Nahl Suresi - 016Nahl - 2. Sayfa
Nahl Sûresi
16
İndiği Yer :
Mekke
İniş Sırası :
70
Âyet sayısı :
128
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada on altıncı, iniş sırasına göre yetmişinci sûredir. Kehf sûresinden sonra, Nûh sûresinden önce, Mekke'de nazil olmuştur. Sondan üç âyetin Medine'de indiği yolunda rivayetler vardır. Hicretten bahseden 41. âyet ve sonrasının Medine'de indiği yolundaki görüş zayıf bulunmaktadır.[1]
Âdı
Sûre genellikle 68. âyette geçen "bal ansı" anlamındaki Nahl ismiyle anılmıştır. Ayrıca sûrede Allah'ın kullarına lütfettiği ve edeceği nimetlerden geniş olarak bahsedildiği için "Niâm sûresi" diye isimlendirildiği de söylenir. [2]
Konusu
Sûrede ulûhiyet, vahiy, öldükten sonra dirilme ve Allah'ın huzurunda hesap verme gibi dinin temel konulan ele alınmakta; ardından göklerde ve yerde Allah'ın mutlak kudretinin delilleri gösterilmekte, daha sonra O'nun nimetlerini görüp takdir etmemenin, şükretmemenin sonuçlan hatırlatılarak bu hususta İnsanlar uyarılmakta; adalet, ihsan, sözünde durma, yemin, haram ve helâller, tövbe gibi di-nî-ahlâkî konular üzerinde durulmakta; aynca Hz. Peygamber'e Allah yoluna davetin yöntemi hatırlatılarak adaletli, sabırlı olması istenmektedir.[3]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Allah'ın emri gelmiştir; artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın. Allah, onların koştuklan ortaklardan uzaktır ve yücedir. [4]
Tefsiri
1. Sözlükte emir kelimesi hem "buyruk, hüküm, yasa, yönetim" hem de "iş, olgu, olay" anlamına gelir. Burada hangi anlamda kullanıldığı ve ne kastedildiği konusunda değişik açıklamalar yapılmıştır. Taberî, ilk anlamına göre Allah'ın farzlarının ve hükümlerinin, ikincisine göre de kıyamet olayının ve inkarcıların hak ettikleri azap vaktinin kastedildiğine dair iki görüş aktardıktan sonra kendi tercihini şöyle açıklamaktadır: "Âyet, Allah ve Resulü'nü inkâr edenlere karşı Allah tarafından bir tehdittir; onlara cezalandırılacakları, yıkıma (helak) uğrayacakları vaktin yaklaştığına dair bir duyurudur. Nitekim devamında gelen 'Allah onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir' şeklindeki ifadeden de bu (muhatabın inkarcılar olduğu) anlaşılıyor. [5]
Bir yoruma göre Mekke'de müşriklerin inkarcı ve baskıcı tutumlarından bıkan müslümanlar, onların bir an önce hak ettikleri cezaya çarptırılmalarını yahut sonlarının gelmesini istiyorlardı; âyette müslümanların beklentilerinin muhakkak gerçekleşeceği bildirilmektedir. Daha çok benimsenen diğer bir yoruma göre ise putperestler, "Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek! [6] "Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir ha-kikatse gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!"[7]gibi alay kabilinden sözlerle, yapılan uyanları ciddiye almadıklarını, bu uyarılara aldırış etmedikleri takdirde sonlarının geleceğine, dünyada ve âhirette cezalandırılacaklarına en küçük bir ihtimal vermediklerini ima ediyorlardı. Âyet buna bir cevap teşkil etmektedir. Aslında o sırada henüz inkarcılar için bir ceza ve yıkım gerçekleşmediği halde âyette "...gelmiştir" şeklinde geçmiş zaman kipi kullanılmasının sebebi, bu haberde, "Bir şeyin olacağını Allah bildirmişse artık o olmuş demektir" anlamında bîr kesinlik bulunmasıdır. [8] Şu halde buradaki "gelmiştir" ifadesini "gelmiş bilin" şeklinde anlamak gerekir. [9]
Meali
2. Allah, "Benden başka tanrı olmadığı hususunda insanları uyarınız ve bana saygıda kusur etmeyiniz" hükmünü bildirmeleri için kullarından dilediğine, emri uyarınca vahyi taşıyan melekler indirir. 3. Allah, gökleri ve yeri hikmetle yarattı. O, putperestlerin koştukları ortaklardan münezzehtir. 4. İnsanı bir damla sudan yarattı; fakat görürsün ki o yaratıcısına muhalif olup çıkmıştır! 5. Eti yenen büyük ve küçük baş hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler vardır, başka yararlar vardır, aynca onlardan beslenirsiniz. 6. Onlarda akşamları otlaktan getirirken, sabahlan otlatmaya salıverirken size sergiledikleri bir güzellik de vardır. 7. Bu hayvanlar ancak kendinizi fazlasıyla yorarak ulaşabileceğiniz bir beldeye yüklerinizi taşır. Kuşkusuz rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir. 8. Binmeniz ve ziynet edinmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı. O, sizin bilmediğiniz başka şeyler de yaratır. 9. Doğru yol Allah'a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dikseydi hepinizi doğru yola iletirdi. [10]
Tefsiri
2. Âyet metnindeki ruh kelimesi terim olarak "İnsan varlığının hayat ve hareket kaynağı olan, yararlı ve zararlı ayırımı yapan unsuru" şeklinde tanımlanmaktadır. [11] Bu âyette ise müfessirlerin büyük çoğunluğu tarafından "vahiy" diye açıklanmıştır. Beden ruhla hayat bulduğu gibi fert ve toplumların cehalet karanlığından sıyrılıp gaflet uykusundan uyanarak nihaî kurtuluşa ermeleri de vahiy nuruyla gerçekleşeceği için âyette vahiy, ruh kelimesiyle ifade edilmiştir. [12] Taberî âyetteki ruhu, "Allah'ın, hakkı kendisiyle canlandırdığı ve bâtılı onunla yere serdiği şey" diye açıklamış, bundan maksadın da vahiy olduğuna dair rivayetler aktarmıştır. [13] Elmalılı Muhammed Hamdi'nin de belirttiği gibi[14] âyette vahyin mükemmel bir tanımı verilmiştir. Buna göre vahyin kaynağı ilâhîdir; Allah kullarından dilediğini peygamber olarak seçmekte ve ona melekleri aracılığıyla insanlığın ruhu, hayal kaynağı değerinde bilgiler, ilkeler göndermektedir. Allah'tan başka tanrı olmadığına inanılması ve O'na saygıda kusur edilmemesi gerektiği yönündeki uyarı bu bilgilerin özünü oluşturmaktadır. [15]
3-8. Sûrenin ilk âyetinde yüce Allah'ın, putperestlerce ileri sürülen ortaklardan münezzeh olduğu, âyetinde O'ndan başka tanrı bulunmadığı ifade buyurul-duktan sonra 18. âyete kadar olan bölümde de bu gerçeği kanıtlamak üzere O'nun varlığının, birliğinin ve yaratıcı kudretinin bazı delilleri gösterilmekte, insanın yararlanmakta olduğu ilâhî lütuf ve nimetler hatırlatılmakta, nimetin sahibini tanıyıp O'na şükretmek gerektiği uyarısında bulunulmaktadır.
Tasavvuf ve felsefe kültüründe "büyük âlem" denilen yer ve göklerle "küçük âlem" denilen insanın yaratılması ve yaratılış keyfiyeti, insanı kuşatan canlı ve cansız tabiatın ona yararlı olacak şekilde nimet ve imkânlarla donatılması hep Allah'ın varlığına ve hikmetli yaratıcılığına delâlet etmektedir. 8. âyette Allah'ın, burada sayılanlar dışında, o günkü insanların veya her devirde yaşayanların bilmedikleri daha başka şeyler de yaratmakta olduğu ifade edilmek suretiyle hem yaratılışın akıp giden bir süreç olduğu belirtiliyor hem de insanlarda, gördükleriyle yetinmeyip tabiatın gizliliklerini keşfetme merakı uyandınlması hedefleniyor, bu keşiflerin Allah inancının gelişip güçlenmesine katkıda bulunacağına işaret ediliyor.
Yeryüzünde insandan başka hiçbir varlık Allah'a karşı gelme gücüne ve özgürlüğüne sahip değildir. Bu sebeple 3. âyette insanın yaratılış sürecine dikkat çekilerek[16]"bir damla su"dan, yani basit bir spermden yaratılan insanın yaratanına karşı çıkacak kadar irade ve eylem gücüyle, özgürlüğüyle donatıldığına, "böylesine bayağı bir nesne iken böylesine yüksek ve şerefli bir düzeye ulaşması"na [17] bunun da ilim ve hikmet sahibi yüce yaratıcının varlığı, birliği ve ulu kudretinin delili olduğuna dikkat çekilmesi son derece anlamlıdır.
Müfessirler, 5 ve 6. âyetlerde, diğer maddî ve psikolojik faydalan yanında bilhassa tüylerinden, sütlerinden ve etlerinden istifade edilmek üzere yaratıldığı bildirilen ve en'âm kelimesiyle ifade edilen hayvanların koyun, keçi, sığır ve deveden ibaret olduğunu belirtirler. 8. âyette ise at, katır ve eşek cinsinin diğerlerinden ayrı zikredilmiş; bunların taşıma aracı ve ziynet olarak yaratıldığı bildirilirken etlerinden ve sütlerinden söz edilmemiştir. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik'in de içinde bulunduğu bazı fakihler bu ifadeleri dikkate alarak, bu üç hayvanın etlerinin ve sütlerinin haram olduğunu belirtmişlerdir. Ancak âlimlerin çoğunluğu bu âyetlerin Allah'ın yaratıcılığı ve nimetleriyle ilgili olduğu, buradan hareketle etle ri yenen ve yenmeyen hayvanlar hakkında hüküm çıkarmanın isabetli olmayanıgı kanaatindedirler. [18]
9, Doğru yolu göstermek Allah'a aittir ve O, lütuf ve keremiyle kullarına doğru yolu mutlaka gösterir. İnsanların, bildikleri ve bilmedikleri bütün varlıkları yoktan yaratan, onların bir kısmından insanların yararlanmasını mümkün kılan Allah Teâlâ olduğu gibi, insanların doğru ve adaletli yolu görmelerine, o yolda yürümelerine, bu suretle evrenin en seçkin varlığı olarak insan olmanın şerefine uygun bir hayat tarzını benimseyip yaşamalarına imkân veren de O'dur. Yukarıdaki âyetlerde sıralanan delilleri iyi düşünüp değerlendiren bir insan, Allah'a giden doğru yolu da bulmuş olur. Ama yolun eğrisi de vardır; yani insan hayatı seçenek-siz, tek çizgi değildir; aksine insanlar kendi İradelerine göre Allah'ın doğru yol olarak bildirdiğini seçebilecekleri gibi yanlış bir yol da tutabilirler. "Allah dİlesey-dî hepinizi doğru yola iletirdi." Ama O, bu konuda İnsanları özgür bıraktı, tercihlerinin sonucundan da sorumlu tuttu. Şu halde insan bu sorumluluğunu asla unutmamalı; kendisinin, özgürlükten yoksun oldukları için sorumluluk da taşımayan diğer canlılardan farklı olduğunu, özgürlüğünün bir ayrıcalık olduğu kadar bir imtihan sebebi de olduğunu bilmeli; nasıl bir yol tuttuğunu, nasıl İnandığını, nasıl yaşadığını çok iyi düşünüp değerlendirmelidir. [19]
Meali
10. Gökten su indiren O'dur. Ondan hem kendiniz için içecek su hem de hayvanlarınıza yedireceğiniz bitkiler verir. 11. Allah o su ile size ekin, zeytin, hurma, üzüm ve daha türlü türlü ürünler de bitirir. İşte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır. 12.0, geceyle gündüzü, ayla güneşi hizmetinize verdi; yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Bunda aklını kullanan bir topluluk için önemli ibretler vardır. 13, Sizin için yerden türlü renklerde bitirdiği şeyler de böyle; bunda da düşünüp taşınan bir kavim için büyük ibret vardır. 14. Taze etinden yemeniz ve mücevherini çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O'dur. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki, bu da O'nun lütfuna nail olmanız ve O'na şükretmeniz içindir. 15.0, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi, ırmaklar ve yollar açtı ki gideceğiniz yere ulaşabUesiniz, 16. Daha nice işaretler koydu. Yıldızlarla da insanlar yollarını bulurlar. [20]
Tefsiri
10-11. Yağmur yani "gökten indirilen su", Kur'an'ın en çok başvurduğu kozmolojik delillerdendir. Bunun sebebi de, bütünüyle hayatın varlığı ve devamının suya bağlı bulunması ve suyun yararlanılabilir hale gelmesinde yağmurun taşıdığı önemdir. Bütün gezegenler içinde dünyanın bilinen en farklı özelliği, Allah'ın burada suyu yaratmış olmasıdır. Ayrıca yağmurun insan ve diğer canlılar, bitkiler için taşıdığı özel önem dolayısıyla konumuz olan âyette de görüldüğü gibi Kur'an'da yağmur ve onun sonuçları sayesinde elde edilen bazı temel ürünler bilhassa hatırlatılmakta, Allah'ın bu benzersiz lütfuna dikkat çekilerek bunlar üzerinde düşünmek, lütuf sahibini tanıyıp şükretmek gerektiği bildirilmektedir. [21]
12-13. Gece ile gündüzün, ay İle güneşin ve bir kıraate göre[22] yıldızların, çeşitli renklerdeki nebatatın insanların hizmetine verilmesi mecazi bir anlatım olup maksadı şudur: Dünyanın kutup bölgeleri dışındaki yerlerinde gece ve gündüz, insanın bedensel ve psikolojik sağlığına, çalışma ve istirahat etme ihtiyacına uygun periyotlarla, kusursuz bir düzen içinde yer değiştirmektedir; bu suretle -aksı de mümkün olmakla birlikte- genellikle gece insanların dinlenmesine, gündüz de çalışmasına daha elverişli kılınmıştır. Güneşin, ayın ve yıldızların, yeryüzünde hayatın oluşması, gelişmesi ve kolaylaşması yönündeki rolü de yeryüzü varlıkları içinde en çok insanlara yaramaktadır; çeşitli bitkilerden de birçok canlı istifade etmektedir. Ama sonuçta bütün canlılar içinde yeryüzünün imkânlarını kendi lehine en iyi şekilde kullanan varlık insandır. İşte bütün bu özellikleriyle gece ve gündüz, ay, güneş, yıldızlar ve yeryüzünün muhtelif bitkileri, doğru düşünmesini bilenleri metafizik hakikatlere yönelten deliller olarak Kur'ân-ı Kerîm'de sıklıkla tekrar edilmekte, insanın Allah'a inanıp şükretmesini gerektiren nimetler arasında zikredilmektedir. 11, âyetin sonunda "İşte bunda düşünen bir topluluk için büyük İbret vardır" denildikten sonra 12. âyetin sonunda "Bunda aklını kullanan bir topluluk İçin önemli ibretler vardır"; 13. âyetin sonunda da "Bunda düşünüp taşınan bir kavim için büyük ibret vardır" buyurularak insanın zihinsel kapasitesinin, âyetlerin metninde "tefekkür, akletme, tezekkür" kavramlarıyla ifade edilen işlevlerine dikkat çekilmektedir. Tefekkür, "zihni sürekli kullanarak varlığın gizli anlamlarını adım adım kavrama faaliyeti"; akletme, "duyu alanına giren varlık ve olaylardan hareket ederek görülmeyen gerçekler hakkında bilgi edinme şeklindeki aklî çaba"; tezekkür ise "üzerinde düşünülen varlıkların türlerini, özelliklerini hatırlayarak, dikkate alarak hakikati anlama gayreti" için kullanılır. Böylece üç âyette de varlık ve olaylardaki "âyet" kelimesiyle ifade edilen gizli ve derin anlamları, delilleri anlayıp kavrayabilmek, sonuçta ilâhî hakikatlere ve hidayete ulaşabilmek için insanın mutlaka zihin yeteneklerini, aklım kullanması gerektiği bildirilmektedir. [23]
14-16. Şimdi de sıra. insanı kuşatan tabii ortamın bir bölümü olarak deniz ve kara parçasına gelmiştir. Âyette denizin insanla ilgili başlıca üç özelliği söz konusu edilmektedir: a) Deniz önce bir besin kaynağıdır, b) Denizden mücevher elde edilir, c) Nihayet deniz taşımacılık açısından da büyük önem taşır. Bunlar denizin maddî faydalarıdır; ama âyette denizin sadece bunlar için değil, ayrıca insanlar, onu yaratan ve nimetlerle donatan Allah'ı tanıyıp O'na şükretsinler ve böylece denizi manevî bakımdan da bir nimet olarak değerlendirsinler diye onların hizmetine verildiğine dikkat çekilmektedir. Şu halde 10-11. âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, tatlı yağmur suyunu türlü ürünleriyle insanlara ve genel olarak tabiata bahşeden yüce kudret, tuzlu deniz suyunu da nimetlerle donatarak yararlı kılmıştır; bu da O'nun derin hikmetinin anlamlı tecellilerinden biridir.
Eski tefsirlerde "O (Allah), sizi sarsmaması İçin yere sağlam dağlar yerleştirdi" ifadesi açıklanırken, dünyanın önce dümdüz ve üzerinde ikamet edilemeyecek kadar hareketli olduğu, daha sonra Allah'ın emriyle dağların yerleştirilmesi sayesinde yerin istikrarlı bir hale getirildiği ifade edilir. Gerek bu âyette gerekse Nebe' süresindeki (78/7) dağların birer kazık veya destek yapıldığını ifade eden âyette yer kabuğunun sertleşme sürecine değinildiği; yani yer kabuğunun, yer altındaki magma ve gaz tabakalarının üzerini kapatıp dışa püskürmesini büyük ölçüde önleyecek bir yapı kazanmasıyla dünyanın üzerinde yaşanabilir hale gelişine işaret bulunduğu yönünde Muhammed Esed'in ileri sürdüğü görüş[24] bizce de mâkul görünmektedir. Özellikle yeryüzünün dağlık kısımlarında zemin sağlam olduğu için, yapıların depremlerde daha az hasar görmesine karşılık vadilerin ve ovaların nispeten riskli olduğu da bilinmektedir. Bilinen bir diğer husus da dağların yer hareketlerinde denge ve düzeni sağlama (balans) işlevinin bulunduğudur.
"Daha nice İşaretler koydu" ifadesinden yeryüzünün, o dönem insanlarının henüz bilmedikleri, zamanla fizikî coğrafya, jeoloji, biyoloji gibi bilimlerin gelişmesiyle keşfedilecek olan daha başka sırlar taşıdığına işaret edilmektedir. [25]
Meali
17. Şimdi yaratanla yaratamayan bir olur mu? Siz düşünmez misiniz? İS. Allah'ın nimetini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir. 19. Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. 20. Onlann, Allah'ın dışında taptıkları varlıklar hiçbir şey yaratamazlar, onların kendileri yaratılmıştır. 21, Onlar canlı değil ölüdürler; insanların ne zaman diriltileceklerini bilmezler. 22. Sizin tanrınız bir tek tanrıdır. Ahirete inanmayanlar yok mu? İşte onların kalpl^i inkarcıdır; onlar ululuk taslayan küstahlardır, 23. Hiç kuşku yok ki Allah onların saklı tuttuklarım da açığa vurduklarım da bilmektedir. O, ululuk taslayanları sevmez. [26]
Tefsiri
17-19. Allah'ın varlığına, birliğine, yaratıcı kudretine, geniş lütuf ve merhametine işaret eden yukarıdaki âyetlerin muhatapları öncelikle Hz. Peygamber dönemindeki putperest Araplar olduğu için onların putları kastedilerek "O halde yaratanla yaratmayan bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?" buyumlarak muhataplar bu bilgiler ışığında inançlarını akıl ve düşünce süzgecinden geçirmeye davet edilmektedir. Üstelik Allah'ın nimetleri burada hatırlatılanlardan ibaret de değildir; aksine O, insanlığa sayamayacakları kadar bol ve güzel nimetler vermiştir. 18. âyetin sonunda Allah'ın bağışlayıcılığının ve merhametinin özellikle hatırlatılması, hem bunların yukarıdaki maddî nimetler kadar önemli olduğu anlamım taşımakta hem de insanlar, eğer akıl ve düşüncelerini kullanarak yaratan Allah ile ya- ratmaktan âciz olan sözde tanrıların bir olmadığı gerçeğinin farkına varıp iman ederlerse o güne kadar sürdürdükleri yanlış inanç ve tutumları yüzünden ümitsizliğe kapılmalarına mahal bulunmadığına işaret edilmekte, Allah'ın af ve merhametine güvenmeleri istenmektedir. Bununla birlikte, eğer dıştan İnanmış gibi görünmelerine rağmen içten eski yanlış inançlarını, müslümanlara karşı kötü niyetlerini, düşmanlık duygularını sürdürmeye kalkışırlarsa Allah'ın gizli açık her türlü hallerinden kesinlikle haberdar olduğunu da bilmeleri gerektiği uyarısında bulunulmaktadır.
