Fatır Suresi - 035Fatir - 1. Sayfa
Kâfirlerin Azabını Gerektirenler
Allah'dan Hakkiyle Korkan Alimlerdir
Allah, Kitabını Kime Miras Bıraktı
Nankörlüğün Cezasını Nankör Çeker
Zalimlerden İbret Almak Gerektir
FATIR SURESÎ
Gîriş
Mekke'de nazil olmuştur, 45 ayettir.
Bu sureye « Melaike» Suresi de denilmiştir. İbn Abbas Ka-tade'den gelen rivayete göre bu sure Mekkî'dir. Meoma'ul-Beyan' da «Hasan, Mekkî olduğunu söylemiştir. Ancak 29, 30 ve 32. ayetleri istisna etmiştir» denilmektedir. Bu sure gerek «Fahr» kelimesini, gerekse «Melaike» kelimesini birinci ayetten almıştır. Ayetleri, Medineliler'in sayımına göre 46, Şamhlar'a göre 46, diğer sayımlara göre ise 45'dir. Bu sure genel olarak şu konulan kapsamaktadır:
1- Allah'ın sıfatlarına dikkatleri çekmek.
2- Hz. Peygamberi teselli etmek.
3- Şeytanın kendilerine düşman olduğuna insanların difc katini çekmek.
4- Kısaca müminlerin ve kâfirlerin haline değinmek.
5- Kâinattaki her şeyin tevafuk olduğuna dikkatleri çekmek.
6- Büyüklük ancak Allah katındadır meselesine dikkati çekmek.
7- İnsan yaradılışının tüm safhalarının ve ömrün uzayıp kısalmasının Allah'ın elinde olduğu.
8- Her şeyin insanlar için müsahhar kılındığına dikkatleri çekmek.
9- Mülk Allah'ındır, O'nun dışında insanların kendilerince edindikleri ve taptıkları ilâhlar hiçbir şeye sahip değildir.
10- însan fakir, Allah zengindir. Dilerse onları siler, yeni bir
halk yaratır.
11- Hiç kimse:ıin başkasının günahından sorumlu olmadığı
hususuna dikkati çekmek.
12- Uyarmanın fayda sağladığı kimseler.
13- Hz. Peygamber sadece bir uyarıcıdır.
14- Her ümmete bir peygamber gönderildiği meselesine dikkati çekmek.
15- Peygamberleri yalanlayanların sonu.
16- Allah'tan gerçek mânâda ancak alimlerin korkacağı meselesine dikkati çekmek.
17- Allah'ın Kitabı'nı okuyan, namaz kılan ve zekât verenlerin hallerine dikkati çekmek.
18- Kur'an'ın hak olduğuna ve miras sahiplerine işaret etmek.
19- Cennet ve cennettekilerin genel durumları.
20- Cehennem ve cehennemliklerin genel durumları.
21- Yer ve göklerin gaybını ancak Allah bilir.
22- İnsanları yeryüzünde halife kılan Allah'tır. O halde kâfirlerin küfrünün kendilerine zarar vereceği muhakkaktır.
23- Müşriklerin haline değinmek.
24- Yer ve gökler Allah'ın tutmasıyla dururlar.
25- Müşrikler sözlerinde durmazlar.
26- Allah'ın sünneti değişmez.
27- İbret almak için seyahat ve daha güçlü insanlardan ibret almak meselesine dikkati çekmek.
28- Günahların gerektirdiği felâketler belli bir süreye kadar uzatılır.
Bu surenin, kelime sayısı 970, harf sayısı ise 3130'dur. [1]
Meal
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1- Hamd, göklerin ve yerin yaratıcısı olan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a mahsustur. Allah yarattığı şeylerde dilediği kadar artırır. Kuşkusuz ki Allah her şeye kadirdir.
2- Allah'ın insanlar için bir rahmetten açtığım tutan (en-gel olan) olamaz. Onun tuttuğunu da ondan sonra salacak yoktur. O aziz (her şeye galip) dir, hakim (hükmünde hikmet sahibi) dir.
3- Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık veren başka bir yaratıcı var mı? Ondan başka mabud yoktur. Nasıl oluyor da aldatılıp döndürülüyorsunuz? [2]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(1-3) «Hamd, göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'a...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Yani gökleri ve yeri hiçbir misâl olmaksızın, daha önce takip edilmesi gereken bir hazırlık olmaksızın yaratan Allah'a hamdol-sun.«Fattr» kelimesi iddia mânâsını taşıyan «Fetr» kökünden gelmektedir. Ragıb, «Fatır, Allah'ın bir şeyi idare ve iddia etmesi demektir}} diyor. Abd bin Humeyd ve Beyhaki, îbn Ahbas'tan şöyle rivayet ederler: «Ben Fatır kelimesinin mânasının ne olduğunu bilmiyordum. Ta ki bana. iki bedevi gelip ihtilaflı bir kuyu hakkında sval sordular. Biri «Ben onu fetretmişim; yani ilk kazıyan, yücelten benim» dedi. O zaman Fatır'ın mânâsım anladım.})
Fetr'in esas mânâsı yarmaktır. Ragıb, «Uzunlamasına yarmaktır}) diyor. Sonra mecazen bu mânâlarda kullanılmıştır. Esas mânâ ile mecazi mânâ arasındaki uygunluk şudur: Gökler ve yer (bütün alem) mümkündür ve her mümkünde de asi ademdir. Nitekim Cenab-ı Hak'kın «Her şey helak olacaktır, ancak Allah müstesna)) buyurmuştur. Rasûl-ü Ekrem de «Allah'ın dilediği olur, Allah'ın dilernedeği bir şey olmaz)) buyurmuştur. İslâm felsefecileri de bunu açıkça belirtmişlerdir. Mümkün haddi zatmda yoktur ve onu varedecek illet de bahis konusu değildir. Sanki göklerde ve yerde adem (yokluk) gizli idi. Onîan varetmek suretiyle yarıldılar ve adem (yok) olmaktan çıktılar.
Bazıları «Sanki Cenab-ı Hak ademi (yokluğu) varmış da onları oradan çıkarmıştır» demiştir. Bazıları da «Fatır kelimesini bu-roda esas mânâsı üzerine de hamledebiliriz» demiştir. O zaman yağmurlar ve bitkilere işaret eder. «Melekleri elçiler yaptı», yani melekleri, kendisiyle peygamberleri ve salih kulları arasında elçi yapmıştır. Melekler vahy ile Cenab-ı Hak'km risaletini peygamberlere, ilham ve rüya-yı sadıka ile de salih kullarına tebliğci kılmıştır. Veya Cenab-ı Hak melekleri, kendisi ile mahlûkatı arasında elçi kılmıştır. Melekler Allah'ın kudretinin eserlerini (yağmurlar, rüzgârlar gibi) kullara gösterirler. O zaman meleklerden maksat, umuru alemi ellerinde bulunduranlardır, tanzimle meşgul olan meleklerdir. Fakat ikinci yorum pek kuvvetli değildir.
«Melekler kanatlar sahibidirler.»
Ayetin zahirine bakılırsa kanat burada esas mânâsında kullanılmıştır. Fakat kanadın hakikatini ve keyfiyetini bilmiyor ve «Bu kanat kuşların kanadı gibi tüylerden meydana gelmiştir» demiyoruz.
«İkişer, üçer, dörder». Ayetin zahirine bakılırsa bu kelimeler «Kanat» mânâsına gelen ecniha kelimesinin sıfatıdır. Fakat burada gayri munsarıftır. Yani tenvin almamışlardır. Çünkü hem kendilerinde sıfat, hem de ta'dil vardır. Mesna, isneyn isneynle ta'dil edilmiştir. Sülase selasetün selasetünle, rubaa da erbaatün erbaatünle ta'dil edilmişlerdir. [3]
Meleklerin Kanadı
İki, üç, dört kanatlı oluşlarından maksat, müteaddid kanatları olmasıdır. Hiçbirinin kanadı sayı bakımından diğerinin aynı değildir. Ya eksik ya fazladır. Mertebelerine göre kanatlar verilmiştir onlara. Onlarla inerler-çıkarlar. Veya emir aldıkları zaman onlarla sürat yaparlar. Ziynet gibi, Allah'tan haya etmek gibi başka emirlerin parçalan veya tamamı olmaları da mümkündür.
Ayetin mânâsı; meleklerden bir grup vardır ki bunların her birinin iki kanadı, bir grup vardır ki herbirinin 3 kanadı, başka bir grup vardır ki onların herbirinin dört kanadı vardır şeklindedir. Ayet, «Dörtten fazla veya ikiden az kanat sahibi melek yoktur» demek istemiyor. Hatta bazı müdekkikler «Zikredilen sayı, iki, üç, dört, tefavut ve teksir içindir, tayin için değildir» demişlerdir. Yani ille ikiyle başlar dörtte biter demek değildir. Bu iki sayı arasındaki rakamlardan ne fazla ne de eksiktir şeklinde bir düşünce doğru değildir.
Müslim, Buhari ve Tirmizi, İbn Mesud'dan şöyle rivayet ederler: «O Rabbinin en büyük ayetlerinden gördüğü ayet üzerinde Cebrail'i gördü. Cebrail'in 600 kanadı vardı.» Tirmizi, İbn Mesud' dan, o da Aişe validemizden şöyle nakleder: «Allah'ın "Rasûlü Cebrail'i esas suretinde iki defa görmüştür. Bir defa Sidret'ul-Münte-ha katında, bir defa da Ciyad'da görmüştür. Onun altıyüz kanadı vardı ve gökyüzünü kapatmıştı.»
Kanatların tek mi çift mi olduğu şeklinde, onların keyfiyetini kurcalamakta .herhangi bir fayda yoktur. Zaten bu hususta sahih bir haber de bahis konusu değildir.
«Cenab-ı Hak yaradılışta dilediğini artırır» cümlesi isti'nafi bir cümledir. Daha önceki meleklerin iki, üç, dört kanatlı oluşlarını takrir etmektedir. Meleklerin böyle yaratılmasının Allah'ın meşiyetinin ahkâmından olduğunu ilân etmektedir. Yoksa onların zatlarından böyle bir durum meydana gelmiş değildir. Bu ayet külli bir hükmü açıklamaktadır. Cenab-ı Hak herhangi bir yaradılışta dilediğini yapabilir. Yani onu fazla edebilir, eksik edebilir. Bu, meşiyetine, hikmetine bağlıdır. Hiçbir vasıf onu ihata etmez.
Ferra ve Zeccac «Bu ayet meleklerin kanatları hakkında gelmiştir» derler. Yani Cenab-ı Hak meleklerin kanatlarında artış yapabilir. Meselâ onları altı kanatlı, yedi kanatlı veya bir milyon kanatlı yapar.
Ferra ve Zeccac'm bu görüşü Hasan Basri'den de rivayet edilmiştir. O zaman cümle bir vehmi defetmektedir. Yani insan dörtten fazla kanat olmadığım zanneder. Cenab-ı Hak bu hükümle bu vehmi bertaraf etmektedir.
İbn Abbas ayeti «Meleklerin ve kanatlarının yaradılışında di- lediğini ziyade eder, artırır» şeklinde tefsir ediyor. Bazı müfessir- lere göre yaradılıştan maksat, insanın yaradılışıdır. Dilediğinden maksat ta güzel ahlâktır.
