Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İbrahim Suresi - 014Ibrahim - 20. Sayfa

İBRAHİM SURESİ 2

Sûrenin Tanıtımı 2

Mesajın Umûmi Oluşu. 2

Kur'an'ın Arapça İndirilmesinin Hikmeti 3

Musa'nın Kavmine Yönelen Hitap. 4

Şükrün Önemi 5

"Allah Hakkında Şüphe Mi Var". 5

Allah'a Yönetmeyen Amellerin Faydasızlığı 6

Zayıf Halk Kesimi Ve Saptırıcı Liderleri 7

Güzel-Hoş Ağaç Örneği 8

Güzel Söz İle Kötü Sözün Mahiyeti 8

Akla Ve Kalbe Hitap. 10

İbrahim'in Mekke'yle Olan İlişkisi 11


İBRAHİM SURESİ

 

Kur’an’daki Sırası:14

Nüzul Sırası:72

Ayet Sayısı :52

İndiği Dönem:Mekke

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Sûrede Peygamberin görevi açıklanmakta, Arap kafirleri ve özellikle de ileri gelenleri kınanmaktadır. Önceki peygamberlerin bir kısmı, ümmetlerinin onlara takındıkları tutumla­rıyla hatırlatılmış ve uğradıkları kötü akibetleriyle şimdikiler uyarılmıştır. İmanın, her salih amelin esası ve dosdoğru yol olduğu, küfrün ise her işlenen ameli yok ettiği ve helakin kaynağı olduğu açıklanmıştır. İnsanların Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ve inkar tabi­atları da kınanmıştır. İbrahim'in Rabbine yaptığı münâcâtı ile putlar aleyhinde mücadelesi anlatılmış ve Peygamberin konumu sağlamlaştırmak, teskin edilmek amacıyla zalimlere keskin bir darbe indirilmiştir.

Sûre bölümlerinin birbiriyle bağlantılı oluşu, bütün olarak bir defada indiğini, yahut peşpeşe bölümler halinde indiğini göstermektedir. 28. ve 29. ayetlerin Medine dönemin­de indiği rivayet edilmiştir. Ancak gerek muhtevaları, gerekse üslûpla uyumları, rivayette şüphe uyandırmaktadır. [1]

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla

1-  Elİf, Lâm, Ra {Bu Kur'an); Rablerinin İzniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp, O güçlü ve Övgüye lâyık olan (Allah)'ın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz kitap-tır.

2-  O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Şid­detli azap dolayısıyla vay inkar edenlere.

3-  Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah'ın, yolundan alıkoyarlar ve onun eğrilmesini[2] isterler. İşte onlar derin bir sapıklık İçindedirler.

 

Mesajın Umûmi Oluşu

 

Sûre ayetleri muhatapların dikkat ve teveccühünü çekmek için mukattaa (hece) harf­leriyle başlamıştır. Bunun akabinde Mukattaa harfleriyle başlayan sûre girişlerinin ço­ğunun Üslubuna uygun olarak Kur'an övülmüştür.

Ayetlerin ifadesi gayet açıktır. Birinci ayet Allah tarafından peygamberlik mesajı ve rabbani bir kitap olmaksızın insanların tam bir karanlık içerisinde, inançlarında ve dav­ranışlarında hak olan dosdoğru yolu bulamayan kimseler gibi olacağı ortaya koyulmak­tadır. Sonra Allah'ın hikmet ve rahmeti övülmektedir; zira Allah hikmeti gereği pey­gamberini göndermiş, insanları bu karanlıklardan çıkararak, din ve dünya işleriyle alakah her konuda onlara hak yolu göstererek, o yolda yürümelerini sağlamak için ona Ki­tabın ayetlerini vahyetmiştir.

İkinci ve üçüncü ayette hem akla, hem de kalbe yönelik net ve kuvvetli bir atılım bulunmaktadır: Muhammedi davetin ve Kur'an ayetlerinin amaçları sadece bütün insan­lara hayrı, hakkı ve nuru ulaştırmaktır. Böyle bîr davete uymayıp önünde engel olanlar, başkalarını da ondan uzaklaştıran zalimler ve bozgunculardır. Bu kimseler, Allah'ın ga­zap ve azabını haketmişlerdir. Çünkü onlar dünya hayatının fayda ve şehvetlerini Al­lah'ın yanında olanlara tercih etmişlerdir.

"... Allah'ın yolundan alıkoy arlar..." cümlesi atak ve tepkinin, özellikle Peygam-ber'e karşı muhalefeti sahiplenip yönlendiren ve insanları ona lâbi olmaktan engelleyen liderlere yönelik olduğunu ifade etmektedir.

"... İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için..." cümlesine gelince, şunu söy­leyebiliriz: "İnsanlar" ifadesi, çeşitli muhatap grupları için veya herhangi bir toplum için kullanılsa da, burada ayetlerde mutlak olarak yer alması, Peygambcr'in davetinin tüm insanlara umumi olduğunu, yeryüzünün her köşesinde onları karanlıklardan aydın­lığa çıkarmak için olduğunu açıklama gayesinden dolayıdır. Bu gaye, sayısız örnekleri geçen birçok ayetlerde de te'yid edilmiştir. Bundan daha da Öte, Kur'an, bu daveti tüm dünyanın dini olması için, bütün dinlerin üzerinde aday göstermiştir. Bu davetin men­suplarını da, tüm yeryüzünün halifeleri olmaları için aday göstermiştir. Bunu şu ayetler­de görmekteyiz:

1-  "O, elçisini hidayet ve hak dinle gönderdi ki, onu bütün dinlere üstün kılsın. Şâ-hid olarak Allah yeter" (Fetih, 28).

2-  "Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va'detmiştir: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip be­ğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmaya­caklar. Ama kim bundan sonra da inkarda bulunursa işte onlar, yoldan çıkanlardır." (Nur, 55).

3- "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz, iyiliği emreder, kötü­lükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız. Eğer kitap ehli, inanmış olsaydı, elbette kendileri için iyi olurdu. Onlardan inananlar da var, ama çokları yoldan çıkmışlardır." (Aliİmran, 110).

4- "Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru na­mazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir." (Hac, 41).

4- Biz her elçiyi, yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini yola iletir. O, azizdir, hikmet sahibidir.

Ayetin ifadesi gayet açık olup, Allah'ın peygamberlerini gönderme nedeninin açık­lamasını içermektedir; Allah'ın mesajını onlara açıklamaları için kendi dilleriyle gönde­rilmişlerdir.

Ayetin her iki bölümünde de bir kapalılık var gibi gözükmektedir. İkinci cümlede yer alan kapalılık, önceki ve sonraki ayetlerde azapla uyan girişimi ve kafirlere karşı kullanılan sert üslûpla kalkmaktadır. Nitekim diğer birçok ayetlerde de Allah'ın sadece fâsık ve zalim kimseleri sapıklığa düşürdüğü, kendisine boyun eğenleri ise doğru yola ulaştırdığı açıklanmaktadır. Benzer birçok münasebetlerde buna sürekli işaret edilmiştir. Tercih olunan görüşe göre, bu İfade burada Peygamber'i tatmin ve teselli etmek amacıy­la kullanılmıştır: O'nun görevi sadece kendisinden önceki elçilerin yüklendiği görevdir; tebliğ etmektir, kimde gerçek iman arzusu varsa, boyun eğiyorsa hidayet bulur, bunları kaybedense sapıklığa düşer. Öyleyse onun kederlenip üzülmesine gerek yoktur. Bu ifa­deler de birçok sürede yeri geldikçe tekrarlanmıştır. [3]

 

Kur'an'ın Arapça İndirilmesinin Hikmeti

 

"Biz, her elçiyi, yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik..." ayetinin birinci cümlesi üzerinde yoğunlaşan kapalılık ise, Peygamber'in davetinin sadece kendi kavmine yöne­lik olduğu ifadesinden gelmektedir. Halbuki Kur'an, içerdiği birçok ayette açık ve kesin olarak daveti, mesajı tüm insanlığa, bütün bir dünyanın dini olmaya namzet olacak şe­kilde sunmaktadır. Ancak akabinde zikredilen ayetlerde verilen örnek, hatırlatma ve öğütler ile ayetlerde kullanılan üslubun Peygamber'in inkar eden kavmine yönelik karşı propaganda çerçevesinde olması, sözkonusu kapalılığı ve yanlış anlamayı ortadan kal­dırmaktadır. Araplar, bilinen diğer semavi kitapların başka dillerle indirilmesine karşın, Kur'an'ın Arapça indirilmesini tartışma konusu yapıyorlar ve bunu delil göstererek Kur'an'ın Allah tarafından olmadığını savunuyorlardı. Fussilet sûresinde bunu genişçe izah ettik. Vahyin hikmeti gereği ayet bunun nedenlerini karşı tarafı aciz bırakacak tarz­da özenle sunmaktadır. Geçen Şûra ve En'am sûrelerindeki ayetler, Allah'ın Kur'an'i, peygamberine Mekke halkını ve çevresindekileri korkutup uyarması için Arapça olarak indirdiğini hatırlatmaktaydı. Buradaki ayet de bu kabildendir, yoksa Muhammedi davet ve mesajın umumiliğini ifade eden açık ve kesin olan ayetlerle hiçbir surette çatışma-maktadir.

"Biz her elçiyi, yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik" cümlesiyle, davet ve mesa­jın umumiliği arasını uzlaştırma maksadıyla söylenen sözlerin en garip olanı Suyûti'nin "İtkân" isimli eserinde Vâsiti'den naklederek kaydettiği şu sözdür: Kur'an'da Hicaz, Yemen, Şam, Irak, Necid ve Yemame'de kullanılan tüm Arap lehçeleri vardır. Aynı za­manda Farsça, Rumca, Kıptîce, Nebatice, Habeşçe, Berberîce, İbrânice ve Süryanice dillerinden de kelimeler vardır. Gerçekten Peygambcr'in ve çevresinin de birinci dere­cede lehçesi olan ve Kur'an'ın onunla indiği Kureyş lehçesi, Kur'an daha inmeden önce çeşitli sebep ve faktörler neticesinde, diğer Arap lehçelerinden farklı olarak, zamanla gelişme göstermiş olabilir ve gerçekten de Kur'an'da yabancı dillerden; Farsça, Rumca, İbranİce, Süryanice ve Kıbtice'den alınarak Arapçalaştırılmış özel isimlerden ve diğer lafızlardan Arapça Kureyş lehçesine girerek Kur'an inmeden önce yerleşmiş kelimeler bulunabilir.

