Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fatır Suresi - 035Fatir - 1. Sayfa

FATIR SURESÎ 2

Gîriş. 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Meleklerin Kanadı 3

Allah'ın Kudreti 4

Meal 4

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 4

Kâfirlerin Azabını Gerektirenler 5

Yerin Diriltilmesi 5

Allah'ın Huzuruna Varan Söz. 6

Amelin Yüceltmesi 6

Kötü Tuzak Kuranlar 6

Ömrün Uzanıp Kısalması 7

Meal 7

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 8

Kıtmır Kelimesi Ne Demektir?. 8

Allah Dilediğini Yapar 9

Meal 10

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 10

Diri Ve Ölüden Maksat Nedir?. 10

Allah'dan Hakkiyle Korkan Alimlerdir 11

Meal 12

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 12

Allah, Kitabını Kime Miras Bıraktı 13

Meal 14

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 14

Nankörlüğün Cezasını Nankör Çeker 14

Zalimlerden İbret Almak Gerektir 15


FATIR SURESÎ

 

Gîriş

 

Mekke'de nazil olmuştur, 45 ayettir.

Bu sureye « Melaike» Suresi de denilmiştir. İbn Abbas Ka-tade'den gelen rivayete göre bu sure Mekkî'dir. Meoma'ul-Beyan' da «Hasan, Mekkî olduğunu söylemiştir. Ancak 29, 30 ve 32. ayet­leri istisna etmiştir» denilmektedir. Bu sure gerek «Fahr» kelime­sini, gerekse «Melaike» kelimesini birinci ayetten almıştır. Ayetle­ri, Medineliler'in sayımına göre 46, Şamhlar'a göre 46, diğer sa­yımlara göre ise 45'dir. Bu sure genel olarak şu konulan kapsa­maktadır:

1- Allah'ın sıfatlarına dikkatleri çekmek.

2- Hz. Peygamberi teselli etmek.

3- Şeytanın kendilerine düşman olduğuna insanların difc katini çekmek.

4- Kısaca müminlerin ve kâfirlerin haline değinmek.

5- Kâinattaki her şeyin tevafuk olduğuna dikkatleri çek­mek.

6- Büyüklük ancak Allah katındadır meselesine dikkati çek­mek.

7- İnsan yaradılışının tüm safhalarının ve ömrün uzayıp kı­salmasının Allah'ın elinde olduğu.

8- Her şeyin insanlar için müsahhar kılındığına dikkatleri çekmek.

9- Mülk Allah'ındır, O'nun dışında insanların kendilerince edindikleri ve taptıkları ilâhlar hiçbir şeye sahip değildir.

10- însan fakir, Allah zengindir. Dilerse onları siler, yeni bir

halk yaratır.

11- Hiç kimse:ıin başkasının günahından sorumlu olmadığı

hususuna dikkati çekmek.

12- Uyarmanın fayda sağladığı kimseler.

13- Hz. Peygamber sadece bir uyarıcıdır.

14- Her ümmete bir peygamber gönderildiği meselesine dikkati çekmek.

15- Peygamberleri yalanlayanların sonu.

16- Allah'tan gerçek mânâda ancak alimlerin korkacağı me­selesine dikkati çekmek.

17- Allah'ın Kitabı'nı okuyan, namaz kılan ve zekât verenle­rin hallerine dikkati çekmek.

18- Kur'an'ın hak olduğuna ve miras sahiplerine işaret et­mek.

19- Cennet ve cennettekilerin genel durumları.

20- Cehennem ve cehennemliklerin genel durumları.

21- Yer ve göklerin gaybını ancak Allah bilir.

22- İnsanları yeryüzünde halife kılan Allah'tır. O halde kâ­firlerin küfrünün kendilerine zarar vereceği muhakkaktır.

23- Müşriklerin haline değinmek.

24- Yer ve gökler Allah'ın tutmasıyla dururlar.  

25- Müşrikler sözlerinde durmazlar.

26- Allah'ın sünneti değişmez.

27- İbret almak için seyahat ve daha güçlü insanlardan ibret almak meselesine dikkati çekmek.

28- Günahların gerektirdiği felâketler belli bir süreye kadar uzatılır.

Bu surenin, kelime sayısı 970, harf sayısı ise 3130'dur. [1]

 

Meal

 

 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Hamd, göklerin ve yerin yaratıcısı olan, melekleri iki­şer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a mahsustur. Allah yarattığı şeylerde dilediği kadar artırır. Kuşkusuz ki Allah her şeye kadirdir.

2- Allah'ın insanlar için bir rahmetten açtığım tutan (en-gel olan) olamaz. Onun tuttuğunu da ondan sonra salacak yok­tur. O aziz  (her şeye galip) dir, hakim   (hükmünde hikmet sa­hibi) dir.

3- Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık veren başka bir ya­ratıcı var mı? Ondan başka mabud yoktur. Nasıl oluyor da alda­tılıp döndürülüyorsunuz? [2]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-3)   «Hamd, göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'a...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Yani gökleri ve yeri hiçbir misâl olmaksızın, daha önce takip edilmesi gereken bir hazırlık olmaksızın yaratan Allah'a hamdol-sun.«Fattr» kelimesi iddia mânâsını taşıyan «Fetr» kökünden gel­mektedir. Ragıb, «Fatır, Allah'ın bir şeyi idare ve iddia etmesi de­mektir}} diyor. Abd bin Humeyd ve Beyhaki, îbn Ahbas'tan şöyle rivayet ederler: «Ben Fatır kelimesinin mânasının ne olduğunu bil­miyordum. Ta ki bana. iki bedevi gelip ihtilaflı bir kuyu hakkında sval sordular. Biri «Ben onu fetretmişim; yani ilk kazıyan, yücelten benim» dedi. O zaman Fatır'ın mânâsım anladım.})

Fetr'in esas mânâsı yarmaktır. Ragıb, «Uzunlamasına yarmak­tır}) diyor. Sonra mecazen bu mânâlarda kullanılmıştır. Esas mânâ ile mecazi mânâ arasındaki uygunluk şudur: Gökler ve yer (bü­tün alem) mümkündür ve her mümkünde de asi ademdir. Nite­kim Cenab-ı Hak'kın «Her şey helak olacaktır, ancak Allah müs­tesna)) buyurmuştur. Rasûl-ü Ekrem de «Allah'ın dilediği olur, Al­lah'ın dilernedeği bir şey olmaz)) buyurmuştur. İslâm felsefecileri de bunu açıkça belirtmişlerdir. Mümkün haddi zatmda yoktur ve onu varedecek illet de bahis konusu değildir. Sanki göklerde ve yerde adem (yokluk) gizli idi. Onîan varetmek suretiyle yarıldı­lar ve adem (yok) olmaktan çıktılar.

Bazıları «Sanki Cenab-ı Hak ademi (yokluğu) varmış da on­ları oradan çıkarmıştır» demiştir. Bazıları da «Fatır kelimesini bu-roda esas mânâsı üzerine de hamledebiliriz» demiştir. O zaman yağmurlar ve bitkilere işaret eder. «Melekleri elçiler yaptı», yani melekleri, kendisiyle peygamberleri ve salih kulları arasında elçi yapmıştır. Melekler vahy ile Cenab-ı Hak'km risaletini peygamber­lere, ilham ve rüya-yı sadıka ile de salih kullarına tebliğci kılmış­tır. Veya Cenab-ı Hak melekleri, kendisi ile mahlûkatı arasında el­çi kılmıştır. Melekler Allah'ın kudretinin eserlerini (yağmurlar, rüzgârlar gibi) kullara gösterirler. O zaman meleklerden maksat, umuru alemi ellerinde bulunduranlardır, tanzimle meşgul olan me­leklerdir. Fakat ikinci yorum pek kuvvetli değildir.

«Melekler kanatlar sahibidirler.»

Ayetin zahirine bakılırsa kanat burada esas mânâsında kulla­nılmıştır. Fakat kanadın hakikatini ve keyfiyetini bilmiyor ve «Bu kanat kuşların kanadı gibi tüylerden meydana gelmiştir» demiyo­ruz.

«İkişer, üçer, dörder». Ayetin zahirine bakılırsa bu kelimeler «Kanat» mânâsına gelen ecniha kelimesinin sıfatıdır. Fakat bu­rada gayri munsarıftır. Yani tenvin almamışlardır. Çünkü hem kendilerinde sıfat, hem de ta'dil vardır. Mesna, isneyn isneynle ta'dil edilmiştir. Sülase selasetün selasetünle, rubaa da erbaatün erbaatünle ta'dil edilmişlerdir. [3]

 

Meleklerin Kanadı

 

İki, üç, dört kanatlı oluşlarından maksat, müteaddid kanatla­rı olmasıdır. Hiçbirinin kanadı sayı bakımından diğerinin aynı de­ğildir. Ya eksik ya fazladır. Mertebelerine göre kanatlar verilmiş­tir onlara. Onlarla inerler-çıkarlar. Veya emir aldıkları zaman onlarla sürat yaparlar. Ziynet gibi, Allah'tan haya etmek gibi başka emirlerin parçalan veya tamamı olmaları da mümkündür.

Ayetin mânâsı; meleklerden bir grup vardır ki bunların her birinin iki kanadı, bir grup vardır ki herbirinin 3 kanadı, başka bir grup vardır ki onların herbirinin dört kanadı vardır şeklinde­dir. Ayet, «Dörtten fazla veya ikiden az kanat sahibi melek yok­tur» demek istemiyor. Hatta bazı müdekkikler «Zikredilen sayı, iki, üç, dört, tefavut ve teksir içindir, tayin için değildir» demiş­lerdir. Yani ille ikiyle başlar dörtte biter demek değildir. Bu iki sayı arasındaki rakamlardan ne fazla ne de eksiktir şeklinde bir düşünce doğru değildir.

Müslim, Buhari ve Tirmizi, İbn Mesud'dan şöyle rivayet eder­ler: «O Rabbinin en büyük ayetlerinden gördüğü ayet üzerinde Cebrail'i gördü. Cebrail'in 600 kanadı vardı.» Tirmizi, İbn Mesud' dan, o da Aişe validemizden şöyle nakleder: «Allah'ın "Rasûlü Ceb­rail'i esas suretinde iki defa görmüştür. Bir defa Sidret'ul-Münte-ha katında, bir defa da Ciyad'da görmüştür. Onun altıyüz kanadı vardı ve gökyüzünü kapatmıştı.»

Kanatların tek mi çift mi olduğu şeklinde, onların keyfiyetini kurcalamakta .herhangi bir fayda yoktur. Zaten bu hususta sahih bir haber de bahis konusu değildir.

«Cenab-ı Hak yaradılışta dilediğini artırır» cümlesi isti'nafi bir cümledir. Daha önceki meleklerin iki, üç, dört kanatlı oluşla­rını takrir etmektedir. Meleklerin böyle yaratılmasının Allah'ın meşiyetinin ahkâmından olduğunu ilân etmektedir. Yoksa onların zatlarından böyle bir durum meydana gelmiş değildir. Bu ayet külli bir hükmü açıklamaktadır. Cenab-ı Hak herhangi bir yaradı­lışta dilediğini yapabilir. Yani onu fazla edebilir, eksik edebilir. Bu, meşiyetine, hikmetine bağlıdır. Hiçbir vasıf onu ihata etmez.

Ferra ve Zeccac «Bu ayet meleklerin kanatları hakkında gel­miştir» derler. Yani Cenab-ı Hak meleklerin kanatlarında artış yapabilir. Meselâ onları altı kanatlı, yedi kanatlı veya bir milyon kanatlı yapar.