Hakikat şudur ki ayet temsil kabilindendir, hasır kabilinden değildir. Ayet bütün bunları kapsamaktadır. Hatta zahiren güze görünen ve görünmeyen her şeyi kapsar. [4]
Allah'ın Kudreti
«Allah her şeye kadirdir», yani her şeyin yaradılışında dilediğini (vacib gördüğünü) artırır. Allah'ın insanlar için açtığı merhameti kimse kapatamaz. Cenab-ı Hak burada «Fetih» mânâsına gelen «Yeftahu» tabirini kullanıyor. Bu işaret eder ki rahmet hazineleri elde edilen en aziz hazinedir. Rahmet kelimesi nekra getirilmiştir, yani Cenab-ı Hak rahmet hazinelerinden hangi rahmeti (nimet, sıhhat, emniyet, ilim, hikmet ve daha sayılmayacak kadar konulardan hangisini) verirse onu hiç kimse geri alamaz.
İbn'ul-Munzîr, Muhammed bin Cafer bin ZÜbeyr'den şöyle rivayet ediyor: «Urve devenin sırtındaki hevdece bindiği zaman «Bu bir rahmettir ve insanlar için açılmıştır» der ve sonra bu ayeti okur.
tbn Ebi Hatim, Süddi'den şunu naklediyor: «Rahmetten maksat yağmurdur.»
îbn Abbas «Tevbedir» diyor. Fakat burada temsil kastedilmiştir. Yani hiç kimsenin Cenab-ı Hak'km açtığı rahmet hazinelerini kapatmaya gücü yetmez. Allah neyi tutarsa hiç kimse onu göndermeye güç yetiremez.
«O azizdir», yani her şeye gücü yeter ve gaJibtir. Açmaya da tutmaya da gücü yeter. Hakimdir. O her yaptığım hikmetinin, maslahatının iktizası olarak yapar ve boş bir şey yapmaz.
tbn Abbas'tan şunlar rivayet ediliyor: «Allah'ın nimeti afiyettir.»
Fakat en uygunu ayeti tahsis etmemektir. «Sadece Mekkelile-re hitaptır» dememek, genel bir hitap olduğunu söylemek gerekir. Cenab-i Hak'kın nimetleri çeşitli olduğundan, varlık, devamlılık nimetleri O'nun nimetlerine münhasır olduğundan Cenab-ı Hak, varlıkta kendisinden başka bir şeyin olduğunu ve bu iki nimetten birinin ondan çıktığını istifham yoluyla yok ederek şöyle buyurdu: «Allah'tan başka halik var mıdır?» Yani yoktur. Sizi yağmur göndermek, bitki bitirmek suretiyle rızıklandiran ancak O'dur. Binaenaleyh «Halik» sıfatı O'na ibadet etmeyi O'na kulluk yapmayı iktiza ettiği gibi sadece ibadeti O'na tahsis etmek için yeter bir nedendir.
Ayet, Mutezile'nin «Kul, fiillerinin yaratıcısıdır» sözlerini reddettiği gibi ehli sünnetin «Allah'tan başka halik yoktur» sözünü de takviye etmektedir.
«Ondan başka mabud yok» cümlesi isti'nafi bir cümledir. Daha önceki cümleden anlaşılan nefyin takriri için getirilmiştir.
Madem Cenab-ı Hak*kın uluhiyet, halikiyet ve razıkiyet sıfatında tek olduğu ortaya çıkmıştır, o halde siz hangi sebebe dayanarak Allah'ın tevhidinden yüz çevirip şirk koşuyorsunuz? [5]
Meal
4- (Ey Rasûlüm!) Eğer seni yalanlıyorlarsa (üzülme). Zira senden önce de peygamberler yalanlanmışti. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür.
5- Ey insanlar! Kuşkusuz ki Allah'ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakin çok aldatıcı şeytan sizi Allah'ın (affı) ile aldatmasın.
6- Şeytan hiç kuşku yok ki size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. O grubunu alevli ateşin arkadaşlarından olmaya çağırır.
7- Kafir olanlar için şiddetli bir azap vardır. İman eden ve salih amellerde bulunanlar için ise mağfiret ve büyük bir ecir vardır.
8- Kötü ameli kendisine süslendirilip onu güzel gören kimse (hakkı hak ve bâtılı bâtıl gören gibi) olur mu? Doğrusu Allah dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini hidayete iletir. O halde (Ey Basûlüm!) Sakın nefsin onlara karşı hasretlerle (tükenip) gitmesin. Allah onlann neler yapmakta olduklarını çok iyi bilir.
9- Allah o zattır ki rüzgârları gönderir. O rüzgârlar bir bulutu kaldırırlar. Derken biz onu ölü bir ülkeye şevketleriz. Onunla ölümünden sonra yeri diriltiriz. İşte (ölülerin) dirilmesi de böyledir.
10- Kim izzet (şeref) istiyorsa şerefin tamamı ancak Allah'" indir. Güzel söz On un huzuruna çıkar. Salih amel onu (güzel sözü) yükseltir. Kötülükleri tuzak olarak kuran kimselere şiddetli bir azap vardır ve onlann tuzağı mutlaka boşa çıkacaktır.
11- Allah sizi (önce) topraktan, sonra dökülen bir su (meni) den yaratmıştır. Sonra sizi çiftler kılmıştır. Bir dişinin gebe kalması ve doğurması, ancak Onun ilmiyledir. Kendisine ömür verilenin ömrünün uzatılması da ömründen eksiltilmesi de mutlaka bir kitapta (yazılı) dır. Şüphe yok ki bu iş Allah'a çok kolaydır. [6]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(4-11) Ey Rasûlüm!) Eğer seni yalanlıyorlarsa.,.» Bu Ayetlerin Tefsiri
Dördüncü ayet Hz. Peygamber için bir tesellidir. Cenab-ı Hak belânın genel olduğunu, peygambere ecri ve iyiliği vaadettiğini, düşmanlarına da tehditte bulunduğunu bu ayette belirtiyor. Yani onlar senin tebliğ ettiğin hak hususunda seni yalanlıyorlar ve onları delile boğmana rağmen yine buna devam ediyorlarsa, bil ki senden önceki peygamberler bu durumlar karşısında sabrettiler. Sen de onlara uyarak sabret.
Cenab-ı Hak ayetin metnindeki «Rusul» kelimesini tazim ve teksir için nekra getirmiştir. Rasûlullah'ı daha fazla teselli etmek, onu daha fazla onlara uymaya teşvik etmek için böyle yapılmıştır. Yani nice ulu peygamberler kavimleri tarafından böyle yalanlandılar, fakat sabır gösterdiler. Sen de sabır göster.
«Dünya hayatı sîzi aldatmasın», yani dünyaya dalmak, onun süslü püslü eşyalarına gönül vermek suretiyle Kıyamet'te size yararlı olacak amellerde dünya size mani olmasın. Cenab-ı Hak burada dünya ile aldanmamalannı kastediyor. Her ne kadar dünya hayatıyla aldanmayın demişse de, esas dünya ile aldanmayın demek istemiştir. Tıpkı seni asla burada görmeyeyim dediğinde, seni hiçbir yerde görmeyeyim mânâsı kastedildiği gibi.
Ayetin sonundaki «EIĞarur» kelimesinden maksat, çokça aldatan demektir. İbn Abbas, Hasan ve Mücahid'den gelen rivayete göre «Garurdan maksat şeytandır». Marife getirilmesi and içindir. Yani bilinen şeytan, bilinen aldatıcıdır. Genel bir mânânın kaste-dilmesi mümkündür, yani inşam çokça aldatan hiçbir şey, sizi aldatmasın! Meselâ günahta ısrar etmekle beraber «Allah affeder» temennisi sizi aldatmasm. «Allah bütün günahları affedecektir» diyerek günaha dalmayın. Zira böyle olması mümkün olmamakla beraber bu ümitle günah işlemek, nasıl olsa beden zehiri dışarı atar düşüncesiyle zehir içmek gibidir.
Altıncı ayetin başındaki «Kesinlikle şeytan sizin için düşmandır» cümlesi Garur kelimesinin^ Şeytan» mânâsında olduğunu te-kid etmektedir. Yani şeytanın size düşmanlığı eskidir. Hiçbir zaman zail olmaz. Ayetin bu mânâya gelmesine isim cümlesi delâlet ettiği gibi, «Lekum» tabirinin «Aduvvuke» tabirinden Önce geti-rilmesi de delâlet eder. [7]
Kâfirlerin Azabını Gerektirenler
«Kâfirlere, kâfir olduklarından, şeytanın davetine icabet ettiklerinden dolayı şiddetli azap vardır. Müminlere de iman ettiklerinden, salih ameller işlediklerinden dolayı büyük bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.» Binaenaleyh düşmanı olan şeytan tarafından inkârın kendisine süslü gösterildiği kimse, küfrün süslü olmasına iman etmiş ve küfre dalmıştır. O kimse küfrü çirkin görüp ondan sakınan, imam seçip salih amelde bulunan kimse gibi olmaz. Yani kâfirlerle müminler eşit olamazlar.
Kâfiri, pis amelini güzel gören şeklinde tabir etmekle, onun son derece sapık olduğuna, sanki aklının tamamen kafasından alınmış olduğuna işaret edilmektedir.
«Kesinlikle Allah dilediğini dalâlete götürür, dilediğine hidayet eder» cümlesi çirkin amelin güzel görülmesinin sebebini teşkil etmektedir. Bir kimse düşmanın süslü göstermesiyle çirkini na-sil güzel görür?
Madem durum budur, ya Muhammedi Nefsin onlar için hasretler çekmesin, üzülmesin. Rasûl-ü Ekrem kavminin iman etmesini şiddetle arzuluyordu ve dalâlette olanlarının da hidayette olanlar zümresine girmesini istiyordu. Bunun üzerine sanki inkâr yoluyla Rasûlullah'a şu soruldu: «Acaba kötü ameli kendisine süslü gösterilen bir kimse, amelini böyle görmeyen bir kimse gibi olur mu?»
Rasûl-ü Ekrem de haliyle «Hayır, olmaz» dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Rasûlullah'a şöyle dedi: «Madem durum budur, sakın onlar için üzülme. Çünkü Allah dilediğini dalâlete götürür, dilediğine hidayet eder.»
Ayet metnindeki «Haserat» terimi hasret kelimesinin çoğuludur. Hasret, elden kaçan bir şey için pişmanlık duymak, nedamet demektir. Hasret kelimesi mastar olmasına rağmen, az ve çok mânâsına geldiği halde, çoğul getirilmesi Rasûl-ü Ekrem'in Kureyş'in hali üzerinde çokça durduğuna veya Kureyş'in Rasûlullah'm üzülmesini gerektiren çokça çirkin halleri olduğuna delâlet eder.
Bu ayetler, «Kendisine kötü ameli süslü gösterilen'kimse» cümlesinden başlayarak buraya kadar, (İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre) Ebu Cehil ile Mekke müşrikleri hakkında nazil olmuştur. [8]
Yerin Diriltilmesi
«Bulutla yeryüzünü ihya etmek»ten maksat, buluttan inen yağmurla veya bulutun kendisiyle ihya etmektir... Çünkü bulut sebebin sebebidir. Yani yağmur bitkilerin çıkmasına sebeptir, bulut da yağmurun sebebidir.
