Muhammed Suresi - 047Muhammed - 2. Sayfa
47
Muhammed Sûresi İndiği Yer : Mekke İniş Sırası : 95 Ayet sayısı : 38
Nüzulü
Sûre Medine'de, Bedir savaşından sonra ve muhtemelen Uhud savaşı esnasında, Hadîd sûresinin peşinden nazil olmuştur. Mekke'de indiğini söyleyenler, İbn AbbaY in, 13. âyeti kastederek "Mekke'de, Hz. Peygamber oradan keder içinde ayrılırken germiştir" sözünü genelleştirerek yanılmışlardır (Kurtubî, XVI, 216; İbn Âşûr, XXVI, 71). Bu ayrılıştan maksat hicret ise yalnızca 13. âyet Mekke'de inmiş demektir, Veda haccındaki ayrılış kastediliyorsa o da Medine'de inenlere dahildir.
Adı
Sûrenin meşhur adı Muhammed'dir. Peygamberimizin adı Âl-i tmrân sûresinde de geçmekle beraber (3/144) bu sûre ondan önce geldiği ve 2. âyetinde ismine yer verildiği için onun adını almıştır. Ana konularından biri savaş olduğu, müminleri Allah yolunda savaşa teşvik eden âyetlere yer verildiği ve 20. âyetinde, "savaş" anlamındaki "kıtal" kelimesi geçtiği için sûre bu isimle de anılmıştır.
Konusu
Temel konusu, savaş belâsından kurtulmak ve barışı devamlı kılabilmek İçin barış düşmanlarının savaş gücünü yok edinceye kadar onlarla savaşmaya teşviktir. Bu temel konu çerçevesinde şu hususlara da temas edilmiştir:
İman edenler ile etmeyenlerin yapıp ettiklerinin, dünya ve âhiret hayatında işe yaraması ve Allah katındaki değer bakımından karşılaştırılması.
Allah'ın yardımı, ödüllendirmesi ve doğru düşünmeye muvaffak kılması bakımından iman edenler ile etmeyenlerin farkları.
Münafıkların tipik davranışları.
Dünya ve âhiret nimetlerinin karşılaştırılması.
Dünya hayatının imtihan hikmeti ile bağlantısı.
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. İnkâr yolunu seçip Allah yoluna da engel koyanların yapıp ettiklerini O boşa çıkarmıştır, 2. İman edip güzel şeyler yapanların, valilerinden gelmiş bir gerçek olarak Muhammed'e indirilene inananların ise günahlarını affetmiş ve durumlarını düzeltmiştir. 3. Bunun da sebebi şudur ki, inkâr edenler boş şeylerin peşine düşmüşlerdir, iman edenlerse rablerînden gelen gerçeğe uymuşlardır. Allah insanlara kendilerinden örnekleri işte böyle vermektedir.
Tefsiri
1-3. Gelecek birkaç âyette daha müminler ile kâfirler, çeşitli yönlerden karşılaştırılmaktadır; buradaki mukayese ise düşünce modelleri ve işlerde basan bakımından yapılmaktadır. İnsanlar düşünürken fıtrî düşünme yetenekleri yanında ön yargılar, inançlar ve kabullerden de yararlanırlar. Allah'ı, peygamberi ve âhi-reti inkâr edenlerin, düşüncede ve pratikte her şeyi yerli yerine koymaları mümkün değildir. Ömürlerini uğrunda harcadıkları şeyler fanidir, değerleri izafîdir, hedefleri güdüktür; yaratılış amacı ve ebedî hayat göz Önüne alındığında, geçici basanları aslında başarısızlıktır.
Meali
4. Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurunuz, nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayınız. Sonra ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak; ta ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin). İşte böyle; Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı, fakat sizleri birbirinizle denemek istiyor. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır. 5. (Dünyada) onlara doğru yolu gösterecek, durumlarını düzeltecektir. 6. (Âhiiette ise) kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır. 7. Ey iman edenler! Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır. 8. İnkâr edenlere gelince onların sonu felakettir, amellerini de Allah boşa çıkarmıştır. 9. Bu onların, Allah'ın indirdiğinden nefret etmeleri sebebiyledir. Allah da onların yaptıklarını sonuçsuz kılmıştır. 10. Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmediler mi? Allah onların köklerini kazıdı, bu kafirleri de benzer sonuçlar beklemektedir. 11. Bu, iman edenlerin yar ve yardımcılarının Allah olmasının, kâfirlerin ise böyle bir yardımcılarının bulunmamasının sonucudur. 12, Şüphe yok ki Allah, iman eden ve güzel şeyler yapanları, zemininde ırmaklar akan cennetlere sokacaktır, inkâr edenlere gelince onlar da nimetlerden yararlanır, tıpkı hayvanlar gibi yiyip içerler; ebedî kalacakları yer ise cehennemdir.