Ancak bu durumda aklın ve naklin te'yid etmeyeceği yaklaşım, bunun Muhammedi davetin umumiliği ile, Kur'an'ın Arapça dili ve Kureyş lehçesiyle inmesi arasında uz­laştırmada kullanılmasıdır. Araştırmaların ortaya koyduğuna göre bu lehçe, Kur'an in­diği zaman, hatta inmesinden uzun bir süre öncesine kadar Arap yarımadasının bütün bölgelerindeki Arapların konuştukları lehçeleri genel olarak kapsıyordu. Bunun Kur'an'dan delili ise Arapça dilinden başkasının yabancı dil vasfıyla Nahl sûresinin şu ayetinde anılmasıdır: "Biz onların: 'Ona bir insan öğretiyor!' dediklerini biliyoruz, Hak'tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili yabancıdır, bu ise apaçık Arapça bir dildir''(Nahl, J 03).

Aynı şekilde Allah'ın onu, bilen ve düşünen bir kavim için Arapça kıldığını, indirdi­ğini ifade eden birçok Kur'an ayetinde de aynı husus vurgulanmıştır; Fussilet 3, 43; Şû­ra 7; Şuara 193-195; Ra'd 37; Yusuf 2; Zümer 27-28 ayetlerinde geçtiği gibi. Bunlar arasında özellikle Zümer sûresinin ayetleri konuyla alakalı olarak önemlidir. Kur'an'ın alışılmış bir üslûpla geldiğini, herhangi bir zorluğu ve tersliği olmadığını, O'nu tüm in­sanların kolaylıkla anlayabileceğini açıklamaktadır. Kesin mütevatir delillerden birisi de şudur: Kur'an Arap yarımadasında gerek Hicaz'da, gerekse Hicaz dışında muhtelif bölgelerde yerleşmiş olan çeşitli Arap gruplarına okunuyor, onlar da onu anlıyorlar ve hakkında tartışmalar yapıyorlardı. Peygamber de onlarla konuşuyor ve onlara Mekke döneminde, sonra da Medine döneminde onun diliyle yazılar gönderiyordu. Aynı za­manda islam'dan 100 sene öncesine kadar giden bir sürede Araplardan kesin olarak nak­ledilip bilinen sözler de, lafızlar ve yapı da Kur'an'ın lafızlarına, müfredatına ve yapısı­na benzemektedir.

Mütessirler bu sorun üzerinde Önemle durup şöyle demişlerdir: Tercüme, Kur'an'ın ve Muhammedi davetin Arap olmayanlara ulaştırılması için önemli bir araçtır. Kur'an'in bütün milletlerin dilleriyle inmesi ma'kul olmadığından, en uygunu, kendisi­ne gönderdiği Peygamber'in diliyle inmesi ve mesajın onlara tercüme yoluyla ulaştırıl­masıdır[4]. Bu doğru bir görüştür. Buna, Arapça dilinin yaygın bir dil aracı olduğunu ila­ve etmek yerinde olur. Madem ki Kur'an -az önce kaydettiğimiz üzere- İslam dininin bütün bir dünyanın dini olmasını öngörmektedir; o halde Allah'ın kitabının ve Peygam­berin sünnetinin dili olan Arapça dilinin de buna tâbi olarak bütün bir dünyanın dili ol­maya aday olması gerekir. Tercüme, Arapça'yı bilmeyen kimseler için davetin ilk vası­tası olabilir. Nitekim Peygamber Arapça'yı biien ve bilmeyenlere yönelik davet görevini yerine getirmiş, onlara elçiler, tercümeye dayanarak da Arapça mektuplar göndermiştir. Elçi ve mektup gönderdikleri arasında İran, Rum, Mısır ve Habeş kralları bulunmakta­dır. Her ne kadar güvenilir tarih onun, kitap ehlinden ve diğerlerinden Arapça'yı bilme­yen insanlarla yüzyüze görüştüğünü naklctmesc de, sahabelerinden, ondan sonra fetih hareketlerine komutanlık edenlerden veya katılanlardan bazılarının Şam, Mısır, Irak ve İran'dan Arapça'yı bilmeyen insanlarla karşılıklı görüşüp, onlara Muhammedi daveti ve Kur'an'ı tercüme yoluyla ulaştırdıklarında hiçbir şüphe yoktur. Onlardan, İslam'a katı­lanların çoğu bunun bir sonucu olarak katılmışlardır. Bu, günümüze kadar devam etmiş­tir ve hâlâ müslümanlar Kur'an ve Muhammedi sünneti Arap olmayanlara tercüme yo­luyla ulaştırmaktadırlar. İnsanlar da yeryüzünün doğusunda ve batısında bu davete yö­nelmektedirler.

Zuhruf sûresinde açıkladığımız üzere Kur'an, Arap milletine İslam davetini yayma görevini yüklemiştir. Çünkü Peygamber onlardan gönderilmiş olup, dilleri de hem onun dili, hem de Allah'ın ona indirdiği Kur'an'ın dilidir. Araplardan ilk müslümanlar bu gö­revi en iyi bir şekilde yerine gelirdiler ve fethedilen ülke halklarının çoğu İslam'a girdi­ler. Bu ülke sınırları Hicri 2. asrın başlarında Batı'dan Atlas okyanusuna, Doğu'dan Çin ve Hindistan sınırlarına, Kuzey'dcn Kafkas dağlarına, Ermenistan'a, Hazar denizine, Ar­al gölüne ve Türkistan ovalarına, Güney'den de Sudan, Habeşistan, Somali beldelerine, Batı Avrupa'nın bir kısmıyla Güney ve Batı sahillerine ve Akdeniz'deki adalara kadar ulaşmıştır. İslam'ın yayılmasıyla birlikte aynı zamanda bu geniş ve büyük alanın çeşitli yerlerinde Arapça dili de hızlı bir şekilde yayılmaktaydı. Çünkü bu, insanların inandık­ları dinîn diliydi ve bu din doğru bir şekilde, ancak kaynaklan olan Kur'an, hadis ve aslî lugatları olan Arapça'nın anlaşılmasıyla anlaşılabilirdi. Kaldı ki, Allah'ın indirdiği Kur'an'ın namazlarda Arapça olarak okunması zorunludur ve bu dil aynı zamanda ülke­lerdeki idarecilerin de dilidir. Bu suretle Arapça dili Basra körfezinden Atlas Okyanusu­na kadar uzanan ülke halklarının tek dili oldu ve bu durum Arap idaresi altında kesinti­siz olarak uzun dönem devam etti. Bu geniş alanın batısında, doğusunda, güneyinde ve kuzeyindeki diğer milletlerin dil yapısının yarısına hakim oldu. Ancak vuku bulan mücadeleler ve rekabetler Arapların hükümdarlığının devam etmesine engel oldu. Bütün bunlar İslam dininin dünya dinî olmaya aday olmasını, tabii olarak Arapça dilinin de dünya dili olmaya aday okluğuna dair söylediğimiz sözün doğruluğunu ortaya koymak­tadır.

İslam'ın yayılması, Arap idaresinin zayıflığına rağmen hicrî üçüncü asır ve sonrasın­da asla durmadı. Aksine bu dönemde İslam'a girenlerin sayısı Arap idaresinin kuvvetli olduğu dönemde girenlerden kat kat fazla oldu. İdare kuvvetliyken varılan sınırlarda Çin'in, Hindistan'ın uzak uçlarına, Hint ve Büyük Okyanusun Endonezya, Filipin ve Japonya gibi adalarına, Afrika'nın ve Avrupa'nın ortalarına, Güney ve Kuzey Ameri­ka'ya müslüman Arapların ve İdarelerinde Araplaşan diğerlerinin Kur!an'in yüklediği sörevi hakkıyla yerine getirme çabaları sonucu ulaşmıştır. Çünkü daveti kabullenme unsurları, güç ve hakimiyet olmayıp davette yer alan dini, sosyal, ahlâki, iktisadî ve in­sani yüce değerler ve prensiplerdir. Bunun bir sonucu olarak da, sadece berrak kalplere, iyi niyetlere; inattan, bencillikten, art niyetlerden arınmış, hak ve hidayeti samimiyetle arzulayan kimselere, sonra da ihlaslı davctçilere ihtiyaç duyulmaktaydı. Fakat biz Al­lah'ın dinine hizmet için ihlaslı davetçiicri çıkarıp göndereceğinden ve bütün dinler üzerinde dinini hakim kılacağına dair verdiği sözü gerçekleşinceye kadar şartları ve ve­sileleri kolaylaştıracağından şüphe etmemekteyiz. Çünkü bu, O'nun şeriatıdır. Peygam­berini onunla âlemlere hidayet ve rahmet olması için göndermiştir. Arapça dili de Al­lah'ın izniyle, onunla beraber yayılmaya devam edecektir. [5]

 

5- Andoisun Musa'yı: "Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini[6]' hatırlat" diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve şükre­den herkes için ibretler vardır.

6- Hani Musa kavmine şöyle demişti: "Allah'ın üzerinizde­ki nimetlerini hatırlayın: Hanı O sjzi firavun ailesinden kurtarmıştı; onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar­dı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir sınav vardır".

7-  Rabbiniz şöyle buyurmuştu'[7] "Andolsun, eğer şükre­derseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nan­körlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.

8-  Musa demişti ki: "Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkar edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muh­taç değildir, övülmüştür.

 

Musa'nın Kavmine Yönelen Hitap

 

Ayetlerde Musa'nın kavmine yaptığı davet hatırlatılmaktadır. Allah onu, ayetleriyle karanlıklardan nûr'a çıkarması ve Allah'ın onlardan önce geçen ümmetlere yaptıklarını onlara hatırlatması için göndermişti. O görevini tam olarak yerine getirdi, kavmine Al­lah'ın kendilerine bahşettiği nimetlerini hatırlattı; onları Firavun'un erkeklerini kesme, kadınlarını ise diri bırakıp köleleştirme şeklindeki azabından kurtarmıştı ve onlara şöyle demişti: Allah kendi kendine söz verdi. Eğer verdiği nimetlerine karşılık şükredip hak­kını verirseniz onları arttıracaktır, nankörlük ederlerse de onlara buna karşılık şiddetli bir azap hazırlamıştır. Onların şükretmesinin faydası da, nankörlük etmelerinin zararı da sadece kendilerine dönecektir. Onlar ve yeryüzündeki tüm varlıkların hepsi küfretseler bile, hiçbir şeye muhtaç olmayan, insanlar şükretse de şükretmese de zâtının Övüldüğü yüce Allah'ı rahatsız edemezler.

