutup yakalayıverdik." Ya­ni Biz, onların kökünü imha ettik, onları azabımızın zorluluğuyla yakaladık.

"Ansızın" anlamına gelen; ise, öncesinde herhangi bir emare bulun­maksızın, farkında olmadan, gafilken alıp yakalamak demektir. İnsan, farkın­da olmadan ve gaflet halinde iken yakalanacak olursa, : Ansızın alın­mış olur. İnsana en ağır gelen de bu şekilde karşı karşıya kaldığı şeylerdir.

Şöyle de denilmiştir: Önceden geçmiş bulunan ve kendilerinin yüz çevir­dikleri o hatırlatma, daha Önceki emare (yani azap ile yakalanacaklarının ema­resi) yerine geçmektedir. Doğrusunu en İyi bilen Allalıür.

: Ansızın, daha önceden de geçtiği gibi, Sibeveyh'e göre, kendisine kıyas olunmamak üzera hal mahallinde bir mastardır.

(Bu şekilde herşeyin kapılarının üzerlerine açılması), onlar hakkında Al­lah'tan bir istidrac (yavaş yavaş azaba yaklaştırılmaları) kabilinden idi. Nite­kim yüce Allah bir başka yerde: "Ben onlara mühlet veririm. Muhakkak ki Benim yakalamam şiddetlidir" (el-A'raf, 7/183) diye buyurmaktadır. Gaza­bından ve mekrinden Allah'a sığınırız.

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Yüce Allah şu: "Nihayet kendilerine verilenlere sevinince, ansızın onları tutup yakalayıverdik" âyeti üzerinde dikkatle düşünene rahmetini ihsan elsin. Muhammed b. en-Nadr el-Harisî der ki: Bu gibi kimselere yüce Allah yirmi yıl mühlet vermişti. Utbe b. Âmir de Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Yüce Allah'ın kul­lara masiyet işlemelerine rağmen dilediklerini verdiğini görecek olursanız, bi­liniz ki bu, O'nun tarafından onlar için bir istidracdır." Daha sonra da: "On­lar kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca..." âyetini tamamen okudu [67]

el-Hasen der ki: Allah'a yemin olsun ki, Allah bir kimseye dünyada bir bol­luk verecek olursa, o da bu bolluk ile kendisine karşı bir mekrin (imtihanın) olabileceğinden korkmayacak olursa, mutlaka ameli azalır ve re'yinde aciz­lik başgösterir. Allah, eğer bu dünya nimetlerini bir kimseye vermeyip kısar da o kimse bunun dünyada kendisi için daha hayırlı olduğu kanaatine sahip olmazsa, yine mutlaka ameli azalır ve re'yinde acizlik başgösterir.

Haberde nakledildiğine göre, yüce Allah Musa (a.s)'a şunu vahyetmiş: "Fa­kirliğin sana doğru geldiğini görecek olursan, salihlerin şiarına merhaba de. Zenginliğin sana doğru geldiğini görecek olursan İşte bu, cezası dünyada iken (acilen) verilen bir günahtır de,"

Yüce Allah'ın: "Ümitsiz kalıverdiler" buyruğunda, ümitsiz anlamına gelen; kelimesi, kötü durumu nedeniyle karşı karşıya kaldığı sıkıntının faz­lalığından ötürü doğru dürüst cevap veremeyecek hale düşen, hayırdan ya­na ümidini kesmiş, üzülmüş, afallamış kimse demektir. el-Accâc der ki:

"Ey arkadaş! Sen, deve pisliklerinin üst üste kerme haline geldiği

yıkık yer ve harabeleri tanır mısın? Evet tanırım dedi ve bundan dolayı dehşetini izhar etti."

Yani, gördüğünün dehşetinden şaşkınlığını ortaya koydu, tşte "İblis" ismi de buradan türetilmiştir.

": Sustu," demektir. Bu fiil, dişi deve hakkında kullanıldığında erkek deveyi aşırı derecede arzulaması dolayısıyla sesini çıkarmaması hali­ni anlatır. Bu durumdaki dişi develere de denilir.

Yüce Allah'ın: "Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi" buyruğunda-ki ":  Son" demektir.

Bir topluluğun sonuncusu olarak en arkada gelen kimseyi ifade etmek üze­re denilir. Abdullah b. Mes'ud yoluyla rivayet edilen hadis­te de şöyle denilmektedir; "İnsanlar arasında nama­za ancak en son vaktinde yetişenler vardır."[68] Yani, vaktin sonunda nama­zını kılan vardır. Burada bu buyruğun anlamı ise, soylarını kesmesi, onların yerine başkalarını getirmesi ve onlardan geriye kimsenin kalmaması dernek­tir. Kutrub der ki: Burada onların kökten imha edilip helak edildiklerini an­latmaktadır. Umeyye b. Ebİ Salt da der ki:

"En sonuncularını dahi imha eden bir azapla helak olundular Ne onu geri çevirebildiler, ne de onlara yardım olundu."

"Tedbîr" kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü tedbir, işin âkibetini sağ­lama bağlamak için çalışmak demektir.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun." Denildiğine göre bu hamd, zalimler topluluğunun helak edilmeleri dolayısıyladır. Allah'a nasıl hamd ede­ceklerinin mü'minlere öğretilmesi için olduğu da söylenmiştir. Bu âyet, be­raberinde kökün kesilmesini getirdiği, ebedi azaba götürdüğü ve övmek vas­fına sahip herkesin övgüsünün kesilmesini gerektirdiği için zulmün terk edilmesinin vacib olduğuna dair delili de ihtiva etmektedir. [69]

 

46. De ki: "Bana söyleyin. Eğer Allah sizden işitmenizi ve gözleri­nizi alsa, kalplerinizin üstüne mühür vursa, Allah'tan başka on­ları size geri verecek İlah kimdir?" Bak, âyetlerimizi nasıl tür­lü türlü açıklıyoruz da, sonra onlar yüzçeviriyorlar?

47. De ki: "Bana söyleyin; eğer Allah'ın azabı size ansızın yahut açık­tan açığa gelip çatsa, zalimler topluluğundan başkası helak olur mu?"

"De ki: Bana söyleyin; eğer Allah sizden işitmenizi ve gözlerinizi alsa."

Bunları giderse ve yaptıkları işi ortadan kaldırsa.

Burada "işitme" nin tekil gelişi çoğula delâlet eden mastar oluşundan do­layıdır. "Kalplerinizin üstüne mühür vursa." Buyruğuna dair açıklamalar da­ha önce Bakara Sûresi'nde (2/7. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

": ...se, sa"nin cevabı hazf edilmiş olup: Size bunlan geri getirecek olan kimdir? takdirindedir ve nasb mahallindedir. Çünkü bu, hal mahallindedir. Ko­nuşma esnasında; ": Çıkarsa onu vur," demeye benzer. Maksat ise hal anlamında, çıkması halinde vur demektir.

Diğer taraftan şöyle açıklanmıştır: Burada maksat, bu organların yaptıkla­rı işlerdir, görevleridir. Şanı yüce Allah hem azalan, hem de bu azaların gördükleri İşleri yok edip geriye bunlardan hiçbir şey bırakmayabilir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Bir takım yüzleri silip ta­nınmaz hale getirmeden..." (en-Nisâ, 4/47.) Âyet-i kerime, kâfirlere karşı bir delildir.

"Allah'tan başka onları size geri verecek ilah kimdir?" buyruğunda; : Kim, mübtedâ olarak merfu'dur. : İlah lafzı onun haberidir. ". ... dan başka" ise onun sıfatıdır.

Aynı şekilde ": Size geri verecek" de "ilâh"lafzının sıfatı olarak ref mahallindedir. Bu ise istifham (soru) şeklindedir. Bu istifhamın bir parçası­nı teşkil ettiği cümle ise "söyleyin" anlamı verilen; 'nin iki mefulü ma-hallindedir. ": Bana söyleyin", bunu biliyorsunuz, bildiniz mi anlamın­dadır. Zamirin raci olduğu şeyler çoğui olmakla birlikte; ": Onu" (meal­de Onları)'nin tekil gelmesinin sebebi ise, kastedilen şeylerin alınacak şey­ler olan (işitme ve görmeler) olduğundan dolayıdır. İşte buradaki tekil zamir, bu sözü edilenlere râcidir. Yalnızca açıkça zikredilmiş ve tekil olarak gelen "işitme"ye râci olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda oldu­ğu gibi: "Allah'a ve Rasulüne gelince, onu (ikisini) razı etmeleri daha uygun­dur." (et-Tevbe, 9/62) Gözler ve kalpler ise, bu zamirin mercii kapsamına, bunların da muhtevalarının delâleti ile girmektedir.

"Allah'tan başka onları size geri getirecek ilâh kimdir?" buyruğunda, ge­ri getirilecekleri kastedilen sözü edilenlerden birisi olduğu söylendiği gibi; ma­nanın; ihtiva ettiği hidâyet verecek kimdir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Abdurrahman b. el-A'rac ": Onları... bak" şeklinde "he" harfini as­lı üzere Ötreli olarak okumuştur. Çünkü aslolan bu "he" harfinin ötreli okun-masıdır. ", Onunla geldim" ifadesinde olduğu gibi.

en-Nekkâş der ki: Bu âyet-i kerimede gerek burada, gerekse de bir baş­ka âyette, işitmenin görmekten daha faziletli oluşuna bir delil vardır. el-Ba-kara Sûresi'nin baş taraflarında yeterli açıklamalar yapılmıştır. (2/7. âyet, 7. başlıkta)

"Âyetlerin tasrif edilmesi" türlü türlü açıklanması ise, ileri sürecek her­hangi bir mazeret bırakmamak, uyarmak, terğîb (teşvik), terhib (korkutmak) ve buna benzer değişik şekillerde âyetleri açıklamak demektir.

"Sonra onlar yüzçeviriyorlar." İbn Abbas, el-Hasen, Mücahid, Kata de ve es-Süddî, (Vi yüzçevirmek diye açıklamışlardır. Birşeyden yüzçevire-ni anlatmak üzere, denilir. Tesadüf ve müsadefe de onun ci­hetinden yüzçevirmek halinde o kimseyle karşılaşmak demektir. îbnü'r-Rİ-kaâ' der ki:

"Ö kadınlar bir söz naklettiler mi, en güzelini söylerler,

Ve onlar sakınılması gereken her türlü kötülükten yüz çevirenlerdir."

Deve hakkında "sadef" ise, ön ya da arka ayağının olmaması gereken ta­rafa kaymasıdır. Âyet-i kerimede geçen "yüzçevirmeleri" ise, kendilerine kar­şı getirilen delil ve belgelere iltifat etmeyip yan çizmeleri, onlardan yüzçe­virmeleri demektir.

Yüce Allah'ın: "De ki: Bana söyleyin. Eğer Allah'ın azabı size ansızın, ya­hut açıktan açığa gelip çatsa" buyruğu hakkında el-Hasen der ki: "Ansızın", geceleyin demektir. Açıktan açığa da gündüzün demektir. Buradaki ansızın, sözlük anlamında kullanıldığı da söylenilmiştir. el-Kisaî der ki: Bir topluluk herhangi bir durum ile "ansızın" karşılaşacak olurlarsa bu ketime kullanılır ki, buna dair açıklamalar az önce geçmiş bulunuyor.

"Zalimler topluluğundan başkası helak olur mu? Bunun bir benzeri de; "fasıklar topluluğundan başkası helak edilirini ki" (el-Ahkâf, 46/35)buyru-ğudur. Yani siz, şirkinizden başka bir sebep dolayısıyla helak edilir misiniz. Burada zulüm, şirk anlamındadır. Nitekim Hz. Lukman oğluna: "Oğulcağı-zım Allah'a şirk koşma. Çünkü muhakkak şirk çok büyük bir zulümdür." (Lukman, 31/13) demiştir. [70]

 

48. Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Artık kim iman edip ıslâh ederse, onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de.

Yüce Allah'ın: "Biz, peygamberleri " tergîb ve terhîb (teşvik ve korkutma) ile "ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz." el-Hasen der ki: Dünyada geniş rızıkla, âhirette de sevap ve mükâfat İle müjdeleyiciler ola­rak, demektir. Buna da yüce Allah'ın şu buyruğu delildir; "Eğer o ülkeler hal­kı iman edip de sakınmış olsalardı, üzerlerine gökten ve yerden nice bere­ketler açardık."(el-A'râf, 7/96)

"Uyarıcılar'' inzâr ediciler buyruğu ise, Allah'ın cezası ile korkutucular, de­mektir. Yani, Biz peygamberleri bu maksatla, bunun için gönderdik. Yoksa, oniara getirmeleri teklif edilen mucizeler için değil. Onlar, ancak getirdikle­rinin belgelerini teşkil edecek ve doğruluklarını ortaya çıkaracak âyetler (mu­cizeler) getirirler.

Yüce Allah'ın: "Artık kim îman edip ıslah ederse, onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de" buyruğuna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bu­lunmaktadır. [71]

 

49- Âyetlerimizi yalanlayanlara -^sıklık edip durdukları için- azab dokunacaktır.

Yüce Allah'ın: "Âyetlerimiziyalanlayanlara" buyruğu, Kur'ân'ı ve muci­zeleri yalanlayanlara diye açıklandığı gibi, Mulıammed (salât ve selâm ona)'i yalanlayanlara.....diye de açıklanmıştır.

"Fasıldık edip durdukları için" yani, kâfir olduklan için. "Azab dokuna­caktır" isabet edecektir, gelip çatacaktır. [72]

 

50. De ki: "Ben size yanımda Allah'ın hazineleri vardır, demiyorum. Ben, gaybı da bilmem. Ben size hiç şüphesiz bir meleğim de de­miyorum. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım." De ki: "Hiç görmeyenle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?"

Yüce Allah'ın: "De ki: Size yanımda Allah'ın hazineleri vardır demiyo­rum" buyruğu, onların söyledikleri bildirilen: "Rabbinden ona bir âyet in-dirilseydi ya" (el-En'âm, 6/37) sözlerine bir cevaptır. Yani, Allah'ın kudretinin hazineleri yanımda değildir ki, teklif etmiş olduğunuz âyetleri İndirebi-leyim. Gaybı da bilmiyorum ki, size gayba dair haber vereyim.

Hazinelerin çoğulu olan: İçinde herhangi bir şeyin saklandığı yer" demektir. Şu hadiste de bu kökten kelimeler geçmiş bulunmaktadır:

":-Sizden herhangi bir kimse, izni olmaksızın başkasına ait bir davan asla sağmasın. (Hadisin bu bölümü Kurtubî tarafından alınmamıştır). Çünkü onların davar­larının memeleri onlara yiyeceklerini depolamaktadır. Sizden herhangi bir kimse, eşyasının saklandığı yere gidilmesini ve mahzeninin kırılmasını ka­bul edebilir mı?"[73]

"Allah'ın hazineleri" ise, Allah'ın kudreti içerisinde olan her şeydir. Ya­ni ben, sizin teklif ettiğiniz şeyler arasından istediğim herşeyi yapabilmek im­kânına sahip değilim.

"Ben, gaybı da bilmem, ben size hiç şüphesiz bir meleğim de demiyo­rum." Çünkü onlar, meleklerin daha faziletli olduklarını zannediyorlardı. Ya­ni ben, melek değilim ki, Allah'ın emri olan işlerden insanların tanık olma­dığı şeylere tanık olabileyim.

Meleklerin peygamberlerden daha faziletli olduğunu söyleyenler bunu de­lil göstermişlerdir. el-Bakara Sûresi'nde (2/33. âyet, 3- başlıkta) buna dair açık­lamalar geçmiş bulunmaktadır. Oraya başvurulabilir.

Yüce Allah'ın: "Ben ancak bana vahyolunana uyarım." Buyruğun zahi­ri şunu gerektirmektedir: O, hakkında vahiy bulunmadıkça hiçbir işi kesti­rip atrnazdt. Sahih olan şu ki, peygamberlerin ictihad etmeleri caizdir. Nass ile belirlenen şeylere kıyas yapmaları da caizdir. Kıyas zaten şer'i delillerden birisidir. İleride buna dair açıklamalar, el-A'raf Sûresi'nde (7/12. âyet, 3. baş­lıkta) geleceği gibi, peygamberlerin içtihadda bulunmalarının cevazı İle ilgi­li açıklamalar da yüce Allah'ın izniyle Enbiya Sûresi'nde (21/78-79. âyet, 6. başlıkta) gelecektir.

Yüce Allah'ın: "De ki: Hiç görmeyenle gören bir olur mu" buyruğunda kastedilenler, Mücahid'den ve başkalarından nakledildiğine göre, kâfir ile mü'mindir. Cahil ile âlimin kastedildiği de söylenmiştir.

Bu ikisinin bir olmayacağı hususu üzerinde "biç düşünmüyor musu­nuz?" [74]

 

51. Rabblerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları sen O'nunla uyar. Onların O'ndan başka ne bir dostları, ne de bir şe­faatçiler] vardır. Olur ki sakınırlar.

"...Sen, O'nunla" yani, Kur'ân ile "uyar."

Uyarmak (inzâr); bildirmek, haber vermek demektir. Buna dair açıklama­lar, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/6. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır. "O'nunla" buyruğu ile, Allah ile diye açıklandığı gibi, âhiret gü­nü ile diye de açıklanmıştır. Özel olarak "Rabblerinin huzurunda toplana­caklarından korkanların zikredilmesi ise, bu gibi kimselere karşı getirilen delilin korkmayı daha bir gerektiriri oluşundan dolayıdır. Çünkü bunlar, Al­lah'ın azabından korkan kimselerdir. Yoksa, Allah'ın huzurunda toplanmak­tan (hasrolunmaktan) tereddüt içerisinde bulunduklarından dolayı değil. Buna göre "korkanlar"dan kasıt, hasredilmek azabından çekinenler, bunu bekleyenler demektir. Burada "korkanlar" in bilenler anlamına geldiği de söy­lenmiştir. Eğer bu, müslüman ise, masiyetleri terketmesi için uyarılır. Eğer ki-tab ehline mensub bir kimse ise hakka tabi olması için uyarılır.

el-Hasen de der ki: Maksat mü'minlerdir. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Mü'min olsun, kâfir oisun öldükten sonra dirilişi ikrar eden herkestir. Şöy­le de denilmiştir: Âyet-i kerime müşrikler hakkındadır. Yani sen onlan Kıya­met gününü hatırlatarak korkut, inzar et demektir. Ancak, birinci görüş da­ha kuvvetli görünmektedir.

"Onların O'ndan başka" yani, Allah'tan başka "ne bir dostları, ne de bir şefaatçileri vardır." Bu, babaları olduğunu iddia ettikleri (Allah'ın) kendi ka­naatlerine göre kendilerine şefaat edeceğini ileri sürdükleri yahudi ve hıris-tiyantarın kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü onlar: "Biz Allah'ın oğullan ve sevdikleriyiz" (el-Mâide, 5/18) diyorlardı.

Aynı şekilde müşrikler de kendi putlarının Allah nezdînde kendilerine şe­faat edeceklerini zannetmişlerdi. Yüce Allah, böylelikle kâfirler lehine şefa­atin sözkonusu olmayacağını bildirmektedir.

Bu âyet-i kerimenin mü'minler hakkında olduğunu söyleyenler ise, bunu şöyle açıklamaktadırlar: Peygamberin mü'minlere şefaati Allah'ın izni iledir. Buna göre gerçek şefaatçi O'dur. Kur'ân-ı Kerim'de de şöyle buyurulmuştur:

"Onlar ancak O'nun rızasına ermiş olanlara şefaatte bulunabileceklerdir" (el-Enbiyâ, 21/28);

"O'nun nezdinde şefaat, kendisine izin verilenden baş­kasına fayda vermez" (Sebe', 34/23);

"O'nun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir." (el-Bakara, 2/255)

"Olur ki sakınırlar" yani, gelecekte takvaya ererler. Sakınmak (ittika); iman üzere sebat göstermek demektir. [75]

 

52. Sırf O'nun vechlni (rızasını) dileyerek sabah akşam Rabblerîne dua edenleri kovma. Onların hesabından sana birşey düşmedi­ği gibi, senin hesabından da onlara birşey düşmez kî onları ko­vasın. (Kovarsan) o takdirde zalimlerden olursun.

Yüce Allah'ın: "... Rabblerîne dua edenleri kovma™ âyetinin iniş sebebi şudur: Müşrikler -Selrnan, Suheyb, Bilâl ve Habbâb'ı kastederek-: Biz bu gi­biler ile oturmaya razı değiliz. Onları yanından kov, dediler ve hususta kendilerine bir yazı yazıp vermesini istediler. Peygamber (sav) bunu yapmak istedi. Yazmak üzere de Hz. Ali'yi çağırdı. Fakirler kalkıp bir kenara oturdu­lar. Bunun üzerine yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi. İşte Sa'd (b. Ebi Vakkas), sahih hadiste geçen: Rasulullah (sav)'ın içinden Allah'ın geçmesi­ni dilediği şeyler geçti, şeklindeki ifadeleriyle buna işaret etmektedir ki, ile­ride gelecektir. (Bk. el-Kehf, 18/28. âyetin tefsiri) Peygamber (sav)'ın böy­le bir teklife meyleder gibi olması, onların ve kavimlerinin İslâm'a girmele­rini ummasından dolayıdır. Diğer taraftan bunun, ashabının elinden herhan­gi bir imkânı kaçırmayacağını, onların kıymetlerini azaltmayacağını gör­müştü. Bu görüşe meyleder gibi olunca, yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi in­direrek içinden geçirdiği "onları yanından uzaklaştırmaktan nehyetti. Yok­sa, fiilen onları kovmuş değildir.

Müslim, Sa'd b. Ebi Vakkas'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Biz, Pey­gamber (sav) ile beraber altı kişi idik. Müşrikler Peygamber (sav)'a: Bunla-n yanından kov ki bize karşı bir cesaretleri olmasın, dediler. (Sa'd b. Ebi Vak­kas) dedi ki: O sırada da ben, îbn Mes'ud, Huzey kabilesinden bir kişi, Bi­lal ve şu anda isimlerini hatırlayamadığım iki kişi idik. Rasulullah (sav)'ın içinden Allah'ın geçmesini dilediği şeyler geçti. Kendi kendisine bu hususta bir-şeyier belirledi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah da: "Sırf O'mın vec-hini (rızasını) dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma" âye­tini indirdi.[76]

Denildiğine göre, burada geçen "dua etmek"ten maksat, farz namazı ce­maatle kumaya devam etmektir. Bu açıklama, İbn Abbas, Mücahid ve el-Ha-sen tarafından yapılmıştır. Bundan maksadın zikir ve Kur'ân kıraati olduğu da söylenmiştir. Bununla birlikte günün başında ve sonunda duanın kaste-îilmesi İhtimali de vardır. Böylelikle Allah'ın muvafakiyetini arzu ederek gün­lerine dua İle başlasınlar, mağfiret talebi ile günlerini dua ile bitirsinler.

"Sırf O'nun vechini dileyerek" buyruğundaki "vechi"nden kasıt İtaat ve bu itaati O'na ihlâsla yapmaktır. Yani, amel ve ibadetlerini Allah için ilılas-la yapmak ve bununla başkasına değil de yalnızca O'na yönelmek isteyen­ler, kastedilmektedir. Şöyle de açıklanmıştır. Vechi bulunmakla vasfedilen, Al­lah'ı dileyenler diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah başka yerlerde şöy­le buyurmaktadır: "Ve celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi (zatı) kalır." (er-Rahman, 55/27) Bu da yüce Allah'ın: "Ve Rabblerinin vechini (rızasını) umarak sabredenler" (er-Ra'd, 13/22) buyruğunu da andırmaktadır.

Özel olarak, "sabah ve akşam" in zikredilmesine gelince, genel olarak in­sanlar bu iki vakitte yoğun bir şekilde işlerle uğraşırlar. Meşguliyeti sırasın­da ibadete yönelen bir kimse, boş kaldığı zamanlarda daha çok amel eder.

Basulullah (sav) bu buyruğun nazil olmasından sonra; "Sabah akşam Rabb­lerine sırf O'nun vechini (rızasını) dileyerek dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının, süsünü arzu edip de gözlerin onlardan başkasına kayma­sın" (el-Kehf, 18/28) buyruğunda, Allah'ın kendisine emrettiği şekilde onlar­la beraber bulunurdu. Öncelikle onlar kalkmadıkça kendisi ilk olarak kalk­mıyordu. Bu anlamdaki açıklamaları tam ve açıklanmış bir şekilde İbn Mace Süneni'nde Habbâb b. el-Eret'ten yüce Allah'ın: "Sırf O'nun vechini dileye­rek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma... o takdirde zalimlerden olursun" buyruğu hakkında şunu nakletmektedir: Temimli el-Akra' b. Habis Fezareli Uyeyne b. Hisn geldiler. Rasulullah (sav)'ı, Sulıayb, Bilal, Ammar ve Habbab ile birlikte, mü'minlerden zayıf olanlarının bir bölümü ile oturmak­ta olduklarını gördüler. Bunları Peygamber (sav)'ın etrafında görünce, onla­rı küçümsediler. Hz. Peygambere gidip onunla başbaşa kaldılar ve şöyle de­diler: Biz, senin bize, arapların bu vesileyle üstünlüğümüzü bilip tanıyacak­ları özel bir meclis tertiplemeni istiyoruz. Çünkü araplann kafileleri senin ya­nma gelir, biz de araplann bizleri bu kölelerle birlikte görmelerinden utanınz. O bakımdan biz yanına geldik mi, bunları yanından kaldır, gitsinler. Biz yanından ayrılıp gittik mi, arzu edersen onlarla beraber oturursun. Hz. Pey­gamber de: "Olur" dedi. Bu sefer onlar: Bu hususta bize bunu yerine getire­ceğine dair bir belge yaz dediler. (Habbab devamla) der ki: Bir sahife geti­rilmesini istedi ve Afi (r.a)'ı da biz bir tarafta oturuyorken yazmak üzere ça­ğırdı, Bunun üzerine Cebrail (a.s) inip şöyle dedi: "Sırf O'mm vechini dile­yerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma. Onların hesabından sana bir şey düşmediği gibi, senin hesabından da onlara birşey düşmez ki onları kovasın. O takdirde zalimlerden olursun." Daha sonra el-Akra b, Ha­bis İle Uyeyne b. Hısn'dan söz ederek şöyle dedi: "Biz böylece onların bir kı-sımını diğer bir ktsmı ile denedik ki: "Allah aramızda bunlara mı lütfetti" desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?" (el-En'âm 6/53) Daha sonra şöyle dedi: "Âyetlerimize iman edenler, sana geldiklerinde onla­ra de ki: Selam sizlere. Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı". (el-En'am, 6/54) (Habbab devamla) der ki: Bunun üzerine biz de ona o kadar yaklaştık ki, dizlerimizi onun dizi üzerine koyduk. Rasulullah (sav) da bizimle beraber otururdu. Kalkmak istedimi kalkar ve bizi bırakırdı. Bu sefer yüce Allah: "Sa­bah akşam Rabblerine sırfO'nun rızasını dileyerek dua edenlerle beraber sab­ret Dünya hayatının süslerini arzu edip de gözlerin onlardan başkasına kay­masın" ve onları bırakıp soylularla oturmayasın "kalbine bizi anmaktan ya­na gaflet verdiğimiz" bununla Uyeyne ve Akra'ı kastediyor, "heva ve heves­lerine uymuş, işinde haddini aşmış kimselere de itaat etme" (el-Kehf, 18/28) buyruğunu indirdi." Burada "haddi aşmak"tan kasıt ise helak olmuş kimse de­mektir. (Habbab devamla) der ki: Bununla Uyeyne ve Akra'm durumunu kastetmektedir. Daha sonra kendilerine bu iki adamın misali ile dünya haya­tının misalini verdi. Habbab (devamla) der ki: Bunun üzerine biz de Peygam­ber (sav) ile otururduk. Nihayet onun kalkıp gideceği vakit gelince, biz de o da kalkıp gitsin diye kalkar ve onu bırakırdık.

İbn Mace bu hadisi, Ahmed b. Mulıammed b. Yahya b. Said el-Kattân'dan rivayet etmiştir. Ahmed b. Muhammed dedi ki: Bize, Amr b. Muhammed el-Ankazî anlattı. Bize, Esbağ es-Süddî'den anlattı. O, Ebu Said el-Ezdî'den -ki, Ezdi ilerin en iyi Kur'ân okuyucuları idi- o da Ebu'l-Kenûd'den, o da Hab-bab'dan... diye nakletti.[77]

Bunu, ayrıca Sa'd'dan da şöylece rivayet etmektedir: Bu âyet-i kerime biz altı kişi hakkında nazil olmuştur. Benim, İbn Mes'ud'un, Suheyb'in, Ammar'ın, Mikdâd ve Bilal'in hakkında. (Devamla) Sa'd dedi ki: Kureyşliler Rasulullah (sav)'a: Gerçek şu ki biz bunlara tabi olmaya razı olamıyoruz. O bakımdan on­ları yanından kov, dediler. (Sa'd) dedi ki: Rasulullah (sav)'ın,kalbine bundan dolayı yüce Allah'ın girmesini dilediği şeyler girdi. Bunun üzerine yüce Allah: "... sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma" âyetini indirdi.[78]

Burada "sabah" anlamına gelen kelime,  diye de okunmuştur. Yü­ce Allah'ın izniyle ileride buna dair açıklamalar el-Kehf Sûresi'nde (18/28. âye­tin tefsirinde) gelecektir.

Yüce Allah'ın: "Onların hesabından sana birşey düşmediği gibi..." buy­ruğu, onlann cezalarından, ihtiyaçlarının karşılanmasından, azıklarından sa­na birşey düşmez, dernektir. Yani, onların amellerinin karşılığını vermek de nzıklannı vermek de Allah'a aittir. Senin de amelinin karşılığını vermek, rız­kını vermek yine Allah'a aittir. O'ndan başkasına değil.

Bu buyruktaki ilk  teb'îz (kısmîlik bildirmek) içindir, ikincisi ise te'kid için fazladan gelmiştir, Aynı şekilde "... gibi, senin hesabından da on­lara birşey düşmez" buyruğu da böyledir. Yani, durum böyle olduğuna göre, sen de onlara yönel, onlarla otur, din ve fazilet bakımından onların du­rumunda olmayan kimselerin hatırına riâyet ederek onlan kovmaya kalkış­ma. Böyle birşey yapacak olursan, zalim olursun.

Hz. Peygamber kendisinden böyle bir şey vuku bulmasından münezzeh­tir. Ancak, bu buyruk hükümleri beyan etmekte ve müslümanlar arasından onlardan başka herhangi bir kimseden benzeri bir davranış ortaya çıkmasın diye gelmiştir. Bu buyruk, (bu yönüyle) yüce Allah'ın: "Eğer şirk koşarsan, andolsun ki, muhakkak amelin boşa çıkar..." (ez-Zümer, 39/65) buyruğuna benzemektedir. Yüce Allah onun hiçbir şekilde şirk koşmayacağını ve dola­yısıyla amelinin de boşa çıkmayacağını elbette ki biliyordu.

"... ki, onları kovasın" buyruğu, hesabın düşmeyeceğini bildiren nefyin cevabıdır. " O takdirde zalimlerden olursun" buyruğunda fiil nehyin cevabının başına gelen "fe" ile nasb edilmiştir. Yani: Rabblerine dua eden kimseleri kovma. O takdirde zalimlerden olursun. Hem senin he­sabından onların üzerine birşey düşmez ki onları kovasın. Bu, takdim ve te­hire göre ifadelerin dizilişini göstermektedir.

Zulüm, asıl anlamı itibariyle, birşeyi olması gereken yerinden başka bir ye­re koymaktır. Buna dair açıklamalar, yeteri kadar önceden el-Bakara Sûre­si'nde (2/35. âyet, 13- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

Bu âyet-i kerimeyle hadis-i şerifin kuvvetle ifadelerinden anlaşıldığına gö­re; herhangi bir kimsenin makam, mevki ve elbisesi dolayısıyla ta'zim edil­mesi yasak olduğu gibi, bir başkasının fakirliği, elbisesinin de kötülüğü dolayısıyla hakir görülmesi de aynı şekilde yasaktır. [79]

 

53. Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile denedik ki: "Allah aramızdan bunlara mı lütfetti" desinler diye. Allah, şük-redenleri daha iyi bilen değil midir?

"Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile denedik." Yani, bu şekilde senden Önce denediğimiz gibi bunları da böylece denedik. Denemek (anlamını verdiğimiz fitne); sınamak demektir. Yani Biz onlara, denenenle­re yapılan muamele gibi muamelede bulunduk- ": Ki--, desinler di­ye" buyruğu anlamındaki "lâm" ile nasb edilmiştir. Diyecek olanlar eş­raf ve zenginlerdir.

"Allah aramızdan bunlara mı lütfetti" diye kastedilenler de zayıf ve fa­kirlerdir. en-Nelılıâs dedi ki: Bu, anlaşılması zor (müşkil) buyruklardandır. Çünkü, şöyle denilebilir: Nasıl denendiler ki, bu âyet-i kerimede geçen sö­zü söylesinler? Çünkü, eğer onlar bu sözü inkâr yoluyla söylemiş iseler, bu onların kâfir olduklarını ortaya koymaktadır.

en-Nehhâs'ın bu sorusuna iki şekilde cevap verilebilir. Birinci cevap, bu­nun anlamı Peygamber (sav)'ın nezdinde aynı mertebede tutulmaları sure­tiyle zenginlerin fakirlerle denenmeleridir. Ve böylelikle onlar, inkâr yollu de­ğil de, sorup öğrenmek (istifham) maksadıyla: "Allah aramızdan bunlara mı lütfetti" desinler diye bu sınama yapılmıştır.

Diğer cevap: Onlar, bu şekilde sınanmalan üzerine bunun sonucunda böy­le bîr sözü inkâr kastı ile söyleyecek noktaya kadar vardılar. O takdirde bu buyruk, yüce Allah'ın şu buyruğunu (bu yönüyle) andırmaktadır: "Firavun hanedanı onu aldılar ki, kendilerine düşmanlığa ve üzüntülerine sebep olsun. "(el-Kasas, 28/8)

"Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?" O bakımdan, kafir ol­duklarını bildiği başkanlar bir yana, bu şükredenlere imanı lütfeder. Bu takrir (doğruyu söyletmek) için sorulmuş bir sorudur. Onların: "Allah ara­mızdan bunlara mı lütfetti" şeklindeki sorularına da bir cevaptır.

Şöyle de açıklanmıştır: Buyruğun anlamı şöyledir: Ben, kendisini İslâm'a yönelttiğim, hidâyet verdiğim takdirde, müslümanlığa kimin şükredeceğini en iyi bilen Allah değil miyim? [80]

 

54. Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: "Selâm sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Bilin ki, içiniz­den kim bilmeyerek kötü bir İş işler de sonra arkasından tev-be eder, düzeltirse şüphesiz O, mağfiret ve merhamet edendir."