Tefsiri
4. Enfâl sûresinde (8/67) düşmana Öldürücü darbeyi vurup savaş güçlerini çö-kertmedikçe ganimet ve esir alma gibi şeylerle meşgul olunmaması emredilmişti. Bu âyet aynı hükmü teyit ettikten sonra esirlere nasıl muamele edileceğini açıklıyor.
"Esirleri sağlam bağlamak"tan maksat kaçmamaları için gerekli tedbiri almaktır. Bundan sonra onlara ne yapılacağı konusunda yetkililere iki seçenek gösterilmektedir: Ya bedelsiz, bir lütuf olarak salıvermek yahut da bir müslüman esir ile değişmek, salmaya karşılık maddi menfaat sağlamak, bu mânada bir bedel karşılığında serbest bırakmak. Âyette esirlere yapılacak başka bir muameleden söz edilmiyor. Bu sebeple büyük hukukçulardan Atâ ve Hasan-ı Basrî, "Esirin öldü- rülmesi caiz değildir, devlet başkanına böyle bir yetki verilmemiştir" demişlerdir; biz de bu görüşe katılıyoruz. Müctehidlerin çoğunluğu ise esirlerin öldürülmesinin de caiz olduğu kanaatine, âyetin başını (yani kâfirleri öldürün ifadesini) ve bazı uygulamaları delil gösteriyorlar. Bize göre bu deliller de zayıftır. Âyetin başı savaş hali ile ilgilidir, burada ise savaş bitmiş ve düşman esir alınarak etkisiz hale getirilmiştir, ona ne yapılacağı da açıkça anlatılmıştır. Örnek gösterilen uygulamalarda bazı esirlerin öldürülmeleri özel sebeplere ve suçlara dayanmaktadır.
Bu noktada tartışılması gereken bir konu da esirlerin köleleştirilmeleridir (is-tirkak). Hz. Peygamber'in böyle bir uygulaması yoktur. O, esirleri kurtulacakları güne kadar himaye edilmek ve hizmetinden yararlanılmak üzere bazı ailelere vermiş, fakat köleleştirme yapmamıştır (Seyyid Sabık, Fıkhu's-sünne, II, 688). Ondan sonra gelen halifeler misilleme yoluyla bu uygulamaya nâdir olarak yer vermişlerdir. Daha sonra esirlerin köleleştirilmeleri uygulaması -bize göre Kur'an'ın amacından sapılarak- yaygınlaşınca fıkıhçılar bunun meşruiyetini, zayıf temellere dayandırmışlardır. Bu delilleri tenkit etmeden açıklayan İbn Âşûr, "bedelsiz" mânasında olmak üzere "karşılıksız" diye tercüme ettiğimiz "mennen" kelimesinin mânasına köleleştirmenin de girdiğini, çünkü öldürmemenin bir lütuf olduğunu ifade etmektedir (XXVI, 81). Bu delillendirmenin zayıf yönü, esiri öldürmenin caiz olduğunu veri olarak almasıdır. Halbuki bunun tartışmalı olduğunu yukarıda ifade etmiş bulunuyoruz. Ayrıca bir kimseyi köleleştirmeyi "lütuf saymak" için kelimeyi ve kavramı iyice zorlamak gerekir. Bizim anladığımıza göre Kur'an'ın hedefi, insanları köleleştirmek, kölelik için meşru kaynak icat etmek değil,bir sosyal krize yol açmadan zaman içinde köleliğe son vermektir (Bu konuda farklı görüşler için bk. Kurtubî, XVI, 219 vd.).
