Yunus Suresi - 010Yunus - 19. Sayfa
Kâinattan Görünümler Ve Bunların, İmânın Aslına İşaret Edişleri
Mü'min İle Kâfir Ve Bunların Sonu
Müşriklerin Evhamı Ve Bunların Reddi
Allah İnsanları Böyle Yaratmış:
Müşriklerin Hz. Peygamberden, Doğal İşaretler Getirmesini İstemeleri
İnsanın Huyu Ve Ahlâkı İşte Böyledir
Dünya Hayatı İçin Belîğ Bîr Misal
Cennete Teşvik, Cehennemden Nefret Ettirmek
Allah'ın Birliği Konusunda Müşriklerle Tartişma
Kur'an Allah Kelâmı Ve Peygamber Mucizesidir
Dünya İşte Böyledir, Sonu Da Budur
Müşriklerin Azabı Çabuklaştırma İsteklerine Kesin Cevap
Kuranı Kerim Ve Şerefli Hedefleri
Peygamberliğin Başka Bir Şekilde İspatı
Cenabı Allah'ın Kullarını Kontrol Ve Her Şeyi İlmî İle Kuşatması
Musa (A.S.)'In Firavun'la Kıssası
Musa İle Firavun Arasında Geçenler
Kur'an'ın Gerçekliğinin Takriri
İslâm Davetinin Genel Prensipleri
Buraya Kadar Anlatılanların Özeti
YUNUS SÛRESİ
Mekkidir. 94 ve 95. ayetlerinin Medenî olduğunu söyleyenler olmuşsa da, tümden Mekki olduğunu söyleyenlerin görüşü doğrudur. Ayet sayısı 109 dur. Bu surede.dinî inançları konusunda kâfirlerle tartışılmakta; bakışlar, AlIah’ın tabiî ayetlerine yöneltilmektedir. Öğüt ve ibret alınsın diye bazı kıssalar, özellikle Musa'nın Firavunla olan kıssası anlatılmakta ve bu arada insan tabiatından söz edilmekte, dünyanın tavsifi yapılmakta, sonra da kıyametin etkileyici sahnelerinin anlatımına ve buna bağlı olarak ölüm sonrası dirilişin İspatına, Kur'an'ın tavsif edilerek gönüllerdeki etkisine geçilmekte, Kur'an'ı inkâr edenlerle münakaşa edilmektedir.[1]
Tuhaf Karşılanan Şey
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar hikmetli Kitâb'm âyetleridir.
2- İçlerinden birine, "İnsanları uyar ve inananlara, Rableri katında yüksek makamlar olduğunu müjdele" dîye vahyetmemiz, insanların tuhafına mı gitti ki, kâfirler: "Bu apaçık bir büyücüdür" dediler? [2]
Bazı Kelimeler:
Bu üç harf, birbirleriyle bağlantılı olmaksızın hareketsiz olarak okular. Bunların ne anlama geldikleri konusunda, çeşitli görüşler bulunduğun Bakara sûresinin başında anlatmıştık.Sağlam, Muhkem ve hik Vahy,
îhâ: Gizlice bildirmek demektir,Ceza ile korkutarak uyarıda bulun.Sevapla müjdeleyerek bildir.De-e bakımından önde olmak, yüksek makam. Bu yüksek makamlara kadem adı verilmiştir. Çünkü bu faziletlere ayakla ulaşılır. Nitekim elle elde a' i ekildiklerinden dolayı, nimetlere de yed(el) adı verilmiştir. Ayetti kerimede kademin, yani makamın sıdk kelimesine izafe edilmesi, bu makamların faziletlerin tahakkuk etmiş olmalarından ötürüdür. Sıdk, bütün faziletleri Vaide toplayan kapsamlı bir isimdir. [3]
Açıklama:
Kur'an'ı Kerim'in ve tefsirini yapmakta olduğumuz bu sûrenin kendilerinden oluştuğu yüce mertebeli bu ayetler, sahibi hikmetli, cüzleri ve manâ-\l ri muhkem olan Kitabın (Kur'an'ın) ayetleridir.
"Bu Kitâb, Hakim ve haberdar olan Allah tarafından, ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kİtâb'dir."[4]
"Kendilerinden bir adama vahyetmemiz, insanların tuhafına mı gitti?" jjrıda bunu tuhaf karşılamaları şaşırtıcıdır.
Kâfirler, bîr beşere peygamberlik verilerek vahiy gönderilmesini, Resu-ıjah'm kodamanlardan olmayıp halktan biri. olmasını tuhaf karşıladılar. Hayret! Allah, Ebu Talib'in yetiminden başka insanlığa peygamber gönde-_e]c birini bulamadı mı!" dediler. Bu peygamberin kendilerine gelerek ölüm r rtrası dirilişi hatırlatması, bu dirilişle onları uyarıp korkutması, mü'minle cennetle müjdelemesi çok tuhaflarına gitti. O'nu alay ve hakaretlerinin hedefi haline getirdiler.
cümlesindeki fiilinin başında istifham hemzesi bulunması, onların tuhaf karşılamalarını protesto etmek, hatta tuhaf kar-alarını hayret verici bir şey olarak ifade etmek içindir. Çünkü yüce Allah'ın Hz. Muhammed (s.a.v.)'den önce gönderdiği peygamberlerin tümü hirer insandı. "Biz onu (Muhammed'İ) melek kılsaydık, bir İnsan şeklîn- de yapardık da, düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk"[5].
"De ki: "Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik"[6].
Muhammed (s.a.v.)'in bir İnsan olarak peygamberlikle görevlendirilmesi, yetimliği ve yoksulluğu, şaşkınlık sebebi olmamalıdır. Çünkü Allah, peygamberliğini nereye koyacağını daha iyi bilir. Zenginlik, dünyalık bakımından önde olmak, mal ve evlâd çokluğu, kişinin peygamber olmasını gerektirmez. "Ey insanlar! Sizi bana yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de çocuklarmız-dır".[7]
Ölüm sonrası diriliş, dünyada işlenen iyilik ve kötülüklerin Ahirette karşılığının verilmesine gelince, bu gerekli ve doğal bir iştir. Hayret ve şaşkınlık sebebi olabilir mi? Aslında sizin bunları tuhaf karşılamanız tuhafın da tuhafıdır.
Muhammed'e; insanları uyarması, onlara tevhidi, ölüm sonrası dirilişi, dinin genel hükümlerini bildirmesi, küfür ve günah işlemenin sonuçlarından korkutması, bütün insanları uyarıp korkutması; Rableri katında kendileri İçin yüksek makamlar bulunduğunu ve Rablerinin ahirette kendilerine en güzel mükâfatı vereceğini mü'minlere müjdelemesi için vahyettik.
Kâfirler ne söylediler ve peygambere ne cevap verdiler? Kur'an'ı ve O-nun, kişiyle kardeşini, kişiyle anasını ve babasını, kişiyle eş ve oğlunu birbirinden ayıracak derecede kalbleri ve ruhları etkilediğini görünce kâfirler, "Bu sadece öğretil eğelen bir sihirdir"[8]. Ve Kur'an'ın sahibi Muhammed de bir sihirbazdan başkası değildir, dediler.
Onlar, sebebi bilinmeyen ve aslı anlaşılmayan şeylere sihir derlerdi.
Kur'an'ın sihir değil ancak vahiy, ilham, hikmet, adâb, yasama, yargı, politika, sosyal bilim, ilim ve ahlâk olduğu, bunlarla ilgili hükümleri içerdiğini araplar da, diğerleri de açıkça gördüler. "Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitabı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rable-rinden korkanların, bu Kitaptan tüyleri ürperir. Sonra Allah'ı anmakla, hem derileri ve hem de kalbleri sükûna kavuşur'[9]
Kâinattan Görünümler Ve Bunların, İmânın Aslına İşaret Edişleri
3- Doğrusu sizin Rabbmiz, gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra arşa istivâ eden, işi düzenleyen Allah'tır, izni olmadan kimse şefaat edemez. İşte Rabbinİz olan Allah budur. Ona kulluk edin. Nasihat dinlemez misiniz?
4- Hepinizin dönüşü, O'nadır, Allah'ın va'di haktır. O, önce yaratır, sonra inanıp yararlı işler yapanların ve inkâr edenlerin hareketlerinin karşılığını adaletle vermek için tekrar diriltir. İnkarcılara, inkârlarından ötürü kızgın bir içecek ve can yakıcı azâb vardır.
5- Güneşi ışıklı ve ayı nurlu yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, aya konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır; bilen millete âyetleri uzun uzadıya açıklıyor.
6- Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında, O'na karşı gelmekten sakınan kimseler için âyetler vardır. [10]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bunlardan önce ikinci ayette Kur'an-ı Kerim müşriklerin, içlerinden bir adama (Hz. Muhammed'e) Allah'ın vahiy indirmesini ve o adamın kâfirleri azap ile korkutmasını, mü'minferi sevab ile müjdelemesini tuhaf karşılamalarını protesto ediyordu. Onların bunu tuhaf karşılamaları, Hz. Muhammed'i İnkâr ve O'na küfretmekti. O, apaçık sihir yapan biridir, diyorlardı. .
Cenab-ı Allah bu ayeti inzal buyurarak onların bu sözlerini reddetti.
İslâm dininin İki önemli esası vardır. Bunlardan İlki, ibadet ve duada ihlash olarak Allah'ı birlemektir. İkincisi ise, Ölüm sonrası diriliş ve cezayı ortaya koymaktır.
Birinci esas daha önce anlatılmış olduğu için, buradaki ayet-i kerime ikinci esası açıklamaktadır. Bu sûrenin üçüncü ayetindekî bazı mücmel hususları burada açıklamaya çalışacağız ki, bu ayetin, Allah'ın kudretinin eksiksizliği-ne, bir ve tek olan gerçek mabud oluşuna ibaret ettiği hususu açıklık kazansın. [11]
Açıklama:
Kendisinden başka tanrı bulunmayan, gökleri ve göklerde kendisinden başka kimselerin bilemediği âlemleri yaratan, yeri ve zerrelerini kendisinden başka kimselerin bilemediği yerdeki alemleri yaratan Rabbiniz, bütün bunları altı günde yaratmıştır. Bu günlerin zamanının ne kadar olduğunu ancak kendisi bilir. "Gün" kelimesi, lügatte bir zamanın bir parçası "cüz'ü" anlamında kullanılır.
Sonra bu mülkün ve sahibinin yüceliğine yaraşır ve mahiyetini ancak kendisinin bilebileceği bir şekilde arşa istivâ etti. Arş O'nun kürsüsü veya idare merkezidir. Aslında arşın niceliğini O'ndan başka kimse bilemez. Sonra da ululuk, kemal, ilim ve hikmetine yaraşır bir şekilde mülkünün işlerini düzenlemek, işlerinin sonucunu düşünerek tedbir almak için arşa istivâ etti.
Nübüvveti inkârları bu ayette şöyle reddediliyor: Eksiklerden münezzeh yüce Allah, kâinatı ve İçindeki varlıkları yaratandır. Gökleri ve yeri, bu muhkem ve eşi görülmemiş bir düzen içinde yaratandır. Arşı üzerinde istiva edendir. Hiç kimseyi ortak etmeden mülkünün idaresini kendi başına yürütendir. Yaratıklarından dilediği kimselere, ilmini verir ki, insanları doğru yola eriştirsin, sapıkları dosdoğru yola kavuştursun, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Bütün bunlar, O'nun kudret, tedbir ve hikmetinin görünümleridir. Şu halde bu vahyi ve muhatabı olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'İ doğrulamak,
O'nun getirdiği hükümlerin tümüne imân etmek gerekir. Allah'ın izni olmadıktan sonra kıyamette hiç kimse şefaat edemez. O'nun rızasını alamayan hiç kimse, şefaat etme hakkına sahip olamaz. "Ogün Rahman'm izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez"[12]. De ki: "Şefaat hepten Allah'a aittir"[13]. Bunlar, müşriklerin, tanrılarının şefaatçi olacaklarına dair inançlarını reddeden gerçeklerdir. Müşrikler, şefaate inanmadıkları halde nasıl olur da tanrılarının kıyamette kendilerine şefaatçi olacaklarını söylerler?
İşte bakın, yüce ve üstün olan, Rabbinİzdir. O, bu kâinatı yoktan var edip yönetendir. İznini almadan hiç kimse O'nun huzurunda şefaatte bulunamaz. O, sizin Rabbiniz olan Allah'tır. Kendisinden başka tanrı yoktur. O-ndan başka tapılacak bir mabud mevcud değildir. Öyleyce yalnızca O'na kulluk edin. O'ndan başka bir tanrıyı O'na ortak koşmayın.
Araplar, Rububİyetin birliğine imân ederlerdi. "Andoîsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" dİyi sorsan, elbette "Allah" derler"[14]. Ama yine de tanrılık konusunda başkalarını O'na ortak koşarlardı. Bu nedenle Kur'an-ı Kerîm, onların bu hastalıklarına şu ayetle değindi: "İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'na kulluk edin".
Bu apaçık gerçekten habersiz misiniz? Gökleri ve yeri yaratan, arşa istivâ eden, işleri düzene koyan, ayetleri uzun uzadıya açıklayan, yalnızca Allah'tır. İznini almadan hiç kimse O'nun katında şefaatte bulunamaz. Bütün bunların sahibi, Rabbinİzdir. Şu halde sadece O'na kulluk edin. Bunu bilmiyor musunuz ve düşünmüyor musunuz?!! Ölümden sonra dönüşünüz sadece Allah'adır. Sizden hiçbiri O'nun huzuruna çıkmaktan kurtulamayacaktır. Allah'ın va'di gerçektir. Yaratılmışların tümünü yaratan O'dur. Oluşum anında biçimlendirir. Sonra onu eski durumuna döndürür. İlk yaratışı, çekişmesiz ve ihtilafsız olarak meydana gelmiştir. Ahirette tekrar yaratmasına gelince, bunun delili şudur: Bir şeyi bir benzeri olmadan ilk olarak yaratmış olan, öldükten sonra hayata döndürmeye de şüphesiz ki kadirdir. "Yaratmaya başlayan O'dur. Sonra onu çevirip yeniden yapar. Bu/ona daha kolaydır"[15]
Ölüm sonrası hayata döndürmek; Allah'a, peygamberine, Peygamber (s.a.v.)'e indirilen hükümlere inananları adaletle mükâfatlandırmak için olacağına göre, o zaman Cenab-i Allah, her amel sahibine hakkı olan sevabı verecek ve hiç kimseye haksızlık etmeyecektir. "Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez, (İnsanın yaptığı iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz."[16]
Bu, iyilik yapanların ve iyi davrananların kat kat ödüllendirilmelerine engel teşkil etmez.
"Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlası var"[17]
Bu ayette geçen "daha güzel karşılık" güzel davranışın mükâfatıdır. "Fazlası" ise, Rahman ve Rahim olan Allah'ın bir lutfudur. Allah'a küfre-dip,ölünı sonrası dirilişi inkâr eden: yerine göre uyarıp korkutan, yerine göre müjdeleyen bir insanın (Hz. Muhammed'in) Peygamber olarak gönderilmesini tuhaf bulanlara gelince; bunların ölüm sonrası diriliş zamanındaki cezaları, mide yakarı sıcak bir sudan ibaret olan bir içecektir. Bunların içecekleri, ne kötü bir içecektir! Kâfirlikleri dolayısıyla bundan sonra da elem ve acı verici bir azaba uğratılacaklardır.
Eksiklerden arınmış olan yüce Allah, güneşi ışıklı bir hayat kaynağı, bitki ve hayvan gibi canlılara ısı ve hareket gönderen bir varlık olarak yaratmıştır. Ayı da,geceleri yol yürüyenlere aydınlık saçan nurlu bir varlık olarak yaratmıştır. Senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz diye ayda konak yerleri düzenlemiştir. Eski zamanlardan beri bilginler ışık ve nûr üzerinde araştırmalar yaparak çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Güneşin aydınlık kaynağı olduğu, direkt olarak yeryünüze gelen aydınlığın güneş ışığı olduğu, bilimsel olarak kanıtlandıktan sonra bu görüşleri burada aktarmaya gerek yoktur. Aslında kapkaranlık bir cisim olan ayın bize yansıttığı güneş ışınlarına nûr denir, ayın nuru, güneşten tıpkı bir ayna gibi, yansıma yoluyla bize gelir.
Kur'an-ı Kerim, bir çok noktada ayla güneş arasındaki farklı noktalar bulunduğunu bildirmektedir. "Ve bunların İçinde (yedi kat gökte) ayı bir nûr yaptı. Güneşi de bir lamba yaptı"[18]. Lamba, ışığı kendisinden kaynaklanan şeydir. Bu tanım, şu görüşte olanları destekler: Işık, tıpkı güneş ve ateş gibi bizzat meydana gelir. Nûr ise başka bir varlıktan elde edilen yansıma yoluyla meydana gelen aydınlıktır. Ayın nuru gibi. Ayın verdiği aydınlığa nûr diyoruz.
Çünkü o, güneşin ışığım yansıtmaktadır. Genel olarak' şunu bilmemiz ve şuna inanmamız gerekiyor: Kur'an-ı Kerim'in ifade ettiği ilâhî sırlar bir zamanlar bize görünmeyip gizli kalabilirler. Ama bilim ve araştırma daha sonra bu sırlan bize açıklar. Bunu derken, Kur'an nasslarıyla çeliştikleri zaman bilimsel terimlerin peşine takılıp gitmemiz gerektiğini söylemek istemiyorum. Bilim, teorilerden ibarettir. O teoriler bugün kabul edilebilir oldukları halde yarın çürütülebilir.
Cenab-ı Allah, ayda zaman, mekân ve astronomi bakımından belli başlı konaklama yerleri takdir edip yaratmıştır. Ay, bu konaklama yerlerini asla geçmez. "Aya da konakları tâyin ettik. Nihayet o, eski urcun (hurma salkıminin eğri olan dip tarafı) haline geldi."[19] Yani Cenab-i Allah, yörüngesinde ay için bazı konaklama yerleri belirledi. Her gece bunlardan birine iner ve bunları geçmez. Bu astronomi ilmince de bilinmektedir.
Allah bu konaklama yerlerini, yılların, mevsimlerin ve ayların hesabını, oruç, hac ve muamelelerinizin zamanının, diğer her türlü düzenlemeleri ya-pasınız diye takdir etmiştir. Kur'an-ı Kerim'İn,kameri yıh esas alıp hesabı buna göre yapmasındaki incelik, herhalde bu hesabın kırsal kesimde ve kentlerde yaşayan insanlar için çok kolay olmasıdır. Güneş yılına gelince, bunun hesabı bazı bilgi ve kurallara dayanmaktadır. Çünkü güneş yılı kamerî yıla göre daha karmaşık bir hesaba dayanmaktadır.
.Cenab-ı Allah, bütün bunları hak ile yaratmıştır. Evet, bu kâinatı yaratması, güneşi evrendeki varlıklara hayat ve aydınlık saçan bir ısı ve ışık kaynağı kılması, ayı ve onun gece karanîığındaki yolculara rotalarını gösteren nurunu, zaman ve hesabını yapmamıza yardımcı olan aydınlığını yaratması, hayattaki düzenimizi sağlayan ve üstün hikmete dayalı olan bir hak iledir.
Kâinatı yaratan, varlığı meydana getiren, güneşi ve ışığını, ayı ve nurunu bu eşsiz ve sağlam düzen içinde yaratan Allah'ın; akıl ve konuşma gücü ile yetkin hale getirdiği, bütün yaratıklara üstün kıldığı insanı hesapsız, ceza ve sevapsız bırakması düşünebilir mi?
Azamet ve kudretimize işaret eden tabiî ve Kur'anî ayetlerimizi uzun uza-dıya ortaya koyup açıklarız. Ne var ki, bu ayetlerin gösterdikleri yola; hak ile bâtılı ayırdeden, dalâletin yönlerini ve şekillerini bilen bir kavimden başkası erişemez.
