Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fussilet Suresi - 041Fusillet - 20. Sayfa

FUSSİLET SURESİ 2

Sûrenin Tanıtımı 2

Göklerin Ve Yerin Yaratılışının Yorumu. 3

Kötü Arkadaş. 5

Kötülüğü Önleme Tarzı 7

Arapların Güneş Ve Ay'a İbadet Etmeleri Üzerine. 8

Kur'an Ve Yabancı Bir Dil 10

Kur'an'a Batıl Bulaşmaz. 10

Görülen O Ki, Bu Ayetlerde Geçen Bölümü Takip Ederek Şunlar Anlatılır: 11


FUSSİLET SURESİ

 

Kur’an’daki Sırası   :41

Nüzul Sırası             :61

Ayet  Sayısı              :54

İndigi Dönem           :Mekke

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Sûrede, Kur'an'ın hükümleri ve lügati ile ilgili bir övgü bulunmaktadır. Kafirlerin hüccetli tavırlarını, şiddetli inkar ve yüz çevirişlerini, Kur'an'a meydan okuyuşlarını, onun onlara verdiği cevapları, kendilerine benzeyenlerin akıbetini hatırlatması hikaye edilir. Sürede Kı­yamet günü kafirler için rezillik ve rüsvay durumlarını belirten tablolar bulunmaktadır. Ev­rende Allah'ın kudret ve azametini belgeleyen sahnelere dikkat çekilerek sadece O'nun ibadet edilmeye ve boyun eğilmeye layık ve hak sahibi olduğu vurgulanmaktadır. Mü'min-ler ve ahirette karşılaşacakları sonuç övülmekîe, onlara müjde verilmektedir. Yüce ahlâka sahip ve bağlı kalmaya teşvik edilmektedir. İnkarcıların ise ahiretten önce bu dünyada da cezalandırılacağı bildirilmektedir.

Sûrenin bölümleri birbirine bağlantılıdır. Bu da, sûrenin bir defa da yahut arka arkaya indirildiğini ilham ediyor. İlk konulan ismin unvan olarak geldiği gibi, sûrede zikredilmesi dolayısıyla secde adı da sûreye verilmiştir. [1]

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla

1-  Ha, Mim.

2- (Bu Kur'an), Rahman ve Rahim (tarafın)dan indirilmiştir.

3-  Bilen bir kavim İçin ayetleri açıklanmış, Arabça okunan bir Kitab'dır.

4-  Müjdeleyici ve uyarıcı-korkutucu olarak (gönderilmiş­tir). Fakat çokları yüz çevirmiştir; onlar işitmezler.

5-  Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir ör­tü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aran­da da bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.

6-  De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir İnsanım. Bana yal­nızca, sizin ilahınızın bir tek ilah olduğu vahy olunuyor. Öyleyse O'na yönelin ve O'ndan mağfiret dileyin. (O'na şirk koşanların vay haiine!

7- Oniar zekât vermezler ve onlar ahİretİ de İnkâr ederler.

8- Gerçek şu ki, İman edip salih amellerde bulunanlar ise; onlar için kesintisi olmayan bir ecir vardır.

 

Sûre bir önceki gibi "Hâ, Mim" harfleriyle başlar. Allah'ın Kitab'ım övgüyle devam eder. Rahman ve Rahim tarafından indirildiği, ayetlerinin beyan ve gayesi apaçık fasıl­lardan oluştuğu, onu anlayabilen, korkutucu ve müjdeci olması için içeriğini idrak eden bir kavim için Arapça diliyle indirildiği vurgulanır. Sonra Kur'an'dan yüz çeviren, O'nu dinlemeyen kafirleri kınama takip eder. Peygamber(s)'e şöyle derler: Kalplerimiz örtü­lüdür, bizi çağırdığın şeyden hiçbir şey ona ulaşmıyor, kulaklarımızda da okuduğu şeyi engelleyen bir ağırlık vardır. Senin ile bizim aramızda bîr set var, sözlerin ve korkutma­larından hiçbir şey ona nüfuz edemez. Onlar üzerinde oldukları durumlarında ısrarlı ve sabittirler. Peygamber'in onlara cevap vermesi emredilir. Onun kendileri gibi insan ol­duğu, bütün insanların tek bir İlahının olduğu ona vahyedilir. Ona düşen, sadece onları buna davet etmek, müstakim yolunda yürümeye çağırmak, hata ve günahlarına mağfiret dilemelerini söylemektir. Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, malların zekatını verme­yen müşrikler korkutulur, salih amelleri işleyen mü'minler ise Allah'ın daimi ecri ile müjdelenir.

Ayetler, görüldüğü kadarıyla, Peygamber(s) ile müşrikler arasında geçen hücceÜİ tartışma tutumlarım hikaye etme yolundadır. Sûrenin başlangıcı bu tavrın hikayesine gi­riş niteliğindedir. Bu, Kur'an'da alışık olduğumuz yöntemlerdendir.

Kur'an'ın, dinleyenlerini "Bilen bir topluluk" olarak tanımlaması, Arapların Önder­lerinden, öncülerinden vahye muhatap olanların en azından bir anlayış ve idrake sahip olduklarını vurgular. Ve aynı zamanda Kur'an lügatini ve Kur'an ayetlerinin anlamını en azından bildiklerini içerir. Bu nedenle ikinci ayetten sonra gelen diğer ayetler, bu cümleyi yorumlayarak, onların kibirli, inatçı, vurdumduymaz tutumlarının kasıtlı ve bi­linçli olduğunu vurgular.

Bazı müfessirlerin' bu ayetlerin tefsirinin siyakı hakkında bir rivayetleri vardır. Ora­da Kureyş Önderlerinden bazıları, Peygamber'den zaman zaman Kur'an'i dinlerler ve etkilenirler. Bunun için de Kureyş önderleri, Utbe bin Rabia'yı Peygamber'e giderek, yaptığı işten vazgeçmesi için görevlendirirler. Eğer yüz çevirirse, dünya isteklerinden neye razı olursa, onu onların adına verecektir. Ona gelmiş ve şöyle demiştir: "Sen kav­mine büyük bir iddiayla geldin, onunla cemaatlerini dağıttın, umutlarıyla alay ettin, tan­rılarını ve dinlerini ayıpladın, geçmişteki ecdadını küfürle suçladın, bazısını kabul ede­bileceğin bazı teklifleri sunmak istiyorum, onları dinle". Peygamber de "söyle, dinliyo­rum" dedi. Utbe de dedi ki: "Eğer mal istiyorsan, senin için mallarımızı toplar ve seni içimizden en çok mala sahip biri yaparız, eğer bir şeref istiyorsan emrinden başkasını dinlemeyiz ve seni efendimiz yaparız, eğer kral olmak istiyorsan seni başımıza kral se­çeriz; eğer sana gelen bir cin ise doktorlar çağırırız, seni iyileştirmek için bütün malları­mızı harcarız". Sözünü bitirince Rasul ona şöyle dedi: "Beni dinle". Sonra bu sûreyi okumaya başladı. Ta ki secde ayetine geldi ve secdeye kapandı. Onunla birlikte Utbe de secdeye kapanmıştı. Sonra kavmine yüzü değişmiş bir şekilde geri döndü. Ona sordular-, onlara şöyle dedi: "Ben tatlı ve etkili bir söz işittim, ne bir şairin sözü, ne bir kâhinin[2] secii, ne de bir sihirbazın sihri değildi". Sonra onlara, onunla Arapların arasına girme­melerini tavsiye etti. Eğer Arapları o, küçük düşürürse, zaten onunla başederlerdi. Eğer onlara galip gelir ve otorite sahibi olursa, o otorite, Arapların otoritesi; izzeti Arapların izzetidir ve böylelikle insanların en mutlusu olacaklardır. Ona şöyle dediler: "Vallahi di­liyle seni sinirlemiş!". Sonra da inatlarına ve inkarcılıklarına devam ettiler. [3]

 

9-  De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratana (karşı)

küfre sapıyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir."

10-  Orada (yerde) sarsılmaz dağlar var etti, onda bereket­ler yarattı ve arayıp soranlar için[4] gıdalarını dört eşit gün­de takdir etti[5]'.

11-  Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yer­yüzüne: "İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin" dedi. "İsteyerek (İtaat ederek) buyruğuna geldik" dediler.

12-  Böylelikle onları iki gün içinde yedi gök olarak ta­mamladı ve her bir gökte (düzenleme) emrini vahyetti[6].