Yüce Allah'ın: "Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: Selâm sizlere!" Buyruğunda geçen "selâm" selamet ile aynı anlamdadır. "Selam sizlere" ise, Allah dininizi ve nefislerinizi esenliğe kavuştursun ve se­lâmete erdirsin dernektir.

Bu buyruk, Hz. Peygamberin kendilerini kovması yasaklanan kimseler hak­kında inmiştir. O bakımdan Hz. Peygamber bunları gördü mü, öncelikle ken­disi onlara selam verir ve: "Ümmetimin arasında önce benim kendilerine se­lâm vermemi emrettiği kimseler kılan Allah'a hamd olsun" derdi.[81]

Buna göre, (âyet-i kerimede sözü geçen selâm) Peygamber (sav) tarafın­dan onlara verilen selamdır. Şöyle de açıklanmıştır; Bu selâm, yüce Allah ta­rafından onlara verilmiştir. Yani, onlara Bizim selâmımızı bildir, demektir. Her iki açıklamaya göre de onların Allah nezdindeki faziletlerine ve üstün değer­lerine bir delil vardır. Müslim'in Sahih'inde Âiz b. Amr'dan nakledildiğine gö­re Ebu Süfyan, Selman, Suhayb, Bilal ve bir gurup kişinin yanından geçince onlar şöyle demişler: Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın yolunda cihad edenle­rin kılıçları Allah düşmanının boynuna inmesi gereken yere inmedi. Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a) şöyle dedi: Siz bu sözü Kureyş'in şeyhine ve efen­disine mi söylüyorsunuz?. Peygamber (sav) gelince, onların neler söyledik­lerini Hz. Peygambere haber verdi. Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: "Ey Ebu Bekir, muhtemeldir ki sen onları kızdırmış olabilirsin. Eğer onları kızdırmış isen yemin olsun ki, Rabbini de kızdırmışsın demektir." Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir yanianna gitti ve onlara şöyle dedi: Kardeşlerim ben sizi kızdırdım mı? Onlar: Hayır, Allah sana mağfiret buyursun kardeşimiz, dediler.[82]

İşte bu, bu âyet-i kerimenin anlamını açıklarken -beyan ettiğimiz gibi- on­ların üstün mevkilerine ve saygınlıklarına açık bir delildir. Bu hadisten salih kimselere gereken saygıyı göstermenin, onları gazablandıracak, yahut rahat­sız edecek şeylerden uzak kalmanın gerekliliği de anlaşılmaktadır. Çünkü, bununla Allah da kızdırılmış olur. Yani, yüce Allah gerçek dostlarından her­hangi birisine eziyet vereni azaplandırır.

İbn Abbas der ki: Âyet-i kerime, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.anhum) hakkında nazil olmuştur.

Fudayl b. Iyâd der ki: Müslümanlardan bir grup Peygamber (sav)'ın ya­nına gelerek şöyle dediler: Biz bir takım günahlar işledik, bizim için mağfi­ret dile. Hz. Peygamber kendilerinden yüzçevirince bu âyet-i kerime nazil ol­du. Enes b. Malİk'ten de bunun benzeri bir rivayet nakledilmiştir.

Yüce Allah'ın: «Rabbinte kendi üzerine rahmeti yazdı" buyruğu şu de­mektir: O, gerçek ve doğru olan haberi ile bunu kendisine vacib kıldığını bil­dirdi. O'nun va'di de haktır. Böylelikle, Allah'ın kullan bir kimse birşey yaz­dı mı, onu kendisine vacib kılmış olduğu şeklindeki bilgilerine uygun bir şe­kilde hitab edilmiştir. Burada "yazdı"nın, Levh-i Mahfuz'daki yazmak oldu­ğu da söylenmiştir.

"Şöyle ki, İçinizden kim bilmeyerek kötü bir iş işler de" yani, kasti ol­mayan bir hata, bir günah işler de... Mücahid der ki: Cehaleti dolayısıyla he­lali haramdan ayırd edemeyip o işi işliyecek olursa... Çünkü, herhangi bir gü­nahı işleyen herkes, o günah sebebiyle cahil olur. Bu anlamdaki açıklama­lar, daha önceden en-Nisâ Sûresi'nde (4/17-18. âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bu­lunmaktadır.   Dünyayı âhirete tercih eden cahildir, diye de açıklanmıştır.

"Şüphesiz O, mağfiret ve merhamet eden;" buyruğunda geçen ": Şüp­hesiz 'i, İbn Âmir ve Âsim, hemzeyi üstün olarak okumuşlardır. Daiıa önce geçen "şöyleki içinizden kim... bir i; işler de" buyruğunda yer alan 'ı da böyle okumuşlardır. Nafi' de burada onlara muvafakat ederek bu şekilde okumuştur. Diğerleri ise, her iki yerde de esreli olarak okumuş­lardır. Bu buyrukları esreli okuyanlar, isti'nâf (yeni bir cümle başlangıcı) ol­mak üzere böylece okumuşlardır. Bu durumda "Şöyle ki..." rahmeti açıkla­yıcı bîr cümle olmaktadır.

Cümlelerin başına geldiği takdirde esreli okunur. "Fâ"dan sonrasının hükmü ise ibtidâ ve isti'nâf olduğundan (âyetin sonunda) bundan dolayı es­reli okunmuştur.

Bunları üstün okuyanların kıraatine göre ise, birincisinin üstün okunuşu "rahmet"ten bedel olmak üzere nasb mahallinde oluşundandır. Ve bu, bir şe­yin birşeyden (bedelu'l-iştimâl) bedelidir. O bakımdan bunda; (: Yazdi amel etmiştir ve şöyle denilmiş gibidir ": Rabbîniz üze­rine şunu yazdı ki kim... iş işlerse."

": Şüphesiz ki O, mağfiret edendir" buyruğunun üstün okunu­şuna gelince, bu da iki şekilde açıklanabilir. Birincisine göre mübtedâ olarak ref mahallinde olup, haberinin de gizli olmasıdır. Şöyle buyrulmuş gibidir: Onun İçin şu vardır: Şüphesizki O, Gafurdur, Rahimdir. Çünkü "fa" harfinden sonra gelen mübtedâdır. Yani onun için Allah'ın mağfireti vardır demektir.

İkinci açıklamaya gelince, mübtedâ takdir edilir ve bu durumda; ve kendisinde amel ettiği ifadeler de bu mübtedanın haberi olur. Bunun takdi­ri şöyle olur: Onun işi, Allah'ın ona mağfiret edeceği şeklindedir. Bu da Si-beveyh'in tercihidir. Sibeveyh birinci şekli caiz görmemektedir. Ancak Ebu Hatim birinci şekli caiz kabul eder.

Şöyle de denilmiştir: : Yazdı, bunda amel etmiştir. Yani: "Rabbiniz mu­hakkak ki O, gafurdur ve rahimdir diye yazmıştır."

Ali b. Salih ile İbn Hürmüz ise, isti'naf olmak üzere birincisinin esreli okun­duğunu, ikincisini de mübtedâ, yahut mübtedanın haberi veya az önce geç­tiği üzere "yazdrnın amel ettiği bir lafız olarak üstün ile okumuştur. Birin­cisini üstün okuyan -ki, o da Nafi'dir- bunu rahmetten bedel kabul etmiş, ikin­cisini ise "fe"den sonra olduğundan dolayı istinaf olarak (üstün) okumuştur-ki bu da açıkça anlaşılan (açıklanabilen) bir kıraattir. [83]

 

95. Günahkârların yolu belli olsun diye âyetleri böylece açıklıyoruz.

Yüce Allah'ın: "Âyetleri böylece açıklıyoruz" buyruğunda geçen "açık­lama (tafsil)," anlamları açıkça ortaya koyan beyân demektir. Buyruğun an­lamı da şöyledir: Biz, bu sûrede müşriklere karşı getirilecek delilleri ve tar­tışma usullerimizi sana geniş geniş açıkladığımız gibi, din ile ilgili gerek duy­duğunuz her hususta âyetleri; aynı şekilde batıl ehlinin inkâr ettiği her hak­ka dair delillerimizi ve belgelerimizi size açıklıyoruz. el-Kutebî der ki: "Ayet­leri açıklıyoruz," Biz onları bölüm bölüm ardı arkasına açıklıyoruz. Onları bir arada ve bir defada indirmiyoruz, demektir.

"Günahkârların yolu belli olsun diye" buyruğunun baş tarafında yer alan "lâm" harfinin fiiline taalluk ettiği söylenmektedir. Peki bu "lâm'ın ta­alluk ettiği fiil nerededir? Kûfeliler der ki, bu fiil mukadderdir.

Yani, : Biz böylece size açıklayalım diye âyetleri (ve günahkârların yolu da) açıkça belli otsun diye (açıklıyoruz).

Bu kadar ifadelerin hazfedilmiş olduğunu kabut etmeye gerek yoktur. İfa­denin takdiri şöyledir: ": İşte âyetleri Biz böylece açıkladık. Onları açık açık anlattık."

Şöyle de denilmiştir: Başa "vav" harfinin gelmesi, manaya atıf içindir. Ya­ni, hak böylelikle açıkça ortaya çıksın ve (günahkârların yolu) da belli olsun diye. (lafzı, hem "ye" ile, hem "te" ile okunmuştur. : Yol lafzı ise, sonundaki "lam" harfinin ref ve nasbi ile okunmuştur. Birinci kelimenin "te" ile okunması, Peygamber (sav)'a hitab olduğunu ifade eder. Yani, ey Mu-hammed sen, günahkârların yolunu açık seçik göresin diye... demek olur.

Peygamber (sav) zaten bunu açık seçik görüyordu, diye itiraz edilecek ol­sa, ez-Zeccâc'a göre bunun cevabı şöyle olur. Peygambere hitap onun üm­metine hitaptır. Buna göre mana, siz (Muhammed ümmeti) günahkârların yo­lunu açıkça göresiniz diye, demek olur.

Eğer: Peki mü'minlerin yolunu niçin sözkonusu etmedi, diye sorulacak olur­sa, buna da iki türlü cevap verilir: Birinci cevap: Bu buyruk, yüce Allah'ın: "Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler..." (en-Nahl, 16/81) kabilindendîr. Çünkü bunun anlamı stcaktan ve soğuktan koruyacak... şeklindedir, daha sonrası hazfedÜmiştir. Buna göre burada da buyruğun anlamı şöyle olur: Ve mü'min­lerin de yolu açıkça belli olsun diye. Daha sonra bu hazfedÜmiştir. Diğer ce­vap: Şöyle denilir: Eğer günahkârların yolu açıkça ortaya çıkacak olursa, bu­na bağlı olarak mü'minlerin yolu da açıkça ortaya çıkar.

Yol (anlamına gelen sebîl); müzekker olarak da, müennes olarak da ge­lir. Temîmlİler bunu müzekker bir kelime olarak kabul ederken, Hicazlılar mü­ennes kabul etmektedirler. Kur'an-ı Kerimde de: "Hidâyet yolunu bilseler, onu yol edinmezler" (el-A'raf, 7/146) buyruğunda müzekker; "Ne diye Allah'ın yo­lundan alıkoyarsınız" (Âl-i İmran, 3/99) buyruğunda da müennes olarak gel­miştir.

Aynı şekilde ": Belli olsun diye" buyruğu hem "ye" hem de "te" ile okunmuştur, "Te" İle okuyuşa göre hitap Peygamber (sav)'a olmakla birlikte maksat onun ümmetidir. [84]

 

56. De ki: "Sizin Allah'ı bırakarak ibadet ettiğinize ibadet etmem ba­na kesin olarak yasak edildi." De ki: "Ben, nevalarınıza asla uy­mam. O takdirde sapmış olurum da hidâyete erenlerden ol­mam."

Yüce Aüalı'ın: "De ki: Sizin Allah'ı bırakarak İbadet ettiğinize ibadet et­mem bana kesin olarak yasak edildi" buyruğunda yer alan; ": Dua ettiğiniz" buyruğu ibadet ettiğiniz anlamındadır. (Mealde olduğu gibi). Şöy­le de denilmiştir: Zorlu işlerinizde ibadet kastıyla kendilerine dua ettikleri­nize... Bununla da kastedilen onların taptıkları putlarıdır.

"De ki: Ben nevalarınıza asla uymam." Sizin isteğiniz olan eşyaya ibadet ve yanımdan kovmanızı istediğiniz kimseleri kovmak hususlarında hevâla-nnıza uymam. "O takdirde sapmış olurum." Hevâlannıza uyacak olursam, haktan uzaklaşır, saparım "dahidâyete erenlerden" yani, doğru ve hidâyet yolu üzere yürüyenlerden "olmam."

": Sapmış olurum* buynığundaki "lâm" harfi hem esreli, hem üs­tün olarak okunmuştur ki, bunlar iki ayn söyleyiştir. Ebû Amr b. el-Alâ der ki: "Lâm" harfinin esreli olarak okunuşu Temimlilerin ağzıdır. Yahya b. Vessâb ile Talha b. Musarrif in kıraati de budur. Ancak, birincisi hem daha sa­hih, hem daha fasihtir. Çünkü, Hicazlıların söyleyişi de böyledir, cumhurun kıraati de böyledir. el-Cevherî der ki: Sapmak (dalâl ve delâlet) doğruluğun ('reşad)'ın zıddıdır. Bu fiil; şeklinde kullanılır. Yüce Allah da şöy­le buyurmaktadır: ": De ki: Eğer ben saparsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum," (.Sebe', 34/50) Bu, Necidlilerin söy­leyişidir, fasih olan söyleyiş de budur, el-Âliyeliler ise, diye söyler­ler. [85]

 

57. De ki: "Şüphesiz ben, Rabbünden gelmiş apaçık bir delil üzerin-deyim. Siz İse onu yalanladınız. Sizin acele gelmesini istediği­niz şey benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır. O, doğruyu haber verir ve O, ayırt edenlerin en haytrksıdır."

Yüce Allah'ın: "De ki şüphesiz ben, Rabbİmden gelmiş apaçık bir delil üzerindeyim." Apaçık bir delalet, kesin bir bilgi, bir belge ve bir burhana sa­hibim. Hevâ üzere değilim.

Hakkı açıkça ortaya koyup, onun açık seçik görünmesini sağladığından do­layı, kesin delile "beyyine" denilir.

"Siz ise onu yalanladınız" Yani, sîz o beyyineyi, apaçık delili yalanladı­nız. (Burada beyyineye ait ve müennes olması gereken zamirin müzekker gel­mesinin sebebiJ, beyân (müzekker bir kelime) anlamında olduğundan do­layıdır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Paylaştırma sırasında ya­kınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa, ondan kendilerini mıh­landırın." {en-Nisa, 4/8) Nitekim orada (belirtilen âyet, 3- başlıkta) bunu açık­ladık.

Bu zamirin "Rabb'e ait olduğu da söylenmiştir. Yani siz, Rabbimi yalan­ladınız. O'na raci oluşunun kabulü de daha önce bundan söz edilmiş olma­sıdır.

Azaba raci olduğu söylendiği gibi, Kur'ân'a raci olduğu da söylenmiştir. Bu âyet-i kerime ile bundan önceki âyetin ihtiva ettiği anlamı Mus'ab b. Abdul­lah b. ez-Zübeyr'in kendisi adına söylediği şu şiir dile getirmektedir. Mus'ab b. Abdullah b. ez-Zübeyr (r.a) iyi bir şair idi. O, şöyle der:

"Kemiklerim gevşeyip titredikten, ve ölüm bana en yakın bir şey haline geldikten sonra yine oturur muyum?

îtiraz eden her hasımla tartışırım ve ben, onun dinini dinim adına bir hedef edinirim.

Benden başkasının görüşü dolayısıyla bildiğimi terk mi ederim? Sıradan bir görüş, kesin bir bilgi gibi ise hiç olamaz. Benim tartışmayla ne ilgim var ki, çünkü tartışma sağa da çekilir, sola da çekilir.

Bizim için dosdoğru sünnetler açıkça gösterilmiştir ve bunlar dağdaki yollarda da vadideki yollarda da parıl parıl parıldamaktadır. Hakkın hiçbir gizli tarafı yoktur. Apaydınlık tan yerinin ağarması gibi parlaktır.

Cehlin getirdiği yol bizim için alternatif değildir; o emin olan Âmine'nin oğlunun yoluna Benim bildiklerim bana yeter, bilmediklerimi ise benden uzak tutunuz."

Yüce Allah'ın: "Sizin acele gelmesini istediğiniz şey" yani, azap "benim yanımda değildir." Aşırı yalanlamaları dolayısıyla alay olsun diye azabın çabucak gelmesini istiyorlardı. Yüce Allah'ın şu buyruklarında onlardan nak­lettiği şu sözlerde olduğu gibi: "Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimi­ze parça parça düşür" (el-îsra, 17/92); "Allah'ım eğer bu Senin katından gel­miş hakkın kendisi ise, durma üzerimize gökten taş yağdır." (el-Enfal, 8/32)

Sizin gelmesini, gösterilmesini istediğiniz âyet ve mucizeler yanımda de­ğildir, anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Hüküm ancak Allah'ındır." Azabın ertelenmesi veya erken getirilmesi hu­susunda hüküm yalnız Allah'a aittir. Hak ile batılı birbirinden ayırd edici hü­küm Allah'ın hükmüdür, diye de açıklanmıştır.

"O, doğruyu haber verir." Yani, hak olan kıssayı anlatır. Ola­yı gerçek şekliyle nakleder.

Kur'ân-ı Kerim'de mecazın varlığını kabul etmeyenler bunu delil göster­mişlerdir. Bu şekildeki kıraat Nâfi', îbn Kesir, Âsim' Mücahid, el-A'rac ve İbn Abbas'ın kıraatidir. İbn Abbas der ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz sana... kıssanın en güzelini anlatacağız." (Yû­suf, 12/3) Diğerleri ise bunu noktalı dâd harfi ile diye okumuşlardır. (Hakkı hükmeder, hükme bağlar, anlamındadır). Ali (r.a) ile Ebu Ab-durrahman es-Sülemî ve Said b. el-Müseyyeb de böyle okumuşlardır. Ancak Mushafta bu kelime bu okuyuşa göre sonda "ye" ile yazılması gerekirken "ye"sız olarak yazılmıştır. Bundanda dolayı buna vakıf yapmamak gerekir. Kelime burada "kaza"dan (hüküm vermekten) gelmektedir. Bundan sonra­ki buyruk da buna delil teşkil etmektedir; "O, ayırt edenlerin en hayırbsı-dır." Ayırd etmek (el-Fasl), kasasta değil de ancak hüküm vermede (kazada) sözkonusu olur. Yine bunu, bundan önce yer alan: "Hüküm ancak Al­lah'ındır* pekiştirmektedir. Ayrıca, İbn Mes'ud'un ": Hüküm ancak Allah'ındır. O, hak ile hüküm verir" kıraati de bunu pekiştir­mektedir. Burada "Hak" kelimesinin başına "be" harfinin gelmesi, yargı an­lamını da pekiştirmektedir.

en-Nehhâs der ki: Buna gerek yoktur. Çünkü "Hüküm vermek" gelir ve yapar; anlamındadır. Buna göre anlam, hak gelir şeklinde olur. Ayrıca bunun hakktn gerektirdiği şekilde hüküm verir, anlamında olması da mümkündür.

Mekkî der ki: "Sâd" ile kıraat daha çok sevdiğim bir kıraattir. Çünkü her iki Harem halkı Mekkeliler ile Medineliler ve Âsim bu kıraat üzere ittifak et­mişlerdir. Diğer taraftan eğer bu kelime hüküm vermekten (kaza)'den gel­miş olsaydı, bunda İbn Mes'ud'un kıraatinde olduğu gibi "be" harfinin de gel­mesi gerekirdi.

en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu delilin ifade ettiği şekilde buna gerek yok­tur. Çünkü böyle bir "be" çokça hazfedilir. [86]

 

58. De ki: "Eğer o acele İstediğiniz şey benim yanımda olsaydı, el­bette benimle sizin aranızdaki İş bitirilmiş olurdu." Allah zalim­leri çok iyi bilendir.

Yüce Allah'ın: "De ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsay­dı" yani, çabucak gelmesini istediğiniz azap yanımda olsaydı, iş sonuna ka­dar olup bitsin diye bu azabı üzerinize indirirdim. Acele gelmesini istemek (istî'câl), bir şeyin vaktinden önce gelmesini taleb etmek demektir.

"Allah zalimleri" yani, müşrikleri ve onları cezalandıracağı zamant "çok iyi bilendir." [87]

 

59. Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası bunları bilmez. Karada ve denizde ne varsa O bilir. Bir yaprak düşme-yegörsün mutlaka onu bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane bile olsa, yaş ve kuru hiçbir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [88]

 

1. Gaybın Anahtarları Ve Gayb Bilgisi:

 

Nakledildiğine göre bu âyet-i kerime ile oniki bin rnelek inmiştir.

Buhârfde İbn Ömer yoluyla Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğunu riva­yet etmektedir: "Gaybın anahtarları beştir. Bunları Allah'tan başkası bilemez. Rahimlerin neyi eksilttiğini Allah'tan başkası bilmez. Yarın ne olacağını Al­lah'tan başkası bilmez. Yağmurun ne zaman geleceğini Allah'tan başkası bilrnez. Kimin nerede öleceğini Allah'tan başka kimse bilmez. Kıyametin de ne zaman kopacağını Allah'tan başka kimse bilmez." n) Müslim'in Sahih'inde de Hz. Âişe'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Her kim Rasulullah (sav)[89] in, yann neler olacağını haber verdiğini iddia edecek olursa, Allah'a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Çünkü yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." (en-Neml, 28/65 )[90] "Anahtarlar" anlamındaki: ise, 'ın çoğuludur. Fasih söy­leyiş de budur. Bununla birlikte -elif li olarak-: da denilip çoğulu da; diye gelir. Bu İbn es-Semeyka'ın da kıraatidir.

(Anahtar anlamındaki) miftâh, evin kapısı üzerindeki kilit gibi maddi, ya­hut da kıyas gibi aklî her bir kapalı şeyi çözüp açana denilir.

İbn Mace, Sünen'inde, Ebu Hatim el-Bustî Sahih'inde Enes b. Malik'ten şöy­le dediğini rivayet ederler: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "İnsanlar arasında öy­leleri vardır ki, hayrın anahtarları, şerrin de kiHtleridirler. Yine insanlar ara­sında öyleleri vardır ki, şerrin anahtarları, hayrın kilitleridirler. Allah'ın hay-nn kilitlerinin açılışını ellerine nasip kılmış olduğu kimselere ne mutlu! Şer­rin anahtarlarının açılışını da ellerine nasip kıldığı kimselere de veyl olsun!"[91]

Burada "Anahtar" âyet-i kerimede naşı! ki anahtar aracılığı ile insan için gaip olan (görünmeyen) şeylere ulaşılabiliyor ise, gayblara ulaşmak (onla­rı bilmek) den kinayedir. O bakımdan kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bura­daki "anahtarlar anlamındaki mefâtîh" kelimesi insanların; Ba­na şunu aç, demelerinden alınmıştır ki, bu da; bana kendisi vasıtasıyla ula­şabileceğim şeyi ver veya öğret, anlamındadır.

Gaybın ilmi Allah'ın yanındadır. Gayba ulaştıran yollar da O'nun elinde­dir. Buna O'ndan başka kimse sahip değildir. O, kimi bunlara muttali kıl­mak dilerse onu muttali kılar. Kimi de bunlardan alıkoymak isterse alıko-yar ve perdeler. Böyle bir şey (muttali kılma) ise ancak Onun rasullerine il­minin feyzini vermesi ile olur. Buna delil de yüce Allah'ın şu buyruklarıdır:

"Allah sizi gayba da muttali kılmaz. Fakat Allah, peygamberlerinden ki­mi dilerse onu seçer" (Âl-i îmran, 3/179);

"O, gaybı bilendir. O, kendi gay-bına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Meğer ki beğenip seçtiği bir peygam­ber ola." (el-Cin, 72/26)

"Anahtarlar* ile nzık hazinelerinin kastedildiği de söylenmiştir ki, bu gö­rüş es-Süddî ile el-Hasen'den nakledilmiştir. Mukatil ve ed-Dahhâk ise yer­yüzü hazineleri olduğunu söylemişlerdir.

Buradaki ifade mecazi bir ifadedir. Bununla gayba hangi vasıtalar ile ula­şılabileceğini ifade etmektedir. Bunun dışında hadisin ihtiva ettiği manaya uy­gun görüşler de ileri sürülmüştür. Yani ecellere ve ecellerin sona ereceği vak­te dair bilgiler O'nun yanındadır, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ömürlerin akibeti ile amellerin ne ile sonuçlana­cağına dair bilgiler O'nun nezdindedir. Buna benzer daha başka görüşler de ileri sürülmüş ise de tercih edilen görüş, birincisidir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [92]

 

2. Gaybı Bildiğini İddia Ve Zannedenler:

 

İlim adamlarıma der ki: Şanı yüce Allah Kitabında birden çok âyet-i ke­rimede gayb bilgisinin -kullarından seçtikleri müstesna- yalnızca kendisine ait olduğunu ifade etmiştir.

Her kim yarın yağmur yağacaktır deyip, bunu kat'i bir İfade ile dile geti­rirse kâfir olur. Buna dair haberini ister bir emareye dayanarak ileri sürmüş olsun, ister bir emareye dayanmaksızın ileri sürmüş olsun, farketmez.

Yine rahimde olanı bildiğini söyleyen de kâfirdir. Şayet kesin bir ifade kul­lanmayıp: Filan yıldızın doğması halinde adeten yüce Allah yağmur yağdı­rır ve adeten bu yıldızın doğuşu yağmura sebeptir. Bu yıldızın yağmura se­bep teşkil etmesi de Allah'ın kaderi ve ezelî bilgisine göredir, diyecek olur­sa kâfir olmaz.

Şu kadar var ki, bu şekilde konuşmaması da müstehaptır. Çünkü bu gi­bi ifadeler kâfirlerin sözlerine benzer. Yüce Allah'ın latîf (oldukça incelikli) hikmetlerini bilmemenin ifadesidir. Çünkü O, yağmuru ne zaman dilerse İn­dirir. Kimi zaman filan yıldızın doğuşu ile indirdiği gibi, kimi zaman yıldız­sız da İndirir. Şanı yüce Allah (kudsi hadiste) şöyle buyurmaktadır: "Kulla­rımdan kimisi Bana mü'min, yıldızı da inkâr etmiş olarak sabahı etti..." diye buyurmuştur.[93] Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle ileride Vakıa Sûre-si'nde (56/82. âyetin tefsirinde) gelecektir.

İbnü'l-Arabî der ki: Doktorların şu sözleri de bu kabildendir: Eğer gebe kadının sağ meme ucu kararmsş İse, doğacak çocuk erkektir. Eğer sol meme­nin ucu kararmışsa doğacak çocuk dişidir. Şayet; gebe kadın sağ yanının da­ha ağır olduğunu hissediyorsa, doğacak çocuk dişidir, deyip o bunu hilkat­te bir vacip (gerekli, zorunlu) olarak değil de adeten böyle olur, diyerek id­diada bulunacak olursa, ne kâfir olur, ne de fasık. Ömrünün gelecek zamanlarında belli bir şeyi yapacağım veya kazanaca­ğını iddia eden kâfir olur. Yahut olmadan önce olaylar hakkında mücmel ve mufassal olarak haber veren kimsenin de kâfir olacağında hiç bir tereddüt yoktur.

Ayın ve güneşin tutulması ile ilgili haberler veren hakkında da ilim adam­larımız: Böyle bîr kimse te'dip edilir, fakat hapsedilmez demişlerdir. Bunun tekfir edilmeyişinin sebebi, bir kesim ilim adamının: Bu, şanı yüce Allah'ın: "Ve Bis, aya konaklar tayin ettik" (Yasin, 36/39) buyruğunda verdiği habe­re uygun olarak, konak yerlerinin takdiri ile tesbit edilebilen bir husustur, de­miş olmalarıdır.

Te'dip edilmelerinin sebebine gelince, bu gibi kimseler bu sözleriyle avamı şüpheye düşürürler. Zira avam, bu ve diğer gaybî iddialar arasındaki farkı idrak edemezler. Böylelikle avamın inançlarında şaşırmalarına ve yakîn ile kabul ettikleri kaidelerini terketmelerine sebep teşkil ederler. Böyle bir şeyi bildikleri takdirde, bu bilgiyi gizleyip onu açığa vurmamaları için te'dip edilmeleri öngörülmüştür.

Derim ki: Müslim'in Sahihinde Peygamber (sav')'ın zevcelerinden birisin­den gelen şu rivayet de bu kabildendir: Peygamber (sav) şöyle buyurmuş­tur: "Her kim bir arrâftn yanına gider de ona herhangi bir şey hakkında so­ru soracak olursa, kırk gün süreyle onun hiç bir namazı kabul edilmez."[94]

Arrâf, gaybi bildiği iddiasında bulunan ve geleceğe dair tahminlerde bu­lunan, müneccimlik eden kimsedir. Bu kelime "irafefden türümektedir. Bu işi yapana da arrâf denilir. Arraf, bildiğini iddia ettiği bir takım sebep ve bir takım mukaddimelerin delâleti ile bu iddialarda bulunur. Bu iddia sahiplerin­den bazıları bu hususta zecr, tark[95] ve yıldızlar ile bu hususta kullanılması itiyat hâline getirilmiş bir takım sebeplerin de yardımı ile bu iddialarını destekliyebilirler. Bunların desteklerini alma tekniğine de iyâfet denilir. Hapsi hak­kında kehanet adı kullanılabilir. Bu açıklamaları Kadı İyad yapmıştır.

Kehânet, gaybı bilmek iddiasında bulunmaktır. Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr "el-Kâfi" adlı eserinde der ki: Haram olduklan icma ile kabul olunmuş kazanç yol­lan arasında şunlar da vardır: Faiz, fuhuş yapan kadınların ücreti, haram yolla elde edilen mallar, rüşvet, ağıt ve şarkıcılık karşılığında alınan ücretler, kâhin­lik, gaybı bilmek ve semadan haber vermek iddialarına karşılık alınan ücretler, çalgı çalmak, oyun oynamak ve bütün batıllar karşılığında alınan ücretler.

İlim adamlarımız derler ki: Bu çağda işler ters yüz oldu. Özellikle Mısır'da insanlar, müneccimlere ve kâhinlere gider oldular. Onların başkanları, baş­kanlarına tabi olanlar, prensleri arasında müneccim edinmek yaygınlık ka­zandı. Hatta, fıkıh ve dindarlığa müntesip olan birçok kimse dahi bu kâhin ve ariflere aldandılar. Bunlar da onlara karşı imkânsız olanı allayıp pulîadı-lar, onlardan mallarını çekip aldılar. Onların söyledikleri sözlerden ise bir ta­kım serap ve boş hayallerden başka birşey ellerine geçmediği gibi, dinleri aleyhlerine olmak üzere fesada uğradı ve sapıttılar. Bütün bunlar büyük gü­nahlardandır. Çünkü Hz. Peygamber: "Onun kırk gün süreyle hiçbir nama­zı kabul olunmaz" diye buyurmuştur. Peki, bunları yanına görevli olarak alıp onların söylerine güvenerek onlara harcamalarda Bulunanın hali ne olur!

Müslim -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- Âişe (jr.anha)'dan şöyle dediğini rivayet eder: Bazı kimseler Rasulullah (savl'a kâhinler hakkında soru sordu­lar, O da: "Onlar hiçbir şey değildirler" diye buyurdu. Soranlar: Ey Allah'ın Rasulü, onlar bize bazen bir şey söylüyorlar, o da gerçek olarak ortaya çıkı­yor. Bu sefer Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "İşte o doğru çıkan cinninin bel­lediği hak sözdür. O, bu hak sözü tavuğun sakinleşip sesini kesmesi gibi ken­di dostunun kulağına fısıldar. Ve o hak söze yüz tane yalan katarlar." [96]

el-Humeydî der ki: Yahya b. Urve'nin babası yoluyla Hz. Aişe'den Sahih'te bundan başka bir rivayeti yoktur. Bu hadisi Buharı de Ebu'l-Esved Muham-med b. Abdurrahman'dan, o, Urve'den, o da Aişe'den şöylece rivayet etmek­tedir: Âişe (r.anha) Rasulullah (sav)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Melekler bulutlar arasında inerler. Semada hükme bağlanmış bir husustan söz eder­ler. Şeytanlar da gizlice sözler dinlemeye çalışırken bu sözü işitirler ve bu­nu kâhinlere fısıldarlar. Kâhinler de kendiliklerinden ona yüz tane daha ya­lan katarlar."[97]

İleride bu anlamdaki açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Sebe' Sûresi'nde (.34/14. âyetin tefsirinde) gelecektir. [98]

 

3. Allah'ın Bilgisi Herşeyi Kuşatmıştır:

 

Yüce Allah'ın: "Karada ve denizde ne varsa O bilir" buyruğunda özel ola­rak kara ve denizi bildiğini sözkonusu etmesi, kara ve denizin İnsanlara ya­kın yaratıkların en büyükleri oluşundan dolayıdır. Yani, yüce Allah karada ve denizde neyin bitip tükendiğini, sona erdiğini bilir.

Şöyle de açıklanmıştır: O, karadaki bitki, tane, çekirdek ve tohumlan bil­diği gibi, denizde bulunan canlıları ve oradaki nzıkları da bilir. "Biryaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir."

Yezid b. Harun, Muhammed b. İshâk'dan, o, Nafı'den, o, İbn Ömer'den naklettiğine göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde ne ka­dar ekin, ağaçlar üzerinde ne kadar meyve, yerin karanlıklarında ne kadar tane varsa mutlaka onun üzerinde: Bismillahirrahmanirrahim (bu) filan oğ­lu filanın rızkıdır, diye yazılıdır."[99] İşte yüce Allah'ın Kitab-ı Keriminde muh­kem bir buyruk olarak yer alan: "Bir yaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir, yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane bile olsa, yaş ve kuru hiç­bir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır" buyruğu da bunu ifade etmektedir. en-Nekkâş da Cafer b. Muhammed'den naklettiğine göre, "yaprak"tan kasıt, Adem oğullarından düşük olarak dünyaya gelenler­dir. "TaneMen kasıt ise düşük olmayan çocuklardır, "Yaş"tan kasıt canlıdır, "ku­ru "dan kasıt ise ölüdür.

İbn Atiyye der ki: Böyle bir açıklama rumuzlu ifadelere uygun düşer. An­cak bu, Cafer b. Muhammed'den sahih olarak nakledilmiş bir ifade değildir, buna iltifat edilmemesi gerekir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: "Bir yaprak düşmeyegörsün." Ya­ni, ağaç yapraklarından herhangi birisinin mutlaka ne zaman düşeceğini, ne­rede düşeceğini, havada ne kadar dolaşıp duracağını bildiği gibi, her bir ta­nenin de ne zaman yeşerip biteceğini, kaç tane vereceğini, onu kimin yiyece­ğini de bilir. "Yer yüzünün karanlıklarında" yani, onun görünmeyen iç taraf-lannda demektir. Bu, daha sahili bir açıklamadır. Ayrıca bu, hadise de uygun­dur, âyetin muktezası da budur. Hidayete ulaşma başarısını veren Allahtır.