«Yerin diriltilmesi» orada ağaçların ve bitkilerin yetişmesidir. «Ölümü» ise kuruması, bitkilerden hâli olmasıdır. «İşte nüşur (haşre göndermek) böyledir», Nüşur kelimesi «Dirildi» mânâsına gelen «Neşere» fiilinin mastarıdır. İbn Esir'in Nihaye'sinde «Neşe. re meyyitu» (ölümden sonra dirildi) «Enşereullah» (Allah onu diriltti) şeklinde örnekler verilmiştir. Nüşur kelimesinden maksat, ölülerin Kıyamet'te diriltilmesi demektir.
«İzzet» kelimesi şeref veya başkasının zulmünden korunmak demektir. Bu ayet, putlarla kendilerini şerefli sayan kâfirler hak. kında nazil olmuştur. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette «Allah'tan başka birtakım, bâtıl mabudlar edindiler ki o mabudlar onlar için izzet olsun» buyurmuştur. Bu ayet kalben değil dille mü-nün olan kimseler hakkında nazil olmuştur. Onlar da izzeti kâfirlerle beraber olmakta görürler. Nitekim Cenab-ı Hak «O kimseler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Acaba onlar kâfirler katında- izzet mi arıyorlar?» buyurmuştur. «İzzetin tamamı Allah'ındır» cümlesi şartın cevabıdır. Yani izzet irade eden bir kimse izzeti Allah'tan talep etsin, başkasından değil. El-İzzet kelime-sindeki eliflâm cins içindir. Yani izzetin bütün fertleri, (dünyanın izzeti de Ahiret'in izzeti de) Allah'a aittir. Bu ayetle «İzzet Allah'ındır, Allah'ın Rasûlü'nündür, müminlerindir» ayeti arasında bir terslik yoktur. Çünkü sadece Allah'a ait olan izzet, mutlak-izzettir. Rasûlullah'a ait olan izzet, Allah'a yakınlığı vasıtasıyla gelen izzettir. Müminlere ait izzet ise Rasûlullah vasıtasıyla olan izzettir. [9]
Allah'ın Huzuruna Varan Söz
«Güzel söz sadece Allah'a çıkar». Bu cümle izzeti elde etmenin yolunu açıklayan bir cümledir. Yani izzeti elde etmek için söz ve fiille Allah'a itaat etmek gerekir. Bazılarına göre bu cümle, izzetin tamamının niçin Allah'a ait olduğunu beyan etmektedir. Çünkü izzet taatla olur. Taat kabul olunmadıkça herhangi bir fonksiyon belirtmez.
EI-Kelim kelimesi bir grup alime göre ismi cinstir, çoğul mânâsı ifade eder. Tekili kelime gelir. «Güzel sözler» den maksat, Keşşaf ve Bahr'da İbn Abas'tan gelen rivayete göre Lâ ilahe illal-lah'tır. Bunun güzel olması aklı selimin onu güzel görmesidir. On-dan lezzet almasıdır. Çünkü o tevhide delâlet eder. Tevhid de kurtuluşun vesilesidir. Kurtuluş da ebedi nimetin vesilesidir. Veya seran güzeldir veya melekler onu güzel görürler. Veya akü onu kabul eder, reddetmez!
Kelim'den maksat kelâmdır. Zira Arapça'da kelime kelâm mâ^ nâsında çokça kullanılmıştır.
îbn Cerir, İbn'ul-Munzir, İbn Ebi Hatim ve Beyhaki'nin (El-Esma ve Sıfat) rivayet ettiklerine göre, İbn Abbas Kelim'ut-Tay-yib'i Allah'ın zikriyle tefsir etmiştir.
İbn Ebi Hatim, Şerh bin Havşat'tan şöyle rivayet ediyor: «Ke~ limuttayib'ten maksat Kur'an'dır». Bazıları «Müminlerin salihle-rine hayr ve sena etmektir», bazıları da «İçinde zulüm olmayan duadır» demiştir. İmam Fahreddin Razi ve Alusi, «Allah'ın zikri veya Allah için olan, nasihat ve ilim gibi her kelâm kelimuttayyib-Ur» demişlerdir.
«Güzel kelimelerin Allah'a varması» mecazidir. Yani Allah ka-bu] eder. Bazıları «Hakiki mânâ da olabilir. Çünkü Cenab-ı Hak mânâları cesetlendirebilir» demiştir. Fakat Allah'a yücelmesi mu-teşabihtendir. Zira Allah mekândan münezzehtir. Ondan sonraki mânâ kabulden kinayedir. Sahibinin şanına Cenab-ı Hak önem veriyor demektir. [10]
Amelin Yüceltmesi
«Ameli salihe gelince, onu yükseltir.»
Bu cümlede «Yükseltir» mânâsına gelen «Yerfeu» fiilinin failinde ihtilâf vardır. Bazıları «Bu fiilin faili ameli salihe raci olan bir zamirdir. Öbür zamir de kelimu tayyibe raddir» demişlerdir. Yani salih amel güzel kelimeleri yükseltir. Bu, İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Said bin Mensur'un rivayetine göre Hasan Basri, İbn Cübeyr, Mücahid, Dahhak ve Şehr bin Havşat bu görüş üzerin-dedirler.
İbn Cerir, İbn'ul-Munzir, îbn Ebi Hatim ve Beyhaki, İb Abbas'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Salih amel, farzları eda etmektir.» İbn Abbas bunu söyledikten sonra şöyle der; «Kim Allah'ı zikrederse, farzları eda ederse onun ameli Allah'ın zikrini yüklenir ve Cenab-ı Hak'kın huzuruna getirir. Kim Allah'ı zikreder, farzlan eda etmezse ameli reddedilir.» Fakat İbn Atiyye bu görüşe şu şekilde itiraz etmiştir:
Bu görüş ehli sünnet vel cemaatin itikadım reddeden bir görüştür. İbn Abbas'tan sahih olarak varid olduğu kesin değildir. Hak şudur ki farzları terketmek suretiyle asi olan bir kimse, Allah'ı zikrettiği ve güzel bir konuşma yaptığı zaman o zikir onun için yazılır, ondan kabul edüir. Fakat farzları terketmesinin günahı da onun boynunadır. Allah şirkten sakınan her kulundan amelini kabul eder. Salih amelin hoş kelimeleri yüceltmesinden maksat onlann kıymetini yüceltmesidir. öyle bir hale getirir ki onun üzerine sevap terettüp eder. O halde «Cenab-ı Hak herhangi bir kavli amelsiz kabul etmez, herhangi bir kavli ancak niyetle kabul eder.
Herhangi bir kavli, ameli, niyeti ancak sünnete uymakla kabul eder» şeklindeki hadisin sahih olduğunu zannetmiyoruz. Bazıları «Eğer bu hadis sahih ise, temelden kabul etmez demek değil de tam olarak kabul etmez demektir» dediler.
Bazı tefsirciler «Yerfeu fiilinin faili tayyib kelimelere raci olan bir zamirdir. Meful olan zamir de salih amele raci olur. Yani hoş kelimeler salih ameli yüceltir» demişlerdir. Ebu Hayyan bu görüşü Ebu Salih ve Şehr bin Havşad'a nisbet etmiştir. Tayyib kelimelerin salih ameli yüceltmesinin mânâsı onun güzelliğini artırma-sıdır.
Bu ayetin zahirinden, amelin kelâmdan daha üstün olduğu ve bu hususta herhangi bir ihtilaf olmadığı anlaşılmaktadır. Fahred-din Razi'nin tefsirinden zikirle tefsir edilen tayyib kelimenin amelden daha şerefli olduğu anlaşılıyor. Çünkü tayyib kelime, bizzat Allah'ın huzuruna gider. Bu da başkası tarafından Allah'ın huzuruna götürülen amelden daha hayırlı, daha üstün olduğunun delilidir. [11]
Kötü Tuzak Kuranlar
«Kötü şeyleri tuzak olarak kuranlar için şiddetli azap vardır», yani tuzak kurmalarından ötürü onlar için azabı şedid bahis konusudur. O azabın ne kadar şiddetli olduğunu ancak Cenab-ı Hak takdir eder. Bu ayet Ebu'l-Aliye'den rivayet edildiğine göre Dar'un-Nedve'de Rasûlullah'a tuzak kurmaya çalışan kafirler hakkında nazil olmuştur. Nitekim başka bir ayette «Hatırla o zamanı ki kâfir olanlar senin hakkında tuzak kurmuşlardı. Seni durdurmak veya öldürmek veya çıkarmak için...» buyurulmuştur.
«Onların tuzak kurmaları boşa çıkacaktır».
Ayetin metnindeki «Yeburu» füü «Bevar» kökünden gelir. Bu da fiatı ve kıymeti düşük nesne veya helak olmak demektir. Burada fesad boşa çıkarmak mânasında kullanılmıştır. Çünkü helak olanın tesiri yoktur. Zira çokça mebzul (kıymetsiz) olan bir şey fesada sirayet eder.
.Mücahid, Said bin Cübeyr ve Şehr bin Havşat, bu ayetin riyakârlar hakkında nazil olduğunu rivayet ederler. Çünkü Şehr, «Yen» kurune» fiilini riya yaparlar mânâsına gelen «Yuraune» şeklinde tefsir etmiştir. Yani onlar riyakâr kimselerdir. Bu sebeble onların amelleri Allah'ın huzuruna yükselmez.
«Allah sizi topraktan yarattın, yani başlangıçta Adem'i topraktan yarattı ve siz de mücmel olarak onun içinde vardınız. Sonra sizi topraktan yaratılmış olan Adem'den gelen meniden mufassal bir şekilde yarattı.
«Sonra sizi çiftler kıldı», yani erkekle dişiden meydana gelen sınıflar kıldı. (Bu yorumu İbn Ebi Hatim, Süddi'den de rivayet etmiştir) .
îbn Ebi Hatim, Katade'den şöyle rivayet ediyor: «Sizin aranızda eş olmayı takdir buyurdu, bir kısmınızı diğeriyle evlendir. di.» [12]
Ömrün Uzanıp Kısalması
Bir kadının gebe kalması ve doğurması mutlaka Allah'ın 1-miyledir. Yani rahimde olanın veya dünyaya gelmiş olanın hallerini mufassal olarak Cenab-ı Hak bilir.
«Bir canlıya ömür verilmesi de, diğer bir çavlının ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır.»
Bazılarına göre, zamir birinci muammere racidir. Muammer, Cenab-i Haklan kendisine ömür verdiği kimsedir. İster uzun, İsterse kısa olsun. Yani Ömrü uzatılmış veya kısaltılmış kimse aynı şahıs olabilir. Onun ömrünün kısaltılmasından maksat, Ömürden geçen kısımdır. Meselâ bir kişiye yüz senelik Ömür yazılır, sonra onun altına bir gün geçti, iki gün geçti diye yazılır. Ta ki son gününe kadar.
