Sebe Suresi - 034Sebe - 2. Sayfa
|
|
|
34 |
|
|
|
Sebe' Sûresi |
İndiği Yer |
: Mekke |
|
İniş Sırası |
:58 |
|
Âyet Sayısı |
:54 |
|
Nüzulü
Mushaftakİ sıralamada otuz dördüncü, iniş sırasına göre elli sekizinci sûredir. Lokman sûresinden sonra, Zümer sûresinden önce Mekke'de inmiştir. 6. âyetinin Medine'de nazil olduğuna dair bir rivayet de vardır.[1]
Adı
Sûre 15, âyette geçen ve Yemen'de yaşamış bir toplumu ifade eden Sebe' kelimesinden dolayı bu adı almıştır. [2]
Konusu
Hamdin dünyada da âhirette de yalnız Allah'a mahsus olduğu belirtilerek başlayan sûrede, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin üstünlüğü ve ilminin kuşatıcılığı fikri işlenmekte, kıyamet vaktinin geleceğini ve insanların tekrar hayata kavuşturulup hesaba çekileceklerini kabul etmeyenlerin tutarsızlıklarına dikkat çekilmekte, böylelerinin Hz. Peygamber'i Allah hakkında asılsız sözler uydurmakla itham etmeleri veya onun aklım yitirdiğini iddiaya kalkışmaları üzerinde durulmakta, iman edip İyi işler yapanlarla Allah'a âsi olanların akıbetleri karşılaştırılmakta, iki iyi örnek olarak Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman hakkında bazı bilgiler verilmekte, ardından kötü bir örnek olarak da Seba ahalisinin başına gelenlere değinilmekte, şeytana uyanların ve şirk batağına saplananların âhİretteki halleri tasvir edilmektedir. [3]
Meal
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Hamd göklerde ve yerde ne arsa hepsinin sahibi olan Allah'a mahsustur; âhirette de hamd yalnız O'na-lır. Hikmetle yöneten, her şeyden haberdar olan O'dur. 2.0, toprağa giren e ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. O, engin merhamet ahibidir, bağışlaması boldur. 3. İnkâr edenler "Bize kıyamet gelmeyecek" deliler. De ki: "Bilâkis! Gaybı bilen Rabbime andolsun ki o size mutlaka gele-ektir." Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey dahi O'nun bilgisi dışında ka-amaz. Bundan daha küçük veya daha büyük olsun her şey apaçık bir kitap-a kayıtlıdır. 4. O, Allah'ın iman edip iyi işler yapanları mükâfatlandırması çin gelecektir. İşte onlar için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır. 5. Ayetlerinizi boşa çıkarmak için çaba harcayanlara ise en kötüsünden elem verici tir azap vardır. 6. Kendilerine bilgi verilenler, rabbinden sana indirilenin, jerçeğin ta kendisi olduğunu ve çok güçlü, her türlü övgüye layık olan Al-ah'ın yolunu gösterdiğini çok iyi bilirler. 7. İnkarcılar, "Çürüyüp parampar-a olduğunuzda yeni bir yaratdışa konu olacağınızı iddia eden bir adam gös-erelim mi size! 8. Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklım mı yitir-niş bu?" dediler. Bilâkis! Asıl âhirete inanmayanlar azaptadırlar ve tam bir apkınhk içindedirler. 9. Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp düşünmezler mi! Dilesek onları yerin dibine geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Kuşkusuz bütün bunlarda Allah'a yönelen her kul için alınacak bir ders vardır. [4]
Tefsiri
1. Dilimizdeki "övme" ve "teşekkür etme" kelimeleriyle bir ölçüde karşılanabildi "hamd", evrendeki bütün varlıkların yegâne yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah'a mahsustur.[5] Burada âhirette de hamdin Allah'a mahsus olduğu belirtilerek dünya hayatındaki sınavın sona ermesinden sonra da O'na hamd etmenin en büyük huzur kaynağı olmaya devam edeceğine ve orada müminlerin şükür anlamında hamdi de sürdüreceklerine İşaret edilmiştir. Nitekim Kur'an'da müminlerin cennetteki hayatı tasvir edilirken, Allah'a hamd ifadesini dillerinden düşürmeyecekleri [6] ve dualarını da hep "El-hamdü Mâni rabbi'1-âle-mîn" şeklinde bitirecekleri [7] belirtilmiştir. Yine birçok âyetten, mahşer günü yapılacak değerlendirmede kişinin dünya hayatındaki davranışlarının esas alınacağı, ama oradaki nimetlerin sırf kulun kendi kazancı gibi düşünülmemesi ve Allah'ın lütfunun sonucu olarak görülmesi gerektiği anlaşılmaktadır. [8]
2-3. İlk âyette yüce Allah'ın ilmiyle ilgili bir tasvire yer verilmiştir. Bu tasvire göre insanın yakın çevresinde mevcut bulunan veya olup biten maddî ve manevî, açık ve gizli bütün varlık ve olaylar Allah Teâlâ'nın bilgisi dahilindedi. [9] Şu halde O'ndan başkasına kulluk etmek insana yaraşmaz. "Ona yükselen" anlamına gelen cümlede "İlâ" değil "fî" edatının kullanılmasındaki incelik şöyle açıklanır: "İlâ" sona ulaşmayı, "fî" ise içine girip nüfuz etmeyi ifade eder. Bu kullanımda, iyi amellerin göğe yükselip orada kalmayacağına, göğü aşıp Allah katında kabul göreceğine İşaret vardır. [10] 3. âyette Allah'ın -insanın kendi imkânlarıyla bilgisine ulaşamayacağı bir alan olan- gaybı da bildiği, evrendeki bütün varlık ve olayların en küçük ayrıntısına kadar açık bir kitapta kayıtlı olduğu belirtilmektedir. Müfessirlerin çoğuna göre bu kitaptan maksat levh-i mahfuzdur. Bunu şöyle anlamak da mümkündür: Gerek duyular âlemine dahil gerekse bunun ötesindeki her şey Allah katında apaçık bir kitap gibi malumdur, bütün ayrıntılarıyla O'nun tarafından bilinmektedir. [11]
İnkarcıların insanların yapıp ettiklerinden hesaba çekilecekleri bir günün gelmeyeceği yönündeki iddiası, evrenin sonsuz olduğu, sadece değişebileceği ama asla yok olmayacağı fikrini içerir ki bu iddia aynı zamanda insanın varlığını anlamsız ve değersiz kabul etme mânasına gelir. Bazı tefsirlerde, âyette genel bir ifa-deyle inkarcılara atfedilen bu sözün Ebû Süfyan tarafından söylendiğine dair bir rivayete yer verilir. Bu rivayete göre bir gün Ebû Süfyan "Ne gelecek bir son saat var, ne kıyamet var, ne de haşir var" diyerek -en büyük putlardan- Lât ve Uzzâ'nın adı üzerine yemin etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah peygamberine, onun da aksi yönde yemin etmesini buyurdu[12]
Gayb, Allah'ın, yarattıklarından gizli tuttuğu hususlar demektir. [13] Burada Cenâb-ı Allah'ın kendisini "gaybı bilen" şeklinde nitelemesi, kıyametin mutlaka kopacağını fakat zamanım sadece kendisinin bildiğini vurgulama amacı taşımaktadır. [14] Elmalılı, bunun yanı sıra burada, bedenleri çüriiyüp darmadağın olmuş insanların yeniden diriltilmesi-ni imkansız görenlere cevap verme tarzında bir mâna inceliğinin de bulunduğunu belirtir (VI, 3943). [15]
4. "O, Allah'ın iman edip iyi işler yapanları mükâfatlandırması için gelecektir" şeklinde çevrilen yan cümle 3. âyette geçen "o mutlaka gelecektir" veya "O'nun bilgisi dışında kalamaz" ya da "apaçık bir kitapta kayıtlıdır" ana cümlesine bağlanabilir.[16] Birinci ihtimalde kıyamet vaktinin gelmesinin, ikincisinde Allah'ın her şeyi bilmesinin, üçüncüsünde ise her şeyin bir kitapta kayıtlı olmasının hikmeti açıklanmış olmaktadır. Taberî bunu "apaçık bir kitapta kayıtlıdır" cümlesine bağlayan bir yorum yapmayı tercih etmiştir (XXII, 61). [17]
5. "Âyetlerimizi boşa çıkarmak için" diye çevrilen kısmı "birbirleriyle yarışırcasına" ve "(Allah'ı) âciz bırakabileceklerini sanarak" şeklinde de tercüme etmek mümkündür, Esed'e göre "ricz" kelimesinden önceki "min" edatı, bu günahkârları öteki dünyada bekleyen azabın bu dünyada bilerek yaptıkları kötü fiillerin tabiî bir "sonucu" olduğunu göstermektedir; bu sebeple yazar, âyetin "en kötüsünden, elem verici bir azap vardır" şeklinde çevirdiğimiz kısmına "(yaptıkları) çirkinliklerin bir sonucu olarak onlar İçin acıklı bir azap vardır" anlamını vermiştir (II, 871). [18]
6. Burada sözü edilen "kendilerine bilgi verilenler" ile
Abdullah b. Selâm gibi Ehl-i kitap'tan İslâmiyet'i kabul edenlerin veya Hz.