Şöyle de açıklanmıştır: "Yeryüzünün karanlıklarında." Yani, yedi arz ta­bakasının en altında bulunan kayanın içerisinde demektir, "; Yaş ve kuru hiç bir şey..." buyruğunun mecrur okunması lafza atfendir. İbn es-Semeyka, el-Hasen ve başkaları ise her iki kelimeyi de; " Bir yap­rak../ buyruğunun (lafzına değil de) mahalline atfen merfu olarak okumuş­lardır.' Bu kıraate göre te'kid için gelmiş demek olur.

"Hiç bir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır." Ya­ni, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Bunun yazılı olması, meleklerin bunu İtibara alması içindir. Yoksa, şanı yüce Allah unutur diye bunları yazmış değildir. O, bundan çok yücedir.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın bütün bunları bildiği halde yazması, işin azametini ortaya koymak içindir. Yani, şunu biliniz ki, şu hakkında se­vabın da cezanın da sözkonusu olmadığı her bir şey bile yazılıdır. Ya sevap ve cezayı gerektiren şeylerin durumu nedir? [100]

 

60. O, geceleyin sizi öldürendir. Gündüzün de ne kazandığınızı bi­lendir. Sonra belli bir ecel tamamlanıncaya kadar onda sizi ge­ne diriltendir. Sonra dönüşünüz O'nadır. Sonra da neler yaptı­ğınızı size haber verecektir.

"O, geceleyin sizi öldürendir." Buyruğu, sizin için bir ayrıcalık olan ne­fislerinizi kabzetmek suretiyle sizi uyutandır, demektir. Bu, gerçek anlamıy­la bir ölüm değildir. Bu sadece ölüm ile kabzedildiği şekilde, uyku ile ruh­ların tasarrufta bulunmaktan kabzedilmesi (alıkonulması) dır. Teveffî (bura­da öldürmek), bir şeyi eksiksiz yapmak, yerine getirmek demektir. Ölenin ve­fat etmesi, ömür olarak kendisine biçilen günlerin sayısını tamamlamasıdır. Uyuyan bir kimseye, sanki uyanıkken yapması takdir edilmiş bulunan hare­ketleri tamamıyla yerine getirmiş olduğundan dolayı bu isim verilmiş gibidir. Vefat da ölüm demektir. Malı eksiksiz sana verdim, anlamında: ta­biri kullanılır. Malı tamamen aldığın zaman da : Onu tamamen aldım, denilir. Şair de şöyle demektedir:

"Şüphesiz Edredoğullan kimseye (hiç bir kabileye) mensup değillerdir, Kureyş de sayılanın tamamlamak kastıyla onlan kendilerinden saymazlar. *

Şöyle de denilmektedir: Uyku halinde ruh bedenden çıktığı vakit, kişide hayat devam eder. Hareket ve teneffüs bundan dolayı kişide vardır. Ömrü sona erdi mi artık ruhu tamamıyla çıkar ve hayatı kesilir. Kişi böylelikle, hare­ket etmeyen, nefes almayan cansız bir hal alır.

Kimisi de şöyle demiştir: Uyku halinde ruh kişiden çıkmaz. Ondan sade­ce zihin denilen şey çıkar. Şöyle de denilmektedir: Bu, hakikatini Allah'tan başka kimsenin bilmediği bir husustur. En sahih görüş de budur. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır.

"Sonra.... onda sizi gene diriltendir." Yani, gündüzün sizi gene dirilten­dir, Bundan kasıt da uyanıkken sizi diriltendir. "Belli bir ecel tamamlanın­caya kadar" her bir insan kendisi için tayin edilmiş vadeye tümüyle erişin-ceye kadar, demektir.

Ebu Reca ile Talha b. Musarrif : "Nezdindeki belirli eceli sona erdirsin diye" anlamında okumuştur." Kazandığınız" anlamın­da olup (bu fiilin bu anlamdaki kullanışına dair açıklamalar) daha önceden el-Mâide Sûresi'nde (5/4. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. İfadenin takdiri de şöyledir: O, si­zi geceleyin öldürendir. Sonra gündüzün de sîzi diriltir. O süre içerisinde ne kazandığınızı da bilir... Yüce Allah burada gündüzün diriltilişin kendisi se­bebiyle gerçekleştiği daha önemli olanı (neler kazanacaklarını) öne almış­tır. İbn Cüreyc de der ki: "Sonra da... onda sisi gene diriltendir" buyruğu ile kastedilen, yani uykuda sizi diriltendir demektir. Buna göre âyetin anla­mı şöyle olur: Yüce Allah'ın kâfirlere mühlet vermesi, onların küfürlerinden yana gaflette olduğundan dolayı değildir. O, her şeyi sayısıyla tesbit etmiş, bilmiş ve öylece kaydetmiştir. Bu mühlet verişinin asıl sebebi, rızık ve hayat türünden belirlediği ecelin gerçekleşmesidir. Sonra hepsi O'na döndürülecek­ler ve O da onlara amellerinin karşılığını verecektir. Bu durum ise, öldükten sonra diriltmek suretiyle haşre ve neşre (amel defterlerinin verilmesine) delâlet etmektedir. Çünkü, birinci yaratıştan sonra ikinci yaratma, -bunlardan birisine güç yetiren ikincisine de güç yetirmesi bakımından- uykudan son­ra uyanışa benzemektedir. [101]

 

61. O, kullarının üzerinde kahir olandır. Üzerinize koruyucular da gönderir. Nihayet birinize ölüm gelse, elçilerimiz onun ruhunu alırlar. Onlar eksik de yapmazlar.

62. Sonra onlar, hak mevlâları olan Allah'a döndürülürler. Bilin ki hüküm ancak O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratliyidir.

Yüce Allah'ın: "O, kullarının üzerinde kahir olandır" buyruğundaki "üzerinde oluş" İle mevki ye rütbe bakımından bir üstte oluş kastedilmek­tedir. Yoksa, mekan ve cihet itibariyle bir üstte oluş kastedilmemektedir. Sû­renin baş taraflarında da açıklandığı gibi...

"Üzerinize koruyucular da gönderir." Bu koruyucular meleklerdendir. "Gönderme"nin gerçek anlamı ise, beraberinde taşıdığı mesaj ile birlikte bir-şeyi serbest bırakmaktır. Buna göre meleklerin gönderilmesi, kendilerine em-rolunan ve taşıdıkları koruyuculuk görevi ile gönderilmeleri demektir. Nite­kim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Şüphe yok ki, üzeri­nizde koruyucular vardır." (el-İnfitâr, 82/10)

Yani, kullarının amellerini koruyup tesbit eden, onları afetlerden muha­faza eden melekler vardır.

"Hafaza" hafız (koruyucu)nun çoğuludur. Ketebe kelimesinin kâtib'in çoğulu olması gibi. Hafazadan kastın, geceleyin iki ve gündüzün İki melek olduğu söylenmiştir. Bunlardan birisi hayrı yazar, diğeri de şerri. İnsan yü­rüdüğü vakit, bunlardan birisi önünde, diğeri de arkasında olur. Oturduğu takdirde de birisi onun sağında, diğeri de onun solunda bulunur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tesbit eden iki (melek) vardır." (Kaf, 50/17)

Şöyle de denilmektedir: Her bir İnsanın beş meleği vardır. İkisi geceleyin ikisi gündüzün onunla birlikte bulunur. Beşincisi ise gece gündüz yanından ayrılmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Ömer b. el-Hattab (r.a) da şöyle demiştir:

"İnsanlardan kimisi bedbaht olarak yaşar Kalbi cehalet içerisinde uyanıkken de gaflettedir Eğer bu kişi bir vefa ve sağlam bir görüş sahibi ise Ölümden korkar ve Hafaza meleklerinden de sakınır

İnsanların kimisi yola koyulur gider, kimisi yerinde ikâmete devam eder

Ayrılıp giden, kalana bir öğüttür."

Yüce Allah'ın: "Nihayet birinize ölüm gelse" buyruğu ile daha önce el-Bakara Sûresi'nde de (2/133- âyetin tefsirinde) geçtiği gibi, ölümün sebep­leri kastedilmektedir. ": Elçilerimiz onun ruhunu alırlar" buyru-ğundaki fiilin müennes gelmesi (fail olan elçilerimizin) çoğul oluşundan do­layıdır. Nitekim şanı yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: ": Andolsun peygamberlerimiz onlara apaçık âyetler­le gelmişlerdi" (el-Maide, 5/32); ": ... Peygamberler de yalanlan-mıştı." (.Fatu, 35/4)

Hamza, çoğul olan Öznenin fiilini müzekker kabul ederek; :  di­ye okuduğu gibi, el-A'meş. de hem müzekker hem de baş tarafını bir "te" faz­lalığı ile; diye okumuştur.

Burada kastedilenler, ölüm meleğinin yardımcılandır. Bunu da İbn Abbas ve başkaları ifade etmiştir. Rivayete göre bu ölüm meleğinin yardımcıları ru­hu cesetten çekip alırlar. Nihayet ruhun kab2editmesi noktasına gelinince onu ölüm meleği kabzeder.

el-Kelbî der ki; Ölüm meleği ruhu cesetten kabzeder. Sonra bu ruhu, ölen mü'min İse rahmet meleklerine, kâfir ise azap meleklerine teslim eder. De­nildiğine göre, ölüm meleği ile birlikte yedi rahmet meleği ve yedi de azap meleği bulunur. Mü'min bir ruhu kabzetti mi, bunu rahmet meleklerine tes­lim eder. Onlar da bu ruha sevap müjdesini verirler ve onu alıp semaya çı­kartırlar. Kâfir bir ruhu kazbetti mi, bunu da azap meleklerine teslim eder. Onlar da bu ruha azap müjdesini verirler ve onu korkuturlar. Daha sonra bu ruhu semaya doğru yükseltirler, arkasından İse o ruh Siccin'e geri döndürü­lür. Mü'minin ruhu ise İlliyyîn'e çıkartılır.

Ruhun alınması, kimi zaman ölüm meleğine izafe edilmektedir, Yüce Al­lah'ın: "De ki, size vekil kılınan ölüm meleği, ruhunuzu alacaktır" (es-Secde) 32/11.) buyruğunda olduğu gibi. Bu âyet-i kerimede ve diğerlerinde ol­duğu gibi bazen bu meleklere de izafe edilir. Çünkü bu işi üstlenenler on­lardır. Gerçek anlamıyla ruhu alan yüce Allah olduğu için, canı almak kimi zaman Allah'a da İzafe edilir, Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Al­lah, ölümleri zamanında ruhları alır" (ez-Zümer, 39/42); "Allah sizi diril­tir, sonra sizi öldürür" (el-Casiye, 45/26); "O, ölümü ve hayatı yaratandır." (el-Mülk, 67/2)

Meleklerden görevli olan her bir melek kendisine ne emrolunursa ancak onu yapar. "Onlar eksik de yapmazlar." Yani, hiçbir emri boşa çıkartmaz ve kusurlu iş yapmazlar. Yani, Allah'ın emrine itaat ederler.

Tefrit, aslında -önceden geçtiği gibi- öne geçmekten alınmadır. Buna göre ": Acizliğini ortaya koydu," anlamına gelir. (Bu durumda buyruk; onlar, kendilerine emrolunanlan yerine getirmekten acze düşmezler anlamın­da olur)

Ebu Ubeyde der ki: Bu hususta herhangi bir gevşeklik göstermezler, de­mektir. Ubeyd b. Umeyr de; "Onlar eksik de yapmazlar" buyru­ğunu, şeddesiz olarak; diye okumuştur. Yani onlar, kendilerine emrolunana (ölene) ikramda bulunmak veya onu küçük düşürmek hususla­rında haddi aşmazlar.

"Sonra onlar, hak mevlâlari olan Allah'a döndürülürler." Yani, hesap vermek üzere, öldükten sonra diriltmek suretiyle Allah onlan geri döndürür. "Hak olan mevlâları" onların yaratıcıları, nzık verenleri, diriltenleri ve mul-lak malikleri demektir. : Hakk'ın esreli okunuşu cumhurun kıraatidir. Ve bu, zatı yüce Allah'ın ism-i celaline sıfat olarak böyle okunmuştur. el-Ha-sen ise, şeklinde nasb ile; Yani, takdirine binaen veya mastar olarak okumuştur. Mastar olarak okunuşuna göre ise, gerçekten... döndürü­leceklerdir, anlamında olur.

"Bilin ki hüküm ancak O'nundur." Bunu bilin ve deyin ki: Kıyamet gü­nünde hüküm, yani hüküm vermek ve haklıyı haksızdan ayırt etmek yetki­si yalnız O'nundur.

"Ve O, hesap görenlerin en sür'atlisidir." Bunun için düşünmeye, konu­yu tetkike ve elleri ile saymaya ihtiyacı yoktur. Bu türden açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/202. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [102]

 

63. De ki: "Bizi bundan kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız diye kendisine gizli ve açık olarak yalvarıp yakardığınız za­man, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?"

64. De ki: "Onlardan da, her türlü sıkıntıdan da sizi Allah kurtarır. Sonra da siz şirk koşarsınız."

Yüce Allah'ın: "Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?"

buyruğunda kastedilen bunlann zorluk ve sıkıntılarından sizi kim kurtarır, de­mektir. "Oldukça karanlık bir gün" denilerek zorlu, sıkıntılı bir gün kast edi­lir, en- Nehhâs der ki: Araplar zorfu bir günü anlatmak için "karanlık bir gün" tabirini kullanırlar. Şayet bu işin büyüklüğünü daha bir vurgulamak isteye­cek olurlarsa: "Yıldızları doğan bir gün" derler. Sibeveylı de bu kabilden ol­mak üzere şu beyitİ nakletmektedir:

"Ey Esedoğnllan! Oldukça çirkin, ağır ve yıldızlı bir gün olduğunda; Bizim belâmızın ne olduğunu bilir misiniz?"

"Karanlıklar" anlamındaki; 'uı çoğuJ gelmesi, hem karanın, hem denizin, hem gecenin, hem de bulutun karanlığının kastedilmesi dolayısıy-ladır. Yani sizler, bu karanlıklarda yolunuzu şaşırıp helak olmaktan korku­ya kapıldığınızda O'na dua eder, O'nu yardıma çağırırsınız: "Bizi bundan" yani bu sıkıntılardan "kurtarırsa, elbette şükredenlerden" yani, itaat eden­lerden "olacağız diye ..."

Yüce Allah, rahat zamanlarında kendisi ile beraber başkasına da dua edip yardıma çağırdıkları halde, zorlu ve sıkıntılı zamanlarda yalnızca kendisine dua ederek yardıma çağırmaları dolayısıyla "sonra da sîz şirk koşarsınız" buyruğu ile ağır bir şekilde onları azarlamaktadır.

el-A'meş ise, "gizlice" anlamına gelen; kelimesini korkudan türe­yen bir kelime olarak; diye okumuştur. Ebu Bekr İse, Âsım'dan bu ke­limeyi *hı" harfi esreli olarak; diye okumuştur. Diğerleri ise bunu öt-reli olarak okumuşlardır ki, bu iki okuyuş bu kelimenin iki ayrı söyleyişidir. el-Ferrâ ise bunlardan ayrı olarak; söyleyişlerini de eklemektedir. Kullanışı itibariyle bu kelimenin bir benzeri de kelimesi­dir. el-A'meş'in kıraati uzak bir ihtimaldir. Çünkü "açık" anlamına gelen ta-Zarruun manası zilleti izhar etmektir. "Gizli"nin anlamı ise onun benzerini giz-leme'nızdir.

Küreliler; -": Bizi... kurtarırsa" diye okumuş iseler de, bu buyruk­ta anlamtn uygun düşmesi için "te" hart» İle ": Bizi kurtarırsan" şek­linde okunmalıdır. Nitekim Medinelİler ile Şamlılar da böyle okumuşlardır.

Yüce Allah'ın: "De ki: Onlardan da hertürlü sıkıntılardan da sizi Allah kurtarır" buyruğunda yer alan; ": Sizi kurtarır" kelimesini Kûfeliler şeddeli olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri İse şeddesiz okumuşlardır. Bunların her ikisinin anlamının; "- Kurtuldu, onu kurtar­dım" şekillerinde olduğu gibi, şeddeli okuyuşun çokluk ifade etmek için ol­duğu da söylenmiştir.

: Sıkıntı" ise, kişinin ruhunu bürüyen gam ve keder demektir.  : Sıkıntılı, gamlı kederli adam" tabiri de buradan gelmektedir. Şa­ir Antere der ki:

"Ve nice gamlı kederli ti, onun gam ve kederini giderdim

Beni çağırdığında, kafayı gövdeden ayıran bir (kılıç) darbe(si)yle."

Gam, keder, sıkıntı anlamına gelen; da bundan türemiştir.

Yüce Allah'ın: "Sonra da siz şirk koşarsınız* buyruğu bir azar ve bir si­temdir. Yüce Allah'ın, sûrenin baş taraflarında yer alan: "Sonra yine de siz hâlâ şüphe edersiniz" (el-En'âm, 6/2) buyruğunu andırmaktadır. Çünkü bil­mekten ve delil ortaya konduktan sonra artık İhtasla ibadet vacib olur. On­lar ise yalnızca Allah'a ihlasla ibadet etmek yerine şirk koşmuşlardır. Bu ne­denle, kurtarılmadan önce de müşrik olsalar dahi bu sebepten ötürü azarlan­maları ve onlara sitem edilmesi uygun düşmektedir. [103]

 

65. De ki: "O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye, ya da sizi guruplar halinde birbirinize katıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kadir olandır." İyice id­râk etsinler diye âyetleri nasıl açıkladığımıza bîr bak.

Yani O, sizi sıkıntılardan kurtarmaya güç yetirendir, sizi azaplandırmaya da güç yetirendir.

"Üstünüzden" buyruğunun anlamı; taş yağdırmak, tufan, çığlık ve rüzgâr­dır. Nitekim yüce Allah, Ad, Semûd, Şuayb'ın kavmi, Lût'un kavmi ve Nuh'un kavmini böyle azaplandırmışür. Bu açıklama Mücahid, İbn Cübeyr ve diğer­lerinden nakledilmiştir.

"Yahut ayaklarınızın altından" buyruğunda sözü edilen de yerin dibine ge­çirilmek ve sarsıntı suretiyle olur, Karun'a ve Medyen ashabına yaptığı gibi.

"Üstünüzden* buyruğunun zalim yöneticiler anlamına geldiği, "ayakla­rınızın altmdan" buyruğunun ayak takımı ve kötü köleler anlamına geldi­ği de İbn Abbas ile yine Mücalıid'den nakledilmiştir.

"Ya da sizi guruplar halinde birbirinize katıp..." buyruğunda yer alan ": Birbirinize katıp" kelimesinin el-Medeni'nin şeklinde "ye" harfini ötreli olarak okuduğu da rivayet edilmiştir. Yani O, azabı üzerinize örter ve azap her tarafınızı kuşatır. Bu kıraat ise, "lâm" harfi ötreli olmak üze­re; ": Şüphe ve karışıklık" kökünden gelir, "ye" harfinin üstün okunu­şu; giyilen şey ve karanlığın karışık hal alması anlamına gelen; 'den gelmektedir.

Aslında bu buyruk, anlaşılması zor (müşkil) bir yerdir. Ancak, İ'rab buna açıklık getirmektedir. Yani": İşinizi sizin için içinden çıkılmaz bir hale sokar," demektir.

Burada iki mePulden birisi ile harf-i cer lıazfedilmişür. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Onlara ölçü ile, yahut tartı ile verdiklerinde ise..." (el-Mutafifin, 83/3) buyruğunda olduğu gibi.

Bu "katıştırma" ise, işlerinin karışık bir ha) alması ve böylelikle onlann de­ğişik hevâ ve görüşlere sahip olacak hale getirilmeleri demektir. Bu şekilde­ki açıklama, İbn Abbas'tan gelmiştir.

"Yahut sizi guruplar halinde birbirinize katıp..." buyruğunun şu anla­ma geldiği de söylenmiştir: Onlar, sizin aranıza girinceye kadar düşmanını­za güç ve kuvvet verir. İşte düşmanınız sizinle karıştı mı, sizin aranıza gir­miş olur.

": Guruplar halinde" diye anlamlandırılan kelime ise fırkalar halin­de demektir. Yani O, sizi birbirinizle çarpışan fırkalar haline getirir, demek­tir. Bu da dünyaya sahip olmak uğrunda işlerini İçinden çıkılmaz bir hale ge­tirmek, yönetici ve başkanlarının arasında tefrika ortaya çıkarmakla olur. İş­te yüce Allah'ın: "Kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kadir olandır" buy­ruğunun anlamı da budur. Yani, savaş ve fitne zamanlarında birbiri erinizi öl­dürmeniz suretiyle bunu yapmaya kadir olandır, demektir. Bu açıklama Mü-cahid'den nakledilmiştir, Âyet-i kerime bütün müslümanlar ve kâfirler hak­kında umumîdir. Özel olarak kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir. el-Ha-sen ise, bu âyet-i kerime namaz ehli olan kimseler hakkındadır, (yani kıble ehlinin tefrikaya düşmesi ile ilgilidir) der.

Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü, varlık aleminde görülen de budur. Evet, düşman bizim yurdumuzda bizim aramıza kadar girmiş, can ve malla­rımıza egemen olmuş bulunmaktadır. Bununla beraber de birbirimizi öldür­mek ve kimimiz kimimizin malını mubah kabul etmesi suretiyle de fitne bi­zi istilâ etmiş bulunmaktadır. Görüneniyle, görünmeyeni ile bütün iitneler-den Allah'a sığınırız. Yine el-Hasen'dcn bunu, ashab-ı kiram arasında cere­yan eden olaylar hakkında yorumladığı da rivayet edilmiştir.

Müslim'in naklettiğine göre Sevbân şöyle demiş: Rasulullah (sav) buyur­du ki: "Allah yeryüzünün tamamını önüme topladı. Doğularını da batılarını da gördüm. Şüphesiz ümmetimin mülkü yerden önüme toplanıp getirilen (ye gösterilen) yerlere kadar ulaşacaktır. Bana kırmızı ve beyaz her iki hazine de verildi. Ben Rabbimden ümmetim adına, ümmetimi genel bir kıtlık ile helak etmemesini, onlara yurtlarını ve korumaları gereken şeylerini mubah kılacak şekilde kendilerinden olmayan bir düşmanı kendilerine musallat kılmama­sını diledim. Benim Rabbim de gerçekten şöyle buyurdu: Ey Muhammed, şüp­he yok ki Ben bir iş hakkında hüküm vermiş bulunuyorum. Ve bu asla ge­ri çevirilemez. Ben, sana senin ümmetin lehine, onları genel bir kıtlık ile he­lak etmeyeceğimi ve yurtlarını ve korumalan gereken şeylerini kendisine mu­bah kabul edecek şekilde kendilerinin dışjnda herhangi bir düşmanı onla­ra, isterse yerin dört bir yanında bulunanlar onlara karşı toplanıp bir araya gelmiş olsun, -ya da: Her tarafından toplanıp gelmiş olsalar bile, dedi- mu­sallat etmeyeceğime dair isteğini sana verdim. Tâ ki onların bir bölümü bir bölümünü helak edinceye ve onların bir kısmı bir diğer kısmını esir alınca­ya kadar."[104]

Nesaî de Habbâb b. el-Eret'den -ki, Rasulullah (sav) ile birlikte Bedir'de hazır bulunmuştu- rivayet ettiğine göre o, sabah tan yeri ağanncaya kadar gece boyunca Rasulullah (sav)1! gözetip durmuş. Rasulullah (sav) namazını bitirip selam verince, Habbâb yanına gidip şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasulü, anam-babam sana feda olsun. Sen bu gece öyle bir namaz kıldın ki, buna ben­zer bir namaz kıldığını görmedim. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Evet, bu bir korku ve bir ümit namazıydı. Aziz ve celil olan Allah'tan bu namazda üç. husus istedim. Bana ikisini verdi, birisini vermedi. Aziz ve celil olan Rab-bim'den, geçmiş ümmetleri helak ettiği şeylerle bizi helak etmemesini dile­dim bunu bana verdi. Yine aziz ve celil olan Rabbimden bizden olmayan bir düşmanı bize üstün getirmemesini diledim, onu da bana verdi. Yine aziz ve celil Rabbimden bizi gurupiar halinde birbirimize düşürmemesini diledim, bu­nu bana vermedi."[105]

Bu hususa dair rivayetleri "et-Tezkire" adlı kitabımızda nakletmiş bulunu­yoruz. Cenab-ı Allah'a hamd olsun.

Rivayet olunduğuna göre, bu âyet-i kerime nazil olunca, Peygamber (sav) Hz. Cebrail'e: "Ey Cebrail, ümmetim bu hali üzere ne kadar kalacak­tır?" diye sorunca, Hz. Cebrail ona: "Ben de senin gibi bir kulum, hadi rab-bine dua et ve ümmetin lehine ondan istekte bulun" dedi. Bunun üzerine Ra­sulullah (sav) kalktı, güzel bir şekilde abdest aldı, en güzel şekliyle bir na­maz kıldı. Sonra dua etti. Cebrail inip şöyle dedi: "Ey Muhammed, şüphesiz ki yüce Allah senin söylediklerini işitti. Ve onları, iki haslet olan üstlerinde­ki azap ile ayaklarının altındaki azaptan kurtardı." Hz. Peygamber şöyle bu­yurdu: "Ey Cebrail, benim ümmetimin arasında değişik hevalar (görüşler) olup da onların bir bölümünün hıncını diğerine tattıracak olursa, ümmetimin ka­lacağı süre ne kadardır?" Bunun üzerine Hz. Cebrail: "Elif, Lâm, Mim. İn­sanlar iman ettik demeleriyle ve imtihan olunmaksızın bırakılıverüecekle-rini mi sandılar?" (el-Ankebut, 29/1-2) âyetini indirdi.

Amr b. Dinar da Cabİr b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Şu:"De ki: O, size üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azap gön­dermeye... kadir olandır" buyruğu nazil olunca, Rasulullah (sav) "yüce Al­lah'ın himayesine sığınırım" diye buyurdu. "Yahut sizi guruplar halinde bir­birinize katıp, kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadir olandır" buy­ruğu nazil olunca, bu sefer: "Bu ikisi daha ehvendir" diye buyurdu. [106]

İbn Mace'nin Sünen'inde de İbn Ömer'den şöyle dediği nakledilmektedir: Rasulullah (sav) sabah ve akşam olduğunda mutlaka şu duaları yapardı:

"Allah'ım, dünyada da âhirette de Senden afiyet isterim. Allah'ım, dinim­de, dünyamda, aile halkımda ve malımda Senden af ve afiyet dilerim. Allah'ım, kusurlanmı ört, korkularımı güvenliğe dönüştür. Önümden, arkamdan, sa­ğımdan, solumdan, üstümden beni koru. Altımdan da suikasta uğramaktan Sana sığınırım." (Hadisin ravilerinden birisi olan) Veki' dedi ki: Bununla ye­rin dibine geçirilmeyi kastetmektedir. [107]

Yüce Allah'ın: "İyice idrâk etsinler diye âyetleri nasıl açıkladığımıza bir bak" buyruğu ile: İzledikleri şirk ve masiyetlerin batıl olduğunu iyice anla­maları için kendilerine belge ve delilleri ne şekilde açıkladığımıza bir bak! demektir. [108]

 

66. Kavmin de onu yalanladı. Halbuki o hakkın tâ kendisidir. De ki: "Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim."

67. Her bîr haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Siz de yakın­da öğrenirsiniz.

Yüce Allah'ın: "Kavmin de onu yalanladı" buyruğu ile, Kur'ân'ı yalanla­dıkları kastedilmektedir.

İbn Able: ": Yalanladı" kelimesini, "te" harfi ile-, şeklinde okumuştur. "Halbuki o hakkın tâ kendisidir." Yani o, hakkı anlatan bir ki­taptır.

"De kî; Ben, sizin üzerinizde bir vekil değilim." el-Hasen der ki: Ben amellerinizin gözetleyicisi değilim ki, onların karşılığını si2e vereyim. Ben an­cak uyarıp korkutanım. Size, bana verilen emirleri de tebliğ etmiş bulunu­yorum. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Yoksa ben, si­zin üzerinizde bir koruyucu değilim." (Hûd, 11/86) Yani, sizin amellerinizi koruyan, tesbit eden bir kimse değilim.

Diğer taraftan: Bu âyet-i kerime kıta! âyeti ile nesli olmuştur, denildiği gi­bi nesli olmadığı da söylenmiştir. Çünkü, onların imana gelmelerini sağlamak, onun gücü çerçevesinde olan bir şey değildir.

"Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır." Her bir haberin bir gerçeği vardır. Yani, her bir şeyin ileri geçmeksizin geri de kalmaksızın meydana geleceği belli bir zamanı vardır. Her bir amelin bir karşılığı vardır, diye de açıklanmıştır.

el-Hasen der ki: Bu, yüce Allah'ın kâfirlere yaptığı bir tehdididir. Çünkü onlar, öldükten sonra dirilişi kabul etmiyorlardı. ez-Zeccâc der ki: Bunun, dün­yada başlarına gelecek bir tehdit olması da mümkündür.

es-Süddî der ki: Onları, kendisiyle tehdit etmiş olduğu azap, Bedir günün­de kararlaştırıldığı şekilde gerçekleşti.

es-Sa'lebînin naklettiğine göre o, tefsirlerden birisinde şunu görmüş: Bu âyet-i kerime bir kâğıt üzerine yazılıp o kâğıt parçası dişin üzerine konula­cak olursa, diş ağrısına karşı faydalı olur. [109]

 

68. Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bîr söze da-lıncaya kadar kendilerinden yüzçevlr! Eğer şeytan sana unuttu-rursa, artık hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile oturma!

Yüce Allah'ın: "Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir" buyruğuna dair açıklamala­rımızı iki başlık halinde sunacağız: [110]

 

1. Allah'ın Âyetlerine Dil Uzatanlardan Yüzçevirmek:

 

Yüce Allah'ın: "Âyetlerimize" yalanlamak, reddetmek ve alay etmek su­retiyle "dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir" buyruğunda hitap, mücerred olarak Peygamber (sav)'a yöneliktir. Şöyle de denilmiştir: Mü'minler de bu hitaba onunla bir­likte dahildirler, Bu, sahih bir görüştür. Çünkü, bu yüzçevirmenin gerekçe­si, Allah'ın âyetlerine dalınmakta olduğunu işitmektir. Bu da hem mü'minle-ri hem onu kapsamına alır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla kastedilen yalnızca Peygamber (savadır. Çünkü, onun müşriklerin yanından kalkıp gitmesi, müşriklere oldukça ağır gelirdi. Mü'nıinlerin kalkıp gitmesi ise onlar tarafından böyle değerlendiril­miyordu. Bununla Hz. Peygamber âyetlere dalıp alay ettikleri takdirde yan­larından kalkıp gitmek suretiyle onlardan uzaklaşmakla emrolundu. Böyle­likle edeplerini takınarak Allah'ın âyetlerine dalıp onlarla alay etmeyi terk et­sinler.

Dalmak (havd), aslında suda olur. Daha sonra bu kelime bilinmeyen şey­lerin derinliklerine -insanın üstünü örtüp kapatan yüksek sulara benzetile­rek- dalması hakkında kullanılır oldu. Böylelikle hissedilir ve maddi olan bir anlam, akıl ile kavranılan manevi bir anlam hakkında istiare yoluyla kullanılmış oldu. Bu kelimenin karıştırmaktan alınmış olduğu da söylenmiştir. Bu­na göre, daldığın her bir şeyi karıştırdın, anlamı vardır. Nitekim su, bala ka-rıştsrıldığı vakit de: ": Suyu bala kattı, karıştırdı," denilir.

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerime ile Peygamberine -Salat ve Selam ona-edep öğretmektedir. Çünkü o, müşrik bir topluluğun yanma oturur, onla­ra öğüt verir ve onları davet ettiği halde onlar Kur'an-ı Kerîm ile alay edi­yorlardı. Yüce Allah onların bu tavırlarını reddeden bir şekilde onlardan yüz-çevirmesini emretti. İşte bu da şuna delildir: Bir kimse başkasının münker işlediğini bilse ve yapacağı nasihatini kabul etmeyeceğini de bilecek olsa, onun bu davranışını reddeden bir eda ile yüzçevirmesi ve ona yönelmeme­si gerekir.

Şibl, İbn Ebi Necih'ten, o da Mücahid'den yüce Allah'ın: "Âyetlerimize da­lanları gördüğün zaman" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar Allah'ın Kitabı ile alay eden kimselerdir. Şanı yüce Allah, unutması ha­li dışında onlarla beraber oturmasını kendisine yasakladı. Eğer unutur da otu­racak olursa, hatırlamasıyla birlikte kalkıp gitmeli. Verkâ da İbn Ebi Ne­cih'ten, o, Mücahid'den şöyle dediğini nakletmektedir: Burada sözü geçenler, Kur'an-ı Kerîm hakkında hak olmayan şeyler söyleyenlerdir. [111]

 

2. Bid'at Sahiplerine Karşı Taktnılması Gereken Tavırlar:

 

Hüccet olan imamlarla onların peşinden gidenlerin, takiye olmak üzere fasıklarla beraber oturup kalkabileceklerini ve onların görüşlerinin doğrulu­ğunu ifade edebileceklerini iddia edenlere karşı bu âyet-i kerimede aziz ve celil olan Allah'ın Kitabındaki bu âyette açık bir red bulunmaktadır.

Taberî, Ebu Cafer, Muhammed b. Ali (r.a)'dan şöyle dediğini zikretmek­tedir: Çeşitli davalar ileri sürerek birbirine düşmanlık eden husumet sahibi kimselerle birlikte oturup kalkmayınız. Çünkü onlar Allah'ın âyetleri hakkın­da (bilgisizce) dalan kimselerdir.

Îbnü'l-Arabî der ki: Bu da büyük günah işleyen kimselerle oturup kalk­manın helal olmadığına delildir.

İbn-Huveyzimendad der ki: Allah'ın âyetleri hakkında dalan kimselerle otu­rup kalkmak terkedilir ve ondan uzak kalınır. İster mü'min, ister kâfir olsun. Yine şöyle demektedir: Aynı şekilde bizim mezhep alimlerimiz, düşman topraklarına, onların kilise ve havralarına girmeyi uygun görmediği gibi, kâ­firlerle ve bid'at ehli İle de oturup kalkmayı uygun görmemişlerdir. Onların (mü'minlere) sevgi gösterdiklerine inanılmaması, sözlerine kulak verilmeme­si ve onlarla tartışılmaması da gerekir,

Bid'at sahiplerinden birisi Ebu îmran en-Nehai’ye şöyle demiştir: Benim bir sözümü dinle. Ancak, Ebu İmran ondan yüz çevirmiş ve senin yarım sö­zünü dahi dinlemem, demiştir. Buna benzer bir rivayet Eyyub es-SahtiyârüMen de rivayet edilmiştir.

el-Fudayl b. Iyad der ki: Bid'at sahibi birisini seven bir kimsenin Allah ame­lini boşa çıkarır. Onun kalbinden İslâm'ın nurunu çıkartır. Her kim kızını bir bid'atçi ile evlendirecek olursa kızıyla akrabalık bağını koparmış olur. Bid'at sahibi bir kimse ile oturana hikmet verilmez. Bir kimsenin bid'atçi birisine buğzederse Allah'ın da ona mağfiret edeceğini ümit ederim.