Biz dünya göğünü de kandillerle (yıldız ve gezegenlerle) süsleyip donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üs­tün ve güçlü olan, bilen Allah'ın takdiridir.

 

Peygamber'e olumsuzlama ve azarlama anlamı taşıyan bir soru sorması emredilir. Allah'ı inkar etmeleri, O'na denk ortaklar koşmaları ne kadar doğrudur. Çünkü O, bü­tün alemlerin tek Rabb'idir. O, yeryüzünü iki günde veya dünya ehlinin ihtiyaç duyaca­ğı şeyleri iki günde yarattı. Yedi gökyüzünü yaratan O'dur. Her göğün durumunu tertib ederek içindekilerini iki günde yarattı. Dünyayı gökyüzünün kandil ve ışıklarıyla (yıldız ve gezegen) süsledi kİ onu korusun. Gökyüzü duman halinde idi, O'na ve yeryüzüne kendisine isteyerek yada istemeyerek boyun eğmelerini emredildi. Onlara düşen O'na boyun eğmek, kabullenmek ve itaat etmekti. Bütün bunlar, Aziz ve Alim olan, herşeye muktedir olan, herşeyi bilen Allah'ın takdiridir.

Ayetlerin, kendinden önceki ayetlerin başlattığı tartışma, korkutma ve azarlamanın devamı olduğu görülmektedir. Bu anlamda içerik ve üslub yönünden kuvvetlidir. Müş­riklere yöneltilen ayetlerde anlaşılıyor ki; onlar yer ve göklerin, içindekilerini yaratanın Allah olduğunu itiraf ediyorlardı. Geçen sûrede ki bazı değişik ayetler bu durumu zikre­der. Bunlardan biri de Zuhruf sûresi 9. ayetidir "Andolsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan elbette diyecekler ki: "Onları, çok üstün, çok hilen (Allah) yarat­tı" . Onlara gelen bu hüccet, susturucu olur. [7]

 

Göklerin Ve Yerin Yaratılışının Yorumu

 

Geçen Sa'd, Kaf, A'raf, Cin, Hicr gibi değişik sûrelerin siyaklarında, göklerin ve ye­rin altı günde yaratıldığını, göklerin yedi kat olduğunu, dünya göğünün yıldız ve geze­genlerle süslendiğinin yeterli derecede yorumlamıştık. Burada başka bir yoruma ihtiyaç duymuyoruz. Burada ayetlerin üslubunun kastettiği noktanın apaçık olduğunu söyleye­biliriz. Ve bu ayetler zihinleri bir yöne çekmeyi amaçlar. Bu yön de, Allah'ın evrende, yeryüzünde, gökyüzünde, İnsanların gözleriyle müşahede ettiği ve düşüncelerim hayrete ve korkuya düşürdüğü kanunlarına dikkat çekerek O'nun kudret ve büyüklüğünü hatır­latmaktır. Bunun da ikna etme ve susturma vesilesi olmasını ister. Böylece ibadete sa­dece layık olan ve hak sahibi bulunan Allah'tır. O'na ortak koşmak için edinilen tanrı ve putlar boştur. Rasulü'nün risaletini ve O'na indirilen Kitab'i inkar etmek de sapıklık­tır. Kur'an'ın çoğu yerlerinde değişik üslublarla bu konuların tekrarlanması da bunu destekler gibidir. Bu durumda bu noktanın kastettiği yerde kalmak daha uygundur. O da, andığımız kadarıyla Kur'an'ın kastettiği noktadır. Kur'an'ı tefsir açısından değerlen­dirirken lafı fazlalaştırmamak gerekir. Ayrıca sanatsal nazariyeleri Kur'an lafızlarından çıkarmaya yada tatbik etmeye uğraşmak, Kur'an-ı Kerim'i kutsallık çerçevesinden, hi­dayet kastından çıkarır, tartışmalara kapı açmış olur. Burada Allah'ın kudretinin günle, zamanla, keyfiyetle sınırlı olmadığını gözlemlemek gerekir. O, bir işe "ot" derse, irade­si ve hükmü İle oluverir. Burada varid olan beyanların yakınlaşma ve temsili bir yolu iz­lediği söylenebilir. Allah en çok bilendir. [8]

 

13-  Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizi Ad ve Semud'a yıldırım[9] gibi inen azabına benzer bir azapla uyarıyıp korkuttum."

14-  Onlara: "Yalnızca Allah'a kulluk edin" diye önlerin­den ve arkalarından peygamberler gelmişti: (Dediler ki): "Rabbimiz dileseydi, melekler indirirdi. Biz sizin, (duyur­mak için) gönderildiğiniz şeyi inkar ediyoruz."

15- Ad (kavmi), yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladı ve: "Bizden daha güçlü kim var?" dediler. Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi? Bizim ayetlerimizi de (bilerek) inkâr ediyorlardı.

16-  Bİz de onlara dünya hayatında rezillik azabını taddır-mak için o uğursuz günlerde[10], üzerlerine dondurucu[11], çok ses ve tozlu bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı İse da­ha da kepaze edicidir. Onlara hiç yardım edilmeyecektir.

17-  Semud (kavmine) gelince onlara hidayet yolunu gös­terdik[12]; fakat onlar, körlüğü hidayete tercih ettiler. Böyle­ce kazanmakta oldukları şeyler yüzünden onları alçaltı-cı[13] azabın yıldırımı yakalayıverdi.

1 8- İman edenleri ve takva yolunda olanları ise kurtardık.

 

Ayetlerde, ibadet edilmeye sadece Allah'ın hak sahibi olduğunu itiraf etmeyen, ev­rende ve nefislerinde Allah'ın azametli delillerine ikna olmayan kafirleri, Peygam­berdin Ad ve Scmud kavimlerinin başına gelen azabın benzeri ile korkutması istenil­mektedir. Onlara Allah'ın elçileri gönderildi. Onları sadece O'na ibadet etmeye çağır­dıklarında, kafirler inkâr ve meydan okuma yoluyla; "eğer Allah elçiler göndermek iste­se insan değil melekleri gönderirdi" şeklinde cevap verdiler. Peygamberleri inkar ettik­lerini açıkladılar. Ad kavminin durumu, güçlü olmaları onlan böbürlenmeye, yeryüzün­de büyüklenmeye sürükledi. Meydan okuyarak şöyle alaylı bir şekilde sordular: "Ken­dilerinden başka daha güçlü kim var?" Onları yaratan Allah'ı düşünmediler ve tabiya-tıyla O onlardan daha güçlüdür. Allah onlara şiddetli ve soğuk bir rüzgarı günlerce gön­derdi. Onlar için kötü ve uğursuzdu. İnkarlarının cezası olarak bu dünyada bela ve rezil­liği taddılar. Ahirette ise Allah'tan onlan kurtaracak ve yardım edecek birileri olmayan daha şiddetli ve daha kuvvetli azabı tadacaklardır. Semud kavmi de Allah'ın gösterdiği hidayet yolundan sapan ve yüz çeviren, dalaleti hidayete, körlüğü nura, batılı hakka tercih eden başka bir zümreydi. Kazandıklarına karşılık alçaltıcı, yıldırım gibi inen bir aza­bı onlara Allah musallat etti. Ad ve Semud kavimlerinden Allah'a iman edenleri, salih amellerle O'ndan korunanları ise kurtardı.

Ayetler kendinden öncekiler gibi, kafir müşriklerin büyüklenme tavırlarım hikaye yoluyla korkutma ve azarlamaya devam ediyor. Geçen sûrelerde ve bu sûredeki değişik ayetlerde Arapların Peygamber(s)'e güç, mal ve sayıca çoklukları ile övünüp kibir için­de diretmeleri ve sarfettikleri sözler ile; Ad ve Semud kavimlerinin elçilerine söyledik­leri arasında benzerlik olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu benzetme; korkutma, azarla­ma ve kınama yönteminde sürekliliği ifade ederken, Kur'an kıssalarmdaki hikmetli üs­lubu da tekrarlamaktadır. Bazı Kur'ani ayetler müşriklerin Ad ve Semud kavimlerini ve başlarına gelen akibeti bildiklerini ifade etmektedir. Çünkü onlar, oralara uğramakta ya da kış ve yaz ticari gezilerinde oralardan geçmektedir. Allah'ın oraları nasıl helak ettiği­ni gömlektedirler. Ankebut sûresi 38. ayeti bu konuyu açmaktadır: "Ad ve Semud'u da (helak ettik). Bu, oturdukları yerlerden size belli olmaktadır. Şeytan onlara yaptıkları işleri.süsleyip onları yoldan çıkardı. Oysa bakıp ibret alabilirlerdi (ama almadılar)". [14]

 

19-  Allah'ın düşmanları ateşe sürüldükleri gün, Allah'ın huzurunda toplanıp bir araya gelirler[15].