Ayetlerin, Arap kafirlerin tutumunu ve buna karşı alman tedbiri tamamlayıcı mahi­yette geldiği anlaşılmaktadır. Bu, Kur'an kıssalarının genel üslubuna da uygundur. Arap kafirler yoldan sapmışlar ve Allah da onlara içlerinden kendi dilleriyle hitap edecek bir peygamberi göndermiştir, Musa'nın kavmine gönderilmesi de işte bu türdendir. Hitapta­ki benzerlik dikkati çekmektedir. Sûre girişinde Allah'ın, kitabı, peygamberine onları karanlıklardan nura çıkartması için indirdiği belirtilmiştir ve aynısı da Musa'ya yöneltil­miştir. Araplar Musa'nın davetini, kavmiyle ve Firavun'la olan kıssasını bilmekteydiler. Hatırlatma da bu suretle anlaşılır ve bağlayıcı olmuştur. Ayetlerin bahsettiği Musa'nın kavmine yönelttiği hitap; hatırlatma ve ibret alınma açısından Araplara da yönelik ol­muştur. Eğer Allah'a şükredecek olurlarsa nimetlerini arttırır, yok eğer nankörlük eder­lerse de, Allah ne onlara, ne de başkalarına muhtaç değildir. Bu da bizim açıkladığımız üzere, önceki ayetin birinci derecede peygamberi teselli ve tatmin amacı güttüğünü doğ­rulamaktadır. [8]

 

Şükrün Önemi

 

Bu cümle Musa'nın kavmine söylediği sözün nakli olsa da, başlıbaşına övgüye de­ğerdir. Kur'an'da zikredilmesi de, Allah'a nispetini te'yid etmektedir. Ayet, Allah'ın ni­metlerine şükredenlere karşı arttırma ve koruma yönündeki sözünü içermektedir. Bunda kâfi derecede müjde, rahmet, Allah'ın nimetlerinin devamını ve artmasını sağlayacak olan şükretmeye teşvik vardır. Buna ek olarak da, Allah'ı zikretmeye, O'ndan korkup sakınmaya ve O'nun rızasını elde etmek için çalışmaya da teşvik vardır. Lokman sûre­sinde de açıkladığımız gibi, bu ifadede sürekli devam eden ve mutlak olarak şükretme fiilinde var olan manevi tedavi yönteminin önemli bir telkini de bulunmaktadır. [9]

 

9-  Sizden öncekilerin; Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Al­lah'tan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine mucize­ler getirdi de onlar, ellerini ağızlarına koydular[10]' (öfkele­rinden ısırdllar) ve dediler ki: "Biz, size gönderileni inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuş­ku içindeyiz".

10-  Peygamberleri dedi ki: "Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Halbuki O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi belirtilmiş bir süreye kadar ertelemek için sizi davet ediyor". Onlar dediler ki: "Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Bizi atala­rımızın taptığından çevirmek İstiyorsunuz. O halde bize açık bir delil[11]' getirin".

11-  Peygamberleri onlara dediler ki: "Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz; ancak Allah kullarından dilediği­ne lütufta bulunur. Allah'ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değü. Mü'minier, ancak Allah'a tevekkül etmelidirler".

12-  Hem, bize yollarımızı göstermişken ne diye biz, AN lah'a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler, yalnız Allah'a te­vekkülde sebat etsinler.

13-  inkar edenler peygamberlerine dediler ki: "Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkarırız, ya da bizim dinimize dö­nersiniz!" Rab'leri de onlara şöyle vahyetti: "Zalimleri mutlaka helak edeceğiz!"

14-  Ve onlardan sonra sizi o yere yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimseler içindir.

15-  (Peygamberler) fetih istediler ve her inatçı zorba peri­şan oldu.[12]

16- Ardından da (o inatçı zorbaya) cehennem vardır. Kendişine irinli su'[13] içirilecektir.

17- O suyu yutmaya çalışır, fakat boğazından geçiremez ve her yandan ona ölüm geldiği halde yine ölemez. Bunun ardından daha katlı bir azab olacak.

 

"Allah Hakkında Şüphe Mi Var"

 

Taberi'nin dediğine göre, ayetler Musa'nın kavmine yaptığı konuşmanın devamıdır. Diğer müfessİrler de bu görüşte ona tâbi oldular; yalnız İbn Kesir bu konuda kararsız kaldı ve buradaki hitabın başlangıç olduğunu ve Arap kafirlerine yönelik olduğunu ter­cih etti. Bu görüş doğruya daha yakındır. Özellikle eski ahid kitapları Semûd ve Âd ka­vimlerine ve peygamberlerine işaret eden hiçbir şey içermemektedir. Halbuki bunlar Arap yarımadasında yaşamış Arap kabilelerindendir ve peygamberleri de onlardan gel­miştir. Kur'an'a muhatap olan Araplar da onların haberlerini aralarında naklediyorlar ve yaşadıkları yerleri biliyorlardı. Açıklaması daha önce geçen birçok ayet de buna işaret etmiştir.

Ayetlerin baş tarafında bu işaret bulunmaktadır. Dinleyen muhatapları kınayıcı bir üslûpla hatırlatmakta ve onların, bahsedilen kavimlerin haberlerini bildiklerini ifade et­mektedir.

Ayetlerin ifadesi gayet açık olup, peygamberlerle kavimleri arasında cereyan eden ahş-verişin, tartışmaların, mücadelelerin, meydan okumaların, tehditlerin ve azapla kor­kutmaların anlatımını içermekte ve her inatçı zorbanın perişan olacağı, dünyada zarara uğrayacağı, ahirette de onu bekleyen azap ve korkuların çok şiddetli olacağı açıklama­sıyla sona ermektedir. Aynı zamanda dinleyen kafirlere, önceden geçen inatçı kafirlerin dünyadaki akıbetleri ve yakında ahirette görecekleri akıbetleri de hatırlatılarak onlarda korku uyandırıp inkarlarından vazgeçmeleri hedeflenmektedir. Bu ayetlerde de sûre ba­şındaki Arap kafirlerin tutumlannı anlatan ayetlerin mânâsını tamamlayıp te'yid eder bir Özellik bulunmaktadır.

Bu ayetlerin anlattığı önceki ümmetlerdeki kafirlerin tutumları ve sözleriyle, Arap kafirlerin tutumlarım, sözlerini, mücadelelerini, peygambere ve mü'minlere yurtlarından çıkarma yönünde yaptıkları tehditlerini ve güçleri yeten kimselere yaptıkları işkenceleri­ni anlatan, örmeği daha önce geçen birçok ayet arasındaki benzerlik dikkat çekmektedir. Aynı şekilde önceki peygamberlerin sözlerini ve cevaplarını anlatan ayetlerle, Peygam­ber (s)'in tavrını ve Kur'an diliyle kafirlere verdiği cevaplarını anlatan, örnekleri daha önce geçmîâ İSfşöfc ayet arasında bulunan benzerlik de dikkat çekmektedir.

Açıkça görüldüğü ğifri Bö benzerlik, bir yönden dinleyen muhataplarda ayetlerin te­sirini kuvvetlendirmekte, bir yönden de peygamber ve mü'minleri tatmin edip teselli et­mektedir. Ayetlerin amacı da zaten budur.

"Allah hakkında §üphe mi var?" cümlesi dikkat çekicidir. Önceki ümmetlerdeki ka­firler peygöfflbeflöririe: "Bizi kendisine çağırdığınız şey hakkında şüphe duymaktayız" diyorlar ve çağırdifeİatiriift doğruluğunu ispat için delil istiyorlardı. Kur'an'da peygam­berlerin cevabını naklediyor: "Onların davetleri sadece Allah'adır. Allah hakkında şüp­he duymak da doğru değildir; O gökleri ve yeryüzünü yaratandır. Hal böyleyken nasıl oluyor da kendisine çağırdıkları şeyin doğruluğu hakkında delil isteyebiliyorlar?"

Bu, Kur'an'ın Arap kafirlerine karşı olan tavrına benzemektedir. Onlar Peygam-ber'den, davetinin doğruluğunu ispatlayan delil ve mucizeler istediklerinde, davetin sırf Allah'a olduğu, bunun da ispat İçin delil ve mucizelere ihtiyaç duymadığı şeklinde is­tekleri cevaplandırılmıştır. Çünkü Allah'ın 5î7*k mucizeleri, delilleri onların önlerinde-dir. Onları büyük kainatın olaylarında ve kanunlannda görüp işetmektedirler; aynı za­manda iyi niyet sahibi olup, tek olan Allah'a iman etme arzusunda sadık olan kimse için kendi şahsında da kâfi derecede döyurucu  deliler bulunmaktadır. Bunun, önceki pey­gamberlerin ifadelerinde geçtiği anlaşılmaktadır. Böylece bu, Arap kafirlerini etkileyici ve susturucu Özellikte olmuştur>

Özellikle son ayetler Peygamber' ve rnlî'mîflteri kuvvetli bir şekilde tatmin etmekte ve onları müjdelemektedir. Nitekim bunun fflüeİzesi, Medine'ye hicretten sonra gerçek­leşmiştir; Allah kafirlerin ileri gelenlerini, İnatçı zorbalarını helak etmiş ve Peygam-ber'le mü'minleri yeryüzünde yerleştirmiş, onlan şefkat ve merhametiyle kuşatmıştır. [14]

 

18- Rablerini inkar edenlerin durumu şudur: Onların yap­tıkları, fırtınalı bir günde, rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. İşte uzak bir sapıklık (içinde olmak) budur.

 

Allah'a Yönetmeyen Amellerin Faydasızlığı

 

Ayette, kafirlerin yaptıkları işler şiddetli rüzgara maruz kalan küle benzetilmektedir; nasıl ki rüzgar kül taneciklerini savurmakta, onlardan hiçbir şey bırakmamaktadır, işte kafirlerin küfrü de böylece onların yaptığı her işi yok edip göttirür, onlara yaptıkların­dan hiçbir fayda ve hayır kalmaz. İşte bu en büyük kayıp ve sapıklıktır.

Ayetin, önceki ayeti tamamlayıcı mahiyette geldiği anlaşılmaktadır. Ayette hangi tür amel olursa olsun, hayır ve faydası ne kadar çok olursa olsun, kafir olunduğu müddetçe bunun ahirette bir faydasının olmayacağı bildirilmektedir. Ayet açıkça görüldüğü gibi İslam davetiyle ilgili önemli bir uyarı içermektedir. Sahibinin Allah'a inanmadığı, sade­ce O'na yönelmediği her tür amelin Allah katında hiçbir faydası yoktur. Çünkü o amel temiz, sağlıklı bir kalpten çıkmamıştır. Bu mânâ örneklen daha Önce geçen birçok ayet­te tekrarlanmıştır. [15]

 

19-  Allah'ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? Düerse sizi götürür, yok eder ve yepyeni bir halk getirir.

20-  Bu, Allah'a göre güç[16] değildir.

 

Ayetlerin Temas Ettiği Konular:

 

Ayetlerin, Önceki ayeti tamamlayıcı mahiyede olduğu anlaşılmaktadır. Hor iki ayette de hitap, dinleyen muhataplara yöneliktir. İlk ayetin başında müfret, sonunda ise çoğul kipiylc-sıgasiyla gcimiştir. Hitabın, onlardan inkar edenlere yönelik olduğu anlaşılmak­tadır. Birinci ayetin haşladığı soru, dinleyen muhatapların bildiği veya itiraf etliği bir durumu açıklayıcı mahiyettedir. Böylece birinci ayet, muhatapların göklerin ve yeryü­zünün yaratıcısının Allah olduğunu itiraf etliklerini açıklamakta ve bunu, onları hak ile yaratması, dinleyen muhatapları ve tüm insanları yok edip yerine yepyeni bir halk ged­meye muktedir olduğunun açıklaması takip etmektedir. İkinci ayet de Allah'ın buna gü­cünün yeteceğini, bundan aciz olmadığını le'yid etmektedir.