Bazıları «Bir kişinin ömrünün fazlalaştırılması veya eksiltil-mesi değişik sebeplere bağlıdır. Bu sebepler Levh-i Mahfuz'da tes. bit edilmiştir» demişlerdir. Nitekim rivayet olduğuna göre sadaka ömrü artırır. Filan ameli yapması halinde ömrünün artması, yapmaması halinde eksilmesi mümkündür. Bunda takdirin tağyir edildiği anlamı yoktur. Çünkü bu da Cenab-i Hak'kın takdirinde taalluk eder. Her ne kadar Cenab-ı Hak'kın ezeli ilminde, silinme söz konusu değilse de... Bu durum selef arasında böyle anlaşılmıştır. Bunun için «Falan insanın Ömrünün uzaması için dua etmek» caizdir. Kâb şöyle diyor: «Eğer Hz. Ömer Allah'a yalvar-saydı Allah onun ecelini tehir ederdi» Kâb'm bu sözünden, İbnfi Atiyye'nin bu görüşünün reddedilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Mu-tezile'nin dediği gibi iki eceli iktiza eder şeklindeki itirazı hiçbir kıymet taşımamaktadır.
Bazıları «Min umurihi'deki zamir muammer kelimesine racidir. Eksiklik de başkası içindir» demişlerdir. Yani muammerin ömründe başkası için eksiklik olmaz. Eksik ömürlü bir kimsenin ömründen ona ömür verilmez. Bazıları «Zamir ömründe eksilme olana racidir. Her ne kadar ömründe eksilme olan ayetin metninde sarahaten açıklanmamışsa da zikredilmiş olanın hükmündedir» demişlerdir. Zamir ayetin siyakından anlaşılana raci olmuştur. Yani ömrü eksik olan bir kimsenin ömründe eksilme olmaz. Yani ömür eksik kılınmaz.
Kitap kelimesinden maksat İbn Abbas'a göre Levh-i Mahfuz'-dur.
«Bu Allah için kolaydır». Çünkü Cenab-ı Hak sebeplere muhtaç değildir. Ki sebepleri elde edinceye kadar zamanın-uzaması bahis konusu olsun. Haşr da neşr de böyledir. [13]
Meal
12- İki deniz bir değildirler. Şu (mm suyu) tatlı, serinletici ve içilmesi kolaydır. Şu(nunki de) tuzlu, acıdır. Böyle iken hepsinden taze et yiyor, giyeceğiniz bir süs çıkarıyorsunuz. (Ey Ra-sûlüm!) Denizde (Allah'ın) fazlından (rızık) aramanız ve şükretmeniz için gemilerin suyu yararak gittiğini görmektesin. Umulur ki şükredersiniz.
13- O, geceyi gündüzün içine, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneş ve ayı emrine müsahhar kılmıştır. Onların her biri belli bir süreye kadar akıp gider. İşte (bunları yapan) Rabbiniz olan Allah'tır. Mülk O'na mahsustur. Ondan başka çağırmakta olduklarınız bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip değildirler.
14- Eğer onları çağirsamz çağırmanızı işitmezler. İşitseler bile size karşılık veremezler. Kıyamet Günü'nde ise sizin ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir. (Ey Rasûlüm!) Her şeyden haberi olan Allah gibi (bunu) sana hiç kimse haber veremez.
15- Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise Gani olanın tâ kendisidir. O kendisine (sürekli) hamdedilendir.
16- Eğer Allah dilerse sizi giderir, yerinize yeni bir halk getirir.
17- Böyle yapmak Allah için zor değildir.
18- Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenemez. Günah yükü ağır olan kimse (başkasını) onu taşımak için ça-ğırsa ve bu çağrılan yakını dahi olsa kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. (Ey Rasûlüm!) Sen ancak görmediği halde Rab-lerinden korkan, namazı dosdoğru kılan kimseleri uyarabilirsin. Kim temizlenirse o ancak kendi için temizlenmiş olur. Neticede dönüş Allah'adır. [14]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(12-18) «İki deniz bir değildirler...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Ragıb, «Furat kelimesi tatlı su demektir. Hem tek hem de çoğul için kullanılır» demektedir.
«Kolay yutulur», yani nefsin tiksindiği maddeler içinde olmadığından dolayı kolay yutulur demektir. «Milh» tuz demektir. Yani tuz şeklinde, tadı bozulmuş mânasına gelir. «Ücac», çok tuzlu demektir. Çok hararetli anlamındadır. Bu ayet müminle kâfir için açıklanan bir darbı meseldir, bir temsildir. Onların ikisinden, yani tatlı sudan da tuzlu sudan da taptaze et yersiniz. Taptaze etten maksat (Süddi'den gelen rivayete göre) balıktır. Bazıları «Kuş ve balıktır» demişlerdir. Fakat müfessirlerin çoğu balık olduğunda birleşmişlerdir. Bazılarına göre balığa et denilmesi, «Sadece balık yemek te yararlıdır» mânâsını belirtmek içindir. Tazelikle vasıf-landınlması da onun çok latif olduğunu ifade etmek içindir. Yani süratle yenilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Yoksa kokar, bozulur ve zarar verir.
îmam Malik ve îmam Sevri, bu ayetle «Et yemem» diye yemin eden bir kimsenin balık yediği takdirde kendisine kefaret gerekeceği şeklinde istidlal etmişlerdir. Diğer müçtehitler «Et yemem diye yemin eden bir kimseye balık yerse kefaret gerekmez. Çünkü yeminler Örfe binaendir. Örfte ise balığa et denilmez demişlerdir.
«Siz iki sudan (hem tatlıdan hem de tuzludan) giydiğiniz süsler çıkarırsınız». Tatlı ve tuzlu sudan (denizden) çıkarılan süsler inci, mercan gibi takılardır. Erkekler de kadınlar da bunları ta-karlar. Fakat giyiş keyfiyetleri değişiktir.
Onikinci ayetin metnindeki ■«Mevahire» kelimesi giderken de gelirken de bir rüzgâr ile suları yarıp gidiyorlar (veya geliyorlar) demektir. Ragıb, «Bu madde, burnuyla suyu parçalamak mânâsına gelir» demiştir. Zemahşeri de «Bu madde suyu yarmak mânâsın-dadır» demiştir. Bazıları ise «Mevahir, akan gemilerden çıkan seslerdir» demişlerdir.
«Güneş ve aydan her biri hareketleri hasebiyle mukadder bir zamana kadar akar giderler.» Bu mukadder zamanı Cenab-ı Hak onların akmaları için takdir buyurmuştur. Bu da Kıyamet Günü' dür. (Hasan Basri bu görüştedir) Bazıları «Onların akmalarından maksat, onlara mahsus olan hareketlerdir» demişlerdir ((Belirtil-miş ecel» den maksat da onların iki devrelerinin tamamıdır veya son noktasıdır. Son nokta güneş için bir sene, ay için bir aydır. [15]
Kıtmır Kelimesi Ne Demektir?
«Kıtmır» kelimesi İbn Cerir'in Mücahid'den rivayet ettiğine göre hurma çekirdeğini saran bir zardır. Hurmanın etiyle çekirdek arasında olur. Meşhur mânâ budur.
Îbn'ul-Cerir ve Îbn'ul-Munzir'in istihraç ettiklerine göre hur-manın başındaki tepeciktir. Yani hurma ile dal arasında bir siper vazifesini gören beyaz bir tepeciktir.
Hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın burada kıymetsiz bir şey kastedilmektedir. Yani Allah'ın dışında çağırılanlara kıymetsiz bir şeye dahi sahip değildirler. Onları çağırsanız, duanızı da, çağırmanızı da işitmezler. Yani onlar cansızdırlar. İşitmek onların şanından değildir. Bu yorum bu kelâmın muhatapları putperestler olursa böyledir. Putlara tapanlarla beraber meleklere, Hz. İsa'ya ve diğer mukarreblere (Allah'ın dergâhına yakın olan varlıklara) tapanların da kastedilmiş olması mümkündür. O zaman işitmezler, yani putlar işitmezler.
Eğer onlar (faraza) sizin çağırdıklarınızı işitseler dahi size cevap veremezler. Çünkü onlara konuşma kuvveti verilmemiştir. Dinlemek de buna dahildir. Veya onlar sizin çağırmalarınızı işitseler bile fiilden aciz olduklarından dolayı size hiçbir yararları dokunmaz. Kıyamet Günü'nde de sizin şirkinizi inkâr edeceklerdir. Yani duanıza cevap vermeyi bir tarafa bırakın, Kıyamet Günü'nde sizin onları Allah'a ortak koşmanızı reddedeceklerdir. Allah put lan konuşma kuvvetine kavuşturacak, putlar onlara «Siz bize ibadet etmiyordunuz» diyeceklerdir. Zaten melekler, daha önce de geçtiği gibi, «Yarab! Seni tenzih ediyoruz. Bunlar değil sen bizim dostumuzsun. Bunlar cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu onlara iman ediyorlardı» cevabım vereceklerdir.
«Haberi olan» şeklinde tefsir ettiğimiz habir kelimesinden maksat, Cenab-ı Hak'tır. Yani Rabbimiz burada kendisini kastetmektedir. (Nitekim bu, Katade'den de rivayet edilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak bütün emirlerin künhünü bilmektedir ve bu hitap Hz. Peygamber'edir. Veya hitap geneldir. Yani «Ey dinleyen! Kim olursan ol, hiçbir haber verici (habir) yer ve gökte hiçbir şey kendisine gizli olmayan Allah gibi sana haber veremez.» Bu cümleden maksat, onların mabudlan hakkında verilen hükmün kesin olduğunu ifade etmektir.
«Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız...», yani muhtaç olduğunuz bir durumda, başınızdan geçen bir felakette hep Allah'a muhtaçsınız.
«El-Fukara» kelimesinin eliflâmı, cins veya istiğrak içindir. Fakirliklerinin mübalâğasını belirtmek için marife getirilmiştir. Yani çok fakirsiniz! İnsanlar çok fakir olduklarında, şiddetli ihtiyaca sahip olduklarında sanki hep fakirlerdir. Diğer mahlûkların ihtiyaçları insanların ihtiyaçlarına nisbeten yok gibidir. Bunun için ayette «İnsan zayıf olarak yaratılmıştır» denilmektir. Burada «Cinler de fakirdirler» şeklinde bir itiraz vaki olamaz. Çünkü cinler yemekte, elbisede ve başka nesnelerde insanlar gibi muhtaç değildirler.
Allah el-Gânî'dir, yani herşeyden müstağnidir, başkaları bu vasfa sahip değildir. El-Hamid'dir, yani bütün mevcudata nimet verendir ve nimet verdiğinden dolayı da hamde müstehak olandır. Onun bu vasfının El-Gani'den sonra gelmesi, zenginin fakire yararlı olmayacağı; ancak cömert ise, nimet verici ise yararlı olacağına işaret eder. İşte böyle bir cömerdin övülmeye müstehak olduğu da kesindir. Bu cümle daha Öncekinin tekmili gibidir. Burada muhataplar ve ibadetleri, Allah'ın kendisinden müstağni oldu-|| ğu, muhtaç olmadığı nesnelere dahil olur. Yani Allah ne sizin ibadetinize, ne de sizin zatınıza muhtaç değildir.