20- Sonunda oraya geldikleri zaman, onların işitme, görme (duyulan) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.

21-  Derilerine: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" dediler. Derileri: "Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.

İlk defa O sizi yaratmıştı, İşte O'na döndürülüyorsunuz." dediler.

22-  Siz (günah işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve de­rilerinizin, aleyhinize şahitlik etmesinden gizlenmiyordu­nuz, yaptıklarınızda çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanı­yordunuz.

23-  İşte bu sizin zannınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz  zannınız, sizi bir yıkıma düşürdü[16], böylece hüsrana uğ­rayanlardan oldunuz.

 

Bu ayetler, ahirette kafirlerin durumunun ne olacağını açıklayan geçmiş ayetleri ta­mamlayıcı olarak inzal olmuştur. Fakat inkarcılar korkutuldular, hatırlatıldılar, kendile­rinden öncekilerin durumuna düşmemeleri için nasihat edildiler, ancak yüz çevirdiler ve vazgeçmediler.

Kıyamet gününde Allah'ın düşmanı kafirler, hasredilecek ve ateşe sürüklenecekler. Ateşe girdirilmeden önce durdurulunca, Allah'ın huzurunda hesap verecekler. Allah ku­laklarını, gözlerini ve derilerini işledikleri günahlara şahitlik etmesi için onların aleyhi­ne konuşturacaktır. Organlarının tanıklığını kınayınca, onlarda şöyle cevap verecektir: "Herşeyi konuşturan Allah bizi de hak üzere konuşturdu". Ayetler, organların cevabıyla Allah'ın kudretini zikretmelerine işaret eder. O, insanları ilk yaratandır, öyle ise dönüşte O'nadir.

Bu sahnenin hikayesi ve yorumundan sonra hitab kafirlere yöneltilir. Onlar uzuvları­nın kendi aleyhlerine tanıklıklarına aldırmaz, günahlarından sakınma zaruretini görmez­lerdi. Çünkü onlar gerçekten Allah'ın onları murakebe edeceğini, amellerine karşı hesa­ba çekeceğini akıllarına bile getirmezlerdi. Onların çoğu, Allah'ın yaptıklarından haber­siz olduğunu zannederlerdi. Amelleri nedeniyle hesaba çekileceklerini akıllarına bile getirmemişlerdir.

Açıkça görüldüğü gibi ayetler bir öncekilerle bağlantılıdır. Üslubu ise nefislerde caydırma, korku ve dehşet verecek şekilde etkili ve kuvvetlidir.

Ahiret görüntülerinde, sahnelerinde ve yöntemlerindeki değişiklik ve farklılıkla zi­hinlerde bir hayret ve soru bırakabilir. Bu, olanaksız değildir. Ahiret hayatındaki tabloIarının vasfını tanımlamak, Allah'ın hikmeti gereğidir. Bu durum onun itibannı azalt­maz. Mü'min ve inkarcılardan Kur'an'ı dinleyen kimselerde, alıştıkları vesile ve sebep­lerde olayların değişmesi ve yenilenmesi onlarda güven, gıbta, korkma duyularını hare­kele geçirir. Allah en iyi bilendir. [17]

 

24-  Şimdi eğer dayanabilirlere, ateştir onların yeri. Ve eğer özür ve afv dileyip'[18] Rab'lerini razı etmek isterlerse özür ve afvları kabul edilmeyecektir[19]', {çünkü bunun vakti geçmiştir).

25- Biz onlara birtakım (kötü) arkadaşlar gönderdik[20]. On­ların önlerinde ve arkalarında bulunan herşeyi onlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulaklarma (uygulanan) söz, kendilerine de hak oldu (bunlar da azabı hak ettiler) çünkü hep hüsranda idi­ler.

 

Her iki ayet, kendinden önceki ayetlerin korkutma boyutunu tekrarlamaktadır. Bura­daki ilk ayet, müşrikler için ister sabretsinler, dayansınlar ya da şikayet etsinler, acı duy­sunlar gidecekleri yerin ateş olduğunu bildirir. Hatalarını itiraf etseler, Özürler getirseler, pişmanlıklarını da belirtseler, ateşten kaçamayacaklardır. Çünkü fırsat kaçmıştır. İkinci­si ise kötü sonuçlarının yorumunu içermektedir. Şeytanların ve kötü arkadaşların vesve­selerini dinlediler ve onlarla Allah'ın imtihanına tâbi oldular. Arkadaşları ise, onlara içinde bulundukları durumu, küfür ve günahı süsleyip güzel gösterdiler. Bu sonuca varmayı hak ettiler. Kendilerinden Önceki cin ve insan topluluklarının başına gelen onlara da çattı ve sonunda hüsrana uğrayanlardan oldular. [21]

 

Kötü Arkadaş

 

Kötü arkadaşların vesveselerini dinlemek, sonunda hüsrana ve azaba götürür. Kafir­leri bu noktada kınayan ayetlerin ruhu ve İçeriği açısından en uygunu "Biz onlara birta­kım (kötü) arkadaşlar gönderdik" cümlesidir. Allah onlan, muttaki olanı günahlardan, iyi olanı kötüden ayırtetmek, ortaya çıkarmak için imtihana tabi tuttu ki, kimin sevap ve cezayı hakettiği belirlensin.

Zuhruf süresindeki ayetler ile bu ayet arasında, bir benzerlik vardır. Başka ayetlerde de bu cümleye benzer ifadeler vardır. "Kim Rahman'm zikrinden yüz çevirirse ona bir şeytanı göndeririz; artık o, onun (yanından ayrılmaz, ona sürekli olarak kötülükleri tel­kin eden) arkadaşı olur. O (şeyta)nlar onlan yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yol­da olduklarım sanırlar. Nihayet (zikrimizden yüzçevirip yoldan çıkan o adam) bize gel­diği zaman (kötü arkadaşına) der ki: "Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile ba­tı) arası kadar uzaklık olsaydı (seni hiç görmeseydim); meğer ve kötü arkadaş(mışsın sen)!" (Zuhruf; 36-37). Burada şeytanın vesvesesinin, hidayetin nurunu görmemezlikten gelenleri ve Allah'ın zikrinden yüz çevirenleri kuşattığı vurgulanmaktadır. Başka bir deyişle şeytan Allah'a yönelmeyen, karakteri bozuk, niyeti kötü, haktan kasıtlı olarak sapan kimselere vesvese verir. İblis kıssasında tekrarlanan Kur'an'm muhkem prensibi ile bu değerlendirme uyumludur; "Yalnız onlardan ihlaslı kulların hariç" (Sa'd, 83). "Benim (gerçek) kullanm(a gelince) senin onlar(ı kandırmağa) gücün yetmez! Vekil olarak Rabb'in yeter" (İsra, 65).

Geçen ayetlerin siyakında, Arap müşriklerinden Kur'an'ı dinleyenlerin çoğunun müslüman olduğunu, ayetlerdeki anlatımın vahyin ilk dönemlerdeki durumu tescile dö­nük olduğunu, içeriğinin ise küfründe ısrar edip ölenler için hâlâ geçerli olduğunu söy­lemiştik ve aynı şeyleri bu ayetler için de söylüyoruz. Bu vurgularda hedeflenen ise, ka­firlerin kalplerinde korku ve tedirginliği yaratıp vazgeçmelerini, pişman olmalarım sağ­lamaktır. Peygamber (s) hayattayken bu hedef geniş çapta gerçekleşmişti. [22]

 

26- İnkar edenler dediler ki: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin, o (okunurken) boş sözlerle yaygaralar koparın"[23], belki ona galip gelirsiniz"

 

Ayette kafirlerin Kur'an'a karşı bazı tutum ve sözleri hikaye edilmektedir. Kendi aralarında Peygamber(s) Kur'an okuduğu zaman yaygara koparmalarını ya da sözle, gü­rültü ile muhalefet yapılmasını tavsiye etmektedirler. Bunu yapmakla Pey gam be r( a)'e galip gelip başarılı olacaklarını, davasını boşa çıkaracaklarını, dinleyenlerin nefislerinde Kur'an'ın etkisini ortadan kaldıracaklarını sanmaktadırlar.