Hak kelimesinden kastolunan, Allah'ın gökleri ve yeryüzünü boş yere değil, ancak yü­ce bir hikmet gereği yarattığı gerçeğidir. Önceden örnekleri geçen birçok ayette bu açıkla­mayı yapmıştır; "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum." (Zârİyat, 56-57).

Allah'ın yaratma hikmetlerinden birisinin şu olduğu söylenebilir: İnsanların tümü­nün sadece Allah'a inanıp O'na yönelmeleri gereklidir. Bunu yapmadıkları takdirde bütün amelleri O'nun katında boşa gidecektir ve O'nun azabına müstehak olacaklardır.

Arap kafirleri gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu itiraf edip kabul elliklerin­den bu iki ayetteki hüccet ve delil onları mağlup edip susturmaktadır. [17]

 

21-  (Kıyamet Günü'nde) hepsi Allah'ın huzuruna çıkacak ve zayıflar[18] o büyüklük taslayanlara diyecekler ki: "Biz sizin tâbilerinİzdik; şimdi siz, Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?"[19]. Onlar da diyecekler ki: "(Ne yapalım) Allah bizi hidâyete erdirseydi, biz de sizi doğru yola iletirdik. Şimdi yakınsak da sabretsek de farket-mez, çünkü bizim için sığınacak[20]' bir yer yoktur".

22-  (Hesapları görülüp) iş bitirilince, Şeytan (onlara) şöyle dedi: "Şüphesiz Aİlah size gerçek olanı vâdetti, ben de si­ze vâdettim ama, size yalancı çıktım; zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de benim davetime koştunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz be­ni kurtarabilirsiniz'[21]. Doğrusu daha önce beni ortak koş­manızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azap vardır.

 

Zayıf Halk Kesimi Ve Saptırıcı Liderleri

 

Ayetler, Kıyamet gününde kafirlerin başına gelecek iki tablo ortaya koymaktadır:

1-  Allah'ın huzuruna çıkarılıp, hüküm ve ceza verilmesi için tutulduklarında, piş­manlık duyacaklar ve varacakları yerin dehşetini anlayıp hemen liderlerin, ileri gelen büyüklerin yönlendirmesine kapılan halk kesimi onları kınayacak, serzenişte bulunarak şöyle diyecekler: Biz dünyadayken size tâbi idik, sizin yönlendirmenize uyduk ve Al­lah'ın peygamberlerini yalanladık, onların davetinden yüz çevirdik. Acaba bugün siz bi­zi O'nun azabından koruyacak mısınız? Onlar da ümitsizlik içerisinde cevap verirler: Şayet Allah bizi doğru yola iletseydi, biz de sizi doğru yola iletirdik. Bizim de sizin de durumunuz aynıdır. İster yakınalım, ister sabredelim farketmez. Ne bizim, ne de sizin bundan kurtuluş yolumuz yoktur.

2-  Haklarındaki Rabbani yargılama sonuca bağlandığında, Şeytan onların karşısına geçip onları kınayarak, azarlayarak şöyle der: Allah size gerçek olarak vaadetti ve va­adini yerine getirdi. Ben de vaadettim ama hiçbirini yerine getiremedim. Benim, sizin üzerinizde zorlayıcı bir gücüm de yoktu, bütün yaptığım şey sizi sapıklığa, hidayet ve hak yolundan sapmaya çağırmaktı, siz de koşarak icabet ettiniz. Bu durumda beni hiç kınamayın, içine düştüğünüz durumdan ötürü sadece kendinizi kınayın. Bizden hiçbiri­mizin diğerini kurtarmaya, yardım etmeye gücü yoktur. Ben, sizin beni ortak koşmanızı tanımadığımı, inkar ettiğimi ilan ediyorum.

O anda hak bir söz işitilir: Doğrusu azgınlık yapıp, günah İşleyen ve inkar eden za­limler Allah'ın elem verici azabına müstehak olmuşlardır.

Ayetlerin, kafirlerin durumlarını anlatan önceki ayetlerle ilişkili oldup1'^ anlaşılmakladır. Bunun bir neticesi olarak da, onların ahirette varacakları yerleri açıklamıştır. Ayetlerin tesiri kuvvetli, güçlü tasvir sunan bir üslubu vardır. Bu yolla kafirlere korku ve dehşet vermekte ve onları, bu korkunç sonlarıyla karşılaşmadan önce öğüt almaya, düşünmeye ve inkardan vazgeçmeye sevketmektedir. Bu da ayetlerin amaçları arasında bulunmaktadır.

Zayıf halk kesiminin, liderleri, ileri gelenleri kınamalarından ve ahiretteki Rabbani yargılama esnasında aralarında geçen diyalogdan, bunların onlar üzerinde etkilerinin ol­duğu anlaşılmaktadır. Bu şekilde ayetler, zayıfları liderlere karşı uyarmakta, onların Al­lah tarafından gelecek hiçbir şeyi onlardan engelleyemeyeceğini idrak etmelerini amaç­lamaktadır.

Şeytan'ın kafirlere söylediği sözün anlatımı asıyla amaçlanan, Şeytan'a tâbi oldukla­rından kafirlerin kahrolmasını sağlama, zihinlerinde Şeytan'a karşı nefret uyandırma ve Kıyamet gününde Şeytan'ın onları yalnız bırakacağının açıklanmasıdır. Bunda, son de­rece büyük bir kınama ve azarlama bulunmaktadır.

Bununla, kafirlerin ister liderleri olsun, isterse halk kesimi olsun, içinde bulundukla­rı inkar ve sapıklıktan vazgeçip çıkmalarını sağlamak amaçlanmıştır.

Aynı zamanda ayetlerde, Kur'an'da sürekli tekrarlanan, insanın seçme hürriyeti ve bu seçmeye uygun olarak da sonucuna katlanmaları mânâsının gizli bir te'yidi bulun­maktadır. [22]

 

23- İman edip salih amellerde bulunanlar, Rablerinin iz­niyle altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cen­netlere konulmuşlardır. Orada birbirlerine olan dirlik te­mennileri "SelarrTdır.

Ayet, zalim kafirlerin varacakları yere karşılık, ahirette salih müminlerin varacakları yerin açıklamasını içermektedir. Önceki üsluba uygun olması için mazî (geçmiş) kipiyle gelmiştir. Şüphe yok ki, ayetin gerçekleştirmeyi hedeflediği amaçlar arasında mü'min-lerın gönüllerinde huzur ve güveni yaymak, başkalarında da bu arzuyu uyandırmak bu­lunmaktadır.

24-  Görmedin mi, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalları ise göktedir.

25-  Rabbİnİn izniyle her zaman yemişini verir. Allah, Öğüt almaları için İnsanlara böyle örnekler verir.

26-  Kötü sözün örneği de, gövdesi yerden koparılmış[23], sabit olmayan kötü bir ağaca benzer.

27- Allah iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapa­sağlam sözle sebat içinde kılar, zalimleri de saptırır ve Al­lah dilediğini yapar.

 

Güzel-Hoş Ağaç Örneği

 

Güzcl-hoş sözle güze! ağaç arasındaki ve kötü sözle de kötü ağaç arasındaki benzer­liğe muhatapların dikkati çekilmiştir. Bu örnek, uyarmak ve öğüt vermek için verilmiş­tir. Nasıl ki iyi cins ağacın kökü yerde sabit olup gövdesi gökyüzüne yükseliyorsa, en güzel bir şekilde gelişip her mevsimde aralıksız olarak güzel meyveler veriyorsa, güzel sözün de aynı şekilde her zaman ve her yerde sürekli olarak iyi, faydalı etkisi olur. Cinsi kötü ağaç nasıl yerde sabit kalamıyor, gökyüzüne doğru yükselemiyor, meyve olarak da sadece en kötüsünü veriyor ve kolaylıkla sökülüp atıiab ili yorsa, aynı şekilde kötü sö­zün de ne kökü, ne dayanağı, ne de faydası vardır.

Dördüncü ayet ise, yönlendirme ve tamamlama mahiyetindedir. Allah, kendisine inanan kimseleri, hem dünyada hem de ahirette sapasağlam, iyi ve faydalı sözle sebat içinde kılar. Zalimleri ise, yani kalpleri bozulmuş, sürekli günah ve sapıklık içinde olan­ları da, zulümlerinden dolayı bu Rabbani inayet ve korumadan mahrum bırakır. Gerçek­leşecek olan son, sadece Allah'ın dilediğidir ve O'nun istediği şekilde olacaktır.

Müfessirlerin[24] Peygamber (s)'den ve sahabelerden naklettikleri hadislere göre, ör­neklerde geçen güzel ağaç hurma ağacıdır. Zira ondaki Özellikler, Örnekte verilen özel­liklere uymaktadır. Kötü ağaç ise Hanzala ağacıdır (Ebu Cehil karpuzu).

Ayetlerin, mü'minler ile kafirlerin ahirette varacakları yerin açıklanmasından sonra gelmesi, önceki ayetler ile arasındaki ilişkinin varlığını açıkça göstermektedir.

Dikkatler son ayetin üslûp ve muhtevasına çekilmektedir. Üslûp ve muhteva, Al­lah'ın sapıklığa düşenlerin sapıklığını, inananların da imanını belirii kimseler üzerinde kesinleştirdiği izlenimini vermektedir. Açıklamaya göre, Allah'ın koruma ve sabit kıl­ması mü'minin inanmasından sonra gelmektedir. Çünkü o, bu suretle niyetinin güzelli­ğini, arzusunun da doğruluğunu ispat etmiş olmaktadır. Allah'ın gazap ve saptırması da, zalim, sapık kafir için olmaktadır. Çünkü o bu özelliklere sahip olup, sürekli bu davra­nışlar içindedir. [25]

 

Güzel Söz İle Kötü Sözün Mahiyeti

 

"Allah iman edenleri, dünya hayalında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içimle kı­lar, zalimleri de saptırır" ayeti, haddizatında özel bir öneme sahiptir. Ayet, örnekte ge-:en güzel sözden maksadın iman ve salih amel olduğunu, kötü sözden maksadın da kü-ir ve günah olduğunu vurgulamaktadır. Açıklamada imanın, sahibinin nefsinde yer et­le onun hayn idrak etmesini ve bu yolda devam etmesini sağlayacağı ve böylece u ve huzurlu olup, dünya ve ahirette, her yerde Allah'ın rızasına, korumasına ve ıe mazhar olacağı ifade edilmektedir. Bunun aksine olarak da, küfür sahibinin ii köreltir ve onu kapkaranlık yapar. Arlık o kimse hertürlü günah ve kötülükleri fitneden, sıkılmadan işlemekten geri durmaz. Böylece hem kendisi, hem de çevresi r kâbus haline gelir, Allah'ın gazabına, azabına layık olup yardım ve hidayetin­den mahrum olur.