Muhammed'in ashabının ya da onun ümmetinden olan herkesin kastedildiği
yorumları yapılmış. [19] ve birinci yoruma binaen
bu âyetin Medine'de nazil olduğu İleri sürülmüş ise de sûrenin diğer âyetleri
gibi bunun da Mekke döneminde indiği görüşü daha kuvvetli görünmektedir. Zira
burada Ehl-i kitap'tan
olanların kalplerinden geçene atıfta bulunulduğu düşünülebilir, Medine döneminde
müslümanlarla temasa geçen belirli kimselerin kastedildiği yorumunu yapmak için
bir zaruret yoktur. Kaldı ki bu ifadeden ilk anlaşılan, genel olarak Mekke döneminde
Resûlullah'a iman etmiş olan müslümanlardır; onların Kur'an'ın ilk muhatapları
olması bu niteleme için yeterlidir. [20]
7-8. Hz. Muhammed'İn (s.a.) peygamberliği ile ilgili olarak etrafa yayılan haberler karşısında Mekke müşrikleri hac mevsiminde dışarıdan gelecekler için bir fikrî hazırlık yapma ihtiyacı hissetmişlerdi. İşte bu sözün böyle bir hazırlık sonunda üretilmiş olması muhtemeldir. Onu dışarıdan gelenlerin gözünde küçük düşürmek ve kendilerinin ona karşı düşmanca tavır takınmalarını mazur göstermek üzere geliştirdikleri bu olumsuz propaganda ifadesinde "bir adam gösterelim mi size?" şeklinde bir üslûp kullanmaları da özel bir amaç taşıyordu: Resûlullah Mekke müşrikleri arasında çok iyi tanınan bir kişi olmasına rağmen, dışarıdan gelip onun hakkında soru soracak kimselerin kendisini ciddiye almamaları için, fazla tanınıp bilinmeyen bir şahıstan söz ediliyor izlenimi vermek istiyorlardı. [21]
"Asıl âhirete inanmayanlar azaptadırlar" cümlesindeki azaptan maksat âhi-retteki azap olabileceği gibi dünyada çekecekleri azap da olabilir. [22] Zira âhiret inancı olmayan kimsenin hayata bakışı kötümserdir, geleceğe yo-nelîk ümitleri zayıftır, yapıp ettikleriyle ilgili açık bir hedefi yoktur. Bu halet-i ruhiye, onun dünyada da için için bir azap yaşaması sonucunu doğurur. Müşrik Araplar'da da görülen bu ruh hali âhirete inanmayan modern insanda daha çok ölümden kaçış ve ölümü unutma çabası şeklinde, bu kaçış da âhiret inancının yerine ihtiraslarını ikame etme tarzında tezahür etmektedir. Oysa bu gibi kimselerin ölümü hatırlamaları kendilerine bîr acı veriyorsa, hatırlamamaları -daha doğrusu unutmak için ortaya koydukları zorlama çabaların verdiği tatminsizlik ve huzursuzluk- bin acı vermektedir. Bu durum, İslâmî öğretilerde ölümü hatırlamaya özel bir önem verilmesini daha bir anlamlı kılmaktadır. [23]
9. Bu âyetin "Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp düşünmezler mi!" şeklinde çevrilen kısmı için yapılan yorumlardan biri şöyledir: Onlar bütün yönlerden bizim yarattığımız gök ve yer ile kuşatılmış olduklarını görmüyorlar mı ki, yere onlan yutmasını veya göğe üzerlerine parçalar düşürmesini emretmemizden çekinmiyorlar! [24] Bunun deyimsel bir ifade olduğu kanaatini taşıyan Esed'in yorumu şöyledir: "Yukarıdaki İfade bu bağlamda -ve 2/255'te- insanın ulaştığı yahut kendisine sunulan bilginin önemsizliğini vurgular; o halde insan, yeniden dirilmenin ve öldükten sonraki hayatın insan tecrübesinin ulaşamayacağı bir fenomen olduğunu, diğer taraftan, evrendeki her şeyin Allah'ın sınırsız yaratma gücünü ispatladığını gördüğü halde nasıl bu realiteleri inkâr edecek kadar küstah olabilir?" Onun için yazar bu cümleyi şöyle çevirmiştir: "Göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini, ne kadarının da gizlendiğini anlamazlar mı?" Aynı yazar âyetin devamındaki "yerin dibine geçirme ve gökten parçalar düşürme" ifadesinin, önceden kestirilemeyen jeolojik ve kozmik olaylara -yer sarsıntısı, meteor veya meteoritlerin düşüşü, kozmik ışınlar vb.- yapılan bir atıf olduğunu, bunun yukarıda verilen tercümeyi desteklediğini ve Allah'ın bilgisinin kuşatıcıhğına ve yüceliğine nazaran insanın güçsüzlüğünü vurguladığını belirtmektedir (II, 872,873). Ancak "Göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini, ne kadarının da gizlendiğini anlamazlar mı?" mânasını âyetin lafzından çıkarmak kolay değildir, zira âyet, yerin ve göğün önde ve arkada olanlarını ayırmadan, her iki kısım için "bakıp düşünmezler mi!" (lafzan "görmüyorlar mı!") de* mektedir. Bağlam da göz önüne alındığında mâna şöyle olmaktadır: İnkarcılar kendilerini kuşatmış bulunan yere ve göğe bakar ve üzerinde düşünürlerse onları yaratan Allah'ın insanları yeni bir yaratılışla diriltmeye ve dünyada gökten ve yerden gelecek felâketlerle onları cezalandırmaya kadir olduğunu anlayacaklardır. [25]
Meali
10. Andolsun biz Davud'a tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. "Ey dağlar! Onunla birlikte teşbih edin. Ve ey kuşlar, siz de!" dedik. Ve onun için demiri yumuşattık. 11. (Ona şöyle buyurduk:) "Geniş zırhlar imal et, örgüsünü Ölçülü yap.1* Siz de (ey müminler) iyi ve yararlı işler yapın; şüphesiz ben yaptıklarınızı görmekteyim. 12, Süleyman'ın enirine de rüzgârı verdik; onunla sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol alırdı. Onun için bakır madenini eritip akıttık. Cinlerden de rabbinin izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabım tattırirdik. 13. Onlar Süleyman'a isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi. Ey Dâvûd ailesi! Şükür için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükre-denler pek azdır. 14. Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü onlara ancak asasını kemiren ağaç kurdu göstermişti. Süleyman'ın cesedi yere yıkılınca anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı. [26]
10. Hz. Dâvûd İsrâiloğullan'aa gönderilmiş olan, Kur'an-i Kerîm'de ve Kİ-tâb-ı Mukaddes'te hakkında geniş bilgi verilen peygamberlerdendir. [27] Bazı müfessirler bu ve müteakip âyetlerde Dâvûd ve Süleyman'dan söz edilmesi İle önceki âyetin sonunda geçen "Allah'a yönelen kul" anlamındaki "münîb" kelimesinin kullanılmış olması arasında şöyle bir bağ kurmuşlardır: Cenâb-ı Allah başka âyetlerde de [28] bu iki kulu hakkında bu kelimeyle aynı kökten gelen "enâbe" fiilini kullanmıştır. [29]
Bu âyette "fadl" kelimesiyle İfade edilen ve Davud'a verildiği bildirilen "müstesna lütuf un ne olduğuna ilişkin bellibaşh yorumlar şunlardır: Peygamberlik, hükümdarlık, Zebur isimli kutsal kitap, ilim, adaletle hükmetme yeteneği, savaşta üstün cesaret, güç kuvvet, bol nimet, güzel ses, sağlıklı uzun ömür, insanların işlerini düzeltme ve aralarını bulma mahareti, dağları etkileme veya buyruğuna alma kudreti, Özel zırhlar imal etme becerisi ve bu sayede başkalarına muhtaç olmadan geçimini sağlayabilmesi[30] Bu kelimeye üstünlük anlamı vermeden âyetin ilk cümlesini "Andolsun biz Davud'a bir lütufta bulunduk" şeklinde çevirmek de mümkündür.
Ayette emir kipiyle geçen "evvebe" fiili sözlükte "dönme, döndürme, yürüme" gibi mânalara gelmektedir. Müfessirler genellikle -sözlük anlamlarıyla da bağ kurarak- burada "teşbih etme"nin kastedildiğini belirtirler (Habeş dilinde bunun "teşbih etme" anlamına geldiği görüşünü İbn Atıyye zayıf bulur). "Tesbîh" Allah Teâlâ'nın yüceliğini, O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmek demektir; bu da sözle veya hal ile olabilir. Dağların ve kuşların teşbih etme biçimi hakkında ise farklı yorumlar vardır. Bazı müfessirler bu varlıklara kendilerine özgü teşbih ile Davud'a eşlik etmelerinin emredildiği kanaatindedîrler. Diğer bir görüşe göre ise âyette, Hz. Davud'un kendini kullukta kusurlu bularak Allah'a yakanrken gür sesiyle dağı tası inletmesine ve ahenkli terennümüne kuşların eşlik etmesine değinilmektedir. [31] Elmalık, bu âyet -ve başka bazı deliller- dikkate alındığında, musikînin İslâm'da mutlak biçimde yasaklandığı düşüncesinin yanlış olduğunun anlaşılacağına dikkat çeker. [32] Hz. Davud'un sesinin bu tarzda ma'kes bulması, dağların ve kuşların onunla birlikte teşbih etmesi ister aklî ve tecrübî ölçüler içinde ister bir mucize olarak açıklansın, âyetin mesajını şöyle özetlemek mümkündür: Hz. Davud'un yakarışı öylesine içten ve güçlü idi ki, bu Yüce Allah'ın hoşnutluğunu kazanmasına, O'nun dilemesiyle dağlar ve kuşlar üzerinde bile etki meydana getirmesine, kulluktaki samimiyet ve yürekten bağlılık konusunda insanlığa örnek gösterilmesine vesile olmuştur. 11. âyetin sonunda açıkça ifade edildiği üzere, bütün bu anlatımlardan çıkarılması istenen sonuç "kişinin ilâhî kontrol altında bulunduğu bilincini koruyarak daima İyi ve yararlı işler yapma çabası İçinde olması gereği"dir.
