Kehf Suresi - 018Kehf - 19. Sayfa
Peygamber (S.A.V.)'E Verilen Bazı Direktifler
Dünya İle Onur Duyan Ve Dünyaya Aldanan Kimsenin Durumu
İki Zarardan, Hafif Olanı İşlemenin Caizliği
KEHF SURESİ
Kurtubî diyor ki: Bütün tefsircüere göre bu sûre Mekkidir. Keşşaf ise; bazı ayetleri dışında bu sûrenin Mekki olduğunu söylemiştir. Doğru olan, birinci görüştür. Yüz on ayet olan bu sûrenin, Kur'an-ı Kerim ve tesirinden söz ettiğini görüyoruz. Sonra bu sûrede Ashab-ı Kehf'in kıssası ve bu kıssadaki ibretler anlatılıyor. Bunun ardisıra yararlı yönlendirmelerde bulunuluyor. Sonra da kıyamet gürcünün hatırlatılmasıyla birlikte, dünyaya aldanan ve dünyalık yüzünden aliiretten gafil kalan kimse için tatbikî bir misal verilmiştir. Tabii bu arada hikmetler, ilahi kudrete dair alametler, yönlendirmeler, uyarılar, bunlardan sonra da Musa İle Hızır (A.S.)'ın kıssası, ruha dair verilen cevaplar ve Zülkarneyn anlatılıyor. Bu sûrenin mü'münlere ilişkin sözlerle son bulması ne güzeldir! Allah'ın kelimeleri tükenmez.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
1-4- Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir azabı haber vermek ve yararlı iş yapan mü'minlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kulu Muhammed'e, eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitab'i indirmiştir,
5- Allah 'm çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.
6- Ey Muhammedi Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!
7- İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri yeryüzünün süsü yaptık.
8- Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz. [1]
Bazı Kelimeler:
Eğrilik. Ayet-i kerimede bununla, Kur'an'da ihtilaf ve çelişkinin bulunmadığı, lafız ve manalarında zıtlık ve çelişkinin bulunmadığı anlatılmak isteniyor.
Dosdoğru, içinde hiç eğrilik bulunmayan,Kendini yorup mahvedeceksin. Şiddetli öfke. Aynı seviyede olan, düz yer. Cürüz: İçinde hiç bitki olmayan yer. [2]
Açıklama:
Hamd Allah'adır. Şükür O'nadır. Yüce Allah'ın kutsal zatından, kendi isteğiyle sadır olan güzel fiillerine karşı güzel övgü Allah'adır.
Cenab-i allah, kullarına bahşetmiş olduğu nimetlerinden dolayı kendisine nasıl hamdedeceklerini öğretti. Peygamberlerin efendisi, önderi ve sonuncusu, kendisinin kulu ve sevgilisi Muhammed'e; sayfalarda yazılı, zamanın vicdanında kayıtlı, kalplere kazılmış olan ve tevatür yoluyla bize aktarılmış bulunan Kur'an'ı indiren O'dur. "O zikri (Kur'an'i) biz indirdik biz; ve O'nun koruyucusu da eibette biziz”[3].
Cenab-ı Allah, bu Kur'an'ın lafız ve manâsında hiç bir eğrilik var etmemiştir. Kur'an'ın hiç bir tarafında ihtilaf yoktur. "Eğer (O) Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı"[4] Kur'an, dosdoğrudur. Hak ve adalet"yolundadır. Hayır ve hidayet yoluna çağırır. Kulların dünya ve ahiret yararlarını gözetir. Kendisinden önce nazil olmuş kitapları doğrular ve onların çok üstünde bir mevkidedir.
tşte "kayyimen" (dosdoğru) kelimesiyle ifade edilen bunca mana ve delâletler. Cenab-ı Allah, kafirleri ve âsileri kendi katından şiddetli ve elem verici bir azapla korkutup uyarmak İçin, inanan ve salih amel işleyenleri de içinde allah'm dilediği zamana kadar sürekli kalacakları güzel bir ecir olan cenneti müjdelemek için şu Kur'an'ı dosdoğru bir şekilde indirmiştir..înanan ve doğru işler yapan mü'min kimselerin imanları, amelle beraberdir. Onlar acizlik ve tembellikten uzaktırlar. Ayette inzar (uyarma), tekid için ikinci kez tekrarlanmıştır. Cenab-ı Allah, Kur'an'ı kuluna indirdi ki onunla; "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarsın. Nitekim yahudiler, Uzeyr'in; Hıristiyanlar da Mesih'in; Allah'ın oğlu olduğunu söylediler. Kureyş kâfirleri de, "Melekler, Allah'ın kızlarıdırlar" demişlerdi. Onlarda, babalan da Allah'ın çocuk edinmesi" konusunda hiç bir şey bilmiyorlar. Bu söyledikleri, iftiradan başka bir şey değildin Şu da var ki, bu mesele, bilinemeyen meselelerdendir. Ya bu meseleyi bilmeye ulaştıncı yol bilinemez, ya da bu mesele (Allah'ın çocuk edinmesi) hadd-ı zatında imkânsız bîr şey olduğundan bunu bilmek de mümkün olmaz.
"Allah çocuk edindi" diyen şu Heriflerin ağzından çıkan şu kelime, ne büyük bir kelimedir. Bunlar, yalan ve iftiradan başka bir şey söylemiyorlar!
"Demek onlar İnanmazlarsa, onların peşinde kendini helak edeceksin", Hûd sûresinin "Belki sen, sana vahyolunanm bir kısmım (duyurmayı) terkedeceksin"[5] ayet-i kerimesinde sözcüğüyle ilgili açıklama verilmiştir. Ayet-i Celiîenin manası: Ey Muhammedi Demek onlar, bu söze inanmazlarsa, onların senden yüz çevirmeleri, Allah'a başka varlıkları ortak koşmaları dolayısıyla şiddetle üzülüp esef ederek peşleri sıra kendini Öldürüp mahvedeceksin ha!
Keşşaf tefsirinde müşrikler, kendisinden yüz çevirip iman etmedikleri için üzülüp kederlenen Hz. Peygamber; dostları ve destekçileri tarafından terke-dilip peşleri sıra. hasret çeken, ayrılıklarına dayanamayıp kendini mahveden bir kimseye benzetilmiştir.
Yeryüzündeki insan, hayvan, bitki ve cansız varlıkları dünyanın süsü kıldık. Yeryüzündeki herşeyiCenab-ı Allah, dünya için süs ve bizler için de faydalı şeyler kılmıştır. "O'ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı "[6]. Bunu da sizi sınamak, İyilik yapanlarınızı kötülük yapanlarınızdan ayırt etmek için yaptı. Yani Cenab.-ı Allah, hallerini bilmek için onlara, kendilerini imtihan edercesine muamelede bulundu. Noksanlıklardan münezzeh olan Allah, bundan sonra, yüryüzündekİ bunca zinetleri toprağa çevirecek, yeryüzünü bitkisiz, cansız ve hayatsız hale getirecektir. Çünkü O, her şeye muktedirdir. Ölümden sonra toprağı diriltir. Dirilişinden sonra da öldürür. [7]
Ashabı Kehf Kıssası
9- Yoksa sen, ey Muhammedi Mağara ve Rakım ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?
10- Birkaç genç mağaraya sığınmış: "Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarıh kıl" demişlerdi.
11-12- Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra; iki taraftan hangisinin, bekledikleri müddeti iyi hesaplamış olduklarını belirtmek İçin onları uyandırdık.
13-15- Ey Muhammedi Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidîr, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah 'i bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yatan uydurandan daha zalim kimdir?"
16- Onlara: "Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, bunun için Mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size kolaylık göstersin" denildi.
17- Baksaydm, güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da Mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir; Allah 'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.
18- Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpeklen dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.
19- Birbirlerine soksunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri "Ne kadar kaldınız?., dedi: "Bİr gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz.daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, en iyi yiyeceklerle baksın ve size getirsin. Orada dikkatli davransın, sakın sizi-kimseye duyurmasın" dediler.
20- "Zira onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız.
21- Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyor: "Onların mağaralarının çevresinde bina kurun" diyorlardı. Oysa Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: "Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bîr mes-cid kuracağız" dediler.
22- Karanlığa taş atar gibi, "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir" derler, yahut, "Beştir, altıncıları köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını en iyi bilen Rabbim'dir. onları pek az kimseden başkası bilmez." Bunun için, ey Muhammedi Onlar hakkında bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bîr şey sorma.
23-24- Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."
25- Onlar mağaralarında üç yüz dokuz yıl kaldılar.
26- De ki: "Onların ne kadar kaldıklarım en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz." [8]
Bazı Kelimeler:
Dağdaki geniş mağara, Köpeklerinin adı. "Rakim" kelimesinin, ashatM Kehfin bulundukları vadinin adı olduğunu söyleyenler de olmuştur.Onları, hiçbir şeyi duymayacak derecede ağır bir uykuya daldırdık.Gaye ve sınır. Önemli haber. Saçma. Kendisinden yararlanılan şey.Kayar, meyleder. Onları geçer, onlara yaklaşmaz. Mağaranın geniş bir yeri. Mağaranın girişi.Veriq: Damgalı veya damgasız gümüş para. Ashab-ı Kehfle ilgili olarak ehl-i kitapla tartışma. [9]
Açıklama:
Kavmi, Resulullah (s.a.v.)'e, kendisini imtihan edercesine ve de tuhaf bulurcasına Ashab-ı Kehf kıssasını sordular. Ek olarak ruhu ve Zülkarneyn'i sordular. Cenab-ı Allah, onların birinci sorularını cevaplayarak şöyle buyurdu: Ey Muhammedi Sen, Kehf ve Rakîm sahiplerinin, bizim şaşılacak ayetlerimizden olduğunu mu sandın? Böyle sanma. Ayetlerimizin hepsi garip ve enteresandır. Yeryüzündeki şeyleri insanlar İçin yararlı kılan, sonra da onları bir akşam veya kuşluk vakti arasında daha önce hiç yokmuşçasına toprak haline getirebilen Allah; ölüm sonrası dirilişi ve diğer akla gelebilecek her işi yapmaya muktedirdir. Şu halde insanların bir grubunu, belli bir zaman boyunca canlı olarak uykuda tutmasını imkansız görmeyin. Bunların kıssaları her ne kadar harikulade ise de, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ın ayet ve mucizeleri hep böyledir.
Gençlerin mağaraya gidip orayı kendilerine sığmak edindikleri ve yalnızca Allah'a yönelerek: "Rabbİmiz, kendi katından bize geniş bir rahmet ver, lütuf gölgenle bizi Ört, kâfirleri terkedişimizi bizim İçin yararlı kıl ve bizi, sapıklığa düşmeyen doğru yoldaki kimselerden kıl" dedikleri zamanı hatırla.
İşleri zorlaşıp perişan hale geldiği zaman, hidayete muvaffak olan mü'-minlerin hali işte böyle olur. Bu durumda onların yegane sığınacakları yer, Allah'ın kapısıdır, O'ndan yardım ve destek isterler. Hidayete ve doğru yola iletilmek, isterler. Rabbin onları şefkatle kapladı. Mağarada kulaklarına, sayılı senelerce vurdu. Yani onları çok ağır bir uykuya daldırdı, üzerlerine kapanan ve ses geçirmeyen bir taşın ardında kalmışcasına uykuya daldılar.
Sonra onların uyuma müddetleri hakkında anlaşmazlığa dü^cıı iki zumreden hangisinin daha iyi hesap yaptığını bilelim diye onları dirilttik,uykularından uyandırdık.
Cenab-ı Allah'ın bu iki grubtan hangisinin daha iyi hesap yaptığını bilmesi, onların diriliş sebebi olarak gösteriliyor. Zira onların acizlikleri ortaya çıkıyor. İşlerini Allah'a bırakıyorlar. Durumlarını öğrenmeye çalışıyorlar. Ya-kînlerıne yakın katıyorlar. Bu da zamanlarında mü'minlere yapılan bir lu-tuftur. Kâfirler için de apaçık bir ayet ve mucizedir.