Ayetin muhtevası, hem dünya, hem de ahirette karşılaşılacak halleri kapsamaktadır. uhari'nin sahih hadis kitabının tefsir bölümünde naklettiği bir hadis, bu ayetin açıkla-ıası mahiyetinde olup, insanlar ölüp kabirlerine defnedildikten sonra kendilerine yöılecek soruyla, onların verdiği cevabı da aktarmaktadır. Hadis şöyledir; "Müslüman kabrinde sorguya çekildiğinde, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına, Muham-med'in de O'nun elçisi olduğuna şehadet eder. İşte bu Allah'ın şu sözünün ifadesidir: "Allah iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar."

Müfessirler bu ayetin tefsirinde başka hadisler de nakletmişlerdir. Bunların bazısı­nın, ayetin açıklama veya uygulaması olduğu, bazısının da kabir sorgusu ve kabirdeki nimet veya azap ile ilgili olduğu gözükmektedir. Sahih hadis kitaplarının müellifleri de bu konuda çok sayıda hadis nakletmişlerdir. Bunlardan birisinde, Ebu Hureyre'nin riva­yet ettiğine göre Allah'ın Rasulü (s) şöyle buyurmuştur: "Allah iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sbzle sebat içinde kılar". Kabirde ona şöyle soruldu­ğunda: "Rabbin kimdir, dinin nedir, peygamberin kimdir?" O da şöyle cevap verir: Rab-bim Allah, dinim İslam, peygamberim de Muhammed'dir. Bize Allah katından apaçık deliller getirmiştir; ben de ona inandım ve tasdik ettim. Sonra ona şöyle denilir: Doğru söyledin; bu şekilde yaşadın, bunun üzerine öldün ve bunun üzerine diriltileceksin. Yine bu neviden olarak Berâ (r)'nm naklettiği şu hadîs vardır: "Ensardan bir adamın cenaze­sini defnetmek için Allah'ın Rasulüyle birlikte çıktık. Kabre geldiğimizde, yeri daha ka-zılmamışti. Allah'ın Rasulü oturdu, biz de çevresine oturduk. Başlarımızda kuş varmış gibi sessiz bir haldeydik. Elinde bir çubuk vardı, onunla toprağı çiziyordu. Nihayet başı­nı kaldırdı ve şöyle buyurdu: "Kabir azabından Allah'a sığının". Bunu iki veya üç defa tekrarladı, sonra şöyle buyurdu: "MiTmin bir kul dünyadan ayrılıp ahirete yöneleceği vakit, yüzleri güneş gibi parlak, bembeyaz melekler gökten onun yanına inerler, bera­berlerinde cennet kefenlerinden bir kefen, yine cennet kokularından da bir koku vardır. Gelip gözün alabildiği kadar geniş bir alanda ona yakın otururlar. Sonra ölüm meleği gelip onun başucuna oturur ve şöyle der: Ey huzur bulmuş tatminkâr ruh! Allah'ın affı­na ve rızasına doğru çık! Ruh, damlanın kaptan süzülüp aklığı gibi, süzülüp çıkar ve ölüm meleği hemen onu alır, aldığında göz açıp kapayıncaya kadar elinde tutmaz, diğer melekler hemen onu alıp getirdikleri kefene, kokular içerisinde sararlar ve ondan yeryü­zünde bulunan en güzel misk kokusu gibi koku yayılır, sonra onu hemen alıp göğe yük­selirler. Meleklerden yanından geçtikleri her grup: Bu güzel koku da nedir? derler. On­lar da: Falan oğlu filandır, derler, onu dünyada çağırdıkları en güzeJ İsimleriyle tanıtır­lar. Sonunda onu dünya semasına getirirler, ona kapının açılmasını isterler, kapı açılır ve her kat semadaki yüksek mertebeli melekler bir sonraki semaya ulaşıncaya kadar ona refakatçilik eder. Bu şekilde yedinci kat semaya getirilir ve Allah şöyle buyurur: Kulu­mun kitabını illiyyinde (yüceliklerde) yazın; sonra onu yeryüzüne döndürün. Çünkü ben onları ondan yarattım, yine oraya döndüreceğim. Sonra oradan tekrar çıkartacağım. Böylece ruhu cesedine iade edilir. Ve hemen iki melek gelir, yanına otururlar ve ona şöyle derler; Rabbin kimdir? O da: Rabbim Allah'tır, der. İkisi tekrar: Dinin nedir? der­ler, O da: İslam'dır, der. Onlar: Sizin içinizden gönderilen bu adam kimdir? derler. O da: O Allah Rasulüdür, der. Onlar: Bilgin nedir diye sorarlar. O da: Allah'ın kitabını okudum, ö'na iman ettim ve tasdik ettim, der. Gökten bir münadî şöyle seslenir: Kulum doğru söyledi. Ona cenneti yayıp genişletin, cennet elbiselerinden giydirin ve ona cen­nete bakan bir kapı açın. Oradan ona cennetin havası ve kokusu gelir, Kabri göz alabil­diğince genişletilir. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, hoş kokulu bir adam yanına gelir ve şöyle der: Seni sevindirip hoşuna giden her şey sana müjde olsun. Bugün vaadolundu-ğun gündür. Ona.; Sen kimsin? Yüzün hayırla gelen kimsenin yüzü gibi, der. O da; Ben senin salih amelinim, der. O zaman kabir sahibi: Ey Rabbim Kiyamet'i kopar, Kıya­meti kopar, diye dua eder. Kafir kul ise, dünyadan ayrılıp, ahirete göç vakti geldiğinde, yanına gökten simsiyah yüzlü, beraberlerinde kalın yün elbiselerle melekler inerler ve göz alabildiğince geniş alana otururlar. Sonra Ölüm meleği gelip başucuna oturur ve şöyle der: Ey kötü ruh! Allah'ın aza,b\, gazabı üzerine olduğu halde çık. Bedenine yayı­lır ve ıslak yünden dernİF kancalan çekip çıkarır gibi ruhunu çekip çıkarır. Onu aldığın­da, elinde bir an bile bekletmeden hemen onu alıp getirdikleri kalın elbiselere sararlar, ondan yeryüzünde bulunabilecek en kokmuş lâşe kokusundan daha kötü koku çıkar. Onu alıp hemen göğe yükselirler. Yanlarından geçtikleri her melek grubu; "nedir bu kö­tü, pis ruh" diye sorarlar. Onlar da; falan oğlu filan derler. Dünyada anıldığı en kötü isimleriyle onu tanıtırlar. Nihayet dünya semasına gelirler ve ona kapının açılmasını is­terler ama kapı açılmaz. Sonra Allah'ın Rasulü şu ayeti okudu: "... onlara gök kapılan açılmaz ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler..." (Araf, 40). Allah (c) şöyle buyurur. Kitabını yerin en altında, siecîn'de yazın. Ve ruhu şiddetle savrulup atılır. Sonra şu ayeti okudu: "Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o gökten düş­müş de, onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir" (Hac, 31). Sonra ruhu cesedine döndürülür; iki melek gelip yanına otururlar ve ona şöy­le derler; Rabbin kimdir? O da: Bilmiyorum, der. Onlar: Dinin nedir? derler. O da: Bil­miyorum, der. Onlar: Sizin içinize gönderilen bu adam kimdir? derler. O da: Bilmiyo­rum, der. Gökyüzünden bir münadî seslenir: Kulum yalan söyledi, ona aleşi yayın ve cehennemden bir kapı açın ki ona sıcağı ve zehiri gelsin. Kabri onu Öyle bir sıkıştırır ki, kemikleri birbirine geçer. Sonra yanına çirkin yüzlü, pis elbiseli, kötü kokulu bir adam gelir ve şöyle der: Seni rahatsız edip üzecek en kötü haberler sana müjde olsun, bugün, önceden vaadcdildiğin o gündür. O da : Sen kimsin, yüzün şer, kötülük getiren kişinin yüzü gibidir, der. Ben senin kötü amelinim, der. Bunun üzerine kabir sahibi: Ey Rabbim Kıyamct'i koparma diye yalvarır"[26].

Beş sahih kitabın sahibi olan: Buharı, Müslim, Tirmizî, Ebu Dâvud ve Nesâî de Enes (r)'den bu hadisin bir kısmı içinde bulunan bir hadis rivayet etmişlerdir: Peygam­ber (s) şöyle buyurdu: "Bir kul kabrine konulup, dostları ondan ayrılıp gittiklerinde -ki o, onların ayak seslerini işitir- iki melek gelip, yanına oturur ve şöyle sorarlar: Bu adam hakkında (Muhammed) ne diyordun? Mü'rnin ise şöyle der: Şehadet ederim ki o, Al­lah'ın kulu ve elçisidir. Ona: Cehennemdeki yerine bak, Allah onun yerine sana cennet­te başka bir yer verdi, denir. Her iki yeri de görür. Ama kafir veya münafık ise, ona da: Bu adam hakkında ne diyordun diye sorulur, o da: Bilmiyorum, ama insanların söyle­diklerini söylüyordum, der. Bunun üzerine ona, "Ne bir şey öğrendin, ne de okudun" denir ve demirden tokmaklarla öyle bir vurulur ki, bağırışını insanlar ve cinlerden başka her yaratık işitir"[27].

Naklettiklerimizden başka, konuyla ilgili birçok hadis vardır. Ama maksat bu kadar­la hasıl olduğundan, bunlarla yetiniyoruz[28]. Ayetin açıklaması veya tatbiki olarak, nakle­dilenler üzerine şu yorumu yapabiliriz: Madem ki ayetin içeriği ve ruhu kapsam olarak çok geniş olup, dünya ve ahirette olan her konuma değinmekledir; o halde hadislerde anlatılanlar da örnek olarak verilmiş ve Allah'ın mü'rnin kimsenin konumunu sağlam­laştıracağı, kafirin konumunu ise her yerde desteksiz, zayıf bırakacağı vurgulanmak is­tenmiştir.

Kabir sorgusu, mükâfatı ve azabı konusunda şunu söyleyebiliriz: Bu konuda hadisler nakledilmiştir; bu konularda akd, mantık bir sınırda durur, öteye geçmez. Kur'an'da ge­çen bu tür haberlerin durumu da aynıdır. Bunları yapmaya Allah'ın gücünün yeteceğine inanılır ve bunların anlatılmasında da bir hikmet olduğu kabul edilir. Burada hikmet ola­rak ilk akla gelen, mü'min kimseyi tatmin etmek, onu şevklcndirip konumunu sağlam­laştırmak ve iman etmeye heveslendirmektir. Kafiri de korkutup konumunun çirkinliği­ni ortaya koymaktır.