Önceki ilgili ayetlerin açıklamasında da dikkat çektiğimiz gibi, müşrikler Kur'an hakkında çok tartışmışlar, bazen Peygamber(s)'den başka bir Kur'an getirmesini ya da onu değiştirmesini, kendilerini beyinsizlikle suçlamaktan, tanrılarını eleştirmekten vaz­geçmesini istemişlerdir. Kur'an onlara cevap vermiş, sonra onları korkutmaya, onlan ve ortak koştukları tanrıları kınamaya devam etmiştir. Kur'an'ın belagatı, ruhaniyeti, hida­yeti bazılarının kalplerinin derinliklerine nüfuz etmiş, saf kalp sahiplerinden özellikle gençlerin İslam'a girmesini sağlamıştır. Buna çoğu rivayetler ve değişik ayetler dikkat çekmiştir. Görünen o ki, müşriklerden düşmanlıkta çok ileri gidenler, Peygamber(s)'in geri dönüşünden umutlarını yitirdikleri ve insanlara Kur'an'ın nüfuzunun devam etme­sinden çok korktukları ortadadır. Bu nedenle ayette anlatılan aykırılıkları tavsiye etme yoluna gitmişlerdir. Aynı zamanda bu durum, Nebevi siret tablolarından bir tabloyu da içermiştir. [24]

 

27-  Artık gerçekten o inkâr edenlere şiddetli bir azap tad-dıracağız ve onları yapmakta olduklarının en kötüsüyle ce­zalandıracağız.

28- O Allah düşmanlarının cezası: Ateştir. Ayetlerimizi in­kâr etmelerinin cezası olarak onlara orada sürekli kalma yurdu vardır.

29-  (Ateşe giren} kafirler dediler ki: "Rabb'imİz, bizi saptıran cin ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım da alçaklardan olsunlar!"

 

Bu ayetler, bir önceki ayetin devam eden hikayesidir. Kafirlerin Kur'an'a karşı tu­tumlarının, küfür ve inkarlarının cezası olarak ateşte ebedi kalacakları belirtilmekte ve en şiddetli azabla tehdit edilmektedirler.

Son ayette, Allah'ın onlar için tehdidinin gerçekleştiğini görünce, onlan saptıran cin ve insanları ateşin içinde ayaklarının altına alarak intikam almak için Allah'dan müsaa­de isterler, çünkü onlar içinde bulundukları korkunç ve dehşetli sonuca neden olmuşlar­dır.

Görünen o ki, son ayet, ahiret azabı gerçeğini tanımlarken, kafirlerin gireceği piş­manlık ve hayıflanma duygularını da açıklama yoluna gider. Hedeflenen tek şey, onlar­da korku uyandırmak, inkarcılıktan vazgeçirmektir. Bu vesileyle, halkların kendi Önder­lerine olan intikam duygusu da öne çıkarılır. Çünkü onlar, halkların İslam'a girmesini yasaklarlar. Ve anlatılan söz, önderlerin dilinden çok halkların diline daha çok yakındır. [25]

 

30-  "Şüphesiz Rabb'imİz Allah'tır" deyip, sonra dosdoğru yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara, "Korkmayın, üzülmeyin, sizin temenni ettiğiniz[26] cennetle sevinin" derler.

31-  Biz dünya hayatında da , ahirette de sizin dostlarınız. Onda canlarımızın çektiği ve istediğiniz her şey sizindir.

32- Ğafİr ve Rahim olan Allah'ın İkramı[27]' olarak.

33-  (İnsanları) Allah'a davet eden, safih amel işleyen ve"Ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

 

Kur'ani üslubun adeti olarak ahiret sonuçlarını ve kafirlerin tutumlarım canlandır­mak için ve mü'minlerin hali ile karşılaştırmak üzere bu ayetler indirilir. Bu ayetler da­veti kabullenen, İslam'a ilk giren mü'minlere büyük bir müjde getirir. Bir yandan onları över. Onların Peygamber(s) etrafında kümelenmeleri, dosdoğru olmaları, bağlanmaları, ihlaslan nedeni ile sevgiyle tanımlanırlar. Onların bu hali inkar edenler ile mukayese edilir. "Şüphesiz Rabb'imiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yürüyenler" ecelleri bittiği zaman melekler iner, korkularını sakinleştirirler, üzüntü ve korku şuurunu onlardan uzaklaştırır, vaadolunan cennetle onlan müjdeleyerek şöyle derler: Biz sizin dünya ve ahiret hayalında velîleriniz. Ahirette canlarınızın çektiği ve istediğiniz her şey sizindir. Salih kulların tümüne mağfiret ve geniş rahmetle muamele eden Gafur ve Rahim olan Allah'ın size ikramıdır bu. Soru üslubuyla inzal olan son ayet, doğru hareket tarzını or­taya koymaktadır: Yani Allah'a davet eden, nefsini O'na teslim eden, salih amelleri işle­yenden daha güzel, daha faziletli kimse yoktur.

Ayetlerin içerdiği başka bir mukayeseye dikkat çekmek güzel olur. Önceki ayetlere ek olarak burada, salih amel işleyen, iman üzere olan müstakim mü'minleri melekler Öl­dürüyor ve onlan müjdeliyor. Meleklerin onların dostları olduklarını söylemelerine kar­şın kafirlerin dostları ise onları saptıran ve zor durumlara sokan insanlar ve cinlerden kötü arkadaşlarıdır. Kur'ani üslupta böylesi karşılaştırmalar normaldir. Önceki benzer konulu ayetlerde de kafirleri azarlamayı kınamayı ve müminleri övmeyi, güven vermeyi hedeflemiştir. Peygambcr(a) döneminde, Arapların zihinlerinde oluşan meleklerin konu edilmesi, daha kuvvetli etki yapar. Müşriklerin, Allah ile birlikte ortak koştukları, O'-nun yanında şefaatçiler edindikleri melekler, şimdi sadece dosdoğru yolda olan mümin­lerin dostları olarak zikrediliyor.

Ayetler, dediğimiz gibi, İslam'a ilk giren müminlere övgüyü içerse de, sözün önünü açık bırakarak her şart ve yerde Hak din üzere istikamette olan, O'na ihlasla sanlan her­kes için bir ilham kaynağı ve güçlü telkinin devamıdır. Ya da Allah'a davet eden, O'na nefsim teslim eden, salih amel işleyenlerin faziletini övmektedir. Bunu yapan bir kimse, görevlerin en faziletlisini, maruf, vacib, sıdk ve hak üzere bir istikamet ahlâkına, sıfatla­rına ve faziletine sarıldığını hisseder. Bundan dönmemek, sapıtmamak da ahlâkın en faziletlisi ve büyüğüdür. Geçen sûrelerde verilen örneklerde değişik üslublarla Kur'an'da bu durum tekrarlanmıştır.

Bazı müfessirler[28] Aişe ve İbn Ömer rivayetlerinde son ayetin, müezzinleri kastetti­ğini ya da onlar için indiğini söylerler. Bu anlamda bazı hadisler, müezzinlerin faziletini ve Allah katındaki ecirlerini ifade etmiştir. Bu arada bu söz çok gariptir. Çünkü ayetin içeriği bundan daha geniş ve daha kapsamlıdır. Bilakis inzal olduğu şartlarla bağıntısın­dan daha geniş ve kapsamlıdır. Amelinde salih, kendini Allah'a teslim eden, davetçi ve benzeri sıfatlara sahip mü'min övüîmektedir. Ayrıca ezan, Medine döneminde farz olundu. Bu ayetin Mekki olduğunda ihtilaf yoktur. [29]

 

34-  İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düş­manlık bulunan kimse, sanki çok şefkatli, velayeti yakın, yardımcı bir dost'[30] olur.

35-  Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur[31]. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.

36-  Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten bilendir.

 

İlk ayette, iyiliğin kötülükten daha üstün olduğu, ikisi arasında eşitleme imkanı ol­madığı, dinleyene kötülüğe iyilikle karşılık vermesi emredilir. İşte böylesi bir karşılık vermenin, düşmanlığı dostluğa ve velayete çevirme durumuna işaret edilir.