"Onun için demiri yumuşattık" İfadesi açıklanırken birçok tefsirde, Allah'ın lütfuyla demirin Hz. Davud'un elinde -ateşte eritmeksizin- mum veya çamur gibi oluverdiği ve çekiç gibi âletler kullanma ihtiyacı duymadan demire istediği biçimi verebildiği belirtilir. [33] Kuşkusuz tabiat kanunlarının da vâzıı olan Yüce Allah dilediğinde istediği kullan için olağanüstülükler sağlayabilir. Dolayısıyla, tefsirlerdeki bu ayrıntılar naklî delillerle bildirilmiş olsaydı bunları olduğu gibi kabul etmek gerekirdi. Fakat müteakip âyet dikkatle incelendiğinde, bu ifadenin Davud'u demiri işlemeye yöneltme, bu konuda ona yeterli bir güç ve özel bir maharet verme anlamıyla açıklanması daha uygun görünmektedir. [34]
11. Hz. Davud'a gömlek şeklinde zırhlar imal etmesi buyurulmuş ve bunu yapabilmesi için kendisine özel bir yetenek verilmişti; daha önce zırhlar, levha biçiminde yapılırdı[35] Hz. Davud'a ince örgülü zırh gömlek yani taarruz silahı değil savunma aracı yapmanın emredİlmesİ ve kendisine bu konuda özel bir beceri verilmesi oldukça manidardır. Bu, Allah katında insanın ne kadar değerli ve canın muhafazasının ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir. Zaten başka bir âyette zırh yapmayı öğretme insanın yine insana karşı korunması gerekçesiyle açıklanmıştır. [36]İçinde zor hareket edilen levha zırhlar yerine insanın vücuduna uygun gömlek şeklinde zırhlar imalinin İstenmesini de insana değer verme temasıyla ilintilendirmek mümkündür; yine bu buyrukta, yararlı her işin inceliklerine İnmesi, sürekli gelişme içinde olması, böylece uygarlık yolunda mesafe alması yönünde insana yapılmış bir teşvik bulunduğu açıktır. Âyetin "örgüsünü ölçülü yap" şeklinde çevirdiğimiz kısmıyla ilgili açıklamalarda daha çok halkaların birbirine geçirilmesinde ölçülü ve dikkatli olunması, zır-hin deliklerinin koruma işlevine imkan vermeyecek kadar geniş, zırhın mukavemetini zayıflatacak kadar da ince ve sık olmaması anlamı üzerinde durulmuştur. [37] âyetin gerek lafzı gerekse bağlamı zırhın örgüsüne özen gösterilmesi anlamım düşündürdüğü için mealde yukarıda belirtilen mânayı tercih ettik.
Bazı tefsirlerde, Hz. Davud'un bu tür bir faaliyete kendisini vermesiyle ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır: Dâvûd zaman zaman tebdili kıyafet yaparak halkın arasında dolaşır ve kendisi hakkında ne düşünüldüğünü öğrenmeye çalışırdı. Bir gün insan kılığına girmiş bir melekle karşılaşır, onun fikrim sorar. Melek, "Dâvûd çok iyi bir hükümdardır ama bir kusuru var" der. Dâvûd merakla bu kusurun ne olduğunu sorar. "Keşke kendisinin ve ailesinin geçimini devlet hazinesinden karşılamasa" cevabını alır. Bunun üzerine kimseye muhtaç olmadan kendi geçimini sağlayabileceği bir yol lütfetmesi için Allah'a dua eder. Cenâb-ı Allah da ona demiri işleme sanatını öğretir. [38] Bu anlatımı, Hz. Peyganıber'in Dâvûd (a.s.) ile ilgili şu övücü ifadelerinin açıklaması olarak düşünmek uygun olur: "İnsanın yediğinin en güzeli, kendi kazandığıdır. Allah'ın peygamberi Dâvûd da kendi el emeğini yerdi"[39]
12. "Sabahleyin" şeklinde çevirdiğimiz "ğudüv" kelimesi genellikle sabahtan öğleye kadarki, "akşamleyin" diye çevirdiğimiz "ravâh" kelimesi de öğleden güneşin batımma kadarki zaman dilimi olarak anlaşılmış olup âyetin açıklamasıyla ilgili rivayetlerde bu iki zaman diliminin her birinde bir aylık mesafeyi katetmesi-ne imkan veren bir rüzgârın Süleyman'ın emrine verildiği belirtilir. Bunların bazılarında o günkü ulaşım araçları göz önünde bulundurularak Şam, Tedmür, Istahr, Kabil şeklinde yer isimleri de zikredilir. [40] İbn Âşûr ğudüv kelimesinin "gidiş, hareket etme", ravâh kelimesinin de "dönüş" anlamını esas alarak şöyle bir yorum yapar: Allah Teâlâ Süleyman'ın savaş veya ticaret gemilerinin seyrine uygun düşen bir rüzgâr oluşturmuştu; bir ay Filistin sahillerindeki limanlarından yola çıkan gemileri için doğu istikametinde, bir ay da bunların aynı yere dönmelerini sağlayan batı istikametinde dönemlik rüzgârlar estiriyordu; Enbiyâ 21/81 'de de bu bölgeye dönüşe işaret edilmektedir (XXII, 158). Râzî ise Hz. Süleyman'ın bütün rüzgârlara egemen kılındığı gibi bir sonuç çıkarılmaması üzerinde durur ve bu hususu belirtmek üzere Süleyman'ın emrine verilen özel bir rüzgârın söz konusu olduğunu yazar. Râzî'ye göre bunun delili, "rüzgâr" anlamındaki kelimenin bütün kıraatlerde ~tı* filinde tekil olması ve hiç birinde "riyâh" şeklinde çoğul okunmamış ol-na&flir (XXV, 247), Elmalılı da bu yonımu ve delilini benimseyerek aktarmaktalarVI, 3950-395. Kanaatimizce bu yorumun böyle bir delille desteklenmesine ihtiyaç yoktur, zira çoğul olarak kullanılması onun bütün rüzgârlara hakim kılındığı mânasını zaruri kılmaz; kaldı ki bu kelimeyi "riyâh" şeklinde okuyanlar olmuştur. [41]
"Onun için bakır madenini eritip akıttık" şeklinde çevirdiğimiz cümlede geçen "kıtr" kelimesi "bakır" veya "bakır, demir vb. madenlerin cevheri" anlamına gelir; daha çok "su kaynağı" anlamında kullanılan ve birçok mânası bulunan "ayn" kelimesi de bu bağlamda bakır madeninin kaynağı veya bakırın kendisi şeklinde anlaşılmıştır. Bu arada Hz. Süleyman için Yemen'de ve ayda üç gün bakır madeninin akıtıldığı şeklinde rivayetlere de yer verilmiştir. [42] İbn Âşûr burada ayn kelimesinin hakikat anlamında değil "güçlü ve tazyikli biçimde, suyun kaynağından aktığı gibi" manasında kullanıldığı kanaatindedir (XXII, 159).
Derveze, burada "akıtma" kelimesiyle birlikte kullanılmış olmasından hareketle "kıtr" ile katranın yani petrolün kastedilmiş olabileceği yorumunu yapar (V, 34). Ateş de bazı delillerle destekleyerek bu yorumun akla uygun olduğunu, o zaman İçin bakırın sel gibi akıtılmasının ise akla uygun düşmediğini belirtir (VII, 241-242). Hz. Süleyman'ın hükümranlığı altındaki bölgelerin özelliği açısından bu yorum mantıklı görünmekle beraber, petrol (zift, katran) kullanılarak ne yapıldığı hususu kapalı kalmakta, özellikle tarihî verilerle desteklenmediği İçin soyut bir düşünce niteliğini aşmamaktadır (burada önemli bir husus, Kur'an'da "akıttık" İfadesinin geçtiği, yoksa -Ateş'in yazdığı üzere- "sel gibi akıttık" tarzında bir tasvirin yer almadığıdır). Buna karşılık, Fenikeli ustaların Hz. Süleyman için inşa ettikleri Etsyon-geber limanında çağımızda gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar sonucunda ortaya çıkan bakır dökümhanesi Kur'an'daki ifadenin lafzına göre yapılan yorumlan desteklemektedir[43]
"Cinlerden de (...) onun maiyetinde çalışanlar vardı" cümlesi Hz. Süleyman'ın bütün işçilerinin cinler olmadığını, onlardan da işçilerinin bulunduğunu gösterir. [44] Bu cümlenin "rabbinin izniyle" şeklinde çevrilen kısmı "Rabbiriİn emriyle" mânasındadır. [45] "Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabını tattırırdık" ifadesinden de, itaatsizlik edenlerin dünyada bir şekilde cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır. [46]