18 ve 19. âyetlerde muhatabın müminler olduğu düşünülerek şöyle bir farklı yorum daha yapılmıştır: Ey Müminler! Allah'ın nimetleri sayılamayacak kadar çok olduğu için bunların hepsinin şükrünü yerine getirmeniz elbette mümkün değildir; ama siz içinizde Allah'a eksiksiz şükretme arzusu ve niyetini taşırsanız, bunu fiilen gerçekleştiremeseniz de Allah, dışa vurduğunuz şükrünüz gibi içinizde taşıdığınız bu iyi niyetinizi de bilmektedir, bunun da ecrini ihsan edecektir. [27]
20-21. Putperestlerin taptıkları varlıklar hakkında, aslında genellikle canlı varlıklar için geçerli olan "ölü" kelimesinin kullanılması, ayrıca onların diriltilme-lerinden söz edilmesi bu iki âyet hakkında farklı yorumlar yapılmasına yol açmıştır:
a) Eski tefsirlerdeki yaygın yorum bizim mealde tercih ettiğimiz şekildedir. Çünkü tanrılığın, temel niteliklerinin başında hayat sıfatı gelir; putperestlerin, kendisi canlı olmayan bir varlığı tanrı kabul edip ondan yardım beklemeleri, kurtuluş ummaları akıl kârı mıdır?
b) İkinci bir yorum da
şöyledir: Bazı nesneleri yontarak, şekillendirerek bu putları insanlar yapar;
oysa putlar böyle bir şey yapıp yaratmaya muktedir değildir; dolayısıyla
bunlar, kendilerini yapan putperestlerden daha âciz birtakım cansız nesnelerden İbarettir.
Canlıların (insanların) dahi bilemediği dirilme vaktini bu
nesneler
nasıl bilebilir?
c) Burada müşriklerin
taptıkları veya dua ve niyazda bulunduktan şeylerin melekler olabileceği de
düşünülmüştür. Çünkü müşrikler, melekleri Allah'ın kızlan sayarak onlara
tanrısal fonksiyonlar yüklerlerdi. Bu durumda "Onlar canlı değil ölüdürler"
şeklindeki kısım, insanlar gibi meleklerin de Ölümlü varlıklar oldu
ğu
anlamına gelir. [28]
d) "Onlar canlı değil ölüdürler" ifadesi mecaz sayılarak bundan inkarcıların kastedilmiş olabileceği de ileri sürülmüştür. Şu halde buradaki ölümden, cansız- İrktan maksat inkâr sapkınlığıdır; çünkü inkâr, ölüm gibi bir şuursuzluk, akılsızlıktır. [29]
e) Burada putların, Araplar'ca atalarını temsil ettiği için yontulmuş ve dikilmiş semboller olarak da anlaşılabileceği yorumu da yapılmıştır. [30] Ancak İslâm öncesi Araplannın atalarıyla övündükleri bilinmekle birlikte ata ruhlarını tanrılaştırma (animizm) türü bir inanca sahip olduklarına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Her ne kadar söz konusu âyetlerde putları kişileştiren bîr ifade tarzı kullanılmışsa da bu, -diğer birçok benzerinde de görüldüğü gibi-Kur'an'ın, putları canlı ve şuurlu varlıklar sayan müşriklerin mantığıyla konuyu ele alan hâkim üslûbudur. Nitekim aşağıda 27. âyette "Hani ortaklarım nerede?" diye sorulurken de aynı mantıktan hareket edilmiştir.
Sonuç olarak bu yorumlara bakıldığında birinci maddede belirtilen eski yaygın yorumun kabul edilmesini önleyecek ölçüde güçlü bir sebep bulunmadığı anlaşılmaktadır. [31]
22-23. "Sizin tanrınız bir tek tanrıdır" cümlesi İslâm tevhid akidesinin en kısa ifadesidir ve bu ilkeyi benimsemek müslüman olmanın birinci şartıdır. Oysa müşrikler putları aracı tanrılar saymak ve onlara tapmakla bu İlkeyi ihlâl etmişlerdi. Kur'an'da birçok yerde bu ilkenin hemen ardından âhtrete inanma yükümlülüğü gelmektedir. İşte burada müşriklerin âhirete de inanmadıkları bildirilmekte, ayrıca şu hususlara da işaret edilmektedir: Müslüman olmak için öncelikle kalpten inanmak gerektir; oysa bilhassa putperestlerin kibir ve böbürlenme gibi kaba duygulan onların, Peygamberin kendilerine bildirdiği konulan tarafsız ve samimi olarak düşünüp gerçeği bulmalarını ve bu suretle kalplerinin imana ulaşmasını engellemektedir. Ayette onların, gerek saklı tuttukları gerekse açığa vurduklan her türlü inanç, düşünce ve davranışlarının Allah'ın bilgisi dahilinde olduğu belirtilmekte, böylece dolaylı olarak bunların hesabını verecekleri bir yargılama zamanı-nm geleceği uyansında bulunulmaktadır. [32]
Meali
24. Onlara, "Rabbiniz ne indirdi?" diye sorulduğunda "eskilerin masallarını!" diye cevap verirler. 25. Sonuç olarak, kıyamet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular. İşte gör yüklendikleri şey ne kötüdür! 26. Bunlardan öncekiler de tuzak kurmuşlar, ama Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş, üstlerindeki tavan tepelerine inmiş, böylece hiç farkında olmadıktan bir yerden kendilerine ceza apansız gelmişti. 27. Sonra kıyamet gününde Allah onları rezil eder ve der ki: "Uğruna mücadele ettiğiniz ortaklarım hani nerede!" İlim sahibi kılınmış olanlar, "Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük inkâr edenlerin başına!" derler. 28. Kendilerine kötülük ederlerken canlarını meleklerin aldığı kimseler, "Biz hiçbir kötülük yapmadık" diyerek boyun büküp teslim olurlar. "Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir! 29. İçinde ebedî olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin!" Ululuk taslayanların yeri ne kötü! [33]
Tefsiri
24-25. "Masallar" diye çevirdiğimiz esâtîr kelimesinin tekili olan ustûre, "eskilerin, kafalarına göre yazdıkları, düzüp koştukları şeyler" demektir. Anlatıldığına göre putperest Araplar'dan bazıları Peygamber'in huzuruna gidenlerin önlerine geçer, "Senin ondan duyacakların eskilerin masalları!" diyerek[34] onları geri çevirmeye çalışırlardı. İşte bu şekilde insanların gerçeği öğrenip kabul etmesini engelleyerek kamuoyunu yanıltanlar, kendi günahlarının yanında, yanılttıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş olacak ve kıyamet gününde bunun da cezasını çekeceklerdir. Kuşkusuz bu, sadece o dönemin inkarcıları için değil, benzer davranışları sergileyen bütün hakikat düşmanları için geçerli bir uyarıdır. Nitekim Hz. Peygamber de iyi bir şeye önderlik edenlerin, daha sonra onu yapanların sevabı kadar sevap kazanacakları gibi kötülüğe ön ayak olanların da kendi günahlanyla birlikte saptırdıktan insanların günahı kadar günah yüklenmiş olacaklarını haber vermiştir. [35]
"Bunlardan öncekiler"
ifadesiyle kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. [36] Ancak Râzî'nİn de belirttiği gibi [37] âyeti, doğru yolda gidenlere zarar vermek
için entrikalar peşinde olan ve bunun
cezasını gören bütün bâtıl taraftarlarının kastedildiği yönünde yorumla
mak daha isabetli görünmektedir.
Peygamberlerin davetini etkisiz kılmak, kendi bâtıl inançlarını ve hegemonyalarını sürdürmek için entrika yürütenler, dünyada başlarına felâket getirilerek cezalandırılmakla kalmayacak, âhirette de alçaltıcı durumlara düşürüleceklerdir. İlâh olduğu kabul edilen varlığın başta gelen özelliklerinden biri, kendisine inanıp bağlananların yanında olması, onları kötülüklere, istenmeyen durumlara karşı korumasıdır. Nitekim Allah Teâlâ'nın, kendisine inanıp yolundan gidenleri âhirette her türlü korku, kaygı, üzüntü ve dertten koruyacağına, en güzel mükâfatlara mazhar kılacağına dair yüzlerce âyet vardır. Konumuz olan âyette yüce Allah'ın, kendisini inkâr edenlere veya O'nu bırakıp da başka birtakım varlıklara kul olanlara yönelteceği, "Uğruna mücadele ettiğiniz ortaklarım hani nerede!" sorusu bu mantığa dayanmaktadır. İnkarcıların bu soruya verecek cevaplarının bulunmaması onlar için kahır üstüne kahır olacak; bu sebeple "ilim sahibi kılınmış olanlar", yani dünyadayken hakkı hak olarak tanıyıp gereğince hareket etme basiretini gösteren; bu yüzden inkarcıların alay, hakaret ve saldırılarına mâruz kalan müminler (veya peygamberler), "Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük inkâr edenlerin başına!" diyecekler, böylece adalet yerini bulacaktır. Bazı müfessirlere göre bu sözü söyleyecek olanlar meleklerdir. [38]
28-29. Kur'ân-ı Kerînı'de "kendine kötülük etme" ifadesi genellikle şirk ve İnkârdan başlamak üzere her türlü yanlış inanç ve davranışların, öncelikle bunları işleyen kişinin kendisine karşı bir kötülük olduğu mantığına dayanmaktadır. İşte nefislerinin gurur ve kibrine kapılıp Peygamber'in davetine karşı bilgisiz ve bilinçsizce savaş verenler, bir önceki âyette geçen "Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirlerin başına!" şeklindeki ifadeden de anlaşılacağı üzere, sonuçta kendilerine kötülük etmiş oluyorlardı. Fakat onlar, kanıtlar ortaya konduğu halde hakikati saklamaya çalışanların içine düştüğü psikoloji ile, veya yaptıklarının kendilerini bu hallere düşürdüğünün hâlâ farkına varmadıkları için, "Biz hiçbir kötülük yapmadık" diyecek; daha önce zorbalık taslayanlar onlar değilmiş gibi uysal bir tavır takınarak, boyun büküp teslim olacaklar veya müslüman olduklarını ifıtdf
Edeceklerdir. [39] İnkârcılann bu faydasız ikrar ve imanı, ne zaman dile getirecekleri hususunda iki farklı açıklama vardır. İbn Abbas'a nispet edilen bir görüşe göre onlar, ölümleri yaklaşıp da artık öleceklerini anlayınca veya kıyamet gününde gerçeği apaçık görünce böyle bir tutum içine gireceklerdir. [40] müslümanlara karşı sergiledikleri kibirli ve düşmanca tavırlarının aksine bir davranış sergileyerek "Biz hiçbir kötülük yapmadık" diyecekler; fakat melekler veya müminlerin âlimleri ya da bizzat Cenâb-i Hak, "Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir!" diyerek yalanlarını yüzlerine vuracak, sonuçta Allah'ın dinine ve peygamberine karşı büyüklük taslayanlar hak ettikleri cehenneme atılacaklardır.
29. âyetteki "İçinde ebedî olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin!" ifadesinde geçen "cehennemin kapıları"yla kabirlerin kastedildiği de belirtilmektedir. [41]
Meali
30. Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, "Rabbîniz ne indirdi?" diye sorulur. Onlar, "Hayır indirdi" derler. Bu dünyada iyi işleri en güzel biçimde yapanlara güzellikler vardır. Âhiret yurdu ise daha hayırlıdır, Allah'a karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzeldir. 31. Girecekleri yer, zemininden ırmaklar akan adn cennetleridir; orada diledikleri her şeye sahip olacaklar. Korunanları Allah böyle ödüllendirecektir. 32. Onlar, meleklerin, "Selâm size; yaptıklarınıza karşılık girin cennete!" diyerek mutluluk içinde ruhlarını testim alacağı kimselerdir. [42]
Tefsiri
30-32. Yukarıda 24. âyette inkarcılara, "Rabbiniz ne indirdi?" diye sorulduğunda "eskilerin masallarım!" diyerek küstahça bir cevap verdikleri bildirilmiş, daha sonra da ölüm sırasında veya âhirette cehenneme atılmakla noktalanan durumları anlatılmıştı. Burada ise aynı sorunun bu defa müminlere sorulduğu, onla-
Tin bu soruya "Hayır indirdi'7 (doğru ve gerçek bilgiler gönderdi) diye cevap verdikleri ifade edilmektedir. Bu suretle onlar, gerektiği şekilde güzel bir davranış sergilediklerinden dolayı bu dünyada güzelliği hak ettikleri gibi kendileri için âhi-ret hayatı daha da hayırlı ve güzel olacak, onlar hakkındaki uhrevî gelişmeler de pek çok nimetlere ve manevî iltifatlara mazhar olacakları cennete kabul buyurul-malarıyla noktalanacaktır.
"Allah'agönülden saygı duyma" anlamını verdiğimiz 30. âyetteki ittika kavramı, genei olarak "bütün haramlardan kaçınıp vecîbeleri yerine getirmek" diye açıklanmakta olup amelin imandan cüz olduğunu savunan Mu'tezile müfessirleri âyeti bu anlayış çerçevesinde yorumlamışlardır, Ancak, Râzî'nin de ifade ettiği gibi[43] burada İttika kavramı, özellikle şirk ve inkâra sapmış olanıann tulumlarından ve akıbetlerinden bahseden âyetlerin ardından kullanılmıştır. Şu halde bağlamı dikkate alındığında buradaki ittikanın "küfür ve şirkten sakınma" anlamıyla sınırlı olduğunu düşünmek daha isabetli görünmektedir. Tabcrî, 30. âyetin "Bu dünyada iyi olanlar" diye çevirdiğimiz bölümünü "Bu dünyada Allah ve Re-sulü'ne İnanan, Allah'a İtaat eden, insanları İmana ve Allah'ın emrettiği iyilikleri yapmaya davet eden kimseler" diye açıklamıştır. [44] "Bu dünyada iyi olanlar" bölümü, "bu dünyada kelime-i tevhîd ile imanlarını ikrar edenler" diye de anlaşılmış olup amelîn imandan cüz olmadığı anlayışının ürünü oian bu yorum, "Lâ ilahe illallah diyen cennete girecektir. [45] anlamındaki hadise dayanmaktadır. Bununla birlikte 32. âyette müminlere hitaben meleklerin ağzından ifade edilen "Selâm size; yaptıklarınıza karşılık girin cennete!" hitabından ve başka âyetlerle hadislerden anlaşıldığı gibi müminlerin cennete girmelerinde ve böylece onlar hakkında "âhiret yurdunun daha hayırlı olması"nda amellerinin de rolü olacağı muhakkaktır.
Bu dünyada iyi işleri en güzel biçimde yapanların hakkı olan "güzellik-ler"den maksat, "Müslüman olmanın kazandırdığı statü, onur, İnkarcılara karşı elde edilen başarılar, İslâm'ın gerektirdiği şekilde yaşanan dinî ve ahlâkî hayatın ruhlarda meydana getireceği huzur, mutluluk, gönül ve zihin aydınlığı gibi dünyevî güzelliklerdir" diye düşünülebilir. [46] İslâm'ı doğru anlayıp inancıyla, ameliyle gerektiği şekilde uygulayan birey ve toplumların dünya hayatlarının da güzel, mutlu ve başarılı olacağı, onların zaman zaman yaşadıkları sıkıntıların ya kendi kusurlarından kaynaklandığı veya geçici bir imtihan olduğu muhakkaktır. Allah'ın müminlere âhiretteki ikramı dünyadakine göre her bakımdan daha üstün olacağı için 30. âyette "...âhiret yurdu ise daha da hayırlıdır" buyurulmuş, ardından özetle başlıca âhiret nimetleri zikredilmiştir. [47]
Meali
33.0 inkarcılar, ancak kendilerine meleklerin gelmesini, yahut emrinin gelmesini bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara haksızlık etmemişti, fakat onlar kendilerine haksızlık etmişlerdi. 34. Sonunda yaptıklarının kötülüğü yine kendilerine dokundu ve alay ettikleri şey onları kuşattı. 35. Müşrikler dediler ki: "Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başkasına tapardık; hiçbir şeyi de O'na rağmen haram saymazdık." Onlardan öncekiler de işte böyle yapmışlardı. Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. [48]
Tefsiri
33. İman etme fırsat!an varken bunu değerlendirmeyen inkarcılara yönelik bir eleştiri ve uyanda bulunulmaktadır. Çünkü melekler gelip de ruhlarını bedenlerinden ayırdığında veya "rabbin emri geldiğinde", yani Allah tarafından hak ettikleri bir belâya mâruz bırakılarak varlıklarına son verildiğinde artık iş işten geçmiş, iman edip âhîret hayatını kurtarma fırsatı ebediyen kaybedilmiş olacaktır. Âyet, önceki inkarcıların da aynı yanlışları yaptıklarını hatırlatarak bu yüzden felâkete uğradıklarım ima etmekte; Allah'ın onlara haksızlık etmediğini, fakat onla-nn kendilerine kötülük ettiklerini bildirmektedir.
Müşrikler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul etmelerinin şartı olarak kendilerine melekleri getirmesini isterlerdi. Bir yoruma göre âyette onların bu isteklerine işaret edilmekte ve eğer böyle melekler gelip de onun peygamberliğinin gerçek olduğunu apaçık ispat ederlerse artık onlann iman etmekle yükümlü kılınmalarına gerek kalmayacağı bildirilmektedir. Çünkü müşriklerin istekleri gerçekleştirilecek olsa iman gaibe inanma ve dolayısıyla bir imtihan konusu olmaktan çıkar ve artık her şey bitmiş olurdu. [49]
34-35. Müşrikler, inanmak için ihtiyaç duyulun İmlini ortaya konmasına rağmen Allah'ın birliğini ve âhiret hayatını inkârdı "Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne[50]gibi alaycı sözlerle âhiret inancını ciddiye almadıkları. IVygıımber'i yalancılıkla suçlayıp ona karşı savaş açtıkları, Allah'ın hükümlerini Sınmadıkları ve sonunda da kalkıp "Allah isteseydi bütün bunları yapmazdık, atalarımız da yapmazdı!" diyerek Allah'ı suçlamaya kalkıştıkları[51] böylece güya irade özgürlüğünü inkâr ederek bir tür sorumsuzluğu savundukları için "sonunda bütün bu yaptıklarının kötülüğü yine kendilerine dokundu ve alaya aldıkları şey onları çepeçevre kuşattı"; inkâr ve isyanlarının mahkûmu oldular, kötü akıbetlerini yapıp ettikleri yüzünden yine kendileri hazırladılar. Halbuki Hz; Peygamber, putperestlerin tuttukları yolun kendilerini böyle bir akıbete götürdüğünü onlara zamanında açık açık bildirmişti; onun görevi de insanlara doğru ve yanlış, iyi ve kötü hakkındaki ilâhî kaynaklı bilgileri eksiksiz duyurup onları sorumlulukları konusunda aydınlatmaktan ibaretti. [52]
Meali
36. Andolsun ki biz her ümmete, "Allah'a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun" diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yer yüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu görünüz. 37. Sen onları doğru yola yönelmelerini tutku derecesinde istesen de Allah, yoldan çıkardığı kimseyi hidayete erdirmez. Onların asla yardımcıları da olmaz. 38. Onlar, Allah'ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler. Aksine bu, Allah'ın bizzat kendisine karşı gerçek bir vaadidir, fakat insanların çoğu bilmez. 39. Böy- lece Allah, hakkında ihtilâf ettikleri şeyi onlara açıklamayı ve inkâr edenlerin, yalancı olduklarını kendilerinin anlamalarını murat etmiştir. 40. Biz bir şeyi murat ettiğimizde 4'0l!" dememiz yeterlidir, o hemen oluverir. [53]
Tefsiri
36. Genel anlamıyla Ümmet, çoğu aynı kökten gelen, önceki kuşaklardan devralman özelliklerin yahut ortak menfaat ve ideali erin veya din, zaman, vatan gibi faktörlerin bir araya getirdiği geniş insan topluluğunu ifade eder. Çoğulu ümemdir. Dinî anlamda, bir peygambere inanıp onun yolundan giden cemaate, ilâhî dinlere mensup kavimler topluluğuna ümmet denir (Muhammed ümmeti, İslâm ümmeti, hıristiyan ümmeti gibi}. Konumuz olan âyette ilk anlamda kullanıldığı anlaşılmaktadır. [54] Allah her millete, geniş insan topluluğuna bir elçi göndermiştir; bunun da gayesi sadece âyetteki öz ifadesiyle "Allah'a kulluk edip sahte tanrılardan uzak durmak"tır. [55] Çünkü dinîn özü ve peygamberler gönderilmesinin ana gayesi tevhİddir; Allah'ın birliği ilkesini zedeleyecek her türlü inanç, düşünce ve davranıştan titizlikle kaçınmaktır.