Savaşla ilgili talimatın bağlandığı gerekçe, İslâm'ın savaş ve barış hakkındaki temel düşüncesini anlamak bakımından oldukça önemlidir: "Ta ki savaş ağırlıklarım indirsin (sona ersin)." Kur'an, haksız yere cana kıymayı sona erdirmek için öldürenin canına kıyılmasını (kısas) istiyor; aynı şekilde yeryüzünde savaşın sona ermesi; barış, hak ve din özgürlüpnün hakim olabilmesi için de zalim düşmanla savaşılmasını ve onların savaş güçlerinin çökertilmesini emrediyor.
5-6. Bir önceki âyetin sonu, iki farklı okumaya dayalı olarak iki şekilde anlaşılmıştır. "Allah yolunda savaşanlar" mânasındakİ okuma ve anlayışı benimseyenlere göre 5. ve 6. âyetlerde zikredilen ilâhî lütuflar dünya hayatında söz konusudur; Allah onlara doğru yolu gösterecek (hidayet verecek) ve durumlarını düzeltecektir. Bizim tercüme ettiğimiz okumaya göre ise Allah yolunda öldürülenlere doğru yol gösterilmekte ve durumları ıslah edilmektedir. Bunu "cennette yerlerini göstermek ve günahlarını bağışlayarak cennete girecek hale getirmek, huzur ve sü- kûna kavuşturmak" şeklinde yorumlamak mümkün olmakla beraber bu yorumda lafızlar zorlanmaktadır. Bizim tercih ettiğimiz anlayışta âyet, "öldürülmeden önceki oluşu" İfade etmektedir; yani Allah yolunda öldürülenler daha Önce, onların şehit olacaklarını bilen Allah'ın lütfü ile bu kıvama gelmekte, öldükten sonra da Allah'ın dünyada İken kitabında anlatarak tanıttığı veya oraya girdikten sonra tanıtacağı cennete girmektedirler.
7. Allah'ın yardıma ihtiyacı bulunmadığı kesin olduğuna göre "Allah'a yardım", mecazî olarak "O'nun dinine, peygamberine" yardım demektir. Bu âyet bir ilâhî sünnete (imtihan ve sa'y olarak anılan âdete, kanuna) ışık tutmaktadır: Allah dünya hayatını imtihan için takdir buyurduğundan yardımını da kulun kendisine düşeni yerine getirmiş olmasına, sözlü dua yanında amel ve çabalarıyla fiilî duasını da yapmış bulunmasına bağlamıştır. Kul iyiliğe doğru bir adım atarsa Allah, yardım ve ödül olarak bin adım atmaktadır.
8-12. Nefsânî arzularına göre yaşamak İsteyen, özgürlüklerinin din ve ahlâk tarafından da olsa kısıtlanmasına rıza göstermeyenler, bu sınırlan getiren, insanı disiplin altına almayı, eğitmeyi ve kâmil kılmayı hedefleyen dine ve dini anlatan ilâhî kitaba, Peygamber'e karşı nefret duyarlar. Bu nefret onların hidayet kaynağından yararlanmalarını engeller; sonuç ise boşa geçirilmiş, fâniye harcanmış, ebedî mutluluk kazancı bakımından iflas ile bitmiş bir hayattır. 13. Seni dışan çıkaran şehrinden daha güçlü nice şehri helak ettik; onlara yardım edecek kimse de yoktu. 14. Rabbinden gelmiş kesin bir kanıta dayanan kimse, kötü işi kendine güzel gösterilen ve arzularının peşinde giden kimse gibi olur mu hiç! 15. Rabbine itaatsizlikten sakınanlara vaad edilen cennetin temsili şudur: İçinde doğal nitelikleri bozulmamış su ırmakları, tadı bozulmamış süt ırmakları, içenlere lezzet veren şarap ırmakları, süzülmüş bal ırmakları bulunan bir bahçedir. Onlar için ayrıca orada her meyveden nercirttiir. üstelik rablerinden bir de bağışlama lütfü. Şimdi bunlar, ateşte devamlı kalan, bağırsaklarını parçalayan kaynar su içirilen kimseler gibi otur mu hiç! 16. İçlerinden sana kulak verenler de var. Nihayet senin huzurundan ayrılınca, bilgi sahiplerine, "Biraz önce ne söyledi?" diye sorarlar. İşte Allah bunların kalplerini mühürlemiştir, arzularının peşine takılıp gitmektedirler. 17. Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar ve kendilerine takva şuurunu bahşeder. 18. Onlar (yola gelmek için) kıyamet vaktinin ansızın gelivermesini mi bekliyorlar! Halbuki onun alametleri geldi. O gelip çatınca akıllanın başlarına devşirmeleri neye yarar! 19. Bil ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allah'tan af dile. Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağım Allah bilir.