13. "Yüksek ve görkemli binalar" şeklinde çevirdiğimiz "mehârîb" kelimesi"korunaklı yüksek mekanlar, kaleler, ihtişamlı yüksek binalar, saraylar, mabetler" gibi mânalarla açıklanmıştır. [47] Mealde "mabetler" anlamını vermeyi tercih eden Esed bunu "yeni inşa edilen mabedin çeşitli salonları" şeklinde açıklamıştır. [48] Hz. Süleyman zamanında inşa edilen saray, kale, sarnıç, hamam vb. yapıların kalıntıları araştırmacılar tarafından Filistin, Arabistan ve başka yerlerde gösterilmektedir. [49]
"Heykeller" diye tercüme edilen "temâsîl" kelimesi ile ilgili olarak tefsirlerde genellikle, bunların bakır, cam, mermer gibi maddelerden yapılmış melek, peygamber ve salih kişilerin heykelleri olduğu, insanların bu sembolleri görüp onlar gibi kulluk etmelerinin sağlanmasının amaçlandığı belirtilmekte; heykel yapmanın zulüm ve yalan söyleme gibi Özündeki kötülük sebebiyle yasak bir fiil olmadığı hatırlatılıp bu konuda şeriatler arasında farklılıkların bulunabileceği, Hz. Süleyman zamanında dinen yasak sayılmayan bu fiilin belirli şartlar altında ve belirli gerekçelerle İslam'da yasaklandığı üzerinde durulmaktadır; bazı müfessirler ise o dönemdeki heykellerin de insan heykeli olmayabileceğinden söz ederler. [50]
Âyette "şükredin" denmeyip "şükür İçin çaba gösterin" şeklinde çevrilebilecek bir ifade kullanılmış olması, İslâmî anlayışta şükrün davranışlara yansıtılmasının esas olduğuna işaret eder[51] Gramer açısından yapılan izahlar dikkate alınarak[52] âyet metnindeki İlgili cümleyi "Size verdiklerinden ötürü O'na şükür olmak üzere Allah'a itaat kapsamında ameller yapın", "Şükür mahiyetinde ameller yapın" veya "Hakkıyla şükredin" şeklinde de çevirmek mümkündür. Hz. Peygamber'in minbere çıkıp bu âyeti okuduktan sonra şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Şu üç haslet kime verilmişse -âyetteki ifadesiyle- 'şükür davranışı göstermek' de kendisine nasip olmuş demektir: Kızgınlık ve sükûnet halinde adaletli davranmak, yoksulluk ve zenginlikte itidalli harcama yapmak, gizli ve açık durumlarda Allah korkusunu korumak"[53]
"Hakkıyla şükredenler" diye çevirdiğimiz "şekûr" için "şükrü edâ edebilen; sağlam bir inançla, aczini ve kusurluluğunu itiraf ederek bütün kalbini, dilini, bedenini ve vakitlerinin çoğunu şükrün ifasına veren ve bunun için azami çabayı sar-feden kişi; içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun bütün durumlarda şükretme tavrını koruyabilen kişi" gibi açıklamalar yapılmıştır. Bazı müfessirlerin "Bundan maksat, şükretmekten âciz olduğunu anlayan kişidir"[54] şeklindeki yorumu, bu gibi kişilerin" "pek az" olduğu bilgisinin izahını da kolaylaştırmaktadır, nitekim bir âyette[55] belirtildiği üzere insanlar Allah'ın nimetlerini adet değil tür olarak bile saymaya kalksalar başaramazlar; dolayısıyla belirtilen âyet ışığında burada şükürden âciz olduğunu idrak edebilenlerin çok az olduğuna işaret edildiği söylenebilir. Bu temayı destekleyen bir rivayete göre Hz. Dâvûd şöyle münâcatta bulunmuştu: Ya Rabbi! Sana şükretmemi sağlayan ilham ve güç de senin nimetlerin olduğuna göre ben senin nimetlerine şükre nasıl güç yetirebilirim! Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Ey Dâvûd! İşte şimdi beni hakkıyla tanıma mertebesine erişmiş bulunuyorsun[56]
14. Hz. Süleyman'ın ölümüyle ilgili bu tasvir hakkında değişik izahlar yapılmıştır[57] İbn Atıyye -bu konuda bazı rivayetlere yer vermekle beraber[58] tefsirlerde sıhhatli olmayan ve Kur'an'ın lafzından çıkmayan, mana itibariyle de ona uzak duran birçok ayrıntıya yer verildi-ğini belirtir (IV, 412); Elmahlı da "biz onlardan sarfı nazar ediyoruz" diyerek (VI, 3954) bu rivayetlerin zaafına üstü kapalı biçimde İşaret eder.
Esed burada bu kıssanın, İnsan hayatının önemsizliği ve doğal güçsüzlüğü ile dünyevî kudret ve ihtişamın boşluğu ve geçiciliğini anlatan bir mecaz olarak kullanıldığını ifade eder (II, 874). Kanaatimizce Süleyman kıssasının genelinden böyle bir sonuç çıkarılabilir, ancak buradaki ifadeyi gerçek olarak kabul etmeye de bİr engel yoktur. Âyetin asıl mesajı âyetin sonunda ifade edilmiştir: Gaybı yalnız Allah bilir, gaybı bildiğini iddia ederek değişik sömürü yollarına başvuranların sahtekârlığını ortaya koyma ve bazı zaafları sebebiyle bu sömürüye konu veya âlet olanların uyanık ve dikkatli davranmaları açısından bu kıssa canlı bir örnek olarak göz önüne getirilmelidir. Ayrıca Râzî'nin işaret ettiği üzere (XXV, 250) âyet, rüzgârın ve cinlerin emrine âmâde kılındığı, muhteşem bir saltanatın sahibi olan Süleyman (a.s.) İçin dahi ölümden kurtuluş olmadığına dikkat çekmekte, herkesi dünya hayatının geçiciliğini unutmamaya davet etmektedir.
Yukarıdaki âyetlerde, Süleyman'ın atlarının rüzgâr gibi seri koştuğuna, o dönem insanlarının bakır ve demiri ateşle eritmeye ve bunlardan yapılmış âletler kullanmaya çalıştıklarına ve Süleyman'ın emrindekilerin güçlü kuvvetli insanlar olduğuna işaret edildiği tarzındaki yorumlan bozuk fikirler olarak niteleyen Râzî bunu reddeder [59]
Meali
15. Andolsun ki oturduktan yerlerde Sebe' kavmi için büyük bir işaret vardı. Biri sağda diğeri solda iki bahçe. "Rabbinizin bahşettiği nzıktan yiyin ve O'na şükredin. Ne güzel bir belde, ne bağışlayıcı bir rab!" 16. Ama onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini, acı yemişli, ılgınü ve birkaç da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17. Nankörlük etmelerinden ötürü onlan işte böyle cezalandırdık. Biz, başka değil, ancak nankörlük edenleri cezalandırırız. 18. Bereketli kıldığımız beldeler ile onlar arasında birbirini gören birçok yerleşim yeri oluşturduk ve bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırmış olduk. "Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin" dedik. 19. Onlar ise "Rabbimiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır" dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onlan ibret kıssaları haline getirdik ve darmadağın ettik. Kuşkusuz bunda, yeterince sabretmesini ve şükretmesini bilenler için ibretler vardır. 20. Gerçek şu ki, İbÜs onlar hakkındaki tahminini doğrulamış oldu; çünkü inanan bir gurup hariç hep ona uymuşlardı. 21. Oysa onun onlar ü/erinde hiç bir zorlayıcı gücü yoktu. (Şeytana, kendine uyanları ayartma fırsatı vermemiz ise) sadece, âhirete manam ona şüpheyle bakandan ayırt etmemiz içindir.
Rabbin her şeyi görüp gözetir. [60]
Tefsiri
15-17. Şükreden iki kulunu, Dâvûd ve Süleyman'ı iyi örnek olarak zikrettikten sonra yüce Allah, kötü bir örneğe, nankör bir toplum olan Sebe' halkının başından geçenlere dikkat çekmektedir.
Bu âyetlerde Seba halkının bunca nimete ve -rivayete göre on üç peygamberin yaptığı uyarılara[61] rağmen Allah'a kulluktan ve O'na şükretmekten yüz çevirdikleri, bu sebeple büyük bir sel felaketiyle cezalandırıldıkları, had bilmezlikleri yüzünden verimli arazilerinin çorak topraklara, türlü nimetlerin de mahrumiyetlere dönüştüğü belirtilmektedir.