Gece ve gündüzün uzayarak, kısalarak, ısınarak, soğuyarak birbirlerinin ardısıra gelmesinde; şaşmaz düzenlerinde; gecenin örtü, gündüzün geçim zamanı olmasında, göklerle yerlerin ve bunların içinde bulunup yaratıcılarından başkası tarafından bilinmeyen alemlerin yaratılmasında, evet şunda ve bunda Allah'ın kudretine , hikmetine, ululuğuna ve ilminin eksiksizliğine işaret eden apaçık göstergeler vardır. Ama bu ayet ve alâmetler, Allah'ın azabından korunan ve gayba inanan kimseler için bir anlam ifade ederler. Açgözlü maddeperestler ise, bunlardan asla ibret almazlar. "Göklerde ve yerde nice ayet(ter) var ki, onların yanından yüzlerini çevirerek geçerler”[20]
Mü'min İle Kâfir Ve Bunların Sonu
7-8- Bizimle karşılaşmayı ummayan ve dünya hayatından hosnud olup ona bağlananların ve ayetlerimizden habersiz bulunanların, işte bunların kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir.
9- İnananlar ve yararlı iş yapanları, imanlarına karşılık Rableri.doğru yola eriştirir; nimet cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar.
10- Oradaki duaları: ''Münezzehsin ey Allah'ım", dirlik temennileri: "Selam size" ve dualarının sonu da: "Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun" dur. [21]
Bazı Kelimeler:
Ummuyorlar.Sığınacakları yerleri. [22]
Açıklama:
Ahirette hesap için bizimle karşılaşmayı ummayanlar var ya, onlar ölüm sonrası dirilişe ve eczaya inanmazlar. Allah'ın azabından korkmazlar. Seva-bmı ünıid etmezler, Ahirette ve ahiretteki nimetlere razı olacaklarına, dünya hayatına ve dünya nimetlerine razı olurlar. Nefisleri dünya lezzet ve şehvetle-riyle sükûn bulduğu için, dünya bayatında rahatlarını bulurlar. Onlar, Kur-an'ı ve tabiî ayetlerimizden habersiz ve gafildirler. Bu ayetleri düşünüp te öğüt almazlar, işte onlar (Buradaki işaret, her iki grubadır. Bu işaret zamirinde uzaklık anlamı da vardır. Çünkü onlar, sapıklıkta uzak mesafeler kat etmiştirler).
Onların varacakları ve sığınacakları yer, cehennemdir. Ey yüce Rab! Kıyamet gününde kâfirin sığınağı ateş oluyor! Varacağı ve sığınacağı yer ateş olan kimseye yazıklar olsun. Varacakları yer cehennemdir. Çünkü onlar; tamamı akılv hikmet ve dinle çelişen davranışlarda bulunmuşlardır.
Kâfir grubun cezası budur.
Mü'minlere gelince, onların görecekleri karşılık şudur:.
Allah'a iman edip peygamberini doğrulayan, diğer salih amelleri işleyen kimseleri Rablerİ hayır ve doğruluğa, hidayet ve istikamet yoluna, kendilerini altlarından ırmaklar akan cennetlere ulaştıracak olan saüh amel yoluna eriştirecektir. "Altlarından ırmaklar akan" sözü, cennetteki rahatlık, saadet ve sükûneti anlatan bir benzetmedir. Bu söz, daha önce de bir çok yerde geçti.
Onların cennetteki duaları: "Allah'ım sen her türlü eksikliklerden münezzehsin", birbirlerine sağlık dilekleri: "Selâm", ve dualarının sonu da: Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun" sözleridir. Bu üç vasıf ve üç söz, cennetliklerin nasıl mükafatlandırdıklarını bize anlatıyor.
Rablerinden dua ve istekleri, sena ve övgüleri, Sübhaneke" sözüyle başlıyor. Yani ey Rabbİmizîseni eksikliklerden tenzih eder ve senin yüceliğini takdis ederiz.
Kendi aralarında, kendileriyle melekler arasında, Allah'ın kendilerine sağlık dileği de şu sözdür: "Sabrettiğinizden ötürü size selâm olsun. Sabredenlerin akıbeti ne güzeldir."
Her halükârlarmda dualarını da şu sözle noktalarlar:
"Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun".[23]
İnsanın Yapısı Ve Huyu
11- İyiliği acele isteyen kimselere Allah fenalığıda çarçabuk verseydi, süreleri hemen bitmiş olurdu. Bizimle karşılaşmayı ummayanian, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakırız.
12- İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize yalvarıp yakarır; biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamışa döner. İşlerinde tutumsuz olanlara, yaptıkları böylece güzel görünür.
13- And olsun ki, sizden önce nice nesilleri, peygamberleri onlara belgeler getirmişken, haksızlık ederek inanmadıkları zaman yok etmiştik. İşte biz suçlu milleti böyle cezalandırırız.
14- Sonra onların ardından, nasıl davranacağınıza bakmak için sizi yeryüzünde onların yerine geçirdik. [24]
Bazı Kelimeler:
Ta'cîl: Bir işi belirlenmiş vaktinden önceye almak.
Isti'cal: Acele yapılmasını istemek.
Tuğyan: Haddi aşmak.Te-reddüd içinde bocalarlar.Şiddetli acı veya tehlike ve şiddetli sıkıntı.Aşın gidenler.
"Kam" kelimesinin çoğulu olup aynı zamanda yaşayanlar manasına gelmektedir.
"Halife"nin çoğulu olup bir işte başkasının yerine geçen kimse demektir. [25]
Açıklama:
Acelecilik, insanın huyudur. "İnsan, çok aceleci olarak yaratılmıştır". O, hayır ve güzel şeylerin hızla gelmesini ister. Çünkü hayrı çok sever. Şerrin gelmesi için hiçte acele etmez. Ancak öfke, inad, ahmaklık ve rahatsızlık duyma anında şerrin acele gelmesini ister. Ve bu durumda da hayırlı bir İş yaptığını zanneder.tntihar eden bir kimse gibi.
Kendi huy ve yapılarına aykırı olarak cehalet, ahmaklık, rahatsız edilme saikiyle acelece İstedikleri şerri, Allah, İnsanlara acilen vermiş olsaydı...
Nitekim Mekke kâfirleri de peygamber (s.a.v.)'i taciz edip yalanlamak için, tehdid edildikleri azabın çabucak gelmesini ısrarla istemişlerdi. Kur'an-ı Ke-rim'in, kendilerine önceki peygamberleri yalanlayan ve maziye karışmış ofan-milletlerin haberlerini aktardığı zamanda böyle bir istekle bulunmuşlardı, Mekke müşrikleri. "Senden iyilikten önce kötülüğü istiyorlar. Oysa onlardan önce, benzerleri (ne nice cezalar) gelip geçti.”[26]
"Ve Allah 'im eğer bu, senin yanından gelmiş gerçekse, başımıza gökten taş yağdır, yahut, bize acı bir azab ver!" demişlerdir.[27]
Evet. Allah'a dua ederek veya sebeblere sarılarak zatı için elde etmeye istekli oldukları hayrı aceleyle isteyişleri gibi, istedikleri şerri, isteklerine uyarak Cenab-ı Allah çarçabuk verecek olursa, ecelleri sona erer ve işleri biter. Kendilerinden önce peygamberleri yalanlayıp tez elden azab İsteyen toplumlar gibi yok olurlar. Ne ki, yüce Allah, peygamber (s.a.v.)'in yüzüsuyu hürmetine bütün alemlere rahmet etmektedir. Peygamberlerin sonuncusu olan efendimiz, kıyamete değin bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Kavmi olan araplarin ve diğer kavimlerin O'na imân etmelerine hükmetmiştir. Her kim, Peygamber (s.a.v.) efendimizi inkâr ederse, Cenab-ı Allah onu Ölümle cezalandırır. Ya da cezasını kıyamet gününe erteler. "Bize kavuşmaya um-mayanlan bırakırız. Böylece azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar", ayetinin anlamı da budur. Yere batırma ve hiç bir ferdi bırakmayacak şekilde kökten helak etme cezalarına gelince, Cenab-ı Allah, peygamber efendimize bir ikram oJsun diye ümmetini bu tür cezalara çarpürmayacaktır.
Şimdi de insanların genel bir huylarını ve darlığa düşme zamanındaki durumlarını birazcık olsun açıklamaya çalışalım. İnsana elem, acı, tehlike veya şiddet gibi bir darlık dokununca; yanı üzere yatarken, otururken, yahut ayakta bize yönelir. Kendisini esenliğe çıkaralım diye ısraih bii şekilde bize yalvarır. Bundan da öğreniyoruz ki, kâfirlerin şerri acelece İstemeleri; azgınlıklarından kaynaklanmaktadır. Sıkıntısını giderdiğimizde, sanki daha önce sıkıntısından dolayı bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. Sıkıntı anında Allah'a yönelip, gen işlik zamanında O'nu terkeden kimselere, yaptıkları iş, böylesine süslü gösterilmiştir.
İşte böyle. İnsan şerrin acelece gelmesini ister. Ancak sıkıntı ve zorluk anında Allah'a sığınır. "Çünkü O (insan) çok zalim, çok cahildir"[28]
"Ancak inanıp iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (onlar ziyandan kurtulmuşlardır)"[29]
İnsan İşte böyledir. Allah'ın ümmetlere uyguladığı yasa da budur. O'-nun yasasında asla bir değişiklik bulamazsın. İbret alın, ey basiret sahipleri!
Ey Mekkeliler, bakın neler yapıyorsunuz?! Allah'a andolsun ki, sizden önce gelip geçmiş nice ümmetleri helak etmişizdir. Onlar, sizden daha çok güçlüydüler. Azgınlık ve haddi aşma yoluyla kendilerine yazık ettikleri için onları mahv-ı perişan ettik. Peygamberleri onlara dünyanın içyüzünü açıklayan, mahiyetini bildiren, şerefli peygamberlerine uymalarının vacib olduğunu ilân eden apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama onlar yine de iman etmediler. Çünkü ki-şjjikleri zuîüm ve küfürle hem hal olmuş, dünyada rahatlarını bulmuş, dünyaya meyletmişlerdi. Dolaysıyla bütün amelleri fasıklık, zulüm ve haksızlık oldu. Bu yapıdaki kimselerin imân etmeleri elbettekİ düşünülemez..İşte günahkâr güruhunu: mahvetme, köklerini kazıma, zaaf ve çözüntüye uğratarak yok etme şeklinde cezalandırırız. Allah'ın yaratıklarına uyguladığı yasa işte budur. İbret atın, ey Mekkeliler! Sonra ey ümmet-i Muhammed, sizi, sizden öncekilerin yerine hâkim kıldık. Muhammed (s.a.v.)'ı de, peygamberler zincirinin son halkası olarak size gönderdik ki; neler yaptığınıza bakalım ve nasıl davrandığınızı .görelim. Sonra da amellerimizin karşılığını verelim. Hayirsa hayır, Serse şer görürsünüz. [30]
Müşriklerin Evhamı Ve Bunların Reddi
15- Ayetlerimiz onlara açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı um-mayanlar, Muhammed'e: "Bundan başka birKur'an getir veya bunu değiştir" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştİremem, ben ancak, bana vahy olunana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük, günün azabına uğramaktan korkarım!'
16- Ey Muhammedi de ki: "Allah dİleseydî ben onu size okumazdım, size de bildirmemiş olurdu. Daha önce yularca aranızda bulundum, hiç düşünüyor musunuz?"
17- Allah'a karşı yalan uyduran veya ayetlerini yalan sayandan daha zalim kim olabilir? Suçlular elbette saadete erişemezler.
18- Onlar, Allah'ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyen putlara taparlar: "Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılanmızdır" derler. Ey Muhammedi deki: "Göklerde ve yerde, Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?" Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir. [31]
Açıklama:
Müşriklerin hile ve dalaverelerinin bir başka türü. ResuluIIah (s.a.v.)'dan bu Kur'an'ı değiştirmesini veya bunun, yerine başka bir Kur'an getirmesini . istiyorlar. Onları buna İten, küfürleri ve Kur'an'm benzeri bir kitabı getirmekten aciz olmalarıdır. Onlar tuzak kurdular. Allah bu tuzaklarını başlarına geçirdi. Kâfirlere şu cevabı vermesini, peygamberi Muhammed (s.a.v.)'e telkin etti: "Allah, düzen yapanların en hayırlısidır"[32]
Cenab-ı Allah, Muhammed (s.a.v.)'i bütün insanlığa peygamber olarak gönderdi. O da kavmi olan araplan tevhid inancına çağırdı. Yerine göre uyarıp korkuttu. Yerine göre müjdeledi. Elinde de batılı silip yok edici bir delil ve kalıcı bir mucize olan Kur'an vardı. Kur'an'ı göstererek, tahrik edici bir üslûpla araplara meydan okudu. Kur'an sûrelerinin benzen olan on sûre veya bir sûre getirmelerini onlardan istedi. Ama hepsi de bunu yapmaktan aciz kaldılar. Aralarında edebiyatçılar, fesahat ve belagat sahibi kimseler, şairler ve hatipler olmasına rağmen bunu beceremediler.
'De ki: İnsanlar ve cinler birbirlerine yardımcı olarak Kur'an 'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar"[33]
Kur'an-ı Kerîm onların düşlerini bozup tanrılarını ayıplamaktan geri kalmaz. Böyle yapması da müşrikleri öfkelendirdi. Çünkü onlarda yenme ve öne geçme tutkusu vardı. Ama ne yapabildiler?! Dediler ki; ey Muhammedi bize, bizi ve tanrılarımızı kötüleyen İfadeler içermeyen başka bir Kur'an'ı getir. Ya da bu Kur'an'ı, yani va'd ve tehdidini, helâl ve haramını, övgü ve yergisini değiştir. Eğer bunu yaparsan, biz de seninle beraber oluruz.
Böyle demekte onlar şunu amaçlıyorlardı: Şayet bunları yaparsa, Mu-hammed, davetinin temelini ve ileri sürdüğü delillerin binasını yıkmış olur. Zira, O, Kur'an'ın kendi eseri olmadığını, bizzat Allah'ın kitabı olduğunu iddia ediyor. Şayet İçinde bir değişiklik yaparsa; Kur'an'ın, Allah'ın kitabı değil de kendi kitabı olduğu saptanmış olur. Halbuki O da kendileri gibi bir insandır. Büyücüler ve kâhinler gibi, kendisine olağanüstü bir güç verilmiştir diyorlardı. Ama yüce Allah, onlara şu susturucu cevabı vermesini Hz. Muham-med (s.a.v.)'e emretti:
Onlara de ki: Benim onu kendiliğimden değiştirmem doğru olmadığı gî-bi,imkânsızdır da! Çünkü ben sadece bir elçiyim. Kur'an ise, sadece Allah tarafından Cebrail aracılığıyla gönderilen bir vahiydir. Ben, sadece Rabbim katından gönderilen vahye tabi olurum. Kaldı ki ben, kelâmını değiştirerek Rabbime isyan edersem, korkusu büyük ve isabeti şiddetli bir günün (kıyametin) azabından korkarım. "Bundan başka bir Kur'an getir" cümlesinde ifadesini bulan isteklerine şu karşılığı vermesini Cenab-ı Allah, Hz. Muham-med'e emrediyor. Onlara de ki: "Eğer Allah dileseydi O'nu size okumazdım ve öğretmezdim. Mesele, benim değil, Allah'ın dilemesiyle ilgilidir. Allah'ın dilediği olur. O'nun hükmünü reddecek, yargısını engelleyecek hiç bir şey yoktur. Ne diye uzaklara gidiyorsunuz? Bu Kur'an'ın vahyedilişinden önce aranızda bir ömür boyu (kırk yıl) kalmıştım. Hiçbir öğretmenin önünde diz çök-medim. Hiçbir kitab okumadım. Hiçbir üniversiteye devam etmedim. Ümmi toplum arasında ümmi bir kişiyim. Bir ömür denebilecek kırk yıl İçinde (Peygamberlikten önce) size hiç te böyle sözler söylemiş değilim. Bu Kur'an'ın benim sözlerim olmasını akıl kabul eder mi? Ey kavmim! Bütün bunlardan gafil mi oldunuz ve hiç düşünmüyormusunuz?!!
Biri Allah'a karşı yalan uydurup iftira eden. diğeri O'nun apaçık ayetlerini yalanlayan iki adamdan daha zalim kim vardır? Bu hükümde bir gariplik yoktur. Doğrusu zalimler asla onmazlar.
Cahiliyetleri döneminde araplar çeşitli dinlere bağlıydılar, ibadet konu-suııda-da çcşilli mezheplere mensup idiler. Ancak hepsi Allah'a ortak koşma, yüce Allah'ı ihlaslı bir şekilde birlememe konusunda birleşiyorlardı. Kimi, örneğin bazı Yemen kabileleri yahudi idiler. Kimi, örneğin Gassanlı ve Tağlibler hınstiyan idiler. Necranda İse bazı îsevî kalıntılar vardı. Hayber.'e Kurayzalı ve Nadirlilere komşu oldukları için Evs ve Hazreç kabileleri de yahudi idiler. Kimi sabiî idi. Bunlar, yıldızlar sayesinde üzerimize yağmur yağıyor, derlerdi. Kimi, yaratıcıyı ve ölüm sonrası dirilişi inkâr ederdi. Bizim için sadece bu dünyada hayat vardır ve bizi ancak zaman öldürür, derlerdi. Diğer taraftan bazıları, kâinatın bir ilâhi olduğuna, puta tapmanınsa bir hurafeden başka bir şey olmadığına inanırlardı. Ama bunlar çok az sayıdaydı. Kimi de —Öyle anlaşılıyor ki, bunlar çoğunluktaydılar yaratıcının varlığını itiraf ederlerdi. "Ey Muhammedi Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, "Onları güçlü olan, her şeyi bilen yaratmıştır" derler.[34] Derler, ama ölüm sonrası dirilişi inkâr eder, ne bir fayda ne de bir zarar veremeyen putlara taparlardı. Çünkü putlar, taştan ve işlenmiş cisimlerden ibarettiler. Bunlar "Onlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz" derler.[35]
Kutsayarak, önlerinde kurban keserek, bazı hayvanları onlara tahsis ederek putlara taparlardı. "Kendi zanlanna göre, "Bu Allah'ındır, bu da putlanmızmdır" diyerek Allah'ın yarattığı develer ve ekinlerden pay ayırdılar. "Putları için ayırdıkları Allah için verilmez, ama Allah'a ayırdıkları putlarına verilirdi, ne kötü hüküm veriyorlardı!"[36]
Heykellerini uluyarak, kurban kesme anında adlarını anarak, onlara dua ederek, onlardan yardım dileyerek putlara taparlardı. "Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir. Bizi derece itibariyle O'na yaklaştıracaklardır" derlerdi. Nadr bin Haris'in: "Kıyamette Lât ve Uzza bana şefaat edeceklerdir'' dediği rivayet edilir.