Ebû Abdullah et-Hâkim de Âişe (r.anlıa)'dan şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Her kim bid'at sahibi birisine saygı gös­terecek olursa o, İslâmın yıkılışına yardımcı olmuş olur."[112]

Bunlar, bid'at sahibi kimselerle oturup kalkmanın -onlarla beraber olan­lar kulaklarını korudukları takdirde- caiz olduğu İddiasında bulunanların gö­rüşleri çürütülmüş olur.

Yüce Allah'ın: "Eğer şeytan sana unutturursa artık hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile oturma" buyruğuna dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız: [113]

 

1. "...Unutturursa..."

 

Yüce Allah'ın: ": Sana unutturursa" buyruğundaki, şart edatıdır. Çoğunlukla bununla beraber (fiilinde) şeddeli "nun" gelir. Gelme­diği de olur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Bir düşman, düşmanlık hususunda bir gün sana isabet ettirirse

Bir zamanlar sen de (ona karşı) üstünlük sağlıyor ve zafer elde ediyordun."

İbn Abbas ve İbn Âmir ise, çokluk ifade etmek üzere "sin" harfini şedde­li olarak; diye okumuşlardır. aynı anlamda iki ayrı söy­leyiştir. Şair de der ki:

"Süleymâ eledi ki, bugün yola (geceleyin) koyulacak mısın, yokaa kalmaya mı karar vereceksin? Çünkü kimi ihtiyacı sana unutturur, tembellik."

Şair İmruu'1-K.ays da şöyle demektedir;

"Ayağa kalktığım vakit bana şalvarımı (çekmeyi) unutturur."

(Âyet-i kerimenin) anlamı şudur: Ey Muhammed, eğer şeytan yanlarından kalkıp gitmeyi sana unutturur da yasaktan sonra onlarla beraber oturmaya devam edecek olursan, "artık hatırladıktan sonra" yani, bu yasağı hatırla­dığın takdirde "o zalimler" yani müşrikler "topluluğu ile oturma." [114]

 

2. Bu Buyruğun Muhatapları Ve Hz. Peygamberin Unutması:

 

Bu buyruk Peygamber (sav)1 a hitap olmakla birlikte ümmetinin kastedil­diği söylenmiştir. Bu görüşü ileri sürenler, Hz. Peygamberin unutmaktan uzak olduğu kanaatiyle bu görüşü belirtmişlerdir Bunun, Hz. Peygambere has bir hitap olduğu ve Hz. Peygamberin unutmasının mümkün olduğu da söylen­miştir.

İbnü'l-Arabî der ki: Bizler, bizim mezhep alimlerimizin, şanı yüce Allah'ın: "Andolsun... eğer şirk koşarsan mutlaka amelin boşa çıkar." (ez-Zümer, 39/65) buyruğunun Peygamber (sav)'ın adına ümmete -onun şirk koşması­nın imkânsızlığı dolayısıyla- hitap olduğu şeklindeki görüşlerinde mazur gör­sek dahi, Hz. Peygamberin unutmasının imkânı hususunda onların mazur gö­rülecek bir tarafları yoktur. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Adem unuttu, o sebepten onun zürriyeti de unuttu."[115] Bu hadisi Tirmizî ri­vayet etmiş olup, sahih olduğunu belirtmiştir. Yine Hz. Peygamber kendisi hakkında da şöylece haber vermektedir; "Ben de ancak sizin gibi bir insa­nım. Siz nasıl unutuyorsanız ben de unuturum. O bakımdan unutacak olur­sam bana hatırlatınız." Bu hadisi de Buharı rivayet etmiştir.[116] Görüldüğü gibi Hz, Peygamber bu hadiste unutmayı kendisine izafe etmiştir. Yine bir ada­mın Kur'an okuyuşunu işittiği sırada şöyle buyurmuştur: "Bu bana daha ön­ce unutturulmuş bulunan şu şu âyeti haiıriattı."[117]

Hz. Peygamberin unutmasının mümkün olduğunu kabul edenler, bu unutmasının tebliğ ile ulaştırılması gereken fiiller ile şeriatin hükümleri hak­kında sözkonusu olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Kadı İyad'ın naklettiğine göre, genel olarak ilim adamian ve kelâmcılar birinci gö­rüşü kabul etmişlerdir. Nitekim Kur'an ve hadisin zahirinden de anlaşılan bu­dur. Şu kadar var ki, ileri gelen kelâmcılar, şu şartı koşmuşlardır: Şanı yüce Allah bu durumda onu uyarır ve onu bu unutkanlık hali üzere bırakmaz. Bun­dan sonra yine bu uyarmanın olay ile bitişik ve derhal yapılmasının gerekip gerekmediği hususunda da farklı görüşleri vardır. Kadı Ebu Bekr ile ilim adam­larının çoğunluğunun görüşü (bunun derhal yapılması gerektiği) doğrul­tulsun )dadır.

Bunun (unuttuğu hususun kendisine hatırlatılıp uyarılmasının) ömrü so­na ermeden ve tebliği kesintiye uğramadan gerçekleşmesi caiz midir? Ebu'l-Meâli bu görüştedir. İlim adamlarından bir kesim ise, tebliğ ile ilgili fiiller ve serî ibadetler hususunda yanılmasını mümkün kabul etmezler. Tebliğ ile il­gili sözlerde ise bunun sözkonusu olmayacağım ittifakla kabul etmişlerdir. Bu hususta varid olan zahir haberleri çeşitli şekillerde tevil etmişlerdir. Üs-tad Ebu İshâk da bu görüşe meyletmiştir.

Batinüer ile kalp ilmi erbabından bir kesim istisna teşkil ederek göyle de­mişlerdir: Hz. Peygamberin unutması caiz değildir. O, kastî olarak unutur ve bir hükmü sünnet olarak ortaya koymak için kasten unutmuş gibi bir görü­nüm verir. Tahkik imamlarından büyük bir kişi olan Ebu'l-Muzaffer el-İsfe-rayinî de "el-Evsat* adlı eserinde bu görüşe meyletmiştir. Ancak bu doğru bir görüş olamaz. Çünkü, zıddın zıd ile bir arada olması uzak ve imkânsız bir şeydir. [118]

 

69- Sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yok­tur. Fakat sakınırlar diye (onlara) hatırlatmaları gerekir.

tbn Abbas der ki: "Kendilerinden yüzçevir" müşriklerle beraber oturma­yın diye emreden yüce Allah'ın buyruğu ile müslümanlar bizim Mescid-i Ha-ram'a girmemize ve Beyti tavaf etmemize artık imkânımız kalmadı, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

"Fakat, sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir." Yani, şayet mü'minler on­larla birlikte oturacak olurlarsa, onlara hatırlatsınlar, öğüt versinler. Belki bu­nun sonucunda bulundukları durumu terk hususunda Allah'tan sakınırlar, kor­karlar.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu da, yüce Allah'ın: "O, size kitapta şu­nu indirdi: Allah 'in âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturma­yın" (en-Nisa, 4/140) buyruğu ile neshedümiştir. Böyle bir ruhsat Mekke fet­hinden önce idi ve o zamanlar takiye yapılacak zamanlardı.

Yüce Allah: "O size Kitapta şunu indirdi" buyruğu ile: "Dinlerini bir oyun­cak ve bir eğlence edinip... kimseleri" (el-En'âm, 6/70) buyruğuna işaret et­mektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Daha zahir olan, âyet-i kerimenin mensuh olmadığıdır. Anlamı da şöyEe olur: Müşriklerin hesabından size bir şey düşmez. Size dü­şen onlara hatırlatıp öğüt vermek ve onları kötülüklerinden vazgeçirmeye ça­lışmaktır. Eğer kabul etmeyecek olurlarsa, onların hesaplarını görmek Allah'a aittir.

"Hatırlatmak" mastar olmak üzere nasb mahal Ün dedir. Ref mahal­linde olması da mümkündür. Yani: Fakat onların yapmaları gereken şey ha­tırlatmaktır. Yani, onlara öğüt verip hatırlatmak düşer (bu onlara bir görev­dir). el-Kisaî de der ki: Buyruğun anlamı: Fakat bu, bir öğüttür, şeklindedir. [119]

 

70. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinip dünya hayatının al­datmış olduğu kimseleri terket. Allah'tan başka bir dost ve bir şefaatçisi olmayan her bir nefsin, kazandıkları yüzünden hela­ke sürüklenmemesi için sen, onunla hatırlat. Ne kadar fidye ver­se de ondan alınmaz. Onlar kazandıkları yüzünden helake sü­rüklenmiş kimselerdir. İnkâr edegeldiklerinden dolayı, onlar İçin kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

Yani sen kalbini onlarla meşgul etme. Çünkü onlar, -sen kendilerine öğüt vermekle emrolunmuş olsan dahi- inatlaşan, işi yokuşa süren kimseler­dir. Katade der ki: Bu buyruk mensuhtur. "Müşrikleri artık nerede bulursa­nız öldürün" (et-Tevbe, 9/5) buyruğu ile neshedilrniştir. "Bîr oyuncak ve bir eğlence'nin anlamı senin davet etmiş olduğun dini alay konusu ederler de­mektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar, kabul ettikleri din İle alay etmektedirler. Çünkü gereğince amel etmiyorlar.

Alay etmek (istihza) hiç bir dinde uygun görülmüş bir şey değildir. "Bir oyuncak ve bir eğlence" batıl ve şımarıklık şeklinde de açıklanmıştır. Bu ka­bilden açıklamalar daha önceden (.el-En'âm, 6/32. ayet, 1 ve 2.başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Oyun (un eğlenceden) önce zikredildiği yerler (Kur'an-ı Kerim'de) dört tanedir. Bu yerler de şöylece şiir halinde İfade edilmiştir:

"(Önce) oyun (cak) ve (sonra) eğlence gelip de

Bunun Kur'an-ı Kerim'de kaç yerde böyle geldiğim (sorarsan bil; ki): Birisi el-Hadid Sûresi'nde (57/20. âyette) diğeri Kıtal Sûresi'nde (Muhammed, 47/36) dir. el-Ejı'âm Sûresi'nde ise (6/32 ve 70'de olmak üzere) iki yerdedir,"

Burada "din"den kastın bayram olduğu da söylenmiştir. el-Kelbî şöyle de­mektedir: Yüce Allah her bir kavme ta'zim gösterecekleri ve yüce Allah'a na­maz kıhp ibadet edecekleri bir bayram tayin etmiştir. Her bir kavim bayram günlerini oyun ve eğlence edindiler. Bundan Muhammed (sav) ümmeti müs­tesnadır. Onlar bayram günlerini namaz, zikir ve sadaka verdikleri günler ola­rak bildiler. Cuma, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı günleri gibi.

Yüce Allah'ın: "Dünya hayatının aldatmış olduğu kimseleri" buyruğu

dünya hayatından zahir olandan başkasını bilmeyen kimseleri "terken* de­mektir. "...Kazandıkları (günahlar) yüzünden helake sürüklenmemesi İçin™ rehin olarak alıkonulup helake teslim edilmemesi için "sen onunla" ya­ni, Kur'an ile veya hesap ile "hatırlat." Bu şekildeki açıklama Mücahid, Ka-tade, el-Hasen, İkrime ve es-Süddî'den nakledilmiştir.

(Helake sürüklenmek diye meali verilen:) îbsûl: Kişinin helake teslim edil­mesi demektir. Bu kelimenin sözlükte bilinen anlamı budur. şek­linde aynı kökten gelen tabir: Çocuğumu rehin bıraktım, demek olur. Avf b. el-Ahvas b. Cafer der ki:

"Ve benim, işlediğimiz herhangi bir suç ve

Döktüğümüz herhangi bir kan olmaksızın çocuklarımı rehin verişim..."

Avf b. Cafer, Kuşeyroğu 11 arından zengin birisi adına es-Suceyfe'nin iki oğ­lunun kan bedelini yüklenmek istemiş, onlar da: Biz senin bu işi yüklenme­ne razı olmuyoruz deyince, barış kastı ile çocuklarını onlara rehin vermişti. Nabİğa el-Cadi de şöyle demektedir:

"Ve biz, el-Ufâke'de[120] Âmir'i rehin verdik; ed-Derdâ'da olanlara karşılık rehin olarak; Sonunda her ikisi de helak oldular."

ed-Derdâ ise, onlara ait bir askeri birliğin adıdır.

"Allah'tan başka bir dost ve bir şefaatçisi olmayan her bir nefisin..." buy­ruğuna ait açıklamalar, daha önceden geçmig bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/48-49 ile 255 ve 257. âyetler ile; Âl-i İmran, 3/Ğ8. âyetin tefsiri.)

Yüce Allah'ın: "Ne kadar fidye verse de ondan alınmaz" buyruğuna da­ir açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/48-49. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. el-Hamîm (kaynar su), oldukça sıcak su demektir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Başları üzerinden oldukça kaynar su (el-hamîm) (el-Hac, 22/19); "Onlar, bununla son derece sıcak su fel-hamîm) arasında gidip geleceklerdir." (er-Rahmân, 55/44)

Âyeti kerime {nin hatırlatmayı emreden bölümü) kıtal âyeti ile nesih ol­muştur. Bunun mensuh olmadığı da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah'ın: "Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinip... kimseleri terket" buyruğu, yüce Allah'ın: "Onları bırak yesinler, faydalansınlar" (el-Hicr, 15/3) buyru­ğu gibi bir tehdittir. Anlamı da; onlar için üzülme! Çünkü sana düşen sade­ce nefislerin helake teslim olunmasını hatırlatıp tebliğ etmekten ibarettir, şek­lindedir. Çünkü, bu şekilde kendisini helake terkeden kimse, ona teslim et­miş ve rehin alınrruş olur. İbsâl'in asıl anlamının haram kılmak, yasaklamak olduğu da söylenmiştir. Bu da Arapların; bu sana haramdır, anlamında şeklindeki ifadelerinden alınmıştır. Bu tabir, onların cennet­ten mahrum kılınmaları ve cennetin kendilerine haram kılınmış olması do­layısıyla bu anlamda kullanılmış olabilir. Şair der ki:

"Sizin komşunuz bize haram ve yasak da

Bizim komşumuz da, onun kocası da size helâl, (öyle) mi?"

Buna göre burada ibsâl, haram kılmak, yasak kılmak anlamındadır. [121]

 

71. De ki "Allah'ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim? Allah bizi hidayete kavuşturduktan sonra ökçe­lerimiz üzerine gerisin geriye mi döndürülelim? Hani arkadaş­ları: "Bize gel" diye hidayete çağırdıkları halde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların saptırdıkları kimse gibi mi olalım?" De ki: "Asıl hidayet Allah'ın gösterdiği doğru yoldur. Ve biz, âlemlerin Babbine teslim olmakla cmrolunduk."

72. Bir de: "Namazı dosdoğru kılın ve O'ndan korkun" diye. Huzu­runa varıp toplanacağınız yalnız O'dur.

73. O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O'nun "ol" diyeceği gün her-şey oluverir. Sözü haktır O'nun. Sûr'a üfiirüleceği günde mülk yalnız O'nundur. Görüneni de görünmeyeni de bilendir. O, Ha­kimdir, herşeyden haberdar olandır.

Yüce Allah'ın: "De ki: Allah'ı bırakıp bize* dua ve ibadet ettiğimiz vakit "fayda ve", terkedip bıraktığımız takdirde de "zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim" buyruğunda putlar kastedilmektedir.

"Allah bizi hidayete kavuşturduktan sonra ökçelerimiz üzerine gerisin geriye mi döndürülelim?" Yani, hidayete erdikten sonra sapıklığa mı geri dönelim?

"Filan kişi ökçeleri üzerine geri döndü" tabiri, arkasını dönüp giden hak­kında kullanılır. Ebu Ubeyde der ki: İhtiyacını göremeyip karşılayamaksızın ge­ri dönen kimse hakkında; "ökçeleri üzerine gerisin geri döndü" tabiri kullanı­lır. el-Müberred de der ki: Bu, hayırdan sonra ona şer geldi, anlamındadır.

(Ökçeler anlamına geien âkâb'ın tekili olan akib'in) asıl anlamı, âkibet ve ukbâ'dan gelmektedir. Âkibet ve ukbâ ise, birşeyden sonra mutlaka gelme­si gereken şeyler hakkında kullanılır. Meselâ: "Güzel âkibet takva sahiple-rinindir" (el-A'raf, 7/128) buyruğu da buradan gelmektedir. Ayağın ökçesi (akib'i) de buradan alınmıştır. (Ceza anlamına gelen) ukubet de buradan gel­mektedir. Çünkü ukubet, işlenen suç ve günahın akabinde gelir ve ondan do­layı sözkonusu oJur.

"Hani arkadaşları bize gel diye hidayete çağırdıkları halde, yeryüzün­de şaşkın şaşkın dolaşırken, şeytanların saptırdıkları kimse gibi mi ola­lım?" buyruğunda yer alan benzetme edatı, hazf edilmiş bir mastara sıfat ola­rak nasb ma halimdedir. "Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların

saptırdıkları" azdırıp, hevasını kendisine süslü, güzel gösterdikleri, heva ve hevesinin gereklerine çağırdıkları kimse gibi mi olalım?

Bir şeye doğru hızlıca gitmeyi ifade etmek üzere -heva kökünden gelen: fiilleri kullanılır. ez-Zeccâc der ki: Bu, nefsin lıevâsı ile ilgisi bu­lunan iden gelmektedir. Şeytanın hevasını kendisine süslü göster­diği kimse gibi mi olalım? demektir.

Cemaat ": Saptırdıkları" şeklinde çoğul failin müennes okunma­sı esasına göre okumuşlardır. Hamza ise çoğulu müzekker yapma esasına gö­re; ": şeytanların saptırdıkları kimse" şeklinde okumuştur. İbn Mes'ud'dan ise, ": Şeytanın saptırdığı kimse" diye okudu­ğu rivayet edilmiştir. Bu kıraat el-Hasen'den de rivayet edildiği gibi Ubeyy'in Mushaf'ında da böyledir.

"Bize gel," bize uy anlamına gelmektedir. Yine Abdullah b. Mes'ud'dan (: Kendisini apaçık bir hidayete çağıran" şeklinde bir kı­raat nakledilmiştir. el-Hasen'den de ": Şeytanların kendisini saptırdıkları kimse" diye okuduğu da rivayet edilmiştir.

": Şaşkın şaşkın dolaşırken" kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Bunun gayr-ı munsarıf oluşu İse müennesinin;  şeklinde oluşundan dolayıdır. ": Sarhoş erkek, sarhoş kadın, kızgın adam, kızgın kadın" kelimeleri gibi. Şaşkın ise, işinin gereği olarak gitmesi gereken yönü bir türlü bulamayan kimse demektir. ": Tereddüt gös­terdi, şaşırdı kaldı", demek olan fiilin mastarları da; şeklin­de gelir. Çıkış yeri bulunmayan su birikintisine de "hâir" denilmesi buradan gelmektedir. Bunun çoğulu da; şeklinde gelir ise, suyun bi­riktiği ve gidecek yer bulamadığı yer anlamına da gelir. Şair der ki:

"Çukur ve etrafı su ile dolu bir alanda bulunan bir dal..."[122]

İbn Abbas der ki: Buyruğun anlamı şudur: Puta tapanın misali, kendisi­ni davet eden cinlerin arkasından giderek sabahleyin de kendisini yolunu bu­lamayacağı ve helak olmaya maruz kalacağı bir yerde bıraktığını gören kimsenin durumuna benzer. İşte böyle bir kişi, kaybolunacak yerde, şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir haldedir.

Ebu Salih yoluyla gelen rivayette de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime, Ebu Bekr es-Sıddîk'ın oğlu Abdurrahman hakkında nazil olmuştur. Abdurrahman babasını küfre çağırıyordu. Onun anne-babası ve diğer müslümanlar ken­disini İslama davet ediyorlardı. İşte yüce Allah'ın: "Hani arkadaşları: Bize gel diye çağırdıkları halde" buyruğunun anlamı budur. Kendisi ise bu çağ­rılan kabul etmiyordu.

Ebu Ömer der ki: Abdurralıman'ın annesi, Ki naneli el-Haris b. Ğanm'in kızı Um Ruman'dır. Abdurrahman, Hz. Âişe'nin anne-baba bir öz kardeşidir. Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman, Bedir'de ve Uhud'da kâfir olarak kav­mi ile birlikte savaşa katılmıştı. Kendisiyle çarpışacak er istemiş, babası onunla çarpışmak üzere ayağa kalkmak istediğinde -nakledildiğine göre- Rasulullah (sav) ona; "Senden mahrum olmak istemiyorum" diye buyurmuştu. Abdurrahman daha sonra müslüman olmuş ve güzel bir şekilde İslama bağ­lanmış, Peygamber (sav) ile birlikte de Hudeybiye barışında hazır bulunmuş­tu. Siyer alimlerinin söyledikleri budur. Onların naklettiklerine göre asıl adı Abdu'l-Kâ'be imiş. Rasulullah (sav), onun adını Abdurrahman diye değiştir­miştir. Hz. Ebu Bekir'in yaşça en büyük oğlu budur. Denildiğine göre, arka arkaya aynı soydan dört kişi, baba ve çocukları olarak Hz. Peygambere ye­tişmiş, sadece Ebu Kuhafe, onun oğlu Ebu Bekir, Ebu Bekir'in oğlu Abdur­rahman ve Abdurrahman'in oğlu da Ebu Atik Muhammed'dir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın: "Ve biz alemlerin Rabbına teslim olmakla emrohınduk. Bir de namazı dosdoğru kılın ve ondan korkun diye" buyruğunda yer alan ": Teslim olmakla" buyruğundaki "lâm", "lâm-ı key" diye bilinir. Biz, müslüman olalım ve namazı kılalım diye emrolunduk, demektir. Çün­kü izafet harfleri birbirlerine atfedilebilir.

el-Ferra der ki: Buyruğun anlamı: : Müslüman olmakla emrolunduk, şeklindedir. Çünkü araplar, aynı anlamda olmak üzere; : Sana gitmeni emrettim, derler.

en-Nehhâs da derki: Ben, Ebu'l-Hasen b. Keysan'ı, buradaki "lâm"ın "hafd lam"ı (yani, harf-i cer olan lam) olduğunu söylediğini dinledim. Bütün "iam"lar ise üç türlüdür: "Hafd lam"ı, "emir lam"ı ve "te'kid lam"ı. Bunun dı­şındaki maksatlarla kullanılan bir lam edatı yoktur.

"İslâm" ihlas demektir. Namaztn dosdoğru kılınması (ikâmesi) ise, onu de­vamlı olarak gereği gibi ifa etmektir. Ayrıca; ": Bir de namazı dosdoğru kılın" buyruğunun manaya atıf olması da mümkündür. Yani onu, hem hidayete hem de namazı dosdoğru kılın diye davet ederler. Çünkü, ": Bize gel"in anlamı; : Bize gel... diye (çağırırlar), seklindedir.

Yüce Allah'ın: "Huzuruna varıp toplanacağınız yalnız O'dur" buyruğu, bir mübteda ve haber cümlesidir. Aynı şekilde: "O gökleri ve yeri hak ile ya­ratandır" buyruğu da böyledir. Yani, kendisine ibadet olunması gereken

O'dur. Putlar değildir. "Hak ile" de hak kelimesi ile demek olup o, "ol" buy­ruğu ile yaralandır, anlamındadır.

Yüce Allah'ın; "Onun ol diyeceği gün her şey oluverir" de, "ol" diyece­ği günü hatırla, yahut da ol diyeceği günden sakının, demektir. Ya da ol di­yeceği günü iyi düşün, anlamına gelir. Bunun, yüce Allah'ın: " Ve on­dan korkun* buyruğuna atf olduğu da söylenmiştir. et-Ferrâ der ki: "oluverir" denildiğine göre bu, özel olarak Sûr için sözkonusu olacaktır. Yani, o gün Sûr'a ol diyecektir, o da oluverecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, insanların ölümü ve hayatı gibi dilediği herşey oluverir.

Bu iki açıklamaya göre "sözü haktır O'nun" buyruğu, mübteda ve haber­dir. Yüce Allah'ın: "Sözü" anlamındaki;,  ile ref olduğu da söy­lenmiştir. Yani, O'nun emrettiği şey olur, demektir. : Hak da "sözün"ün bir sıfatıdır. Bu açıklamaya göre ifade; ": O'nun hak sö­zü gerçekleşir" buyruğunda tamam olur.

İbn Âmir ise, mansub olarak; diye okumuştur. Bu ise, hesabın ve ba's'ın (öldükten sonra dirilişin) ne kadar sür'atli olacağına işarettir. Bu hu­susa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (.2/117. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

"Sûr'a üfiirüleceği günde mülk yalnız O'nundur." Yani, Sûra üfürülece-ği gün her şeyin mülkiyeti, sahipliği yalnız O'nundur. Veya: Sûr'a üfürülece-ği günde hak yalnız O'nundur. Bunun "O'nun ol diyeceği günü" buyruğun­dan bedel olduğu da söylenmiştir. (O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: Sûr'a üfürüleceği gün olan o günde mülk yalnız O'nun olacaktır.)

Sûr: Kendisine üflenilecek nurdan bir boynuzdur. Birinci üfürüş canlıla­rın yok olması içindir. İkincisi ise yeniden yaratmak içindir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi Sûr'un çoğulu; şeklinde gelmez. Bu iddiaya göre -ile­ride açıklayacağımız üzere- ölülerin suretlerine (şekillerine) üfürülür mana­sı verilir.

Çünkü Müslim, Abdullah b. Amr yoluyla gelen bir hadiste şöyle denildi­ğini rivayet etmekledir: "... Sonra Sur'a üfürülür, onu işiten herkes mutlaka boynunu o tarafa doğru döndürür veya uzatarak kulak verir. Onun sesini İşi­tecek İlk kişi, develerinin su içtiği havuzu sıvayıp düzelten bir adam oiacak-tır. O da sair insanlar da baygın yere düşecekler, sonra yüce Allah, çisintiyi andıran bir yağmur yağdıracak. -Yahut da; indirecek ifadesini kullandı-. Bu yağmurdan insanların cesetleri bitecek. Sonra tekrar Sûr'a üfürülecek ve an­sızın kalkıp bakınacaklardır,.."[123]

Nitekim yüce Allah'ın Kitabında da: ": Sonra ona ikinci bir defa üfurülür" (ez-Zümer, 39/68) diye buyurulurken, (Sûr'un "suret" kelime­sinin çoğulu olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin aksine); (l*J ) denilmemiş­tir. Böylelikle Sûr'un "sûret"in çoğulu olmadığı anlaşılmış olmaktadır.

Sûra üfürecek olanın İsrafil (a.s)'ın olacağını bütün ümmetler icma ile ka­bul etmişlerdir. Ebu'l-Heysem der ki: Sûr'un bir boynuz olacağını kabul et­meyen bir kimse, Arşı, Mizanı ve Sıratı inkâr eden ve bunları çeşitli şekiller­de te'vile kalkışan kimse gibidir. İbn Faris der ki: Hadiste sözü geçen Sûr, ken­disine üflenilecek boynuzu andıran bir şeydir. Sûr da "suretin çoğuludur, el-Cevherî ise der ki: Sûr, karn (boynuz) demektir. Nitekim recez vezninde şa­ir şöyle demiştir:

"İki ordunun karşı karşıya geldiği sabah, onlara öyle şiddetlice tosladık ki, iki boynuzla (sûrla) toslaşmaya benzemezdi."

"Ve Sûr'a üfürüleceği günde" (en-Neml, 27/87) buyruğu da bu kabilden­dir. el-Kelbî der ki: Sûr'un ne olduğunu bilemiyorum. Bunun ": Ta­ze hurma" gibi suret'in çoğulu olduğu da söylenmektedir. Yani Ölülerin ve ervahın (ruhların) suretlerine üfürülür demek oiur.

el-Hasen ise, ": Suretlere üfürüleceği günde" diye oku­muştur, şeklinde "sad"ın esreli okunuşu ise, suretin çoğulu olan; 'ın bir başka söyleyişidir. Bunun da çoğulu;  şeklinde geldiği gi­bi "yâ" ile şeklindeki çoğul da bunun bir başka söylenişidir.

Amr b. Ubeyd de der ki: İyâd: ": Suretlere üfürüleceği gün" şeklinde okumuştur. Bu kıraat İle mahlukat kastedilir.

Derim ki: Bu âyet-i kerimede yer alan "Sûr'un" suretin çoğulu olduğunu söyleyenler arasında Ebu Ubeyde de vardır. Her ne kadar bu, ihtimal dahi­linde ise, bizim Kitab-ı Kerimden ve sünnet-i seniyeden zikrettiğimiz delil­lerle red olunur. Aynı şekilde öldükten sonra diriliş için Sûr'a iki defa ütü-rülmeyecektir. Diriliş için yalnızca bir defa üfürülecektir. İsrafil (a.s), boynuz şeklinde olan Sûr'a üfürecek. Şanı yüce Allah da suretleri diriltecektir, Kuı'an-ı Kerim'de ise: "Fakat Biz ona ruhumuzdan üfürdük" (et-Tahrim, 66/12.) diye buyurulmaktadtr.

Yüce Allah'ın: "Görüleni de görülmeyeni de bilendir* buyruğunda yer alan; ": Bilen" kelimesi, 'in sıfatı olmak üzere merfu' okunur, Yani: Gökleri ve yeri yaratan, görüneni görünmeyeni bilen O'dur. Mübtedamn hazfi dolayısıyla merfu' olması da mümkündür. Bazı kıraat alimlerinin; ": Üfürür" şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre üfürmek fiilinin faili; ": Görünmeyeni bilen" olması mümkündür. Çünkü ona üfürmek, yüce Allah'ın emri İle olduğuna göre, bunun doğrudan Allah'a nis-bet edilmesi de mümkün olur. ": Bilen" kelimesinin manaya hamledil­mek suretiyle merfu olması da mümkündür. Nitekim Sibeveyh (buna benzer olan) şöyle bir mısra nakletmektedir:

"Yezid için. ağlatısın (çünkü) bir davaya yardımcı olmak için çağrıldığında

yardımcı olur o."

el-Hasen ile el-A'meş ise şeklinde ve "; O'nundur" buyruğundaki "o" anlamına gelen "he" den bedel olmak üzere esreli olarak okumuştur. [124]

 

74. Hani İbrahim, babası Âzer'e: "Sen bir takım putları İlâh mı edi­niyorsun? Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.

Yüce Allah'ın: "Hani İbrahim, babası Âzer'e... demişti" buyruğu hakkın­da bir takım açıklamalarda bulunmuşlardır. Eş'arî ve Şafiî mezhebine men-sub Ebu Bekr Muhammed b. Muhammed b. el-Hasen el-Cuveynî el-Eş'arî "en-Nükel; Mine't-Tefsir" adlı eserinde şunları söylemektedir: İbrahim'in babası­nın adının Târeh olduğu hususunda insanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Kur'an-ı Kerim'deki buyruk ise adının Âzer olduğuna delalet etmektedir. De­nildiğine göre Âzer, onların dilinde yerici bir isimdir. Bu takdirde buyruk şöy­le bir anlam taşır: Hani ibrahim babasına, ey hata içerisinde olan! "Sen bir takım putları ilâh mı ediniyorsun... demişti." Eğer durum bu şekilde ise, o takdirde tercih edilen görüş bunun (nida dolayısıyla Â2er kelimesinin) mer­fu' oluşudur. Âzer'in put adı olduğu da söylenmiştir. Durum böyle ise, o takdirde bir fiil takdiri ile nasb mahailinde otur ve şöyle demiş gibidir: Ha­ni İbrahim babasına, sen Âzer'i ilah mı ediniyorsun yani sen bir takım put­ları ilahlar mı ediniyorsun demişti.

Derim ki: (Ebu Bekr Muhammed b. Muhammed)'in iddia ettiği gibi bu gö­rüş, ittifakla kabul edilmiş bir kanaat değildir. Çünkü Muhammed b. İshâk, el-Kelbî ve ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Âzer, İbrahim (a.s)'ın babasının adı­dır. Târeh de odur. Tıpkı İsrail ve Yakub'un (aynı kişinin adları) olması gibi.

Derim ki: Buna göre -önceden de geçtiği gibi- onun iki ismi vardır. Mu-katil der ki; Âzer, lakabtır. Târeh de isimdir. es-Sa'lebî de bunu İbn İshâk el-Kuşeyrî'den naktetmiştir. Bunun aksi olması da mümkündür.

el-Hasen der ki: Babasının adı Âzer idi. Süleyman et-Teymî de der ki: Âzer, sövme ve ayıplanma ifadesidir. Onların dilinde bu kelime eğri adam demek­tir. el-Mu'temir b. Süleyman, babasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bana ulaştığına göre Âzer eğri demektir. Bu da İbrahim'in babasına söyledi­ği en ağır sözdür.

ed-Dahhâk der ki: Âzer, farsçada oldukça yaşlı kişi, ihtiyar demektir. el-Fer-râ der ki: Bu, onların dilinde yerid bir sıfattır. Ey hata eden, demiş gibidir.

Âzer'i merfu' okuyanlara Ya da onu esreli okuyanlara göre hani İbrahim, hata içerisinde olan babasına... demişti, gibi bir anlam taşır.

Âzer kelimesinin gayr-ı munsanf oluşu ise, vezninde olduğundan dolayıdır. Bunu da en-Nehlıâs söylemiştir.

el-Cevheri der ki: Âzer, arapça olmayan bir isimdir. Ve bu kelime aslın­da bir kimseye yardım edeni anlatmak üzere; Filan kişi fila­na yardımcı oldu, destek verdi, ifadesinden türetilmiştir. Buna göre Âzer, put­lara İbadet hususunda kavmine yardımcı olan, destek veren demek olur. Bu­nun, güç anlamına gelen el-ezr'den türemiş olduğu da söylenmiştir ki, bu da İbn Fâris'den nakledilmiştir. Mücahid ile Yeman ise, Âzer bir put adıdır, de­mişlerdir.

Bu açıklamaya göre İse Âzer, nasb mahallinde olup ifadenin takdiri: Sen Azeri bir ilah kabul edip putlar mı edinirsin? demek olur.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Ve ifadenin takdiri: Sen Âzer'i putlar mı edinirsin? şeklinde olur.