Tefsiri
13. Kurtubî'nin sahih olduğunu açıklayarak naklettiği bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'yi terketmek mecburiyetinde bırakılınca, Sevr mağarasına geldiğinde geriye dönüp Mekke'ye bakarak hüzünlenmiş ve "Ey Mekke! Sen Allah'ın en çok sevdiği, benim de en çok sevdiğim bir şehirsin. Eğer senin müşriklerden oluşan halkın beni çıkarmamış olsalardı seni asla terketmezdim" demiş, bunun üzerine onu ve ümmetini teselli İçin bu âyet inmiştir (XVI, 226). Mekke müşriklerinin de akıbeti Allah'ın dediği gibi olmuş, ileri gelenleri yok edilmişler, güvendikleri güçleri onlara fayda vermemiş, acı sonu engelleyememiştir.
14-15. Hz. Peygamber ve diğer müminler Mekke'den Medine'ye göç ederken her şeylerini kaybetmiş, zarara uğramış, şirk ve İnkârda ısrar eden müşrikler ise kazanmış gibi görünüyorlardı. Bu görüntünün geçici ve aldatıcı olduğu, biri dünyaya diğeri âhirete ait ikî önemli değer üzerinden yapılan bir mukayese ile anlatılıyor. Dünyada müminlerin değerli kazanımlan kesin iman ve bilgidir; bu iman ve bilginin aydınlattığı bir hayat yolunda ilerlemeleridir. Buna karşılık müşriklerin İnançları kanıtsız, bilgileri temelsizdir; gece karanlığında el yordamıyla yol bulmaya ça-hşmaktadırlar. Müminlerin âhiretteki değerli kazançları, âyette misal verilerek anlatılan cennettir, Allah tarafından bağışlanmaktır, O'nun rızasının tecellisini yaşamaktır. İnkarcıların âhirette elde ettikleri şey İse acılarla dolu cehennemdir.
- Cennetin doğrudan kendisini anlatmak, onu dünya hayatına ait kelimeler ve kavramlarla tanıtmak, insan zihninin yapısı bakımından mümkün değildir. Orası ayn bir âlem, ayrı bir varlık boyutu, farklı bir mahiyetler bütünüdür. Ama yine de insanları imrendirmek ve Özendirmek için bir şekilde anlatılması gerekir. Kur'anuı âhiret hallerini anlatmak için seçtiği anlatım yolu, İnsanların en azından kendi yaşadıkları, algıladıkları dünya hallerinden örnekler vererek onların âhiret hakkında kıyaslama yoluyla bir fikre varmalarını sağlamak, bunun için mecazlar kullanmak ve misaller vermektir. Âyette verilen misaller sonuçta cennet hayatının, çeşitli zevklerle dolu, insanın mutluluk içinde yüzeceği bir hayat olduğu noktasına vanr.
16-17. Burada mukayese münafıklar ile müminler arasındadır. Münafıklar Hz. Peygamber'in yanında ve yakınında bulunuyor ve onu dinliyorlardı, ama kalplerinde iman bulunmadığı için bu beraberlik ve ondan duydukları şeyler kendilerini rahatsız ediyor, yeri geldikçe alay ederek, olmadık sorular sorarak, problemler çıkararak rahatlamaya çalışıyorlardı. Hem dinleyip hem de başkalarına "O şimdi ne dedi!" diye soru sormak, bir yandan dinlediklerini alaya almak, bir yandan da söyleyeni önemsememektir. Bu tavır ve davranışın sonu kalbin kararması, zihnin şartJanması, doğruyu arama ve bulma kabiliyetinin körleşmesidir. Müminler ise Peygamberlerini dinleyerek onun açıklamalarından yararlanmakta, akıllarım düzgün çalıştırmakta, doğru yolda ilerlemeye devam ederken davranışlarında Allah'a itaati merkeze almaktadırlar.