Ya Muhammedi Bu sözlerini protesto ederek onlara şöyle de:
Göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?. Bu sözde Cenab-ı Allah için "Bilmediği" sözünün kullanılması, anılan şefaatçi ve Allah ortaklarının mevcut olmadıklarına delalet ediyor. O, onların koştukları ortaklardan üstün ve münezzehtir!.. [37]
Allah İnsanları Böyle Yaratmış:
19- İnsanlar bir tek ümmettiler, sonra ayrılığa düştüler; şayet Rabbin-den, daha önce bir takdir gelmemiş olsaydı, aralarında ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu. [38]
Açıklama:
Her zaman insanlar bir tek ümmettirler. Fıtrat yolunda ve tabiîlik yolunda yürürler. Peygamberler gelip onları Allah'a iman ve kıyamet gününe inanma havuzuna götürmüşler. Fakat bundan sonra ayrılığa düşüp çeşitli yollara sapmışlar; bazısı imân edip doğru yolu bulmuş, diğerleri doğruluk çizgisini aşıp sapıklığa düşmüşlerdir. Zira insanda hem İyilik hem kötülük saikle-ri vardır. İnsanların bedbaht olanları da vardır, mesud olanları da. Aşağıda mealini vereceğimiz şu ayet de, bizim incelemekte olduğumuz bu ayet gibidir:
"İnsanlar bir tek ümmeti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi"[39]
Bazı alimler, ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir. İnsanlar ancak İslâmiyet ve hanîf dini üzerine fıtrat ve teşrî bakımından tek bir ümmettirler. Şirk ve kollan ise, sonradan çıkma bir cahiliyet ve uydurma bir sapıklıktır. Doğruyu en İyi Allah bilir. Rabbinden taraf daha Önce verilmiş bir söz ve kesinleşmiş bir hüküm bulunmasaydı, Rabbin, İhtilaf edip durdukları şeyler hakkında hükmünü çoktan vermiş ve işledikleri amellerinden dolayı onları tez elden cezalandırmış olurdu. "Ey Muhammedi Rabbin, kıyamet günü, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında şüphesiz aralarında hükmedecektir"[40]. Bu sözlerle Peygamber (s.a.v.) efendimiz teselli edilmekte ve insanın tabiatı açıklanmaktadır. [41]
Müşriklerin Hz. Peygamberden, Doğal İşaretler Getirmesini İstemeleri
20- "Rabbinden Muhammede bir mucize ihdirilse ne olur!" derler. Ey Muhammedi onlara de ki: "Gaybı bilmek Allah'a mahsustur: bekleyin, doğrusu ben de sizinle birlikte beklemekteyim." [42]
Açıklama:
Bu da müşriklerin ve Mekke kâfirlerinin bir başka suçu. Onlar, kendileri gibi bir beşer olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'e vahiy gelmesini tuhaf karşılamış ve Allah'm Resulullah: Bundan başka bİT Kur'an getir veya bunu değiştir, demiş, Allah'tan başka taptıkları putlar için de: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerim izdirler, demişlerdi. Bütün bunlardan sonra: Muhammed'e indirilen Kur'an ayetS erinden başka, diğer kalıcı ve apaçık ayetler inmeli değil miydi? demişlerdi. Kur'aıvı Kerim, bir çok ayetlerinde, onların bu istekte bulunduklarını aktarmış: onların bu isteklerini bazen özetlenmiş ifade!erle,ba-zen de burada olduğu gibi ayrıntılara İnen ifadelerle reddetmiştir: Geçmiş ümmetlerin, peygamberlerine karşı takındıkları tavırları bize anlatan Kur'an ayetlerinden başka, tabiî afet ve mucizeler de Muhammed'e indiriiseydi ya! diyorlardı. Onların bu sözlerine şu cevabı vermesini, Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed'e telkin ediyordu: Ey Muhammed! onlara de ki: Gaybı bilmek Allah'a mahsustur. Gaibdeki şeyleri ancak Allah bilir. Sizin, inmesini istediğiniz ayet ve mucizeler de bu gaybî şeylerdendir. Ben sadece Allah katından gelen bir elçiyim. Sizin için indirilen hükümleri size tebliğ ediyorum. Bana ve size neler yapılacağım da bilemiyorum. Allah'ın sizin hakkınızda takdir edilen şeyleri, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim. "Onlar sadece kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen günler gibi (acı günler) bekliyorlar öyle mi! De ki: "O halde bekleyin^ ben de sizinle beraber bek leyenîerdcnim!' [43]
İnsanın Huyu Ve Ahlâkı İşte Böyledir
21- İnsanlara darlık geldikten sonra onlara bolluğu taddırdığımızda, hemen ayetlerimize dîl uzatmağa kalkışırlar; onlara de ki: "Hile yapanın cezasını vermekte AUah daha çabuktur." Elçi meleklerimiz kurduğunuz tuzakları hiç şüphesiz yazmaktadırlar.
22- Sizi karada ve denizde yürüten Allah'tır. Bulunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken yolcular neşelenirler; bir fırtına çıkıp-da onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşalttldiklanm sandıklan anda ise Allah'ın dinine sarılarak, "Bizi bu tehlikeden kurtarırsan and olsun ki şükredenlerden oluruz" diye O'na yalvarırlar.
23- Allah onları kurtarınca, hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar. Ey insanlar! Geçici Dünya hayatında yaptığınız taşkınlık aîey-hi'nizedir. Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildiririz. [44]
Bazı Kelimeler:
Zevk kelimesi, bir şeyin tadını ağızla almak anlamına gelir. Ancak bü kelime, idrâk ve algılama anlamında mecazen kullanılmıştır. Darlık ve sıkıntı. Sevincin zıddı.Gizli tedbir,
Tuzak. Sizi bir yerden başka bir yere intikal ettirir, yürütür. Kasırga. Fe-sad ve zulme yol açacak şekilde normalden fazla istekte bulunmak. [45]
Açıklama:
Bu ayet-i kerimeler, insanın zamana ve mekâna göre değişmeyen huyunu açıklıyorlar. Öğüt ve ibret almadıkları için,Kur'an ayetlerinden ayrı olarak tabiî âyet ve mucizeler isteyen kâfirlerin isteklerinin reddedildiğine de işaret ediyorlar.
Kendilerini elem ve sıkıntıya maruz bırakan bir darlıktan sonra insanlara kendi katımızdan bir rahmet, sağlık ve bolluk zevkini taddırdıktan sonra —Çünkü musibet ve perişanlıktan sonra gelen nimet daha mükemmel bir şekilde hissedilir.— Allah'a hamd etmeleri gerekirken hemence ayetlerimiz hakkında bir tuzak kurmaya yellenirler.
İnsan, işte böyledir. Kuraklık ve sıkıntıdan sonra kendilerine yağmur yağdığında: Zaten yağmur mevsimindeyİz, der. Karşılaştığı bir musibetten kurtulduğunda: Tesadüfen kurtuldum, der. Firavun ve kavmi de böyle yapmışlardı. Mekke müşrikleri de kendilerine isabet eden bir kuraklıktan sonra bu kuraklığın giderilmesi İçin dua etsin diye Peygamber (s.a.v.)'den istekte bulunmuşlar, Allah'da onların bu sıkıntılarını gidermişti. Ama bu, onların küfür, inkâr, tuzak ve fesadlannı daha da arttırmıştı. Bu olayı Abdullah bin Mesud (R.A.) rivayet etmiştir. Buharî ve Müslim de bunu aktarmaktadırlar.
Onların dil uzatarak, bertaraf edilmesi için tuzak kurarak, itibar etmeyerek Allah'ın ayetleri hakkında tuzak kurdukları konusunda sen de benimle aynı düşüncede değil misin ey okuyucu?
Ey Muhammedi onlara de ki: "Allah'ın tuzağı daha çabuktur". Tuzak kurmanızdan ötürü sizi tez elden cezalandıracaktır. Hakkı ortadan kaldırmak ve Allah'ın nurunu söndürmek için yaptığınız işlerin, yerini bulmasından önce Allah'ın azabı size ulaşacaktır. Bunda bir tuhaflık yoktur. Doğrusu bizim elçilerimiz ve omuzlarınızın üzerindeki melekler, kurduğunuz tuzakları yazıyorlar. Bu da meleklerin, yapılan her işi eksiksiz bir biçimde geçireceklerine işaret etmektedir. Meleklerin tuttukları amel defterleri; insanın işlediği amelleri, büyük küçük demeden bütünüyle sayıp ortaya koyacaktır. Şu inalçı kâfirler için Cenab-ı Allah, Kur'an'ın en belîğ misallerinden birini vermektedir: O Allah ki, size verdiği güç, binek hayvanı, otomobil, tren ve denizde yüzen gemiler ile gezip dolaşma ve bir yerden başka bir yere gitme imkânı vermiştir. Gemide olduğunuz zamanı düşünün: Gemi; içinde bulunanları, gitmekte oldukları yöne doğru esen hoş bir rüzgarla alıp götürdüğü ve onlar bu hallerinden ötürü sevindikleri sırada, birden gemiye şiddetli bir rüzgar, eşyayı kırıp geçiren bir fırtına gelip, her taraftan dalgalar onları sardığı, yani deniz kabarıp köpürdüğü ve onlar da kendilerini azılı düşman gibi kuşatan bu dalgalardan kurtularhayıp boğulacaklarını, yok olacaklarını sandıkları zaman; dua ve ibadetlerini yalnızca Allah'a yaparak O'na yalvarır ve O'na sığınırlar. Allah'a ortak koştukları tanrılarına ve putlarına yönelmezler. Bu, insanın tabiatıdır. "İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzere yatarken, otururken yahut ayakta bize yalvarır; ama biz onun darlığını aç(ıp kaldır)mca sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder”[46]
Evet. Bu darlık anında Allah'a yalvarıp dua ederken neler söylerler? Yemin ederek derler ki: Ey Rab! Bizi bu darlıktan kurtarırsan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız. Şana küfretmeyerek, ne fayda, ne de zarar veremeyen hiçbir şeyi sana ortak koşmayacağız.
Cenab-ı Allah onları, içinde bulundukları darlıktan kurtarınca da derhal yeryüzünde haksız yere fesadçılık edip, belirtilen sınırları aşmaya yellenir, zulmeder, bozgunculuk yapar, başkasının hukukunu çiğnerler. Ayet-i Kerîmede "Haksızyere..'.' kaydının konuşulunun sırrı; onların, bu taşkınlığı haksız yere yaptıklarına kendilerinin de inanmış olmalarıdır
Ey insanlar! Kendinize gelin. Sizler, temeli olmayan geçici dünya hayatından yararlanmaktasınız. Bu taşkınlığınızın Ahiretteki sonucuna gelince, Cenab-ı Allah der ki: Kıyamet gününde, davaların çözümlenip karara bağlanacağı günde dönüşünüz bizedir. Yaptığınız işlerin karşılığını kıyamette eksiksiz olarak alacaksınız.[47]
Dünya Hayatı İçin Belîğ Bîr Misal
24- Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz su gibidir ki, onunla insan ve hayvanların yiyeceği bitkiler yetişip birbirine karışmıştır. Yeryüzünün süslenip bezendiği ve yerin sahiplerinin bütün bunlara mâlik olduklarını sandıklan sırada, gece veya gündüz, buyruğumuz o yere gelmiş ve orayı hiçbir şey bitirmemişe çevirmişiz; bir gün önce birşey yokmuş gibi olmuştur. Düşünen millet için, ayetleri böylece uzun uzun açıklıyoruz. [48]
Bazı Kelimeler:
Mesel: Birşeyi diğerine benzeten acaip vasıf. Zuhruf: Güzelliğin had derecesi. Bu bakımdan altına da zuhruf denilmiştir. Orada hiç bulunmamı?. Ve orayı hiç şenlendirmemiş. [49]
Açıklama:
Önceki ayette, taşkınlıktan ve onun dünya ve ahiretteki cezasından söz edilmişti. Taşkınlığın sebebinin dünya sevgisi ve dünyaya aldanmak olduğu yine önceki ayette anlatılmıştır. Bu ayette de akıl sahipleri ibret ve inananlar öğüt alsın diye dünyayı anlatmak ve dünya hayatına dair misal vermek uygun oldu. Süresinin hızla sona ermesi, nimetlerinin yok olup gitmesi, almak için vermesi, acılık vermek için tatlılaştırması bakımından dünya hayatının misal ve durumu; içinde hiç kimsenin katkısı bulunmayan, gökten inen su nedeniyle yeşerip çiçeklenenve birbirine karışan yerdeki bitkinin durumu gibidir. İnsanların yediği arpa, buğday, darı; hayvanların yediği ot ve çimen gibi bu yer bitkileri yeşerip çiçeklenir, nihayet bununla yeryüzü büsbütün süslenir. Sanki her taraf yeşil İpektir, kızıl ve san çiçeklerle, yüksek dallarla ve olgunlaşmış meyvelerle, ürünlerle kaplanır...
Bu ne parlak ve göz alıcı bir İfade!.. Dünya, her istediğini elde etmiş, giysi ve takılarla aşın denecek ölçüde süslenmiş bir geline benzetilmiş.
Dünyanın, kıyamet kopmasından az önceki durumu işte budur.
Dünya sakinleri de ürünlerini biçip toplamağa güçleri yettiğini, onun gelir ve ürünüyle zengin olduklarını zannettikleri, evet bütün bunların olup bittiği sırada birden buyruk ve hükmümüz, gece veya gündüz, sabah veya akşam geldi. Orasını biçilmiş ve ekinlerinin kökü kazılmış bir hale getirdik. Sanki o ekinler, dün orada yoktu. Ekinler ansızın yok oluverdi ve geriye hiç birşey kalmadı.
Gayet açık ve net olarak bu misalde olduğu gibi; umutların bağlanması ve çabuk yok oluvermesi bakımından dünya; taze bir bitkiye benzetilmiştir. Üzerinde gökten su inen bu taze bitki yeşerip çiçeklenir ve yeryüzünü süsler. Nihayet bitki sahibi, onu biçip toplamaya muktedir olduğunu zanneder. Ama ansızın enirimiz gelir ve o bitkiler, biçilmiş olup yerinde ycücr eser Adı sanı anılmaz hale gelir.
Bu örnekte olduğu tevhidin hakikati, cezanın ispatı, hakkın yerini bulması konusunda ayetleri uzun uzadıya açıklarız. Ama düşünen ve akıllarını kullanan kimseler için açıklarız. [50]
Cennete Teşvik, Cehennemden Nefret Ettirmek
25- Allah, cennete çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir.
26- İyi davrananlara; daima daha İyisi ve üstünü verilir. Onların yüzlerine ne bir karalık, ne de zillet bulaşır. İşte onlar cennetliklerdir, orada temelli kalırlar.
27- Kötülük işleyenlere kötülükleri kadar ceza verilir; onların yüzleri -ni zillet bürür; Allaha karşı onları savunacak yoktur; yüzleri, geceden kara bir parçayla örtülmüş gibidir. Bunlar cehennemliklerdir, orada temelli kalırlar. [51]
Bazı Kelimeler:
Esenlik evi, cennet. Ulaşmaz. Bürümez.
Toz. Büründü, örtüldü. Horluk. [52]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu ayet; misaller verilerek dünya hayatından nefret ettirildikten sonra insanları Cennete ve Ahiret hayatına teşvik edip rağbetlendiriyor. İnsanları dünyaya ve dünya metaına çağıran şeytandır. Cennete ve Cennet nimetlerine davet cdense, Rahmandır. [53]
Açıklama:
Allah, insanları hep birlikte imân edip doğru davranışlarda bulunmalarını isteyerek esenlik evine çağırır. Bu salih ameller ve imân, insanı esenlik evi olan cennete ulaştırır. Cennetlikler, söylentilerden, yorgunluk ve korkulardan uzak olurlar. Birbirlerine iyi dilekleri ; "Selâm" sözdür. Orası şanı yüce Sdâm'in yurdudur. O'nun esenlik evine çağrısı ve imân etme buyruğunu vermesi, herkesi kapsar.
Hidâyete gelince o iki türlüdür:
a- Yol gösterip irşâd etme anlamındaki hidâyet. Bu herkes içindir (İslama davet).
b- Doğru yolu bulması için Cenab-ı Allah'ın insanı başarılı kılması anlamındaki tevfik hidâyeti ki, bu özeldir. Allah dilediği kulunu doğru yola eriştirir. İşte bu, Rableri tarafından İslâm yoluna iletilenlerin ve esenlik yurdu olan Cennete ulaşanların sıfatıdır.
Güzel davranan ve iyi İşler yapanlara güzel karşılık ve fazlası var. Yapılan iyiliğe on misli veya daha fazlası ile sevap verilebilir. Ayette geçen "Fazlası var" sözündeki "fazlası" kelimesinin, cennetliklerin Allah'ın şerefli zatını görmeleri olduğunu söyleyenler olmuştur ki, hadis-i şerif de bu görüşü teyid etmektedir, "fazlası" kelimesinin, cennet olduğunu söyleyenler de olmuştur. Yapılan iyiliğe sevap olarak kat kat fazlasının verilmesine gelince, Allah'ın, dilediği kuluna fazladan lutufta bulunmasının bir sakıncası mı var?!
Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de horluk. Şerefli yüzlerine kötü davranışların dumanı ve mezelleti bulaşmaz. Bu anlatılan niteliklerle vasıflanmış olanlar, cennetliktirler. Orada ebedi kalıcıdırlar.
Kötülük işleyenlere gelince bunlar, ne fazla, ne eksik, tam kötülükleri kadar ceza görürler. Azapları da kötülükleri miktarıncadır. Onları rezillik zilleti, zulüm ve günah rüsvaylığı, kötü işler bürüyüp kaplar. Onları Allah'ın azabından koruyacak, dünyada dost edindikleri ortak ve şefaatçiler gibi bir koruyucu yoktur. "(O gün), kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün emir, yalnız Allah'a aittir"[54]
Sanki yüzleri, kapkaranlık geceden parçalara bürünmüştür. Yüzleri zaten siyahtı. Karanlık üstüne karanlık gelince de simsiyah oldu.
Bu anlatılan niteliklerle vasiflananlar, cehennemliktirler. Orada ebedi kalıcıdırlar. En'am suresinde bu anlamda bîr ayet geçmişti: "Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır"[55]. Abese suresinde de şöyle buyurulmuştur: ,
"Yüzler var ki o gün parıl parıl,
Güleç, sevinçli.
Yüzler de var ki o gün tozlanmış,
Onları karanlıklar bürümüş
İşte onlar kâfirler, Hak'tan sapanlardır."[56]
Kıyametten Sahneler
28-29- Onların hepsini bir gün toplarız, sonra, puta tapanlara, "Siz ve putlarınız yerlerinize!" deyip onları birbirlerinden ayırırız. Putları ise: "Bize tapmıyordunuz ki. Allah, sizinle bizim aramızda şahid olarak yeter. Sîzin tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu'' derler,
30- İşte orada herkes dünyada yapmış olduğuyla imtihan verir ve gerçek Mevlalan olan Allah'a döndürülür. Uydurdukları putlar da ortadan kaybolmuştur. [57]
Bazı Kelimeler:
Birbirinden ayırdık, aralarında hiçbir bağ kalmadı. Tadar, dener.Daha önce yaptığı işler.[58] .
Açıklama:
Kur'an-ı Kerim'de değişik tür ve çeşitli üslûplarla, defalarca Ölüm sonrası dirilişten, cezadan ve kıyamet gününün sahnelerinden sözedilmiştir. O günde mü'minlerİ ve kâfirleri hesab İçin bir araya toplar, sonra da müşriklere: "Siz ve koştuğunuz ortaklar yerinizde durun!" deriz. "Durdurun onları, çünkü onlar sorguya çekileceklerdir"[59]
Aralarım açtık. Ortaklarla, onları Allah'a ortak koşanların arasını açtık. Aralarındaki dostluk bağlarını kopardık. Ortak koştukları, onları içinde bulundukları halde görünce, kendilerine şöyle derler: "Siz, bize ibadet etmiyordunuz. Yani sadece bize ibadet etmiyor ve kullukta bulunmuyordunuz! Oysa ki kİşijkimin kulu ise ve mabud olarak kimi seçmişse, ibadetini sadece ona yapmalıdır. İbadetin hakkı budur" Böyle diyerek, ortak koşanlarla ilişkilerini koparmış olurlar. Onların ibadetlerîyle ilişkileri bulunmadığını belirtir ve sözlerine devamla şöyle derler: "Sizinle bizim aramızda şahİd olarak Allah yeter. O, sizin ve bizim halimizi biliyor. Doğrusu biz, sizin tapmanızdan tamamen habersizdik. İbadetinize bakmıyorduk, öyle yapmanızı hoş karşılamıyorduk."
Kıyamet gününde abid-mabud, zalim-mazlum herkes, dünya hayatında yapmış olduğu amellerini deneyecek, amellerinin sonucunu tadacaktır. Dünyada işlemiş olduğu ameller hayırsa, Ahirette de hayırla karşılaşır. Dünyada işlemiş olduğu ameller şer ise, Ahirette de şer İle karşılaşır.. Başkalarına^ değil, gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Allah'a karşı uydurdukları ortaklar ve putlar, kendilerinden kaybolup gider. Çünkü kıyamet gününde emir, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ındır. [60]
Allah'ın Birliği Konusunda Müşriklerle Tartişma
31- Ey Muhammedi De ki: "Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çhkaran kimdir? Her İşi düzenleyen kimdir?" Onlar: "Allah'tır!" diyecekler. "O halde O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız" de.