Ferra ve Zeccac'm bu görüşü Hasan Basri'den de rivayet edil­miştir. O zaman cümle bir vehmi defetmektedir. Yani insan dört­ten fazla kanat olmadığım zanneder. Cenab-ı Hak bu hükümle bu vehmi bertaraf etmektedir.

İbn Abbas ayeti «Meleklerin ve kanatlarının yaradılışında di- lediğini ziyade eder, artırır» şeklinde tefsir ediyor. Bazı müfessir- lere göre yaradılıştan maksat, insanın yaradılışıdır. Dilediğinden maksat ta güzel ahlâktır.

Hakikat şudur ki ayet temsil kabilindendir, hasır kabilinden değildir. Ayet bütün bunları kapsamaktadır. Hatta zahiren güze görünen ve görünmeyen her şeyi kapsar. [4]

 

Allah'ın Kudreti

 

«Allah her şeye kadirdir», yani her şeyin yaradılışında dilediğini (vacib gördüğünü) artırır. Allah'ın insanlar için açtığı merha­meti kimse kapatamaz. Cenab-ı Hak burada «Fetih» mânâsına ge­len «Yeftahu» tabirini kullanıyor. Bu işaret eder ki rahmet hazi­neleri elde edilen en aziz hazinedir. Rahmet kelimesi nekra geti­rilmiştir, yani Cenab-ı Hak rahmet hazinelerinden hangi rahmeti (nimet, sıhhat, emniyet, ilim, hikmet ve daha sayılmayacak kadar konulardan hangisini) verirse onu hiç kimse geri alamaz.

İbn'ul-Munzîr, Muhammed bin Cafer bin ZÜbeyr'den şöyle ri­vayet ediyor: «Urve devenin sırtındaki hevdece bindiği zaman «Bu bir rahmettir ve insanlar için açılmıştır» der ve sonra bu ayeti okur.

tbn Ebi Hatim, Süddi'den şunu naklediyor: «Rahmetten mak­sat yağmurdur.»

îbn Abbas «Tevbedir» diyor. Fakat burada temsil kastedil­miştir. Yani hiç kimsenin Cenab-ı Hak'km açtığı rahmet hazinele­rini kapatmaya gücü yetmez. Allah neyi tutarsa hiç kimse onu gön­dermeye güç yetiremez.

«O azizdir», yani her şeye gücü yeter ve gaJibtir. Açmaya da tutmaya da gücü yeter. Hakimdir. O her yaptığım hikmetinin, mas­lahatının iktizası olarak yapar ve boş bir şey yapmaz.

tbn Abbas'tan şunlar rivayet ediliyor: «Allah'ın nimeti afiyet­tir.»

Fakat en uygunu ayeti tahsis etmemektir. «Sadece Mekkelile-re hitaptır» dememek, genel bir hitap olduğunu söylemek gerekir. Cenab-i Hak'kın nimetleri çeşitli olduğundan, varlık, devamlılık ni­metleri O'nun nimetlerine münhasır olduğundan Cenab-ı Hak, var­lıkta kendisinden başka bir şeyin olduğunu ve bu iki nimetten bi­rinin ondan çıktığını istifham yoluyla yok ederek şöyle buyurdu: «Allah'tan başka halik var mıdır?» Yani yoktur. Sizi yağmur gön­dermek, bitki bitirmek suretiyle rızıklandiran ancak O'dur. Bina­enaleyh «Halik» sıfatı O'na ibadet etmeyi O'na kulluk yapmayı ik­tiza ettiği gibi sadece ibadeti O'na tahsis etmek için yeter bir ne­dendir.

Ayet, Mutezile'nin «Kul, fiillerinin yaratıcısıdır» sözlerini red­dettiği gibi ehli sünnetin «Allah'tan başka halik yoktur» sözünü de takviye etmektedir.

«Ondan başka mabud yok» cümlesi isti'nafi bir cümledir. Da­ha önceki cümleden anlaşılan nefyin takriri için getirilmiştir.

Madem Cenab-ı Hak*kın uluhiyet, halikiyet ve razıkiyet sıfa­tında tek olduğu ortaya çıkmıştır, o halde siz hangi sebebe dayana­rak Allah'ın tevhidinden yüz çevirip şirk koşuyorsunuz? [5]

 

Meal

 

4- (Ey Rasûlüm!) Eğer seni yalanlıyorlarsa (üzülme). Zi­ra senden önce de peygamberler yalanlanmışti. Bütün işler an­cak Allah'a döndürülür.

5- Ey insanlar! Kuşkusuz ki Allah'ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakin çok aldatıcı şeytan sizi Al­lah'ın (affı) ile aldatmasın.

6- Şeytan hiç kuşku yok ki size düşmandır. Siz de onu düş­man  edinin.  O grubunu alevli  ateşin  arkadaşlarından  olmaya çağırır.

7- Kafir olanlar için şiddetli bir azap vardır. İman eden ve salih amellerde bulunanlar için ise mağfiret ve büyük bir ecir vardır.

8- Kötü ameli kendisine süslendirilip onu güzel gören kim­se (hakkı hak ve bâtılı bâtıl gören gibi) olur mu? Doğrusu Allah dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini hidayete iletir. O hal­de  (Ey Basûlüm!)  Sakın nefsin onlara karşı hasretlerle  (tüke­nip) gitmesin. Allah onlann neler yapmakta olduklarını çok iyi bilir.

9- Allah o zattır ki rüzgârları gönderir. O rüzgârlar bir bulutu  kaldırırlar.  Derken  biz  onu   ölü  bir ülkeye  şevketleriz. Onunla ölümünden sonra yeri diriltiriz. İşte (ölülerin) dirilmesi de böyledir.

10- Kim izzet (şeref) istiyorsa şerefin tamamı ancak Allah'" indir. Güzel söz On un huzuruna çıkar. Salih amel onu (güzel sö­zü) yükseltir. Kötülükleri tuzak olarak kuran kimselere şiddetli bir azap vardır ve onlann tuzağı mutlaka boşa çıkacaktır.

11- Allah sizi (önce) topraktan, sonra dökülen bir su (me­ni) den yaratmıştır. Sonra sizi çiftler kılmıştır. Bir dişinin gebe kalması ve doğurması, ancak Onun ilmiyledir. Kendisine ömür verilenin ömrünün uzatılması da ömründen eksiltilmesi de mut­laka bir kitapta (yazılı) dır. Şüphe yok ki bu iş Allah'a çok ko­laydır. [6]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(4-11)  Ey Rasûlüm!) Eğer seni yalanlıyorlarsa.,.» Bu Ayetlerin Tefsiri

Dördüncü ayet Hz. Peygamber için bir tesellidir. Cenab-ı Hak belânın genel olduğunu, peygambere ecri ve iyiliği vaadettiğini, düşmanlarına da tehditte bulunduğunu bu ayette belirtiyor. Yani onlar senin tebliğ ettiğin hak hususunda seni yalanlıyorlar ve on­ları delile boğmana rağmen yine buna devam ediyorlarsa, bil ki senden önceki peygamberler bu durumlar karşısında sabrettiler. Sen de onlara uyarak sabret.

Cenab-ı Hak ayetin metnindeki «Rusul» kelimesini tazim ve teksir için nekra getirmiştir. Rasûlullah'ı daha fazla teselli etmek, onu daha fazla onlara uymaya teşvik etmek için böyle yapılmış­tır. Yani nice ulu peygamberler kavimleri tarafından böyle ya­lanlandılar, fakat sabır gösterdiler. Sen de sabır göster.

«Dünya hayatı sîzi aldatmasın», yani dünyaya dalmak, onun süslü püslü eşyalarına gönül vermek suretiyle Kıyamet'te size ya­rarlı olacak amellerde dünya size mani olmasın. Cenab-ı Hak bu­rada dünya ile aldanmamalannı kastediyor. Her ne kadar dünya ha­yatıyla aldanmayın demişse de, esas dünya ile aldanmayın demek istemiştir. Tıpkı seni asla burada görmeyeyim dediğinde, seni hiç­bir yerde görmeyeyim mânâsı kastedildiği gibi.

Ayetin sonundaki «EIĞarur» kelimesinden maksat, çokça al­datan demektir. İbn Abbas, Hasan ve Mücahid'den gelen rivayete göre «Garurdan maksat şeytandır». Marife getirilmesi and içindir. Yani bilinen şeytan, bilinen aldatıcıdır. Genel bir mânânın kaste-dilmesi mümkündür, yani inşam çokça aldatan hiçbir şey, sizi al­datmasın! Meselâ günahta ısrar etmekle beraber «Allah affeder» temennisi sizi aldatmasm. «Allah bütün günahları affedecektir» di­yerek günaha dalmayın. Zira böyle olması mümkün olmamakla beraber bu ümitle günah işlemek, nasıl olsa beden zehiri dışarı atar düşüncesiyle zehir içmek gibidir.

Altıncı ayetin başındaki «Kesinlikle şeytan sizin için düşman­dır» cümlesi Garur kelimesinin^ Şeytan» mânâsında olduğunu te-kid etmektedir. Yani şeytanın size düşmanlığı eskidir. Hiçbir za­man zail olmaz. Ayetin bu mânâya gelmesine isim cümlesi delâ­let ettiği gibi, «Lekum» tabirinin «Aduvvuke» tabirinden Önce geti-rilmesi de delâlet eder. [7]

 

Kâfirlerin Azabını Gerektirenler

 

«Kâfirlere, kâfir olduklarından, şeytanın davetine icabet et­tiklerinden dolayı şiddetli azap vardır. Müminlere de iman ettik­lerinden, salih ameller işlediklerinden dolayı büyük bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.» Binaenaleyh düşmanı olan şeytan tara­fından inkârın kendisine süslü gösterildiği kimse, küfrün süslü ol­masına iman etmiş ve küfre dalmıştır. O kimse küfrü çirkin gö­rüp ondan sakınan, imam seçip salih amelde bulunan kimse gibi ol­maz. Yani kâfirlerle müminler eşit olamazlar.

Kâfiri, pis amelini güzel gören şeklinde tabir etmekle, onun son derece sapık olduğuna, sanki aklının tamamen kafasından alın­mış olduğuna işaret edilmektedir.

«Kesinlikle Allah dilediğini dalâlete götürür, dilediğine hida­yet eder» cümlesi çirkin amelin güzel görülmesinin sebebini teş­kil etmektedir. Bir kimse düşmanın süslü göstermesiyle çirkini na-sil güzel görür?

Madem durum budur, ya Muhammedi Nefsin onlar için has­retler çekmesin, üzülmesin. Rasûl-ü Ekrem kavminin iman etme­sini şiddetle arzuluyordu ve dalâlette olanlarının da hidayette olan­lar zümresine girmesini istiyordu. Bunun üzerine sanki inkâr yo­luyla Rasûlullah'a şu soruldu: «Acaba kötü ameli kendisine süslü gösterilen bir kimse, amelini böyle görmeyen bir kimse gibi olur mu?»

Rasûl-ü Ekrem de haliyle «Hayır, olmaz» dedi. Bunun üzeri­ne Cenab-ı Hak, Rasûlullah'a şöyle dedi: «Madem durum budur, sakın onlar için üzülme. Çünkü Allah dilediğini dalâlete götürür, dilediğine hidayet eder.»

Ayet metnindeki «Haserat» terimi hasret kelimesinin çoğulu­dur. Hasret, elden kaçan bir şey için pişmanlık duymak, nedamet demektir. Hasret kelimesi mastar olmasına rağmen, az ve çok mâ­nâsına geldiği halde, çoğul getirilmesi Rasûl-ü Ekrem'in Kureyş'in hali üzerinde çokça durduğuna veya Kureyş'in Rasûlullah'm üzül­mesini gerektiren çokça çirkin halleri olduğuna delâlet eder.