18. Hz. Peygamber'in şahsiyeti, ahlâkı, tebliğ ettiği Kur'an'daki ikna edici deliller ve kıyamet alametleri, aklını iyi kullanan kimselerin imana gelmeleri için yeterli etkenler ve delillerdir. Ancak inkâra saplanıp kalanlar bir türlü iman etmemekte, âdeta kıyameti beklemektedirler. Kıyamet kopunca iman etmenin de, ibret almanın da faydası yoktur, o zaman artık İmtihan bitmiş, cevaplar açıklanmış olmaktadır.
Kıyamet alâmetleri, kıyametin yaklaştığını gösteren olaylar ve oluşlardır. İman konularını içeren kaynaklarda, ilgili rivayetlere dayanılarak bu alâmetlerin küçükleri ve büyükleri hakkında geniş bilgiler verilmiştir. Burada "geldiği bildirilen alâmetler"in neler olduğu konusunda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Muhammed aleyhisselâm son peygamber, İslâm da son dindir. Şu halde gelmiş bulunan en önemli ve objektif alâmetler bunlardır. Peygamberimiz bir hadislerinde, orta ve işaret parmaklarını birleştirerek "Benim gönderilmem ile kıyamet birbirine şu iki parmak kadar yakındır" buyurmuşlardır (Buhârî, "Talâk", 25; Müslim, "Cum'a", 43; "Fiten", 135). Tabii buradaki yakınlık izafî bir yakınlıktır, dünyanın ve İnsanlığın ömrünün son dilimidir. Bu dilim bütüne nispetle küçüktür, ama kendisi bizim ölçülerimize göre önemli ölçüde uzun ve büyük olabilir. Cibril hadisi diye bilinen hadisin sonunda Peygamberimize "Kıyamet ne zaman kopacak" diye sorulduğunda onu bilmediğini ifade etmiş, alâmet olarak şunları zikretmiştir: Savaşların artması, köleliğin yayılması, ayağın baş olması, kırsal bölge insanlarının kent hayatının lüksüne kapılmaları ve bu konuda yarışa girmeleri (Müslim, "îman", 1,5,7)
19. Peygamberimizin şahsında insanlara dinin özü olan tevhid kelimesi bir daha hatırlatılmakta ve herkes, kıyamet gelip çatmadan günahlardan tövbe etmeye, Allah'tan af dilemeye davet edilmektedir. Bunu da geciktirmeden yapmak gerekir; çünkü biraz sonra ne yapacağını ve nerede olacağını hiçbir kimse bilemez.
Peygamberler masumdurlar; ümmetlerine örnek olacakları için Allah onları günah işlemekten korumuştur, hatalarını da zamanında tashih ederek kalıcı olmasını engellemiştir. İslâm inancının önemli bir ilkesi olan ismet (peygamberlerin masumluğu), Hz. Peygamber'in günah işlediğini kabul etmemizi engellemektedir. Bu sebeple âyette geçen "Günahının... bağışlanmasını dile" cümlesini bu inanç esası çerçevesinde anlamlandırmak gerekmektedir. Yapılan yorumlar şöyledir: 1. Sözün muhatabı Hz. Peygamber olmakla beraber asıl hedefi ümmettir. 2. Hz. Peygamber tevazu gereği kendi hata ve günahından bahseder ve devamlı Allah'tan af diler olduğu için bu güzel davranışa uygun bir ifade kullanılmıştır. 3. Hz. Peygamber İçin günah olan veya onun günah saydığı şey, sıradan insanlar için tabii ve mubah olan davranışlardır. Nitekim kendisi şöyle buyurmuştur: "Kalbimin perdelendiği oluyor ve ben günde yüz defa Allah'tan af ve mağfiret diliyorum" (Müslim, "Zikr", 41) Burada "perdelenme" diye çevirdiğimiz kelime, "Allah'ı anma ve hatırda tutma konusundaki kesiklik" olarak açıklanmıştır. Yani Hz. Peygamber her an Allah şuuru içinde yaşamaktadır, bu şuurda anlık kesintileri günah sayıp onlara da tövbe etmektedir. 4. Tabâtabâî Mîzân isimli tefsirinde (XVIII, 258, 274) farklı bir yorum yapmış, burada geçen "zenb" kelimesinin günah değil, suç mânasında olduğunu, Mekke müşrikleri nezdinde Hz. Peygamber ve müminler suçlu ve Ölüme mahkûm olduklarından bu durumun ortadan kalkması ve onlara karşı kesin bir zafer için rabbine dua etmesi istendiğini ileri sürmüş, bu sûreden sonra gelecek olan Fetih suresinin başında açıklanan "fetihle zenb'in ortadan kaldırılması" arasındaki sebep-sonuç ilişkisini de delil olarak kullanmıştır.