32- İşte gerçek Rabbiniz Allah budur. Gerçeğin dışında sadece sapıklık vardır. Öyleyse nasıl olup da döndürülüyorsunuz?
33- Böylece, fasık olanların inanmayacaklarına dair R&bbinin söylediği söz gerçekleşti.
34- De ki; "Koştuğunuz ortaklardan, önce yaratan, sonra, bunu tekrar eden var mıdır? De ki: Allah önce yaratır, sonra bunu tekrar eder. Nasıl da döndürülürsünüz!"
35- De ki: "Koştuğunuz ortaklardan gerçeğe eriştiren varmıdır?" De ki: "Ama Allah gerçeğe eriştirir. Gerçeğe eriştiren mi, yoksa, birisi götürmezse gidemeyen mi uyulmağa daha layıktır? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?"
36- Onların çoğu zanna uyarlar; gerçekte İse zan, hakikat karşısında bir şey ifade etmez. Allah yaptıklarını şüphesiz bilir. [61]
Bazı Kelimeler:
İmandan başka şeye nasıl çevrilirsiniz? Haktan batıla çevriliyorsunuz. Doğru yolu bulamaz. Bu da müşriklere karşı başka bir üslûpla elde edilen delil üstünlüğüdür. Bu da tevhidi ve ölüm sonrası dirilişi ispatlamayı gerektiriyor. Hakka karşı hiçbir yarar sağlamayan zannı kötülemeyi zorunlu kılıyor. [62]
Açıklama:
Ey Peygamber! Şu müşriklere, yani başka varlıkları Allah'a ortak koşanlara de ki: Gökten ve yerden sizi rızıklandıran kimdir? Gökten yağmuru indiren kimdir? Davarlarınızın ve sizin yediğiniz bitkilerle yeryüzünü canlandıran kimdir? Gözlere ve kulaklara sahib olan "kimdir? cümlesinin başında yer alan edatı, bir sorudan başka birine geçmede kullanılan edatı manasındadir. Şu halde ayetin manası şöyle olur: Ey Muhammedi Onlara de ki: Kulaklara ve gözlere sahib olan kimdir? Bu eşi görülmemiş biçimde ve benzersiz bileşimle onları yaratan kimdir? onları afetlerden koruma gücüne sahip olan kimdir? Ayette özel olarak göz ile kulaktan söz edilmiş . Çünkü bunlar, ilim ve idrâkin yoludurlar. Gözde ve kulakta, insanı hayrete düşeren incelikler vardır.
Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kimdir? Eski bilginler bu ayeti basit anlamıyla anlarlardı. Allah; İnsanı, meni damlacığından, kuşu, yumurtadan çıkarır; meni damlacığını insandan, yumurtayı kuştan çıkarır, derlerdi. Meni damlacığında ve yumurtada hayat bulunmadığı anlayışında idiler. Yumurtada her ne kadar hayat varsa da bunun, hareketsiz ve gelişimsiz, öze! bir hayat olduğunu gözönüne alırsak bu doğru bir anlayış olur.
Müsbet ilimle uğraşan alimler derler ki: Yumurtada ve meni damlacığında,1 hatta çekirdek ve tohumlarda bile hayat vardır. Bunu doğru bir örnekle ortaya koyacak olursak deriz ki: Gıda maddesi, ateşe girdikten sonra şüphesiz ki ölür. İnsan vücuduna giren pişmiş gıda, kana dönüşür. Kandan da meni çıkar. Böylece canlı olan meni, ölmüş olan gıdadan çıkmış olur. İnsan ve bitkilerin fazlalık ve artıkları da cansız şeyler olup, canlı olan insandan ve bitkiden çıkmış oluyor.
Bütün bunları anlatmaktan amaç. Yüce Allah'ın eksiksiz kudret sahibi olduğunu, hayat ve ölümü yaratanın kendisi olduğunu ispatlamaktadır. Tefsir-i Me'sûr'de denilmiş ki: Cenab-ı Allah bu ayette geçen ölüm ve hayatla.manevî olan ölüm ve hayatı kasdetmiştir. Örneğin yüce Allah: mü'mini kâfirden, kâfiri de mü'minden çıkarmıştır.
İşleri düzene koyup yürüten, Kainata hükmedip tasarrufta bulunan kimdir? Her şeyde sağlam ve muhkem olan bu düzenin sahibi kimdir? "Her şeyde O'nun için bir ayet vardır. O'nıın bir olduğuna dalâlet eder."
Kafirlerin, yukarıda sorduğumuz beş soruya verecekleri cevap şu olacaktır: Bütün bunları yapan, her şeyin Rabbi olan Allah'tır. Başka bir cevap yoktur.
Bu konuda büyüklenmeye mecal yoktur.
Ey Muhammedi Onlara de ki: Bunları biliyorsunuz da kendinizi hâlâ Allah'ın azabından, başka varlıklara tapmanızdan ve O'na ortak koşmaktan dolayı sizi cezalandırmasından korkmuyormusunuz!...
Bütün bunları size yapan; sizi yaratan, işlerinizi düzen içinde yürüten Rabbiniz Allah'tır, o haktır. Zatıyla vardır. Hayattadır. Kendine mahsus şekilde ayaktadır. O'ndan başka tanrı, O'ndan başka tapınılacak biri yoktur. O kendisinden şüphe edilmeyen, başkaları dışında sadece kendisi ibadete müstahak olan gerçek Rabbiniz olduğuna göre, hakdan sonra sapıklıktan başka ne var?
O'ndan başka tanrı yoktur. O'ndan başka tapınılacak biri yoktur. Böyleyken nasıl olur da haktan batıla çevriliyor, hidayetten sapıklığa döndürülüyorsunuz?!!
Böylece Rabbinin sözü, yanı sözünün kendisiyle tahakkuk ettiği misali gerçekleşti, ey peygamber. O'nun Rablık ve tanrılıkta bir olduğu, haktan sonra sapıklıktan başka bir şey bulunmadığı sabit oldu. Fasıklık edip fıtrat nurunun, hak ve hidayet bahçesinin dışına çıkanlar hakkında Allah'ın söylediği "Onlar imân etmezler" sözü gerçekleşti. Onlar, Allah'ın peygamberler vasıtasıyla kendilerine indirdiği hükümlere imân etmezler. Bu demek değildir ki, Cenab-ı Allah onların imân etmelerini engeller. Bilakis kendileri inâd, büyüklük taslamak ve imansızlıkta ısrarla devam ederler. İmân etmezler
Ey Peygamber, onlara de ki: Put olsun yıldız veya melek olsun, peygamberlerden veya diğerlerinden bir insan olsun, Allah'la beraber veya Allah'ı bııakipta sadece kendilerine ibadet ettiğiniz, ya da Allah katında kendiniz için şefaatçi edindiğiniz ortaklarınız;canlıları, önce bir şekilde yaratmaya, sonra ikinci kez başkabir şekilde yaratmaya muktedir olabilirler mi?
Onlar ölüm sonrası dirilişe inanmadıklarından Ötürü Cenab-i Allah, şu cevabı vermesini Peygamber (s.a.v.)'e telkin etti. Zaten onlar, böyle bir cevabı ebediyyen veremezlerdi. De ki: Allah ilk defa yaratmaya, sonra çevirip yeniden yaratmaya muktedirdir. Zaten onlar bitkilerin ve kâinatın her sene (ilk baharda) Allah'ın kudretiyle canlanıp yenilendiğini görüyorlar. Akıllarına hükmedip te ölüm sonrası diriliş ve kıyamette ceza ilkesini kabul etmiyorlar mı?! Naşı! da haktan batıla çevriliyorlar? Selim fıtrat ve tabiatın, sağlıklı düşüncenin sebeplerinden olan hakkı bırakıp ta, batıla ve bilinmeyen bir sona yöneliyorlar!
Onlara de ki: Sizin ortaklarınızdan Hakka ve hayra götürecek olan var mıdır? Evet tabiat, fıtrat veya teşri, kanun koyma veya tevfik ihsan edip en-geilcri ortadan kaldırma yoluyla insanları hakka ve hayra götürecek ortaklarınız var mıdır? Bütün çeşitleriyle bu hidâyet, yaratma ve oluşturmayı tamamlayan m-ütemmin unsurlardandır. "Rabbimiz, her şeye yaratılışım (varlığım ve biçimini) verip sonra onu doğru yola iletendir.[63]
Onlar, bu soruya ne cevap verecekler? Allah'ın, Hz. Peygambere teİkin ettiği yegane cevaba işaret eden tanıklar çoktur. Ey Muhammed! onlara de ki: Hakka götüren, doğru yola eriştiren, Allah'tır. O, sizi imana erdirmekle size in'amda bulunuyor. Hak ve hidâyete, hayır ve kurtuluşa götüren mi, koyduğu yasalarda uyulmaya daha layıktır? Yoksa başkası tarafından tutulup yola götürülümedikçe asla doğru yolu bulamayan mı uyulmağa daha layıktır? Örneğin putlar hayır ve hidayet yoluna asla erişemezler. Uzeyr, İsa ve meleklere gelince, bunlar ancak yüce Allah'ın hidayetiyle hak ve hayır yoluna götürürler. "Yoksa (tutulup) yola götürülmedikçe..." sözünün manası işte budur
Size ne oldu ve başınıza ne bela geldi ki, bu niteliklteki putları tanrı edindiniz? Siz nasıl hüküm veriyorsunuz? Hangi durumda ve konuda onlara tapmanın, onları Allah katında aracı, şefaatçi kılmanın caiz olduğuna hükmediyorsunuz?! Doğrusu sizin bu yaptığınız, son derece tuhaftır.
Şüphe götürmez bir gerçektir ki onların çoğunluğu bu hususta kesin verilere değil, zanna uyuyorlar. Allah'a ortak koşma, ölüm sonrası dirilişi'inkâr etme, peygamber'i (s.a.v.) yalanlama konularında bazı zanlara dayanmaktadırlar, örneğin ibadet konusunda atalarının yanılmış olduklarına bir türlü ihtimal verememekte, onları taklid etmekte, görünmeyeni ve gaipte olanı, görünene ve hazırda bulunana kıyaslamakta, ölüp toprak olan insanların yeniden dirileceklerine İhtimal vermemekte, kendi gözlerinde büyük biri olmayan , içlerinden birisine {Hz. Muhammed'e) vahiy inmesini imkansız görmektedirler.
Bu bedbahtların zanlarmın hükmü nedir? diye sorulacak olursa verilecek cevap şudur: Zan, gerçekten hiç bir şey kazandırmaz. Şüphe götürmez şekilde delile dayanarak sabit olan, haktır. Zan ise vehim ve şüphe üzerine kurulmuştur. Yok olmaya ve değişikliğe uğramaya mahkumdur. Doğrusu onların yapageldiklerini Allah biliyor. Deliller ortaya, konulup, misaller verildikten ve her şey açıklık kazandıktan sonra bu davranışlarından dolayı Allah onları cezalandıracaktır. [64]
Kur'an Allah Kelâmı Ve Peygamber Mucizesidir
37- Bu Kur'ân, Allah'tandır, başkası tarafından uydurulhıuş değildir. Ancak kendinden öncekini doğrular ve O Kitâb'i açıklar. Âlemlerin Rab-binden geldiğinde şüphe yoktur.
38- Ey Muhammedi Senin için, "Onu uydurdu mu?" diyorlar. De ki: "Onun sûrelerine benzer bir sûre meydana getirin, iddianızda samîmi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın.
39- Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Zâlimlerin sonunun nasıl'olduğuna bir bak.
40- Aralarında ona inanan ve inanmayan vardır. Rabbİn, Bozguncuları daha iyi bilir.
41- Ey Muhammedi Seni yalanlarlarsa, "Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim" de.
42- Aralarında sana kulak veren vardır. Sen, sağırlara, üstelik akıllan da almazsa, işittirebilir misin?
43- Aralarında sana bakan vardır. Sen körleri, görmezlerken doğru yola iletebilir misin?
44- Allah insanlara hiç zulmetmez, fakat İnsanlar kendilerine zulmederler. [65]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Kur'an-ı Kerîm, kalıcı ve ebedî bir mucizedir. Peygamber (s.a.v.)'in doğruluğuna delâlet eder. Cenab-ı Allah'ın şu hak sözünün yerinde bulunmaktadır: "Kulum (Muhammed), benden size tebliğ ettiği her şeyde doğru söylemiştir."
Bu nedenledir ki, Kur'an-ı Kerîm, birçok ayetlerinde gördüğümüz gibi kendisinin Muhammed (s.a.v.) tarafından değil de Allah tarafında vahyedi-len bir kitap olduğunu ispatlamaya Özen göstermiştir. Kur'an'ın, dinin esası ve İslâmın düsturu olduğunu unutmamak gerekir. O, tevdihi ve ölüm sonrası dirilişi İspat eder. Kur'an, dinin Önemli amaçlarını anlatan ilâhi kelâmdır. [66]
Açıklama:
Üslûbu, nazmı, belagatı, hücceti, teşrii, ilmi, hikmet ve edebi; ilâhi, içtimaî, medenî ve iktisadî siyaseti, kıssaları, geçmiş ve gelecek zamanla ilgili olarak evrenin gizliliklerine gömülmüş gaibden haber vermesi bakımından şanı yüce olan bu Kur'an'ın, mertebesi ne olursa olsun bir insan tarafından uydurularak Allah'a nispet edilmesi doğru değildir, imkansızdır. Akıl nazarında da böyle birşey asla doğru karşılanmaz. Çünkü böyle bir kitâb'ı ancak yüce Allah meydana getirebilir. Başkaları buna katiyen güç yetiremez. Kurban, Muhammed (s.a.v.)'in sözü değildir. O, ancak Allah tarafından gelen bir vahiydir. Sonra ayet-i kerimede Cenab-ı Allah bunu teyid etmek için şöyle buyuruyor: "(Bu), ancak kendinden önceki kitablann doğrulamasfdır..." Yani bu Kur'an, ancak kendinden önce İbrahim, Musa ve İsa gibi peygamberlere gelen ve ilâhî vahyi içeren kitapların doğruladıkları bir Allah kelâmıdır. Kur'an-ı Kerim imâna ve halis tevhide daveti, ölüm sonrası diriliş ve cezayı ispatlamayı ihtiva ettiği için, kendinden önceki kitapların İfade tarzındadır.
Muhammed (s.a.v.)'de ilk peygamber değildir. İçine kanunlar, hikmetler, öğütler, kıssalar, toplum-bilim prensipleri bulunan bir kitabı, bir insan nasıl uydıırabilir?!
Kur'an-ı Kerim'de asla şüphe yoktur. Çünkü O; gerçektir, hidayet rehberidir, alemlerin Rabbindcn gelmedir. O'nu hiç kimse kafasından uyduramaz. "Eğer (Kur'an) Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı"[67]
Kur'an'i Kerîm, şu sıfatlarla nitelenmiştir:
1- Bu Kur'an'ın bir insan tarafından uydurulup Allah'a nispet edilmiş olduğu iddiası doğru değildir.
2- Kendinden önceki kitapları doğrular ve onları yürürlükten kaldırır.
3- İlâhî kelamı Rabbani hükmü genişçe açıklar.
4- Bu, içinde şüphe bulunmayan ve takva sahipleri İçin hidayet (rehberi) olan bîr kitaptır.
5- Allah katından indirilmiştir. Araplara meydan okumuş ve onları aciz bırakmıştır.
Bütün bunlardan sonra Kur'an'ın Allah katından indirilmediğini iddia eden kimsenin ileri sürebileceği bir delil kalmış mıdır?
Sonra Kur'an-rKerim bu konuyu bırakarak, müşriklerin Kur'an hakkındaki inançlarını açıklamaya başlıyor. Uydurma şeylerden üstün ve yüce olduğunu açıkladıktan sonra onların kötü kavrayışlarını kınayarak diyor ki: Kur-an'ı, Muhammed kendi yanından uydurdu, diyorlar. Ey Muhammedi sen onlara de ki: Eğer gerçek bu dediğiniz gibi ise, haydi kuvvet, belagat, sağlamlık ve incelik bakımından O'nun benzeri bir sure getirin ve bunu yapmaya çalışırken size yardım etmeleri için, Allah'tan başka çağırabildiğiniz herkesi çağırın. Bütün halk bir araya gelse bile, Kur'an'ın benzerini getirmekten aciz kalırlar "De ki: "Andolsun, eğer insan(Iar) ve cin(Ier) şu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplamalar, yİneonun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka olup yardım etseler de (bunu yapamazlar)"[68]
Eğer davanızda sadık iseniz, Kur'an'ın benzerini getirin bakalım. Bunu yapamazsanız —ve yapamayacaksınız— o zaman emrimizi dinleyin: Hakka dönün, Allah'a ve Peygamberine iman edin. Bu, islâm davetini yok etmek için canlarını ve mallarını feda eden, Allah'ın nurunu söndürmek amacıyla Hz. Peygambere karşı her çeşit silahla savaşan —ve de başaramayan— güç ve belagat sahibi bir millete, açıkça bir meydan okumadır. Bunun yüksek sesli bir i'câz olduğu, Kur'an'ın Allah katından indirilen bir kitap olduğuna delâlet eden kalıcı bir ebedi hüccet olduğu hususunda ey okuyucu sende benimle aynı görüşü paylaşmıyor musun? Kendilerine meydan okuduğu halde, Kur'an1 in benzerini getirmekten aciz kaldirlar. Hal böyleyken Kur'an-ı Kerim, nasıl olur da Muhammed'in uydurduğu bir kitap olur?!
Bu yaptıklarıyla yetinmediler... Kur'an'ın Allah katından indirilen bir Ki-tab oluşunu yalanladılar. Hakkında kapsamlı bilgiye sahip olmadıkları bir kitabı, bedbahtlıklarından dolayı yalanladılar. Karekterleri bozuk ve silik kişilikli olduklarından dolayı, Kur'an'] incelemeden, üzerinde düşünmeden ve detaylarına vakıf olmadan yalanladılar. İnatçı ve saldırganların özelliğidir bu.
Kur'an'ın tevili, içindeki vaadlerin sonucu, peygamberleri yalanlama konusundaki tehdidinin sonucu kendilerine gelmeden —ama bu beklenen ve geleceği hususunda şüphe bulunmayan bir şeydir— Kendilerinden önceki toplumlar gibi yalanladılar. Bütün ümmetlerde, yalanlayan kimselerin sonlan nice oldu? Allah'ın değişmez yasası onlara nasıl uygulandı? Bir bak!
"Hepsini günahiyla yakaladık. Onlardan kiminin üstüne taş yağdıran bir fırtına gönderdik, kimini korkunç ses yakaladı, kimini yere batırdık, kimini de boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.”[69]
Şu müşriklerden kimi kalpten Kur'an'a iman eder, ama görünürde onu yalanlar. Hatta müşriklerin bazı liderleri Kur'an hakkında şöyle der: "Bu Kur-an'm üstü meyveli, altı da bolluk ve bereketlidir. Bu, beşer sözü değildir"! Bunlar Kur'an'ın hakikatini anlamışlar, ama İnad ve büyüklük taslamaları dolayısıyla onu yalanlamışlardı. Kimi müşriklerse bilgisizliklerinden ötürü Kur'an'a bakmaksızın ve hakikatlerini tanımaksızın, salt başkalarım taklid ederek iman etmediler, Rabbİn yeryüzünde şirk, zulüm, isyan ve taşkınlık yaparak fesat çıkaranları çok iyi bilir. Dünyada ve ahirette onları azablandıracaktir.
Bu sözlerle Peygamber (s.a.v.) efendimiz teselli edilmekte ve bu sözler, Cenab-ı Allah'ın şu sözü ile de desteklenmektedir. Ey Muhammedi Seni yalanlar ve yalanlamakta ısrar ederlerse, onlara de ki: Benim risaleti tebliğ etmek, uyarmak, müjdelemekten ibaret olan işim banadır. Bu işlerimin karşılığını Rabbim bana verecektir. Sizin yapmakta olduğunuz İşleriniz de sizedir. Bu işlerinizin karşılığını da Rabbiniz size verecektir. "Yalnız kazandığınız şeylerle cezalandırılmıyor musunuz?"[70] Siz benim yaptıklarımdan uzaksınız. Ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.