Türkçe eserlerde yaygın kullanımı Seba veya Saba şeklinde olan Sebe', Arabistan'ın güneybatısında hüküm sürmüş, Ahd-i Atik'te, Yunan, Roma ve Arap edebiyatında sık sık zikredilen bîr kavmin ve devletin adıdır[62] Kurucusu Sebe' b. Yeşcüb adlı kişi olduğundan devlet ve hükmettiği kavim bu ismi almıştır. Anılan şahsın bu adı almasıyla ilgili olarak değişik izahlar yapılmıştır. Bir görüşe göre Sebe' Yemen hükümdarlarının ilkidir; Yemen Araplannın bütün kabile ve hükümdarları onun soyundandır. Hz. Peygam-ber'e "Sebe' nedir? Bir erkek, kadın, dağ, hayvan veya yer ismi midir?" diye sorulmuş; o da "O, Araplardan bir adamın adıdır; on çocuğu vardı, altısı hayırlı, dördü hayırsız çıktı" cevabını vermiş ve bunlardan türeyen kabilelerin isimlerini saymıştır. 15. âyette geçen Sebe' kelimesiyle bîr şahıs değil bir toplumun kastedildiği açıktır. Seba yönetimi -Nemi 27/22-44 !te açıklandığı üzere- kraliçe Belkıs döneminde Hz. Süleyman'a bağlılığını bildirmiş; o sıralarda güneşe tapmakta olan bu kavim Hz. Süleyman'ın çağrısına uyarak tevhid inancını benimsemişti. [63]
Seba (Saba) devletinin
başkenti olan Me'rib şehri (Türkçe eserlerde yaygın kullanımı "Mârib"
veya "Ma'rib" şeklindedir), Balak dağının doğusunda uzanan ve
binlerce sene muazzam bir balçık tabakası bırakarak, bitkilerin gelişmesine
elverişli şartlar oluşturan Zenne (Azana) vadisinin suladığı, deniz
seviyesinden
15. âyetin "Biri sağda diğeri solda iki bahçe" şeklinde çevirdiğimiz kısmıyla sadece iki bahçenin bulunduğu mânası anlaşılmamalıdır, her iki yanı bahçelerle kuşatılmış olduğundan her bir tarafta mevcut bahçeler topluluğu bir bahçe gibi ifade edilmiştir. [67] Dolayısıyla, bunu "Sağında solunda bahçeler" şeklinde de tercüme etmek mümkündür. Yine bu âyette geçen ve "büyük bir işaret" şeklinde çevirdiğimiz âyet kelimesi "bir delil" olarak tercüme edilebilir. Bu mânaya göre, buradaki nimetlerde Allah'ın varlığına, kudretine, ihsanına ve O'na yapılması gereken şükre delâlet eden açık işaretler vardı, yorumu yapılabilir. Bu kelimeye "ibret" anlamı verildiğinde de ibretin sadece bu bahçelerde olduğu düşünülmemelidir; çünkü burada ibret gösterilen husus Sebalılar'm kıssasının tamamı yani kendilerine sağlanan büyük imkanlara karşılık onların nankörlük etmeleridir
"Rabbinizin bahşettiği nzıktan yiyin ve O'na şükredin" hitabı ile onu takip eden "Ne güzel bir belde, ne bağışlayıcı bir Rab!" ifadesi onlara gönderilen peygamberlerin sözleri olabileceği gibi, bunlardan önce "Âdeta bu nimetler lisan-ı hal İle onlara şöyle diyordu" veya "Onlar şöyle denmeyi hak ediyorlardı" tarzında bir mâna da takdir edilebilir[68]
"Ne güzel bir belde" diye çevirdiğimiz "beldetün tayyibetün" cümlesinin lafızları ebced hesabıyla İstanbul'un fethedİldiği hicrî 857 tarihine denk düşmekte olup bunun ilk defa Molla Cami tarafından fark edildiği söylenir[69]
16. âyette geçen ve "Arim seli" diye çevrilen "seylü'1-arim" tamlaması değişik şekillerde açıklanmıştır: Arim kelimesi "çok şiddetli, karşı konamaz" anlamında ve sel kelimesinin sıfatı olarak düşünülürse bu tamlamayı içeren cümle için "Biz de üzerlerine o karşı konamaz seli gönderdik" gibi bir mâna verilebilir. Arim kelimesi oradaki şeddin yani barajın adı kabul edilirse mevcut meali "...Arim şeddinin selini gönderdik" şeklinde, oradaki vadinin veya akarsuyun adı kabul edildiği takdirde de "... Arim vadisinin veya ırmağının selini gönderdik" şeklinde anlamak gerekir[70]
"... iki bahçeye çevirdik" ifadesinde edebî bir sanat kullanılmış, âdeta "Görün bakalım, işte bunlar da bahçe!" veya "İşte size yakışan bahçeler de bunlar!" der gibi bir mâna kastedilmiştir. [71]
17. âyetteki "Biz, başka değil, ancak nankörlük edenleri cezalandırırız" şeklinde çevrilen cümle için "Allah kulunu onurlandırmak isterse iyiliklerini kabul eder; kulunu alçaltmak isterse günahını onun üstünde tutar, böylece kıyamet günü karşılığını verir" gibi farklı açıklamalar da yapılmıştır. [72]
18-19. Allah Teâlâ'nm Sebalılar'a lütfü sadece çekici güzelliklere sahip bir ülke nasip etmekle sınırlı değildi; yukarıda açıklandığı üzere bulundukları yer ile Suriye-Filistin bölgesi arasında güvenli bir yol güzergahının ve çok sık yerleşim yerlerinin oluşmasına, seyahat ve ticaretin nimetlerinden yararlanmalarına imkan sağlanmıştı. Onlar ise bu nimetlerin değerini bilemediler, şımarıklık edip Allah'a isyan yolunu tercih ettiler.
18. âyetin "bereketli kıldığımız" şeklinde çevrilen kısmı hemen bütün müfessirlerce Şam bölgesi olarak gösterilmiştir. [73]
TV 41SV haklan ny^nlarak Kudüs'ü zikrederler [74] Bunu "mübarek, kutlu kıldığımız" şeklinde çevirmek de mümkündür. "Belde" ve "yerleşim yeri" anlamlanın verdiğimiz karye kelimesi Arapça'da şehirler ve yer zikredilip oturanlar kastedilmek suretiyle küçük topluluklar için kullanılır. [75] 15-17. âyetlerin tefsirinde belirtilen güzergâhta büyüklü küçüklü çok sayıda yerleşim yeri bulunuyordu [76] "Birbirini gören" anlamını verdiğimiz "zâhiraten" kelimesinin yorumlan şöyle özetlenebilir: Şam'a kadar uzanan yol üzerinde peş peşe gelen yerleşim yerleri [77] birbirinin görüş mesafesinde; yolcuların kolay görebileceği tarzda yani yol güzergahı üzerinde [78]
"Bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırmış olduk" şeklinde tercüme edilen cümle daha çok şöyle açıklanmıştır: Bir yerleşim yerinden diğerine muayyen, makul, kolay varılabilir mesafeler vardı, meselâ yarım günde varılabiliyordu[79] birinden yola çıkan kimse azık ve su taşımadan, açıkta yatmadan ve tehlike görmeden diğerine ulaşabilirdi[80] Muhtemelen mola verilen her durakta yolcular için hazırlanmış binalar ve kuyular vardı, yeterli mal ve hizmet üretimi sağlanıyordu ve bu sistemin yürümesi için belirli görevliler vardı. Bu, çevredekilerin oralara gelip yolcu kafileleriyle temas etmesini cazip kılmaktaydı. [81]
"Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin" şeklinde çevirdiğimiz cümlede yer alan "geceleri, gündüzleri" kaydı ile ilgili başlıca izahlar şunlardır: İster gece ister gündüz seyahat edin, güvenlik durumu vakitten vakte farklılık göstermez veya geceler ve gündüzler boyu seyahat etseniz güvenlik sorunuyla karşılaşmazsınız[82] bir yoruma göre ise burada yerleşim yerlerinin sıklığına işaret edilmektedir[83] Kur*an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in uygulamalarında, seyahat etme, değişik toplumların kültür ve medeniyetlerine muttali olma, bilgi ve fikir alışverişinde bulunmanın önemini gösteren birçok delil vardır. Bu arada güvenlik içinde seyahat edebilmenin ne büyük nimet olduğuna göndermeler yapılmıştır[84] Bu sebeple tefsirlerdeki ortak kanaat dikkate alınarak âyette lafzan yer almayan "güven içinde" kaydı meale eklenmiştir.
Müfessirlerin 19. âyette geçen ve "Rabbimiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır" şeklinde tercüme edilen cümlenin anlamı İle ilgili belli başlı açıklamaları şunlardır: a) Rahatlık battı, sunardılar; b) Benî İsrail'in iyiyi kötüyle değiştirmek istemesi[85] gibi davrandılar; c) "Bahçelerimiz bulunduğu yerlerden daha uzak mesafelerde olsaydı istek ve iştahımızı arttırırdı" dediler; d) Şam bölgesi ile aralarında çöller bulunmasını temenni ettiler ve uzun yol hazırlıkları yaparak seyahat etme özlemini dile getirdiler[86] Bu sözleri, kendilerine öğüt veren peygamberlere veya iyi kişilere karşı söylemiş olmaları muhtemeldir[87] Fakat onlar bu tavrı sözle değil, lisan-ı halleriyle yani davranışlarıyla da ortaya koymuş olabilirler[88] Bir okuyuşa göre "rabimİz" kelimesi öznedir ve cümle "Rabbimiz aramızdaki mesafeleri uzattı" anlamına gelmektedir, bunun yorumu ise şöyledir: Nimetler bol ve refah düzeyi yüksek olduğundan, kısacık mesafeler olmasına rağmen uzunluktan şikayet ediyorlar, şımarıklık edip "Rabbimiz aramızdaki mesafeleri uzattı" diyerek sahte bir hüzün izhar ediyorlardı[89] Esed bu kıraatin daha uygun olduğunu savunurken şöyle bir açıklama yapmaktadır: "Çünkü (Zemahşerî'nin de işaret ettiği gibi), Sebe halkının devletlerinin yıkılmasından, nüfusun büyük kısmının sürgüne gönderilmesinden ve neticede (büyük kervan yollan üzerindeki) birçok köy ve kasabanın terkedİlmesinden duydukları gecikmiş üzüntü ve pişmanlığı dile getirmektedir" (II, 876). Oysa bu yorumun kaynağı olarak gösterdiği Zemahşerî'nin açıklaması böyle değil, yukarıda belirttiğimiz şekildedir.
Âyetin "onlan ibret kıssaları haline getirdik" şeklinde çevrilen kısmı İçin "efsaneye, halk masallarına çevirdik" şeklinde tercümeler de yapılmıştır. Burada Se-balılar'ın başına gelenler, özellikle onların parçalanmışlıkları ile ilgili olarak Arapça'da meşhur olmuş özdeyişlere atıf yapıldığı [90] ibret ve öğüt alınacak kıssalar haline getirildiklerinin vurgulandığı ya da o saltanatın yerinde yeller estiğine, onlardan geriye ancak öykülerin kaldığına bir telmihin bulunduğu [91] söylenebilir. Tarihî verilerden, "Darmadağın ettik" diye tercüme edilen cümle ile, büyük sel felaketini takiben Güney Arabistan sakinlerinin özelikle Arabistan'ın içlerine ve kuzey bölgelerine göç etmelerinin, kabilelerin bölünüp birbirlerine iltihak etmek zorunda kalmalarının kastedildiği anlaşılmaktadır[92]
20-21. Cenâb-ı Allah'ın buyruğuna isyan eden İblis, kendisine insanları doğru yoldan saptırmak için fırsat verilmesini istemiş, bu dileği kabul edilince yeryüzündeki sınav düzeni içinde yerini almıştı. İşte 20. âyette, başlangıçta İblis'in Allah Teâlâ'ya hitaben söylediği sözün ve yaptığı tahminin insanların bir kısmı hakkında doğru çıktığı belirtilmektedir. Hicr sûresinin 39-40. âyetlerinde geçtiği üzere İblis şöyle demişti: "Rabbim! Benim sapmama imkan verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve -senin samimi kulların hariç onlann topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım." Ayrıca A'râf sûresinin 17. âyetinde şeytanın şu sözüne yer verilmiştir: "Sonra elbette onlara Önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onlann çoklarını şiikredenlerden bulmayacaksın."