Hadislerin metinlerinden, özellikle de uzun Bcrfı hadisinden anlaşılıp istifade ediîc-cek hususlar bunlardır. Allah daha iyi bilir. [29]

 

28- Allah'ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonun­da kavimlerini helak yurduna sürükleyenleri görmedin mi?

29- Onlar cehenneme girecekler. O ne kötü karargâhtır.

30-  Allah yolundan saptırmak için O'na ortaklar koştular. De ki: "Yaşayın, gideceğiniz yer ateştir".

31-  İnanan kullarıma söyle: "Namazı dosdoğru kılsınlar; ne alışverişin, ne de dostluğun olmadığı bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak et­sinler".

 

Ayetlerin Temas Ettiği Konular;

 

İlk üç ayette Kureyş kafirlerinin ileri gelenleri kınanmakta, açıklayıcı soru kipiyle onlar uyarılmakta ve hitap, dinleyenlere veya Peygamber (s)'c yönelmektedir. Onlar Al­lah'ın kendilerine bahşettiği nimetlere küfrederek, inkar ederek karşılık verdiler ve pey­gamberinin kendilerini çağırdığı davetine -ki o davet de Allah'ın bahşettiği en değerli nimetlerdendir- karşı da aynı tavrı takındılar, kavimlerini de beraberlerinde sürükledi­ler. Kafirleri bekleyen, helak edici son olan o cehenneme onlan da düşürdüler. O yer ne kadar kötü bir son ve karargâhtır. Allah'a ortaklar ve benzer eşler koşmak suretiyle Al­lah'ın hak yolundan saptılar, başkalarını da saptırdılar. Peygamberin görevi onlan uyar­maktır. Onlar sakın dünya zevklerine aldanm asini ar, zira onun ömrü çok kısadır, sonra bu tutumlarında devam ettiklerinde, varacakları yer cehennem ateşidir.

Dördüncü ayette Peygamber'e, mü'minleri, namazı dosdoğru kılmaya, kendilerine bahşettiği rızıklardan gizli ve açık infak etmeye teşvik etmesi emredilmiştir. Çünkü on­lar dünya hayatında bir fırsat içerisindedirler ve bu fırsat, iyi amel işlemek için uygun olan tek fırsattır. Zira bir süre sonra bu fırsat da bitecek ve amel işlemeye imkan olma­yan, dostluğun da hiçbir fayda vermediği bir gün gelecektir.

Ayetlerin üslûp ve konu bakımından önceki ayetlerin devamı olduğu açıkça görül­mektedir. Ayetlerde Kureyş liderlerinin Peygamberin davetine karşı olan düşmanlıkla­rının şiddeti ve insanları ondan çevirmedeki maharetleri açıklanmaktadır.

Bizim itimad ettiğimiz Kur'an nüshasında 28-29. ayetlerin Medine'de indiği kayde­dilmektedir. Ama ilk başta dikkatle bakılırsa, bu iki ayetle sonraki ayetler arasındaki ba­ğın ne kadar kuvvetli olduğu görülecektir. Ayetlerin içeriği daha çok Mekke liderlerine yöneliktir ve doğal olarak da Mekke dönemi özellikleri taşımaktadır. Bunlar da, iki aye­tin Medine'de indiğine dair rivayette şüphe uyandırmaktadır.

Ayetler her ne kadar Peygamber'in hayat şartlarıyla alakalı olsa da, uzun vadede ge­çerliliğini koruyan telkin ve açıklamalarda bulunmaktadır. İlk olarak, sapık ve bozuk karakterli liderlerin sorumluluğuna, onların peşinden gitmek suretiyle milletlerini kötü­lüğe ve sapıklığa sürükleyerek işleyebilecekleri büyük günaha dikkat çekilmektedir.

ikinci olarak da müslümanı Allah'a kulluk, bütün hayır yollarında gizli ve açık olarak sırf Allah'ın rızasını kazanmak için mal infak ederek sürekli olarak hayır işlemeye teşvik etmektedir. Bu telkinler çokça tekrarlanmaktadır ve birçok örnekleri daha önce de geçmiştir. [30]

 

32-  Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Buyruğuy­la denizde akıp gitmesi İçin gemileri sizin emrinize veren­dir. İrmakları da sizin emrinize verendir.

33-  Güneşi ve ayı, hareketlerinde[31] sürekli emrinize ve­ren, geceyi ve gündüzü de emrinize verendir.

34- Ve size her istediğinizden verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymak isteseniz, onu sayamazsınız. Gerçekten insan pek zalimdir, çok nankördür.

 

Akla Ve Kalbe Hitap

 

Ayetler, soru tarzında dinleyen muhataba yönelerek, Allah'ın verdiği nimetlerini, in­san faydası için kainata boyun eğdirişini, insanın hizmetine verdiği güçleri hatırlatmak ve çarpıcı bir şekilde de insanın zulmünü, sapmasını ve İnkarını kınamaktadır. Sayı ve çeşit olarak çokluğu nedeniyle sayilamayan -ki gökten su indirmek, onunla yeryüzünün türlü meyvalarını çıkarmak, yörüngeleri, denizleri, nehirleri, güneşi, ayı, geceyi, gündü­zü boyun eğdirip hizmete sunmak bunlar arasındadır- bu kadar nimetlere karşı Allah'a şükretmek ve üzerindeki O'nun sadece kendisine kulluk etme hakkını itiraf edip kabul etmek yerine, O'na karşı gelip inkar etmekte, küfretmekte ve hiçbir nimetin verilmesin­de kendisine bir etkisi olmayan, yaratamayan, fayda ve zarar veremeyen varlıkları O'na ortak koşmaktadır.

Üslûp mükemmel ve güçlü olup; hem akla, hem de kalbe hitap etmektedir. Ayetler üslûp ve konu bakımından öncekilerle ilişki içerisindedir. Bu ayetlerin benzeri, benzer ifadelerle önceki sûrelerde geçmişti ve oralarda, kainattaki güçlerin insanlara boyun eğ-dirilmesi hakkında gerekli yorumu yapmıştık[32].[33]

 

35-  Hani İbrahim şöyle demişti: "Rabbim bu şehri[34] gü­venli kıl; beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut".

36-  Rabbim, gerçekten onlar insanfardan birçoğunu şaştr-tıp saptırdı. Bundan böyle kim bana uyarsa, artık o ben­dendir; kim bana isyan ederse, elbette sen, bağışlayansın, esirgeyensin.

37-  Rabbimiz! Gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram'[35] (Kabe) yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz dosdoğru namazı kılsınlar diye (böyle yaptım), böylelikle sen, insanların bir kısmının kalp­lerini onlara ilgi duyar[36] kıl ve onları birtakım ürünlerle çi­zi klandır ki, şükretsinler.

38-  Rabbimiz! Şüphesiz sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.

39-  Hamd, Allah'a aittir ki, O, bana ihtiyarlığa rağmen İs­mail'i ve ishak'ı armağan etti. Şüphesiz Rabbim, gerçekten duayı İşitendir.

40-  Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı de­vamlı kılanlardan eyle; Rabbimiz, duamı kabul buyur.

41- Rabbimiz! Hesabın yapılacağı gün, beni, anne-babamı ve mü'minleri bağışla.

Ayetlerde İbrahim'in bir kıssası hatırlatılmakla, Rabbinc soyundan bazılarını Mekke vadisinde yerleştirmesi münasebetiyle yaptığı yakarışı ve duası anlatılmaktadır.

 

İbrahim'in Mekke'yle Olan İlişkisi

 

"Hani ibrahim şöyle demişti: Rabbim bu şehri güvenli kıl.." ayeti ile 41. ayetin so­nuna kadar olan kısımdaki ayetler, Mekke'de inen ayetler arasında, İbrahim ve zürriye-tinden bazılarının Mekke'yle olan ilişkisine işaret eden ve İsmail'in, İbrahim'in oğlu ol­duğuna açıkça ve kesin olarak değinen ilk ayetlerdir. Önceden geçen ayetler ise, genel olarak İbrahim'in ümmetinden, sahifelerİnden ve zürriyetinden bahsetmekteydi. Kur'an'da, Özellikle de Medine'de inen kısmında, her iki durumu da te'yid eden birçok ayet vardır.

Mekke'de inen ayetler üzerinde ittifak vardır. Bu yüzden bu ayetlerde, İbrahim'in Mekke ve Kabe'yle olan ilişkisinin anlatılması; İsmail'in, İbrahim'in oğlu olduğunun açık olarak bildirilmesi, sadece Medine'de inen ayetlerde, Peygamber (s)'in Medine'ye hicretinden ve yahudilerle temasa geçmesinden sonra olmuştur, görüşüne [37]açık cevap bulunmaktadır. Kaldı ki. bu iddia oldukça tutarsızdır. Çünkü Mekke'deyken peygambe­rin yahudilerle ilişkisi hiç kesilrnemişti. Çünkü onlar sürekli olarak ona geliyorlardı, Ahkaf sûresinde de açıkladığımız gibi, onlardan bazıları Mekke'deyken ona iman bile etmişti. Önceki münasebetlerde yeri geldiğinde bu konuyla ilgili yorum yapmıştık. İs­mail'in İbrahim'in oğlu olduğunun açık olarak burada zikredilmesinin nedeni yerin uy­sun olmasıdır; Önceki münasebetlerde yer uygun olmadığından bahsedilmemiştir.

Buradaki ayetlerin ruhu ile Mekke'de ve Medine'de inen ve İçerisinde İbrahim'in bahsi geçen daha birçok ayetin de ifade ettiği gibi Araplar, özellikle de Hicaz veya Ku-reyş Araplan bu bağı ve oğulluğu Peygamber (s) gönderilmeden önce biliyorlardı ve bunu birbirlerine anlatıp onunla övünüyorlardı. Bakara ve Ali İmran sûresinde bulunan iki ayet, Mekke hareminde İbrahim makamı diye bilinen, açık alametleri olan bir yer ol­duğunu anlatmakladır. Bu da, sözkonusu bilginin ve naklin şüpheye gerek olmaksızın doğruluğunu göstermektedir. Bahsi geçen iki ayet şunlardır:

1.  ayet: "Hani evi (Kabe'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. 'İbrahim'in makamını namaz yeri edinin'. İbrahim ve İsmail'e de, 'Evimi, tavaf eden­ler, itikafa çekilenler ve rükû ve secde edenler için temizleyin' diye emretmiştik". (Ba­kara, 125)

2.  ayet: "Doğrusu âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke'deki (Kabe) dir. Orada apaçık nişaneler, (ayrıca) İbrahim'in ma­kamı vardır." (Âli İmran 96-97).