Derim ki: Buna göre Âzer, bir cins ismi olur. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır.

es-Sa'tebî, "Kitabu'l-Arâis''de şöyle demektedir: İbrahim'in babasına., babasının verdiği isim Târeh dir. Târeh, Nümruz (Nemrud) ile birlikte ilah­larının mabedinin görevlisi olunca, Nümruz ona, Âzer adını vermişti.

Mücahid de der ki: Âzer onun babasının adı değildir. Âzer bir put adı­dır. Hz. İbrahimin babasının adı Târeh'dir. Onun babası Nâhûr, onun baba­sı Sarû\ onun babası Arğû, onun babası, Faluğ, onun babası Âbir, onun ba­bası Şalîh, onun babası Erfahşed, onun babası Sam, onun da babası Nuh (a.s)'dır.

"Âzer" kelimesinin bir kaç türlü okuyuşu vardır: Birincisi üstün, ikincisi esreli olmak üzere; şeklinde îbn Abbas'tan gelen okuyuş. Yine ondan iki tane üstün hemzeli; şeklindeki okuyuş, merfu1 olarak da okunmuş olup bu da İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. İbn Abbas'tan gelen ilk iki kıra­atte; ": Edinir (mi)sin" de hemze yoktur. el-Mehdevî der ki: ": İzr mi?" de İzr'in, bir put adı olduğu söylenmiştir. Ve bu;: İzr'i mi edi­nirsin? takdirinde nasb halindedir. Aynı şekilde; da böyledir. Bunun, şeklinde 'den türemiş kabul edilerek okunması da mümkün­dür. Bu da mef ulun leh olarak destek ve yardımcı anlamına gelir. Şöyle de­miş gibidir: Sen, destek ve güç edinmek için mi bir takım putlar edinmek­tesin?

Bunun, şeklinde ve (yük anlamına gelen); anlamında olup, "vav" harfinin hemzeye dönüştürülmüş olması da mümkündür.

el-Kuşeyrî der ki: Müşriklere karşı delil getirmek üzere Hz. İbrahim'in ve onun putlara ibadet konusunda babasına verdiği cevap zikredilmiştir. Bütün insanlar arasında öncelikle İbrahim'e uymaları gerekenler ise, Araplardır. Çün­kü Araplar onun soyundan gelmişlerdir. Yani, İbrahim'in babasına... dediği zamanı hatırla, demek olur. Ya da: "Her bir nefisin... helake sürüklenme­mesi İçin sen onunla hatırlat ve ayrıca İbrahim'in... dediğini de hatırlat" anlamında olur.

"Âzer" kelimesi, tekil nida olmak üzere, ey Âzer anlamında; şeklin­de de okunmuştur. Bu da Ubeyy, Yakub ve diğerlerinin kıraatidir. Bu kıra­at: Âzer, İbrahim'in babasının adıdır, diyenlerin görüşünü pekiştirmektedir.

"Sen bîr takım putları ilah mı ediniyorsun?" anlamındaki buyruk, "edi­niyor... sun" kelimesinin (biri putlar, diğeri de ilahlar olmak üzere) iki mef ulüdür. Bu da inkâr anlamım taşıyan bir istiflıamdır. [125]

 

75. Biz İbrahim'e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösterlyorduk.

Yüce Allah'ın: "Biz İbrahim'e... göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk" buyruğunda "melekût", mülk anlamındadır. Sıfatta mübala­ğa için fazladan "vav" ile "te" getirilmiştir. Rahabût ve Ceberut kelimeleri de bunun gibidir. Ebu's-Simmal el-Adevî, "lâm" harfini sakin olarak "melkût" di­ye okumuştur. Sibeveylı'e göre ise, esasen hafif olduğu için (lam'ın üzerin­deki) fethanın lıazfedilmesi caiz değildir. Bununla birlikte bu, bir söyleyiş de olabilir. İse, gösterdik anlamındadır. Burada fiil (aslında muzaridir, fakat) mazi anlamındadır.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah bununla göklerde bulunan meleklerin iba­deti ve hayret verici şeyler ile, yerde bulunan Âdem oğullarının isyanını kas­tetmektedir. Çünkü Hz. İbrahim, isyan edeni gördüğü vakit, ona beddua ed­er, yüce Allah da onu helak ederdi. Allah ona: Ey İbrahim, kullanma beddua etmekten vazgeç. Sen Benim isimlerimden birisinin "es-Sabûr: çok sabreden, tahammül gösteren" olduğunu bilmiyor musun? Bu'anlamdaki bir hadisi Hz. Ali, Peygamber (sav)'dan rivayet etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Şanı yüce Allah ona -Arş ve yerlerin en aşağısı da da­hil olmak üzere-, gökleri ve yeri gösterdi. İbn Güreye, el-Kasım'dan rivayetine göre, İbrahim en-Nehaî şöyle söylemiş: Yedi gök, Hz, İbrahim'in gözü önün­de yarıldı. O da Arş'a varana kadar onları bakıp gördü. Yerler de onun önün­de açıldı ve onlara baktı. Cennetteki yerini de gördü. İşte yüce Allah'ın: "Biz ona dünyada da ecrini verdik" (el-Ankebut, 29/27) buyruğunun işaret etti­ği de -es-Süddî'den nakledildiğine göre- budur.

ed-Dahhâk ise der ki: Allah, göklerin mülkünden anlatmış olduğu şekil­de yıldızlan, yerin mülkünden ise denizleri, dağları, ağaçlan ve buna ben­zer Allah'ın varlığına delil olarak gördüğü şeyleri gösterdi.

İbn Abbas da buna yakın bir açıklamada bulunmuş ve şöyle demiştir: Hz. İbrahim, doğduğu sırada yer altında bir mahzene konuldu. Onun rızkı ise, parmaklarında idi. O parmaklarım emerdi. Mel'un Nemrud ise, bir rüya görmüş ve onun gördüğü bu rüya, doğacak bir kimsenin eliyle mülkünün or­tadan kaldırılacağı şeklinde yorumlanmıştı. O da erkeklerin kadınlardan azil yapmalarını emretmişti. Doğan her erkek çocuğun öldürülmesini emret­tiği de Söylenmiştir. Âzer ise, kıral Nemrud'un yakın kimselerinden idi. Bir gün onu bir ihtiyacını görmek üzere göndermiş, o da hanımına yaklaşmış idi. Hanımı da Hz. İbrahim'e gebe kalmıştı.

Bir başka açıklamaya göre o, putların bulunduğu yerde hanımı ile birlik­te olmuş, hanımı gebe kalınca derhal putlar da yüzleri üstü yıkılmışlardı. Hz. İbrahim'in babası, hamile kalan annesini, Hz. İbrahim doğuncaya kadar dağlar arasındaki yollardan birisine götürüp bırakmıştı. Hz. İbrahim'e yer al­tında bir mahzen kazdı ve yırtıcı hayvanlar gelip onu yemesin diye bu mahzenin kapısına büyük bir kaya parçası koymuştu. Annesi zaman zaman ya­nına gider ona süt verirdi. Parmaklarını emdiğini görürdü. Parmaklarından birisinden bal, birisinden su, birisinden de süt geliyordu. Hz. İbrahim, bü­yümüş ve bir yaşına gelmiş idi, ama üç yaşındaki bir çocuk gibi gösterişli idi. Babası onu mahzenden çıkartınca, herkes onun birkaç yıldan beri dünyaya gelmiş olduğunu zannediyordu. Hz. İbrahim annesine Rabbİm kim diye so­runca, annesi benim demişti. Peki senin Rabbin kim diye sorunca babandır demişti. Ya babamın Rabbi kimdir diye sorunca, Nemrud demişti. Peki onun Rabbi kim, diye sorunca, ona bir tokat atmıştı. Annesi böylelikle mülkleri­nin ellerinden kimin vasıtasıyla gideceğini öğrenmiş oldu. Bu husustaki kıssa, el-Kisaînin "Kısasu'l-Enbiya" adlı eserinde bütünüyle zikredilmiş bulunmaktadır. Bu ise, örnek alınacak, uyulacak bir kitaptır.

Kimisi de şöyle demiş: Hz. İbrahim, Harran'da doğmuş, babası da onu Ba-bit'e götürmüştü. Geçmişlerden (selef) ilim adamları genel olarak şöyle de­mektedir: İbrahim, Nemrud b. Ken'ân b. Sencarib b. Kuş b. Sam b. Nûh dö­neminde dünyaya gelmiştir. Buna dair açıklamalar daha Önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/258. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tufan ile Hz. İb­rahim'in doğuşu arasında 1263 yıl geçmiştir. Bu, Âdem'in yaratılışından 3330 yıl sonra demektir.

Yüce Allah'ın: "Kesin bilgiye varanlardan olsun diye* buyruğunun an­lamı da şudur: O, kesin bilgiye varanlardan olsun diye Biz ona bunları ya­ni melekûtu (göklerin ve yerin mülkünü) göstermiş idik. [126]

 

76. Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü: "Bu (muymuş) be­nim rabbim?" demişti O, sönüp gidince de: "Ben öyle sönüp gi­denleri sevmem" demişti.

Yüce Allah'ın: "Gece onu bürüyüp örtünce" buyruğundaki;": Ka-ranlığıyla onu örtünce" demektir. ": Cen­net, cinnet, cünnet (kalkan), cenin, micen (kalkan) ve cin" kelimeleri bura­dan gelmekte olup, hepsi de örtmek anlamındadır. Gecenin cenanı ise, iyi­ce kararması ve örtmesi demektir. Şair der ki:

"Olmayaydı eğer gecenin karanlığı, bizim koşuşumuz yetişmişti mutlaka Iyad b. Nâşib'e; Zürrima ile (kumlarda biten ağaçlık olan) el-Ertâ'da."

Gecenin karanlığı demek olan "cenânu'1-leyl" anlamında "cünûnu'1-leyP de kullanılır. ": Gece onu bürüdü, örttü," anlamındadır.

"Bir yıldız gördü" buyruğunda sözü edilen ona göklerin melekûtunun su­nulduğu kıssadan başka bir kıssadır. Denildiğine göre o, bu yıldızı içinde bu­lunduğu mahzenin ağzında bulunan kayanın bıraktığı aralık arasından gör­müştü. Şöyle de denilmiştir: Babası kendisini mahzenden çıkarttığı sırada gü­neşin batım vakti idi. Bu sırada develeri, atlan ve koyunları görmüş, mutla­ka bunların bir Rabbi olmalıdır diye düşünmüştü. O sırada Müşteri (Jüpiter) veya Zühre (Venüs) gezegenlerini, sonra da ayı, daha sonra da güneşi gör­müştü. Bu ayın son günlerinde olmuştu. Muhammed b. İshâk der ki: O sı­rada İbrahim onbeş yaşında idi. Yedi yaşında olduğu söylendiği gibi, Nem-rud ile tartıştığı sırada onyedi yaşında olduğu da söylenmiştir,

"Bu, (muymuş) benim rabbim" buyruğunun anlamı hakkında farklı görüş­ler vardır. Hz. İbrahim bu sözü, düşünme ve çocukluk dönemi ile bu konu­da onun delilleri görmesinden önceki sürede söylemişti. Böyle bir durumda bu gibi yaklaşımlar küfür de olmaz, iman da olmaz. Bu görüşü kabul eden­ler, Ali b. Ebi Talha'dan, İbn Abbaş'tan yaptıkları şu rivayeti delil gösterirler.

İbn Abbas dedi ki: "Gece onu bürüyüp Örtünce bir yıldız gördü. Bu (muy­muş) benim rabbim demişti." O da kayboluncaya kadar o yıldtza ibadet et­mişti. Güneş ve ay da böyle olmuştu. Fakat, düşünme ve tetkiki sona erin­ce: "Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım" (el-En'am, 6/78) demiş ve bunların kayboluşlarını (ilah olamayacaklarına) delil görmüş­tür. Çünkü onların kayb oluşları sonradan yaratılmış (hadis) olmalarının en açık bir belgesi İdi.

Kimisi de şöyle demiştir: Böyle bir rivayet sahih değildir. Ay ne a yüce Al­lah'ın peygamber olarak gönderceği bir kimsenin herhangi bîr dönemde yü­ce Allah'ı tevhid etmeyeceği, O'nu tanımayacağı, Allah dışındaki her türlü ma­buttan uzak ve O'ndan ilişiğini kesmeyeceği bir zamanın olması mümkün de­ğildir. Ayrıca böyle bir şey, yüce Allah'ın şirkten koruduğu (ismet) ve önce­den beri kendisine doğru yolu ve hidâyeti vermiş olduğu kesin bilgi sahibi olanlardan olması için ona göklerin ve yerin melekûtunu gösterdiği kimse için nasıl düşünülebilir? Onun, Allah'ı bilip tanımamakla nitelendirilmesi caiz ola­maz. Aksine o, ilk bakışından itibaren yüce Rabbi tanımıştır.

ez-Zeccâc der ki: Kanaatimce böyle bîr cevap hatalıdır ve söyleyenin bir yanlışıdır. Çünkü yüce Allah Hz. İbrahim'in şöyle dediğini bize haber vermek­tedir: "Beni de evlatlarımı da putlara tapmaktan uzak tut." (İbrahim, 14/35) Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Hani o, Rabbine sa­lim bir kalp ile gelmişti." (es-Saffat, 37/84) Yani o, yüce Allah'a hiçbir şekil­de ortak koşmamıştı. (ez-Zeccâc devamla) der ki: Kanaatimce cevap şudur; O, bu sizin dediğinize göre benim rabbimdir, demiştir. Çünkü onlar, putla­ra, güneşe ve aya tapıyorlardı. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın: "Ortak­larım nerede?" (en-Nahl, 16/27) buyruğudur. Halbuki, şanı yüce Allah orta­ğı olmayan, bir ve tektir, Buyruğun anlamı ise şudur: Sizin iddianıza göre or­tağım olduğunu söyledikleriniz nerede?

Şöyle de denilmiştir. Hz. İbrahim, mahzenden çıkınca Rabbini arayışı sı­rasında yıldızın ışığını görmüş ve bu ışığı rabbinin aydınlığı zannetmiş, o ba­kımdan: "Bu benim rabbimdir* yani, işte O'nun nuru bana görünüyor de­mişti. "O sönüp gidince de" kendisinin rabbî olmadığını anlamıştı, "Sonra ayı doğarken görence" ve onun ışığına bakınca: "Bu (muymuş) benîm rabbim demiş, o da kaybolunca: Eğer Rabbim bana hidayet etmezse ben mutlak sapıklardan olurum demişti. Sonra güneşi doğarken görünce, rabbim (sizin dediğinize göre) bu olmalıdır" demişti. Böyle bir şey söyle­mek ise şirk değildir. O, ışığı Rabbine nisbet etmişti. Fakat onun ortadan kay­bolup gittiğini görünce, ilim ona bunun Rabb olmaya hak sahibi olmadığı­nı gösterdi, böylelikle kalbiyle bunun olamayacağım ve bunun da Rabbinin bulunduğunu, Rabb olmasının sözkonusu olmadığını idrak etmiş oldu.

Şöyle de açıklanmıştır: Hz. İbrahim'in "bu benim rabbim" demesi, kav­mine karşı delili ortaya koyması içindi. O, zahiren onlara uygun düşündü­ğünü göstermişti. Fakat yıldız kaybolunca delili ortaya koyup: Değişen bir şeyin Rabb olması mümkün değildir, dedi, Halbuki kavmi yıldızlan ta'zim edi­yor, onlara tapınıyor ve yıldızlara göre hüküm veriyorlardı. en-Nehhâs der ki: Bu hususta söylenen en güzel açıklama, İbn Abbas'tan sahih olarak ge­len ve yüce Allah'ın: "Nur üstünde nurdur" (en-Nûr, 24/35) buyruğu hak­kındaki şu açıklamasıdır: İşte mü'rninin kalbi böylece aziz ve celil olan Al-lah'ı'bilip tanır ve kalbiyle O'na delil getirir. O'nu bilip tanıdı mı, nuruna nur katılır.

İşte Hz. İbrahim de böyledir. Yüce Allah'ı kalbiyle bilip, diğer delillerle O'nun varlığına delil gösterince kendisinin bir Rabbi ve bir yaratıcısı oldu­ğunu kesinlikle bilmiş oldu. Yüce Allah ona kendisini tanıtınca, onun da Al­lah hakkındaki marifeti artmış ve şöyle demişti: "Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz?" (el-En'âm, 6/80)

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, onların yaptıklarını reddeden bir üslupla soru ve azar anlamındadır. Yani, bu muymuş benim rabbim? Yahut bunun gibi birisi na­sıl rabb olur? anlamında olup soru edatı hazfedil mistir. Nitekim Kur'an-ı Ke­rimde bir başka yerde şöyle buyrulmaktadır: "Sen öldükten sonra onlar ebedi mi kalacaklar" (el-Enbiya, 21/34) anlamındadır. el-Hüzelî der ki:

"Beni teskin ettiler ve dediler ki: Korkma ey Huveylid O yüzleri tanımayarak dedim ki: Bunlar bunlar (mı) dır?"

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ömrün hakkı için. -her ne kadar bilip anlayan birisi isem de- bilemedim. Onlar cemreye yedi (taş mı) attılar, yoksa sekiz taş mı?"

Anlamın: "Sizin iddianıza göre benim rabbim budur" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "İd­dia ettiğiniz ortaklarım nerede?" (el-Kasas, 28/74) Bir başka yerde de şöy­le buyru i maktadır: "Tad bakalım. Çünkü sen (dünyada) aziz ve kerim idin (imişsin)?" (ed-Duhan, 44/4?) Yani sen kendi kanaatine göre böyleymişsin.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler, bu benim de Rabbimdir di­yorsunuz. Burada "diyorsunuz" anlamındaki kelimeyi hazfetmiştir. Hazf ise Kuran-ı Kerim'de çokça görülmektedir. Anlamın: Bu benim Rabbime delil­dir, olduğu da söylenmiştir. [127]

 

77. Sonra ay'ı doğarken görünce de: "Bu (muymuş) benim rabbim* demiş, o da kaybolunca: "Eğer Rabbim bana hidayet etmezse ben mutlak sapıklardan olurum" demişti.

Allah'ın: "Sonra ayı doğarken görünce de" buyruğundaki; ": Do­ğarken" anlamındadır. Ayın doğmaya başladığını anlatmak üzere; denilir. İse, yarmak demektir. Ay, adeta aydınlığıyla karanlığı deler gi­bi olduğundan onun hakkında bu tabir kullanılır. Veteriner, atın kanını akıt­tığı takdirde ": Baytar atın kanını akıttı" denilmesi de buradan gelmektedir.

"Eğer Rabbim bana hidayet etmezse" hidayet üzere bana sebat ver­mezse. Çünkü, zaten hidayet bulmuş idi. Buna göre bunun onun tetkik ve düşünme mühleti sırasında cereyan etmiş olması yahut da aklen mümkün ol­duğundan dolayı kendisine sebat verilmiş olmasını istemesi de sözkonusu-dur.

Nitekim Hz. Şuayb şöyle demişti: "Bizim için Rabbimiz olan Allah'ın di­lemesi müstesna tekrar ona (dininize) geri dönmemiz olacak şey değildir." (el-A'raf, 7/89) el-Fatiha Sûresi'nde de: "Bizi dosdoğru yola ilet" (el-Fatiha, 1/6) diye buyurulrnaktadır. Bize hidayet üzere sebat ver, demektir. Buna da­ir açıklamalar daha Önceden ( işaret ettiğimiz âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. [128]

 

78. Sonra güneşi doğarken görünce: "Rabbİm bu olmalıdır. Çünkü bu daha büyük" demişti. O da batınca: "Ey kavmim, ben sizin or­tak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım" demişti.

Yüce Allah'ın: "Sonra güneşi doğarken görünce" buyruğundaki "doğar­ken" anlamına gelen kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Çünkü gö­zün görüşü ile onun böyle olduğunu görmüştü. Doğuş hakkında; (ûjj> jjs £00 fiili kullanıldığı gibi, batış hakkında da; kullanılır. Bu buy­rukta; ": Bu" işaret zamiri müzekkerdir. Halbuki; ": O da ba­tınca** buyruğundan da anlaşıldığı gibi "güneş" müennesdir. (Buna dair) şöy­le bir açıklama yapılmıştır: Güneşin müennesliği onun şanını yüceltmek için ve onun büyüklüğü dolayısıyladır. Bu da araplann bîr adam hakkında; ": İleri derecede neseb bilgini ve büyük bir alim adam," de­melerine benzer.

" Rabbim bu" demesi ise, : Rabbim, bu doğan olmalıdır, anlamında olduğu içindir. el-Kisaî ve el-Ahfeş bu açıklamayı yapmış­tır. Başkaları ise bunun ışık anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebu'l-Hasen Ali b. Süleyman ise: Bu, kişi anlamındadır demiştir. Nitekim şair el-A'şâ şöyle demiştir: (Bunlar da az önce geçen işaret zamirinin müzekker oluşu ile ilgili açıklamalardır).

"Kalkıp kabri başında ona ağladı:

Senden sonra benim kimim var ey Âmir?

Yurtta beni garip bir kişi olarak bıraktın

Zaten yardımcısı olmayan zelil düşmüştüm (diyerek)." [129]

 

79- Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.

"Şüphesiz ki ben yüzümü... çevirdim" buyruğu, ben ibadetimi ve tevhi­dimi yalnızca yüce Allah'a yönelttim, demektir.

Burada "yüz'ün sözkonüsu edilmesi, kişinin en çok yüzü ile tanınması ve yüzün en belirgin organ olmasından dolayıdır.

"Hanif olarak" hakka dönen olarak. "Ve ben müşriklerden değilim" an­lamındaki; buyruğu, 'nm ismi ve haberini teşkil etmek­tedir. Eğer üzerinde vakıf yapılacak olursa, harekeyi ifade etmek için "elif" de okunur ki, fasih olan lügat budur.

el-Ahfeş der ki: Araplar arasında (elif siz olarak diyenler de vardır. el-Kisaî de der ki: Araplar arasında diyenler de vardır. Buna göre (ben anlamına gelen) bu zamirin üç türlü söyleyişi var demektir. Vasıl halinde de üç söyleyiş sözkonusudur. Vakıf yapmaksızın okuma sırasında "eliP hazfedi­lir. Çünkü "elif," sadece vakıf halinde harekeyi beyan etmek için fazladan ge­tirilmiştir. Araplardan vasıl halinde de "elifi tesbit ederek okuyanlar da vardır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Ben, aşiretin kılıcıyım. Tanıyın beni."

Kaysoğullannın bir bölümü ile Rabiahların şivesi budur. Bu açıklama el-Ferrâ'dan nakledilmiştir. Araplardan, vasıl halinde; ( oiai J ) şeklinde söyle­yenler de vardır. Onu da el-Kisaî, kimi Kudâalılardan nakletmiştir. [130]

 

80. Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: "Beni doğ­ru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyor­sunuz? Ben ise O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğer ki Rabbim bir şey dilemiş olsun. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?

Yüce Allah'ın; "Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı" buyruğu de­lil getirmeye ve tartışmaya bir delildir. Onlar, Allah'ın vahdaniyeti hususun­da ona karşı delil getirmeye kalkışmışlardı.

"O da dedi ki: Benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz..."

"Benimle... mücadele mi ediyorsunuz* buyruğundaki "nûn"u, NâfT şeddesiz olarak okumuş, diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Hişam ri-vayetiyle İbn Amir'den bu "nun" okuyuşu hususunda farklı rivayetler gel­miştir,

"Nûn"u şeddeli okuyanlar derler ki: Bunda aslolan iki "nûn" ile okumak­tır. Birincisi ref alâmetidir, diğeri ise fiil ile "yâ"yı birbirinden ayırmak için­dir. Fiilde birbirine benzer iki harf bir araya gelip bu da ağır olduğundan do­layı "nûn"un birisi diğerine idğam olundu ve böylelikle şeddeli bir "nun" or­taya çıktı, tki sakinin -"vâv" İle şeddeli iki nun'un birincisinin- bir araya gel­memesi için "vav"ın med ile okunulması kaçınılmazdır. Böylelikle bu med, her iki sakini birbirinden ayıran fasıla olmuştur.

"Nûn"u şeddesiz okuyan ise, birbirinin aynısı olan iki harf bir araya gel­diğinden dolayı tahfif kastıyla ikinci "nûn"u hazfetmiştir. Birinci "nun" hazfedilmiş olamaz, çünkü o ref alametidir. Eğer birinci "nün" hazfedilecek olsa, merfu, meczüm ile mansuba benzemîş olurdu, Ebu Amr b. el-Alâ'dan nakledildiğine göre böyle bir kıraat lâhn'dir. Sibeveyh ise bunu caiz kabul ederek: Araplar tad'ifı (yani aynı harfi iki defa okumayı) ağır bulmuşlardır, demiş ve şu beyiti örnek göstermiştir:

"Misk sürülürken onu (saçlarım, kuruyunca bembeyaz kesilen)

yandık otu gibi görürsün Saçımdan bit ayıkladıklarında bit, ayıklayan kadınların hoşuna gitmez."

"Ben İse O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam." Çünkü, o ortak koştuklarının ne faydası ne de zararı vardır.

Hz. İbrahim'i tapındıktan ilahların çokluğuyla korkutmuşlardı. O putlardan korkması, ancak yüce Allah'ın onlara hayat vermesi, kudret vermesi halinde sözkonusu olabilir. O takdirde ancak onlann zararlarından korkulur. İşte yüce Allah'ın: "Meğer ki Rabbim bir şey dilemiş olsun" buyruğunun anlamı budur. Yani, ancak benim Rabbim işlemiş olduğum bir günah dolayısıyla ho­şuma gitmeyen bir şeyin beni gelip bulmasını dilemiş olsa, o takdirde O'nun iradesi yerini butur. Bu istisna, birincisinden istisna edilmiş değildir. (Yani, munkatı bir istisnadır). ": Ona" daki zamirin yüce Allah'a ait olması ih­timali olduğu gibi, mabuda gitmesi de mümkündür. Ayrıca Hz. İbrahim; "Meğer ki Rabbim birşey dilemiş olsun" demiş, bununla da yüce Allah be­nim onlardan korkmamı dilememiştir, demek istemiştir. Bundan sonra da: "Rabbanin ilmi herşeyi kuşatmıştır." Yani, O'nun ilmi kapsamı dışında hiçbirşey yoktur, diye ifadelerini tamamlamıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/115. ayet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [131]

 

81. "Allah üzerinize Ona dair bir delil ve belge indirmediği şeyi siz O'na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da, ben sîzin or­tak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki guruptan hangisi güven duymaya daha layıktır? Eğer biliyorsanız (söyle­yin).

82. İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince: İşte onlaradır güvenlik, onlardır hidâyete ermiş olanlar.

Yüce Allah'ın: "Ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?" buy­ruğunda "nasıl" anlamına gelen; 'nin inkâr anlamı vardır. Onların ken­dileri Allah'tan korkmadıklart halde-kendisini putlarla korkutmasını - inkâr ve red etmektedir. Yani sizler, herşeye gücü yeten Allah'tan korkmazken, ben na­sıl olur da cansız putlardan korkanm. "Allah üzerinize ona dair bir delil ve belge" herhangi bir hüccet "indirmediği şeyi..." Buna (hüccet, delil, belge anlamına gelen "sultan" kelimesine) dair açıklamalar daha önceden (Aİ-İ İrnran, 3/152. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Şimdi bu Ud guruptan hangisi" Allah'ın azabından yana "güven duyma­ya daha layıktır." Muvahhid olan mı, yoksa şirk koşan mı?

İşte yüce Allah aralarında hüküm veren olarak şöyle buyurmaktadır: "İman edenler ve" şirk ile "imanlarına zulüm karıştırmayanlar güven duy­maya daha layıktırlar. Bunu Ebu Bekir es-Sıddik, Ali, Selrnan ve Huzeyfe (r.an-hum) böylece açıklamışlardır.

İbn Abbas der ki: Bu da Hz. İbrahim'in söylediği sözler arasındadır. Âlim bir kimsenin başkasına soru sorup bizzat kendesinin cevaplandırması gibi.

Bunun, Hz. İbrahim'in kavminin söylediği söz olduğu da söylenmiştir. Ya­ni onlar, aleyhlerine delil olacak şekilde cevap verdiler. Bu açıklama İbn Cü-reyc tarafından yapılmıştır.

Buharî İle Müslim'de İbn Mes'ud'dan nakledildiğine göre: "İman edenler ve imanlarına da zulüm bulaştırmayanlar..." âyeti nazil olunca bu, Rasu-lullah (sav)'in ashabına ağır geldi ve: Bizden hangimiz nefsine zulmetmiyor ki dediler? Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: Durum sizin zannettiğiniz gibi değildir. Fakat Lukman'ın oğluna dediği şekilde: "Oğulca-ğızım Allah'a ortak feoşma. Çünkü şirk hiç şüphesiz çok büyük bir zulüm­dür" (Lukman, 31/13) sözünde zikrettiği gibidir." [132]

"Onlardır hidâyete ermiş olanlar" dünyada doğru yol üzere bulunanlar. [133]

 

83. İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbİn tam hikmet sahibidir, herşeyi çok iyi bilendir.

Yüce Allah'ın: "İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hücceti­mizdir. buyruğunda, "İşte bu" ile, Hz. İbrahim'in kavmiyle tartışması esna­sında onlara karşı getirmiş olduğu ve kendilerini bunlar vasıtasıyla yenik dü­şürmüş olduğu bütün delillerine işaret edilmektedir, Mücahid der ki: Bun­dan kasıt, İse: "îman edenler ve. imanlarına da zulüm karıştırmayanlardır" (et-Enâm, 6/82) buyruğudur.

Şöyle de açıklanmıştır: Hz. İbrahim'in kavmine karşı delili şuydu: Kavmi, Hz. İbrahim'e: Kendilerine dil uzatıp sövdüğün için putlarımızın aklını ba­şından alacağından korkmuyor musun? O da onlara: Ya sizler ibadet ve ta'zim hususunda küçük ile büyüğü birbirine eşit kıldığınız için büyüğün gazapla-narak, hiddetlenerek aklınızı başınızdan alacağından korkmuyor musunuz? demişti. "Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiri*." İlim, anlayış, ima­met ve mülk vermek suretiyle.

Küreliler "derece derece" anlamına gelen; kelimesini tenvin ile okumuşlardır. Bunun bir benzeri de Yusuf Sûresi'nde (12/76. âyette)'dir. On­lar, fiili ": Kimi" kelimesi üzerinde amel ettirmişlerdir. Çünkü gerçek­te dereceleri yükselten O'dur. İfadenin takdiri de ; ": Di­lediğimiz kimseyi derecelere yükseltiriz" şeklindedir. Daha sonra e, a... hazfedilmişttr. Harameyn halkı ile Ebu Amr, İzafet olmak üzere tenvin-siz okumuşlardır. Bu durumda fiil "= Derecelerle" lafzı üzerinde amel eder. (Anlamı da şöyle olur: Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükselti­riz). Çünkü dereceler yükseltilince, o derecelerin sahibi de yükseltilmiş olur. Bu ktraati de yüce Allah'ın: ": Dereceleri yükselten..." (ef-Mu'min, 40/15) buyruğu ile Hz. Peygamberin: "Allah'ım onun derecesini yük­selt"[134] ıubuyruğu pekiştirmektedir. Burada görüldüğü gibi yükseltme, derece­lere izafe edilmiştir. O, kendisinden başka ilah bulunmayan, şeref ve lütfün-da yüce ve üstün olandır.

Her iki kıraat de birbirine yakındır. Çünkü dereceleri yükseltilmiş olan biz­zat yükseltilmiş demektir. Bizzat yükseltilenin de dereceleri yükseltilmiş demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Şüphesiz Rabbin tam hikmet sahibidir." Her şeyi yerli yerine koyandır, "her şeyi çok iyi bilendir. [135]

 

84. Biz ona, İshâk İle Yakub'u bağışladık. Her birine hidayet verdik. Daha önce de Nuh'a hidâyet vermiştik. Onun hürriyetinden Davud'a, Süleyman'a, Eyyub'a, Yusuf a, Musa'ya ve Harun'a da. Biz, ihsan edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

85. Zekerîyya'yâ, Yahya'ya, İsa'ya, îlyas'a da. Hepsi salihlerdendi.

86. İsmail'e, Elyesa'a, Yumıs'a ve Lût'a da. Her birini âlemlere üs­tün kıldık.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [136]

 

1. Hz. İbrahim'in Soyundan Gelen Peygamberler:

 

Yüce Allah'ın: "Biz ona İshâk ile Yakub'u bağışladık." buyruğu, din hu­susunda getirdiği deliller ve tartışmaları, bu uğurda canını feda etmesine bir mükafat olmak üzere bağış olarak bunları ona vermiştik, demektir.

"Her birine hidâyet verdik." Onların her birisi hidâyeti bulmuştu.

": Her birine" buyruğu, ": Hidâyet verdik" ile nasb edilmiş­tir. ": Nuh'a da" buyruğu ise, ikinci olarak gelen-, ": Hidâyet vermiştik"1 dolayısıyla nasb edilmiştir.

"Onun," yani İbrahim'in "zürriyetinden." Nuh'un zürriyetinden diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı el-Ferrâ yapmış, Taberi ile Kuşeyrî, İbn Atiy-ye ve onlardan başka bir takım müfessirler de bunu tercih etmişlerdir. ez-Zec-câc da birinci görüşü kabul etmiştir. Ancak bu görüşe Yunus ve Lût'un da onun zürriyetinden gelenler arasında sayıldığı belirtilerek itiraz edilmiştir. Çün­kü her ikisi de Hz. İbrahim'in zürriyetinden değildi. Lut onun kardeşinin oğ­luydu. Kızkardeşinin oğlu olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Bütün bu peygamberler Hz. İbrahim'in zürriyeti ara­sında sayılırlar. Bunlar arasında onun cihetinden bir baba veya bir anne yo­luyla akrabalığı olmayan kimseler bulunsa dahi bu böyledir. Çünkü Lut, Hz. İbrahim'in kardeşinin oğludur. Araplar ise, -yüce Allah'ın Hz. Yakub'un ço­cuklarından söylediklerini haber verdiği şekilde bildirdiği gibi- amcaya da ba­ba derler: "Senin ilahına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshâk'ın bir tek olan ilahına ibadet edeceğiz" (el-Bakara, 2/133) İsmail ise Hz. Yakub'un am-castdır. Hz. İsa da ancak onun soyundan gelen kızının oğlu olduğu halde Hz. İbrahim'in zürriyeti arasında sayılmıştır. Buna göre Hz. Fatıma'nın çocukla­rı da Peygamber (sav)'in zürriyetidirler.

İşte, kızların çocuklarının "çocukîar"ın kapsamına girdiği görüşünde olanlar da bunu delil kabul etmişlerdir ki, bu husus bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir. [137]

 

2. Çocuklar Tabirinin Kapsamına Kız Çocukları Da Girer Mi?