Bu ayetler, «Kendisine kötü ameli süslü gösterilen'kimse» cümlesinden başlayarak buraya kadar, (İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre) Ebu Cehil ile Mekke müşrikleri hakkında nazil ol­muştur. [8]

 

Yerin Diriltilmesi

 

«Bulutla yeryüzünü ihya etmek»ten   maksat,   buluttan   inen yağmurla veya bulutun kendisiyle ihya etmektir... Çünkü bulut se­bebin sebebidir. Yani yağmur bitkilerin çıkmasına sebeptir, bulut da yağmurun sebebidir.

«Yerin diriltilmesi» orada ağaçların ve bitkilerin yetişmesidir. «Ölümü» ise kuruması, bitkilerden hâli olmasıdır. «İşte nüşur (haşre göndermek) böyledir», Nüşur kelimesi «Dirildi» mânâsına gelen «Neşere» fiilinin mastarıdır. İbn Esir'in Nihaye'sinde «Neşe. re meyyitu» (ölümden sonra dirildi) «Enşereullah» (Allah onu di­riltti) şeklinde örnekler verilmiştir. Nüşur kelimesinden maksat, ölülerin Kıyamet'te diriltilmesi demektir.

«İzzet» kelimesi şeref veya başkasının zulmünden korunmak demektir. Bu ayet, putlarla kendilerini şerefli sayan kâfirler hak. kında nazil olmuştur. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette «Al­lah'tan başka birtakım, bâtıl mabudlar edindiler ki o mabudlar on­lar için izzet olsun» buyurmuştur. Bu ayet kalben değil dille mü-nün olan kimseler hakkında nazil olmuştur. Onlar da izzeti kâ­firlerle beraber olmakta görürler. Nitekim Cenab-ı Hak «O kim­seler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Acaba onlar kâfir­ler katında- izzet mi arıyorlar?» buyurmuştur. «İzzetin tamamı Al­lah'ındır» cümlesi şartın cevabıdır. Yani izzet irade eden bir kim­se izzeti Allah'tan talep etsin, başkasından değil. El-İzzet kelime-sindeki eliflâm cins içindir. Yani izzetin bütün fertleri, (dünyanın izzeti de Ahiret'in izzeti de) Allah'a aittir. Bu ayetle «İzzet Allah'ın­dır, Allah'ın Rasûlü'nündür, müminlerindir»   ayeti   arasında  bir terslik yoktur. Çünkü sadece Allah'a ait olan izzet, mutlak-izzettir. Rasûlullah'a ait olan izzet, Allah'a yakınlığı vasıtasıyla gelen izzet­tir. Müminlere ait izzet ise Rasûlullah vasıtasıyla olan izzettir. [9]

 

Allah'ın Huzuruna Varan Söz

 

«Güzel söz sadece Allah'a çıkar». Bu cümle izzeti elde etmenin yolunu açıklayan bir cümledir. Yani izzeti elde etmek için söz ve fiille Allah'a itaat etmek gerekir. Bazılarına göre bu cümle, iz­zetin tamamının niçin Allah'a ait olduğunu beyan etmektedir. Çünkü izzet taatla olur. Taat kabul olunmadıkça herhangi bir fonk­siyon belirtmez.

EI-Kelim kelimesi bir grup alime göre ismi cinstir, çoğul mâ­nâsı ifade eder. Tekili kelime gelir. «Güzel sözler» den maksat, Keşşaf ve Bahr'da İbn Abas'tan gelen rivayete göre Lâ ilahe illal-lah'tır. Bunun güzel olması aklı selimin onu güzel görmesidir. On-dan lezzet almasıdır. Çünkü o tevhide delâlet eder. Tevhid de kur­tuluşun vesilesidir. Kurtuluş da ebedi nimetin vesilesidir. Veya se­ran güzeldir veya melekler onu güzel görürler. Veya akü onu ka­bul eder, reddetmez!

Kelim'den maksat kelâmdır. Zira Arapça'da kelime kelâm mâ^ nâsında çokça kullanılmıştır.

îbn Cerir, İbn'ul-Munzir, İbn Ebi Hatim ve Beyhaki'nin (El-Esma ve Sıfat) rivayet ettiklerine göre, İbn Abbas Kelim'ut-Tay-yib'i Allah'ın zikriyle tefsir etmiştir.

İbn Ebi Hatim, Şerh bin Havşat'tan şöyle rivayet ediyor: «Ke~ limuttayib'ten maksat Kur'an'dır». Bazıları «Müminlerin salihle-rine hayr ve sena etmektir», bazıları da «İçinde zulüm olmayan duadır» demiştir. İmam Fahreddin Razi ve Alusi, «Allah'ın zikri veya Allah için olan, nasihat ve ilim gibi her kelâm kelimuttayyib-Ur» demişlerdir.

«Güzel kelimelerin Allah'a varması» mecazidir. Yani Allah ka-bu] eder. Bazıları «Hakiki mânâ da olabilir. Çünkü Cenab-ı Hak mânâları cesetlendirebilir» demiştir. Fakat Allah'a yücelmesi mu-teşabihtendir. Zira Allah mekândan münezzehtir.   Ondan sonraki mânâ kabulden kinayedir. Sahibinin şanına Cenab-ı Hak önem ve­riyor demektir. [10]

 

Amelin Yüceltmesi

 

«Ameli salihe gelince, onu yükseltir.»

Bu cümlede «Yükseltir» mânâsına gelen «Yerfeu» fiilinin fa­ilinde ihtilâf vardır. Bazıları «Bu fiilin faili ameli salihe raci olan bir zamirdir. Öbür zamir de kelimu tayyibe raddir» demişlerdir. Yani salih amel güzel kelimeleri yükseltir. Bu, İbn Abbas'tan ri­vayet edilmiştir. Said bin Mensur'un rivayetine göre Hasan Basri, İbn Cübeyr, Mücahid, Dahhak ve Şehr bin Havşat bu görüş üzerin-dedirler.

İbn Cerir, İbn'ul-Munzir, îbn Ebi Hatim ve Beyhaki, İb Ab­bas'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Salih amel, farzları eda etmektir.» İbn Abbas bunu söyledikten sonra şöyle der; «Kim Allah'ı zikre­derse, farzları eda ederse onun ameli Allah'ın zikrini yüklenir ve Cenab-ı Hak'kın huzuruna getirir. Kim Allah'ı zikreder, farzlan eda etmezse ameli reddedilir.» Fakat İbn Atiyye bu görüşe şu şe­kilde itiraz etmiştir:

Bu görüş ehli sünnet vel cemaatin itikadım reddeden bir gö­rüştür. İbn Abbas'tan sahih olarak varid olduğu kesin değildir. Hak şudur ki farzları terketmek suretiyle asi olan bir kimse, Al­lah'ı zikrettiği ve güzel bir konuşma yaptığı zaman o zikir onun için yazılır, ondan kabul edüir. Fakat farzları terketmesinin güna­hı da onun boynunadır. Allah şirkten sakınan her kulundan ameli­ni kabul eder. Salih amelin hoş kelimeleri yüceltmesinden maksat onlann kıymetini yüceltmesidir. öyle bir hale getirir ki onun üze­rine sevap terettüp eder. O halde «Cenab-ı Hak herhangi bir kav­li amelsiz kabul etmez, herhangi bir kavli ancak niyetle kabul eder.

Herhangi bir kavli, ameli, niyeti ancak sünnete uymakla kabul eder» şeklindeki hadisin sahih olduğunu zannetmiyoruz. Bazıları «Eğer bu hadis sahih ise, temelden kabul etmez demek değil de tam olarak kabul etmez demektir» dediler.

Bazı tefsirciler «Yerfeu fiilinin faili tayyib kelimelere raci olan bir zamirdir. Meful olan zamir de salih amele raci olur. Yani hoş kelimeler salih ameli yüceltir» demişlerdir. Ebu Hayyan bu görü­şü Ebu Salih ve Şehr bin Havşad'a nisbet etmiştir. Tayyib kelime­lerin salih ameli yüceltmesinin mânâsı onun güzelliğini artırma-sıdır.

Bu ayetin zahirinden, amelin kelâmdan daha üstün olduğu ve bu hususta herhangi bir ihtilaf olmadığı anlaşılmaktadır. Fahred-din Razi'nin tefsirinden zikirle tefsir edilen tayyib kelimenin amel­den daha şerefli olduğu anlaşılıyor. Çünkü tayyib kelime, bizzat Allah'ın huzuruna gider. Bu da başkası tarafından Allah'ın huzu­runa götürülen amelden daha hayırlı, daha üstün olduğunun deli­lidir. [11]

 

Kötü Tuzak Kuranlar

 

«Kötü şeyleri tuzak olarak kuranlar için şiddetli azap vardır», yani tuzak kurmalarından ötürü onlar için azabı şedid bahis ko­nusudur. O azabın ne kadar şiddetli olduğunu ancak Cenab-ı Hak takdir eder. Bu ayet Ebu'l-Aliye'den rivayet edildiğine göre Dar'un-Nedve'de Rasûlullah'a tuzak kurmaya çalışan kafirler hakkında nazil olmuştur. Nitekim başka bir ayette «Hatırla o zamanı ki kâ­fir olanlar senin hakkında tuzak kurmuşlardı. Seni durdurmak veya öldürmek veya çıkarmak için...» buyurulmuştur.

«Onların tuzak kurmaları boşa çıkacaktır».

Ayetin metnindeki «Yeburu» füü «Bevar» kökünden gelir. Bu da fiatı ve kıymeti düşük nesne veya helak olmak demektir. Bu­rada fesad boşa çıkarmak mânasında kullanılmıştır. Çünkü helak olanın tesiri yoktur. Zira çokça mebzul (kıymetsiz) olan bir şey fesada sirayet eder.

.Mücahid, Said bin Cübeyr ve Şehr bin Havşat, bu ayetin riya­kârlar hakkında nazil olduğunu rivayet ederler. Çünkü Şehr, «Yen» kurune» fiilini riya yaparlar mânâsına gelen «Yuraune» şeklinde tefsir etmiştir. Yani onlar riyakâr kimselerdir. Bu sebeble onların amelleri Allah'ın huzuruna yükselmez.

«Allah sizi topraktan yarattın, yani başlangıçta Adem'i toprak­tan yarattı ve siz de mücmel olarak onun içinde vardınız. Sonra sizi topraktan yaratılmış olan Adem'den gelen meniden mufassal bir şekilde yarattı.

«Sonra sizi çiftler kıldı», yani erkekle dişiden meydana gelen sınıflar kıldı. (Bu yorumu İbn Ebi Hatim, Süddi'den de rivayet et­miştir) .

îbn Ebi Hatim, Katade'den şöyle rivayet ediyor: «Sizin ara­nızda eş olmayı takdir buyurdu, bir kısmınızı diğeriyle evlendir. di.» [12]

 

Ömrün Uzanıp Kısalması

 

Bir kadının gebe kalması ve doğurması mutlaka Allah'ın 1-miyledir. Yani rahimde olanın veya dünyaya gelmiş olanın halle­rini mufassal olarak Cenab-ı Hak bilir.

«Bir canlıya ömür verilmesi de, diğer bir çavlının ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır.»

Bazılarına göre, zamir birinci muammere racidir. Muammer, Cenab-i Haklan kendisine ömür verdiği kimsedir. İster uzun, İs­terse kısa olsun. Yani Ömrü uzatılmış veya kısaltılmış kimse aynı şahıs olabilir. Onun ömrünün kısaltılmasından maksat, Ömürden geçen kısımdır. Meselâ bir kişiye yüz senelik Ömür yazılır, sonra onun altına bir gün geçti, iki gün geçti diye yazılır. Ta ki son gü­nüne kadar.