Hz. Peygamber'in, bütün müminler için Allah'tan af dilemesinin istenmesi, onun şefaat yetkisinin bir delili olarak da değerlendirilmiştir. Meali
20. İman edenler "Keşke bir sûre inse!" derler. Açık ve kesin hükümlü bir sûre indiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde, kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusu yüzünden baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün; zaten o da başlarına geldi gelecek! 21. Güzel olan itaattir, makbul sözdür. Durum (savaş emri) kesinlik kazanınca Allah'a karşı sadâkat gösterselerdi onlar için hayırlı olacaktı. 22. İktidara gelmiş olsanız hemen yeryüzünde kötülük çıkaracak ve yakınlık bağlanın parça parça edecek değil misiniz! 23. İşte bunları Allah lanetlemiş, kulaklarım sağu-, gözlerini kör etmiştir. 24. Kur'an'ı okuyup düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var! 25. Doğru yol kendileri için apaçık hale geldikten sonra ona arka dönenlere şeytan bunu güzel göstermiş ve kendilerine yanlış yolda iler-leme cesareti vermiştir. 26. Bu da onların, Allah'ın gönderdiği vahiyden hoşlanmayanlara, "Bazı hususlarda sizin dediklerinizi yapacağız" demeleri yüzünden olmuştur. Allah onların gizlediklerini bilir. 27. Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak onların canlarını alırken durumları nasıl olacak bakalım! 28. Bunun da sebebi, Allah'ı öfkelendiren şeylerin peşine düşmeleri ve O'nun hoşnut olacağı şeylerden nefret etmeleridir. Bu yüzden Allah da onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. 29. Yoksa kalplerinde çürüklük bulunanlar, içlerindeki kini Allah'ın asla açığa çıkarmayacağını mı hesapladılar! 30. İstersek şüphesiz onları sana gösteririz de yüzlerindeki işaretlerden kendilerini tanırsın. Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin. Allah bütün yaptıklarınızı bilir. 31. Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihad edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve sizinle ilgili haberleri de açıklığa kavuşturalım. 32. Yolun doğrusu kendilerince apaçık anlaşıldığı halde inkârda ısrar edenler, Allah yoluna engel koyanlar ve Resûl'e muhalefet bayrağı açanlar asla Allah'a bir zarar veremeyeceklerdir; bu, yaptıklarını da sonuçsuz kılacaktır.
Tefsiri
20-21. Müminler cihadın şeref ve ecrine nail olmak, düşmanları yenerek müminlerin güvenlik: içinde hayatlarını sürdürmelerini sağlamak, müslüman olmayanlara da din hürriyeti getirmek için içtenlikle savaşa izin verilmesini, hatta cihadın farz kılınmasını isterler. Münafıklar da bu isteğe katılmış gibi görünürler. Ancak cihadı farz kılan âyetler gelince münafıkların gerçek yüzleri ortaya çıkar, korkularından bayılmışçasına bakışları donuklasın Ama korkunun ecele faydası yoktur, korktuklarının başlarına gelmesi mukadderdir. Bazı tefsirciler 20. âyetin sonu ile 21. âyetin başını birbirine bağlamış ve oluşan cümleye şu mânayı vermişlerdir: "Onlara yaraşan itaattir, makbul sözdür." Münafıklar görünüşte itaat etmekte ve yadırganmayacak, şüphe çekmeyecek sözler söylemektedirler. İş uygulamaya gelince göründükleri gibi olsalar, söylediklerini yapsalar şüphesiz bu onlar için hayırlı olacaktır.