 

Ebu Hanife ve Şafiî derler ki: Bir kimse "çocuklarına ve çocuklarının ço­cuklarına" bir vakıf yapacak olur ise, o vakfın kapsamına hem oğullarının çocukları, hem de kız çocuklarının çocuklan soyları devam ettiği sürece da­hildir.

Aynı şekilde akrabalarına diye vasiyette bulunacak olursa, kız çocukların çocuklan da bu vasiyetin kapsamına dahildir.

Ebu Hanife'ye göre "akraba" mahremliği bulunan her zu-rahtm akrabadır. Ona göre amca ve hala, dayı ve teyzelerin çocuklan sakıt olur. Çünkü bun­lar mahrem değildirler.

Şafiî.de der ki: Akraba, mahrem olsun olmasın bütün zû-rahim akrabadır. Ona göre, ne amca çocuğu, ne de başkası sakıt olmaz.

Malik ise der ki: Böyle bir vakfın kapsamına kız çocuklarının çocukları gir­mezler. Vakfedecek olanın "akrabalarıma ve soyumdan gelecek olanlara şeklindeki sözü," erkek çocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına, sözü gi­bidir. Bunun kapsamına oğullarının çocukları ve babanın asabesi ile sulbü­ne raci olanlar girdiği halde, kız çocuklarının çocukları bunun kapsamına gir­mez.

Daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/61. âyet, 3. başlıkta) Safirden buna yakın bir görüşe de işaret etmiş bulunuyoruz. Her ikisinin lehine delil, şanı yüce Allah'ın: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor" (en-Nisa, 4/11) buyruğudur. Müslümanlar, bu âyetin zahirinden ancak sulben ev­lat ile özel olarak da oğlun çocuklarını anlamışlardır.

Yüce Allah'ın: "Peygambere ve yakın akrabalara" (el-Enfal, 8/41) buyru­ğu dolayısıyla Hz. Peygamber dayı çocuklarını dışarda tutarak amcalarının çocuklarını akrabaları arasında kabul ederek onlara pay vermiştir. Kızların çocuklaıı da aynı şekilde babaya neseb yoluyla intisab etmezler. Ve her han­gi bir babada onunla birleşmezler.

Îbnü'l-Kassar der ki: Kız çocukları da akrabaların kapsamına girer diyen­lerin delilleri, Hz. Peygamberin el-Hasan b. Ali'ye: "Şüphesiz benim bu oğ­lum bir seyyiddir"[138] diye buyurmuş olmasıdır. Kız_ çocuklarının çocukları hak­kında bunlar, annelerinin babalarının çocuklarıdır, demeyi kabul etmeyen bir kimse olduğunu bilmiyoruz. Anlam da bunu gerektirmektedir. Çünkü çocuk (anlamına gelen el-veled) tevellüdden türemiştir. Kızın çocukları ise kaçınıl­maz olarak annelerinin babalarından tevellüd edip doğarlar. Anne cihetin­den tevellüd ise baba cihetinden tevellüd gibidir. Kur'an-ı Kerim de buna de­lalet etmektedir: Şanı yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onun zürriyetinden Davud'a, Süleyman'a... hepsi salihlerdendi" diye buyurmakta ve Hz. İsa'yı aslında soyundan gelen bir kızın oğlu olduğu halde onun (yani Hz. İbra­him'in) zürriyetinden olmakla nitelendirmiştir. [139]

 

3. Arapça Grameri Açısından Bu İsimler Ve Bu İsimlerin Kıraati:

 

en-Nisa Sûresi'nde (4/163. âyetin tefsirinde) bu isimlerden hangilerinin munsarıf olmadığına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"Dâvud" adı ise Arapça olmayan bir isim olduğundan dolayı munsarıf de­ğildir. Ayrıca "fâ'ûl vezninde olduğu için de başında "elif lam"ın getirilmesi güzel kaçmaz ve munsarıf da olmaz.

İlyas da Arapça olmayan bir isimdir. ed-Dahhâk der ki: İlyas, Hz. İsma­il'in,soyundan idi, el-Kutebî'nin de naklettiğine göre İlyas, Yuşâ b. Nûn'un torunlartndandı.

el-A'rec, el-Hasen ve Katade;  şeklinde, "elifi vasî ile okumuş­lardır. Haremeyn ehli ile Ebu Amr ve Âsim ise, tahfif edilmiş bir "lam" ile;  diye okumuşlardır. Âsim dışında kalan Kûfeli kıraat alimleri ise bunu; şeklinde okumuşlardır. el-Kisaî de böyle okumuş ve; di­ye okuyanların kıraatini reddetmiş ve şöyle demiştir: Çünkü  veznin­de bir isim kullanılmaz; gibi.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Ancak böyle bir cevap bağlayıcı olmak­tan uzaktır. Çünkü Araplar derler. Eğer nekire kabul edi­lir ise, o takdirde; şeklinde (marife olarak) getirilir.

Ebu Hatim ise; şeklinde okuyanların kıraatini reddeder ve şöy­le der: (Arap dilinde  ) şeklinde bir isim olmaz.

en-Nehhâs yine şöyle der: Yine böyle bir cevap bağlayıcı değildir. Çün­kü Arapça'da Haydar ve Zeyneb şeklinde isimler kullanılmıştır. Bunda ise ger­çek şu ki, bu Arapça olmayan bir isimdir. Arapça olmayan (ucme) isimler ise, kıyas ile kabul veya reddedilmez. Bunlar ancak sem'a yoluyla öğrenilir. Araplar da bu şekilde aldıkları kelimeleri çokça değişikliğe uğratırlar. Dola­yısıyla bir ismin iki ayrı lügatte (farklı söyleyişte) kullanılması garip karşıla­nacak bir durum değildir.

Mekkî der ki: "Elyasa" isimîni iki "lam" ile okuyanların kıraatine göre is­min asli; şeklindedir, Daha sonra da bunun başına tarif için "eliP ve "lam" gelmiştir. Eğer bunun aslı ( en ) şeklinde olsaydı, başına "elif ile "lam" gelmezdi. Zira "elif ile "lam," birer erkek ismi olan Yezid ve Yeşkur'un ba­şına gelmezler. Çünkü bunlar marife ve özel isimdirler, ise, nekire ol­duğundan dolayı tarif için başına "elif" ile "lam" gelir. Bununla birlikte tek bir "lam" ile kıraati daha güzel görmekteyim. Zira, kıraat alimlerinin çoğun­luğu bu şekilde okumuşlardır.

el-Mehdevî der ki: Tek bir "lam" ile; şeklinde okuyanların kıraati­ne göre isim şeklindedir. "Elif" ile "lam" zaid olarak girmiştir. Nite­kim bunların: Onbeş'in başına fazladan getirilmeleri de böyle­dir. Şairin şu beyitinde de aynı şey sözkonusudun

"Biz1, el-Yezid b. el-Velid'i mübarek ve omuzlarına Halifeliğin ağır yükleri binmiş gördük."

Şu beyitte olduğu gibi Araplar, muzari fiilin başında da fazladan "elif-lam" getirmişlerdir:

"Cerboayi kazdığı tünelin çıkış yerinden ve eş-Şiha'da bulunup girişini açtığı yuvasından çıkartır."

Şair burada demek istemektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Bu isim "lam" harfi şeddeli ve şeddesiz olarak da okunmuştur. Bilinen bir peygamberin ismi olması hususunda anlamı birdin îsmail ve İbrahim gibi. Fakat, başına "elif-lam" getirilmesi suretiyle Arapça olmayan isimlerin taşımadığı bir özelliğe sahip olmuştur. Bazılan, "Elyasa"nın İlyas olduğunu zannetmiştir. Ancak, durum böyle değildir. Çünkü şanı yüce Allah her birisini ayrıca zikretmiştir. Vehb (b. Münebbih) der ki: Elyasa, İl-yas'ın arkadaşıdır. Her ikisi de Zekeriya, Yahya ve İsa'dan önce idiler. İlyas, İdris'in kendisidir, de denilmiştir. Ancak bu da doğru değildir. Çünkü İdris, Nuh'un dedesidir. İlyas ise Nuh'un zürriyetindendir. İlyas'ın, Hızır olduğu söy­lenmiş ise de, hayır Elyasa Hızır'ın kendisidir de denilmiştir.

"Lût" de Arapça olmayan bir isim olmakla birlikte, hafif oluşu dolayısıy­la munsarıf olmuştur. Bunun iştikakı (türeyişi) ile ilgili açıklamalar ileride el-A'raf Sûresi1 nde (.7/80. âyet, 1. başlıkta) gelecektir. [140]

 

87. Onların babalarından, zürrİyetlerlnden ve kardeşlerinden ba­zılarını da (hidâyete erdirdik), Onları seçtik ve onları doğru bir yola da ilettik.

Yüce Allah'ın: "Onlarınbabalarından, zürriyetlerinden..." buyruğunda-ki teb'îz (kısmilik bildirmek) içindir. Yani biz onların babalarının, zür-riyetlçrinin ve kardeşlerinin bazısını hidâyete erdirdik, anlamındadır.

"Onları seçtik." Mücahid der ki: Biz onları arındırdık, demektir. Dilcile­re göre bu, onları seçip tercih ettik anlamındadır.

Bu kelime, suyu havuzda toplamak anlamına gelen 'den türe­tilmiştir. Buna göre; yanına aldığın kimseyi özel adamlarının ara­sına koyman demektir. Aynı kökten gelen, da, havuz anlamındadır. Şair der ki:

"Iraklı şeyh'in dolup taşan havuzu gibi,"

Istıta (seçmeVnin ve hidâyetin anlamına dair açıklamalar (el-Bakara, 2/130. âyetin tefsiri ile el-Fatiha, 1/6. âyetin tefsirinde) geçmiştir. [141]

 

88. Bu, Allah'ın hidâyetidir. O, kullarından kimi dilerse onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı, yaptıkları herşey boşa giderdi.

Yüce Allah'ın: "Bu, Allah'ın hidâyetidir. O, kullarından kimi dilerse onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı." Yani, Benden baş­kasına ibadet etmiş olsalardı, onların dahi amelleri boşa çıkardı. Fakat Ben onları (şirkten korudum).

" Boşa çıkmak" ise batıl olmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/217-218. âyetlerin tefsiri, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [142]

 

89. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimse­lerdir. Şimdi bunlar onları inkâr ederlerse, Biz de onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışizdır.

Yüce Allah'ın: "Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir" buyruğu, mübtedâ ve haberdir. Burada ("hikmet" anlamını ver­diğimiz) "el-Hukm" ilim ve fıkıh (dinin inceliklerini anlamak) demektir.

"Şimdi bunlar" yani, senin çağdaşın olan kâfirler, ey Muhammed "onla­rı" âyetlerimizi "inkâr ederlerse, Biz de onları inkâr etmeyen bir toplulu­ğu onlara vekil kılmışızdır" buyruğunda "şimdi bunlar onları inkâr ederlerse" şart cümlesi, "Bizde..." şartın cevabıdır. Yani Biz, bu âyetlerimize ima­na onları inkâr etmeyen bir topluluğu vekil ktlmışızdır (görevlendirmişizdir). Bununla Medinelilerden Ensar'ı, Mekkelilerden de Muhacirleri kastetmekte­dir.

Katade ise der ki: Bununla yüce Allah'ın bize anlattığı peygamberleri kas­tetmektedir. en-Nehhâs der ki: Bu, buyruğun anlamına en yakın ve uygun dü­şen bir görüştür. Çünkü, bundan sonra yüce Allah: "İşte bunlar, Allah'ın hi­dâyet ettiği kimselerdir, o halde sen de onların hidâyetlerine uy" (el-Enâm 6/90) diye buyurmaktadır.

Ebu Recâ da şöyle demektedir: Bunlar, meleklerdir. Şöyle de açıklanmış­tır: Bu, cinlerden, insanlardan ve meleklerden mü'min olan her kişi hakkın­da umumidir.

"İnkâr etmeyen" buyruğunun başındaki "be" harfi te'kid olmak üzere fazladan gelmiştir. [143]

 

90. İşte bunlar, Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy. De ki; "Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum." Bu, âlemlere bir öğütten başka bir şey de­ğildir.

Yüce Allah'ın: "İşte bunlar, Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde,

sen de onların hidâyetlerine uy" buyruğuna dair açıklamalarımızı iki baş­lık halinde sunacağız: [144]

 

1. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimselerin Hidâyetine Uymak:

 

Yüce Allah'ın: "O halde sende onların hidâyetlerine uy" buyruğunda sö­zü geçen uymak.(iktida.), fiilinde başkasına uygunluğu gözetmektir. Buyru­ğun anlamının, onlar sabrettikleri gibi sen de sabret, şeklînde olduğu söylen­diği gibi; "O halde sen de onların hidâyetlerine uy" buyruğunun tevhide uy, şeriatler ise farklı farklıdır, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bazı ilim adamları bu âyet-i kerimeyi hakkında nas bulunmayan hususlarda geçmiş pey­gamberlerin şeriatlerine tabi olmanın vacib olduğuna delil göstermişlerdir.

Nitekim Müslim'in Sahih'inde ve başka kaynaklarda belirtildiğine göre, er-Rubeyyi' Um Harise'nİn kız kardeşi, birisini yaralamıştı. Bunlar Peygamber (sav)'ın huzurunda davacı oldular. Bunun üzerine Rasulullah (sav): "Kısas, kısas" diye buyurunca, Um er-Rubeyyi', "Ey Allah'ın Rasulü filana kısas mı uygulanacak? Allah'a yemin ederim ona kısas uygulanmaz" deyince, Rasu­lullah (sav) şöyle buyurdu: "Fesubhanallah. Ey Um er-Rubeyyi' kısas Allah'ın farz kıldığı bir hükümdür." Yine Um er-Rubeyyi': Allah'a yemin ederim ha­yır, ebediyyen ona kısas uygulanmayacak, dedi Bu şekilde ısrarını onlar di­yeti kabul edinceye kadar sürdürdü. Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Allah'ın kulları arasında öyleleri vardır ki, Allah adına and verdi mi, Allah da onun yeminini yerine getirir."[145]

Rasulullah (sav); "Kısas Allah'ın farz olarak yazdığı hükümdür" buyruğu ile yüce Allah'ın: "Biz onda (Tevrat'ta) onlara şunu yazdık: Cana can, göze göz..." (el-Maide, 5/45) âyetine atıfta bulunmuştuk Yüce Allah'ın Kitabında ise bu âyetin dışında herhangi bîr yerde diş hususunda kısas uygulanacağı­na dair bir nas bulunmamaktadır. Bu âyet-i kerime ise Tevrat'taki şeriattan haber vermektedir. Bununla birlikte Hz. Peygamber de onun gereğince hü­küm vermiş ve onun hükmüne atıfta bulunmuştur.

İşte Malik'in ve Şafiî'nin arkadaşlanmn büyük çoğunluğu bu görüştedir ve onlara göre geçmiş şeriatlerde bulunan hükümler gereğince amel etmek icab etmektedir.

İbn Bukeyr der ki: Malik'in usûlünün gerektirdiği de bu olmakla birlik­te Malik ve Şafiî ashabından ve Mu'tezile'den bir çok kimse bu hususta mu-hafefet etmişlerdir. Buna gerekçe olarak da yüce Allah'ın: "Sizden herbiri-niz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik" (el-Maide, 5/48) buyruğunu göster­mektedirler. Ancak, bu buyrukta bu hususta görüşlerine delil olacak bir ta­raf yoktur. Zira bu buyruğun kayıtlanmış olma ihtimali vardır. Bu kayıt da, kitabınızda yer almayıp, onların haberlerinden size anlattıkları müstesna şek­lindedir. Nitekim Buharî'nin Sahih'inde el-Avvam'dan şöyle dediği nakledil­mektedir: Ben Mücahid'e, Sâd Sûresi'nde secde hakkında sordum, şöyle de­di: Ben de İbn Abbas'a Sâd Sûresİ'ndeki secdeye dair soru sordum, o da şöy-Je dedi: Sen hiç: "Onun zürtiyetinden Davud'a, Süleyman'a... işte onlar Al­lah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy" buyruğunu biliyor musun? İşte Dâvûd da yüce Allah'ın Peygamberimizin ken­disine uymakla emrolunduğu peygamberler arasında idi.[146]

 

2. Kıraat'e Dair Açıklamalar:

 

Hamza ve el-Kisaî: ": Uy; de ki" buyruğunun vasıl ile okunma­sı halinde, "he" harfi olmaksızın diye okumuşlardır, İbn Âmir ise, şeklinde okumuştur. en-Nehhâs der ki: Bu okuyuş, bir lahn'dir. Çünkü, "he" harfi vakıf halinde harekeyi beyan etmek içindir. Bu "he", za­mir "he"si olmadığı gibi ondan sonra ne "vav" ne de "ye" harfleri vardır. Ay­nı şekilde; şeklindeki okuyuş da caiz değildir. Lahinden uzak kalıp büyük kalabalığın kıraatine tabi olan kimseler İse, diye okurlar ve burada vakıf yapar, vasıl etmezler. Çünkü, "he" harfi ile va­sıl yapılacak olursa, lalın olur. Eğer bu harfi hazfedecek olursa, bu sefer çoğunluğun kıraatine de muhalefet etmiş olur. Cumhur ise, bu harfin hatta (yazıda) sabit olmasına bağlı olarak vakıf niyeti ile ve dere ile okumak ni­yetiyle vasıl halinde "he" harfini okumuşlardır. İbn Ayyaş ve Hişam "he" har­fini esreli olarak; diye okumuş iseler ele bu yanlıştır, Arapçada ca­iz değildir.

"De ki: Ben buna karşılık sîzden bir ücret istemiyorum." Yani, Kur'an-ı Kerimî tebliğe karşılık sizden herhangi bir mükâfat beklemiyorum. "Bu" yani Kur'an-ı Kerim "âlemlere öğütten başka birşey değildir." O, bütün insanlar için bir öğüttür. Yüce Allah burada hidâyeti peygamberlere izafe ederek "on­ların hidâyetlerine uy" diye buyurmaktadır. Çünkü onlar fiilen hidâyete er­mişlerdi. Diğer taraftan (88. âyette): "Bu Allah'ın hidâyetidir" diye buyrul-muştur. Çünkü hidâyeti yaratan O'dur. [147]

 

91. "Allah hiç bîr insana bir şey indirmedi" demekle Allah'ı şanı­na yakışacak bir şekilde takdir edemediler. De ki: "Musa'nın in­sanlar için bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup kimini açıklayıp çoğunu da gizlediğiniz kitabı kim İndirdi ? Üstelik sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir." "Allah'tır" de. Sonra on­ları bırak da daldıkları sapıklıklarında oynaya dursunlar.

"Allah hiçbir İnsana bir şey indirmedi demekle Allah'ı şanına yakışa­cak bir şekilde takdir edemediler." Yani onlar, yüce Allah'ın zatı hakkında vacip olan O'nun için imkânsız ve mümkün olan şeyleri tesbît edemediler, bilemediler.

İbn Abbas der ki: O'nun her şeye kadir olduğuna iman etmediler. el-Ha-sen der ki: O'nu gereği gibi ta'zim edemediler. Bu da Arapların: Filanın ka­deri vardır şeklindeki deyimlerinden alınmış demektir. Bunun açıklaması da şöyledir. Onlar: "Allah hiçbir insana bir şey İndirmedi" demekle yüce Al­lah'ı, kullarına karşı delil getirmemekle ve onlara kendilerinin salahına olan şeyleri emretmemekle nitelendirip hakkettiği şekilde ta'zim etmediler ve O'nu bilip tanımaları gereken şekilde bilip tanımadılar,

Ebu Ubeyde der ki: Onlar, Allah'ı hakkı ile bilip tanımadılar. en-Nehhas der ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Çünkü, bir şeyi takdir etmek onun mikta­rını bilmek demektir. Buna da yüce Allah'ın: "Allah, hiçbir insana bir şey İndirmedi demekle..." buyruğu delalet etmektedir. O'nu hakkı ile bileme­diler. Zira, O'nun peygamber göndermesini inkâr ettiler. Bu iki anlam da bir­birine yakındır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar Allah'ın nimetlerinin kadrini kıymetini ge­reği gibi bilemediler.

Ebu Havye buyruğunu, "dal" harfi üstün olarak; şeklinde oku­muştur ki, bu da bir söyleyiştir.

"Allah hiçbir insana bir şey İndirmedi demekle" buyruğu hakkında İbn Abbas ve başkaları derler kt: Yüce Allah bununla Kureyş müşriklerini kast etmektedir. el-Hasen ve Said b. Cübeyr şöyle demektedir: Bunu söyleyen ya-hudilerden birisi idi. O, Allah semadan bir kitap indirmiş değildir, demişti. es-Süddî de der ki: Bu'sözü söyleyenin adı Finlıâs idi.

Yine Said b. Cübeyr'den şöyle dediği nakledilmektedir: Bu sözleri söyle­yen Malik b. es-Sayfdır. O, Peygamber (sav) ile tartışmak üzere geldiğinde, Peygamber (sav) ona şöyle demişti: "Tevrat'ı Musa'ya indiren hakkı İçin sa­na soruyorum: Tevrat'ta şüphesiz Allah şişman din alimine buğz eder, şek­linde bir ifade bulmuyor musun?" Malik b. es-Sayf de gerçekten şişman bîr haham'idi. Bunun üzerine kızdı ve şöyle dedi: Allah'a yemin ederim Allah hiçbir insana hiç bir şey indirmiş değildir. Bu sefer, onunla beraber bulunan arkadaşları ona şöyle dediler: Yazıklar olsun sana. Musa'ya da mı indirme-miştir deyince, şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, Allah hiçbir insana birşey indirmemiştir, demesi üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[148]

Daha sonra yüce Allah, hem onların bu sözlerini çürütmek, hem de bu id­dialarını reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: De ki: Musa'nın insanlar İçin bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin onu parça parça kâğıt­lar haline koyup, kimini açıklayıp çoğunu da gizlediğiniz kitabı kim İn­dirdi?" Yani, parçalar içerisinde yazdığınız ve sakladığınız o kitabı indiren kimdir? Bu, Peygamber (sav)'in niteliklerini ve onun dışında kalan bir takım hükümleri saklayıp açıklamayan yahudilere bir hitaptır.

Mücahİd der ki: Şanı yüce Allah'ın: "De ki Musa'nın—getirdiği kitabı kim indirdi" buyruğu müşriklere bir hitaptır. "Sizin onu parça parça kağıtlar ha­line koyup..." buyruğu ise yahudilere hitaptır. "Üstelik sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir" buyruğu müslümanlara hitaptır. Bu da; ": Onu parça parça kâğıtlar haline koyup, ki­mini açıklayıp çoğunu da gizledikleri" şeklinde (fiilleri "te"li olarak değil de) "ye"li olarak okuyanların kıraatine göre uygun bir açıklamadır. Ancak, "teli kıraate göre hitap tümüyle yahudilere yönelik olur. O takdirde "Üstelik si­zin de... bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir" buyruğu da: Sizin de ata­larınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir, anlamında ve Tevratın üzerlerine indirilmesi suretiyle onlara minnet yoluyla söylenmiş olur.

Tevrat, sahifeler halinde getirilmişti. Bundan dolayı "parça parça kâğıt­lar haline koyup kimini açıklayıp..." diye buyurulmaktadır. Yani siz, bu kâ­ğıt parçalarına yazdığınız Tevratın bir bölümünü açıklıyordunuz. Bu ise on­lara yönelik bir yergidir. Bundan dolayı ilim adamları Kur'an-ı Kerim'in ay­rı ayrı cüzler (parçalar) halinde yazılmasını hoş karşılamamışlardır.

"Allah'tır de." Yani, ey Muhammed de ki, O kitabı Musa'ya, bu kitabı da bana indiren Allah'tır, yahut da kitabı size öğreten Allah'tır de, anlamındadır.

"Sonra onları bırak da daldıkları sapıklıklarında oynayadursunlar." On­ları sapıklıkları içerisinde oynar halde bırak demektir. Eğer; : Oyna­yadursunlar" kelimesi, emrin (bırak emrinin) cevabı olsaydı; deme­si gerekirdi. (O takdirde anlam: Onları bırak oynar dururlar şeklinde olur). Bu ifadenin anlamı ise onları tahdit etmektir. Bunun kıtal emri ile nesh ol­muş buyruklardan olduğu da söylenmiştir.

Dîğer taraftan şöyle de denilmiştir: ": Parça parça kâğıtlar haline koyuyorlar" buyruğu "bir nur ve hidâyet olmak üzere" buyruğunun sıfatı mahallindedir. O takdirde bu da ism-i mevsul'ün sılası arasında yer alır. Ancak, yeni bir ifade olması ihtimali de vardır. O vakit ifadenin takdiri: Onu parça parça kâğıtlar halinde koyuyorlar şeklinde olur. : On­ların bir bölümünü açıklıyorlar, bir çoğunu da gizliyorlar" şeklinde fiil­lerin "yâ"h kıraatine göre bu bölümün, "parça parça kâğıtların sıfatı olma ihtimali vardır. Çünkü nekire olan bir kelime, cümleler İle vasfedilebilir. Az e eectiei üzere İstinaf yani cümle olma ihtimali de vardır. [149]

 

92. Bu ise, İndirdiğimiz bir kitaptır. Mübarektir. Kendisinden ön­cekileri doğrulayıcıdır. Şehirlerin anasını ve çevresindekileri uyarman İçin (indirdik onu). Âhirete inanmakta olanlar buna da iman ederler. Ve onlar namazlarına da devam ederler.

"Bu ise, indirdiğimiz bir kitaptır." buyruğ\mda"bir kitap"tan kastt Kur'ân-ı Kerim'dir. "İndirdiğimiz" onun sıfatıdır.-"Mübarektir." Yani, ona bereketler verilmiştir. Bereket fazlalık demektir. Bu kelimenin Kur'an dışın­da hal olarak naabedilmesi de caizdir. (O takdirde mübarek olarak indirdi­ğimiz bir kitaptır anlamına gelir).

Aynı şekilde: "Kendisinden öncekileri doğrulayıcıdır" buyruğu da böy­ledir. Kendisinden önce indirilmiş olan kitapları doğrulamaktadır. Şirki red­detmek ve tevhidi tesbit etmekte önceki kitaplarla uyum halindedir. "Şehir­lerin anasını." Maksat Mekke'dir. Mekke'ye bu ismin verilişine dair açıkla­malar daha önceden (Âl-i İmran, 3/97. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır. Kasıt ise oranın ahalisidir, muzaf hazfedilmiştir. Yani Biz, bu Kitabı be­reket ve înzâr için indirmişizdir. "Ve çevresindekileri" yani, bütün afaki, her­kesi, "uyarman için" indirdik.

"Âhirete inanmakta olanlar buna da İman ederler," Bununla yüce Al­lah'ın şu buyruğunun delili ile Muhammed (sav)'a tabi olanlar kast edilmek­tedir: "Ve onlar namazlarına da devam ederler." Ahirete iman etmekle bir­likte Peygamber (sav)'a ve onun getirdiği Kitaba iman etmeyen bir kimsenin bu imanının hiç bir değeri yoktur. [150]

 

93. Allah'a yalan iftira edenden, yahut kendisine hiçbir şey vahyo-hınmamışken "bana da vahyohradu" diye söyleyenden, bir de: "Allah'ın İndirdiği gibi ben de indiririm" diyenden daha zalim kim olabilir? Sen zalimleri ölümün sıkıntıları içinde, melekle­rin ellerini uzatarak; "Ruhlarınızı çıkarın. Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden, âyetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız" derken bir görsen!

Yüce Allah'ın: "Daha zalim kim olabilir" anlamındaki buyruğu, mübte-dâ ve haberdir. Ondan daha zalim kimse olamaz anlamındadır.

"Allah'a yalan iftira edenden™ yalan uydurup söyleyenden "yahut ken­disine hiçbir şey vahyoUmmamışken bana da vahyotandu" Kendisinin peygamber olduğunu ileri sürerek böyle "söyleyenden... daha zalim kim olabilir?*

Bu buyruk, Rahmanu'l Yemâme diye adlandırılan (Müseylimetü'l-Kezzab), el-Esved el-Ansî ve Müseylime'nin karısı yalancı peygamber Secah hakkın­da inmiştir. Bunlar, peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Allah'ın kendile­rine vahiy indirdiğini iddia etmişlerdi.

Katade der ki: Bize ulaştığına göre yüce Allah bu buyruğu Müseylime hak­kında indirmiştir. Bunu, İbn Abbas da ifade etmiştir.

Derim ki: Fıkıhtan ve sünnetlerden selefin izlemiş olduğu yoldan yüz çe­viren şu kimseler de bu kabildendir: Bunlar: Benim kalbime şöyle doğdu ya­hut kalbim bana bunu bildirdi deyip, kalplerinde doğana ve hatırlarından ge­çene göre hüküm vererek, bunu da kalplerinin hertürlü bulandırıcı unsur­dan arındırılmış olmasına ve kalplerinin ağyardan (mâsivadan) tamamıyla uzak bulunmasına bağlarlar. Kalpleri böyle olduğundan dolayı, İlahi ilimler ve rab­bani hakikatler kalplerine güya tecelli ediyormuş. O bakımdan onlar, külli meselelerin sırlarına vakıf oldukları gibi, cüziyatın hükümlerini de bilmek id­diasında bulunurlar ve bunlar vasıtası ile de külli şer'i hükümlere ihtiyaçla-rınınolmadığını İleri sürerek şöyle derlen Bu gelen şer'i hükümler ile ancak ahmaklar ve avam hüküm verir. Evliya ve havas ehlinin ise bu gibi naslara ihtiyaçları yoktur. Onların naklettikleri arasında da: "Müftüler sana fetva verseler dahi sen yine de kalbinden fetvayı sor"[151] sözü de vardır. Ayrıca bu iddialarına Hz. Hızır'ın, kendisine tecelli eden bu tür ilimler vasıtası île Musa (as) nezdinde bulunan şeriat türü kavrayışlara muhtaç olmadığını da de­lil gösterirler.

Böyle bir İddia zındıklık ve kuturdur. Bunu söyleyen, tevbe etmesi isten­meksizin öldürülür. Böyle bir iddia ile birlikte onlara (bu sözlerinizle ne de­mek istiyorsunuz) kabilinden soru sormaya, cevap almaya gerek yoktur. Çün­kü böyle bir iddia kaçınılmaz olarak şer'î hükümleri yıkar ve Peygamberimiz­den sonra bir takım peygamberlerin varlığını kabul etmek sonucuna götü­rür. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah'ın İzniyle Kehf Sûre-si'nde (18/82. âyet, 2. başlıkta) gelecektir.

Yüce Allah'ın: "Bir dei "Allah'ın indirdiği gibi ben de indiririm diyen­den daha zalim kim olabilir." Buyruğunda yer alan; "...yen..." cer ma-hallindedir. Yani, ben de Allah'ın indirdiği gibi indiririm diyenden daha za­lim kim olabilir? Bununla kastedilen ise, RasuluHah (sav)'a vahiy kâtipliği ya­parken sonraları irtidat edip müşriklere iltihak eden Abdullah b. Ebi Serh'tir.

Mütessirlerin naklettiklerine göre bu irtidadının sebebi şudur: Mu'mi-nun Sûresi'nde yer alan yüce Allah'ın: "Andolsunki Biz, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık." (el-Mu'minun, 23/12) âyeti nazil olunca, Peygamber (sav) onu çağırıp bu buyruğu ona okudu. Yüce Allah'ın; "Sonra onu başka bir yaratık olarak yarattık" (el-Mu'minun, 23/14) buyruğuna gelince Abdul­lah, insanın yaratılışı ile ilgili bu geniş açıklamalardan hayrete düşerek: "Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir" (.el-Mu'minun, 23/14) deyiverdi. RasuluHah (sav) da: "Benim üzerime de bu şekilde nazil oldu" de­yince, Abdullah şüpheye düştü ve şöyle dedi: Eğer Muhammed doğru söy­leyen bir kimse ise andolsun ki, ona vahyolunduğu gibi bana da vahyolundu.[152] '"Eğer o yalan söyleyen birisi ise ben de onun dediği gibi söylemiş ol­dum, diyerek İslâm'dan irtidat etti ve gidip müşriklere katıldı. İşte yüce Al­lah'ın: "Bir de; "Allah'ın İndirdiği gibi ben de indiririm diyenden..." buy­ruğu ile kastedilen budur. Bunu da el-Kelbî, İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. Muhammed b. îslıâk da bunu naklederek şöyle demektedir: Bana Şurahbil anlatarak dedi ki: Şu: "Bir de: Allah'ın indirdiği gibi ben de indiririm di­yenden..." buyruğu, İslâm'dan irtidat, eden Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh hak­kında nazil olmuştur. Rasulullah (sav)'in Mekke'ye (fetih sırasında) girişi es­nasında onun, Abdullah b. Hatal'ın ve Mikyas b. Subabe'nin Kabe'nin örtü­leri altında bulunacak olsalar dahi öldürülmelerini emretmiş idi. Abdullah b. Ebi Şerh, Osman (r.a)'a kaçıp sığınmıştı. Hz. Osman, Abdullah'ın süt karde­şi idi. Abdullah'ın annesi onunla birlikte Hz. Osman'ı da emzirmişti. Hz. Os­man onu sakladı. Sonunda Mekke halkına eman verildikten sonra Rasulul­lah (sav)'tn yanına onu da götürüp, onun için Hz. Peygamber'den eman is­tedi. Rasulullah (sav) uzun bir süre sustuktan sonra: "Evet" deyiverdi. Osman Cr.a) meclisten ayrılıp gidince, Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Benim sus­mamın tek bir sebebi vardı. O da sizden birinizin kalkıp onun (.Abdullah'ın) boynunu vurması idi." Bu sefer ensardan birisi: Ey Allah'ın Rasulü, ne diye bana gizlice işaret etmedin? deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Şüp­hesiz Peygamber'in hain bir bakışının olmaması gerekir."[153]

Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) der ki: Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh, Mekke'nin fethi günlerinde İslâm'a girdi, İslâm'a güzel bir şekilde bağlandı. Bundan son­ra onun hoş karşılanmayacak herhangi bir davranışı görülmedi. O, Ku-reyş'in akıllı ve asîî insanlarından birisi idi. Amr b. Lüey oğullarının arasın­da hatırı sayılır bîr süvari idi. Daha sonra Osman (r.a) onu Meri 25 yılında Mı­sır valisi olarak tayin etti. 24 yılında Afrika onun kumandanlığında feth edildi. Oradan 31 yılında Nube (Sudan) topraklarından siyahilere gaza yap­tı ve bugüne kadar geçerli olan barış antlaşmasını da yaptı, 34 yılında ise, de­niz yoluyla Bizans topraklarına bir gazada bulundu. Bu seferlerinden geri dön­düğünde, İbn Ebi Huzeyfe onun Fustat'a girmesini engelledi. O da Askalan'a gitti ve Osman (r.a) şehid edilinceye kadar orada ikamet etti. Fitneden kaç­mak arzusuyla ölünceye kadar Remle' de ikâmet ettiği de söylenmiştir. O, Rab-bîne dua etmişti: Allah'ım, son amelimi sabah namazını kılmak olsun, diye dua etmişti. Abdest aldı, sonra namaza durdu. Birinci rekatta Fatiha Sûresi ile Âdiyat sûresini okudu, ikincisinde ise, Fatiha ile bir başka sûre okudu. Sa­ğına selam verdi, soluna selam verecekken Allah ruhunu kabzetti. Bütün bun­ları is,e Yezid b. Ebi Habib ve başkaları nakletmiştir. Abdullah, Hz. Ali'ye de Muaviye'ye de bey'at etmemişti. O, İnsanlar Muaviye etrafında toplanmadan Önce vefat etmişti. Afrika'da vefat ettiği de söylenrniştir. Sahih olan ise onun Askalan'da 36 ya da 37 yılında vefat ettiğidir. Tedbir görüş olarak 36 yılın­da vefat ettiği de söylenmiştir.