Bazıları «Bir kişinin ömrünün fazlalaştırılması veya eksiltil-mesi değişik sebeplere bağlıdır. Bu sebepler Levh-i Mahfuz'da tes. bit edilmiştir» demişlerdir. Nitekim rivayet olduğuna göre sada­ka ömrü artırır. Filan ameli yapması halinde ömrünün artması, yapmaması halinde eksilmesi mümkündür. Bunda takdirin tağ­yir edildiği anlamı yoktur. Çünkü bu da Cenab-i Hak'kın takdirin­de taalluk eder. Her ne kadar Cenab-ı Hak'kın ezeli ilminde, silin­me söz konusu değilse de... Bu durum selef arasında böyle anla­şılmıştır. Bunun için «Falan insanın Ömrünün uzaması için dua etmek» caizdir. Kâb şöyle diyor: «Eğer Hz. Ömer Allah'a yalvar-saydı Allah onun ecelini tehir ederdi» Kâb'm bu sözünden, İbnfi Atiyye'nin bu görüşünün reddedilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Mu-tezile'nin dediği gibi iki eceli iktiza eder şeklindeki itirazı hiçbir kıymet taşımamaktadır.

Bazıları «Min umurihi'deki zamir muammer kelimesine raci­dir. Eksiklik de başkası içindir» demişlerdir. Yani muammerin öm­ründe başkası için eksiklik olmaz. Eksik ömürlü bir kimsenin öm­ründen ona ömür verilmez. Bazıları «Zamir ömründe eksilme ola­na racidir. Her ne kadar ömründe eksilme olan ayetin metninde sarahaten açıklanmamışsa da zikredilmiş olanın hükmündedir» demişlerdir. Zamir ayetin siyakından anlaşılana raci olmuştur. Yani ömrü eksik olan bir kimsenin ömründe eksilme olmaz. Yani ömür eksik kılınmaz.

Kitap kelimesinden maksat İbn Abbas'a göre Levh-i Mahfuz'-dur.

«Bu Allah için kolaydır». Çünkü Cenab-ı Hak sebeplere muh­taç değildir. Ki sebepleri elde edinceye kadar zamanın-uzaması ba­his konusu olsun. Haşr da neşr de böyledir. [13]

 

Meal

 

12- İki deniz bir değildirler. Şu (mm suyu) tatlı, serinletici ve içilmesi kolaydır. Şu(nunki de) tuzlu, acıdır. Böyle iken hep­sinden taze et yiyor, giyeceğiniz bir süs çıkarıyorsunuz. (Ey Ra-sûlüm!)  Denizde   (Allah'ın)  fazlından  (rızık)  aramanız ve şük­retmeniz için gemilerin suyu yararak gittiğini görmektesin. Umu­lur ki şükredersiniz.

13- O, geceyi gündüzün içine, gündüzü de gecenin içine so­kar. Güneş ve ayı emrine müsahhar kılmıştır. Onların her biri belli bir süreye kadar akıp gider. İşte  (bunları yapan) Rabbiniz olan Allah'tır. Mülk O'na mahsustur. Ondan başka çağırmakta olduklarınız bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değildirler.

14- Eğer onları çağirsamz çağırmanızı işitmezler. İşitseler bile size karşılık veremezler. Kıyamet Günü'nde ise sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.  (Ey Rasûlüm!) Her şeyden haberi olan Allah gibi (bunu) sana hiç kimse haber veremez.

15- Ey insanlar!  Siz Allah'a muhtaçsınız. Allah  ise Gani olanın tâ kendisidir. O kendisine (sürekli) hamdedilendir.

16- Eğer Allah dilerse  sizi giderir, yerinize yeni bir halk getirir.

17- Böyle yapmak Allah için zor değildir.

18- Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenemez. Günah yükü ağır olan kimse  (başkasını)  onu taşımak için ça-ğırsa ve  bu çağrılan yakını  dahi olsa kendisine ondan  hiçbir şey yükletilmez. (Ey Rasûlüm!) Sen ancak görmediği halde Rab-lerinden korkan, namazı dosdoğru kılan kimseleri uyarabilirsin. Kim temizlenirse o ancak kendi için temizlenmiş olur. Neticede dönüş Allah'adır. [14]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(12-18) «İki deniz bir değildirler...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Ragıb, «Furat kelimesi tatlı su demektir. Hem tek hem de ço­ğul için kullanılır» demektedir.

«Kolay yutulur», yani nefsin tiksindiği maddeler içinde olma­dığından dolayı kolay yutulur demektir. «Milh» tuz demektir. Ya­ni tuz şeklinde, tadı bozulmuş mânasına gelir. «Ücac», çok tuz­lu demektir. Çok hararetli anlamındadır. Bu ayet müminle kâfir için açıklanan bir darbı meseldir, bir temsildir. Onların ikisinden, yani tatlı sudan da tuzlu sudan da taptaze et yersiniz. Taptaze et­ten maksat (Süddi'den gelen rivayete göre) balıktır. Bazıları «Kuş ve balıktır» demişlerdir. Fakat müfessirlerin çoğu balık olduğunda birleşmişlerdir. Bazılarına göre balığa et denilmesi, «Sadece balık yemek te yararlıdır» mânâsını belirtmek içindir. Tazelikle vasıf-landınlması da onun çok latif olduğunu ifade etmek içindir. Yani süratle yenilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Yoksa kokar, bozu­lur ve zarar verir.

îmam Malik ve îmam Sevri, bu ayetle «Et yemem» diye ye­min eden bir kimsenin balık yediği takdirde kendisine kefaret ge­rekeceği şeklinde istidlal etmişlerdir. Diğer müçtehitler «Et yemem diye yemin eden bir kimseye balık yerse kefaret gerekmez. Çünkü yeminler   Örfe   binaendir. Örfte ise balığa et denilmez  demişler­dir.

«Siz iki sudan (hem tatlıdan hem de tuzludan) giydiğiniz süs­ler çıkarırsınız». Tatlı ve tuzlu sudan (denizden) çıkarılan süsler inci, mercan gibi takılardır. Erkekler de kadınlar da bunları ta-karlar. Fakat giyiş keyfiyetleri değişiktir.

Onikinci ayetin metnindeki ■«Mevahire» kelimesi giderken de gelirken de bir rüzgâr ile suları yarıp gidiyorlar (veya geliyorlar) demektir. Ragıb, «Bu madde, burnuyla suyu parçalamak mânâsına gelir» demiştir. Zemahşeri de «Bu madde suyu yarmak mânâsın-dadır» demiştir. Bazıları ise «Mevahir, akan gemilerden çıkan ses­lerdir» demişlerdir.

«Güneş ve aydan her biri hareketleri hasebiyle mukadder bir zamana kadar akar giderler.» Bu mukadder zamanı Cenab-ı Hak onların akmaları için takdir buyurmuştur. Bu da Kıyamet Günü' dür. (Hasan Basri bu görüştedir) Bazıları «Onların akmalarından maksat, onlara mahsus olan hareketlerdir» demişlerdir ((Belirtil-miş ecel» den maksat da onların iki devrelerinin tamamıdır veya son noktasıdır. Son nokta güneş için bir sene, ay için bir aydır. [15]

 

Kıtmır Kelimesi Ne Demektir?

 

«Kıtmır» kelimesi İbn Cerir'in Mücahid'den rivayet ettiğine göre hurma çekirdeğini saran bir zardır. Hurmanın etiyle çekir­dek arasında olur. Meşhur mânâ budur.

Îbn'ul-Cerir ve Îbn'ul-Munzir'in istihraç ettiklerine göre hur-manın başındaki tepeciktir. Yani hurma ile dal arasında bir siper vazifesini gören beyaz bir tepeciktir.

Hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın burada kıymetsiz bir şey kastedilmektedir. Yani Allah'ın dışında çağırılanlara kıy­metsiz bir şeye dahi sahip değildirler. Onları çağırsanız, duanızı da, çağırmanızı da işitmezler. Yani onlar cansızdırlar. İşitmek on­ların şanından değildir. Bu yorum bu kelâmın muhatapları putpe­restler olursa böyledir. Putlara tapanlarla beraber meleklere, Hz. İsa'ya ve diğer mukarreblere (Allah'ın dergâhına yakın olan var­lıklara) tapanların da kastedilmiş olması mümkündür. O zaman işitmezler, yani putlar işitmezler.

Eğer onlar (faraza) sizin çağırdıklarınızı işitseler dahi size cevap veremezler. Çünkü onlara konuşma kuvveti verilmemiştir. Dinlemek de buna dahildir. Veya onlar sizin çağırmalarınızı işit­seler bile fiilden aciz olduklarından dolayı size hiçbir yararları do­kunmaz. Kıyamet Günü'nde de sizin şirkinizi inkâr edeceklerdir. Yani duanıza cevap vermeyi bir tarafa bırakın, Kıyamet Günü'nde sizin onları Allah'a ortak koşmanızı reddedeceklerdir. Allah put lan konuşma kuvvetine kavuşturacak, putlar onlara «Siz bize iba­det etmiyordunuz» diyeceklerdir. Zaten melekler, daha önce de geçtiği gibi, «Yarab! Seni tenzih ediyoruz. Bunlar değil sen bizim dostumuzsun. Bunlar cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu onlara iman ediyorlardı» cevabım vereceklerdir.

«Haberi olan» şeklinde tefsir ettiğimiz habir kelimesinden maksat, Cenab-ı Hak'tır. Yani Rabbimiz burada kendisini kastet­mektedir. (Nitekim bu, Katade'den de rivayet edilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak bütün emirlerin künhünü bilmektedir ve bu hitap Hz. Peygamber'edir. Veya hitap geneldir. Yani «Ey dinleyen! Kim olursan ol, hiçbir haber verici (habir) yer ve gökte hiçbir şey ken­disine gizli olmayan Allah gibi sana haber veremez.» Bu cümle­den maksat, onların mabudlan hakkında verilen hükmün kesin olduğunu ifade etmektir.

«Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız...», yani muhtaç olduğunuz bir durumda, başınızdan geçen bir felakette hep Allah'a muh­taçsınız.

«El-Fukara» kelimesinin eliflâmı, cins veya istiğrak içindir. Fakirliklerinin mübalâğasını belirtmek için marife getirilmiştir. Yani çok fakirsiniz! İnsanlar çok fakir olduklarında, şiddetli ihti­yaca sahip olduklarında sanki hep fakirlerdir. Diğer mahlûk­ların ihtiyaçları insanların ihtiyaçlarına nisbeten yok gibidir. Bu­nun için ayette «İnsan zayıf olarak yaratılmıştır» denilmektir. Bu­rada «Cinler de fakirdirler» şeklinde bir itiraz vaki olamaz. Çünkü cinler yemekte, elbisede ve başka nesnelerde insanlar gibi muhtaç değildirler.

Allah el-Gânî'dir, yani herşeyden müstağnidir, başkaları bu vasfa sahip değildir. El-Hamid'dir, yani bütün mevcudata nimet verendir ve nimet verdiğinden dolayı da hamde müstehak olan­dır. Onun bu vasfının El-Gani'den sonra gelmesi, zenginin fakire yararlı olmayacağı; ancak cömert ise, nimet verici ise yararlı ola­cağına işaret eder. İşte böyle bir cömerdin övülmeye müstehak ol­duğu da kesindir. Bu cümle daha Öncekinin tekmili gibidir. Bura­da muhataplar ve ibadetleri, Allah'ın kendisinden müstağni oldu-|| ğu, muhtaç olmadığı nesnelere dahil olur. Yani Allah ne sizin iba­detinize, ne de sizin zatınıza muhtaç değildir.