Allah, bir kimseyi başkasının suçundan sorumlu tutmaz. "Yoksa "OKur-an'ı uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer onu uydurmuşsam, suçum banadır. Ama ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım"[71].
Sana gelince ey Muhammed! bunların durumlarına şaşma ve de üzüntüye kapılma. Sana düşen, yalnızca tebliğ etmektir ve sen bu görevini de mükemmel bir şekilde yerine getirmektesin.
Müşriklerin içlerinden bazısı sana kulak verip dinlemelerine rağmen düşünüp kavramazlar. Çünkü onların kalblerinde senin çağrını işitmelerine engel olan örtüler vardır. "Kendilerine Rab'lerİnden gelen her yeni uyarıyı mutlaka alaya alarak dinlerler. Kalbleri eğlencedir"[72]
Dinleyici için yararlı olan dinleme; dinlediği şeye akıl erdirmesi ve gereğince davranmasıdır. Aksi takdirde hiçbir şey dinlemeyen sağır bir kimse gibi olur. Ve sen ey Peygamber! hakikaten ya da mecazen sağır olanlara Allah kelamını işittirme gücüne sahip değilsin. Onlar, akılsız kimselerdirler.
Müşriklerden kimileri var ki, yüzünü sana çevirir, sen Kur'an'i okurken gözlerini sana yöneltir. Ama Kur'an'ın nurunu ve dinin hidayetini göremez. Allah korusun kalb körlüğü, göz körlüğünden daha zor ve çetindir. "Fakat körlen sen mi yola götüreceksin? Hele sezgileriyle de görmüyorlarsa?" Yani bu müşrikleri sen doğru yola iletemezsin. İşitme duygusunu yitiren kimse, işitmez. Görme duygusunu yitiren kimse bakıp görmez. Aynı şekilde anlama ve doğru yolu bulma yeteneğini yitirenler hidayete eremez, nebî ve mürsel olsalar bile başkaları da onları hidayete ulaştıramaz.
Doğrusu Allah, insanlara zulmedecek değildir. Fakat insanlar, kendi kendilerine zulmederler. Çünkü onlar, nefisleri aleyhine küfür ve masiyet suçunu . işlemektedirler. [73]
Dünya İşte Böyledir, Sonu Da Budur
45- Onları toplayacağı kıyamet günü, sanki gündüz, birbirleriyle sadece tanışacakları bir saat kadar kalmış gibidirler. Allah'ın karşısına çıkmayı yalan sayanlar kaybetmişlerdir. Zaten doğru yolda değillerdir. [74]
Açıklama:
Rabbİn kıyamet gününde zalimleri mezarlarından çıkardıktan sonra bir araya getirip toplar, hesap ve ceza yerine sevkeder. Sanki onlar, gündüzün, görüşüp tanıştıkları kısa bir süresi kadar dünyada kalmış olurlar. Yazıklar olsun dünyada oyun, eğlence, fesad ve boş işlerde kendini tüketip gidenlere. Bunlar, ebedi hayat için kendilerine vadedilen şeyleri gördüklerinde dünyayı hatırlarlar. Dünya sanki bir göz kirpimi kadar kısa bir süre yaşanılmış ve geçip gitmişti. Dünyada ziyaretçilerin ve akrabaların tanıştıkları kadar kısa bir gündüz anı süresince beklemiş gibi oldular. Allah'ın karşısına çıkmayı yalanlayıp, hesap gününde kendilerine yararlı olacak iyi işler yapmayan dünyada doğru yolu bulmamış ve iyi ameller yapmakta başa kimseler kayba uğradılar. Allah bizi ha esm ve doğru yolu bize göstersin. Amin. [75]
Müşriklerin Azabı Çabuklaştırma İsteklerine Kesin Cevap
46- Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, yahut seni vefat ettirsek de nihayet onların dönüşü ancak bizedir. Yüce Allah, kendilerinin ne yapacaklarına şahittir.
47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygamberleri geldiğinde aralarında adaletle hüküm verilmiş olur. Onların haklan yenmez.
48- "Bu iddiada samîmi iseniz, bu azabın gerçekleşmesi ne zamandır? söyle" derler.
49- De ki:"Allah'm dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Her ümmet için bir süre vardır; süreleri sona erince bir saat bile geciktirilmezler ve öne de alınmazlar."
50- De ki: "Allah'ın azabı size gece veya gündüz gelirse, ne yaparsınız? Suçlular neye bunda acele ediyorlar?"
51- Vuku'bulduktan sonra mı O'na inanacaksınız? İnanmayanlar azabı görünce, "Şimdi miydi?" derler, "Elbette, siz onu acele istiyordunuz".denir.
52- Haksızlık edenlere de: "Sonsuz azabı tadın, ancak yaptığınıza karşılık ceza çekiyorsunuz" denir.
53- "Ogerçek midir?" diye senden sorarlar. De ki: Evet, Rabbim hakkı için o gerçektir, siz Allah'ı aciz kılamazsınız."
54- Haksızlık etmiş olan her kişi, yeryüzünde olan her şeye sahip olsa, onu azabın fidyesi olarak verirdi, azabı görünce pişmanlık gösterdiler. Haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmolunmuştur.
55- İyi bilin ki, göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. İyi bilin ki, Allah'ın verdiği söz gerçektir, ama çoğu bunu bilmez.
56- Dirilten ve öldüren O'dur. O'na döneceksiniz. [76]
Bazı Kelimeler:
Belirli bir süre. Senden haber isterler. Ne dersiniz, nasılmış? Bana haber verin. Cevap harfi, evet. [77]
Açıklama:
Başka varlıkları Allah'a ortak koşmakta ısrar ettiklerinde, Peygamber (s.a.v.) efendimiz kendilerini azabla tehdid edince O'nu yalanladılar. Alay edip yalanlayarak, kendilerini korkuttuğu azabı çabucak getirmesini istediler. Kendisi ölünce islâm davasının da öleceğini zannederek O'nun ölmesini dilediler. Cenab-ı Allah onları susturacak ve Resulünün azmini güçlendirecek şu cevabı verdi: Ey peygamber, onlara yapacağımızı söylediğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de veya.göstermeden seni dünyadan alsak ta ne fark eder? Dönüş bizedir. Cenab-ı Allah'ın onlara yapacağını söylediği azabın bir kısmını Peygamber (s.a.v.) efendimiz Bedir, Huneyn ve diğer gazalarda gördü. Amaç, dünya ve ahirette yapılacağı va'd edilen azabı te'kid etmekti.
Onların dönüşleri bizedir. Sonra Allah, onların yapmakta oldukları işlerin şahididir. Bu davranışlarını bildiği ve müşahede ettiğinden ötürü, bu amelleri karşılığında onları cezalandıracaktır. Ey Muhammedümmeti! siz diğer ümmetler arasında ayrı konumda bulunan bir ümmet değilsiniz. Aksine, herkesi şümulüne alan umumi bir yasa vardır: Ümmetlerden her biri için kendilerini doğru yola ileten, dünya ve ahirette yararlarına olan şeyleri gösteren bir peygamber gönderilmiştir. Peygamberleri gelince onu inkar edip yalanladılar, aleyhlerinde delil çıktı ve aralarında adaletle hükmolundu. Onlara asla zulmedilmedi. Çünkü adalet; itaat edenin mükafatlandırılmasını, isyan edenin cezalandırılmasını, herkese hakettiği şeyin verilmesini öngörür.
Müşrikler şöyle derler: Ey Mü'minler! Azablandırılacağımiza ilişkin söyledikleriniz doğru ise, bu azap bize ne zaman gelecek ve bu tehditleriniz ne zaman gerçekleşecektir?!
İşte burada Cenab-ı Allah, onlara şu cevabı vermesini Peygamber (s.a.v.)'e telkin ediyor. Onlara de ki: Ben de sizin gibi bir beşerim. Alemlerin Rabbinin elçisiyim. Kendime ne bir zarar ne de bir yarar sağlayamam. Bunu başkalarına karşı nasıl yapabilirim? Gayıbla ilgili olarak birşey bildiğim yoktur. Şayet gaybı bilseydim elbette çok hayır (mal ve menfaat) elde ederdim. Ve bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece bir uyarıcı ve müjdeciyim. Ancak Allah'ın dilediği olur. Dilemediği olmaz. Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah her ümmet için, ne kadar yaşayacağına ve ne zaman yok olacağına dair bir süre belirlemiştir. Bu sürenin ne kadar olacağını kendisinden başka hiç kimse bilemez. Emrinin infazı için belirlenen süre gelince, onlar ne bir an geri kalabilir, ne de bir an ileri giderler. Peygamberi de bir anlık oî-sun.onlan ne geri bırakabilir, ne de ileri götürebilir. Bu, genel bir prensiptir. - Böylece öğrenmiş oluyoruz ki, mü'min kimsenin şu hususa inanması va-cibtir: Hayatta da olsa, ölü de olsa, peygamber de olsa, veli de olsa hiçbir kimse, Allah'ın hükmüne müdahale edemez. İşte Peygamberlerin önderi ve Rcsuİullcrin sonuncusu olan Hz. Muhammcd'c bakın. Ccnab-ı Allah Kur'an-i Kerim'de ona karşı şöyle bir kayıt koyuyor: De ki: "Ben kendime ne bir zarar verebilirim, ne de bir fayda". Bu hüküm, Kur'an'da çeşitli üslûplarla tekrar edilmiştir.
Müşriklerin, tehdit olundukları azabı çabuk istemeleri, bakın, bîr başka İfadeyle de reddediliyor.
Ey Muhammedi onlara de ki: Asî ve suçlular İçin hazırlanmış olan azap, geceleyin siz uyumaktayken veya gündüzleyin eğlenceye dalmışken veya başka işlerle meşgul iken —zaten ya geceleyin ya da gündüzleyin gelir— ne1 yaparsınız? Söyleyin bakalım! Siz, dünya azabının mı, yoksa ahiret abacının mı çabuk gelmesini istiyorsunuz? Şu veya bu, hangisi olursa olsun, sizin bu yaptığınız ahmaklık ve cahilliktir. Çünkü vukuu muhakkak olan bir İşin çabuklaştırılmasını istiyorsunuz. Sizin suçlularınız, azabın çabuk gelmesini mi istiyorlar? Sonra da gelip çattığında iman edecekler, öyle mi? Daha önce iman etmemişken, imanın artık fayda vermeyeceği bir günde iman ederler. Bu, hiçbir fayda sağlamaz. Zira ihlâslı birşekilde Allah ve Resulüne iman edip doğrulamakla, ansızın gelen tehlike karşısında mecburiyet halinde yapılan imân arasında mutlaka fark vardır. Bu durumda iman edenlere o zaman: Daha önce çirkin görüp yalanlayarak ve de mü'minleri ta'ciz ederek azabın tez elden gelmesini istediğiniz halde, şimdi mecbur kalıp imân mı ediyorsunuz? denilecek. Sonra küfür ve isyanla kendi nefislerine yazık edenlere: Tadın! Sizin İçin ve benzerleriniz için hazırlanmış olan sürekli azabı tadın! denilecek "Siz kazandığınız şeylerle cezalandırılmıyor musunuz?!"
Ey Peygamber! Bu söylediğin ve kâfirleri kendisiyle tehdid ettiğin sözlerin gerçek olup olmadığını senden soruyorlar. Yalanlamalarından dolayı buna yakinen inanamıyorlar. "Çokları sadece zanlarına uyuyorlar". Ey Peygamber, onlara de ki: "Andolsun ki bu iş, sizinle konuştuğumuz gibi gerçektir (Sizin birbirinizle konuşmanız nasıl gerçekse bu da öyle gerçektir)"[78]
"Rabbinin azabı mutlaka vukubuîacaktır"[79]. Siz Allah'ı aciz bırakamaz, kaçıp kurtulamazsınız. Göklerin ve yerin yaratıcısını nasıl aciz bırakabilir ve ondan nasıl kaçıp kurtulabilirsiniz? Nereye yöneliyorsunuz siz? Sizin için ahirette hazırlanmış olup, dünyadayken tez elden gelmesini istediğiniz bu ceza, mahiyetini ancak Allah'ın bilebildiği bir azâbdır. Bu azabı Allah vas-fetmiştir.
Kendi nefsine veya başkalarına tecavüz ederek zulmeden her kişi, yeryüzündeki her şeye sahip olsa, sonra da kendisi için hazırlanmış olan azabı görse, kurtulmak için, sahip olduğu herşeyi fidye olarak vermek ister. Ama mümkün mü? Azabı gördüklerinde pişmanlıklarım açığa vurmazlar. Zira İşledikleri kusurdan dolayı çekilen hasret ve pişmanlığı açığa vurmanın bir faydası olmadığına inanırlar. Bazen da açığa vurur ve: "Allah'ın yanında (O'na kullukta) kusur edişimden dolayı vah (bana)!"[80] derler. Aralarında adaletle hükm olunur ve asla haksızlığa uğramazlar.
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, bütün bunları yapmaya muktedirdir. Yapacağına da söz vermiştir. O'nun va'dİ hak ve sözü gerçektir. Her şeyi yapabilecek güçtedir. Dönüş, O'nadır. Bu nedenle ayct-i kerime, şu anlamdaki sözlerle sona erdirilmiştir: İyi bilin ki, göklerde ve yerdeki mülk, yaratma ve tasarruf Allah'a aittir. İyi bilin ki, Allah'ın sözü gerçektir. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır? Ama insanların çoğu bunu bilmezler. O, hayat verir, öldürür. Her şeye kadirdir. Hepinizin dönüşü O'nadır. [81]
Kuranı Kerim Ve Şerefli Hedefleri
57- Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kaİbierde olana bir şifâ, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir.
58- De ki: "Bunlar, Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir." Buna sevinsinler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır. [82]
Bazı Kelimeler:
İyilik yapmayı ve kötülükten uzak durmayı öğütlemek. Kalbi inceltip duyguyu alevlendiren, iyiliğe yönelten bir üslupla öğüt vermek.Başkalarına iyilik yapmayı, acımayı ve şefkat etmeyi gerektiren kalp inceliği.
Ferah: Kalbin lezzet duyup göğsün kendisiyle genişlediği maddî ve manevî nimetlerden doğan ruhi bir tepki, sevinç. [83]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Okuyucudaki sağlıklı anlayış ve sağlıklı kavrayış hep yenilensin diye Kur'an-ı Kerim, şerefli lıcdcf ve amaçlarını açıklamak için burada sözü başka bir tarzda yeniden ele alıyor. Tevhidi, haşri, peygamberliği, Kur'an'ın Allah'ın katından gelen bir kitap olduğunu ispatlamanın, eğriliklerden uzak ol;uı bu dinin amaçlarından olduğunu unutma. [84]
Açıklama:
Ey insanlar! Size tevili gelmediği ve hakkında kapsamlı bilgi sahibi olmadığınız halde ne diye Kur'an'i yalanlıyorsunuz? Ey insanlar! Bu kitap ile size; kalbleri titreten, huylarla karakterleri yumuşatan, davranışları düzelten, gönül hastalıklarına şifa veren, kalbleri arındıran, insanları hayır .yoluna ileten, diğerlerinden ziyade mü'minlerin kalblerine, başkalarına acıma ve herkese şefkat etme fidanlarını diken bir öğüt gelmiştir, işte Kur'an-ı Kerim ve içindeki yasalar, direktifler, tavsiyeler, hikmetler, kıssa edep ''ve toplumsal kurallar, dört şeyi hedef almaktadırlar:
1- Kur'an, sizi Iutfu ve rahmeti ile gözetip besleyen Rabbinizden gelen güzel bir öğüttür. O, size görünür ve görünmez bol bol nimetler bahsetmiştir. "Bu (Kur'an) insanlara bir açıklama, (Allah'tan) korkanlara yol gösterme ve öğüttür."[85]
2- Kalplerdeki şüphe, nifak, şirk, vicdansızlık, çekememezlik, taşkınlık, düşmanlık, zulüm sevmek, adaletten hoşlanmamak ve göğsü daraltıp, canh kalbi öldüren diğer hastalıklar için, Kur'an-ı Kerim şifa kaynağıdır.
3- Kur'an-ı Kerim; insanlara yol gösterici, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırdedici bir kitaptır. Hak ile sapıklığı birbirinden ayırır. İnsanları iyiliğe ve doğruluğa iletir: taşkınlık ve bozgunculuktan sakındırır,
4- Mü'minler için bir rahmettir. Rahmet; öğüt, şifa ve hidayetin sonucudur. Yapılan öğütler sonucunda İnsan kalbi hastalıklardan şifa bulur, manevî kirlerden temizlenir. Bunların sonucunda hidayet ve hayırda başarı gelir. Bu üçünden de, kalb inceliği olan rahmet doğar. Mükemmel sıfatlarıyla rahmet* ancak olgun mü'minlerde görülür. Sünnet-i mutahharada, yani Resulullah (s.a.v.)Mn hadislerinde bütün yaratılmışlara karşı merhametli olmamızı Özendiren birçok ifadeler mevcuttur. Rahmetin, mü'minlerin sıfatı olması, rahmet için şeref olarak yeter. "Birbirlerine merhamet tavsiye ederler". Rahmet, peygamber (s.a.v.)'in sıfatlarından değil midir? lfMü'minlere şefkatli, merhametlidir "[86]
De ki: "Allah'ın lutfuyla, rahmetiyle (evet) ancak onunla ferahlansınlar"[87]
Normal cümle kuruluşunda "Allah'ın Iutfu ve rahmetiyle ferahlansınlar" denilmesi gerekirken, Kur'an üslûbu ile: "Ancak onunla ferahlansınlar" denilmiştir. Kur'an'ın bu beliğ üslûbu, kalemleri, bu üslûbu açıklamaktan aciz bırakmaktadır. Kur'an'ın Allah kelamı oluşu, onun için en güzel bîr vasıf olarak yeter!
Ama Kur'an'ın bu ayetteki belagatinin bazıyönlerini açıklamamızı engelleyen birşey yoktur.ile kelimeleri, fiiline takdim edilmişler ki bu fiil, ihtisas manasını İfade etsin. Yani sevinç ve ferahlan, sadece Allah'ın lutfu ve rahmeti ile olsun. fiilinin başında ki (fa) harfi, sevinç ve feraha, lütuf ve rahmetin yol açtığını işaret etmektedir. Şu halde ayet-i kerimenin manası şöyle olur: Dünyada kendisiyle sevinip ferahlanmayı hak eden birşey varsa O, Allah'ın lütuf ve rahmetidir. "Bununla" anlamını veren kelimesi te'kid ve takrir için kullanılmıştır. kelimelerinde (ba) harfinin tekrarlanmasıyla bu ikisinin de sevinç ve ferah sebebi olabileceklerine işaret edilmiştir. Allah'ın lütuf ve rah-metİyle sevinmek, toplayıp yığdıkları geçici dünya malına nispetle onlar için çok daha önemli ve yararlıdır. Zira Allah'ın lütuf ve rahmeti, insana iki dünyada da saadet verir, hem dünyanın ve hem ahiretin hayrına davet eder. "Allah'ın sana verdiği (bu servet) içinde ahİret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse sen de öyle İyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme.”[88]
Peygamberliğin Başka Bir Şekilde İspatı
59- De ki: "Allah'ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helal kıldığınızı görmüyor musunuz? De ki: Size Allah mı izin verdi, yoksa Allah'a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?"
60- Allah'a karşı yalan uyduranlar kıyamet gününü ne zannederler? Doğrusu Allah'ın İnsnnhsru olun nimeti boldur, fakat çoğu şükretmezler. [89]
Bazı Kelimeler:
Yalan uydurup iftira ediyorsunuz. "Firye" lügatte herhangi bir maslahat için deriyi kesmektir. İftira ise bu kesme işini üstlenmektir. Sonraları bu kelime, kasıtlı olarak yalan uydurma anlamında yaygın biçimde kullanılmaya başlamıştır.
Bu da vahyi, Hz. Muhammed'in. peygamberliğini ve Kur'an'ın ilâhi bir kitap olduğunu inkâr edenlere karşı ileri sürülen bir başka delildir. [90]
Açıklama:
Ey Peygamber! onlara de ki: Baksanıza, ne yaptığınızı söyler misiniz? İşte Allah, gökten ve yerden size bol bol nimetler bahşediyor, geçiminizi sağlayıcı rızıklar veriyor, ama buna karşı sizler o nimetlerin bir kısmını haram, bir kısmını da helâl yaptınız!