Hafs b. Ömer, el-Hakem b. Eban'dan, o, İkrime'den bu âyet-i kerimenin en-Nadr b. el-Haris hakkında nazil olduğunu rivayet etmektedir. Çünkü, en-Nadr b. el-Haris, Kur'an-ı Kerime nazire yazmak istemiş ve: "Öğüttükçe öğü-tenlere, hamur yoğurdu kça yoğuranlara, ekmeği oldukça pişirenlere ve onu lokma lokma yiyenlere andolsun" diye Kur'ân'a nazire yazmak istemişti.

Yüce Allah'ın: "Sen, zalimleri ölümün sıkıntıları İçinde, ölümün zorlu halleri ve sekaratı içerisinde... bir görsen!" ; Zorlu ve sıkıntı demek­tir. Bu kelimenin aslı, bir şeyi örtüp bürümek hakkında kullanılır. Su onu ört­tü anlamındaki; tabiri de buradan gelmektedir. Daha sonra bu ke­lime, zorlu, sıkıntılı ve hoşa gitmeyen şeyleri anlatmak üzere kullanılır olmuş­tur. Savaşın zorlu halleri ve sıkıntılı zamanlan anlamına gelen; tabiri de buradan gelmektedir. el-Cevherî der ki: -. Zorlu hal ve sıkın­tı demektir. Çoğulu ise C^} şeklinde gelir. el-Kutebî, Nuh (a.s)'ın gemisi­ni anlatırken şöyle demektedir:

"Ve derken o her tarafı örtüp kapatan suların geri çekilme zamanı geldi."

: Ölümün sıkıntıları, demektir.

"Meleklerin ellerini uzatarak" buyruğu mübtedâ ve haberdir. (Buna göre anlamı, melekler de ellerini uzatmış olacaklardır şeklinde otur).

"; Uzatanlar" anlamındaki kelimenin aslı; şeklindedir. (İzafet dolayısıyla sondaki nûn düşmüştür).

Denildiğine göre, melekler ellerini azap ile ve demir balyozlarla uzattık­ları zaman anlamındadır. Bu açıklama el-Hasen ile ed-Dahlıâk'tan nakledil­miştir. Meleklerin ellerini, ruhlarını kabzetmek için uzatacakları şeklinde de açıklanmıştır. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: "Melekler o kâfir­lerin yüzlerine ve arkalarına vura vura... canlarını alırken bir görsen." (el-Enfal, 8/50) Bu âyet-i kerime böylelikle bu husustaki iki görüşü de bir ara­da dile getirmektedir. Arapça'da: Elini ona hoş olmayan şeyle uzattı, tabiri kullanılır.                              

"Ruhlarınızı çıkarın" yani, eğer imkanınız varsa azaptan ruhlarınızı kur­tarın, anlamındadır. Ve bu bir azardır. Şöyle de açıklanmıştır: Hoşunuza git­mese dahi ruhlarınızı çıkartın. Çünkü, mü'minin ruhu Rabbi ile karşılaşmak İçin çıkmak arzusunu taşır. Kâfirin ruhu ise, zorlu ve sıkıntılı bîr şekilde çe­kilip çıkartılır. Ve şöyle denir: Ey murdar nefs, kendin de gazaplanmış ve ga­zaba uğramış olarak Allah'ın azabına ve O'nun hakir düşürmesine çık! Ebu Hureyre ve başkası yoluyla rivayet edilen hadiste böyle zikredilmektedir.[154]

Biz bu hadisi "et-Tezkire" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Allah'a hamd olsun.

Şöyle de denilmiştir: Bu buyruk, bir kimsenin azap ettiği kişiye; Sana aza­bı tattıracak ve hiç şüphesiz canını çıkartacağım şeklinde söylediği sözü an­dırmaktadır. Çünkü, bizzat kendileri canlarını çıkartmazlar. Aksine ölüm meleği ve onun yardımcıları onların ruhlarını kabzeder.

Bu sözün kâfirlere cehennemde oldukları sırada söyleneceği de ifade edil­miştir. Bunun cevabı ise, işin büyüklüğü dolayısıyla hazfedilmiştir. Yani: Sen, zalimleri bu haldeyken görecek olsan, hiç şüphesiz büyük bir azaba uğra­tılmakta olduklarını görecektin. : Zillet ile aynı şeydir,

"Kibirlendiğinizden'' yani, O'mın âyetlerini kabul etmeye yanaşmayıp bü-yüklendiğinizden dolayı (zillet azabı ile cezalandırılacaksınız") demektir. [155]

 

94. Andolsun sizi İlk defa yarattığıma gibi yapayalnız teker teker huzurumuza geldiniz ve size bağışladığımız şeyleri arkanızda bı­raktınız. İçinizde gerçekten ortak olduklarını boş yere iddia et­tiğiniz şefaatçdarınm da aranızda görmüyoruz. Andolsun on­larla aranızdaki bağlar kesilmiş ve zannettiğiniz şeyler önünüz­den kaybolmuş gitmiştir.

Yüce Allah'ın: "Andolsun... yapayalnız, teker teker huzurumuza geldi­niz" buyruğu, Mahşerde gerçekleşecek hali ifade etmektedir. "Teker teker" anlamındaki kelime, hal olarak nasb mahallindedir. Sonunda te'nis elifi (rnaksûre) geldiği için munsarıf değildir. Ebu Hayve ise, bu kelimeyi: şeklinde tenvin ile okumuş olup, Temimlilerin şivesi böyledir. Onlar, ref ma­hallinde ise; şeklinde tenvinli kullanmazlar. Ahmed b. Yahya ise tenvin-siz (ve medsiz) olarak; şeklindeki bir söyleyişi de nakletmekte ve: Üçer ve dörder kelimelerine benzediğini söylemektedir.

: Teker teker" kelimesi, 'nin çoğuludur. Sarhoşlar kelimesinin,  çoğulu-, : Tembeller kelimesinin de, kelimesinin çoğulu olması gibi.

Bunun tekilinin "râ" harfi sakin olmak üzere, şeklinde olduğu söy­lendiği gibi, "râ" harfi esreli veya üstün olarak kullanıldığı da söylenmiştir. Yine 'nin de bunun tekili olduğu söylenmiştir,

Buyruğun anlamı şudur: Siz, bize teker teker gelmiş olacaksınız. Her bi­riniz tek başına, ailesiz, malsız, çocuksuz ve yardımcısız olarak; sapıklığınız­da sizinle birlikte olanlardan ayrı olarak geleceksiniz. Allah'tan başka taptık­larınızın da size bir faydası olmayacaktır.

el-A'rec ise bunu  şeklinde (yâ harfinden sonra) "elif'siz olarak oku­muştur.

"Sizi ilk defa yarattığımız gibi" tek başınıza yaratıldığınız gibi demek­tir. Şöyle de açıklanmıştır: Annelerinizin karnından çıktığınız şekilde çıplak, ayakkabısız, sünnetsiz ve sonradan kazanılmış herhangi bir musibetsiz ola­rak geleceksiniz. İlim adamları derler ki: Yarın, kıyamet gününde kul doğ­duğu günkü azaların hangisine sahipse, onların hepsine sahip olarak haş-redilecektîr. Kendisinden herhangi bir organ kesilmiş olan kimseye o orga­nı kıyamet gününde geri verilecektir. İşte (hadis-i şerifte geçen Hz. Peygam­berin): "Sünnetsiz olarak"[156] hadisindeki ifadenin kastettiği mana budur. Ya­ni, sünnet oldukları vakit kendilerinden kesilen parça dahi kendilerine ge­ri iade edilecektir.

"Ve site bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız." Size verdiğimiz, mül­kiyetinize bıraktığımız şeyleri arkanızda bırakmış bulunuyorsunuz. Verilen bu şeyler ise, yüce Allah'ın insana bağışladığı köleler ve türlü nimetlerdir. "İçi­nizde gerçekten ortak olduklarını boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda görmüyoruz." Allah'tan başka kendilerine ibadet ettiğiniz ve Al­lah'a ortak koştuğunuz şeyleri -putları- kastetmektedir. Yani, Bana ortak koştuğunuz şeyleri beraberinizde görmüyoruz. Çünkü, müşrikler: Putlar Al­lah'ın ortakları ve O'nun nezdinde bizim şefaatçilerimizdir, diyorlafdı.

": Andolsun, onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş..." buyru­ğunu, Nâfi', el-Kisaî ve Hafs bunu zarf olarak nasb ile okumuşlardır. Yani, sizinle onlar arasındaki ilişki andolsun ki kopmuş bulunmaktadır. Burada "iliş­ki" anlamına gelen "vasi" kelimesinin hazfedilmiş olduğuna yüce Allah'ın: "Boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda görmüyoruz" buyru­ğu delil teşkil etmektedir. İşte bu, kıyamet gününde onlarla koştukları ortak­lar arasında ilişkilerin kop ani a cağına, birbirlerinden uzaklaşacaklarına dela­let etmektedir. Bu İse, koştukları ortakların onlardan uzaklaşıp onlarla birlikte olmayacaklar) bir zamanda olacaktır. Onlarla ilişkilerinin koparılması ise, onların bunlarla ilişkilerinin bulunduğunu iddia ettikleri halde onları terket-meleridir. Bundan dolayı "Kesilmiş" buyruğundan sonra "bağlar, ilişkiler" anlamında "vasrin hazfedildiğini kabul etmek güzel bir şeydir. Çünkü ifade zaten buna delâlet etmektedir, tbn Mes'ud'un kıraatinde de bu­nun nasb ile kıraatine delâlet edecek şekilde şöyledir: ""Andolsun, aranızdaki şeyler (bağlar) kesilmiş" şeklindedir ki, böyle bir kı­raatte nasb'tan başka birşey caiz olmaz. Çünkü bu ifadede kesilen sözkonu-su olmaktadır ki, buna da; ile işaret edilmiştir. Şöyle buyrulmuş gibi­dir: Andolsun, aranızdaki ilişki kopmuş, kesilmiş bulunmaktadır. şöyle de açıklanmıştır: Buyruğun anlamı: Andolsun, aranızdaki durum kesilmiş bulun­maktadır. Bu da yakın bir mana ifade eder.

Diğerleri ise, şeklinde merfu' olarak zarf olmayan bir isim diye fiili ona isnad ederek merfu' okumuşlardır. Yüce Allah'ın: ": Bi­zimle senin aranda da bir perde vardır* (Fussüet, 41/5) buyruğunda lıarf-i cer'in girmiş olmasıyla : İşte bu, benimle senin ayrûışımızdır" (el-Kehf, 18/78) buyrukların ": Ara" İsim olması görüşünü güçlendirmekte­dir. Diğer taraftan bu kelimenin mansub okunuşunun ref anlamında olma­sı da mümkündür. Nasbedümiş olması ise, ref mahallinde olmakla birlikte mansub bir zarf olarak çokça kullanılması dolayısıyladır ki, el-Ahfeş'in gö­rüşü de budur.

Buna göre her iki kıraatin de anlamı aynı olur. O bakımdan bunlardan her­hangi birisiyle okumak mümkündür.

"Ve zannettiğiniz şeyler" yani, dünya hayatında iken yalanlayıp gerçek olmadığını iddia ettiğiniz şeyler "ise önünüzden kaybolup gitmiştir." Bu âye­tin en-Nadr b. el-Haris hakkında indiği rivayet edilmiştir.

Rivayet edildiğine göre Âişe (r.anha) yüce Allah'ın: "Andolsun, sizi ilk de­fa yarattığımız gibi yapayalnız teker teker huzurumuza geldiniz" âyetini okumuş ve: Ey Allah'ın Rasulü, ya avretlerimiz ne olacak? Erkekler kadınlar hep birlikte, biri ötekinin avretine bakacak şekilde mi hasredilecekler? Ra-sulullah (sav) şöyle buyurmuş: "O gün onlardan her birisinin başka şeyler­le uğraşmasına fırsat vermeyecek kadar bir işi olacaktır. Erkekler kadınlara, kadınlar da erkeklere bakmayacaklar ve birbirlerine bakamayacak kadar baş­ka şeylerle uğraşacaklardır"[157] Bu, Sahih'te sabit olmuş ve Müslim'in de bu manada rivayet ettiği bir hadis-i şeriftir. [158]

 

95- Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır. Ölüden di­riyi O çıkarır. Diriden ölüyü de çıkarandır. İşte Allah budur. Na­sıl oluyor da çevriliyorsunuz?

Yüce Allah: "Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır"

buyruğunda, ilâhlarının yapmaktan acze düşeceği hayret verici fiillerinin en basit gibi görünenini saymaktadır.

: Yarıp çıkarmak, demektir. Yani O, ölü çekirdeği yarar da ondan yemyeşil yapraklar çıkartır. Tanenin durumu da böyledir. Yeşil yapraktan ise, ölü bir çekirdek ve tane çıkartmaktadır. İşte, ölüden diriyi çıkartmasının, di­riden de ölüyü çıkartmasının anlamı, -el-Hasen ve Kalade'den nakledildiği­ne göre- böyledir. İbn Abbas ve ed-Dalıhâk da şöyle demektedir: "Yarıp çı­kara yaratan demektir. Mücahid der ki: Yüce Allah burada yarmak ile tane ve çekirdekteki yarıkları kastetmektedir. da çekirdek anlamına gelen; 'in çoğuludur. Kayısı ve şeftali gibi çekirdeği olan herşey hakkında kul­lanılır,

"Ölüden diriyi O çıkarır, diriden ölüyü de çıkarandır." Canlı olan insa­nı cansız nutfeden, cansız nutfeyi de canlı insandan çıkartır. Bu açıklama îbn Abbas'tan nakledilmiştir. Katade ve el-Hasen'in görüşü de az önce geçmiş­ti. Buna dair açıklamalar daha önce de Al-i İmran Sûresi'nde (3/27. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim'in Salıih'inde de Hz. Ali'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ta­neyi yarıp çıkartan ve canlıyı var eden hakkı için bu ümmi Peygamberin -Al­lah'ın salat ve selamı üzerine olsun- bana söylediği sözdür: Beni ancak mü'min olan kimse sever ve bana ancak münafık olan kişi buğzeder.[159]

"İşte" Allah budur" buyruğu mübtedâ ve haberdir.

"Nasıl oluyor da çe vir itiyorsunuz? " Yani, aziz ve celil olan Allah'ın kudretiyle yarattıklarını görmenize rağmen haktan nasıl olur da döndürülü­yorsunuz? [160]

 

96. Sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi de bir sükûn (vakti), güneş ve ayı da birer hesap (işareti) kıldı. Bu, Aziz olanın, hakkıyla bilenin tak* diridir.

Yüce Allah'ın: "Sabahı yarıp çıkarandır" buyruğu, (bir önceki âyet-i kerimede geçen) yüce Allah adının sıfatıdır. Yani, işte bu, sabahı yarıp çıka­ran Rabbiniz Allah'tır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Muhakkak Allah sabahı (el-lsbâh) yarıp çıkarandır. Subh ve sabah, gündüzün İlk bölümleridir. İsbâh da aynı an­lama gelir. Yani, hergün sabahı yarıp çıkaran O'dur. Bununla da kasü şafak vaktidir. İsbâh; nin mastarıdır. Yani: Karanlıktan aydınlığı yarıp çıka­ran O'dur.

ed-Dahhâk der ki: Sabahı yarıp çıkarmak, günü yaratmak demektir. Bu­rada "el-İsbâh", marife olup hiçbir nahivciye göre tenvinli gelmesi caiz de­ğildir.

el-Hasen ve İsa b. Ömer ise, hemzeyi üstün olarak; : Sabah­ları yarıp çıkarandır, diye okumuştur ki, bu da "SublV'un çoğuludur, el-A'nıeş, İbrahim en-Nehaî'den; şeklinde fiili, feale vezninde ve "İs-bâh"ın hemzesini esreli ve son harfi olan "hâ"yı da üstün olarak okumuştur. (Anlamı: Sabahı yarıp çıkarır, şeklinde olur)

el-Hasen, İsa b. Ömer, Hamza ve el-Kİsaî ise, ": Geceyi de bir sükûn (vakti) kıldı" şeklinde (Fiildeki "cim" harfinden sonra) "elipsiz ola­rak (yani, kılan anlamına gelecek şekilde "câil" olarak değil) okumuşlardır. Ayrıca " Geceyi" mansub olarak, her iki yerde de; : Çatlatıp ya­ran ve yarıp çıkaran kelimesini fiil anlamına hamlederek okumuşlardır. Çünkü burada yaran, yanp çıkaran (tsm-i faili) fiil anlamındadır. Zira bu, olup biten bir iştir. O bakımdan manaya hamledilir. Diğer taraftan bundan sonra gelen fiiller de mazi fiildir. Bunlar da yüce Allah'ın: : Sizin için yıldızları yarattı" (el-En'âm, 6/97); "ı Gökten bir $u in­dirdi" (el-En'âm, 6/99) buyruklarıdır. Böylelikle buyrukların baştarafında yer alan "yarıp çıkaran" anlamındaki lafızlar, sonradan gelen fiil anlamına hamledilmiş olmaktadır. Diğer taraftan, bunu bir fiil takdiri ile "güneş ve ay" anlamındaki kelimelerin nasb ile kıraati üzere tema edip bunlann başındaki fiili "fail" vezninde kabul ederek esreli okumayışları da pekiştirmektedir. Bu açıklamayı Mekkî -Allah'ın rahmeti üzerine oisun- yapmıştır.

en-Nehhâs da der ki: Yezid b. Kutayb es-Sekûnî ise, bu bölümü ': Geceyi bir sükûn vakti, güneş ve ayı da bi­rer hesap (işareti) kılandır diye" şeklinde "güneş ve ay" anlamındaki keli­meleri esreli olarak ve lafza atıf ile okumuştur.

Derim ki: Mekkî, el-Mehdevî ve diğerleri bu açıklamalanyla yedi kıraat ima­mının bu şekildeki okuyuş üzere icma ettiklerini kastetmektedirler. Doğru­sunu en iyi bilen Allah'tır. Yakub, Ruveys'in kendisinden yaptığı rivayete gö­re; ": Geceyi de sakin kılan" diye okumuştur.

Medinelüer ise ": Geceyi de bir sükûn.,.kılandır" yani, sü­kûn mahalli, zamanı diye okumuşlardır.

Muvatta'da Yahya b. Said'ten nakledildiğine göre ona, Rasulullah (sav) dua ederken şöyle dediğinin ulaştığı (belegahû) nakledilmektedir:

"Sabahı yarıp çıkartan, geceyi sükûnet vakti kılan, güneş ve ayı hesaba işa­ret kılan Allah'ım! Borcumu bana ödet, beni fakirlikten, İhtiyaçtan kurtar. Se­nin yolunda kulağımdan, gözlerimden ve gücümden güzel bir şekilde beni faydalandır."[161]

Hz. Peygamberin burada "kulağımdan, gözlerimden beni faydalandır" de­diği nakledilmekle birlikte kulaklar ve gözler beden ile birlikte çürüyüp git­tikleri halde Nesaî, Tirmİzî ve diğer hadis kitaplarında bunlar hakkında[162]: Ve bunları benden mirasçı kıl" diye dua ettiğine dair riva­yet[163] nasıl açıklanır? diye sorulursa şöyle cevap verilir: İfadede bir mecaz var­dır. Yani: Allah'ım, ben hayatta kaldıkça bu duyularımı benden alma demek­tir. Şöyle de açıklanmıştır: Burada işitmekten ve görmekten kasıt Ebu Bekir ile Ömer'dir. Çünkü, Hz. Peygamber ikisi hakkında: "Onlar gözüm ve kula­ğım mesabesindedirler" diye buyurmuştur. Ancak bu, oldukça uzak bir İh­timaldir, bu hadiste maksat, işitme ve görme organlarıdır.

": Birer hesap işareti™ buyruğunun anlamına gelince; yani onla­rı kulların maslahatlarının kendisine taalluk ettiği bir hesab ile yaratmıştır. İbn Abbas, yüce Allah'ın: "Güneşi ve ayı da birer hesap (işareti) kıldı" buyru­ğunu bunları hesap ile yarattı, diye açıklamıştır.

el-Ahfeş der ki:  kelimesi, hisab kelimesinin çoğuludur. Şihab ke­limesinin çoğulunun şuhban diye gelmesi gibi. Yakub "hüsban" kelimesi; : Şeyi hesab eltim'den mastardır. "Hisab" ise isimdir, demektedir.

Başkası da şöyle demiştir: Yüce Allah, güneş ve ayın hareketini artıp ek­silmeyen bir hesap ile takdir etmiştir. Yüce Allah bunlarla insanlara kudret ve vahdaniyetini göstermektedir.

"Hüsban: hesab işareü"nin ziya, aydınlık anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Çünkü hüsban, bir şiveye göre ateş anlamına da kullanılmaktadır. Nite­kim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ": Üzerine ise gökten bir ateş (yıldırım) İndirir..." i. c\-Keh£, 18/40) İbn Abbas, buradaki "hüs­ban" ı ateş diye açıklamıştır. "el-Hüsbâne" ise, küçük yastık demektir. [164]

 

97. Karanın ve denMn karanlıklarında, kendileriyle doğru yolu bu­laşınız diye sizin için yıldızları yaratan O'dur. Şüphesiz Biz, bilen bir topluluk İçin âyetleri geniş geniş açıkladık.

Yüce Allah: "Karanın ve denizin karanlıklarında... sizin için yıldızla­rı yaratan Odur" buyruğu ile kudretinin kemalini beyan etmektedir. Yıldız­ların yaratılışında oldukça büyük faydalar vardır. Yüce Allah bu âyet-i keri­mede faydalarının bir kısmını zikretmektedir ki, şeriatın bilinip öğrenilme­sini teşvik ettiği işte bu faydalardır.

Kur'an-ı Kerim'de başka yerlerde de şöyle buyrulmaktadır; "Ve itaatin dı­şına çıkan her şeytana karşı koruduk" {.es-Sâffat, 37/7); "Ve Biz onları şey­tanlara karşı atış taneleri yaptık." (.el-Mü\k, 67/5.) Burada yaratmak anlamındadır. (Mealde olduğu gibi)

"Şüphesiz Biz bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıkladık." Ya­ni Biz, ibret almak hususunda daha ileri derecede olsun diye âyetlerimizi et­raflı bir şekilde açıkladık. "Bilen kimselerin" özel olarak sözkonusu edilme­leri ise, bu âyetlerden yararlanan kimselerin onlar oluşundan dolayıdır. [165]

 

98. Sizi tek bir candan yaratan da Odur. Sonra bîr karar yeri bir de emanet yeri vardır. Biz âyetleri iyice anlayan bir topluluk için uzun uzadıya açıkladık.

Yüce Allah'ım "Sizi tek bir candan yaratan da O'dur" buyruğunda kast edilen tek can, Âdem (a.s)'dır. Sûrenin baş taraflarında (el-En'âm, 6/2 buy­ruğunun tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır)

"Sonra bir karar yeri" anlamındaki  kelimesinin İbn Abbas, Sa-id b. Cübeyr, el-Hasen, Ebu Amr, İsa, el-A'rec, Şeybe ve en-Nehaî "kaP har­fini esreli, diğerleri ise üstün olarak okumuşlardır. Kelime mübtedâ olarak ref mahallindedir. Şu kadar var ki, "kaf" harfini esreli olarak okuyanların kıra­atine göre "( O nefislerden kimisi bir karar yerinde durur" takdi­rinde olur. Üstün ile okuyuş ise, "Her bir nefs için bir karar yeri vardır" anlamında olur

Abdullah b. Mes'ud der ki: Her bir nefsin rahimde bir karar yeri ve öle­ceği arzda emanet olarak kalacağı yeri vardır. Bu tefsir kelimedeki "kaP har­finin üstün okunacağına delâlettir. el-Hasen de der ki: Karar yeri kabirdedir.

Tefsir bilginlerinin çoğunluğu ise şöyle derler: Karar bulan, rahimlerde olan­dır. Emanet bırakılan İse, sulblerde bulunanlardır. Bu açıklamayı Said b. Cü­beyr, İbn Abbas'tan rivayet ettiği gibi, en-Nehaî de bunu böyle açıklamıştır.

Yine İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Karar kılınacak yer arz­dadır. Emanet bırakılan yer ise sutblerdedir. Said b. Cübeyr de şöyle demek­tedir: îbn Abbas bana evlendin mi diye sordu, ben hayır dedim. Şöyle dedi: Aziz ve celtl olan Allah, senin sırtından oraya emanet bıraktığı şeyleri çıkar­tacaktır.

Yine İbn Abbas'tan gelen rivayete göre karar bulan şey, yaratılandır. Emanet olarak bırakılan şey ise lıenüz yaratılmamış olandır. Bu açıklamayı da el-Maverdî nakletmektedir. Yine İbn Abbas'tan, emanet bırakılan şey, Al­lah nezdinde bulunandır dediği de rivayet edilmiştir ki, bunu da el-Maver­dî nakletmiştir. Yine İbn Abbas'tan: Emanet bırakılan şey Allah nezdinde olan­dır, dediği rivayet edilmiştir.

Derim kîH£ur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle buyurulmaktadır: "Yer­yüzünde sizin için bir süreye kadar karar yeri ve faydalanacak şey vardır."

 (el-Bakara, 2/36) Emanet bırakmak ise, onların kabirde hesap için diriltile-cekleri vakte kadar kalacaklarına bir işarettir ki, el-Bakara Sûresi'nde (2/36. âyet, 4. başlıkta) buna değinmiş idik.

"Biz âyetleri iyice anlayan bir topluluk için uzun uzadıya açıkladık." Katade der ki: "Uzun uzadıya açıkladık" beyan ettik ve geniş geniş İfade­lerle anlattık, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [166]

 

99. Gökten bir su İndiren de O'dur. Biz bununla her türlü bitkiyi çı­kardık. Ondan da taze ve yeşil bitkider) çıkardık. Ondan da bir birinin üstüne binmiş taneler meydana getirdik. Hurma to­murcuğundan birbirine yakın salkımlar, birbirine hem benze­yen, hem benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de (bitiririz). Her birinin meyvesine bir (ham) meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakıverin. Şüphe yok ki bunlarda İman edenler için birçok âyetler vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [167]

 

1. Bitkilere Hayat Veren. Su:

 

Yüce Allah'ın: "Gökten bir su indiren" buyruğundaki "su" yağmur demek­tir. "İndiren de Odur. Biz, onunla hertürlü bitkiyi çıkardık." Bütün bitki çeşitlerini onunla çıkardık. Her hayvanın rızkı diye de açıklanmıştır.

"Ondan da birbirinin üstüne binmiş" yani, başak gibi biri diğerinin üstünde bulunan "taneler meydana getirdik."

Âyet-i kerimedeki buyruğunu eİ-Ahfeş yeşil diye açıklamıştır. Nitekim Araplar (bu kelimeyle aynı vezinde olmak üzere): Sen bana parça parça bulutu göster, ben de sana onun yağmur yağdıracağı­nı söyleyeyim" derler. (Buradaki ikinci ve dördüncü kelimeler, "feil" veznin-dedirler. Müfessir bu vezne örnek vermek için bu deyimi zikretmiştir). Yeşil ise, yaş baklagiller, sebzeler demektir. İbn Abbas ise, yüce Al­lah bununla buğday, arpa, yulaf, mısır, pirinç ve sair taneli yiyecekleri kast etmektedir, demiştir. [168]

 

2. Hurma Salkımları:

 

Yüce Allah'ın: "Hurma tomurcuğundan birbirine yakın salkımlar...

vardır" buyruğu, mübtedâ ve haberdir. el-Ferrâ ise, Kur'an'm dışında; Yakın salkımlar" buyruğunun şeklinde bir öncesine atf ile okunmasını da uygun görmüştür. Sibeveyh-der ki: Araplar arasında; ) şeklinde (kaf harfini esreli değil de ötreli olarak) söyleyenler vardır. el-Ferra da der ki: Bu, Kayshlann şivesidir. Hicazlılar İse "kar harfi esreli ola­rak  derken, Tenıimliler derler. Ancak, hepsi de tekil olarak; diye kullanırlar.

Tomurcuk" ise, henüz çiçek açmamış olan hali ifade eder. Çiçe­ğe de bu isim verildiği gibi, hurma ağacı salkımının görünen bölümüne de bu isim verilir, Salkımlar" lafzı, çoğuludur. Bunun tesniye-si de "nün" harfi esreli olarak, şeklinde gelir. kelimesi gi­bi. Bu kelimenin çoğulu tesniye lafzı gibi gelmiştir. el-Cevherî ve başkaları derler ki: Tesniye olunca denilir ama, çoğul olarak "nün" harfi ötre­li olarak şeklinde kullanılır. Tekil olan; , salkım" demektir. Ço­ğulu ise, şeklinde gelir. Şair şöyle demiş:

"Salkımları da salkımlarının sapları da uzundur."

el-ÇevhenTden başkalarına göre ise; C .U() çoğulu cem-i kıllet'dir.

el-Mehdevî de der ki: İbn Hürmüz bu kelimeyi "kaP harfini üstün olarak' ( iıljtf ) diye okumuştur. Ötreli olarak okuduğu da rivayet edilmiştir. Üstün oku­yuşa göre bu, mükesser olmayan bir çoğula isimdir. Çünkü fa'lân vezni ço­ğula örnek teşkil eden vezinlerden değildir.

"Kaf' harfinin ötreli okunuşu, bunun; 'in çoğulu oluşuna göredir. Bu ise, hurma salkımı anlamındadır. "Ayn" harfi üstün olarak bizzat hur­ma ağacının kendisine denilir. (6l>şli )'in hurma ağacı göbeği anlamına geldiği de söylenmiştir.

Yakın" oturanın da ayakta olanın da ele geçirebileceği yüksekte olmayan yakın demektir. Bu açıklama İbn Abbas, el-Berâ b. Âzib ve diğer­lerinden nakledilmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Buyruk, kimi salkımlar yakındır, kimi de uzaktır tak­dirindedir. Fakat ikincisi hazfedil mistir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler... yaptı." (en-Nabl, 16/81)

Ancak, özellikle yakın olanı zikretti. Çünkü, âyet-i kerimeden maksat, ni­mette Allah'ın kudreti ve nimetini, lütuf olarak hatırlatmaktır. Yakın olduğu İçin kolaylıkla alınabilende lütuf daha büyüktür. [169]

 

3. Birbirine Benzeyen Ve Benzemeyen Bağlar, Bahçeler:

 

Yüce Allah'ın: "Üzüm bağlan:" buyruğu Biz onlara üzüm bağlan... da bitiririz, anlamındadır. Muhammed b. Abdurrahman b, Ebi Ley­lâ ve el-A'meş -aynı zamanda Âsim'in kıraatinden sahih olan rivayete göre şeklinde ref ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim bu kıraati ka­bul etmemişlerdir. O kadar ki, Ebu Hatim bu kıraatin imkânsız olduğunu söy­lemiştir. Çünkü, bağların, bahçelerin hurmadan olmasj sözkonusu değildir.

en-Nchhâs ise şöyle demektedir: Bu kıraat de caizdir. Kıraatin tevili de bu şekilde yapılmaz. Bu kelimenin burada merfu okunması, mübtedâ olması do-layısıyiadır. Haberi de hazfedilmiştir. yani: "Onlar için üzüm bağları...vardır" demektir. Nitekim kurradan bir grup; İri gözlü huriler de vardır" (el-Vakıa, 56/22) diye okumuşlar ve böyle bir şeyi Sibevyeh, el-Kisaî ve el-Ferra caiz kabul etmişlerdir ki, bunun benzerleri de pek çoktur. Yine buna göre aynı buyruğu İri gözlü huriler (de var ettik)" şeklinde oku­mak da mümkündür. Bunu da Sibeveyh nakletmiş olup, örnek olmak üze­re şu beyiti zikretmektedir:

"Sen bana kavimlerine karşı Bedroğullan gibi (yararlı) kimseler getir Yahut da Manzur b. Seyyar'm ailesi gibisini."[170]

Şöyle de açıklanmıştır: İfadenin takdiri: Ve bir takim üzüm bağları ki, onları bitirdik" şeklindedir. Bu da konuşma esnasında: Abdullah'a ikram ettim ve kardeşine de" yani, bu ifade Kardeşine de aynı şekilde ikramda bulundum," ifadesine benzer.

Zeytin ve nar anlammdaki  kelimelerine gelince, bu iki ke­limenin, bu husustaki icma dolayısıyla nasb'dan başka okunması sözkonu-su değildir.

Şöyle de açıklanmıştır.  Bağlar, bahçeler"in meri'u' olarak oku­nuşu lafız itibariyle Salkımlar" kelimesine atf yoluyladır. Anlam iti­bariyle onun türünden olmasa bile.

"Birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de (bitiririz)." Yani yapraklan itibariyle birbirine benzeyen ve benzemeyen demektir. Çünkü, zeytin ağacmın yaprağı, bütün dalı kapsama­sı ve yapraklarının hacmi itibariyle nara benzemekle birlikte meyvelerinin tad-ları birbirine benzememektedir. Bu şekildeki açıklama Katade ve başkaların­dan nakledilmiştir.

İbn Cüreyc der ki: Görünüş itibariyle birbirine benzeyen, tadı itibariyle bir­birine benzemeyen demektir. Meselâ iki tane narın rengi bir olmakla bera­ber tadları farklı farklıdır. Özellikle nar ve zeytinin söz konusu edilmesi ise, bu meyvelerin Arapların yakınlarında yetişmeleri ve onlar nezdinde meyve­ler arasında iyi bir yer sahibi olmalarındandır. Bu da (bu bakımdan) yüce Al­lah'ın: "Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?" (el-Gaşiye, 88/17) buyruğuna benzemektedir. Burada onların deveye bakmalarını söz konusu etmesi, daha çok tanjdıklan varlık o olmasından dolayıdır. [171]

 

4. Meyvelere Dikkat Etmek:

 

Yüce Allah'ın: "(Her birinin) meyvesine bir meyve verdiği zaman... ba­kıverin" buyruğu, tefekkürden uzak, sadece gözle gören bir bakışla değil, ibretli bir bakışla bakıverin, demektir. Meyve, sözlükte ağaçtan toplanan mah­sul demektir.