Buna karşılık 21. âyette şeytanın onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücünün bulunmadığı ve sorumluluğun kendilerine ait olduğu hatırlatılmaktadır[93] Nitekim İbrahim sûresinin 22. âyetinde bu hususun iyi anlaşılması için, mahşer günü karşılaşılacak bir sahne şöyle canlandırılmıştır: "Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: 'Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığını size çağrıda bulunmaktan ibarettir; sk de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce de beni Allah'a ortak koşmanızı reddetmiştim.' Doğrusu zalimler için elem verici bîr azap vardır." İsrâ sûresinin 65. âyeti de şeytanın istemeyeni zorla saptırma gücünün bulunmadığını göstermektedir[94]"Ayırt etmemiz İçindir" şeklinde tercüme ettiğimiz yan cümle lafzan "bilelim diye" şeklinde çevrilebilir. Burada "bilme ve ayırt etme" den maksat, "bilfiil ortaya çıksın diye" anlamındadır; zira olacak her şey yüce Allah'ın ezelî ilminde mevcuttur; âyetin sonunda "her şeyi görüp gözetir" diye çevrilen hafîz isminin zikredilmesi de bu hususa dikkat çekmektedir. [95]
Meali
22. De kî: "Allah'tan başka (ilâhî güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağırın bakalım! Onlar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip olmadıkları gibi buralarda herhangi bir ortaklıkları da yoktur; Allah'ın da onlardan bir destekçiye ihtiyacı bulunmamaktadır." 23. Allah katında, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Sonunda kalplerinden korku giderilince "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. Onlar da şu cevabı verirler: "Hak olanı buyurdu, O yücedir, uludur." 24. De ki: "Göklerden ve yerden size nzık veren kimdir?" De ki: "Allah'tır. O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir." 25. De ki: "Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmayacağınız gibi sizin yapıp ettiklerinizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz." 26. De ki: "Rabbimiz hepimizi bir araya getirecek, sonra aramızda adaletle hükmünü verecektir. O en âdil hüküm veren ve herşeyi bilendir." 27. De ki: "Ortak diye O'nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Hayır asla! Bilakis yegane galip ve her şeyi hikmetle yöneten O Allah'tır." 28. Biz seni başka değil, ancak müjdeleyi-ci ve uyarıcı olarak bütün insanlara gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmek istemiyorlar, 29. "Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaad ne zaman gerçekleşecek, söyleyin bakalım!" diyorlar. 30. De ki: "Sizin için öyle bir vakit belirlenmiştir ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz." [96]
Tefsiri
22-27. Önceki âyetlerde verilen örneklerden ve yapılan uyanlardan çıkarılması gereken sonuca geçilmekte ve şirkin her türünün yanlışlığı üzerinde durulmaktadır. 23. âyette canlandırılan sahne ve "sonunda kalplerinden korku giderilince" şeklinde tercüme edilen kısım ile ilgili olarak değişik yorumlar yapılmıştır. Bazı inüfessirlere göre âyetin mânası şudur: Nihayet âhirette müşriklerin kalplerinden korku giderildiğinde melekler onlara sorar; "Dünyadayken rabbiniz size ne demişti?" Onlar: "Hak söyledi" derler ve ikrarın fayda sağlamadığı bir vakitte gerçeği ikrar ederler[97] Bazılarına göre burada sözü edilen korku ölüm esnasındaki korkudur. Ölüm sırasında Allah kalplerden korkuyu giderir, herkes Allah'ın bildirdiklerinin hak olduğunu itiraf eder; bu, önceden aynı şeyi söylemekte olana fayda, aksini söylemekte olana ise zarar verir; her ikisinin ruhu önceki İnanç ve ikrarına göre kabzedilir [98] İbn Atıyye bu ifadenin açıklaması ile ilgili hadislerden hareketle burada meleklerin kastedildiğini savunur. Bu yoruma göre melekler Cebrail'e vahiy verildiğini duyduklarında dehşete kapılırlar ve korkuları zail olduğunda aralarında âyetteki konuşma cereyan eder (IV, 418). Birçok müfessir de şu açıklamayı yapmıştır: Âyetten, âhirette gerek başkalarına şefaatçi yapılma gerekse şefaat edilme umudu taşıyanların bir endişe ve heyecan dönemi yaşayacaklarına ve uzun bîr bekleyişten sonra iznin verileceğine işaret edildiği anlaşılmaktadır. İzin çıktığı belli olduğunda korkulan zail olur, birbirlerini müjdelemeye başlarlar, "Rabbiniz ne buyurdu?" diye sorarlar... [99] Değişik görüşleri nakleden Taberî'nin -konuyla ilgili rivayetler ışığında- yaptığı tercih şudur: Allah katında ancak O'nun şefaatine izin verdiklerinin şefaati fayda sağlar, Allah'ın kendisine bu yönde müsaade verdiğini duyan kişi büyük bir heyecan duyar, nihayet bu heyecan yatıştığında "Rabbiniz ne buyurdu?" diye meleklere sorar... [100]
24. âyette geçen ve "O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir" şeklinde tercüme edilen cümle ilgili yorumlarda ağırlıklı olarak, üstün bir ifade biçimiyle ve münazara (cedel) kuralları içinde muhatapların iddialannın reddedildiği bejirtilir[101] Râzî ise konuya farklı bir açıdan bakarak şu yorumu yapar: Yüce Allah Resûlü'ne ve müminlere münazara âdabı ve fikrî tartışmaların verimliliği açısından önemli bir metodu hamlatıyor. Tartışan kişi karşı tarafın hatalı olduğunu peşinen ifade ederek başlarsa bu tartışmadan verim alınmaz; halbuki önce iki taraftan birinin hatalı olabileceğinin kabulü, taassubun atılmasına ve tarafların fikirlerini samimi olarak gözden geçirmelerine imkan sağlar (XXV, 257).
26. âyette geçen ve sözlükte "açar" anlamına gelen "yeftehu" fiili bu bağlamda "hak üzere yargılar ve hüküm verir" demektir[102] Bu sebeple mealde gerek bu fiile gerekse aynı kökten türeyen fettâh kelimesine buna uygun bir anlam verilmiştir. [103]
28. "Bütün insanlara" şeklinde çevrilen "kâffeten li'n-nâs" ifadesi, "insanlan uyan ve tebliğ" ile toplayıp birleştiren, onlan küfür ve masiyetten engelleyen" şeklinde de anlaşılmıştır. Hatta bu anlamı savunan Zemahşerî "bütün insanlara" tarzında yorumlanmasını Arap dili kurallan açısından hatalı bulur (III, 260); fakat Taberî (XXII, 96) ve İbn Atıyye (IV, 420) burada kastedilen mânanın bu olduğunu yani Hz. Muhammed'İn peygamberliğinin evrenselliğine vurgu yapıldığını ısrarla belirtirler. [104]
29-30. Burada sözü edilen vaadden maksat kıyamet günüdür. Belirlendiği belirtilen gün de kıyamet ve haşir günüdür; bazı müfessirler bunu ölüm vakti olarak da yorumlamışlardır. [105]
Meali
31. İnkâr edenler şöyle dediler: "Biz ne bu Kur'an'a inanırız ne de bundan öncekilere." Sen o zalimleri rablerinin huzurunda durdurulmuş halde birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Horlananlar büyüklük tamlayanlara şöyle derler: "Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik." 32. Büyüklük taslayanlar horlananlara "Size doğru yol gösterildikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, günah işleyenler kendiniz idiniz!" derler. 33. Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle cevap verirler: "Bilakis! İşiniz gece gündüz dolap çevirmekti; bize Allah'ı inkar etmemizi ve ona ortaklar koşmamızı telkin ediyordunuz." Sonunda azabı görünce için için yanarlar. Biz de inkarcıların boyunlarına halkalar geçiririz. Onlar ancak yapıp ettiklerinin karşılığını görürler. 34. Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: "Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz." 35. Ardından şunu eklemişlerdir: "Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız." 36. De ki: "Rabbim rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar; fakat insanların çoğu bunu bilmezler." [106]
Tefsiri
31-33. İnkarcılıkta direnenlerin, Kur'an'da ve onun sık sık kendisine gönderme yaptığı diğer ilâhî kitaplarda ortaya konan ibret levhalarına ve ikna edici kanıtlara değer vermeyeceklerini kesin bir dille açıkladıklarına değinildikten sonra, bu dünyada kendinden emin bir biçimde bu bağnaz tavrı sürdüren ve böbürlenen bu kimselerin âhirette ne hallere düşecekleri, bu arada iradelerine hakim olamayan ve onların yolunu izleme zaafı gösterenlerin suçu onlara yüklemeye çalışmalarının bir yarar sağlamayacağı canlı biçimde tasvir edilmektedir.