Madem ki bu, Kur'an'ı ilk işitenler olan Mekke ehli tarafından kabul edilen bir ger­çektir; o halde burada zikredilmesi, Arapların tutumlarını, inkarlarım, Allah'la birlikte ortaklar edinmelerini kınayan ayetlerden sonra, hatırlatmada bulunup davaya destek çıkmak içindir: Kendilerinin babası olduğunu itiraf edip kabul etlikleri İbrahim, Allah'a hem kendisini, hem de soyunu putlara tapmaktan uzak tutması için dua ediyor ve onla­rın insanları saptırdığını açıklıyordu. Ve yine Allah'a hem kendisinin hem de zürriyeti-nın hakkıyla kulluk etmeyi sürdürmeleri için dua ediyordu. Teslimiyetini ve her işini Allah'a havale ettiğini de ilan ediyordu. Mekke ehlinin istifade ettikleri, haram beldele­rinin güvenli kılınması, rızkın kolaylaştırılması ve insanların gönüllerinin onlara doğru 'önlendirilmesi, sırf onun duasının bercketiyle olmuştur. O'nun zürriyetinin bir kısmını, Allah in, Beytü'l-Haram'ının olmasını takdir ettiği Mekke vadisinde yerleştirmesi, kul-

uklarını sırf Allah'a yapmaları içindir. O halde oğullan olan Araplara da onun izinden gitmeleri, onun arzu ve duasını gerçekleştirmeleri ve putlara tapmaktan uzak durmaları yakışır. Zira o, onlardan uzak durmuş ve Allah'a zürriyyetini de onlardan uzak tutması için dua etmiştir.

Bu açıklamayla, bu bölüm ile önceki ayetler arasındaki İlişki açıkça ortaya çıkar. Münasebet ve hikmeti de bu şekilde izah edilebilir.

İbrahim ve İsmail'in, Arapların veya onların bir kolu olan Adnânîlerin (Kureyşliler onlardandır) gerçekten babaları olduğu konusunda ve İsmail ile annesinin de Mekke va­disinde yerleşmelerinin hakikati konusunda çok tartışma olmuştur. Müfessirlerin çoğu­nun da görüşü olduğu üzere ayetler bunu kastetmekte, hem ruhu, hem de içeriği bunu ifade etmektedir. Bugün de mevcut olan Tevrat kitabının Tekvin bölümünde İsmail'in babasından ayrılıp yerleşmesiyle ilgili bazı metinler bulunmaktadır. Bazı müslümanlar bu metinlerden, bu iki hakikati destekleyici deliller çıkartmaya çalıştılar. Günümüzde mevcut olan Tevrat'ın Tekvin bölümünün 21. pasajında anlatıldığına göre, İbrahim Ha-cer ile evlenmiş ve ondan İsmail olmuştu. Bunun üzerine daha önceden evli bulunduğu hür olan hanımı Sâre, ondan köle olan Hacer'i oğlu ile birlikte evinden kovmasını istedi. Bu, onun hoşuna gitmedi.

Fakat Allah ona kabul etmesini emretti ve şöyle buyurdu: Gerçekten ben çok yakın­da kölenin oğlunu senin soyundan bir ümmet yapacağım. O bir ekmek parçası ve bir kap su alarak Haccr'in sırtına koydu, çocuğu da kucağına verdi ve onu gönderdi. Hacer yola koyuldu, bir müddet sonra yolunu şaşırarak Bi'ri Sebû denilen yere geldi. Sonra da Fârân denilen yere gidip yerleşti. Burada belirtildiğine göre bu yer Bi'ri Sebû denilen yerin bir parçasıdır; yoksa Sina'da veya Akabe körfezinde bir yer değildir. Nakledildiği­ne göre İsmail, Mısır diyarından bir kadınla evlendi. Bu da sözkonusu yeri te'yid etmek­tedir.

Açıkça görüldüğü gibi bu metin Fârâ'nın Mekke'nin vadisinde ve dağlarında bir yer olarak açıklanmasını mümkün kılmamaktadır.

Akla şu da gelmektedir: İsmail'in Hicaz'a gidip orada, Mekke vadisinde yerleşmesi, Peygamber (s) zamanında yaşayan yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat'ın bazı bölüm­lerinde veya müstakil defterlerde anlatılmış olabilir, ama Kur'an'da anlatılan İbrahim'in birçok kıssasının günümüzdeki Tevrat'ta yer almadığı gibi, bu da bize ulaşmamış olabi­lir. İfade, Peygamber zamanında bunun mevcut olduğunu göstermektedir. Biz de bu yüzden bunun yahudilerin elindeki Tevrat'ın bazı bölümlerinde veya müstakil defterler­de mevcut olduğu görüşünü tercih etmekteyiz.

Tefsir kitaplarında bu ayetlerin tefsirinde İbn Abbas'a ve başkasına nispet edilen İs­mail'in yerleşmesi konusunda birtakım rivayetler bulunmaktadır[38]. Özet olarak şöyledir: İbrahim'in hanımı Sara, Hacer ve İsmail'e kötü davranmaya başlayınca, İbrahim onları aldı ve yola koyuldu. Mekke vadisine geldiklerinde, onları orada bıraktı. Hacer nedenini sorduğunda "Allah böyle yapmamı emreti" dedi. Bir müddet sonra Hacer ve çocuk su-sadılar, Hacer Safa ile Merve arasında feryad ederek yardım istedi ve koşmaya başladı. Burada bir ses işitti, baktığında ayağıyla yere vuran bir melek gördü; çok geçmeden yerden su iîşkırdı; bu zemzemdi. Bu esnada oralardan Curhum kabilesi geçiyordu. Ora­da su alametleri gördüler. Daha önceden burada bir suyun varlığını bilmiyorlardı. Oraya gelip suyu gördüklerinde, Hacer'den yanında kalmak için izin istediler, o da onlara izin verdi ve böylece oraya yerleştiler. İsmail onların arasında yetişip büyüdü. Onlardan, aralıklı zamanlarda iki kadınla evlendi. Babası da ziyaretlerine aralıklarla geldi. Son ge­lişinde ona Allah'ın kendisine bu vadide bir ev yapmasını emrettiğini söyledi. O da ona: Rabbinin emrini yerine getir, dedi. Böylece her ikisi de, bir tepe yanında seçtiği yeri kazmaya ve sonra da evin temellerini atıp yükseltmeye başladılar. İsmail taş taşıyor, on­ları getirip babasına veriyor, babası da binayı örüyordu. Bina yükseldiğinde İbrahim ye­re, üzerine çıkıp durmak için büyükçe bir taş koydu ve nihayet bina tamamlandı. İbra­him'in ayak izi taşa geçmişti. Taş Kabe'nin yanında durmaya devam etti ve üzerinde İb­rahim'in ayak izi alameti olduğu halde "İbrahim makamı" diye tanındı. Peygamber'in zamanında da aynı yerde bulunuyordu ve metinlerini az önce naklettiğimiz Bakara ve Âli İmran sûrelerindeki iki ayette de bahsedilmişti. İsmail'in Curhum kabilesinden olan hanımından çocukları oldu, onlar da orada yetişip büyüdüler ve Arap kabilelerinin ata­ları oldular.

Müfessirler bununla ve İbrahim'in Hac geleneğini başlatmasıyla ilgili olarak Hac, Bakara ve Âli İmran sûrelerindeki ilgili ayetlerde İbn Abbas'a ve başkasına nispet ede­rek daha birçok açıklamalarda bulunmuşlardır[39]. Bu, İbrahim'in İsmail'i Mekke vadisin­de yerleştirmesi ile ilgili haberler, İsmail'in Curhum kabilesinden evlenip, Curhumlu Arap anneden zürriyetinin ona, dolayısıyla da İbrahim'e nispet edilmesi, Araplar arasın­da, yahut Kureyşlilerin bağlı olduğu Amâniler arasında biliniyor ve nesilden nesile ak­tarılıyordu. Herhalde onlar bu bilgileri yahudilerden almış olmalılar. Tevrat'ın bazı bö­lümlerinde İsmail'in soyundan gelen Arap kabilelerine işaret edilirken, birçok kere İs-maililer'den bahsedilmiştir. Bu da bir nevi yukarıdaki görüşü te'yid etmekledir.

Durum ne olursa olsun biz, vahiy hikmetinin bu ayetlerde ve diğerlerinde İbrahim ve milletiyle, Kabe'yle, Hac geleneğiyle, İbrahim ve İsmail'in Arapların babalan oluşu ile ilgili vermek istediği bilgi sınırında durulmasının gereğine inanıyoruz. Diğer taraftan dikkat edilmesi gereken Önemli bir husus da, ayetler burada ve başka yerlerde hem ha­tırlatmayı, hem de Nebevi davete destek olmayı amaçlamaktadır. Kur'an'ı işitip dinle­yenler, İbrahim ve İsmail'e olan nispetlerini, İsmail'in Mekke'de yerleşme haberini, İb­rahim ve İsmail'in Kabe'nin hareminde yaşadıkları güven ortamını biliyorlar ve bunları nesilden nesile aktarıyorlardı. Bunları Nebevi davet esnasında hatırlatıp, işitip dinleyen kafirleri, geçmiş babalarının doğru yolundan sapmalarından dolayı kınamak, gayet etki­leyici ve yerinde olmaktadır. [40]

 

42-  (Rasulüm) Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından ha­bersiz sanma! Onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.

43-  (O gün) Başlarını dikerek[41] koşarlar[42], bakıştan kendi­lerine dönmez[43]'. Kalpleri de (sanki) bomboştur[44].

44-  Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zalimlerin: "Ey Rabbİmiz! Yakın bir müddete kadar bize süre ver de, senin davetine uyalım ve peygamberlerine îâbi olalım" di-yecekİeri gün hakkında İnsanları uyar. (Onlara denilir ki): "Daha önce, sizin için bir zeval olmadığına yemin etme­miş miydiniz?"

45-  (Sizden önce) Kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturmuştunuz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size örnekler vermiştik.

46-  Gerçek şu ki, onlar hileli düzenler kurdular. Oysa on­ların düzenleri, dağlan yerlerinden oynatacak da olsa, Al­lah katında onlara hazırlanmış düzen vardır.

47-  Allah'ı sakın elçilerine verdiği sözden dönen sanma. Gerçekten Allah azizdir, intikam sahibidir.

48-  Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dö­nüştürüldüğü gün, onlar tek olan, kahhar olan Allah'ın hu­zuruna çıkarılacaklardır.

49- O gün günahkârların zincire vurulmuş'[45] olduğunu gö­rürsün.

50-  Onların gömlekleri katrandandır[46], yüzlerini de ateş kaplamaktadır.

51- Allah herkese kazandığının karşılığını vermek için (on­ları d iri İtecektir). Kuşkusuz Allah, hesabı çabuk görendir.