Buraya kadar, Ashab-ı Kehf kıssasını özetle anlattık." Simde de, genişçe ele almaya çalışacağız:
Onlar, Allah'a ortak koşmanın her türünden ve bunun günahından arınmış olarak, Rablerine sadık bir imanla inanmış, hidayetlerini arttırmış, Kalbleri de sabır ve metanetle bağlanıp kuvvetlendirilmişti. Artık kalplerinde, şüphe ve nifaka yer kalmamıştı..İşte o vakit ayağa kalkıp, yüksek sesle şöyle demişlerdi: Rahbimiz, göklerle yerin ve bu ikisi içinde mevcut olan şeylerin Rabbi-dir. O'ndan başka tanrıya kulluk etmeyiz. Şayet O'ndan başkasına ibadet eder ve böyle söylersek; akıl ve din sınırlarını çiğneyerek saçma bir şey söylemiş oluruz. Cahillik ve ahmaklıkta pek ileri giden kavmimiz, hiç bir bilgi ve delile dayanmaksızın Allah'ı, göklerin ve yerin yaratıcısını bırakarak başka tanrılar edindiler. Bunların tanrılarına ilişkin apaçık bir belge ve görünür bir delil getirseler ya! Onların bu,konuda asla hüccetleri yoktur. Fakat onların bu yaptıkları şirktir, körü kürüne taklittir. O'dan başka tanrılar edinip ortak koşarak Allah'a iftira eden ve yalan uydurandan daha zalim kim vardır.
Ey Ashab-ı Kehf! Madem ki onlardan, onların inanç ve ibadetlerinden ayrıldınız, bir ve kahredici Allah'a taptınız; manen onlardan ayrıldıktan sonra bedenen de onlardan ayrılmış olmak için mağaraya sığının. Mağaraya sığındığınız takdirde, Rabbiniz her iki cihanda sizin için rahmetini yayar, sizin için yararlı şeyler hazırlar, dininiz sebebiyle onlardan kaçış işinizi yoluna koyar.
Buraya kadar, Ashab-ı Kehf in mağaraya giriş öncesi durumu anlatıldı. Mağaraya girdikten sonraki durumlarına gelince: Bakınız, Cenab-ı Allah ne buyurmuş: Ey Muhammedi (veya bu ilahi hitaba müsaid olan herkes), güneşi, doğarken mağaralarından sağa doğru kaydığını görürsün. (Burada peygamber efendimizin bu durumu mutlaka görmüş olduğunu bildirip haber vermek kastedilmiyor). Aksine amaç; içinde uyudukları mağaranın, güneşin, doğduğunda mağaralarından sağa taraf meyledip geçtiğini; batarken de kendilerini makaslayıp sol tarafa uzaklaştığı bir mıntıkada bulunduğunu haber vermektir. Ashab-ı Kehf, uyumakta oldukları mağaranın geniş bir kısmında, güneş gören bir yerinde bulunuyorlardı. İlahi kudret onları sağa sola çevir-meseydi, güneş kendilerine İsabet edip rahatsız edecekh ki, bu tkı Allah'ın İlmi ve kudretinin eksiksizliğine işaret eden hayret verici mucizelerindendir.
Allah'ın hayra İlettiği kimse gerçekten doğru yolu bulmuştur. Dünya ve ahirette yararlı işler yapmakta başarılı olmuştur. Mesela birkaç gençten oluşan Ashab-ı Kehf gibi. Allah kimi de saptırıp kötülük yollarına iletirse, onu, dünya ve ahiretin faydalı yollarına, hayra, hidayete ulaştıracak bir mürşit ve dost bulamazsın. Mesela ölüm sonrası dirilişi inkar eden kâfirler gibi. Şu gençler (ashab-i kehf) var ya.. Mağarada uyumakta olduktan halde, onları uyanık sanırsın. Bedenleri çürümemiştir. Kendilerinden pis kokular sa-çılmamıştır. Öğlen vatki istirahat uykusuna çekilmiş gibidirler. Uyumakta oldukları halde onları sağa sola döndürürüz. Beraberlerindeki köpekleri de mağaranın giriş kısmında ön ayaklarını yere uzatıp yatmış durumda bekliyor. Onları bu halde görecek olsaydın, manzaralarının verdiği korkudan ürküp kaçardın. Yüreğin, onların verdiği korkuyla dolardı. Onları uyutup bedenlerini çürümekten koruduğumuz gibi —zaten bu olay, bizim kudretimize delalet ediyor—, birbirlerine sorsunlar diye onları uykularından uyandırdık. Bunun sonucunda yüce hikmetler zuhur'edecektir. Cenab-ı Allah, salt bu hikmetler dolayısıyla onları bu kadar süreyle uyuttu. Bu nedenle, onların birbirlerine sormaları, uykularından uyandınlmalarına sebep oldu.
Onlardan biri, "Ne kadar uykuda kaldınız?" diye sordu. Bazıları: "Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar uyuduk" dediler. Bir rivayete göre onlar, mağaraya sabahleyin girmişler, gündüzün sonunda uyanmışlar, bu nedenle: "Bİr gün uyuduk" demişler, ama uyandıklarında güneşin henüz batmadığını görünce de "veya bir günün bir kısmı kadar uyuduk" demişler; içlerinden bazıları da, genel durumlarının değişmiş olduğunu görünce: "Ne kadar beklediğimizi Rabbiniz daha iyi bilir" demişler ve sözlerini şöyle sürdürmüşlerdi: Ama siz öneıpli olan İşinize bakın. Bize yiyecek getirsin diye, içinizden birini bir gümüş parayla şehire gönderin. Baksın, şehirden kimin yiyeceği daha temiz ve daha hesaplıysa, ondan bize biraz azık alıp getirsin. Aldatmamak için, dikkatli davransın. Sizi, şehirden kimseye sezdirmesin. Şehirliler burada bulunduğunuzu farkederlerse, sizi taşlayarak en kötü biçimde öldürür veya kendi dinlerine döndürürler. Onlarla bu rezaletlerin içine girersiniz, asla kurtuluşa eremezsiniz.
Onları mağarada uyuttuğumuz gibi, Allah'ın sözünün haklı olduğunu bilsinler diye onları uykudan uyandırdık. İnsanlar da onların durumlarından haberdar eyledik.
Ayet-i kerimede bildirme kelimesi, buldurma kelimesiyle eş tutulmuştur. Zira bir şeyden habersiz olan kimse, o şeyi bulunca ona bakar ve onu tanıyıp bilir. Şu halde bulmak, bilmenin sebebi oldu. Buldurma ( jb»ı ) kelimesinde fayda verici şeyler vardır.
Allah'ın ölüm sonrası dirilişe ilişkin sözünün gerçek olduğunu bilsinler diye insanları Ashabı Kcfıfin durumlarından haberdar eyledik. O insanların . arasında, ölüm sonrası dirilişi inkar edenler vardı. Cenab- Allah mü'minlere sebat vermek için, kafirlere karşj da bir hüccet olsun, kıyametin kopacağının
şüphesiz olduğunu bilsinler diye onlara bu ayeti ve mucizeyi gösterdi. Ashab-ı Kehfin durumunu gören kimse, Cenab-ı Allah'ın vadettiği ölüm sonrası dirilişin gerçek olduğunu anlar.
Kendi aralarında Ashab-ı Kehfin durumunu tartışırlarken biz o insanları bunlardan haberdar eyledik. Çünkü o insanların bîr kısmı Ölüm sonrası dirilişin sabit olduğunu bilip inanıyor, bir kısmı da aslı yoktur diyerek inkar ediyordu.
O zamanın insanları Ashab-ı Kehfden bilgi sahibi olup durumlarını öğrenince, Ölümlerinden sonra yaratıkları diriltmeye Allah'ın muktedir olduğunu anladılar. Bundan sonra Cenab-ı Allah, Ashab-ı Kehfî tekrar uykuya daldırıp canlarım aldı.
Bazıları şöyle bir Öneride bulundular: Cesedlerini insanlardan koruyacak şekilde üzerlerine bir bina yapalım. Bunların durumlarını Rableri daha iyi bilir. Onların İşine galip gelenler, durumlarını iyi bilenler veya işlerini başarıya ulaştırıp tevhid inancını yerleştirenler; üzerlerine bir mescid yapalım, dediler. 'Bunların işine galib olanlar' sözüyle, müslümanların ya da zamanın hükümdarı ile yardımcılarının amaçlanmış olduğunu söyleyenler de olmuştur.
Peygamber (s.a.v.) zamanında yaşayanlar, Ashab-ı Kehfin sayısı üzerinde anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Kimi, onların üç, dürdüncülerinin köpekleri olduğunu; bir başka topluluk ise onların beş, altıncılarının köpekleri olduğunu söylemiştir. Bunu hiç bir bilgiye dayanmadan, kendi kafalarından uyduruyorlardı. Kesin bilgiye dayanmayıp zanlarına göre konuşuyorlardı. Bir kısmı da: Onların yedi, sekizincilerininse köpekleri olduğunu söylemiştir. Ey Muhammedi Onlara de ki: Onların sayısını ancak Allah bilir.
Bunu onların pek azı bilir. Ehl-i kitabın çoğunun bilgisi, zan ve tahmine dayanır.
Keşşafta şöyle bir ifadeye rastlıyoruz: "Onlar yedidir ve sekizincileri köpekleridir" cümlesinde (vav) harfi bulunuyor da, daha önce geçen "Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir" cümlesiyle "Onlar beştir, altıncıları köpekleridir" cümlesinde neden (vav) harfi bulunmuyor? Bu soruyu şöyle cevaplıyabiliriz: Sonuncu cümlede giren (vav) harfi, sonraki cümlenin önceki cümleye bağlı bulunduğunu desteklemek içindir, "Onlar yedidir, ve sekizincileri köpekleridir" sözünü söyleyenlerin, başkaları gibi bu sözü, "görülmeyene taş atma" kabilinden söylemediklerinden dolayıdır. Bu sözü bilgi, tespit ve itminana dayanarak söylediklerinden dolayıdır. Bu gürüsün sahipleri mü'min olup vahye dayanarak söylemişlerdir. Gayba taş atmış olmamaları ve üçüncü cümlede naz'm-ı Celi-lin {vav) harfiyle değiştirilmiş olması buna işaret etmektedir. "Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir" diyenlerle, "Onlar beştir, altıncıları köpekleridir" diyen o iki grubun cahil ve bilgisiz oldukları anlaşıldı. Şu halde onlarla derinlemesine tartışma, Yüzeysel tartışmadan başka bir tartışmaya girme. Ashab-ı Kehf hakkında bunlardan hiç birine bir şey sorma. Yapmaya karar verdiğin bir iş için, "Ben o işi yarın yapacağım" diyerek kesin bir ifade kullanma. Ancak "Allah dilerse o işi yapacağım" de.
Rivayet olunur ki bu ayet, Kureyşlilerin: Muhammed'e ruhu, Asahab-ı Kehfi veZülkarneyn'i sorun, dedikleri zaman inmiştir. Bu soruyu soranlara, duraksamadan; "Yarın gelin de size bu konuda gerekli bilgileri vereyim" demişti. Fakat Peygamber (s.a.v.)'in bu konuda bilgi sahibi olmak için bekle-, diği vahiy gecikti. Bu O'nun çok sıkıntı çekmesine sebep oldu. Kureyşliler de O'nu yalanladılar.
Unuttuğun zaman Rabbini an. O'nu kalbin ve dilinle sürekli an. O'na yönel ve: Umarını ki beni Ashab-ı Kehf konusunda daha doğru bir bilgiye ulaştırır, de. Yani Rabbini an ve de ki: Umarım ki Rabbim, peygamberliğimin gerçekliğine işaret eden, bundan daha büyük deliller verir. Ashab-ı Keh-fin haberinden daha yakın bir bilgiye beni ulaştırır.
Nitekim böyle de oldu. Cenab-ı Allah, O'na peygamberlerin kıssalarını ve hayat hikâyelerini anlattı.
Bir şeyi unuttuğun zaman Rabbini an. Umulur ki, Rabin unutulanın yerine başka bir şeyi veya ondan daha yakın bir şeyi sana bildirir. Onlar, mağaralarında üç yüz dokuz sene kaldılar. Ey Muhammedi De ki: Onların mağarada ne kadar beklediklerini en iyi bilen Allah'tır. Gerçek olan, onların söyledikleri değil de Allah'ın sana bildirdikleridir. Zira göklerin ve yerin gaybi sadece Allah'a aittir. O, herşeyi bilendir. Yaratıklarını ne kadar da iyi görendir O. Onların kalblerinde dolaşanları ne kadar da iyi işitendir O, İşitilenleri ve görülenleri İdrak etmesi, sizinkine benzemez. O, bilgisi her şeye nüfuz edendir; her şeyden haberi olandır. İnsanların, kendilerine yardım edecek ve işlerini idare edecek bir dostları yoktur. Ancak Allah vardır. Senin Rabbin, hükmünde ve yargısında hiç kimseyi kendine ortak etmez. [10]
Peygamber (S.A.V.)'E Verilen Bazı Direktifler
27- Ey Muhammedi Rabbinin Kitab'mdan sana vahyolunanı oku; O'-nun sözlerini değiştirecek yoktur. O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.
28- Sabah akşam Rablcrinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma! Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşın giderek hevesine uyan kimseye uyma.
29- De ki: "Gerçek Rabbînizdendir." Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve Cehennem ne kötü bir duraktır!
30-31- İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yupuıtlam, işte onlum, içlerinden ınıuıkkır ııkıın Adn cennetleri vurdu: Oıııdn altın bilezikler takınırlar, İnce ve kaim ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer! [11]
Bazı Kelimeler:
Sığınılan yer.Gözün onlardan sapmasın, başka tarafa bakma. Haddi aşarak, Çadırı veya evin sahanlığına çekilen duvar, Toprağın unsurlarından birinin, mesela demirin ateşte eritilmiş hali. İnce ipek.
"İslebrak" ise kalın ipektir.[12]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Müşrikler, Peygamber (s.a.v.)'e, bize bundan başka bir Kur'an getir dediler. Bunun üzerine ayet-i kerimesi nazil oldu. ayrıca Su-heyb, Ammar, Habbab, Yasir ve benzeri şu köleleri, etrafından uzaklaştır ki senin yanma gelip oturalım, dediler. Bunun üzerine ayet-i kerimesi nazil oldu. Bundan sonra, fakir de olsa mü'minin mükâfatı, zenginde olsa kâfirin cezası anlatıldı. [13]
Açıklama:
Ey Muhammedi Rabbinin kitabından sana indirilip vahyedileni oku. Müşriklerin k.ur'an'da değişiklik yapma veya onun yerine başka bir kitap getirme isteklerine dair savurdukları hezeyanlara kulak verme. Zira Rabbinin kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur. Buna kimsenin gücü yetmez.
Değiştirmeye veya neshetmeye gücü yeten, ancak Allah'tır. "Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman —Allah ne İndirdiğini bilirken— "Sen (Allah'a) iftira ediyorsun" derler'[14]. Ey Muhammedi Şayet Kur'an'ı değiştirecek olursan, Allah'tan başka sığınacak birini bulamazsın. Sabah-aksam rablerine dua eden fakirleri yanından kovma. Kendini onlarla beraber tut. Onlarla aynı mecliste oturmak için kendini hazırla. Kafirlerin sözünü dinleme. Daha Önceleri Nuh (A.S.)'a da: "Sana bir sürü bayağı kimseler uymuşken biz sana inanır mıyız?" demişlerdi'[15]. Bu, küfrün gururu ve şeytanın vesvesesidir.
İşte bunlar, Rablerine dua eden, her zaman Ö'na ibadet eden, O'nun rızasını isteyenlerdir. Bunlar, Allah'ın dostları ve sevdiği kimselerdir. Gözün bunlardan ayrılmasın ve bunlardan başka, zenginlere göz dikme. Gözün bunları bırakıp ta zenginlere taraf kaymasın. Bunlara karşı üstünlük taslama. Zengin ve eşrafın arasında dünya hayatının görünürdeki süslerini kastederek fakirleri terketme. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, kendi hevesine uyan ve şeytana nefsini teslim eden; Allah'ın dosdoğru yolunun dışına çıkarak hak ve adaleti çiğneyen kimselere nsh baş eğme.Yoksul olduklarından dolayı fakirlerden uzaklaşmanı isteyen şu büyüklük sevdasında olanlara de ki: Hak, Rabbinİz katından apaçık bir şekilde geldi. Dileyen inansın, dileyen kâfir olsun. Küfredenlere gelince, onlar İçin, öyle bir ateş hazırladık ki, çadırı -veya duvarı- onları kuşatmıştır. Cenab-ı Allah, kâfirleri kuşatacak olan ateşi, kişiyi çepeçevre saran kapalı duvarlara benzetmiştir. Böyle bir kişi, kendisini dört bir yandan kuşatan duvarları delip kurtulabilir mi?!
Cehennem ateşindeyken yardım isterlerse, fazlaca susadıkları için, kendilerine su ile yardım olunur. Ama demir ve kurşunun şiddetli ateşte eritilmesi sonucu elde edilen bir su ile yardım olunurlar. Öyle bir su ki, yüzleri yakar. Ne kötü bir İçecektir O! Ne kötü bir dayanacak ve koltuktur o cehennem! Gerçi Cehennemde'dayanılacak bir yer yoktur. Ama bu bir benzetmedir.
Peygamber (s.a.v.)'in kendilerinden yüz çevirmesini istediğiniz kimselere gelince onlar, Cenab-ı Allah'ın kendileri ve benzerleri hakkında şöyle sitayişte bulunduğu kimselerdir:
İman edip iyi işler işleyenlere gelince, Cenab-ı Allah, güzel iş yapanların ecrini yok etmez. Onlar için, altlarından ırmaklar akan Aün Cennetleri vardır. Onlar Cennette altın bileziklerle süslenirler. Oysaki dünyada bu süslerden yoksundular. Cennette krallar ve önemli kimseler gibi koltuklara kurulu olarak ince ve kalın dibadan yeşil elbiseler giyerler. Cennette bunlara verileceği söylenen bu mükâfatlar ne güzeldir! Onlar için Cennet, ne güzel bir dayanak ve koltuktur! [16]
Dünya İle Onur Duyan Ve Dünyaya Aldanan Kimsenin Durumu
32- Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafım hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik.
33- Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi de eksik bırakmamışlardı, ikisinin arasında bir de ırmak akıtmıştık.
34- Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden, arkadaşıyla konuşurken: "Ben malca senden zengin, nüfusça da senden daha itibarlıyım" dedi.
35-36- Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin bulacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum, f-ğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum'' dedi.
37-41- Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda da seni insan kılığına koyanı mı İnkar ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, —her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da—: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur! demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerlebir olabilir. Yahud suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
42- Nitekim, ürünleri yok edildi; bağm altüst olmuş çardakları karşısında sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup "Keski Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım" diyordu.
43- Ona, Allah'tan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı.
44- İşte burada kudret ve hakimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır Mükafatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O'dur. [17]
Bazı Kelimeler:
İki bahçe. Onları hurma ağaçları ile çevirip kuşattık. Yemişini1 eksiltmedik. Ortalarından bir ırmak akıttık.Onunla karşılıklı konuşuyordu.Hizmetçi ve adamlar. Nefer kelimesini evlat manasına geldiğini söyleyenlen de olmuştur. Çünkü bunlar, savaş ve vuruşma anında babalarıyla birlikte cepheye koşarlar. Dönüş yeri, sonuç Seni düzgün bir şekle soktu. Adam haline getirdi.Allah'ın takdir ettiği. Kurak ve kaygan olup üzerinde ayakların kaydığı, üzerinde bitki, toprak,, ve canlı bulunmayan yer parçası. Dibe indiği için, insan elinin ulaşamadığı.Yardım. "Vilâyet" şeklinde okunursa, hakimiyet ve saltanat manasını ifade eder. [18]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu, Cenab-ı Allah'ın, kâfir ile mü'minin durumunu anlatmak İçin verdiği bir misaldir. Birincisi, nimetler içinde yüzdüğü halde Allah'a karşı gelir. Diğeri, zorluk ve yoksulluğa göğüs gerdiği halde Allah'a baş eğer. Birincisi dünya nimetlerine boğulmuş, dünya ile onurlanmakta ve dünyaya aldanmaktadır. İkincisi ise dünyayı gerçek yanıyla anlar; dünyanın, ahiret için bir yol ve geçit olduğunu bilir. Bu durumda bu misal, "Nefsini, Rablerine yalvaran-larla beraber tut..." ayetine anlam bakımından bitişmektedir. [19]
Açıklama:
Kafir ve mü'min iki grup için iki (gerçek veya takdir edilmiş)adamı misal olarak ver. Bu misalden anlaşılan, öğüt ve ibrettir. îsrailoğullarmdan olan bu iki kardeş, veya iki dost veya iki ortaktan biri, kâfir olup, dünyasına aldanmıştı. Diğeri Allah'a iman edip birliğine inanmıştı. Sonlarının nice olduğunu da Kur'an-ı Kerim, insanların ibret ve öğüt alması için anlatmıştır. Müslümanlardan bir çoğunun dilleriyle değilde halleriyle, dünya hakkında tıpkı kâfirler gibi konuştuklarını görüyoruz. İbret alın ey basiret sahipleri;
O inançsızlara şu iki adamın misalini anlat: Bu ikisinden kafir olana, çeşitli üzüm asmalarından oluşan iki bahçe verdik. Bu bahçenin etrafını hurma ağaçlarıyla çevirip kuşattık. Ortasında da ekin bitirdik ki, bu bahçede hem meyve, hem de azık yetişsin. Bu iki bahçe de böylece en güzel ve en sağlam bir görüntü ortaya koydular.
Her İki bahçe de yemişlerini eksiksiz verdi. Rahatça sulama yapılsın diye Allah, bunlardan her birinin ortasından bir ırmak fışkırtıp akıttı. Bu ırmaklar, bu bahçelerin değerini daha da arttırdı, daha da güzelleştirdî. O kâfirin daha başka mal ve ürünü de vardı. O, büyük zenginlerdendi. Günlerden bir gün arkadaşıyla karşılıklı konuşup tartışıyorlardı. Dünyaya aldanan mağrur zenginlerle; mü'min fakir ve salih herkesin durumu budur. Rivayete göre bunlar iki kardeş olup bir mala mirasçı olmuşlardı. Kâfir olan, kendisine miras kalan malı araziye, eve, zevceye, hizmetçi ve uşaklara harcamıştı. Mü'min olan-sa kendi payını Allah yolunda harcamıştı.
Evet, arkadaşıyla tartışmakta olan o zengin ve kâfir kişi, mü'min olan arkadaşına şöyle demişti:
Ey kardeşim! Malca senden daha zenginim. Hizmetçi ve evlad bakımından da senden daha güçlüyüm.
Böyle dedikten sonra arkadaşıyla beraber kendi geniş ve iki kanatlı bahçesine girdi. Zaten başka da bir şeyi yoktu. Çünkü dünyadaki malı oydu. Ahİ-rette ise onun bir nasibi yoktu. Kendi nefsine yazık ederek bahçesine girdi. Kendine verilen o bahçeyle gururlandı. Böbürlendi. Nimeti inkâr etti. Böylece kendini Allah'ın gazabına maruz bıraktı ki; bu da zulüm çeşitlerinin en fahişiydi. Ne demişti?
Uzun emelli, şiddetli hırs ve tutku sahibi olduğu, tam bir gaflet İçinde bulunduğu, malına da fazlaca aklandığı için şöyle dedi: Bu bahçenin asla yok olmayacağını, ileride kıyametin de kopmayacağmı sanıyorum. Andolsun, faraza Rabbime döndürülecek olursam —veya şu mü'min arkadaşımızın iddia ettiği gibi— sonuçta bundan daha iyi bir bahçe bulacağım. Ben de yeminle söylüyorum: Bazı cahil müslümanlarm: "Dünya zenginliğine sahip kimse, ahi-rette de zengin olur" dediklerini işitmİşimdir. Bunlar yanlış anlayışları sonucu, zenginliğin dünyada hakettiği için insana verildiğini zannederler. "O-nun katında benim için cihette piize! sonuç vnrdir" "Bancı mnl vccvl.ıf verilecek”[20]
Bu aldanmış herif, dünyanın Allah katında sinek kanadı ağırlığınca değere sahib olmadığını, aksi takdirde kâfire bir kâse su içirmeyeceğini, istid-rac olsun diye insana mal verildiğini bilmiyordu.