Ayetin sebebi nüzulü şudur: Hz. Peygamber kâfirleri sürekli iman etmeye davet etmiş ve kâfirler de çokça ısrar göstererek şöyle demişlerdir: «Herhalde Allah bizim ibadetimize muhtaç ki Mu-hammed bu kadar ısrar ediyor.» Bunun üzerine ayet nazil olmuştur. [16]
Allah Dilediğini Yapar
«Dilerse sizi götürür...»
Buradaki hitap eğer amm (yani bütün insanlara) ise, ayetin mânâsı, eğer Allah dilerse sizi helak etmeyi, yerinize yeni bir halkı getirmeyi kudretiyle yapar demektir. Ki o yeni halk, insanlardan başka bir halktır. Siz onlan tanımazsınız.
Eğer hitap müşriklere ise o zaman ayet şöyle yorumlanabilir: «Ey müşrikler, ey Araplar! Eğer Allah dilerse sizi siler - süpürür, atar, yerinize yeni bir halk getirir ki onlar sizin sıfatınız üzerinde değildirler. Daima Allah'a itaat ederler. Allah'ı birlerler.»
«Yeni» mânâsına gelen cedid kelimesini bu şekilde tevil eden İbn Abbas'tır. Bu cümle Cenab-ı Hak'kın müstağni olduğunu takrir içindir. Sizi helak edip, yeni bir halkın getirilmesi Allah için zor bir şey değildir. Çünkü Allah bir şeyi irade ettiği zaman «Ol!» der, o da oluverir. Bu ayet Cenab-ı Hak'kın getireceği alemin, bu âlemden daha bedii ve daha güzel olduğuna işaret eder.
«Hiçbir günahkâr diğer bir nefsin günahını yüklenmez. Her nefis kendi günahım yüklenir» ayeti ile Ankebut Suresi'ndeki «Kesinlikle onlar ağırlıklarını ve ağırlıklarıyla beraber diğer ağırlıkları taşıyacaklardır, bu onlara yüklenecektir» ayeti arasında bir zıtlık yoktur. Çünkü Ankebut Suresi'nin ayeti hem sapık olan hem de saptıran kişiler hakkındadır. Onlar sapıklıklarının günahiyla beraber sapıttıklarının günahı kadar günahı da yüklenirler. Bu, başkasının günahıdır denilmez. Onların günahıdır. Çünkü onların ağırlıklarından maksat, fiilen kendilerinden sadır olan günahlardır. Bu ağırlıklarla beraber diğer ağırlıklardan maksat da onların şevkiyle, sebebiyle meydana gelen günahlardır. Bu günahın bir yönden saptıranların, bir yönden de sapıtanlarındır. Eğer yükü kendisine ağır olan bir nefis, başkasını kendisine ağırlık yapan yükünü yüklenmeye çağırırsa, onun yerine hiçbir şey yüklenilmez. Yani hiç kimse o yükü yüklenmek hususunda ona icabet etmez.
Bu ayetin sebebi nüzulü, rivayet edildiğine göre şudur: Velid bin Muğire, Hz. Muhammed'e iman eden bir kısım müslümanlara «Mukammed'i inkâr edin. Sizin günahınız benim boynuma olsun» dediğinde bu ayet nazil olmuştur.
«Velev ki o çağırılan adamın en yalçını olsa bile...», yani babası veya evlâdı olsa bile! Nitekim «Kişi babasından, kardeşinden, yavrusundan, hanımından kaçar» şeklindeki ayet bunu desteklemektedir.
«Sen ancak görmediği halde Rabinden korkanları uyarabilir-sin.» Bu cümlenin mânâsı: Senin getirdiklerinden ancak bu vasıfta olan kimseler faydalanır. Yani Allah'ın azabmdan veya insanlardan gayb oldukları halde Allah'tan korkanlar veya kendilerinden gayb olduğu halde Allah'ın azabmdan korkanlar ancak nasihat alırlar. Namazı uygun olduğu şekilde eda edenler, onu yükselen bir bayrak yapanlar ancak senin nasihatlarından yararlanırlar. Temerrud eden, inad. gösteren kavim bundan fayda görmez.
Ayetin metnindeki «Tezekka» fiili günahların necasetlerinden temizlenmiş, bu uyarılardan faydalanmış kişi demektir. Böyle temizlenen bir kişi ancak nefsi için temizlenir, yani kirlenen kişinin zararının kendisine ait olması gibi yararı da kendisine aittir.
Temizlenmek, hem Allah'tan korkmayı hem de namaz kılmayı içeren genel bir mânâya sahiptir.
«Dönüş ancak Allah'adır, başkasına değil...», yani ne müstakil ne de ortak olarak Allah'ın dışında hiç kimseye dönüş yapılmayacaktır. Bu bakımdan Allah onlan temizlenmelerinden Ötürü en güzel mükâfatla mükafatlandıracaktır. [17]
Meal
19- Kör ile gören bir olmaz.
20- Karanlıklarla nur bir olmaz.
21- Gölge ile kavurucu sıcak bir olmaz.
22- Diriler ile ölüler de bir olmaz. Şüphesiz ki Allah dilediğine işittirir. (Ey Rasûlüm!) Sen kabirlerde olanlara işittire-mezsin.
23- Sen ancak bir uyarıcısın!
24- (Ey Rasûlüm!) Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak (Kur'an) ile gönderdik. Hiç bir ümmet yoktur ki içinden bir uyarıcı geçmiş olmasın.
25- Eğer (onlar) seni yalanlıyorlarsa onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Onlara peygamberleri beyyineler (mucizeler), sa-hifeler ve aydınlatıcı kitab ile gelmişlerdi.
26- Sonra küfre sapanları yakaladım. Benim inkârım (helak edişim) nasıl imiş?
27- (Ey Rasûlüm!) Görmedin mi Allah gökten su(yu nasıl) indirdi? İşte o su île renkleri ve çeşitleri başka başka nice ürünler çıkarmışızdır. Dağlarda da renkleri farklı, beyaz, kırmızı ve kapkara yollar (meydana getirmişizdir).
28- İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan yine böyle renkleri ve çeşitleri farklı (yaratılmış) olanlar vardır. Allah'tan kullan içinde ancak alimler korkar, Şüphesiz ki Allah yegâne galiptir ve çok affedicidir.
29- Allah'ın Kitabını okumaya devam edenler, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine nzik olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli ve açık harcayanlar hiç tükenmeyecek bir ticareti umarlar.
30- Çünkü Allah onların mükâfatını eksiksiz öder ve lüt-fundan da onlara fazlasını verir. Kuşkusuz ki Allah çok bağışlayıcı, çok mükâfat vericidir. [18]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(19-30) «Kör ile gören bir olmaz...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Kör ile gören»den maksat, Cenab-ı Hak ile putlardır. Yani Allah ile sizin ibadet ettiğiniz kör putlar bir olamaz. Zulmetler ile nurlar, yani bâtıl ile hak bir olamaz. Gölge ile sıcak yani sevab ile ikab bir olamaz. Cennet ile ateş bir değildir. «Harur» kelimesi «Harra» kökünden gelmektedir. Ferra'dan rivayet edildiğine göre gece ve gündüzün şiddetli harareti demektir. Ebul-Beka «Güneş hararetinin şiddeti demektir» diyor. Zemahşeri «Harur, zehirleyici hararet demektir» der. Ancak zehirleyici hararet gündüz olur. Harur ise hem gece hem gündüz olur. Bazıları «Sadece gece olur» demişlerdir. [19]
Diri Ve Ölüden Maksat Nedir?
«Dirilerle ölüler de bir olmaz.» Bu da müminler ve kafirler için verilen bir misâldir. El-Ehya ve el-Emvat kelimelerinin basındaki eliflâm, and içindir. Yani bilinen diriler ki müminlerdir, bili-nen ölüler ki kâfirlerdir. Veya «Alimlerle cahiller bir olamazlar» demektir. Sa'lebi «Kör ile gören de alimler ile cahillere misaldir» demişse de onun bu fikri yerinde bir görüş değildir.
«Allah dilediğine işittirir», dilediğini sesleri idrak edici kılar, Şihab, «Allah dilediğinde ayetleri kabul edecek ve düşünecek şe. kilde dinlemeyi yaratır demektir» diyor.
«Sen ise ey Muhammedi Kabirlerdekilere işittiremezsin». «Ka-birlerdeki kimseler»den maksat, küfürde ısrar eden kimselerdir. Bu ayet Rasûl-ü Ekrem'in onların imanlarından Ümidini kesmesini ifade ediyor. «İşittirmekken, maksat burada kabul edecek, düşünecek şekilde dinlemektir. Burada işittirmek ile bilinen işittirmek kastedilirse bu, Bedir kuyusuna atılan leşlere hitap hakkında gelen hadise ters düşmez. Çünkü burada âdet yoluyla işittirmek nefyedilmiştir. Yani adet yoluyla işittiremezsin. Fakat Bedir hadisi «Sen atmadın, attığın zaman. Lâkin Allah attı» ayeti kabilin-dedir. Bazı alimler bu yorumu tercih etmişlerdir.
«Sen ancak bir uyarıcısın»; yani senin tek vazifen tebliğdir, uyarmaktır. Veya uyarılan insan Allah'ın hidayetini irade ettiği bir kimse ise dinler, hidayet bulur. Eğer dalâleti irade ettiği, kalbine mühür vurduğu kimselerden ise senin üzerine herhangi bir mesuliyet yoktur.
«Ümmet» kelimesinden maksat, çok fertli bir cemaat veya bir asırda yaşayanlar demektir «Nezir» yani uyarıcı bir peygamber veya peygamberlerin getirdiği kanun ve şeriatleri yayan alim demektir.
El-Beyyinat ile maksat, açık ve peygamberlerin doğruluğuna delâlet eden mucizelerdir. Zubur ise Hz. İbrahim'e verilen sahife- ler gibi ilâhî sahifelerdir. «Nurlandırıcı Kitap» Tevrat, İncil gibi büyük kitaplardır. Yani bazı peygamberler sahifeleri, bazıları da kitapları getirdiler demektir. Yoksa bir peygamber bütün bunları getirdi demek değildir.
25. ve 26. ayetler Hz. Peygamber için bir tesellidir. 26. ayetin son kelimesi olan «Nekir»t ceza vermek suretiyle inkâr etmek demektir. Yani Cenab-ı Hak, «Onlara ceza tatbik etmek suretiyle onlara karşı olan inkârım nasıldır?» diye soruyor. Burada onların cezasının korkunç olduğuna işaret vardır.
27. ayetin metnindeki «Elvan» kelimesi, elma, nar, üzüm, incir, armut gibi çeşitler demektir. Her çeşidin de sınıfları vardır. Meselâ elmada çeşitli sınıflar vardır, lezzetleri ayrı, heyetleri ayrıdır.
Abd bin Humeyd ve İbn Cerir, Katade'den şunu rivayet ediyorlar: «Elvan, esas mânâsı üzerine hamledilir. Yani renkler demektir.»
Onların san, kırmızı, yeşil, beyaz şeklinde çeşitli renkleri vardır. (Bu yorum İbn Abbas'tan da gelmiştir).