"Allah'ın yarattığı ekin(ler)den ve hayvanlardan Allah'a pay ayırdılar. Zanlannca: "Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza" dediler”[91]. Onlara de ki: "Allah mı size böyle izin verdi?" Oysa dünyada, yüce Allah'tan başka helal veya haram kılma yetkisine sahip bir kimsenin mevcud olmadığı bilinmektedir. "Böyle yapmanız, için Allah mı size vahiy göndererek izin verdi? Yoksa siz, Allah'a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?! Bu İki sorudan birine mutlaka cevap vermeniz gerekiyor.
Ya diyeceksiniz ki: "Allah kendi katından bize vahiy göndererek böyle yapmamıza izin veriyor". Ama siz böyle deseniz de ilahi vahyi inkar ettiğinizi biliyoruz. Ya da, Allah'a karşı yalan uydurduğunuzu söyleyeceksiniz.
Allah'a yalan uyduranların kıyamet günü hakkındaki düşünceleri nedir? Suçlarından ötürü cezasız bırakılacaklarını mı zannediyorlar? Yoksa onların, Allah'ın kendilerine izin vermediği hükümleri koyan ve kıyamet gününde kendilerine şefaat edecek ortaklan mı var?
Hayır? Ne O, ne de bu. Vay onların hallerine! Allah insanlar üzerinde büyük lütuf sahibidir. Bunu ancak büyüklük taslayan inadçılar inkar ederler. O rızık veren, sağlam kuvvet sahibi, esirgeyen ve bağışlayandır. Yasama, helal kılma ve haram kılma yetkisini başkasına vermeyip sadece kendi zatına mahsus kılarak, insanın insana tahakkümünü engellemiş olmakla da büyük bir lutufta bulunmuştur. O, sayılamayacak kadar çok nimetlerin sahibidir. Fakat insanların çoğu bunu bilmez ve Allah'ın kendilerine karşı olan lutfun-dan dolayı şükretmezler. "Kullarımdan şükredenler azdır'[92]
Cenabı Allah'ın Kullarını Kontrol Ve Her Şeyi İlmî İle Kuşatması
61- Ey Muhammedi Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dair Kuran'dan ne okursanız okuyun; ne yaparsanız yapın; yaptıklarınıza daldığınız anda, mutlaka biz sizi görürüz. Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitab'dadır. [93]
Bazı Kelimeler:
Önemli iş.Dalıyorsunuz. Kaçmaz, uzaklaşmaz. [94]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
"Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir, ama çokları şükretmiyorlar" ayet-i kerimesiyle Allah'ın büyük lütuf sahibi olduğu, buna karşı şükreden kulların az sayıda oldukları açıklandıktan sonra; bu ayette de Allah'ın kâinattaki her şeyi bildiği, O'na karşı şükürde kusur ettiklerinden dolayı insanları hesaba çekmesi için yaptıkları işi bilgisiyle kuşattığı ifade edilmektedir. [95]
Açıklama:
Ey Peygamber! özel hayatınla ilgili, ya da hikmet ve güzel öğütle Allah'a davet edişinle ilgili genel anlamdaki önemli bir işte bulunsan, bu önemli iş için sana indirilen Kur'an'dan ne okusan, hep Rabbinin kontrolündesin.
Peygamber (s.a.v.)'e hitab edilirken kelimesi kullanılmıştır ki, bu daO'nun, olağan İşleri de dahil olmak üzere bütün İşlerinin büyük ve önemli olduğuna işaret etmektedir. Çünkü O, başkaları için güzel bir örnektir. Hz. Peygambere hitabından sonra Cenab-ı Allah, efendisi olduğu ümmetine hitapta bulunuyor: Ne büyük, ne de küçük, işlediğiniz hiçbir ameliniz yoktur ki biz onu müşahede etmiş olmayalım. Bu davranışlarınızın karşılığını da size vereceğiz. "Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür'[96] İşlediğiniz amellere hafifçe ve de hızlıca daldığınızda biz sizi görürüz. Ağırlığı zerre kadar az olan şeyler bile Rabbinin bilgisinden kaçmaz. Zerre, pencereden içeriye güneş ışığı vurduğunda görülebilen en ufacık toz parçacıklarıdır. Gökte ve yerde zerre kadar, zerreden daha küçük veya daha büyük hiçbir şey yoktur ki, içinde her şeyin tam açıklandığı bir kitabda, Levh-i Mahfuzda yer almış olmasın. Zerreden, atomdan daha küçük şey varmıdır? Evet, atomun parçalanarak kü-, çük kısımlara ayrıldığı, modern bilimce kanıtlanan bir vakıadır. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: "Yooo, yemin ederim; gördüklerinize, ve görmediklerinize"[97] Evet, çünkü yeni bir alet sayılan mikroskop, kainatta daha önce tanımadığımız ince ve çıplak gözle görülmeyen şeyleri bize göstermiştir. Karada ve denizdeki, gökteki ve yerdeki varlıkları bilen Allah, eksiklerden arınmış ve yücedir! [98]
Allah'ın Velileri Kimlerdir?
62- İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
63- Onlar Allah'a inanmış ve O'na karşı gelmekten sakmmişlardır.
64- Dünya hayatında da, ahirette de-müjde onlaradır. Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur.' Bu büyük başarıdır. [99]
Açıklama:
Allah'ın velileri; O'nun dostları, seçkin kullan, ibadet, tevekkül ve sevgide O'na karşı ihlaslı olan, imân eden ve karıman lakvalı kullarıdır.
Evliya; veli kelimesinin çoğuludur, veli kelimesi; "vav", "lâm", "yâ" harflerinden oluşur. Bir araya gelen üç harf yakınlık manasını ifade eder. Yön ve yer bakımından Allah'a yakın olmak imkânsızdır. İnsanm-kalbi Allah'ın marifet nuruna, zatını idrak etme denizine ve O'nıın zatını lesbih etmeye dalmışken, Allah'a yaklaşmak mümkün olur. Bu durumdaki insan bir şey görürse, Allah'ın kudret delillerini görür. Bir şey işitirse Allah'ın ayetlerini işitir. Konuşursa, Allah'ı övmekten sözeder. Hareket ederse, Allah'ın dinine hizmet etmek için harekete geçer. Çalışırsa, Allah'a taatte bulunmak için çalışır. Böylelikle Allah'a çok yaklaşmış olur. Onun velilerinden biri olur. Kul bu mertebeye varınca; yardımcısı, dostu, destekleyicisi ve işlerinin düzenleyicisi Allah olur. "Allah, imân edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır"[100]
Allame Beydavî diyor ki: "Allah'ın velileri o kimselerdir ki, onlar taat
ile Allah'a dostluk ederler. Allah'ta keramet vererek onlara dostluk eder. Kulun Allah'ı sevmesi, O'na taatte bulunmakla olur. Allah'ın kulu sevmesi ise,kulun taatine güzel karşılık vererek ona ikramda bulunmasıyla olur. "İyi bil kî, Allah'ın velilerine korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir".
Bu sevap ve mükafat, şimdiye kadar okuduğumuz ve önümüzdeki sayfalarda okuyacağımız birçok ayetlerde, inanıp güzel ve yararlı davranışlarla Allah'a yaklaşan bütün mü'minler İçin geçerlidir.
Kâmil bîr imânla Allah'a Peygamberlerine, kitaplarına ve ahiret gününe inanan, yapıp-yapmadıklan işlerde Allah'a karşı gelmekten sakınan, O'nu öfkelendirecek işleri yapmayarak gazabından ve azabından korunan kimselere Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım ettikleri, emirlerini ve Kur'an'ı-nın ahkâmını ayakta tuttukları müddetçe dünyada zafer ve iyi son müjdesi vardır. Namazı dosdoğru kılıp zekâtı verdikleri, iyiliği emredip kötülüğü engelledikleri sürece yeryüzünde hükümran olma müjdesi vardır. İşlerin sonu Allah'a varır.
"Allah; sizden, inanıp İyi işler yapanlara, kendilerini yeryüzünde hükümran kılacağını va'detti”[101]
Bu özelliğe sahip inanırların ahiretteki müjdeleri ise, yüksek bahçeler, devşirilmesi kolay meyveler ve çeşitli nimetlerdir.
"Rabbiniz Allah'tır" deyip, sonra doğru olanların üzerlerine melekler iner: "Korkmayın. Üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin! (derler)",
"Bİz dünya hayadmda da, ahirette de sizin dostlanmzız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var. Orada size istediğiniz her şey var.
(Bütün bunlar), o bağışlayan, o esirgeyen (Allah)dan bir ağırlama olarak (size lutfedilmiştir)”[102]
Allah'ın kelimelerinde değişiklik yoktur. O'nun verdiği söz, mutlaka yerine getirilir. O'nun va'di haktır. Sözü doğrudur.Bu müjdeler O'dan geliyor. Kendisinden daha büyüğü düşünülmeyen en büyük kurtuluş budur.
Bu arada şunu da belirtelim ki; insanların velilerle ilgili bazı görüşleri var ki, ben bu görüşlere katılmıyorum. Allah'tan başarı ve hidayet diliyoruz. Kitab'ında kastedilen manaları Allah daha iyi bilir. [103]
Üstünlük Allah'a Aittir
65- Ey Muhammedi İnkarcıların sözleri seni üzmesin, çünkü bütün kudret Allah'ındır. O, işitir ve bilir.
66- İyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah'ındır. Allah'ı bırakıp putlara tapanlar sadece zanna uyanlardır. Onlar ancak tahminde bulunuyorlar.
61- Size geceyi dînlenesizin diye karanlık ve gündüzü çahşasımz diye aydınlık olarak yaratan Allah 'tır. Kulak veren millet için bunlarda ayetler vardır. [104]
Bazı Kelimeler:
Galibiyet, güç ve üstünlük, Tahmin ederler. Zanlarma dayanarak saçmalarlar. Cenab-i Allah velilerine, dünya ve ahİrette müjde ile vaatte bulunmuş, onların asla korkmayacaklarım ve hiç üzülmeyeceklerini haber vermişti. Allah'ın velilerinin durumu bu olduğuna göre, bunların önderleri olan yüce Peygamber (s.a.v.) efendimizin makamının ne kadar büyük olduğunu varın siz düşünün. [105]
Açıklama:
Ey Muhammedi Kafirlerin, aleyhine bu sûrede tescil edilen sözleri, yalanlamaları, küfürleri ve vahyi tuhaf karşılamaları, seni asla üzmesin. Üzülme.. Çünkü Cenab-ı Allah, kendisinin ve Peygamberlerinin mutlaka galib olacaklarım yazıp takdir etmiştir. Doğrusu Allah, güçlüdür ve üstündür.
Adamın biri çıkıp da "Bu neden?" diye sorabilir. Ona verilecek cevap şudur: Şüphesiz, üstünlük tamamen Allah'ındır. Galibiyet, kahharhk, zafer, güç ve üstünlük tamamen Allah'ındır. Bunlara, O'ndan başka hiç kimse sa-hib olamaz. Bundan önce de, bundan sonra da emir O'nundur. Üstünlük Allah'ın, peygamberinin ve mü'mini er indir. Onların söylediklerini Allah işitir, yaptıklarım bilir. Bu söz ve davranışlarından dolayı onları cezalandıracaktır. Onların durumuna aldırma!
Bu sözlerle Cenab-ı Allah, Peygamber (s.a.v.)'i teselli etmekte ve zafer sözünü pekiştirmektedir.
İyi bilin ki, göklerde ve yerdekİIer hep Allah'ındır. Burada sadece akıllı olan varlıklar (insanlar)dan söz edilmiştir ki, ubudiyet ve mülkiyet bakımından diğer varlıkların, Allah'a ait oldukları öncelikle anlaşılsın. Akılsız putların Allah'a eş ve ortak koşulmaları olacak şey değil! Allah'tan başkasına tapanlar dahi, gerçekte koştukları ortaklara uymuyorlar. Onlar, hak karşısında hiçbir şey İfade etmeyen zanna uyuyorlar. Sadece tahminde bulunuyor, yalan söyleyip saçmalıyorlar. Bu esasa göre yargıya varanlar, yargılarında yalan söylüyor ve gerçek dışı iddiada bulunuyorlar. Göklerde ve yerdekilerin tümüne sa-hib olan Allah ile bu putları, nasıl olur da bir tutarlar?
Geceyi dinlenmenize, üzerinizdeki yorgunluğu atmanıza elverişli olması için karanlık kılan O'dur. Geceleyin gücünüzü yenilersiniz. Nihayet ertesi sabah çalışmak, dünya geçiminizi sağlayıp İbadette bulunmak ve Allah'a yaklaşmak için kalkıp işbaşı edersiniz. Allah, uyku için geceyi ve ibadet için ay-dmhk olan gündüzü yaratmıştır.
Bütün bu anlatılanlarda, dinleyen bir kavim için apaçık ayetler ve alâmetler vardır. [106]
Allah'ın Çocuğu Olur Mu Hiç?
68- "Allah çocuk edindi" dediler; hâşâ: O müstağnidir; göklerde ve yerde olanlara sahiptir. Elinizde, onun çocuk edindiğine dair bir delil yoktur, bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı nasıî söylüyorsunuz?
69- De ki: "Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa erişemezler."
70- Onlar için dünyada bir müddet geçinme vardır, sonra dönüşleri Bizedir. İnkarlarına karşılık onlara çetin azab taddiracağız. [107]
Bazı Kelimeler:
Akıllara hükmeden güçlü delil. [108]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Allah'a ortak koşanların şirklerinden birbaşka çeşidi burada sergileniyor. Yalan bir iddiada bulunarak, Allah'ın çocuğu olduğunu söylüyorlar. Ehl-i Kitaptan bazıları da onların bu iddialarına katılmışlardı. [109]
Açıklama:
Bazı müşrikler, meleklerin, Allah'ın kızları olduklarını, bunun yanısıra hıristiyanlardan bazıları İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu, yahudilerden bazıları ise Uzcyr'in Allah'ın oğlu olduğunu iddia ettiler. Ağızlarından ne büyük söz çıkıyor! Allah'a karşı yalan ve iftiradan başka konuşmuyorlar. Allah nasil çocuk edinir? O, göklerin, yerlerin ve her ikisinde mevcud olan şeylerin yaratıcısıdır. Yaratıklarından hiç biri O'na benzemez. Onlardan hiç birine muhtaç değildir, aksine hepsi O'na muhtaçtır. Zatı itibariyle her şeyden zengindir (Her şey O'na muhtaçtır). Noksanlıklardan münezzeh ve yücedir. Göklerde ve yerde mevcud olan her şey; mülkiyet, yaratma, kulluk ve tasarruf bakımından O'na aittir. Bu hususta hiç kimse O'na ortak .olamaz. Çocuğa gelince, babası, hatırasını devam ettirmek için ona muhtaçtır. Çocuk, babasının kuvveti, akrabası, ailesi, aşireti, geçimliği ve süsüdür. Babası ona dayanır, güvenir. Onunla övünür, ihtiyarlığında ve zayıflığında ona ihtiyaç duyabilir. Bütün bu saydığımız hususlarda Allah hiçbir şeye İhtiyaç duyar mı hiç?! O, zengindir ve hiçbir şeye muhtaç değildir. Müşriklerin yakıştırmalarından uzak, münezzeh ve yücedir!
Ey müşrikler! Bu iftiranızı destekleyecek hiçbir deliliniz yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz? Bu, susturma ve kınama sorusudur.
Ey Peygamber! Onlara de ki: Açıktan açığa Allah'a karşı ortaklar edinerek, çocuğu olduğunu ileri sürerek Allah'a iftira edenler, asla onmaz ve azabından kurtulamazlar.
Bunlar dünya hayatındaki nimetlerden yararlanabilirler mi, yararlanamazlar mı? Yararlanabilirler. Çünkü dünya, Allah katında sinek kanadı kadar kıymete sahip değildir. Dünya metaı da az ve değersizdir. Sonra dönüşleri Allah'adır. Onları zorlu bir hesaptan geçirecek, sonra da Allah'ı inkâr edip O'na uygunsuz yakıştırmalarda bulunmalarından dolayı onlara şiddetli azabı taddıracaktır.
De ki: "O Allah birdir.
Allah sameddir (Her şey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir).
Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından) doğurulmamıştır.
Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır"[110]
Nuh (A.S.)'In Kıssası
71- Ey Muhammedi Onlara Nuh'un başından geçenleri anlat: Milletine, "Ey milletim! Eğer durumum, Allah'ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa —ki ben Allah'a güvenmişimdir— siz ve koştuğunuz ortaklar elbirliği edin; yapacağınız iş sonra size bir tasa vermesin. Sonra onu bana uygulayın ve beni ertelemeyin" demişti.
72- "Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, ben sizden bir ücret istemiyorum. Benîm ecrim Allah'a âiddir. Müslimlerden olmakla emrolundum."
73- Onu yalancı saydılar; ama Biz onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Onları ötekilerin yerine geçirdik, âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarılanlardan söz dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak.
74- Sonra onun ardından milletlere peygamberler gönderdik, onlara belgeler getirdiler. Diğerlerinin daha önce yalan saymış olduklarına bunlar da inanmadılar. Aşın gidenlerin kalblerinî işte böylece mühürleriz. [111]
Bazı Kelimeler:
Size ağır geldi. Aranızda bulunuşum.Allah'ın ayetlerini size hatırlatıp va'zti nasihatte bulunuşum.İçinde İKiyrcI ve kırışıklık hııiıınan gi/.lüik. İlana uygulayın. latife kelimesinin çoğuludur. Yeryüzünü imar ederek, başkalarının yerine geçip ikamet edenler ve yeryüzüne hakim olanlar. [112]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu sûre müşriklere hitab etmekte, onlara karşı deliller ileri sürerek Allah'ın birliğini, Peygamberliği, haşri, kıyametteki cezayı ispatlamakta, önceki milletlerin durumunu onlara hatırlatmakta, Peygamberleri yalanlayanların sonlarının nice olduğunu bildirmektedir. "Sizden önce, zulmettikleri için nice nesilleri helak etmişizdir."[113] İşte size, bazı milletlerin peygamberlerine karşı tutumlarını anlatan bir kıssa. O vakitte zafer, Peygamberlere ve onların yanında yer alanlara nasib olmuş; sayıları ve kuvvetleri çok olmasına rağmen kafirler yenilgiye uğramışlardı. Bütün bu anlatılanlarla Resulullah (s.a.v.) teselli edilmekte, O'na zafer va'dedilmekte, mü'minler de kendilerinden önceki inanırları taklid etmeye teşvik edilmektedir. [114]
Açıklama:
Ey Peygamber! Yalanlayıcı ve mağrur kavmine,Nuh'un kıssasını ve önemli haberini oku. Kavmine: Ey kavmim! demişti. Aranızda bulunmam —Hz. Nuh, kavminin, arasında dokuz yüz elli sene kalmıştı.— ve sizi Rabbinize ibadete, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamaya davet edişim, Allah'ın ayetlerini size hatırlatarak va'z-ü nasihatte bulunuşum ağrınıza gidiyorsa... "Size nasihat etmek istesem de nasihatim size fayda vermez"[115]. Evet bütün bunlar sizin zorunuza gidiyorsa o halde ben sadece Allah'a dayanıp güvendim, başkasına değil. Sîz de Allah'tan başka tapmakta olduğunuz tanrılarınız ve ortaklarınızla beraber yapacağınız işi iyice kararlaştırm da işinizin gizli bir tarafı kalmasın ve başınıza dert olmasın. Yapacağınızı bilin ve anlaşın. Sonra da açıklığa kavuşturduğunuz bu işinizi kesin ve sabit karardan sonra bana uygulayın. Kararınızı infaz edin ve bana hiç te süre tanımayın, göz açtırmayın. Görün, Hz. Nuh'un tutumunu ve Allah'a güvenini! Aslında bu, Ondan beklenmeyen bir davranış değildir. Zira O, insanlığın ikinci babası olan Nuh'tur.