Allah'ın peygamberler gönderdiği milletlerden kimi, peygamberlerinin kendilerine duyurduğu ilâhî hakikatler karşısında iyi niyetli ve ön yargısız tutumları sayesinde Allah'ın hidayetine mazhar olmuş; kimi de -bir kısım Mekke putperestlerinin yaptıkları gibi- daha baştan peygamber ve vahiy karşısında sergiledikleri inkarcı, inatçı ve uzlaşmaz tutumları yüzünden yanlış yolda kalmışlardır. [56]
37. Hz.
Peygamber, Allah'ın kendisine yüklediği tebliğ ve irşad görevini eksiksiz yerine getirme sorumluluğunun bir gereği
olduğu kadar yüce ahlâkının, derin insanlık
sevgisinin de bir tezahürü olarak, kendisine son derece haksız ve insaf sîz muameleleri
reva görenler de dahil olmak üzere, bütün insanların dünya ve âhiret esenliğine kavuşmaları için büyük bir istek
taşıyor, elinden geleni yapıyor, Kur'an'ın
anlatımıyla bu uğurda âdeta kendini tüketiyordu. [57] Konumuz olan
âyette de Hz, Peygamber'in, putperestlerin hidayete ermelerini ne kadar çok istediğine
işaret edilmektedir. Fakat burada şu husus özellikle hatırlatılmaktadır:
İnsanların kurtuluşu İçin Peygamber'in
böyle bir istek ve gayret içinde olması yetmez. İnsanlar bu dünyada bir imtihan hayatı yaşamakta olup kurtuluşu hak
etmeleri, Allah'a karşı sorumlu olduktan bu imtihanı başarmaları ve
İradelerini o yönde kullanmaları
sonucunda O'nun kendilerine hidayeti nasip etmesine bağlıdır; bu hususta insanların Allah'tan başka yardımcıları da
yoktur. Şu halde kurtuluşu hak etmeyene
Peygamber'in bile yardımı dokunamaz. [58]
38-39. Yukarıda da değinildiği gibi putperest Allah'ın varlığına inanıyorlardı. Fakat Allah'a inanmak aynı zaıımnda, yapıp etmelerimizden dolayı bizi yargılayacağı âhiret gününe, dolayısıyla öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna inanmayı da gerektirir; aksi halde Alkili inancı ve genel olarak din, bütün yaptırıcı gücünü kaybeder ve pratikte anlamsız, hale gelir. Oysa özelde putperest Araplar, genelde de her dönemde benzer ve eylem içinde olan inkarcılar, seküler, maddeci ve hazcı bir dünya görüşüne sahip oldukları için Allah'a olan inançları fiilî olarak etkisiz ve anlamsız kalmakla; Allah ile ilişkilerini kopararak irade ve eylemleri üzerine hiçbir ıslah edici, caydırıcı etkisi, yaptırım gücü bulunmayan nesnelere tanrılık atfedip onlara yönelmektedirler; aynı dünya görüşünün ürünü olarak onlar, iyilerle kötülerin kesin bir şckilıit birbirinden ayırt edilip iyilerin ödüllendirileceği, kötülerin de ceza görecekleri âhiret hayatını ve yeniden dirilmeyi reddederler, üstelik bu iddialarım Allah adımı yeminler ederek ispatlamaya kalkışırlar; yani daha -genel olarak- yeniden dirilmenin aklen imkânsız olduğunu savunurlar. Fakat Allah'a inanmak O'nun böyle bir olayı gerçekleştirmeye muktedir olduğuna, üstelik O'nun bunu vaad ettiğine ve vaadini mutlaka gerçekleştireceğine inanmayı da gerektirir. Fakat aslında inkarcıların bu tutumları, aklî ve ilmî bir zorunluluğun sonucu olmayıp, 22-23. âyetlerde belirtildiği üzere, inançsız bir kalbin, günaha meyilli ve bayağı hazlara düşkün bir ruh dünyasının, İnatçı, kibirli ve küstah bir karakter yapısının dtşa yansımasından ibarettir.
İnkarcıların iddiasının aksine insanların yeniden diriltilmesi, "Allah'ın bizzat kendisine karşı gerçek bîr vaadi" olup, insanların hakkında ihtilâf ettikleri şeyi Allah onlara açıklayacaktır. Râzî, burada açıklanacağı bildirilen şeyi "itaatkârla âsinin, hak yolda olanla bâtıla sapmış bulunanın, zalimle mazlumun birbirinden ayırt edilmesi" (birincilerin ödüllendirilip ikincilerin cezalandırılması) şeklinde yorumlamıştır (XX, 31). Ancak bunu, Allah'ın özel olarak kıyameti ve âhiretteki yargılamayı, genel olarak da bütün tarihi boyunca insanoğlunun zihnini meşgul eden, çeşitli görüşlere ve tartışmalara sebep olan fizik ötesiyle ilgili gerçekleri göstermesi , yaşatması ve bu suretle bunların mahiyetinin açık seçik anlaşılması şeklinde yorumlamak da mümkündür, [59]
40. Yukarıda da değinildiği gibi inkarcılar yeniden dirilmeyi aklen imkânsız buluyorlardı. Bu dünyanın fizik yasalarına göre bir olayın İmkânsız görülmesi, onu gerçekleştirmeye yeterli bir gücün bulunmaması anlamına gelir. Oysa Allah'ın gücü için yetersizlikten, dolayısıyla imkânsızlıktan söz edilemez. Bu sebeple âyette "Bİz bir şeyi murat ettiğimizde "Ol!" dememiz yeterlidir, o hemen oluverir" buyurulmuştur. Zira bunun aksini düşünmek ulûhiyyet kavramıyla çelişir. [60]
Meali
41. Zulme uğradıktan sonra Allah uğrunda göç edenleri muhakkak ki biz bu dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz; âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler! 42. Onlar güçlüklere katlanan, rablerine güvenen kimselerdir. [61]
Tefsiri
41-42. Buradaki göçten maksat, müşriklerin baskısından bunalan bazı müs-lümanların, Hz. Peygamber'in talimatıyla Habeşistan'a yaptıkları «öçtür. Bunlar arasında Hz. Osman, onun eşi ve Hz. Peygamber'in kızı Rukıyye, Hz. Ali'nin kardeşi Ca'fer de vardı. Fakat burada Resûlullah'ın, kendisi hicret etmeden bir süre önce bazı müslümanları Medine'ye göndermesi de kastedilmiş olabilir. [62] Tefsirlerde, "...bu dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz" ifadesiyle büyük bir ihtimalle müslümanlann Medine'ye yapacakları hicretin müjdelendiği belirtilmekle birlikte daha başka yorumlar da yapılmıştır. Kurtubî[63] bu yorumları şöyle özetlemiştir: a) Müslümanların Medine'ye gelip yerleşmeleri, b) İleride İyi bir geçim imkânı elde etmeleri, c) Düşmana galip gelmeleri, d) İyilikle anılmaları, e) Fetihlerle yeni beldeler kazanmaları, f) Dünyada geniş bir itibar kazanmalar!.
Allah Teâlâ Mekke'de müşriklerin
zulüm ve baskıları yüzünden acı çeken müslümanlara hicretten sonra, daha Hz. Peygamber
hayattayken yukarıda sayılan imkânların hepsini nasip etmiştir. Ayrıca O, kendi yolunda
olanlara âhİretteki lütuflarının bu dünyadakîlerden daha büyük olacağını da
müjdelemektedir. Kuşkusuz buradaki büyüklük sadece nicelik bakımından değil
nitelik bakımından da üstün bir değeri ifade etmektedir. Nitekim Tevbe sûresinde
[64]
başlıca dinî ve ahlâkî vecîbelerini yerine getiren mümin erkeklerle kadınların
âhirette elde edecekleri nimetler sıralandıktan sonra tamamen manevî bir lütuf olan
Allah rızâ
sının
hepsinden daha büyük, yani daha değerli olduğu belirtilir. ,
"...Keşke bilseler" ifadesinin, önceki âyetlerde haklarında bilgi verilen putperestlerle ilgili olduğu düşünülerek "Keşke öldükten sonra dirilmeyi ve âhiret hayatını inkâr edenler âhiret ecrinin daha büyük olduğunu bilselerdi!" şeklinde yorumlandığı gibi müminlerle ilgili olabileceği de düşünülmüştür. Bu takdirde söz konusu bölüm, "Müminler âhİret sevabını açık seçik görselerdi, onun dünya nimetlerinden daha değerli olduğunu anlarlardı" mânasına gelir. [65]İbn Kesîr ise burada hicrete katılmayan müslümanların kastedildiğini ileri sürmüştür. [66] Ancak bu, âyette Medine'ye yapılan büyük hicretten bahsedildiği anlayışına dayandığı için zayıf bir yorumdur.
Mekke'deki müslümanlar siyasî ve ekonomik bakımdan kendilerinden çok güçlü olan putperestler karşısında tam bir kararlılıkla sabrettikleri, Allah'a güvenip sığındıkları için 42. âyette onlar özellikle bu iki güzel hasletleriyle anılmakta, övülmekte ve gerek dünyada gerekse daha fazlasıyla âhirette kazanacakları lütuf-ların asıl sebebinin de bu erdemleri olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca bu iki âyet sadece ilk müslümanlarla sınırlı olmayıp, onların yaptığı gibi sarsılmaz bir İmanla, tam bir sabır ve tevekkülle doğru bildiği yolda kararlılık gösteren bütün müminler için bir müjde ve genel bir anlam içermektedir. [67]
Meali
43. Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorunuz. 44.0 peygamberleri apaçık delillerle ve kutsal kitaplarla gönderdik. İnsanlara indirdiklerimizi onlara açıklaman için ve (üzerinde) düşünsünler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik. [68]
Tefsiri
43. Mekke müşrikleri "Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?" diyerek[69] kendileri gibi bir insanın peygamber olarak gönderilmesini kabul edilebilir bulmuyor, olsa olsa bir melek gönderilmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Halbuki Allah Teâlâ sadece H.2. Muhammed'i peygamber olar,ak seçmemi ş-ti; daha önce de yalnızca insanlardan peygamber seçmiş ve görevlendirmişti. Âyette "Eğer bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorun" buyurulmak suretiyle müşriklerin doğru inanç konusundaki samimiyetsizliğine işaret edilmiştir. Çünkü onların, önceki devirlerde de insanlar arasından peygamberler gönderilip gönderilmediğini "bilgi sahibi olanlara" sorup öğrenme İmkanları varken, bunu yapmadan Hz. Muhammed'in peygamberliğini peşinen inkâr etmişlerdir.
Ti'fsiılt'nlı* çoğunlukla buradaki "bilgi sahibi olanlar'ln F,hl-i kitap âlimini nin kastedildiği belirtilir. Gerçi bu sûrenin indirildiği Mekke'de kayda değer bir Ehl-i kitap topluluğu yoktu; ancak Mekkeîiler'in ticaretle meşgul oldukları ve bu münasebetle Ehl-i kitap âlimlerinden bilgi almalarının mümkün olduğu bilinmektedir. Ayrıca özellikle böyle konularda bilgilerine başvurmak üzere Ehl-i kitap mensuplarının yaşadığı bölgelere gitme imkanları da vardı. Nitekim Kehf sûresinin nüzul sebebiyle ilgili rivayetlerde anlatıldığına göre, müslümanlarm sayısının çoğalması üzerine müşrikler. Hz. Muhammed'in peygamber olup olmadığı hususunda kendilerini aydınlatacak bilgiler almaları için Nadr b. Haris ile Utbe b. Mu-ayt'ı Medine'deki yahudi âlimlerine göndermişlerdi[70]
Buradaki "bilgi sahibi olanlar"la Mekke müşrikleri arasındaki1 kültürlü kişiler de kastedilmiş olabilir. Çünkü onların arasında başta Hz. Nûh ve Hz, İbrahim olmak üzere geçmiş peygamberler hakkında malûmat sahibi olanlar vardı.
Âyetten alınması gereken en önemli ders, başta dinî meseleler olmak üzere bir konuda yeterli bilgiye sahip olmayanların o hususta ehil olanlara, yani konunun uzmanlarına sormaları gerektiği; bir konuda doğru ve yeterli biigi edinmeden görüş ileri sürmenin veya iş yapmanın yaniış olduğudur. [71]
44. "Apaçık deliller" diye çevirdiğimiz âyet metnindeki beyyinât (tekili bey-yine), "peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayan aklî ve mucizevî deliller", zübür (tekili zebûr) ise "Allah'ın peygamberlerine indirdiği bilgilerin yazılı bulunduğu kutsal kitaplar" şeklinde açıklanır[72] Hz. Peygamber'e indirilen kutsal kitap ise âyette zikir kelimesiyle anılmaktadır ve bununla Kur'ân-ı Kerim kastedilmiştir.
Peygamberler kendilerinin doğruluğunu kanıtlayıa mahiyette delillerle desteklenmişler; ayrıca bir kısmına yeni bir kutsal kitap gönderilmek, bir kısmı da önceki bir peygambere gönderilmiş bulunan kutsal kitabın hükmünü yaşatmakla yükümlü kılınmak suretiyle bütün peygamberlere kutsal kitaplar verilmiş, Hz. Mu-hammed'e de Kur'an gönderilmiştir. Bu durumda onun peygamberliğinin müşrikler tarafından yadırganması anlamsızdır.
Âyette Hz. Peygamber'e Kur'an'ın indirildiği bildirilmekle kalmayıp, ona "insanlara indirilenleri yani Allah'ın hükümlerini onlara açıklama" görevi de yüklenmiştir, Buna göre Hz, Peygamber sadece bir nakilci değil aynı zamanda Al-kıtun hükümlerini sözlü veya fiilî olarak açıklama, yorumlama, inananlara uygulamada örnek olma işlevine de sahiptir. Bu işlevin tamamına birden sünnet denmektedir; sünnet de ilâhî irşadla gerçekleştiği için bir tür vahiy değeri taşımakta-ılıı. Âyi'ltnı açıkça anlaşıldığı gibi Peypamhcr'in aslî görevi Kıır'un'ı açıklamak tır: şu halde onun Kur'an'a aykırı bir hüküm ve anlayış ortaya koyduğu kesinlikle düşünülemez. Bu nedenle hadis usulünün önemli bir konusu olan metin tenkidi ilkelerine göre kaynaklarda hadis diye aktarılan, fakat Kur'an'ia uzlaştırılması hiçbir şekilde mümkün olmayan bir söz sahih bir hadis olarak kabul edilmez. [73]
Meali
45-46. Şimdi şu kötülükleri planlayanlar, Allah'ın onları yerin dibine ge-çirmeyeceğinden veya hiç bilemeyecekleri bir yerden kendilerine azabın gelmeyeceğinden ya da onlar dönüp dolaşırken Allah'ın kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular? Onlar bunu engelleyemeyecekler. 47. Yoksa Allah'ın onların içlerine felâket korkusu salarak cezalandırmayacağına dair bir güvenceleri mi var? Ama sizin rabbiniz kuşkusuz çok şefkatli, çok merhametlidir. [74]
Tefsiri
45-47. İnsanların inançta gerçeğe, yaşayışta iyilik ye doğruluğa yönelmelerini, böylece inkâr ve kötülükleri yüzünden dünyada ve âhirette belâ ve musibete uğramaktan kurtulmalarını murat eden yüce Allah, rahmetinin sonucu olarak bu âyetlerde de bir uyanda bulunmaktadır. Yukarıdaki âyetlerde belirtildiği gibi Mekke putperestleri bâtıl inançlara sapmakla kalmıyor, Kur'an'a ''eskilerin masalları" diyor, İnsanların önünü keserek onların Peygamberle görüşmesini engelliyor ve genel olarak İslâm'a, onun peygamberine ve kutsal kitabına karşı ısrarlı bir savaş yürütüyorlardı. Ayetlerde müslümanlara karşı ısrarlı bir düşmanlık stratejisi takip eden müşrikler ve dolayısıyla her dönemde benzer davranışları sergileyenler, türlü şekillerde cezalandırılacakları konusunda uyarılmaktadırlar. 46. âyette "Onlar bunu (Allah'ın kendilerini bu şekilde cezalandırmasını) engelleyemeyecekler" buyurulduktan sonra 47. âyette "Ama sizin rabbiniz kuşkusuz çok şefkatli, çok merhametlidir" denilmesi şu anlama gelir: Eğer Hakk'a ve Hak yolunda gidenlere karşı kötü planlar kuranlar, düşmanlık edenler, buna rağmen hayatlarını sürdürebiliyor, ortalıkta dolaşabiliyoriarsa bu onların Allah'ı âciz bırakmalarından değil, Cenâb-ı Hakk'ın geniş merhamet ve şefkatiyle onlara zaman tanımasındandır. [75] Ayrıca âyetten, Allah'ın cezalandırmasını zamana yayarak da gerçekleştirdiği, bu şekilde isyankâr bir topluluğu cezalandırdıkça onların benzeri ılijSorloplıılııklıınn içlerine de korkular düştüğü anlaşılmaktadır. [76]
Meali
48. Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah'a secde edip yere kapanmaktadır. 49. Göklerdekiler, yerdeki canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler. 50. Onlar, yüceler yücesi bildikleri rablerinden korkar, kendilerine buyurulanı yerine getirirler. 51. Allah, "İki tanrı edinmeyin, Tanrı bir tektir. Yalnız benden korkun" buyurdu. 52. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, itaat da daima ve yalnız O'na yapılır. Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz? 53. Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O'na yalvarırsınız. 54-55. Allah sizi sıkıntıdan kurtardığında içinizden bazıları, gariptir ki, kendilerine verdiklerimiz karşılığında nankörlük yapmak için hemen rablerine ortak koşarlar. Yiyip için bakalım, ama yakında anlayacaksınız! [77]
Tefsiri
48. Sözlükte secde terimi hem müminlerin namazda yaptıkları gibi "Allah'a şuurlu ibadet" hem de "Allah'ın iradesine boyun eğip teslim olma (inkıyad) hali" anlamında kullanılır. Bir sonraki âyette canlılardan ve meleklerden söz edilmesine bakılırsa 48. âyetin metninde geçen "mâ" kelimesiyle cisimler kastedilmiş olmalıdır, o halde bu âyetteki secde kelimesi ikinci anlamda kullanılmıştır.
Burada tabiatın ilâhî iradeye boyun eğişine bir örnek olmak üzere basit bir olay gibi görünen gölgenin hareketine dikkat çekilmektedir. Kâinattaki bütün oluşlar Allah'ın iradesine bağlıdır; cisimlerin gölgesinin daimî bir değişme İçinde olması da bu iradenin tabiata müdahalesinin sürekliliğini kanıtlayan, herkesin gö- rüp durduğu en ilginç örneklerden biridir. Tabiat kanunları dediğimiz düzenli se-bcp-sonuç ilişkileri Allah'ın özgür iradesiyle işlettiği yasalardır; yoksa tabiat kendi kendine yasalar koyan bilinçli, iradeli bir güç değildir. Esasen dış dünyada tabiat diye ayrı, bağımsız, gerçek bir variıktan değil, sadece tek tek varlıklardan söz edilebilir; tabiat ise bu varlıkların tamamı için kullanılan isimden, kelimeden başka bir şey değildir. Şu halde var olmayan bir şeye fiil ve yaratma gibi etkinlikler de isnat edilemez. Bu durumda gölgeyi sürekli hareket halinde bulunduran sonsuz güç diğer bütün olayları da kesintisiz sürdürmekte, bütün oluş ve bozuluş (kevn ve fesad) bu iradeyle gerçekleşmektedir. İşte hakiki iman budur; yoksa Mekke müşriklerinin putları Allah'a ortak tanıması -bir Allah inancı söz konusu olsa bile-O'nun yanında başka güçler tanıyıp o güçlere Allah'ı, O'nun iradesini ve gücünü dışlayan işlevler yüklemesi makbul bir iman değildir. [78]
49-50. Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler de Allah'a secde eder, boyun eğerler. Ayrıca melekler asla kibre kapılıp âsi olmaz, serkeşlik etmez, Allah'ın yasalarından sapmazlar; O'na derin bir saygıyla kulluk eder, emredileni yaparlar. Canlı varlıklar içinde akıllı ve bilinçli olanların secdesi ibadet şeklinde, di-ğerlerininki İse itaat ve İnkıyad şeklindedir. Esasen insanların fizyolojik ve psikolojik yapılan bile Allah'ın iradesiyle işlediğine göre, inkarcı olan da bu yönüyle diğer canlı ve cansız varlıklar gibi "inkıyad" mânasında her an Allah'a secde eder. Nitekim burada inkarcı ve isyankâr insanlar istisna edilmeksizin yerdeki canlıların tamamının Allah'a secde ettiği ifade buyurulmuştur.
"Göklerdekiler" sözü melekleri de kapsamakla birlikte onların Allah'a itaat ve İbadetleri diğer varlıklara göre en ileri derecede olduğu için bir takdir ifadesi olmak üzere özellikle anılmış olmalıdırlar. İnsanlar içinde İnkarcı ve günahkârlar bulunursa da melekler Allah'a ibadet konusunda asla kibir taslamazlar, küstahça tavır takınmaz; yüceler yücesi bildikleri rablerinden korkar, O'nun buyruklarına eksiksiz uyarlar. Bu âyet, meleklerin ismet (günahsızlık) özelliğine sahip olduklarını gösterir. [79]
Bağlamından dolayı "yüceler yücesi..." diye tercüme ettiğimiz metindeki "min fevkinim" ifadesinin tam karşılığı, "onların üzerinden" şeklinde olduğu için, 50. âyete, bizim tercih ettiğimiz mânadan başka, "üstlerinden, yukarıdan gelecek olan azaptan dolayı rablerinden korkarlar..." mânası da verilmiştir. [80]
51-52. Tefsirlerde 52. âyet metnindeki din kelimesi "itaat" olarak açıklanmıştır; aynı âyette geçen vâsıben kelimesi ise bizim tercih ettiğimiz "daima ve yalın/" ;ıııl;ınu yıınında "zorunlu olarak" gibi başka anlamlarda da açıklanmıştır.
"İki tann edinmeyin" ifadesiyle çok tanrıcılığın asgarisi bile reddedildiğine göre ikiden fazla varlığa tanrısallık yüklemenin de yasaklandığı açıktır. Nitekim devamındaki "Tanrı bir tektir" ifadesi de bunu vurgulamaktadır. Birden fazla tanrı tanımanın mantığı, evrende birden fazla yaratıcı-yönetici güç olduğu kabulüne dayandığı için 52. âyette göklerde ve yerde ne varsa hepsinin Allah'a ait olduğa, yani O'nun tarafından yaratıldığı, O'nun hüküm ve tasarrufunda bulunduğu belirtilmiş, buradan da kulluk ve İtaatin zorunlu olarak sadece O'na yapılması gerektiği sonucu çıkarılmıştır. [81]
53. Sadece yaratıcı olduğundan dolayı değil, aynı zamanda nimet sahibi olduğu, hayatın devamı hususunda gerekti olan imkânları, bu arada insanların yiyip içtiği, servet kabul edip sevinç duyduğu nimetleri, sağlık ve afiyeti ihsan ettiği için, bütün bunları verenin başkası değil yalnız O olduğu, başlarına bir sıkıntı gelince O'na yöneldikleri, yönelmeleri gerektiği İçin de O'nu rab olarak bilip O'na itaat etmeleri gerekir. [82]
54-55. Râzî, bu âyetleri tefsir ederken konuyla ilgili görüşünü şu şekilde ifade eder: "İnsanın aslî fıtratı ve temiz hilkati belâ, zarar, âfet gibi korku ve sıkıntı zamanlarında Allah'tan başka sığınak olmadığına, sadece O'ndan yardım geleceğine şahitlik eder. Ama belâ ve zarar ortadan kalkınca da bu itikad üzere olmak gerekir. Musibet geldiğinde Allah'tan başka sığınak olmadığını İtiraf edip de ondan kurtulunca bunun aksine davranmak, Allah'a ortak koşmak vahim bir cehalet, tam bir dalâlettir[83] Âyette de bazı insanların bu şekilde çelişkili tutuma girerek Allah'a ortak koşmaları (genel anlamda Allah'tan başka varlıklara tanrısal bir güç ve değer yüklemeleri), beklenmedik bir durum (müfâcee) için kutlanılan "izâ" edatıyia ifade edilerek yadırganmıştır. Bu sebeple mealinde bu edatı "gariptir ki" şeklinde çevirmeyi uygun bulduk.
Yine Râzî, 602 yılının 1 Muharreminde (18 Ağustos 1205) bu âyetlerin tefsirini yazarken sabah vaktinde şiddetli bir deprem olduğunu, insanların dehşet içinde bağıra çağıra Allah'a dua edip yalvardıklarını. fakat bir süre sonra yine "se-fâhet ve cehaletlerine" döndüklerini belirtip bu olayı söz konusu âyetin açıklanmasına bir örnek olarak gösterir. [84]
Müfessirlerin çoğu 55. âyetin başındaki "li" edatını 'Lta'lil lamı" (sebep bildiren edat) kabul ederek âyeti bizim meâlimizdeki gibi anlamışlardır. Ancak bunun "akıbet lamı" (işin vardığı sonucu bildiren edat) olduğu ileri sürülerek âyete, "Nihayet verdiklerimize karşılık nankörlük yaparlar" diye mâna verenler olduğu gibi[85] âyet metnindeki "li-yekfürû" ifadesinin tehdit ve uyan anlamı taşıyan emir olduğunu savunarak bu kısma, "Nan- körlük etsinleT bakalım!..." şeklinde mâna verenler de olmuştur. [86]
Meali
56. Onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, bilmedikleri şeylere de bir pay ayırırlar. Allah'a yemin olsun
ki böyle kendi yakıştırmanız olan şeylerden dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz. 57. Yine onlar -hâşâ- "Kızlar Allah'ındır" diyorlar. Akıllarınca beğendikleri de kendilerinin oluyor! 58. Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde öfkeyle yüzü kapkara olur. 59. Verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Böyle bir alçaltın duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün? Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar! 60- Âhirete inanmayanlar kötü sıfatlarla anılır; Allah'a ise en yüce sıfatlar yaraşır. O azizdir, hakimdir. 61. Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden cezalandıracak olsaydı yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onlara belirlenmiş bir sürenin sonuna kadar mühlet tanıyor. Ama süreleri dolduğunda onu bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler. 62. Hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a nispet ediyorlar. Dilleri de en güzel sonucun kendileri için olacağı yolunda yalan sözler uyduruyor. Kaçınıl- maz olarak onlara ancak ateş vardır ve onlar oraya sürüleceklerdir! 63. Allah'a andolsun, senden önceki çeşitli topluluklara da mutlaka elçiler göndermiştik; fakat şeytan onlara yaptıklarını allayıp pulladı. Bugün de şeytan öylelerinin velîsldir. Onlar için dehşetli bir azap vardır. 64. Sana kitabı, özellikle ayrılığa düştükleri konuda onları aydınlatman için ve inanan bir topluluğa rehber ve rahmet olsun diye indirdik. [87]
Tefsiri
56. En'âm sûresinin 136. âyetinde daha ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere putperest Araplar, hayvanlarının ve ziraî ürünlerinin bir kısmını putlara ayırır, bunları tapınak hizmetlerinde kullanırlardı; ayrıca putları için kurban keser, onlara sunarlardı. [88] Âyette onların bu tür telakki ve uygulamalarının tamamen kendilerinin yakıştırdığı asılsız şeyler olduğu ve bunlardan dolayı kesinlikle sorguya çekilecekleri belirtilmektedir.
"Bilmedikleri şeyler" diye çevirdiğimiz kısım, "hiçbir şey bilmeyen nesneler" şeklinde de anlaşılmıştır. [89]
57. Putperest Araplar'in önde gelenlerinden Huzâa ve Kinâne kabileleri melekleri Allah'ın kızları olarak kabul ederlerdi. Âyette "hâşâ" diye çevirdiğimiz "sübhânehû" deyimiyle Allah Teâlâ'mn, ancak yaratılmışlar için geçerli olan bu tür özelliklerden kesinlikle münezzeh olduğu ifade buyurulmaktadır. Ayrıca burada Câhiliye Araplan'nın erkek evlâtlarla kızkr arasında bir değer ayırımı yapmaları ve bu temelsiz telakkiye göre erkek çocukların kendi has evlâtları olduğunu büyük bir zevkle ifade ederken ikincil varlıklar olarak gördükleri kızları, başlarından atareasına Allah'a nispet etmeleri de dolaylı olarak eleştirilmektedir. [90]
58-59. Câhiliye Arapları kız çocuklarım iki nedenle istemezlerdi: İlki geçim sıkıntısı, ikincisi de namus anlayışları[91] Erkek çocuklar ileride kabilenin silâhşoru olacakları için onları istememek şöyle dursun, 57. âyetin sonunda da ima edildiği üzere, erkek çocuklara sahip olmaktan özellikle hoşlanırlar, sayılarının çokluğu ile övünürlerdi; fakat kız çocukları, Türkçe'deki meşhur deyimiyle ı'kaşık düşmanı" olarak telakki edilirdi. İkinci ve daha önemli nedene gelince, ardı arkası kesilmeyen kabileler arası savaşlarda kız ve kadınların esir düşmeleri ve câriye olarak tutulmaları, alınıp satılmaları, namusuna çok düşkün olan Câhiliye Arabi için son derece onur kinci bir durumdu ve bu yüzden toplumda kız çocuğuna sahip olmak bir utanç nedeni olarak algılanıyordu; aslında sevinmek gerektiği için 59. âyette "müjde" kelimesiyle ifade edilen böyle bir doğum haberi alan baba, tam tersine üzüntüye boğuluyordu. Âyet, bu son derece cahilce telakkinin, acımasız törenin baskısı altında kalan, ama fıtratındaki babalık duygusunun
etkisinden de kurtulamayan Câhitiye Arabi'nin bunalımım, kısa fakat oldukça etkileyici bir ifadeyle özetlemektedir: "Böyle bir alçalücı duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün?" Âyet. onları böylesine korkunç bir ikilemle karşı karşıya bırakan zihniyeti "Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar!" diyerek mahkûm etmektedir. [92]
60.Müfessirler, genellikle âhirete inanmayanlara ait olduğu bildirilen "kötü sıfatlar"ı, erkek çocuklara ihtiyaç duyup kız çocukları aşağılamak ve reddetmek, ilkel bir namus anlayışı veya geçim endişesiyle onların canına kıyacak kadar merhametsizleşmek ya da cimrileşmek; Allah'a yaraştığı ifade edilen "en yüksek nitelikler'^ de O'nun evrende hiçbir şeye muhtaç bulunmayacak derecede eksiksİz-kusursuz olması, yaratılmışlara özgü vasıflardan münezzeh bulunması şeklinde sıralamışlardır. [93] Ancak âyeti daha kapsamlı düşünmenin de mümkün olduğu kanaatindeyiz. Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok yerinde olduğu gibi bu sûrenin 17. âyetinden başlayan bölümünde de putperestlerin inançları, tutum ve davranışları, uygulamaları, töreleri ve son olarak kız çocuklarıyla ilgili merhametsiz telakkileri eleştirilmektedir; 56. âyette ise Allah adına yemin edilerek bütün bunlardan dolayı sorguya çekilecekleri açıkça bildirilmektedir. Fakat onlar, nefislerinin esiri olmaları, günah işleme arzusuyla dolup taşmaları yüzünden böyle bir sorumluluğu kabule yanaşmıyor, bundan dolayı da âhirete İnanmıyorlardı; çünkü böyle bir hayatın varlığına inanmak, yaptıklarının hesabını vereceklerini kabul etmek anlamına gelecekti. Bu yüzden konumuz olan âyette belirtilen kötü sıfatlara sahip olanlar "âhirete inanmayanlar" olarak anılmıştır. Zira onlar âhirete inansalardt bu sıfatlardan da kurtulmaya çalışırlardı. [94]
61. "Haksızlık"
diye çevirdiğimiz zulüm kelimesinden maksat, putperestlerin buraya kadar bir bölümü
hakkında bilgi verilip eleştirilmiş bulunan bâtıl inanç ve yanlış davranışları,
özellikle İslâm'a ve müslümanlara karşı insafsızca sergiledikleri saldırgan
tutumlarıdır. Fakat onların bütün haksızlıklarının temelinde Allah'a ortak koşmaları bulunuyordu.
Zulüm genel anlamıyla "bilgi ve inançta gerçeğin dışına sapmak, yanlış ve kötü
olanı yapmak" demek olup en yüce gerçek Allah'ın varlığı ve birliği, en büyük
sapma da O'nun varlığına ve birliğine uymayan inançlara sapmak, O'ndan
başkasını tanrı tanıyıp kulluk etmektir. Bu sebeple Kur'an'da
"Kuşkusuz
şirk çok büyük bir zulümdür"[95] buyurulur.
Bundan önceki âyetlerde asıl muhatap alınıp eleştirilenler Mekkeli putperestler olmakla birlikte, bu âyette "Eğer Allah insanları haksızlıktan yüzünden cezalandıracak olsaydı..." buyurulanık bütün insanlar söz konusu edilmiştir, (,'ilnkil Mekkeli putperestler şirk ve inkâra, kötülük ve haksızlığa sapanların ne ilkidir ne de sonuncusudur. Bu sebeple Kur'an onlardan söz ederken bütün insanlığa da benzer yanlışları tekrar etmemeleri hususunda Öğütte bulunmuş; böylece doğru inanç, güzel ahlâk ve iyi yaşayış konularında insanlığı eğitmeyi ve aydınlatmayı amaçlamıştır. Kuşkusuz eğitimin temel ilkelerinden biri sabırlı ve hoşgörülü olmak, cezalandırmada acele etmemek, eğitilenlere zaman ve fırsat tanımaktır. Bu sebeple âyette Allah Teâlâ'nm, inkarcılar ve zalimler de dahil olmak üzere çeşitli insan topluluklarını kötülükleri nedeniyle hemen cezalandırmayıp adaleti, merhameti ve keremiyle, belirlenmiş bir sürenin sonuna kadar onlara mühlet tanıdığı ifade buyu-rulmuştur. Ancak sapkın fikir ve yaşayışlarını sürdürüp hakka karşı direnen toplulukların muayyen bîr sürenin sonunda tarih sahnesinden silinip gittikleri de bilinmektedir.
"Canlı" diye çevirdiğimiz metnindeki dâbbe kelimesinin sözlükte insanın dışındaki canlıları ifade ettiği dikkate alınarak, tefsirlerde insanların yaptıkları yüzünden başka canlıların zarar görmesinin sebepleri üzerine görüşler ileri sürülmüş-sc de[96]burada kelimenin mecaz anlamında kullanıldığı, dolayısıyla hakikatte konunun, din bakımından herhangi bir yükümlülük ve sorumluluğu bulunmayan hayvanlarla ilgisinin bulunmadığı, âyetin özel olarak İnsanlar için bir uyarı amacı taşıdığı açıktır. Bununla birlikte insanların yaptıkları zulüm, kötülük, haksızlık ve genel olarak yanlış işler yüzünden öteki canlıların da zarar gördüğü bilinmektedir. [97]
62. Mekke putperestlerinin. "Kız çocuktan Allah'ın, erkekler bizimdir" diyerek kızların Allah'a, erkek çocukların ise kendilerine ait olduğu şeklindeki yukarıda da geçen bâtıl İnanç ve İddialarına işaret edilmektedir. [98] Ancak müfessirlerin çoğu, devamını dikkate alarak, "en güzel olan" diye çevirdiğimiz hüsnâ kelimesini "en güzel akıbet, nihaî başarı ve mutluluk" şeklinde açıklamışlardır.
Burada müşriklerin iki açıdan yanlış düşündüklerine işaret edilmektedir: Öncelikle Allah'a çocuk isnat etmeleri son derece sakat bir inançtır, ayrıca -aslında evlâtlar arasında cinsiyetlerine göre değer farkı görmek yanlış olmakla birlikte-kendi kanaatlerine göre daha aşağı gördükleri kızları Allah'a nispet etmeleri ikinci bir suçtur. [99]
63. Hz. Peygamber'e, Mekke müşriklerinin inkarcı ve inatçı tutumlarının insanlık tarihinde ilk defa kendisinin karşılaştığı bir durum olmadığı, iman gibi inançsızlığın da çok eski bir tarihinin bulunduğu hatırlatılmaktadır. Allah tarafından gönderilen peygamberler o ümmetleri hem imana hem de güzel işler yapma- ya davet ediyor; fakat onlar, peygamberlerinin irşadına yönelmeleri gerekirken, şeytana kapılıp onun inkârı ve kötü işleri doğru ve güzel göstermesine aldanıyor-lardı. İşte o eski ümmetler gibi Hz. Peygamber'in ilk muhatabı olan Kureyş halkı da şeytanı kendileri için "velî" (efendi, dost) bilmişlerdir. Bu yüzden de âyette şiddetli bir azapla tehdit edilmiş bulunmaktadırlar. [100]
64. "Kitap"tan maksat Kur'ân-ı Kerîm'dir. Onun İndİriliş gayesi ise doğru inanç ve güzel yaşayış konusunda farklı görüşlere sahip olan, ayrılığa düşen insanları bu hususlarda aydınlatmaktır. Kur'an'm indiriliş sebebi belirtilen ihtilâfı ortadan kaldırmaktan ibaret değilse de öneminden dolayı âyette bu noktaya vurgu yapılmıştır. Kuşkusuz kitap (Kur'an) teorik olarak bütün insanların yararlanmasına açık ve elverişli bir rehber ve rahmet olmakla birlikte, şeytanı kendi terine velî kabul edip onun aldatmasına kapılarak tuttukları yolun doğru olduğunu zanneden inkarcılar, pratikte Kur'an'ın rehberliğinden yararlanmamış olacakları için âyette Kur'an sadece "inanan bir topluluğa rehber ve rahmet" olarak tanıtılmıştır. [101]
Meali
65. Allah gökten su indirip onunla ölmüş toprağa hayat vermektedir. Kuşkusuz bunda dinlemesini bilen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır. 66. Sizin için sağmal hayvanlarda da kesin olarak ibret vardır. Nitekim size hayvanın karnında, besin artıklarıyla kan arasında bir konumda bulunan bir nesne, içenlere lezzet veren saf süt içiliyoruz. 67. Hurma ağaçlannm ve üzüm asmalarının ürünlerinden hem içki hem de güzel besinler elde edersiniz. Bunda da aklını kullanan bir topluluk için açık delil vardır. 68-69. Ve rabbin bal arısına şöyle ilham etti: "Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine yuvalar edin; sonra her türlü besleyici ürünlerden ye; rabbinin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git!" Onların karınlarından, farklı renklerde bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır. [102]
Tefsiri
65. Sûrenin baş kısmında Allah'ın varlığına, birliğine ve yaratıcı kudretine dair canlı ve cansız tabiattan deliller gösterilmiş[103] ardından bu kesin delillere rağmen putları O'nun ortakları olarak tanıyan müşriklerin çeşitli yanlış inanç, kanaat ve davranışları eleştirilerek özelde onlara, genelde de benzer yanlışlıkları tekrarlayan bütün insanlara dinî düşünce, yaşayış ve âkıbetleriyle ilgili uyarıcı ve aydınlatıcı açıklamalar yapılmıştır. Burada ise tekrar insanların ibret nazarıyla bakıp inançlarını düzeltmelerini amaçlayan kanıtlara dönülmekte; özellikle yağmura, süte, bala ve insanın üremesi konusuna dikkat çekilmek suretiyle, insanların zihinleri bir defa daha metafizik problemlere yönlendirilmekte ve onlara bir bakıma tekrar inançlarını gözden geçirmeleri fırsatı verilmektedir.
Allah'ın gökten su indirmesi yani yağmur olayı Kur'ân-ı Kerîm'de sık kullanılan kozmolojik delillerdendir. Burada yağmurun en genel ifadesiyle ölü toprağa can vermesine ve dolayısıyla organik hayatın oluşumuna dikkat çekilmektedir. Çünkü yeryüzünde proteinierin oluşumundan uygarlıkların yükselmesine kadar gelişen olaylar zincirinin başlangıcı sudur, yağmurdur. Çöllerin ıssız kalmasının nedeni, orada yağmursuzluk yüzünden hayat şartlarının bulunmamasıdır. Tarihin muhtelif dönemlerinde çeşitii coğrafyalarda zaman zaman yaşanan uzun süreli kuraklıklar, insanların, üzerinde yaşadıkları topraklan, yurtlarını yuvalarını kitleler halinde terketmelerine yol açmıştır, Nitekim Türkler'in Orta Asya'dan batıya doğru yaptıkları göçlerin asıl sebebi de kuraklık olmuştur. İşte bunun içindir ki yüce Allah, engin rahmetinin eseri olarak yeryüzüne gökten su indirip orayı diriltmesini, şenlendirmesini kendi varlığının, yaratıcı kudretinin ve lütfunun bir kanıtı olarak ortaya koymaktadır. [104]
66. "Sağmal hayvan" diye çevirdiğimiz en'ârn kelimesinin koyun, keçi, sığır ve deveyi kapsadığı belirtilmektedir. [105]
Yeryüzünü yağmur suyu İle besleyip diğer birçok imkânlar yanında hayvanlar için besinlerin yetişmesini sağlayan yüce kudret, hayvanların aldığı gıdalardan oluşan sütün de insanlar tarafından besin olarak kullanılmasına dikkat çekmektedir. Arzı su ile besleyen Allah, İnsanı da muhtelif gıdalarla beslemekle birlikte besin değeri bakımından bunların başında süt geldiğinden âyette bu besin özellikle söz konusu edilmiştir. Yağmurun toprağı besleyiciliği yanında, yağmur olayının cereyanı da ibret konusu olduğu gibi sütün hem besleyiciliği hem de hayvan bede- nindeki oluşumu, Allah'ın hikmetli yaratıcılığına delâleti bakımından son derece anlamlı olduğu için âyette bu hususa bilhassa dikkat çekilmiştir.
"Besin artıkları" dîye
çevirdiğimiz âyet metnindeki fers kelimesi, gıdaların sindirim sırasında
besleyici unsurları alınan ve artık canlının metabolizması için hiçbir değeri kalmayan,
bir süre sonra dışkı halinde dışarı atılacak olan artıkları ifade eder. Ayette
sütün, bu besin artığı ile kan arasında bir konumda olduğu be
lirtilmektedir.
Çünkü besin artığı büsbütün faydasız bir maddedir, kan da hayvanın kendi bedeni için gereklidir; süt ise
bir salgı bezi ürünü olup besin artığı gibi faydasız
değildir; kan gibi hayvanın kendi bedeni için gerekli de değildir; bu ikisinin
arasında bir konumda bulunmaktadır ki o da hayvanın bedeninden çıktıktan
sonra içenlere yararlı bir madde olmasıdır. ,
Âyetin bu kısmı şöyle de açıklanmıştır: Süt, vücuttaki besin artığının bulunduğu sistem ile kanın bulunduğu sistem arasından gelmekte, bunlara asla karışmamaktadır; bu nedenle de kimyasal yapısı ve özellikleriyle onlardan farklı bir değer taşımaktadır. Âdeta süt ile diğer iki madde (kan ve besin artığı) arasına Allah'ın kudretiyle bir perde çekilmekte, sütün bunlardan birine veya ikisine karışarak renk, tat ve kokusu bakımından saflığının bozulması önlenmektedir. [106]
Bize göre şöyle bir yorum da mümkündür: Besinlerin önemli bir kısmı kana karışmakta, bir kısmı da dışarı atılmaktadır. Bu ikisi dışında (arasında) kalıp vücudun yine besinlerden ürettiği bir nesne daha vardır ki bu da başkalarını besleyen ve içimi lezzetli olan süttür. [107]
67. "İçki" diye çevirdiğimiz seker kelimesi sözlükte "sarhoşluk veren şey" anlamına gelir. İbn Abbas'a isnad edilen bir rivayete göre burada özellikle şarap kastedilmiştir. Başta Taberî olmak üzere[108] bazı müfessirler ise kelimenin bu âyette mutlak olarak haram olmayan içecekler için kullanıldığını söylemişlerdir. Ancak, müfessirlerin çoğunluğu tarafından da belirtildiği üzere, seker kelimesinin "güzel rızık"tan ayrı zikredilmesi, onun -o dönemde henüz yasaklanmamış olmakla birlikte- makbul bir nesne olmadığım ima etmekte, bu da kelimenin sarhoşluk verici içki anlamına geldiği ihtimalini güçlendirmektedir. [109]
68-69. "İlham etti" şeklinde çevirdiğimiz evhâ filinin türetildiği vahiy kavramı. [110]Tanımı ve Özellikleri 2.Vahiy" başlığı) burada "canlının kendisine yararlı olanları alması, zararlılardan sakınması ve kendi geçimini sağlaması hususunda muhtaç olduğu becerileri Allah Teâlâ'nın onda yaratması" anlamındaki ilham karşılığında kullanılmıştır. [111]Psikolojide buna içgüdü denmektedir.
Arıya yapması ilham edilen "yuvalar"dan maksat, anlann ağaç kovukları gibi uygun doğal mekânlarda veya İnsanların özel olarak hazırladığı kovanlarda kendi ürünleriyle oluşturdukları petekler ve her petekte bulunan altıgen gözcüklerdir. Bal arısı, Allah'ın verdiği ilham veya içgüdü sayesinde, bizzat kendisinin ürettiği bal mumuyla kendi yuvasını yapmakta, dalak içine milimetrik ölçülerle altıgen prizma şeklinde gözcükler yerleştirmektedir. Ayetteki deyimiyle "her türlü besleyici ürünlerden nektar denilen bal ham maddesi ve çiçek tozu toplayarak bunları hem kendi tüketimi için hem de bal ve bal mumu yapmak için değerlendirmektedir. Bu arada meyve, sebze ve ekinlerde tozlaşmayı sağlama konusunda da bütün diğer böceklerin toplamından daha fazla iş görmektedir.
Âyette arının ürettiği madde için "şerâb" (şerbet) kelimesinin kullanılması ilgi çekicidir. Arı topladığı nektarı, normal midesinden ayrı, özel olarak bu maksatla yaratılmış bulunan bal midesine toplayıp kovana taşımakta; burada bir genç an bu maddeyi hortumuyla emip kendi midesine aktarmakta ve onu şerbet kıvamına gelecek şekilde işleme tâbi tutmaktadır. Artık bal hâsıl olmuştur; bundan sonra şerbet peteklerde bir süre havalandırılarak katılaşması sağlandıktan sonra üzeri bal mumuyla kapatılıp izole edilmek suretiyle bozulması önlenir. Böylece Allah'ın lütuf ve ihsanıyla insanlar için besleyicîliği yanında şifa değeri de taşıyan yeni bir besin daha ortaya çıkmış olur. Bütün bunlar olağan üstü bir sanat kabiliyetinin tezahürü olup Allah'ın yaratıcı kudretini ve hikmetini hesaba katmadan basit bir hayvanın böyle bir eseri ve ürünü nasıl meydana getirebildiği sorusunu cevaplandırmak mümkün değildir. "İşte bunda da düşünen bîr topluluk için delil bulunmaktadır."
Kuıtubî'ye göre âyetin "Onda (balda) insanlara şifa var" mealindeki kısmı, bazı mutasavvıfların, "Velîlik makamına ulaşmak İçin belâlara razı olmak gerekir, velîye tedavi caiz değildir" şeklindeki fikrini çürütmektedir. [112] Balın şifalı olduğuna dair bazı hadisler de rivayet edilmiştir. [113] ayrıca modern tıpta da birleşimindeki sakaroz, friktoz, protein, asit, organik ve madenî maddeler dolayısıyla balın hem şifa verici hem de koruyucu bir özelliğe sahip olduğu kabul edilmektedir.
"Rabbinin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git!" şeklinde çevirdiğimiz cümle, arıların uçuşlarında izlediği yolların da farklılığına ve ilginçliğine dikkat çekmektedir. 1940'larda yapılan bir tespite göre arılar, genellikle güneşin konumundan yararlanarak yönlerini ayarlamakta; ayrıca rüzgârın yönü, dünyanın manyetik alanı gibi başka imkânlardan da yararlanmaktadır. Arıların, kovan üzerinde daire veya 8 çizerek birbirlerine yol tarif ettikleri, çiçek alanları hakkın- da bilgi aktardıkları, bu bilgileri alan diğer arıların, bilmedikleri çiçek alanlarını kolaylıkla buldukları, dönüşlerinde ise "arı hattı" denilen en kestirme yolu kullandıkları da bilinmektedir. [114]
Meali
70. Sizi Allah yarattı, sonra da vefat ettirecektir. İçinizden, bilgisi varken hiçbir şey bilmez hale gelsin diye ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır. Kuşkusuz Allah bilgilidir, kudretlidir. 71. Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Ama kendilerine fazla verilenler, rmklarıııı ellerinin altındakilerle paylaşıp da onları bu hususta kendileriyle eşit hale getirmeye yanaşmıyorlar. Peki onlar Allah'ın nimetini inkâr etmiş olmuyorlar mı? 72. Allah size kendi cinsinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti; sizi güzel ürünlerle rızıklandırdı. Onlar yine de bâtıla inanıp Allah'ın nimetine karşı nankörlük mü ediyorlar? 73. Allah'ı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, buna güçlen yetmeyen şeylere mi tapıyorlar? 74. Allah için (kendi- liğinizden) örnek göstermeyiniz. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz. 75. Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle ile katımızdan kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek Yeriyor; Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah'a mahsustur ama onların çoğu bilmezler. 76. Yine Allah şu iki İnsanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir sonuçla gelmez. Şimdi bununla adaleti emreden ye kendisi de dosdoğru yolda bulunan kimse bir olur mu? [115]
Tefsiri
70. Yarata da vakti geldiğinde vefat ettiren de Allah'tır; putlar vb. düzmece tanrılar değildir, tnsanın organik ve zihinsel yeteneklerinin en zayıf ve verimsiz noktaya geldiği ileri yaşlılık dönemine bu âyetin metnindeki deyimiyle "erzeli ömür" (ömrün en rezil, en düşkün dönemi) denmektedir. İnsan için ölmek, çok yaşayıp böyle bir hale düşmekten daha hayırlı olabilir. Son tahlilde hakkımızda neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu en iyi Allah bilir; insan bilir iken bilmez olur; Allah'a gelince, O'nun ilmi de kudreti de eksiksiz, eksilmez, kusursuz ve sonsuzdur; mümine düşen O'nun hükmüne razı olmaktır. [116]
71. Allah'ın takdiri ile
doğuştan getirdikleri kabiliyetlerin, ayrıca yine ilâhî takdire bağlı olarak
yaşadıkları sürece karşılaştıkları imkân ve fırsatların azlığına veya çokluğuna,
elverişli olup olmamasına ve bunları farklı şekillerde değerlendirmelerine göre azıkları,
kazançları farklı olmuştur ve olacaktiT. İnsan,
sahip olduğu servetle değil onu nasıl kullandığı ile değerlendirilir.
"Ellerinin altındakiler"den maksat, özel anlamda köleler, daha genel olarak kişinin, bakımından, geçiminden sorumlu bulunduğu yakınlarıyla çalıştırdığı, hizmetinden istifade ettiği insanlardır. Âyette servet sahibinin, bu insanları -temel ihtiyaçların karşılanması bakımından- servetinden kendisiyle aynı seviyede yararlandırması öngörülmekte; bu ilkeyi içtenlikle benimseyip uygulamakta isteksiz davranmanın "Allah'ın nimetini inkâr" anlamı taşıdığına İşaret edilmekte ve bu şekilde olumsuz davranış sergileyenler kınanmaktadır. Bu öğretisiyle âyet, İslâm'ın eşitlik, adalet, dayanışma, paylaşma gibi sosyal değerlere verdiği önemin veciz bir ifadesidir. Nitekim bu hususta Resûluüah da şöyle buyurmuştur: "Elinizin altındakiler (köleler, hizmetliler, çalışanlar) sizin kardeşlerinİzdir; Allah onları size emanet etmiştir. Şu halde kimin yanında bu şekilde kardeşi bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara ya güçlerinin yetmeyeceği ağır işler yüklemeyin veya yüklerseniz siz de yardım edin. [117]
Âyette, Mekke'nin putperest ileri gelenlerinin, köleleri kendilerine eşit saymazken putlarını Allah'a ortak koşup eşit saymalarına karşı bir eleştiri anlamı bulunduğu da belirtilmektedir. [118]
72-73. Kadınlar da erkekler de aynı kökten, insan tütündendir; dolayısıyla birbirine eşit konumda olup ilke olarak cinsiyet farkı bir ayırım sonucunu doğurmaz; hatta evlât ve torunlar da (sürüp giden nesiller) ana babalarıyla temel değerlerde eşittirler. Bu nedenle karşılıklı hak ve sorumlulukların dayanağı ontolojik değil ahlâkîdir. Şu halde cinsiyet faikı ve bunun bir sonucu olan üreme süreci, evlilik, aile kurumu ve bu kuruma bağlı olarak koca, eş, evlâtlar, torunlar şeklinde statülerin oluşması, insan hayatını geliştiren, zenginleştiren, değerlerin oluşmasına zemin oluşturan ilâhî lütuflardır, nimetlerdir. Bu nedenle Allah-insan ilişkisine ve insanların hayattaki gerçek rollerine bu şekilde bakmayan, Allah'ın birliği, irade ve kudretinin muti aklığı inancına aykırı olarak tamamen cansız ve güçsüz nesnelere Allah'a denk bir değer yükleyen müşrikler, âyette "bâtıla inanıp Allah'ın nimetine karşı nankörlük etmck"le suçlanmaktadır. [119]
74. Kadın-erkek, baba-evlât vb. ilke olarak birbirine eşit olduğundan bunlar birbiriyle kıyaslanabilir; hatta cismanî ortaklıkları dolayısıyla insanla maddî şeyler arasında bile benzerlikler kurulabilir. Fakat Allah ile insan ontolojik bakımdan farklı olduğu, hatta aralarında bu açıdan hiçbir benzerlik bulunmadığı için insanların kendi kafalarından Allah'a CTnun birliği ve benzersizliği inancını zedeleyici mahiyette örnek göstermeleri, yani müşriklerin yaptığı gibi O'nun dışındaki herhangi bir varlığa yalnız O'na mahsus olan bir isim, bir sıfat veya fiil isnat etmeleri eâiz değildir, [120]
75-76. Bu iki âyette insanların içinde yaşadıkları tecrübelerden yola çıkılarak, onların sağ duyusuna hitap edilmek suretiyle şirk inancının anlamsızlığına ve mantıksızlığına dikkat çekilmektedir. Burada örnekleri verildiği gibi gerek ekonomik ve sosyal yönden gerekse psikolojik ve ahlâkî bakımdan farklı seviyelerde bulunan iki insan arasında bile bir denklik kurulması apaçık bir haksızlık ve manasızlık olarak görüldüğüne göre Allah ile diğer varlıklar arasında nasıl bir benzerlik kurulabilir?
İlk âyetin asıl amacının, müminle kâfir arasında bir karşılaştırma yaparak bunların birbirlerine denk tutulamayacağını anlatmak olduğu ileri sürülmüşse de[121] müfessirlerin çoğunluğuna göre her iki âyetin de asıl amacı, Allah'ı her türlü ortaklık iddialarından tenzih edip tevhid ilkesini vurgulamaktır. Ayrıca burada dolaylı olarak yüce Allah'ın insanlar için olumlu ve gerekli gördüğü bazı imkânların ve niteliklerin de altı çizilmiş bulun maktadır ki bunları muktedir olma, geniş maddî imkâna sahip bulunma, infak etme, ifade gücü, özgürlük, üzerine aldığı işi hayırlı ve başarılı bir şekilde sonuçlandırma, adaleti hâkim kılına ve istikamet sahibi olma şeklinde sıralayabiliriz. [122]
Meali
77. Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. O son saat olayı bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. 7$. Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi. 79. Semanın boşluğunda buyruk altına sokulmuş kuşları görmüyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor. Kuşkusuz bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır. 80. Allah size evlerinizi huzur yeri yaptı; hayvanların derisinden gerek yolculuk gününüzde gerekse ikamet gününüzde kolaylıkla taşıyabileceğiniz barınaklar yapmanızı; keza bir süreye kadar onların yünlerini, yumuşak tüylerini, kıllarını ev ve giyim eşyasıyla ticaret malı olarak değerlendirmenizi sağladı. 81. Yine Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgelikler yaptı, dağlarda size sığınaklar yarattı; size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler, mâruz kalabileceğiniz düşman gücünden sizi koruyacak zırhlar yapma imkânı bahşetti. İşte Allah, teslimiyet gösteresiniz diye size nimetini böyle eksiksiz vermektedir. 82. (Ey Resulüm) buna rağmen eğer onlar senden yüz çevirirlerse artık sana düşen, sadece açık seçik duyurmaktır. 83. Onlar Allah'ın nimetlerini biliyor, ama sonra kalkıp nankörlük ediyorlar. Onların çoğu inkarcıdır! [123]
Tefsiri
77. İnkârda ve şirkte direnerek gönlünde ve hayatında gerçek bir din şuuruna, kaygısına ve sorumluluğuna yer vermek İstemeyen bir zihniyete karşı Allah'ın varlığını, birliğini, ilminin ve kudretinin sınırsızlığını dile getiren ve bunlarla ilgili kanıtlar sergileyen yukarıdaki âyetler grubunun ilkinde, Allah'ın özellikle evrenin sırlarım kuşatan ilmine ve dünya hayatına son verecek kadar g*niş boyutlu bir olay olan kıyametin kopmasını sağlayacak mükemmellikteki kudretine dikkat çekilmektedir,
"Göklerin ve yerin gaybfndan maksat, genel olarak İnsanın bilgi sınırını aşan evrenle ilgili konular veya özellikle kıyametin Allah'tan başkasınca bilinmeyen vaktidir. [124] "Daha kısa" diye çevirdiğimiz akrab kelimesinin asıl mânası "daha yakın" olmakla birlikte müfessİr Zeccâc'a göre burada "son saat"in yani kıyametin, göz kırpması kadar yakın bir süre sonra kopacağı kastedilmemiş; vakti geldiğinde ilâhî kudretin göz açıp kapayacak kadar kısa bİT süre içinde kıyamet olayını gerçekleştireceği ifade edilmek istenmiştir. [125]Bu durumda âyetin doğru anlaşılabilmesi için söz konusu kelimeyi "daha kısa" diye çevirmek isabetli görünmektedir. [126]
78. "Kalpler" diye çevirdiğimiz "ef ide" kelimesinin tekili olan fuâd kaynak larda genellikle "kalp" diye açıklanmakta, kalp ise Türkçe'deki gönül mânasının yanında, özellikle eski kaynaklarda, bilgi olayıyla ilgili olduğu konumlarda "bilme ve kavrama gücü, akıl" anlamında kullanılmaktadır. [127]Nitekim Taberî, "ef ide" kelimesini "ukul" (akıllar) ile karşıladığı yorumunda[128] konumuz olan âyeti şöyle açıklamıştır: "Hiçbir şeye aklınız ermezken, hiçbir şey bilmezken Allah Teâlâ analarınızın karnından dışarı çıkardıktan sonra size bilmediğinizi öğretti; kendisiyle bilgi elde etmeniz, iyiyi kötüyü ayırabilmeniz için size akıllar verdi... Allah size fuâdlar, yani sayesinde eşyayı tanıyıp zihninize yerleştirmeyi sağladığınız, düşüncenizi işletip derin bilgilere ulaştığınız akıllar (kulûb) verdi." Görüldüğü gibi bu açıklamada fuâd. kalp ve akıl terimleri "bilgi melekesi" manasında eş anlamlı olarak kullanılmış olup Taberî'nin bu ifadeleri Kur'an semuntiği bakımından son derece önemlidir.
Aslında insanın, doğuştan gelen başka eksikleri de bulunduğu halde, âyette özellikle onun "hiçbir şey bilmez" oluşuna dikkat çekilmesi ve Cenâb-ı Hakk'ın insanlara "kulaklar, gözler, kalpler (akıllar)" verdiğinin hatırlatılması insanın en değerli özelliğinin bilgi ve düşünme kapasitesi olduğuna ve nimete şükretmek gerektiğine işaret etmesi bakımından anlamlıdır. Bu hususa burada dikkat çekilmesi, muhatabın bundan sonraki âyetlerde ele alınan konular üzerinde düşünüp bunlardan hidayet ve hayra yöneltici dersler çıkarmasını sağlamak bakımından da önemli görünmektedir. [129]
79-81. Yer çekimine rağmen boşlukta durmayı başaran kuşlar aslında Allah'ın başka bir yasasına boyun eğmektedirler. İnsanların meskenlerde barınması; soğuğa, sıcağa vb. olumsuz tabiat şartlarına karşı korunmak için ihtilaç duyduğu şeyleri gerek tabiatla hazır bularak gerekse Allah'ın en büyük ihsanı olan kendi zihinsel yetenekleri ve becerileriyle kullanışlı hale getirerek elde etmesi de, hep O'nun tabiatta işlettiği yasaları sayesinde mümkün olmaktadır. 81. âyetteki "(Allah) mâruz kalabileceğiniz düşman gücünden sizi koruyacak zırhlar yapma imkânı bahşetti" mealindeki ifadede zırh örneği zikredilerek insanın korunmaya çalıştığı tehlikeler arasında onun kendi türünün de sayılması ilgi çekicidir. Gerçekten tarih, insanın en büyük düşmanının yine insan olduğunu göstermektedir. Endülüslü büyük âlim ve düşünür İbn Hazm bu gerçeği şöyle dile getirir: "İnsanın insanlardan çektiği acılar, yırtıcı hayvanlardan, zehirli yılanlardan çektiği acılardan daha fazladır. Çünkü bütün bu söylediklerimizden korunabiliriz; fakat insanlardan tam olarak korunmak mümkün değildir"[130] İşte insanın eski dönemlerdeki zırh benzeri çeşitli savunma araçları yaparak hemcinslerinden gelecek zararlardan korunması da âyette Allah'ın ibret alınması gereken bir lütfü olarak gösterilmiştir. 81. âyetin son kısmını açıklarken Taberî'nİn de kaydettiği gibi [131] Allah Teâlâ bütün bu nimetleri verirken ve bunları hatırlatırken insanlardan sadece şunu istemektedir: Saygıyla Allah'a yönelsinler, birliğini tanıyarak O'na teslim olsunlar, boyun eğsinler ve yalnız O'na kul olsunlar. [132]
82.Allah Resulü'nün insanlığa açıkladığı bütün bu uyarılara, ortaya konan açık seçik delillere rağmen gerek onun muhatapları arasından, gerekse tarihin akışı içinde ilâhî vahyin ulaştığı diğer insanlar arasından bu gerçeklere ve onu tebliğ edene sırt çevirenler olmuştur ve olacaktır. Âyete göre böylelerine karşı din adına yapılacak olan şey sadece muhatabın tam olarak kavrayabileceği açıklıkta dini tebliğ etmektir. Buna rağmen inkârda ısrar ediliyorsa sorumluluk ısrar edene aittir. [133]
83. Bir görüşe göre "Allah'ın nimeti"nden maksat Hz, Peygamberdir. Çün- kii o, gerek kendi halkı gerekse bütün insanlık için bir kurtarıcıdır. Muhatabı olan Mckkeliler onu tanıyor, faziletlerini yakından biliyorlardı. Buna rağmen ondan yüz çevirmeleri tam bir nankörlüktü. Başka bir yoruma göre "Allah'ın nimeti"yle, belli başlılarına bu sûrede işaret edilmiş olan O'nun maddî ve manevî ihsanları kastedilmiştir. Aslında müşrikler bu nimetin gerçek sahibinin Allah olduğunu biliyor, fakat sorulduğunda bunlara putlarının şefaatiyle sahip olduklarını ileri sürüp onlara taparak nimetin gerçek sahibine karşı nankörlük etmiş oluyorlardı. Bu görüşleri aktaran Tabcrî'mn kendisi, bir önceki ve bir sonraki âyeti dikkate alarak birinci görüşü tercih etmiştir. [134] Aslında bu şekilde davrananların hepsi inkarcı olmakla birlikte âyetin sonunda "Onların çoğu inkarcıdır" denİlmesiyle ilgili şu açıklamalar yapılmıştır: a) Çocuk yaşta veya akıl hastası olanlar kâfir sayılmazlar; b) "ǰğu" kelimesiyle hepsi kastedilmiştir; c) İnkarcılar içinde sırf bilgisizliğinden dolayı nimete nankörlük edenler de bulunmakla birlikte büyük çoğunluk, inatçı ve isyankâr oluşlarından dolayı bu şekilde davrandıkları için "Çoğu inkarcıdır" sözüyle özellikle bu azılı ve kararlı inkarcılar kastedilmiştir. [135] Bize göre en isabetli yorum sonuncusudur. [136]
Meali
84. Bir gün gelecek, her ümmetten bir tanık çıkaracağız ve artık inkâr etmiş olanların, ne mazeret ileri sürmelerine izin verilecek ne de onlardan Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yönünde çaba göstermeleri istenecektir. 85. O zalimler azabı gördükleri vakit artık cezaları hafifletilmez, kendilerini- müh- let de tanınmaz, 86. Şirke sapanlar, Allah'a ortak koştukları şeyleri gördüklerinde, "Ey Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız put-larımızdır" diye itirafta bulunurlar. Fakat o varlıklar, "Siz gerçekten yalancısınız" diyerek onlara gerekli cevabı verdiler. 87. Onlar da artık ister istemez Allah'a teslim olurlar; tanrı diye uydurdukları ise onları yüzüstü bırakmış olur. 88. Hem kendileri inkâr eden hem de insanların Allah yolundan gitmesini engelleyenler yok mu, işte bozgunculuk yapmış olmalarından ötürü onlara azap üstüne azap vereceğiz. 89. Yine o gün her ümmetten kendileri hakkında birer tanık çıkaracağız; seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız. Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidayet ve rahmet kaynağı, Allah'a gönülden bağlananlar için bir müjde olarak indirdik. [137]
Tefsiri
84. Müfessirlere göre her ümmetten çıkarılacak tanıktan maksat, tarihin çeşitli dönemlerinde gönderilmiş bulunan peygamberlerdir, Her peygamber kendi ümmeti içinde kimlerin iman ettiği, kimlerin inkâr ettiği hususunda şahitlik edecektir. Âhirette yükümlülük söz konusu olmadığı için[138] artık insanların ne yapacaklarına değil, dünyada iken ne yaptıklarına bakılacaktır. Bu sebeple âyette insanlardan Allah'ın hoşnutluğunu kazanma gönünde çaba göstermelerinin istenmeyeceği ifade buyurulmuştur[139]
86.Müşriklerin tanrısal nitelikler yükleyip taptıkları varlıklar, Allah'ın iradesi uyarınca konuşma yeteneği kazanıp kendilerine tapanlara, "Siz gerçekten yalancısınız" diyerek aslında kendilerinden böyle bir şey istenmediği halde putperestliği onların uydurduğuna bir bakıma şahitlik edeceklerdir, Yûnus sûresinin 28. âyetinde yine âhiretteki bu sahnenin tasviri sırasında müşriklerin Allah'a ortak koştukları varlıklara isnat edilen "Siz bize ibadet etmiyordunuz" ifadesi dikkate alınarak konumuz olan âyetteki "Siz gerçekten yalancısınız" sözünü, "Siz aslında bize değil kendi hevâ ve hevesinize tapıyordunuz" anlamında yorumlamak da mümkündür. [140]
87. Müşrikler, putlarının kendilerini Allah'a yaklaştıracağına inanıyor, onlara bu nedenle taptıklarını söylüyorlardı[141] Anlaşıldığına göre âhirette kendilerine şefaat etmelerini beklerken putları onları yüzüstü bırakacak[142] umduklarını bulamamanın yıkımını yaşayacaklardır. [143]
88. Allah'ın hiç kimseye hiçbir şekilde zulmetmeyeceği, günahkârlara da hak ettiklerinden fazla ceza vermeyeceği muhakkaktır. Ancak kendileri inkâr ettikleri gibi başka insanların hidayete ulaşmalarım da engelleyenler, bu tutumlarıyla insanların dinî ve manevî hayatları için bir fesat, bir bozgunculuk unsuru haline gelenlerin suçlan artık bireysel olmanın ötesine taştığı için cezaları da insanların mânevî hayatlarına verdikleri zarar ve tahribatın derecesine göre artacak, katlanacaktır; bu adaletin gereğidir. Nitekim bu hususa Ankebût sûresinde de (29/13) işaret buyurulmuş; Hz. Peygamber de iyilik yolunda öncülük edenlerin, o yolda gidenlerin sevabınca ödüllendirileceğini, kötülük çığın açanların da bu yüzden kötülüğe bulaşanların günahları kadar günah yükleneceğini bildirmiştir. [144]
89. "Seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız" ifadesindeki "kim.se-ler"den maksat, Hz. Peygamber'in mensubu bulunduğu toplumla onun evrensel bir peygamber olarak davetinin muhatabı konumunda bulunan, kendisinden sonra gelip geçen bütün insanlardır. Bu davetin ana kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm, insanlığın muhtaç olduğu ve ilâhî bir aydınlatma olmadan ulaşamayacağı helâl-haram, sevap-günah konularına dair bilgilen ana hatlarıyla açıklamıştır. Kur'an, hükümleriyle amel edenler için bir hidayet ve rahmet vesilesi, Allah'ın birliğini tanıyıp O'na saygıyla itaat edenler için Allah'ın cömertliğini ve lütufkârlığını bildiren bir müjdecidir. [145]
Meali
90. Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor. 91. Antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getiriniz; Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayınız. Unutmayınız ki yaptıklarınızı Allah bilmektedir. 92. Sakın, bir grubun diğer gruptan daha güçlü olması sebebiyle yeminlerinizi aranızda bir kandırma aracı yaparak ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayınız. Allah bu şekilde sizi imtihan etmektedir. Ve O, hakkında görüş ayrılığına düştüğünüz şeyleri kıyamet gününde size mutlaka açıklayacaktır. 93. Eğer Allah isteseydi hepinizi elbette ki bir tek inanç topluluğu yapardı. Ama O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkân verir, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduklarınızdan dolayı kesinlikle sorgulanacaksınız. 94. Evet, yeminlerinizi aranızda bir kandırma aracı yapmayınız; sonra sapasağlam basmışken ayağınız kayar da insanları Allah yolundan saptırdığınız için acı meyvesini tadarsınız, ayrıca ağır bir azapla da cezalandırılırsınız, 95. Allah'a verdiğiniz sözü küçük bir menfaate satmayın! Eğer bilirseniz sizin için Allah'ın katında olan daha hayırlıdır. 96. Sizde bulunanlar tükenip gider, ama Allah'm katındakiler kalıcıdır. Asla kuşkunuz olmasın ki, güçlüklere göğüs gerenlerin ecirlerini, yapmış olduklarının daha da güzeliyle vereceğiz. 97. Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak güzel işler yaparsa kesinlikle ona çok hoş bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz. 98. Kur'an okuyacağın vakit o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. 99. Gerçek şu ki onun, iman etmiş olanlar üzerinde, rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. 100. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî yapanlar ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir. [146]
Tefsiri
90. Özellikle bu âyetteki adalet ve ihsan kelimelerine çeşitli anlamlar verilmiş olup başlıcalan şunlardır:
a) Adalet kelime-i şehâdeti benimsemek, İhsan Allah'ın buyruklarını yerine getirmek, Allah rızâsı için gerektiğinde çeşitli maddî ve manevî sıkıntılara katlanmak.
b) Adalet insanın içiyle dışının bir olması, ihsan içinin dışından daha da temiz olması.
c) Adalet insaflı olmak, ihsan özveride bulunmak.
d) Adalet kişinin Allah'a ortak koşmaktan sakınması, ihsan Allah'ı görür gibi ibadet etmesi ve kendisi için istediği iyilikleri başkaları için de istemesi.
e) Adalet tevhid, ihsan tevhidde samimiyet. Ancak hemen bütün tefsirlerde yer alan ve bu âyeti "Kur'an'ın en kapsamlı âyeti" olarak gösteren rivayetlerin de işaret ettiği gibi[147]buradaki adalet ve ihsan kavramlarının, yukarıda sıratanan anlamların hepsini kuşattığı, bununla birlikte sosyal içeriklerinin daha da önemli olduğu anlaşılmaktadır. Rügıb el-İsfahânî'nin "Adalet, iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı kötülük olmak üzere yapılana denk bir şekilde karşılık vermektir; ihsan ise iyiliğe daha fazlasıyla, kötülüğe daha azıyla karşılık vermektir" şeklindeki tanımı [148] İslâm âlimlerinin konuyla ilgili anlayışlarının bir özeti sayılabilir.
Sözlükte adalet, "Doğru hareket etmek, hakka ve hakikate göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak" gibi mânalara gelen bir isim olup ahlâk ve hukuk terimi of arak "bireysel ve sosyal yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik esaslarına uygun şekilde davranmayı sağlayan bir erdem veya hukuk İlkesi" anlamında kullanılır. Aynı kökten bir masdar-isim olan adi kelimesi, "adaletli" anlamında Allah'ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri olarak da kullanılmaktadır. Adalet Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde genellikle "düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hüküm verme, doğru yolu izleme, takvaya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık" gibi mânalarda kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de kist kelimesi de yer yer adaletin eş anlamlısı olarak geçmektedir. Bununla birlikte adalet daha soyut bir kavram olarak kullanılırken kist genellikle uygulamada hakkaniyeti ifade eder.
İslâm düşünürleri, kâinatın her alanında var olduğunu kabul ettikleri ve zaman zaman adi (adalet) kavramıyla da ifade ettikleri mükemmel nizamı, gerek her bir bireyin ahlâkî kişiliğinde, gerekse tabiatı gereği medenî varlıklar sayılan insanların birbirleri arasındaki münasebetlerinde yani toplumsal ve siyasal hayatta da bulunması zorunlu bir ilke olarak görmüşlerdir. Ahlâk kitaplarında bireyin ahlâkî kişiliğinin gelişmesi için gerekli görülen dört temel erdemin sonuncusu adalettir; haltii adalet erdemi, hikmet, şecaa! ve iffet şeklinde sıralanan diğer erdemleri de kuşatan bir fazilet olarak kabul edilir. Öte yandan, sosyal hayat, zorunlu olarak fertler arasında ortak münasebetler kurulmasıyla gerçekleşir. Ancak bu ilişkilerin, hem Allah'ın iradesine ve rızâsına hem de insanların iyiliğine uygun olarak sürdürülebilmesi İçin öngörülen şartların başında adalet gelir. Bu nedenle adalet, yalnız ahlâkî bir erdem değil, aynı zamanda hukukun da en temel ilkesi ve bütün yasalarda gözetilmesi gereken amaçtır.
Adalet kavramı, aynı zamanda "eşitlik ve denklik'7 anlamını da içermektedir. Nitekim İslâm kültüründe eşitlik İlkesi genellikle adalet kavramıyla ifade edilmiştir. Ancak eşitlikte her zaman adalet olmayabilir. Meselâ "Çocuklarınıza verdiklerinizde adaletli davranınız'1 anlamındaki hadiste[149]adalet eşitliği ifade eder. Fakat genellikle sosyal adaleti emreden hükümlerde esas olan eşitlik değil dengedir. Çünkü insanlar gerek fiziksel gerekse zihinsel yetenekleri ve birikimleri bakımından farklı düzeylerde olduklarından böyle durumlarda eşitlikçi davranmak çok zaman haksızlık doğurur; hatta bazan eşitliğin ötesine geçmek (meselâ fedakârlık) adaletten de üstün bir erdem olabilir. Nitekim konumuz olan âyette adaletten sonra gelen ihsan kelimesi bunu açıkça göstermektedir.
Sözlükte "başkasına iyilik etmek" ve "yaptığını güzel yapmak" şeklinde kısmen iki farklı anlam taşıyan ihsan, dinî ve ahlâkî bir kavram olarak "hayırlı bir işi bilerek ve en iyi şekilde yapma, Allah'a ihlâsla ibadet etme, başkalarına hak ettiklerinden daha fazlasını verme" gibi anlamlarda kullanılır.
Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde ihsan kavramı hem Allah'a hem de insanlara nispet edilmektedir. Allah'a nispet edildiğinde O'nun kusursuz yaratıcılığını[150] veya kullarına lütufkârlığını, cömertliğini[151] ifade eder. Ancak Hz. Peygamber'in "Allahım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzel yap" anlamındaki duasında[152] daha bariz olarak görüldüğü gibi özellikle Allah için kullanıldığında bu iki anlam arasında kesin bir farktan söz edilemez. Çünkü Allah'ın fillerinin güzelliği ve mükemmelliği aynı zamanda O'nun lütufkârlığıdır.
İhsanın insana nispet edildiği âyet ve hadislerde bu kavram yine iki bağlamda kullanılır:
a) İhsan, kulun Allah'a karsı hissettiği derin saygı, bağlılık ve itaat ruhunu ve bu ruh halinin ürünü olan İyi davranışları kapsar. Hz. Peygamber'in, "Cibril hadisi" diye bilinen hadiste geçen "İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmendir; çünkü sen O'nu görmesen de O seni görmektedir" şeklindeki meşhur açıklaması[153] bu bağlamdaki ihsanın en cüze! tanımı kabul edilmiştir. İhsanın bu kapsamı bilhassa takva terimiyle yakından ilgili görünmektedir. Nitekim çeşitli âyetlerde bu iki kavram semantik bir bağlantı içinde kullanılmıştır. [154]
b) İkinci bağlamında ihsan, hilm erdeminden kaynaklanan bir anlayışla insanın, başta ana-babası olmak üzere başka insanlar karşısındaki sevgiye dayalı özverili tutumunu ifade eder. Nitekim çeşitli âyetlerde L'muhsinler" nitelemesiyle anılan müminlerin hüm ruhunu yansıtan bazı seçkin özelliklerine değinilmiş ve bu suretle ihsan kavramının içeriğine giren erdemlere de işaret edilmiştir. Bu erdemlerin bazıları şunlardır: Öfkeye hâkim olma, affetme, hoşgörü, sabır. [155] işlerde aşırılıktan sakınma, kararlılık ve cesaret[156] tok gözlülük ve cömertlik . [157]
Bilhassa konumuz olan âyetin "Muhakkak ki Allah adaleti ve ihsanı emreder..." mealindeki bölümü münasebetiyle tefsir kitaplarının yanında ahlâk ve tasavvuf kitaplarında da ihsan kavramı üzerinde önemle durulmuştur. Taberî adeti hilâfına, bu âyetteki adaleti "kelime-i tevhîd", ihsanı ise "Allah'ın emir ve yasaklarına uymak, zorluklara katlanmak hususunda gösterilen sabır" şeklindeki sınırlayıcı görüşü tercih eder görünmekle birlikte[158] onun da kaydettiği gibi bu âyetin "İyilik ve kötülük konusunda Kur'an'ın en kapsamlı âyeti" olduğu yönündeki görüş, ilk dönemlerden itibaren birçok müfessir ile diğer âlimler tarafından benimsenmiştir. Sonuç olarak literatürde ihsan konusunda yapılan açıklamaları dikkate alarak bu terimi, "insanın, hem Allah'a hem de yakın ve uzak çevresine, bütün insanlara, hatta tabiata karşı yaklaşımında, tutum ve davranışlarında adalet ölçüsünün, farz ve vacip sınırlarının da ötesine geçerek imkân ve kabiliyetlerine göre kulluğun, özverinin ve erdemin nicelik ve nitelik olarak en yüksek seviyesine ulaşması" anlamına gelecek şekilde tanımlamak mümkündür. [159] İhsan mutlak bir görev olmamakla birlikte adaletten de ileri bir erdemdir. Buna karşılık toplumsal hayatta adalet ihsandan daha önemli ve önceliklidir; çünkü İsiâm bilginlerinin sık sık tekrar ettiği gibi "yer ve göklerin düzeni adaletle kaimdir"[160] Bu yüzden Hz. Peygamber, "Hüküm verirken adaletli olanlar, ailesine karşı ve yönetimi altında bulunanlar hakkında âdil davrananlar, kıyamet gününde nurdan minberler üzerindedirler" buyurarak adaletin Allah nezdindeki değerine işaret etmiştir. [161]
"Hayasızlık" diye çevirdiğimiz fahşâ kelimesi, aynı kökten gelen "fuhuş" kelimesiyle eş anlamlı olup çirkin sözler ve fiiller için kullanılır. [162] Daha genel bir ifadeyle fahşâ, başta zina olmak üzere edep, haya ve iffete aykırı her türlü söz ve davranışı ifade eder. "Kötülük11 diye çevirdiğimiz münker İse genellikle mâruf kavramının zıddı olarak "aklın ve sağ duyunun çirkin bulduğu, erdemli toplumun yadırgadığı tutum ve davranışlar" anlamına gelir. [163]
Fahreddin er-Râzî'nin de ifade ettiği gibi[164] "Bu âyette Allah Teâlâ yükümlülükle ilgili farz ve nafile mahiyetindeki ilkeleri; keza ahlâk ve âdaba dair genel ve özel konuları bir araya getirmiştir." Yine aynı müfessire göre[165] bu âyet, Kur'an'ı "her konuda (yani insanlığın muhtaç olduğu ve ilâhî bir aydınlatma olmadan ulaşamayacağı helâl-haram, sevap-ceza konularında) açıklama getiren bir rehber" olarak tanıtan bir önceki âyetin tasdiki mahiyetindedir. Çünkü bu âyetin buyruğuna uyarak her durumda adaletli olan, gerektiğinde özveride bulunabilen, yakınlarına cömertçe iyilik eden; bunun yanında epesizlik ve hayâsızlıktan, kötülük ve çirkinliklerden, saldırgan davranışlardan uzak duran insan, aslında bu suretle ruhunun yükselişi için gerekli olan iyilikleri yapar ve kötülüklerden uzak durur hale gelmiş demektir. [166]
91. Bir
önceki âyette başta adalet olmak üzere temel buyruklar ve yasakların ortaya
konmasından sonra adaletin bir gereği olan ahde vefa ve yeminlere sadakat gösterilmesi emredilmektedir. "Allah'a
verdiğiniz söz" konusunda "ashabın Hz. Peygamber'le yaptıkları biat, cihad,malî ibadetler, Allah adına yapılan
yemin" gibi açıklamalar
yapılmışsa da bunun her türlü meşru vaadi kapsadığı yolundaki görüş en mâkul olanıdır. Bu vaadlerin, "Allah'a
söz verme" şeklinde ifade edilmesi bunların ahlâk ve hukuk bakımından olduğu kadar dinî bakımdan da
bağlayıcı olduğunu ve Allah katında sorumluluğu gerektirdiğini gösterir. Aynı
şekilde yemin
lerin bağlayıcılığı da önemle
vurgulanmakta olup âyetin son cümlesi insanlara bu konularda sorumluluğunu
hatırlatan önemli bir uyarı anlamı taşımaktadır, [167]
92, Buradaki teşbih, yemine sadakat göstermenin sadece dinî bir hüküm değil aynı zamanda aklın da bir gereği olduğuna işaret eder. Çünkü objektif ahlâk ölçülerini kişisel çıkarların üstünde tutan selim tabiatlı insan, bir kimsenin tutmayacağı halde yemin etmesini mantıksal bir çelişki olarak görür. Âyet, teorik olarak yanlış sayılsa bile pratikte sıkça rastlanan "Güçlü olan yemini bozabilir, verdiği sözü yerine getirmeyebilir" şeklindeki aldatmacı anlayışı özellikle yadırgamakta ve yasaklamaktadır. [168]
93-94. İnsanların, dinî ve ahlâkî bakımdan farklı inanç ve davranışları benimseyip uygulayarak farklı gruplar oluşturacak şekilde yaratılmaları bir imtihan gereği olup hayat bu imtihanla anlam kazanmaktadır. Ama bu imtihanın sonunda da bir sorumluluk vardır. İnsanlar, diğer görevleri yanında ahde vefa gösterip gös- termedikleri, yeminlerini tutup tutmadıkları hususunda da yüce Allah tarafından mutlaka sorguya çekileceklerdir. Çünkü, ahdini ve yeminini bozmak, birey açısından bir ahlâk ve karakter bozukluğunu ifade ettiği gibi toplumsal hayat bakımından da bîr güvensizlik ve istikrarsızlık ortamı doğurmakta, bu da hem manevî hem de maddî bakımdan daha başka vahim sonuçlara yol açmaktadır. 94. âyetteki "...sapasağlam basmışken ayağınız kayar" ifadesinin bu istikrarsızlığa, "acı mey-ve"nin bundan doğan sosyal sıkıntılara, "ağır azab"ın âhiretteki cezaya işaret ettiği de düşünülebilir. Başta Zemahşerî olmak üzere birçok müfessire göre bu âyetin asıl gayesi, Hz. Peygamber'le biatleştikten sonra bu ahdini ve yeminini bozma temayülünde olanları uyarmaktır. Ancak bu durum, âyetin hükmünün genelliğini engellemez. Zemahşerî'ye göre (II, 343) bir kimsenin ahdini ve yeminini bozarak dürüstlükten sapması, bu konuda başkalarına kötü örnek olacağı için âyette bu tutum "insanları Allah yolundan saptırmak" olarak değerlendirilmiştir. [169]
95-96. İnsanlar genellikle vaadlerini ve yeminlerini maddî ve dünyevî menfaatleri yüzünden bozarlar. Halbuki bu küçük ve geçici menfaatlere aldananlar, Allah nezdindeki daha değerli ve üstelik son bulmayacak olan nimet, lütuflardan mahrum kalmaktadırlar. İnsanın maddî ve biyolojik talepleri, ihtirasları, kompleksleri, onun sağlıklı düşünmesini, akıl ve vicdanının sesini dinlemesini engelleyebilmektedir. Bu engel ancak ihtiraslara karşı konularak aşılabilir; Allah'ın vaad ettiği tükenmeyen lütfuna ve dolayısıyla, mutluluklara da ancak bu sayede ulaşılabilir. Bunun için 96. âyette "Asla kuşkunuz olmasın ki, güçlüklere göğüs gerenlerin ecirlerini, yapmış olduklarının daha da güzelİyle vereceğiz" buyurulmuştur, [170]
97. "Güzel işler" diye çevirdiğimiz sâlih kelimesi, insanların hem din hem de dünya hayatları İçin iyi ve yararlı olan bütün faaliyetleri kapsayan bir Kur'an tabiridir. Aslında âyet metninde "işler" kelimesi yoktur; bununla birlikte diğer birçok âyette sâlih, "iş" anlamına gelen "amel" kavramıyla birlikte kullanıldığı için me-âlîni böyle verdik. Âyette bu tabirin geçtiği cümle, "kim güzel iş yaparsa..." şeklindeki anlamı yanında "kim yaptığını doğru ve güzel yaparsa" şeklinde de anlaşılacak bir özellik taşımaktadır. Bu da bize hem işimizin doğru ve yararlı olması hem de onu doğru bir şekilde, meşru ölçülere göre yapmamız gerektiği fikrini vermektedir. Hatta, Kur'an'daki yaygın kullanımının aksine burada "amelen sâlihan" değil de sadece "sâlihan" kelimesinin kullanılmasında, haricî işlerimizle birlikte, literatürde "kalbin amelleri" denilen duygu, düşünce ve niyetlerimizi de güzelleş tirmemiz gerektiğine bir ima olduğunu söyleyebiliriz. "Hoş bir hayat" tabİrindeki hayat kelimesiyle dünya hayatının kastedildiği hususunda hemen hemen görüş bir-lifti vardır. [171] "Hoş bir hayat" müjdesinin ardından ikinci bir müjde olarak zikredilen ecir İse âhiret mükâfatıdır. Böylece âyette dünya ve âhiret mutluluğunun birleştirildiği görülmektedir.
Dünya ve âhiret mutluluğunun birlikte vaad edildiği, böylece Allah'ın en güzel nimetlerinin çok kapsamlı ve zarif bir üslûpla dile getirildiği bu âyet, hayatını güzel işlerle süsleyen müminlere eşsiz bir müjde olduğu kadar gerek müslüman bireyler gerekse müslüman toplumlar için son derece anlamlı bir uyan ve bir irşad değeri taşımaktadır. Burada yüce Allah, hakkıyla mümin olup İşlerini güzel yapanların, yaptığını doğru yapanların; iyi, hayırlı ve faydalı işler yapmayı hayatlarının yasası haline getirenlerin dünya hayatlarının da hoş olacağı, güzel ve mutlu kılınacağı[172] müjdesini vermekte; bu hususta son derece kesin ifadelerle vaadde bulunmaktadır. Kur'an Allah'ın asla sözünden dönmeyeceğini bildirir. [173] her mümin de buna böyle inanır. [174] Buna göre eğer müslümanların dünya hayatları Allah'ın müjdelediği şekilde değilse bunun sebebini yanlış yerlerde aramamalıyız; dönüp kendimize bakmalı, yaptığımız işlerin ve kalplerimizin "sâlih" olup olmadığını kontrol etmeliyiz. Âyet, hayatın güzelleştirilmesinden erkekler kadar kadınların da güzel işler yaparak pay sahibi olmaları gerektiğine işaret etmesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. [175]
98-100. Hitap Hz, Peygamber'e olmakla birlikte onun şahsında bütün insanların dikkati, bunca hikmetli bilgi ve uyarılar içeren Kur'an'a çekilmektedir; çünkü bu ve benzeri müjde, irşad ve uyarılarıyla Kur'ân-ı Kerîm insanlığa en doğru ve en güvenilir rehberdir. Fakat Kur'an'ın rehberliğinden yararlanabilmek için âyette "kovulmuş şeytan"ın vesveselerine karşı Allah Teâlâ'ya sığınmamız öğüt-lenmekte; böylece dolaylı olarak zihin ve kalbimizi kötü duygu ve düşüncelerden uzaklaştırıp Kur'an'ın ışığına açmamız gerektiğine işaret edilmektedir. Bu öğüt dolayısıyla müslümanların Kur'an okumaya başlarken "besmele"den önce "eûzü" çekmeleri gelenek olmuştur. [176]
Bu şekilde Allah'a inanıp O'na sığınanlar, O'na dayanıp güvenenler üzerinde şeytan hâkimiyet kuramaz. Fakat âyette bunu bildiren ifadenin mutlak olup olmadığı hususunda değişik yorumlar yapılmıştır. Bunlar içinde en isabetli ve gerçekçi görüneni şöyle özetlenebilir: Allah'a imanı, bağlılığı ve güveni tam olanlara şeytan bazı hatalar işletmeyi basarsa da onları İnkâr ve şirk gibi affedilmez bir günaha saptıramayacaktır. [177]Nitekim Kurtubî, İblîs'in Hz. Âdem ve Havva'ya günah işlettiğini hatırlatarak, şeytanın müminlere asla günah işletemeyeceği şeklindeki yorumu gerçekçi bulmaz, 100. âyete göre şeytanın insanlar üzerinde hâkimiyet kurmasının asıl sebebi onların kendi tavlılarıdır. Şeytanı kendilerine velî yapanların onun hâkimiyeti altına girecekleri açıktır.
Şeytan cinlerin hemcinsi ve ulusudur. Allah'a inanıp güvenenlere etkisi olamayacağına göre cinlerden korkmak ve cincilere gitmek için de bir sebep yoktur. Allah'a inanmak ve güvenmek cinlere karşı korunmanın en güvenli yoludur. [178]
Meali
101. Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- "Sen sadece uyduruyorsun" dediler. Öyle değil, fakat onların çoğu bilmezler. 102. Kur'an'ı, iman edenlere sebat kazandırsın, müslümanlara rehber ve müjde olsun diye rabbin tarafından bir gerçek olmak üzere kutsal ruhun indirdiğini söyle. 103. Hiç kuşkusuz, "Kesin olarak ona bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğrettiğini ileri sürdükleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça'dır. 104. Allah'ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidayet vermeyecek; onlar için elem verici bir azap vardır. 105. Ancak Allah'ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, asıl yalancılar onların kendileridir. [179]
Tefsiri
101. Allah'ın, bir âyetin yerine başka bir âyeti getirmesine nesih denmektedir. Burada değiştirildiği ifade edilen "âyet"le, Kur'an âyetinin kastedildiğini kabul eden İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu Kur'an'ın bir âyetinin hükmünün daha sonra gelen bir âyetle değiştirilebileceğini veya tamamen kaldırılabileceğini söylemişler ve bu görüşlerine konumuz olan âyetle, Bakara sûresinin 106. âyetini delil göstermişlerdir. İmam Ebü'l-Hasan el-Mâverdî'nin en-Nüket ve'l-uyûn adlı tefsirinde (İN, 214) îiktımtyğı başka bir görüşe püre konumuzdan âyetle Kur'an'ın bir âyetinin başka bir âyetle değiştirilmesi değil, yüce Allah'ın eski bir dinin hükmünü (o hükmü bildiren âyeti) sonradan gelen bir dinin hükmüyle (meselâ Tevrat ve İncil'deki bir hükmü Kur'an'm bir âyetiyle) değiştirmesi kastedilmiştir. [180] Nesih" başlığı; [181]
Hz. Peygamber, kendisine indirilen ve eski bir hükmü ortadan kaldıran bir âyeti Mekkelıler'e tebliğ ettiğinde onu zor durumda bırakmak için bahane arayan putperestler, eğer Peygamber'in bildirdikleri Allah'tan olsaydı bunların değişmemesi gerektiğini ileri sürerek, "Bütün bunları sen uyduruyorsun, işine geldiği gibi değiştiriyorsun" şeklinde ithamlarda bulunuyorlardı. "...Onların çoğu bilmiyorlar" ifadesi, bir dönemde bir hükmün, başka bir dönemde farklı bir hükmün insanların daha çok yararına olacağı gerçeği konusunda müşriklerin cehaletini dile getirmektedir. [182]
102. "Kutsal ruh"tan maksat Cebrail'dir. [183] Âyet müşriklerin yukarıdaki İddiasını reddetmekte ve bu münasebetle vahyin aslî hedefini de özetlemektedir. Buna göre vahyin temel gayesi, ortaya koyduğu çeşitli kanıtlarla inananların imanını pekiştirmek, Allah'ın buyruk ve hükümlerine teslim olanlara, yanlış inanç ve davranışlardan korunup doğru yola yönelmelerinde rehber olmak, bu yolda ilerleyenlere kurtuluş ve mutluluk müjdeleri vermektir. Böylece âyet, dolaylı olarak muhataplarını, Peygamber'in tebliğlerini peşinen reddetmek yerine bu hedefler üzerinde düşünmeleri gerektiği hususunda uyarmaktadır. [184]
103-105. Müşriklerin bazıları Hz. Peygamber'in kendisine Allah tarafından vahyedildiğini bildirdiği sözleri kendisinin uydurduğunu söylerken bazıları da bunları ona başka bir insanın öğrettiğini ileri sürmüşlerdi, Bu kişinin Ehl-i ki-tap'tan BeNm isimli Mekkeli bir kılıç ustası veya Yaîş ya da Cebr isimli bir hı-ristiyan köle olduğu gibi çeşitli rivayetler vardır. Ancak bu rivayetler tahminden öte bir değer taşımamaktadır. Bir rivayette İranlı Selmân'ın da İsmi zikredilmekle birlikte Selmân Medine döneminde müslüman olduğu için bu rivayet asılsızdır. Ayetten anlaşıldığına göre bu kişinin kim olduğu o zaman bilindiği için burada isminin verilmesine gerek görülmemiş, bununla birlikte onun bir Arap olmadığı bildirilmiş; Arapça'nın en güzel örneği olan Kur'an gibi bir edebiyat şaheserinin, insanlığın din ve dünyasına ışık tutacak değerde bir hikmet kaynağının bir yabancı tarafından dikte edilmesinin imkânsızlığı ifade edilerek iddianın saçmalığı ortaya konmuştur. 104. âyette bu şekilde âyetleri inkâr edenlerin hidayetten mahrum kaldıkları ve şiddetli bir azapla cezalandırılacakları bildirilirken, 105. âyette Hz. Peygamber'in öğretisinin onun kendi uydurması olduğunu ileri süren Mekke müşrik- leri ve genel olarak tarihin başka döneminde îsiâm vahyi için benzer iddiada bulunanlar kastedilerek, yalancılık ve sahtekârlığın ancak böylesi inançsızlara yakışır bir davranış olduğu bildirilmiş; dolayısıyla asıl iftiracı ve yalancıların imandan nasip almamış kimseler olduğu ifade edilmiştir. [185]
Meali
106. Kim iman ettikten sonra inkâra saparsa, -kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu başka- ama kim kalbini inkâra açarsa işte Allah'ın gazabı bunlaradır; bunlar için çok büyük bir azap vardır. 107. Bu, onların dünya hayatını âhirete tercih etmelerindendir. Allah kâfirler topluluğuna hidayet vermez. 108. Bunlar, Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir; gaflette olanlar da işte bunlardır. 109. Hiç kuşku yok ki âhirette kaybedecek olanlar bunlardır. 110. Öte yandan, bilesin kî rab-bin, eziyetlerle sınandıktan sonra yurtlarından göçenlerin, ardından çabalarını sürdürüp sabır gösterenlerin yardımcısıdır; artık bu yapılanlardan sonra rabbin elbette çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. 111.0 gün herkes gelip kendisini savunacak, herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenecek, onlara haksızlık edilmeyecektir. [186]
Tefsiri
106. Mümin ve müslüıııan olduktan sonra inancından dönen, dinden çıkan insana raürted denir. Bu şekilde "kalbini inkâra açarak" yani kendi özgür iradesini kullanarak dinini terkedip dinsizliğe sapan veya başka bir dini benimseyen kimse Allah'ın gazabına uğrayacak ve çok büyük bir azapla cezalandırılacaktır. [187] İman, esas itibariyle gönülden bir benimseme ve onaylama olduğu gibi, inkâr da aym şekilde Allah'ın varlığını, birliğini ve müslüman sayılmanın asgari şartlan olan diğer iman esaslarım kısmen veya tamamen, bilerek ve isteyerek reddetmedir. Buna göre böyle bir isteği ve niyeti olmadığı, âyetteki ifadesiyle "kalbi imanla dolu olduğu halde" ağır baskı altında kalan (mükreh) bir mümin, bu baskı (ikrah) yüzünden görünüşte inancının aksine beyanda veya davranışta bulunursa âyete göre bundan dolayı mümin olmaktan çıkmaz. Karşılaşılan baskı veya sıkıntıya "zaruret", böyle bir durumda inancının aksini ifade etmeye veya yapmaya "ruhsat", baskıya rağmen İnandığı gibi konuşmaya veya davranmaya da. "azimet" denir. Genel bir kurala göre "Zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar"[188]
107-109. Dinden sapmanın temelindeki ahlâkî ve psikolojik sebebin âhireti, yani Allah'ın huzurundaki mutlak sorumluluğu, kusursuz yargılanmayı dışlayan bir dünya düşkünlüğü olduğunu göstermesi, dünya tutkusuyla hidayet arasındaki zıtlığa işaret etmesi bakımından din psikolojisine ışık tutan ifadenin ardından 108. âyette bu şekildeki bir dünya tutkusunun, insanın manevî hayatına ve yargılarına verdiği zararlar dile getirilmektedir. Her şey yüce Allah'ın kesin hükümleri, O'nun koyduğu düzen çerçevesinde gerçekleşmekte; insan bir kere kalbini inkâra açıp dünya hayatını âhirete tercih edince bunun ardından 108. âyetteki tabiriyle "gaflet", yanı düşüncesizlik ya da sağlıksız düşünme süreci başlamakta; artık onun gönlü, kulağı ve gözü mühürlenmekte; başka bir ifadeyle o kişi, âhiret kurtuluşu için kendisine lâzım olan şeylere zihnen ve ruhen kapalı hale gelmektedir. Görüldüğü gibi bu birkaç âyet, bütün karmaşık inkâr olaylarının "sehl-i mümtenî" kabilinden bir anlatımıdır. [189]
110-111. Müfessirlerin çoğunluğu buradaki göçten Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinin kastedildiğini ileri sürmiişlerse de bu sûre Mekke'de indiğine göre, 41. âyette olduğu gibi burada da Habeşistan'a göç edenlerden bahsedildiğini kabul etmek gerekir.
"Eziyetlerle sınanmak" şeklinde tercüme ettiğimiz metindeki "fütinû" fiilî, İnkarcıların müslümanları İnançlarından döndürebilmek için uyguladıkları fiziksel ve manevî baskıları ifade eder. Bu baskılar, başka açıdan müslümanın dinine sadakatinin ve Allah'a imanının sınandığı bir tür imtihan olduğu için olay, aslında "imtihan" anlamı taşıyan bu fiille ifade edilmiştir. Yukarıdaki âyetler, dünya tutkuları ve zaafları nedeniyle inkârda ısrar eden veya müslüman İken bu tür baskılara dayanacak kadar inancı ve bağlılığı güçlü olmadığı için sınavı kaybedip dinden çıkanlardan söz etmişti. Burada ise baskılara ve eziyetlere rağmen dinlerinde sebat eden, en azından zahiren baskıcıların istedikleri gibi hareket etseler de kalplerinde imanlarını koruyan müsllimanlar övülmekte; Allah'ın onların yardımcısı, velîsi olacağına ve sonunda onların galip geleceğine işaret edilmekte[190] herkesin kendisini savunacağı, kendi başının derdine düşeceği kıyamet gününde de Allah'a candan inanıp bağlanan, inancı uğruna baskılara katlanan, acı çeken, sabreden ve nihayet yurtlarını terkeden bu müminlere Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiretiyle muamele edeceği müjdelenmektedir. [191]
Meali
112. Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli, huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Derken ahalisi Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti, Allah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ye korku felâketini tattırdı. 113. Oysa onlara kendi içlerinden bir peygamber de gelmişti. Ama onu yalancılıkla suçladılar, bu yüzden de haksızlıklarını sürdürürken azap onları yakalayrverdi. [192]
Tefsiri
112-113. Sözü edilen şehir müfesshierİn çoğuna göre Mekke'dir. Gerçekten Mekke, Hz. İbrahim'in burada Kabe'yi inşa etmesinden sonra onun duası ve bu kutsal yapı bereketiyle[193] dokunulmaz (harem) olarak kabul edilmiş, burada kan dökülmesi yasaklanmış, şehre girenler güvencede kabul edilmiştir. Çevresinde kabile çatışmaları yüzünden mal ve can güvenliği sık sık tehlikeye düşerken Mekke güvenlikli ve kutsal şehir olma özelliğini yüzyıllarca korumuştur. [194] Aynca hac sayesinde Mekke'nin bir ticaret merkezi haline gelmesi de şehir halkına ekonomik bakımdan çok önemli imkânlar sağlamaktaydı[195] Ancak Mekke İleri gelenlerinin Hz. Peygamber'e ve müslümanlara karşı giderek artan bir dozda şiddet yoluna başvurmalarıyla şehrin huzuru bozuldu, güven ve bereket giderek ortadan kalktı, hatta muhtemelen bu âyetin inmesinden önce bir de kıtlık hadisesi yaşandı. [196]
Fahreddin er-Râ/î, âyetteki şehirle Mekke'nin kastedildiği bulmakta, bunun sadece ibret için zikredilmiş bir misal olma ihtimali üzerinde durmaktadır. [197] Ancak Mekke halkına, inkâr ve inatları, yaptıkları kötü işler, haksızlıklar yüzünden kendi şehirlerinin nereden nereye geldiği hatırlatılarak bundan ders çıkarmalarının istenmesi daha anlamlı görünmektedir. Buna göre "kendi içlerinden bir peygamberden maksat da Hz. Muhammed'dir.
Sonuç olarak burada asıl anlatılmak istenen şudur: Allah'ın nimetlerine şükretmek ve O'nun peygamberleri aracılığıyla bildirdiği yasalarına uygun davranmak, bir kulluk ve insanlık borcu olduğu kadar, insanların toplumsal ve ekonomik huzuru, güvenliği bakımından da bir zarurettir. Çünkü Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük anlamına gelen açık ve bilinçli inkâr ve kabalıkların toplumsal bir hal almasıyla, insanların ekonomik, sosyal ve psikolojik problemleri arasında bir ilişki bulunmaktadır; insanlar bu kötü gidişin sonuçlarını er veya geç, kaçınılmaz olarak, açlık ve korku türü musibetlerle yaşarlar.
Mealinde geçen "açlık ve korku felâketi" ifadesîndekİ "felâket" kelimesinin âyet metnindeki aslı "elbise" anlamına gelen "libâs"tır. Burada elbise nasjl bedeni sarar kuşatırsa, yaptıkları yüzünden müstahak olanlara Allah'ın vereceği açlık ve korkunun da onları kuşatacağı, kaplayacağı, çektikleri açlık ve korku duygularının dışlarına yansıyacağı anlatılmak istenmiştir. [198]
Meali
114. Allah'ın size verdiği helâl ve güzel rızıktan yararlanın ve eğer yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'nun nimetine şükredin. 115. Allah size sadece murdar eti, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkıısı adına kesilmiş olanı ha- ram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça; bilsin ki Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. 116. Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşarak "Bu helâldir, bu haramdır" demeyin; çünkü Allah üzerine yalan uydurmuş olursunuz; Allah üzerine yalan uyduranlar da kesinlikle iflah olmazlar. 117. Az bir faydalanma... Ardından onlara elemli bir azap vardır. 118. Yahudilere daha önce sana sözünü ettiğimiz şeyleri haram kılmıştık. Onlara biz haksızlık etmedik, fakat onlar kendi kendilerine haksızlık ediyorlardı. 119, Sonuç olarak senin rabbin cahillikle kötülük işleyen, ama bunun ardından tövbe edip kendilerini düzeltenlerin yardımcısıdır; onların bu dönüşünden sonra bilesin ki artık rabbînin mağfiret ve rahmeti de çok geniştir. [199]
Tefsiri
114-117. İçinde bulundukları bolluk ve güvenlik ortamını kendisine borçlu oldukları Allah'a karşı nankörlük eden, üstelik yaptıklarının yanlışlığını göstermeye çalışan Allah elçisini de yalancılıkla suçlayan şehir halkının bu yüzden uğradığı açlığı, korkuyu ve başlarına gelecek büyük azabı bir uyarı örneği olarak hatırlatan âyetlerin ardından Allah'a hakkıyla kulluk eden kimselerin, O'nun verdiği nimetlerden yararlanırken kendisine şükretmeleri gerektiği bildirilmekte; sonra da bazı haram yiyecekler sıralanmaktadır. [200] Allah kuluna gereksiz ve faydasız yere zorluk çıkarmaz; hatta kul zorda kalırsa, kural olarak yasakladığı bazı şeylere geçici olarak izin de verir. Önemli olan, Allah tarafından konmuş olan hükümlere saygı duymamızı, nimetlerinden ötürü O'na minnettar olmamızı sağlayan, bizi haksızlık ve aşırılığa sapmaktan koruyan bir dindarlık duyarlılığına sahip olmaktır. Buna karşılık, Allah'ın hükümlerini önemsemeyip de haram ve helâl konusunu hafife alarak, aslında kendi keyfi arzularıyla uluorta hükümler koyup bunları Allah'ın hükümleriymiş gibi göstermeye kalkışmak, "az bir faydalanma" yani önemsiz dünya menfaatleri uğruna "Allah üzerine yalan uydurmak", insanı ebedi kurtuluştan mahrum bırakacak ve "elemli bir azab"a götürecek ölçüde ağır bir suçtur. [201]
118. "Daha önce sana sözünü ettiğimiz şeyler" ifadesinin En'âm sûresinin 146. âyetine gönderme yaptığı anlaşılmakta, bu da Nahl sûresinin En'âm sûresinden sonra indiğini göstermektedir. Yahudilere haram kılındığı bildirilen şeyler En'âm sûresinin 146. âyetinde şöyle sıralanmaktadır: "Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe kansan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Azgınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık." Konumuz olan âyetin son cümlesine göre Allah tarafından yahudilere yiyecekler konusunda bazı sınırlı yasaklar konulmasının asıl sebebi, yahudİlerin yine kendileri olmuştur; bu yasakların, bazı günahları sebebiyle onları terbiye etme amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. [202]
119. "Cahillikle" ifadesi, "yapılanın kötülük veya günah olduğunu bitmeden" mânasında olmayıp, "bildiği halde iradesine hâkim olamamak, bilgisini uygulamamak, nefsine uyup kötülük yapmak yüzünden" anlamında kullanılmıştır. Bununla birlikte âyette cahillik kavramının kullanılması, bir başka açıdan, bütün kötülüklerin temelinde bilgisizlik bulunduğuna işaret eder. Çünkü iyilik ve kötülüğün sebepleri, mahiyeti ve sonuçları hakkında doğru ve yeterli bilgiye sahip olanlar, ayrıca kötülük eğilimlerini dizginlemenin yol ve yöntemlerini bilenler, kararlarını doğru verip iradelerini doğru yönde kullanma imkânına da sahip olurlar. Her şeye rağmen, bir önceki âyette de işaret edildiği gibi Allah'ın muradı insanlara kötülük etmek değildir; O, insanları cezalarla tehdit etmekle onların kendilerini düzeltmelerini istemiştir. Kötülükler cezasız kalırsa hayatın anlamı kalmaz. Ama eğer insanlar kötülüklerden dönüp hallerini düzeltirlerse Allah'ın onlardan bekledikleri gibi hareket etmiş olacaklarından, önceki kötülükleri hususunda O'nun af ve merhametine de mazhar olurlar. Bu dönüşü gerçekleştirmeleri halinde Allah onları, kendisine karşı nankörlükleri yüzünden tattırdığı açlık, korku vb. dünyevî musibetlerden [203] kurtaracağı gibi âhirette azaba uğramaktan da koruyacaktır. Allah'ın, burada görüldüğü gibi insanlara her vesileyle rahmet ve mağfiretinin genişliğini hatırlatması, onlara kötülüklerinden vazgeçmeleri noktasında bir arzu, ümit ve irade aşılamayı hedeflemektedir. [204]
Meali
120. Kuşkusuz İbrahim, bir hanîf olarak Allah'a gönülden itaat eden iyilik rehberiydi, müşriklerden de değildi. 121. Allah'ın nimetlerine şükrederdi; Allah onu seçkin kılmış, doğru yola yöneltmişti. 122. Biz İbrahim'e bu dünyada iyilik verdik; kuşkusuz o, âhirette de sâlihlerden olacaktır. 123. Sonra sana, "Hanîf olan ve putperestler arasında yer almamış bulunan İbrahim'in dinine uy" diye vahyettik. 124. Sebt gününün gözetilmesi sadece onun hakkında görüş ayrılığına düşenlere gerekli kılınmıştı. Rabbin kıyamet gününde, ayrılığa düştükleri meseleyle ilgili olarak onların arasında hükmünü verecektir. [205]
Tefsiri
120-121. Zemahşerî, "iyilik rehberi" diye çevirdiğimiz ümmet kelimesinin burada iki anlama gelebileceğini belirtmektedir: a) İbrahim'in, sahip olduğu bütün güzel nitelikler sebebiyle âdeta tek başına bir ümmet kadar büyük ve önemli bir zat olduğunu İfade eder; b) Burada ümmet, "bir toplumun kendisini iyilik konusunda önder ve rehber (imam) edindiği, peşinden gittiği kişi" anlamına gelir. Nitekim başka bîr âyette bildirildiğine göre Allah Teâlâ ona, "Ben seni insanlara önder (imam) yapacağım" buyurmuştu. [206]
Kur'ân-ı Kerîm'de âdeta Hz. İbrahim'in ismiyle özdeşleştirilen hanîf kelimesi ise "şirk kuşkusu taşıyan her türlü sapık görüşten uzaklaşarak, Allah'ın birliği inancını benimseyen ve ihlâslı bir şekilde yalnız O'na kulluk eden" anlamını ifade eder ve Allah'ın, başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, İnsanın tabiatına en uygun olan tevhid dininin genel bir niteliği olarak geçer[207] Muhtemelen Mekke putperestleri, kendi helâl-haram telakkilerinin ataları Hz. İbrahim'den geldiğini ileri sürdükleri için burada İbrahim'in gerek inanç gerekse yaşayış olarak onlarla hiçbir ilgisinin bulunmadığı vurgulanmaktadır. [208] Yukarıda müşriklerin Allah'a karşı nankörlükleri üzerinde durulmuştu; burada ise Hz. İbrahim'in özellikle tevhid inancına bağlılığı ve Allah'ın nimetlerinden dolayı şükür vecîbesini yerine getirme özelliği öne çıkarılmakta ve bu suretle Mekke putperestlerinin gerek inançta gerekse yaşayışta ondan ne kadar uzakta oldukları ortaya konmaktadır. [209]
122. İbrahim'e bu dünyada verildiği bildirilen iyilik (hasene), çoğunlukla "insanlık tarihinde hayırla anılarak saygınlık kazanması"[210] şeklinde açıklanmıştır. Böylece âyette Hz. İbrahim'in hem dünyadaki hem de âhiretteki seçkinliğine, şan ve şerefine işaret edilmektedir. Onun bu şekilde bir ihsana mazhar olmasının temel sebebi, yukarıda belirtildiği üzere Allah'ın birliği inancının samimi bir bağlısı, savunucusu olması, şükreden bir kul olmasıdır. Böylece âyette dolaylı olarak insanın asıl değerinin, dünya ve âhiret mutluluğunun Hz, İbrahim örneğinde dile getirilen bu temel özellikleri taşı-ıımın;ı hııftlı olduğu ortııya konmaktadır. [211]
123. Hz. Muhammed'in, içinde
yetiştiği toplumun putperest ve nankör kesiminden kendisini ayıran ve ismini
ebedîleştiren temel özelliği de Allah'ın bu âyette özetlenen buyruğuna uyanık Hz.