52-  İşte bu (Kur'an), kendisiyle uyanlsınlar, Allah'ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşü­nüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir.

 

Ayetlerde hitap Peygamber'e yöneltilmiştir ve şu hususlar yer almıştır:

 

1- O'nu tatmin etmek, rahatlatmak: Hiçbir surette Allah'ın azgın zalimlerden haber­siz olduğunu sanmasın; zira O, onları gözetlemekte ve yaptıkları işleri yok etmektedir. Bütün olan şey, onların hesaplarını Kıyamet gününe ertelemesidir. O gün geldiğinde kalpleri şiddetle çarpacak ve onları, görecekleri korkunun dehşetinden zillet ve perişan­lık kaplayacaktır.

2-  O'nun konumunu sağlamlaştırmak: O'nun görevi sadece davete devam etmek ve insanları o günle uyarmaktır. Zira o gün zalimler çok büyük bir pişmanlık duyacaklar ve Allah'tan düzeltecek ve elçilerinin davetine icabet edecekleri ek bir süre vermesini iste­yeceklerdir. Ama onlara azarlayarak sert bir cevap verilecek ve Önceden yaptıkları kibir­lenme, gururlanma ve büyüklenmeleri, elçisinin daveti aleyhinde dağları devirecek tarz­da hileler kurmaları ve kendilerine verilen birçok örnek ve öğütlerden, kendilerinden önce geçen kavimlere Allah'ın indirdiği azabın izlerini görmelerine rağmen etkilenme­meleri, onların haberlerinden ibret almamaları ve övünerek içinde bulundukları nimetin, afiyetin ve kuvvetin hiçbir şekilde yok olmayacağına dair yaptıkları yeminleri kendileri­ne hatirlatı lacaktir.

3- Elçisini bir kere daha tatmin edip rahatlatmaktadır. Sakın Allah'ın onlar hakkında verdiği vaadine muhalefet edeceğini sanmasın. O kuvvet sahibidir, onlar gibilerden inti­kamını alacaktır. Allah'ın ilminde belirlenen vakit geldiğinde, yeryüzü başka bir yeryü­züne değiştirildiğinde, insanlar Allah'ın huzurunda aralarında hükmedilmesi için dur­duklarında ve herkese kazandığının karşılığı verildiğinde, günahkârlar birbirlerine ke­lepçelerle zincirlerle bağlı olarak dururlar. Onların bedenleri katranla boyanmış, yüzleri­ni de ateş kaplamıştır.

Ayetler, işiten ve dinleyenlere şunu bildirerek bitmektedir: Bunda insanlara yeterli bir duyuru ve uyan bulunmaktadır. Öyleyse iyi bilsinler ki, onların ilahı tektir, O'nun ortağı yoktur. Sağlıklı akıl sahipleri iyi düşünsünler, öğüt ve ibret alsınlar.

Görüldüğü gibi ayetler Peygamber'i rahatlatmayı, konumunu sağlamlaştırmayı, Al­lah'ın ona yardım etme vaadini gerçekleştirdiğini müjdelemeyi, kafirleri de korkutup kı­namayı ve Allah'ın onlara vaadettiği azabı te'yİd etmeyi amaçlamaktadır.

Ayetlerin üslubu gayet kuvvetli, nefislere nüfuz edici ve etkileyicidir. Üslûp ve konu bakımından İbrahim'in Rabbine yaptığı yakarışından önceki ayetlerle irtibat halindedir. Bu da gösteriyor ki, İbrahim kıssası bölümüne ait ayetler, hatırlatmak ve Peygamber'e destekte bulunmak için gelmiştir. Söylediğimiz gibi bu ayetlerin konumu itibarıyla ön­ceki ve sonraki üslûpla ilişkisi kesik değildir.

Aynı zamanda ayetler sûreyi güçlü bir edayla sona erdirmektedir. Birçok sûrede alı­şılmış olan sonuç, özellikle de son ayette açıkça gözükmektedir.

Dördüncü ayet her ne kadar üslûpla içice bulunsa da, hitabı mutlak olup bütün za­limleri kapsamaktadır. Ayetin ifade ettiği gibi, muhatapların hepsi önceki ümmetlerin haberlerini, başlarına gelen sonlarını, Allah'ın indirdiği azabını, dünyadayken onları yerle bir etmesini biliyorlardı. Onlardan bir kısmı onların ülkelerine de gitmiş ve bunun izlerini görmüştü. Bu gerçeğe, örnekleri daha önce geçen başka ayetlerde de sürekli işa­ret edilmiştir.

Ayetlerde zalimlere karşı sürekli çınlayan seda, Allah'ın onlardan habersiz olmadı­ğına dikkat çekmekte ve bu ses, Kur'an her okunduğunda kulakları delmekte; nefislerde azgın, kibirli zalimlere karşı öç duygusunu galeyana getirmekte ve zaman ne kadar uzarsa uzasın, Allah'ın intikam ve azabının başlarına kesinlikle geçeceği ümidini de ne­fislerde canlandırmaktadır. [47]

 



[1] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/81.

[2] Yebguneha ivecan Allah'ın yolunu eğri ve sapık yapmak istiyorlar veya insaniann eğri-sapık yoldan gitmelerini arzu ediyorlar.

[3] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/82-84.

[4] Bkz. Zamahşeri, Begavi ve Hâzin tefsirleri.

[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/84-87.

[6] Eyyâmüllâhi Önceki ümmetlere Allah'ın yaptığı azap anlamın­dadır. Zira "Eyyam" (günler) ifadesi Araplarda harpler, savaşlarda meydana gelen olaylar, şiddetler ve felaketler anlamında kullanılır,

[7] Teezzene Kendi kendine söz verdi.

[8] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/88-89.

[9] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/89.

[10] Feraddü Eydiyehüm fi Efvâhihim Kinaye yo­luyla peygamberlerin konuşmaktan engellenmeleri kastedilmiştir. Nasıl ki bir kişi garip bir şey işittiğinde veya bir şeyle alay etliğinde, yahut onu yalanlaığında birşey yapar. İşte öyle yaptılar. Denildi ki: "Kafirler hayretlerinden parmaklarını isırdılar" anlamındadır.

[11] Sultan Bu kelime burada kanıt, birçok Kur'an ayetinde de delil ve burhan anlamında kullanılmıştır.

[12] İsteftehû Yardım istediler, düşmanlarına karşı fetih ve zafer istediler, Kelimedeki çoğul zamirinin kafirlere dönmesi muhtemel olduğu gi­bi, peygamberlere dönmesi de muhtemeldir. Her iki gruba dönmesinin mııh-lemcl olduğu da söylenmiştir. Yani onlardan herbiri, hasmına karşı zafer ta­lep etti; Allah da peygamberlerine yardım

edip zafere ulaştırdı; her zorba inatçıyı da perişan bıraktı.

[13] Mâün Sadid Kokmuş bozuk su. "Sadîd", sivilcelerden, ya­ralardan ve çıbanlardan çıkan kokmuş akıntıdır.

[14] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/92-93.

[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/93-94.

[16] Aziz Burada imkansız, olması çok zor anlamındadır.

[17] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/94-95.

[18] ed-Duafâ Burada liderlerin ve ileri gelenlerin yönleridirrnesine tâbi olan halk anlamındadır. "Büyüklük taslayanlar" sözünden liderler, ileri gelenler kastedilmiştir.

[19] Müğnâne annâ Bize fayda verirler veya bizi müdâfaa ederler.

[20] Mâ îenâ min mehıys İster yakınalım, isterse sabrede­lim, bir şey değişmez. Bizim ne kaçacak, ne de kurtulacak bir yerimiz yoktur.

[21] Mâ ene bi müsrihı küm Ve mâ entüm bi müsrihıyye Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebi­lirsiniz, anlamındadır. Bu ifade, eski Arap deyimlerinden olup, yardım çağrı­sına icabet etmek, katılmak anlamında kullanılır.

[22] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/96-97.

[23] Üctüsset Sökülmüş. Bu kelimenin yer aldığı cümle, bir ağacın kötü cinsten olup, sökülmesi kolay olduğunda, yerde sabit kalmasının müm­kün olmadığını ifade eder.

[24] Bkz. Taberi, Begavi, İbn Kesîr, Tabresi ve Hâzin tefsirleri.

[25] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/98-99.

[26] Bkz. İtin Kesir tefsiri. Mülessirin kaydettiğine göre bu hadisi Ebu Davuc! Ağmeş'ten, Nesâî ve İbn Mâ-ce de Mınhâl b. Amraveyh'den rivayet etmiştir.

[27] Bkz. Tâc, c.1, s.338-339.

[28] Bkz. Tâc, c.1, s.339-340 İbn Kesir, Taberi, Begavi, Hâzin tefsirleri.

[29] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/99-102.

[30] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/103-104.

[31] Dâibeyn Sürekli olarak işlerini yapmaya devam ederler.

[32] Örneğin bkz. Lokman sûresinin tefsiri.

[33] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/104-105.

[34] el-Bekd Burada kinaye yoluyla Mekke şehri kastedilmiştir.

[35] Beytike'l-Muharrem Kinaye yoluyla Kabe kastedilmiştir.

[36] Tehvi ileyhim Onlara meyleder, veya onların yönüne doğ­ru hızla gider kıl.

[37] Bkz" el-EdebÜ'l-Cahilî, Tahâ Hüseyin, Birinci baskı.

[38] Bkz. Taberi, Begavi, Hâzin ve ibn Kesîr tefsirleri.

[39] Bkz. Bakara sûresinin, 124-129. ayetlerinin, Hac, 26-29. ayetlerinin tefsirleri, Taberi, Begavİ, ibn Kesir ve Hâzin tefsirleri.

[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/106-110.

[41] Muhthyn Zelîl, hakir bir şekilde koşarlar.

[42] Mükniı Ruûsihim Başlarını kaldırıp gözlerini mahkeme makamına dikerek bakarlar.

[43] Lâ yerteddü ileyhim tarfühu Gözleri korkunun şiddetinden, dehşetten ve donup kalmasından (dolayı) hiç kırpmadan bakar.

[44] Efıdetülhum hevâ "Hevâ" boşluk anlamındadır. Denildi ki, kalpleri korkunun şiddetinden hızlı bir şekilde çarpıp hareket etmektedir.

[45] Mukrinîne fi'l-Esfâd Birbirlerine zincirlerle ve hal­kalarla bağlanmışlardır.

[46] Serâbîlühüm mîn katrânin Elbiseleri veya beden­leri üzerindeki örtüleri katrandandır. Araplar, uyuzlu develerini katranla yağ­lıyorlardı ve çok pis kokusu yanında, çok kötü görünüşü oluyordu. İfade, gü­nahkârların en pis, en kötü görünüş, renk ve koku içerisinde olacaklarını vas-fetmek için kullanılmıştır.

[47] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/112-113.