Hamza ve el-Kisaî, peltek "se" ve "mim" harflerini ötreli olarak; Mey­vesine diye okumuşlardır. Bir İnek inekler, bir ağaç-ağaç-lar gibi. Diğerleri 'in çoğulu olarak her iki harfi de üstün ile okumuş­lardır. Mücahid der ki: Çeşitli mallar" anlamındadır ise, sade­ce hurma ağacının meyvesi (hurma) demektir. Mücahid'in bu açıklamasına göre buyruk: Çeşitli mahsullerin elde edildiği mallara bir bakınız, demektir.

Peltek "se" ile "mim" harflerinin ötreli okunuşu ise, nemâlandınlmış mal demek olan Yin çoğulu olur. Aynı kelimenin, el-A'meş'den;  şeklinde peltek "se" ötreli ve "mim" harfi de sakin olarak okunduğu da rivayet edilmiştir. Bu kıraatte "mim" harfinin ötresinin hazfı ise hafif olsun diyedir. Bununla birlikteMeyve kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. İki harfin ötreli okunuşunun cem'u'l cem (çoğulun çoğulu) ol­ması da mümkündür. Çoğulun çoğulu değil de,  şeklinde peltek "se" ve "mim" harfleri üstün olan tekil meyve, mahsul kelimesinin çoğulu olma­sı da mümkündür. [172]

 

5. Meyvelerin Olgunlaşma Zamanına İbretle Bakış:

 

Yüce Allah'ın: "Bir de olgunlaştığı zaman..." buyruğunu, Muham-med bt es-Semeykâ: diye de okumuştur. İbn Muhaysın ve İbn Ebi İs-hâk ise "ya" harfini ötreli olarak diye okumuşlardır. el-Ferrâ der ki: Bu, Necid halkının bir bölümünün şivesinde böyledüvtçid Meyve ol­gunlaştı, olgunlaşır şeklinde fiilleri kullanılır, olgunlaşmış meyveye de (ismi fail olarak) denilir. Bununla birlikte; şeklinde de kul­lanılır. Burada meyvenin olgunlaşması zamanı demektir. Mahsul ve meyve olgunlaştı mı, bunu ifade etmek üzere; ' şeklinde fiil kullanılır. el-Hac-câc irad ettiği hutbesinde: "Olgunlaşmış ve top­lanma zamanı gelmiş bir takım kelleler görüyorum" demiştir.

Îbnü'l-Enbarî der ki: -Âyet-i kerimedeki şekliyle- 'ın çoğulu­dur. Bu da olgunlaşmış, yetişmiş anlamındadır. el-Ferra ise der ki: Şek­li, 'den daha çok kullanılır. Bunun anlamı kızarmış demektir.

Nitekim Mülane hadisinde rivayet edilen: . Eğer onu kırmızı renkli bir boncuk gibi kırmızı doğuracak olursa"[173] ifadesi de buradan gelmektedir. Burada geçen , akik, yahut da bir çeşit akik olduğu söylenmiştir.

Âyet-i kerime basiretiyle, kalbiyle görüp düşünen kimseye şunu göster­mektedir: Değişip duran şeyleri mutlaka değiştiren birisi vardır. Çünkü yüce Allah: "(Her birinin) meyvesine bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaş­tığı zaman bakıverin" diye buyurmuştur.

Önce bir tomurcuk olarak ortaya çıkar, sonra da bu tomurcuk açılıp ham bir meyve haline gelir. (Hurma) tomurcuk olduktan sonra beih (henüz tadı gelmemiş sarı hurma), sonra "seyâb, sonra yeşerip olgunlaşmadan ön­ce yuvarlak bir hal almaya başladığı vakit de cedâl, irileşmeye başladığı va­kit de busr, kızarmaya başladığı vakit zeh adını alır. Kızardıktan sonra, yer yer sarı benekler de varsa buna muvekket adı verilir. Eğer bu benekler hur-manın baş tarafında ise buna müzennebe denilir. et-Teznüb da denir. Yumu­şamaya başladı mı se'd denilir. Kızarması yansına kadar gelince, mücezzea adını alır. Üçte ikisine geldi mi, hulkâne denilir. Her bir tarafını kapatınca, artık mülsibite adını alır. Bundan sonra kuruyunca, artık ona temr adı veri­lir. İşte şanı yüce Allah bu meyvenin halden hale intikalini değişip durma­sını ve daha önceleri yokken var oluşunu, vahdaniyetine, kudretinin kema­line ve onu yaratan kadir ve âlim yüce zatın varlığına dikkat çekmektedir. Ay­rıca bu, öldükten sonra dirilişin mümkün olduğuna da delildir. Çünkü, bit­ki daha önce kuru iken tekrar yaratılıp var edilmektedir. el-Cevherî der ki: "Meyve olgunlaştı, olgunlaşır" anlamındadır. [174]

 

6. Dalındaki Meyvenin Olgunlaşmadan Satışı Ve Olgunlaşmayı Hızlandırmak İçin Yapılan Suni Müdahalelerin Etkisi:

 

Îbnü'l-Arabî der ki: Malik dedi ki: Meyvenin olgunlaşması, çürüklük ve bo­zukluk ile herhangi bir nakşın sözkonusu olmaksızın, olgunlaşması demektir.

Malik der ki: Nakış ise, Basrahların meyve nemlenip olgunlaşmaya baş­lasın diye meyveyi havanın içerisine daha çabuk girmesini sağlayacak şe­kilde delmek demektir.

Ancak, Kur'an-ı Kerim'de kastedilen olgunlaşma bu olmadığı gibi, Rasu-lullah (sav)'ın satışın kendisine bağlı olarak caiz olacağını söylediği olgun­laşma da bu değildir. Kur'an'ın ve Rasuiullah'ın kastettiği olgunluk, herhan­gi bir müdahale olmaksızın kendiliğinden meydana gelen olgunlaşmadır. İn­cir yetişen kimi soğuk bölgelerde incir ağız tarafına zeytin yağı sürülmüş bir çubuk sokulmadıkça olgunlaşmaz. Meyve olgunlaştı mı artık satışı helal olur. Bunun böyle yapılması ise, orda havanın bunu zorunlu kılması ve o bel­dede bunun adet edilmesidir. Böyle bir işlem yapılmayacak olursa meyve, olgunlaşması gereken zamanda olgunlaşmaz.

Derim ki: Hurmanın satışının caiz oluşunun güzel bir şekilde yenilmesi­nin ve artık gelecek musibetlerden etkileneceğinden yana emin olunması­nın kendisine bağlı kılındığı olgunluk, şanı yüce Allah'ın cereyan eden sün­neti ve ilim ve kudreti gereğince koymuş olduğu sağlam hükmüne uygun ola­rak Süreyya (Ülker) yıldızının doğuşuna tesadüf eder. el-Muallâ b. Esed, Vu-heyb'den, o, İsi b. Süfyan'dan, o, Ata'dan, o da Ebu Hureyre (r.a)'dan şöy­le dediğini nakletmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Süreyya yıldızı sa­bah vakti doğunca, artık o belde halkı üzerinden musibetler kaldırılır."[175]

Süreyya'nın bir yıldız olduğunda ise hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Sabah­leyin doğuşu ise, Mayısın 12. gününe tesadüf eder.

Buharı'de de şöyle bir rivayet vardır: Bana Harice b. Zeyd b. Sabit'in nak­lettiğine göre Zeyd b. Sabit, Süreyya yıldızı doğup, meyvenin sarısı kırmızı­sından seçilinceye kadar bağının meyvelerini satmazdı.[176]

 

7. Toplanmadan Önce Satılan Mahsullere İsabet Eden Afetlerin Hükmü:

 

Mahsullerde afetleri düşüren kimseler, bu rivayetleri ve bunlara benzer Peygamber (sav)'m, olgunlaştığı ortaya çıkıncaya ve musibet ihtimali ortadan kalkıncaya kadar meyvenin satışını yasaklayan rivayetleri delil gösterirler.[177] Osman b, Süraka der ki: Ben, İbn Ömer'e bunun ne zaman sözkonusu ola­cağını sordum, o da: Süreyya yıldızının çıkışı vakti diye cevap verdi.

Şafiî ise şöyle demektedir: Rasuluîlah (sav)'ın mahsullere isabet eden afet­lerin dürüleceğine dair herhangi bir hadisi benim nezdimde sabit olmuş de­ğildir. Eğer bana göre bu konuda bir rivayet sabit olmuş olsaydı, ona muha­lif kanaat ifade etmezdim. İcma ile kabul olunan asıl kaide şu ki, herhangi bir kimse satışı ve kabzedilmesi caiz olan bir şeyi satın alacak olursa, ona isa­bet eden afet onun hesabından gider. Yine Şafiî der ki: Eğer ben, afetlerin düşürüleceği görüşünü kabul etseydim, azını da çoğunu da indirirdim. Bu ise, es-Sevrî ve Kûfelilerin görüşüdür.

Malik ile Medine ahalisinin çoğunluğu, afetlerin düşürüleceği görüşünde­dirler. Çünkü, Hz. Cabir yoluyla rivayet edilen hadise göre Rasuluîlah (sav) musibetlerin (miktarının) İndirilmesini emretmiştir. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.[178] Ömer b. Abdulazi2 de bu şekilde hüküm verirdi, [179] Ahmed b. Han-bel ile sair hadis ehlinin görüşü de budur.

Zahirîler ise, hadisin umumundan yola çıkarak az olsun, çok olsun mu-sibelleri satın alanın hesabından düşmüşlerdir. Şu kadar var ki, Malik ve ar­kadaşları, musibetin mahsulün üçtebir ve daha fazla miktarda olmasını na­zarı itibara almışlardır. Üçtebirden daha aşağı olan miktarım nazarı itibara al­mamış ve bunu alışverişe tabi bir zarar olarak değerlendirmişlerdir. Zira, mah­sullerin az bir bölümünün olgunlaşmaması ve onun az bir bölümünün bo­zulmaması mümkün değildir.

Esbağ ve Eşheb, mahsulü değil de kıymeti nazarı itibara alırlardı. Eğer bu musibetin kıymeti üçtebiri ve daha fazlasını bulacak olursa ondan düşürü-iür.

İbnü'l-Kasım'a göre musibet, önlenmesi mümkün olmayan şeydir. Buna göre hırsızlık musibet değildir. Mubammed'in Kitab'ında da böyledir. el-Ki-tab'da ise bunun musibet olduğu kaydedilmektedir. İbnü'l-Kasım'dan da bu görüş rivayet edilmekle birlikte arkadaşları ve diğerleri bu hususta ona mu­halefet etmişlerdir. Mutarrif ve Înü'l-Macişun derler kir Mahsule semadan isa­bet eden küflenme, soğuk, kuraklık, sıcaklık ve ağacın kırılması gibi Adem oğlunun yaptığı bir iş sonucu meydana gelmeyen şeyler bir musibettir. Ku­raklık hususunda ihtilaf edilmiştir. İbnü'l-Kasım'ın rivayetine göre bu bir mu­sibettir. Sahih olan bunun sebzelerde de tıpkı diğer meyvelerde olduğu gi­bi musibet olacağı şeklindedir.

Bir kimse olgunlaşıp olgunlaşmayacağı belli 'olmadan meyve dalında kalmak şartıyla satacak olursa, bu satış feshedilir ve geri çevrilir. Çünkü bu hususta açık bir nehiy vardır. Diğer taraftan böyle bir alış veriş malın batıl yollarla yenilmesi kapsamına girmektedir. Zira Peygamber (sav) şöyle buyur­muştur: "Allah, mahsulü vermeyecek olursa, sizden herhangi bir kimse kar­deşinin haksızca aldığı malını neyin karşılığında alacaktır."[180]

Cumhurun görşü budur. Ebu Hanife ve arkadaşları da bu görüşün sahih olduğunu kabul etmişler ve buradaki nehyin kerahet ifade ettiği şeklinde açık­lamışlardır.

Yine cumhur, meyvenin olgunlaşıp olgunlaşmayacağı ortaya çıkmadan ön­ce hemen kesilip toplanması şartıyla satışını caiz kabul etmişlerdir. es-Sev-rî ve İbn Ebi Leyla ise bu hususta varid olan neiıyi esas alarak kabul etme­mişlerdir. Cumhur ise bunu celî kıyasa istinadan tahsis etmişlerdir. Çünkü, bu şekilde bir mahsulün satışı, akid esnasında kabzedilmesi mümkün olan ve belli bir şeyin satışıdır. O halde bunun da diğer satılan şeyler gibi satışı sahili olmalıdır. [181]

 

100. Ciiüeri Allah'a ortak kıldılar. Halbuki bunları O yaratmıştır. Bundan başka bilmeksizin O'na oğullar ve kızlar uydurup if­tira ettiler. Hâşâ O, onların nitelemelerinden münezzehtir, yücedir.

Yüce Allah'ın: "Cinleri Allah'a ortak kıldılar" buyruğu ile, onların içine düş­tükleri cahilliklerden bir başka çeşidini dile getirmektedir. Yani, onların ara­sında cinlerden kimisinin Allah'ın ortağı olduğuna inanan kimseler de vardır.

en-Nehhâs der ki; Bu âyette -daha sonra gelen- "el-Cİn" kelimesi, birin­ci mef'uldür. "Ortaklar" anlamına gelen "şürekâ" kelimesi de ikinci mefûl-dür. Yüce Allah'ın: "Ve sîzi hükümdarlar yaptı" (el-Maide, 5/20) buyurğu ile: "Ve kendisine uzun uzadıya mal verdiğim" (el-Müddesir, 74/12) buyruklarında olduğu gibi. Bu kabilden buyruklar Kur'ân-ı Kerim'de pek çoktur. İfadenin takdiri ise Cin­leri Allah'a ortaklar kıldılar" şeklindedir. "el-Cin" kelimesinin " ortaklardan bedel olması, ikinci mef ulun ise, "Hilali: Allah'a" olması da mümkündür. (Bu­na göre buyruğun manası): Onlar Allah'a ortaklar koştular. Yani, cinleri or­tak ettiler şeklinde olur. el-Kisaî ise, "o ortak koştukları cinlerdir" anlamına gelecek şekilde "el-Cin" kelimesini merfu' okunmasını caiz kabul etmiştir.

Halbuki bunları O yaratmıştır." Cemaat bu şekilde okumuş­tur. Yani, O'na ortak koşanları yaratan O'dur. Ortak koşulan cinleri yaratan O'dur diye de açıklanmıştır. İbn Mes'ud ise, bunu "O" anlamındaki zamir zi­yadesiyleşeklinde okumuştur. Yahya b. Yâmer ise, "lam" harfi­ni sakin olarak; diye okumuş ve şöyle demiştir: Yani, onlar kendi elleriyle meydana getirip yaptıklarını Allah'a ortak koştular. Zira onlar, ön­ce bir şeyi yapıyor, sonra da tapıyorlardı.

Âyet-i kerime, Arap müşrikleri hakkında nazil olmuştu. Onların cinleri or­tak koşmalarının anlamı ise, yüce Allah'a itaat ettikleri gibi cinlere itaat et­meleridir. Bu görüş, el-Hasen ve başkasından rivayet edilmiştir.

Katade ve es-Süddî der ki: Burada sözü geçenler, melekler Allah'ın kız­larıdır, diyenlerdir.

el-Kelbî de der ki: Bu âyet-i kerime zındıklar hakkında nazil olmuştur. Çün­kü zındıklar, Allah ve İblis iki kardeştir birbirine denkler). Allah insanları ve sair canlıları yaratandır. İblis ise cinleri, yırtıcı hayvanları ve akrepleri yara­tandır, demişlerdir.

Buna yakın bir inanış da Mecûsîlerin inanışıdır. Onlar şöyle demişlerdir; Kâinatın iki yaratıcısı vardır. Birisi kadim bir ilahtır, ikincisi ise kadim ilahın düşüncesinden meydana gelmiş şeytandır. Onlar, kötülüğü yapanın sonradan meydana gelmiş olduğunu iddia etmişlerdir. Ahmed b. Hâit'in görüşü­nü kabul eden, Mutezİle'nin bir kolu olan el-Hâitiyye de kâinatın iki yaratı­cısı olduğu iddiasındadırlar. Bunların birisi kadim olan ilahtır. Diğeri ise son­radan meydana gelmiş olup, yüce Allah onu herşeyden önce yarattıktan son­ra, kâinatı idare etmeyi ona havale etmiştir. Âhirette insanları hesaba çeke­cek olan budur.

Yüce Allah, zalimlerin ve inkarcıların söylediklerinden çok çok yüce ve münezzehtir.

"Uydurup iftira ettiler" anlamındaki kelimenin "râ" harfini şeddeli ola­rak; şeklindeki kıraat, Nafi'in kıraatidir ki, bu da çokluk ifade eder. Çünkü müşrikler, yüce Allah'ın kızları olduğunu ve bunların da melek­ler olduklarını iddia etmişler, gö2İe görünmeyip saklı olduklarından dolayı bunlara "cin" adını vermişlerdir.

Hıristiyanlar da Hz. Mesih'in Allah'ın oğlu olduğunu iddia ettikleri gibi, yahudiler de Üzeyr Allah'ın oğludur, demişlerdir. İşte bu, onların küfürleri cümlesinden çokça işledikleri bir küfürdür. Manaya uygun düşmesi için o ba­kımdan fiil (deki "râ" harfi) de şeddeli okunmuştur. Şam yüce Allah, onla­rın söylediklerinden yücedir, münezzehtir.

Nafi'in dışındakiler "râ" harfini azlık ifade eden kipe uygun olarak şed-desiz okumuşlardır.

Hasan-ı Basri'ye şeddeli okuyuşun ne anlama geldiği sorulunca, şöyle açık­lamış: Şeddesiz okuyuş, Arapça bir kelimedir. Kişi, oturup kalktığı mecliste yalan söyleyecek olur ise, onun hakkında " Kabe'nin Rab-bi hakkı için o bunu yalan söyledi," denirdi. Bir bilginleri de şöyle demiştir: Şeddesiz okuyuşun anlamı, uydurdular, aslı astarı olmadık bir iddiada bulun­dular şeklindedir. Şeddeli okuyuş ise, bunun çoklukla yapıldığını ifade eder.

Mücahid, Katade, İbn Zeyd ve tbn Cüreyc ise, şeddesiz okuyuşun yalan söylediler anlamına geldiğini söylemişlerdir. aynı anla­ma yani, olmadık şeyi ortaya atmak manasına geldiği de söylenmiştir. [182]

 



[1] Dârimt, Fedaihfl Kur'ân 16.

[2] Dârimt, Fedaihfl Kur'ân 16.

[3] Suyıttf, ed-Durrul-Mensûr, III, 245-246'da belirttiğine göre, cs-SileR, oldukça gevşek (va-hT) bir sened ile rivayet etmljtir.

[4] Buhârî, Menâkıb 12.

[5] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/525-527.

[6] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/528.

[7] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/528.

[8] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/528-529.

[9] Müslim, Sıfatu'l-Münâfîkin 27; Müsned, II, 327.

[10] Beyhakî, es-Sunenu'l-Kübrâ, IX, 5-6.

[11] Beyhakî, es-Sunenu'l-Kübrâ, IX, 5.

[12] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/529-530.

[13] Kelamcıların inkarcı felsefecilere karşı koyarken bu kavramları kullanmakla bu işi ba­şardıklarına işaret etmektedir.

[14] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/530-532.

[15] Ebû Nuaym, Rityetu'l-BvUyâ, II, 280. (Kurtttbt, Diını'l-Hadis baskısı, VI, 363, dn: 3.)

[16] Ebû Nuaym, aynı yer. (Kurtnbl, aynı yer, dn: 4) Kurmbi bu hadisi ileride Tâ-HS-20 53-55. âyetlerinin tefsirinde de zikredecek ve Ebîl Nuaym'ın bu hadisin sıhhat derecesi ile ilgili ımıtnlaasını ha yd edecek tir.

[17] İbn Sa'd, Tabakat, I, 25.

[18] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/533-536.

[19] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/536-538.

[20] drS, Şehadât9-Fed3i]u Ashabi'n-Nebiyy 1, Rîkaak 7. Eyman 10, 27; Müslim, Pedri-ilu's-Sahâbe 210-214; Ebû Dâvud, Sünne 9; Tirmizî, Filen 45, Şehüdât 4 Menâkib 56; îbnMâce Ahkâm 27; Miisned, I, 378.,., II, 228..., IV, 267..., V, 350...

[21] İbnu'l-Eslr, en-Nihaye, IV, 5î

[22] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/538-540.

[23] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/540-541.

[24] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/542-543.

[25] Az farkla: Müslim, Tevbe 14. Ayrıca: Buhâri, Tevhİd 15, 22, 28, 55, Bed'ul-Halk 1; Müslim, Tevbe 16; Tirmizl, Deavât 99; îbnMâce, Mukaddime 13, Zühd J5; Müened, II, 242, 260.,.

[26] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/544-546.

[27] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/549-549.

[28] Tirmizî, Sıfatu'l- Kıyame 59; Müsned, I, 293, 303, 307.

[29] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/549-550.

[30] Buhârî, Enbiyâ 50; Tirmizî, tim 13; Müsned, III, 46.

[31] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/550-552.

[32] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/552-553.

[33] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/553-554.

[34] Müslim, Zühd 16; TirmUi, Sıfauı'l-Kıyâme 6

İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/554-555.

[35] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/

[36] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/555-558.

[37] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/558-560.

[38] Yakın ifadelerle: Müslim, İman 361-364

[39] Müslim, İman 41, 42; Tirmizî, Tefsir 28. slire 1; Muaned, II, 434, 441.

[40] Müslim, İman 362; Müsned, I, 290, 295.

[41] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/560-563.

[42] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/563-565.

[43] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/566-567.

[44] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/567.

[45] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/568.

[46] 3uhârî, Tevhit! 2<S; Müslim İman 218; Tirmizî, Tefsir 3. sûre 21; Nesal, Kudât. 30-. Dâ-rimt, BııyıV 62; Muv&tta, Akdiye 11; Miisııed, I, Î89, 190, 416, V. 26O; VI, 212.

[47] Buhûrî, Rikaak 53, Filen 1; Müslim, Fedai) 25, 26; Jbn Mûce, Fiten 5, Ziilıd 36; Müsned. I, 257...II, 408... IH, 18.., IV, 313...V, 41.

[48] Bk. Buh&rî, Cenüiz 66; tbn M&ce, Ccnâiz 26.

[49] bnM&ee, Cenâiz 50

[50] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/569-571.

[51] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/572.

[52] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/572-573.

[53] Tirınizî, Ztihd 14; îbn Mâce, Zlihd 3. Ancak "Sair insanlar..." kısmı yok. Bu kısım, Dû-rimi, Mukaddime 32de 329 no'lu rivayette, "Halid b. Ma'dSn'ın sözü olarak geçmek­tedir.

[54] Zahitlerden birine ait bir söz olup hadis değildir. (Kurtubî, Düru'l-Hadis baskısı VI, 389. drı: 2).

[55] Tirnûzî, Zühd 13; İbn M&ce, Zühd 3.

[56] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/573-575.

[57] Tirmizl, Tefsir 6. sûre 1.

[58] Tlrmizî, aynı yer.

[59] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/575-577.

[60] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/577-579.

[61] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/579-580.

[62] Müslim, Birr 60; Tirmizt, Sıfatıı'l Kıyâme 2; Müsned II, 235, 301, 371, 411.

[63] Müsned, V, 162, 173.

[64] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/580-584.

[65] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/7-10.

[66] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/10-11.

[67] Tabcrâni, eî-Mu'eemu'l-Evsat, X, 125-126.

[68] İbnu'l Esir, en-Nihâye, II, 97,

[69] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/11-15.

[70] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/15-17.

[71] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/17-18.

[72] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/18.

[73] Buhârî, Lüks ta 8; Müslim, Lutatn 13; Ebû Dûvud, Cihad 8Ğ; îbn M&ce, Ticardt 68; Mu-vatta, İsti'zân Î7.

[74] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/18-19.

[75] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/20-21.

[76] Müslim, Fedailu's-Sahabe 45-46; İbn Mâce, Zühd 7. İbn Mace, bu sahabelerin isimle­rini de vermektedir ki, Kurtubî, bu rivayeti birazdan nakledecektir.

[77] İbn Mâce, Zühd: 7.

[78] îbn Mâce aynı yer

[79] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/21-24.

[80] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/25.

[81] el-Vahidi, Eshâbu Niizûü'l-Kur'ân s, 221, ikriıne'den gelen mürsel bir rivayet olarak

[82] Müslim, FedâiluVSahâbe 170; Müsned, V, 64.

[83] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/26-28.

[84] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/28-29.

[85] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/30.

[86] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/30-32.

[87] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/33.

[88] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/33.

[89] Buhârî, İstiskaa 29, Tefsir 6, sûre 1; Müsntd, II, 24, 52, 58, 122

[90] Müslim, İman 287; Tirmizî, Tefsir 6. Sûre 5,

[91] İbn Mûce, Mukaddime 19.

[92] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/33-35.

[93] Buhârî, Ezan 156, İstiskaa 28, Meğâzî 35; Müslim, İman 125; Ebu Dâvûd, Tıb 22; Ne-sâî, istiskaa 16; Muvatta, tstiskaa  4.

[94] Müslim, Selâm 125; Müsned IV, 68, V, 380.

[95] Zecr: Kuşların sağa-sota uçuşlarını uğurlu ya da uğursuz kabul edip yorumlamaktır. Bir çeşit kâhinlik ve îyâfet'tir. (Îbmı'1-Esîr, en-Nikaye, II, 297)

Tark: Kadınların yaptığı şekilde çakıl taşlarını vurmaktır. Reınl diye de bilinen kumla­ra bir işin hayırlı mı, şerli mı olacağını bilmek arzusuyla çizgi çekmek... olduğu da söy­lenmiştir. (lbu'1- Çsir, a.g.e., III, 121 ayrıca bk. II, 47.)

İyâfet: Kuşları kışkırtıp uçmalarını sağlayarak, isimlerinden, seslerinden, gidiş gelişle­rinden (.geleceğe dair) sonuçlar çıkartmaktır. (lbnu'1-Esir, a.g.e., III, 330.)

[96] Buhâri, Edep 117; Müslim, Selâm 123; Müsned, VI, 87.

[97] Buhârl, Bed'u'1-Halk 6 ve (yakın lafızlarla): 11.

[98] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/35-37.

[99] Suyûtî, ed-Durru'l-İfensûr, III, 278Tde belirtildiğine göre el-Hatib el-Bağdadî, Tariku Bağdad adlı eserinde zayıf bir senedle rivayet etmektedir.

[100] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/37-39.

[101] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/39-40.

[102] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/40-43.

[103] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/43-45.

[104] Müslim, Fiten 19; Ebu D&vâd, Fiten 1; Tlrmizl, Fiten 14; Müsned, V, 278, 284.

[105] Nesâî, Kıyâıım'1-Leyl 16; Müsned, V, 109.

[106] Bukârî, Tefsir 6. sûre 2, frisam 11, Tevhid 16; Tirmizi 6. sûre 2; Mümed, III, 309-

[107] İbn Mâee, Duâ 14; Ebû Dâvûd, Edeb 101; Müsned, II, 25.

[108] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/45-49.

[109] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/49-50.

[110] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/50.

[111] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/50-51.

[112] Müstedrek'te tespit edemedik; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat, VIî, 396'cta zikretmekte­dir. Hadîsin zayıf olduğu belirtilmektedir. el-Azizî, es-Sirâcu'l-Münir.,, III, 361.

[113] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/51-52.

[114] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/52-53.

[115] Tirmizî, Tefsir 7. sûre.

[116] Buharı, Salât 31; Müslim, Mesâcid 89, 92-94; Ebû Dâvüd, Salât 189-190; Nesâî, Sehv 25, 26; İbn Mâce, tkametıı's-Salât 129, 133; Müsned, 1, 379, 420, 424, 438.

[117] Buhâri, Fedâilu'l-Kurân 26; Müslim, Salâtu'l-Müsafırîn 225; Müsned, VI, 138.

[118] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/53-54.

[119] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/54-55.

[120] El ufâke gîintt, câhiliyye dönemi Araplartnın meşhur bir günüdür.

[121] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/55-58.

[122] Kurnıbî'nin matbu nüshabrındn bu mısra bizim burada kaydettiğimiz şekilden farklı­dır. Bu hali ve tercümesi, Lisânu'l-Arab (I, 574-575) daki açıklamalara göredir.

[123] Müslim, Fiten 116.

[124] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/58-64.

[125] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/64-66.

[126] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/66-68.

[127] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/68-71.

[128] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/71-72.

[129] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/72-73.

[130] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/73-74.

[131] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/74-76.

[132] Buhârl, İman 23, Enbiyâ 8, 41, Tefsir 6. sûre 3, 31. sûre 1, İstilâbetu'l-Mürteddîn 1, 9: Müslim, İman 197; Tirmizt, Tefsir 6. sûre 4; Müsned, I, 378, 424, 444.

[133] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/75-76.

[134] Müslim, Cenâiz 7; Müsned, VI, 297.

[135] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/77-78.

[136] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/78.

[137] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/78-79.

[138] Buhâri, Sulh 9, Fedâilu Ashabı'n- Nebiyy 22, Piten 20; Ehû Dâvûd, Stinne 12; Tirmi-zî, Menâkıb 30; Nesaî, Cumua 27; Müsned, V, 38, 44, 49, 51.

[139] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/79-80.

[140] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/80-82.

[141] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/82-83.

[142] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/83.

[143] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/83-84.

[144] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/84.

[145] Buhûrl, Tefsir 2. söre 23, 5, sûre 6, Sulh 8; Müslim, Kasâme 24; Ebû Dâvttd, Kısas 28; Nesât, Kasâme 17, 18; tbn Mâce, Diyât 16; Müsned, III, 284,

[146] Buhârî, Enbiya 39, Tefsir 6. Sûre 5, 38. sûre 1.

İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/84-85.

[147] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/86.

[148] el-Vâhidî, Esbabu Nüzdlil-Kur'an, s. 223.

[149] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/86-88.

[150] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/89.

[151] Yalnızca bu ifadeleri ele alarak kötü maksatlarına delil gösteren bu gibi kimselerin yak­laşımlarının yanlışlığını anlamak için hadisin metninin tercümesini kaydedelim. Vabi-sa b. Ma'bed el-Fihrî'derv. Rasıılluh (sav) Vabiss'ya: "Sen (bana) birr (iyilik) ve ism (gü­nah) hakkında soru sormaya mı geldin?" diye sordu. Ben; "Evet" dedim ... / ... …./….Peygamber, parmaklarını, bir ıırayn topladı. (Yumruk yaptı) ve göğsüne vurduktan sonra; 'Sen kendi nefsinden fetvayı sor. kendi kalbinden fetvayı sor!" diye buyurdu. Ve bu sözlerini Üç defa tekrarladı (Devamla buyurdu "Birr, nefsin kendisi dolayısıyla huzur bulduğudur. Kalbin kendisi dolayısıyla rahat ettiğidir. İsın (günah) ise neiste gi­dip gelen kalpte tereddüt ve kararsızlığa sebep olandır. İsterse insanlar ve müftüler sa­na fetva versin." (Dâriml, Buyu 2; Müsned, IV, 228)

Birr ve İsın, Kur'an ve Sünnetin bize mahiyetini açıkladıkları birer kavramdır. Kur'an ve Sünnete teshin olmuş bir nefs ve bir kalp, elbette birr olanlardan rahat ve huzur bulur, günahtan da rahatsız olur. Yoksa Kuran ve Sünnet'in aydınlığında basireti açılmamış bir nefs ve hevanın bu hususlarda sağlıklı karar vermesi imkansızdır.

[152] el-Vahidî, Esbabu Nüzûli'l-Kur^an, s. 223-224.

[153] Ebû Dâvûd, Hudîıd 1, Cibnd 117; Nesaî, Tahrîınu'd-Deın 14.

[154] Bu hususları ve benzeri gaybî ahvali anlatnn el-Berâ b. Âzib'cien gelen uzunca bir ri­vayet, Müsned, IV, 287'cte zikredilmektedir.

[155] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/90-94.

[156] İnsanların belirtilen şekilde haşredileceklerine dair bazı hadisler: Buhâri, Enbiyâ 8, 48, Tefsir 5. sûre 14, 21. süre 2, Rik;ıak 45; Müslim, Cennet 56, 57; Nesât, Cemiz 118-119; Tirmizl, Sıfatu'l-Kıyame 3; Tefsir 80. sûre 2...

[157] Bu lafızlarla: Hakim, el-Müstedrek iy, 565; aynı marnıda yakın lafızlarla. Müslim, Cen­net 56; Nesâî, Cenâiz 118; Müsned,\ VI, 90

[158] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/94-96.

[159] Müslim, hmn 131.

[160] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/97.

[161] Muvatta; Kur'ıın 27.

[162] Tirmizl, Deâvât 66

[163] Bk. Tirmizî, Menâkıb 16.

[164] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/98-100.

[165] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/100.

[166] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/101-102.

[167] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/102.

[168] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/102-103.

[169] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/103-104.

[170] Bu beyitteki ikinci "gibi' anlamına gelen kelime, birincisine atfen esreii olarak okuna­cağı gibi, beyitin başında yer alan "getir' anlamındaki liiün mef ıılit olarak üstün okun­ması dıı ıııümkündür. Aynı kelimelerin iki farklı şekilde okunabileceğine bu beyit ör­nek olnrok gösterilmiştir.

[171] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/104-105.

[172] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/105-106.

[173] Hadisin sahih kitapbrdaki rivayetlerinde bu lafzı tespit edemedik. Ancak İbnıt'l Esir,en-Nihaye, V, 302’de bu lafzı zikretmektedir.

[174] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/106-107.

[175] Vuheyb'den itibaren senedi aynen olmak tizere, Müsned, II, 34l'deki lafzı'Yıldız sabah vakti doğdu mu, artık musibetler knldırılır" anlamındadır. Ayrıca bk. Müsned, II, 388.

[176] Bukûrî, BııyiV 85; Muuâtta, Buyu' 13.

İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/107-108.

[177] Bk. Buh&ri, BııyıV 85, Müslim, Buyu' 49 v.d.; Ebü Dâvûd, BııyıY 22; Tİrmizî, Buyu' 15; Nesâî, B\ıyû' 28; Muvâtta; Buyu' 10; Müsııed, 11, 7, 46, 56, Ayrıca: el Mu'cemu'l-Mü-fehres li Elfû.zi'1-Hadis, 1, 156; "Ln tebi'ti's-Semerete..."

[178] Müslim, Mıısîikaat 17; Ebû Dâvûd, Buyu1 23, 58; Nvsâi, BııyıV 30; İbn Mâce, Ticarât 33; Müsned, 111, 309.

[179] Muvatta, Buyû'16.

[180] 3ukârl, Zekat >S, BtıyıT S?; Müslim, Mıısakaat 51: Ebû Dâvûd Büyü' 58; Nesâî, Bııyii 29: Muvalta, Bııyu 11.

[181] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/108-109.

[182] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/110-111.