«Cudedun» kelimesi cuddetin kelimesinin çoğuludur ve yol demektir. Yani dağlarda beyaz ve kırmızı yollar yarattık. Ebu'l-Fadl «Cüded, yollar demektir Td birisinin rengi diğerine ters düşmektedir» der. İbn'ul-Ezrak, İbn Abbas'tan cüded kelimesinin mânâsını sorar. O da «Beyaz, yeşil yollar demektir» der ve bir şairin buna dair bir şiirini okur. Yani beyaz ve kırmızı yollar sahibi dağlar kıldık. Veya bu dağlar bu yollardan ibarettir.
Bazıları «Cuded» yerine «Cudud» okuyarak bunun, cedid kelimesinin çoğulu olduğunu söylemişlerdir. Yani dağlarda beyaz ve kırmızı yeni yollar vardır.
Ayetin metnindeki «Garabîb kelimesi garbib kelimesinin çoğuludur Çok siyah olan demektir. Kargaya da çok siyah olduğundan dolayı «Gurâb» ismi verilmiştir Arap lisanında bu tabir çok siyah mânâsını ifade eden el-esved kelimesinden sonra gelir. Ona ya sıfat veya tekid olur. Meselâ «Esvedi garbibun» (çok siyah) derler. Burada «Sûd kelimesi Garabîb'den sonra gelmiştir, onun ya bedelidir veya atfı beyanıdır. [20]
Allah'dan Hakkiyle Korkan Alimlerdir
«Kulları içinde ancak alimler Allah'tan korkarlar.»
Bu cümle «Ancak görmedikleri halde Rablerînden korkanları uyarırsın» cümlesinin tamamlayıcısıdır. Yani Allah korkunun şerefini açıklamaya işaret ettikten sonra insanlardan kimin Allah'tan korktuğunu tayin etmiş olmaktadır. Burada mühim bir mesele vardır. Kıraat alimlerinin hepsi ayetin metnindeki «Kezalike» kelimesi üzerinde durmuşlar ve onu daha önceki cümleye bağlamışlardır. Yani insanlardan, hayvanlardan, koyunlardan da renkleri değişik olanlar (dağlarda, meyvelerde olduğu gibi) vardır, şeklinde kabul etmişler ve «Ancak» mânâsım ifade eden «İnnema» ile başlamışlardır. Yani innema ile kezalike lâfızlarının alâkası kalmamıştır.
Bazıları «Kezalike kelimesi mukadder bir mübtedânın haberidir» demişlerdir «İnnema Yehşa» cümlesi ise, Araplar vaadlerin-de hainlik yapmaz kabilindendir. Yani kinaye yoluyla zikredilmiş, tir. Yani ilim korkuyu gerektirir veya korkuya münasip düşer. Bu cümle, Allah'ın düşmanları olan kâfirler zikredildikten sonra Allah'ın dostlarının zikrine geçilmek içindir. Onları da uyarmanın fayda sağladığını ifade etmekle beraber önce getirilmiştir.
«Alimler»den maksat, Allah'ı bilenlerdir. Allah'a lâyık olan sıfatları, fiilleri ve diğer şanlarını bilenlerdir. Yoksa nahv ve sarfı bilen kişiler değildir. Binaenaleyh korkunun üzerinde durduğu nokta sadece grameri bilmek değil, ilimdir de. Kim Allah'ı daha fazla biliyorsa Allah'tan daha fazla korkar.
İlim korkunun temelini teşkil ettiğinden, korku Allah'ın kudretinin kemâline delâlet eden tabirlerden sonra zikredilmiştir. Bu münasebetten dolayı Îbnu'l-Munzir ve İbn Cerir'in İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, o alimleri bu ayette «Cenab-ı Hak'kın her şeye kadir olduğunu bilenler» diye tefsir etmiştir. Mefulün failden Önce getirilmesinden maksat burada korkanları açıklamak ve onların betahsis alimler olduğunu, alimlerden başkası olmadığını haber vermektir. Eğer meful sonra gelseydi, maksat kendisinden korkulamn Allah olduğunu, başkasının olmadığım haber vermek olurdu. Tıpkı «Onlar hiç kimseden değil ancak Allah'tan korkar* lar» ayetinde olduğu gibi. Halbuki burada makam bunu iktiza etmez. Çünkü bu ayet korkutuldukları halde küfürde ısrar eden, inad gösterenlere tariz etmektedir. Ayet onların Allah hakkında, sıfatlan konusunda cahil olduklarını sergilemek istiyor. Bunun için mânâ «Bunlar Allah'tan korkmaz ve onun cezasından perva etmezler» demek olur. Bazıları «İnnema burada hasrı ifade etmez» demişlerse de bu fikirleri bir anlam ifade etmez. Ömer bin Abdu-laziz -ve Ebu Hanife'den rivayet edildiğine göre ikisi de «Allah» kelimesini ötreli okumuşlar ve fail yapmışlardır. «El-Ulema» kelimesini de mensub okumuşlar ve meful yapmışlardır. Fakat İbn Gezeri bu kıraata tân ediyor.
Ebu Hayyan «JVe Ömer bin Abdulaziz'den ne de Ebu Hanife-den sahih olarak böyle bir kıraat gelmemiştir» diyor. Biz şaz kıra-atlan içeren bazı kitapları inceledik. Bu kıraati göremedik. Bu kıraati sadece Zemahşeri zikretmiştir. «Haşyet» burada korku mânâsına olmadığı takdirde tazim demek olur. Yani Cenab-ı Hak «Ancak alim kullarım tozim eder» demektir. Bazıları da «Haşyet burada ihtiyar etmek, seçmek demektir. Cenab-t Hak alim kullarını seçer demektir» der.
«Kesinlikle Allah Aziz ve Gafur'dur»; yani her şeye galiptir ve çok bağışlayıcıdır. Bu cümle Allah'tan korkmanın vacip olması-sımn nedenim teşkil etmektedir. Çünkü aziz olması kemali kudretiyle intikam almak hususunda kudretinin kâmil olduğuna delâlet eder. Mağfiret ve rahmet vasfı ancak cezayı tatbik edebilecek kudret ve güçte olana sıfat olabilir.
Bu ayet bazı rivayetlerde varid olduğuna göre Ebubekir Sıd-dık hakkında nazil olmuştur, Allah korkusu onda o kadar belirgin hale gelmişti ki herkes onda onu görüyordu.
«Allah'ın Kitabı'nı okuyanlar..,», yani kitabın okunması kendileri için bir ayırdedici nitelik olanlar. Kitaptan maksat Kur'an'-dır. Abdulgani bin Said Sakafi, tefsirinde îbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyor: SÖzkonusu bu ayet Hüseyin bin Hars bin Abdulmutta-lib hakkında nazil olmuştur. Her ne kadar sebebi nüzulü özel ise de bahsin umumuna itibar edilir. Bunun için Süddi «Kur'an ı okuyanlar hakkında nazil olmuştur» diyor. Onlar Rasûlullah'm sahabi-leriydi. Ata «Onlar bütün müminlerdir» diyor. Ki Ata'nın görüşü daha kuvvetlidir. Çünkü bütün müminler sözkonusu olduğu zaman sahabeler birinci sırayı alırlar.
Bazıları ayeti «Allah'ın Kitabı'nı okumaktan maksat, ona tabi olurlar, içindekilerle amel ederler demektir» şeklinde yorumlamışlardır. Zira bu kimseler ifadeyi, okunan nesneye tâbi olma veya okumanın kendisini amel etmeye muttali kılması mânâsına almıştır. Çünkü okumak mücerred olunca pek fazla anlam taşımaz. Varid olmuştur ki nice Kur'an okuyan vardır ki Kur'an onlara lanet eder,
«Namazı ikame ederler. Kendilerine rızik olan verdiğimizden gizli ve açık olarak infaJc ederler»; yani gizli ve açıktan infak etmeye devam ederler. Yani nasıl tesadüf ederse o şekilde infak etmişlerdir. Mutlaka anlamda gizli veya açık bir hedefleri yoktur.
Bazıları «Gizli infaktan maksat sünnet olan sadakadır. Açık infaktan maksat da farz olan zekâttır» demişlerdir.
«Onlar kendilerine Allah tarafından verilenden infak ederler» tabirinde onların israf etmediklerine ve ellerini tamamen açmadıklarına işaret vardır. Övgü makamı da bunu iş'ar etmektedir. Yani onlar helâl malı araştırmış ve elde etmişlerdir. Mutezile'ye göre rızik sadece helâl mala denir. Azamet zamirine fiilin isnad edilmesi de buna en uygun olanıdır. «Rızik, helâl ve haramın hepsini kapsar» diyenler, azamet nununa fiilin isnad edilmesi tazim ve infaki teşvik etmek içindir diyorlar. Onlar yaptıkları taatler ile kesada uğramamış veya helak olmamış bir ticareti umarlar. Cenab-ı Hak'-kın onlardan bu şekilde haber vermesi onların hiçbir zaman ticaretlerinde fesada uğramayacaklarına işaret eder. Onlar daima ta-atleri işleyecekler, kalpleri de daima taatlerin kendilerinden kabul edilip edilmediği hususunda korku içerisinde olacaktır.
Bazıları «Ticaret burada iaat ve sevabı elde etmekten kinayedir» demişlerdir. [21]
Meal
31- (Ey Peygamber!) Sana kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak vahyettiğinıiz Kitab (Kur'an) hakkın ta kendisidir. Kuşkusuz ki Allah kullarının (her durumundan) haberdardır, (her işlerini) görendir.
32- Sonra Kitab'ı kullarımızdan seçtiklerimize miras olarak verdik. İşte onlardan kimi nefislerine zulmedicidir, kimi kötülük ve iyiliği müsavi gidendir. Kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda ileri geçendir. İşte bu, büyük fazl-u keremin tâ kendisidir.
33- (Onların mükâfatlan) Adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve inci ile süslenirler. Orada elbiseleri de ipektir.
34- Onlar derler ki: «Hamd bizden hüznü gideren Allah'a mahsustur. Hakikaten bizim Rabbimiz kesinlikle çok bağışlayıcı, çok mükâfat vericidir.»
35- «O Rabbimiz ki fazl-u keremiyle bizi kalınacak yurda kavuşturdu. Orada bize hiçbir yorgunluk dokunmaz ve orada bize hiçbir bezginlik de değmez.»
36- Küfre sapanlara gelince, onlar için cehennem ateşi vardır. Onlar üzerine hüküm verilmez ki (Ölüp de kurtulsunlar). Cehennem azabı onlardan hafifletilmez. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız.
37- o kâfirler cehennemde «Ey Rabbimiz! Bizleri (cehennemden) çıkar da yapmakta olduğumuz işlerin dışında yararlı bir iş yapalım» diye bağrışırlar. (Allah onlara cevap olarak): «Size dünyada düşünen kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size bir uyarıcı da gelmişti. O halde (azabı) tadın. Şimdi zalimler için bir yardımcı yoktur!» der.
38- Allah göklerin ve yerin gaybmı bilendir. Hiç kuşkusuz Allah göğüslerde olanı da bilir. [22]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(31-38) «Ey Peygamber! Sana kendisinden... » Bu Ayetlerin Tefsiri
31. ayetteki «El-Kitdb» tan maksat Kur'an'dır. «Min» edatı ise tebyin içindir. Veya «Et-Kit ab »tan maksat kitabın cinsidir ve «Min» edatı teb'iz içindir. Veya «El-Kitab»tan maksat Levh-i Mah-fuz'dur ve «Min» edatı ibtida içindir.
«O kitap hakkın ta kendisidir». Kendisinden önce gelen semavi kitapları tasdik etmekte, doğrulamaktadır. Kesinlikle Cenab-i Hak kullarının iç hallerini bilmekte, dış amellerini görmektedir.
Ey Muhammedi Eğer senin durumunda peygamberliğe aykırı bir şey olsaydı Cenab-i Hak muciz ve hak olan Kur'an'ı sana vahy etmezdi. Ayetin metnindeki «EUHabir» kelimesinden maksat, bâtınları (gizlileri) bilendir. «Basir» kelimesinden maksat ise zahirleri gören demektir. Habir'i Basir'den önce getirmesi ruhanî emirlerin esas olduğuna işaret etmek içindir. Bunun için Hz. Peygamber «Kesinlikle Allah sizin amellerinize değil kalplerinize bakar» buyurmuştur. [23]
Allah, Kitabını Kime Miras Bıraktı
Cenab-ı Hak'kın Kitab'ı miras olarak verdiği seçkin kullarından maksat, İbn Abbas'in söylediği gibi Ümmet'i Muhammed'dir. Çünkü Allah onları diğer ümmetlerden üstün kılmış, onlan ortanca bir ümmet yapmıştır ki insanlar hakkında şahit olsunlar. Onlan Rasûl-ü Ekrem'e nisbet etmek suretiyle tahsis etmiştir.
Bazılarına göre «Seçilmişler»ûen maksa£, sahabe ve sahabelerden sonra gelen ve sahabelerin izini takip eden ümmet alimleridir. Kur'an'i onlara miras vermekten maksat, onların Kur'an'in mânâsını anlayan, Kur'an'm hakikatlerine, yüceliklerine ve esrarına vakıf olan insanlar kılmak demektir.
Cübbai «Bu seçilenlerden maksat peygamberlerdir, Allah onları seçmiş, peygamberlikle onlan sevmiş, onlara kitaplar vermiş» demektedir.
Ebu Müslim'e göre, seçilenler şu ayetteki seçilenlerdir: «Kesinlikle Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim âlini, îmran âlini âlemlerden üstün kılmıştır.»
Onlardan bir kısmı nefsine zulmedendir. Yani kitapla amel et mekte kusur edip, nefsine zulmetmiştir. «Nefsine zulmeden» ifadesi aynı zamanda başka insanlara zulmedenleri de kapsamaktadır. Başka insanlara zulmeden bir insan dolayısıyla nefsine zulmetmiş olur.
«Onların bir kısmı vardır Tâ kitapla amel etmek veya kitaba muhalefet etmek suretiyle mütereddittirler». Bazen amel ederler, bazen muhalefet ederler.
«Muktesidûn» kelimesi tereddüt demektir. Zira iktisat ömürdeki tavassut demektir.
«Onlardan bazıları da Allah'ın sevabına sebkat etmiştir», yani hayırlar sebebiyle Allah'ın sevabına sebkat etmişlerdir, salih amellerde bulunmuşlardır. Veya nefsine zulmü yapan kişiyi geçmişlerdir. Hayırlar sebebiyle derecelerde yükselmişlerdir. Bu da Allah'ın izniyle, kolaylaştırmasıyla, tevfikiyle olmuştur.
Ayetteki «Bi iznillah» tabiri bu mertebeye varılmasının zor olduğuna, ancak Allah'ın tevfiki olursa insanın bu mertebeye varabileceği hususuna işaret etmektedir. Bu hayırlar sebebiyle yarışan, önde olan kişi, taati isyanından fazla olup, Allah'ın Kitabı'yla çokça amel eden kimse şeklinde tefsir edilmiştir. Bu üç kısmın tefsirinde söylenene Hasan Basri'nin şu sözü işaret etmektedir. O şöyle diyor: «Zalim hasenatı hafif, günahları ağır; muktesid, hasenatı ve günahı eşit; sabık ise hasenatı günahına ağır gelen kimsedir». Hasan Basri'nin bu yorumundan başka birçok yorum daha vardır. Meselâ Muaz bin Cebel'den gelen yorum şöyledir: «Nefsine zulmedenden maksat, tevbe etmeden, büyük günah üzerinde ölen kimsedir. Büyük günah işlememiştir ve tevbe de etmemiştir. Yansı kazanandan maksat ise, büyükten-küçükten tevbe edip veya ne büyük ne de küçük günah işlemeyen kimse demektir.»
îmam Ahmed, Tayalisi, Abd bin Humeyd, İbn Cerir, İbn'ul-Munzir, İbn Merduveyh, İbn Ebi Hatim, Beyhaki ve Tirmizi, Ebu Said el-Hudri'den, o da RasûluUah'tan şu hadisi rivayet ediyorlar: «Bu ayet ve bahsi geçen bütün kimseler aynı mertebede sayılırlar ve hepsi cennettedirler.»
33. ayetteki «Cennet» kelimesi büyük faziletin bedelidir. «Onlar oraya girer» cümlesindeki zamir de ya Allah'ın seçmiş olduklarına veya üç sınıfa racidir. Veya cennet kelimesi mübteda, «Oraya dahil olurlar» cümlesi de haberidir. «Orada süslenirler» cümlesi ikinci haberdir.
«Esavir» kelimesi «Sıvar» kelimesinin çoğuludur. Kamus'da «Sıvar bilezik demektir. Arapça değildir. Sonradan Arapçalaştırümıştır» denilmektedir.
Ragıb, «Sıvarın aslı destivaredir ve bilezik mânâsında kulla, mlmışhr» der. Yani onlara süs olarak birtakım bilezikler takılır. Bu bilezikler de altındandır. Ayrıca onlara inciler de takılır.
«Onların oradaki elbiseleri ipektir»; ibrişimdir. Harir kelime-si ince elbiseler, ipekli elbiseler demektir.
«Onlar.dediler», yani diyeceklerdir: «Hartıd o Allah'a ki bizden üzüntüyü giderdi». Kalpleri çevirme üzüntüsü, neticenin korkusunu bizden giderdi. (Bu husus Kasım bin Muhammed'den rivayet edilmiştir).
Ebu Defda «Kıyamet dehşetinin üzüntüsü kastedilmektedir» der ve «Kıyamet'te nefsine zulmeden isabet edenin üzüntüsü kastedilmektedir» diye ilave eder.
«Mukame yurdu» öyle bir yurttur ki ondan intikal artık ebe-diyyen bahis konusu olmaz. O cennettir. Cenab-ı Hak bizi lütfun-dan cennete yerleştirir. Yoksa mecbur değildir. Amel her ne kadar cennete girmenin sebebi ise de esas sebep Allah'ın fazlıdır. Çünkü zati bir istihkak bahis konusu değildir.
Ayet metnindeki Nesab'tan maksat yorgunluktur. «Lugub» bıkkınlık, bezginlik ve gevşeklik demektir. Bunlar yorgunluk neticesinde meydana gelir. Bazıları «Nesab cismi yorgunluk, lugub ise nefsani yorgunluktur» demişlerdir.
«Onlar üzerinde hükmedilmez», yani ikinci ölümle hükmedilmez. Ki ölsünler, istirahata kavuşsunlar, azaptan tamamen kurtulsunlar. Onlardan bilinen azap da tahfif edilmez. Onların ateşi sönmeye yüz tuttukça yeniden alevlendirilir. Azapları daimidir. Binaenaleyh bu zemherir ve benzeri şekilde azap görmelerine ters düşmemektedir.
Ayetin metnindeki «Kefur» kelimesi küfürde ve nankörlükte aşın gitmek demektir.
Ayet metnindeki «Yesterihun» fiili şiddetle bağırmak, feryat etmek anlamındadır. Yani cehennemde «Kurtaran yok mudur?» diye bağırırlar ve Cenab-ı Hak'ka durmadan iltica ederek, «Ey Rab* bimiz! Bizi çıkar. Bizim işlediğimizin gayrisi olan salih ameli işleyelim» derler. Yani bizi ateşten çıkar, dünyaya geri gönder. Orada tevhidi işleyelim veya peygamberin emrine uyalım.
«Size Öğüt alacak olanın öğüt alacağı kadar bir süre vermedik mi?..»
Bu yaşantı Hz. Ali'den gelen rivayete göre —ki bir cemaate bunu nakletmiş ve Hakim, İbn Abbas'tan tashih etmiştir— altmış senelik bir süredir.
îmam Ahmed, Buhari ve Nesei, Sehl bin Sa'ddan şöyle rivayet ediyorlar: «Bir kişi altmış yaş yaşadıktan sonra Cenab-ı Hak artık onun mazeretini kabul etmez.» Bazıları elli sene olduğunu söylemiştir. İbn Abbas'tan gelen bir rivayette ise bu kırkaltı sene olarak zikredilmiştir.
«Nazır» Süddi'den gelen rivayete göre Allah'ın Rasûlü'dür. Bazıları «Peygamber'le beraber olan Kur'an'dır» demiştir. Ebu Hay-yan «Nazirden maksat peygamberlerdir» demiştir. Her peygamber ümmetinin naziridir.
«Öyleyse azabı tadın. Zalimler için bir yardımcı yoktur» cümlesindeki «Zalimler» den maksat kâfirlerdir.
«Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir», yani yer ve göklerde olan bütün gaybları bilendir. [24]
Meal
39- O sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Kim küfre saparsa onun küfrü kendi üzerinedir. O kâfirlerin inkârları Rableri katında öfkeden başka birşey artırmaz. Ve o kâfirlerin küfürleri zarardan başka bir şey artırmaz.
40- (Ey Rasûlüm! Onlara) de ki: «Allah'ı terkedip tapmakta olduğunuz ortaklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yaratmışlardır? Veya onlann göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa biz onlara bir kitap verdik de onlar da o kitaptan bir hüccet üzerinde midirler? Hayır! Zalimlerden bir kısmı bir kısmına aldatmadan başka bir şey vaadetmiyorlar.»
41- Allah gökleri ve yeri zeval bulmaktan koruyup tutuyor. Andolsun ki eğer onların ikisi zeval bulacak olsalar, onları kendisinden başka kimse tutamaz. Gerçekten o halimdir, gafurdur.
42- Onlar yeminlerinin var kuvvetiyle kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelmesi halinde ümmetlerin herhangi birinden daha doğru yolda olacaklarına dair Allah'a and içtiler. Ancak onlara uyarıcı (peygamber) gelince, sadece nefretleri arttı.
43- Zira onlar (hakka ermenin değil) yeryüzünde böbürlenmenin ve kötü düzenler kurmanın (arkasında) koşuyorlardı. Oysa kötü düzen ancak ehlini kapsar. Onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı beklemektedirler. (Ey Rasûlüm!) Allah'ın, sünnetinde asla bir döneklik de bulamazsın.
44- Onlar yeryüzünde gezmediler mi ki kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görsünler? Halbuki onlar kuvvet yönünden (bunlardan) daha çetin idiler. Göklerde ve yerde Allah'ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. O, muhakkak her şeyi bilen, her şeye güç yetirendir.
45- Eğer Allah, insanları işledikleri (günahları) yüzünden yakalayıp hesaba çekseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları belli bir zamana kadar ertelemektedir. Ne zaman ecelleri gelirse (işlerini bitirir). Muhakkak ki Allah kullarını çok iyi görmektedir. [25]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(39-45) «O sizi yeryüzünde halîfeler...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Sizi yetyüzünün halifeleri yapması»rm\ mânâsı, size yeryüzünde tasarruf etmenin anahtarlarını vermesidir. Orada bulunanlardan yararlanmanızı sağlamıştır. Veya sizi daha önce geçen ümmetlere halife kılmıştır. Elinizde bulunan malları size miras olarak vermiştir ki tevhid ve taat ile onlara şükredesiniz.
Bu hitap ya ammdır veya Mekkelüeredir. Ayetin metnindeki «Halaife» kelimesi halife kelimesinin çoğuludur. [26]
Nankörlüğün Cezasını Nankör Çeker
«Kim bu nimetleri inkâr ederse veya küfür üzere devam eder, imanı terkederse onun küfrünün vebali ve cezası kendisine aittir. Başkasına değil.)} Kâfirlerin küfürleri Rableri katında hakaret, buğz ve gazaptan başka bir şey artırmaz. Kâfirlerin küfrü Ahiret' te ancak zararlarını çoğaltır.
«Yoksa onlar için göklerde bir ortaklık mı var?» Yani onlar Cenab-ı Hak ile beraber göklerin yaradılışında ortak mıdırlar ki sizin iddia ettiğiniz ibadetlere müstehak olsunlar? Böyle bir-şey olmadığına göre ibadete müstehak değildirler. «Yoksa biz onlara bir kitap mı verdik ki o kitap onları ortak edindiğimizi ilân ediyor? Onlar da o kitaptan açık bir hüccet üzerindemidirler ki bizimle beraber ortak olduklarını iddia ediyorlar?»
Bu ayetin mânâsı: Onların ibadeti ya akılla olur ki hiç bir akıl yeryüzünde hiçbir şey yaratmayan, gökte hiçbir ortaklığı olmayan bir nesneye ibadet edilmesinin doğruluğuna hükmetmez. Veya bu ibadet nakille olur. Oysa biz müşriklere «Putlara tapın» diye emir getiren bir kitap vermemişizdir.
«Hayır! Zalimlerin bir kısmı diğerine ancak aldatma vaade-âiyor» cümlesi, putperestler hakkında nazil olmuşsa —ki ekseri müfessir bu kanaattedir— hükmü ammdır.
«Cenab-ı Hak gökleri ve yeri zail olmaktan tutmaktadır» cümlesi isti'nafi bir cümledir. Şirkin çirkinlik ve dehşetini takrir için getirilmiştir. Yani Cenab-ı Hak gökleri ve yeri düşmesinler, zail olmasınlar diye korumaktadır. Zira gök ile yer mümkinattandır. Bu mümkinatlar var edildikleri zaman Allah'a muhtaç oldukları gibi bekaları halinde de Allah'a muhtaçtırlar. Allah olmasa baki kalamazlar.
Bazıları «Zevabri, makamdan intikal etmekle tefsir etmişlerdir. Yani Cenab-ı Hak gökleri, mekânından intikal edip, yükselmekten veya alçalmaktan meneder. Yeri de bu şekilde tutmaktadır.
Abd bin Humeyd ve cemaanın İbn Abbas'tan rivayet ettiği bir rivayet de bunu iktiza etmektedir.
Bazıları «Onların zevallerinden maksat deveranlarıdır. Onların ikisi de sakindirler. Yıldızları kapsayan onların felekleri, yani at. raosferleridir. O felek (atmosfer) ise göklerden başka bir şey. dir» demişlerdir.
«Allah'a yemin ederim, eğer onlar zail olurlarsa...»; yani farazi bir şekilde zevale yüz tutarlarsa, onları o zevalden (veya Allah'tan) sonra hiç kimse tutamaz.
«Kesinlikle Allah halimdir, gafurdur, affedicidir». Bundan dolayı müşriklere karşı hilm göstermiş, onlardan tevbe edenleri, suçları çok ağır olmasına rağmen kabul etmiştir. Ağır cürümleri, onların hemen cezalandırılmalarını gerektirir. Onların o ağır cürümleri gökler ve yerin tutulmasını, düşmekten menedilmesini iktiza eder. Âlemin onların başına yıkılmasını gerektirir. Bu yüzden, «Bu makam kudret makamıdır, hilm ve mağfiret makamı değildim şeklindeki itham yersizdir.
«Yeminlerinin bütün gücüyle Allah'a yemin ettiler...» yani var kuvvetiyle yemin ettiler. Güçlerinin dahilinde olan bütün şiddetle, kendilerine bir nezir gelirse kesinlikle her ümmetten daha hidayette olacaklarına dair yemin ettiler.
Bu ayetteki zamirler Kureyş kabilesine racidir. Onlar Rasûl-ü Ekrem peygamber olmazdan önce ehli kitaptan bir grubun peygamberlerini yalanlamış olduklarını işitmislerdi. Bunun üzerine; «Allah yahudilere ve hıristiyanlara lanet etsin. Onlara peygamber geldi, onlar peygamberleri yalanladılar. Allah'a yemin olsun, eğer bize peygamber gelirse biz her ümmetten daha çok hidayette ola. cağız» dediler.
îşte bunun üzerine Cenab-ı Hak bu ayeti aleyhlerine indirdi.
Ayet metnindeki «îhda» kelimesi «Bir» demektir, vahid manasınadır. El-Umem kelimesindeki eliflâm vaad içindir. Yani peygamberlerini yalanlayan ümmetlerin her birinden daha fazla hidayette olacağız. Bize bir peygamber gelirse, yahudi, hıristiyan ve başka peygamberleri yalanlayan ümmetlerin herbirinden daha faala hidayette olacağız. Hepimiz iman edeceğiz, hiçbirimiz o peygamberi yalanlamayacağız.
«Onlara bir nezir geldiğinde» ki o nezir peygamberlerin en şereflisi Hz. Muhammed idi. Bu nezirden maksadın bu olduğu İbn Abbas ve Katade'den rivayet edilmiştir ve zahîr de budur. Mukatil «Nezirden maksat ayın ikiye ayrılmasıdır» der. Fakat makam bu yoruma pek müsait değildir.
Ayetin sonundaki «Nufûr» kelimesi haktan uzak olmak, haktan kaçmak demektir. Kötü hile mânâsına gelen Mekru's-Seyyi kelimesinden maksat Rasûlullah'a karşı içinde oldukları aldatmaca, peygambere yapmış oldukları hiledir. Katade bu lâfızdan maksadın şirk olduğunu söylemiştir. (Bunu aynı zamanda İbn Cerir, İbn Cüreyc'ten de rivayet etmiştir).
Bu ayetin metnindeki «Yehiku» fiili ihata etmek demektir. Yani kötülük ve hile ancak ehlini ihata eder. Ancak onlara isabet eder.
Ayet genel bir mânâ getirmektedir. İşler sonuçlarına göredir. Cenab-ı Hak mühlet verir, fakat ihmal etmez. Dünyanın arkasında Ahiret vardır. Zulmedenler (zalimler) gelecekte ne şekilde evirilip çevrileceklerini göreceklerdir. Hulâsa başkasına hile yapmaya çalışan bir insana hilesi zarar verir. Hakikatte hileye maruz bırakılan adam kurtulmuştur, hilebaz ise helak olmuştur.
Allah'ın daha öncekiler hakkındaki sünneti yalanlamalarından dolayı onları azaba duçar etmesidir. Allah'ın sünneti; O'nun âdeti, kanunu ve sistemidir. «Allah'ın sünnetinde ne tebdil ne de tahvil görmezsin». Azabın, peygamberleri yalanlayan kimselerden nakledilip başkasına gittiğini görmezsin. [27]
Zalimlerden İbret Almak Gerektir
«Yeryüzünde hiç gezmediler mi ki kendilerinden öncekilerin şovunun nasıl olduğunu görsünler» cümlesi Allah'ın sünnetinin yalancılara azap etmek şeklinde olduğuna delâlet eder. Ve önceki cümlenin delilidir. Yani yeryüzünde gezen kimseler bunun böyle olduğunu görür. Mekke'den Şam'a, Yemen'e, Irak'a gidip gelirken peygamberleri yalanlayan ümmetlerin başından geçenleri helak olduklarına dair alâmetleri görürler ve böylece ibret alırlar.
«Onlar kuvvet yönünden bu müşriklerden daha şedid idiler. Hiçbir şey Cenab-ı Hak'kı aciz bırakamaz» ayeti tıpkı «Allah küçük büyük hiçbir günahı terketmez. Hepsinin hesabını görür» ayeti gibidir. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'ye göre bu cümle itirazı bir cümledir. Daha önceki cümleden anlaşılan mânâyı takrir etmektedir. Yani Cenab-ı Hak daha önce peygamberleri yalanlayanların kökünü kesmiş, kazımıştır. Bundan sonra da böyle olacaktır. Ce-nab-ı Hak ilim ve kudrette doruk noktada bulunmaktadır ve bu da Allah'ın hiçbir şeyle aciz bırakılamayacağının delilidir.
Eğer Cenab-ı Hak bütün insanları işlemiş oldukları günahları sebebiyle muaheze etseydi —nitekim daha örîceküeri muaheze etmiştir— yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı bırakmazdı. Cenab-ı Hak başka bir ayette «Öyle bir fitneden korunun ki o sizden sadece zulmedenlere dokunmaz» buyurmuştur.
Bazıları «Dabbe'den maksat sadece insanlardır» demişlerdir. Nitekim «Allah onları belli bir zamana kadar tehir eder» cümlesi de bunun delilidir. «Bugün»den, «Bu zaman»dan maksat Kıyamet Günü'dür. Çünkü buradaki zamir akıl sahiplerine raci olan bir zamirdir. Kıyamet Günü insan nevinin son zamanı olarak belirtilmiştir.
Bazıları «Bu zamir bahsi geçen herkese racidir. Kıyamet demahlûkat cinsinin en son zamanıdır. Yani bütün cinsler o noktaya kadar gidecektir» demişlerdir.
«Onların ecelleri geldiğinde —ki Allah kullarını görmektedi onlardan mükellef olanları, Kıyamet Günü'nde amellerinden dlayı cezalandıracaktır». Eğer şer işlemişlerse cezalan şer, hayr ilemişlerse cezaları hayrdır. «Allah kullarını görmektedir» cümlesi cezanın yerine konulmuştur. Hakikatte ise ceza «Cezalandıracak-
Ur» diye işaret ettiğimiz şeydir. [28]
FATIR SÛRESİ'NİN SONU
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/342-343.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/345.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/346-347.
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/347-349.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/349-351.
[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/353.
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/354-355.
[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/355-356.
[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/356-357.
[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/357-359.
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/359-360.
[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/360-361.
[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/361-363.
[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/365.
[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/366-367.
[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/367-369.
[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/370-371.
[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/373.
[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/374.
[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/374-377.
[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/377-380.
[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/382.
[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/383.
[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/383-387.
[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/389.
[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/390.
[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/390-393.
[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/394-395.
İslami Okul Okulların En Önemlisi