Ayetin sebebi nüzulü şudur: Hz. Peygamber kâfirleri sürekli iman etmeye davet etmiş ve kâfirler de çokça ısrar göstererek şöy­le demişlerdir: «Herhalde Allah bizim ibadetimize muhtaç ki Mu-hammed bu kadar ısrar ediyor.» Bunun üzerine ayet nazil olmuş­tur. [16]

 

Allah Dilediğini Yapar

 

«Dilerse sizi götürür...»

Buradaki hitap eğer amm (yani bütün insanlara) ise, ayetin mânâsı, eğer Allah dilerse sizi helak etmeyi, yerinize yeni bir halkı getirmeyi kudretiyle yapar demektir. Ki o yeni halk, insanlardan başka bir halktır. Siz onlan tanımazsınız.

Eğer hitap müşriklere ise o zaman ayet şöyle yorumlanabilir: «Ey müşrikler, ey Araplar! Eğer Allah dilerse sizi siler - süpürür, atar, yerinize yeni bir halk getirir ki onlar sizin sıfatınız üzerinde değildirler. Daima Allah'a itaat ederler. Allah'ı birlerler.»

«Yeni» mânâsına gelen cedid kelimesini bu şekilde tevil eden İbn Abbas'tır. Bu cümle Cenab-ı Hak'kın müstağni olduğunu tak­rir içindir. Sizi helak edip, yeni bir halkın getirilmesi Allah için zor bir şey değildir. Çünkü Allah bir şeyi irade ettiği zaman «Ol!» der, o da oluverir. Bu ayet Cenab-ı Hak'kın getireceği alemin, bu âlemden daha bedii ve daha güzel olduğuna işaret eder.

«Hiçbir günahkâr diğer bir nefsin günahını yüklenmez. Her nefis kendi günahım yüklenir» ayeti ile Ankebut Suresi'ndeki «Ke­sinlikle onlar ağırlıklarını ve ağırlıklarıyla beraber diğer ağırlık­ları taşıyacaklardır, bu onlara yüklenecektir» ayeti arasında bir zıtlık yoktur. Çünkü Ankebut Suresi'nin ayeti hem sapık olan hem de saptıran kişiler hakkındadır. Onlar sapıklıklarının günahiyla beraber sapıttıklarının günahı kadar günahı da yüklenirler. Bu, başkasının günahıdır denilmez. Onların günahıdır. Çünkü onların ağırlıklarından maksat, fiilen kendilerinden sadır olan günahlar­dır. Bu ağırlıklarla beraber diğer ağırlıklardan maksat da onların şevkiyle, sebebiyle meydana gelen günahlardır. Bu günahın bir yönden saptıranların, bir yönden de sapıtanlarındır. Eğer yükü kendisine ağır olan bir nefis, başkasını kendisine ağırlık yapan yükünü yüklenmeye çağırırsa, onun yerine hiçbir şey yüklenilmez. Yani hiç kimse o yükü yüklenmek hususunda ona icabet etmez.

Bu ayetin sebebi nüzulü, rivayet edildiğine göre şudur: Velid bin Muğire, Hz. Muhammed'e iman eden bir kısım müslümanlara «Mukammed'i inkâr edin. Sizin günahınız benim boynuma olsun» dediğinde bu ayet nazil olmuştur.

«Velev ki o çağırılan adamın en yalçını olsa bile...», yani ba­bası veya evlâdı olsa bile! Nitekim «Kişi babasından, kardeşinden, yavrusundan, hanımından kaçar» şeklindeki ayet bunu destekle­mektedir.

«Sen ancak görmediği halde Rabinden korkanları uyarabilir-sin.» Bu cümlenin mânâsı: Senin getirdiklerinden ancak bu vasıf­ta olan kimseler faydalanır. Yani Allah'ın azabmdan veya insanlar­dan gayb oldukları halde Allah'tan korkanlar veya kendilerinden gayb olduğu halde Allah'ın azabmdan korkanlar ancak nasihat alırlar. Namazı uygun olduğu şekilde eda edenler, onu yükselen bir bayrak yapanlar ancak senin nasihatlarından yararlanırlar. Temerrud eden, inad. gösteren kavim bundan fayda görmez.

Ayetin metnindeki «Tezekka» fiili günahların necasetlerinden temizlenmiş, bu uyarılardan faydalanmış kişi demektir. Böyle te­mizlenen bir kişi ancak nefsi için temizlenir, yani kirlenen kişinin zararının kendisine ait olması gibi yararı da kendisine aittir.

Temizlenmek, hem Allah'tan korkmayı hem de namaz kılmayı içeren genel bir mânâya sahiptir.

«Dönüş ancak Allah'adır, başkasına değil...», yani ne müsta­kil ne de ortak olarak Allah'ın dışında hiç kimseye dönüş yapılma­yacaktır. Bu bakımdan Allah onlan temizlenmelerinden Ötürü en güzel mükâfatla mükafatlandıracaktır. [17]

 

Meal

 

19- Kör ile gören bir olmaz.

20- Karanlıklarla nur bir olmaz.

21- Gölge ile kavurucu sıcak bir olmaz.

22- Diriler ile ölüler de bir olmaz. Şüphesiz ki Allah dile­diğine işittirir.  (Ey Rasûlüm!)   Sen kabirlerde olanlara işittire-mezsin.

23- Sen ancak bir uyarıcısın!

24- (Ey Rasûlüm!)  Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak  (Kur'an)  ile gönderdik. Hiç bir ümmet yoktur ki içinden bir uyarıcı geçmiş olmasın.

25- Eğer (onlar)  seni yalanlıyorlarsa onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Onlara peygamberleri beyyineler (mucizeler), sa-hifeler ve aydınlatıcı kitab  ile gelmişlerdi.

26- Sonra küfre sapanları yakaladım. Benim inkârım (helak edişim) nasıl imiş?

27- (Ey Rasûlüm!)  Görmedin mi Allah gökten su(yu na­sıl)  indirdi?  İşte o su île renkleri ve çeşitleri başka başka nice ürünler çıkarmışızdır. Dağlarda da renkleri farklı, beyaz, kırmı­zı ve kapkara yollar (meydana getirmişizdir).

28- İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan yine  böyle renkleri ve çeşitleri farklı  (yaratılmış)  olanlar vardır. Allah'tan kullan içinde ancak  alimler korkar,  Şüphesiz ki Allah yegâne galiptir ve çok affedicidir.

29- Allah'ın Kitabını okumaya devam edenler, namazı dos­doğru kılanlar ve kendilerine nzik  olarak verdiklerimizden Al­lah yolunda gizli ve açık harcayanlar hiç tükenmeyecek bir ti­careti umarlar.

30- Çünkü Allah onların mükâfatını eksiksiz öder ve lüt-fundan da onlara fazlasını verir. Kuşkusuz ki Allah çok bağışla­yıcı, çok mükâfat vericidir. [18]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(19-30)   «Kör ile gören bir olmaz...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Kör ile gören»den maksat, Cenab-ı Hak ile putlardır. Yani Allah ile sizin ibadet ettiğiniz kör putlar bir olamaz. Zulmetler ile nurlar, yani bâtıl ile hak bir olamaz. Gölge ile sıcak yani sevab ile ikab bir olamaz. Cennet ile ateş bir değildir. «Harur» kelimesi «Harra» kökünden gelmektedir. Ferra'dan rivayet edildiğine göre gece ve gündüzün şiddetli harareti demektir. Ebul-Beka «Güneş hararetinin şiddeti demektir» diyor. Zemahşeri «Harur, zehirleyici hararet demektir» der. Ancak zehirleyici hararet gündüz olur. Ha­rur ise hem gece hem gündüz olur. Bazıları «Sadece gece olur» de­mişlerdir. [19]

 

Diri Ve Ölüden Maksat Nedir?

 

«Dirilerle ölüler de bir olmaz.» Bu da müminler ve kafirler için verilen bir misâldir. El-Ehya ve el-Emvat kelimelerinin basın­daki eliflâm, and içindir. Yani bilinen diriler ki müminlerdir, bili-nen ölüler ki kâfirlerdir. Veya «Alimlerle cahiller bir olamazlar» demektir. Sa'lebi «Kör ile gören de alimler ile cahillere misaldir» demişse de onun bu fikri yerinde bir görüş değildir.

«Allah dilediğine işittirir», dilediğini sesleri idrak edici kılar, Şihab, «Allah dilediğinde ayetleri kabul edecek ve düşünecek şe. kilde dinlemeyi yaratır demektir» diyor.

«Sen ise ey Muhammedi Kabirlerdekilere işittiremezsin». «Ka-birlerdeki kimseler»den maksat, küfürde ısrar eden kimselerdir. Bu ayet Rasûl-ü Ekrem'in onların imanlarından Ümidini kesmesi­ni ifade ediyor. «İşittirmekken, maksat burada kabul edecek, dü­şünecek şekilde dinlemektir. Burada işittirmek ile bilinen işittir­mek kastedilirse bu, Bedir kuyusuna atılan leşlere hitap hakkında gelen hadise ters düşmez. Çünkü burada âdet yoluyla işittirmek nefyedilmiştir. Yani adet yoluyla işittiremezsin. Fakat Bedir ha­disi «Sen atmadın, attığın zaman. Lâkin Allah attı» ayeti kabilin-dedir. Bazı alimler bu yorumu tercih etmişlerdir.

«Sen ancak bir uyarıcısın»; yani senin tek vazifen tebliğdir, uyarmaktır. Veya uyarılan insan Allah'ın hidayetini irade ettiği bir kimse ise dinler, hidayet bulur. Eğer dalâleti irade ettiği, kal­bine mühür vurduğu kimselerden ise senin üzerine herhangi bir mesuliyet yoktur.

«Ümmet» kelimesinden maksat, çok fertli bir cemaat veya bir asırda yaşayanlar demektir «Nezir» yani uyarıcı bir peygamber veya peygamberlerin getirdiği kanun ve şeriatleri yayan alim de­mektir.

El-Beyyinat ile maksat, açık ve peygamberlerin doğruluğuna  delâlet eden mucizelerdir. Zubur ise Hz. İbrahim'e verilen sahife- ler gibi ilâhî sahifelerdir. «Nurlandırıcı Kitap» Tevrat, İncil gibi  büyük kitaplardır. Yani bazı peygamberler sahifeleri, bazıları da  kitapları getirdiler demektir. Yoksa bir peygamber bütün bunları  getirdi demek değildir.

 25. ve 26. ayetler Hz. Peygamber için bir tesellidir. 26. ayetin  son kelimesi olan «Nekir»t ceza vermek suretiyle inkâr etmek demektir. Yani Cenab-ı Hak, «Onlara ceza tatbik etmek suretiyle on­lara karşı olan inkârım nasıldır?» diye soruyor. Burada onların ce­zasının korkunç olduğuna işaret vardır.

27. ayetin metnindeki «Elvan» kelimesi, elma, nar, üzüm, in­cir, armut gibi çeşitler demektir. Her çeşidin de sınıfları vardır. Meselâ elmada çeşitli sınıflar vardır, lezzetleri ayrı, heyetleri ayrı­dır.

Abd bin Humeyd ve İbn Cerir, Katade'den şunu rivayet edi­yorlar: «Elvan, esas mânâsı üzerine hamledilir. Yani renkler de­mektir.»

Onların san, kırmızı, yeşil, beyaz şeklinde çeşitli renkleri var­dır. (Bu yorum İbn Abbas'tan da gelmiştir).