31. âyetin "bundan öncekilere" diye tercüme edilen kısmı genellikle "daha önceki peygamberlerin getirdiklerine" şeklinde açıklanmıştır. [107]
33. âyette geçen "eserrû'n-nedâmete" cümlesi, iç dünyalarındaki inanç ve hissiyatı belirten bir İfade olduğundan [108]bunu "için için yanarlar" şeklinde tercüme etmeyi uygun bulduk. Bu kısımla ilgili diğer bazı yorumlar İse şunlardır: Önce birbirlerini itham eden sözlerle karşılıklı konuşurlarken azabı görüverince artık pişmanlığa delâlet eden bu birbirini suçlamayı gizlerler yani bundan vazgeçerler. Şöyle bir yorum da yapılabilir: Birbirlerine söz atıp dururlarken azabı görünce Secde sûresinin 12. âyetinde tasvir edildiği üzere Allah'a yalvarıp dünyaya döndürülmeleri ve İyİ işler yapmak için kendilerine bir fırsat daha verilmesi yönünde dilekte bulunurlar. Bir görüşe göre buradaki "eserra" fiili "açığa çıkarma" anlamında olup, cümle "pişmanlıklarını açıkça ortaya koyarlar" demektir. [109]
34-36. Her toplumda görülen sefahate dalmış varlıklı şımarık kesimin ilâhî bildirimler karşısında ortaya koyduğu çarpık mantığın ve küstah tavrın tasvir edildiği bu âyetlerde, rızkın asıl sahibi Allah Teâlâ olduğu halde bazı insanların yine O'nun verdiği imkanlara dayanarak O'na karşı direnmeye ve baş kaldırmaya çalışmasının tutarsızlığına dikkat çekilmektedir. Şayet onların gerekçeleri sağlıklı olsaydı o zaman insanlığın bütün İmkanların paylaşımım kendi tercihlerine göre düzenleyebilmesi gerekirdi. Oysa bu hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. [110]
Meali
37. Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Ama iman edip iyi işler yapanlar başka, yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfaat vardır ve onlar köşkler içinde hiç bir endişe taşımadan yaşayacaklardır. 38. Âyetlerimizi etkisiz kılmak üzere çaba gösterenler ise azap içinde bırakılacaklardır. 39. De ki: "Rabbim kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en büyüğüdür." 40.0 gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: "Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?" 41. Melekler şöyle cevap verecekler: "Hâşâ, sen yüceler yücesisin! Bizim velîmiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı." 42. Artık bugün birbirinize ne fayda sağlayabilirsiniz ne de zarar verebilirsiniz. Zulmedenlere şöyle diyeceğiz: "Yalan sayıp durduğunuz ateşin azabım tadın bakalım!" 43. Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda "Bu, başka değil, sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmek isteyen biri" demişler ve eklemişlerdi: "Bu da ancak düzmece bir yalan." İnkar edenler kendilerine hakikat ulaştığında onun hakkında "Bu, besbelli bir büyüdür" demişlerdi. 44. Oysa biz onlara okuyacakları kitaplar vermemiştik ve senden önce onlara uyarıcı da göndermemiştik. 45. Onlardan öncekiler de (ilâhî bildirimleri) yalan saymışlardı. Bunlar onlara verdiklerimizin onda birine bile erişemediler. İşte onlar peygamberlerimi yalancılıkla itham ettiler; benim de karşılığım nasıl oldu ama! [111]
Tefsiri
37. Önceki âyetlerde servet ve nüfusunu her türlü kurtuluşun teminatı gibi görenlerin bu yanlış düşünceleri, rızkı sağlayanın yüce Allah olduğunu unutmaları açısından eleştirilmişti; burada ise bu imkanların kişiyi Allah'a yaklaştırma, O'nun nzasmı elde etme ölçüsü olamayacağı; ancak bu imkanlar sağlam bir imana dayalı olarak ortaya konan iyi davranışlara dönüştürüldüğünde Allah katında değer bulacağı ifade edilmektedir. [112]
39. Hayır amacıyla yapılan harcamalar Allah katında karşılıksız kalmadığı gibi gönül rızasıyla veren kişi bundan
ötürü bir kayba da uğramış olmaz; onların yeri Allah Teâlâ tarafından bir şekilde doldurulur. Bu ya yerine benzeri maddi imkanlar verilmesi ya da bitmez tükenmez bir hazine olan kanaat duygularının geliştirilmesi ve kişinin iç huzurunun arttırılması biçiminde olabilir. [113]
41. Kendilerinden söz edilen müşrikler melekleri de Allah'a ortak koşuyorlardı; dolayısıyla meleklerin buradaki beyanı onların asla kendilerine tapmadıklarını değil buna razı olmadıklarım, buna karşılık cinlerin kendilerine tapılmasmı istediklerini belirtmek içindir. [114]
44-45. Kur'an'ın ilk muhatapları olan Mekke müşriklerine yakın zamanlarda gönderilmiş bir kitap ve peygamber yoktu; dolayısıyla onların Hz. Muhammed'in bildirdiklerine karşı direnmeleri ve peygamberliğini kabul etmeyip onu sihirbazhk vb. sıfatlarla İtham etmeleri hiç bir sağlam kanıta dayanmamaktaydı. [115]
45. âyetin, "Bunlar onlara verdiklerimizin onda birine bile erişemediler. İşte onlar peygamberlerimi yalancılıkla İtham ettiler; benim de karşılığım nasıl oldu ama!" şeklinde çevirdiğimiz kısmına müfessirlerin genel kanaatine göre mâna verilmiştir Rımıın izahı snvlftiiir* Sn müşrikler öncekilerin şahin nldııSıı pik*, nimet ve uzun ömürün ondabirine bile erişemediler; Allah onları cezalandırdığına ve sahip oldukları imkanlar kendilerine bir yarar sağlayamadığına göre şu zayıf kişilerin hali nice olur! Râzî bu yaygın yoruma yer verdikten sonra kendisinin âyeti başka bir yoruma açık gördüğünü belirtir. Onun yorumu şöyledir: Öncekiler Hz. Muhammed'i kavmine gösterilen açık kanıtların ve yapılan açıklamaların onda birine bile sahip değillerdi ve peygamberleri yalanlamalarından ötürü cezalandırılmışlardı; böyle olunca Hz. Muhammed'i yalancılıkla itham edenler nasıl cezalandırılmaz! 44. âyetin ifadesi de bu yorumu destekleyici niteliktedir (XXV, 267). Aynı yorum daha özet biçimde İbn Atıyye'nin tefsirinde de yer almaktadır. Ayrıca o, buradaki zamirlerin her ikisini önceki toplumların yerini tuttuğunu kabul eden üçüncü bir yoruma da değinir. Buna göre mâna, "O önceki toplumlar kendilerine verdiğimiz nimetlerin ondabirinin bile şükrünü eda edebilmiş değillerdi" şeklinde olmaktadır (IV, 424). [116]
Meali
46. De ki: "Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok; o ancak şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kimse." 47. De ki: "Sizden isteyebileceğim bir karşılık varsa o da sizin olsun; benim mükâfatımı verecek olan yalnız Allah'tır. O her şeye tanıktır." 48. De ki: "Kuşkusuz rabbim gerçeği ortaya koyar; O gaybı hakkıyla bilendir." 49. De ki: "Hak gelmiştir; bâtıl ne yeni bir şey var edebilir, ne de eskiyi geri getirebilir." 50. De ki: "Şayet ben yanlış yolda isem bunun vebali banadır. Eğer hu rin rahhimin hana vahvettiei sayesindedir. Süohesiz O işitendir, yakındır." 51. Korkuya ve telaşa kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçış-kurtuluş yoktur, yakın bir yerden yakalanmışlardır. 52, "Artık ona inandık" diyecekler; ama bu kadar uzak bir yerden (kurtaracak bir imana) kavuşmak ne mümkün! 53. Daha önce onu inkar etmişlerdi, körü körüne gayb hakkında atıp tutuyorlardı. 54. Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir; tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar sürekli şaşkınlığa iten bir kuşku içindeydiler. [117]
Tefsiri
46-50. Bunca İbret örneği ve delilden sonra artık muhatapların ister vicdanlarıyla başbaşa kalarak ister -çevresel baskılardan uzak ortamlarda- fikir alışverişinde bulunarak, düşüncelerini bir noktaya odaklamaları istenmektedir: Kendilerine çağrıda bulunan kişinin soyu sopu, çocukluğundan itibaren o güne kadar ortaya koyduğu davranışlar hepsinin malumu; hiçbir zaman ve hiçbir şekilde güvenilirliği, hak severliği, söz ve eylemlerinde makul ve tutarlı olma hususunda en küçük bir ithama maruz kalmamış; -son sıralarda belirli kişilerce ortaya atılan (sihirbazlık yaptığı veya aklını yitirdiği gibi) bazı mesnetsiz iddialar dışında- şu an söylediklerinde çelişki bulunduğunu kimse ileri süremiyor, aklî dengesine gölge düşürecek somut bir kanıt gösteremiyor; ayrıca, yaptığı iş için kendilerinden bir karşılık beklemediğini de açıkça ifade ediyor. Şayet bunun üzerinde taassuptan uzak biçimde ve insafı elden bırakmadan düşünebilecek olurlarsa zaten mesele bitmiş olacak, apaçık hakikati Önlerinde bulacaklardır.
"Kuşkusuz rabbim gerçeği ortaya koyar" diye çevrilen 48. âyetteki cümle ile ilgili başlıca açıklamalar şunlardır: Vahiy ile gerçekleri açıklar, peygamberlerinin dilinden delilleri ortaya koyar; gerçekleri kalplere ulaştırır, yerleştirir; hakkı bâtılın üzerine atar ve onu siler[118]
51-54. Sûrenin başında kıyametin kendilerine gelmeyeceğini iddia edenlerden söz edilmişti; bu âyetlerde de, o inkarcıların kaçışı kurtuluşu olmayan güne yakalanmanın telaşı içindeki halleri tasvir edilerek sûre tamamlanmaktadır.
51. âyette geçen "yakın bir yerden yakalanma", bazı mtitessirler tarafından, yeryüzünden, kabirlerden, mahşerde hesap görülen yerden veya bulundukları yerden alınıp cezalandırılma şeklinde açıklanmıştır. [119] Diğer bir yoruma göre ise burada, o kişilerin çepeçevre kuşatılmaları kastedilmektedir. [120]Esed bunu "kendi içlerinden, kişiliklerinden, can damarından" şeklinde yorumlar {II, 883). 52. âyette geçen ve "Ama bu kadar uzak bir yerden (kurtaracak bir imana) kavuşmak ne mümkün!" seklinde çevrilen cümle, imanın fayda vermesi ve kurtuluşa erme fırsatının çoktan kaçırılmış olduğunu veya tövbe etme ve tekrar dünyaya döndürülme isteğinin kabul edilmeyeceğini belirten temsilî bir anlatımdır. [121] 53. âyetin "körü körüne" şeklinde çevrilen kısmı lafzan "uzak yerden" anlamına gelmekte olup, bununla hiçbir sağlam delile dayanmadan ve bilinçsizce ortaya atılan iddialar kınandığı için [122] böyle tercüme edilmiştir. [123]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/369.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/369.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/369.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/370-371.