İkinci ayette ise; böylesi bir tavrı üstlenenler övülür. Bu da ancak sabırla, nefsini kontrol edebilen, güzel ahlâktan büyük pay alan kimseler tarafından gerçekleştirilebilir.

Üçüncü ayette; dinleyene yönelik bir uyarma vardır. Kişi, şeytan kendisiyle hayır arasında ya da kendisini bir kötülüğe iterek, kötü bir vesvese vermeye uğraştığı zaman, hemen işiten, bilen Allah'a sığınmaya koşmalıdır. [32]

 

Kötülüğü Önleme Tarzı

 

Ayetlerin üçü birbirleriyle uyumludur. Bir önceki ayet kümesiyle siyak ve konu yö­nünden bağlantılıdır. Allah'a davet eden, salih amel işleyenden daha güzel sözlü kimse yoktur. Bu konuda mukayese ve tercih etme durumu olmadığı gibi, iyilik ile kötülük arasında eşitlik ve denge kurmak da imkansızdır. 'Rabbim Allah'tır' deyip, sonra dos­doğru yürüyen ve her güzellikle ahlâklanan müslümanın Örnek tavrı ne güzeldir.

İyilik kavramları, fiil ve sözleri birlikte içermektedir. Ayetlerde ki emir sığasının Peygamber'e(s) ya da özellikle müslüman dinleyiciye yöneltilmesi mümkündür. Biz ikincisini tercih ediyoruz, çünkü ayetlerin ruhu ile de uyumludur.

Kur'an'ın eşsiz öğretileri vardır. Kötülüğe kötülükle karşılık vermek düşmanlık ve kin doğurur. Kötülüğe iyilikle karşılık vermek aksine düşmanı dosta çevirir; nefsin şe­refli, ahlâkın güzel olduğuna delalet eder. "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle". Bazen insan kötülüğe kötülükle karşılık vermeye yeltenir. Böy­lesi bir durumda müslümana düşen, bunun şeytan vesvesesi ve dürtmesi olduğuna dik­kat etmesidir. Acele etmemeli, mü s lüm anlığına layık olan en güzelini yapmayı tercih et­melidir. Bu da sabır ve kötülüğü iyilikle defetmektir.

A'raf sûresinde bu ayetlerin cümleleri ve hedeflerine benzeyen iki ayeti zikredebili­riz: "(Ey Muhammedi) Sen affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çe­vir. Eğer şeytandan bir vesvese gelip seni dürterse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir." Aziz Kur'an, müslümanın nefsinde kötülüğe aynı ile karşılık vermemesini, nefsini kontrol etmesini, müsahama göstermesini, hayır ve adalet ruhunu nefsine yerleş­tirmesini çok Önemli görür.

Bilakis Kur'an bununla da yetinmez. Bazı ayetler müslümana, akrabalar, yabancılar, zenginler, fakirler, bir alt tabakada bulunanlar ve bütün topululuklarla ilişki ve muame-lerini ihsan temeli üzerine kurmasını farz kılar. Allah'tan korkma ve adaletli davranakla yetinmemeli, bunları aşarak ihsanda bulunulmalıdır. Şu ayetlerde bu hususlar gö­rülür:

1- "Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, el­lerinizin altında bulunanlarla (köle, cariye, hizmetçi ve benzeleri) ihsan ile davranın: Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez." (Nisa, 36).

2- "İman eden ve iyi işler yapanlara; hakkıyla sakınıp iman ettikleri ve iyi işler yap­tıkları, sonra yine hakkıylc sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel (ihsan)yaptıklan takdirde (haram kılınmadan önce) tattıkla­rından dolayı günah yoktur. Allah ihsanda bulunanları sever." (Maide, 93).

3-  "Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı, akrabaya yardım etmeyi emreder, fahşa'yı, münkeri ve bağyi de yasaklar. O, düşünüp, futasınız diye size öğüt veriyor." (Nahl, 90).

"Ona ancak sabredenler kavuşturulur" cümlesi bu durumları Özetleyen bir ihsan halidir. Ayetlerin içerdiği bu telkinler ile değişik Mekki ve Medeni ayetlerde gelen tel­kinler, düşmanlığa karşı aynısı ile karşılık verilmesi ve uğranılan zulme müslümanlar zafer kazanıncaya kadar karşı konulması arasında bir çelişkinin hissedilmesi sözkonu-sudur. Fakat bu ayetteki telkinin insanlar ile müslümanlar arasındaki şahsi davranış dü­zeyinde olduğunu görmekleyiz. Bunun çok şiddetli eziyet ve işkenceye götüren düş­manlık ve zulme sevketmesi mümkündür. Telkindeki çeşitlemeler, insanların fert ve ce­maatler olarak karşılaştıkları şartların değişikliği ile orantılı olması Kur'an'ın genel ru­hu ile bir uyumlulukla yürümesini sağlamaktadır. Aslolanın bağyin ve şerrin fazlalaş­masına neden olmadığı zaman gücü yettiği halde bağışlamaktır. Bu sakinliğe, sessizliğe ve razı olmaya götürür. Azgınlığa aynısı ile karşılık vermek, bunu gerçekleştirmez. Ge­nel bir kaide olarak müslüman, başkalarına bağyi ve eziyeti ilk başlatan olmamalıdır. Bu hal, karşı taraftan ona yöneltildiğinde karşı durmalıdır. Bu sûreden sonra gelen Şura sûresinde bir bölüm vardır. İnşaallah bu konuda doğru tavra, doğruya delil olabilecek değişik tutumların telkinini orada göreceğiz. Bu sûreden sonra konunun açıklamasını yapacağız. [33]

 

37- Gece ile gündüz, güneş ile ay O'nun ayetlerindendiı. Ne güneşe ne de ay'a secde edin. Eğer O'na ibadet edi­yorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin.

38- Eğer büyüklenirlerse, (bilsinler ki) Rabb'inizin katında olanlar, gece ve gündüz O'nu bıkmadan teşbih ediyorlar.

 

"Rabbinin katında olanlar" cümlesiyle meleklerin kastedildiğini söyleyebiliriz. Bu sûreden önceki İki sûrede ve çoğu ayetlerde onların Allah arşının etrafında toplanarak O'nu daima teşbih ettiklerini zikredilmişti.

Her iki ayetin ibareleri açıktır. Hitab, müşriklere yöneltilir. İkinci ayette onlar, ha­kim bir üslubla kınanır. Eğer gerçekten Allah'ı tanıyor ve O'na ibadet ediyorlarsa, gü­neş ve ay'a yaptıkları gibi secde etmeleri doğru olmaz. Bilakis onlara düşen sadece O'­na secde etmeleridir. Ama eğer büyüklenirlerse, bu büyüklenmeleri O'na zarar veremez. Zihinlerinde en haşmetli yaratık meleklerdir; onlar da O'nu daima takdis ederler. Bu de­lil onları susturur. Çünkü onlar da Allah'ı tanır ve O'na ibadet ederler.

Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili herhangi özel bir rivayet yoktur; bir önceki ayeti

açıklamak ve tamamlamak niteliğinde geldiği daha tercihe şayandır. Ayet Allah'ı bilen ve işitenlerin vasfını bildirerek biter. İbadeti ve secdeyi O'na has kılmayip da, Ay'ı ve Güneş'i O'na ortak koşanları kınar. [34]

 

Arapların Güneş Ve Ay'a İbadet Etmeleri Üzerine

 

Güneş ve Ay'ı ilahi aştırmak, o ikisine ibadet etmek, Arap Yarımadası'nın Yemen ülkesinde, ona komşu Mısır, Şam ve Irak ülkelerinde eski zamanlarda yaygındı. Bura­lardaki eski nüfusun çoğu bu yarımadadan gelmişti. Peygamber döneminde ve toplu­munda Araplar, değişik rivayetlere göre, Abduşems (Güneşin kulu) adını kullanıyorlar­dı. Buna örnek Beni Ümeyye'nin dedesidir.