«Cudedun» kelimesi cuddetin kelimesinin çoğuludur ve yol demektir. Yani dağlarda beyaz ve kırmızı yollar yarattık. Ebu'l-Fadl «Cüded, yollar demektir Td birisinin rengi diğerine ters düş­mektedir» der. İbn'ul-Ezrak, İbn Abbas'tan cüded kelimesinin mâ­nâsını sorar. O da «Beyaz, yeşil yollar demektir» der ve bir şairin buna dair bir şiirini okur. Yani beyaz ve kırmızı yollar sahibi dağ­lar kıldık. Veya bu dağlar bu yollardan ibarettir.

Bazıları «Cuded» yerine «Cudud» okuyarak bunun, cedid keli­mesinin çoğulu olduğunu söylemişlerdir. Yani dağlarda beyaz ve kırmızı yeni yollar vardır.

Ayetin metnindeki «Garabîb kelimesi garbib kelimesinin ço­ğuludur Çok siyah olan demektir. Kargaya da çok siyah olduğun­dan dolayı «Gurâb» ismi verilmiştir Arap lisanında bu tabir çok siyah mânâsını ifade eden el-esved kelimesinden sonra gelir. Ona ya sıfat veya tekid olur. Meselâ «Esvedi garbibun» (çok siyah) derler. Burada «Sûd kelimesi Garabîb'den sonra gelmiştir, onun ya bedelidir veya atfı beyanıdır. [20]

 

Allah'dan Hakkiyle Korkan Alimlerdir

 

 «Kulları içinde ancak alimler Allah'tan korkarlar.»

Bu cümle «Ancak görmedikleri halde Rablerînden korkanları uyarırsın» cümlesinin tamamlayıcısıdır. Yani Allah korkunun şe­refini açıklamaya işaret ettikten sonra insanlardan kimin Allah'tan korktuğunu tayin etmiş olmaktadır. Burada mühim bir mesele vardır. Kıraat alimlerinin hepsi ayetin metnindeki «Kezalike» ke­limesi üzerinde durmuşlar ve onu daha önceki cümleye bağlamış­lardır. Yani insanlardan, hayvanlardan, koyunlardan da renkleri değişik olanlar (dağlarda, meyvelerde olduğu gibi) vardır, şeklin­de kabul etmişler ve «Ancak» mânâsım ifade eden «İnnema» ile başlamışlardır. Yani innema ile kezalike lâfızlarının alâkası kal­mamıştır.

Bazıları «Kezalike kelimesi mukadder bir mübtedânın haberi­dir» demişlerdir «İnnema Yehşa» cümlesi ise, Araplar vaadlerin-de hainlik yapmaz kabilindendir. Yani kinaye yoluyla zikredilmiş, tir. Yani ilim korkuyu gerektirir veya korkuya münasip düşer. Bu cümle, Allah'ın düşmanları olan kâfirler zikredildikten sonra Al­lah'ın dostlarının zikrine geçilmek içindir. Onları da uyarmanın fayda sağladığını ifade etmekle beraber önce getirilmiştir.

«Alimler»den maksat, Allah'ı bilenlerdir. Allah'a lâyık olan sıfatları, fiilleri ve diğer şanlarını bilenlerdir. Yoksa nahv ve sar­fı bilen kişiler değildir. Binaenaleyh korkunun üzerinde durduğu nokta sadece grameri bilmek değil, ilimdir de. Kim Allah'ı daha fazla biliyorsa Allah'tan daha fazla korkar.

İlim korkunun temelini teşkil ettiğinden, korku Allah'ın kud­retinin kemâline delâlet eden tabirlerden sonra zikredilmiştir. Bu münasebetten dolayı Îbnu'l-Munzir ve İbn Cerir'in İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, o alimleri bu ayette «Cenab-ı Hak'kın her şe­ye kadir olduğunu bilenler» diye tefsir etmiştir. Mefulün failden Önce getirilmesinden maksat burada korkanları açıklamak ve on­ların betahsis alimler olduğunu, alimlerden başkası olmadığını ha­ber vermektir. Eğer meful sonra gelseydi, maksat kendisinden korkulamn Allah olduğunu, başkasının olmadığım haber vermek olurdu. Tıpkı «Onlar hiç kimseden değil ancak Allah'tan korkar* lar» ayetinde olduğu gibi. Halbuki burada makam bunu iktiza et­mez. Çünkü bu ayet korkutuldukları halde küfürde ısrar eden, inad gösterenlere tariz etmektedir. Ayet onların Allah hakkında, sıfat­lan konusunda cahil olduklarını sergilemek istiyor. Bunun için mânâ «Bunlar Allah'tan korkmaz ve onun cezasından perva et­mezler» demek olur. Bazıları «İnnema burada hasrı ifade etmez» demişlerse de bu fikirleri bir anlam ifade etmez. Ömer bin Abdu-laziz -ve Ebu Hanife'den rivayet edildiğine göre ikisi de «Allah» kelimesini ötreli okumuşlar ve fail yapmışlardır. «El-Ulema» ke­limesini de mensub okumuşlar ve meful yapmışlardır. Fakat İbn Gezeri bu kıraata tân ediyor.

Ebu Hayyan «JVe Ömer bin Abdulaziz'den ne de Ebu Hanife-den sahih olarak böyle bir kıraat gelmemiştir» diyor. Biz şaz kıra-atlan içeren bazı kitapları inceledik. Bu kıraati göremedik. Bu kı­raati sadece Zemahşeri zikretmiştir. «Haşyet» burada korku mâ­nâsına olmadığı takdirde tazim demek olur. Yani Cenab-ı Hak «An­cak alim kullarım tozim eder» demektir. Bazıları da «Haşyet bu­rada ihtiyar etmek, seçmek demektir. Cenab-t Hak alim kullarını seçer demektir» der.

«Kesinlikle Allah Aziz ve Gafur'dur»; yani her şeye galiptir ve çok bağışlayıcıdır. Bu cümle Allah'tan korkmanın vacip olması-sımn nedenim teşkil etmektedir. Çünkü aziz olması kemali kudretiyle intikam almak hususunda kudretinin kâmil olduğuna delâlet eder. Mağfiret ve rahmet vasfı ancak cezayı tatbik edebilecek kud­ret ve güçte olana sıfat olabilir.

Bu ayet bazı rivayetlerde varid olduğuna göre Ebubekir Sıd-dık hakkında nazil olmuştur, Allah korkusu onda o kadar belirgin hale gelmişti ki herkes onda onu görüyordu.

«Allah'ın Kitabı'nı okuyanlar..,», yani kitabın okunması ken­dileri için bir ayırdedici nitelik olanlar. Kitaptan maksat Kur'an'-dır. Abdulgani bin Said Sakafi, tefsirinde îbn Abbas'tan şöyle riva­yet ediyor: SÖzkonusu bu ayet Hüseyin bin Hars bin Abdulmutta-lib hakkında nazil olmuştur. Her ne kadar sebebi nüzulü özel ise de bahsin umumuna itibar edilir. Bunun için Süddi «Kur'an ı oku­yanlar hakkında nazil olmuştur» diyor. Onlar Rasûlullah'm sahabi-leriydi. Ata «Onlar bütün müminlerdir» diyor. Ki Ata'nın görüşü daha kuvvetlidir. Çünkü bütün müminler sözkonusu olduğu za­man sahabeler birinci sırayı alırlar.

Bazıları ayeti «Allah'ın Kitabı'nı okumaktan maksat, ona tabi olurlar, içindekilerle amel ederler demektir» şeklinde yorumla­mışlardır. Zira bu kimseler ifadeyi, okunan nesneye tâbi olma ve­ya okumanın kendisini amel etmeye muttali kılması mânâsına al­mıştır. Çünkü okumak mücerred olunca pek fazla anlam taşı­maz. Varid olmuştur ki nice Kur'an okuyan vardır ki Kur'an on­lara lanet eder,

«Namazı ikame ederler. Kendilerine rızik olan verdiğimizden gizli ve açık olarak infaJc ederler»; yani gizli ve açıktan infak etme­ye devam ederler. Yani nasıl tesadüf ederse o şekilde infak etmiş­lerdir. Mutlaka anlamda gizli veya açık bir hedefleri yoktur.

Bazıları «Gizli infaktan maksat sünnet olan sadakadır. Açık infaktan maksat da farz olan zekâttır» demişlerdir.

«Onlar kendilerine Allah tarafından verilenden infak ederler» tabirinde onların israf etmediklerine ve ellerini tamamen açmadık­larına işaret vardır. Övgü makamı da bunu iş'ar etmektedir. Yani onlar helâl malı araştırmış ve elde etmişlerdir. Mutezile'ye göre rızik sadece helâl mala denir. Azamet zamirine fiilin isnad edilme­si de buna en uygun olanıdır. «Rızik, helâl ve haramın hepsini kap­sar» diyenler, azamet nununa fiilin isnad edilmesi tazim ve infaki teşvik etmek içindir diyorlar. Onlar yaptıkları taatler ile kesada uğramamış veya helak olmamış bir ticareti umarlar. Cenab-ı Hak'-kın onlardan bu şekilde haber vermesi onların hiçbir zaman tica­retlerinde fesada uğramayacaklarına işaret eder. Onlar daima ta-atleri işleyecekler, kalpleri de daima taatlerin kendilerinden kabul edilip edilmediği hususunda korku içerisinde olacaktır.

Bazıları «Ticaret burada iaat ve sevabı elde etmekten kinaye­dir» demişlerdir. [21]

 

Meal

 

31- (Ey Peygamber!)  Sana kendisinden öncekileri doğrula­yıcı olarak vahyettiğinıiz Kitab   (Kur'an)   hakkın ta kendisidir. Kuşkusuz  ki Allah kullarının   (her   durumundan)   haberdardır, (her işlerini) görendir.

32- Sonra  Kitab'ı   kullarımızdan   seçtiklerimize  miras  ola­rak verdik. İşte onlardan kimi nefislerine zulmedicidir, kimi kö­tülük ve iyiliği müsavi gidendir. Kimi de Allah'ın izniyle hayır­larda ileri geçendir. İşte bu, büyük fazl-u keremin tâ kendisidir.

33- (Onların   mükâfatlan)   Adn  cennetleridir.  Orada  altın bilezikler ve inci ile süslenirler. Orada elbiseleri de ipektir.

34- Onlar derler ki:  «Hamd bizden hüznü gideren  Allah'a mahsustur. Hakikaten bizim Rabbimiz kesinlikle çok bağışlayıcı, çok mükâfat vericidir.»

35- «O Rabbimiz ki fazl-u keremiyle bizi kalınacak yurda kavuşturdu. Orada bize hiçbir yorgunluk dokunmaz ve orada bi­ze hiçbir bezginlik de değmez.»

36- Küfre sapanlara gelince, onlar için cehennem ateşi var­dır.   Onlar üzerine   hüküm  verilmez  ki   (Ölüp  de   kurtulsunlar). Cehennem azabı onlardan hafifletilmez. İşte biz her nankörü böy­le cezalandırırız.

37- o kâfirler cehennemde «Ey Rabbimiz!  Bizleri   (cehen­nemden)   çıkar da yapmakta olduğumuz  işlerin  dışında yararlı bir iş  yapalım»   diye   bağrışırlar.   (Allah  onlara  cevap   olarak): «Size dünyada düşünen kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size bir uyarıcı da gelmişti. O halde (azabı) tadın. Şimdi zalimler için bir yardımcı yoktur!» der.