22-23. Bizim "iktidara gelmiş olsanız..." şeklinde çevirmeyi tercih ettiğimiz kısmı, "küfre döndüğünüzde" şeklinde çevirmek de mümkündür. Her iki mânaya göre de imandan ve ilâhî irşattan mahrum olanların sosyal, siyasî ve ahlâkî faaliyetlerde başarılı olamayacaklarına, imkânları kötüye kullanacaklarına, tabii ve sosyal düzeni bozacaklarına işaret edilmektedir.
24. Kalp kelimesi Kur'an'da "akıl ve sağduyu" mânalarında da kullanılmaktadır. Kur'an insanlara doğru yolu gösteriyor, ancak ondan yararlanabilmek için peşin hükümlerden, kökleşmiş İnançlardan, dengeyi bozan kir ve nefret gibi duygulardan kurtularak Kur'an'ı okumak, dinlemek ve üzerinde düşünmek gerekiyor. Kalplerinin üzerinde kilitler bulunan kimselerden maksat, şartiannuşlık ve peşin hükümler yüzünden akıllarını doğru kullanamaz hale gelmiş olanlardır.
25-26. Burada sözü edilen münafıklar, önce iman etmiş iken sonra eski hallerine dönenlerdir. Bunlar ve genellikler münafıklar vahiyden ve onun getirdiği İslâm'dan hoşnut değillerdi. Bu yüzden İslâm düşmanlarıyla işbirliği yapıyor, bazı konularda onlara yardım ediyorlardı (Haşr 59/11); bütün bunların manevî sebebi de şeytana uymaları, bâtılı hak, çirkini güzel, kötüyü iyi görmeleri idi.
27-28. Kulun vazifesi Allah'ın razı olduğuna razı olmak, O'nun istemediği hal ve davranıştan uzak durmaktır. Açık ve gizli kâfirler ise tam bunun tersini yapmakta, âdeta Allah'a karşı bir muhalefet bayrağı açmaktadırlar. Bu tavır ve amelin dünyadaki sonucu başarısızlık, ölüm anından başlamak üzere âhiretteki sonucu ise rezillik ve azaptır.
29-30, İslâm'ın açık düşmanları duygularını açıkça ortaya koyuyor, gizli düşmanları, yani münafıklar İse durumlarını gizlemeye çalışıyorlardı. Allah bunlaruı kalplerindeki kin ve düşmanlığı birçok vesile ile ortaya çıkardı, zaman içinde pek çoğunun foyası meydana çıktı. Davranışlarını kontrol ederek duygularını gizleyenlerin ise listesi verilmedi, herkes tarafından kolayca tanınmaları için yüzlerine bir nişan konmadı. Fakat Hz. Peygamber ile birkaç yakım Allah'ın yardımı ile onları hem simalarından hem de konuşma tarzlarından anlar ve tanırlardı.
"Haberlerin açıklığa kavuşturulmasından maksat,
gerçek olup olmadıklarını
ortaya çıkarmaktır. Cihad en önemli imtihan aracıdır. Bu imtihanı geçirmeden
kendileri hakkında çeşitli haberler yayılan, kanaatler edinilen kimselerin ger
çekten böyle olup
olmadıktan cihad sayesinde anlaşılmakta, ortaya çıkmaktadır.
Münafıklardan sonra, sûrenin başında konu edinilen "açık kâfirler ve düşmanlar" yeniden ele alınmakta, onların bütün çabalarının boşa gideceği, Allah'a, Resulüne ve O'nun dinine bir zarar veremeyecekleri bir daha ifade edilmektedir.
MeaS
33. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resûl'e itaat edin ve yaptıklarınızı boşa çıkarmayın. 34. İnkâr eden, Allah yoluna engel koyan, sonra da inkâr halinde ötenler yok mu, işte onları Allah asla bağıramayacaktır. 35. Siz üstün durumda iken gevşeklik gösterip barış çağrısı yapmayın! Allah sizinledir, amellerinizin karşılığını asla eksiltnıeyecektir. 36. Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Siz iman eder ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız O da hak ettiğiniz karşılığı verecek, sizden servetinizi de istemeyecektir. 37. Onu sizden istese ve stkışbrsaydı cimrilik ederdiniz de böylece Allah gizli zaaflarınız dışan çıkarmış olurdu. 38. (Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağırılıyonunuz, fakat içinizden bir kısmı cimrilik yapıyor. Halbuki cimrilik yapan ancak kendine karşı cimrilik yapmış olur; zira Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; artık onlar sizin gibi olmazlar.