Bunun akidelerinden bir inançla bağlantılı olması gerekir. Bu kabile, kendisi için gü­neşin heykelini yapıp özel bir mabede koymuştur[35]. Bu durum da Peygamber (s) döne­minde bazı Arap kabilelerinde Güneş ve Ay'a ibadet etmenin varlığını ifade ediyor. Ayetlerin içeriği bunu kesinlikle beyan ediyor, çünkü onu yasaklıyor. Hitabın bir grub güneş ve ay'a tapanlara yada müşriklerden o ikisine mi yönelik olduğuna veya özel ol­duğuna kesin bir yargı veremeyiz. Kur'ani üslubun adeti gereği genel bir yönlendirme ile birlikte biz ilk ihtimali tercih ediyoruz. [36]

 

39- O'nun ayetlerinden biri de şudur: Sen, toprağı, kupkuru ve hareketsiz[37] görürsün. O'nun üzerine suyu (yağmu­ru) indirdiğimiz zaman hareketlenir[38]' ve kabarır[39]. O'nu dirilten, elbette ölüleri de diriltir. O her şeye muktedirdir.

Ayet bîr öncekine atfedilir ve görüldüğü gibi siyakın devamıdır. Yeryüzünde Al­lah'ın kudretine delalet eden sahnelerden bir başkasına dikkat çeker. Yer (toprak) hare­ketsiz ve kuru olur. Eğer Allah üzerine su gönderirse hareketlenir, yaşam görütüleriyle dopdolu değişik bitkileri ortaya çıkarmaya, yaşam vermeye çalışır. Sonra ayet, bunu de­lil göstererek ölülerin dirilişindeki Allah'ın kudretine dikkat çeker. Bütün insanların müşahadeleriyle yeryüzünü ölü durumdan canlı ve hareketli bir duruma getirenin, elbet­te ölümlerinden sonra ölüleri de diriltmeye gücü yeter. O, her durumda her şeyi yapma­ya muktedirdir.

Bu ayetlerde verildiği gibi, alt edilemeyen, inkar edilemeyen ve her yerde, her za­man görülebilen örnekler olması itibarıyla, Kur'an'm bu örnekleri çokça tekrarlaması­nın önemi ortaya çıkar.

 

40- Ayetlerimiz hususunda inkâr eden ve büyüklenenler[40] bize gizli kalmazlar. Şimdi, ateşin içine atılan mı daha İyi­dir. Yoksa Kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın, O, yaptıklarınızı görmektedir.

 

Bu ayetin geçmiş ayetleri tamamlayıcı nitelikte olduğu anlaşılmaktadır. Ve yine bundan sonra gelecek ayetler için bir mukaddime olması ihtimali de vardır . İlk ihtimale göre ayetin tevili şöyledir: Evrendeki Allah'ın ayetleri gözler önüne serilmiştir. Bu iba­dete layık olan, hak sahibi ve rububiyeti olan Allah'ın kudret ve azametine delildir, ikna olmak için yeterlidir. Ancak onu kasıtlı olarak görmezlikten gelen böbürlenenler ve bü-yüklenenler inkâr eder. İşte bu kimseler Allah'a gizli kalmaz. İnsanların karşılaşacakları akıbet, amel ve tavırlarına göredir. Kıyamet günü gideceği yeri ateş olan ile, iman ede­rek, güvenerek cennete girenin eşit olması mümkün değildir. Kafirler, büyüklenenler is­tediklerini yapsınlar, çünkü onların dönüşü Allah'adır, yaptıklarını gören ve bilen O'-dur, hakettikleri cezayı alacaklardır. Bu ayette zikredilen mulhidlik; büyüklenme, sapma ve inkâr etme anlamını taşır. Ayetteki mukayese ve korkutma her iki ihtimali içermekte­dir.

Son paragraf, korkutma ve uyarma yolunu takip eder. Bu da Kur'an'm insanın ka­zanmasında, iradesinde ve kazancındaki kabiliyetini isbata delalet eden kesin ibareler­dir.

Ayet ile geçen siyak arasındaki ilişki, ikinci ihtimalin doğruluğu durumunda da ke­silmez. Geçen siyakta, bazı Allah'ın ayetlerini, rububiyetini, azametine tanıklık eden ev­reni, Kur'an'ı hikaye ettiğini zikrediyor. Görüldüğü gibi münasebet devamlı olacaktır. [41]

 

41- Onlar kendilerine gelen Kur'an'ı[42] inkâr ettiler. Halbu­ki o (Kur'an), eşsiz (aziz}[43] bir Kitab'dır.

42-  Batıl, ona önünden de ardından da gelemez. (Çünkü Kur'an) Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen (Allah) tara­fından indirilmiştir.

43- Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olan­dan başka bir şey değildir. Kuşkusuz, Rabb'in, hem bağış­lama sahibi, hem de acıklı azab sahibidir.

44-  Eğer biz onu A'cemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A'cemİ (Arapça ol­mayan bir dil) mi?" De ki: "O, iman edenler için bir hida­yet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir (ağırlık) sağırlık vardır. Ve o (Kur'an), onlara karşı bir kör­lüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir."[44]

45- Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik, fakat onda anlaş­mazlığa düşüldü. Eğer senin Rabb'inden (daha önce) bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hü­küm verilmiş (bitirilmiş) olurdu. Gerçekten onlar, bundan yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.[45]

 

Geçen ayetin, bu ayetlerin önsözü olduğuna ihtimal vermek, bu ayetleri siyakın de­vamı yapmaktadır. Hakkı kasıtlı olarak görmemezlikten gelenler, Allah'ın ayetini inkar edenler, onlara gelen Kur'an-ı Kerim'i yalanlamışlardır. Geçen ayetin bir Öncekini ta­mamlayıcı nitelikte olduğunu farzedersek, bu ayetler yeni bir bölüm olmakla birlikte aynı zamanda geçen siyakla da bağlantılıdırlar. Bu siyakta, inkarcıların inkâr ettiği tab­lolardan bir tablo anlatılmaktadır.

Ne olursa olsun ayetler, Pcygamber(s) ile kafir ve büyükle nen I er arasında geçen tar­tışma tablolarından bir sahneyi canlandırmaktadırlar;

1- Evrende görülen Allah'ın ayetlerine büyüklenenler, hiçbir yönden kendisine bâtıl bulaşmamış olan, hiçbir yönden nüfuz edilemeyen yüce ve korunan kitab, kendilerine geldiği zaman, Kur'an'a karşı da büyüklendiler ve onu saptırmaya çalıştılar. Çünkü Kur'an, her yaptığının hamd ve sena edilmesini farz kılan, yaptığı herşeyi yerli yerinde ve doğru yapan hakim olan Allah tarafından indirilmiştir. Kafirlerin Peygamber (s)'e söyledikleri sözleri, ondan önceki elçilere de benzer şekillerde söylemiştir. Doğrusu Al­lah onları gözetleyendir. O acıklı bir azab sahibidir. Hakedenlere geniş mağfiret sahibi­dir.

2-  Eğer Allah Kur'an'ı Arapça değil de başka bir dille indirmiş olsaydı kafirler yine itiraz ederlerdi. Anladıkları bir dilde onun ayetlerinin açıklanmamasını sorgularlardı. "Kur'an aynı anda hem Arapça hem de başka bir dilde nasıl olur?" diye.

3- Peygambere düşen, vahyin söylediklerini aynen açıklamaktır. Kur'an, iman eden, tasdik eden, niyetleri güzel, amaçları temiz, hakkı isteyen kimseler için şifa ve hidayet kaynağıdır. Kafirler bundan faydalanamazlar, çünkü kulaklarında bir tıpa gözlerinde bir karanlık vardır, sanki onlara çok uzaktan seslenildiğinde, bu sesi ulaştırmak mümkün değildir.

4- Musa (a)'ya gelen Kitab'a karşı insanların tutumu da buydu. Fakat onlar tasdik e-den ile yalanlayan arasında ihtilafa düştüler.

5- Allah insanlar arasında acil bir hüküm vererek kafir ve yalancıları yoketmeye, sa­dık mü'minleri kurtarmaya kadirdir. Ancak hikmeti bu hükmün gelmesinde şüphe olma­yan Kıyamet gününe ertelemesidir.

Son ayetin son paragrafı, Kur'an yada Kıyamet günü yada Musa'nın kitabı hakkın­dadır. Onların şüphe ettikleri şeyde sebat etmedikleri ve hâlâ şüphe ettiklerini belirtilir.