38- Allah göklerin ve yerin gaybmı bilendir. Hiç kuşkusuz Allah göğüslerde olanı da bilir. [22]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(31-38) «Ey Peygamber! Sana kendisinden... » Bu Ayetlerin Tefsiri

31. ayetteki «El-Kitdb» tan maksat Kur'an'dır. «Min» edatı ise tebyin içindir. Veya «Et-Kit ab »tan maksat kitabın cinsidir ve «Min» edatı teb'iz içindir. Veya «El-Kitab»tan maksat Levh-i Mah-fuz'dur ve «Min» edatı ibtida içindir.

«O kitap hakkın ta kendisidir». Kendisinden önce gelen sema­vi kitapları tasdik etmekte, doğrulamaktadır. Kesinlikle Cenab-i Hak kullarının iç hallerini bilmekte, dış amellerini görmektedir.

Ey Muhammedi Eğer senin durumunda peygamberliğe aykırı bir şey olsaydı Cenab-i Hak muciz ve hak olan Kur'an'ı sana vahy etmezdi. Ayetin metnindeki «EUHabir» kelimesinden maksat, bâ­tınları (gizlileri) bilendir. «Basir» kelimesinden maksat ise zahir­leri gören demektir. Habir'i Basir'den önce getirmesi ruhanî emir­lerin esas olduğuna işaret etmek içindir. Bunun için Hz. Peygam­ber «Kesinlikle Allah sizin amellerinize değil kalplerinize bakar» buyurmuştur. [23]

 

Allah, Kitabını Kime Miras Bıraktı

 

Cenab-ı Hak'kın Kitab'ı miras olarak verdiği seçkin kullarından maksat, İbn Abbas'in söylediği gibi Ümmet'i Muhammed'dir. Çünkü Allah onları diğer ümmetlerden üstün kılmış, onlan ortan­ca bir ümmet yapmıştır ki insanlar hakkında şahit olsunlar. On­lan Rasûl-ü Ekrem'e nisbet etmek suretiyle tahsis etmiştir.

Bazılarına göre «Seçilmişler»ûen maksa£, sahabe ve sahabe­lerden sonra gelen ve sahabelerin izini takip eden ümmet alimle­ridir. Kur'an'i onlara miras vermekten maksat, onların Kur'an'in mânâsını anlayan, Kur'an'm hakikatlerine, yüceliklerine ve esrarı­na vakıf olan insanlar kılmak demektir.

Cübbai «Bu seçilenlerden maksat peygamberlerdir, Allah on­ları seçmiş, peygamberlikle onlan sevmiş, onlara kitaplar vermiş» demektedir.

Ebu Müslim'e göre, seçilenler şu ayetteki seçilenlerdir: «Ke­sinlikle Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim âlini, îmran âlini âlemler­den üstün kılmıştır.»

Onlardan bir kısmı nefsine zulmedendir. Yani kitapla amel et mekte kusur edip, nefsine zulmetmiştir. «Nefsine zulmeden» ifa­desi aynı zamanda başka insanlara zulmedenleri de kapsamakta­dır. Başka insanlara zulmeden bir insan dolayısıyla nefsine zul­metmiş olur.

«Onların bir kısmı vardır Tâ kitapla amel etmek veya kitaba muhalefet etmek suretiyle mütereddittirler». Bazen amel ederler, bazen muhalefet ederler.

«Muktesidûn» kelimesi tereddüt demektir. Zira iktisat ömür­deki tavassut demektir.

«Onlardan bazıları da Allah'ın sevabına sebkat etmiştir», yani hayırlar sebebiyle Allah'ın sevabına sebkat etmişlerdir, salih amellerde bulunmuşlardır. Veya nefsine zulmü yapan kişiyi geçmişler­dir. Hayırlar sebebiyle derecelerde yükselmişlerdir. Bu da Allah'­ın izniyle, kolaylaştırmasıyla, tevfikiyle olmuştur.

Ayetteki «Bi iznillah» tabiri bu mertebeye varılmasının zor olduğuna, ancak Allah'ın tevfiki olursa insanın bu mertebeye va­rabileceği hususuna işaret etmektedir. Bu hayırlar sebebiyle ya­rışan, önde olan kişi, taati isyanından fazla olup, Allah'ın Kitabı'yla çokça amel eden kimse şeklinde tefsir edilmiştir. Bu üç kısmın tefsirinde söylenene Hasan Basri'nin şu sözü işaret etmektedir. O şöyle diyor: «Zalim hasenatı hafif, günahları ağır; muktesid, hase­natı ve günahı eşit; sabık ise hasenatı günahına ağır gelen kimse­dir». Hasan Basri'nin bu yorumundan başka birçok yorum daha vardır. Meselâ Muaz bin Cebel'den gelen yorum şöyledir: «Nefsine zulmedenden maksat, tevbe etmeden, büyük günah üzerinde ölen kimsedir. Büyük günah işlememiştir ve tevbe de etmemiştir. Ya­nsı kazanandan maksat ise, büyükten-küçükten tevbe edip veya ne büyük ne de küçük günah işlemeyen kimse demektir.»

îmam Ahmed, Tayalisi, Abd bin Humeyd, İbn Cerir, İbn'ul-Munzir, İbn Merduveyh, İbn Ebi Hatim, Beyhaki ve Tirmizi, Ebu Said el-Hudri'den, o da RasûluUah'tan şu hadisi rivayet ediyorlar: «Bu ayet ve bahsi geçen bütün kimseler aynı mertebede sayılırlar ve hepsi cennettedirler.»

33. ayetteki «Cennet» kelimesi büyük faziletin bedelidir. «On­lar oraya girer» cümlesindeki zamir de ya Allah'ın seçmiş oldukla­rına veya üç sınıfa racidir. Veya cennet kelimesi mübteda, «Oraya dahil olurlar» cümlesi de haberidir. «Orada süslenirler» cümlesi ikinci haberdir.

«Esavir» kelimesi «Sıvar» kelimesinin çoğuludur. Kamus'da «Sıvar bilezik demektir. Arapça değildir. Sonradan Arapçalaştırümıştır» denilmektedir.    

Ragıb, «Sıvarın aslı destivaredir ve bilezik mânâsında kulla, mlmışhr» der. Yani onlara süs olarak birtakım bilezikler takılır. Bu bilezikler de altındandır. Ayrıca onlara inciler de takılır.

«Onların oradaki elbiseleri ipektir»; ibrişimdir. Harir kelime-si ince elbiseler, ipekli elbiseler demektir.

«Onlar.dediler», yani diyeceklerdir: «Hartıd o Allah'a ki biz­den üzüntüyü giderdi». Kalpleri çevirme üzüntüsü, neticenin kor­kusunu bizden giderdi. (Bu husus Kasım bin Muhammed'den riva­yet edilmiştir).

Ebu Defda «Kıyamet dehşetinin üzüntüsü kastedilmektedir» der ve «Kıyamet'te nefsine zulmeden isabet edenin üzüntüsü kas­tedilmektedir» diye ilave eder.

«Mukame yurdu» öyle bir yurttur ki ondan intikal artık ebe-diyyen bahis konusu olmaz. O cennettir. Cenab-ı Hak bizi lütfun-dan cennete yerleştirir. Yoksa mecbur değildir. Amel her ne ka­dar cennete girmenin sebebi ise de esas sebep Allah'ın fazlıdır. Çünkü zati bir istihkak bahis konusu değildir.

Ayet metnindeki Nesab'tan maksat yorgunluktur. «Lugub» bıkkınlık, bezginlik ve gevşeklik demektir. Bunlar yorgunluk neti­cesinde meydana gelir. Bazıları «Nesab cismi yorgunluk, lugub ise nefsani yorgunluktur» demişlerdir.

«Onlar üzerinde hükmedilmez», yani ikinci ölümle hükmedil­mez. Ki ölsünler, istirahata kavuşsunlar, azaptan tamamen kurtul­sunlar. Onlardan bilinen azap da tahfif edilmez. Onların ateşi sön­meye yüz tuttukça yeniden alevlendirilir. Azapları daimidir. Bina­enaleyh bu zemherir ve benzeri şekilde azap görmelerine ters düş­memektedir.

Ayetin metnindeki «Kefur» kelimesi küfürde ve nankörlükte aşın gitmek demektir.

Ayet metnindeki «Yesterihun» fiili şiddetle bağırmak, feryat etmek anlamındadır. Yani cehennemde «Kurtaran yok mudur?» diye bağırırlar ve Cenab-ı Hak'ka durmadan iltica ederek, «Ey Rab* bimiz! Bizi çıkar. Bizim işlediğimizin gayrisi olan salih ameli işle­yelim» derler. Yani bizi ateşten çıkar, dünyaya geri gönder. Orada tevhidi işleyelim veya peygamberin emrine uyalım.

«Size Öğüt alacak olanın öğüt alacağı kadar bir süre vermedik mi?..»

Bu yaşantı Hz. Ali'den gelen rivayete göre —ki bir cemaate bunu nakletmiş ve Hakim, İbn Abbas'tan tashih etmiştir— altmış senelik bir süredir.

îmam Ahmed, Buhari ve Nesei, Sehl bin Sa'ddan şöyle riva­yet ediyorlar: «Bir kişi altmış yaş yaşadıktan sonra Cenab-ı Hak artık onun mazeretini kabul etmez.» Bazıları elli sene olduğunu söylemiştir. İbn Abbas'tan gelen bir rivayette ise bu kırkaltı sene olarak zikredilmiştir.

«Nazır» Süddi'den gelen rivayete göre Allah'ın Rasûlü'dür. Ba­zıları «Peygamber'le beraber olan Kur'an'dır» demiştir. Ebu Hay-yan «Nazirden maksat peygamberlerdir» demiştir. Her peygamber ümmetinin naziridir.

«Öyleyse azabı tadın. Zalimler için bir yardımcı yoktur» cüm­lesindeki «Zalimler» den maksat kâfirlerdir.

«Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir», yani yer ve gökler­de olan bütün gaybları bilendir. [24]

 

Meal

 

39- O sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Kim küfre sapar­sa onun küfrü kendi üzerinedir. O kâfirlerin inkârları Rableri katında öfkeden başka birşey artırmaz. Ve o kâfirlerin küfürleri zarardan başka bir şey artırmaz.

40- (Ey Rasûlüm! Onlara) de ki: «Allah'ı terkedip tapmak­ta olduğunuz ortaklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yaratmışlardır? Veya onlann göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa biz onlara bir kitap verdik de onlar da o kitaptan bir hüccet üzerinde midirler? Hayır!  Zalimlerden bir kısmı bir kısmına aldatmadan başka bir şey vaadetmiyorlar.»

41- Allah gökleri ve yeri zeval  bulmaktan koruyup tutu­yor. Andolsun ki eğer onların ikisi zeval bulacak olsalar, onları kendisinden  başka  kimse   tutamaz.   Gerçekten  o  halimdir,  ga­furdur.

42- Onlar yeminlerinin var kuvvetiyle kendilerine bir uya­rıcı  (peygamber) gelmesi halinde ümmetlerin herhangi birinden daha doğru yolda olacaklarına dair Allah'a and içtiler. Ancak onlara uyarıcı   (peygamber)  gelince, sadece nefretleri arttı.

43- Zira onlar  (hakka ermenin değil)  yeryüzünde böbür­lenmenin ve kötü düzenler kurmanın  (arkasında)  koşuyorlardı. Oysa kötü düzen ancak ehlini kapsar. Onlar öncekilerin sünne­tinden  başkasını  mı beklemektedirler.   (Ey Rasûlüm!)   Allah'ın, sünnetinde asla bir döneklik de bulamazsın.