Allah'a dayanışım, O'nun yardımına güvenişini, Allah'a ortak koşanlara açıkça meydan okuyuşunu görün! Davetimden yüz çevirip Allah'ın ayetlerini hatırlatmama aldırış etmemenizin sebebi ne? Oysa ki ben sizden bir ücret ve mal İstemedim. "Sadecegücümün yettiği kadar (sizi) düzeltmek istiyorum. Başarım, ancak Allah'(m yardımı) iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na yönetirim!"[116]
Ey kavmim! Benim ücretim ve mükâfatım yalnızca Allah'ın yanındadır. Ben, O'nun hükmüne boyun eğen müslümanlardan biri olmakla emrolun-dıını. "Ben, st'yc mcncttiginı şeyleri (kemlim yaparak) size aykırı davranmak istemiyorum "[117]. Fakat kavmi onu yalanladı ve ona karşı geldi. Emrine ve yasağına kulak vermedi. Biz de değişmez yasamız ve emrimiz uyarınca onu ve emrimiz ve vahyimiz üzerine kendi yapmış olduğu gemide onunla beraber bulunanları kurtardık. Şu yalancıların yerine onu ve beraberindeki mü'mİnleri yeryüzüne hâkim kıldık. Kendilerini uyarıp gerekli öğütleri verdikten.sonra, ayetlerimizi yalanlayanları boğduk.
Bakıpta düşünebilen ey kişi! Bak da düşün ve gör: Uyarıldıkları halde Peygamberleri yalanlayanların sonları nice oldu! Özellikle sen ey Muhammedi Bak da, onların sonlarının nice olduğunu gör! Nuh'a inananların sonu nice olduysa, sana inananlar da aynı mutlu sonla karşılaşacaklardır. Nuh'u yalanlayanların sonu nice olduysa, seni yalanlayanlar da hüsrana uğrayacaklardır.
Nuh'un ardından birçok Peygamberleri, kavimlerine gönderdik. Ad kavmine kardeşleri Hud'u, Semüd kavmine kardeşleri Salih'i, Medyen'in, altları üstlerine gelen kavmine, kardeşleri Şuayb'i ve sayılarıyla isimlerini ancak Rab-lerinin bilebileceği diğer toplumlara başka Peygamberleri gönderdik. Peygamberler, kavimlerine açık mucizeler, hidayet ve ayetlerle geldiler. Bu kavimlerin çoğu, öncekilerin yalanlamış oldukları şeylere bir türlü inanmıyorlardı.
İşte böyle... Geçmiş ümmetlere aynı ölçüde uygulayan bu ilahî yasa uyarınca, eski ümmetlerin asîlerini örnek tutarak haddi aşanların kalblerini mühürleriz. Allah yasasında bir değişiklik bulamazsın. Kalblerin mühürlenmesi, hidâyet ve marifet nurunu kabul edemeyecek hale gelmesidir. Kalbleri mühürlendi. Çünkü onlar bütün sınırları ve normal ölçüleri aştılar. [118]
Musa (A.S.)'In Firavun'la Kıssası
75- Onların ardından da Fir'avun ve erkânına âyetlerimizle Mûsâ ve Harun'u gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir millet oldular.
76- Gerçek, katımızdan onlara gelince: "Doğrusu bu-apaçık bir büyüdür" dediler.
77- Mûsâ: "Size gelen gerçeğe dil mi uzatırsınız? Bu sihir midir? Sihirbazlar zâten başarı kazanamazlar" dedi.
78- "Siz ikiniz, bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünün büyükleri olasınız diye mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz" dediler.
79- Fir'avun: "Bütün bilgin sihirbazları bana getirin" dedi.
80- Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara: "Atacağınızı atın" dedi.
81-82- Attıklarında, Mûsâ: "Yaptığınız sihirdir, fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez. Suçlular istemese de Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir", dedi. [119]
Bazı Kelimeler:
Bizi çeviresin diye... Dini liderlik, başkanlık. Dünyevi mülk, hükümdarlık[120]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Burada Mûsâ ve Harun ile Firavun ve kavminin ileri gelenleri arasında geçenler anlatılmaktadır. Baştaki iik dört ayette Firavun ve adamlarının Musa (A.S.)'ı yalanladıkları, ayetlerini ve mucizelerini büyü ile niteledikleri anlatılmakta, Hz. Musa'nı yalanlamalarının sebebi açıklanmaktadır. [121]
Açıklama:
Kavimlerine gönderilip de; kavimlerin, kendilerine karşı olumlu veya olumsuz davranmış olduğu peygamberlerden sonra Musa ile kardeşi Harân'u Mısır meliki Fİravun'a ve kavminin eşrafına gönderdik. İmân ve küfür konusunda halk, bu eşraf tabakasına bağlı olduğu için ayrıca busada halktan sö-zetme gereği duyulmamıştır. Musa ile Harun'u, Araf sûresinde ve başka sûrelerde anlatılan dokuz ayet ve alametle desteklenmiş olarak onlara gönderdik. Büyüklük tasladılar. Kibirlerinden dolayı Musa ve Harun'a inanmadılar. Yeryüzünde azgınlık yapıp fesat çıkardılar. "Böylece her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları kıldık ki, orada hile yapsınlar. Onlar kendilerinden başkasına hile yapmıyorlar, ama bunun farkında değiller"[122]
Buraya kadar anlatılanlar, Musa ve Firavun'un kıssasının özetiydi. Şimdi de bu kıssayı genişçe anlatmaya çalışalım:
Hak kendilerine geldiği zaman, yani Allah'ın varlığına ve peygamberlerinin doğruluklarına dalâlet eden ayetleri ile mucizeler, Musa ve Harun'un dilleriyle, elleriyle kendilerini geldiği zaman:
"Bu apaçık bir büyüdüT' Öedİler. Bunu yemin ederek, (inne) harfi, ism-i işaret ,(lâm) ve isim cümlesi .İle .tekid ederek söylediler.
Peki Musa onlara ne dedi? Dedi ki: Şiz bunu mu söylüyorsunuz?! Sihirden, sihrin hilelerinden uzak olan ayetler için ve apaçık olan hak için, gerçek için mi, bu sözü söylüyorsunuz?! Şaşıyorum size! Bu, büyü müdür? Allah'ın, gördüğünüz bu apaçık ayetlerinin, mucizelerinin büyü olması mümkün değildir. Bu nasıl olur? Halbuki büyücülerin, önemli ve ciddi işlerde başarılı olmadıkları bilinmektedir. Büyü, sırf şekille ilgili işlerde hayal ve vehimden ibarettir. Din ve şeriat gibi önemli işlerde büyünün lafı mı olurmuş! Dediler ki: Ey Musa! Milletimizden bize kalan, ve babalarımızı üzerinde görmüş olduğumuz dinden bizi çevirmek, dini-liderliği elde etmek, ona bağlı olan hükümdarlık ve dünya ululuğunu elde etmek İçin mi bize geldin? Atalarımızın dini ve ona bağlı olan liderlik ve hakimiyetimiz elden gitmesin diye sana ve kardeşine inanacak değiliz. İşte böyle... Peygamberlerin yalanlanmalarının sebebi hep bu olmuştur.
Musa'nın davasında ısrarlı olduğunu gördükten sonra Firavun, adamlarına dedi ki: "Ne kadar bilgili, usta ve sanatkar büyücü varsa* hepsini bana getirin!" Kaim kafalı oldukları İçin büyü ile ilahî mucizeyi birbirinden ayır-dedemiyorlardı.
Her yerden ve her taraftan getirmiş oldukları büyücüler gelince Musa'ya, clİndckini önce kendisinin alıp atmayacağını, almayacaksa kendileri ellerindeki büyülen yere atacaklarını söyleyerek, O'nu serbest bıraktılar. Bunun üzerine Musa (A.S.) onlara: Hazırladığınız büyülerinizi önce siz atın ve sanatınızı gösterin, dedi. Onlar, ellerindeki ipleri ve değnekleri yere attıklarında Musa (A.S.) onlara şöyle dedi: Sizin bu yaptığınız, büyünün ta kendisidir. Benim getirip gösterdiğim ve Firavun'la adamları tarafından büyü diye adlandırılan ayet ve mucizeler büyü değildir. Sizin yaptığınız bu büyüleri Allah , mutlaka insanların gözleri önünde boşa çıkaracaktır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü Allah, bozguncuların işlerini düzeltmez. Günahkarlar istemeseler de Allah, tekvinî ve teşriî sözleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır. . Ey okuyucu kardeşim! Bu kıssayla ilgili tamamlayıcı bilgileri öğrenmek istiyorsan A'raf süresinin 117. ayetini ve devamım oku. [123]
Musa (A.S)'In Kavmi İle Hali
83- Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktuklarından, milletinin bir kısım gençleri dışında, kimse Musa'ya inanmamıştı, çünkü Firavun o yerde hakimdi. O, gerçekten aşın gidenlerdendi.
84- Musa: "By milletim! Allah'a inanıyorsanız ve teslim olmuşsanız O'na güvenin" dedi.
85-86- "Allah'a güvendik; Ey Rabbİmiz! Zalim bir millet ile bizi sınama, rahmetinle bizi kafirlerden kurtar" dediler.
87- Musa ve kardeşine: Mısır'da milletinize evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edinin, namaz kılın" diye vahyettik, "İnananlara müjde et." [124]
Bazı Kelimeler:
Kavminin küçükleri, gençleri.Fitne: Zorluk ve musibetlerle imtihan etmek, denemek.
Çok güçlü, çok zorba, ululanan. [125]
Açıklama:
Musa, değneğini yere bıraktı. Bir de baktılar ki o, büyücülerin uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Gerçek ortaya çıktı. Ve büyücülerin bütün yaptıkları boşa çıktı. Büyücüler, hep birlikte secdeye kapandılar. Firavun: "Ben size izin vermeden ona inandınız mı? Bu bir tuzaktır. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Bu kötü amelinizden ve zalim kuvvetinizden ötürü sizi asacağım" dedi.
Bütün bu sebeplerden dolayı Musa'ya, kavmi olan İsraüoğullanndan ancak bir grup genç iman edip müslüman oldular.Firavun ve adamlarının, kendilerine kötülük etmelerinden, imanlarında kendilerini fitneye düşürmelerinden korkmalarına ve musibetlere uğratmalarından endişe etmelerine rağmen Musa'ya iman ettiler. Gerçekten de Firavun hunhar ve zorba biri idi. Firavun: "Biz onların oğullarım öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onların, daima üstünde eziciler olacağız!" dedi.[126]
Firavun, akıl ve insanlık sınırını aşanlardandı. Bütün inatçı zorbalar böyledir.
Bakıp gören kimsede şüphe bırakmayacak olan bu mucizelerin ortaya çıkışından sonra Musa'ya kavminin ergenlik çağma yaklaşmış bîr grup gençleri ile, Firavun'un gücünden ve satvetİnden korktuklarından .ötürü imanlarını gizleyen Firavun kavmindeki bir cemaatten başkası imân etmediğine göre ey Muhammedi Kavminin sana imân etmekten yüz çevirmeleri nedeniyle üzülüp kederlenme, önceki Peygamberlerin hayatlarında senin için güzel bir örnek vardır. Musa dedi ki: Ey kavmim! Eğer inanmışsanız sabredin, Allah'a gerçekten iman edin, sadece ona dayanın. Müslüman iseniz sadece O'na sığının.
Onlarda: Yalnızca Allah'a dayanıp güvendik, can ve din düşmanlarımıza karşı sadece ondan yardım istedik, dediler. Ve şöyle dua ettiler: Ey Rabbi-miz! Bize karşı olanlara zafer verip te bizi imtihan etme ki; insanlar: Eğer bunlar hak ü/.crc olsaydılar, Firavun ve onun zulmü önünde yenilgiye uğramazlardı, deyip fitneye düşmesinler. Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğuna tecrübe konusu yapma, Affınla, rahmetinle, bizi azgın ve günahkar kafirler güruhundan kurtar. Ey Rabbimiz! Peygamberlerine uyan mü'min kullarına yardım edeceğini va'd ettin. Senin va'din gerçektir. "Mü'minlere yardım etmek, üzerimize borçtur"[127]
Musa'ya ve kardeşine: "Kavminiz için Mısar'da içinde barınacağınız evler edinin. Evlerinizi aynı yönde, karşı karşıya kurun" diye vahyettik. Bazı alimler, ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: "Evlerinizi namaz için kıbleye yönelik yapın. Firavun ve adamlarından korktuğunuz İçin namazlarınızı evlerinizde kılarsınız. Namazınızı kılın. Allah'ın her zaman kendilerini koruyup gözeteceğini ve kendilerine zafer nasib edeceğini mü'minlere müjdele diye Musa'ya ve kardeşine vahyettik. [128]
Musa İle Firavun Arasında Geçenler
88- Musa: Rabbimiz! Doğrusu sen Firavun'a ve erkanına ziynetler ve dünya hayatında mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan şaşırtmaları için mi? Rabbimiz! Mallarını yok et, kalblerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar" dedi.
89- Allah: İkinizin duası kabul olundu. Dürüst hareket edin; bilinmeyenlerin yoluna asla uymayın" dedi.
90- İsrailoğullarmı denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla ardlarma düştüler. Firavun boğulacağı anda: İsrailoğulları-nın inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben O'na teslim olanlardanım" dedi.
91- O'na: "Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin." dendi.
92- "Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için bugün sadece senin cesedini çıkarıp (sahile) atacağız", dedik. Doğrusu İnsanların çoğu ayetlerimizden habersizdir.
93- And olsun ki, Îsrailoğullarmı iyi bir yere yerleştirdik, onlara temiz nzıklar verdik, kendilerine bir bilgi gelene kadar ayrılığa düşmediler. Rab-bin, ayrılığa düştükleri şeylerde şüphesiz kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. [129]
Bazı Kelimeler:
Kendisiyle süslenilip yararlanılan elbise, takı ve ev eşyaları. Yok edip izini sil. Geçirdik. Eski yerlerini geride bıraktılar. Peşlerine takıldı. Seni denizden kurtarıp yüksek bir tepeye bırakacağız. [130]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu ayetlerde, Firavun ve adamlarının küfür ve inadlannın sebebi anlatılmaktadır. Bu sebebin de dünya ve dünyanın geçici metar olduğu açıklanmaktadır. Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Firavun'a, yardımcılarına ve askerlerine güzel elbiseler, süsler, yataklar ve ev eşyaları verdin. Mal ve itibar verdin. Nihayet onlar saraylar yaptırdılar ve ehramları yükselttiler. Servetlerini dünya hazzını ve metaını elde etmek için harcayıp israf ettiler. Bu uğurda çok şey harcadılar.
Rabbimiz! Onlara bu bağışlarda bulundun, ama sonlan hüsran oldu. Bahşettiğin bunca nimetler sonucunda senin yolundan saptılar. Başkalarını da saptırdılar. Rabbimiz! Onların mallarını yok et, izini sil. İndireceğin bela ve felaketlerle servetlerini mahvet. Kalblerinİ sık. Kalblerinin üzerine iyi bir bağ geçir ki, içine iman ve hidayet nuru girmesin. Daha katı kalpli ve zalim olsunlar. Acıklı azabı görünceye kadar iman etmesinler.
Rivayet edilir ki: Musa dua ediyor, Harun da amin diyordu. Cenab-ı Allah dualarını kabul buyurdu. Doğru olmaya ve Firavun ile kavmini hakka, adalete çağırmaya devam etmelerini, bilmezlerin yoluna gitmemelerini emretti. [131]
Açıklama:
Yorulanın dinlenmesi, zulme uğrayanın yükseklere çıkarılması ve zindandan çıkarılması gerekir. Evet, Cenab-ı Allah, Firavun'un Israîloğulları üzerindeki zulmünü kaldırmak ve kendilerini Mısır'dan çıkarıp Filistin'e göndermek İstedi. Musa ve kardeşi, Firavun ve gözcülerinin dalgın oldukları bir esnada İsrailoğullarmı Mısır'dan çıkardılar. Çıktıklarını haber aldığında Firavun, adamlarını topladı ve onlara denizin (süveyşİn) kıyısında yetişti. îsra-iloğullan: Ey Musa! Bak işte ardımızda Firavun, önümüzde denizt Ne yapacağız? dediler.
Cenab-ı Allah, Musa'ya; değneğiyle denize vurmasını vahyetti. Vurunca da deniz yarıldı. On iki yol açıldı. Her yol denizin ortasında dağ gibi dalgalar arasında ilerliyordu. îsrailoğullan, Allah'ın yardım ve inayetiyle denizi geçtiler. O esnada Allah sanki kendileriyle beraberdi.
Firavun'a gelince, O ve askerleri taşkın ve mütecavizler olarak İsrailo-ğullarına ulaştılar. Bunların denize dalışı gibi onlar da daldılar. Fakat deniz onları yuttu. Çünkü kurtuluş ve iman gemisine binmemişlerdi. Boğulmakla karşı karşıya gelip te boğulmalarının kaçınılmaz olduğunu kesin olarak anladıklarında, iyi ile kötü, kafir ile asi herkesin iman edeceği bu durumda, tev-be ve İmanın fayda vermeyeceği bu anda Firavun: îsrailoğullannın inandıkları, kendisinden b$şka tanrı bulunmayan Allah'a iman ettim. Ben, boyun eğip (eslim olan miı.slümnııtardnmın, dedi.
Görüyorsunuz ya, lıcııı inuuı elliğini, hum müslümaıı olduğunu söylüyor ve aynı manayı üç defa tekrarlıyordu. Ama o, şairin dediği gibi, umutsuz bir durumdaydı.
"Sevgilim bana geldi Aramızda ölüm havuzları vardı Vuslatın fayda vermediği anda Bana gelme ihsanında bulundu".
Ey Firavun! Daha önce Allah'a çok defalar isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş iken şimdi mi iman ediyorsun? Bugün senin, bedenini denizden kurtarıp sahilde yüksek bir tepeye atacağız ki; senin Ölmediğini ve senin insan üstü olduğunu zannederler, artık Ölmüş olduğuna inansınlar ve sen de, bundan sonra geleceklere, Allah'ın kudret ve hikmetini gösteren bir sembol olasın. Firavun, yoksul ve zayıf olan İsrailoğullarına uzun zaman boyunca azabın en kötüsünü çektirmiş, oğullarını öldürüp, kadınlarını hayatta bırakmış, bozgunculuk yapanlardan olmuştu. Allah onları kurtardı. Muzaffer kıldı. Kime karşı? Fİravun'a karşı... O Firavun ki güç ve kuvvet, ordu ve hakimiyet sahibiydi. "Ben, sizin en büyük Rabbinizim! Mısır mülkü ve sarayımın altından akan şu nehirler benim değil midir? diyordu.
Size gelince ey Kureyş topluluğu! Sizler Firavun'dan daha güçlü, daha zengin, adamları ve askerleri daha fazla kimseler değilsiniz. Öyleyse ibret alın ey basiret sahipleri! "Ama İnsanların çoğu, ayetlerimizden gafildiler", İsrailoğullarına, ikamet etmeleri için güvenli yerler hazırladık. Hoş ve temiz rı-zıklar verdik.
Allah; İbrahim, İshak ve Yakub'un dili üzerine, Filistin toprağını İsrailoğullarına vadetmişti. Fakat, Peygaberlere, özellikle İsa ve Muhammed (s.a.v.)'e küfrettikleri için, bu diyarı ellerinden aldık.
Durum böyle iken, bildikleri şey kendilerine gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şöyle ki: Hz..Muhammed (s.a.v.)'in peygamber olarak gönderilmesinden önce İsrailoğulları, O'nun peygamberlikle görevlendirileceğini biliyorlardı. Bunu ikrar ediyorlardı. Kafirlere karşı onunla yardım, istiyorlardı. Peygamberlikle görevlendirilince de bazısı ona iman etti. Bazısı da çekeme-mezliklerînden, liderlik ve mal biriktirme hırslarından dolayı O'nu inkar ettirler.
Şüphesiz kıyamet gününde Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri şey hakkında aralarında hükmedecektir. Anlaşmazlıklarından dolayı onları cezalandıracaktır. Onların işi, umurunda olmasın senin. [132]
Kur'an'ın Gerçekliğinin Takriri
94- Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz Kitab'Ian okuyanlara sor. And olsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir, sakın şüphelenenlerden olma.
95- Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma, yoksa kaybedenlerden olursun.
96-97- Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler, can yakıcı azabı görene kadar kendilerine her türlü belge gelse bile inanmazlar. [133]
Bazı Kelimeler:
Rabinin hüküm ve yargısı, üzerlerine sabit oldu. [134]
Açıklama:
İzzet ve celâl sahibi Allah, önceki sayfalarda îsrailoğullanndan sö-zetmiş ve onlarla ilgili olarak şöyle bir ifade kullanmıştı: "Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler"[135]. Bunlar Tevrat ve incil'i taşıyan kimselerdi. "Kendilerine ilim gelen kimseler" olarak Allah tarafından vasıflandırılmışlardı. Çünkü Hz. Muhammed (S.A.V)'in peygamber olarak gönderileceği, yanlarındaki kitapta yazılıydı. Öz oğullarını tanır gibi O'nu tanıyorlardı. Şanı yüce Allah; Kıır'an'ın kendi kalından indirilen bir kilnp okluğunu, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğinin gerçek olduğunu bu ayetlerde mübalağa üslubuyla ortaya koymak istedi. Kişinin, kendi oğluna: "Eğer gerçekten oğlum isen böyle yap" demesi gibi Cenab-i Allah şöyle buyuruyor: Ey Muhammedi Sözgelimi Nuh'un ve Musa'nın kıssalarvhakkında sana indirdiğimiz ayetlerde faraza kuşkuya kapıhrsan, senden önce kitabı okuyan ehl-i kitabın alimlerine sor. Yani onlar, sana indirilenler hakkında tam bilgiye sahiptirler. Başkaları bir yana. Sen bile ey Muhammed bu konularda onlara başvurup sorular sorabilirsin.
Bu ifadelerin kullanılmasından maksat, hahamların alim olduklarını bildirmektir. Yoksa Peygamber (s.a.v.)'in kendisine inen ayetlerden şüphelendiğini bildirmek değildir. İbn Abbas (R. A.)'m şöyle dediği rivayet edilir: "Hayır, Allah'a andolsun ki, Resulullah (s.a.v.) bir göz açıp kapama süresi kadar bile şüpheye düşmedi ve bu konularda onlara (ehl-i kitabın alimlerine) soru da sormadı".
Bazıları demişler ki: Resulullah (s.a.v.)'e, "Eğer şüphede olursan..." diye hitap edilmişse de, gerçekte amaçlananlar ümmetti veya şüpheye düşen her-, kestir. Bu durumdaki şahısların, İlahî kitaplardan bilgi kaynaklarına başvurması ve ilim adamlarıyla meseleyi tartışması gerekir.
Allah'a andolsun ey Muhammed! İçinde hiç şüphe bulunmayan kalıcı gerçek, Rabbinden sana geldi. Şüpheye düşenlerden olma. Yani, içinde bulunduğun hali devam ettirmeye bak. Allah'ın ayetlerini yalanlayıp da dünya ve ahirette kayba uğrayanlardan olma! Bu sözle de, ayetleri yalanlayıp kayba uğrayan sapık kâfirler amaçlanmaktadır.
Haklarında Rabbinin sözü gerçekleşen ve Rabbinin yargısı sabit olanlar, ebedîyyen iman etmeyeceklerdir. Bu demek değildir ki, iman etmek isteseler de, Allan onların imanlarına engel olacaktır. Hayır onlar, kendi arzu ve serbest iradeleriyle imansızlığı tercih edeceklerdir. Allah bir kimsenin hayırlı olacağını bildirmişse, o kişi mutlaka hayırlı olacaktır. Bir kimsenin şerli olacağını bİldİrmişse, o kişi mutlaka şerli olacaktır. Çünkü Allah'ın bilgisi şaşmaz. Allah'ın şu İmân etmeyeceklerini bildiği kimseler; tabiî, Kur'anî'veya ilmî bütün ayetler kendilerine gelse de imân etmezler. Acıklı azabı görünceye kadar inanmazlar. O zaman da imân ve tevbenin yaran olmaz. [136]
İmân Ne Zaman Sahih Olur?
98- Bir kasaba halkı inanmalı değil miydi ki, îmanları kendilerine fayda versin! îşte Yûnus'un milleti, inandığı zaman, dünyâ hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik.
99- Ey Muhammedi Rabbin dikseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?
100- Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse inanamaz. O, aklım kullanmıyanlara kötü bir azâb verir. [137]
Bazı Kelimeler:
Pislik. Manevi murdarlıkların en çirkini. [138]
Açıklama:
Sahibine yarar sağlayan iman, sorumlulukların zamanında yerine getirilmesini sağlayan İmandır. Ama sorumlulukların kalktığı anda, yani can boğaza geldiği zamanda veya Firavun'un karşılaştığı gibi boğulmak üzere bulunulan bir zamanda veya azabın geldiği zamanda yapılan imânın hiçbir faydası olmaz.
Keşke kendilerine sabık peygamberlerin gönderildiği zamanda iman eden bir memleket olsaydı da; azabın indirildiği ve amelin imkânsız olduğu zamanda değilde salih amel işlenebilecek bir zamanda imân etselerdi. Yani hiç böyle bir memleket olmadı. Ancak Yunus (A.S-)'ın kavmi müstesna. Yani Yunus, onları şiddetli azabla uyarıp da Öfkelenerek gittiğinde ve onlar da azabın belirtilerini gördüklerinde, imân edince azaba üzerlerinden uzaklaştırdık. Onları dünyada rüsvay olup helake maruz kalmaktan kurtardık. İmân ettikleri için, kendilerine takdir edilen ecellerinin sonuna kadar onları dünyada yaşattık.
"Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı". Yani onları, melekler gibi içlerinde sadece iman istidadı bulunarak yaratırda "Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı". Ama Ö'nun yüce iradesi, kendi bildiği bazı hikmetlerden dolayı insanı, içinde hem iyilik, hem kötülük, hem imân ve hem küfür istidadı bulunarak yaratmayı uygun gördü. O'nu zorla-mayrp serbest bıraktı. Her iki yolu da apaçık bir şekilde gösterdikten sonra, dilediği yolu seçmesi için insanı tamamen serbest bıraktı. Dolayısıyla sen mi insanları imân etmeye zorlayacaksın ey Muhammed?! Hayır. Hiçbir yaratılmışın, dinî konuda başkasını zorlama yetkisi yoktur. Zorlama yetkisine sa-hib olan, sadece yüce ve her şeye muktedir olan Allah'tır. Allah'ın izin ve irâdesi olmadan hiç kimse imân edemez. Pislik ve azâb, akıllarını kullanmayan, hayır ve iyiliği benimsemeyen, doğru yola girmeyen kimseleredir. Ey akıl sahipleri ibret alın ki, belki hatırlayıp doğru yolu bulursunuz... [139]
Uyarı, Müjde Ve Teşvik
101- "Göklerde ve yerde neler var, bir bakın" de. İnanmayacak bir millete âyetler ve uyarmalar fayda vermez.
102- Kendilerinden önce geçenlerin başlarına gelen olaylardan başka bir şey mi bekliyorlar? "Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim" de.
103 Sonra Biz, peygamberlerimizi ve inananları böylece kurtarırız, inananları (verdiğimiz söz gereğince) kurtarmamız Bize haktır. [140]
Bazı Kelimeler:
Önceki ümmetlerin başlarından geçen olaylar. [141]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, ibret ve basiret gözüyle bakıp düşünmemizi emrediyor: Göklerde ve yerdeki ifâhi ayetlere, göklerde ve yerdeki ahenkli düzene, hayret verici nizama bakın. "Güneş, kendi müstekarn (yani konulmuş olduğu yer) için akıp gider. Bu, üstün ve bilen (Allah)'m takdiridir.
Aya da konaklar tayin ettik. Nihayet o, eski umun (hurma salkımının eğri olan dip tarafı) haline döndü.
Ne güneşin aya erişmesi kendisine yaraşır. Ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler"[142]
Bunlara hem kafa gözüyle, hem de kalb gözüyle bakın. Kâinatı böyle bir düzen içinde yaratan Allah'ın; kâinatı boşuna yaratmadığını ve başı boş bırakmasının mümkün olmadığını göreceksiniz. Bu da insanların Peygamberleri doğrulamalarını ve vahiy ile Kur'an'a inanmalarını gerektirir. Fakat Allah'a ve peygamberlerine inanmayan, akıllarını yaratılış amacı doğrultusunda kullanmayan kimselere, Kur'an ayetleri ve mucizeler hiç fayda vermez. "(Allah), pisliği (azabı ve rezilliği) aklım kullanmayanlara verir" mealindeki ayette geçen aklını kullanmayanlar sözü ile deliler kastedilmemiş, aksine akıllarını, doğru bilgi ve kâmil İmân gibi, yaratılış doğrultusunda kullanmayanlar amaçlanmıştır. İmân etmeyip ayetlerden ve mucizelerden yararlanmayanlar, sadece kendilerinden Önce gelip geçmiş ümmetlerin başlarına gelen felâketleri ve azabı bekliyorlar. Ey Muhammed, O inanmayanlara de ki: Şu halde başınıza gelecekleri bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Nihayet Allah, kimsenin reddedemeyeceği kesin hükmünü verdi: "Peygamberlerimizi ve mü'minleri kurtarırız". Allah bu hükmü verip takdir etti. Kitabında buyuruyor: "Böylece üzerimize düşen bir borç olarak müminleri kurtarırız. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?"'[143] "Ahdine, Allah'tan daha vefakâr olan kim var?!."
Bu ayette; kâinata bakmanın, ibret almak için kâinattaki şeyleri araştırıp incelemenin, Allah'a İnanmakla birlikte O'ndan korkma duygusunu geliştirmenin vacibliğine işaret edilmekte, ilme ve evreni araştırmaya özendiril-mektedir. Bunda bir gariplik yoktur. Peygamber (s.a.v.) inen ilk ayetin "Yaratan Rabbinin adıyla oku"[144] mealindeki ayet olduğunu anladığın zaman İslâmiyetin, ilim ve amel, bilgi ve pratik dini olduğunu, Hz. Peygamberin de ilk öğretmen olduğunu anlarsın. [145]
İslâm Davetinin Genel Prensipleri
104- Ey Muhammedi De ki: "Ey İnsanlar! Benim dinimden şüphede iseniz bilin ki ben Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam. Ancak, sizi öldürecek olan Allah'a kulluk ederim. İnananlardan olmakla emrolundum."
105-106- Muhammed'e "Yüzünü, doğruya yönelmiş olarak dine çevir, sakın puta tapanlardan olma; sana fayda da zararda veremeyecek, Allah'tan başkasına yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz, zalimlerden olursun" denildi.
107- Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O'ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O'uun nimetini engelleyecek yoktur. O'nu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir. [146]
Bazı Kelimeler:
Ruhlarınızı teslim alır. Şirkten ve ona bağlı şeylerden tevhide dönerek. Hastalık ve acı. [147]
Açıklama:
Ey Muhammedi Bütün insanlara; senİn.genel ve kapsamlı peygamberliğinin ana çizgilerini belirleyen özet bir ifadeyle de ki: Şayet benim dinim ve peygamberliğim konusunda az da olsa şüpheli iseniz, iyi bilin ki; ben sizin Allah'tan başka taptığınız taşlara, putlara, heykellere ve insanlara asla tapmam. Bütün bu taptıklarınızdan hiç biri, kendi şahıslarına ne bir yarar, ne de bir zaraf verebilirler. Başkalarına fayda veya zarar vermeleri nasıl düşünülebilir? Fakat ben, sizi öldürecek olan, kendisine döneceğiniz, sizi cezalandıracak olan, yanında her şeyi sayı ile gösteren çok ince bir hesabınız bulunan, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmadığım, eksikliklerden arınmış yüce Allah'a taparım. Ben, kıyamet gününün azabından kurtulan mü'minlerden biri olmakla emrolundum. Bu nitelik, imânın bütün yönlerini ve türlerini bir araya getirip toplamaktadır. Basit veya büyük her çeşidiyle şirkten uzak durarak, ihlâslı bir şekilde yüzümü, dosdoğru Allah'a yöneltmekle emrolundum. Allah'a ortak koşan biri olmaktan sakındırıldım.
Ey Muhammedi Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ı bırakarak, sana ne fayda ne de zarar veremeyenlere yalvarma! Şayet böyle yaparsan, kendine zulmedenlerden olursun.
Hem bil ki, Allah senin bedenine veya malına her hangi bîr şekilde bir zarar dokunduracak olursa, bu zararı ve acıyı yine O'ndan başka kaldıracak kimse yoktur; Dinin veya dünyan bakımından sana bir hayır dilese; O'nun yazgısını reddedecek, hükmünü aksatacak, lutfunu engelleyecek bir güç yoktur. O, müşriklerin uygunsuz yakıştırmalarından uzaktır, yücedir. Aksine O'nun lütuf ve nimeti, ilim ve hikmeti uyarınca dilediği kullarına ulaşır. O, işlerini hikmetlice yapandır, yaratıklarının durumlarını bilendir, esirgeyendir, bağışlayandır. [148]
Buraya Kadar Anlatılanların Özeti
108- De ki: "Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da kendi zararına olarak sapılmıştır. Ben sizin bekçiniz değilim."
109- Ey Muhammedi Sana vahyedilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret, o, hüküm verenlerin en iyisidir.[149]
Açıklama:
Dinin genel esaslarını açıklayan, arap müşrikleri tarafından in!:âr edilen tevhİd-i İlâhî, Peygamberlik, ölüm sonrası diriliş ve ceza gibi islâm akaidini Allah'ın müşrikler tarafından inkâr edilen sıfatlarını açıklayan; Kur'an-i Ke-rim'den, onun doğru yola götürücülüğünden, beşeriyetin yararına olan prensiplerinden söz eden; geçmiş toplumları ve onların başlarına gelenleri anlatan, küfredenlerin inkârlarının, inananların da imânlarının sonucunu bildiren bu sûrenin artık sonlarına geldik.
ResuluIIah (s.a.v.)'in emrolunduğu bu çağrı; şekillerine ve renklerine bakılmaksızın bütün insanlaradır. Bu çağrı, Kur'an'i işitmiş ve gelecekte işitecek olanlaradır. Bu çağrı, bu sûrede anlatılanların bir özetidir.
Ey peygamber! Bütün, İnsanlara de ki: İçinizden biri olup kendisine vah-yedilen bir adam (Hz. Muhammed)'in dili ile size gerçek geldi. İçinde hiç şüphe bulunmayan bu sabit gerçek, ayetleri sağlamlaştırılmış bir kitâbdır ki, "Ne önünden, ne de ardından ona bâtıl gelmez. (Onun içine asılsız söz girmez). Hikmet sahibi, çok övülen (Allah) dan indirilmîştir"[150] Artık,yola gelen, kendisi için gelir. Sapan da, kendi zararına sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim. Ben sadece yerine göre uyaran, yerine göre müjdeleyen biriyim.
Ey Muhammedi İlim, amel, talim, hüküm, hidâyet ve irşâd olarak Kur-an'dan sana vahyedilenlere uy.
"Sen de, peygamberlerden azim (ve irade) sahiplerinin'sabrettikleri gibi sabret. Onlar için acele efme"[151] Allah, seninle onlar arasında hükmedin-ceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.
Ey insanlar! Allah, bu kâinat ve içinde bulunanlar için, asla bozulmayan bir düzen koymuştur. Kendi katında ağırlanan ve yaratıkların en şereflisi olan insanı, hükmedip yolunda yürüyeceği bir düzen olmadan kendi haline bırakmasını akıl kabul eder mi hiç?
Allah, Kur'an'ı; içindeki hikmet, ayet, yararlı ilâhî prensiplerle beraber indirmiştir. Bunları, göklerin ve yerin yaratıcısı meydana getirmiştir. Bütün bunlardan sonra, Kur'an'ı hala başkalarına mı bırakıyorsunuz?
"Yoksa cahİliyet hükmünü mü arıyorlar? İyice bilen bir toplum için, Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?"[152]
Bu cüz'ün sonunda Allah'tan dilerim ki, hepimizi Kur'an'ın feyiz ve bereketinden yararlandırsın.
"Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın!”[153]
[1] Zümer: 23.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/15.
[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/15-16.
[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/16.
[4] Hûd: 1.
[5] En'am: 9.
[6] İsra: 95.
[7] Sebe': 37.
[8] Müddessir: 24.
[9] Zümer: 23.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/16-17.
[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/18-19.
[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/19.
[12] Tâ-hâ: 109.
[13] Zümer: 44.
[14] Zümer: 38.
[15] Rum: 27.
[16] Enbiyâ: 47.
[17] Yunus: 26.
[18] Nûh: 16.
[19] Yasin: 39.
[20] Yûsuf: 105.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/19-22.
[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/23.
[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/23.
[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/23-24.
[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/24-25.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/25.
[26] Ra'd: 6.
[27] Enfal: 32.
[28] Ahzâb: 72.
[29] Asr; 3.
[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/25-27.
[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/27-28
[32] Enfal: 30.
[33] Isrâ: 88.
[34] Zuhruf: 9.
[35] Zümer: 3.
[36] En'am: 136.
[37] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/28-30.
[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/31.
[39] Bakara: 213.
[40] Câsiye: 17.
[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/31.
[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/32.
[43] Yûnus: 102.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/32.
[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/33.
[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/34.
[46] Yûnus: 12.
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/34-35.
[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/35-36.
[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/36.
[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/36-37.
[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/37.
[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/37.
[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/37-38.
[54] İnfitar: 19.
[55] En’am: 160.
[56] Abese: 38-42.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/38-39.
[57] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/39.
[58] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/39.
[59] Saffat: 24.
[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/40.
[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/40-41.
[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/41-42.
[63] Ta-ha: 50.
[64] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/42-44.
[65] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/44-46.
[66] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/46.
[67] Nisa: 82.
[68] İsrâ: 88.
[69] Ankebut: 40.
[70] Yûnus: 52.
[71] Hûd: 35.
[72] Enbiyâ: 2-3.
[73] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/46-49.
[74] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/49.
[75] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/49-50.
[76] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/50-51.
[77] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/51.
[78] Zariyât: 23.
[79] Tûr: 7.
[80] Zümer: 56.
[81] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/51-54.
[82] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/54.
[83] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/54.
[84] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/54.
[85] Âl-i İmrân: 138.
[86] Tevbe: 128.
[87] Yunus: 58.
[88] Kasas: 77.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/55-56.
[89] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/56.
[90] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/57.
[91] En'âm: 136.
[92] Sebe': 13.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/57.
[93] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/58.
[94] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/58.
[95] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/58.
[96] Zilzâl: 7-8.
[97] Hakka: 38-39.
[98] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/58-59.
[99] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/59.
[100] Bakara: 257.
[101] Nûr: 55.
[102] Fussilet: 30-32.
[103] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/59-61.
[104] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/61.
[105] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/61-62.
[106] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/62.
[107] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/63.
[108] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/63.
[109] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/63.
[110] İhlas sûresi: Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/63-64.
[111] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/64-65.
[112] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/65.
[113] Yûnus: 13.
[114] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/66.
[115] Hûd: 34.
[116] Hûd: 88.
[117] Hûd: 88.
[118] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/66-67.
[119] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/67-68.
[120] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/68.
[121] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/38.
[122] En'am: 123.
[123] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/69-70.
[124] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/70-71.
[125] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/71.
[126] Â'raf: 127.
[127] Rum: 47.
[128] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/71-72.
[129] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/72-73.
[130] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/73.
[131] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/73-74.
[132] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/74-75.
[133] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/76.
[134] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/76.
[135] Yunus: 93.
[136] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/76-77.
[137] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/77-78.
[138] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/78.
[139] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/78-79.
[140] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/79.
[141] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/79.
[142] Yasin: 38-40.
[143] Nisa: 122.
[144] Alâk: 1.
[145] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/79-80.
[146] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/81.
[147] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/81.
[148] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/81-82.
[149] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/82.
[150] Fussilet: 42.
[151] Ahkaf: 35.
[152] Maide: 50.
[153] Maide: 49. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/83.
İslami Okul Okulların En Önemlisi