[5] bu İki kelimeyle hamd arasındaki ince farklar için bk. Fatiha 1/2
[6] A'râf 7/43; Fâtır 35/34; Zümer 39/74
[7] Yûnus 10/10
[8] Râ-zî'nin Kur'an'da "el-hamdü lülâh" diye başlayan beş sûre bulunmasından hareketle yaptığı bir yorum için bk. XXV, 238-239
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/371
[9] Ta-berî, XXII, 59; İbn Atıyye, IV, 404
[10] Râzî, XXV, 240
[11] ayrıca bk. En'âm 6/59
[12] tbn Atıyye, IV, 405
[13] bilgi için bk. Bakara 2/3; Mâide 5/94-96
[14] Taberî, XXII, 61
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/371-372.
[16] İbn Atıyye, IV, 405
[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/372.
[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/372.
[19] Taberî,XXII, 62; İbn Atıyye, IV, 406
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/372-373.
[20] İbn Âşûr, XXII, 133,145-146
[21] İbn Âşûr, XXH, 147-151
[22] İbn Atıyye, IV, 406
[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/373.
[24] Taberî, XXII, 64
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/373-374.
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/374-375.
[27] Hz. Dâvûd hakkında bilgi için bk. Bakara 2/251; Nemi 27/15
[28] bk. Sâd 38/24,34
[29] Şevkânî, IV, 360
[30] Şevkânî, IV, 360; İbn Âşûr XXII, 155456
[31] bk. Taberî, XXII, 65-66; Zemahşerî, III, 253; İbn Atıy-ye, IV, 407
[32] bk. VI, 3948-3949
[33] Taberî, XXII, 66-67; İbn Atıyye, IV, 407; Râzî, XXV, 245-246
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/375-376.
[35] Râzî, XXV, 246
[36] bk. Enbiyâ 21/80
[37] Taberî, XXII, 67-68; İbn Atıyye, IV, 408). Başka yorumlar da bulunmakla beraber (meselâ bk. Râzî, XXV, 246,249
[38] Zemahşerî, III, 253; İbn Atıyye, IV, 407-408
[39] Buharı, "Büyü"', 15
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/376-377.
[40] meselâ Taberî, XXII, 68-69; İbn Atıyye, IV, 408-409; Zemahşerî, IE, 253
[41] bk. İbn Atıyye, IV, 408; İbn Âşûr, XXII, 158-159
[42] Zemahşerî, III, 253; İbn Atıyye, IV, 409
[43] Ömer Faruk Harman, "Süleyman (Hz.)", ÎFAV Ans., IV, 163-164
[44] İbn Âşûr, XXII, 159-160
[45] Zemahşerî, İÜ, 253
[46] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/377-378.
[47] Zemahşerî, III, 253; İbn Atıyye, IV, 409
[48] II, 873. Mehârîb kelimesinin tekili olan '*mih-rab"ın anlamlan ve İslam kültüründe camilerde imamın namaz kıldırdığı yere ad oluşu hakkında bilgi için bk. İbn Âşûr, XXII, 160-161
[49] bk. J. Walker, "Süleyman [Sulaymân b. Dâvûd]",/A, XI, 173
[50] meselâ bk. Zemahşerî, m, 253-254; İbn Atıyye, IV, 409; Kitâb-ı Mukaddes'te konuya ışık tutan bazı bilgiler için bk. II. Tarihler 3/10-13,4/1-22
[51] bu hususta bilgi için bk. İbrahim 14/7'nin tefsiri
[52] meselâ bk. Şevkânî, IV, 363
[53] İbn Atıyye, IV, 410
[54] Zemahşerî, III, 253-254
[55] İbrahim 14/34
[56] İbn Atıyye, IV, 410
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/378-380.
[57] meselâ bk. Taberî, XXII, 76
[58] bk. IV, 411
[59] bk. XXV, 247; aynı müfessirin Dâvûd ve Süleyman hakkında zikredilenlerin mukayesesini içeren bir yorumu için bk. XXV, 247-248; yine Râzî'nin Dâvûd zamanında savasın Süleyman zamanında barışın hakim olmasından
hareketle yaptığı bir yorum için bk. XXV, 248; Hz. Süleyman hakkında bilgi için bk. Bakara 2/102-103; Nemi 27/16-44
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/380-381.
[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/381.
[61] Taherî, XXII, 78; Zemahşerî, III, 255
[62] J. Tkatsch, "Seba [Saba1]", M, X, 267
[63] bk. Ta-berî, XXII, 76-77; Elmalılı, VI, 3937-3938
[64] Tefsirlere yansıyan örnekler için bk. Taberî, XXII, 77; Zemahşerî, III, 255
[65] Sebe' ve Arim seli hakkında geniş bilgi için bk. J. Tkatsch, "Seba [Saba']", İA, X, 267-288; Adolf Grohmann, "Mârib [Ma'rib]", İA, VII, 322-340
[66] îbn Âşûr, XXII, 170
[67] Zemahşerî, III, 255
[68] Zemahşerî, IH, 255
[69] Elmalılı, VI, 3956
[70] kelimenin başka anlamlarıyla birlikte bk. Şevkânî, IV, 367; barajın nasıl yıkıldığına ilişkin bazı anlatımlar için bk. Taberî, XXII, 80
[71] İbn Atiyye, IV, 414; Zemahşerî, m, 256
[72] meselâ bk. Taberî, XXII,82-83; İbn Atıyye, IV, 415; Şevkânî, IV, 367-368
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/382-384.
[73] Taberî, XXII, 83; Zemahşerî, IH, 256
[74] Taberî. XXII. 84
[75] İbn Atıyye, IV, 415
[76] yukarıda sayılanlardan başka aradaki diğer yerleşim yerlerinin isimleri için bk. Adolf Grohmann, "Mârib [Ma'rib]", M, VII, 322
[77] Taberî, XXII, 84
[78] Zemahşerî, III, 256
[79] Râzî, XXV, 252; Şevkânî, IV, 368
[80] Taberî, XXII, 84-85; Zemahşerî, III, 256
[81] İbn Âşûr, XXII, 174
[82] Zemahşerî, İÜ, 256
[83] Râzî, XXV, 252
[84] bu konuda bk. Kureyş 106/1-4
[85] bk. Bakara 2/61
[86] Taberî, XXII, 85-86; Zemahşerî, III, 257; Şevkânî, IV, 369
[87] İbn Âşûr, XXII, 176
[88] Râzî, XXV, 252
[89] Zemahşerî, III, 257; Şevkânî, IV, 369
[90] bk. Taberî, XXII, 86; İbn Atıyye, IV, 415; Zemahşerî, III, 257
[91] İbn Âşûr, XXII, 177-178
[92] Zemahşerî, III, 257
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/384-386.
[93] sözlükte "delil, hüccet" anlamına da gelen sultân kelimesinin burada "zorlayıcı güç" mânasında kullanıldığı kabul edilir; bk. İbn Atıyye, IV, 417
[94] İblis ve şeytan hakkında bilgi için bk. Fatiha 1/1 [Eûzü]; Bakara 2/34; Nisa 4/117-121; Enfâl 8/48; Kehf İS/50
[95] İbn Atıyye, IV, 417
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/386-387.
[96] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/388.
[97] Şevkânî, IV, 372
[98] Râzî, XXV, 255
[99] Zemah-şen, III, 258
[100] XXII, 89-93; diğer yorumlar için bk. Râzî, XXV, 255; Şevkânî, IV, 372; şefaat hakkında bilgi için bk. Bakara 2/48,255
[101] bk. Taberî, XXII, 94-95; Zemah-şerî, III, 259; buradaki edebî sanatlar için bk. İbn Âşûr, XXÜ, 192-193
[102] İbn Atıyye, IV, 420; Şevkânî, IV, 372
[103] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu :IV/388-389.
[104] Arap dili kuralları açısından yapılan itiraza cevap için bk. Şevkânî, IV, 374-375
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/389-390.
[105] Şevkânî, IV, 375; "ne bir an geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz" ifadesinin açıklaması için bk. A'râf 7/34
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/390.
[106] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/390-391.
[107] Taberî, XXII, 97; İbn Atıyye bazılarının buna "kıyamet vaktinin geleceğine" şeklinde mâna vermesini eleştirir; bk. IV, 420-421
[108] İbn Atıyye, IV, 421
[109] Râzî, XXV, 261; İbn Atıyye de bu kelimenin Arapça'da zıt anlamda asla kullanılmadığı gerekçesiyle bu yorumu eleştirir, IV, 421
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/391.
[110] bk. Rûm 30/3
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/391.
[111] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu :IV/392-393.
[112] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/393
[113] Zemahşerî, III, 262
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/393.
[114] İbn Âşûr, XXII, 223; cin konusunda bilgi için bk. En'ânı 6/100; Hicr 15/27; Kehf 18/50; Cİn 72/1-3
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/393.
[115] Taberî, XXII, 103; Râzî, XXV, 267; "senden önce onlara uyarıcı da göndermemiştik" ifadesinin açıklaması için bk. Secde 32/3
[116] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu :IV/393-394.
[117] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu :IV/394-395.
[118] Zemahşerî, III, 264; Râzî, XXV, 269-270. "Hak" ve "bâtıl" hakkında bilgi için bk. İsrâ 17/81
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/395.
[119] Taberî, XXII, 107-109; Şevkânî, IV, 384
[120] İbn Atıyye, IV, 426
[121] Taberî, XXII, 110-111; Şevkânî, IV, 384
[122] Şevkânî, IV, 384
[123] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/395-396.
İslami Okul Okulların En Önemlisi