44- Onlar yeryüzünde gezmediler mi ki kendilerinden önce­kilerin  akıbetlerinin nasıl  olduğunu   görsünler?   Halbuki  onlar kuvvet yönünden (bunlardan) daha çetin idiler. Göklerde ve yer­de Allah'ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. O, muhakkak her şe­yi bilen, her şeye güç yetirendir.

45- Eğer Allah, insanları işledikleri  (günahları)  yüzünden yakalayıp hesaba çekseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları belli bir zamana kadar ertelemektedir. Ne za­man ecelleri gelirse  (işlerini bitirir). Muhakkak ki Allah kulla­rını çok iyi görmektedir. [25]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(39-45) «O sizi yeryüzünde halîfeler...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Sizi yetyüzünün halifeleri yapması»rm\ mânâsı, size yeryüzün­de tasarruf etmenin anahtarlarını vermesidir. Orada bulunanlar­dan yararlanmanızı sağlamıştır. Veya sizi daha önce geçen üm­metlere halife kılmıştır. Elinizde bulunan malları size miras olarak vermiştir ki tevhid ve taat ile onlara şükredesiniz.

Bu hitap ya ammdır veya Mekkelüeredir. Ayetin metnindeki «Halaife» kelimesi halife kelimesinin çoğuludur. [26]

 

Nankörlüğün Cezasını Nankör Çeker

 

«Kim bu nimetleri inkâr ederse veya küfür üzere devam eder, imanı terkederse onun küfrünün vebali ve cezası kendisine aittir. Başkasına değil.)} Kâfirlerin küfürleri Rableri katında hakaret, buğz ve gazaptan başka bir şey artırmaz. Kâfirlerin küfrü Ahiret' te ancak zararlarını çoğaltır.

«Yoksa onlar için göklerde bir ortaklık mı var?» Yani onlar Cenab-ı Hak ile beraber göklerin yaradılışında ortak mıdırlar ki sizin iddia ettiğiniz ibadetlere müstehak olsunlar? Böyle bir-şey olmadığına göre ibadete müstehak değildirler. «Yoksa biz onlara bir kitap mı verdik ki o kitap onları ortak edindiğimizi ilân edi­yor? Onlar da o kitaptan açık bir hüccet üzerindemidirler ki bi­zimle beraber ortak olduklarını iddia ediyorlar?»

Bu ayetin mânâsı: Onların ibadeti ya akılla olur ki hiç bir akıl yeryüzünde hiçbir şey yaratmayan, gökte hiçbir ortaklığı olmayan bir nesneye ibadet edilmesinin doğruluğuna hükmetmez. Veya bu ibadet nakille olur. Oysa biz müşriklere «Putlara tapın» diye emir getiren bir kitap vermemişizdir.

«Hayır! Zalimlerin bir kısmı diğerine ancak aldatma vaade-âiyor» cümlesi, putperestler hakkında nazil olmuşsa —ki ekseri müfessir bu kanaattedir— hükmü ammdır.

«Cenab-ı Hak gökleri ve yeri zail olmaktan tutmaktadır» cüm­lesi isti'nafi bir cümledir. Şirkin çirkinlik ve dehşetini takrir için getirilmiştir. Yani Cenab-ı Hak gökleri ve yeri düşmesinler, zail olmasınlar diye korumaktadır. Zira gök ile yer mümkinattandır. Bu mümkinatlar var edildikleri zaman Allah'a muhtaç oldukları gi­bi bekaları halinde de Allah'a muhtaçtırlar. Allah olmasa baki ka­lamazlar.

Bazıları «Zevabri, makamdan intikal etmekle tefsir etmişler­dir. Yani Cenab-ı Hak gökleri, mekânından intikal edip, yüksel­mekten veya alçalmaktan meneder. Yeri de bu şekilde tutmakta­dır.

Abd bin Humeyd ve cemaanın İbn Abbas'tan rivayet ettiği bir rivayet de bunu iktiza etmektedir.

Bazıları «Onların zevallerinden maksat deveranlarıdır. Onların ikisi de sakindirler. Yıldızları kapsayan onların felekleri, yani at. raosferleridir. O felek (atmosfer) ise göklerden başka bir şey. dir» demişlerdir.

«Allah'a yemin ederim, eğer onlar zail olurlarsa...»; yani fara­zi bir şekilde zevale yüz tutarlarsa, onları o zevalden (veya Allah'­tan) sonra hiç kimse tutamaz.

«Kesinlikle Allah halimdir, gafurdur, affedicidir». Bundan do­layı müşriklere karşı hilm göstermiş, onlardan tevbe edenleri, suç­ları çok ağır olmasına rağmen kabul etmiştir. Ağır cürümleri, on­ların hemen cezalandırılmalarını gerektirir. Onların o ağır cürüm­leri gökler ve yerin tutulmasını, düşmekten menedilmesini iktiza eder. Âlemin onların başına yıkılmasını gerektirir. Bu yüzden, «Bu makam kudret makamıdır, hilm ve mağfiret makamı değil­dim şeklindeki itham yersizdir.

«Yeminlerinin bütün gücüyle Allah'a yemin ettiler...» yani var kuvvetiyle yemin ettiler. Güçlerinin dahilinde olan bütün şiddetle, kendilerine bir nezir gelirse kesinlikle her ümmetten daha hidayet­te olacaklarına dair yemin ettiler.

Bu ayetteki zamirler Kureyş kabilesine racidir. Onlar Rasûl-ü Ekrem peygamber olmazdan önce ehli kitaptan bir grubun pey­gamberlerini yalanlamış olduklarını işitmislerdi. Bunun üzerine; «Allah yahudilere ve hıristiyanlara lanet etsin. Onlara peygamber geldi, onlar peygamberleri yalanladılar. Allah'a yemin olsun, eğer bize peygamber gelirse biz her ümmetten daha çok hidayette ola. cağız» dediler.

îşte bunun üzerine Cenab-ı Hak bu ayeti aleyhlerine indirdi.

Ayet metnindeki «îhda» kelimesi «Bir» demektir, vahid ma­nasınadır. El-Umem kelimesindeki eliflâm vaad içindir. Yani pey­gamberlerini yalanlayan ümmetlerin her birinden daha fazla hi­dayette olacağız. Bize bir peygamber gelirse, yahudi, hıristiyan ve başka peygamberleri yalanlayan ümmetlerin herbirinden daha faala hidayette olacağız. Hepimiz iman edeceğiz, hiçbirimiz o peygam­beri yalanlamayacağız.

«Onlara bir nezir geldiğinde» ki o nezir peygamberlerin en şereflisi Hz. Muhammed idi. Bu nezirden maksadın bu olduğu İbn Abbas ve Katade'den rivayet edilmiştir ve zahîr de budur. Mukatil «Nezirden maksat ayın ikiye ayrılmasıdır» der. Fakat makam bu yoruma pek müsait değildir.

Ayetin sonundaki «Nufûr» kelimesi haktan uzak olmak, hak­tan kaçmak demektir. Kötü hile mânâsına gelen Mekru's-Seyyi ke­limesinden maksat Rasûlullah'a karşı içinde oldukları aldatmaca, peygambere yapmış oldukları hiledir. Katade bu lâfızdan maksa­dın şirk olduğunu söylemiştir. (Bunu aynı zamanda İbn Cerir, İbn Cüreyc'ten de rivayet etmiştir).

Bu ayetin metnindeki «Yehiku» fiili ihata etmek demektir. Yani kötülük ve hile ancak ehlini ihata eder. Ancak onlara isabet eder.

Ayet genel bir mânâ getirmektedir. İşler sonuçlarına göredir. Cenab-ı Hak mühlet verir, fakat ihmal etmez. Dünyanın arkasında Ahiret vardır. Zulmedenler (zalimler) gelecekte ne şekilde evirilip çevrileceklerini göreceklerdir. Hulâsa başkasına hile yapmaya ça­lışan bir insana hilesi zarar verir. Hakikatte hileye maruz bırakılan adam kurtulmuştur, hilebaz ise helak olmuştur.

Allah'ın daha öncekiler hakkındaki sünneti yalanlamalarından dolayı onları azaba duçar etmesidir. Allah'ın sünneti; O'nun âde­ti, kanunu ve sistemidir. «Allah'ın sünnetinde ne tebdil ne de tah­vil görmezsin». Azabın, peygamberleri yalanlayan kimselerden nak­ledilip başkasına gittiğini görmezsin. [27]

 

Zalimlerden İbret Almak Gerektir

 

«Yeryüzünde hiç gezmediler mi ki kendilerinden öncekilerin şovunun nasıl olduğunu görsünler» cümlesi Allah'ın sünnetinin yalancılara azap etmek şeklinde olduğuna delâlet eder. Ve önceki cümlenin delilidir. Yani yeryüzünde gezen kimseler bunun böyle olduğunu görür. Mekke'den Şam'a, Yemen'e, Irak'a gidip gelirken peygamberleri yalanlayan ümmetlerin başından geçenleri helak ol­duklarına dair alâmetleri görürler ve böylece ibret alırlar.

«Onlar kuvvet yönünden bu müşriklerden daha şedid idiler. Hiçbir şey Cenab-ı Hak'kı aciz bırakamaz» ayeti tıpkı «Allah küçük büyük hiçbir günahı terketmez. Hepsinin hesabını görür» ayeti gi­bidir. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'ye göre bu cümle itirazı bir cümledir. Daha önceki cümleden anlaşılan mânâyı takrir etmek­tedir. Yani Cenab-ı Hak daha önce peygamberleri yalanlayanların kökünü kesmiş, kazımıştır. Bundan sonra da böyle olacaktır. Ce-nab-ı Hak ilim ve kudrette doruk noktada bulunmaktadır ve bu da Allah'ın hiçbir şeyle aciz bırakılamayacağının delilidir.

Eğer Cenab-ı Hak bütün insanları işlemiş oldukları günahları sebebiyle muaheze etseydi —nitekim daha örîceküeri muaheze et­miştir— yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı bırakmazdı. Cenab-ı Hak başka bir ayette «Öyle bir fitneden korunun ki o sizden sadece zulmedenlere dokunmaz» buyurmuştur.

Bazıları «Dabbe'den maksat sadece insanlardır» demişlerdir. Nitekim «Allah onları belli bir zamana kadar tehir eder» cümlesi de bunun delilidir. «Bugün»den, «Bu zaman»dan maksat Kıyamet Günü'dür. Çünkü buradaki zamir akıl sahiplerine raci olan bir za­mirdir. Kıyamet Günü insan nevinin son zamanı olarak belirtilmiş­tir.

Bazıları «Bu zamir bahsi geçen herkese racidir. Kıyamet demahlûkat cinsinin en son zamanıdır. Yani bütün cinsler o noktaya  kadar gidecektir» demişlerdir.                                                             

«Onların ecelleri geldiğinde —ki Allah kullarını görmektedi onlardan mükellef olanları, Kıyamet Günü'nde amellerinden dlayı cezalandıracaktır». Eğer şer işlemişlerse cezalan şer, hayr ilemişlerse cezaları hayrdır. «Allah kullarını görmektedir» cümlesi    cezanın yerine konulmuştur. Hakikatte ise ceza «Cezalandıracak-      

Ur» diye işaret ettiğimiz şeydir. [28]                                                         

FATIR SÛRESİ'NİN SONU                                 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/342-343.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/345.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/346-347.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/347-349.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/349-351.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/353.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/354-355.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/355-356.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/356-357.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/357-359.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/359-360.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/360-361.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/361-363.

[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/365.

[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/366-367.

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/367-369.

[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/370-371.

[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/373.

[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/374.

[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/374-377.

[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/377-380.

[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/382.

[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/383.

[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/383-387.

[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/389.

[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/390.

[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/390-393.

[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/394-395.