44. ayette Kur'an'a inanmayanların tanımlanmaya gidilmesi inatçılıklarının ve bü-yüklenmelerinin çok şiddetli olduğunu tanımlamak içindir. Önceki sûrede bunun örnek­leri geçmişti. Bu amaçla benzer münasebetler tekrarlanmıştır. [46]

 

Kur'an Ve Yabancı Bir Dil

 

"Eğer onu, A'cemi (Arapça olmayan bir dille); bir Kur'an kılsaydık, derlerdi ki: Keşke ayetleri açıklamaydı." ayeti, kafirlerin ilk semavi kitaplarla Kur'an arasında lü­gat birliğinin olmaması nedeni ile, hepsinin Allah katından indirilmesini sorgulamaları­nı ilham etmektedir. Eğer bu yaklaşım Allah'ın izni ile doğru ise, ayetin bu soruları ya­lanlama, karalama ve meydan okuma noktasında gelmiş olma ihtimali vardır. Ayetler, büyüklenmenin getirdiği bu soruyu güçlü, susturucu, kmayıcı bir cevap vererek redde­der. Ayetlerin tartışma ortamındaki soru ve cevaplan sergilemek için indirildiği de mulvetemeldir. Büyüklenme ve meydan okuma yoluyla değişik tutumlarda söyledikleri sözler olma ihtimali de vardır. Biz bunu tercih ediyoruz, çünkü tefsiri yapılan Şuara sûrenin de bu ayetin içeriğine benzer ayetler delilîmizdir. "Biz onu yabancılardan birisine indir-seydik de, O'nu onlara okusaydı, ona inanmazlardı"(Şuara, 198-199). Bu ayetlerden önce gelen ayetler, Kur'an'ın Allah tarafından Arapça bir dille indirildiğini belirtir Sanki Şuara süresindeki 195. ayet, Arapça olmayan bir dille değil de Arapça indirilişi-nin yorumunu içerir. [47]

 

Kur'an'a Batıl Bulaşmaz

 

"Batıl, ona önünden de ardından da gelmez" cümlesi, Kur'an'ın muhkemleriyle, ah-kâmiyla, hedefleriyle, prensipleriyle, telkinleriyle tamamen bir uyumluluk sağlar. Onun hepsi haktır, herhangi bir ihtilaf ve çelişkisi yoktur. Bunların yanında her batıldan yada her batıl şüpheden münezzehtir. Onun her bölümüne düşünerek, araştırarak, karşılaştıra­rak, mukayese yaparak, bazı bölümlerini bazısı ile bağlayarak, bazı bölümleri bazısı ile tefsir ederek dikkatlice inceleyen herkes, büyüklenme, heva ve hevesten uzak insaflı bir yaklaşıma sahip olur. Bu cümlenin ortaya koyduğu büyük mucize ortaya çıkar.

Gaybi uhrevi ve kainat sahnelerinden, kıssalarından, benzerlik ve vesileler yönünde yada insan aklının idrak edemediği noktalarda farklılık ve değişiklik olabilir. Fakat bu durumda olanla konuyu irtibatlandırmak asla uygun değildir. Ayetlerin üslubu, indiriliş hikmeti gereği, geçen değişik münasebetlerde dikkat çektiğimiz yakınlaştırma ve temsil etme yoluyla yada zihinlere yerleşen müjdeleme, korkutma ve korumayı içeren Allah'ın mesajını desteklemek ve anlaşılmasına yardım etmek amacını gerçekleştirir. [48]

 

46-  Kİm salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir. Kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Rabb'in kullara zulmedici değildir.

47-  Kıyamet saatinin ilmi O'na döndürülür. O'nun ilmi olmaksızın, hiç bir meyva tomurcuğundan[49] çıkmaz, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Onlara: "Ortaklarım ne­rede" diye sesleneceği gün "Sana arz ederiz ki[50], bizden hiçbir gören yok"[51] dediler.

48- Böylece önceden taptıkları onlardan uzaklaştı[52] ve on­lar kendileri için kaçacak bir yer[53] olmadığını anladılar[54].

 

Görülen O Ki, Bu Ayetlerde Geçen Bölümü Takip Ederek Şunlar Anlatılır:

 

Bir; Her insan yaptığı salih yada kötü amellerinden sorumludur. Onun, ceza ve mü­kafatı Allah'ın katında zulmedilmeden, eksiltilmeden verilir. Çünkü Allah'ın kullarına zulmetmesi imkansızdır.

İki: Saatin ilmi yani Kıyamet günün vakti, olmuş ve olacak her şeyin hatta bir mey-vanm tomurcuğundan çıkması, bir kadının hamile olması ya da doğurması, Allah'ın bil­gisi kalındadır.

Üç: Kıyamet günü Allah müşriklere O'nunla birlikte koştukları ortaklarının nerede olduğunu sorduğu zaman, durumun gerçekliğini itiraf etmekten ve söylediklerinden vaz­geçmelerinden, Allah'ı ortak koşmaktan tenzih etmelerinden başka bir yol bulamaya­caklardır. Yalvardıkları tanrıları orada bulunmayacaktır. Allah'ın azabı ve cezasından kurtulmanın ve kaçmanın imkansız olduğuna inanmışlardır.

Ayetlerin bütünü müşrikleri korkutma ve onları kınama noktasındadır. Hedeflediği tek şey, pişmanlık ve vazgeçme duygularını onlarda teşvik etmektir. Onlar Kıyamet gü­nünde, ortak koştukları tanrıların rezil oluşunu ve durumlarının ne olacağını dinlemekte­dirler.

İlk ayet, sarih ve kati olarak kesin hüküm taşımaktadır. İnsanların iyi veya kötü olarak yaptıkları ameller, iman ya da küfrü seçimi, kendi iradeleriyle gerçekleşir. Bu ne­denle herkes, yaptığı amelin sorumluğuna tahammül etmelidir. Sevap ve ceza, bu seçi­min sonucuna göre ortaya çıkar. [55]

 

49-  İnsan, hayır istemekten[56] usanmaz (daima malının art­masını diler). Ama kendisine bir şer dokundu mu hemen üzülür, ümitsiz olur.

50-  Eğer ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırsak, mutlaka; "Bu benim (hakkım)dır. Ve ben Kıyamet saatinin kopacağını da sanmıyorum; (Kıyamet kopsada) Rabb'ime götürülmüş olsam bile muhakkak O'-nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır" der. Biz, o nankörlere, yaptıklarını mutfaka haber vereceğiz ve mut­laka onlara sert (galiz) azabdan tattıracağız.

51-  İnsana bir nimet verdik mi yüz çevirir; yan çizer. Ona bir şer dokundu mu, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) dua edip durur."

 

Kafirlerin ayetlerde zikredilmesi, korkutulması siyak ile ayetler arasında ilişkinin varlığına delildir. Bu ayetler, toplumda insanların çoğunu oluşturan kafirlerin ahlâkını tanımlamak, ayrıntılara girmek için indirilmiştir. Çoğunlukta olan bu tür insanlar, hayrı istemekten ve onunla zevklenmekten usanmaz. Eğer ona bir şerr dokunursa ümitsizliğe düşer, umutsuzluk ona hakim olur. Eğer Allah bu musibeti üzerinden kaldırır ve bir ni­met ve rahmete dönüştürdüğünde, Allah'ın üzerindeki lutfunu inkâr eder ve bundan İsa­bet eden hayrın zaten hakkı olduğunu iddia eder. Çok sürmeden dünyaya dalar ve ona güvenir, Allah'ı ve ahireti ve orada salihler için hazırlanan hayrı, inkarcılar için hazırla­nan azabı unutur. Ölümden sonraki hayır ve güzellikle uyarmayı inkâr eder. İşte bütün işi bu olur. Eğer Allah ona bir nimeti verirse ondan yüz çevirir ve şer dokundurursa da bol bol dua eder. Allah inkarcı kafirleri yaptıklarına karşı cezalandıracaktır. Onlara doğ­ru yolu gösterdiği için de mevcut halleri nedeniyle en şiddetli azabı tattıracaktır.

Ayetlerde tespit ve kınamalar, etkili ve güçlüdür. Bu ayetler, Kur'an'ı dinleyen, Al­lah'ı ve nimetlerini inkar eden çoğu insanların, ahlâklarını tanımlama yoluna gitse de, genel surette toplumların durumunu canlandırır. Her şartta, o inkarcı şahıslar Allah'ın hakkında taksiratları, lutfunu inkar etmeleri, bolluk ve refah anlarında O'nu unutmaları, dünya ve şehvetlerine, isteklerine dalarak görevlerini ve akibetlerini düşünmemeleri sözkonusudur. Bu ayet, müslümanlara Allah'a ve insanlara karşı görevlerini inkar etme­den, umutsuzluğa düşmeden, israf etmeden, dünyaya dalmadan, haddi aşmadan, hatırla­tan daimi bir feyz ve ilham kaynağıdır. [57]

 

52-  De ki: "Gördünüz mü, ya (Kur'an) Allah tarafından ise ve siz de onu İnkar etmişseniz o zaman uzak bir ihtilafa düşenden[58] daha sapık kim olabilir?