Mü'min kardeşi ona ne dedi? Onunla karşılıklı konuşup tartışmaktayken şöyle dedi: Ey insan! İlk babanı topraktan, sonra seni spermadan yaratan, seni insan şekline sokup tastamam bir adam haline getireni inkâr mı ediyorsun? Ve bundan sonra da: Kıyametin kopacağını zannetmiyorum, diyorsun, "Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkudaysaniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra.spermadan, sonra embnodan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık..."[21].
Ama Allah benim Rabbimdir.O birdir. Ortağı yoktur. Hüküm O'nun-dur. O'na döndürüleceksiniz.
Ey Kardeşim, Bahçeye girdiğin zaman keşke: "Allah'ın dilediği oldu. dilemediği olmadı. Emir, Allah'ın dilediğidir, başkası değil" deseydin. Peygamber (s.a.v.) efendimizin şöyle buyurduğu rivayet olunur: "Bir kimse, beğenisini çeken bir şey görürde "Maşallah, kuvvet, yalnız Allah iledir" derse ona zarar gelmez"
Ey kardeşim! Bahçene girerken: "Bu bahçenin yok olacağını asla sanmıyorum" diyeceğine maşallah deseydin ya! Zira yukarıdaki söz; kendisinin güçlü, kuvvetli olduğunu, işin Allah'ın elinde değil de,kendi elinde olduğunu, bu ekinleri, ilim ve tecrübesiyle yetiştirenin sadece kendisi olduğunu, bu ekinlerin, oraya döktüğü gübre ve uyguladığı tarım düzeni sonucunda bittiğini zanneden mağrur, aldanmış ve aklı kıt kimselerin ağızlarından çıkar. İnsanların, dünyaları hakkındaki bu anlayışları, ne kötü bir anlayıştır!
Sen beni bu fani dünyada mal ve evlad bakımından kendinden geri görüyorsan, umarım ki Rabbim bana kıyamet gününde senin bu bahçenden daha iyisini ve kalıcısını verir.
Senin şu bahçene gelince, onun üzerine, Allah'ın hesabında belirlenmiş bir azap ve felaket gelir ve bahçen, kurak ve üzerinde hiçbir şey bulunmayan bitkİsiz, çorak bir araziye dönüşür. Ya da suyu, el ulaşamayacak şekilde yerin dibine çekilir. Elimizin ulaşması bir yana, onu istemeye bile gücümüz yetmez.
Derken o inkarcı kişinin ürünü yok edildi. Bütün malı yok oldu. Kaybettiklerine üzüldüğünden ve pişman olduğundan dolayı ellerini oğuşturma-ya başladı. Elden giden servetinden dolayı pişman olduğu için parmaklarım ısırıyordu. Bahçesindeki ağaçlar, asmaların üzerine yıkıldı. Pişmanlık getirerek; keşke hiç kimseyi Rabbime ortak koşmamış olsaydım, dedi. Allah'tan başka kendisine yardım eden bir topluluğu da olmadı. Çünkü onun üzerindeki azabı, yalnız başına savmaya ancak Allah'ın gücü yeter. Haddi zatında o inkarcı da kendi nefesine yardım edemedi, kendini kurtaramadı. İyinin de kötünün de iman ettiği böyle bir durumda yardım, ancak Allah'tandır. Hükümranlık sadece Allah'ındır. O haktır, kutludur, yücedir. Azabından korunan kullarına daha hayırlı sevap ve mükafatlar ve daha iyi sonuçlar hazırlar. [22]
Dünya Hayatının Misali
45- Onlara, dünya hayatı misalinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda rüzgarın savuracağı çerçöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahip olandır,
46- Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı İşler, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır. [23]
Bazı Kelimeler:
Çöp kırıntısı. Rüzgarlar onu savuruyor. [24]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu da dünyanın bir başka örneği. Burada, misalde anlatıldığı gibi.dün-yanın hayret verici özellikleri açıklanıyor ki, İnsanlar dünyaya aldanmasınlar[25]
Açıklama:
ku misalde anlatılan derecede garip ve hayret verici olan şu dünyayı İnsanlara tasvir et. Dünya, gökten İndirdiğimiz su gibidir.O su ile yerin bitkileri biribirine karıştı. Ekinler bitip yeşerdi. Çokluklarından ve yoğunluklarından dolayı birbirlerine karıştılar. Sürekli gölgesi olan güzel manzarah şu taze ve yumuşak bitkiler, çöp kırıntısı haline gelip rüzgarlarca savuruldular. "Nihayet yer ziynetini takınıp süslendiği ve halkı da on(un ürününü biçip topla-mağ)a muktedir olduklarını zannettikleri sırada birden emrimiz ona gece veya gündüz geldi. Sanki dün O, hiç (bitkisiyle süslenip) zengin olmamış gibi, onu (kökünden) biçilmiş yaptık"[26]
Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü Allah her şeye kadirdir. Övünmekte oldukları mal ve oğullara gelince bu, geçici bir eşya, yok olmaya mahkum bir metadır. Fani dünyanın süsüdür.
Ayet-i kerimede evlattan önce maldan sözedilmiştir. Çünkü ziynetler babına, evlattan çok mal girer. Hiç kimse bunlarla övünmemelidir. Çünkü bunlar, yalnız dünyanın süsü içindirler. Kalıcı olan güzel işler, mesela hayırlı ameller, Rabbin katında daha hayırlı ve daha kalıcıdırlar. Çünkü hayırlı amellerin sevapları, sahiplerine döner. Bu güzel işler, umutça da daha hayırlıdırlar. Çünkü bu işleri yapmış olanlar, ahirette bunlar sayesinde umduklarını elde ederler. [27]
Kıyamet Gününden Sahneler
47- Bir gün dağlan yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Hiç birini bırakmaksızın diriltip bir araya toplarız.
48- Dizi dizi Rabbine sunulduklarında onlara: "And olsun kî, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Sizi bir yere toplamak için söz vermediğimizi iddia etmiştiniz değil mi?" denir.
49- Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün, "Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış!" derler. İşlediklerini hazır bulurlar. Rabbİn kimseye haksızlık etmez. [28]
Bazı Kelimeler:
Hesaba çekmek için onları huzurumuzda topladık.
Ba's ise, onları hasretmek için diriltip mezarlarından çıkarmadır. Dağilmaksı-zın bir arada ve bir sıra halinde. [29]
Açıklama:
Düşün o günü ki, dağlan yürütürüz. Göze sâkinmiş gibi gözüktükten sonra o dağlar, atılmış yün gibi olurlar. Bu da, kıyamet gününde durumun değişeceğine, dünyadaki vaziyetin alt üst olacağına işaret ediyor. O zaman yer yüzü çırılçıplak haîe gelir. Onu örtecek dağlar, nehirler, ağaçlar ve binalar kalmaz.Yer, içindeki hazine ve defineleri dışarı atar. Yük ve ağırlıklarını ortaya çıkarır. İçinde bulunan her şeyi dışa vurur. Her taraftaki şeyi toplarız. Yaratılmışların tümü dağınıklık ve anlaşmazlık olmaksızın saf halinde Rabbine sunulurlar. Yaratıklar, askerler gibi rabbinin huzurunda haşr olunurlar. Onlar bu halde beklemekteyken kendilerine şöyle deriz: Sizi ilk yarattığımız zamanki gibi çıplak ve yalınayak, birer birer huzurumuza geldiniz. Yardımcınız, dostunuz, şefaatçiniz olmaksızın, kendi başınıza huzurumuza geldiniz.
"And olsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek olarak bize geldiniz ve (dünyada) size verip hayaline daldırdığımız şeyleri arkanızda bıraktınız"[30]. Burada bir sözden başka bir söze geçiş sanatı vardır. "Sizin için (yaptığınız) va'di.yerine-getirecek bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?" Tayin etmiş olduğumuz zamanda, size davranışlarınızın karşılığını veririz. Bu, onların kafalarına dank ettirmek, onları azarlayıp kınamak için, ölüm sonrası dirilişi inkar edenlere, yapılan bir hitapdır.
Kilap, yani insanın iyi ve kötü amellerinin kayıtlı bulunduğu amel defleri ortaya Konulur. Költifük i.şlemiş olan günahkarların, , amel defterinde yazılı olan şeylerden korkup ürpererek şöyle dediklerini görürsün: Vah bize.. Biz mahvolmuşuz! Şu kitaba da ne oimuş? Dünyadayken yaptığımız işleri büyük-küçük demeden hep kayda geçirmiş!
İnsanlar, dünyadayken yaptıklarının hepsinin amel defterinde kayıtlı olduğunu görürler. Rabbin, hiç kimseye haksızlık etmez. Zira mükafat ve ceza ilkesi, zulmetmeme prensibi, ilahi adaletin gereğidir. Nihayet iyilik yapmış olan kimse mükafatını tam alır. Kötülük yapmış olan da, cezasını eksiksiz alır. [31]
İlâhî Yönlendirmeler
50- Meleklere: 'Adem 'e secde edin'' demiştik. İblisten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğullan! Siz Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!
51- Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işde asla yardımcı da edinmedim.
52- O gün Allah: "Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin" der, onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.
53- Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar. [32]
Bazı Kelimeler:
Rabbinin emri dışına çıktı. Yardımcı. Engel veya yok edici şey. [33]
Açıklama:
Ey Muhammedi Hatırla o zaman ki, meleklere, Adem'e secde edin, demiştik.
Burada amaçlanan, o zamanın hatırlanması değil de, o zamanda meydana gelen olayın hatırlan maşıdır. Adem'e secde kıssası, Kur'an-ı Kerim'de defalarca anılmıştır. Tekrarlanmasının sebebi; insanın, babası Adem'le ilgili olarak meydana gelen olayları, şeytanın ona karşı takındığı tavrı, Adem'in zorluklara maruz kalmasına ve cennetten çıkmasına nasıl sebeb olduğunu an-lamasıdir. Ve şeytan, emre itaatsizlik ve isyan sebebi olmakta devam etmektedir. Çünkü O, bütün insanları azdıracağına and içmiştir. Allah'ın ihlaslı kullan dışındaki diğer insanları gerçekten de azdırmıştır. Ancak o, ihlaslı mü'-minlere hükmedemez.
Cenab-ı Allah meleklere, Adem'e secde etmelerini emretti. Hepsi gönüllü olarak ona secde ettiler. Çünkü onlar, kendilerine emrettiği hususlarda Ai-lah'a isyan etmezler. Ve O'ndan önce söz söylemezler. O'nun emriyle hareket ederler. Lanetli şeytan'a gelince O, cinlerdendi. Melekler gibi hareket etmedi ve: Ben ona nasıl secde ederim? Ben ondan daha iyiyim, dedi. Cinlerden olduğu için, Rabbinin emri dışına çıktı. Kendisine emrolunan şeylerin sınırını aştı. Bu ayet, İblis'in cinlerden olduğunu ispatlıyor. Başka bir ayetteyse onun meleklerden olduğu işaret ediliyor, iki ayet arasında çatışma yoktur. Çünkü göze görünmedikleri için meleklere de bazen cin dendiği olur. Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah; babamız Adem'e karşı tutumunu ve bizi azdırmaya kararlı oluşunu bildikten sonra,küfür ve masiyetlerde şeytan'a ve askerlerine baş eğenlere hayret ediyor. Şeytanı, soyunu ve yardımcılarını; kendilerine uyup emirlerini dinlediğiniz veliler ve dostlar mı edindiniz? Hayret size, hem de hayret! Allah'ı bırakıp ta, öteden beri size düşman olanları mı dost ediniyorsunuz?! İşleri yerli yerince yapmayan,.Rahman'a itaatin yerine şeytana itaati koyan şu zalimler ne kötü bir değiştirmede bulunuyorlar!
Haklarında şeytan tarafından vesveseye düşürülerek bana ortak koştuğunuz şu ortakları; göklerle yeri yaratırken hazır bulundurmadım. Kendi nefislerini yaratırken de onları hazır bulundurmadım. Şayet ortak olsalardı, bu yaratılışlarda hazır bulunurlardı. Hazır bulunmadıklarına göre ortak değildirler. Bana asla ortak olamazlar!
Doğru yoldan saptırıcı ortak ve şeytanları, bir şeyi yaratırken kendime yardımcı ve destekçi tutmadım.
Cenab-i Allah'ın, azarlayarak inkarcılara şöyle sesleneceği günü hatırla: "Ortaklar olduklarını zannetiğinİz ortaklarını çağırın!"
Müşrikler, emrolunduklarını yaptılar. O ortaklan çağırdılar. Bırakınız kendilerine fayda vermelerini, onların hiç bir çağrılarına cevap bile vermediler, aralarına çok uzak bir mesafa koyduk. Ortaklar sözü ile İsa'yı, Uzeyri ve melekleri kasdettiğimizde bu anlatılanlar doğru olur. Ortaklar sözüyle putlar kastedilirse; onların yok oluşa ve mahya götürücü bir engeli aralarına koyarız. Hem de ne helak!
Günahkarlar, suçlular, ateşin önlerinde yanmakta olduğunu ve İçine muhakkak düşeceklerini gördüklerinde, artık o ateşten kaçıp kurtulacakları bir yer kalmaz. Çünkü ateş onları her taraftan kuşatmıştır. [34]
Uyarma Ve Korkutma
54- And olsun ki, Biz bu Kur'an'da insanlara türlü türlü misali gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.
55- İnsanlara doğruluk rehberi gelmişken, onları inanmaktan, Rable-rinden magrifet dilemekten alıkoyan, öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.
56- Biz peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkarcılar, hakkı batılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.
57- Rabbin'm ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Kur'an'ı anlarlar diye kalblerine Örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.
58- Bununla beraber, Rabbin mağrifet ve merhamet sahibidir. Eğer onları, yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi, azaba uğramakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.
59- Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yok etmek için bir süre tayin etmiştik. [35]
Bazı Kelimeler:
Kabil'in çoğuludur. Çeşitli veya açıkça manalarına gelir. Giderip iptal etmeleri için.Kaçıp kurtulacak veya sığınılacak yer. [36]
Açıklama:
Bu Kur'an, insanlar için bir hidayettir. Doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırdedip açıklayıcıdır. Cenab-ı Allah onun yüksek manâlarını ve yüce hedeflerini çeşitli biçim ve kalıplara sokarak açıklar. Bu manâlar insanları Allah'a.peygamber İne imana davet eder. Bunlar garabet, eşsizlik, güzellik ve parlaklıkta kalbleri titreten ve nefisleri hareket ettiren benzersiz birer örnckıir-ler. İnsanlara yararlı olsunlar diye, Cenab-ı Allah bu manaları çeşitli kalıplara sokarak tekrar tekrar anlatmış, ne ki İnsanlar bunu hoşlukla karşılamamışlardir. Ama insan hak ve doğru meselelerde tartışmaya fazlasıyla düşkündür. Yani en fazla tartışan insandır. "Birden O (insan) apaçık bir hasım kesil-di."[37]
Kendilerine Kur'an'dan nur ve hidayet geldiği zaman insanları, yani Mck-kelüeri iman etmekten, küfür ve masiyetlerinden dolayı tevbe edip istiğfarda bulunmaktan alıkoyan hiç bir şey olmadı. Yalnız önceki ümmetlerin başlarına gelenlerin kendilerince de görülmesini şart koşmaları nedeniyle yok edici bir azabın gelmesini istemeleri, veya Öldüklerinde kıyamet günü çeşitli türlerde azabın kendilerine gelmesini istemeleri, ya da azabın göz göre göre kendilerine gelmesini istemeleri, iman etmemelerine yegane sebep oldu. Her ne kadar insan aşın ölçüde tartışma sevgisi üzerine yaratılmışsa da, Kur'an'da insanı küfre çağıran bir şey yoktur.
Bazıları ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Köklerini kazıyacak bir azap veya ahiret üzerlerine inmedikçe onlar iman etmez ve Rab-lerinden bağışlanma dilemezler.
Ümmetlere peygamberleri hep şu halde gönderdik: Mü'minleri sevapla müjdeler, kâfir ve isyankârları azabla korkutup uyarırlar. Toplumlarına karşı peygamberlerin görevleri işte budur. Kâfirler, batılı öne sürerekhakka karşı mücadele ederler. Mucizeler gösterildikten sonra daha başka mucizeleri göstermelerini peygamberlerden istediler. Peygamberlere: "Siz de bizim gibi insansınız. Eğer Allah dileseydi Melekleri bize gönderirdi" dediler. Rablerinin ayetlerini ve uyarıldıkları ceza-ikap habercisi ayetleri alaya aldılar.
Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, inadından ve büyüklük taslamasından dolayı yüz çevirip o ayetlerin anlamım düşünmeyen; daha önce yapmış olduğu "batıla dayanarak mücadele etme", hakkı alaya alma, akıbeti düşünmeme gibi küfür ve masiyet işlerini unutan kimseden daha zalim kim vardır? Bu halde bulunan bir kimse, her zalimden daha da zalimdir. Başkalarını çekememeleri, büyüklük taslamaları, batıl geleneklere sarılmaları, yalancı başkanlıkları sevmeleri, geçici dünya metaına düşkün olmaları; kalblerine geçirilen perdeler ve iman nurunun kalbe girmesine engel olan maniler mesabesindedir. 57. ayette: "Biz onların kalbleri üzerine, onu anlamalarına engel olan örtüler koymuşuz" denilirken 'Biz' kelimesinin kullanılmasıyla kâfirlerin kalbleri üzerine örtü koyma işi Allah'a nispet edilmiştir. Bu da onların kalbleri üzerinde örtü bulunması olayının kesinliğine ve sürekliliğine işaret eder.
Onların kalbleri üzerine örtü koyduk... Hakkı bütün incelik ve derinli-ğiyle kavrayamazlar. Kulaklarına da ağırlık koyduk. Hakkı işitip düşünemezler. Bunlar doğru yolu asla bulamazlar. Bütün yöntemleri deneyerek onları hida-yetc çağırsan bile, yine de hidayete erişemezler. Ama çok bağışlayan, esirgeyen Rabbin, işledikleri günahlardan dolayı onları hemen cezalandıracak olsaydı; batıla dayanarak hakka karşı mücadele etmek ve Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmek, günah işlemeye aldırış etmemek gibi,işledikleri günahlardan dolayı onları derhal cezalandıracak olsaydı, dünyada azabı onlara çabuklaş-tırırdi. Fakat Cenab-ı Allah böyle yapmak istemedi. Aksine onlar için mesela Bedir günü gibi, Allah'ın belirlediği bir zaman vardı. O zaman gelip çattığında asla kurtulamazlar. Allah'tan başka sığınacakları bir yer kalmaz.
Âd, Semûd, Medyen ve Lût kavmi gibi milletlerin içinde yaşadıkları şu kasabaları, onların küfür ve günahla kendilerine zulmetmelerinden dolayı yok ettik. Onların yok oluşu için belli bir zaman belirledik. O zaman gelip çatınca artık kurtulamadılar. İbret alm, ey akıl sahipleri! Ey mekkeliler, azabın ertelenmiş olmasına aldanmayın.[38]
Musa İle Hızır'ın Kıssası
60- Musa, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti.
61- İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutmuşlardı, httlık bir delikten knyip denizi boyladı.
62- Oradan uzaklaştıklarında Musa, yanındaki gence: "Azığımızı çıkar, and olsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi.
63- O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi.
64- Musa: "İstediğimiz zaten buydu'' dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.
65- Bu arada ikisi —katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim Öğrettiğimiz— kullarımızdan birini buldular.
66- Musa ona: "Sana öğretileni bana.hayra götüren bir bilgi olarak Öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi.
67-68- O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi.
69- Musa: İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiçbir işde baş kaldırmıyacağım" dedi.
70- O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.
71- Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Musa: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi.
72- Musa'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi? dedi.
73- Musa: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma" dedi,
74- Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Musa: "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın?" Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi.
75- O: "Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.
76- Musa: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi.
77- Yine yola koyuldular;*sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler,Müsa'mn arkadaşı onu doğ-rultuverdi; Musa: "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" dedi.
78- O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadiğm işlerin yorumunu sana anlatacağım"[39]
Bazı Kelimeler:
Uşağına. Bu, Yuşa' bin Nun'dur. Ayette sözü edilen Musa ise, İsraiioğullannın Pcygambclcrindcıı biri olan Musa (A.S.)'dır. İmrân'nın oğludur.Yürümeye devanı ederim,İki denizin birleştiği yer. Bu iki deniz, Akdeniz ile Karadenizdir. Ürdün denizi ile Keizum denizi olduğunu söyleyenler olduğu gibi, daha başka iki deniz olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ayette geçen iki denizin hangi denizler olduğunu ancak Allah bilir.
"Hikbe" kelimesinin çoğulu olup, sınırı belirsiz zaman anlamına gelir.
"Screb", Gizli yol ve tünel anlamına gelir. İz takib ederek. Haberi almak, doğruya itibar etmek. Bir şeyi bilmek. Habir ise, gizlilikleri bilen demektir. Büyük, müthiş.Beni zor işle yükümlü kilma. Çirkin, Onları konuklarlar Çabucak yıkılır.Onu doğrultup düzeltti. [40]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Yahudiler Peygamber (s.a.v.)'e Ashab-ı Kehf in kıssasını sordular ve Ku-reyşlilere şöyle dediler: Eğer Muhammed, size Ashab-ı Kehf'in kıssasını anlatırsa O, gerçekten Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Anlatamazsa, peygamber değildir. Bunun üzerine Cenab-ı Allah ona, peygamberin bütün kıssaları ve haberleri bilmesinin gerekli olmadığı uyarısında bulunmak için, Musa ile Hızır'ın kıssasını anlattı. Cenab-i Allah, önemli olanı daha az önemli olandan önce anlatabileceğine de böylece işaret etmiş oluyordu.
Bu kıssa bir çok hadislerde rivayet edilmiştir. Bunların en tamamı ve en mükemmeli, İbn Abbas'tan Said bin Cübeyr yoluyla rivayet edilenidir ki, bu da Buharı ve Müslim'in sahihlerinde yer almaktadır. [41]
Açıklama:
İbn Abbas (R.A.) mealen şöyle dedi: Übeyy bin Kâab, Resulullah (s.a.v.)'İn şöyle buyurduğunu bana anlattı: Musa, İsrail oğullarına hitapta bulundu. O'na, "En bilgili insan kimdir?" diye soruldu. O da, benim, dedi. Böyle dediği için Allah onu kınadı. Çünkü ona ilim gelmiş değildi. Cenab-t Aüah ona şöyle vahyetti: İki denizin birleştiği yerde benim bir kulum vardır ki, O, senden daha bilgilidir. Musa, ya Rab, ben onu nasıî bulurum? dedi. Allah buyurdu ki: "Yanma bir balık al. Balığı bir zenbile koy. Yola çık. Balığı nerede kaybedersen, o kulum oradadır". Musa, yanına bir balık aidi. Balığı bir zenbile koydu. Uşağı Yuşa' bin Nun ile birlikte yola koyuldu. Nihayet bir kayanın yanma, vardılar. Başlarını kayanın üzerine koyup uyudular. Balık çırpındı, denize düştü, denizde sıyrılıp gitmeye başladı. Bir duvarın deliğine girmişçesine sular altında kaybolup gitti.
Musa uyandığında, arkadaşı balığın kaybolduğunu ona bildirmeyi unuttu. O günün kalan kısmında ve geceleyin-yola devam ettiler. Ertesi sabah olunca Musa, uşağına: "Yemeğimizi getir de yiyelim. Bu yolculuk gerçeklen bi/.İ yordu". Uşağı ona şöyle dedi: "Baku... netlersin? Dün o kayanın yanına .sığınıp uyuduğumuzda balığın kaybolup gittiğini sana bildirmeyi unutmuşum. Onu ancak şeytan bana unutturdu. Balık, insanı hayrette bırakacak bir şekilde denizde yol alıp gitti, Evet, balık, deniz için de bir kanaldan gidiverdi. Musa ve uşağı hayrette kalmışlardı. Uşağı: (Bak sen şu işe...?) demekle, kendini saran unutkanlığa Musa'nın da hayret etmesini istemişti. Musa: Aradığımız ve peşinde olduğumuz şey de budur, dedi. Geldikleri yoldan geri döndüler, tekrar o kayanın yanma vardılar. Orada, elbisesini üzerine örtmüş bir adam gördüler. Musa: ona selam vcerdİ. Hızır, ona: Hangi yerdensin? Selam sanadır! dedi. Musa: Ben Musa'yım, dedi. O da: İsrailoğullannın peygamberi olan Musa mı? diye sordu. Musa; Evet, dedi. Sana öğretilenden bana da oğretesin diye sana geldim. Hızır: Benimle beraber bulunmağa sabredemezsin. Dış görünüşü senin şeriatine aykırı işleri yaptığıma göre benimle beraber bulunmaya nasıl sabredersin ki? Musa: İnşallah beni sabırlı ve hiç bir işte sana karşı gelmeyen biri olarak göreceksin, dedi. Hızır: Eğer bana uyarsan, yapacağım işlerden hiç birinin sebebini ve sırrım bana sorma. Ben sana anlatmadıkça bana sorma, dedi. Beraberce deniz kıyısında yürümeye başladılar. Bir gemi yanlarından geçiyordu. Gemideki yetkililerden, kendilerini-gemiye bindirmelerini istediler. Onları gemiye kabul ettiler. Gemiye binince de geminin tabanındaki tahta levhalardan birini söktü. Musa ona, o adamlar bizi ücretsiz olarak gemiye bindirdiler. Sen de içindeki insanları boğmak için gemiyi deli-yorsun. Böyle yapmakla çok büyük bir suç işledin! dedi. Hızır: Sana, benimle beraber bulunmağa sabredemezsin, demedim mi? dedi. Musa: Unuttuğum için beni kınama, bana zor gelecek işi yükleme, dedi. Sonra gemiden çıktılar. Bir ara ikisi deniz kıyısında yürümektelerken Hızır, başka çocuklarla oynamakta olan bir erkek çocuk gördü, çocuğu öldürdü. Musa: Cinayet suçlusu olmadığı ve kısasa çarptırılmadığı halde, günahsız ve tertemiz bir insanı öldürdün ha! Gerçekten sen çok çirkin bir iş yaptın! dedi. Hızır, ona: Benimle beraber bulunmağa ve yaptığım işlere sabredemezsin! demedim mi? dedi. Burada "sana" kelimesinin cümle içinde fazladan kullanılmış olması, sabrede-mediğinden dolayı Musa'yı fazlasıyla kınamak içindir.
Musa: Bundan sonra senden bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Arkadaşlık etmemekte de mazursun. Çünkü İki defa sana muhalefet ettim, dedi.
Bu şiddetli derecede pişman olan kimsenin söylediği bir sözdür. Yine beraberce yürümeye devam ettiler. Nihayet bir kasabaya geldiler. Kasabalılardan, konuk ağırlama tarzında kendilerini yiyecek verilmesini istediler. Fakat kasabalılar, onlara bir şey vermeye yanaşmadılar. O kasabada Musa ile Hızır, neredeyse yıkılmak üzere bulunan bir duvar gördüler. Hızır, bu duvarı doğrultup düzeltti. Musa, onun bu davranışını yadırgayarak; İsteseydin bunu karşılık olarak, yiyeceğimize yelecek nıiklaıdıı bir iicrel alırdın, dedi. Hızır dedi ki; senin bu yadırgayışın, beraberliğimizin ve arkadaşlığımızın sona ermesidir. Şimdi sana, sabredemediğin işlerin tevilini haber vereceğim. Beni böyle davranmaya yönelten gerçekleri anlatacağım. Gürünürde her ne kadar senin bildiğin şeriate aykırı ise de bu şekilde hareket edişimin nedenlerini sana açıklayacağım.
Bu kıssadan; Öğrencinin hocasına karşı nasıl davranması gerektiğini, onunla beraber nasıl yolculuk yapacağını, ona karşı nasıl bir edep takınacağını öğreniyoruz. [42]
İki Zarardan, Hafif Olanı İşlemenin Caizliği
79- "Gemi, denizde çalışan bir yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."
80- "Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk"
81- Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik."
82- Duvar İse, şehirde iki yelim erkek çocuğa aitti, duvarın allında onların bir hazinesi vardı: babalan da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağma ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmaları-
m istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım.İşte dayanamadiğm işlerin iç yüzleri budur." [43]
Bazı Kelimeler:
"Miskin" (Düşkün): Kendisine yetecek miktarda malı bulunmayan kimse.
FakiHse, ondan daha kötü durumda bulunan kimse demektir.Peşlerinde.Kendisini sevdikleri için ana ve babasını dinin hududu dışına çıkararak ve Allah'ı inkâr ettirerek küfür ve azgınlığa sarar. Temizlik. Şefkat ve esirgeme.Akıl ve görüşlerinin olgunluk devresine ve erkekliklerinin tamamlandığı devreye ulaşıncaya kadar. [44]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Musa'nın Hızırla arkadaşlık etmesi esnanında Hızınn yaptığı ve görünürde kendi şeriatine aykırı göründüğü için Musa'nın sabredemedİği üç mesele bu ayetlerde açıklanıyor.
Bununla da, bütün şeriatlerin görünürdeki genel esaslara dayanmakta olduklarını öğrenmiş oluyoruz. Gizliliklere vakıf olan, yalnızca Allah'tır. İşte bakınız, Resulullah (s.a.v.) ne buyuruyor: "Zahiregöre hükmetmekle em-rolündüm". Bir başka hadis-i şerifinden de; kelime-i şehadet getiren bir adamı (durumunu araştırmadan) acelece karar verip Öldüren sahabiye: "Onun kalbim mi yar(ıp bak)dın" demiş.
Musa, şeriat sahibi bir peygamberdir. Zahire göre hükmeder. Gemiyi delmek, çocuğu öldürmek, gözle görülür bir sebebi olmaksızın başkasının hukukuna tecavüzde bulunmaktır. Yıkılmaya yüz tutmuş duvarı doğrultup düzeltmek te, gözle görülür bir sebebi olmaksızın zahmet ve yorgunluğa katlanmaktır. Musa, işte bu nedenle arkadışına itiraz etmiş ve itirazını yinelemiştir.
Hızır ise, Allah'ın kendi katından bahşettiği bir ilimle donattığı bir bilgedir. Ona, işlerin iç yüzünü öğretmiştir. Onu bazı gizli sırlara vakıf kılmıştır. İşlerin İç yüzünü bilmek, gizli sırlara vakıf olmak, insanın görünürdeki-ne karşı çıkmasını mubah kılar. Bu nedenle Hızır'ın bu meselelerdeki ilmî mertebesi, Mus'nın mertebesinden daha yüksektir. Nefsi kuvvetli, kişiliği güçlü, saf, net ve aydınlık dolu olan kimse, işlerinin iç yüzünü bilir. Bunda ilk üs-tad, tabii ki vahiydir. Allah bilir ya, öyle görülüyor ki Hızır (A.S.), peygamberdir.
Aye£-i kerimelerde anlatılan üç işi Hızır (A.S.) yaptı. Sunu belirtelim ki, bu üç meselede İki zarar çalışıyor. Basil zararla büyük zarar karşı karsıya geliyor. Hızır, büyük zararı savmak için küçük zararı göze alan bir iş yaptı. Bunu ona öğreten, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan alemlerin Rabbidir. Bu, O'nun bir lutfudur ki, dilediğine verir. Şeriate aykırı olan batını ilme sahib olduğumuzu bu zamanda iddia ödemeyiz. Bu öyle bir mertebedir ki, nefis kuvvetine ve vahyin nüzulüne dayanır. Şu halde bizler bu ilme sahip olamayız. Biz, buna ehil değiliz. [45]
Açıklama:
Deldiğim gemiye gelince, onu deldiğim için beni yadırgamışım, ey kardeşim. O gemi, denizde ticaret için çalışan ve balıkçılık yapan düşkün kimselerindi. Bu gemi, onların ekmek teknesiydi. Onların zalim ve zorba bir kralları vardı. Düzgün ve sağlam olan her gemiyi zorla alırdı. Hakka ve kanuna bakmaksızın gemileri sahiblerinden gasbederdi. Ben o gemiyi azıcık kusurlu hale getirmek istedim ki, zalim kral ona el koym'asın ve gemi, o düşkün sa-hiblerinin elinde kalmakta devam etsin. Ben kötü bir iş yapmadım. Yalnız, sahipleri için iki zarardan daha hafif olanını ve iki işten en güzel olanını yaptım.
Hiç bir suçu yokken ve görünür bir sebep olmadan, temiz ve günahsız bir çocuğu öldürdüm diye bana itiraz ettiğin o çocuğu öldürmeme gelince. Bana itiraz etmekte sen mazurdun. Fakat şunu bil ki: ben onu öldürdüm. Çünkü, Cenab-ı Allah, o çocuğun geleceğinden beni haberdar etti. Büyüdüğünde kötü işler yapacağını, bireylere ve topluma eziyet edeceğim, mü'min oldukları halde anne-babasimn, onun için bağnazlığa kapılarak insanların ona yapacakları kötülüğe savacaklarını, onu suçlayan halkı yalanlayacaklarını; böyle yapmalarının da onları —iki iyi mü'min oldukları halde— fasıkhk ve isyana, küfür ve taşkınlığa iteceğini —çünkü çocuk sevgisi insanın yapısında var olan bir özelliktir.— Allah bana bildirdi. Böyle olunca da o çocuğun, ebeveynini zorluğa sürükleyeceğinden, onları kâfirlik ve azgınlığa yönelteceğinden korktum. Rablerinin kendilerine daha temiz, daha merhametli ve ebeveynine daha şefkatli bir çocuk vereceğini umarak o çocuğu öldürdüm. Ben bir kötülük yapmadım. Sadece iki zararlı işten daha az zararlı olanı yaptım. Çocuğun öldürülmesi, bir zarardır. Ama hayatta kalması daha zararlı olacaktı. Kötülüğü ortadan kaldırmak, yararı sağlamaktan önce gelir.
Görünürde bir sevap yokken zahmete katlanıp yorularak doğrulttuğum duvara gelince, onu da sana anlatayım: O duvar, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babalan da iyi bir insandı. Babaların iyi oluşları, belli bir ölçüye kadar çocuklara yarar sağlar. Sen henüz sütteki bir çocuk iken ve de anan seni denize atmış iken seni koruyup gözeten Rabbim, büyüyünceye ve İşlerini ellerine alıncaya kadar bu çocukların hazinelerinin korunmasını diledi. Duvarı doğrultmamı bana emretti. Zira duvar yıkılmış olsaydı, açığa çıkan o hazine zayi olacaktı. Bu, Allah'ın bir rahmet ve şefkati idi. O, çok esirgeyen ve sevendir.
Bütün bunları ben kendi görüş ve içtihadımla yapmadım. Bu, Allah'ın vahyidir. Bunları yapmamda beni başarılı kılan, O'dur. Sabredemediğin işlerin yorumu ve açıklaması işte budur. [46]
Zülkarneyn Kıssası
83- "Ey Muhammedi Sana zülkarneyn'i sorarlar "Onu size anlatacağım" de.
84- Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.
85- O da bir yol tuttu.
86- Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu,kara balçıklı bir suda batıyor gördü, orada bir millete rastladı. "Zülkarneyn! Onlara azab da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik.
87-88- "Haksızlık yapana azab edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu' görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.
89- Sonra yine bir yol tuttu.
90- Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbi--se, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.
91- İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.
92- Sonra yine bir yol tuttu.
93- Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.
94- Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cûc ve Mecûc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların araşma bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?
95-96- "Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım." "Bana demir kütleleri getirin" dedi. bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince: "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.
97- Artık Ye'cûc ve Me'cûc onu ne aşabildiler ne de delip geçebildiler.
98- Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbİmin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir" dedi. [47]
Bazı Kelimeler:
Öğüt ve ibret alacağınız bir hatıra."Sebeb" kelimesi lügatte ip manasına gelir. Sonraları bu kelime, kendisiyle amaca ulaşılan her şey anlamına kullanılır olmuştur.Karabalçık gözesi.Şiddetli derecede pis ve çirkin olan. Cennet. Siper. Sed.
"Haraç": Bu kelime vergi ve diğer malî yükümlülükleri kapsar. Güçlü ve sanatkâr adamlarla. "Redm" sed gibidir. Ancak bu, şedden daha büyük ve daha sağlamdır.Rabbimin beni içinde bulundurduğu mal ve mülk. Demir parçaları.Dağın iki yanı.Erimiş bakır, Üzerine çıkarlar. Delik. Yerle bir. [48]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu, yahudİlerin Mekke'de müşrikler aracılığıyla Peygamber (s.a.v.)'c sordukları üçüncü sorudur. Hakkında soru sordukları Zülkarneyn, milattan önce ortaya çıkan Makedonyalı İskenderdir. Hakimiyetinin uzak doğuya, uzak batıya ve uzak kuzeye ulaşmış olmasını bazı bilginler buna delil olarak ileri sürmüşlerdir. Zülkarneyn'in Makedonyalı İskender değil de Yemen'de hüküm sürmüş birisi olduğunu söyleyenler de olmuştur. Allah bilir ya, öyle görülüyor ki Zülkarneyn ne bu, ne de diğeridir. O, sadece Allah'ın kendisine geniş bir mülk, hikmet, hibe, yararlı ilim verdiği iyi bir kuldur. Ama kim olduğunu, ne zaman ortaya çıktığını bilmiyoruz.
Kıssada yer alan ifadeler, Allah'ın ona: "Ya azap edersin, veya kendilerine güzel davranırsın" diye hitapta bulunması, onun da: "Kim haksızlık ederse, ona azab edeceğiz. Sonra O, Rabbine döndürülecektir. O da ona görülmemiş bir azap edecektir" demesi onun Makedonyalı İskender olmadığını ispatlamaktadır. Çünkü Kur'an'ın Zülkarneyn'e nispet tevhid ve imana işa-refeden sözlerin, Makedonyalı İskenderin ağzından çıkması mümkün değildir. Aksine, daha önce de söylediğimiz gibi Zülkarneyn, iyi bir kuldu. O peygamber midir, yoksa peygamberlere mahsus bir tarzda mı kendisine hitap olunmuştur? İşin o yönünü en İyi Allah bilir. Bunun tarihen ispatlanmamış olması, bize hiç zarar vermez. Şu ana kadar tarih, kendisine meçhul kalmış şeyleri ispatlamaya ve gün yüzüne çıkarmaya devam etmektedir. Arkeoloji bilginlerinin yürüttüğü kazı çalışmaları, söylediklerimizin doğruluğuna tanıklık eden şahitler hükmündedir. Kaldı ki, Kur'an'ın, kıssasını anlattığı zatla ilgili şeyler, tarihi haber değil, sadece hatıradır! [49]
Açıklama:
Ey Muhammedi Sana Zülkarneyn'i soruyorlar. Araplar onunla ilgili haberlerin çok az bir kısmını bile bilmiyorlardı. Fakat yüce Allah, Peygamberine şu emri verdi: Size ondan bir haMra öğüt ve ıncv'iza okuyacağım: Biz yeryüzünde onun için sağlam bîr mekan ve orada istediği gibi hareket edeceği yönetim hürriyeti hazırladık. Ona, mülküne ihtiyaç duyduğu her şeyin sebebini verdik. Kendisine, o şeylere uîaştıncı yolları açtık. O da bu yola koyuldu, amacına ve hedefine ulaştı. Uzak batı ülkelerine kavuşmak istedi. Kendisini oraya ulaştıracak olan yola koyuldu ve o ülkelere vardı.
Aynı şekilde uzak doğu ülkelerine ve içinde sed bulunan uzak kuzey ülkelerine varmak istedi ve vardı.
Nihayet batı tarafında karanın son bulduğu yere vardı. Güneşin kara balçıktan bîr göze içinde battığını gördü. Zülkarneyn, batı tarafından karanın son bulduğu yerde deniz kıyısında dururken, kendi görüş ve bakışına göre güneşin kara balçıktan bir göze içinde battığını görmüş olacak kî, ayette böyle bir ifade kullanılıyor.
İmam Razi'nin kitabında, bu konuyla ilgili söylediklerini size aktarmakta yarar görüyorum:
"Dünyanın küre biçiminde olduğu ve semâ ile kuşatıldığı, delille sabittir. Güneşin de uzayda bulunduğu şüphe götürmez bir gerçektir."
Güneşin battığı yerde bir kavme rastladı,bilindiği gibi insanların, güneşin yakınında durmaları mümkün değildir. Ayrıca güneşin dünyadan çok çok büyük olduğu da bilinen bir gerçektir. Onun, yerdeki gözelerden birine girmesini akıl nasıl kabul eder? Bu anlattıklarımız sabit gerçekler olduklarına göre deriz ki; güneşin kara balçıktan bir gözede battığını ifade eden ayet, birkaç bakımdan yorumlanabilir. Birinci yorum biçimi şöyledir:
Zülkarneyn, batı tarafındaki hedefine ulaştığında, artık ilerisinde hiçbir memleketin ve meskûn mahallin kalmadığı bir yere gelince, —aslında öyle olması bile— güneşin karanlık bir gözeye batar gibi olduğunu-gördü. Nitekim denizde bir gemide duran kimse, karadan uzak olup sahili görmediğinde, güneşin denize batar gibi olduğunu görür. Fakat aslında güneş, denizin ötesinde batmaktadır. Ebu Ati el Cübâî'nin tefsirinde anlatığının tevili işte budur". (C.5. S. 511)
Belirtilen kitapta bundan başka akıl dışı yorum vardı ki, onları burada anlatmayı uygun görmedik. Fafır-ı Razi'den aktardığımız görüşün, bir çok noktada modern ilmin teorileri ile uyum içinde olduğunu sanıyorum.
Zülkarneyn, güneşin battığı yerde öyle bir toplum gördü ki; onların küfrünü, mütecavizliğini korkunç denecek derecede aşırı buldu. Onlar yeryüzünde fesat çıkarmış, kan akıtmış, kendi nefislerine ve şeytanlarına uymuşlardı. Zülkarneyn, onlar hakkında Allah'ın, kendisine serbestiye! tanımasını diledi. Allah'ta ona iki şeyden birini yapma serbestiyetini tanıdı. Dedik ki: "Ey Zül-karneyn, (onlara) ya azap edersin veya kendilerine güzel davranırsın". Küfür ve azgınlıklarının cezası olarak onları ya öldürüp yok edersin, ya da onlara süre tanır ve imana iyilikle, güzellikle çağırırsın. Zülkarneyn, onlara süre tanımayı ve imana davet etmeyi yeğledi. Ve şöyle dedi: "Kini haksızlık ederse, ona azap edeceğiz. Fakat İnanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükafat vardır". Yani Zülkarneyn, onların arasında bir müddet durdu. Zalimin zulmüne engel oldu, mazluma yardım etti, adaleti uyguladı ve İnsanları Allah'a inanmaya davet etti.
Bundan sonra doğruya gitmek istedi. Gazi ve muzaffer bir mücahid olarak yola koyuldu. Nihayet güneşin doğduğu yere geldi. Doğunun öyle bir uç nak-tasma geldi ki, ötede artık meskûn bir yer yoktu. Orada, güneşin üzerlerine doğmakta olduğu bir kavim buldu. Onları güneşten koruyacak dağlar, evler veya ağaçlar yoktu. (Bu sahralarda rastlanabilecek bir yerdir. Galiba onlar cehalet ve anarşiden, başıboşluktan yeterince paylarını almışlardı.
îşte Zülkarneyn'in durumu, sana anlatdığımiz gibiydi. Şan ve azamet sahibiydi. Yanında asker, zafer ve hükümranlık gibi daha nice üstünlük bilgi ve araçları bulunduğunu biliyorduk. (Bu da onun bu bakımından ne kadar varlıklı olduğunu İfade ediyor).
Sonra kuzeye taraf gitmek istedi. Yola koyuldu. Niyayet iki-dağ arasındaki ülkelere vardı. Bunların Ermeni ve Azerbaycan dağları oldukları söylenir. Başka dağlar olduklarını söyleyenler de vardır. O ülkelerde, dilleri zorlukla anlaşılan kavimler vardı. Ye'cuc ve Me'cuc kabüeleriyle komşuydular. Ye'cuc ve Me'cuc, Kuzey Sibirya ovalarında yaşayan kabilelerdir. Bunlar ilke! ve başıboş kimseler olup, yeryüzünde fesat çıkarıyorlardı.
Sed halkına gelince onlar; Zülkarneyn'i, saltanat ve ihtişamını, beraberindeki ordu ve mühimmatı görünce ona dediler ki Ey Zülkarneyn; Ye'cuc ile Me'cuc, yeryüzünde fesat çıkaran ve bozgunculukla uğraşan bir kavimdir. Vahşi hayvanlar gibi, hatta daha katı ve şiddetlidirler. Bize hiç bir halde ula-şamasınlar diye, onlarla bizim aramıza bir sed çekmen için sana bir vergi versek, ne dersin?
Zülkarneyn, iyilik sever ve iyi işler yapar karekterde bir insandı. Bununla birlikte Allah onu yeryüzünde güçlü, kuvvetli kıldı. Ona bol miktarda mal ve servet verdi. O kavmin Önerilerini kabul etti. Yalnız, vermek istedikleri vergiyi kabullenmeyerek, "Rabbimin beni içinde bulundurduğu (mal ve mülk, sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır" dedi. Sonra insan gücü ve işçi ile kendisine yardım etmelerini istedi. Onun İçin demir, odun bakır ve yakıt topladılar. Sed yapılacak yere getirip bıraktılar. Orada ateşi tutuşturdular. Sonra bu ateşin üzerine peş peşe bakır eriyiği döktüler. Nihayet iki dağın arasında aynt yükseklikte sağlam ve geçit vermez bir sed meydana geldi. Yüksek ve de kaygan olduğu için Ye'cuc ve Me'cuc ile onlarla aynı safta bulunanlar artık bu seddin üzerine çıkamadılar. Sağlam ve yüksek olduğu için, İçinde bir gedik te açamadılar. Onlardan çok cefalar çekmiş olan hakları bu sayede Allah rahata kavuşturdu.
Zülkarneyn'e gelince, O, bu Şeddi çok sağlam ve geçit vermez gördü. Ve şöyle dedi: "Bu, Rabbimden (kullanma) bir rahmettir. Rabbimin (va'di Ye'-cuc ve Me'cuc'un çıkması, yahut kıyametin kopması gerek)diği zaman onu yerle bir eder; şüphesiz Rabbimin va'di gerçektir."
Uzak doğu, uzak batı ve uzak kuzey sözlerinin, tarihin derinliklerinde kalan Züikarneyn zamanındaki ülkelere ve beldelere göre söylenmiş oldukla-. rını, yoksa günümüzdeki ülke ve beldelerle ilgisi bulunmadığını söyleyebiliriz. Ayette sözü edilen Şeddin nerede bulunduğunu da söyleyemeyiz. Çünkü bu Sed, tarihin bilinmeyen uzaklıklarında kalmış bir zamanda yapılmıştır. Zaten ayette buyurulmuş: "Rabbimin va'di geldiği zaman onu yerle bir eder" Şeddin zamanımızda bulunmayışı, o va'din gelmiş olduğuna işaret ediyor. Saddin varlığı kalmamıştır. Kitabında kastedilen manâyı Allah daha iyi bilir. [50]
Küfrün Kıyametteki Akıbeti
99- Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sûr'a üflenince hepsini bir araya toplarız.
100-101- Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve Öfkelerinden onu dinlemeye.tahammül edemeyen kâfirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!
102- İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak hazırladık.
103- Ey Muhammedi "Size, amelce en çok kayıbda bulunanları haber verelim mi?" de.
104- Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar, güzel iş yaptıklarım sanıyorlardı.
105- Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kayemet günü Biz onlara değer vermiyeceğiz.
106 — İşte onların cezası; inkarlarına, peygamberlerimi ve ayetlerimi alayaalmalarına karşılık olarak, cehennemdir. [51]
Bazı Kelimeler:
İnsanlar, şaşkınlıktan dolayı, deniz dalgası gibi birbirlerine girerler. Tedirgin olup karman çorman olurlar. Ğita: Bir şeyi her tarafından örten şey. Allah'ın zikrinden maksat: O'nun doğal ve Kur-an'ı mucizelerini anlayıp kavramak.Konuk yeri. Boşa çıktı. Bu fiil, lügüatte hayvanın zehirli otları yeyip karnının şişmemi, sonra da bu nedenle ölmesi anlamına gelir. Zararlı işler ve davranışlar da sahibini helake götürdüğü için "habitat" fiilî ile bir arada aynı cümlede yer almışlardır.
Burada sûrenin yine ilk temel ilkesine dönülüyor. O ilke de, ölüm sonrası diriliştir. [52]
Açıklama:
Kutlu ve yüce Allah buyuruyor: Dağları dümdüz edip, kül gibi ufalayarak savuracağız: Yerlerini boş ve dümdüz bırakacağız, diye söz verdiğimiz va'-dimiz geldiği gün kullarımızı, deniz dalgaları gibi birbirine girer ve karışır halde bırakırız. Bu, kıyametin ilk günlerinde, sura ilk defa üfürülüp göklerde ve yerdeki canlıların hatta sura üfleyen meleğin bile düşüp öldüğü zamanda görülecek olan bir manzaradır.
Sonra ikinci defa sura üfürüldüğü zaman —burada anlatılmak istenen ,de budur— hepsi canlanıp dikilir ve ne ile karşılaşacaklarına bakar, bekleyip dururlar. "Onları hep bir araya toplainişızdu" ayeti de bunu işaret ediyor. "Cema'na" fiilinin başındaki (Fa) harfi de bunu hissettiriyor. Yani bedenleri dağılıp toprak olduktan sonra, en mükemmel bir sıfat ve emsalsiz bir şekilde yaratıkları tam olarak bir araya getirdik. "Ogün cehennemi apaçık bir şekilde kafirlere konak göstermişizdir". Bu da onu ve içindekilerin! ayan beyan görmeleri için her tarafıyla gözler önüne sermekle olur.
Bunda kafirler için ibret verici bir ceza ve elem .vardır, hem de ne elem! O kafirler ki kalb gözlen, benim ayetlerime karşı Örtülü ve perdelidir. Halbuki ayetlerimi, tam aklı ve selim kalbi olan kimseler müşahede eder, Allah'ı birleyip överek anarlar. Ayetler derken, Allah'ın doğal ve Kur'an'î ayetleriyle mucizelerini kastediyoruz.
O kafirler, Allah ve peygamber kelamını işitemezler. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: "Gözler kör olmaz. (Çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir); fakat (asıl) göğüslerdeki kalbler kör olur. (Asıl felaket, kalb gözünün, basiretin kör olmasıdır)"[53]
Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeye karşı kaİblerimiz örtüler içinde, kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde var"[54]. Küfredip te melekleri ve haktan bazı kullarımı benden başka dostlar edineceklerini mi zannettiler?
Allah'ın âyetlerini düşünmekten yüz çevirmek ve hakkı kabul karşısında kendilerini körlüğe vurmakla beraber, Allah'tan başka taptıkları şeylerin kendilerine fayda vereceğini mi sandılar? Beni bırakıp ta kullarımı dost edinmelerini kendileri için yeter mi sanıyorlar? Hayır, sandıkları gibi bu onlar için yeterli olmaz ve onlara fayda vermez. Bunda bir gariplik yoktur. Çünkü Allah, Cehennemi kafirler için bir konuk evi olarak hazırlamıştır. (Böyle demekle Cenab-ı Allah onları alaya almış oluyor, hem ne alayt).
Ey Muhammedi Onlara de ki: Dünya hayatında yaptıkları işler, sevinilecek söz ve davranışlar bakımından en çok ziyana uğrayan, bununla bera,ber çok güzel iş yaptıklarını sanan; haksız yere Allah'tan başkasına tapan,dinden olmayan şeyleri dine sokan, bununla birlikte kendilerinin hak yolda, baş-kalarınmsa batıl yolda bulunduklarını sanan kimseleri size haber vereyim mi? İşte onlar, Allah'ın kitabını ve Resulünün sünnetini terkedip cemaatten ayrılan kimselerdir. İşte bunlar, Rablerinin doğal ve Kur'an'î mucizelerini İnkar eden, ahirette O'nunla karşılaşılacağına inanmayan ve dolayısıyla amelleri boşa çıkan kimselerdir. "Yaptıkları her işin önüne geçtik de, onu (etrafa) saçılmış toz zerreleri haline getirdik"[55]
"Yüzler var ki o gün geçer, eğilir, çalışır, yorulur, kızışmış ateşe girerler "[56]. Kıyamet gününde onlar için bir terazi kurmayız. Onların hiç bir değeri yoktur. Onlara değer vermez ve aldırış etmeyiz. Küfrettikleri, Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini alaya aldıkları, onları inanmadıkları için cezalan işte budur. Din sınırı dışına çıkan herkesin sonu işte böyle olur! [57]
İman Ve Salih Amelin Sonucu
107- Ama inanıp yararlı İş işleyenlerin konaklan Firdevs cennetleridir.
108- Orada temelli kalırlar, başka bîr yere gitmek istemezler. [58]
Bazı Kelimeler:
Cennette en yüksek, en geniş ve en iyi yer. Müberrid demiş ki: Araplardan duyulduğuna göre "Firdevs", dallan birbirine sarılmış olan ağaç demektir. Bu daha ziyade üzüm ağacında görülür.Ayrılıp başka tarafa gitmek. [59]
Açıklama:
Dini asıl esprisiyle ve hurafelerden arınmış olarak anlayıp kavradıktan sonra derin bir inançla iman edip kalıcı olan iyi işler yapanlara gelince; bunlar için Cennetten en yüksek ve en yüce mertebe olan Firdevs Cennetleri mükemmel bir konuk evi olarak hazırlanmıştır. Allah dileyip çıkarmadıkça orada temelli kalırlar. Oradan daha güzel bir yere yönelmezler. Çünkü orası, bütün güzellikleri içinde toplamıştır. Yaratıcıların en güzeli olan Allah mübarektir. Bu, Rabbinin bir lutfu ve bağışıdır. [60]
Allah'ın İlminin Eksiksizliği
109- De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimİn sözleri tükenmeden denizler tükenirdi."
110- De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyoîunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın".[61]
Bazı Kelimeler:
Mürekkep. Yazıcının imdadına ulaştığı için bu adı almıştır. Deniz tükenirdi.Fazladan. [62]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Peygamber (s.a.v.)'e7Ashab-ı Kehf, ruh ve Zülkarneyn hakkında sorular soruldu. Sorulmakla Peygamberlerin zor durumda bırakılması istenilen bu soruların cevaplarının verilmesi için Cenab-ı Allah vahiy göndermişti. Surenin sonunda Kur'an-ı Kerim; Cenab-ı Allah'ın sınır tanımayan, her işi kuşatan ilmini, kudretini, yaratma sıfatını açıklamakta, bunun yanında Peygamber (S.A,V.)'İn mertebesini, O'nun vahye muhatab bir İnsan olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklamalardan sonra İnsan, Allah'ın ilmi ve kudreti önünde sükun buluyor, tatmin oluyor.
Önemli olan çok soru sormak değil, şirkin her türlüsünden uzak durarak, Rablerin Rabbi ile karşılaşılacak gün için çalışmak ve hazırlık yapmaktır. [63]
Açıklama:
Ey Muhammedi Onlara de ki: Deniz mürekkep olsa, Onunla Allah'ın ilminin kelimeleri yazılsa; deniz tükenir, ama bilgili, her şeyden haberdar, güçlü, üstünlük sahibi, herşeyi yerli yerinde yapan Allah'ın kelimeleri tükenmezdi. Bir o kadar daha mürekkep getirilse, yine Allah'ın kelimelerinin tamamı yazılamaz. Allah'ın kelimelerini sayıp kayda geçirmek mümkün değildir. Çünkü bu kelimeler O'nun bilgisine bağlıdırlar. Onun malumatı ise sınırsızdır. "Yeryüzünde bulunan ağaçlar kalem olsa, deniz(hr)de (mürekkeb olup) arkasından yedi deniz (daha gelip mürekkeb olsa) ona yardım etse de (Allah'ın kelimden yazılsa), yine (bunlar tükenir), Allah'ın kelimeleri tükenmez. Allah öyle üstündür, öyle hikmet sahibidir"[64]
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetimizin ve ona tamamen banzeyen bu ayetin (Aziz ve hakim) kelimeleriyle sona ermiş olmaları, Allah'ın kelimelerinden maksadın, O'nun yaratmakla ilgili tekvini; bir şeye "ol" demesi ve o şeyin de olu vermesidir. Yaratma ve icâd, hep O'nun "ol" kelimesiyle olur, Cenab'i Allah'ın eşyayı yaratıp icad etmesi sınırsızdır. Çünkü O, görüldüğü gibi dünya ve ahİrette devamlı icadı olan bir yaratıcıdır. Devamlı yaratıp İcad eder ki; mü'minlerin ve kafirlerin azabını tamamlasın. Kafirler, ahirette kalıcı bir azap içinde olacaklardır. Denizin mürekkebi ne kadar çok olsa da, mutlaka bir sının vardır. Kitabında kastedilen manayı en iyi bilen, elbetteki Allah'tır.
Ey Muhammedi Onlara de ki: Ben de tamamen sizin gibi bir insanım, Benim bir şey bildiğim yok. Bu sorularınızı cevaplamak için bir öğreticinin yanında bulunmadım. Her hangi bir kitap okumadım. Bana rehberlik edecek bîr insanın yanında oturup ondan bir şey öğrenmedim. Fakat Rabbim bana vahyetti ve kendi katından bana ilim öğretti. Bana vahy edilenlerden biri de şudur: Tanrınız bir tek tanrıdır. O'nun ortağı yoktur. Sonucunuza bakın! Rabbinin huzuruna çıkacağını uman, O'nu seven, O'na gerçekten inanan kimse; mal ve oğulların fayda vermeyeceği, ancak Allah'a sağlam ve temiz kalb getiren kimsenin fayda göreceği kıyamet günü için hazırlıklı olmak üzere iyi işler yapsın. Rabbine kulluk ederken hiç kimseyi O'na ortak koşmasın! [65]
[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/463-464.
[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/464.
[3] Hicr: 9.
[4] Nisa: 82.
[5] Hûd: 12.
[6] Bakara: 29.
[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/464-466.
[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/466.
[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/470.
[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/470-474.
[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/474--475.
[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/476.
[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/476.
[14] Nahl: 101.
[15] Şuarâ: 111.
[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/476-477.
[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/477-479.
[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/479.
[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/479.
[20] Meryem: 77.
[21] Hacc: 5.
[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/479-482.
[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/482.
[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/482.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/482.
[26] Yunus: 24.
[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/482-483.
[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/483-484.
[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/484.
[30] En’am: 94.
[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/484-485.
[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/485-486.
[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/486.
[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/486-487.
[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/487-488.
[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/488.
[37] Nahl: 4.
[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/488-490.
[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/490-492.
[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/492-493.
[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/493.
[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/493-495.
[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/495-496.
[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/496.
[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/496-497.
[46] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/497-498.
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/498-500..
[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/500.
[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/500.
[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/501-503.
[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/503-504.
[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/504.
[53] Hacc: 46.
[54] Fussilet: 5.
[55] Furkan: 23.
[56] Ğaşiye: 2-4.
[57] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/504-506.
[58] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/506.
[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/506.
[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/506.
[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/506-507.
[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/507.
[63] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/507.
[64] Lokman: 27.
[65] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/507-508.
İslami Okul Okulların En Önemlisi