İbrahim'in tevhid geleneğini ihya etmesi ve tebliğ ettiği dinin inanç
ilkeleriyle ibadet ve ahlâk ruhunun "İbrâhimî gelenek" de
nilen bu Öğreti üzerine inşa edilmiş olmasıdır. [212]
124. Eski tefsirlerde genellikle yahuditerin, hakkında görüş ayrılığına düştükleri şeyin "sebt günü" (cumartesi yasağı) olduğu belirtilmiştir; fakat İbn Aşûr'un da belirttiği gibi[213] bunu bir önceki âyette geçen İbrahim ve "İbrahim'in dini" olarak anlamak daha isabetlidir. Buna göre âyeti şöyle açıklamak uygun olacaktır: Sebt günü ite ilgili yasaklar, bazı taşkınlıkları ve dik başlılıkları nedeniyle sadece Mûsâ kavmine özel bir ceza olarak Allah tarafından konulmuştur, İbrahim ve onun diniyle ilgisi yoktur. Âyetten anlaşıldığına göre Mekkeliler'in temasta bulunduğu bazı yahudi grupları, diğer birçok konuda olduğu gibi Hz. İbrahim'in kişiliği ve dini konusunda da görüş ayrılığına düşmüşlerdi. [214]
Meali
125. Rabbinin yoluna hikmette ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir. 126. Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın, takat eğer sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak ki daha hayırlıdır. 127. Sen sabret; sabır göstermen de Allah'ın ihsanı sayesinde olacaktır. Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma. 128. Çünkü Allah takva ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır. [215]
Tefsiri
125. Konu dikkate alındığında âyetteki davet'in muhatap tarafı, genellikle müstüman olmayan ve İslâm konusunda Peygamber'le tartışmaya girişenlerdir. Ancak âyette muhatap belirtiltneyip ifadenin mutlak bırakılması, burada genel olarak davet ve tartışma konusunda bir yöntem bilgisinin verildiğini açıkça göstermektedir. Başka bir ifadeyle âyet, farklı seviyeterdeki insanlara yönelik olarak özelde İslâm davetinin, genelde ilmî ve fikrî tartışmaların, eğitim ve Öğretimin başlıca yöntemlerini özetlemektedir. Başta İbn Rüşd olmak üzere genellikle müte-ahhir dönem İslâm âlimleri, düşünürleri ve müfessirlerine göre bu âyetteki hikmet, klasik mantıktaki burhana, "öğüt" (mev'iza) hitabete, "tartışma" (mücadele) ise cedele tekabül eder. Fahreddin er-Râzî[216] tefsirlerde bu âyet hakkında yeterli açıklamaya rastlamadığını ifade ettikten sonra özetle şu bilgileri vermektedir: Herhangi bir görüş ve inanca davet, sağlam delile (hüccet) dayanmalıdır. Bütün deliller genellikle üç baştık altında toplanır: a) Tartışmasız doğru bilgi ve inanç sağlayan kesin delil. Âyetteki "hikmefle kastedilen bu delildir, bütün bilgi derecelerinin en yükseği de budur; b) Kesin bilgiye değil, zannî işaretlere ve ikna gücüne dayalı deliller. "Güzel öğüt'le de bu kastedilmiştir; c) Bİr gerçeği kanıtlamaktan çok, rakibi susturup tartışmadan çekilmesini sağlayan deliller. Buna da cedel denir ve iki çeşidi vardır: Özünde doğruluğu kesin olmamakla birlikte yaygın kabul görmüş bilgiler. Âyetteki "en güzel yöntemle tartış" buyruğu bunu ifade eder. Cedelin ikinci kısmı asılsız öncüllerden oluşur ve buna ancak erdemsiz insanlar başvurur. Râzî'ye göre âyette "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel Öğütle davet et" buyurulmakla, davetin asıl metodunun bu iki delile dayanması gerektiği ortaya konmuştur. Cedel ise bir gerçeği kanıtlamaktan çok rakibi susturmayı hedef alan yöntemdir. İslâm âlimlerinin Önemli bir kısmı cedelin temelinde ne pahasına olursa olsun rakibi susturmak gibi bencil bir duygu gördükleri için bu yöntemi her zaman ahlâkî bulmamışlardır. Konumuz olan âyette tartışmanın en güzel yöntem ve üslûpla yapılması şartının getirilmesi de bu hassasiyeti yansıtmaktadır. [217]
126. Adalet İslâm'ın aslî ilkesidir ve insan bu ilkeyi ancak kendisi aleyhine yani özveri yönünde aşabilir (âyet 90); buna mukabil, karşı taraf putperest, inkarcı veya başka bir dinden bile olsa ona, onun kendisine verdiği zarardan fazla bir zarar veremez; gördüğü zarara kurallar çerçevesinde dengiyle cevap vermek adalet ilkesinden doğan bir haktır. Ancak yine de Allah, resulüne ve onun şahsında müslümanlara, eğer sabır gösteriri erse, yani kötülüğe dengiyle dahi karşılık verme arzularını dizginleyip mukabelede bulunmazlar ve bu haklarını kullanmazlarsa bunun sabır erdemini kazanmış kişiler için daha hayırlı olacağım bildirmektedir. İslâm ahlâk literatüründe bu davranışın adı hilimdir. Bazı eski tefsirlerde bu âyetin hükmünün cihadı emreden âyetlerle neshedildiği ileri sürülmüşse de[218] bu görüşü kabul elmek mimiktin değildir; çünkü cihad özel durumlarla ilgili geçici bir mücadele yöntemidir buna karşılık kötülük edenlere adalet ölçüsü içinde cevap vermek hak olmakla birlikte bağışlama yolunu tercih etmek ilâhî dinlerin ahlâk öğretilerinde başta gelen er-demlerindendir. Başka bir açıdan bakıldığında affetmek insan psikolojisini cezalandırmaktan daha fazla etkilediği için pratikte insanları kazanmak için daha etkili bir yoldur. Âyette sabrın daha hayırlı olduğu belirtilirken böyle bir imada da bulunulmuş olabilir. [219]
127-128. Sabrın, kulun Allah ile kurduğu şuur, tefekkür, duygu ve eylem ilişkisine bağlanması hem bu erdemin dinamiğine hem de yüksekliğine İnce bir işarettir. Hz. Peygamber'in, davetini hikmetle ve güzel öğütlerle sürdürmesine, gerektiğinde tartışmalarını da en güzel üslûpla yapmasına, baskı ve eziyetlere karşı sabırlı ve hoşgörülü bir tavır izlemesine ve bunu bir erdem saymasına rağmen düşmanları yine de onu derinden üzecek davranışta bulunuyor; aleyhinde tuzaklar kuruyorlardı. Sûrenin son âyetinde yüce Allah'ın, takva sahiplerinin, yani rabbine derinden saygı duyup her türlü tutum ve davranışlarında O'na karşı sorumlu olduğu bilincini daima canlı tutanların ve güzel işler yapanların, yaptıklarını da güzel yapanların yanında olduğu müjdesini vermektedir. [220]
Düşmanlarından maddî ve mânevi zarar gören, eziyet çeken Hz. Peygamber ve müslümanlar için aynı zamanda bir teselli amacı taşıyan bu son âyet, metnindeki takva kavramıyla ihsan kavramı astında insanın bütün dinî ve ahlâkî tutum ve davranışlarını kapsamaktadır; bununla birlikte, takva öncelikle müslümanın Allah'a karşı saygısını ve sorumluluğunu, ihsan ise ana babasından başlamak üzere yakın ve uzak çevresine, diğer insanlara, hatta canlı ve cansız tabiata karşı tavırlarını aynı sorumluluk duygusuyla en güzel, en doğru ve yararlı bir şekilde sergilemesini ifade eden kavramlardır. Bu sebeple İslâm dünyasının bazı bölgelerinde, sûrenin bu son âyetinin cuma hutbelerinde okunarak dinî ve ahlâkî mesajının müs-1 umanlara hatırlatılması gelenek halini almıştır. [221]
[1] 41. âyetin tefsirine bk
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/337.
[2] İbn Âşûr, XIV, 93
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/337.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/337.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/338.
[5] XIV, 75-76
[6] Yâsîn 36/48
[7] Enfâl 8/32
[8] Kurtubî,X, 70
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/338.
[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/339.
[11] Râgıb el-İsfahânî, el-MUfredât, "rvh" md.; ruh hakkında bilgi İçin bk. İsrâ 17/85
[12] Râzî, XIX, 219-220
[13] XIV, 77
[14] V, 3085
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/339-340.
[16] bu hususta geniş bilgi İçin bk. Mü'minûn 23/12-14
[17] Râzî, XIX, 226
[18] Ebû Bekir Îbnü'i-Arabî III, 1145-; Râzî, XIX, 229-230; İbn Âşûr, XIV, 107-110
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/340-341.
[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/341.
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/341-342.
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/342.
[22] bk. Zemahşerî, II, 324; İbn Atıyye, III, 382
[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/342-343.
[24] II, 531-532
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/343-344.
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/344.
[27] İbn Atıyye,III,385
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/344-345.
[28] bu üç farklı yorum için bk. Zemahşerî, U, 325-326
[29] İbn Atıyye, III, 386
[30] Ateş, V, 97-98
[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/345-346.
[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/346.
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/347.
[34] Taberî, XIV, 94-95; Râzî, XX, 18
[35] Müslim, "İlim", 15; "Zekât",69; Nesâî, "Zekât", 64; Müsned,lW, 357,359, 360,361. 25. âyetin mealinde, baştaki "li" edatının "akıbet lamı" olduğu yönündeki görüş [Râzî, XX, 18; Şevkânî, İÜ, 178] esas alınmıştır
[36] Taberî, XIV, 96-97
[37] XX, 19-20
[38] Râzî, XX, 21; Şevkânî, II, 180
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/347-348.
[39] Şevkânî, III, 180
[40] Râzî, XX, 21
[41] Kurtubî, X, 105
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/348-349.
[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/349.
[43] XX, 23
[44] XIV, 100
[45] Tirmizî, "îmân", 17, "Cehennem", 9
[46] Râzî, XX, 24
[47] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/349-350.
[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/351.
[49] Râzî, XX, 26; Şevkânî, 111,182
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/351.
[50] Yâsîn 36/48
[51] Zemahşerî, II, 327-32
[52] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/352.
[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/352-353.
[54] ümmet hakkında bilgi için bk. Bakara2/128,134,21İ; Hûd 11/118-119
[55] sahte tanrılar" diye çevirdiğimiz tâgut hakkında bilgi için bk. Mâide 5/60
[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/353.
[57] Şuarâ 26/3
[58] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/353.
[59] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/354.
[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/354.
[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/355.
[62] Kuitubî, X, 112; İbn Âşûr, XIV, 158
[63] X, 112
[64] 9/71-72
[65] Kurtubı, X, 113; Şevkânî, III, 186
[66] IV, 491
[67] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/355-356.
[68] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/356.
[69] İsrâ 17/94
[70] fazla bilgi İçin bk, İbn Âşûr, XV, 242-244
[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/356-357.
[72] İbn Âşûr. XIV, 162
[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/357-358.
[74] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/358.
[75] Ta-berî, XIV, 114
[76] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/358.
[77] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/359.
[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/359-360.
[79] Râzî, XX, 44-45
[80] bk. Zemahşe-rî,n,331;Kurtubî,X, 119
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/360.
[81] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/360-361.
[82] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/361.
[83] XX, 51
[84] XX, 51-52
[85] bk. İbn Kesîr, IV, 495; Şevkânî, UI, 192
[86] fek. Zemahşerî, II, 332;İbnAtiyye,ni,401
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/361-362.
[87] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/362-363.
[88] İbn Atıyye, III, 401
[89] Zemahşerî, II, 332; İbn Atıyye, III, 401
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/363.
[90] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/363.
[91] Râzî, XX, 56
[92] kız çocuklarının öldürülmesi hususunda ayrıca bk.İsrâ 17/31; Tekvîr 81/8-9
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/363-364.
[93] Zemahşerî, 11, 333; Râzî, XX, 56
[94] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/364.
[95] Lokman 31/13
[96] meselâ bk. Râzî, XX, 59-60
[97] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/364-365.
[98] İbn Kesîr, IV,498; Kurtubî, X, 127; Râzî, XX, 60
[99] İbn Âşûr, XIV, 191
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/365.
[100] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/365-366.
[101] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/366.
[102] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/366-367.
[103] 3-16. âyetler
[104] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/367.
[105] tbn Atıyye, III, 404; Şevkânî, III, 197
[106] bk. Zemah-şerî,II,334
[107] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/367-368.
[108] XIV, 138
[109] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/368.
[110] farklı anlamları için bk. "Tefsire Giriş" bölümü, "I. Kur'ân-ı Kerîm A
[111] Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, III, 1156
[112] X, 145-146
[113] bk. İbn Kesîr, IV, 501-5-3; Şevkânî, III, 200
[114] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/368-370.
[115] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/370-371.
[116] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/371.
[117] Buhârî, "îmân", 22; Müslim, "Eymân",40
[118] Zcmahşerî, II, 336; tbn Kesîr, IV, 504-505
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/371-372.
[119] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/372.
[120] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/372.
[121] Taberî, XI, 148-149; Râzî, XX, 83-84
[122] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/372-373.
[123] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/373-374.
[124] Zemahşerî, II, 338
[125] Râzî, XX, 88; Şev-kânî, III, 206
[126] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/374.
[127] Râgıb el-İsfahânî, el-Miifredât, "klb" md; a.mlf, ez-Zerîa ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 178
[128] XIV, 152
[129] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/374-375.
[130] XIV, 156
[131] el-Ahlâk ve'n-siyer, s. 81
[132] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/375.
[133] Taberî, XIV, 157
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/375.
[134] XIV, 157-158; Râzî, XX, 94-95
[135] Râzî, XX, 95; Şevkânî, III, 210
[136] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/375-376.
[137] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/376-377.
[138] Zemahşerî, II, 430; Şevkâ-nî, III, 211
[139] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/377.
[140] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/377.
[141] Zümer 39/3
[142] Taberî, XIV, 160
[143] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/377.
[144] Müslim, "İlim", 15; "Zekât", 69; Nesâî, "Zekât", 64; Müsned, IV, 357,359, 360,361
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/377-378
[145] Taberî, XIV ,161
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/378.
[146] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/379.
[147] meselâ bk. Taberî,XJV, 162-163; Râzî.XX, 101; Şevkânî, 111,212-213
[148] et-Müfredât, "adi" md
[149] Buhârî, "Hibe", 12
[150] Secde 32/7; Tegâbün 64/3
[151] Kasas 28/77; Talâk 65/11
[152] Müsned, 1,403, VI, 68,155
[153] Buhârî, "Tefsir", 31/2; "îmân", 37; Müslim, "îmân", 5-7
[154] meselâ bk.Mâide 5/93; Yûsuf 12/90; Zâriyât 51/15-16
[155] Âl-i İmrân 3/133-134; Mâİde 5/13; Yûsuf 12/90; Hûd 11/115
[156] Âl-i İmrân 3/147-148
[157] Bakara 2/236; Âl-i İmrân 3/133
[158] XIV, 162
[159] meselâ bk. Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, II, 1172-1173; Râzî, XX, 100-104; Kurtubî;X, 172-176
[160] Râzî,XX, 103
[161] Müslim, "İmâre", 18
[162] Râgıb İsfahanı, el-Müfredât, "fhş" md.
[163] bk. Nİsâ 4/19, 140; daha geniş olarak A'râf 7/157
[164] XX, 100
[165] XX, 105
[166] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/380-383.
[167] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/383.
[168] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/383.
[169] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/383-384.
[170] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/384.
[171] meselâ bk. Taberî. XTV, 170-171; Zemahşerî, 11,343; İbn Atıyyc. III,419
[172] Taberî, XIV, 171
[173] Bakara 2/80
[174] Âl-i İmrân 3/194
[175] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/384-385.
[176] ayrıca bk. Fatiha 1/1, "eûzü"nün tefsiri
[177] bk. İbn Atıyye, III, 420; Kurtubî, X, 183-184
[178] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/385-386.
[179] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/386.
[180] neshin anlamı, kapsamı ve Kur'aıı'da nesih konusunda bk. "Tefsire Giriş" bölümü, "I. Kur'ân-ı Kerîm F
[181] Bakara 2/106
[182] İbn Atıyye, III, 420
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/386-387.
[183] bilgi için bk. Bakara 2/87,97
[184] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/387.
[185] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/387-388.
[186] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/388.
[187] irtidad ve mürted hakkında bilgi için bk. Bakara 2/217; Mâide 5/54
[188] Mecelle, md. 21
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/388-389.
[189] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/389.
[190] âyet metnindeki "li" edatının bu anlama işaret ettiğine dair bk. Zemabşerî, II, 345; Şevkânî, III. 223
[191] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/389-390.
[192] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/390.
[193] Bakara 2/126; İbrahim 14/35, 37
[194] Ankebût 29/67
[195] Kasas 28/57
[196] bk. Duhân 44/10-15
[197] XX, 127
[198] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/390-391.
[199] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/391-392.
[200] bu haramlar konusunda bilgi için bk. Bakara 2/173
[201] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/392.
[202] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/392-393.
[203] âyet 112
[204] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/393.
[205] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/393-394.
[206] Bakara 2/124
[207] bilgi için bk. Bakara 2/135
[208] Tabe-rî, XIV, 190
[209] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/394.
[210] Taberî, XIV, 192-193; İbn Atıyye, III, 431
[211] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/394.
[212] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/395.
[213] XIV, 322-323
[214] bk. Âl-iîmrân 3/65-68
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/395.
[215] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/395.
[216] XX, 138 vd0
[217] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/395-396.
[218] bk. Taberî, XIV, 195: İbn Atıyye, III, 433; Râzî, XX, 141
[219] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/396-397.
[220] ihsan hakkında bk. âyet 90
[221] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/397.
İslami Okul Okulların En Önemlisi