53-  Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde (âfakta ve enfüste) ayetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'an)ın gerçek ol­duğu, onlara iyice belli oisun. Rabb'inin her şeye tanık ol­ması, yetmez mi?

54- İyi bilki onlar, Rablerine kavuşmaktan kuşku içindedir­ler. İyi bil ki O, her şeyi kuşatmıştır.

 

Hitabın kafirlere yönelik olması bu ayetler ile önceki ayetler arasındaki ilişkinin var­lığına delildir.

İlk ayet, Peygamber (s)'e kafirler için, Allah'ın katından indirileni gerçekten dinle­dikten sonra inkâr edenlerin durumlarının nasıl olacağını, azarlayan bir ifadeyle sorma­sını ister. Sapıklık ve batıl da, delili ve ilmi olmadan itiraz ve ihtilaf edenden daha sapık kim vardır? Ayetin sigasında ve ruhunda delaletlerinin, batıl tutumlarının ve çirkinlikle­rinin isbatı vardır.

İkinci ayet, onları korkutmaya ve sakındırmaya yöneliktir. Allah onlara bedenlerin-deki ve ufuklardaki ayetlerini, kendilerine gelenin hak olduğuna emin oluncaya kadar göstereceğini bildirir, Allah'ın buna muktedir olduğunu isbatlamak için de, O'nun her-şeyi gözetlemesi yeterlidir.

Üçüncü ayet ise, kafirlerin Allah ile buluşmada, O'nun huzurunda durmada çok şüp­heci olmalarını uyarıcı bir üslup ile hatırlatmaktadır. Tenbih (dikkat çekme) üslubu ile Allah'ın her şeyi kuşattığı ve onlar üzerinde de muktedir olduğu bildirilir. Bu da O'n-dan kaçamayacaklarına, O'nu taciz edemeyeceklerine delil oluşturur.

Ayetler, kafirlerin kuşkucu ve tartışma tavırlarına güçlü bir sonuç getirir. Aynı za­manda sûrenin bitişini bu kuvvetle vurgular. Değişik örneklerde geçtiği gibi Kur'an'ın üslubu budur. Ayet, bir yandan Peygambere güven vermeyi ve teselli etmeyi a-maçlarken, diğer taraftan müşriklerin nefislerinde korku, pişmanlık ve vazgeçirme duy­gusunu oluşturmayı amaçlar.

"Biz onlara, ufuklarda ve kendi bedenlerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'an)ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun" ayeti üzerinde müfessİrlerin teville­ri değişiktir. Bazıları onun, evrenin değişik sahne ve kanunlarında Allah'ın Rububiyeti-ne ve vahdaniyetine, ayrıca bedenlerin yapısında bulunan delillere işaret ettiğini ifade eder. Diğerleri ise, bu ayetin Bedir ve diğer savaşlarda, Mekke'nin fethinde helak olan küfrün tağutlarına Allah'ın va'dinin, tehdidinin ve üstünlüğünün gerçekleşmesine, Arapların çoğunun İslam'ı hak din olarak kabul edip, ona girmelerine vurgu yaptığını belirtir. Sonra da İslam'ın zaferi ve yayılması dünya ufuklarına uzanmıştır.

Her iki söz de zikredilmiştir ve güzeldir. Örnekleri verilen bazı değişik Kur'an ayet-lerindeki güven verme ve müjdeleme, ikinci söz ile uyumludur. [59]

 



[1] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/293.

[2] Bkz. İbn Kesir Tefsiri

[3] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/294-296.

[4] Sevâen-lis-sâilîn "Sevaûn" kelimesi fetha olaral kesre olarak da okunmuştur. Kesra okunduğunda, "erbaîu eyyamu" kelii nin sıfatı olur. Yeryüzündeki bütün yaratıkların süresi anlamına gelir. okunduğunda aynı kelimenin temyizi olur. O zamanda, "eşit tam dört anlamına gelir. "Lis-sâilîn": Yeryüzünde, isteyen kimseye verilen sürj miktarıdır. Ya da Allah orada herşeyi, ihtiyaç anında isteyen her kimseye ulaşsın diye varetti.

[5] Kaddera fîhâ ekvâtehâ O zamanlar, her biri için ya­şamlarının geçimini temin üzere hem kendileri hem aileleri için bir İhtiyaç kıldı.

[6] Ve evhâfîkülli semai'n emrahâ Göklerin her bir semasını düzenledi ve yerine koydu.

[7] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/297.

[8] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/297-298.

[9] Sa'ikatûn Kasırga olarak gelen Allah'ın azabından sıfattır.

[10] Nehisâtin Uğursuz.

[11] Sarsaran Soğuğu çok şiddetli. Esintisi ve gürültüsü çok şid­detli/kasırga.

[12] Fehedeynâhûm Onlara açıkladık, irşad ettik ve hidayet yoluna kılavuzlandırdık.

[13] el-Hûni Alçaltıcı, horlayıcı

[14] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/299-300.

[15] Yuze'ûn Bazıları toplanır, Allah'ın önünde hepsi birden dur-duruluncaya kadar, ilkleri tutulur (hapsolunur).

[16] Erdâkiim Sizi düşürttü, sizi mahvetti.

[17] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/301-302.

[18] Yeste'tibû Af diliyor, özürlerini açıklıyorlar.

[19] Fe mâhûm mine'l-mu'tebîn İtirafları ve özürleri kabul edilmeyecektir.

[20] Kayyednâ Dirilttik ve hazırladık.

[21] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/302-303.

[22] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/303.

[23] Elğavfîhi Sözle gürültü yaparak karıştırın.

[24] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/304.

[25] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/305.

[26] Tû'adûn İstediğiniz veya temenni ettiğiniz

[27] Nuzûlen Konaklayan misafirin hakkı olarak insanların sunduğu ikram ve ziyafet.

[28] Bkz. İbn Kesir, Hazin, Taberi Tefsirleri

[29] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/306-307.

[30] Veliyyûn hamim Yardımcı, çok şefkatli ve dostluğu iyi bir ar­kadaş.

[31] Ve ma yulekkâhâ Onunla nitelenmez, ona olmaz ve ona ula­şamaz anlamlarındadır.

[32] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/308.

[33] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/308-309.

[34] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/310.

[35] islam'dan önce Arap tarihi, Cevad Ali, c. V, s. 112-113.

[36] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/310.

[37] Hâşi'atün Donuk, cansız vadi.

[38] İhtezzet Yarıldı veya hareketlendi.

[39] Rabet Tamamlandı ve arttı.

[40] Yulhidûn İlhad'ın aslı, bir şeyden veya haktan sapmaktır. Bu­radaki anlamı, "inkar etmek ve büyüklenmek" olabilir.

[41] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/311-312.

[42] ez-Zikrü Buradaki kullanım, "Kur'an"dan kinayedir.

[43] Aziz Hiç kimsenin aynısını yapmaya güç yeüremeyeceği bir şe­kilde eşsiz olan.

[44] Yunâdevne min mekânın be' idin Uzak yerden sesleniş, müşriklerin işitmemelerinden kinayedir. Çünkü bir insan, çok uzak­tan yönlendirilen sesleri duyamaz.

[45] İnnehûm lefı sekicin minhü murîh Orada şika­yet edenler, şikayet ettikleri şeyde şüphe içindedirler. Şüphelerinde sabit ve kesin bilgi sahibi değillerdir.

[46] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/313-314.

[47] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/314-315.

[48] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/315.

[49] Ekmâmihâ Tomurcuklar.

[50] Azennâke Senin için itiraf ettik ve ilan ettik.

[51] Maminnâ min şehtd Sana ortak olacak, şahitlik edecek hiç kimsemiz yoktur.

[52] Daîle 'anhûm Onlara kayboldu.

[53] Mehîs Kaçacak yer ya da sığınacak yer.

[54] Zannû Burada "kesin bildiler" anlamında olup, kelime zıt anla­mındadır.

[55] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/316-317.

[56] Duâ İstek ve arzu.

[57] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/317-318.

[58] Şikâkinbe'id Şiddetli ihtilaf, çelişki, ayrılık.

[59] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 3/319.