Tefsiri
33. Allah ve Resulüne İtaat emredildikten sonra "yaptıklarınızı boşa giderme-yirT" buyurulduğu için bu ikisi arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurulabilir. Buna göre Allah ve Resulüne itaat etmeyenlerin iyi sanarak yapıp ettiklerinin boşa gideceği, onlara özellikle ebedî hayatta bir fayda sağlamayacağı anlaşılmaktadır. Son cümle bağımsız olarak alınır ve yorumlanırsa mâna "Başa kakarak veya iyilikleri silip süpüren kötülükler yaparak amellerinizi heder etmeyin" şeklinde olur.
35. Savaş ve barış konusundaki açıklamalar daha önce geçen İlgili âyetlerin tefsirinde yapılmıştı. Burada müminler barış istemekten menedilmiyorlar, ancak üstün durumda iken (veya mümin olmak üstün ve şerefli olmayı da ihtiva ettiği için) zaaf ve gevşeklik gösterip düşmandan önce barış İstemeleri uygun bulunmuyor, böyle bir davranışın müminleri, "barış, adalet ve din özgürlüğün hâkim olduğu bir dünya düzenini sağlama" amaçlarına ulaştırmayacağına işaret ediliyor.
36-37. Allah müminlerden itaat istiyor, âhiret saadetinden ibaret olan büyük ödülü de müminlerin servetlerine değil, itaatlerine, mümine yaraşan hayat tarzına veriyor. İslâm fıtrat dini olduğuna göre onun teklifleri de fıtrata uygun olacaktır. İnsan tabiatında mal sevgisi, servete bağlılık ve onu koruma arzusu vardır. Bu duygu ve arzulara rağmen müminlerden, âhiret saadeti ve Allah rızası için kesin olarak, hağlayıcı bir buyrukla servetlerinin tamamı istenseydi bu emri yerine getirmede zorlanırlardı, itaatsizlikler otur, beşerî zaaflar kendini gösterirdi. Böyle yapılmadı, farz olan harcamalar ve vergiler dışında kalan ibadet maksatlı harcamalar (sadakalar, bağışlar) kişilerin tercihine bırakıldı. Bununla beraber dini, ırkı, bölgesi farklı da olsa bütün insan]arın yaşama hakkı bulunduğu, bu hakkın gerçekleşebilmesi için de her İnsanın yaşamak için muhtaç bulunduğu şeyleri elde etmiş olması gerektiği için cebrî ödemelerin (zekat, fitre, kefaret vb.) temel ihtiyaçtan karşılamaması halinde müsliimanlarm, ihtiyaç fazlası mallarından yine ödeme yapmaları -zarûreten- farz olur, "Yardım isteyenlere ve yoksullara mallarından belli bir pay ayırırlardı" mealindeki âyet (Zâriyât 51/19) ile bir seferde Peygamberimizin, çeşitli mallan ve ihtiyaç maddelerini tek tek zikrederek "Fazlası olan, İhtiyacı olana versin" deyince sahabenin bu sözden, "ihtiyaç devam ettikçe fazlada haklarının bulunmadığı" sonucunu çıkarmalan da bu zaruret hükmünü desteklemektedir (Müslim, "Lukata", 18).
38. Önceki âyette müminler, Allah yolunda harcama yapmaya, üstü kapalı olarak teşvik edilmişlerdi, burada İse açıkça ekonomik katkı yoluyla Allah yolunda cihada ve hizmete davet edilmektedirler. Şüphesiz bu davete icabet edenlerin kendileri kazançlı çıkacaklardır; çünkü savaşta ve barışta Allah nzası için yapılan harcamalar topluluğun bağımsızlığını, güvenliğini ve sosyal düzenin korunmasını sağlayacaktır; buna da Allah'ın değil, insanlann ihtiyacı vardır. Bu harcamaların yapılmaması halinde zaten o topluluğun ayakta durması, varlığını koruması mümkün olmayacak, Allah'ın kanunu hükmünü icra edecek; korkaklar, cimriler, tembeller servetleriyle beraber yıkılıp gidecekler, onların yerini Allah'ın beka kanunu uyannca yaşayanlar alacaktır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi